Yazarın Arşivi

Bamteli: RAHMET, ÜMİT VE NİYAZ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Sohbet başlarken elektronik levhaya yansıyan hadis-i şerifte, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor ki: بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ “Bir mü’min kardeşini hor hakir görmesi, onu küçük düşürmesi insana şer olarak yeter.” Evet, bir insanın, müslüman kardeşini hakir görmesi, onun bitmesi, tükenmesi, batması adına yeterlidir. Günümüzde çok yaygın bir maraz: Bazen ferdin ferdi hafife alması, hakir görmesi; bazen bir mizaç, bir mezâk (zevk, tatma, lezzet, hoşa giden yol) erbabının bir başkasını hakir görmesi, onlara tepeden bakması; bazen bir hizbin, hizip saydığı başkasına öyle tepeden bakması. Bunların hepsi aynı kategoride mütalaa edilebilir.

   Her mümin, her canlının hakkını gözetip bütün varlığa rahmet nazarıyla bakmalıyken, bugün müslümanlığın temsilcisi olduğunu iddia eden bazı kimseler karıncaya basmaz masum insanları yok etme peşinde koşuyorlar.

İnsanları hor görme, hakir görme, küçük görme; bunlar, aynı zamanda kendini büyük görmenin ifadesidir. Bazen ferdî enâniyetler şeklinde kendini gösterir; daha ileriye götürülürse mesele, insan bir egoizm âbidesi, egosantrizm âbidesi hâline gelir. Bazen de âidiyet mülahazasına takılır. “Benim yolum, benim yöntemim, benim pîrim, benim şeyhim, benim üstadım, benim mürşidim, benim cemaatim, benim câmiam, benim halkam!…” mülahazaları hep o olumsuz şeytanî duyguyu besleyen, o istikamette sinyaller halinde insanın dimağına gelip otağını kuran şeytânî düşüncelerdir. Ve bunlar, insanı batıran faktörlerdir.

Aslında insan, hiçbir kimseyi küçük görmemeli.. bütün insanlara, İslamî vasıfları açısından bakmalı.. “Falan, bana, bu vasıfları itibariyle fâik geliyor!” demeli. Belki aynı dinî değerlere inanmıyor ama fevkalade merhametli; bir yönüyle sizin dertlerinizi duyduğu zaman gözleri doluyor, kalbi tir tir titriyor. “Demek müslüman sıfatları var onda; işte bu, bu noktada, münhasıran, benim önümde yürüyor.”

Bir de, öyleleri var ki, mü’min geçiniyor ama insanı, hayvan seviyesinde bile görmüyor. “Bunlar yok olmalı!” diyor; “Bunların yok edilmesi -bir yönüyle- bir vazifedir, bir sorumluluktur!” falan diyor. Bağışlayın, zannediyorum sizler, biti/pireyi -Özür dilerim, bit/pire tabirini kullandım.- o kadar hakir görmüyorsunuzdur. Biraz evvel şadırvanın etrafını temizlerken, bazı arkadaşlarımız, oradan, kaç tane sineği, sinek türü şeyleri, karıncayı, karınca türü şeyleri veya benzer haşereleri “Aman suda boğulmasın!” diye ellerini uzatarak çıkardı, kenara koydular. İşte bu, mü’min sıfatıdır. Bir karıncaya basmama, en küçük bir canlıyı bile hafife almama… Onlar, tabiatın içinde Cenâb-ı Hakk’a ait değişik Esmâ ve Sıfât-ı Sübhâniye’nin aynaları, mecâlîsidir; dolayısıyla onların da var olma, yaşama hakları vardır. Ve aynı zamanda -modern ifadesiyle- Ekosistem açısından da onlar lüzumlu birer unsurdur; onlar ile her şey tamam oluyor. Onlara kıymaya hakkınız yok. Bu açıdan da bilerek bir karıncaya basmaya hakkınız yok!..

Yaptığımız, bir hata olabilir; nisyâna (unutmaya) bağlı bir şey irtikâp etmiş olabiliriz. Dolayısıyla onu hatırlayıp bir kere ona إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz hepimiz Allah’a âidiz ve zaten O’na dönmekteyiz.” (Bakara, 2/156) manasında “Elfu elfi estağfirullah!” demek icap eder: “Evet, ben, bir karıncaya bastım; hakkım olmadığı halde bir sineği öldürdüm! Elfü elfi estağfirullah, elfü elfi estağfirullah!” (Binlerce, milyon kere istiğfar ediyor, Allah’tan bağışlanma diliyorum.) Şeriat bunları cinayet saymayabilir. Fakat burada Cenâb-ı Hakk’ın bir mü’minden istediği re’fet, şefkat ve o re’fetten, o şefkatten beklenen şey, budur esasen: Ona bile bir milyon defa estağfirullah çekmek.

Bizim yitirdiğimiz şeyler bunlar… Birkaç asır ötede kaldı. “Ben müslümanım, müslümanlığı temsil ediyorum; onu getireceğim!” diyen insanlar bile, ondan üç asır uzaktalar; üç asır… Üç asır yaşamaları lazım geriye doğru ki, o sözü söylemeye hak kazansınlar. Yalan söylüyorlar!.. Bile bile Allah’a karşı hilâf-ı vâki beyanda bulunuyorlar. İşledikleri cinayetler yetmiyormuş gibi, bir de kendilerini mâsum ve masûn gösterme hatasını irtikâp ediyorlar.

   Her hak sahibine hakkının verileceği, hatta boynuzsuz koyunun boynuzludan kısas sûretiyle hakkını alacağı bir gün var!..

Daha fazla sevgi istediğin zaman, daha çok sev!.. Daha fazla şefkat isteğinde, daha şefkatli ol!.. Saygı istiyorsan, insanlara karşı çok saygılı davran!.. Çünkü senin âlemden beklediğin şey, âlemin de senden beklediği aynı şeydir.

Hatta bunu tamim ederek, bütün mahlûkata karşı uygulamak, bu duyguyu, bütün mahlûkata karşı taşımak lazımdır. Bir hayvan… Özür dilerim, “hayvan” tabiri çıktı ağzımdan; huzurunuzda bu türlü şeyleri kullanmak, size karşı saygısızlık olur, kusura bakmayın!.. Ona bir kamçı vururken, bence bunu hesaba katmak lazım. Sırtına binmişsin, eyerin üzerine oturmuşsun, onun ağzına gem vurmuşsun, hayır kazanma istikametinde koşturuyorsun… Ona vururken bile, o istikamette davranmayıp, onun da “Vur, ben o kadarını hak ediyorum!” diyeceğinin üstünde bir garaz, bir kin, bir nefret ve bir öfkeyi ifade eder şekilde bir kırbaç indirdiğiniz zaman, unutmayın, o kırbacı öbür tarafta siz de yersiniz!..

Buyuruyor ki Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Boynuzsuz koyun, boynuzludan (koçtan) intikamını alacak orada!” Demek ki intikam için çok ciddî, umumî, evrensel, kâinat çapında veya bütün mahlûkat çapında bir haşr ü neşr, bir ba’s-u ba’de’l-mevt meselesi söz konusu. Hakkını alacak, sonra ne olacaksa olacak: Belki bir canlıda -genleri itibariyle- toplanacak; belki o genler vasıtasıyla o hayvan hesabına görülmesi, sezilmesi, zevk edilmesi gerekli olan şeyler zevk edilecek… Onu bilemem; Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem), orada icmâl yolunu tercih ederek bize de “temkin” telkin ediyor, “Ulu-orta konuşmayın!” diyor.

Evet, üzülmeyin!.. “Cihanda âdem olan bî-gam olmaz. / Anınçün bî-gam olan âdem olmaz.” İnsan iseniz, gamınız olacaktır; gamsız iseniz, âdemliğinizi bir kere daha gözden geçirmeniz lazım. Gama vesile olacak o kadar çok hadise var ki!.. Hâdiseler silsilesi, fâsid daire şeklinde cereyan ediyor; peşi peşine, nesebi gayr-ı sahih bir sürü hadise, bir sürü hadise doğuruyor. Gamlanmamak mümkün değil; insanız, insan olan gamlanır.

Fakat mümin, gamlandığı zaman, onu giderebilecek Ulu Dergâh’a teveccüh eder; o kapının tokmağına dokunur: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Ey Rabb! Bana, zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!” Bu… فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!” إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Tasamı, dağınıklığımı, Allah’ım, Sana arz ediyorum!” عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Derdi şerh etmeye ne gerek; hâlimi Sen biliyorsun!” demek gibi bir şey…

(Elektronik tabloda şimdi) ne çıktı, biliyor musunuz? اَللَّهُمَّ رِضًا تَامًّا تُغْنِينَا بِهِ مِنَ الْفَانِيَاتِ الزَّائِلاَتِ hatta مِنَ الشِّكَايَاتِ “Allah’ım! Fâniyât u zâilâtın, fâni olan ve zevâle mahkûm bulunan varlıkların bütününden müstağni kılacak bir rıza ile bizleri serfirâz eyle! Dahası bizi şikayet edip durmaktan da müstağni kıl!..”

   Esbâb bil-külliye sukût edince, nûr-i tevhîd içinde, sırr-ı Ehadiyyet zuhur eder; peki bizim için bütün sebepler tükendi mi?!.

Hazreti Pîr de bu meseleyi izah ederken, bir hususa dikkat çekiyor: “Esbâb, bil-külliye sukût edince, nûr-i tevhîd içinde, sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor!” O kapının aralanması veya ardına kadar açılması, o işin farkında olmaya bağlı. Şimdi bütün sebepler, “Allah’a ısmarladık!” demeden, bize el sallamadan çekip gittiler. Hani çocuklar bile giderken el sallıyorlar; fakat el sallamadan çekip gittiler, bütün sebepler. Yûsuf (aleyhisselam) gibi kuyuya düştünüz. Yunus İbn Mettâ (aleyhisselam) gibi balık tarafından yutuldunuz. Eyyûb (aleyhisselam) gibi tepeden tırnağa dert sarmalı içinde kaldınız; tırnağınızdan saçınızın ucuna kadar dert işgaline uğradınız…

Aslında, bütün enbiyâ-ı ızâm, benzer şekilde, değişik musibetlere maruz kalmıştır; sebepler, bil-külliye sukût etmiştir. Fakat onlar içinde şikâyet eden insan, yoktur! İşte biraz evvel bahsettiğim misal; Yakub (aleyhisselam): إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/96) diyor. Eyyûb (aleyhisselam), tepeden tırnağa yara-bere içinde; hatta Hazreti Pîr’in menkıbelerden alma ifadesi ile, kalbine ve diline bile yaralar isabet ediyor. Kalbi ile O’nu duymasına, dili ile de O’nu vird-i zeban etmesine mâni olduğundan dolayı, işte o zaman, içten gele gele, رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” (Enbiyâ, 21/83) diye niyaz ediyor. “Hayvanlarımın üzerlerine binalar çökmüştü, umurumda değil. Çoluk-çocuğum ölmüştü, umurumda değil. Binam yıkılmıştı, umurumda değil. Vücudum tepeden-tırnağa yara olmuştu, umurumda değil!.. Ama şu kalbime ve dilime isabet eden yara var ya; bu, beni Seni anmaktan alıkoyuyor. Bundan dolayı: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

İşte esbâb bil-külliye sukût ediyor orada; Cenâb-ı Hakk’a gönülden teveccüh edince, nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet’in zuhuru gerçekleşiyor. Evet, belki “sırr-ı Vâhidiyet’in zuhuru” da diyebilirsiniz ama Hazreti Pîr “sırr-ı Ehadiyyet’in zuhuru” diyor; olsun… O zaman, insan, Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh ediyor; هُوَ اللهُ أَحَدٌ، اَلصَّمَدُ diyor. “Sen, teksin; ikincisi olmayan bir teksin Sen! Aynı zamanda herkes Sana muhtaç ama Sen hiç kimseye muhtaç değilsin! İşte Sen, O’sun ve Senin gibisi yok artık!” Orada, bu duygu ile O’na yöneliyor; Allah da (celle celâluhu) kapı aralıyor.

Esbâbın bil-külliye sukût etmesi… Bugün etti mi etmedi mi? Şimdi antrparantez arz edeyim: Şu anda başa gelen şeyler karşısında esbâbın bil-külliye sukût ettiği söylenemez. Ne fitne ve fesat kazanlarının kaynadığı yerde ne de o kazanlardan taşan ziftin etrafa sıçradığı diğer yerlerde -“Hel fehimtüm? – Anladınız mı?- esbâb bi’l-külliye sukût etmemiştir. Fakat buna rağmen, eğer o sukûtu da -yine antrparantez arz ediyorum- insanların manevî immün sistemleri ile değerlendireceksek, bir ölçüde sukût etmiş kabul edilebilir. O ölçüde “iman”, o ölçüde “tevhîd”, o ölçüde “iz’an”, o ölçüde “marifet”, o ölçüde “aşk u iştiyak” filan… Biz o ölçüde insanlar olmadığımızdan dolayı, olup biten şeyler bize çok ağır gelebilir. Yuvaların yıkılması.. ev fertlerinin birbirinden koparılması.. toplumun parçalanması, bölüştürülmesi, ayrıştırılması… Bütün bunlar bizim için kuyunun dibindeki Yûsuf’un durumu gibi olabilir. O zaman esbâb bi’l-külliye sukût etmişti. Fakat biz o ölçüde mukavemet edemediğimizden, immün sistemimiz o kadar güçlü olmadığından, hâlihazırda maruz kaldığımız musibetlerden dolayı aynı şeyleri hissedebiliriz.

   “İman tevhîdi, tevhîd teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dareyni iktiza eder.”

Ne var ki, bu türlü şeylerden ye’se düşmemeli, paniğe kapılmamalı!.. Madem Allah var, her şey var demektir. Öyleyse, “Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse, güzel eyler!..” demeli ve Cenâb-ı Hakk’a “tefvîz-i umûr”da bulunmalı. “Tevekkül”, Teslim”, “Tefvîz”. Tefvîz, zirvedekilerin işi; zirveyi aşanların ve konumlarını benim kavrayamadığım insanların işine gelince, o da “Sika”. Tevekkül, teslim, tefvîz ve sika. “Liyâkatimiz olmasa bile, Cenâb-ı Hak, o pâye (sika) ile taçlandırsın!” diyeyim. O, meşîet-i İlâhiye ve ekstra İlâhî sürprizler karşısında, sadece O’na bağlanıp gözün başka bir şey görmemesi demektir. “Gözüm, Seni görüyor ya!.. Kalbim, Senin için atıyor ya!.. Promete gibi, beni zincire vurmuşlar, bağlamışlar, başımı bile hareket ettiremiyorum; umurumda mı?!. Çünkü gözüm, Seni görüyor; kalbim, Senin için atıyor; nabızlarımı tuttuğun zaman yine hepsi “Hû” diyor.” Her halde ehl-i sikanın hali… Evet, göz, hep O’nda olmalı, derecesine göre ama bu, o tevekkülden, o teslimden, o tefvîzden geçerek ulaşılabilecek bir şeydir. Cenâb-ı Hak, o ufka i’lâ buyursun!..

O zaman, ümitten hiçbir şey kaybetmeden, bir kere en başta Allah’ın izni, inayeti, fazlı ve keremiyle yola devam edilir. Evet, “fazlı ve keremi ile” demek daha uygun; çünkü Efendimiz “fazl” kelimesini kullanıyor: “Hiç kimse kendi ameli ile Cennet’e giremez!” diyor; “Sen de mi yâ Rasûlallah?” denince, “Allah’ın fazlı olmazsa, Ben de!” buyuruyor. “Fazl” kelimesi, “ekstra, sürpriz” demektir; sürpriz olarak “Sen de gir!” falan denmesi gibi. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisi için böyle düşününce… Zannediyorum, arkasındaki insanlar için bu mülahazasını ders mahiyetinde ortaya koyuyor. Yoksa O (sallallâhu aleyhi ve sellem), mâsum-u mutlak, O masûn-u mutlak. Cenâb-ı Hakk’ın engin keremi ile, lütfu ile, menni ile çok önemli bir misyon edâ etmiş. Tek dakikasının sevabı, ümmet-i Muhammed’e tevzi’ edilse, yeter; tek dakikasının sevabı, bütün ümmet-i Muhammed’e yeter. Fakat ümmetine bir ders sadedinde buyuruyor ki: “Ben bile, Allah’ın fazlı olmazsa, Cennet’e giremem!” Fazl-ı İlâhî…

Bu sıkışık zamanda, fazl-ı İlâhîsi ile ye’se düşmemeli, ümitsizliğe düşmemeli, inkisar yaşamamalı!.. Esbâb bütünüyle sukût edince, çoğu mü’minlerin dahi ümid dünyaları tamamen kararıyor… Hakiki mü’min ise, ümit dünyası kararmaz. Ya çocuktur, o meseleleri bilecek durumda değildir. Daha evvel o türlü şeylerle tam, belli bir donanım elde edememiştir. Annesini alıp içeriye atmışlardır, babasını içeriye atmışlardır. Kendini hep onların kucağında hissediyordur ama birdenbire kolu-kanadı kırılmıştır. Dolayısıyla, onlar, o meselenin şoku ile felç olmuş gibi olabilirler. Evet, az da olsa böyleleri de var şu anda. Ya da donanımı eksik bazı kimseler bu türlü şeyler karşısında şoke olabilirler; hususiyle bu mevzuda tam donanımlı olmayan insanlar şoke olabilirler.

Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “iman”, “tevhîd”i; tevhîd, “teslim”i; teslim, “tevekkül”ü; tevekkül, “saadet-i dareyn”i iktiza eder. Eğer bu güzergâhtan geçmemiş ve bu ufka ulaşamamış iseler, bu türlü insanlar, değişik hadiselerin şokunda bazı karışıklıklar yaşayabilirler; beyin problemi yaşayabilirler, nöronlar yanlış çalışabilir, hafizanallah. Fakat esas bu meseleleri tam kavramış insanların, bu mevzuda onları rehabilite etmeleri ve o durumdan onları kurtarmaları lazımdır.

“Ye’s, mâni-i her kemaldir.” diyor, Hazreti Pîr-i Mugân. Akif de, “Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun. / Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! // Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me’yus olan, ruhunu, vicdanını bağlar. /// Ey dipdiri meyyit, iki el, bir baş içindir, / El de senin, baş da senindir, // Kurtarmaya azmin ne için böyle süreksiz, / Sen mi, yoksa ümidin mi yüreksiz!” diyor. Bence ye’s, yılan ağzına girmek gibi bir şeydir; oraya düşmemeye bakmak lazım.

Şimdi şu konumda ne yapılabilir? Bize düşen şey, onu yapmaktır. Bu gailelerden sıyrılma adına ne türlü stratejiler gerekli ise, beynimizi işleterek o stratejileri bulma, ortaya koyma ve böylece o yılanın ağzına düşmeme, kendini ısırılmaya terk etmeme, Allah’ın izni-inayetiyle… Siz, bu mevzuda şart-ı âdî planında iradenin hakkını verip onu ortaya koyduğunuz zaman -işte o zaman- nur-i Tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur eder. Birdenbire sürpriz bir kucaklanma ile kucaklanmış olduğunuzu görürsünüz. Bir kova iner kuyuya, hiç beklenmedik şekilde; siz de tutarsınız orada. Âlem “Su çıkarıyorum!” derken, Yûsuf Aleyhisselam gibi sizi çıkarır. Kim bilir belki onlar da bilmeyerek yaptıkları bu şeyden dolayı öbür tarafta onun mükâfatını görürler. وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ “Nihayet O’nu (Hazreti Yûsuf’u) kelepir fiyatına, sayılı bir kaç gümüş kuruşa sattılar. Ona ihtiyaç duymayarak, kıymetini takdir edememiş ve değerini pek düşük tutmuşlardı.” (Yûsuf, 12/96) Kıymetini bilmediklerinden dolayı üç-beş kuruşa satıyorlar onu bir yerde. Fakat onların hepsinde hikmet var, güzergâhta hikmet yön verici. Çünkü o büyük müfessirin dediği gibi, sûrenin yörüngesi -esasen- ilimdir; o da Allah’ın bildiği bir şey; o sûrede -Sûre-i Yûsuf’ta- çend defa geçiyor: عَلِيمٌ حَكِيمٌ، عَلِيمٌ حَكِيمٌ، عَلِيمٌ حَكِيمٌ

   “İşte Biz, mü’minleri böyle kurtarırız.”

Evet, siz şart-ı adi planında üzerinize düşeni yaptığınız zaman, birden bire bir kova iniverir, siz de tutunur çıkarsınız. Birdenbire Allah (celle celâluhu) niyazınıza icâbet buyurur. Hani, Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Eyyûb’un, رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِين şeklindeki duası zikredilince, فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ “Biz de, O’nun bu yalvarışını hemen kabul buyurup, katımızdan bir rahmet ve kendilerini Allah’a ibadete adamışlar için bir ibret olarak dert ve sıkıntılarını giderdiğimiz gibi, kendisine ailesinin yanı sıra bir o kadarını daha bağışladık.” (Enbiyâ, 21/83) buyuruluyor. Bakın, duadan hemen sonrası “fâ” edatı ile ifade ediliyor; buna “fâ-i sebebiyye” diyebilirsiniz ama “fâ-i tâkibiyye” de olabilir; “anında” demektir. فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ “Biz, icabet ettik… O dedi, Biz de hemen icabet ettik!..” Esbâb, bi’l-külliye sukût ettiğinden dolayı… ف harfine “sebebiyye” denirse, “Onun demesi sebebiyle” manasınadır veya “tâkibiyye” kabul edilirse, “Aralıksız, anında, hemen duasına icabet ettik; istediği her şeyi iade ettik kendisine, yeniden. Neyi kaybetmiş idiyse şayet, onların hepsini kendisine fazl u keremimiz ile lütfettik.” demektir.

Öbürü, Hazreti Yunus Aleyhisselam, balığın karnında, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ diyor. Lem’alar’da, hususî bir lem’a mevzuu bu da; serlevha olarak: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Hazreti Yunus bunu deyip duruyor orada, durduğu yerde; başka çâre yok. Hazmedilecek neredeyse orada fakat Allah yaşatıyor, fırsat veriyor ona; o da o fırsatı değerlendiriyor: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ “Sen’den başka Ma’bud-u bi’l-Hak, Maksûd-u bi’l-istihkak yoktur. Seni tesbih u takdis ederim. Sen, noksan sıfatlardan müberrâsın!” diyor. إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ diye devam ediyor, hem de işi te’kid manası katan “inne” ile ifade ediyor: إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ben, zâlimlerin tâ kendilerinden biri oldum!” diyor. Bu kadar hâl itirafı, esasen O’nun (celle celâluhu) karşısında itirafta bulunma… Bu da bir yönüyle yine arz-ı haldir, esasen niyazdır.

Allah (celle celâluhu) Hazreti Yunus hakkında da فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ “O’nun yalvarıp yakarışına da hemen icabet ettik ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık.” (Enbiyâ, 21/83) buyuruyor. Bir de وَكَذَلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ “İşte Biz, mü’minleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ, 21/83) diyor. Bu, şu manaya da geliyor: “Ey mü’minler! Bakın, size de deniyor. Ben, Yunus İbn Mettâ’yı, balığın karnından çıkardım, şecere-i Yaktîn’in altına koydum; sonra kavmine döndüğü zaman, inanmayan insanlardan yüz bin insanı inandırdım. Ona bunları yaptığım gibi, diğer müminleri ve sizi de öyle kurtarırım.” “Daha fazla” da diyor Kur’an-ı Kerim: وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ “Ve onu yüz bin insana ya da daha fazla olanlara elçi gönderdik.” (Sâffât, 37/147) Yüz bin veya daha fazla… O günün dünya nüfusu açısından meseleye bakacak olursanız, bu, çok önemli bir şey; yüz bin insan birden inanıyor.

O (aleyhisselam), inanmamışlar diye onlardan ayrılıp gidiyor; “Onların başına gelecek şey, benim başıma gelir.” diye, içtihad ediyor. İçtihatta bulunuyor; enbiya-ı ızâma bakıyor, onlar hep böyle davranmışlar; bela gelince ayrılıp gitmişler. Ama ince bir nokta var: Bela geldiği haber verildikten sonra “Ayrıl!” fermanını da intizar etmesi lazım, Allahu A’lem; bu da Kıtmîr’in bu mevzudaki mülahazası. Bu kadarcık, küçük bir şey; dolayısıyla eğer bir şey denecekse, “mukarrabîne göre -bize göre değil- içtihad hatası” denebilir. İçtihad hatası ama yalvarıyor, yakarıyor, içini döküyor; anında Cenâb-ı Hak necât veriyor. Sonra doğrulup Ninova’ya gidiyor. “Ninova” deniyor; modern tarihçiler de o Ninova’yı biliyorlar, Ninova’da meydana gelen hadiseleri de biliyorlar. Oraya gittiğinde, yüz bin insan birden, kemerbeste-i ubudiyet içinde O’nun arkasında el-pençe divan duruyor; Allah’a yöneliyor, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، يُونُسُ رَسُولُ اللهِ diyorlar.

   Mü’minin zâlimden özür dilemesi, zâlimin elini güçlendirir; bugün bize düşen vazife, sabr-ı cemîl içinde “Allah bize yeter; O ne güzel vekîldir!” deyip Mevlâ’ya sığınmaktır.

Evet, niyaz… Bize düşen şey de, yeis yerine, meselenin şoku karşısında tamamen kol-kanat kırılması yerine, (kavlî-fiilî) niyazdır. Yeis.. kolun kanadın kırılması.. “Ne yapsak ki acaba?” filan… “Gidip başkalarından özür mü dilesek?!.” Mü’minin, zâlimden özür dilemesi, zâlimin elini güçlendirir. Zâlimin işini kolaylaştırmak, bence zulme iştirak sayılır. Derdest etmiş, götürmüşler ise, onun için bir şey yapamazsınız ama yakalanmamış, ayrılmışsanız şayet, işlerini kolaylaştırma adına bir yerde ulu-orta dolaşmamanız lazımdır. Çünkü eşkıya arabayı yanaştırır, kaçırır sizi. Ali Baba’nın kırk haramileri, her yerde dolaşıyorlar; kafa karıştırıyorlar, zihinleri bulandırıyorlar. Dolayısıyla o mevzuda temkin ve teyakkuz içinde yaşayarak, zâlimin işini kolaylaştırmamak lazım.

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol // Yol varsa, budur, bilmiyorum başka çıkar yol!” Evet.. Vird-i zebân edelim, ne olur: رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) Hazreti İbrahim (aleyhisselam), ateşe -cayır cayır yanacağı ateşe- atılacağı zaman حَسْبِي اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ diye niyaz etmişti. Daha sonra o mancınıkların filan resimlerini yapmışlar; mancınıkları koymuşlar dağın tepesine. Demek öyle büyük bir ateş yakmışlar ki, düştüğü zaman hemen, anında kebap olacak. Fakat hiç umurunda değil; رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ diyor.

Hazreti Pîr-i Mugân da bu türlü şeylere, sizin maruz kaldığınız şeylerin kat katına maruz kaldığı zaman bu muhtevadaki duaları tekrar ediyor. Kendi Lahikalarda ifade ediyor: “Bin defa, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ dedim!” Allah, bana/bize kâfidir; O, ne güzel vekildir!.. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel vekildir, yardımcıdır!” Uzatın… غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Affını dileriz ya Rabbenâ, dönüşümüz Sanadır.” Ve aynı zamanda bir sûrenin sonundaki son ayeti de ilave edin. Bunu virdlerde söylerken, hep yedi defa söylüyorlar; belki bir-iki yerde bir kere söyleniyor: حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129)

Bu son yakarış hem de nerede deniyor; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), zuhuruyla, misyonuyla alakalı durum ifade edildikten sonra: لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız O’na ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128) Bu donanımla serfirâz Birisi geliyor. فَإِنْ تَوَلَّوْا “Buna rağmen aldırmaz, yüz çevirirlerse…” Her şeye rağmen; güneşe sırtını dönmüş, gölgesine takılmış gidiyor, tersine yürüyor. Sen “Cennet!” diyorsun, bağı ile, bahçesi ile resmini ortaya koyuyorsun; adamın umurunda değil, “Ben, Cehenneme gideceğim!” diyor. فَإِنْ تَوَلَّوْا O zaman, فَقُلْ “Söyle!” حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah, bana kâfidir. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ Ben de O’na tevekkül ettim, vekâletimi O’na verdim, umurumu O’na tefvîz ettim!.. وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ O, Arş-ı Azîm’in Rabbidir, biricik Rabbidir.

Şimdi eğer yol, enbiyânın yolu ise, O’nun yolu ise, size/bize düşen şey, budur. Şöyle-böyle bizim için de sebepler, biraz renk atmış -bi’l-külliye sukût değil renk atmış- iç bulandırıcı bir şekil almış. Karşı taraf, insafsızca, hep şeytanî planlar ve projeler ile işin üzerine geliyor. Hiçbir işleri yokmuş gibi, oturup-kalkıp hep bunun için yeni yeni -ona da “strateji” denecekse; strateji kelimesi, ahirette benden davacı olur; “şeytanî mülahaza” demek daha uygun; bu defa da Arapça kelime olan “mülahaza” benden davacı olur; “şeytanî dürtü” diyelim- her an bir şeytanî dürtü ile, “Bir de şunu deneyelim, bir de şunu deneyelim, bir de şunu deneyelim!” diyorlar. Buradaki bu mağdurlara, yani evde yiyecek bir lokma ekmeği kalmamış, beyi içeride kadına, hanımı içeride beyine sağda-solda insaflarının gereği olarak üç-beş kuruş gönderen insanlar hakkında, “Acaba kim, nasıl gönderiyor; bunun önünü keselim!..” diyorlar. Ha bunun manası nedir, biliyor musunuz? “Açlarından ölsünler bunlar!” demektir.

Bu, mü’minlik ile değil, gâvurluk ile bile telif edilemez; bağışlayın, hayvanlıkla bile telif edilemez. كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ diyor Kur’an-ı Kerim: “Hayır, bunlar hayvan gibidirler, hatta hayvandan daha aşağıdırlar!” (A’râf, 7/179) “O paranın yolunu keselim! Araştırın, bunun üzerinde durun! Hâlâ sağda-solda gaybûbet eden insanlar var ise, bunların da tepelerine binin, balyoz ile tepelerini ezin! Hâlâ birkaç tane aynı duyguyu paylaşan insan var ise, onların da hakkından gelin! Bitirin bunları!..” diyorlar. Bilerek karıncaya basmayan insanlar hakkında, bir yerde bir zorbanın, bir densizin “terörist” kelimesini kayda koydurması suretiyle, dünyanın değişik yerlerinde aynı hırıltıyı duyurmaya çalışıyorlar; karıncaya basmayan adamları terörist göstermek suretiyle itibarsızlaştırma, karalama gayreti içinde, cehdi içindeler.

Bu kadarı demem, size karşı saygısızlıktı, bana da yakışmıyordu; onlara karşı da böyle demek doğru değildi. Fakat… Küfre doğru kaymış giden o insanları, Allah hidayet eylesin; gerçek imanı onlara da müyesser kılsın!.. Vesselam.

Kırık Testi: RUH ZEHİRLENMESİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Ruh ötelere açık insanın en derin ledünnîliğini teşkil eder. O, insanın insan olarak kalmasında ve daha ötelere, ötelerin de ötelerine açılmasında sırlı bir kanat mahiyetindedir. Evc-i kemâlât-ı insâniye, o kanadın canlılığına ve metafizik gerilimine vâdedilmiş ilâhî bir utûfettir. Onun felç olması ise, insanın manevî anatomik sisteminin de felç olması demektir ki, biz buna kestirmeden “ruh zehirlenmesi” diyoruz.

Ruh zehirlenmesinin tedavisi oldukça güç, hatta bazı ahvalde âdeta imkânsızdır. Zira çok defa hissedilmez onun ağrısı-sızısı; duyulmaz bir hekime gidilme arzusu. Dolayısıyla da böyle biri kalbî ve ruhî hayat itibarıyla ölü gibidir ama varamaz farkına işin vahametinin. Dahası, iç dünyası açısından en tiksindirici deformasyonlara maruz kaldığı hâlde, şuursuzca, mevcut tahribatına yeni yeni tahribatlar ilâve etme arkasında koşar durur da göremez o kapkaranlık sonucu; göremez, zira o, ruhen zehirlenmekle bir basiret körlüğü yaşamaktadır.. görülecekleri mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun göremez.. “Görüyorum!” dediklerinin de arka planlarına akıl erdiremez. Nasıl erdirebilir ki, felç olmuştur onun idrak sistemi.. kırılmıştır ruh anatomisinin kolu kanadı.. ve işlemez olmuştur mantığı, muhakemesi.. dolayısıyla da değerlendiremez olup bitenleri, tefrik edemez akı-karayı. Zira zehir dumura uğratmıştır ondaki idrak ve temyiz kabiliyetlerini. Öyle ki, bu hâli ile o, zehri panzehir gibi görmekte; deniz suyuyla susuzluk giderme türünden, içtikçe yanmakta ve yandıkça da içmeye devam etmektedir.

İnsan ruhunu zehirleyen faktörler sayılmayacak kadar çoktur ve bunlardan bir tanesi dahi insanı insanlığından uzaklaştıracak mahiyettedir. Bunların birkaçının birden bulunması ise, Arap’ın “dâü’l-udâl” dediği maraz türünden, kâbil-i iltiyam olmayan iç içe ne illetlere ne illetlere sebeptir!.. Kibir, gurur, bencillik, ucub, fahirlenme, şöhret hissi, makam tutkusu, alkışlanma ve takdir edilme arzusu, servet sevdası, nefis ve hevâ esareti, menfaat ve çıkar zaafı, sonradan bulma ve görme küstahlaştırması… gibi hususlar bunların başında gelir. Bunlara karşı açık duran biri, enâniyeti, çalımı, cakası, şımarıklığı ve kaba tavırlarıyla öyle bir şirazesizlik sergiler ki, gayrı egosantrizm çağlayanına yelken açmış böyle birine -Hak’tan ekstra bir inayet olmazsa- ne o en güvenli sahiller, ne o en müsait limanlar, ne de herkese kucak açan o şirin rıhtımlar hiçbir şey ifade etmez ve o, sürüklenir narsizm çağlayanlarıyla Nemrutların, Şeddadların, Amnofislerin… helâk olup gittikleri girdaplara doğru. Sürüklenir gider de görüp sezemez o kahreden sû-i âkıbetini ve lânet ile yâd edilen biri hâline geleceğini. Görüp sezemez zira o, ruhu zehirlenmiş, mantık ve muhakemesi meflûç bir düşünce fakiri; hayatını hayvânî ve cismânî zevklerin tesirinde sürdüren şehevât-ı nefsâniyesi güdümünde bir bohem; mal-menâl, dünya debdebe ve şatafatını hak duygusu yerine koymuş bir sapkın; geçici zevk u safaları ötelerin ebedî güzelliklerine ve Hak hoşnutluğuna tercih etmiş bir kör, bir sağır, bir kalbsiz ve hayvânî tutkularının dürtüleriyle yarınları görmeyen bir hissizdir. Bir âyet-i kerimenin mazmunu çerçevesinde böyle biri şöyle resmedilir: Büyülenmiştir kadınlara/kızlara, yığın yığın mala, mülke, menâle; altına, gümüşe, dolara, dinara; ata, katıra ve emsaline -günümüz açısından- zırhlı lüks arabalara.. ve daha ne dünyevî debdebe ve ihtişama… Bu pes bayağı şeylerle görmez olmuştur öteler adına vâdedilen baş döndürücü güzellikleri ve Hak nezdindeki hüsn-ü âkıbeti.

Evet, insanın ruhî hayatındaki virütik alanlar böylesine cismânî ve nefsânî arzulara açık olursa, böyle birinin vicdânî hayatı için ölüm kaçınılmaz olmuştur. Mehâfet ve mehâbetullahla mamur olan bu en mühim sistem böyle felç olunca da gayrı öyle biri asla kendini doğru okuyamaz.. ahsen-i takvîme mazhariyetin ifade ettiği o engin gayeyi anlayamaz.. baş döndüren insan anatomisini, topyekûn kevn ü mekânların bir fihristi gibi göremez; göremez ve varlığı böyle bir temaşa ile değerlendiremez.. eşya ve hâdiseler arasında yer ve konumunu doğru belirleyemez; hatta bazen sebepler girdabına kapılarak natüralizm türküleri mırıldanmaya durur.. bazen hiç olmayacak faraziyelerin tesirinde materyalizm şarkılarıyla soluklanır.. bazen de hakikî din ruhuna aykırı bir çeşit dindarlık kisvesine bürünerek sûrî ve şeklî Müslümanlık görüntüsü sergiler ki, kanaatimce bu, diğer inhiraf ve sapmalardan daha tehlikeli ve münafıkça bir davranış biçimi aksettirmektedir. -Bu konu, üzerinde daha uzunca durulması gereken bir husustur; biz şimdilik sırf bir işaretle yetinmek istiyoruz-.

Yukarıdaki hususlardan hangisi olursa olsun, zehirlenmiş bir ruh, sürekli iç içe kalak ve ızdıraplar yaşar.. sürekli, o güne kadar elde ettiği şeylerin elinden gideceği hafakanlarıyla oturur-kalkar.. mevcudu muhafaza ve ona yeni şeyler ilâve etme hırsıyla tûl-i emelden tûl-i emele koşar ve yer yer tevehhüm-i ebediyet hezeyanlarına girer; bu konuda zihni olmazlara takılınca da ölüm korkusuyla soluklanmaya durur.. ve bu düşünce fasılalarının, daha doğrusu hezeyan vetirelerinin hemen hepsinde kendini çepeçevre ve iç içe zulmetlerle kuşatılmış gibi hisseder. O, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın resmettiği şu tablodaki bedbaht gibidir: “Onların/onun hâli -duygu ve düşünce itibarıyla- derin bir denizde yoğun bir karanlık içinde bulunan birine benzer ki, bir yandan denizde dalga dalga üstüne, diğer yandan üstünde ürperten kopkoyu bir bulut.. öyle ki bu üst üste karanlıklar içinde o, kendi elini çıkarıp görmek istese onu dahi göremez.” (Nur, 40) Evet, o genel atmosferi hep böyle görür ve elem üstüne elem kâbuslarıyla kendini cehennem gayyasında sanır.

Ruhunu mâsivâ ve mâlâyâniyât ile zehirleyip felç etmiş böyle biri, tıpkı avlanmak için ormana açılmış acemi bir avcıya benzer ki, bir yandan o “av, av” derken diğer yandan da başkası tarafından avlanma korkusuyla tir tir titrer ve bağırıp çağırarak müteselli olmaya çalışır. Aslında o çoktan his ve kaprisleri tarafından avlanmıştır ama bunun farkında değildir. Kapalıdır kapısı-penceresi fizik ötesi âlemlere. Ne mahiyet-i insâniyedeki derinliklerden bir şey anlar ne de fezâ-yı ıtlaktaki beş yüz milyar galaksinin, dört yüz elli milyar yıldız kümesinin ahenk içindeki nağmelerini duyar. O, enfüsteki pırıl pırıl parıldayan bir meşaleyi söndürdüğünden, ne o başları döndüren eşya ve hadiselerin nizam ve şiiriyeti ne de onun arkasındaki muhit ilim, kâhir kudret ve bâhir meşîet ona bir şey ifade etmez; etmez de o bu yoklar sarmalı içinde hep hiçlik soluklanır durur. Evet o, ruhunu zehirlemekle, görme, duyma ve değerlendirme mekanizmalarını da felç etmiştir. Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan böylelerini o enfes üslubuyla şöyle resmeder: “Kalbleri var ama idrak edilecek şeyleri idrak etmezler/edemezler; gözleri vardır fakat görmezler/göremezler; kulakları vardır ancak işitilecekleri işitmezler; bu itibarla da onlar -bir mânâda- hayvan, hatta ondan da sapkın ve sapıktırlar.” (Ârâf, 179)

Dünden bugüne bu tip ve bu çizgide dünya kadar insan, daha doğrusu insan suretinde pek çok kimse gelip geçtiği gibi, bundan sonra da o şeytan figürleri hep olagelecektir. Bunlara mukabil cismâniyetini kontrol altına alan, hayvaniyetten sıyrılıp kalbî ve ruhî hayata müteveccih bulunan dırahşan çehreler de eksik olmamıştır ve olmayacaktır. Bu durumda bize düşen şey, gölgemizi arkamıza alarak ihlâs, rıza ve iştiyak-ı likâullah yolunda soluklarımız kesilesiye O’na müteveccih yürümek olmalıdır; zira teveccühün teveccühe vesileliği değişmez bir âdet-i Sübhâniyedir. Ne hoş seslendirir bu hususu Muhammed Lütfi Efendi hazretleri:

Sen Mevlâ’yı sevende, Mevlâ seni sevmez mi?!.
Rızasına ivende rızasını vermez mi?!.

Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,
Ciğergâhın dağlasan, ahvâlini sormaz mı?!.

Cenâb-ı Hak, inâyet-i hâssasıyla, bizleri o özel lütfuyla lütuflandırsın.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Ekim sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: NİFAK VE ENÂNİYET ÇAĞINDA, İHLÂS VE İSTİKÂMET VESİLELERİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hakikî Müslüman, aldansa da aldatmaz; şu fani hayat için asla yalana ve nifaka tenezzül etmez.

Münafık, Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile de çok iyi bildiğiniz gibi, Cehennem’de en aşağı derekede, kâfirlerin de altındadır: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Münafıklar, Cehennem’de, kâfirlerin de altında, en derin derekededirler!” (Nisâ Sûresi, 4/145) İki yüzlülük yaptığından, dindar görünüp dinsizlik hesabına yarış atı gibi koştuğundan, hatta dinî değerleri, kutsalları kendi düşüncesi hesabına birer argüman olarak kullandığından, kâfirden daha tehlikelidir münafık.

Günümüzün insanına düşen şey, nifaktan uzak olmak ve münafıklara karşı teyakkuzda bulunmaktır. Dünyanın değişik yerlerinde her zaman, her yerde karşılarına da çıkabilir bunlar. Fakat zannediyorum, münafıklar, daha çok İslamî duygunun ve düşüncenin hâkim olduğu bir zeminde boy atıp gelişmişlerdir. Zira inkârcılar, güçlü ve kuvvetli oldukları yerde küfürlerini açıkça ortaya koymuşlardır. Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, İbn Ebî Muayt, Velid gibi kimseler nifak gibi bir şey yapma lüzumunu duymamışlardır; çünkü hâkimdirler, güçlüdürler, istediklerini yapmaktadırlar, kendileri gibi düşünmeyenleri zincire vurmaktadırlar. Fakat Medine-i Münevvere’de, Müslümanlar, güçlü hale gelince nifak düşüncesi de boy atmaya başlamıştır.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Yesrib’i Medine yapıp medeniyet merkezi haline getireceği âna kadar, münafıklar kendileri için ciddî, çok büyük pâyeler intizarı içinde idiler. Onların bekledikleri şey -esasen- bir taç idi, taçta sorguç idi; fakat o, Gerçek Sahibini (sallallâhu aleyhi ve sellem) bulunca, bunu katiyen sindiremediler, hazmedemediler.

Bu, bir kriterdir her zaman; birileri çok ciddî şeyler beklerler. Beklerler ki âlem, onları alkışlasın, takdir etsin; ister İslam dünyasında, isterse Müslüman olmayan dünyada… Fakat, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “bu çağ, enâniyet çağı” ve dolayısıyla da münafıklar asrı olduğundan, bunlar da daha ziyade İslamî duygu ve düşüncenin şöyle-böyle hâkim olduğu ve değerlendirmede bir misyon, bir fonksiyon edâ ettiği yerde bulunurlar. Yani, o duygular istikametinde bazı tavırlar sergileyince, insanları sürü gibi arkalarından sürükleyebilecekleri yerlerde -daha ziyade bu türlü yerlerde- boy atar-gelişirler; zemin buna çok müsaittir. Dolayısıyla bu argümanları değerlendirirler ve Müslümanlar, münafıklara çok aldanırlar.

Onun için Hazreti Pîr şöyle der: “İşte sulh-u umumî, afv-ı umumî ve ref’-i imtiyaz lâzım; tâ ki biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.” Bence, elli defa aldansak bile “hüsnüzan, adem-i itimâd” demeli; bizi bugüne kadar aldatan insanlara yine hüsnüzan ile bakmalı ama hançerleniriz diye sırtımızı da dönmemeliyiz!..

Evet, Hazreti Pîr “hüsnüzan, adem-i itimâd” diyor. Bir taraftan, biz ki Müslümanız, aldanırız; fakat aldatmayız. Neden? Yani, biraz dışa göre hareket ederiz; dil, söylüyorsa, ses ve soluk, o istikâmette çıkıyorsa, “yarıp kalbe bakma”ya kimsenin gücü yetmez. Bunu da Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur. Hem de kime? Çok sevdiği Zeyd İbn Hârise’nin oğlu Hazreti Üsâme’ye ki o, gözü gibi aziz bildiği birisidir. Hazreti Üsame, bir müşriği sıkıştırdığı zaman bir ağacın altında, o adam sıkışınca, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah!..” der. O Hazret (radıyallâhu anh) kendi şahsî içtihadı ile, “Bu, korkusundan dolayı söyledi bunu. Savaşıyorduk; düşman bu!” der, onu öldürür orada. Bu haber, Efendimiz’e ulaşınca, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sorar: “Niye öldürdün onu?” Hazreti Üsâme “Sıkıştığından dolayı öyle dedi!” cevabını verince, Efendimiz buyururlar ki, “Yarıp kalbine mi baktın!”

Bakın; bu, sizin için de, bizim için de her zaman söz konusudur. Ağzı “Allah!” diyorsa, “Peygamber!” diyorsa, “Din!” diyorsa, “Diyanet!” diyorsa, “Ben sana inanmıyorum!” diyemezsin. Çünkü sana derler ki, O der ki, gök ehli der ki “Yarıp kalbine mi baktın? Ne biliyorsun belki kalbinden dedi!” İşte bu, hüsnüzan. Fakat hakikaten kalbinden mi dedi, yoksa meseleyi dile-dudağa emanet edip öyle mi söyledi?!. O zaman da “hüsnüzan, adem-i itimâd”. Test etmeden, birkaç defa onu imbikten geçirmeden sırtını dönmemelisin; hançer yiyebilirsin sırtından!.. Evet,, sırtını dönmemelisin, hançer yiyebilirsin sırtından!.. Elinden tutup bir Şah İsmail koltuğuna oturtmamalısın, sırtından yiyebilirsin bir hançer!..

   Münafığı tanımak çok zordur, çünkü o her zaman sinsi ve birkaç yüzlü davranır; fakat “Allah düşmanlarınızı pek iyi bilir; size dost, koruyucu ve yardımcı olarak Allah yeter.”

Onun için münafığı idare etmek, tanımak, onu duyguları ile analiz etmek çok zordur. Onu tam analiz edemeyince de bir karara varamazsınız, düşünceleri hakkında bir sentezde bulunamazsınız. Evvela bir tahlil lazım ki, ondan sonra terkibe gidilebilsin. O tavra göre tahlilde bulunmada çok zorlanırsınız: Bazen Kâbe’de, Mültezim’e yüzünü koymuş ağlarken görürsünüz. Bazen Hacerü’l-Es’ad’e yüzünü sürüyor bulursunuz; “Sana kurban olayım!” der. Fakat kalbi, Ebu Cehil’den daha kirlidir, Utbe’den daha kirlidir, Şeybe’den daha kirlidir. Kâbe’de bile ıslık çalınıp alkışlanmayı bekler; orada da herkes takdir etsin, “Yaşa, senin gibisi yok! Eşin yok, menendin yok; kâkül-i gülberglerinin tek kılına bütün acem mülkü fedadır!” desin. Çevresindekiler böyle yapıp edince, o da kabarır onunla, hindiler gibi.

Geriye dönüyorum: “Bu çağ, münafık çağıdır, enâniyet çağıdır.” İnsanlar, bir damla iken, kendilerini derya görünmeye salmışlardır; bir zerre iken, güneş gibi görünme sevdasına tutulmuşlardır. Ve dolayısıyla da beklentileri, hep öyle büyük olmuştur: “Gittiğimiz her yerde, alkışlarla karşılanalım; âlem, ayağa kalksın, el-pençe divan dursun, Allah karşısında durduğu gibi!..”

Neûzu billah, bir kendilerine “Allah” demeleri kalıyor. Firavun, onu da demişti, çünkü bunlardan daha mert (!) idi; küstahlığını açıktan açığa ortaya koyduğundan dolayı Kârûn da biliyordu, Hâmân da biliyordu, seyyidinâ Hazreti Musa da biliyordu, Hârun da biliyordu.

Ama günümüzdekilere gelince, bunlar, “mine’l-kalâliş”. Evet, Türkçe’den Arapça’ya çevrilmiş mükesser bir cemi; Arapça bilenlere sorarsınız, “kalâliş” ne manaya geliyor? (Kalâliş, burada “kalleş”in çoğulu olarak kullanılıyor.) Dolayısıyla sürekli başkalarını aldatma, kapıkulu yapma, halka -kast sistemine göre- parya nazarıyla bakma; “Sen, benden aşağıda, tâ onuncu basamakta oturan bir varlıksın!” deme, onların huylarıdır.

Böyleleri, mesela biri kalkıp da “Sana dokunmak, ibadettir!” falan, dediğinde, “Sana -Thank you very much!- teşekkür ederim; ne kadar kadirşinas bir insansın!” derler. “Allah’ın bütün vasıflarını hâizdir!” dendiği zaman, “Aman ne kadar takdirkâr, ne kadar kadirşinassın!” mülahazası ile karşılarlar; “Yahu bunu söyleyenlerin ikisi de kâfir oldu!” diyemezler. Fakat Hizmet eden.. Allah rızası için dünyanın dört bir yanına yayılan.. bayrağımızı, millî kültürümüzü, dinimizi ve diyanetimizi bayraklaştırmak isteyen.. Rûh-u Revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasını isteyen insanlara, çok rahatlıkla küfür ve dalalet isnat ederler. Bir yerde konuşurken, bir tek insana da demiyor, “Osman hoca!” demiyor, “Ergün hoca!” demiyor, “Reşit hoca!” demiyor, “Ben, bunların dininden şüphe ediyorum!” diyor. Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi bayraklaştıranların dininden şüphe ediyor. Fakat Kur’an’a “bakara-makara” diyenin dininden şüphe etmiyor; “Ona dokunmak, ibadettir!” diyenin dininden şüphe etmiyor!..

Dolayısıyla -zannediyorum- bunlara bakarak, “münafık”ı okuyabilirsiniz. Okursunuz ve bir gün aldansanız bile, ertesi gün aldanma çağlayanına kendinizi salmamış olursunuz.

Ama her şeye rağmen, وَاللهُ أَعْلَمُ بِأَعْدَائِكُمْ وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “Allah düşmanlarınızı pek iyi bilir. Allah size dost ve koruyucu olarak yeter; Allah, size yardımcı olarak yeter.” (Nisâ, 4/45) Allah, size veli olarak yeter!.. Allah, size vekil olarak yeter!.. Ebu Hasan eş-Şâzilî hazretleri, kendi virdinde, وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا beyanının on defa tekrarını söylüyor. Onun hikmetini ben bilemem; fakat, يَا غَارَةَ اللهِ، حُثِّي السَّيْرَ مُسْرِعَةً “Ey Allah’ın gayreti, ey gayretullah, çabuk yetiş imdadımıza!..” dedikten sonra, müteakip iki mısranın sonunda, وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا diyor; on defa tekrar ediyor bunu. Allah, size yardımcı olarak yeter; Allah, size vekil olarak yeter!.. “Allah’a güven, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa, budur; bilmiyorum başka çıkar yol!” Bunu söyleyen de görünüşü ruhu kadar derin, ruhu görünüşü kadar engin, çağın güçlü şairi Mehmet Akif, rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten.

   “Dininizi görünüşte âlimlerden değil iç dünyası derin ulemadan öğreniniz.”

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e nisbet edilen bir beyan şöyledir: “Dininizi ulemadan öğreniniz, hukemâ ile hemhal olunuz, kalb ve ruh insanlarıyla içli-dışlı bulunmaya çalışınız.” Öncelikle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne buyuruyorsa, O, söz sultanı olduğu gibi sözleri de sözlerin sultanıdır. O’nun söylediği her şey -bir yönüyle- “Cevâmiü’l-kelim” kabilindendir ama cevâmiü’l-kelîm dediğimiz çok mana ifade eden üç-beş kelimelik beyanları, daha ziyade İmam Tirmizî, kendi Sünen’inde nakleder. Buhârî’den, Müslim’den, Ebu Davud-i Sicistânî’den, Nesâî’den, İbn Mâce’den daha ziyade Tirmizî, bunlar üzerinde durur. Mütalaa etmiş olanlar, bilirler bunu. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne demiş ise, hakikaten çok kestirmeden, çok az kelimeyle, çok muhtevalı sözler söylemiştir. Dolayısıyla, benim aklım, O’nun dediği o derin şeylere çok ermez ama sığ aklım ve idrakimle, mezkûr beyanla ilgili aklıma gelen hususları diyeyim:

“Dininizi, ulemâdan öğrenin!” diyor. Ulemâ, ulemâ-i zâhir değil. Sâdî’nin ifadesi ile, bildiğiyle amel edene âlim denir. Âlim; bildiği şeyleri, okuduğu şeyleri, kitap satırlarında, paragraflarında, sayfalarında, mücelletlerinde gördüğü şeyleri tabiatına mal eden, doğrudan doğruya kitaplaşan insandır. İnsanlar ona baktıkları zaman, ilmi pratiğe döktüğünü görürler. “Ben, Buhârî’yi, Müslim’i, Ebu Davud’un Sünen’ini okudum; Ebu Hanife’nin Fıkh-ı Ekber’ini okudum; Ebu Yusuf’un şu kitabını, İmam Muhammed’in şu kitabını okudum!” filan… Asıl mesele, o değil; okuma değil esasen, okuduğun gibi olmaktır. İmam Muhammed’i okudun ise, İmam Muhammed gibi olmak; Ebu Hanife’yi okudun ise, Ebu Hanife gibi olmak; İmam Ebu Yusuf’u okudun ise, İmam Ebu Yusuf gibi olmak… “Kitaplaşma” derken, esas olan budur. Dolayısıyla “ulemâ-i zâhir” değil, esas “ulemâ-i bâtın”, kitap ne diyorsa, ona göre yaşayan âlimler…

Onun için Sâdî, Gülistan’ında der ki: “Bir zat, okuduğu ilimlerle, o ilimlere göre, amel etmiyorsa, o, câhilin tekidir!” İsterse otuz tane diploması olsun, ona “diplomalı cahil” derler; isterse Ord. Prof. (ordinaryüs profesör) olsun, o, cahilin zil-zurna tekidir. “Zil-zurna” biraz avamca oldu; rahatsız oldunuz mu? Bazı şeyler, “muktezâ-i hâle” değil, “muktezâ-i zâhir”e öyle mutabık düştüğünden dolayı… Evet, bu ikisi arasında, İlm-i Beyan’da bir farklılık vardır; yoksa öbürü ile söyleseniz, tam denk gelmiyor; kelime, sizin ifade etmek istediğiniz manaya uygun düşmüyor.

Bu itibarla, “Dininizi, ulemâdan öğreniniz!” deyince, kitaplaşmış insanlar akla gelmelidir; Allah huzurunda dururken, evvelâ kemerbeste-i ubudiyet ile, ihsan şuuru ile, ihlâs mülahazası ile, aşk u iştiyak heyecanı ile Allah huzurunda duran insanlar ki bunlara “ulemâ-i benâm” (seçkin, namlı, ünlü, parmakla gösterilen âlimler) denir. Hakka, hakikate açık insanlar… Sadece “ihlâs” değil, aynı zamanda Cibrîl hadisinde ifade edildiği gibi, “İman”, “İslam” ve “İhsan”; Allah’ı görüyor gibi Allah’a kulluk yapma veya lâakall Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile eğilip-kalkma, O’na kulluğunu ifade etme… İşte dininizi böyle/bu türlü ulemadan öğreniniz.

Sakın onların diplomalarına bakıp aldanmayınız; onlar, günümüzde çoklarını aldattıkları gibi, sizi de aldatırlar. Geceleri sabahlara kadar namaz kılanlara bakınız!.. Teheccüdünü kaçırdığı zaman, kalkıp gündüz kaza edenlere bakınız!.. Yok teheccüdü kaza etme mevzuu ama ben sizin arkadaşlarınızdan gece teheccüdünü kaçırınca gündüz onu kaza edenleri biliyorum; sizin arkadaşlarınızdan. Evet, “Aman, ben bir Evvâbîn’i kaçırırım!” diye endişelenen; “Çünkü bunu ulemâ-i benâm kılıyordu. Yoksa ben nasıl Efendimiz’in sünnetlerine iktidâ ettiğimden bahsederim; O, bunları yapıyordu; O, sabaha kadar ayakta duruyordu. Yahu ben de hiç olmazsa, Müzzemmil Sûresi’nde ifade buyrulduğu gibi, gecenin üçte ikisinde mi, onun yarısında mı, gecenin son üçte birinde mi, hiç olmazsa bir süre kalkıp, kemerbeste-i ubudiyet içinde, Allah karşısında, arz-ı ubudiyette bulunmalıyım!..” mülahazasıyla dolu olan; böyle ulemadan dininizi öğrenin.

Ara sıra camiye gelen.. gelirken de abdestli mi, değil mi, belli değil.. “Bir an evvel hutbeyi bitirse de namazı kılıp ayrılsak!” diyen.. hatta orada, Cuma namazlarında, Zuhr-i âhir gibi veya vaktin son sünneti gibi kısımları terk eden… -Ki İbn-i Âbidîn, değişik fukahâ-i kiramın büyüklerinden nakillerde bulunarak, Devlet-i Aliyye’nin hâkim olduğu, baştaki insanların Cuma kıldıracak kadar, hutbe okuyacak kadar -bir yönüyle- kıvamda bulunduğu bir dönemde, “Esasen o son sünneti kılmak da gereklidir!” diyor. İsterseniz bakın İbn-i Âbidîn’e, Cuma bahsine bakın.- Evet, Fıkıh’tan dem vuran ama Fıkıh bilmeyen o diplomalı cahiller… Basit cahil değil, muzaaf cahil de değil, mük’ab cahiller, üç buutlu cahiller. Allah, şerlerinden muhafaza buyursun! Serkârları, şirazeden çıkaranlar da bunlar. Tesbihin bağını koparıp, dânelerin sağa-sola saçılmasını arzu eden de bunlar. “Haklarından gel!” diyen de bunlar. Ve bunların sözüne bakarak, birileri de zulümlerini muzaaf, hatta mük’ab hale getirerek irtikâp ediyorlar.

Öyle ulemadan değil; elinizi-ayağınızı öpüyorum, dininizi öyle ulemadan öğrenme değil!.. Gece, sabahlara kadar ibadet yapan.. lâakall Pazartesi-Perşembe oruç tutan.. işi, biraz daha düşük götürerek, Eyyâm-ı Bîd’de, her ay 13. gün, 14. gün, 15. günde oruç tutan.. teheccüdünü kaçırmayan.. Evvâbîn’i kaçırmayan.. İşrâk’ını, Kuşluğunu kaçırmayan.. değil beş vakit namaz, nafileleri de ihmal etmeyen… Bir Kudsî hadiste buyuruyor ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بِشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا، وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا “Kulum Bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum nâfilelerle Bana yaklaşmaya devam eder; nihayet Ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” İnsan, farzlarla Allah’a yaklaşır. Nevâfil ve zevâid sayılan ibadetler de “cebren li’n-noksan” edâ edilir; farzlarda kusur var ise, yırtığı bunlar yamarlar demektir. Cebren li’n-noksan, kırığı sargılama ve noksanı tamir etme manasına geliyor. Onun için, Allah buyuruyor ki, “Ben o mü’minin gören gözü, işiten kulağı ve aynı zaman da konuşan ağzı olurum.” Bir de “Yürüyen ayağı olurum!” diyor. Ne demek? “Onu doğruya yürütürüm Ben! Artık, ayaklarını/adımlarını atarken bile, Benim dediğim gibi atar!” demektir bu. Başka şekilde anlamayın onu; müteşâbih bunlar. O “…gören gözü, işiten kulağı, konuşan ağzı…” ifadeleri de müteşâbih. Bu, sizin uzaklığınızı aşmanız demektir; ibadet u taat ile, hassasiyet ile, size sizden daha yakın olan Zat’a, sizin uzaklığınızı aşmanız, sizin uzakta bulunmanızı aşmanız demektir. Böyle uzaklığını aşmış ve aynı zamanda yakınlardan yakın olan Zat’a yaklaşmış bulunan, ulemâ-i benâmdan dininizi öğrenin. Evet, icmal bu, icmal; doğrusunu bilen, daha çok şey söyleyebilir burada.

   “Hikmet ehli ile hemhal olunuz, kalb ve ruh insanlarıyla içli-dışlı bulunmaya çalışınız.”

İkinci husus olarak, “Hukemâ ile hemhâl olunuz!” diyor. Hikmet ehli ile.. söylediği şeyler arasında bir tutarlılık olan.. dünü-bugünü birbirinden farklı olmayan.. dün ne dedi ise, hakikati elli defa araştırmış, elli defa bulmuş, öyle söylemiş.. dün başka, bugün başka; sabah başka, akşam başka; bir ay evvel başka, bir ay sonra başka; öyle değil.. esasen, otuz sene evvel dediği şeyi, otuz sene sonra aynen öyle söyleyen.. çünkü “tenâsüb-i illiyet” prensibi ile, ne demiş ise şayet, o “sebeb”i çok iyi belirlemiş; o sebebe terettüp eden kaç tane sonuç var ise, onları da çok iyi bellemiş; Frenkçe ifadesiyle, meseleleri kozalite mülahazasıyla ele almış, sebep-sonuç mülahazasına göre meseleleri vaz’ etmiş. Bu zaviyeden, “Dininizi ulemadan öğreniniz!”; aynı zamanda böyle “Hukemâ ile hemhal olunuz!” Biraz evvel zikri geçen sözünde Akif’in dediği gibi, “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol.” Hekimler ile otur-kalk!..

Vakıa “hekim” derken, biz, feylesofları daha ziyade, yüksek düşünce insanlarını, kalbiyle beraber kafasını çalıştıran.. Latife-i Rabbâniyesi ile beraber ruhunu çalıştıran.. ruhunu, Sır ufkuna tevcih etmesini bilen.. Sır ufkunu, Hafi ufkuna tevcih etmesini bilen.. Hafi ufkunu, Ahfâ ufkuna tevcih etmesini bilen.. Esmâ dairesinden Sıfât dairesine yönelen.. Sıfât dairesinden Zât-ı Baht dairesine yönelen insanları kastediyoruz. İşte öyle hukemâ ile hemhâl olunuz, postnişin olunuz; onlarla oturup kalkınız. Dolayısıyla, اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ buyuruyor Söz Sultanı, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” Kiminle postnişin iseniz, aynı postta oturuyorsanız, öbür tarafta da beraber haşrolursunuz. Cenâb-ı Hak, öyle oturmaya, öbür tarafta da öyle haşredilmeye bizleri muvaffak eylesin!.. Meccânen, fazlı ile, lütfu ile, keremi ile!.. Bizi, bizim yaptıklarımızla değil, Kendi büyüklüğü ile, ululuğu ile, fazlının enginliği ile ona muvaffak eylesin!.. Bu da onun duası olsun. Başınızı ağrıttım!..

Üçüncü husus: “Kalb ve ruh insanları ile içli-dışlı bulunmaya çalışınız!” Kalb ve ruh insanları… Çok defa âcizâne arz etmeye çalıştım: Sonradan değişik müesseseler oluştu; fakat Devr-i Risâletpenâhi’de, İnsanlığın İftihar Tablosu döneminde her şey bir bütünlük içinde ele alınıyor, ifade ediliyordu. Mesela, bir insan ele alındığı zaman, o, bir “maddî anatomisi” ile ele alınıyordu, bir de “manevî anatomi”sinin varlığı vurgulanıyordu. Maddî anatomisi; eli-ayağı, gözü-kulağı, dili-dudağı, içi-dışı, kalbi, em’âsı (bağırsakları), batnı, beyni, nöronları, Hipofiz bezi, Talamus bezi filan… Maddî anatomisini düşündüğünüz, bunu teşrih masasına yatırdığınız zaman karşınıza çıkacak şeyler, bunlar ve bunlara benzer şeylerdir. Bir de insanın, kalb, ruh, sır, letâif gibi şeyleri vardır; his gibi, ihtisas gibi şeyleri vardır. Bunlar da insanın manevî anatomisini teşkil eder. Bu yönüyle “kalb ve ruh insanları ile” diyor esasen.

Bu kalb ve ruhu, cismâniyetten ayırma mevzuuna, Hazreti Pîr-i Mugân dikkat çekiyor. O da Söz Sultanı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gölgesinde, zılliyet planında bir söz sultanıdır. Diyor ki: “Madem hakikat böyledir; hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” Çünkü kalb ve ruhun derece-i hayatı, sizin bu cismanî hayatınızın çok üstündedir. Bir yönüyle, sadece cismâniyete baktığınız zaman, şayet okuyabiliyorsanız onu, bir enfüste, bir fihristte, kâinatı ne kadar okuyabilecekseniz, öyle okursunuz. Ama meseleye “kalb gözü” ile, “ruh gözü” ile baktığınız zaman, insanı bir fihrist gibi görürsünüz, kâinatı da bir kitap gibi okursunuz ve Kur’an’ın kâinatı vird-i zebân ettiğine şâhid olursunuz. Yine onun dediği gibi: “Sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.”

Kalb ve ruh… Böyle kalb ve ruh insanları ile içli-dışlı bulunmaya çalışınız, sadece dar cismaniyet dürbünüyle bakan kimselerle değil!.. Kalb ve ruh rasathanesi ile, Esma’dan hemen Sıfât dairesine yükseldiğin, Sıfât dairesinden Zât-ı Baht mülahazasına kendini bağladığın zaman, mest ve sermest olursun; orada “hayret” yaşarsın, orada “heymân” yaşarsın, orada “dehşet” yaşarsın, orada kendinden geçersin!.. Dolayısıyla, bu türlü kalb ve ruh insanlarını bulduğunuz zaman, onlarla oturup-kalkmayı ihmal etmeyin!..

   İslam dünyası, isim-müsemma birliği içindeki tekke, mektep, medrese ve mabet gibi yerlerde, mahrûti bakışlı hakikat eri muallim rehberlerin Kitap ve Sünnet çerçevesinde ciddi bir adanmışlık ruhuyla yerine getirecekleri irşad ve rehabilitasyona muhtaçtır.

Evet, devr-i Risâletpenâhi’de insan ve mahiyeti bir bütün olarak ele alınıyordu. Kur’an-ı Kerim’in İnsanlığın İftihar Tablosu’na nüzul ettiği dönemde, O’nun tarafından, nurâniyeti ile bir kere bu neşrediliyordu. Bir taraftan, şekil olarak ibadet ü taat anlatılıyordu; ibadet ü taat, yani medresenin verdiği ilimler anlatılıyordu. Bir taraftan, meselenin ruhu, ruhlara ifâza buyuruluyordu. Bir taraftan da günümüzde fünûn-i müsbete diyebileceğimiz meseleler, zihne, dimağa, nöronlara emanet ediliyordu. O insanlar, bunları toptan alıyorlardı ki, bu meseleler, insanın “ekânim-i selâse”si, “üç uknum”u, “üç temel unsuru” (üçlü sacayağı) idi. Kalbî ve ruhî hayat.. ondan sonra, bir yönüyle bedenî mükellefiyetler.. bir taraftan da muhakemeye müteallik meseleler, hikmete müteallik meseleler. Bunlar, o devirde, fiilen yaşandığından dolayı, Rehber’inden (sallallâhu aleyhi ve sellem) fiilen alınıyordu. Ha, “Bu, şudur; bu, şudur; bu, şudur!” denmiyordu; onlar, iç içe, hiç farkına varmadan yaşanıyordu.

Bir gün geldi, bunlardan bazılarında kusurlar oldu. Dolayısıyla mesele, “medrese” şeklinde ele alındı; “Ulum-i diniye, burada tedris edilmeli!” dendi. O güne kadar, medresenin yanında aynı zamanda tekke, zâviye ve halvethanelerin fonksiyonu da edâ ediliyordu; bir gün geldi, medrese ile tekke ve zâviye de birbirinden ayrıldı. Bu müesseselere, “Bakın başınızın çaresine, bakın başınızın çaresine!” dendi; bunlar talak-ı selâse ile tatlîk edildi. Hatta Doğu Anadolu’da ifade edildiği gibi, talak-ı selâse ile de değil “üçten dokuza” boşandı. Tekvinî emirlerin mütalaaya alınması, Kur’an’ın satırlarında kainat kitabının okunması; ayların, güneşlerin, yıldızların, zemin yüzünün, otun, ağacın, haşerâtın, oksijenin, karbondioksitin, havanın, çağlayan suların, yağan yağmurun, tebahhuratın; bütün bunların doğru okunması da bir yönüyle mektebe emanet edildi.

Talak-ı selâse ile boşanma duygusu yavaş yavaş Hicrî beşinci asırda başladı. İstanbul fethedilince, bir yönüyle, güç ve kuvvetin de tesiriyle “Yahu böyle de oluyormuş!” filan denilerek yavaş yavaş uzaklaşma da başladı, bunlar birbirinden daha da uzaklaştı. Sonra, son iki ve üç asra gelince, birbirinden tam uzaklaştılar. Tekke ve zâviye, babadan miras gibi bazı kimselere miras kalmaya başladı; medrese, hocaların elinde, satırlara/paragraflara emanet edildi; mektepte, fünûn-i müsbete, sadece Batı filozoflarının düşüncelerine göre işlendi veya tâbir-i diğerle, Materyalizme, Natüralizme, Pozitivizme “Alın, bunlar size emanet!” falan dendi. Ayrıldı, birbirinden koptu. Böylece devr-i Risâletpenâhi’de içli-dışlı, bir hakikatin üç yüzünden ibaret olan o vâhid parçalanmış oldu. O, parçalandı; dolayısıyla Müslümanlar da kalacakları yerde kaldı ve onlar da paramparça oldular.

Bu itibarla, yeniden bir araya gelmenin yolu, “kalb ve ruh insanları ile içli-dışlı olma”ya bağlıdır. Onlar, kafayı çalıştıracak, hikmete râm olacak; kalbi ve ruhu çalıştıracak, onlar ile oturup kalkacak ve Allah’ın izni ile, bu talak-ı selâse ile boşanmış şeyleri de bunca zevc-i âherden sonra yeniden bir araya getireceklerdir. “Yahu yeter, Allah aşkına, bu kadar zevc-i âher! Bir tanesi yetiyordu bir araya gelmek için; fakat üç asırdan beri, belki otuz defa zevc-i âher yaptınız. Yeter, Allah aşkına; birleşin ne olur!..” diyeceklerdir.

Fakat bilmem ki, sizin nesliniz bu birleşmeyi görecek mi?!. Cenâb-ı Hakk’ın inayeti, her şeyi en kısa zamanda yapabilir; damlayı derya yapar, zerreyi güneş yapar. Allah, bir vâhidin üç yüzünden ibaret olan bu üç hakikati, sizin elinizle bir araya getirmeye muvaffak kılsın! Âlim görünen, bilen görünen cahillerin tasallutundan, tahakkümünden, fikrî galebesinden sizi halâs eylesin!..

Kırık Testi: HAK YOLUNA ADANMIŞ RUHLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Kendini Hakk’ı anlatmaya adama, yaratılıştaki “ahsen-i takvîme” mazhariyetin gereği ve yapabilenler için payeler üstü bir payedir. Gizli-açık her vesile ile O’nu anlatıp sevdirmeye çalışanlar, gönül kapılarının O’na ve insanları O’na ulaştırmanın -gaye ölçüsünde- yanıltmayan vesilesi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a açılması için sürekli çırpınıp duranların, -kendileri farkına varsınlar varmasınlar- Mele-i A’lâ’nın sakinlerince alkışlandıkları/alkışlanacakları muhakkaktır. Nasıl olmasın ki, bu yolun yolcuları sevdirirler sevdiklerini ulaştıkları herkese, en müessir argümanları hal ve temsil diliyle. Hep Hakk’ı soluklanır ve sevdirirler açıldıkları her yörede.. ve ererler bu sayede o ilahî sevgiye perde perde. Söz Sultanı’nın: “Sevdirin Allah’ı kullarına ki seviversin O da sizi!..”[1] beyanı vird-i zebanları, hep “sohbet-i Cânan” der yürürler güneşin doğup-battığı en ulaşılmaz yerlere. Bu da, damla ölçüsünde küçük bir teveccühe deryalar vüs’atinde öyle ilahî bir mukabeledir ki, “cihan-paha” sözü bile onu ifade etmez.

O’nu sevdirmeye giden yol ve vesilelerin başında Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesayet ve çizgisinde olmak gelir. O’nu bilip kabullenen ve O’nun manevî atmosferine giren, “Kelâm” sıfatından gelen nur-efşan mesajları içtenleştirip hayatına hayat haline getirdiği ölçüde bakar-körlükten kurtulur; her şeyi basiret dürbünüyle görmeye başlar. Bir yandan gözleri kâinat mescidindeki âyâtı müşahede ederken, diğer yandan da mesmuâta açık bulunan kulakları eşya ve hadiseler mabed-i muazzamında Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın tekvinî emirleri tekrar edip durması karşısında şevkle şahlanır. Bir şair-i şehîrin:

“Varsın Sen İlahî yine varsın, yine varsın,

Aklımda, gönlümde, ruhumda hep varsın!..”

mülahazalarıyla soluklanır ve imandan marifete, marifetten muhabbete, muhabbetten de aşk u iştiyak-ı likaullaha uzanan düşüncelere dalar. Varlık ve hadiselerin paragraf, cümle ve kelimeleriyle resmedilip seslendirilen nağmeleri mırıldanmaya durur ve “Hû” der O’nu söyler, O’nu vird-i zeban eder. Bir aşk u heyecan insanı ne latif dillendirir bu hayatı:

“Bir kitab-ı âzamdır serâser kâinat,

Hangi harfi yoklasan, manası Allah çıkar.”

Bu sesi duymak, iç içe o nâmeler mecmuasını okumak ve onların ifade ettiği enginlerden engin o manaları anlamak, gören göz, duyan kulak, değerlendirebilen mantık, engin bir merak ve ilim aşkıyla şahlanmış bir muhakeme ve idrak ister. Taklit çeperine takılmış, şekil ve suret çitlerini aşamamış mukallitlerin duyup değerlendirmesi, değerlendirip bunu içtenleştirmesi çok zor, hatta imkânsızdır. Dimağların bütün nöronlarında, kalblerin safvet ve derinliklerinde öylesi engin bir iman hissi olmayınca bu manevî anatomide marifet ziyası da bulunmaz; marifet nur ve ziyasının bulunmadığı bir gönül ve ruhta da muhabbet olmaz ve hele aşk u iştiyak-ı likaullah meltemleri hiç mi hiç duyulmaz.

Kendilerini O’nu anlatıp sevdirmeye adayanlara, O’nu sevdirip sevilme atmosferine girenlere, hayatlarını maiyyet teveccühleriyle taçlandıranlara ve sabah-akşam üslup hatasına düşmeden en gür sesleriyle O’nu dillendirenlere gelince, onlar sürekli sâlih amel maratonunda bulunurlar; “ihlas” der inler, “ihsan” düşünür tir tir titrer, rıza mülahazalarına dalar ufuk ötesi temaşadan temaşaya koşarlar. Sarp yokuş, derin dere, kandan irinden derya, hiçbirine takılmadan yürürler Hak teveccühüne, Hakk’a vuslata hem de dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye girmeden. Böyle bir ufku ihraz edenler, dünyanın sûrî debdebe ve ihtişamına takılıp kalanları derin bir üzüntüyle seyreder, içten içe inler ve sızlanırlar; takılmazlar nâdânların takıldıklarına, hamle üstüne hamle yapar ve söker atarlar kalblerinden mâsivâ muhabbet ve alâkasını!..

Onlar, “Girdik reh-i sevdaya cünunuz, bize onur lazım değil!..” (Seyyid Nigari) der, hep O’nu söyler; O’nun söz konusu olmadığı en büyüleyici beyanları da israf-ı kelam sayarak sohbet-i Cânân mülahazalarına yönelir, ruh ve sırlarının temaşa ufuklarına dalarlar. Ne var ki onlar, bunca duygu, düşünce ve mazhariyeti şart-ı âdî planında iradeleriyle irtibatlı görseler de hakikat-i halde her şeyi özel bir teveccühe ve meşiet-i hâssaya vererek uğrunda ölüp ölüp dirildikleri tevhîd telakkilerine de asla toz kondurmazlar. Onlara göre; iradenin çerçevesi bir hayli dar.. azm u ikdam, yeterli bir sebep değil.. cismaniyet ve hayvaniyet, hakiki insan olma yolunda ciddi birer handikap… Bütün bunlar muvacehesinde, mazhariyetleri kendilerinden bilmeyi bir çeşit şirk-i hafî sayarak her muvaffakiyet ve kazanım karşısında:

“Değildir bu bana layık şu bende

Bana bu lutf ile ihsan nedendir!..” (M. Lütfî Efendi)

mülahazasıyla mırıldanırlar. Her şeyi ilahî rahmetin vüs’atine, O’nun fazlının enginliğine ve O’nun tarafından sürpriz teveccühlere vererek, “Her şey Sen’den, Sen Ganîsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm!” vird-i zebanıyla koşarlar her hamle, her kıpırdanışlarıyla, on’lara-yüz’lere namütenahi karşılık mukabelesinde bulunan Sultanlar Sultanı’nın hazîratü’l-kudsüne.

Aslında, hep O’na doğru yürüyen bu kudsîler kervanı, ta baştan bütün iç âlemlerine nüfuz yollarını ağyara kapayıp hep maiyyet soluklayarak bu yola çıkmışlardı. Yol boyu da sürekli O’nu yâd edip durdu ve “Hû” mülahazasıyla oturup kalktılar; gönül ve his dünyalarında ağyar türküsü duymak istemediler. Her sözün beraat-i istihlali O’na remz edalı olmalı ve her beyan O’nunla kafiyelendirilmeli mantığıyla söze başladı ve O’nunla beyanlarını noktaladılar. Hatta, O’nunla alakalı olmayan beyanları, muhavereleri israf-ı kelam sayarak elden geldiğince sohbet ve meşveretlerini sohbet-i Cânân’la derinleştirip hemen her zaman,

“Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan,

Sohbetimiz her zaman sohbet-i Cânân olsa…”

mülahazalarını iç heyecanlarının sesi soluğu haline getirdiler. “Ya leylî sözü söyle yahut hâmûş / Şayet açacaksan buna aç ağuş!” (İlk mısra Fuzûlî’nin) deyip ağyara bütün bütün kapılarını kapadılar.

Onlar peygamberler yolunda sürekli bu mülahazalarla soluklanıp dursunlar, tabiî bu tür Hakk’a adanmış ruhlara mukabil, bir de hemen her devirde o mefkûrezede, bencil, dünyaperest, saltanat hastası, daha doğrusu insan bozması kara ruhlu, kara düşünceli avene-i şeytan da onları karalamadan hiç mi hiç geri durmadılar. Farklı tagallüp ve tahakküm yöntemleriyle onları bitirmeye çalıştı -tabiî biten kendileri oldu- Hakk’ın lütfettiği, onların da temsile çalıştıkları nura, ziyaya savaş ilan ettiler. Yalan söyledi, iftira ve tezvirde bulundu ve hep aydınlığa gidenleri yollarından alıkoymaya çalıştı ama yaptıkları şenaat ve denaetle kendileri rezil oldular. Çünkü muhabbet ve mürüvvet yolcuları, nebîler yolunda yürüyorlardı ve Hakk’ın sıyanetindeydiler. Hakk’ın, hizmet zeminine saçıp başaklar gibi bitirdiğini kimsenin bitirmeye gücü yetmeyecekti.. ve Hakk’ın yaktığı meşaleyi kimse söndüremeyecekti. Zira par par yanan o meşalenin arkasında rahmet-i Rahmân, irade-i Sübhân ve takdir-i Mennân vardı. Ne hoş söyler Ziya Paşa:

“Takdir-i Hudâ kuvve-i bâzu ile dönmez,

Bir şem’a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez!..”

Bu itibarla da denebilir ki, aslında müfsitler bir “İbn-i Selûl”cülük peşindeydiler ama gayretleri boşunaydı!.. Çünkü o hak yolcularının arkasında Allah’ın inayeti vardı. O ki:

“İclâlinin ahengi her bucakta nümâyân,

Gönüllerde o tecellinin bir gölgesi var;

Bunu sezen ruh gezer her yerde O’nu arar

Ve gözünde tüllenir en tatlı hatıralar.

Her renk, her ses, her desen varlığına bir beyan…”

Yolunuz açık olsun ey Hizmet erleri ve ey ehl-i Kur’an!..

***

[1] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/90.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Haziran sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: KORKU, ÜMİT VE FARKLI DERİNLİKLERİYLE NEFİS

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Ey gizli lütuflar sahibi Rabbimiz! Bizi, korktuğumuz musibetlerden ve keyfiyetini bilmediğimiz için endişe duymadığımız şerlerden koru ve kurtar!..”

Şu dua ile başlayalım: اَللَّهُمَّ عَدْلاً وَقِسْطًا مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ كُلِّ جَوْرٍ وَظُلْمٍ “Allah’ım! Sen’den, adalet duygusu, istikâmet duygusu istiyoruz; öyle ki, bununla bizi her türlü cevir ve zulümden sıyânet ve himâye etmiş olasın.” Adaletin pâyimal olduğu, ayaklar altında kaldığı, hakkın şeytana emanet edildiği, şeytanî duygu ve düşüncelerin bütün insanlara değişik olumsuz/menfi sinyaller gönderdiği bir dönemde, adalete ve istikâmete ne kadar ihtiyacımız olduğunu size söylemek zâid olur. Takdir hisleriniz, mutlaka onu takdir ediyordur.

Bu da bir yalvarış: يَا خَفِيَّ الْأَلْطَافِ، نَجِّنَا مِمَّا نَخَافُ “Ey gizli lütuflar sahibi Rabbimiz! Bizi, korktuğumuz şeylerden emin buyur!” Rahmetlik pederim bunu derken وَمِمَّا لاَ نَخَافُ sözünü de ilave ederdi: “Hatta hiç korku bilmediğimiz, korkmak gerektiğini anlamadığımız şeylerden de bizi sıyânet buyur!” Öyle sürpriz şeyler insanın karşısına çıkar ki, bir künde ile, bir el-ense ile insanı yere serer; farkına varamaz insan, hafizanallah. “Korktuğumuz şeylerden sıyânet buyur bizi! Korkmadığımız, fakat korkulacak şeyler vardır, onlardan da bizi himâye buyur!”

Esasen korkmayan insan, zannediyorum, istikâmet mevzuunda mesafe alamaz; farkına varmadan takılır, yollarda kalır. Buna “mehâfet hissi” ve -nüansıyla- “mehâbet hissi” diyoruz. İnsan, daima, Cenâb-ı Hak’tan onu istemeli, “Sen’den haşyet ile ürperen bir kalb istiyoruz!” demeli. إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan, kulları arasında ancak âlimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 35/28) buyuruyor Kur’ân. Evet, Allah’a karşı hakkıyla, yürekten haşyet duyanlar, O’nu bilenlerdir. İlme’l-yakîn bilenler.. ayne’l-yakîn bilenler.. Allah o ufka i’lâ buyursun, hakka’l-yakîn bilenler.. O nasıl ise, öyle bilenler.. korku ne ise, onu öyle bilenler.. mehâfet ne ise, onu öyle bilenler.

O, bir korku ama Akif’in ifadesi ile, “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır. / Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın… / Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.” Kalsaydı, ehl-i irfan gibi görünen kimseler, kendilerini zulüm çağlayanına salmazlardı ve o çağlayanın kenarlarında, aynen o düşünceyi paylaşmadıkları halde, dilsiz şeytan gibi o müthiş manzarayı seyredenler de olmazdı. Birileri şeytanın güdümünde, onun dediği şeyleri yapıyorlar. Öbürleri de orada bir düğün alayını seyrediyor gibi dillerini tutmuş, seyrediyorlar. Korku, kafalardan silinmiş, gitmiş; dolayısıyla, fazilet hissi, adalet duygusu, hak saygısı ve bunlar gibi değerler, bütün bütün ayaklar altında, pâyimal maalesef.

İnsan, âkıbetinden endişe duyuyorsa, endişe duyduğu şeyden emin olur. Âkıbetinden endişe etmeyen insanın, âkıbetinden endişe edilir!.. İnsan, hayatı boyunca, Hazreti Gazzâlî mülahazasıyla, hep korku içinde tir tir titremelidir. Hak Dostu gibi, “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i Mahşer’de arş-ı mizân.” demelidir. O, “Rahman” diyor; şairin o mevzudaki mülahazasına saygı duyuyorum. O, korkusunu/endişesini ifade ederken, “Rahman” diyerek meseleyi recâ duygusuna bağlıyor. Fakat Kıtmîr, kendi mülahazası açısından, “Ger beni tartarsa, bu günahlarla, Hazreti Deyyân…” diyorum. Deyyân; yapılan her şeyin hesabını soran, insanları sîğaya çeken demektir. “Kırılır arsa-i Mahşer’de mizan.” Böyle bir korku… “Bu günahlarla beni o Mahşer’deki terazi ile Allah tartarsa, korkarım o terazi kırılır.” diyor.

Bu ölçüde bir havf ve mehâbet hissi ile oturup kalkma… لاَ أَجْمَعُ بَيْنَ أَمْنَيْنِ، وَلاَ أَجْمَعُ بَيْنَ خَوْفَيْنِ “Bir kuluma iki emniyeti birden vermem; iki korkuyu da birden vermem!” Bu, kudsî hadis olarak rivayet ediliyor. “İki güveni ve iki emniyeti birden vermem!” Korku fasıllarını burada yaşamışlarsa, orada eminler; burada kendilerini hiçbir şey yapmamış gibi görüyor ve emniyet içinde, reftâre salınıp giderek yaşıyorlarsa, onların âkıbetlerinden endişe edilir. Korkuyu burada yaşamak lazım ki, emniyet oraya kalsın!.. Bütün emniyeti/güveni, dünyevî -cismânî, hayvanî- rahatlığı burada yaşarsa insan, orada -evet- avucunu yalar. Basitçe oldu değil mi?!. Avucunu yalar.

   “Yâ Rasûlallah, Sana kendi hesabıma kıymetli bir hediye ile gelemedim, mazur gör; fakat Senin yolunda dökülen gözyaşlarından bir kâse getirdim, kabul buyur!..”

Bu açıdan, bir yandan havf (korku) olmalı ama bir taraftan da reca (ümit) bulunmalı. Hazreti Gazzâlî, hayat boyu havfın baskın olması gerektiğini söyler; fakat “El el ile, ayak ayak ile el-veda/el-firak ettiği an, can dudağa geldiği zaman, recâ hissi ile coşmalı; insan Allah’ın rahmetinin enginliğine teveccüh etmeli!” der. Bununla beraber, “fuhûl-i ulemâ” (ilim ve faziletçe emsallerinden üstün olan, önde gelen âlimler) dünya hayatı boyunca -havfe öncelik tanımak üzere- recâyı da asla ihmal etmemişler.

İşte o recâ duygusuyla, kendini çok günahkâr gören birisi şöyle der: “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl.” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl.” Sen’in rahmetinin, rahmet deryanın enginliğine bakınca, günahlarım deryada damla kalır. Bu da “recâ” hissi…

Reca mevzuunda İmam Şâfiî’nin sözünü de biliyorsunuz; diyor ki:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي – جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ – بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” “El, el ile, ayak, ayak ile el-vedâ/el-firak edince, can gelip dudağa dayanınca, ben, ümit merdivenimi, asansörümü Sen’in rahmetinin enginliğine dayadım!” demek suretiyle duygularını seslendiriyor. İşte orası recâ faslı…

İnsan, ümitsizliğe düşmemeli fakat yüreği her zaman korkuyla tir tir titremeli ki, ötede titremesin. Buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm; burada öyle bir havf, haşyet ve akıbet endişesi ile ağlamayan gözler, öbür tarafta gözlerin bilmem neye döndüğü, tırnakların neye döndüğü yerde -öyle bir tabir ile ifade buyuruyor- şakır şakır gözyaşı dökecekler.

Gelin, Allah aşkına, o ağlama faslını burada yaşayalım. En Büyük Hak Dostu’nun ifadesine göre, “Ağlamayan gözden Sana sığınırım!” diyerek, o göz kuruluğuna vedâ ederek, başımızı yere koyduğumuz zaman, o haşyetle, o mehâfetle gözyaşı dökelim. Zira hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Cehennemin o azgın/taşkın şerârelerini söndürecek bir şey varsa, o da mehâfetullah adına dökülen gözyaşlarıdır.” Ve misali ile anlatıyor bunu: Melek, bir kâse, bir bardak içinde bir su ile geliyor. Soruluyor kendisine, “O nedir?” Cevaben, “Sen’den korkan insanların gözyaşı!” diyor. Cehennemin alevlerini, insanların üzerine gelen onun o aysbergler gibi büyük kıvılcımlarını tuz-buz edecek bir şey varsa, o da o gözyaşlarıdır.

Bu mülahazalar, bana, Doktor İkbal’in Lahor’daki hutbesinin sonunda söylediği şeyleri hatırlattı. Hutbesini îrâd ediyor, Osmanlı’nın belli bir döneminde, bir yerdeki bir zaferini alkışlama müstetbeâtü’t-terâkibi içinde; sözün siyakı-sibakı içinde o vardır. Der ki orada: “Herkes hesapta; kendisine bir şey soruluyor. Bana orada Hazreti Rasûl-i Zîşân tarafından, ‘Doktor İkbal, bana ne getirdin!’ denilirse şayet, derim ki: Efendim, bir kâse içinde Sana Senin yolunda dökülen kanları takdim ediyorum; bunu, cihanlara değiştirmem!” Bana böyle bir şey düşse idi, elimdeki o kâse ile gözyaşlarını arz eder ve derdim ki: “Yâ Rasûlallah, Sana bir hediye ile gelemedim, mazur gör!.. Ama, Senin için dökülen gözyaşlarıyla geldim!” Ey Habîb-i Edîb!.. Ey Mahbûb-i Rahman!.. Senin için aşk u iştiyak duygusuyla, اَللَّهُمَّ اَلْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” mülahazasıyla gözler yaşarmamış ise, kalb ürpermemiş ise, o kalbi de kesip köpeklere bir lokma et diye atmalı!..

Evet, اَلْخَوْفُ وَالرَّجَاءُ Havf ve Recâ. Kul, hayatını bu iki sıyânet serâsı arasında sürdürmeli. Her türlü tehlikeden -o zaman- masûn ve mahfuz kalır. Korkar, tir tir titrer; o titremeler, bütün şeytanî şerareleri kırar. Allah’tan ümit eder, recâ hissiyle O’na yönelir, Allah’ın izni-inâyetiyle ve meleklerin onun kalbine ilahî tayflar taşımasına vesile olur. O ışıklarla, o şualarla doğru görür, doğru düşünür, doğru adım atar, doğruya doğru yürür, doğru yaşar ve doğruların derdiği meyveleri derer. Cennet’i de derer, ırmaklarını da derer, Cemâlullah’ı da derer, Rıdvân’ı da derer; meyve gibi derer. Burada gedâ gibi yaşar fakat öbür tarafta sultanlar gibi yaşamaya mazhar olur.

   Nefisteki cezm tıkanıklığını çözebilen insanlar ötelerden vâridâtla nefes almaya başlar ve gönül inşirahı içinde itminandan rızaya kanat çırpmaya dururlar.

Sâzic (سَاذِج), sade nefis; bu tabiri kullanmamışlar, kullanmakta beis görmüyorum. Bu, “nefs-i insânî” demektir. Fakat onun kendini ilk idrak ettiği dönemde o nefis, “emmâre nefis” oluyor. Sonra “nefs-i levvâme” oluyor. Sonra bazıları araya “nefs-i mülheme” diye bir şey sokuyorlar; o, meleklere açılacak kapıları açmada sırlı bir anahtar gibi oluyor ve onunla kalb kapıları, İlahî vâridata kale kapıları gibi açılıyor.

Sonra “nefs-i mutmainne” geliyor, itmi’nâna ermiş nefis. أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) أَلاَ بِالرِّيَاضَةِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ، أَلاَ بِخَشْيَةِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ، أَلاَ بِخَوْفِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Bilesiniz ki, kalbler riyazetle oturaklaşıp itminana erer. Bilesiniz ki, kalbler Allah haşyeti ile oturaklaşıp itminana erer. Bilesiniz ki, kalbler Allah korkusuyla oturaklaşıp itminana erer.” diyebilirsiniz. Bunlar ile kalb, itmi’nâna eriyor. Sonra iki tane kanadı oluyor böyle doygun bir nefsin; üveyik gibi, “Zâkiye”ye, “Sâfiye”ye doğru o kanatlar ile yükseliyor: “Râdıye” ve “Mardıyye”. O rasathaneye ulaşınca, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını/hoşnutluğunu orada sürekli dillendirip duruyor. Dilimin ucuna kadar uygunsuz bir kelime geldi, “mırıldanıyor” diyecektim; fakat o seviyedeki insanların o mevzuda ifade ettikleri şeylere “dillendirme” denir.

Ve ötesi, daha gelişleri itibariyle, fıtratları tamamen “sâfî”, “Mustafeyne’l-Ahyâr”; “zâki”, tabiatında tamamen tezkiyeye uğramış, bir tezkiye-i nefse âdetâ ihtiyacı kalmamış yüce kâmetlerin mertebesi… Ama gelin görün ki, onlar yine de kendi ufukları itibariyle sürekli nefisleriyle yüzleşmektedirler. Enbiyâ-ı ızâmın o mevzudaki durumlarını siz, rasat ettiniz, gördünüz. Belki o makale ellerine geçen insanlar da orada onların nasıl tir tir titrediklerini göreceklerdir. (Burada Çağlayan Dergisi’nde neşredilen KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU başlıklı makale serisine işaret ediliyor.) Onların daha gelişte öyle bir tezkiyeden geçmiş olmaları söz konusudur Yed-i Kudret ile; öyle demeyelim, Yed-i İnâyet ile, Yed-i Rahmâniyet ile.. ve bir yönüyle, belki misyon vesilesi olarak tezkiyeden geçmiş, saffete ermiş, “Mustafeyne’l-Ahyâr” olmuşlar onlar.

Şimdi “itmi’nân” seviyesine gelen bir insanda, bir yönüyle, “nefs-i emmâre” elini-eteğini çekiyor; bu defa kuyruğunu kısıyor, kalbin/Latife-i Rabbâniye’nin emrine giriyor. Böyle demek lazım. Fakat fonksiyonunu edâ edemeyince, bazı eh-i tahkik, ona “Öldü, nefs-i emmâre; pılını-pırtısını topladı, kalbden uzaklaştı” demişler. Bazıları da nefsin o halini, “kalbin/Latife-i Rabbâniye’nin emrine girerek, onun ile beraber aynı şeyleri soluklama” şeklinde gösteriyorlar; dolayısıyla “nefs-i mutmainne” oluyor.

“Nefes” tabirini de kullanıyorlar burada; bir nefes, “nefha-i İlahî” demek. Anne karnına ilk düştüğü zaman, bir nefha-i İlahî. Hazreti Mesih, öyle bir nefha-i İlahî ile,.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm da أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur.” hakikatinde bir nefha-i İlahîdir esasen. Buna, muhakkikîn, “nefes-i İlahî” de diyorlar. Evet, bunda bir “fetha” farklılığı var, öbüründe cezm farklılığı var; “nefs” (نَفْسٌ) iki hareke ile; bu “nefes” (نَفَسٌ) üç hareke ile, inşirah veren fetha ile ifade ediliyor. Orada bir “cezm” tıkanıklığı var; işte insan, o cezm tıkanığını çözmek suretiyle, “nefs”i, “nefes” yapabilir; nefes-i İlahî, nefha-i İlahî yapabilir, Allah’ın izniyle.

   “Rabbim, şeytanların her türlü kışkırtmalarından ve çevremde olumsuz bir atmosfer oluşturup beni tesir altına almalarından Sana sığınırım.”

Nefs-i emmâre, elini-eteğini çekip insandan uzaklaştığı zaman, âhir ömre kadar mücadele ve mücâhedenin devam etmesi için, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devreder. Dünyada hiç düşman olmasaydı, sizin Türkçe olimpiyatlarınızda veya Kültür olimpiyatlarınızda olduğu gibi, beyazın, siyahın, mavinin ve turuncunun birbirine sarılıp ağlamaları gibi, herkes birbiriyle sarmaş dolaş olsaydı, bu kıvamda bulunsaydı, zannediyorum, insanlar savaş/harp adına da hiçbir şey hazırlığında bulunmazlardı. Ama bir yönüyle bir tehlikenin bahis mevzuu olmasına karşı, “Acaba ne yapsak?” deyip her ihtimale hazırlık yapıyorlar. Bunlar, muhtemel tehlikelere karşı kendilerini koruma, isterseniz “usul-i hamse” veya “usul-i sitte”nin korunması adına gerekli olan hazırlığı yapma demekti.

Şimdi, eğer insanın karşısında böyle bir “nefs-i emmâre” olmasa, “sâzic bir nefis”, “sade bir nefis”, nefes u nefhâ-i İlahîden mahrum, tamamen yoksun bir şey olmasa, siz de o mevzuda Cenâb-ı Hakk’a zikir ile teveccüh etmezsiniz. Yok, tehlike yok!.. Onun için Üstad Necip Fazıl’dan aklımda kaldığına göre, o yönüyle, belki nefse rahmet okumak lazım: “İyi ki varsın!” Neden? Çünkü tehlikeni tahattur ettikçe biz, تَوَجَّهْتُ إِلَى اللهِ diyoruz: “Allah’ım, Sana yöneldim!” رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا، وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا، وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ diyoruz.. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ diyoruz.. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ diyoruz. Senin gibi can alıcı bir hasmı karşımızda gördükçe veya bildirenlerin bildirmesiyle bildikçe, şerrinden Allah’a sığınıyoruz.

Böyle değişik ayak oyunlarına sahip… Enbiyâ-ı ızâma da saldırıyordu ama onlar masûniyet-i mutlaka, masumiyet-i mutlaka, nefs-i zâkiye, nefs-i sâfiye içinde bulunduklarından dolayı, şeytan etraflarındaki bu surlara tosluyor, boynuzları kırılıyor, kuyruğunu kısıyor, inine giriyordu. Yoksa onlara da saldırıyordu. Dolayısıyla onlar da أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ diyorlardı; رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ diyorlardı. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ، وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ * اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِنَا وَآمِنْ رَوْعَاتِنَا؛ اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا، وَعَنْ أَيْمَانِنَا، وَعَنْ شَمَائِلِنَا، وَمِنْ فَوْقِنَا، وَنَعُوذُ بِكَ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!..” “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) “Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah’ım, önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız. Ey Erhamerrâhimîn!..” Duanın son kısımlarını ben, mütekellim maa’l-gayr (birinci çoğul şahıs sigası) ile söyledim; esas, mütekellim vahde (birinci tekil şahıs sigası) ile ifade ediliyor.

Enbiya-ı ızâm, Allah’a böyle teveccüh edip sığınınca nefis ve şeytan onlara o kadar zarar veremiyordu. Fakat insan için öyle zararlı, pusuya yatmış bir hasım olduğundan ve çok farklı oyunlar oynadığından dolayı, kalbin kaymasına, Latife-i Rabbâniye’nin -bir yönüyle- dejenere olmasına, belki emmârede uzun zaman kalmasına, itmi’nan ufkuna ulaşamamasına, itmi’nan ufkuna ulaşamamak suretiyle Râdıye ve Mardıyye’den uzak kalmasına sebebiyet vermektedir.

Râdıye ve Mardıyye, Allah’ın kuldan razı olması, onun da Allah’tan razı olması; herhangi bir hadise karşısında aklına gelen rahatsızlık mülahazasıyla, hemen başını yere koyup رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً demesi mevzuu esasen… Allah, sizden râzı; O (celle celâluhu) razı olmazsa, siz O’ndan razı olamazsınız. O, gelecekte sizin O’ndan razı olacağınızı bildiğinden dolayı, önce Allah’ın hoşnutluğu… Bir Hak dostu diyor ki: “Sen, bizden razı ol ki, biz de Sen’den razı olalım!” O ince espriye dikkatleri çekiyor. Râdıye ve Mardıyye…

   Şeytan kimine sağdan kimine de soldan yanaşır; kimini sâlih amel ve iyiliklerle kimini de günah ve kötülüklerle vurur; onun açık bulacağı her yana uygun ayrı bir tuzağı bulunur.

Dolayısıyla öyle can alıcı bir hasım… Değişik oyunlarla karşınıza çıkacak. Sağdan gelecek bazen. Riya ile, süm’a ile, ucub ile, fahir ile sizi vuracak, siz farkına varmadan. Mesela, ne güzel el-pençe divan durdunuz. Başkasının görmüş olması aklınızdan geçecek o an. Azıcık böyle aklınızın ucundan geçse, “Durduğumu gördü!” falan… Başınızı eğdi, rükûa vardınız: اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” filan dediniz. Aklınızın yarısından geçti ki, “Duydu!” ve “Anlasın, denmesi gerekli olan şey ne imiş!” falan… Dolayısıyla rükûun da canına okudunuz, o tesbihin de canına okudunuz. Sağdan geliyor, riya ile, yaptığı şeyleri duyurmakla.

Ebu Musa el-Eş’ârî hazretleri idi değil mi? Ebu Musa el-Eş’ârî hazretleri, bir münasebetle Zâtü’r-Rika vakasında çektiği sıkıntıları anlatıyor. Ayaklarındaki kaplar yırtılmış, çoraplar yırtılmış, ayak zarını taşlar delmiş, kanlar içinde… O vaziyette Allah Rasûlü’nün işaretlediği noktada hep yürümüş gitmişler. Sonra bu çekilen şeyleri birine, bir fazilet olarak değil de hikâye olarak anlatmış; sonra bin pişman olmuş: “Keşke anlatmasaydım! Sanki nefsime bir hisse çıkardım gibi!..”

Riya, süm’a, ucub, fahir… Bütün bunlar, şeytanın sağdan gelince oynadığı oyunların neticesi… Mesela, yanlış yorumlanan اَلتَّكَبُّرُ عَلَى الْمُتَكَبِّرِ صَدَقَةٌ “Mütekebbire karşı tekebbür sadakadır.” sözü. Siyasîlerin çok kullandığı bir şeydir bu. Çalım, büyük görünme… Birileri size karşı büyük görünüyorsa… Özür dilerim, ben ayağımı ayağımın üstüne atmasını bilemiyorum. Bazen bu misali vermek için bir arkadaşa rica ediyorum, “Şunu bir bunun üstüne koysanız!” Fakat maşallahı var onların, o mevzudaki temrinâtları çok; böyle rahat hemen atıyorlar. اَلتَّكَبُّرُ عَلَى الْمُتَكَبِّرِ صَدَقَةٌ “Büyüklenene karşı büyüklenme sadakadır.” falan diyorlar. Şeytan oyununu oynuyor orada; hiç farkına varmadan, büyükleniyorsun sen orada ve kendi kendine teselli oluyorsun: “Kibirliye karşı kibirlendim!” Kimini de ucub ile vuruyor, “iç beğeni” demektir bu. Bu da sağdan gelmedir; sağdan gelir, oyunu çok şeytanın…

Soldan geliyor; me’âsî ile geliyor, mesâvî ile geliyor, bohemlik ile geliyor.. gözü, haramda kullanıyor.. ağzı, haramda kullanıyor.. gıybet ettiriyor, iftira ettiriyor.. kalemi, haramda kullanıyor.. önündeki daktilonun veya her ne ise, bilgisayarın tuşlarını haramda kullanıyor… İftira ediyor: “Falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı!” Vallah da yalan, billah da yalan!.. “Falan ölmüş, bilmem nesi hâlâ konuşuyor!” Yalan!.. Dolayısıyla soldan geliyor. Hayvanî hisleri, garîze-i beşeriye ve cismâniyeyi tahrik etmek suretiyle, gözü kendi hesabına kullanıyor. “Az bir göz banyosu yapalım!” Özür dilerim; “Göz banyosu yapalım!” diyor. Menhiyâta kulakları açıyor, ardına kadar, kale kapıları kadar; “Az dinleyelim bunları!” diyor. Gıybet etme ne kadar günah ise, onu gönül rahatlığı ile dinlemek de o kadar günahtır. Kur’an-ı Kerim, “Uygun olmayan bir şey söylendiği zaman, terk edin orayı; uzaklaşın!” buyuruyor. Ama şeytan aynı zamanda ağzı-dili de o istikâmette kullanıyor.

Oysaki her uzuv ve nimet -eskilerin ifadesiyle- “mâ hulika leh” istikâmetinde kullanılmalıdır. Allah’ın lütfettiği uzuvları ihtimal hesaplarına göre, riyazî mülahaza ile sebeplere vermenin imkânı yoktur. Allah’ın lütfettiği sadece bu yüz… Hatta şimdi arkadaşlar, burnun fonksiyonlarını, kulağın fonksiyonlarını, dahası iç kulak, orta kulak, dış kulak gibi kısımlarının her birinin fonksiyonlarını, ağzın fonksiyonlarını anlatırken birer mücellet ifade ediyor. Beyne dair bir yazı yazdıkları zaman, daha açık görülüyor ki, bunu ihtimal hesaplarına göre tekâmüle, evolüsyona, mutasyona falan vermek, mümkün değil. Fakat şeytan… Şeytanın ayak oyunları… Hafizanallah.

Allah, gözü niye vermiş? Mesela, tekvinî emirleri, kâinat kitâb-ı kebîrini mütalaa edesiniz diye. Neden? Çünkü Kur’an-ı Kerim -esasen- kulaklara seslenirken, ona Usûluddin’de “mesmûât” deniyor, onu dinlemek gerekiyor; öbürüne de “mubsarât” deniyor. Bunlar, omuz omuza verdikleri zaman bir mana ifade ediyor. Tekvinî emirlerin analiz edilmesi, hallaç edilmesi… Bu tabiri Üstad Necip Fazıl kullanırdı; “Tekvinî emirleri hallaç etmişler!” derdi. Analizler müthiş; fakat bir yönüyle mesaj dine dayandırılmayınca, felsefede mesele o dinî disiplinlere dayandırılmayınca, çok defa falsoya kayabilir. Dolayısıyla Natüralizme kaymışlar, Pozitivizme kaymışlar; kaymışlar, kaymışlar.

Gözün mubsarâtta kullanılması lazım; kulağın mesmûâtta kullanılması lazım. İkisinin, kullanıldıkları bu şeylerden bir kap içinde -bir yönüyle- bir bulamaç yapmaları lazım. O tahlili, böyle bir terkibe tâbi tutarak, yani analizi senteze tâbi tutarak bir şey çıkarmaya çalışmaları lazım. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân diyor ki: “Sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Sensin yalnız ey Kelâm-ı İlahî olan Kur’an!.. Evet, uzuvlar “mâ hulika leh”e uygun kullanılmayınca, şeytan bu defa sol taraftan öyle geliyor.

   Biz, kökü mazide bir âtîyiz; maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesinin yıkılışına sebebiyet vermiş oluruz.

Şeytan önden geliyor: Bir yönüyle, ileriye matuf şeyler mevzuunda, içine türlü türlü şeytanlıklar atıyor senin. Öleceksin, kabre gireceksin, Berzah hayatı var, Berzah’ın kendine göre projektörleri var, Mizan hayatı var, Mahşer hayatı var, Terazi var, kantar var, Sırat var, açılacak Cennet kapıları var veya Cehennem kapıları var. O “dinî siyaset” falan diyenlerden bir tanesi, çok yakın bir arkadaşımıza -belki hâlâ burada, şu anda içinizdedir- bir şey söylüyor. “Ben dindarım; esasen dini hayata hâkim kılmak istiyoruz. Kanunlarla bunun etrafında surlar ördürmek suretiyle ilişilmesini engellemeye çalışıyoruz!” iddiasında bulunan o şahsa, arkadaşımız dünya, ukbâ, ahiret, hesap, mizan falan anlatınca, o diyor ki: “Yahu siz gönlünüzü çok uzak şeylere bağlamışsınız; asıl mesele, bu dünya!” Şimdi bakın, şeytan ileriye matuf, insanı kör haline getiriyor. Evet, Kur’an-ı Kerim, açıktan açığa, وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً “Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.” (İsrâ, 17/72) buyurur. Kim burada kör yaşar, görülmesi gerekli olan şeyleri görmezse, görülmeyecek şeylere göz açar, dolayısıyla kör yaşarsa, öbür tarafta da kör olarak haşrolur. Mukabeledir bu; oradaki körlük ne ise, o. Hafizanallah, hiç farkına varmadan tepe-taklak bir gayyaya yuvarlanacaktır.

Şeytan, arkadan da gelir vurur. Bakın, çok oyunları/taktikleri var mel’ûnun. Biraz hissediyorum ben; sizin içinizde ehl-i irfan vardır, onlar daha derinlemesine, bu meretin ayak oyunlarını biliyorlardır ama benim de başım dertte; günde kaç defa Cenâb-ı Hakk’a sığınıyorum. İnanın odamdan çıkıp buraya gelinceye kadar kaç defa, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ diyorum; kaç defa, “Allah’ım! Şeytanların hemzinden, lemzinden Sana sığınırım; onların ayak oyunlarından Sana sığınırım!” diyorum.

Şeytan arkadan geliyor, seni kökünden koparıyor. Senin kökün tâ “Ezel”e dayanıyor; İlm-i İlahî’de Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a dayanıyor; “Ehadiyyet” tecellisi ile أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي fehvasınca, O’na dayanıyor. Sonra hükmünün, peygamberler manzumesinin kâfiyesi olması itibariyle, Hazreti Muhammed’e dayanıyor, o Hazreti Ahmed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem). Sonra, Ebu Bekirler ile, Ömerler ile, Osmanlar ile, Aliler ile, عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” ile, çok mükemmel bir mazi meydana getirilmiş. Mazin o, geçmişin o!.. Senin, arkanda bıraktığın şey, o!.. Sonra değişik devletler gelmiş; içinde, gerçekten sahabî ayarında insanlar yetişmiş. Bir Ömer İbn Abdülaziz’i, bir Hâdî’yi, bir Mehdî’yi, bir Orhan Gazi’yi, bir Osman Gazi’yi, bir Süleyman Şah’ı, bir Murad Hüdavendigâr’ı, bir İkinci Murad’ı onlardan geri göremezsiniz. Tam arkalarında; o ayağını kaldırırken, o oraya basıyor gibidir. İçlerinde böyle babayiğitler, devasa insanlar yetişmiştir, Allah’ın izniyle. Mazin bu senin!..

Yahya Kemal’in -Tevfik Fikret’e karşı- ifadesiyle, “Ne harabîyim, ne harabâtiyim / Ben, kökü mazide bir âtiyim.” Biz, kökü mazide bir âtîyiz. Şimdi maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesi yıkılır. Evet, bu da şeytanın arkadan gelmesi demektir, hafizanallah.

Yine şeytan “Tepelerine inerim, düşünce karışıklığına sebebiyet veririm!” diyor, Vesveseli insanlar gibi, şüphe ve tereddütlü insanlar gibi… Sofistler, septistler demiyorum. Kur’an-ı Kerim, إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُرِيبٍ “İşkilli bir şekkin, kötü zanna düşüren ümitsiz bir şüphenin içinde bocalayıp duruyorlardı.” (Sebe’, 34/54) diyor, onların içlerini anlatma adına. Yani, sadece “şekk” de değil, “tereddüt” de değil; aynı zamanda “reybî”. Eskiler usûl kitaplarında, felsefe kitaplarında “reybî” derlerdi, o septistlere, sofistlere.

Evet, şeytan değişik düşünceler pompalamak suretiyle, bir yönüyle, senin nöronlarını kirletir, kuvve-i hafızanı kirletir; dolayısıyla seni -esasen- konsantre olman gerekli olan noktadan uzaklaştırır, farkına varmadan.

Alttan gelir; bilemiyorum, çok daha farklı bir oyun seni alttan vurması. Onun için, “Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım!” buyuruyor Efendimiz; “Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım!” Nasıl pusuya yatmış, belli değil. Evet, bu, şeytan…

   Bazen olur ki, nefs-i emmâre kalb ve ruhtan elini eteğini çeker; fakat âhir ömre kadar mücadele ve mücâhedenin devam etmesi için, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devreder.

Gündüz, orada arz ettim: Şârânî hazretleri diyor ki, “Şeytan ile karşılaştım, onunla mücadele ettim. Bana dedi ki: ‘Sen, benimle başa çıkamazsın!’ Ben, mücadele ederken çok zorlandım ve terledim! Bana -yine- dedi ki: ‘Siz, ne yaparsanız yapınız, Sahibi, kıyamete kadar bana izin verdi. Elli türlü ayak oyunuyla her zaman sizin karşınıza çıkacak, hiç bilemediğiniz şekilde sizinle meşgul olacağım!’” Aynı şeyi çok farklı ifadeyle, Tüsterî hazretleri de söylüyor. Bunların ikisi de devasa, büyük insanlar: “Karşıma çıktı, ‘Onu yendim’ diyemem; fakat beni terletti!” diyor. İnsanı terletecek bir şeydir; fakat gırtlağına kadar ter içinde olan insanlar veya böyle bir terleme lüzumunu duymayan insanlar, o mevzuda nakavt olmuşlar ama farkında değiller, hafizanallah.

Şimdi geriye dönelim: Bakın, şeytan, esas bu mevzuda; nefis, şeytanın insan içindeki borazanı veya sinyallerini gönderdiğinde sinyal çözen bir sinyal müşkil-küşâsı. O, “di-di-dâ-dıt / dâ-dâ-dıt” yapıyor; nefis de orada “Bu, F.G demek.” diyor, hemen çözüyor onu. Dolayısıyla insanın bütün letâifine pompalıyor şeytanın sinyallerini, hafizanallah. Böyle bir mekanizma…

Siz, böyle bir mevzuda, bir taraftan “zikrullah” ile, bir taraftan “murakabe” ile, bir taraftan “riyâzât” ile manen beslenip sağlam duracak, bir taraftan da kalbî ve ruhî hayata yükselmiş, “sır” hayatını temâşa eden, “Râdıye-Mardıyye” mülahazaları ile oturup-kalkan insanlar ile postnişin olmaya, onlar ile oturup kalkmaya bakacaksınız ki, bu, “eşerr-i eşrâr” (şerlilerin en şerlisi) olan şeytanın, dolayısıyla nefs-i emmârenin şerrinden emin olasınız.

Ama bir gün, bir yönüyle ona bu huylarını terk ettiriyorsunuz; işte bu yollar ile terk ettiriyorsunuz. Dolayısıyla hasmınız yok olmuş gibi oluyor. Ben, bir başkasında görmedim onu; fakat Hazreti Pîr, nefs-i emmârenin, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devredebileceğini ifade ediyor. Diyor ki: “Bazen olur ki, nefs-i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazâtını âsâba devreder. Âsâb ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür.”

Dolayısıyla insan olarak yaratıldığımızdan, her zaman hata ve günaha açık bulunuyoruz. Bakın Hazreti Âdem’de de var bu mesele; Efendimiz buyuruyor ki: كُلُّ النَّاسِ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ اَلتَّوَّابُونَ “Her insan hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tevbe edenlerdir.” Bütün insanlar, hataya açıktırlar; fakat hataya açık olan bu insanların en hayırlıları, hemen o hatalarını “istiğfar” ile, “tevbe” ile, “inâbe” ile, “evbe” ile, o kurnalara koşarak arınmaya bağlamış olanlardır. “Âdem, hata etti, evlatları da etti.” Onunki zelle idi. Efendimiz, genetik bir şeye dikkati çekiyor; insanın genlerinde var bu.

Şimdi, dolayısıyla o nefs-i emmâre, “Eyvallah!” diyor size, alıyor pılını pırtısını, uzaklaşıyor sizden. Fakat o, kendi misyonunu âsâba, hassasiyete, beşerî garîzelere tevdi ediyor. Dolayısıyla insanda yine şehevî hisler var, beşerî garîzeler var, hafizanallah. Tâ âhir ömre kadar mücadele, icap ederse mukâtele/muhârebe devam etsin diye… Fakat nasıl yapacak insan o muharebeyi, mücadeleyi? İşte kendisini sürekli zikrullaha verecek, duaya verecek, evrâd u ezkâra verecek; ibadet u tâatini aksatmayacak; az yiyecek, az içecek, az uyuyacak, ten mezbelesinden vazgeçecek, dil gülşenine uçacak. Sonra da “Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler!” diyecek. “Hak, şerleri hayr eyler / Sen, sanma ki gayr eyler / Ârif, anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

Kırık Testi: IŞIK YOLCULARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Işık yolcuları hep cismâniyeti aşma gayreti içinde oldular. Tavırlarında her zaman hayvânî hislere veda azm u gayreti nümâyândı. Sürekli kalb ve gönül deyip ruh ufkunu, sır ufkunu temâşâya koşmuşlardı. Daha baştan gölgelerini arkalarına almayı başarmış ve öyle yürümeye koyulmuşlardı ışıklar kaynağına doğru. Yığınların iç içe gurbetler yaşadığı ve karanlığa yenik düşüldüğü meş’um bir dönemde, dahası toplumların takılıp yollarda kaldığı, ümitlerini yitirip hep karanlık türküleri mırıldandığı, şehrâhta bile çizgi inhiraflarıyla baş dönmeleri yaşadığı en uğursuz günlerde ve iç içe handikaplarla yaka-paça olduğu demlerde, onlar hâl ve temsil diliyle, bütün yolzede yürüme özürlülerine gözleri açan, kulaklardaki pasları silen, ölü gönüllere “ba’s-ü ba’de’l-mevt” vadeden güftesiz besteler sunarak, bütün yol yorgunlarına “ahsen-i takvim”e mazhariyet hususiyet ve gereklerini anlatıyor ve onları kendilerine saygıya çağırıyorlardı.

Onlardaki bu derin hâl ve temsil büyüsüyle, zamanla, bizim biz olmamızla takılıp kaldıkları yer arasındaki uçurumlar dümdüz hâle geliyor; geçilmez gibi görülen zirveler değişip şehrâha dönüşüyor ve kandan-irinden deryalar da berrak birer çağlayan halini alıyordu. Kendileri durmadan yürüyüp mesafelerle yarıştıkları gibi çekip götürüyorlardı anlama özürlü gamgînleri ışık tayfları ufkuna doğru. Onlar da çamurdan, balçıktan yaratılmışlardı ama manevî pek çok değişim yaşamışçasına, içi nur, dışı nur, mahiyeti nur varlıklarla at başı kanatlanıyor ve kanatlandırıyorlardı atmosferlerine girenleri, bî kem u keyf “fenâ fillah, bekâ billah” âlemleri zirvesine.. fizikî yapıları bir adım geride, metafizikî derinlikleri fersah fersah önde, ruhânîlerin “barekâllah” nağmelerinin tınladığı ve “Yürüyün, top sizin, çevkân sizin!” dedikleri nâkâbil-i idrak sır ötesi âlemlere.

Cenâb-ı Hak, irade-i Rabbâniyesi, ekstra havli ve kuvveti, harika lütfu ve engin rahmetiyle onların tek adımlarına mil mil yakınlık mukabelesi, bir karışlık yönelmelerine tâdât edilmez teveccühleri, iktidarları çerçevesindeki vefalarına çerçeveleri aşkın eltâf-ı ilahiyesi, sınırlı muhabbet ve aşk u iştiyaklarına bîhadd ü pâyân utûfetiyle öylesi göz görmemiş, kulak işitmemiş, tasavvur ve tahayyüllere sığmayan iltifat sağanaklarında bulunmuştur ki, onlar bu sayede hep hayret ve heyman arası gel-gitler yaşamaya durmuş ve bir daha da o atmosferden ayrılmayı hiç mi hiç düşünmemişlerdir. Nasıl düşünürler ki, gözleri ufuk ötesinde, ötelerin de ötesinde.. gönülleri hep sonsuzluk heyecanıyla çarpıp durmakta.. duyguları aşk u iştiyak neşvesiyle pür heyecan.. tabiî atmosfer üstü “nâkâbil-i idrak” zirvelere açıldıkları aynı anda nefse ait bütün hususiyetleri âsâb ve hassasiyete devredip ihsas ufuklarıyla mâkûsen mütenâsib olabildiğine bir tevazu, mahviyet, hacâlet ve mehâfet hissiyle dopdolu.. bazen, “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Rahman / Kırılır arsa-yı mahşerde mizan!” der, inler; bazen de, “Kâinatın defter-i a’mâline kıldım nazar / Nâme-i cürmüm gibi bir tâde defter görmedim!” mülahazalarıyla kendilerini yerden yere vururlar.

Zirveden zirveye koşan bu bahtiyar, hakikate adanmış, Hak erlerine mukâbil, bir de İblis ve avenesine takılmış, şehvetin, şöhretin, debdebenin, kuvvetin, şatafatın âzâd kabul etmez tali’siz bendeleri vardır ki, bunlar Hakk’a kulluktan koptukları için sayılmayacak kadar putlara takılıp onların arkasından sürüklenmiş ve öteleri kaybetmenin yanında stresler, anguazlar ve paranoyalarla dünyalarını da cehenneme çevirmişlerdir. Elde ettikleri şeylerin ellerinden çıkacağı korku ve telaşıyla oturup-kalkmış, mevhum düşmanlar üreterek açık-kapalı onlarla cedelleşmeye girmiş, güç ve kuvvetlerini zulüm, haksızlık, tagallüp, tahakküm ve tasallut istikametinde tüketmiş ve lânet ile anılan cebbarlara rahmet okutturacak bir duruma düşmüşlerdir.

Tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde, yüzlerce örneğiyle, o şatafat, saltanat, iktidar, kuvvet ve şöhret budalaları hep benzer tavırlar sergilemiş, benzer entrikalara başvurmuş, emsalî komplolarla kitleleri uyutmuş ve sonunda da kendi kazdıkları kuyuya yuvarlanmışlardır. Ne hoş söyler Şeyhülislam İbn-i Kemâl:

“Verme nefsinin eline kazma!..

Kimsenin yolunda kuyu kazma!

Kazarsan birinin yolunda kuyu,

Gider düşersin oraya yüzü koyu…”

Dünün bütün o hodgâm, bencil, zâlim gaddarları hep birbirine benzer akıbetlerle yok olup gitmişlerdir. Günümüzün olabildiğine çılgın, hezeyanla oturup-kalkan ve insaf, iz’an, hak, adalet tanımayan tiranlarının da çok yakın bir gelecekte aynı akıbete maruz kalacaklarından şüphe edilmemelidir.

Onlara karşılık istikamete müteveccih dırahşan çehreler ise, her zaman doğruyu görerek, doğru düşünerek, kendileri gibi başkalarını da Hakk’a yönlendirmeye çalışmakta; nefsine yenik düşerek şeytana takılıp onun arkasında sürüklenenlere el uzatmakta; böylelerine yol işaretlerini göstererek onları nura ve ziyaya uyarmaktadırlar. Zira hayatlarını inhiraflar içinde sürdürenleri bâtılın savlet ve tahakkümünden kurtararak hak ve adaletin ferahfeza iklimiyle buluşturmak, yaşamalarını başkalarını yaşatma duygusu ve mefkûresiyle taçlandırmak onların olmazsa olmaz şiarlarıdır.

Günler ne kadar kararsa, haftalar ne kadar abûslaşsa, aylar ne ölçüde gadirle başlayıp gadirle bitse ve sürekli olumsuz şeyler birbirini takip etse de onlar,

“Âbistan-ı safa vü kederdir leyâl hep,

Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar!”

mülahazasıyla yarınlara tebessümle bakar; “Her gecenin bir nehârı, her kışın da bir baharı vardır.” diyerek yürürler gaye-i hayalleri olan o kutsal hedefe doğru. Yürürler belâ ve musibetleri birer arınma kurnası görerek.. tagallübü, tahakkümü, peygamberler yolunun lazım-ı gayr-ı mufarığı bilerek.. ve ebediyete yürümenin şuuruyla dünya ve mâfîhâyı ellerinin tersiyle iterek, sonsuza ve sonsuza ait güzelliklerin nümâyân olduğu kevn ü mekan ötesine.. hem de daha şimdiden öteler mülahazasıyla mest ü mahmur olarak.

Bin “bârekallah” bu yolun yorulmaz yolcularına!..

Yuf olsun onları bu yoldan alıkoymak isteyen yarınsız bedbahtlara!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Mayıs sayısında neşredilen başyazıdır.

2018-RAMAZAN MUKÂBELESİ HATİM DUASI

Herkul | | DIGER

Duayı Dinlemek İçin:

http://wpc.162e.edgecastcdn.net/00162E/ec_download/kkerim/2018_06_14_Ramazan_Mukabelesi_Hatim_Duasi.mp3

أَلْحَمْدُ لِلَّٰهِ رَبِّ الْعَالَمينَ ﴿﴾ وَالْعَاقِـبَـةُ لِلْمُـتَّـقينَ ﴿﴾ وَلَا عُدْوَانَ إِلَّا عَلَي الظَّالِمينَ ﴿﴾ وَالصَّلٰاةُ وَالسَّلٰامُ عَلٰى رَسُولِـنَا مُحَمَّدٍ وَأٰلِه وَصَحْبِهٓ أَجْمَعينَ ﴿﴾ أَللَّٰـهُمَّ رَبَّـنَا يَا رَبَّـنَا تَـقَـبَّـلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّميعُ الْعَليمُ ﴿﴾ وَتُبْ عَلَيْنَا يَا مَوْلٰــنَآ إِنَّكَ أَنْتَ التَّــوَّابُ الرَّحيمُ ﴿﴾ وَاهْدِنَا وَوَفِّقْـنَآ إِلَى الْحَقِّ وَإِلٰى طَريقٍ مُسْتَـقيمٍ ﴿﴾ بِـبَـرَكَـةِ الْقُرْأٰنِ الْعَظيمِ ﴿﴾ وَبِحُرْمَـةِ مَنْ أَرْسَلْـتَـهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ ﴿﴾ وَاعْفُ عَـنَّا يَا كَريمُ ﴿﴾ وَاعْفُ عَـنَّا يَا رَحيمُ ﴿﴾ وَاغْفِرْ لَـنَا ذُنُـوبَـنَا بِفَضْلِكَ وَجُودِكَ وَكَرَمِكَ يَآأَكْرَمَ الْاَكْرَمينَ ﴿﴾ أَللَّٰـهُمَّ زَيِّـنَّا بِزيـنَـةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَأَكْرِمْنَا بِكَرَامَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَشَرِّفْـنَا بِشَرَافَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَأَلْبِسْنَا بِـخِلْعَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَأَدْخِـلْـنَا الْجَـنَّـةَ بِشَفَاعَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَعَافِـنَا مِنْ كُلِّ بَلٰٓاءِ الدُّنْـيَا وَعَذَابِ الْاٰخِرَةِ بِحُرْمَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَارْحَمْ جَميعَ أُمَّـةِ مُحَمَّدٍ يَا رَحيمُ يَا رَحْمٰنُ ﴿﴾ أَللَّٰـهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْأٰنَ لَـنَا فِي الدُّنْـيَا قَرينًا ﴿﴾ وَفِي الْقَـبْـرِ مُونِسًا ﴿﴾ وَفِي الْقِيَامَـةِ شَفيعًا ﴿﴾  وَعَلَى الصِّرَاطِ نُـورًا ﴿﴾ وَفِي الْجَـنَّـةِ رَفيقًا ﴿﴾ وَمِنَ النَّارِ سِتْـرًا وَحِجَابًا ﴿﴾  وَإِلىَ الْخَـيْـرَاتِ كُـلِّـهَا دَليلًا وَإِمَامًا ﴿﴾ بِفَضْلِكَ وَجُودِكَ وَكَرَمِكَ يَآ أَكْرَمَ الْاَكْرَمينَ وَيَآ أَرْحَمَ الرَّاحِمينَ. أَللَّٰـهُمَّ اهْدِنَا بِـهِدَايَـةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَنَـجِّـنَا مِنَ النّـيرَانِ بِكَرَامَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَارْفَعْ دَرَجَاتِـنَا بِفَضيلَـةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَكَفِّرْ عَـنَّا سَيِّأٰتِـنَا بِـتِـلٰاوَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ يَا ذَا الْفَضْلِ وَالْاِحْسَانِ ﴿﴾ أَللَّٰـهُمَّ طَهِّرْ قُـلوُبَـنَا ﴿﴾ وَاسْتُرْ عُيوُبَـنَا ﴿﴾ وَاشْفِ مَرْضَانَا ﴿﴾ وَاقْضِ دُيُـونَـنَا ﴿﴾ وَارْفَعْ دَرَجَاتِـنَا ﴿﴾ وَارْحَمْ أٰبَآءَنَا ﴿﴾ وَاغْفِرْ أُمَّـهَاتِـنَا ﴿﴾ وَأَصْلِحْ ديـنَـنَا وَدُنْـيَانَا ﴿﴾ وَشَتِّتْ شَمْلَ أَعْدَآئِـنَا ﴿﴾ وَاحْفَظْ أَهْلَـنَا وَأَمْوَالَـنَا وَبِلَادَنَا مِنْ جِميعِ الْاٰفَاتِ وَالْاَمْرَاضِ وَالْـبَـلٰايَا ﴿﴾ وَثَـبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرينَ ﴿﴾ بِحُرْمَةِ الْقُرْأٰنِ الْعِظيمِ 

أَللَّٰـهُمَّ بَـلِّـغْ -أَوْصِلْ- ثَــوَابَ مَا قَرَأْ نَاهُ ، وَنُـورَ مَا تَـلَوْنَاهُ ، إِلٰى رُوحِ سَيِّـدِنَا وَنَـبِـيِّـنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ تَـعَالٰى عَلَـيْـهِ وَسَلَّمَ ﴿﴾ وَإِلٰٓى أَرْوَاحِ جَميعِ الْاَنْبِـيَـآءِ وَالْمُرْسَلينَ ، صَلَوَاتُ اللّٰهِ وَسَلٰامُهُ عَلَـيْهِمْ أَجْمَعينَ 

وَإِلٰٓى أَرْوَاحِ أٰلِه۪، وَأَوْلٰادِه ، وَأَزْوَاجِه، وَأَصْحَابِـه، أَتْـبَاعِه۪، وَجَميعِ ذُرِّيَّاتِـه۪ ﴿﴾ رِضْوَانُ اللّٰهِ تَعَالٰى عَلَـيْـهِمْ أَجْمَعينَ ﴿﴾ وَإِلٰٓى أَرْوَاحِ أٰ بَآئِـنَا، وَأُمَّـهَاتِـنَا، وَإِخْوَانِـنَا وَأَخَوَاتِـنَا، وَأَوْلَادِنَا، وَأَقْرِبَآئِـنَا،   وَأَحِبَّآئِـنَا،  وَأَصْدِقَآئِـنَا، وَأَسَاتيذِنَا، وَمَشَايِـخِـنَا، وَلِمَنْ كَانَ لَهُ حَقٌّ عَلَـيْـنَا ﴿﴾  وَإِلٰي أَرْوَاحِ جَميعِ الْمُؤْمِنينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ،  وَالْمُسْلِمينَ وَالْمُسْلِمَاتِ،  أَلْاَحْـيَآءِ مِـنْـهُمْ وَالْاَمْوَاتِ 

Bütün âlemleri yaratan ve ayakta tutan Rabbimiz’e, kâinatın zerrâtı adedince hamd ve şükür, Peygamberler Serveri Efendimiz’e, sair enbiya-i izâma, melâike-i kirama, ehl-i beyte ve Hakk’ın bütün sadık kullarına deryalardaki su damlaları, çöllerdeki kum taneleri adedince salât ü selam olsun.

Yâ Men Vesiat Rahmetühû Külle Şey! Ey Muztar kullarının duasına icabet buyuran Yüceler Yücesi Rabb’imiz, işte yüce dergâhına geldik; boyun büküyor, huzurunda kemerbeste-i ubûdiyet içinde el pençe divan duruyor, Rahmetinin tokmağına dokunuyor, affına iltica ediyoruz.

Yâ Mücîbe Da’veti’l-Muztarrîn! Ey ızdırar içerisinde hafakanlar yaşayan muztar kullarının niyazlarına icabet buyuran Yüceler Yücesi Allah’ımız! Senin lütfedip bizlere gönderdiğin Ramazan-ı Şerif’i idrak ettik. Reyyân kapısından girmeye inşaallah liyakat kazanmışızdır. Şu anda bu Ramazan’ı hapishanelerde geçiren ya da evinde hapse düşmüş eşini, evladını, anne babasını bekleyen mazlumların, tiranizmin zulmünden kaçarak ülkesini terk etmek zorunda kalan muhacir kardeşlerimizin, dünyanın dört bir yanında senin dinine hizmet eden bahtiyarların, bir Ramazan’ı daha yüreği ızdırapla dolu olarak idrak eden Muhterem Hocamızın duaları içinde ellerimizi kaldırıyor, Kadir Gecesi’dir diyen, Ramazan’dır diyen, “Medet ey Kerîm Rabbimiz!” diye inleyen saflaşmış insanlarla beraber halimizi Sana arz ediyoruz. Ne olur bizi yalnız bırakma, dualarımızı kabul eyle Yâ Rabbi! Bizi kaybedenlerden ve hüsrana uğrayanlardan eyleme Yâ Rabbi!

Yâ Ğâfira’l-Hatâyâ! Ey en büyük günahları bağışlayan ve en büyük kusurları, eksikleri sarıp sarmalayan Rabbimiz! Senden, en kahredici günahlarımızı bile bağışlayıp yok saymanı, yüzümüzün karası suçlarımızı örtmeni, bize günahlarımıza göre değil engin Rahmetinle icabette bulunmanı, kıyamet gününde affının ve gufranının serinliğinden ve bağışlayıcılığının güzelliğinden bizleri mahrum etmemeni dileniyoruz.

Yâ Men Yakbelü Üzra’t-Tâibîn! Sen samimiyetle günahından nedamet edip Sana yönelen kullarının özürlerini kabul edersin. Bahtına düştük, ey biricik Matlûb’umuz, Maksûd’umuz, Mahbûb’umuz; ne olur, tevbelerimizi kabul, kalblerimizi de marifetinle ihya buyur! Buyur ki, günahlarımızı affedebilecek, yaralarımızı sarıp tedavi edebilecek Sen’den başka hiç kimseyi bilmiyoruz.

Ya Rabbi sana karşı mahcubuz. Mahcubiyetimiz başlarımıza kaldırıp semaya bakmamıza mani oluyor. Ellerimizi açtık kapında diz bağlarımız çözüldü kaldık. Sen bizi bizden iyi bilensin. Allahım isteyeceklerimizi söylerken, dualarımızı asrın muzdaribinin duaları arasına katarak, ellerimizi elleri altına koyarak boynu bükük mahcup bekliyoruz. Dualarımızı, şu an hapishane de olan işkence altında inleyen, ki o inleme hak katında nelere tekabül ediyor bilemiyoruz, onların içine dahil ediyoruz. Dualarımızı, anneleri ile medrese i yusufiyede olan ve daha ağzı süt kokan sabilerin masum ağlamalarına dahil ediyoruz. Dualarımızı, vatanından ayrılırken yaşlı gözlerle vatanına bakıp hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş muhacirlerin halleri içine dahil ediyoruz. Dualarımızı bir nebze olsun nefes almak için gurbete çıkmış ve gurbette kurbet ile şereflenmişlerin şehadeti içine dahil ediyoruz. Kabul eyle Allah’ım…

Yâ Muîne’d-Duafâ! Ey güç ve kuvvetin yegâne sahibi olan Yüce Allah’ımız! Sen Kavî’sin, biz ise Senin önünde zayıf, aciz ve muhtaç kapıkullarınız. Zayıf ve acizleri kollayabilen fakir ve muhtaçların ihtiyaçlarını giderebilen yalnız Sensin! Ne olur, salih kullarını sevindirdiğin gibi bizi de sürpriz lütuflarınla sevindir! Şu anda zindanlarda, nezarethanelerde zalim tiranların ve onların uşaklarının elinde işkence gören, sıkıntı çeken, gaybubette yüreği endişeyle çarpan mazlum, mağdur, mahpus kadın-erkek bütün kardeşlerimizden ve yeryüzünün değişik yerlerine hicret edip hizmetlerine devam eden kardeşlerimizden tasa ve elem sebebi olan bela ve sıkıntıların hepsini bertaraf et!

Yâ Kâhira’l-A’dâ! Ey bu güne kadar, Peygamberlerine, veli kullarına düşmanlık eden küstahları kahrıyla perişan eden Kahhâr u Zü’l-Celâl! Seni ve Habîb-i Edîbini milyonlara tanıtıp sevdiren gözü yaşlı, gönlü mahzun rehberimize ve Senin Nâm-ı Celîlini bütün insanlığa duyurmaktan başka gayeleri olmayan masum kullarına düşmanlık besleyen küstah, cahil, kaba, insanlık ve medeniyet mahrumu zalim birtakım tiranlar ve onların avaneleri göz göre göre hakaretler ediyor, iftiralar atıyor ve zulmün bin bir çeşidini irtikab ediyorlar. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” hazinelerinin tek sahibi Sen’sin.

Yâ Ze’l-Be’si ve’n-Nikam! Sabah akşam düşmanlık hisleriyle oturup kalkan, Hocamızın ve hizmete gönül vermiş kardeşlerimizin aleyhine sürekli komplo üstüne komplolar kuran, her gün yeni yalan ve iftiralarla halkı kandıran, masum insanları terörist olarak yaftalayıp zindanlara atan insanlık mahrumu bu zorbaları Sana havale ediyoruz. Bu haddini bilmez haramiler, insafsız despotlar şayet salah yolunu seçmezler, fitne ve fesatlarına devam ederlerse, Sen onları tez zamanda kahreyle… Ellerini, kollarını bağla… Ayaklarına prangalar vur… Akıllarını işlemez, dillerini konuşamaz, kalemlerini de yazamaz hale getir… Masum insanların aleyhine kullandıkları ne kadar yol-yöntem, imkân ve malzeme varsa, hepsini ellerinden çekip al.. Menfur emellerine ulaşmalarına fırsat verme ve bizi o tiran bozması zalimlerle daha fazla karşı karşıya bırakma.. Nusretinle, hıfz u inayetinle bu aciz ve çaresiz kullarını te’yid buyur Allah’ım!

Yâ Sâhibe’l-Ğurebâ! Ey Yüceler Yücesi Rabb’imiz! Hadiseler bizi boğacak hale geldi. Üstesinden gelebilecek gibi de değiliz. Şahit olduğumuz her manzara artık gırtlağımızda hıçkırıklarımızı yumruk gibi düğümleniyor, üzerine bir söz de söyleyemiyoruz. Müslümanların yaşadığı hemen bütün coğrafyalarda, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Myanmar’da, Doğu Türkistan’da, Filistin’de ve daha pek çok yerde zulümler, haksızlıklar irtikâp ediliyor, cinayetler, katliamlar işleniyor. Bir zamanlar Senin dinine beşiklik etmiş Anadolu coğrafyasında şehirler yerle bir ediliyor, masum insanlar öldürülüyor. Hiçbir suçu, günahı olmayan tertemiz insanlar sokak ortasında siyah minibüslere bindirilip bilinmezlere götürülüyor. Senin namını duyurmak adına yıllar önce başka diyarlara hicret eden masum insanlar birer cani gibi derdest edilip kaçırılıyor. Bir tarafta Senin Mü’minlerin zindanlarda türlü zulüm ve işkencelere maruz kalırken diğer yanda modern çağın firavunları ve onların yalancı, sahtekâr, ikiyüzlü ve dini kullanan avaneleri yeni zulümler peşinde koşuyorlar. Gün geçmiyor ki zindanlarda işkenceyle vefat eden, Meriç’in serin sularına gömülüp ruhunun ufkuna yürüyen veya gurbette sıkıntıdan kalbi çatlayıp ahirete kanatlanan bir mazlumun haberiyle yüreklerimiz burkulmasın…

Yâ Habîbe’l-Bekkâîn! Paklardan pak annemiz Hazreti Aişe’nin gözyaşlarının kuruması gibi, asrın muzdaribinin ve çile çeken binlerce masumun gözyaşları kurudu. Halimiz sana ayan, Sen bu vaziyette bizi daha fazla devam ettirme Yâ Rabbi! Keremin ve lütfun engindir Senin. Sıkıntı içindeki bütün kardeşlerimize yardım et Allah’ım. Onlara en kısa zamanda bir fereç ve mahreç lütfet. Zalimlerin zulmünden, fitnecilerin ve münafıkların hile ve hud’alarından onları ve bizleri muhafaza buyur Yâ Rabbenâ!

Yâ Men Yerâ Bükâe’l-Hâifîn! Bütün benliğimizle bir kere daha Sana yöneliyor, af ve mağfiret dileniyoruz. Kalb katılığından, gafletten, başkalarına yük olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten, cehaletten, doymak bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan, yaşarmayan gözden, ürpermeyen kalpten, nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından, ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller ve yaşaran gözler istiyoruz Yâ Rabbenâ!

Yâ Men lâ Yütimmü’n-Ni’mete illâ Hû! Allah’ım, Senden her işimizde sebat, Kur’an yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri boş çevirme. Bize va’dettiğin nimetini tamama erdir. Bizim ve yeryüzündeki bütün kullarının sinelerini imana, İslam’a, Kur’an’a, İhsan şuuruna ve Hazreti Muhammed sevgisine açık hale getir. Bu işi tamamlarken de ne olur, biz aciz, fakir bendelerini de istihdam buyur. Bütün muzdariplerin gönüllerini lütfunla şâd eyle.

Yâ Habîbe Men lâ Habîbe Lehû! Ey yoluna gönülden baş koymuşları her zaman vuslat neş’esiyle serfiraz kılan, adanmış ruhlardan merhametini hiçbir zaman esirgemeyen ve onları kat’iyyen yalnız bırakmayan Rabb’imiz! Bizi dünyanın geçici ve zevâle mahkûm güzelliklerine aldanıp da Rabbilerini unutanlardan olmaktan muhafaza buyur.. Bizleri Seni sevmek ve Senin sevgine mazhar olmak lütfuyla serfiraz eyle. Sâlih kullarının kalblerine yerleştirdiğin gibi bizim kalblerimize de Seni delicesine sevme duygusunu ve Sana kavuşma iştiyakını yerleştir!..

Yâ Men Yehûlü Beyne’l-Mer’i ve Kalbihî! Ey Rabb’imiz! Biz kullarını Senin sevmediğin ve hoşnut olmadığın vadilerde dolaşmaktan muhafaza buyur.. Kalblerimizi mâsivadan ve günahların hâsıl ettiği bütün yara ve kirlerden temizle. Beyt-i Hüda olan o kalbe Sen’den başkasının gelip otağ kurmasına izin verme. Senin nezdinde anlamsız sayılan ne kadar meşguliyet varsa bizi onlardan uzak tut.. Nereden gelirse gelsin, bütün bulanık düşüncelerden ve kirli hayallerden zihnimizi ve kalbimizi koru.. Enbiyâ ve Mürselîn efendilerimizi donattığın gibi, onların yollarından yürümeye azmetmiş bu muhtaç bendelerinin kalblerini de değişik ve sürpriz mevhibelerinle donat!

Yâ Hâfiza Men İstahfazahû! Ey biricik Koruyanımız! Dinimize ve dünyaya müteallik bütün işlerimizde yanımızda ol, aleyhimizde olma… Bizleri insî ve cinnî şeytanların, durmadan kötülüğü emredip duran nefs-i emmârenin vereceği zararlardan, inanan kullarına karşı kalbleri kin ve nefret duygularıyla dopdolu düşmanların saldırgan davranışlarından muhafaza et. Onların tuzaklarından, komplolarından bizi ve gönlünü Senin dinine vermiş bütün inananları himaye eyle.

Yâ Nâsıra’l-Evliyâ! Ey Kudreti Sonsuz, Lütfu ve Keremi nihayetsiz Rabbimiz, bize Seni ve Kitab’ını tanıtan, Efendimiz’i ve ashabını sevdiren, irşadıyla hayatımıza anlam kazandıran, her haliyle, duruşuyla bize rehberlik eden Muhterem Hoca’mızı başımızdan eksik etme. Ona sıhhat, afiyet içinde hayırlı, bereketli ve uzun ömürler ihsan eyle. Kalbine ferahlık lütfeyle, ızdırabını dindir. Bizlere O’nun ızdırabına ortak olma şuuru ver. Onu dahilî, haricî, insî ve cinnî her türlü düşmanın ve şeytanın şerrinden muhafaza eyle. Bulunduğu her yerde ve zamanda kendi katından bir Ruh ile onu te’yid buyur. Dünyada ve ahirette bizi O’ndan ayırma. Gösterdiği istikamette son nefesimize kadar koşturmayı, bu şekilde ruhumuzu teslim etmeyi, O’nunla beraber haşrolmayı, Cennet’te Efendimiz’e birlikte komşu olmayı nasip eyle. Üstad’ımızla ve Hoca’mızla kalbî irtibatımızı kuvvetlendir. Onları daha iyi anlamaya bizleri muvaffak eyle. Hasenatımıza kat kat fazlasıyla onları şerik eyle. Bizleri, Sana, Efendimize, Üstadımıza, Hocamıza ve kardeşlerimize karşı mahcup olacağımız hatalara düşmekten, yanlışlar yapmaktan muhafaza eyle! Bazı yüzlerin kararıp bazı yüzlerin pak olacağı o günde bizleri alnı ak, yüzü pak, sinesi engin, hasenatı zengin bahtiyar kullarından eyle…

Yâ Men lâ Yütimmü’n-Ni’mete illâ Hû! Hayatın bütün katmanlarında ve dünyanın dört bir yanında insanlığa hizmet sevdasıyla bulunan kadın-erkek bütün kardeşlerimize ihlâs, samimiyet, takva, ihsan şuuru, istikamet ve aşk u şevk lütfeyle. Ömürlerine vüs’at, rızıklarına bereket, hanelerine huzur ihsan eyle. Onları İmana ve Kur’an’a hizmette daim eyle. Kalblerimizi telif buyur. Vifak ve ittifak içinde hizmet etmeye muvaffak eyle. Bu dairedeki kardeşlerimize karşı kalbimizi gill u gişşden, su-i zandan, hasetten ve nefretten halas eyle. Bizleri ve bütün samimi kardeşlerimizi kem gözlerden, kötü ruhlu, kötü düşünceli, kötü karakterli kimselerden muhafaza eyle. Bizi birbirimize daha çok sevdir, aramıza şeytanların ve şeytanlaşmış insanların girmesine müsaade etmeyecek ölçüde bir “bünyan-ı marsus” oluşturmaya bizleri muvaffak eyle. Hasidlerin hasedinden, fesatçıların fesadından, münafıkların nifakından, zalimlerin zulmünden sıyanet buyur. Bunca sıkıntıya ve imtihana rağmen şahsi ikbali için veya bir kısım olumsuz planların planlayıcısı veya parçası olarak içimize sızanlar varsa, sen onları emellerine ulaştırmadan kahreyle!

Yâ Mutlika’l-Üsâra! Elli binden fazla masum kardeşimiz zindanlarda türlü zulümlere maruz kalıyor. Bir gece yarısı sokaktan veya evinden kaçırılıp akıbetlerinden haber alınamayan insanlar var. Aileleri, yakınları dışarıda onların yolunu gözlüyor. Bütün esaret zincirlerini kıran Sen’sin. Yusuf Aleyhisselam’ı kuyudan, Yunus Aleyhisselam’ı fırtınalı denizden, Musa Peygamberi Firavundan, Efendimiz’i Ebu Cehiller’den Sen kurtardın. Ne olur Allah’ım, bahtına düştük! Bu mübarek Ramazan’ın, Kadir Gecesinin ve gelen bayramın hürmetine hapishanede ki anneler ve masum bebeler başta olmak üzere bütün masumları tez zamanda en güzel şekilde özgürlüklerine kavuştur. Hizmetimizi, atılan iftiraların tamamından beraat ettir. Bütün kardeşlerimizle birlikte hepimize mahşerde Nebiler Sultanı’nın Livâü’l-hamd sancağı altında Üstad’ımızla ve Hoca’mızla beraber buluşmayı nasip ve müyesser eyle.

Yâ Sâmia’l-Asvât,  Şu anda ser-zâkiri Muhterem Hocaefendi olan, bir kısmı zindanda, bir kısmı gurbette, bir kısmı sılada yüzbinlerce ferdi bulunan nurânî bir halkada mübarek Ramazan boyunca hapishane koğuşlarında, tek kişilik hücrelerde, umuda gün sayılan, hapisten çıkacak yakının yolunun gözlendiği evlerde ve diyar-ı gurbette teravihler kılındı. Mukabelelerde veya ferdi olarak binlerce hatm-i şerif, yüzbinlerce Fetih ve Yâsin Sûresi okundu. Cevşenler, Kulûbu’d-Dâria’lar, Tevhidnâmeler, Kırık Dilekçeler ve daha binlerce dua ve niyaz meleklerin kanatlarına takılıp Senin Ulu Dergâhına arz edildi. Ey inayeti sınırsız Kerîm Rabbimiz, ne olur her birimizi iştirak-i a’mâl-i uhreviyye düsturuyla bu kutlu halkanın feyzine, bereketine ve varidatına şerik eyle.

Bu nurani halkanın Senin Nezd-i Ulûhiyetin’de bir kıymeti varsa, biz bundan hâsıl olan hasenatı evvelen ve bizzat İnsanlığın İftihar Tablosu, Nebiler Sultanı, Kâinatın Efendisi, İki Cihan Serveri, Efendimiz Hazreti Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) hediye ediyoruz, Sen vâsıl eyle. Hazreti Âdem’den Efendimiz’e kadar gelmiş bütün Enbiyây-ı İzâmın (aleyhimüsselam) da ruhlarına hediye ediyoruz, Sen vasıl eyle. Efendimiz’in pâklardan pâk âl-i beytine, Ezvâc-ı Tâhirât annelerimize, Hulefa-i Râşidin Efendilerimize, Aşere-i Mübeşşereye, ve bütün Sahabe-i Güzin Hazeratına da hediye ediyoruz, onları da hissedar eyle. Asr-ı Saadetten günümüze kadar bu kudsi emaneti taşıyan, hakkıyla temsil eden ve bizlere en güzel şekliyle ulaştıran Tabiîn, Tebe-i Tâbiîn, Eimme-i Müçtehidîn, Müceddidîn, Muhakkikîn, Ulemâ, Asfiya, Evliya hazeratının, din ve dava uğrunda feda-i can eden şühedanın ruhlarına da hediye ediyoruz, Sen vasıl eyle… Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin, onun mübarek anne, babasının, saff-ı evveli teşkil eden has talebelerinin, Hocamızın mübarek anne, baba ve ahirete irtihal etmiş kardeşlerinin, bidayetten bu yana sadakatle hizmet etmiş ve bu uğurda can vermiş bütün abi ve ablalarımızın ruhlarına hediye eyledik, Sen onları da hissedar eyle…

Yâ İlâhe’l-Âlemîn ve Yâ Ekrame’l-Ekramîn, Okuduğu hatimlerle, Fetih ve Yâsinlerle, evrad u ezkarla bu nurani halkaya Türkiye den, Amerikadan ve dünyanın değişik coğrafyalarından dâhil olan, şu anda bu duayı okuyan, işiten ve gönülden “Âmin” diyen bütün kardeşlerimizi ve onların ahirete irtihal etmiş anne, baba, akraba ve yakınlarını da bu halkanın feyzinden, bereketinden ve hasenatından hissedar eyle. Ahirete irtihal edenlerin kabirlerini nur, makamlarını Firdevs eyle!

Her zaman engin lütuflarıyla, buhranlı zaman dilimlerinin peşinden aydınlardan daha aydınlık bayram günlerini yaratan Rabb’imize, ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve yağmurların damlaları adedince hamd ve şükürlerimizi arz ediyor, günlerin nevbahara döneceği demlerin heyecanıyla ümitle bekliyoruz.

Duamızın evvelinde salât ü selamla kaldırdığımız ellerimizi bir kere daha Efendimiz’e, O’nun tertemiz, dupduru, pırıl pırıl aile fertlerine, yıldızlar kadar yükseklerde dolaşan ashabına Senin ilmin ve ma’lûmatın adedince salât ü selamlarımızı arz ederek indiriyor ve bizi ellerimiz boş ve hüsran içinde geri çevirmemeni diliyoruz Rabb’imiz! Âmin.

يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ وَيَا مُجيبَ الدَّعَـوَاتِ ﴿﴾ أَللَّٰـهُمَّ ﴿ رَبَّـنَآ أٰتِـنَا فِي الدُّنْـيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴿﴾ رَبَّـنَا اغْفِرْ لي وَلِـوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ.﴾ إِسْتَـجِبْ دُعَآ ئَــنَا بِرَحْمَتِكَ يَآ أَرْحَمَ الرَّاحِمينَ. وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلينَ ﴿﴾ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمينَ ﴿﴾ اَلْفَاتِـحَة

             

HOCAEFENDİ İLE RAMAZAN MUKÂBELESİ (4)

Herkul | | BAMTELI

Kıymetli dostlar,

Bütün bir sene Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan’ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi’den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibrîl (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâya) Kur’an âyetlerini Cibrîl Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi. İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibrîl-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir.

Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i salihîn efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir.

Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim. Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Bu itibarla, Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihîn efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

Bu mülahazalarla, birkaç senedir burada (Pennsylvania’da) muhterem Hocaefendi’nin de iştirak ve rehberliğiyle mukabeleyi sabah ve ikindi namazlarından sonra yaklaşık ikişer saat olmak üzere iki fasıl halinde yapıyoruz. Her fasılda Kur’an-ı Kerim’den on sayfa okuyor, daha sonra ayetlerin mealleri üzerinde duruyor ve gerektiğinde farklı eserlere müracaat ediyoruz.

Hafta sonu bu senenin dördüncü CANLI YAYINı şeklinde paylaştığımız ve Duhân, Câsiye ve -kısmen- Ahkâf sûrelerini okuduğumuz mukabelemizin o bölümünü -seyredemeyenler ya da yeniden izlemek isteyenler için- arz ediyoruz.

HOCAEFENDİ İLE RAMAZAN MUKÂBELESİ (3)

Herkul | | BAMTELI

Bütün bir sene Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan’ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi’den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibrîl (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâya) Kur’an âyetlerini Cibrîl Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi. İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibrîl-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir.

Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i salihîn efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir.

Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim. Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Bu itibarla, Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihîn efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

Bu mülahazalarla, birkaç senedir burada (Pennsylvania’da) muhterem Hocaefendi’nin de iştirak ve rehberliğiyle mukabeleyi sabah ve ikindi namazlarından sonra yaklaşık ikişer saat olmak üzere iki fasıl halinde yapıyoruz. Her fasılda Kur’an-ı Kerim’den on sayfa okuyor, daha sonra ayetlerin mealleri üzerinde duruyor ve gerektiğinde farklı eserlere müracaat ediyoruz.

Hafta sonu bu senenin üçüncü CANLI YAYINı şeklinde paylaştığımız ve Furkan Sûresi’nin 21. ayetinden başlayıp 19. Cüz’ün ilk on sayfasını okuduğumuz mukabelemizin o bölümünü -seyredemeyenler ya da yeniden izlemek isteyenler için- arz ediyoruz.

HOCAEFENDİ İLE RAMAZAN MUKÂBELESİ (2)

Herkul | | BAMTELI

Bütün bir sene Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan’ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi’den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibrîl (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâya) Kur’an âyetlerini Cibrîl Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi. İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibrîl-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir.

Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i salihîn efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir.

Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim. Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Bu itibarla, Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihîn efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

Bu mülahazalarla, birkaç senedir burada (Pennsylvania’da) muhterem Hocaefendi’nin de iştirak ve rehberliğiyle mukabeleyi sabah ve ikindi namazlarından sonra yaklaşık ikişer saat olmak üzere iki fasıl halinde yapıyoruz. Her fasılda Kur’an-ı Kerim’den on sayfa okuyor, daha sonra ayetlerin mealleri üzerinde duruyor ve gerektiğinde farklı eserlere müracaat ediyoruz.

Hafta sonu bu senenin ikinci CANLI YAYINı şeklinde paylaştığımız ve Hûd Sûresi’ni okuduğumuz mukabelemizin o bölümünü -seyredemeyenler ya da yeniden izlemek isteyenler için- arz ediyoruz.

Bamteli Özel: HOCAEFENDİ İLE RAMAZAN MUKÂBELESİ

Herkul | | BAMTELI

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, önceki senelerde Ramazan ayı yaklaşırken, “mealli mukabele” teklifinde bulunmuştu.

“Kur’an-ı Kerim’in manasını anlamasa da, ciddi bir saygıyla, fevkalade bir tazimle, konsantre olarak, tam teveccüh ederek onu okuyan yine sevap kazanır. Ne var ki, onda ilahî maksatları izlemek, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir. Bu da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya bağlıdır.”

diyen Hocamız, mesai ve meşguliyetleri müsaade ettiği ölçüde, mü’minlerin günlük mukabeleyi ikiye ya da üçe bölmelerini, böylece zamanı biraz daha uzun tutarak okudukları ayetlerin meallerine ve muhtevalarına da bakmalarını tavsiye etmişti.

Birkaç senedir burada (Pennsylvania’da) muhterem Hocaefendi’nin de iştirak ve rehberliğiyle mukabeleyi sabah ve ikindi namazlarından sonra yaklaşık ikişer saat olmak üzere iki fasıl halinde yapıyoruz. Her fasılda Kur’an-ı Kerim’den on sayfa okuyor, daha sonra ayetlerin mealleri üzerinde duruyor ve gerektiğinde farklı eserlere müracaat ediyoruz.

Muhterem Hocaefendi’nin mevcudiyeti ve açıklamalarının yanı sıra, ders halkamızda Almanya, Pakistan, Kuzey Irak, Avustralya, Azerbaycan, Arnavutluk ve Kırgızistan’dan talebe arkadaşlarımızın da bulunması mukabeleye ayrı bir lezzet katıyor.

Dostlarımıza bir fikir vermesi için hafta sonu CANLI YAYIN şeklinde paylaştığımız ve Nisâ Sûresi’nin 87. ayetinden başlayıp 5. Cüz’ün son on sayfasını okuduğumuz mukabelemizin o bölümünü -seyredemeyenler ya da yeniden izlemek isteyenler için- arz ediyoruz.

Cenâb-ı Hak ihlas lütfetsin; hepimizin hatimlerini kabul eylesin.

Pennsylvania’dan Bir Başka Damla (Hocaefendi’nin Kermes Ziyareti)

Herkul | | DIGER

Geçen Cuma tatlı telaşlardan biri daha vardı vakfın bahçesinde. Sebebini sorunca, yine “Kısa bir video ile anlatalım!” cevabını verdiler. Hocamızın sondaki sözleri bütün muavenet gayretleri ve kermes türü faaliyetler için. Buyurunuz…

“Aklımızda Esma Hoca’lar, Halime Öğretmen’ler, hicret yollarındaki masumlar, hapse atılan mazlumlar, işinden edilen mağdurlar.. Zindanları çocuklarının hayalleriyle aydınlatan annelerin slieti kalplerimizde.. nineye, teyzeye emânet, anne-babasının dönüşünü hasretle bekleyen sabilerin halleri bir kor gibi ciğerlerimizde…

Ötede bizi de bugünün mazlum ve mağdurlarıyla beraber haşretmesi dileğiyle küçücük de olsa fiili bir dua daha yapalım istedik. Vefâ hissi ve sorumluluk duygusuyla, komşuları ve talebelerinin aileleri olarak, muhterem hocamızın ikamet ettiği yerde -her hafta olduğu gibi- bu Cuma bir kere daha kermes düzenledik.

Fakat, bu hafta çok tatlı bir sürprizle karşılaştık. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi kermesimizi ziyaret etti; kardeş ailelerimize göndereceğimiz yardımlara katkı yaptı. Hazırladığımız gözleme ve tatlılardan satın alıp misafirlerine ve ve öğrencilerine ikramda bulundu. Ayrıca o günkü sohbetinde bu türlü kersmeslerle alakalı bir hissini ifade etti.”

Bamteli: RAMAZAN’LA KURTULUŞ VE ŞİDDETE KARŞI DURUŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.”

(Bir hadis-i şerifte anlatılır: Peygamber Efendimiz bir keresinde minbere çıkarken birinci basamakta “Âmin!” dedi. İkinci basamakta yine “Âmin!” dedi. Üçüncü basamakta bir kere daha “Âmin!” dedi. Hutbeden sonra, sahabe efendilerimiz “Bu sefer Senden daha önce duymadığımız bir şeyi duyduk yâ Rasûlallah! Eskiden böyle yapmıyordunuz, şimdi minbere çıkarken üç defa ‘Âmin’ dediniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Peygamber efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: Cebrâil aleyhisselam geldi ve ‘Anne-babasının ihtiyarlığında onların yanında olmuş ama anne-baba hakkını gözetmemiş, onlara iyi bakarak mağfireti yakalama gibi bir fırsatı değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun, burnu yere sürtülsün onun!’ dedi, ben de ‘Âmin!’ dedim. Cebrâil, ‘Yâ Rasûlallah, bir yerde adın anıldığı halde, Sana salât ü selâm getirmeyen de rahmetten uzak olsun, burnu yere sürtülsün!’ dedi, ben de ‘Âmin’ dedim. Ve son basamakta Cebrâil, ‘Ramazan’a yetişmiş, Ramazan’ı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘Âmin’ dedim.”)

“Ramazan’ı idrak ettiği halde, afv u mağfirete liyakat kazanamamış kimseye yazıklar olsun, burnu sürtülsün onun!” deniyor. Üç hususu söylediği yerlerde bir tanesi de budur, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Burnun yere sürtülmesi” mevzuu, “Hakarete maruz kalsın!” yerinde bir idyum olarak kullanılıyor; “Allah, belasını versin! Allah, kahretsin!” değil. Bunlar ve “Yerin dibine batsın! Canı cehenneme!” gibi cümleler bizim kullandığımız ifadeler; bu şekilde anlamamak lazım onu. Secdede zaten burnumuz yere sürünüyor bizim. “Burnu böyle yere sürtülsün onun!” sözünde de bir kere meseleye öyle bakmak lazım.

Şimdi Ramazan-ı şerif, Cenâb-ı Hakk’ın, insanları mağfiret adına lütfettiği bir fırsat ayıdır. O Ramazan-ı şerifte, oruç, aç durma, ayrı bir fırsattır; Allah (celle celâluhu) sizin günahlardan arınmanıza -bir yönüyle- o işi bir sebep kılıyor, bir vesile kılıyor; onunla günahlardan arınıyorsunuz. Aç duruyorsunuz; aç durmak suretiyle sabrediyorsunuz, sabrın mükâfatını görüyorsunuz. İ’tiyatlardan (alışkanlıklardan) uzaklaşmanız adına gayret gösteriyor, o mevzuda ayrı bir sevap kazanıyorsunuz. Yiyecek-içecek bir şey bulamayan insanları düşündüğünüzden dolayı ayrıca sevap kazanıyorsunuz; siz, onları düşünüyorsunuz, “Bu aç insanlar…” diyorsunuz. Hani kermes yapanlar, birileri için kermes yapıyorlar… Dolayısıyla, “Demek ki hakikaten açlık, susuzluk böyle bir şeymiş!” filan diye, o düşünmeyle de ayrı bir sevap kazanıyorsunuz.

Zaman dilimi olarak Ramazan-ı şerif, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere rahmet ile teveccüh buyurduğu bir ay olması itibariyle, Allah, ondaki “bir”lerinizi “yüz” yapabilir, “bin” yapabilir, “on bin” de yapabilir. Hâlis bir niyetle Ramazan-ı şerife girilirse, orucu tutulursa, Terâvîhi kılınırsa, sahura kalkılırsa ve ağza-göze de sâhip olunarak bu ay iyi değerlendirilirse…

Bunu da yine Kendileri (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyorlar: رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ وَالْعَطَشُ، وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ وَالْعَطَبُ (Bazı rivayetlerde son kelime النَّصَبُ ve التَّعَبُ şeklinde geçmektedir.) “Nice oruç tutanlar vardır ki, açlık ve susuzluk, yanlarına kâr kalmıştır! Nice ayakta duran insanlar da vardır ki, gece teheccüd adına, yanlarına sadece uykusuzluk ve yorgunluk kâr kalmıştır!”

Öyle değil; bir taraftan aç-susuz kalırken, bir diğer taraftan da elimizi-ayağımızı, gözümüzü-kulağımızı, dilimizi-dudağımızı kontrol altına almalıyız. Olumsuz bakmama, olumsuz şey söylememe, olumsuz şeylere kulak kabartmama, olumsuz şeylere el uzatmama, olumsuz şeylere doğru bir adım atmama… Bütün âzâ ve cevârihi -eskilerin ifadesiyle- “mâ hulika leh”inde, yani ne için yaratılmışsa o istikamette kullanma… Bu da orucu çok buutlandıran, ona derinlik üstüne derinlik kazandıran bir şey oluyor. Bütün âzâ ve cevârihine oruç tutturuyorsun; Ramazan böyle bir vesile/mevsim.

Şimdi bir insan bunların ne kadarını yapabiliyorsa, o kadar sevap kazanır. Bütününü yapıyorsa burada, enbiyâ-ı ızâmın arkasında yerini alır o insan; Hazreti Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler (radıyallahu anhüm) kâfilesine katılır. Cenâb-ı Hak, öyle oruç tutmaya ve o dırahşan çehreli kâfileye veya Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlesi olan o kâfileye katılmaya muvaffak eylesin bizleri!..

   Gerçek mü’min, rüzgârların muhalif estiği, tsunamilerin tsunamileri takip ettiği ve tepesinden aşağıya hakaretlerin yağdığı bir dönemde de meşru daire, istikamet ve ihsan çizgisinden asla ayrılmaz.

Burada -antrparantez- bir hususu arz edeyim: Arapçadan geçme bir Türk atasözü vardır: اِتَّقِ شَرَّ مَنْ أَحْسَنْتَ إِلَيْهِ “Kendisine iyilik yaptığın insanın şerrinden Allah’a sığın!” Çok eski yıllarda, bundan kırk sene evvel, heyecanların -bir yönüyle- üveyikler gibi kanatlandığı, değişik tersliklere karşı hemen tepki verme yaşında bulunduğum bir dönemde, ben bu tabiri hoş görmedim. Bu düşünce, insanlarda bir bedbinliğe sebebiyet verir, suizan kapılarını ardına kadar açar; insanlar hakkında hep suizan edersiniz. Değiştirdim ben o sözü: أَحْسِنْ إِلَى مَنِ اتَّقَيْتَ شَرَّهُ “Şerrinden endişe ettiğin kimseyi bir de iyiliklerinle yumuşatmayı dene!” Karakter icabı, sana kötülük yapmak isteyen insana, sen, iyilikte bulun!..

Ben, belki bu sözü söylerken, seyyidinâ Hazreti Mesih’in o mevzudaki mülahazasını bilmiyordum, duymamıştım ama sonra gördüm ki, şefkat âbidesi, merhamet âbidesi, mürüvvet âbidesi o İnsan (aleyhisselam) diyor ki: “Gerçek ihsan, sana iyilik yapana iyilikte bulunman değildir; ihsan, sana kötülük yapan insana iyilikte/ihsanda bulunmandır!” أَحْسِنْ إِلَى مَنِ اتَّقَيْتَ شَرَّهُ Sana doğru dilini uzatmış, salya atarak geliyor; dişini göstererek geliyor; seni ısırmak için geliyor. Sen onu yumuşaklıkla, bir insan gibi -diğer mahlûklar gibi değil, bir insan gibi; tasrih etmiyorum, bir insan gibi- mukabelede bulunmak suretiyle nasıl savacaksan, öyle savmaya bakacaksın!..

Hususiyle günümüzde, hiç olmayacak şeylerin -te’vîl, tefsir ve farklı tahşiyelerde bulunmak suretiyle- farklı zeminlere çekilmeye başlandığı veya öyle bir vetirenin yaşandığı bir dönemde, siz de aynı şekilde davranırsanız, musibeti ikileştirmiş olursunuz. Musibeti tek başına bırakmak suretiyle ise, doğurganlığını öldürürsünüz onun; musibet, musibet doğurmaz artık. Dolayısıyla kötülüğü, çirkin lafı, şenaati ve denâeti yalnız bırakmaya bakın!.. Onlara karşı, insanca davranın. Size diş göstererek, aynı zamanda ağzından salya akıtarak, pençesini göstererek üzerinize geliyor; siz onu, insanca bir tavır ile nasıl savacaksanız, öyle savmaya bakacaksınız.

Gerçek mü’min, rüzgârların muhalif estiği bir dönemde, her şeyi saçıp-savurduğu bir dönemde, tsunamilerin tsunamileri takip ettiği bir dönemde, tepesinden aşağıya hakaretlerin yağdığı bir dönemde bile istikamet çizgisinden ayrılmaz. Siz mesela, karıncaya basmamışsınız, bir arının ölümü karşısında -vakıayı anlatıyorum- ağlamışsınız… Böyle olmanıza rağmen, kalkar birileri size “Terörist!” der; bunu bir kısım müeyyidelerle, kânun şeklindeki derme-çatma şeylerle teyîd altına alır ve sonra da dünyanın değişik yerlerindeki onlara bağlı kimselere bunu duyururlar, ilan ederler. Sizin dilinizin ucuna kadar gelir: “Bize terörist diyenler ve onları taklit eden vandallar… Onlar da onlar kadar zırdelidir!” filan, dilinizin ucuna kadar geldi. Fakat bütün bunlar, basitliktir, seviyesizliktir, onların seviyesine düşme demektir. Her şeye rağmen, dudağınızın ucuna kadar geldi, bence, onu hapsedin, söylemeyin; musibeti ikileştirmeyin.

Haa bir musibet var; siz o musibet dalgaları içindesiniz veya musibetler sarmalı içindesiniz. İnsanca o işten sıyrılmanın yolları ne ise, kafa kafaya verin, düşünün, makul stratejiler, alternatif stratejiler üretmek suretiyle onun içinden insanca sıyrılmaya bakın!.. “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş, gönülsüz gerek!” diyor, bizim büyük dervişimiz Yunus Emre. Dövene elsiz; sövene dilsiz!.. “Terörist!” diyene dilsiz gerek!.. Sizi ayakları altına alıp ezene, dilsiz gerek!..

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), böyle davrandı, Râşid halifeler de böyle davrandı; daha sonraki dönemlerde Emevîlerin içinde böyle davrananlar oldu, Abbasîlerin içinde böyle davrananlar oldu, Selçukluların ve Osmanlıların içinde de böyle davrananlar veya ona yakın davrananlar oldu. Öyle davrandılar; hep, kötülüğü iyilikle savdılar. Bu, ezberden değildi; onların dayanaksız içtihatları değildi.

   Kine kilitli bazı kimseler, şiddete girmeme ve zulme karşı aynıyla mukabelede bulunmama konusunda yeminli Hizmet sevdalılarını tahrik etmek için her türlü şeytanlığı yapıyorlar; fakat onlar öldürülseler bile kötülüğe kötülükle karşılık vermeyecek ve asla şiddete yönelmeyeceklerdir.

Kur’an-ı Kerim buyuruyor: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki, seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) “İyilik ve kötülük denk değildir, birbirine müsâvî değildir.” diyor Kur’an-ı Kerim. وَلاَ تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلاَ السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Biri, sana saldırıda bulunduysa, sen bir iyilikle sav onu!” diyor. بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ Ee ne olur sonra. فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “Senin ile kendisi arasında düşmanlık olan kimse, bakarsınız ki, birden bire dost olmuş, o senin “velî-i hamîm”in (candan, yürekten, sımsıcak dostun) haline gelmiş.”

Evet, aksine aynı kötülükle mukabelede bulunduğunuz zaman, kötülük izdivacına kalkmış olursunuz. Kötülüğe kötülükle mukabelede bulunduğunuz zaman, kötülükleri evlendirmiş olursunuz; tabiplerin tabiriyle diyeyim, bu defa kötülükler “fâsid daire”sine sebebiyet vermiş olursunuz. Şimdilerde yalın Türkçe ile ifade ederken, “kısır döngü” diyorlar; kötülükler kısır döngüsüne sebebiyet vermiş olursunuz. Bence, yalnız bırakın, yalnız kalsın!.. Yalnızlığı ile bir gün -belki- dönüp sizin yanınıza gelecek, belki pişmanlık duyacak orada…

Bu açıdan, genel karakterimiz bu; ben sizin bu mevzudaki karakterinize tercüman olmaya çalışıyorum, ruh hâletim itibariyle. Karınca basmaz efendilersiniz sizler.. bir arının ölümü karşısında ağlayan insanlarsınız sizler.. yetmiş sene evvel bir akrebin deliğine su döktüğünüzden dolayı, yetmiş sene sonra onu bir cinayet gibi hatırlayınca, أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Binlerce estağfirullah yâ Rabbi, bir cana kıydım ben orada, bir cana kıydım!” diyen insanlarsınız sizler!.. Siz, busunuz; bu karakterinizden taviz vermemeye bakacaksınız.

Ve büyük ölçüde bu imtihanı arkadaşlarınız ile kazandınız. Alın teriyle kazandığınız, ortaya koyduğunuz malınıza, mülkünüze el konduğunda, müesseselerinize el konduğunda, birer şakî, birer âsî gibi muameleye maruz kaldığınızda, değil birine yumruk vurmak, o esnada parmaklarınızı bile kıvırmadınız, bükmediniz onu tehdit manasına, böyle (yumruk sıkar gibi) bile davranmadınız. Ben, öyle gördüm, arkadaşların tavrını; öyle gördüm.

Ama birilerinin karakteri öyle değilmiş… Kendilerinin yaptığı gibi bazı şeyler yapılabilecekmiş, şimdiye kadar neden yapılmamış?!. “Ne yapmalı da acaba onu yaptırtmalı? Ne yapmalı ki… Bağırlarına mızrak mı saplayacaksın, bunları yağma kurşuna mı tâbi tutacaksın?!.”

Evet, antrparantez ifade edeyim; buna bile maruz kalındığı zaman mukabele edilmemeli bugün. Esasen “usûl-i hamse” açısından -“Usûlüddin kitaplarında, usul-i Fıkıh kitaplarında anlatıldığı üzere- beş şeyin korunması haktır. (İslâm âlimleri, din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı için zaruri olan hususları din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası şeklinde beş maddede özetlemişlerdir. Daha doğru olarak “mesâlih-i hamse” diyebileceğimiz bu esaslar genelde “usûl-i hamse” tabiriyle anılmaktadır) İnsan, o mevzuda müdafaa etme hakkına sahiptir. Bazı hukukçular, buna “hürriyet”i ilave etmek suretiyle, “usûl-i sitte” diyorlar, “altı tane temel/esas”. Bu mevzuda müdafaa yapılır ve bu mevzuda insan, ölürse, şehit olur. Fakat günümüz çok hassas olduğundan dolayı -bence- bu türlü şeylerde, varsın bir cana kıysınlar, mukabelede bulunmamak lazım. “Mukabele-i bi’l-misil” kâide-i zâlimânedir. Bu, sizin düşünce dünyanıza mimarlık yapan insanın mülahazasıdır. “Mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi” diyor; kötülüğün aynısıyla birine mukabelede bulunmaya, “zalimce bir tavır, bir davranış” diyor.

   Kur’an-ı Kerim’de ilahî maksatları izlemek ve Efendimiz’in gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir; bu da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya bağlıdır; Ramazan mukabelesi bu gayeye matuf yapılmalıdır.

Ramazan-ı şerif bahsine dönelim: Bu mübarek ayda, bir, oruç tutuyoruz; iki, toplumumuzda âdet olmuş, mukabele yapıyoruz. Esasen, Kur’ân-ı Kerim’le meşguliyet bir aya münhasır olmamalı. Selef-i sâlihîne bakılınca görülüyor ki, onların Kur’ân’la irtibatı öyle Ramazan-ı Şerif’e münhasır değildi. Esasen, kütüb-i fıkhiyede de ifade ediliyor bu mesele; üç günde bir Kur’an-ı Kerimi hatmetme meselesi var, her gün hatmetme meselesi var. Her gün hatmetme epey zor, onun için on beş saat ayırmanız lazım. Her cüze yarım saat ayıracaksınız; hele doğru okuyorsanız, kırk dakika ister her bir cüz. Doğru, Hadr tarikiyle okursanız şayet… (Kur’an okuma hususunda tertîl, tedvir ve hadr olmak üzere üç usulden bahsedilir; hadr, medleri daha az uzatıp diğerlerine göre daha hızlı ama düzgün okumaktır.) Zannediyorum yarım saatte bir cüz biter; dolayısıyla otuz cüz, on beş saat ister. Onlar onu nasıl yapıyorlarmış?!.

Zannediyorum bast-ı zamana mazharlarmış. Bazı veliler, bast-ı zamandan bahsediyorlar. Bazı belki sıradan insanlar bile, bast-ı zamandan bahsederken, diyorlar ki: “Kırk rekât namaz kıldım, saat önümdeydi, baktım, sadece beş dakika geçmiş.” Allahu a’lem, “Bir gecede, sadece bir akşamda Kur’an-ı Kerim’i hatmettim!” diyor adam. İşte hadis ricâli içinde görüyoruz bunları. Evet, tanıdığımız insanlardan birisi, yine bana en yakın olanlardan birisinin şehadetiyle, üç günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmediyordu. Demek ki her gün on cüz okuyordu, Kur’an-ı Kerimden.

Şimdi, keşke manasını bilerek okusa!.. Cenâb-ı Hak’tan bize gelmiş bir mesaj. “İlahî mesaj, ne diyor; Allah, benden ne istiyor?” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e inmiş gibi değil de herkes kendisine inmiş gibi okumalı. Evet, O’na inmiş ama aynı zamanda bana da inmiş gibi; o mülahaza ile okuma. Bu, biraz manayı bilmeye vâbeste. Fakat bizde öyle okunmadığından dolayı, mukabeleler âdettir bizim câmilerde; yani, ibadet edâlı bir âdettir câmilerde onu öyle karşılıklı mukabeleli okuma, birinin okuyup diğerlerinin dinlemesi. “Ne diyor Cenâb-ı Hak onun içinde?” Onu hiç merak etme meselesi söz konusu değil.

Evet, selef-i sâlihîn Kur’an-ı Kerim’i lâakall (en azından) on beş günde bir hatmetmişler. “Otuz gün” diyen, ben görmedim. Fakat en azından otuz günde bir; yani, her gün bir cüz okumak suretiyle otuz günde bir hatim yapmalı, lâakall. Allah’ın Kelamı’nı, bu kadar zaman içinde tekrar etmeli, hatmi lâakall bir ay içine sığıştırmalı.

Burada antrparantez bir hususu daha ifade edeyim: Diğer mezheplerin nokta-i nazarlarına muttali değilim; fakat Hanefi fukahasınca, icmâ’a yakın şekliyle, “Namaz kılarken, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumak, namazı bozar!” deniyor. İmam Ebu Yusuf hazretleri, istisnaî olarak, diyor ki: “Nafile namazlarda, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” İmam Ebu Yusuf, çok önemli bir şahsiyet; Abbasî döneminde Şeyhülislamlık da yapmış bir insan. Ve “Kitâbu’l-Harâc”ı yazmış; o dönemde devlet adına çok önemli bir kitap o da. O zat, “Nafile namazlarda, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” diyor.

Günde kıldığımız namazların şu kadarı da nafiledir; şu kadarı farz, şu kadarı nafiledir. Şu rahle gibi -Burada da var mı? Şu rahle gibi.- bir rahle üzerine koyarak, Mushaf’ı önümüzde bulundurup nafile namazlarda ona bakarak okuyabiliriz. İçinizde hafızlar var ise, hafızsanız onu sadece -bir yönüyle- fâtih olarak kullanırsınız, yani takıldığınız yerlerde göz ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılarsınız ve tıkanıklığı açarsınız, onunla by-pass yaparsınız. Diğerleri, bütün bütün bakarak okuyabilirler. Fakîr, burada en azından nafile namazlarda Kur’an’ın hatmedilmesini diliyorum. Allah aşkına, hiç olmazsa her ay Kur’an-ı Kerim’i öyle hatmetseniz; işte senede on iki defa hatmetmiş olacaksınız. Allah Kelamı… Bu da ayrı bir mesele… Keşke!..

Senede sadece bir Ramazan-ı şerifte, bir kere Kur’an-ı Kerim’i hatmediyoruz. Allah’ın Kelamı’na değer vermemiz, işte o kadar bizim!.. Onu da hafife almamak lazım; niyetlerin hulûsuna göre Cenâb-ı Hak, onu da katlayarak geriye döndürebilir. Ama bari o hatmi makâsıd-ı İlahî’yi Kur’an’da görme adına iyi değerlendirsek!.. Daha evvel de âcizâne arz ettiğim gibi, keşke mü’minler, bir günün üç faslında ayrı ayrı o Kur’an-ı Kerim’i okusalar; sonra da açıklamalı bir meal ile manasına baksalar. Allame Hamdi Yazır’ın tefsiriyle değil, Râzî’nin tefsiriyle değil, Ebu’s-Suud’un tefsiriyle değil. Bunlardan biriyle okumak, çok uzun zaman alır. Ama açıklamalı, tek cilt içine sıkıştırılmış veya iki cilt içine sıkıştırılmış bir meal ile bu yapılabilir. Bir sayfa Kur’an-ı Kerim okurken, bir sayfa da onun mealini okumak suretiyle; bir öğlen faslında, bir ikindi faslında, bir de Terâvîhten önce yarım saat. Zannediyorum üç fasılda okunduğu zaman da bir cüz okunmuş olur; meali ile beraber, açıklamalı meali ile beraber bir cüz okunmuş olur. Senede bir hatim yapıyorsak, hiç olmazsa yüzümüze-gözümüze bulaştırmadan, bu ölçüde yapalım. Cenâb-ı Hakk’ın makâsıd-ı Sübhâniyesi nedir o Kur’an-ı Kerim’de? Bizden ne istiyor? Onları görme adına, onlara muttali olma adına hiç olmazsa o kadar bir cehd ortaya koymalı ve Kur’an-ı Kerim’le haşir neşir olmalıyız.

   Terâvîh namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de Terâvîh namazını kılmak sünnettir.

Evet, Ramazan’da bir oruç, ikincisi Kur’an-ı Kerim, üçüncü olarak da Terâvîh… Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinin sonuna doğru, iki defa cemaate Terâvîh kıldırdı. Fakat böyle cemaatin derlenip toparlanması, biraz zor olur. Bir yönüyle bu, “tekâlif-i mâlâyutâk” (insana gücünün yetmeyeceği işleri yükleme) sayılabilir. “Teklif-i mâlâyutâk” var ya: لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara, 2/286) Başkalarına zor gelir, özellikle işi-gücü olanlara. Bağ ve bahçeleri var, tımar ediyorlar; bir de akşam gelip yirmi rekât Terâvîh namazı kılmada zorlanabilirler. “Herkes kendi kendilerine müsait bir vakitte evinde kılsın!” mülahazasıyla… Bu meseleyi, Kendi (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarındaki bir mesnede, bir blokaja dayandırabiliriz: يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; tebşir edin, nefret ettirmeyin, insanları kaçırmayın!” Tavzih için arz ediyorum: Şefkat Peygamberi, bazen namazı hızlıca kıldırıyordu. Buyuruyor ki: “Ben, çok uzunca ayakta durmak istiyordum fakat ciyak ciyak bir çocuk sesi duydum; annesinin ona karşı alakasını düşünerek, namazı kısa kestim!” İnsanlığın İftihar Tablosu, meseleyi sürekli yapılır hâle getirmek adına, “teysîr” diyebileceğimiz, “kolaylaştırma” yöntemini ileriye sürüyor.

Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Terâvîhi cemaate iki gün kıldırıp o meseleyi öyle yaptıktan sonra eve çekiliyor. Sonraki gün, cemaat toplanıyor; bu çok müthiş bir hadise; Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında yirmi rekât namaz kılacaklar. -Hazreti İmam Şâfiî “Sekiz rekât da olur.” diyor, Hazreti Âişe validemizden rivayet edilen bir hadis-i şerife binaen. Validemiz buyuruyor ki, “Ramazan içinde de, Ramazanın dışında da gece sekiz rekât namaz kılıyordu Efendimiz.” Teheccüd gibi… Yirmi rekât konusunda Hazreti Ömer zamanında, icmâ vâki oluyor; sünnet-i müekkede olarak sahabenin icmâıyla öyle.- Sesleniyorlar, öksürüyorlar; çıkmıyor Efendimiz. Sonra, o maksad-ı Nebevîlerini ifade buyuruyorlar.

Sonra millet, kendi kendine kılıyor onu; gönül rızası ile kılıyorlar Terâvîhi. Yirmi rekât Terâvîh, öyle kılınıyor. O da çok önemli; işi-gücü olan bir insanın günde beş vakit namazın yanında bir de gelip bir Terâvîh kılması, farzlara tekâbül etmesi açısından çok önemli. Yine bir hadis-i şerifin ifadesiyle, ötelerde, ötelerin ötesinde mizân meselesi söz konusu olduğu zaman, bir mü’minin farzlarda eksiği var ise, Cenâb-ı Hak buyuracak ki, “Bakın, nâfilesi var mı? Alın, o farz boşluğunu nafile ile doldurun!” Müslim-i Şerif’te geçen hadis-i şerifler açısından meseleye bakacak olursanız, böyle. İşte Terâvîh böyle bir ibadettir.

Günde beş vakit namazda “zevâid” (işlenmesi iyi/hasen olmakla birlikte terkedilmesinde sakınca bulunmayan, Rasûlullah’ın çok zaman yapıp bazen terk ettiği nafileler) ve “revâtib” (farz namazlardan öncekiler gibi belli düzen ve devamlılık içinde kılınan müekked sünnetler) esasen, farzlardaki noksanlıklara mukabil sayılacaktır. Şayet farzlarda bir kusur, bir eksiklik var ise… Kıldığımız namazı tam kılamamış isek.. bir kusur ile kılmış isek.. abdestte kusur var ise.. istibrada kusur var ise.. başka bir kusur var ise.. gaflet ile kılınmış ise… Bir eksik, bir gedik, bir kırılma var demektir. Dolayısıyla bunların nâfile ve sünnet namazlarla sarılıp sarmalanması ve tamamlanması, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’atidir; “Alın, nâfile ile o boşluğu doldurun; kulum, bir boşluk yaşamasın!” demektir. Evet, bu da Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’ati demektir. Şimdi Terâvîh, bu mevzuda boşluk dolduran çok önemli bir ibadet şeklidir. Evet, zor olsa bile, bu mülahaza ile kılındığı zaman tamamlanabilir. Evet, belli bir dönemde belki aksattığımız namazlar vardı. Öbür tarafa gittiğimiz zaman, yere bakmayacak şekilde, Cenâb-ı Hak, onun ile boşlukları dolduracak; biz de اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâletten başka, her hâle hamd ü senâ olsun!” deyip sıyrılacağız, Allah’ın izni-inayetiyle.

Bir diğer mesele, Terâvîhin hatim ile kılınmasıdır. Hatim ile Terâvîh kılınıyorsa şayet, bu da çok önemlidir. Keşke Terâvîh kılarken, iki-üç tane hafız olsa; bunlar, Hadr tarikiyle o Kur’an-ı Kerim’i okusalar. Hani bir de gündüz hatimde, mukabelede aynı ayetler okunuyor; insanlar az meale de vâkıf oluyorlar. Bir de imamın arkasında dinleyince… “Yahu meal okurken, şöyle denmişti; bak, öğlen de meal okurken böyle denmişti; ikindide öyle denmişti, akşam da öyle denmişti.” Bir de Terâvîh’te bu mesele terdâd edilince, Kur’an, zihnimize daha bir yerleşir; nöronlar, bütün kapılarını kale kapıları gibi açarlar ona, “buyur” ederler. Dolayısıyla günde bilmem kaç defa Kur’an ile bir beraberlik tesis edilmiş olur. Terâvîh’in bir de böyle bir derinliği var; o, böyle bir şey de ifade ediyor. Cenâb-ı Hak, muvaffak eylesin!..

   “Oruçlu için iki sevinç (ânı) vardır; birisi iftar vakti, diğeri de oruç tutmanın verdiği huzurla Allah’a kavuştuğu zamandır.”

İftar vaktinin ayrı bir neşvesi var. Aç-susuz duruyorsunuz; dudaklarınız kurumuş, bir yudum suya, “Bir olsa da!..” falan diyorsunuz. Sonra, iftar edeceğiniz zaman, Cenâb-ı Hakk’ın nimetinin kadr u kıymetini bilme söz konusu. لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, nimetimi artırırım Ben!” O şükrü hissetme; içtiğiniz zaman “Yahu suyun ne kıymeti varmış meğer!” deme. Şimdi Ramazan-ı şerifte, o bir bardak suyun kadri/kıymeti biliniyor. Orada öyle bir şükrediyorsunuz ki siz, hâlen en azından… “Elhamdülillah yâ Rabbi! Sen, bu suyu yaratmışsın.. su ile benim ağzımdaki münasebeti yaratmışsın.. yutağımdaki münasebeti yaratmışsın.. vücudumdaki münasebeti yaratmışsın.. vücudumda suya ihtiyacı yaratmışsın Sen.. ve ben, bütün bunları hissediyorum, onu yaratmışsın!..” İnsan bunları düşünmeyince -zannediyorum- gâfilâne yaşıyor demektir. İnsandaki tefekkür, tedebbür, tezekkür, taakkul kabiliyeti meseleyi böyle ele almayı iktiza eder. Şayet, bir iftar vaktinde, iftar, bunları düşündürüyorsa sana, bu da çok önemli bir husustur.

Sahura kalkıyorsun; gece, uykunu terk ediyorsun. Hele şimdiki dönemde, Terâvîh kılacaksın; yorgun-argın, vakit bulabilecek misin, bulamayacak mısın; iki saat uyuyacak mısın, uyumayacak mısın?!. Fakat o tatlı uykudan, yumuşak döşekten, sımsıcak yorganın altından sıyrılarak, sahura kalkacaksın, yemek yiyeceksin orada. Hususi yemek hazırlanacak; o, bir yönüyle ayrı bir mesele. Fakat senin kendi rahatını terk etmen, belki ailevî rahatını terk etmen, onlarla münasebetini terk etmen… Bunlar öyle fedakârlıklardır ki, Cenâb-ı Hak nezdinde neye tekâbül eder, bilemezsiniz.

Geçiyorum, çünkü meseleyi çok uzattık. Bunun ötesinde bir de “itikâf” var; bu da Türkiye’de çok unutulan ibadetlerden birisi. Bunlar yapılıyor fakat büyük ölçüde kadavrası yapılıyor; işin hakikati ile yapılan şey arasında numara-drop uygunluğu yok. Bir de “itikâf” var Ramazanın son on gününde, mescitlerde kalma şeklinde. Ama bugün bu ya hiç yok, ya o kadar azalmış ki, zannediyorum bunu -değil başkaları- imam da yapmıyor, müezzin de yapmıyor, Diyanet mensubu da yapmıyor, müftü efendi de yapmıyor, vaiz efendi de yapmıyor. “Oruç tutmak, yeter!” diyorlar; inşallah oruç tutuyorlardır, “Oruç tutmak, yeter!” falan diyorlar.

   Peygamber Efendimiz, Ramazan’ın son on gününü mescitte itikâfta geçirmiş ve bunu her sene yapmıştır. Esasen sünnet olan bu itikâfta hem halveti bir nebze zevk etmek, hem Ramazan’ın son on gününü en güzel şekilde değerlendirmek, hem de Kadir gecesini idrak etmek vardır.

Evet, bir de itikâf var; tamamen o Hak dostlarının halvet hayatları gibi bir şey, itikâf. Bütün “dünya ve mâfîhâ”dan sıyrılma… “Dünya ve mâfîhâyı bilen, Ârif değil / Ârif oldur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?” Bunu “Şuarâ leşkerine mîr-i livadır sühanım!” diyen Fuzûlî söylüyor: “Dünya ve mâfîhâyı bilen, Ârif değil / Ârif oldur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?” Bütün dünya ve mâfîhâdan -içindekilerden- sıyrılmak.. tamamen “görülüyor olma” mülahazasına kendini salmak; o akıntıya kendini salmak.. “Acaba görüyor olma mülahazası nasıl bir şey? Mir’ât-ı ruhuma nasıl aksedecek benim?” Hep o sevda ile koşmak… İtikâfa da böyle bakmalı!.. Orada, az yeme, az içme, hayrete varma, fânî olma, O’nu (celle celâluhu) bulma… İtikâf… Bu da biraz daha fazla sıkıntılara katlanarak, meseleyi farklı şekilde değerlendirme…

Şimdi sizler, inşaallah, Ramazan’ı böyle değerlendirirsiniz. Keşke imkân olsa burada da itikâf yapılabilse!.. Böyle bir proje vardı; bir arkadaşımız burada bir cami yapmayı düşünüyordu. Kıtmîr’in mülahazası, aynı zamanda tâife-i nisânın da kalabilecekleri bir yer olması yönündeydi. İhtiyaç yerleri de olsun, abdest alacakları yerleri de olsun; aynı zamanda orada Ramazan’ın son on gününde, onlar da, siz de itikâf yapın. Yüz tane insan, o değişik odalarda kalsın; mesela bir odada üç-dört kadın, bir odada üç-dört kadın; bir odada üç-dört erkek, bir odada üç-dört erkek; böyle, yüz insanın, iki yüz insanın itikâf yapabileceği yerler. Belli bir dönemde -belki- bunlar düşünülmemiş. Millet, o camilerde yapıyorlarsa şayet, yerlere mi serilip yatıyorlar ve öylece itikâf yapıyorlardı, onu bilemeyeceğim. Ama maalesef -hani Kıtmîr yirmi otuz sene de vaizlik yaptım- ben, öyle bir şeye rastlamadım; öyle garâipten olan şeye rastlamadım ben, “İtikâf yapan insan görmedim!” desem, sezadır.

Oysaki İnsanlığın İftihar Tablosu, yapıyordu; Râşid halifeler, yapıyordu; bize gelinceye kadar selef-i sâlihîn yapıyordu. Sonra musallaya mı kondu, yoğun bakıma mı kaldırıldı itikâf, o da öyle kaldı. İtikâf, Ramazan-ı şerifte, o buraya kadar denen şeyleri taçlandıran veya taçta sorguç haline gelen bir ameldir. Sizi tam bir âbid kralı haline getiren ibadettir; Allah’ın izniyle, sizi “âbid kralı” haline getiren bir sünnettir itikâf.

Hizmete kendini adamış insanlar, bu güzergâhta yürümeliler. Şayet başkalarına Cenâb-ı Hakk’ı anlatma, duyurma, gönülleri O’na karşı uyarma, Efendimiz’e karşı uyarma yolunda olan insanlar, bütün bu güzergâhta gitmiyorlarsa, esasen kimse inanmaz onlara. Evet, değişik vesilelerle hep ifade ettiğim gibi; birisi, bir kilisenin haziresinde, havranın haziresinde, bir Buda mabedinin haziresinde, bir Brahman mabedinin haziresinde neş’et etmiş ise şayet, ayrı bir kültürün çocuğu ise şayet; hâlihazırdaki İslam dünyasına bakınca, acaba hiç Müslüman olmayı aklından geçirir mi?!. Zannediyorum aklınızı, kalbinizle beraber yokladığınız zaman, nöronlarınıza sorduğunuz zaman, nöronların hepsi “bi’l-icmâ” -icmâ’a itiraz edilmez, bi’l-icmâ- “Vallahi biz buna ihtimal vermiyoruz!” diyeceklerdir.

Kırık Testi: RAMAZAN AYININ BEREKETİNDEN İSTİFADE İÇİN

Herkul | | KIRIK TESTI

Öncelikle, bu mübarek ayı en güzel şekilde değerlendirmek için Ramazan ve oruçla alakalı makaleler tekrar okunabilir. Özellikle “Ramazan Risalesi”, üzerinde dikkatle durularak ve müzakere edilerek okunmalıdır.

Ramazan-ı Şerif orucu çok önemli bir ibadettir. Belki namazla beraber umumiyet itibariyle Kur’an-ı Kerim’de otuz küsur yerde zekat zikrediliyor ama -bildiğiniz gibi- oruç için de Kur’an-ı Kerim’de sayfalar ayrılmış. Ve değişik cezalarda kefaret olarak aynı zamanda oruç takdir edilmiş. Bazı suçlara karşılık 60 gün, 10 gün, bazen de 3 gün oruç kefareti emredilmiş. Demek ki o, günahları, hataları eriten çok önemli bir faktör, insanı temizleyen ve yükselten bir unsur.

   Hâlis Oruç

Ramazan orucu doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a karşı bir vazife olarak, taabbudîlik mülahazasıyla eda edilmesi gereken bir ibadettir. Onda da mutlaka bir kısım hikmetler ve maslahatlar bulunabilir. Fakat aslında taabbudî olan ibadetlerle, Allah, kendi nazar-ı uluhiyetinde bir kulun kıvamı adına neyi görmek istiyorsa, onun Cennet’e girmesi ve ebedî saadeti ihraz etmesi adına ne ölçüde bir kıvama ihtiyaç varsa onları hasıl ediyor. Bunlara, avamca ifadesiyle, insanın Allah’a yakın olmaya liyakat kazanması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va’z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz.

Dolayısıyla bunlarda, dünyadaki faydalar, bir kısım maslahatlar, hikmetler de sezilse, görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler vardır. Yani bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’la arasında 70 bin perde olan, O’nu görmesi mümkün olmayan insanı, Allah’ı görecek keyfiyete yükseltiyor. Dünyada neyi verirse versin, Allah’ın rızasını peyleyecek kadar servete sahip olmayan bir insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor. İşte Ramazan orucuna da bakarken başta bu mülahazayla bakmak lazım. Yani insanın liyakatı adına bir fırsat, Cennet’e ehil hale gelmesi adına bir imkan, Cemâlullah’ı müşahede etmek için gerekli olan kıvamı ihraz etme yolunda çok önemli bir nimet.

Ayrıca, Allah teâlâ orucu nasıl va’z etmişse, neye “oruç” diyorsa onu öyle tutmak icab eder. İşte Ramazan-ı Şerif’ten beklenen neticeyi kazanması ve kendisine “yazıklar olsun” denmemesi için, insanın yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi aynı zamanda, ağzını da münasebetsiz, manasız, yakışıksız, hele buhtan gibi, gıybet gibi şeylerden mutlaka uzak tutması lazım. Hatta gereksiz şeylerden, yani kesret-i kelamdan uzak tutması, ağzını hayırla açıp-kapaması lazım. Her zaman tekrar edegeldiğimiz ifadeyle; dilini sohbet-i Cânân’la süslemesi lazım. Gözlerini keza öyle kontrol altına alması lazım. Yasağa bakmaması, baktığı şeyleri iyi görmesi, iyi yorumlaması, her şeyden iyi manalar süzmesi, iyi manalar sağması lazım.

Evet, bir mü’min, mâlâyâniyât, lağviyât ve lehviyâttan da kulaklarını uzak tutmalı, onları da Kur’an’a, sohbetlere ve güzel sözlere açmalı. Böylece ağzına ve batnına oruç tutturduğu gibi, –tabiri diğerle– yeme-içmeden kendisini kestiği gibi, başka zaman da mahzurlu olan şeylere karşı kapanmalı, hatta mahzuru olmasa bile faydasız olan şeylere de yanaşmamalı.. onları da lağviyât ve lehviyât saymalı, içine düşmemeli. Böylece eskilerin tabiriyle bütün âzâ u cevârihine oruç tutturmalı. Havâss-ı zahire ve bâtınasına oruç lezzetini tattırmalı.

Diğer taraftan, oruçta hulûs çok önemlidir. Kul, oruç tutarken hulûs içinde olmalı, yani onu Cenâb-ı Hakk’ın kendisine armağan etmiş olduğu bir hediye gibi telakki etmeli ve katiyen onun içine Rabbin rızasından başka bir şey karıştırmamalıdır. Dahası, sürekli “Orucumu tam tutamadım, onu hakkıyla eda edemedim, Ramazan’ın hakkını veremedim!” mülahazası içinde bulunmalıdır. Yoksa, bir şey yapıyor gibi çalıma girme, hatta başkalarına “şöyle tutuyorum, böyle tutuyorum” gibi caka yapma.. “Geceleri kalkıp şunu yapıyorum, bunu yapıyorum!” diyerek süm’a ve riyalara girme, ibadetlerinin güya derinliğini ihsasta bulunma.. bunlar ihlasa manidir ve o orucu da, onu tutanı da malum hadis-i şerifin tehdit sınırlarına girdirir:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, yemeden içmeden kesilmeleri onların yanına açlık ve susuzluktan başka kâr bırakmaz.” Öyleyse, orucun aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk’a, O’nun rızasına bağlanması lazımdır. Ve zaten sizin, orucu, O’ndan alıp kendinize mal etmeniz, onunla Allah’ın rızasının dışında bir kâr elde etmeye çalışmanız onun va’z ediliş hikmetine de aykırıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “Oruç sırf Benim rızam için tutulur, onun mükafatını da bizzat Ben takdir eder, veririm.”

Evet, her ibadetin dünyada bir kısım faydaları, maslahatları, hikmetleri görülebilir. Meselâ, zekat bir köprü, fakir sınıfla zengin sınıf arasında bir irtibat vesilesi olabilir. Mesela, insan hacca gider, hac aynı zamanda çok geniş bir kongredir; o toplantılarda dünyevi bazı şeyler hâsıl olabilir… Fakat orucun dışa vuran böyle bir yanı yoktur, o tamamen Allah’a aittir. Mükafatı da mağfirettir. Peygamber Efendimiz buyururlar ki, “Kim sevabına inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa onun geçmiş günahları affedilir.” Evet, şayet her sene tutulan oruçla insanın geçmiş günahları affediliyorsa, insan son tuttuğu oruçla son işlemiş olduğu günahlardan da affedilmiş ve temizlenmiş olarak Allah’ın huzuruna gider. Ve böyle bir insan kazanmıştır, Ramazan’ı değerlendirmişir. Dolayısıyla onun burnu yere sürtülmez ne burada, ne kabirde, ne de mahşerde… İsterseniz, bu mekanlarda, bu konaklarda herhangi bir derbederliğe maruz kalmaz da diyebilirsiniz.

   Ramazan ve Ribât

Bir diğer mevzu, oruçla -Hazreti Üstad’ın Ramazan risalesinde ifade ettiği gibi- nefsin terbiyesi de hedeflenmelidir. Oruç tutan bir mü’minin “Ben biraz daha gemini çekeyim bu nefsimin, bunu biraz daha Cenâb-ı Hakk’a yönlendireyim, tevcih edeyim. Onu kıllet-i kelâma, kıllet-i taâma, kıllet-i menâma alıştırayım. Bir seyr-i süluk ü ruhanîde, çile yoluyla elde edilen meziyet, fazilet ve derecât ne ise onları elde etmeye çalışayım.” demesi ve Ramazanı aynı zamanda bir riyâzat mevsimi olarak görmesi lazımdır. Zaten riyâzatın bir oruç yanı da vardır. Riyazatta esas olan, aç-susuz durma, yememe, içmeme, hatta her gün bir yudum veya iki yudum su içme.. bazen yemeği öyle azaltma ki, haftada bir, birkaç lokma, ölmeyecek kadar yeme ve kırk gününü böyle geçirme. Olmadıysa ikinci erbaînini, hatta üçüncü erbaînini öyle geçirme.

Bunlar bir nevî ruha kendi gücünü kazandırma adına yapılan şeyler. Bunlarda marz-ı ilâhî esas alınmazsa, Allah rızası hedef olmazsa o zahmetlere, sıkıntılara katlanmak da çok faydasız olur. İnsan, gerçekten bir kısım hârikulade şeylere mazhar olabilir; metafiziğin, fiziğe hükmettiğini görebilir, bir nazarla şuradaki mangalı havalandırabilir. Fakat bunların hiçbiri Allah nezdinde hiçbir şey ifade etmez. Evet, nefsin gemlenmesi, frenlenmesi bakımından oruç ciddi bir dinamiktir. Onun içindir ki, ehlullah sürekli riyâzat yaparak rûhî formlarını korumaya çalışmışlardır. Yogilerin aç-susuz durmakla rûhî güç ve kuvvetlerini kazandıkları, bazı mistiklerin nefislerine bir kısım eza ve cefa çektirmek suretiyle belli nisbette rûh yüceliğine ulaştıkları da öteden beri bilinen bir vakıadır. Ama ne yoginin ne de mistiklerin o yaptıklarıyla ahiret adına elde edecekleri hiçbir şey yoktur. Zira aç ve susuz kalma ve riyâzat yapma ancak ibadet niyetiyle yapılırsa bir değer ifade eder. Allah’ın rızası, ibadetleri Allah’ın rızasını tahsile bağlamakla elde edilir. İşte, Ramazan orucunda ehlullahın riyâzatla elde ettikleri şeyleri elde etme potansiyeli de vardır. Ramazan, aynı zamanda bir riyâzattır.

Ramazan orucu vesilesiyle, adetleri, tiryakilikleri terk etmek ve bir manada bağımsız yaşamak da mümkündür. Biz nefsimizi açlığa, susuzluğa alıştırınca cebrî öyle bir şeye maruz kaldığımız zaman da su-i îtiyâdımızdan dolayı hemen çarçabuk pes etmeyiz. Eskiler şöyle derlerdi: “Terku’l-âdât mine’l-mühlikât: Âdetleri, tiryakilikleri terk etmek helak eden, öldüren faktörlerdendir.” Yeme-içmeye alışırsın, farklı şeyleri yemeye, değişik meşrubat içmeye alışırsın. Oysa ki bir Müslüman, -farklı zamanlarda da ifade edildiği gibi- bir komando misal en ağır şartlarda bile yaşamaya kendisini alıştırmalı. İşte Ramazan bize bunu da tâlîm ediyor.

Hele neslin ıslahı için bir oraya bir buraya koşup duran kudsîlere Ramazan kim bilir ne hediyeler ne hediyeler takdim ediyordur. Dine ve millete hizmet yolunda sahur, iftar demeden seyr u seferler yapan kutlular kim bilir Ramazanda nasıl binlerce senelik semere elde ediyorlardır.

Evet, ribat, din ve milletin başına gelmesi muhtemel bela ve musibetler karşısında tetikte olma, inandığı davanın gereğini eda etme, kısacası “adanmışlık” vasfını ortaya koyma demektir. Adanmış bir insanın hedef ve gayesi uğrunda atacağı her adım ona ribat sevabı kazandıracaktır. Ya bu sevap bir de Ramazan ayının bereketine göre olursa!.. Herkes elde edebilir mi böyle bir mükafatı? Evet, kalbindeki hulûsa, niyetindeki derinliğe ve Allah’la olan irtibatının seviyesine göre herkes bu mükafattan istifade edebilir. Hadis-i şerifte bir ufuk gösterilmektedir. Sevabı tam kazananın hâli odur, ama herkes onun kadar olmasa da kendi seviyesine göre aynı semereden nasiptar olur.

Ramazan ayının kardeşliğe, dostluğa bakan bir yanı da vardır. İnsan oruç vesilesiyle düşünür: “Hiç yiyecek bulamayanların, yiyemeyenlerin, içemeyenlerin hâli nicedir acaba?” Onların durumunu açken çok daha iyi duyarsınız, anlarsınız. O da sizin semâhât, cömertlik hislerinizi şahlandırır. Onun için, millet bu hususu işleye işleye zamanla âdet haline de getirmiş; öyleki sanki yapmaları gerekli olan o değişik hayır, hasenat, himmet, zekat ve sadakanın mutlaka Ramazan-ı Şerif’te yapılması lazımmış gibi, cömertlik hislerinin tetiklenmesini bile beklemeden yapıyorlar. İşte görüyorsunuz, sadaka veriyorlar, sadaka taşları kuruyorlar. Şimdilerde sadaka taşları yerine çadırlar kuruyorlar. Diyorlar ki, “Allah’ın ikram sofraları açılmış yağmadır gelen alsın!” Belki gerçekten de Allah tarafından tetikleniyor insanların bu semâhât hisleri, hayır duyguları. Fakat belki de millet işleye işleye artık onu tabiatları haline getirmiş.

Bütün bunlar, Ramazan’ın bereketi. Ramazan’la gelen ve potansiyel olarak Ramazan’da bulunan bu fırsatları değerlendiren bir insan, Ramazan geçince hayıflanmaz. Çünkü o burnunun yere sürtülmesine mâruz kalmayacak, kendisine “veyh” çekilmeyecek bir insan kıvamını kazanır. O, Ramazan ayını iyi değerlendirmiş ve Cenabı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmuştur.. iki sevinçten birini her akşam iftar sofrasında yaşamıştır.. diğerini de, Rabbine kavuştuğu an tadacaktır.

   Soru: Az önce de -mealen- zikredilen hadis-i şerifte, “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurulurken “imanen ve’htisaben” kaydı konuluyor. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Men sâme Ramadâne îmânen ve’htisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi” buyurmuş; Ramazan’la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah’tan bekleyen mü’minlerin geçmişte işledikleri günahlarının affedileceğini müjdelemiştir.

“İmanen” kelimesi, inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alâkalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.

Evet, biz Allah’ın kullarıyız; Allah da bizim ma’budumuzdur. Ubudiyet düşüncesiyle O’na karşı yaptığımız ibadetler ve salih ameller O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdârdır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O’na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; “O eller boş olarak aşağıya düşmeyecektir.”

Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını gördüğüne, duaları işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir, vermezse vermez” gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icâbet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz “vermez” diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O’na gönülden inanmaktır. İnanacaksın ki, samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkartmaz, seni mahcup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, “imanen” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.

“İhtisap” kelimesi de sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfâtı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm’alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabe anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Mevlâ-yı Müteâl’den dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; ubudiyetimizi sadece O’nun hakkı olduğu için yalnızca O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, onları vazifemiz olduğu mülahazasıyla eda etmeliyiz.

Haddizatında, Cenâb-ı Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, “Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim” demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; “Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur” buyurmuştur. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah’tır.

Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, “ihtisap” tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfâtı O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.

   Soru: Bazı hadis-i şeriflerde, Ramazan ayı gelince “merede-i şeyâtîn”in zincire vurulduğu ifade ediliyor? “Merede-i şeyâtîn” ne demektir; onların zincire vurulmalarının tezahürleri nelerdir?

   Cevap: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur.” buyurmuştur. “Merede”, inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir. Evet, bu mübarek ayda, “merede-i şeyâtîn” zincire vurulmaktadır.

Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur’an ayında mü’minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeyâtînin elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.

Şüphesiz, Ramazan’da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında “Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da Ben vereceğim.” buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve Hak indindeki değerini kavramak, ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükâfâtını vermeye Cenâb-ı Hak’tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfâtın en önemli vesilesine de “Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor.” sözüyle işaret buyurmuştur.

Bu kutlu zaman diliminde mü’minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. “O Ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan’ı tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur’an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, “Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz’e gelip Kur’an’ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.” Mü’minler de, Rehber-i Ekmel’e ittiba ederek, o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Dahası, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.

İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, “Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!” demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan’ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytanlaşan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır-gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları.

Ne ki, görüldüğü gibi, insanlar bu huzur ikliminde büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah’ın izni ve inayetiyle, Ramazan’ı sükûnet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeyâtîn diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara faaliyet izni vermiyor.

   Soru: Buyurduğunuz gibi, Ramazan ayının önemli bir şiarı da teravih namazıdır. Teravih namazında nelere dikkat etmeliyiz?

   Cevap: Teravih, Arapça’daki “tervîha” kelimesinin cem’i (çoğulu) olup “teneffüs etmek, ruhu rahatlatmak, bedeni dinlendirmek” gibi manalara gelmektedir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rekâtının sonundaki oturuş, “tervîha” olarak adlandırılmış; sonradan bu kelimenin çoğulu olan “teravih” sözü, Ramazan gecelerinde kılınan bu nafile namazın ismi olmuştur. Teravih namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de teravih namazını kılmak sünnettir.

Peygamber Efendimiz Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış; daha sonra, teravihte cemaat farz kılınır da müslümanlar onu edaya güç yetiremezler endişesiyle yalnız kılmayı tercih etmiş; fakat, “Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah’tan umarak kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır.” diyerek ashabını bu namaza teşvik etmiştir.

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatu vesselâm) bir başka hadis-i şeriflerinde teravih namazı kılmanın önemini ve sünnet olduğunu şöyle ifade buyurmuştur; “Allah Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihlas ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa) günahlarından arınır, annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz olur.”

Teravih namazının cemaatle kılınması kifaî sünnettir; yani, bir yerleşim yerinde en az bir mecliste cemaatle teravih namazının kılınması gerekir. İki rekâtta bir selâm vererek ikâme etmek en faziletli olanıdır. Aralarda çeşitli salat u selâmlar, Esmâ-yı hüsnâ ile müzeyyen niyazlar, “hizbu’l-hasin” ve “hizbu’l-masun” gibi dualar okunabilir.

Günümüzde bazıları Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen bir hadisi esas alarak teravih namazının sekiz rekat olduğu üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Ne var ki, İbn Abbas (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da yirmi rekât ve vitir kıldırdığını rivayet etmiştir. Dahası, bu hususta sahabe efendilerimizin fiilî icması vardır. Nitekim, teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır; yirmi rekât olduğu fikri daha yaygındır. Binaenaleyh, çok yaşlı ve hasta kimseler, sadece sekiz rekata güç yetirebiliyorlarsa, hiç olmazsa o kadarını eda etmeli; ama gücü ve kuvveti yerinde olan mü’minler teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikame etmelidirler.

Ulema, teravih namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden fazla hatimle ikame etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Selef-i salihin, Ramazan boyunca teravihte Kur’an’ın hepsini okumuş veya okuyan birinin arkasında namaz kılmışlardır. Ne var ki, daha sonraki dönemlerde cemaatin durumu nazar-ı itibara alınarak, teravih namazını insanları camiden uzaklaştırmayacak bir şekilde kıldırmanın daha uygun olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.

Teravih namazı kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazın da ta’dîl-i erkana riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir. Yoksa yarış yapar gibi çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rüku ve secdeleri verip veriştirmek kat’iyen doğru değildir. Maalesef, son senelerde halk arasında “jet imam” tabir edilen kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak manzaralar sergilenmektedir. Mü’minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve ta’dîl-i erkanın gözetilmesine dikkat etmelidirler.

   Soru: Kur’an ayında, Kur’an sayesinde yeniden hayat bulabilmemiz için neler tavsiye edersiniz?

   Cevap: Bütün bir sene Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan’ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi’den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi.

İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i salihin efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim.

Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Bu itibarla, Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihin efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

Bamteli: FİTNE VE HÂBİL TAVRI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da ben seni öldürmek için el kaldıracak değilim; hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.”

Meşrû yolların dışında yol aramamalı.. Makyavelistçe hareket etmemeli.. hep Peygamberler Yolu’nda yürümeli.. istikâmet içinde olmalı.. bütün cihan çok farklı, çok değişik, çok abuk-sabuk yollarda yürüse bile, bu, hakiki mü’mine tesir etmemeli.. o, yol değiştirmemeli, yanlış güzergahlara sapmamalı.. doğru yürüdüğünden dolayı öldürseler bile, el kaldırmamalı.. mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamalı.. Hâbil gibi hareket etmeli, Kâbil gibi davranmamalı!..

Hâbil, hasetle dopdolu kardeşine diyor ki: لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لَأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.” (Mâide, 5/28) “Bana elini uzatsan, silahınla üzerime gelsen, öldürmeye teşebbüs etsen, ben sana el kaldırmam!” diyor; “Çünkü sen, öyle yapmakla esasen, kaybediyorsun, Cehennem’e yuvarlanıyorsun!”

Sabah, Müslim-i Şerif’te gördüğümüz hadisler çerçevesinde, “İki mü’min birbirini öldürmek üzere teşebbüs ederlerse, maktûl de Cehennem’e gider, kâtil de. Çünkü kâtil onu öldürmeseydi, o (maktûl) onu öldürecekti. İkisi de öldürmeye niyet etmişti.” İkisi de kötülüğe niyet etmişti ve ikisi de niyet ettikleri şeyin cezasını çekeceklerdir.

Evet, hususiyle günümüzde, maddî kılıç -maddî mukabele- kınına girdiğinden dolayı, Kur’an’ın elmas düsturları ile mukabelede bulunmayı bir esas ve bir düstur edinmeli. Ne derlerse desinler, ne ederlerse etsinler, iftiranın -Şâhânesi olur mu?- en denîsini bile irtikâp etseler, o kadar denâete düşmemeli. Yalan söyleseler, “İtiraf!” deyip iftirada bulunsalar, karalasalar, komplolar düzenleseler, sizi halkın nazarından düşürmek için akla-hayale gelmedik şeyler yapsalar, meselâ tâife-i nisâ ile buluşturmak suretiyle size bohemlik isnadında bulunsalar ve halk nazarında kıymetinizi yerle bir etseler, katiyen aynı mukabeleye başvurmamalı. Çünkü gerçek insan olmak, bunlara mânidir; “ahsen-i takvîm”e mazhariyet, bunları yapmaya izin vermez. Allah’ın kıvamında yarattığı bir varlık, böyle kıvamsızlık eseri olan şeylere katiyen tenezzül etmemeli; tenezzül edenler, kendi zilletlerini ortaya koymuş olurlar.

Bu açıdan da tarihin değişik dönemlerinde -Efendimiz’den evvel de Efendimiz’den sonra da (sallallâhu aleyhi ve sellem)- küçük çapta hep bu türlü hadiseler olmuş. Bazen çok büyük fitneler de vuku bulmuş. Mesela; Hazreti Ali döneminde Harûrîlerin hareketi, Hâricîlerin hareketi, Emevîlerin ona karşı çıkması… Bütün bu hadiseler karşısında Hazreti Ali efendimiz asla istikâmetten ayrılmamıştır. Başka bir vesile ile arz etmiştim, O’na demişler ki: “Harûrîler, filan yerde, bir temerküz (bir noktada/merkezde bir araya gelme), bir tahaşşüd (toplanma, yığılma) içindeler; size hücum edecekler. Onlar size hücum etmeden, -yerleri, şu- şu yol, şu yöntem ile hareket ederseniz, tepelerine binersiniz onların!” Fakat, “Ne mâlum bize hücum edecekleri?!.” demiş koca İmam. Ebû Hanife, fetvasını Hazreti Ali efendimizin o beyanına bina ediyor: “Size saldırıları/taarruzları kat’î olmadıktan sonra, mukabelede bulunulmaz; malınıza, canınıza kastetme ihtimali bile olsa!”

   “Fitne”nin imtihan, meşakkat, sıkıntı, bela, musîbet, rezalet ve azap gibi mânâları vardır; zamanla bu kelime küfür, günah, ihtilâf, düşmanlık, rüsvaylık ve fısk gibi her türlü kötülük için kullanılmaya başlamıştır.

O dönemdeki ve sonraki bu fitneler, hadis kitaplarının “Kitâbü’l-Fiten ve’l-Melâhim” bölümlerinde nakledilmiş. (“Fiten” kelimesinin tekili (müfredi) olan “fitne”nin imtihan, meşakkat, sıkıntı, bela, musîbet, rezalet ve azap gibi mânâları vardır. Zamanla bu kelime küfür, günah, ihtilâf, düşmanlık, rüsvaylık ve fısk gibi her türlü kötülük için kullanılmaya başlamıştır. Melâhim ise; melhame kelimesinin çoğuludur; melhame, savaş meydanı demektir.) Müslim-i Şerif’in de sonuna doğru gelirken böyle bir bölüm yer alıyor. Çok hadis kitabında da öyle olmuş. Sonra “Kitâbü’l-Fiten ve’l-Melâhim”de geçen konulara dair müstakil kitaplar da yazılmış; âhirzamanda zuhur edecek şeyler anlatılmış.

Efendimiz’in âhirzaman Peygamberi olması itibariyle, tâ o dönemden başlamış. O’na çektirenler, âhirzamanın o fitne-fesat insanları; Ebu Cehil’ler, Utbe’ler, Şeybe’ler, İbn Ebî Muayt’lar, -bağışlayın- Allah belası daha kimler?!. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini onlara karşı mukabele için hiç uzatmamış; evet, Hâbil gibi hareket etmiş. On üç sene Mekke-i Mükerreme’de… Kitapların satırları, sayfaları, paragrafları, O’nun çektiği şeyi ifade edemez; fakat onlar bir ölçüde anlatılmış ki, insan, başına gelebilecek o türlü şeylerin çirkinliğini görsün; hele arka planı ile anlayabilirse, ne kadar şenî’ şeyler imiş, ne kadar denî şeyler imiş, anlasın!..

İnsanlığın İftihar Tablosu’na, tarihin hiçbir döneminde yapılmayan kötülükler yapılmış. Alvar İmamı hazretlerinin ifadesiyle, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) başına gelen şeyler, Everest tepesinin başına binseydi, birden bire erir giderdi o dağ, Lût gölüne dönerdi. O (Alvar İmamı) böyle demiyor da, “Araya kılıç girerdi!” diyor. Fakat O, elini kaldırmadı, mukabele-i bi’l-misilde bulunmadı. Hatta Bedir savaşında Allah’tan emir geleceği, meşru müdafaa hakkı/izni verileceği âna kadar… أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ “Kendilerine savaş açılan mü’minlere, mukabil olarak savaşma izni verildi. Çünkü onlar, pek çok yönden zulme maruz kaldılar. Kuşkusuz Allah, onlara yardım edip zafer bahşetmeye kadirdir.” (Hac, 22/39) âyeti nâzil olacağı âna kadar… Sahabe efendilerimiz, Zeyd İbn Hârise, Hazreti Hamza gibi gözünü budaktan esirgemeyen insanlar, Allah Rasûlü’nün gözünün içine bakıyorlar; “İzin yâ Rasûlallah!” diyorlar. Evvela onların o mevzudaki teslimiyetlerine can kurban!.. O’nun lâl-u güher saçan dudaklarından o mevzuda izin ortaya konacağı âna kadar bir kere O’na teslimiyetlerini izhar ediyorlar, gösteriyorlar. Vaktâ ki o ayet nâzil oluyor, yapılması gerekli olan şeyi yapıyorlar ve Allah’ın izniyle işin üstesinden de geliyorlar.

Karşı taraf, tamamen “tenkîl” mülahazasıyla, “tedmîr” mülahazasıyla, “tetbîr” mülahazasıyla, “ibâde” mülahazasıyla, yani “kökten kazıma” mülahazasıyla üzerlerine geliyor, mekanize birliklerle. Onlar da o güne kadar o ölçüde sistematik bir savaşa girmemişler. Ama Allah emir verince, yapıyorlar. “Münzelîn” (özel indirilen) ve “Müsevvimîn” (nişanlı ve işaretli bulunan) melâike-i kiram, elli türlü velvele ile, gürültü ile iniyor, karşı tarafın moralini bozuyor ve müşriklere orada bir hezimet yaşatıyor. Müslümanların da kuvve-i maneviyeleri -zaten var olan kuvve-i maneviyeleri- bir kat daha zirve yapıyor, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Ama asıl mesele; bakın, düşünün: Medine-i Münevvere’ye teşrif buyuruyor, ikinci sene burada geçiyor. On üç sene de Mekke-i Mükerreme’de ezâ-cefâ, akla-hayale gelmedik şenâat, denâet, fezâate maruz kalıyor. Fakat Allah Rasûlü, elini kaldırmıyor. Evet, Hâbil gibi davranıyor, Hazreti İbrahim gibi davranıyor, Hazreti Nuh gibi davranıyor. Muztarr kaldığı zaman, (Hazreti Nuh gibi) رَبِّي إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Yenik düştüm Allah’ım! Yardım et!” diyor. Ve diğer peygamberler de aynı şeyleri söylüyorlar. Ömürleri boyunca, insanları hakka-hakikate davet ediyor, göz açmaya çalışıyorlar; ne var ki gözleri kapalı, kulakları tıkalı, kalbleri ölmüş o insanlar, o pozitif seslere karşı hep negatif davranışlarda bulunuyorlar. Fakat hiçbir peygamber, onlara karşı mukabele-i bi’l-misilde bulunmuyor. Bu yol, peygamberler yolu…

   Dün “Cemaat, yerin altındaki fayları kırıp deprem yaparak intikam alıyor!” diyebilen zavallılar, yarın da iki canlı bomba ortaya sürüp devlet eliyle terör estirilmesine rağmen elini bile kaldırmayan insanları bir de o yolla karalamaya çalışabilirler.

Diğerine gelince; bir kısım vehimlere binaen ne zulümler irtikap ediyorlar: “Bunlar da falanlara mensup, bunlar da filanlara mensup!.. ByLock kullanmışlar, dolayısıyla onlardan; tut, at içeriye bunları!..” Çocuklar ölsün, analar ölsün!.. Meriç’i geçerken, aileler boğulsun!.. Yüzlerce aile orada; cesetleri suyun içinde kalsın!.. Fakat bir kin, bir nefret, bir hazımsızlık, bir çekememezlik… Ha böyle bile olsa, bence, mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimânesinde bulunmamak lazım.

Evet, başkaları her şeyi yapabilir; hiç olmayacak şeyleri size isnad edebilirler. Bakın; olmuş şeylerden bahsedeyim size: Birileri dedi mi demedi mi? “Efendim, bunlar, fayları kırmak suretiyle bizi helak edecekler!,.” Yani bu hareket, bu Cemaat içinde, yerin altındaki fayları kıracak şeyler var, büyüler var, esrarengiz güçler var, kuvvetler var!.. O faylar nerededir, onu bilmez bu insanlar; sizin insanınız bilmez fayların nerede olduğunu. Belki Jeologlar (Sismologlar) bilirler; belki zelzelenin önceden olacağını bilirler. Zannediyorum onlar bile şiddeti mevzuunda kat’î bir şey söyleyemezler. Allahu A’lem, “Üç şiddetinde, dört şiddetinde, beş şiddetinde olacak!” derler, altı şiddetinde olur; “altı” derler, üç şiddetinde olur. Onlar bile meseleyi kestirip atamazlar. Ama bir tanesi kalktı dedi ki, “Efendim, bir fay kırılması yapmak suretiyle, bunlar, intikam alacaklar sizden!” Bir gün gökten bir meteor gelse, başlarına düşse, -elli defa hak etmiş olabilirler onu ve Allah da düşürebilir- bulundukları bir yere düşse, “Bunlar gökteki şeytanlara tesir ettiler; o şeytanlar vasıtasıyla bu meteor geldi, bizim başımıza düştü!” derler. Diyebilirler; çünkü şimdiye kadar yaptıkları şeyler, bu türlü şeyleri yapabilecekleri adına birer referans mahiyetinde. Evet, bunu yapabilirler bunlar.

Daha neyi yapabilirler? Bir gün şunu da yapabilirler: İki tane canlı bomba, ortaya sürerler; kendilerinden… Zaten o türlü -böyle- kendini öldüren, kâtil-maktuller vardır; hem kâtildir, hem maktûldür. Ve kendini öldüren, böyle intihar eden insanlar, kâfir gibi ebedî cehenneme giderler. Bunu IŞİD de yapabilir, Boko-Haram da yapabilir, Murâbıtîn de yapabilir; başkaları da yapabilirler, başkaları da yapabilirler. Şimdi, dünyanın her yerinde yapılagelen bir şey halini aldı, ahvâl-i âdiyeden bir şey haline geldi. Böyle iki tane -bağışlayın- sergerdan bulurlar; bunları birbirine düşürürler. Nereden çıkarıyorsun bunu? Şu âna kadar ortaya koydukları tablo, buna kadar yolun açık olduğunu gösteriyor. Sizden biriniz caddede yürürken, bir bayana emretmelerine ve onun sizin boynunuza sarılmasına kadar.. hemen, şip-şak orada fotoğrafınızı çekmelerine kadar.. “Bakın filanın haline!” demelerine kadar.. itibarınızı yerle bir etmelerine kadar… Buna kadar her şeyi yapmaya kararlı görünüyorlar. Çünkü tam bir “ibâde”ye, “tenkîl”e, “tedmîr”e, “tetbîr”e niyet etmişler; bunlar Arapça kelimeler, tamamen bitirme, kökünü kazıma demek.

Bakın dünyanın değişik yerlerinde, o mübarek ışık müesseselerini söndürmek için etek etek para döküyorlar. Hazineyi bitirmişler, bir yerde bir kuruş kalmamış; fakat “Olsun!” diyorlar, “Bunları bitirme, bir gâye-i hayaldir; bunları bitirirsek, kazandık; Nobel ödülü alırız!” Şimdi bütün bunlarla, meseleyi bütüncül bir nazar ile değerlendirdiğiniz zaman, meseleye bütüncül bir nazarla, mahrûtî olarak baktığınız zaman, bu türlü şeyleri de yapabileceklerine ihtimal vermek lazım. Değişik şehirlerde üç-beş tane sergerdan bulabilirler. Birkaç yerde, birden bire, bu türlü şeyleri yapabilirler. Ve onlardan bir tanesine de “Ben, evlere gidip-gelmiştim!” dedirtebilirler; “Bunların okullarından mezundum!” Kendilerinin bile o okullardan mezun olmayanı çok azdır ama öyle dedirtirler: “Ben, bu okullarda okumuştum!” Yani, demek ki, “Bana bu türlü şeyler, o okullarda öğretildi!” Böyle demek/dedirtmek suretiyle, dırahşan çehreli bu Cemaat mensuplarını karalamak için, ellerinden gelen her şeyi yaparlar.

Bir gün birileri denâet ve şenaatlerinin gereği bu türlü şeylere başvursalar bile… İnşaallah, bu türlü şeylere başvurmaya cesaret edemezler, teşebbüs edemezler. Hatta hüsnüzannıma binaen diyeyim: Anadolu insanı, bu kadar alçak, bu kadar hayvan olamaz; كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Hayvanlar gibidirler, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) denilenlerden olamaz! Bu da benim hüsnüzannım. Fakat bir gün, bu olumsuz şeylere bile teşebbüs etseler, bize düşen şey, Hazreti Hâbil gibi demektir: لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لَأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.” (Mâide, 5/28) Sen silahınla, kamanla, kordanla (Korda: Bir çeşit eğri kılıç), kılıcınla üzerime gelsen, atom bombanla üzerime gelsen, ben ya evime kapanırım, ya dükkanıma kapanırım ama sana katiyen elimi uzatmam!..

Bunu büyük ölçüde, sen, senin arkadaşların sergiledi; alın teri ile kazandıkları, amele gibi çalışıp yaptıkları okulları, üniversiteye hazırlık kursları, evleri işgal edilirken. Bir kısım işgalciler, mütegallipler, mütehakkimler, mutasallıtlar, mütemellikler gelip o müesseselerin tepesine kondukları halde, mukabele etmediler. İnanarak söylüyorum, televizyonlar gösterdi, gördüğüm şeyleri ifade ediyorum; yüz ekşitmesiyle bile mukabelede bulunmadılar. Yalvardılar, yakardılar, “Hukuk!” dediler ama onlar, hukuku “guguk” anladılar; “adalet!” dediler, onlar adaleti “dalalet” anladılar. Onlar bildiklerine göre hareket ettiler; fakat sizin arkadaşlarınız da kendilerine yakışır şekilde davrandılar. Belki onlardan burada bulunanlar da vardır; dünyanın değişik yerlerine tohum gibi serpilenler de vardır.

   “Eğer Allah, zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir.”

Bu da Cenâb-ı Hakk’ın bir takdiridir. Antrparantez arz ediyorum: İstihkâkımıza binaen Cenâb-ı Hak, böyle yapmıştır. İstihkâkımıza binaen böyle yapmıştır ama daha büyük hayırlara vesile kılmak için de böyle yapmış olabilir. Biz, Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfettiği avantajları, yerinde rantabl olarak değerlendirmemiş olabiliriz. Mesela neden o imkânlar elimizdeyken, sadece dünyanın yüz yetmiş ülkesinde değil de gidip Merih’te, Utarit’te, Zühal’de, oralarda bile “Acaba inanacak insan var mı?” diye otağlar kurmadık? Neden onun yolunu aramadık?!. Bunu sorabilir Cenâb-ı Hak bize: “Hani sizin Peygamberiniz, yürekten bağlı bulunduğunuz Zat (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!’ demiş, size bir hedef göstermişti. Gayb-bîn gözüyle de bir gün öyle olacağını haber vermişti; لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ ‘İstanbul -kasem olsun- fethedilecektir.’ dediği gibi ‘Benim adım/nâmım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!’ demişti. Neden siz, bu hedefi realize etme istikâmetinde bir gayrette bulunmadınız?!.” Bir şefkat tokadı, hafif böyle, böyle…

Ne yaptı bu sizi? Dünyanın değişik yerlerine tohumlar olarak saçtı. Fakat yaptığı şeyde yine hayır vardır. Siz, gittiğiniz her yerde tohum olun!.. Toprağın bağrına düşün, oradaki insanların bağrına serpilin!.. Sonra bir tohum iken, birkaç başak halinde meydana gelin; binlerce dâneyi netice verecek hale gelin! Şimdiye kadar gidilmemiş, anlatılmamış hakikatleri, onlara da anlatın. Bazıları, bütünüyle kabullenir; bazıları, bazılarını kabul eder; bazıları, kendi değerlerinin yanında “Bunlar da birer değerdir!” diyebilir; bazıları, “Bunlar, diyaloga girilebilecek insanlar.” türünden bakar; bazıları, “Bunlar el kaldırmazsa, bunlara el kaldırmamak lazım!” derler… Bütün bunlar, sizin o ince, o nezih, o şeffaf ruhlarınıza karşı, Cenâb-ı Hakk’ın yaratması ile bir mukabeledir; bunların hepsi, kazanımdır.

Bu açıdan, mâruz kalınan şeylere böyle bakmalı, Allah’ın izni-inayetiyle. Ve hakikaten bulunduğumuz yerlerde, konumumuz ne ise, durumumuz ne ise, onu orada rantabl değerlendirmeye bakmalı. İhtimal, Cenâb-ı Hak, buna binaen yapmıştır ama bir şefkat tokadıyla yapmıştır bunu!..

Karşı taraftakiler, “Siz bu meseleyi böyle yapın!” diye sizi böyle tutup savursalardı, “Niye duruyorsunuz Türkiye’de? Gidin dünyanın değişik yerlerine ve kutsalınızı/mukaddeslerinizi bütün âleme duyurun!” şeklinde samimi bir niyet ile söyleselerdi, إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller ancak niyetlere göredir.” fehvasınca, niyetlerinin mükâfatını görürlerdi ve hepsi “Cuppp!” diye Cennet’in göbeğine düşerdi. Fakat bir düşmanlığa, bir kine, bir nefrete, bir hasede, bir yok etme mülahazasına binaen, “Bunları yok etmek lazım!” mülahazasına binaen yaptıklarından dolayı, sizin için hayır kapıları açıldı kale kapıları gibi, ardına kadar; fakat onlar da o hayır kapılarını kapattılar, arkasına da sürgüler sürdüler. “Bir daha hayır gelmesin!” diye ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Hayır kapıları bütünüyle kapanınca, şer kapıları ardına kadar açılır. Tâbir-i diğerle, Hazreti Gazzâlî’nin ifadesiyle, “Meleklerin nüfuz edeceği kapılar kapanınca, şeytanların nüfuz edeceği kapılar ardına kadar açılır.” Şeytanların nüfuz edeceği kapıları, ardına kadar açtılar -hafizanallah- ve kendi helâketlerini, felâketlerini hazırladılar.

Bununla beraber, Allah, Erhamürrâhimîn, Rabbü’l-âlemîn’dir. وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir. Vadeleri gelince, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.” (Nahl, 16/61) Evet, Allah, her zulmeden canlıyı hemen helak etse, yeryüzünde debelenen bir varlık kalmaz! Hayvanlar, birbirlerini yiyorlar/parçalıyorlar; insanlar, birbirlerine karşı haksızlık yapıyorlar. Her haksızlık yapan, kulağından tutulup ipe götürülse, o zaman yeryüzünde hiçbir canlı kalmaz. Çünkü hepimizin şöyle-böyle bir zulmü vardır.

“Allah, imhâl eder, fakat ihmal etmez!” Mahkemelerin imhâl etmeleri, mehil vermeleri gibi, “Bir kere daha düşünün, bir kere daha düşünün, bir kere daha düşünün!..” der adeta: Hayır istikametinde düşünün; başka yol ve yöntemler -bu mevzuda- ortaya koyun… Bunun için “Allah, imhâl eder, fakat katiyen ihmal etmez!” Ayrıca, “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbad olur!” denmiştir ki, tarih, dünden bugüne bunun binlerce misali ile örgülenmiş -insanın midesini bulandıran- bir dantela gibidir.

Bu açıdan, olup biten şeyleri, رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نَبِيًّا صلى الله عليه وسلم “Rab olarak, Allah’tan razı olduk. Din olarak İslam’dan hoşnuduz. Peygamber olarak da Allah Rasûlü’nden bütün benliğimiz ile memnunuz!” Allah, bizi bu anlayıştan uzaklaştırmasın!..

   Sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, aktif sabır kahramanları için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.

Evet, bu ayrı bir konu idi; istidradî olarak ifade ettik. Asıl mevzuya dönecek olursak; onlar her şeyi yapabilirler fakat biz şimdiye kadar ne yaptıysak, o mevzuda kararlı durmalıyız. Cânice, vahşice el uzatanlara bile, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamalıyız.

Kur’an-ı Kerim, belki o ruhsatı veriyor, belli bir dönemde. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)  Size ikâb ederler ise, misli ile mukabelede bulunabilirsiniz ama bakın, daha a’lâsı var: وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Dişinizi sıkar, aktif sabır içinde bulunursanız, bu, sizin için daha hayırlıdır.

“Aktif” kaydını koyuyorum; arkadaşlar, terminolojiye vakıf olanlar biliyorlar bunu. Durağan bir sabır değil. “Hele durun, bekleyin, karışmayın bir şeye!” Hayır, öyle değil. Allah sizi hangi konuma itmiş ise, o konumda yapabileceğiniz şeyleri yapabileceğiniz bir sabırdır. Orada şartlar, neye müsait ise, imkânlar neyi elveriyorsa, onları yaparsınız. Buna da “aktif sabır” diyoruz. Bunda, bir sabretme sevabı var, bir de aynı zamanda aktivite/aksiyon sevabı var.

Hiç olmaz şeyler karşısında, olumsuzluklar karşısında, çok ciddî aktiviteler ortaya koymak suretiyle, tarihin seyrini değiştirme, hadiselerin rengini değiştirme ve hadiselere göre yepyeni bir dantela ortaya koyma… Devr-i Risâletpenâhi’de, İşin Pişdârı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ortaya koyduğu gibi, yepyeni bir dantela ortaya koyma, âlemi imrendirme… “Allah Allah! Böyle insanlar da varmış! Tokat yiyorlar, Hazreti Mesih gibi davranıyorlar: Dön öbür tarafına da bir tokat vursun, hınçlarını alsınlar; sonra nedâmeti, pişmanlığı onlar duysunlar!” dedirtme… İşte, günümüz böyle bir gün. Bir gün, biraz evvel bahsettiğim en şenî’, en denî işlere teşebbüs etseler bile, siz, sizin karakterinizin gereğini yapacak, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmayacaksınız!…

Bir eski dost, gazetede yazı yazmış; “Seçim sath-ı mâiline girildiğinden, bunlar, bir kısım terör hareketlerine başvururlar!” demiş. Hâlbuki bu camianın insanları, iki senedir belki terör ölçüsünde baskılara maruz kaldıkları halde, yumruklarını bile sıkmadılar. Evet, size soruyorum: Hiçbiriniz gördünüz mü böyle bir şeyi?!. Görmedik!.. Vallahi ben de görmedim! Ha, yemin ediyorum: Vallahi ben de görmedim! Irza tecavüz eder gibi, namusa tecavüz eder gibi davranan kimselere asla mukabele etmediler. Kıtmîr de o binaların bazılarında amele gibi çalıştı. Milletin malı değil, orada o işe gönül vermiş insanların malı. El konduğu zaman… Benim gözümde tütüyor kaldığım odalar. Orada talebelerimle meşgul olduğum yerler gözümün önünde tütüyor. Burnumun kemikleri sızlıyor ama… Kur’ânî tavsiye: وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Sabrederseniz aktif sabırla, bu sizin için daha hayırlıdır!.. Bu yolu, bu yöntemi seçin, intihap edin! Katiyen gerçek insan olma tavır ve davranışlarınızdan fedakârlıkta bulunmayın!..

   Hizmet gönüllüleri, Müslümanlığın itibarını muhafaza adına, müstakim çizgilerinde sabit-kadem olmalı ve her şeye rağmen, canavarların canavarlığına karşı insanî değerleri korumalıdırlar.

Şimdi bu mesele, tarih boyu hep cereyan edegelmiş; Hazreti Ali efendimiz döneminde olduğu gibi, Emevîler döneminde de olmuştur. İşte bir Haccâc’ı düşünün: Yetmiş, seksen bin insan öldürmüş; Tâbiîn’den öyle kimselerin kanına girmiş ki!.. Mesela, bir Saîd İbn Cübeyr; onu da şehit ettiği zaman zaten çarpılmış; bu defa titreye titreye ölmüş, kendisi de ölmüş. Bütün bunları yaparken, esasen serkârının saltanatının devamı adına yapmış: Emevî devleti ayakta kalsın böyle; bunun dışında, onu tam kabul etmeyen, biat etmeyen kimselere gelince, “Bunların hepsinin yok edilmesi lazım!” Irak’a -Irak-ı aceme- ilk defa gittiği zaman demiş ki: “Ey ehl-i Irak, ehl-i şikâk, nifak ve mesâvi-i ahlak! İçinizde çok olgunlaşmış kelleler görüyorum; onları almak da bana düşüyor!” Daha baştan, onlarla ilk karşılaştığı zaman, içinin levsiyâtını bu şekilde onların yüzüne çarpıyor. Ve senelerce o mezâlimi yapıyor orada, onları baskı altına almak istiyor.

Yezîd de yapıyor aynı şeyi, ondan evvel Yezîd yapıyor. Nereye kadar yapıyor? Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) alnından öptüğü seyyidinâ Hazreti Hüseyin’i, Kerbelâ’da, Revân nehri kenarında, otuz-kırk insan, silahsız insanla beraber şehit etmeye varıncaya kadar. O dönemde de cereyan ediyordu bu türlü şeyler. Fakat ne Hazreti Hasan efendimiz, ne Hazreti Hüseyin efendimiz, ne de Hazreti Ali efendimiz katiyen onlara ellerini kaldırmadılar. Hazreti Ali efendimizi biraz evvel arz ettim. Hani, “Harûrîler şöyle yapacaklar Harura/Haravra’da. Efendim, senin için hazırlanmışlar!” dendiğinde “Ne malum bana hücum edecekleri!” falan diyor; bu kadar civanmertçe davranıyor.

Hazreti Hasan efendimiz de Peygamber Efendimiz’in bir buyruğunu gerçekleştiriyor: “Benim şu şanlı torunum var ya!.. Bu, bir dönemde fitne zuhur ettiği zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle, o fitneyi önleyecek!” Hazreti Ali ile Muaviye döneminde -esas- bir fitne olduğu zaman… Sonradan kendisi halife seçilmiş olan Hazreti Hasan efendimiz; “Ben, hakkımdan vazgeçtim!” diyor; hakkını ona veriyor ve kendisi Medine-i Münevvere’de oturuyor.  Fakat her zamanki paranoya yaşayan insanların yaptığı gibi, “Ne olur, ne olmaz!” diye onu zehirliyorlar; “Bugün vazgeçti ama yarın yine bir etraf toplayabilir, bir şey yapabilir!” falan diye zehirliyorlar.

Hazreti Hüseyin de Kerbelâ’da şehit ediliyor. Kırk insan ile gidiyor ama “Irak’a gittiği zaman ne olur ne olmaz; etrafına insan toplayabilir, üzerimize gelebilir. En iyisi mi -muhtemel- o bize saldırmadan evvel, bizim onun kellesini almamız lazım!” mülahazasıyla onu da şehit ediyorlar.

O dönemde cereyan eden o hadiseler, bize bir tenbih idi; arkadan gelenlere, Siyer sayfalarında, paragraflarında bir tenbih idi: “Dikkat edin bunlara!.. Bu beşer, beşeriyetini koruduğu sürece -genlerinde var onun, bir yönüyle- her zaman aynı şeylerle karşı karşıya kalabilirsiniz! İşte bu türlü şeyler ile karşı karşıya kaldığınız zaman yapmanız gerekli olan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) o tavsiyesine uymaktır. Bu, peygamber yoludur.

El-âlem senin üzerine geliyor; sen bir tebessüm ile onu yumuşatmaya bak. Biraz evvel arz ettim, Hazreti Mesih gibi davranarak, onu yumuşatmaya bak. Çünkü bir taraf fitneyi temsil ediyorsa, öbür taraf da temsil ederse fitneyi, fitne, muzaaf hale gelir, katlanır. Şayet bunda temâdî edilirse, mük’ab hale gelir. -Bu tabir, Ziya Gökalp’a ait; mük’ab, üç buudlu demek.- Üç buudlu fitne haline gelir, hafizanallah. Yani, insanlar birbirlerinden on kilometre değil, yüz kilometre uzaklaşmış olurlar. Ve bu, bir uzaklaşma fasit dairesi -kısır döngüsü- oluşturur. Bu insanların sonra bir araya gelmeleri de âdetâ imkânsız hale gelir. Buna meydan vermemek için birileri yerlerinde oldukları gibi durmalı; karakterlerine uygun bir tavır sergilemeliler.

O gün öyle olduğu gibi, daha sonraki dönemlerde de olmuş, daha sonraki dönemlerde de olmuş… Nitekim Barbaros Frederic’ler, Richard’lar -bizim “Arslan Yürekli Richard dediğimiz kimseler- Müslümanlara o kadar kötülük yaparak Mısır’a kadar gittiler, Sudan’a kadar uzandılar; fakat nedâmet içinde geriye döndüler. Richard, geriye döndükten sonra der ki: “Ben, insanlığı Selâhaddin’den öğrendim! Selâhaddin-i Eyyûbî’den öğrendim insanlığı!” O, İngiltere’ye dönerken, Balkanlarda Kazıklı Voyvodalar var. Selâhaddin, onlar zarar vermesinler diye, bir hey’et ile gönderir onu; onlar, ona zarar vermesinler diye. Hatta o hasım komutanlar hastalanınca, doktor da olduğundan dolayı, Hazret onları tedavi eder. Selâhaddin…

Onun için Akif, onu Fatih ile beraber zikreder, Bülbül Şiiri’nde. “Eşin var, âşiyânın var, baharın var ki beklerdin / Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? / O zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun / Cihanın yurdu çiğnense hep, çiğnenmez senin yurdun.” Bülbül Şiiri… Onda der ki: “Selahaddin-i Eyyûbî’lerin, Fatih’lerin yurdu.” Fatih ile at başı hale getirir; çünkü o, insanca davranmıştır. Fatımîler, orada ona ihanet ettikleri halde, Fatımî kadına karşı sırtını döner; “Ben, sizi rahatsız ettiysem, bıçaklayabilirsin beni!” der. Kadın, bıçağı kendi bağrına saplar. Sonra o döner, onu tedavi eder.

Bizim karakterimiz, budur. Müslümanın karakteri, budur. Hazreti Ruh-i Seyyidi’l-Enâm’a bend olmuş insanın karakteri budur. Bend olmuş isen, bendegâna düşen şey, Şehsuvar’ına uymasıdır. O, hangi yolda yürümüşse, nereye doğru gidiyorsa, O’ndan ayrılmamak lazımdır; O’ndan ayrılmak, felaket getirir, hafizanallah. Efendimizin yolu…

Mü’minler, her zaman mü’mince davranacak, mü’mince tavır sergileyecek, dünya çapında, evrensel çapta kendi itibar ve kredilerini koruyacaklardır. “Haa gerçekten tiksinti uyaran şu insanlar var ama ütopyalara mevzu olabilecek şunlar da var! Campanella’nın Güneş Devleti’nde anlattığı insanların önünde, onun sisteminin önünde insanlar… Kuracakları sistemle insanlara huzur soluklatacak, hep oksijen yudumlatacak insanlar da var!.. Böyle bir hareket de varmış. ‘Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz gerek!’ diyen insanlar da varmış!” dedirteceklerdir. İşte biz böyle davranmak, Müslümanlığın kendisine has o yüksek itibarını koruma adına, her şeye rağmen, canavarların canavarlığına karşı insanî değerlerimizi korumak mecburiyetindeyiz.

Nahoş söz söyledimse, sizden özür dilerim; Allah’tan da affetmesini niyaz ederim. İnsanım, eksiğim-gediğim boyumu aşkındır; kusur edebilirim her zaman ama inandığım şeyleri söylemeye çalıştım. Vesselâm.

Kırık Testi: KARARAN DÜNYAYA RAĞMEN APAK BİR AY

Herkul | | KIRIK TESTI

Dünyada iç içe buhranlar yaşanıyor. İnsanlık huzursuz ve hep hafakanla oturup kalkıyor. Yarınlar hakkında kimsenin olumlu bir düşüncesi yok. Hâdiseler boz bulanık, herkes feveran içinde, emeller de simsiyah. Zalim zulmüyle dünyanın çehresini karartıyor, mazlum acz içinde yeisle kıvranıyor; imdada koşacaklardan henüz haber yok; “medet” diye bağıranların da ne istedikleri belli değil. Bir sürü kanlı el ve kirli yüz, bir sürü de insanlara karşı merhametsiz ve Hak’tan utanmaz yüzsüz.. ve daha bir sürü mesâvi… Biz bunları mırıldanıp duralım; Ramazan bir kez daha ufukta sessiz bir dolunay gibi belirme yolunda. Ziyası şimdiden ufkumuzu aydınlatıyor gibi ve muvakkaten dahi olsa içlerimizde bir inşirah var.

İnsanlar duygularıyla, düşünceleriyle ne kadar kirlenirlerse kirlensinler, hemen her Ramazan o büyülü ziyasıyla ne yapar yapar mutlaka onlara bir yudum ışık sunar; arındırır sinelerini isten-pastan.. istidatları ölçüsünde nurlandırır çok kimseyi ve kendine benzetir. Siler ufuklarımızdan sisi-dumanı. Akar gönüllerimize o uhrevî tat ve neşvesiyle. Maytaplar gibi ışık olur dökülür başımızdan aşağı; dindirir hafakanlarımızı, yumuşatır o haşin ve hırçın düşüncelerimizi.

O hemen her gelişinde, gökten inen bir sekîne gibi, o semavî renk; câzibesi, şivesiyle iner aramıza ve duyurur büyüsünü ruhlarımıza. Biz onu, o bir aylık misafirliği ile her gelişinde o kadar tılsımlı buluruz ki, geldiği gibi hep taptaze kalır aramızda ve giderken de bir hasret ve hicran bırakır içimize.. bekleriz bir sene boyu yeniden dönüp geleceği günleri. Vâkıa, orucuyla, iftarıyla, sahuruyla, teravihiyle ona karşı her zaman bir alışkanlık, bir ülfet de söz konusudur; bu itibarla da, bir mânâda gelişine çok hayret edilmez, gidişinde de şaşkınlık yaşanmaz. Ancak, onun sadece vicdanlar tarafından duyulup sezilebilen öyle bir semavî yanı vardır ki, nefislerimizi arındıran, gönüllerimize safvet çalan, hislerimizi bileyen ve her gelişinde bize yepyeni bir şive ile çok farklı şeyler anlatan bu yönü ile işte o, hiçbir zaman solmaz, renk atmaz, matlaşmaz ve mihmandarlarını bıktırmaz; aksine hemen her zaman bir bahar edasıyla gelir tüllenir, sonra da içimizde bir hazan duygusu bırakır öyle çeker gider.

Evet o, hemen her sene, göklerin bir sırrı ve büyüsü olarak gelip başımıza boşalırken, önceki gelişlerinden çok farklı bir derinlikle kendini hissettirir. Biz de her defasında onu daha farklı, daha füsunlu bulur ve aşk ölçüsünde severiz. Aslında o gelirken, aylarla günlerle oynaya oynaya, mevsimden mevsime atlaya atlaya hep bir farklılık sergileyerek gelir; gelir ve gönüllerimizde mevsimlerin havası, rengi ve deseni ile tüllenir.

Bazen, o semavî sıcaklığını karın-kışın bağrına boşaltır; bazen yaz günlerinin hararetiyle bütünleşerek bize iradelerimizin hakkını vermeyi hatırlatır ve bir mânâda azmimizi biler, basiretlerimize kalbî ve ruhî hayat ufkunu gösterir; bazen şebnemler gibi bahar çiçekleri üzerine konar ve bize diriliş şiirleri söyler; bazen de hazanın kasvetini semavî neşvesiyle delerek bizi dünyevîliğin darlıklarından uhrevîliğin ferah-fezâ iklimlerine alır götürür.

Biz, ayın-güneşin tulû ve gurûbu gibi, müneccim hesabıyla onun da ne zaman geleceğini biliriz; ne var ki o, her gelişinde ve gelip misafir oluşunda bize bir sürü sürpriz yaşatır: Hayatımızı bir baştan bir başa değiştirir; yememize-içmemize, yatıp kalkmamıza müdahale eder, kabiliyetlerimiz ölçüsünde bizi ruhanîlere benzetir ve edip eylediği bütün bu işlerle gönüllerimizde gökler ötesinin vefasını seslendirir.

Hemen her sene Ramazan’ın gelmesiyle, âdeta gökler yere inmiş gibi olur; sokaklardaki ışıklar, şerefeleri çepeçevre saran lambalar, minareler arasındaki mahyalar, şurada-burada parlayıp sönen maytaplar bize yer yer semanın yıldızlarını, meteorlarını hatırlattıkları gibi; olabildiğine incelen, incelip bütün bütün saflaşan ve melekler gibi masumlaşan mü’minlerin camilerdeki o derin hâlleri, gece hayatları, imsak ve iftarları da gönüllerimizde ruhanîlerle beraber bulunduğumuz hissini uyarır. Öyle ki, kalb ve ruh ufkuna açık olan bir mü’min, her sahurda ayrı bir şölen yaşar, her iftarda ayrı bir heyecanla köpürür, her teravihi ayrı bir ruhanî zevkle eda eder ve çok defa görüp duyduklarıyla kendini âdeta bir rüya âleminde sanır. Her zaman gufranla tüllenen bu mübarek ay, atmosferinde yaşayanlara bunları vaad ettiği gibi, dinle, diyanetle şöyle-böyle münasebeti olan hemen herkesin üzerinde farklı tesirler icra eder.

O kendine has büyüsüyle mü’min gönüllerin hudutlarını değiştirir, onların tabiatlarına kendi boyasını çalar, yürekten inananlara açık-kapalı ötelerin esrarını hissettirir ve insanlara cismaniyetlerinin üstünde farklı varlıklar olma yollarını açar. Onun gelişiyle, insanî hisler sürekli mâverâîlik mırıldanır. Öteler duygusu en enfes kokular gibi hemen her tarafa siner. Bir ay boyu, bu kutlu zaman bize, hiç duymadığımız en derin sükûtî şiirlerini inşad eder ve iman, ibadet –bunlar bu sükûtî şiirin temel unsurlarıdır– el ele vererek basiretlerimize ilimlerin alanını aşkın ve temâşâsına doyum olmayan ne büyülü ufuklar açar.

Güneşin hemen her zaman değişik dalga boyundaki şuaları topyekün eşya ile bir çeşit münasebet içinde bulunduğu gibi, Ramazan ayında da gökler ötesi âlemler, arzla, arzlılarla ve hususiyle de mü’min gönüllerle her an farklı tesirler ortaya koyar; melekûtî âlemler, güneşin ziyasının kat kat üstünde her tarafa bir ruh, bir mânâ, bir füsun neşreder; Hakk’a açık gönüllere kendi derinliklerini duyurur ve kendi ledünnîliklerini aşılar. Bu sayede âdeta, dünya-ukbâ yan yana gelir; birinden diğerine ibadet ü taat, ondan da berikine hayır ve bereket akar durur. Bu durum insanda öyle derin hülyalar ve hisler uyarır ki, dünyada hiçbir şey o kadar güzel ve o kadar büyülü olamaz. Bazen mabetlerdeki sesler kandillerden boşalan ışıklara karışarak başlarımızdan aşağıya boşalırken hemen hepimizde gönüllerimizi hoplatan, gözlerimizi kamaştıran öyle bir hâl hâsıl olur ki, içinde bulunduğumuz bu tılsımlı atmosferden asla ayrılmak istemeyiz. Ayrılsak da gönlümüz hep orada olup bitenlerle çarpar.

Biz Ramazan’da her günü bir bayram neşvesi içinde duyar, ev-iş-mabet arası gel-gitlerimizde hep onun sıcaklığını hisseder, uhrevîliklere açılma hülyalarına dalar; yer yer mabede koşar, Rabbimize karşı uzaklığımızı aşmaya gayret gösterir, dua ve niyazla hayır temayüllerimizi güçlendirir, tevbe ve istiğfarla da mânevî kirlerden arınmaya çalışırız; gece-gündüz Hak karşısında her duruşumuzu ayrı bir tasfiye faslı olarak değerlendirir ve âdeta yaşamanın rengini değiştiririz. Böylece hayatımız bilinmez bir bilmece olmaktan çıkar; teneffüs edilen, duyulan ve bir haz olup içimize akan, tadına doyamayacağımız bir güzelliğe dönüşür. Hele, ezan ve temcitlerin o gürül gürül sesi, camilerin büyüleyen mânevî havası, kadın-erkek, genç-ihtiyar herkesin iştirak ettiği teravihlerin hususî şivesi Ramazan’ı “sehl-i mümteni” öyle bir nefâsete ulaştırır ki, onu tam duyup yaşayanlar, yeryüzünde bulundukları hâlde gök sakinleri ile aynı safı paylaşıyormuşçasına çok farklı mülâhazalara dalar ve kendilerinden geçerler.

Ramazan’da bazen mabetleri –bu biraz da şahısların derûnîliğine bağlıdır– öyle derin bir uhrevîlik sarar ki, insan orada minarelerden yükselen sesleri Bilâl’in dudaklarından dökülüyor gibi dinler; imamı tam bir nâib ve halife pâyesiyle mümtaz görür; sağındaki-solundaki insanları da Peygamber görmüş kutlular gibi tahayyül eder, iliklerine kadar heyecan duyar; duyar gözyaşlarıyla boşalır ve kendini Cennet’in bir adım berisinde gibi sanır.

Gerçi ben, şimdilerde böyle bir heyecan ve bu ölçüdeki engin mülâhazalardan uzak bulunuyorum. Bulunduğum yerde benim bildiğim türden hiçbir mabet yok, muhit oldukça soğuk, uhrevîlik yanları itibarıyla da insanlar bir hayli donuk. Burada minarelerin o büyülü sesini asla duyamazsınız; namazgâhlar ve mabetler bizdeki gibi renkli ve canlı değil; dahası âdeta insanlar birbirinden kopuk. Bu itibarla da ben, kilometrelerce uzaklarda da olsam, o bizim her zaman uhrevîlikle tüllenen camilerimizi, onları lebâleb dolduran Hakk’ın sadık kullarını, onlardaki haşyet, saygı ve mehâbeti düşünerek bu bir damla Ramazan’ın bizcesiyle teselli olmaya çalışıyorum. Duyuyor gibiyim dış revaklara kadar taşan cemaatin o dupduru soluklarını; tervîha fasıllarındaki salât u selâmları, bunları mırıldanan seslerdeki içtenlik ve samimiyeti. Bazen, yaşadığım o eski günlerden hayal hâneme yerleşmiş resimler yeniden bütünüyle canlanıyor; bu esnada ben de, gözlerimi kapayıp duygularımı dinliyor; kendimi ya bir şadırvan başında, ya melekler gibi saf bağlamış o pırıl pırıl insanlar arasında, ya bir kürsüde, ya da bir mihrapta tahayyül ediyor ve paylaşmaya çalışıyorum orada olup bitenleri; çalışıyor ve bazen mabetten, bazen de minarelerden yükselen o saf ve dupduru seslerden, sözlerden, oradaki değişik görüntülerden ve büyüleyen manzaralardan payımı almak için âdeta aynı heyecanı yaşıyorum.

Sağ kaldığım sürece de, mânevî letâfet ve nefâseti tasavvurları aşkın o günleri, o geceleri her zaman düşünecek; hayali cihan değer o “eyyâmullah”ın his, heyecan ve aşk u şevkiyle, şu anda bulunduğum yer itibarıyla bir hayli karanlık ve oldukça sessiz, kimsesiz şu hasret ve hicran demlerini ya da gurbet dakikalarını aydınlatmaya çalışacak ve hangi mânâda olursa olsun mütemadiyen heyecanla köpürüp durmuş o nurlu zaman diliminin bir gün mutlaka dönüp geleceğini hep bekleyeceğim…

Bamteli: TALEBİN KIYMETİ VE NİYETTEKİ DERİNLİK

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.”

İşin içine zerre kadar nefsânîliği karıştırmamak lazım. En başarılı, en muvaffak işlerimizde, “Allah Allah! Cenâb-ı Hak, benim gibi birisine de bu türlü lütuflarda bulunuyor! Demek ki bazen Cenâb-ı Hak, böyle, termitlere kuleler yapma imkânı da veriyormuş! Evet, ben, O’nun kudreti karşısında, kemâl-i tazim ile eğiliyorum; ‘Bu ne büyük lütuf!.. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ (Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Rabbimiz, Sana hakkıyla hamd edemedik.)’ diyor ve eğiliyorum!” demeli.

İşin içine nefsânîliği karıştırmamanın bir yanı da biri yakışıksız bir şey yaptığı zaman hemen mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamaktır. Çok tekerrür eden bir husus; söz, Üstad Bedîüzzamân’a ait fakat bu, Kur’an-ı Kerim’deki bir ayetin -bir yönüyle- manasının ortaya konmasından ibaret: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) 

Biri, size bir işkence ederse, bir azapta bulunursa, mukabelede bulunma hakkı doğar sizin için. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ İkab; ceza, haksızlık, kötü muamele demektir, nâ-sezâ, nâ-becâ söz demektir. Birisi incitici, ajite edici bir şey söyleyebilir. “Ben de aynıyla mukabelede bulunayım! O, bana ‘Vandal!’ dedi, ben de ‘Vandal!’ diyeyim. O, bana ‘Terörist!’ dedi, ben de ‘Teröristin tâ kendisi sensin!’ falan diyeyim.” “Yaptığın işten, icraattan belli…” diye bir de şerh düşeceğim buna, hâşiyeler ile meseleyi besleyeceğim: “Yaptığın icraata bakılınca, kendi resmini çiziyorsun!” falan… Bunları deme gibi ilaveten şeyler söyleme… Böyle mukabele-i bi’l-misil (misliyle, aynı şekilde, benzeriyle karşılık vermek) hakkınız olabilir. Fakat civanmertlik odur ki, o mukabele-i bi’l-misil hakkını bile kullanmamalı insan.

Çünkü Kur’an, onun arkasından diyor ki: وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ Eğer sabrederseniz, dişinizi sıkar katlanırsanız o işe, mukabelede bulunmaz iseniz… Belki öyle bir şeyi savma adına “aktif sabır” esas olmalıdır. Üstad’ın tabiriyle “müspet hareket” ile onu savmaya gücünüz yetiyorsa, onu öyle savarsınız, sabırla… لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Dişini sıkıp o meseleye katlananlar için, bu daha hayırlıdır. “Hayr” kelimesi, “ism-i tafdîl”dir, “çok daha hayırlıdır” manasına gelir. Demek ki öbürüne dair bir şey söylemiyor ama buna gelince, “Bu çok hayırlı bir şey!” diyerek o hayırlı şey (sabır) ufkunu gösteriyor.

   Allah Rasûlü, Hazreti Cüleybib’in ardından “Benim bir kaybım var!” demişti; bugün de ne çok kaybımız var!..

Bir örnek -akla geldiği için- arz edeyim: İşin içine nefis karıştığı zaman, hemen ondan adım adım geriye çekilme mevzuu. Savaş yapılıyor, adam, sizi öldürmek istiyor… İslam’daki savaşlar müdafaa amaçlıdır. “Ebedî Risâlet”inde Abdurrahman Azzam’ın ifade ettiği gibi, İslam’daki savaşlar, tedâfuî savaşlardır, müdafaa savaşlarıdır; ya muhakkak bir saldırıya karşı veya yüzde yüz ihtimal ile olması muhtemel bir saldırıya karşı bir tavır alma, bir yönüyle onları püskürtme demektir. Bunlar Siyer felsefesi açısından tahlil edildiğinde, bu kategoriye hepsi sokulabilir bunların. Savaş, savaşta insan öldürme… Hani şimdi de deniyor ya: “Savaşırken, yüz yetmiş, yüz seksen insan öldü!” Belki daha fazla öldü, belki daha fazla şehit oldular; inşaallah Cennet’e gittiler. İşin yapılması, yapılan işin keyfiyeti ayrı bir mesele… O insanların emir dinleyerek, o mevzuda denen şeyleri yaparken ruhlarını fedâ etmeleri, onları o şehadet kıymet-i harbiyesinden aşağıya düşürmez. Evet, bir realiteyi antrparantez ifade etmiş oldum burada.

Savaşın hususiyeti; o, onu öldürür, o onu öldürür, o da onu öldürür. Siz, kılıcınızı çeker, bir yere gidersiniz; orada şehit olmak da vardır. Hani bir yerde, herkes kendi medfûnunu, şehidini söylüyor, “Benim, bu; benim, bu; benim, bu!” Buyuruyor ki Allah Rasûlü: “Benim de bir şehidim var!” Ve geliyor başına onun. Yedi-sekiz tane insanın hakkından gelmiş; sonra o yedi-sekiz insan mukabelede bulunarak, onlar da onun ruhunun ufkuna kanatlanmasına sebebiyet vermişler. Onun öbür tarafa gidişi böyle bir gidiş; berikilerin gidişi de Gayya’ya yuvarlanış. Hazreti Cüleybib (radıyallâhu anh). Savaşta böyle bir ölme/öldürme de var; o onu öldürecek, o da onu. Geliyor biri, senin koluna bir kılıç indiriyor; diğer kolun duruyorsa, sen de ona mukabelede bulunacaksın.

Şimdi arz edeceğim misal farklı: Seyyidinâ Hazreti Ali işte böyle bir savaşta… Hazreti Ali gibi, ihkâk-ı hak eden, kılı kırk yaran bir insan… Hatta Hendek’te Amr İbn Abd-i Vüdd (veya Vedd) ile karşılaştığı zaman, evvela ona hamle yapma imkânı veriyor. Bu, büyük insanlardaki bir hususiyettir. Seyyidinâ Hazreti Musa (aleyhisselam) da sihirbazlara demiyor mu? “Ne marifetiniz/hüneriniz varsa, sergileyin de ondan sonra Ben yapacağımı yapayım!” Evet, büyük insanlara düşen şey, budur.

Küçük insanlar da, yapacaklarını yaparlar… Bir şey var mı yok mu; esasen onu dayandırdıkları bir mesnet söz konusu mu değil mi?!. Sonra derler ki: -Efendim, bu modern hukukun temel disiplinlerindendir (!)- “Sen, pâk olduğunu ispat et!” Bakın; görüyor musunuz hukuk disiplinini?!. Şimdiye kadar demek ki Hukuk Felsefesinde bu mesele yanlış anlaşılıyormuş: Suçu ispat etme esastır, bir insanı mücrim hale getirmek için… “Ben, evvela şöyle-böyle bir ihtimalden dolayı tutar seni atarım içeriye; sonra sen, temiz olduğunu anlat orada!” Ee ne diyecekler, ne edecekler; o, belli değil.

İşte orada Amr İbn Abd-i Vüdd için bile kendi hamlesini yapma fırsatını veriyor. Menkıbelerde anlatıldığı üzere, Hazreti Ali’nin kalkanına kılıcını indirince o kalkanı yarıyor. Sonra Hazreti Ali de kılıcı tepeden aşağı indirince, onu atından aşağıya indiriyor. Hendek vakasında vuku bulan iki üç vakıadan birisi bu. Böyle bir insan, Hazreti Ali…

   “Bana tükürdün, hiddete geldim; nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni öldürmedim.

Hazreti Ali, bir savaş meydanında, yatırmış bir adamı yere. Yoksa adam onu öldürecek, şehit edecek. Hazreti Üstad, değerlendiriyor o meseleyi. Kılıcını çekip adamı tam öldürüleceği zaman, o, Hazreti Ali’nin yüzüne tükürüyor. Küfrünün muktezası; isterseniz buna “küfür onuru” diyebilirsiniz. “Onur” da Türkçe değildir; fakat o kadar bizim dil otağımızı işgal etmiş ki, Türkçe bir kelime diye kullanıyoruz. Yabancı bir kelimedir onur; gururun yerinde, şerefli olmanın yerinde kullanıyoruz. Merak edenler, sözlüklere bakabilirler. “Küfür onuru” diye, seyyidinâ Hazreti Ali’nin yüzüne tükürüyor. Tam kellesini alacakken; kılıcı, kellesine koymuş. Fakat müdafaa hakkını kullanıyor; o ona yapmasa, o Hazreti Ali efendimize yapacak. Adam tükürünce, hemen kılıcını kınına sokuyor, kalkıyor Hazreti Ali efendimiz. Diyor ki: “Ben senin yüzüne tükürdüm ki, bir an evvel yapacağın şeyi yapasın öfkeyle, işkence etmeyesin!” Kendileri gibi zannediyorlar; oysaki mü’min hiç kimsenin kendisi gibi değildir; zira o, kendisi gibidir.

Hazreti Ali, kılıcını kınına sokuyor, kalkıyor. Adam diyor: “Ben, seni öfkelendirmek, bir an evvel yapacağın şeyi yapmaya sevk etmek için yaptım bunu!” O (radıyallâhu anh) da diyor ki: “Ben, onu yapacağım zaman -yüzüme tükürmeden önce- Allah için yapacaktım. Sen bana kastetmiştin. Ben de cihâd ediyordum burada. Ben ölseydim, şehit olacaktım. مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ‘Kim Allah kelimesi, O’nun adı ve dini yücelsin diye ceht ve gayret gösterirse, şüphesiz O Allah yolundadır.’ O mülahaza ile savaşıyordum; ölseydim, şehit olacaktım. Ama seni öldürdüğüm zaman da, gazi olacağım. Fakat yüzüme tükürünce, işin içine benim nefsim karıştı. Senin kelleni alırken, artık ben, bende hâsıl ettiğin öfkeden dolayı kelleni almış olacağım. Ondan dolayı vazgeçtim!”. Bunun üzerine adam “Vallahi, dininin ruhu bu ise, bu din haktır!” diyor: أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ Evet, Siyer, Hadis kitaplarında ifade edilen vakıa.

Şimdi, işin içine zerre kadar nefsimizi karıştırmadan götürme… Nefis karıştırmadan götürme… İşin kıymet-i harbiyesi, o. Bunu, ihlas ile telif ederken, Hazreti Pîr’in mülahazaları ile irtibatlandırmak yararlı olur: “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır!” Anahtar bir ifade: “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır!” İhlas, öyle bir iksirdir. İhlas nedir? Yaptığın şeyi Allah emrettiği için yapmandır ve Allah’ın emrettiği şekilde onu yerine getirmendir; Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine muvafakat içinde onu yerine getirmendir. İşin içine nefsini karıştırdığın zaman, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine muvafakat mevzuu zedelenmiş olur. Bir kazanın içine bir damla idrarın düşmesi gibi… Yahu kocaman bir kazan, içinde yüz litre temiz şey vardı ama işte o bir damla, onu kirletti. Bakın!.. Aynen onun gibi; işin içine Allah rızası mülahazasının dışında hiçbir şey karıştırmama…

Biraz evvelki hadis de onu ifade ediyor: مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim Allah kelimesi, O’nun adı ve dini yücelsin diye ceht ve gayret gösterirse, şüphesiz O Allah yolundadır.” Mefhum-u muhalifi -hadiste o yok- şu demektir: Bir insan, yaptığı mukâteleyi, İ’lâ-i kelimetullah mülahazasıyla yapmıyorsa, Allah emrettiği için yapmıyorsa, o, Allah yolunda değildir.

   “Dinî değerleri dünyevî kazanımlar adına kullanmak, küfür derecesinde bir günahtır; ‘kâfir’ demiyorum, küfür derecesinde bir vebaldir.”

Bunu “Niyet Hadîsi” ile de irtibatlandırabilirsiniz: إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.”

Bir insan, bir yerden bir yere giderken, yurdunu-yuvasını Allah için terk ediyorsa.. “Ben gideyim de sesleneyim oralarda! Sesimi-soluğumu, nağmemi duyurayım; onlara Hicaz’dan bazı şeyler duyurayım!..” diyorsa, o Allah yolunda demektir. Bu arada, Hicaz makamıyla yatsıda okurlar, çünkü bu makam insanlarda aynı zamanda uyku ilacı tesiri yapar. Zannediyorum, Ayhan Songar’dan mı dinlemiştim ya da herhalde bir yazısından okumuştum. “Hicazdan bir nağme duyurayım da ben, bunları yumuşatayım. Elleri gevşesin, artık üzerime gelmesinler!” filan… Dünyanın dört bir yanına gidiyorsunuz, bu mevzuda işin içine nefsinizi karıştırmadan, Allah’ın izni-inayetiyle.

Şimdi, esas hicret ediyorsunuz, bakın. Hicret… Şayet Allah için ise, Rasûlullah için ise, sesinizi-soluğunuzu duyurmak için ise… “Hicaz” dedim, bir Hicaz makamıyla ruhunuzun sesini duyurma.. veya milleti uykudan uyarma makamı diyebileceğimiz bir “Sabâ makamı” ile, o insanları tatlı bir sesle uykudan uyarma adına, dünyayı uykudan uyarma adına sağa-sola saçılıyorsunuz, gönderiliyorsunuz. İster iradî olur, ister cebrî olur bu mesele. Fakat nefsinizi işin içine karıştırdığınız zaman, bu defa o hicret, nefsiniz için olmuş olur. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesele tam yerli yerine otursun diye, mefhum-u muhalifini de söylüyor: “Bir kimse dünya için hicret ediyorsa…” Ben, göçümü alıp falan yere gideyim; orada dünya adına bir şeyler kazanayım. Gideyim bir yerde, denizin kenarında bir tane villa yapayım, ehl-i gaflet, ehl-i dalalet ile beraber…

Birisine bir gün -antrparantez arz ediyorum- “Seni de plajda görmüşler, herhalde!” denmişti. Hiç unutmam, televizyonda dinlemiştim. “Ee canım, Peygamberimiz buyuruyor ki…” diye başladı söze. Maşallahı var, demagojide Nobel ödülü alacak kadar… Hemen yapıştırdı senedi itibariyle malul bir hadis-i şerifi; senedi itibariyle… Tabi adam sened de biliyor mu, bilmiyor mu? Hemen dedi: “Efendimiz buyuruyor ki, عَلِّمُوا أَوْلاَدَكُمُ السِّبَاحَةَ وَالرِّمَايَةَ وَالرُّكُوبَÇocuklarınıza yüzmeyi, atıcılığı, biniciliği öğretin.” Evet, yapıştırdı orada: “Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘Çocuklarınıza yüzme öğretin!’ Ee ben Efendimiz’in o emrine uyarak, denizde o yüzme meselesini gerçekleştirmeye çalıştım!” Hafizanallah, bir de hadîsi, yalanına vasıta yapması.. dini değeri, dünyevî işleri için ayağını basacağı -hâşâ- kirli bir basamak haline getirmesi.. küfre yakın bir vebaldir bu. Dinî argümanları dünyevî kazanımlar adına kullanma, küfür derecesinde bir hatadır; “kâfir” demiyorum, küfür derecesinde bir hatadır, bir hata-i azîmdir, hafizanallah.

   “Bir insanın talip olduğu şeyin kıymeti, kendisinin kıymetini de aksettirir; şu halde siz neye talipsiniz?!.”

Evet, فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لدُنْيَا يُصِيبُهَا Dünya adına bir şey elde edeyim diye gidiyor o da. Villalar, filolar bahsi de ondan çıktı orada. أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا “Veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna.” Bir zat da öyle yapmış, Mekke’den Medine’ye hicret ederken; hicret edenlere karışmış o da. Fakat Allah, إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ “Allah sizin suretlerinize bakmaz; asıl, kalblerinize bakar.” Allah, sizin nöronlarınızda dönüp dolaşan şeylere bakar, ona göre size değer verir. Böyle tavırlarınıza, adım atmanıza, gitmenize değil, kalbinizin çarpmasına, ritmine bakar; sizin hakkınızda ona göre hüküm verir. Fakat o adamın kalbindeki o; “Ben oraya gideyim de -işte- o kadına ulaşayım; kaçırdık elden, orada ben ona kavuşayım.” Yani, Mecnun, Leyla’ya ulaşsın; Ferhat, Şirin’e ulaşsın; Vâmık, Azra’ya ulaşsın. Derdi, o… فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ Onun hicreti de, onadır. Bakın!..

Bir insanın talip olduğu şey ne kadar büyük ise, o, onun o mevzudaki büyüklüğünü aksettirir. Ne kadar büyük bir şeye, nâmütenâhî bir şeye talip olmuşsanız, bu aynı zamanda, sizin büyüklüğünüzün aksi demektir. Mesela, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına talipseniz… اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق “Allah’ım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana hâlis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyoruz!..” deyip duruyorsanız…

İnsafınıza sesleniyorum: Siz, imanınız zaviyesinden bakın.. imanınızı mercek yapın bu mevzuda.. veya merceğin de büyüğü ne varsa, rasathane yapın, temâşâgah yeri yapın ve meseleye öyle bakın!.. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ Şuna mukabil bir şey söyleyebilir misiniz siz, bir mü’min için?!. اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ اْلأَكْمَلَ Türkçesini söylememe gerek var mı? “Allah’ım, mükemmeller mükemmeli bir iman…” Diğerlerini siz, Türkçesini söyleyebilirsiniz: اَللَّهُمَّ اَلْإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ، اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ اْلأَكْمَلَ، اَللَّهُمَّ اَلْإِحْسَانَ اْلأَكْمَلَ، اَللَّهُمَّ اَلْمَعْرِفَةَ التَّامَّةَ، اَللَّهُمَّ اَلْمَحَبَّةَ التَّامَّةَ، اَللَّهُمَّ حَقَّ الْيَقِينِ “Allah’ım İslamiyet’i en mükemmel şekilde yaşamaya muvaffak eyle! Allah’ım en kâmil ihlasa muvaffak eyle! Allah’ım, ihsan ruhunun zirvesine muvaffak eyle! Allah’ım, tam marifete muvaffak eyle! Allah’ım tam muhabbete muvaffak eyle! Allah’ım hakka’l-yakîn ufkuna ulaşmaya muvaffak eyle.” Bunu üç defa diyeceğim, çünkü çok gerisinde olduğumdan dolayı, arzu ettiğim bir şey: اَللَّهُمَّ حَقَّ الْيَقِينِ، اَللَّهُمَّ حَقَّ الْيَقِينِ “Allah’ım hakka’l-yakîn ufkuna ulaşmaya muvaffak eyle.” اَللَّهُمَّ اَلصَّدَاقَةَ التَّامَّةَ، اَللَّهُمَّ اَلْاِسْتِقَامَةَ التَّامَّةَ، اَللَّهُمَّ التَّوَكُّلَ التَّامَّ، اَللَّهُمَّ اَلتَّسْلِيمَ التَّامَّ، اَللَّهُمَّ اَلتَّفْوِيضَ التَّامَّ، اَللَّهُمَّ اَلثِّقَةَ التَّامَّةَ، اَللَّهُمَّ خَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى ِلَقائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım tam sadâkat.. Allah’ım tam istikâmet.. Allah’ım tam tevekkül.. Allah’ım tam teslîm.. Allah’ım tam tefvîz.. Allah’ım tam sika lütfet!.. Allah’ım, Sana hâlis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı, Habîb’ine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Senin sevdiklerine kavuşmaya müştak olmayı diliyoruz; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz; lütfet!”

Cennetleri verseniz, bunun yanında deryada damla kalır. Şimdi siz buna talipseniz, hep bunu kovalayıp duruyorsanız, yürüdüğünüz güzergâhta buna doğru gitmeyi araştırıyorsanız şayet, bu aynı zamanda sizin kıymetinizi aksettirir. Melekler bakınca yeryüzüne gıpta ederler, İnsanlığın İftihar Tablosu’na baktıkları gibi.

Cibrîl öyle demişti… Cibrîl!.. Salât ü selamlarımda -Kıtmîr- anarken, O’nun adını anmayı ihmal etmemeye çalışıyorum. Cibrîl; acayip bir varlık.. bütün enbiyâ-ı izamın ruhuna, o İlahî nefehâtı getiren.. arızasız, işin içine şerare karıştırmadan, sinyali katiyen bozmadan, her şeyi olduğu gibi aksettiren.. Allah’ın en “emîn”i. Fakat emanetine rağmen öyle korkuyor ki; مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ “O, kendisine uyulan, emîn bir elçidir.” (Tekvîr, 81/21) ayeti gelince, “Akıbetimden ben de endişe etmez hale geldim!” diyor Cibrîl. Bir taraftan seviye, o; beri taraftan da endişe, bu. Onda bile bir “Havf-Reca” dengesi var. Cibrîl; öyle bir varlık. Şimdi, diyor ki Miraç’ta Efendimiz’e, İnsan-ı Kâmil’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) -Süleyman Çelebi ifadesiyle- “Yürü, top Sen’in, çevkan Senindir bu gece! Ben, Seninle yürüyemem!” Hatta bir yerde diyor ki, “Bir adım daha atsam, yanarım ben!”

Herhalde o nokta “vücub ve imkân arası”; yani, fânileri Bâkî’den ayıran nokta.. Kâbe Kavseyni ev Ednâ; fâniyi Bâkî’den ayıran nokta.. فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az.” (Necm, 53/9) ayetiyle işaret edilen noktaya ulaşıyor. Yok ötesi onun; kul ile Allah arasındaki münasebet açısından ötesi yok. Cibrîl, oraya ulaşamıyor; Mikaîl, oraya ulaşamıyor; İsrâfîl, oraya ulaşamıyor; Azraîl, oraya ulaşamıyor. Perdeler ile oluyor onlarınki. Fakat bir insan… Hâşâ, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) menşeine صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ “salsâl-i ke’l-fehhâr” (pişmiş çamur gibi kuru bir balçık) demeyeceğim. Herhalde, O’nunki hususî idi; özel bir şey idi O’nunki. Vakıa, insan “salsâl-i ke’l-fehhâr”dan, “Tîn”den yaratılmıştır. Ama onun özü herhalde. “Genleri -belki- ondandı.” diyeyim. Fakat böyle bir varlık… Beşerî garîzeye açık, cismanî arzulara açık, fikrî mülahazalara açık. O bedenini nasıl aştı? O garîze-i beşeriyesini nasıl aştı? O ufka nasıl ulaştı?!. İnsanların içinde yaşadığı halde, meleklerin önüne geçti. Şimdi o, O’nun kıymetini aksettiriyor; öyle bir şeye talip olmuş ki, kıymetini aksettiriyor: “Vallahi, Senin kıymetine denk bir kıymet göstermek mümkün değildir.”

Bu disiplini bir kere daha hatırlatalım: Bir insanın talip olduğu şeyin kıymeti, o insanın kıymetini aksettirir, aynı zamanda onun kıymeti demektir. Şimdi bin tane filoya talip olsanız, hatta şu dünya hayatının tümüne birden, hem de bin seneliğine, iki bin seneliğine, estağfirullah, binlerce seneliğine talip olsanız, bu, biraz evvel bahsettiğim şeylere talip olmanın yanında deryada damla kalır, güneşte zerre bile ifade etmeyebilir. Çünkü bunların arkasında, “Cemâl-i bâ-Kemâl” vardır.

   “Mü’minler, ötede O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler; O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar.”

Evet, yine Bed’ü’l-Emâlî’nin sözüyle meseleyi ifade edelim:;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54)

Evet, يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ * وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالِ Mü’minler, bî-kemm u keyf O’nu (celle celâluhu) görürler. يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ * وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالِ Bir örnek, bir misal veremeyecek şekilde; akıl durgunluğuyla, fikrin ihatasızlığıyla. Nasıl olmaz ki?!. Kur’an diyor: لاَ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ اْلأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103)

“Bî kemm u keyf” diyor: يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ * وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالِ Sonra, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ * فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ Cennet nimetlerini unuturlar; “Yahu, benim falan yerde, bin tane köşküm vardı ve aynı zamanda da yetmiş tane Hûri vardı.” -Dünyadaki filolar, villalar ne yapar, ne kıymet ifade eder onların yanında?!.- “Vardı…” Bütün bunları unuturlar. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân, Ziyâ-i Himmet’in ifadelerine bağlayacak olursak: Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennetin bir saatine mukabil, bir dakikasına mukabil gelmez! Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, öbür âlemin bir saatine, bir dakikasına mukabil gelmez! Cennetin de binlerce senesi, bir dakika Rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez!.. فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ * فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ “Ehl-i İ’tizâl, ‘Allah’ı görmezler’ diyor; yazıklar olsun, yuf size!” der gibi bir şey diyor Bed’ü’l-Emâlî’de.

Şimdi bir insan, bu ulviyette olan şeylere, ulviyet üstü ulviyette olan şeylere talip olmuş ise, bu aynı zamanda -en azından niyet açısından- onun kıymet-i harbiyesini aksettirir. Bir insanın niyeti ne ise şayet, Allah, ona göre muamele yapar. “Hâlis niyetim benim, bu idi. Hâlis niyetim o idi ki, Seni bî kemm u keyf, bir kere temâşâ edeyim.” Fakat yolun yarısına kadar gittin; ancak o kadardı seninki. Yani, Kâb-ı Kavseyni ev Edâ ufkunu ihraz edemedin. Cenâb-ı Hak, yolu tamamlamışsın gibi muamele eder sana.

Buharî ve Müslim’de geçen sahih hadiste, Efendimiz’in, bir dolunay gecesi aya bakıp ifade buyurduğu üzere: “Siz şu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O’nu görmede bir sıkışıklık da yaşamayacaksınız (herkes rahatça görecek)…” Dolunay olduğu dönemde… Bu, insanların izdihamdan dolayı birinin diğerinin görmesine mâni olmamasını ifade etme sadedinde, müteşâbih bir ifade. Yoksa Allah -hâşâ- dolunay gibi değildir ve görülmesi de dolunay gibi değildir. Fakat müteşâbih bir beyandır bu. Yani, bir gören, diğer görenin görmesine mani değil; bulundukları yerden baktıkları zaman herkes görür ve herkes gördüğü zaman da bayılır, kendinden geçer. Unuturlar evlerinin yolunu; Hûrilerin yolunu, eşlerinin yolunu, evlatlarının yolunu unuturlar. Buna talip olmak!.. Cenâb-ı Hak, onun talibi olmaya muvaffak eylesin. Bu, insanın kıymetini aksettirir.

Şimdi, siz bu ölçüde bir şeye talip olmuşsunuz. Hani o Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ… Hayır, o ayrı; o, o Zât’a mahsus bir şey. O, mutlak manada İnsân-ı Kâmil’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) mutlak manada Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir teveccühü. Fakat bir şeye talip olmuşsunuz: “Oraya girelim; en azından görenler gibi görelim!” filan; buna talip olmuşsunuz. Ee bir yerine kadar götürdünüz bu meseleyi. Cenâb-ı Hak diyecek ki: “Benim kulum -esasen- meselenin müntehasına niyet etmişti. Ama kabiliyeti, donanımı… Ayağına dalaşan/dolaşan bazı şeyler olmuştu. Bazı siyasîler ile cedelleşme olmuştu. Bazıları dünyevî bazı şeyler teklif etmişlerdi. Bazıları dünyevî levsiyât ile zihnini/nöronlarını kirletmişlerdi bunun. Elinde değildi onun; farkına varmadan; en azından o işin radyoaktif tesiriyle böyle bir kirlenmeye/buğulanmaya maruz kaldı. Fakat neye niyet etmiş idiyse şayet, Ben, onu bütünüyle ona veriyorum, bütünüyle!”

Anlatmaya çalıştığım nebevî beyan, Buharî’nin ilk hadisidir: إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى Hadîsin râvîsi de sahabe-i kiramın serkârlarından, sergüzidelerinden seyyidinâ Hazreti Ömer. Yahya b. Saîd el-Ensârî’ye kadar, hadis, âhâdî olarak gelir; Yahya b. Saîd el-Ensârî vasıtasıyla iştihar eder, meşhur hadis haline gelir; fakat öyle ki, dinin esâsâtındandır.

   “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla, merhametle muamelede bulun!..”

Şayet bu türlü büyük iddialarda bulunan, bunları söyleyen insan, hakikaten O’nun tarafından görülüyor olma, kalbine bakılıyor olma mülahazasıyla söylüyorsa, gerçekten o ufka taliptir. Yok, dediği şeyler ile niyeti arasında bir tefavüt var ise, bir farklılık var ise, o da hiç farkına varmadan bir yerde şeytanın kündesine geliyor demektir, Allah muhafaza buyursun. Birbirimize dua edelim: Cenâb-ı Hak, bütün kardeşlerimizi bu mevzuda -şeytanın kündesine maruz kalmadan- imanda sabitkadem olarak devam ettirsin.

(Sözün tam burasında, binden fazla resmin dönüp durduğu elektronik tabloda) Ne geldi biliyor musunuz? رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً Ey Rabbimiz! Bizi, hidayete erdirdikten sonra kalbimizi kaydırma!.. Nezd-i Ulûhiyetinden bize, ihsanda, lütufta, atâyâ-i şahânede, ulûfe-i şahânede bulun!.. Keyfiyetini bilemeyiz; bizim diyeceğimiz, isteyeceğimiz şeyler, biraz, bizim idrakimiz ile alakalı.. Sen’in vereceğin şeyler, Sen’in büyüklüğün ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı). وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ Nezd-i Ulûhiyetinden bize hibede bulun! Hibe, karşılıkla değil. Büyük zatlardan birinin dediği gibi, “Meccânen yarattın; meccânen rızıklandırdın, Müslüman ettin; meccânen bağışla!..” Bizi, bizim ortaya koyacağımız bedellere, kulluk münasebetlerine bağlama; büyüklüğünün muktezasına göre bize muamelede bulun!..

Sonra, ne diyor? إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ Bakın; bir “inne”, bu, mutlak ifade ediyor; “Şüphesiz, kat’î ve kâtibe, Sen!” Hem de “Sen!” deme imkânı veriyor. Sen… Fatiha’da verdiği gibi: “Sana, Bana ‘Sen!’ deme imkânını veriyorum!” Büyüklüğe bakın; “Sen, deme imkânını veriyorum.” “İnneke” (إِنَّكَ) “Mutlaka, şüphesiz, katiyen ve kâtıbeten, Sen, hibe edenlerin en mübalağalısı, eşi-menendi olmayanısın!” demek; “…eşi-menendi olmayanısın!” “Vehhâb” kelimesi, mübalağa kipi olması itibariyle, verilen şeyler hadd-ü bî-pâyân (sınırsız, sayılamayacak/belirlenemeyecek kadar çok).

İstidradî bir dua: اَللَّهُمَّ مُقَابَلَةَ مَكْرِ أَعْدَائِنَا، تُغْنِينَا بِهِ عَنْ مُقَابَلَةِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım! Bize karşı adavetle oturup kalkanların aleyhimizde hazırladıkları tuzak ve planlara nezd-i Ulûhiyetine yakışır öyle bir karşılık ver ki, bizleri başkalarından gelebilecek karşılıktan müstağnî kılsın!..”

Şimdi bu türlü büyük şeylere talip olunmuş ise şayet, bu yolun kendine göre bazen dikenleri de olabilir, çalıları da olabilir. Çok tekerrür ettiği gibi, çok sevdiğim Yunus’un sözü. Yunus Emre… Öbür Yunus’u da çok severim, Yunus İbn Mettâ (aleyhisselam); لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) diyen âbide şahsiyet. Üstadımız, Lem’aların başında, Hazreti Eyyûb (aleyhisselam) ile beraber onu birer Lem’ada ifade buyurur. Yunus, sevilmeyecek birisi değil. “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” İsterseniz, “Önünüzde aşılmaz gibi görülen uçurumlar var!” da diyebilirsiniz.

Ama O dileyince, üveyik gibi sizi kanatlandırır; uçar-gidersiniz, hiç farkına varmadan. “Allah Allah! Bu, ben değil miyim?!.” dersiniz; “Bana göre bir iş değildi fakat işin doğrusu, meseleyi O’na verince, olmaması için de hiçbir sebep yok.”

Şimdi birileri çelme takıyor, birileri el-enseye almaya çalışıyor, birileri yaptığınız şeyleri yıkmaya çalışıyor… Herkes karakterinin gereğini yapar. Kur’an, قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “(Rasûlüm, insanların farklı farklı tutumları karşısında sen şu gerçeği) beyan et: Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır. Fakat kimin yolunun gerçekten doğru olduğunu ise en iyi Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) buyuruyor. Herkes, ne tipte, ne tıynette yaratılmış ise, karakterinin gereğini yapar.

Kurbağa ile akrep, arkadaş olmuş. Karada güzel gidiyorlar, beraber. Sudan geçmeye sıra gelince, akrep yüzmesini bilmiyor. -Suda yüzermiş de sonradan öğrendik onu; akrebin tarihçe-i hayatını da öğrendik, çok şükür; öyle böyle bir bilgimiz de oldu, o suda yaşarmış.- Fakat kurbağanın sırtına biniyor orada. Efendim, keyfi gelince, “Ben bunu bir sokayım!” diyor. Sokuyor onu. Tabii sersemleşiyor kurbağa; “Yahu bu nasıl arkadaşlık?!.” diyor, “Hani senin ile karada arkadaş idik!” Akrep cevap veriyor: “Ee ne yapayım; huyum benim!” İdare edenlerin huyu…

Bamteli: NUR VE KARANLIKLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Allah, iman edenlerin velîsi (dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları karanlıklardan nura çıkarır.”

“Nasıl olsa bir gün güneş doğacak / Her yana yeniden nurlar yağacak / Dere-tepe, ova-oba bucak bucak / Işık gelip karanlığı boğacak!..” Işık gelip karanlığı boğacak…

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfre girenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tâğûttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.” (Bakara, 2/257)

İman etmek suretiyle Allah dostluğuna erenleri, Allah (celle celâluhu), kat kat, muzaaf, mük’ab karanlıklardan kurtarır; tutar ellerinden, onları ışığa çıkarır.

Âlem, meseleye nasıl bakarsa baksın, olup biten şeyler karşısında sadece kendi yüreğini yaksın; fakat O’nun dediği olur; O (celle celâluhu) ne murad buyurmuşsa, gelir kendi otağına kurulur. “Ben iyiliğin-güzelliğin bütün dünyaca duyulmasını istiyorum!” derse, öyle olur.

Şeytan da boş durmaz; değişik yerlerde kendi ocaklarını yakar, tüttürür. Yer yer ortalığı sadece onun tüttürdüğü ocakların sisi-dumanı sarar ve göz gözü görmez olur, yer yer. وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “O günler ki, onları biz insanlar arasında çevirip dururuz (kâh bir kavme, kâh ötekine galibiyet veririz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteririz, bazen ötekine).” (Âl-i Imrân, 3/140) Ama “zaman/dehr”, O’nun (celle celâluhu) tecellilerinden bir tecellidir ki, zamanın başka bir adı olan “Dehr”i, O, kendisine bir ad, bir unvan olarak alıyor. O; “Hüve” ile ifade edilen O (celle celâluhu), koca bir “O” ile ifade edilen O (celle celâluhu).

Evet, اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ Nankörlere gelince… وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ Esas, “küfre girenler”, kalblerindeki inanma duygusunu -bir yönüyle- boğup, öldürüp, kefene sarıp gömenler demektir. “Küfür”, setretmek demektir. “Kâfir”in lügat manası da, “örten, setreden” demektir. Onun için -bir yönüyle- toprağa tohumları saçıp üstünü örtene de Arap dilinde “kâfir” derler. Küfre düşen kimseye de kalbindeki o inanma duygusunu sarıp sarmalayıp mezara koyduğundan dolayı “kâfir” denmiştir.

Oysaki vicdanın şehadeti var: Cenâb-ı Hakk’ın, ruhlara أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine karşılık ruhlar, بَلٰى “Evet, Rabbimizsin.” (A’râf, 7/172) diyorlar. “Vicdan, yalan söylemez!” O ruhlar âleminde, misâk âleminde, “Evet!” diyorlar; tabiat “Evet!” diyor buna, “mâhiyet-i insaniye”, “Evet!” diyor; genel âhenk ve nizam “Evet!” diyor bu meseleye.

Fakat zamanla şeytan insanlara -Onlara içirdiği bir şeyle mi?!.- farklı şeyler söyletiyor. Hani şimdilerde bazıları, insanları, kendi arzularına göre konuşturmak için bir şeyler içiriyorlar. Sonra da önüne yazılı bir kâğıt koyuyorlar; cömertçe (!) davranıyor, kalemi koymayı da ihmal etmiyorlar. Sonra “Sen, bu kâğıdın altına imza at, bunları demiş gibi!” diyorlar. İçtiği o zehirli suyla fikren, ruhen zehirlenmiş, beyin aktivitelerini yitirmiş -bir yönüyle- nöronları itibarıyla felç olmuş o insan, kendisine ne telkin ederlerse, o sesi çıkarıyor. Bazılarının da -böyle- şeytana bir borazan, bir zurna, bir kaval olması ihtimali var; o üfleyince, ona göre ses çıkarırlar. O üfler herkese; kimisine sağdan gelir, sağa ait argümanları kullanır: Mesela, “Din” der, “İman” der, “Cennet” der, “Cemâlullah” der, “Rü’yetullah” der. Ama bunları söylerken -esasen- kendi itibarını yükseltmeye matuf söyler; el-âlem alkışlasın, takdir etsin ve sürüler halinde arkasından sürüklensin diye. Şeytanın, insana taarruz ettiği noktaların en tehlikelisi de “sağ tarafından gelmesi”dir; kutsal bir kısım argümanları kullanarak, insanın kutsala karşı saygı hissini istismar etmesidir.

   “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.”

Siz de saygı hissinizden dolayı şeytanın bu oyununa bazen yenik düşebilirsiniz. Zira siz, mü’min olarak, Allah’a inanan insanlar olarak, her zaman doğruluk ve doğrular peşinden koşarsınız. Dolayısıyla da -bir yönüyle- “adem-i itimâd” kapılarını kapatırsınız, arkasına da sürgüler sürersiniz. Oysa ki “Hüsnü zan, adem-i itimâd!..” esastır.

Evet, elektronik levhalardaki iki mısralık yazıyı hatırlayın: “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” Sizin hüsnüzanla bakışınız, onlar tarafından sizin kullanılmanıza yardımcı olur, sizi kullanmaya müsait hale getirir. Onlara bakışınız: Hüsnüzan. Fakat nereden bileceksiniz ki değişik bir ayak oyunu peşindeler, bir künde peşindeler, bir el-ense peşindeler?!. Bilemezsiniz; en azından meselenin çerçevesini tahmin edemezsiniz, görüp ettiğiniz şeyler itibarıyla. Bayramda yanınızda görüyorsunuz, İbn Selûl’ü; namazda en ön safta görüyorsunuz, İbn Selûl’ü. Dışarıya çıkarken en önde çıkıyor veya halk da koşuyor: “Şu nûr-efşân cemâli görelim biz! Şehrâhımın/şehrâhımızın cemâlini görmekle şereflenelim!..” Hani “Dokunmak, ibadettir!” diyorlar ya!.. Hani “Bütün evsâf-ı İlahî’yi hâiz!..” diyorlar ya!.. Ee canım böyle birisini insan, temâşa etmek istemez mi, ona dokunmak istemez mi, onu takdir etmek istemez mi, alkışlamak istemez mi?!. “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’ye teşriflerinde, sahabe-i kiram -bildiğiniz gibi- O’nu coşkuyla karşıladı. Bunları hadisteki sağlam kriterlerle ifade ettiğiniz zaman, elenecek bazı şeyler olabilir; fakat rivayetlere göre, طَلَعَ الْبَدْرُ عَلَيْنَا * مِنْ ثَنِيَّاتِ الْوَدَاعْ *** وَجَبَ الشُّكْرُ عَلَيْنَا * مَا دَعَا لِلَّهِ دَاعْ “Seniyye-i Veda’dan bir Ay doğdu. Her dua ve davette bulunan, dua ve davette bulunduğu müddetçe üzerimize şükür vâcib oldu.” sözlerini, o gün tef vuruyor gibi, dümbelek vuruyor gibi nağmeli olarak, koro halinde söyledi ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu böyle bir cûşîşle, herkesi heyecana getirebilecek bir tabloyla, bir tavırla karşıladılar.

Fakat bir şey diyeyim: Orada, İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun devesine -Devesine de kurban olayım; o da kurban olsun, onu öyle karşılayan da kurban olsun!..- yaklaşıp -kendine has bir işve ile- o yalancı gülmeleriyle, en fazla tebessümle, “Misafirimiz ol yâ Rasûlallah!” diyen İbn-i Selûl’dür. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüksek firâsetiyle ve fetânetiyle, gayr-ı metlûv vahiy ile, içine doğan vahiy ile, kimin ne olduğunu çoktan biliyordur. Belki Allah, önceden de bildirmiş olabilir; ona dair bir şey görmedim ama bunların hepsi ihtimal dâhilinde şeylerdir. Fakat şurası muhakkak; İnsanlığın İftihar Tablosu’na, oraya gelenler arasında en şirin görünmek için, yalancı tebessümleriyle, yüz takallüslerinde, gözünün irisinde, dudaklarının kıpırdanışında, el-ayak hareketlerinde en samimi bir insan tavrı sergileyen odur.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) aldanmaz. Aldanmayan, Allah’ın aldatmadığı, aldanmaz. Ama biz aldanırız. Çünkü her zaman bir yâr-ı sâdık ararız, bir sadâkat emaresi görünce de arkasına takılırız ve sonra da hiç bilmeden/bilemeden, farkına varmadan, onun yaktığı ateşte yakılırız. Ve şimdi her yerde o fitne ateşlerini yakıyor, sizleri yakmaya, kül etmeye çağırıyorlar.

   Diriliş kahramanlarının, kendi içinde bulundukları zamanı, toplumu, sosyal yapıları ve konjonktürü doğru okuyup iyi değerlendirerek, isabetli teşhis ve reçeteler ortaya koymaları çok önemlidir.

Ama varsın yaksınlar, kül etsinler; Nesîmî ifadesiyle, “Ger beni yandırsalar / Toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar / Settâr Senden dönmezem.” diyecek Hakk’a dilbeste olmuş gönüller, O’na yürekten bağlanmış gönüller. “Yâr, yüreğim yâr / Gör ki neler var / Bu halk içinde / Bize gülen var.” (Yunus Emre) diyecek, elin-âlemin gülmesini de ağlamasını da nazar-ı itibara almadan, o şehrâh-ı sâdık arkasından at koşturup duracaklardır. At koşturma değil, günümüzde en hızlı uçaklarla, İnsanlığın İftihar Tablosu’na yetişmeye çalışacaklardır. Amellerini katlayacaklardır; insanî duygularını, hümanist düşüncelerini katlayacaklar ve herkese bağırlarını açacaklardır.

Asıldığı zaman söylemişti Nesîmî bunu: “Bir cefâkeş âşıkam, ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar, Senden dönmezem!..” mısraları ile başladığı sözlerine sonunda bunun ile noktayı koyuyordu; “Ger beni yandırsalar / Toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar / Settâr Senden dönmezem.” diyordu. Onu anlamayanlar, anlamamıştı. Ama o, deryanın dibinde sudan başka, mercan adalarında orada görüp-duyduğundan başka bir şey duymama ufkunu ihraz ettiğinden dolayı, kendisine “Sen nesin?” denince, “Ben, suyum yahu!” diyordu, “Ben bu mercanlardan birisiyim!” diyordu. Bu bir “ihsas” idi. Duyup ettiği şeylere rağmen, kalkıp orada “isneyniyet” mülahazasıyla, “Ben falanım; O da falan!..” filan deseydi, o andaki “ihsas”ları ve “ihtisas”ları (iç duyuşları) açısından bir tenakuz sergilemiş olurdu. Dolayısıyla, farkına varmadan öyle diyordu.

Bunu çok iyi anlayan, kendinden bir-iki asır sonra gelen, Evliyanın Şâhı… İnsanlığın İftihar Tablosu’nun neslinden…-“Ben Hasanîyim!” diyor fakat seyyid olarak bilinir; manzum eserinde, kasidesinde “Hasanîyim!” diyor, onlara “nakîb” denir.- Abdulkadir Geylânî hazretleri,  diyor ki: “Ben o dönemde olsaydım, ortaya atacağım düşüncelerle onu kurtarırdım! ‘Dediği sözlerin manası şuna geliyor!’ derdim.” Herhalde maktul Sühreverdî için de aynı şeyi düşünüyordu; herhalde Muhyiddin İbn Arabî için de aynı şeyi düşünüyordu. Herhalde çağın tercümanı olan zatın, kapı kapı dolaştırıldığı, sürgünden sürgüne gönderildiği, yirmi sekiz sene boyunca çekmediği ezâ, görmediği cefâ kalmadığı bir dönemde olsaydı -zannediyorum- onun için de aynı şeyi söyleyecekti: Siz, bu zatı anlamıyorsunuz! O, esasen bu çağda yeni bir insan düşüncesi/âbidesi ikame etme peşinden koşuyor; insanı yeniden inşâ etme peşinde koşuyor veya asıl unsurları değerlendirerek, her şeyi yerli yerine yerleştirmek suretiyle “Bak, sen busun işte!” deme peşinde koşuyor.

O Üstad’ın -Hazreti Bediüzzaman’ın- eserlerinde, o kadar beyandan beyana atıf var, o kadar oradan oraya haşiye ile atıf var, ondan ona o kadar şerh ile atıflar var ki, bakıyorsunuz bir yerde on yere birden göndermede bulunuyor. Onların hepsinde, bir çırpınış seziyorsunuz. Bu çırpınışın altında mahiyetinden uzaklaşmış insanın parçacıklarını -esasen- kalbini, ruhunu, hissini, vicdan mekanizmasını, ahsen-i takvîme mazhariyetini bir araya getirmek suretiyle insanın kendisini doğru okuması peşinde koşma vardı. İnsan, onu doğru okuduğu zaman o fihristte -o fihriste tam bakınca- kâinatı da doğru okuyacaktı ve diyecekti ki: “Vallahi de Allah var! Billahi de Allah var! Tallahi de Allah var! Allah var!..” Bunun peşinde koşuyordu.

Her büyük zat, tecdîd ruhu taşıyan ve tecdîd peşinde koşan her insan, yani “ba’s u ba’de’l-mevt” kahramanları… ve zılliyet planında olanlar… -İnşaallah, arkadaşlarımızı da o kategoride mütalaa etmede mahzur olmasa gerek; bu, mübalağa olmasa, bir aidiyet mülahazası olmasa gerek. İnşaallah öyledir. Fakir, öyle görüyor olabilir; hani bir aidiyet mülahazasına bağlı olması açısından da endişelerimi izhar etmem lazım burada.- Evet, her dönemde, “tecdîd” düşüncesine sahip bu farklı insanlar, kendi içinde bulundukları zamanı doğru okuyarak, sosyal yapıları doğru okuyarak, konjonktürü çok iyi değerlendirerek, yazdıkları/ortaya koydukları reçeteleri ona göre belirleyerek -bir yönüyle- zamanın dili/dalı haline gelmiş, tam zamanı aksettirici hale gelmişlerdir.

Günümüzün problemleri nedir? Bir inanma problemi.. insanın mahiyetinden uzaklaşması problemi.. değişik yerlerde çok farklı mülahazalara bağlı, korkunç bir radikalizm mülahazası… Dolayısıyla, yaşadığımız dönem itibarıyla ihtimam gösterilmesi gerekli olan husus ne ise şayet, restorasyon isteyen şey ne ise şayet, onun üzerinde yoğunlaşma, dağılmama, konsantrasyonu kaybetmeme lazımdır ki, faydalı/yararlı bir şey ortaya koyabilesiniz. İnsanlığın derdi/problemi, budur; çağı doğru okumak, problemleri çok iyi belirlemek ve ona göre reçeteler sunmak, çok önemlidir. Yoksa siz “reçete” diye sunduğunuz şeylerle işi azdırmış olursunuz. Kansere, metastaz yapma yollarını açmış olursunuz; neşteri vurursunuz, o kanser, metastaz yapar, her tarafa yayılır, üstesinden gelinmez bir hal alır.

   Allah’ın nurundan nasiplenememiş bir kimse için herhangi bir ışık söz konusu değildir; artık o iç içe karanlıklarla kuşatılmıştır da parmaklarının ucunu dahi göremeyecek haldedir.

Başa dönelim: اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ Allah’a dost olmak ve o dostlukta zirve yapmak, iman etmekten, inanılacak şeylere inanmaktan, -esasen- O’na inanmaktan geçiyor. Dolayısıyla fâil olarak “Allahu” geliyor veya mübteda olarak “Allah” geliyor; Allah. وَلِيُّ الَّذِينَ Onun haberi. Allah, onların velîleri, dostlarıdır ki, O’nun, himayesine aldığı insanlara öyle deniyor. أَلاَ إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “İyi bilin ki, Allah’ın velîleri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu değildir ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.” (Yûnus, 10/62) ayetinde de اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا beyanında olduğu gibi veli/evliya deniyor. “Velî”, Kur’an-ı Kerim’de çok geçen bir kelimedir.

Baştan beri işaret ettiğimiz beyan, Bakara sûre-i celîlesinde, اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ Ayetü’l-Kürsî’nin de bulunduğu sayfa, bir sayfa sonra. “Allah, o kimselerin velîsidir ki…” Bir de “ism-i mevsûl” geliyor orada. Hani, evvela bir meselede bir düşündürme söz konusu. “Sıla” ile belli olacak bir şeyden bahsediliyor; dolayısıyla sizi bir düşünme ufkuna çağırıyor burada. Yani, niye اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ dedi? Bu “Ellezîne”den sonra gelecek “sıla” nedir? Hani az dilden, Nahiv’den anlayanlar, anlarlar: “Mevsûl” ve “Sıla” ne demektir? آمَنُوا “İman ettiler” diyor baştan. Yürekten iman ettiler; âfâkî-enfüsî tefekkür, tedebbür, teemmül neticesinde Cenâb-ı Hakk’ın onların kalblerinde yaktığı nuru elde ettiler. اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا Bu ufku idrak eden insanlar… آمَنُوا diyor. Bu da fiil, fiil-i mazi ile diyor. Bir kere iman etmekle kalmazlar bunlar; çünkü fiil, teceddüde delalet eder. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا “Ey iman edenler! İmanlarınızı yenileyin.” (Nisâ, 4/136)

Bu meseleyi çok iyi kavrayan sahabî, birbirleriyle karşılaştıklarında bazen, تَعَالَ نُؤْمِنْ سَاعَةً “Gel hele şöyle, birkaç dakika iman edelim!” derlermiş. “Bir kere daha imanımızı yenileyelim, gözden geçirelim; bir kere daha pekiştirelim onu, bir kere daha restorasyona tabi tutalım.” demek gibi bir şey. Evvelki sohbetlerde geçmişti; Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurduğunu hatırlayın:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.”

Bakın, sonra karanlıktan nura çıkarma anlatılırken, اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ buyurularak, iç içe karanlıklara dikkat çekiliyor, يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ deniyor. Demek ki insan -esasen- Allah ile olan irtibatını kaybettiği zaman, sadece bir ışığı kaybetmiyor, bütün ışıkları kaybediyor. Bir kere gündüzün ışığını kaybediyor, gecenin yıldızlarını kaybediyor; şafağın kâzibini de, sâdıkını da kaybediyor; mumu da kaybediyor. Dolayısıyla da iç içe zulümât…

Onun için Kur’an-ı Kerim, başka bir yerde şöyle buyuruyor: أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ “(O küfre düşenlerin hali) derin bir denizi kaplamış yoğun karanlıklara da benzer ki, dalga dalga üstüne ve en yukarıda da kapkara bulutlar. Birbiri üstüne kat kat karanlıklar. Bu karanlıklar içinde insan, elini dışarı uzatacak olsa neredeyse onu bile göremeyecek. Allah her kime nur nasip buyurmamışsa, onun için herhangi bir nur söz konusu olamaz ki!..” (Nur, 24/40) “Hatta elini/parmağını çıkarsa…” İnsana en yakın ama sadece yakın olması da değil.. kendi elinin yakın olmasının yanı sıra, insan zamanla, kullana kullana, refleksleriyle parmağını nereye koyacağını bilir. Şimdi, bir -esasen- insanın uzvu olması itibarıyla yakınlığı var. Bir diğer mesele de el, ayak gibi değil; çünkü sürekli kullanıldığından dolayı, göze-kulağa, dile-dudağa, vücudun değişik yerlerine ulaşır; bağışlayın, bir kaşıntı bile olduğu zaman, neresi kaşınıyorsa şayet, anında tespit eder, çok iyi bir kâşiftir; hemen gelir, orayı kaşır ve o kaşıntıyı giderir. Bu açıdan, ayet-i kerimede, “Elini çıkarsa, neredeyse elini görmez!” deniyor.

Zulümâtın “müzâaf” olması.. aynı zamanda “mük’ab” olması.. “mük’ab der mük’ab” olması.. Hazreti Üstad’ın da ifade ettiği gibi… Risalelerin birisinde, “Kendimi öyle gördüm ben!” diyor, orada “O karanlıklar içinde, iç içe karanlıklar içinde gördüm.” diyor; “Elhamdülillahi alâ nûr’il-iman” diyerek اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesini okuyup o vakıadan ayıldığını söylüyor.

   Ayette, Nur tekil, zulümât ise çoğul gelmiş; zira göklerin ve yerin yegâne münevviri Allah’ın nurundan mahrum kimseler çok farklı ve iç içe karanlıklara maruz kalırlar.

Ayette, يُخْرِجُهُمْ deniyor; Allah (celle celâluhu) onları çıkarır. Onlar, imanda o sebata ererler ise, “iman”, mazi olursa.. تَصْدِيقٌ بِالْقَلْبِ، إِقْرَارٌ بِاللِّسَانِ Kalb ile tasdik, dil ile ikrar; buna ilave olarak, وَإِذْعَانٌ بِالْفِكْرِ tefekkür ile iz’an halini alırsa; Eş’arî akidesine göre de أَرْكَانٌ بِاْلأَعْمَالِ tavır ve davranışlar ile onu ortaya koyma gerçekleşirse… Dolayısıyla, o kadar vesileye bağlı bulunan netice: يُخْرِجُهُمْ Muzârî kipi ile ifade ediliyor; “Allah, çıkarır; murad buyurur, çıkarır.” deniyor.

Fakat aynı zamanda başına bir “sin” koymak suretiyle, (سَيُخْرِجُهُمْ) “biraz sonra, müteakiben çıkarır”, yok. “Sevfe” koymak suretiyle (سَوْفَ يُخْرِجُهُمْ) “Biraz uzak gelecekte çıkarır.”; o da yok. Bir “sümme” ile (ثُمَّ يُخْرِجُهُمْ) “Daha uzak bir gelecekte çıkarır.” da yok. “Çıkarırım!” diyor. Fakat bir “fâ-i sebebiyye” veya “fâ-i tâkibiyye” koyarak, اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا فَيُخْرِجُهُمْ “Hemen arkasından çıkarır”; öyle de değil. Ama “Çıkarır Allah.” Meselenin öyle ıtlak ile ifade edilmesi de şunu gösterir orada: Mesele, biraz içten inanmaya, o mevzuda teveccüh-i tâmma, konsantrasyona, imanı iz’an şeklinde ele almaya bağlıdır. Yürekten inanmışsanız, Allah (celle celâluhu), sizi o bunalım içinden, ne yapacağınızı bilemediğiniz o kat kat zulümâttan kurtarır.

Ayrıca, “zulümât” kelimesi çoğul gelmiş ve dilin hususiyeti öyle olduğundan, müennes olarak cem’ilenmiş. Evet, burada müennes gelmesine bakınca da, “zulümât” kelimesinde ayrı bir mana var. Bakın, ayrı bir espriden bahsediyorum size burada: Aynı zamanda, zulümât, zulümât doğurur; onun doğurganlığına da işaret ediliyor orada. Müennes/dişi bir kelime ile ifade etmesi, “karanlık, karanlık doğurur” manasını vurguluyor. Hani, Tıp dilinde “fasit daire” diye bir şey var; şimdi sadeleştirerek “kısır döngü” dediler. Bir kere insan, bir yanlış yola girdi mi, mesela bir kere yalan söyledi mi, o kapı açılmış olur, ikinci yalanı söyler; bir kere iftira etti mi, ikinci iftirayı yapar; bir kere inkâra doğru bir adım attı mı, bir adım daha atar, hafizanallah. Nurlarda buna da işaret var, hafizanallah. Aslında Kur’an’ın işareti: كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapageldikleri kötü işler, gitgide kalblerini paslandırmıştır. (onun için âhireti inkâr ederler.)” (Mutaffifîn, 83/14) Bu ayetteki “sekte”de bile bir anlam var. Fakat, teker teker söylediğim her kelimenin inceliğine girmem de doğru değil; kafa karıştırmış oluyorum; bu benim Erzurumlu dağınıklığım!..

Evet, مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ deniyor; Allah, ışığa çıkarır onu; iç içe karanlıklardan. Burada da zulmetler çok.. şeytanın değişik zulmetler meydana getirmesi… Biraz evvel dedim: Sağdan gelip -böyle- olumsuz şeyleri, pozitif gibi göstermesi ve seni öyle çarpması.. soldan gelip, garîze-i beşeriye, cismaniye, hayvaniye, nefsaniye ve bedeniyeyi, bütün bunları gıcıklayarak, o taraftan seni vurması.. ileriye bakarak, senin gelecek ile alakanı kesmesi/koparması, kabri bir zindan, bir zulümât yuvası halinde göstermesi, cennete inandırmaması, Cehennem endişesini içine salmaması; oradan da gelir sana.. arkadan gelir; seni maziden koparır, “Ben, kökü mazide bir âtiyim. Ben, Âdem peygamberin evladıyım. Benim ceddim, Peygamber.” Sonra o peygamber nurânî silsilesi ile, zebercet silsilesi ile, insanlık, bugüne kadar ayakta kalmıştır, kalabilmişse kalmıştır; şeytan o bağı da koparmaya çalışır. Dolayısıyla zulümât çok ve doğurgan; sadece üç tane demeyin ona; bakarsınız, üçü üç ile çarparsınız, dokuz tane olur; dokuzu dokuz ile çarparsınız, seksen bir olur; Allah’ın belası, çoğaldıkça çoğalır, riyazî düşünürseniz burada. Fakat “nur”a gelince, o bir tanedir:

“Nûr”, Cenab-ı Hakk’ın ismidir. اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Allah, göklerin ve yerin Nûru’dur.” (Nûr, 24/35) Fakat o ayette, müfessirin-i kiramın büyükleri, “Münevvir” kelimesini kullanmışlardır. “Efendim, burada Nûr’u isim olarak kullanıp, aynı zamanda onu tasarruf yapabilir bir kelimeye çevirmeli.” “Münevvir kelimesine çevirmeleri de çok anlamlıdır. اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ Bu açıdan mana şöyle olur: “Allah, gökleri ve yeri her zaman nurlandırandır.” Işık kaynağı, O’dur. Allah her türlü temsilden yücedir ama misalle anlatacak olursak, hani, mum olabilir, günümüzde elektrik lambaları olabilir, projektörler olabilir; burada durup da Samanyolu’nun derinliklerinde bilmem hangi sistemin merkezinde, neyin ne olduğunu görebileceğimiz rasathaneler olabilir. O şekilde, öyle bir “tenvir edici” Allah (celle celâluhu). Burada ona da öyle bakabilirsiniz: يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ Sizi her zaman, geleceğinizi nurlandıracak ufka ulaştırır; o ufka, Allah ufkuna ulaştırır.

   Allah’tan gayrı gönül verilip adeta mabud edinilen veya böyle bir neticeye götüren her şey tâğûttur; şovenizm ve radikalizm de günümüzün tâğûtları arasındadır.

Bu, pozitif şeylerin tam anlaşılması için, bazen zıtları ile ifade etmek uygun olur. اَلْأَشْيَاءُ تَنْكَشِفُ بِأَضْدَادِهَا fehvasınca, “Eşya, zıtları ile inkişaf eder.” Daha doğrusu “Eşya, zıtları ile daha iyi inkişaf eder, daha anlaşılır hale gelir.” Onun için ayette yine bir ism-i mevsûl geliyor: وَالَّذِينَ كَفَرُوا “Onlar ki küfretti, nankörlük yaptılar; vicdanlarındaki inanma hissini körelttiler.” Vicdan, yalan söylemez. Bir dönemde أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ’a karşı “Belâ” (بَلَى) demiş vicdan, yalan söylemez. Tekvinî emirler mecmuasına baktığı zaman, aynı zamanda enfüse baktığı zaman, insan anatomisini doğru okuduğu zaman, vicdan, diyeceğini diyecektir orada; yalan söylemez. Fakat onlar, vicdanlarındaki o sâdık dilin ağzına birer fermuar vurmak suretiyle, esasen, bir yönüyle onu gömüyorlar, kâfirlik yapıyorlar; tohumu toprağa gömüyor gibi. وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ Onların dostları da tâğûttur.

Bakın; bir, Allah’ın dost olması var; o Dost bir tane. O tek Dost’u bulmayınca, yalancı elli tane dostun arkasından aptalca koşmaktan kurtulamazsınız. Bütün yalancı dostlardan ve şeytanlardan sıyrılmanın yolu, Hakiki Biricik Dost’u bulmaya vabestedir. Yoksa bazen “Dünya!” der, o yalancı dostun arkasından koşarsınız; bazen “Şehevât-ı nefsâniye!” der, onun arkasından koşarsınız, kendinizi bohemlik çağlayanına salarsınız; bazen “para”nın arkasından koşarsınız; bazen “makam”ın arkasından koşarsınız; bazen “siyasî pâye”lerin arkasından koşarsınız. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ -Bunlar, ikizdir, tev’em; beraber doğmuş ama hangisi evvel doğmuş, onu bilemeyeceğim ben!- Bazen “alkışlanma”nın arkasından koşarsınız, hafizanallah. Bütün bu elli tane, elli bin tane kulluktan sıyrılmanın tek yolu vardır: Tek Bir Zât’a kul olmaktan geçer, o da.

Onun için birincisinde, اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا der; yani, “Allah, inanmış kimseler için tek velîdir, onların tek dostudur.” Diğerlerine gelince, وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ “Onların velileri…” Ve-li-le-ri… Bir sürü velîleri var onların, dost gibi görünen; dost gibi, Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl gibi, Ka’bu’l-erzel gibi -“Ka’bu’l-eşref” malum, onu Fakîr değiştiriyor- ve onun arkadaşları gibi insanlar. أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ Onların velîleri, onlara velîlik yapanlar tâğûttur. “Tâğût”, taptıkları şeyler. Bunlar, “Lât, Menât, Uzzâ, İsaf, Nâile”; “Vedd, Yeğûs, Ya’ûk, Nesr” gibiler de Hazreti Nuh döneminden. Fakat her dönemde tapılan şeyler farklı farklı şeyler olabilir.

Hatta denebilir ki, günümüzde, şovenizm/kafatasçılık da ayrı bir puttur. Günümüzde hortlamaya yüz tutmuş. “Bir dönemde öldü, gitti!” falan diyorlar. Biz “tenâsuh”a inanmıyoruz, reenkarnasyona inanmıyoruz; fakat galiba bu mevzuda doğru; tam ölmüyor meret, bu defa ayrı bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir dönemde Lât, Menât, Uzzâ şeklinde çıkıyor; başka bir dönemde de saraylar, villalar, filolar şeklinde, makamlar, mansıplar, pâyeler şeklinde, paraya-zenginliğe doymama şeklinde zuhur ediyor. Aynen, bunların hepsi put; Lat’a, Menat’a tapmaktan farkı yoktur. Bunları da “maksudun bizzat” sayanlar, “evvelen ve bizzat” bunlara teveccüh edenler, “Bunlarsız olmaz!” diyenler, bunları “olmazsa olmaz” kabul edenler, hiç farkına varmadan, hâşâ ve kellâ, -Evet, nâm-ı Celîlini telaffuz ederek söylemeyi O’na karşı saygısızlık saydığımdan, sadece zamirle söyleyeyim.- “O (celle celâluhu) olmazsa da olur ama bunlar olmazsa olmaz!” derler.

Evet, tâğût… يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ “Onları Nur’dan her türlü karanlığa çıkarırlar.” Nankörlük yaptıklarından dolayı, Nur’u bilemediklerinden, o vicdanlarındaki meşaleyi göremediklerinden dolayı… إِلَى الظُّلُمَاتِ deniyor. Zulümât kelimesi -Hay senin boynun kopsun!- bakın yine müennes olarak geliyor burada, doğurgan; karanlık, karanlık içinde; karanlık, karanlık içinde; karanlık… Daha önceki ayeti hatırlayın:ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ “Birbiri üstüne kat kat karanlıklar.” (Nur, 24/40)

   Cennet de ebedîdir, Cehennem de ebedîdir.

Efendim, أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “İşte bunlar…” Yeni, bir kısım mealcilerin ifadesiyle, “Cehennemin yârânlarıdır.” “Cehennem ashabıdır” da diyebilirsiniz, “Cehennemin yakıtları” da diyebilirsiniz. Çünkü Kur’an-ı Kerim, buna benzer tabirlerin hemen hepsini kullanıyor. Bir yerde “yakıt”ı diyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلاَئِكَةٌ غِلاَظٌ شِدَادٌ لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Ey iman edenler! (Kendinizi ve onları Allah’ın hükümleri istikametinde eğiterek) hem kendinizi hem de ailenizi, yakıtı insanlarla taşlar olan müthiş bir Ateş’ten koruyun. Onun başında hem görünüş hem karakter itibarıyla sert ve çetin melekler vardır; Allah onlara ne emrederse asla karşı gelmezler ve kendilerine her emredileni yerine getirirler.” (Tahrîm, 66/6) Onun yakıtı, hiç yanmıyor gibi görülen taşlar ve bir de -hafizanallah- dünyada gönlü ile O’na (celle celâluhu) bağlanamamış, O’nun için yanmamış/yakınmamış insanlar; bunlar, orada, o Cehennem’de yakıt olacaklar. حَفِظَنَا اللهُ وَإِيَّاكُمْ

Orada onunla -bir defa yanmakla- da kalmayacak, هُمْ فِيهَا “Onlar orada…” O “zamir-i fasl” da ayrı bir mana ifade ediyor: “İşte bak, dikkat et; onlar, orada, o Cehennem’de…” فِيهَا خَالِدُونَ diyor. O da müennes; böyle iç içe zulmetler, doğurgan zulmetler karşısında orada da iç içe böyle karanlıklar, birbirini tevlîd eden, peşi peşine gelen reaksiyonlar ile, yeni patlamalar ile, yeni lav dalgaları ile etrafı saracak şeyler. Birbirleriyle çok irtibatlı bunlar.

Bir de خَالِدُونَ Hafizanallah, bir de “Orada upuzun kalacaklardır.” diyor. “Hâlid” kelimesine, bazıları “uzun zaman kalma” manasını veriyorlar. Oysaki “hâlidûn” kelimesinin dışında Kur’an-ı Kerim’de on iki yerde de “ebed” kelimesi kullanılıyor; “ebed” kelimesi…

Cennet de ebedîdir, Cehennem de ebedîdir. Cenâb-ı Hak, sizi, arkadaşlarınızı, ızdırap içinde inleyen kardeşlerinizi, mazlumiyet, mağduriyet yaşayan, sürgün yaşayan, ihtifâ yaşayan, değişik tehlikelere rağmen, şartlara ve konjonktüre göre hâlâ kalbleri hizmet arzusuyla çarpıp duran kardeşlerinizle beraber hepinizi ebedî Cennet ile serfirâz kılsın; Rasûl-i Ekrem’e komşu eylesin, Firdevs ile sevindirsin, Cehennem’den de fersah fersah uzak kılsın!.. Vesselam.

Kırık Testi: MUHÂCİRİN DUASI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Dua Mecmuası’nda da yer aldığı üzere Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşrif edeceği bir beldeyi gördüğü zaman, “Allah’ım, bizi bu belde halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir.” diyerek dua ediyor. Dünyanın dört bir tarafına açılan hizmet sevdalıları için Efendimiz’in fem-i güherinden sâdır olmuş bu dua neler ifade eder? Lütfeder misiniz?

   Cevap: Malum olduğu üzere dua ile alâkalı yapılan taksimattan biri de onun fiilî ve kavlî olarak ikiye ayrılmasıdır. Üstad Bediüzzaman hazretlerinin verdiği örnekle anlatacak olursak, bir çiftçinin toprağı işlemesi fiilî bir duadır ki, bununla hazine-i rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalmış olur. Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir atiyyesi olmadıkça, toprağa tohum atmadan o tarladan bir ürün almanın mümkün olmadığı açıktır. Dolayısıyla esbap adına ne gerekiyorsa mutlaka ortaya konulmalıdır. Fiilî duaya riayet etmek sebepler dünyası içinde yaşayan biz insanoğlu için kaçınılmazdır. Dolayısıyla fiilî dua esbabı nazar-ı itibara almak ve o sebeplerin gerektirdiği şekilde davranmakla olur.

Ayrıca Cenâb-ı Allah sebepleri izzet ve azametine perde yapmıştır. Bizim de o perdeye saygılı olmamız iktiza eder. Onları görmezlikten gelmek bu açıdan Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Diğer bir açıdan da, esbaba riayet etmeme bizi, insan iradesini reddeden Cebrîlik düşüncesi içine sürükler ki, bu da akîde ve inanç açısından çok tehlikelidir. Evet, irade ve şuur sahibi insanoğluna düşen, sebepleri görmek ve onlarla uyum içinde yaşamaya çalışmaktır.

Bir bütün olarak ekosisteme bakıldığında apaçık bir nizam ve intizam görülmektedir. Demek ki, her varlık Allah’ın meşîet ve iradesiyle o sisteme uymaktadır. Bununla beraber ekosistemin irade ve şuur sahibi müstesna bir parçası olan insanoğlu, zaman zaman bilgisizce davranıp Hakk’ın muradına muhalif işlerin içine girebilmekte ve böylece o mükemmel sisteme zarar verebilmektedir. Tabiî, kendisi de o sistemin bir parçası olduğundan dolayı zarar eninde-sonunda dönüp insan hayatını negatif şekilde etkiler hâle gelmektedir.

Kavlî duaya gelince o da, toprağı işledikten sonra, ürün alabilme dileğiyle elleri açıp Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak gibidir. Bu mânâda dua sebepler üstü, Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccühün unvanıdır. Zira, O Kudreti Sonsuz, sebeplere bağlı olarak verebileceği gibi, dilerse hârikulâdeden hususî bir atiyye olarak sebeplere bağlı olmadan da lütufta bulunabilir. Ne var ki, ne Peygamberimiz ne de diğer enbiya-i izam (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm) plan ve projelerini bu kabîl hârikulâdeliklere bina etmemişlerdir.

   Sevginin Aksettiği Mücellâ Ayna

Sizin sorduğunuz soruda da Efendimiz Aleyhissalâtü vesselâm’ın böyle kavlî bir duası yer almaktadır. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir beldeyi teşrif buyurduğu esnada;

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حَيَاهَا وَأَعِذْنَا مِنْ وَبَاهَا وَحَبِّبْنَا إِلَى أَهْلِهَا وَحَبِّبْ صَالِحِي أَهْلِهَا إِلَيْنَا اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِيهَا 

“Allah’ım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır. Veba gibi hastalıklarından bizi koru. Bizi bu beldenin halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir. Allahım, burayı bizim için bereketli eyle.” şeklinde dua ediyordu.

Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) insanların gönüllerini kazanabilmek, oralara sevgi tohumları ekebilmek için hem gerekli sebeplere müracaat etmiş, meselâ onlarla hep diyalog hâlinde bulunmuş, münasebetlerin kesilme noktasına gelmemesi için perdeyi yırtmamış, hem de kavlî dualarıyla, muhataplarının gönüllerinde sevgi yaratması için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmıştır. Allah da o en sevdiği kulunu hiçbir zaman huzurundan boş çevirmemiş, hususî atiyyeleriyle sevindirmiş, göklerde ve yerde O’nun için sevgi vaz’etmiştir. Hatta bir mânâda sevgi, varlığın çehresine Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) aynasından yansımıştır.

Evet, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakıldığında, fem-i güher-i nebevîden dökülen bu duanın dergâh-ı ilâhîde kabul edildiğine şahit olursunuz. Meselâ, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurduklarında Medine halkı, O Habîb-i Kibriya’yı çok sevmiştir. İçten içe bütün bütün dejenere olmuş bir kısım münafıklar ve İslâm düşmanlığıyla gözü dönmüş bazı kâfirler istisna edilecek olursa, Medine’de Rasûlullah’a gösterilen sevginin büyüklüğü ortadadır. Evs ve Hazreç kabileleri de dâhil olmak üzere Medine halkı Efendimiz’in orayı teşriflerinden çok kısa bir zaman sonra O’nun etrafında âdeta pervane gibi dönmeye başlamışlardır. Aslında O Nebiler Serveri her nereye şeref-kudüm buyurmuşsa orada hüsnükabul görmüştür. Aynı şekilde Efendimiz de Medine’yi çok sevmiştir.

Konuya, ümmetine emanet etmiş olduğu nurlu mesaj perspektifinden bakılacak olursa, Altın Çağ’dan bugüne hüsnükabul görmeye devam ettiği apaçık ortadadır. Evet, siz de kalblerinizde İnsanlığın İftihar Tablosu’nun o müstesna yerine baktığınızda, O’nun, tarihte başka hiç kimseye nasip olmayan nasıl emsalsiz bir sevgi çağlayanına mazhar olduğunu anlarsınız. İçinizdeki O’nu her şeye tercih etme mülâhazası, sizdeki O’na karşı alâkanın en büyük emaresidir. Siz böyle olursanız, O da öbür âlemde, ruhunun ufkunda size karşı ciddi bir sevgi ve alâka duyar. Zaten O’nun gönlünde size karşı sevgi yoksa, sizde de O’na karşı sevgi olmaz/olamaz. Zira sevginin bir mânâda kaynağı O’dur. Allah’tan gelen sevgi O mücellâ aynaya akseder ve sonra ümmetine tevzi edilir, dağıtılır. Dolayısıyla sevginiz ölçüsünde O’nun nezdinde seviliyor olduğunuz mülâhaza, ümit ve recâsını taşıyabilirsiniz.

Kâinatın İftihar Tablosu şereflendirdiği beldelerde böyle hüsnükabul gördüğü gibi, O’nun has temsilcileri de, derecesine göre gittikleri yerlerde hep sevgi, saygı ve kabul görmüşlerdir. Meselâ irşad niyetiyle Yemen’e giden Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) etrafında çok kısa bir zaman diliminde binlerce insan toplanarak halkalar oluşturmuşlardır. Onlar Hazreti Ali’yi sevmiş, Hazreti Ali de onları sevmiştir. Zaten Hazreti Ali (radıyallâhu anh) sadece harp meydanlarının kahramanı değil, aynı zamanda mânâ âleminin de bir sultanıdır. Böyle zülcenaheyn olması yönüyle de o, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehiyyât ve etemmütteslimât) en hakiki vârislerinden birisidir. Ona duyulan sevginin neticesindedir ki, Ebû Musa el-Eş’arî ve Abdullah ibn Cerîr el-Becelî gibi (radıyallâhu anhüm ecmaîn) çok kıymetli Müslümanlar samimi olarak İslâm’a bağlanmışlardır.

   Sevgiyle Gidilen Yerlerde Kalıcı Olunabilir

Diyalog adına, inancınızdan kaynaklanan güzellikleri gittiğiniz yerlerdeki insanların sinelerine boşaltma hesabına hadis-i şerifte zikredilen sevginin ne kadar ehemmiyetli olduğu âşikardır. İslâm tarihine bakıldığında Müslümanların, gönülleri kazanmak niyetiyle gittikleri yerlerde kalıcı olabildiklerini görürüz. Meselâ, Asya, Balkanlar, Küçük Asya dediğimiz Anadolu, Afrika’nın bazı yerleri hep böyledir. Müslümanlar gittikleri bu beldelerin ahalisini sevmiş, onlar da Müslümanlara karşı hep muhabbetle yaklaşmış ve zamanla İslâm’ın güzellikleri içerisinde eriyip gitmişlerdir. Yine bunu da Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) genel tavrının bir neticesi olarak görmek gerekir. Yani siyeri, felsefesiyle iyi anlayan sonraki Müslümanlar gerçek fethin ancak gönüllerin fethiyle olabileceğini kavramış ve hareketlerini bu mülâhaza üzerine bina etmişlerdir.

Bugün de arkadaşlarımız, tarihte eşine ender rastlanacak bir şekilde dünyanın birbirinden çok farklı beldelerine hicret etmekte, gidiş maksatlarına muvafık olarak da o beldelerde pek çok kesimden değişik insanlarla muhatap olmaktadırlar. Yukarıda da arz edilmeye çalışıldığı gibi önce fiilî duayı yerine getirmek gerekecektir. Bu da o yörelerdeki farklı kültür ortamlarını, değişik hissiyatları hesaba katarak hazırlıklı gitmek suretiyle olur. Nelere, ne kadar değer atfettiklerini bilmeden ve –en azından başlangıçta– ona göre bir duruş sergilemeden o beldelerin halkıyla diyalog kurmanız imkânsız sayılır. Gerçi umumi mânâda insana insan olmasından dolayı gösterilmesi gereken saygıyı ortaya koyduğunuzda hemen her yerde gönüllerden vize alabilir, hemen her yere adım atabilirsiniz. Ne var ki, adım attığınız yerde kalıcı olmayı istiyorsanız, o insanları iyi tanımak ve ona göre iyi bir duruş sergilemek mecburiyetindesiniz.

Zâhirî esbap açısından yapılması gerekli olan da budur. Bununla beraber, bizim doğru hareket etmek, yanlış yapmamak, gittiğimiz beldenin halkını sevmek ve onlar tarafından sevilmek için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmamız da bu hususta duanın kavlî olanıdır. Biz de Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptıkları duayı tekrarlar ve “Allah’ım, o belde halkının salihlerini bize, bizi de onlara sevdir.” deriz.

   Allah’ım! Hakkımızda “Vüdd” Vaz’ et!..

Bununla beraber her gün belki defalarca,

اَللّٰهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللّٰهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَاشْرَحْ صُدُورَنَا وَصُدُورَ عِبَادِكَ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ إِلىَ الْإِيمَانِ وَالْإِسْلَامِ وَالْإِحْسَانِ وَالْقُرْآنِ وَإِلَى خِدْمَةِ الْإِيمَانِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ 

“Allahım! Nâm-ı Celîlin’i dünyanın her yerinde bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et!” diye dua ederiz.

Bu aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da salih kullarına vermiş olduğu bir müjdedir: “İman edip salih ameller işleyenler için Rahman, sevgi ve hüsnükabul vaz’ eder.” (Meryem, 19/96). Yani onları başkalarına da sevdirir ve kabul ettirir; hem kendi indinde, hem de mahluklar nezdinde onları sevimli kılar. Bu sevgi ve hüsnükabul Cenâb-ı Hakk’ın Vedûd isminin bir tecellisi olmaktadır.

Hatırlanacağı üzere bir hadis-i şerifte de, “Allah bir kulunu sevince Cebrail’e, ‘Ben falan kulumu sevdim, sen de sev!’ ferman buyurur. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) da onu sever ve diğer meleklere, ‘Allah, falan kulunu sevmiştir, siz de seviniz!’ diye nida eder. Göklerdekiler sevince yeryüzünde o kul için bir vüdd/sevgi vaz’edilmiş olur.” (Buhârî, bedü’l-halk 6; edeb 41)

Hakkında hüsnükabul vaz’ edilen, bir şahıs olabileceği gibi, şahıslar ya da bir heyet, bir topluluk da olabilir. Tabiî bu, ayette de ifade edildiği üzere salih amel işlemeye, salaha kilitlenmeye ve Allah’ın rızasından başka bir şey gözetmemeye bağlıdır. Bu ufkun kahramanları için Hakk’ın vaadi tahakkuk eder ve haklarında sevgi vaz’ edilir. Bir kere de vaz’ edildi mi, Allah’ın izniyle onlara açılmadık hiçbir kapı kalmaz. –Yeter ki, ahde vefada bir kusur gösterilmesin– Bu perspektiften hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’deki arkadaşlarınızın baştan bu yana dünyanın değişik yerlerine gittiklerinde karşılaştıkları hüsnükabul ve sevgi de bu hakikatin apaçık bir delili sayılır.

 

AĞIR BASKI VE ZULÜM, HİZMET GÖNÜLLÜLERİNİ ŞİDDETE SEVKEDER Mİ?

Herkul | | HERKUL NAGME

“Kötülük yapanları, kalben ölmüş insanları, nefis ve enâniyet cihetiyle hortlamış insanları, Allah’ım, insanlık ufkuna hidayet eyle! Gönüllerine lüyûnet lütfeyle. وَإِلاَّ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım kalblerini yumuşat; iman, İslâm, ihsan, sadâkat, istikamet ve muhabbete karşı, hizmetimize, hareketimize, cemaatimize, müesseselerimize karşı kalblerini yumuşat! Şayet muradın bu değilse, Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” diyoruz. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz! Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” Gücümüz yetmiyor, ne diyelim?!. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ

Gücümüz olsa bile, “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” diyoruz. Silahla, hoyratlıkla üzerimize gelenlere, yumruğumuzla bile mukabele etmiyoruz. Yüz ekşitmekle bile mukabelede bulunmuyoruz, sert bir kelimeyle bile mukabelede bulunmuyoruz; çünkü bunları, insanî karakterimize aykırı buluyoruz.

El-âlem yapmış bunu fakat biz yapmayacağız; ahd ü peymânımız var, yapmayacağız!.. Ezseler bile, onlar gibi davranmayacağız! Öldürseler dahi onlar gibi davranmayacağız!.. Onlar gibi davranmaktansa, on defa ölmeyi tercih edeceğiz, yirmi defa ölmeyi tercih edeceğiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah’a güvenmenin ve Allah yolunda olmanın gereği budur. Katlanacağız bunlara. Nöronlarımızı kontrol altına alacağız, şeytanın nüfuz etme deliklerini kapayacağız; meleklere nüfuz etme pencereleri, kale kapıları açacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Cenâb-ı Hak’tan gelen o şeyleri hep hoşnutlukla karşılayacağız.”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinin tamamı “NE GÜZEL YOL, NE İYİ ARKADAŞLAR!..” başlığıyla şu linktedir: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-ne-guzel-yol-ne-iyi-arkadaslar/

Bamteli: NE GÜZEL YOL, NE İYİ ARKADAŞLAR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Öbür tarafta Sırât’ı rahatlıkla geçebilmek, burada sırât-ı müstakîm üzere yaşamaya bağlıdır!..

Ötede, Sırât’ı rahat geçecek olanlar, burada sırât-ı müstakîm üzere yaşayan insanlardır! Sırat-ı müstakîm, yani “doğru yol” üzere yaşamak lazım. Kur’an-ı Kerim, bu yolun yolcularını şöyle anlatıyor: وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Allah’a ve Rasûlüne itaat eden kimseler, işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar kıldığı nebîler, sıddîklar, şehitler, sâlih kişilerle beraber olacaklardır. Ne güzel arkadaşlardır bunlar!..” (Nisâ, 4/69) اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ beyanının tefsirinde -yukarıdaki ayete de işaret edilerek- hep bu söyleniyor; hemen hemen tefsirlerde ittifak halinde denebilir.

“Sırât-ı Müstakîm” nedir? Dosdoğru, eğrisi-büğrüsü olmayan şehrâh.. herkesin çok rahatlıkla gözlerini kapayıp yürüyeceği kadar rahat yol.. tepesi, tümseği olmayan yol. O, sırât-ı müstakîm. İfrat ve tefrite düşmeden yürüme, Allah’ın (celle celâluhu) emrettiği gibi yürüme ve Nebî’nin arkasında inhiraf yaşamadan yürüme: Sırât-ı Müstakîm.

O yol, kimin yolu? فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ Allah’ın in’âmına mazhar olanların… أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ diyor. Nimetsizlikten, nimet haline Allah’ın i’lâ buyurduğu insanlar; sağanak sağanak nimetlerini onların başlarından yağdırdığı insanlar. Bakın, bu beraat-i istihlal bir merak uyardı: “Allah Allah, kim bunlar?” أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ Allah’ın, in’âmât-ı sübhâniyesini -insanların utûfet-i şahânesini, lütf-u şahânesini değil, Kendi utûfetini- sağanak sağanak başlarından yağdırdığı insanlar.. o sırât-ı müstakîm erbabı.. burada o yolu öyle düzgün götürenler.

Kim bunlar? فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ O in’âm-ı İlahîye mazhar olanların bir kısmını “Nebîler” teşkil ediyor. Âyet-i kerimede geçen “min” (مِنْ) harf-i cerri, (“onlardan bir kısmı” manasına gelen) “teb’îz” için değil, (“onlar şu kimselerdir” manasına gelen) “beyan” içindir. Nebîlerin bütünü kastedilmektedir. Onun (Allah’ın nimetlerine mazhar olanların) bir kısmını nebîler teşkil ediyor, demektir.

Fakat nebîlerde kıskançlık ve hased yoktur. “Bu yolda sadece biz yürürüz, siz yürüyemezsiniz!” filan değil; arkalarında yürüyenlere de yollar açık, bilmem nereye kadar. Onun için, مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ Peygamberler topluluğu zikredildikten sonra, arkadan “sıddîkîn” geliyor; Allah’a karşı sürekli sadâkat içinde bulunanlar…

   Nübüvvetten sonraki en büyük mertebe sıddîkıyet, o makamın en âbide şahsiyeti de Hazreti Ebû Bekir’dir; bununla beraber, Allah her dönemde nebîlere ve peygamber vârislerine sıddîklar lütfetmiştir.

Onlardan bazıları, peygamberleri adım adım izliyorsa, diğerleri de her dönemde yaşayan sıddîkları öyle takip ediyorlardır. Her halde, Hazreti Âdem’in yanında da öyle bir sıddîk vardı; mesela, kardeşine “Ben sana elimi uzatmam!” diyen Hâbil de herhalde öyle birisi idi. Hazreti Nuh’un gemisine binenler arasında, öyle bir sıddîk vardı. Hazreti İbrahim’in yanında, Hazreti Lût vardı, amca çocuğu; Sodom-Gomore’ye gönderildi, Allah onu da peygamberlik ile serfirâz kıldı.

Sıddîk… Hazreti Musa’nın yanında, Mü’min-i Âl-i Firavun vardı. O, Firavun ordularının başkomutanı, Âsiye validemizin de ağabeyi idi. Hazreti Musa’ya bir kötülük yapılacak diye o güne kadar imanını -Kur’an diyor- ketmetmiş, sağlam saklamış. Halk arasında âdetâ halvet yaşamış; fakat kalbi hep Allah için çarpmış ve hep Hazreti Musa’nın yanında bulunmuş. Onların tuğyan ve dalaleti karşısında da en son sözü şöyle olmuş: فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ إِنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Bugün size söylediklerimi çok geçmeden hatırlayacak (ve bana hak vereceksiniz). Ben ise, tam bir teslimiyet içinde işimi Allah’a bırakıyorum. Allah, elbette kullarını çok iyi görmektedir.” (Mü’min, 40/44) Hani, onun için bir âkıbet görünür gibi oluyor. Ne var ki, orada, rivayet muhtelif. Bazı zayıf rivayetlere göre, ona bir şey yaptılar. Kuvvetli rivayetlere göre ise, ona bir şey yapmıyorlar; seyyidinâ Hazreti Musa, Beni İsrail’i yanına alıp da Mısır’dan ayrıldıktan sonra, Mısır’ın kaderine o hâkim oluyor.

Diş sıkıp sabredenler… مَنْ صَبَرَ ظَفِرَ Sabreden insan… Doğru, bu ifadede, biri hariç, bütün harekeler fetha; hepsi fetha, fetha, fetha: Fütuhât. Ondan sonra karşı tarafın belini kırar: Kesre. Aynı zamanda, kendi zaferini ortaya koyar, yine sonunda “ra” harfinde fetha.

Hazreti Îsâ’nın yanında da var öyle sıddîklar… فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَارُ اللهِ آمَنَّا بِاللهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “Ne zaman ki Hazreti Îsâ onların inkârlarında ısrar ettiklerini hissetti, ‘Allah’a giden yolda bana yardım edecek kim var?’ dedi. Havârîler: ‘Allah yolunda yardımcılar biziz. Biz Allah’a iman ettik. Ey Îsâ, bizim Müslüman olup Allah’a itaat ettiğimize sen de şâhid ol!’ dediler.” (Âl-i Imrân, 3/52) Böyle diyorlar, göğüslerini geriyorlar, o Sultân-ı Zîşân’a (aleyhisselam) kanat açıyorlar; kanatlarını geriyor, koruyor, sıyânet altına alıyorlar O’nu. O’nun nezdindeki sâdıklar da, onlar idi.

Evet, مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ İkisi de çoğul. Yine kıskançlık yok; مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ Onlardan sonra da şehitler geliyor. مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim, Allah adının/dininin en yüce olması için mukâtele ederse, o Allah yolunda demektir.” Kılıcın kınından çıkıp meselelerin -biraz- kılıç ile, mızrak ile, ok ile, yay ile halledildiği dönemde, o mevzuda göğsünü gererek güle güle ölüme yürüyen insanlar… Hani bir İbn Cahş heyecanıyla bir sahabî heyecanını değerlendirebilirsiniz. Uhud’da bir kayanın dibine sinmiş. Arkadaşlarından bir tanesi yanına sokulduğunda, “Allah’ım! Bir kılıç darbesiyle bir kolumu koparsınlar, öbür kılıç darbesiyle de öbür kolumu. Bir kılıç darbesi ile bacağımı kessinler; öbür bacağıma da bir kılıç darbesi indirsinler. Sonunda, boynumu koparsınlar. Nezd-i Ulûhiyetine geldiğim zaman, ‘Abdullah, sana ne oldu?’ diyesin. Ben de ‘Senin yolunda, Allah’ım!..’ diyeyim!” diyor. Ölesiye savaşıyor orada; göğsünü geriyor, Allah Rasûlü’nün önünde. Ve dilediği/istediği o şeyler, başına geliyor. Mus’ab İbn Umeyr ile beraber, âdetâ melekler hızında, Allah’a yükseliyor.

Şehit… وَالشُّهَدَاءِ deniyor. مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ Nâm-ı Celîl-i İlahî şehbal açsın ve nâm-ı celîl-i Muhammedî dört bir yanda câmi minarelerinde asılan mahyalar gibi, hep pırıl pırıl parıldasın diye mücâhede eden.. ve dünyanın dört bir yanına şedd-i rihâl için çantasını eline alıp ama ihtiyârî ama cebrî göç eden, dört bir yana tohumlar gibi saçılan, saçılıp toprakta çürüyen, çürüyüp başaklara yürüyen insanlar: الشُّهَدَاءِ

   Maddî kılıcın kınına girdiği günümüzde selâm ruhu bizim tek sermayemiz, Kur’an’ın elmas düsturları sağlam vesilelerimiz ve temsîl de en tesirli dilimizdir.

Günümüzde maddî kılıç kınına girdiğinden dolayı, Kur’an’ın elmas düsturları ile, o elmas düsturların hâle intikali ile, tabiatın bir derinliği haline gelmesi ile, hâl ve temsil diliyle doğru Müslümanlığı anlatmak esastır. İnsanlar, sazınıza, sözünüze, neyinize, nayınıza (sazınıza) bakarak değil, sizi gözleriyle temâşa ederek, tavırlarınızda sizi okuyarak Müslümanlığı tanımalılar. Ama bir sene, iki sene, üç sene, dört sene, beş sene… Çizgi aynı, hiç değişmiyor. Kalb, aynı ritimde hep, yetmişin üzerine geçmiyor; gayet ritmik, aritmi yok o kalbde. Nabzı tutuyorlar, aynen; her şey sağlam. Öyle bir inandırıcı tavır sergiliyorlar ki!.. İşte, o hal diliyle, temsil diliyle anlatmaktır. Allah, öyle anlatmada sâbit-kadem eylesin!..

“Tenzîl dili”ne, tebliğine mukabil, Allah Rasûlü’nün gürül gürül ayrı bir ikinci dili vardı; o da “temsil” dili. Hayat-ı seniyyelerinde kendine “Emîn” dedirtmişti, “Sâdık” dedirtmişti. Peygamberlerin sıfatları “sıdk”, “emanet”, “tebliğ”, “ismet”, “fetânet” diyebilirsiniz. Bir de “ayıplardan münezzehiyet/müberreiyet”; arkasında olan insanların tiksinti duymayacakları şekilde kıvamında insan olmaları; edalarıyla, endamlarıyla, görkemleriyle hep imrendiren tipler. Evet, bu da şimdiye kadar kabul edilen şeylerin dışında altıncı bir sıfat oluyor onlar için.

Sıdk ve sadâkat içinde, Allah Rasûlü, kendisine yüklenen o büyük, o ağır, o dağları paramparça edebilecek sorumluluğu her şeye katlanarak mübarek omuzlarında taşıdı. Omuzuna değil, O’nun ayaklarının altına kurban olayım!.. Kuddûsî’nin dediği gibi, “Ol Medine izi-tozu bu Kuddûsî’nin yüzüne tûtiyâdır.” Ayağını bastığı yerleri, İmam Mâlik gibi… Ayakkabısız gezerek, “Buraya belki basmıştır! Ama ben ayakkabı ile oraya basamam!” Medine’de, “Buraya basmıştır belki, buraya basmıştır!..” diyor. “Ol Medine izi-tozu, bu Kuddûsî yüzüne tûtiyâdır!”

Evet, Allah Rasûlü’nün temsili öyle müessir olmuştu ki, “Emîn” diyorlardı, “Sâdık” diyorlardı, “Vazifesini bihakkın yapıyor!” diyorlardı. Aynı zamanda, “Mâsum” idi; o gayr-ı meşru hiçbir şey karşısında eğilmemişti, Allah’ın izni-inâyetiyle; onlar da itiraf ediyorlardı bunu. Fakat hazımsızlıkları, başka şeyden dolayı idi: Onlar, öyle bir pâyeyi başkasına, mesela Velid İbn Muğîre’ye ve Tâif’teki Urve İbn Mes’ûd es-Sakafî’ye yakıştırıyor; “Nübüvvet olacaksa, bunlara gelmeli!” diyorlardı. Urve, Haccâc-ı Zâlim’in dedesi. Oğlu, Müslüman oluyor da, o olmuyor; Haccâc’ın babası, Müslüman. Kur’an-ı Kerim, ifade ediyor: وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ “Ve şunu da söylediler: Bu Kur’ân, şu iki şehirden önde gelen büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhrûf, 43/31) Yani, siz belirleyeceksiniz Allah’ın takdirini?!. Hâşâ ve kella; O’ndan iyi bileceksiniz?!.

Maddî kılıç, kınına girdiğine göre, bundan sonra insanlar, anlatacakları şeyleri, hâl dili ile anlatacaklar. Millet, kulak kesilecek, onları “hal”leri ile dinleyecek; kulak kesilecek, onları “temsil”leri ile dinleyecek, onları “yaşayış tarzları” ile dinleyecek, onları “yürüdükleri yol” itibarıyla dinleyecek, onları haram-helal mülahazalarıyla dinleyecek. İslamiyet, “haram-helal” mülahazasını bilmeye bağlıdır. O mevzuda ne kadar hassaslar?!.

Sizin kardeşleriniz.. dünyanın değişik yerlerine sizden evvel açılanlar.. onlardan evvel açılanlar.. yirmi beş, otuz sene evvel açılanlar… Gittikleri yerlerde dikili bir taşları olmadı. Bunu görenler -bağışlayın- aptal değil; diyorlar ki: “Allah Allah! Bu insanların dünya adına bir beklentileri olsaydı, burada bir şey yaparlardı; bir makam kaparlardı, bir mansıp peşinde koşar dururlardı. ‘Üç beş kuruş bir şey elde edelim, dünya adına birkaç yere, birkaç tane taş dikelim!’ derlerdi. Hiç birini yapmadılar. Ya bu insanlar çok aptal!.. Fakat yaptıkları şeye bakınca, çok akıllılar. Zira yabancı bir ülkede eğitim faaliyetleri adına açtıkları okullar sürekli birinci oluyor. Talebeler, dünya birinciliğine seçiliyor. Aynı zamanda dünya olimpiyatlarında birbirleriyle sarmaş-dolaş oluyorlar ki, Hümanistler o meselenin rüyasını bile görmemişlerdir; ütopyacılar öyle bir meselenin rüyasını bile görmemişlerdir. Allah Allah! Bu adamlar, deli ise, deli bunu yapamaz! Bu adamlar, akıllı ise, dünya namına hiçbir şey arkasında koşmuyorlar. Demek ki bunlar, birer vefâ âbidesi, sadakat âbidesi, emanet âbidesi, ismet âbidesi, îsâr kahramanı… Yaşatmak için, dünyanın dört bir yanına açılıyorlar. Yaşamayı, buzdolabına koymuş; yaşatma hissi ile mahmuzlamışlar nefislerini. Koşmuşlar dünyanın dört bir yanına; dört bir yanı, tek bir yan haline getirmek için, öldürücü/kahredici kavgaları durdurmak için, boğuşmaları durdurmak için, insanca yaşama ufkunu göstermek için!..”

   Yakın dönemde, öz yurdunda zulmün paletleri altında kalmaktan, cebrî hicret yollarında farklı musibetlerden ve gurbet diyarlarında biraz da kederden vefat eden yüzlerce insan oldu ki, onlar da birer şehittirler.

Bakın, nereden geçtik buraya; مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ dedik. Şehitler… Şehitler, o dönemde oluyordu; şimdi de şehit olabilir. Evet, antrparantez ifade edeyim: Bu cebrî hicret içinde ve baskılar altında, Meriç’te boğulanların yanında, daha başka yollarda da tedavi imkânı bulamayan, hatta üzüntüden vefat eden insanlar oldu. Belki üzüntü de -zannediyorum- stresler de, anguazlar da metastazı hızlandıran sebeplerdir. Böyle olup vefat eden kahramanlar/şehitler oldu. Çok şehit oldu; zannediyorum Uhud şehitlerinin birkaç katı şehit oldu. Çocuk, şehit oldu; anne, şehit oldu; baba, şehit oldu. Zulüm diyarından başka bir diyara giderken -serbest nefes almak için, üç-beş yudum oksijen yudumlamak için, rahat bir hayat yaşamak için giderken- hayatından oldu bir hayli insan. Yüzlerce… Evet, onlar da yine şehit.

Ayet-i kerimede, şühedâdan sonra وَالصَّالِحِينَ deniyor bir de. Şehitlerin arkasında geliyor bunlar; şehit olmamış fakat aynı yolda koşmuşlar. “Yolumuz, peygamber yolu, başka yolda yürümek, bize haram olsun! Yaşama zevki, bize haram olsun! Allah, yaşatma duygusunu, şeker-şerbet gibi bize duyursun!” demişler; evet biz de diyelim. Dediler, diyeceğiz inşaallah, demeye devam edecek ve o yolda da yürüyeceğiz.

Zira zaten baştan kazanmış oluyorsunuz. Yola çıkarken, size vaad edilenler yazılmış oluyor: “Bunlar, geldikleri zaman, kapıda vize sormayın, içeriye alın!” Kazanmış oluyorsunuz. Üç-beş dakikalık dünya hayatında kaybettiğiniz şeylerin ne önemi olur?!. Öbür tarafa geçtiğiniz zaman, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, karşılıklı koltuklarda oturacak, birbirinize dünyada olan -Hazreti Pîr’in ifadesiyle- muhavereleri tekrar edeceksiniz: “Allah Allah! Ne komik şeyler idi. Bir kısım Şeddâdlar, zâlimler, Saddamlar, Kazzâfîler, Hitlerler böyle zulmediyorlardı. Ne komik adamlardı onlar! Hani biz de ayrılıyorduk ama yolumuzdan ayrılmıyorduk. Sevdiğimiz ülkeden, toprağının her parçasını gözümüze sürme diye çekebileceğimiz bir yerden ayrılıyorduk, içimiz sızlıyordu ama Sen’in için ayrılıyorduk. Ve ilk ayrılan da biz değildik zaten!”

Hazreti Nuh, ayrılmış mıydı, ayrılmamış mıydı? Hazreti İbrahim, Ulû’l-azim peygamber, Babil’de idi; o da ayrılmış mıydı, ayrılmamış mıydı? Seyyidinâ Hazreti Musa, ayrılmış mıydı, ayrılmamış mıydı? Hazreti Lût, ayrılmış mıydı, ayrılmamış mıydı? İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), -Ayağının tozuna kurban olayım!..- doğduğu maskat-ı re’sinden ayrılmış mıydı ayrılmamış mıydı?!. Kâbe’nin/Beytullâh’ın tev’emi/ikizi. Kâbe, Sidretü’l-müntehânın izdüşümü; Allah Rasûlü de onun ikizi. Dünyada, o yerden daha mukaddes bir yer olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu, orada dünyada gelirdi; Âmine Hatun, orada olurdu; Hazreti Abdullah, orada olurdu; Abdulmuttalib, orada olurdu; Hâşim, orada olurdu. Orası idi; o mübarek yer, orası idi; orada dünyaya gelmişti. O da bir insandı; onun için orayı terk edip ayrılacağı zaman, emniyet alanına ayak bastığı ân, döndü, Kâbe’ye baktı, Mekke’ye baktı; gözleri dolu dolu oldu ve ağladı; “Çıkarmasalardı, çıkmayacaktım!” dedi. O da cebrî hicrete mecbur olmuştu.

Her devirde, Ebu Cehiller olmuştur, Utbeler olmuştur, Şeybeler olmuştur, İbn Ebî Muaytlar olmuştur. Yol, hep o olmuştur ve bu yol “peygamber yolu”dur. Ama -çok duyduğunuz, çok tekrar edilen bir söz- “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!..” Aşılması çok zor tepeler var, gâileler var, belâlar var, musibetler var, handikaplar var; var oğlu var… Ama O (celle celâluhu) var; size ebedî bir varlık vadeden Allah var! Cem Karaca ifade etti: “Allah, yâr!..” Allah, yâr; Allah, yâr; başkası, ağyâr; Allah, yâr!.. O, yâr olduktan sonra başka ayrılıklar ne ifade eder ki?!. Cenâb-ı Hak, Kendi “yâr”lığıyla bizi sâbit-kadem kılsın!…

Ve sâlihler… وَالصَّالِحِينَ Ha, siz de esas o meseleye teşne; yürümüşsünüz, “Ne gelirse gelsin! Gelsin başımıza, ne gelirse gelsin!” diyerek. Ama kimilerine sizden evvel öbür tarafa, ruhlarının ufkuna yürüme müyesser olmuş; kimilerine de olmamış. Ee canım, herkese müyesser olsa, o bayrağı oraya kadar taşımak mümkün olmaz ki! Sahabe-i Kirâm’dan da şehit olanlar oldu, Allah Rasûlü döneminde; aşağı-yukarı yüz yetmiş insana yakın insan, şehit oldu. Ama her biri dünyaya bedel insandı onların; bunları hafife almamak lazım.

Burada -antrparantez- Allah Rasûlü’nün savaşlarının tedâfuî savaşlar, müdafaa savaşları olduğunu bir kere daha hatırlatalım. Peygamber fetâneti ile, çizdiği stratejiler ile öyle savaştı ki, kan dökmeden hedefine ulaştı, her defasında; akıl almaz.

   “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımı -yâ Rab- şâd olsun; benimçün ‘Nâ-murad olsun!’ diyenler, bermurâd olsun!”

Fakat günümüzde Allah (celle celâluhu) size hayatınızı bağışlıyor ve gittiğiniz yerlerde bir şey yapma imkânı veriyor. Vüdd vaz’ edilmiş; millet, hüsnükabul gösteriyor. Dünyanın değişik yerlerinde, o küçük küçük kümeler, doğruyu kâmet-i kıymetine uygun, doğruluk içerisinde sergiledikleri zaman… Belki kendileri o âkıbeti görecek veya göremeyecekler. O mülahazalarını da şuna bağlayabilirler: “Sen, tohum at git! Kim hasat ederse etsin!” Bir gün mutlaka bastıkları yerler, o hâristanlar, bâğistana, gülistana, bostana dönecektir. Ve dünya, birer yâd-ı cemîl olarak yâd edecektir sizi, sizden öncekileri ve sizden sonrakileri; Allah’ın izni-inâyetiyle.

Varsın birileri kendileri adına Cehennem çukuru kazsın dursunlar. Yolunuz, Peygamber yolu olduğuna göre -hedefinizde de Cennet var, Cemâlullah var, Rıdvan var- kazanmışsınız, emin olun!.. Kur’an’ın düsturları, bunu söylüyor; bakmayın başkalarının mübalağalı ifadelerine.

Gönlümüzü kırmışlar, haysiyet ve şerefimizle oynamışlar, -yine Türkçe’mize gelmiş oturmuş, otağını kurmuş yabancı bir kelimeyle diyeyim- onurumuzla oynamışlar; varsın olsun, varsın olsun!.. “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımı -yâ Rab- şâd olsun!” Sebk-i Hindî tarikiyle olduğundan dolayı, orada bir oyun oynuyor şâir; “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımı…” diyor. Zaten yıkık olan, harabe olan benim hatırımı yıkan insanlar, yâ Rab, şâd olsun!.. “Benim-çün ‘Nâ-murad olsun!’ diyenler, bermurâd olsun!” Vird-i zebânınız olsun: “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımızı -yâ Rab- şâd olsun / Bizim-çün ‘Nâ-murad olsun!’ diyenler, bermurâd olsun!”

Allah, Kendisini tanıttırmakla o zâlimleri de bermurâd eylesin! O yalancıları da bermurâd eylesin! Sabah, ayrı bir yalan; öğle, ayrı bir yalan; ikindi, farklı renkte bir yalan; akşam, farklı renkte bir yalan; söylememiş bütününü, bazılarını tehir etmişlerse, “Yatmadan evvel şunu da söyleyelim!” diye, yatmadan evvel söyledikleri yalan… Tenakuzlar dünyasında düşe-kalka yürüyen insanlar; varsın onlar, o bataklık içinde düşe-kalka yürüyedursunlar.

Fakat, Allah (celle celâluhu) onların da gözünü açsın! Kalblerinde şeytanlara açık kapıları kapasın! Ruhânîlere açık yeni -kale kapıları gibi- kapılar açsın! Kalbleri hep meleklerin konağı haline gelsin, ruhânîlerin konağı haline gelsin!..

Evet, hiç endişe etmeyin!.. Bunu da söyleyeyim: “Hak, tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder!..” Bunu görünce, hepiniz vicdanlarınız ile, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ der misiniz, demez misiniz?!. “Hepsi, Allah’tan. Bütün hayırlar, Allah’tan!” Varsa bizim biraz sürçmemiz veya az yüzüstü düşmemiz ya da bazı imkânları rantabl değerlendirmemiş/değerlendirememiş olmamız, Allah Teâlâ bunlardan dolayı kulak çekme mahiyetinde, Hazreti Pîr ifadesiyle şefkat tokadı.. veyahut da huzur-i Kibriyâsına tertemiz, arınmış olarak gitmemiz için -bir yönüyle- belâ kurnalarından geçiriyor, belalar ile bizi arındırıyor. Bu açıdan sabredersek, -başa döndük yine- مَنْ صَبَرَ ظَفِرَ Fethadan fethaya, fethadan fethaya, fethadan fethaya; sonra bir kırılma ama o kırılmadan sonra yine fetha.

   Her zaman inanç, ümit ve azmin sesi-soluğu olmuş Mefkûre Şairi bile hadiselerin boğuculuğu karşısında -istiğfarla bohçalayıp- “Yok musun ey adl-i İlahî?!.”demiştir; musibetlerin ilk şoku yaşanırken sabırlı olmak ve istikameti korumak gerektir.

Bela ve musibetler sağanak sağanak geldiği zaman, bazen insanın duygu ve düşüncesi, daha doğrusu “istikamet mülahazası” kayabilir. Bir yönüyle, o istikamet mülahazasını koruyacak şey de kalbdir, kalbin ruhânîlere ve melekûtî âlemlere açık olmasıdır. Melekûtî âlemlere açık olması lazım ki, mülkî âlemlere kapalı kalsın; melekûtî âlemlere açık olmalıdır ki, melekler, sürekli orayı kontrol altında tutsun ve şeytan oraya nüfuz etme imkânı bulamasın. Kalb, ciddî sıyanet altına alınmalı ve korunmalı. Fakat bazen hadiseler, öyle şok tesiri yapar ki, insan, işte o hadisenin şoku ânında orada istikametini koruyamayabilir.

Şok anında düşünce istikametini koruma, kalb selametini koruma, Allah ile münasebetini koruma çok zor olduğundan, İnsanlığın İftihar Tablosu, اَلصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى buyuruyor, “Sabır, hâdisenin şoku yaşandığı ândadır!” diyor. Hadisenin şoku yaşandığı ânda, özellikle o zaman, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!” demeli. Değişik musibetler karşısında “aktif sabır” demek, dişini sıkıp katlanmak; o hadisenin şokunu yediği ânda, orada dengeyi korumak…

Fakat bazen o zayıf iradelerin -benim gibi iradesi zayıf olan insanların- aklına öyle -İlahî takdiri tenkit ifade eden düşünceler- gelebilir. Onu hemen savmaya bakmak lazım. Bir nöron zehirlenmesi denebilir ona; bir zihin zehirlenmesi denebilir.

Evet, hadisenin şoku yaşandığı ân, denge korunamayabilir. Zannediyorum, milletine çok bağlı, değerlerimize çok bağlı, benim de candan sevdiğim M. Akif’in o sözü: “Yok musun ey adl-i İlahî?!.” Öncesinde de  “Ağzım kurusun!” diyor: “Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî / Ağzım kurusun, yok musun ey adl-i İlahî?!.” Hatta söylerken, böyle evvelâ istiğfar edip sonra günah işleme… Oysaki mesele aksinedir; günah işlemekten uzak durmak lazım; işlemiş ise, sonra “Estağfirullah! Ağzım kurusun; keşke ağzımı o istikamette kullanmasaydım!” diyebilir. Bazen latife-vâri bunu da arz ediyorum.

“Nûr istiyoruz, Sen, bize yangın gönderiyorsun,

‘Yandık!’ diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun.

Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında

Yâ Rab, o cehennemle bu tufan arasında,

Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslâm;

Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!”

Tarihin, yerin altına gömdüğü o putlar, bütünüyle bir kere daha hortlayacak. Ee Hazretin dediği de olmuş; bütün putlar hortlamış. Mahrutî bakış ile, bütüncül bir bakış ile bakınca, hadiselerin yoğunluğu onun üzerinde öyle bir tesir icrâ etmiş ki!.. Fakat hani ondan sıyrıldığı dönemler var, onu alıp bir kenara elinin tersiyle ittiği ânlar da var.

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki, düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar…”

Bir de böyle gürlediği, ezan sesiyle gürlediği, bir yönüyle her tarafta sesi mâkes bulacak şekilde gürlediği, yankılanacak şekilde sesini yükselttiği ânlar var.

İşte bizim de değişik şeylere maruz kaldığımız zaman, hadisenin şoku yaşanırken, ona sabretmemiz lazım. Yaramıza bir neşter vuruyorlar, bir bıçak vuruyorlar; burada bazen “Of!” dememek mümkün değildir. Onun için “Of!” dedirtmemek için, narkozluyorlar insanları, yarayı duymasın diye. Ee biz de bilemiyoruz, o meseleye karşı nasıl narkoz olacak? Bir de hele günümüzde olduğu gibi, böyle belâ sağanağı gelirse şayet, “Haydi şunun için narkozluyorlar; ya diğer bela?!.” Mesela müesseselerinizi kapattıkları ân beyninize bir balyoz iniyordu, narkozladılar sizi.. muallimleri içeriye attılar, bir daha narkoz.. karıyı-kocayı birbirinden ayırdılar, bir daha narkoz.. şu kadar yüz çocuğu, bin çocuğu içeriye attılar, bir daha narkoz.. narkoz, narkoz, narkoz… Zannediyorum narkozu icat eden insanlar, “Vallahi yetiştiremiyoruz artık!” diyeceklerdir. Evet, narkoz yetiştiremeyeceğiz o bela sağanağına.

   “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” dedik, hep diyeceğiz; kaba kuvvetle üzerimize gelenlere mukabele etmedik, etmeyeceğiz; ahd ü peymânımız var, ezilsek bile, zalimler gibi davranmayacağız!..

Bu açıdan da aklımıza gelen şeyleri, Cenâb-ı Hakk’a olan güvenimiz ve itimadımız ile tadil etmeliyiz. Ne pahasına olursa olsun!.. Diyoruz ki, “Bugüne kadar lütfettiği şeyler, bugünden sonra lütfedeceği şeyler adına en önemli referanstır!” O (celle celâluhu) sizi, bir doğru yola hidayet buyurmuşsa, O’na doğru yürüyorsanız, O’na doğru yürüyenleri, O, hiçbir zaman yolda yüzüstü bırakmamıştır: Hazreti Âdem’i bırakmamıştır, Hazreti Nuh’u bırakmamıştır, Hazreti İbrahim’i bırakmamıştır, Hazreti Yakûb’u bırakmamıştır, Hazreti Musa’yı bırakmamıştır, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bırakmamıştır. Çekmişler, çektiğinizin yüz katını; fakat lütuflara mazhar olmuşlar ki, mazhar olduğunuz lütufların bin katı; bin katı…

O en son dalgalarla bugün hâlâ bir dirilik sergiliyorsak şayet, o ne müthiş bir kazanımdır?!. Hâlâ bugün, şöyle-böyle, taklidî dahi olsa, o camilerde el-pençe divan durup اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ diyorsak, ani’l-merkez o nûr tayflarının bize doğru gelmesi, ne müthiş bir hadisedir ve O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) için ne büyük bir kazanımdır!.. Allah’a sizi yaklaştırma adına ne büyük bir kazanımdır! “Bir” çekmiş fakat Cenâb-ı Hak, “bin” lütfetmiştir.

Bu açıdan, meselelere böyle bakarak, muvakkat musibet dönemlerine sabretmek lazım; bir ay mı olur, iki ay mı olur, bir sene mi olur, iki sene mi olur?!. Ashâb-ı Kirâm, üç sene Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykota maruz bırakıldılar. Hem de içlerinde inanmayanlar bile vardı; sadece mensubu oldukları kabileden dolayı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mensup olduğu kabile Benî Hâşim’e mensup olduklarından dolayı boykota maruz kalmışlardı. Fakat bir tek kelime ile şikâyet ettiklerini bilmiyorum. Bazılarını ölüm çağlayanı önüne katmış, almış götürmüştü; oradan ayrıldıkları zaman, bizim bildiğimiz Ebu Tâlip ve mübarek validemiz, valideler validesi büyük vâlide, “Kübrâ” diyoruz, Hadîcetü’l-Kübrâ.

O nebîler, sıddîklar, şehitler ve sâlihler refakati adına nelere katlanılmaz ki?!. Balyozların değil, tankların paletleri altına atsınlar.. Bilâl-i Habeşî gibi, üzerinize kocaman kocaman taşlar koysunlar.. insanın beynini kaynatan o sıcakta, çölde, kumun üzerinde sizi yatırsınlar.. sizi tehdit etsinler, ölüm ile tehdit etsinler.. ve yanınızda ölen insanlar olsun… Yine her şeye rağmen, “Ehad, Ehad, Ehad!” (أَحَدْ، أَحَدْ، أَحَدْ) (celle celâluhu) diyeceksiniz; evet, “Tek, Sen’sin! Çifti olmayan tek, Sen’sin! Ehad’sin!”

Belâ ve musibetler sağanağı karşısında, o şokun olumsuz tesirini böyle kırıp Hazretin muvakkaten söylediği, “Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî / Ağzım kurusun, yok musun, ey Adl-i İlahî!” demeyelim. Bizim için de söz konusudur ve Kıtmîr de çok korkuyor. “Allah’ım! Islah eyle onları!” diyor; “Kötülük yapanları, kalben ölmüş insanları, nefis ve enâniyet cihetiyle hortlamış insanları, Allah’ım, insanlık ufkuna hidayet eyle! Gönüllerine lüyûnet lütfeyle. اَللَّهُمَّ لَيِّنْ قُلُوبَهُمْ، لَيِّنْ قُلُوبَهُمْ لِلْإِيمَانِ، وَاْلإِسْلاَمِ، وَاْلإِحْسَانِ، وَالصَّدَاقَةِ، وَاْلاِسْتِقَامَةِ، وَالْمَحَبَّةِ، وَإِلَى خِدْمَتِنَا، وَحَرَكَتِنَا، وَجَمَاعَتِنَا، وَمُؤَسَّسَاتِنَا؛ وَإِلاَّ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım kalblerini yumuşat; iman, İslâm, ihsan, sadâkat, istikamet ve muhabbete karşı, hizmetimize, hareketimize, cemaatimize, müesseselerimize karşı kalblerini yumuşat! Şayet muradın bu değilse, Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” diyoruz. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz! Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” Gücümüz yetmiyor, ne diyelim?!. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ

Gücümüz olsa bile, “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” diyoruz. Silahla, hoyratlıkla üzerimize gelenlere, yumruğumuzla bile mukabele etmiyoruz. Yüz ekşitmekle bile mukabelede bulunmuyoruz, sert bir kelimeyle bile mukabelede bulunmuyoruz; çünkü bunları, insanî karakterimize aykırı buluyoruz. El-âlem yapmış bunu fakat biz yapmayacağız; ahd ü peymânımız var, yapmayacağız!.. Ezseler bile, onlar gibi davranmayacağız! Öldürseler dahi onlar gibi davranmayacağız!.. Onlar gibi davranmaktansa, on defa ölmeyi tercih edeceğiz, yirmi defa ölmeyi tercih edeceğiz, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Allah’a güvenmenin ve Allah yolunda olmanın gereği budur. Katlanacağız bunlara. Nöronlarımızı kontrol altına alacağız, şeytanın nüfuz etme deliklerini kapayacağız; meleklere nüfuz etme pencereleri, kale kapıları açacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Cenâb-ı Hak’tan gelen o şeyleri hep hoşnutlukla karşılayacağız: رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً diyeceğiz: “Rabb olarak, Sen’den razıyız, hoşnuduz; Peygamber olarak, Hazreti Rasûlullah’tan hoşnuduz; din olarak da İslam’dan tâ dünden hoşnud olageldik, bu gün de hoşnuduz.” Allah’ım, ebedlere kadar da Sen, hoşnut eyle! Âmin!.. Vesselam.

Kırık Testi: Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Münebbihât’ta Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen bir sözde şöyle buyrulmaktadır: إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ: اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ، وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ، وَالْعِفَّةُ فِي الْخَلْوَةِ، وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ “Amellerin en zoru şu dört haslettir: Öfke anında affetmek, darlık zamanında cömertlik sergilemek, günahla baş başa yalnız bulunduğu vakit iffetli olmak, kendisinden korktuğu veya menfaat beklediği kimseye karşı hakkı söylemek.” Bu sözde nazara verilen amellerin ve o ameller karşısında elde edilecek mükâfatın izahını lütfeder misiniz?

Cevap: Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen beyanlara, onun Nehcü’l-Belâga’da yer alan sözlerine, üslûbuna ve kullandığı dile baktığımızda, “cahiliyeden yeni çıkıldığı, değişik ilim sahalarına ait mazmun ve mefhumların henüz yeterince inkişaf etmediği, dil ve belâgatla ilgili çalışmaların tam mânâsıyla ortaya çıkmadığı bir dönemde, belli bir literatüre bağlı olarak ifade edilebilecek böyle engin sözlerin söylenmesi pek mümkün görünmüyor. Muhtemelen ilimlerin inkişaf ettiği, farklı ilim sahalarına ait literatürün oluştuğu üçüncü ve dördüncü asırda bazı insanlar, söyledikleri bu sözleri ona nispet ettiler.” diyesi geliyor insanın. Fakat ikinci ihtimal olarak da Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) mâneviyata açık, ilhamları coşkun, vilâyet silsilesinin pederi konumundaki hususiyetleri göz önünde bulundurulduğunda, bu türden beyanlar birer ilham eseri olarak onun tarafından söylenmiş olabilir. İsimsiz müsemmanın, isimli müsemma hâline geldiği ve terminolojinin oturduğu dönemde bazı kişiler, söyledikleri güzel sözleri ona nispet etmiş olabileceği gibi, ondan gelen bazı sözleri kendi dönemlerinin mazmun ve mefhumlarıyla zenginleştirerek ifade etmiş olmaları da muhtemeldir. Kestirip atmak mümkün olmadığından, “اَللهُ أَعْلَمُ İşin doğrusunu Allah bilir.” deyip soruda nazara verilen dört amel konusuna geçelim.

Hazreti Ali (radıyallahu anh) bu beyanında, başta, إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ sözüyle, amellerin en zorunun dört tane olduğunu ifade ediyor. Esasen bir yönüyle her amelin kendine göre bir zorluğu vardır. Günde beş defa abdest almak, namaz kılmak, hususiyle uzun ve sıcak günlerde sabahtan akşama kadar oruç tutmak, alın teriyle kazanılan malı infak etmek, hac ibadetini yerine getirmek, anne-babaya “Öf!” bile demeyecek ve yüz ekşitmeyecek şekilde onların hukukuna riayet etmek gibi ibadet ve mükellefiyetlere bakıldığında, bunların her birinin kendine göre bir kısım zorluk ve meşakkatleri olduğu görülecektir. Öyle zannediyorum ki hiç kimse sayılan bu amel ve ibadetler hakkında “Onları yapmak kolaydır.” demeyecektir. Hazreti Ali de yukarıdaki beyanıyla, ameller içinde zorlardan en zor olarak gördüğü şu dört meseleye dikkat çekmektedir:

  1. Öfke Anında Affetmek

Bu hasletlerin ilki, اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ  sözüyle ifade edilen, öfke anında affedici olabilmek. Esasında insanın, gayz ve öfkesinin magmalar gibi köpürdüğü bir anda, öfkesini yutabilmesi ve affedici olabilmesi Kur’ân-ı Kerim’in de üzerinde durduğu ve yapılmasını teşvik ettiği amellerden biridir. Mesela Allah (celle celâluhu), اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ  “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; kızdıklarında, (intikam almaya güçleri yettiği hâde) öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/134) kavl-i kerimiyle, öfkeyi yutarak affedici olabilmenin takva sahiplerinin özelliklerinden birisi olduğunu beyan buyurmuş; öfkenin yutulmasının, dikenli bir kaktüsün yutulması kadar zor bir iş olduğunu nazara vermiştir. Elbette böyle zor bir ameli başaran insanın sevabı da ona göre kat be kat fazla olacaktır.

Başkaları  tarafından rahatsız edilmeyen, keyfi yerinde olan, takdir görüp sevilen bir insanın affedici olması kolaydır. Asıl mârifet, birileri tarafından rahatsız edildiği, eza ve cefa gördüğü, bundan dolayı da öfkelendiği bir anda insanın iradesinin hakkını vererek mukabelede bulunmaması ve affedici olabilmesidir. Esasında insan, biri ona boynuzuyla dokunduğunda hemen ona karşı başka bir boynuz darbesiyle karşılık verecek bir mahlûk değildir. Allah (celle celâluhu), kemâle giden yolda insanın donanımında hiçbir eksiklik ve boşluk bırakmamış, onu mükemmel bir varlık olarak halketmiştir. İnsana öyle bir irade vermiştir ki, onun hakkını verdiğinde, en ağır amellerin altından kalkabilir, gayz ve öfkesini ayaklarının altına alarak onların üzerinde raks edebilir.

Bildiğiniz gibi “afv”, “bir şeyi silmek” demektir. Yani başkalarının sizi rahatsız eden ve öfkelendiren bir kısım tavır ve davranışlarını görmeyip, âdeta onların üzerine bir daksil çekmeniz; bu tür olumsuzlukların zihninizde yer etmesine ve nöronlarınızda iz bırakmasına dahi müsaade etmemeniz; sizi çatlatacak kadar üzerinize gelseler bile, bütün bunları bir daha hatırlamamak üzere korteksinizden silmenizdir afv. İşte bu şekilde davranmanız, yapılması hakikaten çok zor bir ameldir. Fakat bir insan, fenalıkları unutmaya müheyya (hazır) bir tabiata sahip olduğunda, bunun geriye dönüşü çok farklı olacaktır. İhtimal onun bu affedici tavrı karşılığında, bir kısım hata ve günahları neticesinde maruz kalacağı gazab-ı ilâhî başına gelmeyecek, affetmesi karşılığında ilâhî affa mazhar olacaktır.

  1. Darlık Zamanında Cömertlik Sergilemek

Hazreti Ali (radıyallahu anh), وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ ifadesiyle ikinci olarak sıkıntı ve imkânsızlık içinde kıvranırken civanmertçe davranmanın zorluğunu ve önemini vurgulamıştır. Vereceği mallar, stok ve hazinelerinden ciddî bir şey eksiltmeyen insanın cömertliği kolaydır. Bin lirası olan bir insan, bir lirasını verse neyi eksilir ki! Asıl mühim olan, yokluk zamanında insanın infakta bulunabilmesidir. İnsanın öfkeliyken affedebilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın “Afuv” ismine bir davetiye olduğu gibi, sıkıntı ve darlık anında yapılan cömertlik de yine Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” ismine bir davetiyedir.

Bir yönüyle Hazreti Ali, îsâr duygusuna dikkat çekmiştir. Zira îsâr -bir çeşidi itibarıyla- kendisi aç ve susuz olan bir insanın yiyeceğini bir başkasına vermesidir. Ki Yüce Allah, وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّاۤ أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰۤى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşir sûresi, 59/9)

Yermûk Savaşı’nda, dudakları kurumuş ve ölmek üzere olan bir sahabînin kendisine getirilen suyu tam dudaklarına götürdüğü esnada su isteyen bir başka sahabînin sesini işitmesi üzerine eliyle ona götürülmesini işaret etmesi, onun da aynı şekilde işittiği başka bir inilti karşısında suyu bir başkasına göndermesi ve bu şekilde su dolu mataranın üç kişi dolaşması ve hepsinin şehit olması neticesinde bir yudum suyun onlardan hiçbirine nasip olmaması îsâr hasletinin, başkalarını kendine tercih etmenin, yaşatma duygusuyla yaşamanın, gerçek insanî değerlere bağlı kalmanın en çarpıcı ve güzel misallerinden biridir. (el-Hâkim, el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084)

  1. Günahla Baş Başa Kaldığında İffetli Olmak

Hazreti Ali (radıyallahu anh) وَالْعِفَّةُ فِى الْخَلْوَةِ ifadesiyle günahla baş başa kalan bir insanın iffetli olmasını da gerçekleştirilmesi zorlardan zor üçüncü amel olarak zikretmiştir.

Bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreden bahsetmiş ve bunlardan birisinin de,  makam ve cemâl sahibi bir kadının günaha çağırması karşısında, إِنِّي أَخَافُ اللهَ “Ben Allah’tan korkarım!” diyerek, bu çağrıyı reddeden kimse olduğunu haber vermiştir. (Buharî, zekât 16; Müslim, zekât 91)

Halkın içinde iffetli görünmek bir mânâda kolaydır. Çünkü birçok insanın gözünün sizin üzerinizde ve sizin gözünüzün de onların üzerinde olduğu bir atmosferde insanın günah işlemesi çok zordur. Fakat kendisini günah girdabında bulan ve bir kısım fettanlarca baştan çıkarılmaya çalışılan bir insanın, orada iradesinin hakkını vererek bir iffet âbidesi kesilmesi ve Hazreti Yusuf gibi, مَعَاذَ اللهِ  “(Böyle bir günah işlemekten) Allah’a sığınırım.” (Yûsuf sûresi, 12/23) diye haykırabilmesi; haykırıp baş döndürecek, bakış bulandıracak o günaha karşı net tavır belirleyebilmesi çok zordur. Bir insanın, negatif şeyler içine itildiği bu tür pozisyonlarda hiç sarsılmadan bir dağ cesamet ve rasanetiyle yerinde dimdik durabilmesi hakikaten çelikten bir irade ister. Hiç şüphesiz böyle bir zorluğun üstesinden gelen bir insanın elde edeceği mükâfat da o nispette büyük olacaktır.

Hazreti Ömer Efendimiz’in  hilâfeti döneminde, fettan bir kadın, görkemli ve yakışıklı bir delikanlıya gözlerini diker ve sürekli ona tuzak kurar. Bir gün bir yolunu bularak onun kapıdan içeri bir adım attırmaya muvaffak olur. Muvaffak olur ama, o esnada delikanlının dilinde şu âyet-i kerime dönüp durmaktadır: إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَۤائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar; kendilerine şeytandan bir tayf, bir vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’râf sûresi, 7/201) Bunun üzerine gencin o an kalbi durur ve oracıkta vefat eder. Sahabîler, Emiru’l-mü’minîn Hazreti Ömer’e bu durumu haber vermekten çekinirler de bir başkasının evinin önünde vefat eden bu gencin cenazesini alır, defnederler.  Fakat namazda hep ilk safı tutan bu gencin, arkasında yer almadığını fark eden Hazreti Ömer, onun nerede olduğunu sorar. Sahabîler de hadiseyi kendisine haber verirler. Vakayı dinleyen Hazreti Ömer, hemen gencin mezarının başına koşar ve orada ona hitaben وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Rabbinin huzuruna gideceğinden korkan kimseye iki Cennet vardır.” (Rahmân sûresi, 55/46) âyetini okur. Bunun üzerine mezardan, “Ey emire’l-mü’minîn! Cennette, ben onun iki katına mazhar oldum.” sesi yankılanır. (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/280)

Bu hâdise de göstermektedir ki, bir insanın haramla baş başa kaldığında iffetini muhafaza edebilmesi pek çetin, gayet kıymetli ve çok önemlidir. Fakat maalesef, geçmiş birkaç asır pek çok değerimizi alıp götürdüğü gibi, iffet düşüncemizi de yerle bir etti; biz de sefil bir hâle düştük. Kimileri, özgürlük adı altında ahlâksızlığın bütün imkânlarını önümüze sermek suretiyle atmosferimizi ahlâksızlığa açık hâle getirdi. Öyle inanıyoruz ki Allah, her şeye rağmen günümüzde hayâ ve iffetini koruyanlara eltâf-ı sübhaniyesiyle muamelede bulunur, onları iki Cennet’le şereflendirir, rıza, rıdvan ve ru’yetiyle taçlandırır.

  1. Zor Zamanda Hakkı Söylemek

Hazreti Ali (radıyallâhu anh), zorlardan zor gördüğü son ameli de, وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ sözüyle açıklamıştır. Bunun anlamı da bir kişinin korktuğu veya menfaat umduğu kimseye karşı hakkı söylemesidir. İnsan, korktuğu veya kendisine bir kısım nimetlerin vaat edildiği durumlarda dik duruş sergileyemez, hakkı söyleyemez; angajmanlığa girerse, güç ve iktidar sahipleri, bir süre sonra onun boynuna pranga takar, ayaklarına zincir vurur, onu azat kabul etmez bir köle hâline getirir, sonra da ona istedikleri her şeyi yaptırırlar. Günümüzde değişik mahfillerde çokça görüldüğü üzere korku, insanı hak yolunda koştururken gemleyen, iradesini felç eden, elini kolunu bağlayan hatta kolunu kanadını kıran bir faktördür.

Aynı şekilde elde edilmesi ümit edilen menfaatler de insanı zâlim idareciler karşısında dilsiz şeytan konumuna düşürür; bile bile gerçekleri çarpıtmasına, yanlış konuşup yanlış işler yapmasına yol açar. Bugün çok acı misallerine şahit olduğumuz gibi, niceleri önlerine serilen bir kısım imkânlar veya girdikleri bir kısım beklenti ve ümniyeler veyahut da içine düştükleri korku ve endişe yüzünden, dün dediklerinin bugün tam zıddını söylüyor; tıpkı bukalemunların yaptığı gibi şartların değişmesiyle renkten renge giriyor, hem dünya, hem de ahiret hayatlarını mahvedecek şekilde üst üste cinayetler işliyorlar. Onlar, değişik angajmanlıklar karşısında âdeta bir esir hayatı yaşıyor, bir türlü özgürce hareket edemiyor, hür olamıyorlar. İşte korku ve menfaatin hükümferma olduğu bir zaman diliminde hakkı söylemeye devam etmek, gerçek bir kahramanlıktır. Elbetteki bu kahramanlığın, ötede mükafatı da ona göre olacaktır.

Hâsılı, amellerin sevap ve mükâfatı, onların gerçekleştirildiği zaman ve zemine göre farklılık arz eder. Meşakkatli ve zor olan bir amelin sevapta katlanmaya vesile olması, ancak niyetteki hülûsun korunmasına ve sarih-zımnî değişik şikayetlere girilmemesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle insan, o meşakkatli ameli yaparken meşakkat ölçüsünde sevap elde edebilmek için, zorluklardan şikayet etmemesi, her şeye rağmen dişini sıkıp sabretmesi, kadere taş atmaması, o ameli isteyerek ve gönlünden gelerek yapması gerekir.

Bamteli: ŞEYTANIN SANTRALİ VE PEYGAMBER YOLU

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nefis belli yollarla tezkiye edilir ve kalb kapıları şeytan sinyallerine karşı sürgülenirse, nefs-i emmâre itminana erip saffet kesbedebilir ve bu sayede, nefis kalbin vefâdâr bir refîkı haline gelebilir.

İmam Bûsîrî meşhur kasidesinde terbiye görmemiş nefsin halini şöyle bir teşbihle dile getirir:

وَالنَّفْسُ كَالطِّفْلِ إِنْ تُهْمِلْهُ شَبَّ عَلَى * حُبِّ الرَّضَاعِ وَإِنْ تَفْطِمْهُ يَنْفَطِمِ

“Nefis tıpkı süt emen bir çocuk gibidir. Şayet (vakti geldiği hâlde onu sütten kesmez de) kendi hâline bırakırsan, süt emme arzusu gittikçe kuvvetlenir. Bir kere sütten kesme iradesini gösterebilirsen, o zaman da sütten kesiliverir.” Evet, nefis de tıpkı bir çocuk gibidir; sütten kesme mevsiminde sütten keserseniz, kesilmiş olur. Yoksa ne yaşlanır, ne başlanır; on yaşına girer, on beş yaşına girer, yine de “Anne sütü!” der, durur. Vaktinde önünü kesmek lazım; siz, onun önünü kesmezseniz, bir yerde durdurmazsanız, o, bütün hayat boyu hep sizin önünüzü keser-durur gideceğiniz “Peygamberler Yolu”nda, Allah’a ulaşma güzergâhında.

Nefis, insanın başına musallat olmuş şeytanın bir sistemi, bir mekanizmasıdır insan mahiyetinde. “Tezkiye” ile, “tasfiye” ile onu “sâfiye”ye, “zâkiye”ye yükseltebilirseniz, o zaman, “Latîfe-i Rabbâniye”nin bir refîk-i sâdıkı olur. Kendi başına kalırsa, şeytanın arkadaşlığı ile sahibini burnunun üstüne hayat boyu süründürür-durur; öyle geldi dilime, “hayat boyu”.

Evet, o iki mısra, mesnevî şeklindeki Kaside-i Bür’e (Bürde)’den. İmam Bûsîrî, Efendimiz’i medh sadedinde söylemiş fakat içinde değişik konular da ifade ediliyor. Burada da nefis terbiyesi ve tezkiyesi ile alakalı iki mısra var. Hazret, yerinde böyle nefsin korkutucu yanını ifade etmenin yanı başında, en son kendisinin Rabbimiz ile münasebeti ve Efendimiz ile alakası açısından durumunu ifade ederken, der ki:

يَا نَفْسُ لَا تَقْنَطِي مِنْ زَلَّةٍ عَظُمَتْ * إِنَّ الْكَـبَائِـرَ فِي الْغُفْرَانِ كَاللَّمَمِ

“Ey nefis! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Koca koca günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasında sadece işin üzerindeki birer dalga, birer köpük gibidir.” Birisi, bu mazmunu, bu mefhumu çok güzel şekilde, Türkçe, yine nazmen şöyle ifade eder: “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl!..” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle çok az bir şeydir; deryada damla bile değil.) Son üç tane söz, Arapça. Günahlar, Kafdağı kadar bile olsa… “Ey Celîl!” diyor orada çok haklı olarak; çünkü o, Cenâb-ı Hakk’ın Celâline bakıyor; orada toparlanmak iktiza ediyor. Ama rahmetin bahrına, deryasına nispeten, o çok az sayılır; ne olacak, bir damla!..

Nefis, hepimizin başının belası; teker teker, ferden ferdâ, hepimizi saptırmak, yüz üstü yere vurmak, süründürmek için bize musallat olmuş bir şey. Nefis, mahiyetimize konmuş!.. Bununla beraber, bir şâir-i şehîrimiz, ona, “Allah’ın bir rahmeti” der; çünkü o, bizim mahiyetimizde olmasa, böyle bir düşman ile karşı karşıya olduğumuz duygusu/düşüncesi bulunmaz bizde. Öyle tehlikeli bir düşman ki, bünyemizde taşıdığımızın şuurunda olursak şayet, sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınma duygusu hâsıl olur. اَللَّهُمَّ نَفْسًا مُطْمَئِنَّةً، رَاضِيَةً، مَرْضِيَّةً، صَافِيَةً، زَاكِيَةً “Allah’ım! Sen’den, nefislerimizi doygunluk ve itminana erdirerek “nefs-i mutmainne” ufkuna yükseltmeni.. dahası, onun bir üst mertebesi olan, kullarının Sen’den hoşnutluğunu anlatan, Sen’den ne gelirse gelsin, her zaman şükürle karşılık verip katiyen şikâyet etmeme, bu yolda gülü de dikeni de aynı görme noktası sayılan “nefs-i râdıye” zirvesine ulaştırmanı.. hatta, rızana mazhar edilmenin, bizim küçüklüğümüze göre değil Senin azametine yakışır bir iltifata erdirilmenin unvanı olarak anılan “nefs-i mardıyye” şahikasıyla bizleri serfirâz kılmanı; bunların da ötesinde, doğrudan doğruya Hakk’ı aksettiren, Hakk’ı gösteren ve Hakk’a götüren zâkiye ve sâfiye nefis ikliminden nasiplendirmeni diliyoruz.” der durursunuz. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allah’ım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana hâlis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyoruz!..” der durursunuz.

Bu açıdan, nefsin var oluşunu kötümsememek lazım; fakat onun kötülüklerine meydan vermek ve kapıyı aralık bırakmaktır kötü olan. Kötülüğün anahtarları, yine bizim elimizde; şart-ı âdî planında. Liyakat izhâr edilirse, iradenin hakkı verilirse, Allah, onun burnunu kırar, onu sürüm sürüm süründürür; sizi de üstünde gezindirir onun/nefsin. Ayaklarınızın altında “Tezkiye, tezkiye, tezkiye!” nağmeleri dinlersiniz; “Tasfiye, tasfiye, tasfiye!” nağmeleri dinlersiniz. Sonra birden bire Latîfe-i Rabbâniye dile gelir: “Yahu bu arkadaşımı ne diye çiğniyorsunuz böyle; bakın, aynen benim dediğimi diyor!” der o da. Öyle olma yolu var.

   Tezkiye edilmemiş nefis, insan mahiyetinde şeytanın emrine hazır bir santraldir; ondan gelen sinyalleri alıp çözerek kalbî ve ruhî latîfeleri işlemez hale getirir.

Fakat onu kendi izinde bıraktığınız zaman, bu defa o, sürekli şeytan ile haberleşir; kâh o kendi göndermeciyle onun almacına bir şeyler gönderir; kâh ondan bir şeyler alır. Fakat şifreleri kendi aralarındadır; biz, sadece üzerimizdeki tesirinden onu anlayabiliriz. Kötü bir duygu ve kötü bir düşünce içimizde belirdiğinde anlarız ki, şifre onu ifade ediyor; o şeytanın gönderdiği bir şifreydi, nefis de bir şifre subayı gibi onu çözdü. Çözdü onu; dolayısıyla bizim letâifimize pompaladı veya nöronlarımıza pompaladı. Artık beyin aktivitelerimiz, sürekli o duygu ile oturup-kalkıyor, onu mırıldanıyor.

Nefis, şeytanın santralidir insan mahiyetinde; onu Latîfe-i Rabbâniyenin santralı haline getirmek hedeftir. Hazreti Gazzâlî’nin -“Gazâlî” de diyorlar- ifade ettiği gibi, Latîfe-i Rabbâniye de diyebileceğimiz kalbde menfezler/kapılar var: Şayet o kapıları ruhânîler tutmaz ise… Yani, o sizin alakanıza göre diyeceğiniz şeyler ile… Mesela, onlar “ney” sesine geliyorsa şayet, onları çağıracağınız şey, o ney sesi olmalıdır. Öyle bir ney sesi ile inceden inceye, yumuşakça, “Lütfen!” dercesine, “Lütfen, lütfen!” dercesine ruhânîleri/melekleri çağırmış olursunuz. Onlar da Latîfe-i Rabbâniye’nin kapılarını/menfezlerini tutuverirler; bu sayede, şeytanın nüfuzuna açık olan kapılar kapanıverir. O gelir-gelir, toslar onlara; gelir-gelir toslar.

Kendinizi dinliyorsanız, bu hususları mahiyetinizde hissedersiniz. Mesela, belki sübjektif bir şey ama arz edeyim size; sübjektif bir şey: Namaz kılıyorsunuz; esasen Cenâb-ı Hakk’ı evsâf-ı âliyesi ile anıyorsunuz. Bir kere اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ diyorsunuz; “Bütün hamdler, Rabbü’l-âlemin olan Allah’a mahsustur; ezelden ebede kadar, kimden kime olursa olsun, medh, sena ve şükürlerin hepsi Allah’a mahsustur, Allah’ın hakkıdır, Allah içindir!” Lafza-i Celâlin başındaki “Lâm”ın, “ta’lîl” ve “ihtisas” için olmasına göre, manalarını söyledim. Şimdi bu, Zât-ı Ulûhiyeti tazim, tekrîm, tebcîl ve takdir manasına çok önemli bir kelime; fakat onunla yetinmiyor ve devam ediyorsunuz.

“O, öyle Allah ki!” Hani öyle derlerdi, sıfat ifade ederken. “Er-Rahman, er-Rahîm; dünya ve ahiretin Rahman’ı; âhiretin de Rahîm’i”. Cenâb-ı Hak, orada o “Rahîmiyet”i ile bizlere muamelede bulunsun inşallah; Cemâlî tecellisi ile bizi serfirâz kılsın, Celâlî tecellisi ile kahretmesin!.. اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ diyor, iki evsâf-ı âliyesini de böyle zikrediyorsunuz. İsm-i Zât’tan sonra, bir de ism-i sıfat; Rahman ve bir de isim, er-Rahîm. Yetmiyor; bir de مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ diyorsunuz. Bu evsâf-ı âliye ve mezâyâ-yı gâliye ile de tavsif ettikten sonra, artık öylesi karşısında kulluk itirafına gidilir: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyorsunuz.

Bu arada, إِيَّاكَ hitabıyla, “Sen!” deme lütfunda bulunuyor bize. Buna da “Et-tenezzülâtü’l-ilâhiyyetü ilâ ukûli’l-beşer” (اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلإِلَهِيَّةُ إِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ) denir; “Zât-ı Ulûhiyetin beyân-ı Sübhânîsinin beşer idraki seviyesine aksi” demek oluyor. Tenezzülât-ı İlâhiye, güneşin, senin dar aynana, aynan çerçevesinde aksetmesi demek gibi bir şey. Sana diyor ki, “Bana ‘Sen!’ de; Bana. ‘Sen’ de!” O kadar evsâf-ı âliye ile zikrettikten sonra, sana, Kendisine (celle celâluhu) “Sen!” deme kapılarını açıyor. Kurban olayım, canım kurban olsun!.. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allah’ım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5)

Bunu söylerken de, çoğul sigası kullanıyorsun. إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Sana -hepimiz- ibadet ederiz.” O’nu, Kendi azametiyle, kibriyâsıyla, celâliyle görünce, duyunca, hissedince, vicdan O’nun ile ürperince, kendi kulluğunu cılız, deryada bir damla gibi görüyorsun. Hazreti Pîr’in ifadelerine/mülahazalarına bağlayacağım: Sağında-solunda kemerbeste-i ubudiyet içinde el-pençe durmuş bütün insanları mülahazaya alıyorsun. Önce, ilk saftakileri düşünüyorsun, sonra diğer halkadakileri, ilk mekândakileri düşünüyorsun, sonra bütün küre-i arzdakileri düşünüyorsun. Daha sonra fezâ-i ıtlaktaki ruhânîleri düşünüyorsun, sonra melekleri düşünüyorsun, sonra “Hamele-i Arş”ı düşünüyorsun, sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya girip çıkanları düşünüyorsun… Trilyon, trilyon, trilyon, trilyon; zerrât-ı kâinat adedince mahlûkat-ı Sübhâniye adına إِيَّاكَ نَعْبُدُ diyorsun. “Allah’ım! Gücüm yetse, bunların dediği her şeyi, kendi namıma Sana takdim ederdim; çünkü bu bile Sana az gelir! Çünkü bana verdiğin şeylerin hadd ü hesabı yok! Hep meccanen vermişsin bunları. Bundan sonra benim Sana yapacağım şey, Sana karşı bu ölçüde bir ubudiyettir.” إِيَّاكَ نَعْبُدُ Hazreti Pîr’in mülahazasına dayandırıyorum. “Fakat yâ Rabbi, bu o kadar zor ki!.. Bütün o mahlukatın ibadetini birden mülahazaya alarak, zerrât-ı kâinat adedince hamd u senada bulunmak, melekler sayısınca hamd u senada bulunmak, ‘Sana kuluz!’ falan demek, çok zor bir mesele!..” Öyleyse, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Ve yalnız Sen’den yardım istiyoruz!”

Şimdi meseleyi bu mülahazalara bağlı getirince, orada mesele, tam bir konsantrasyon noktasına gelip ulaşıyor. Artık -bir yönüyle- içinizi orada döküyorsunuz. “Sen!” diyorsunuz. “Ve bizler, Sen’in boynu tasmalı bendeleriniz, ayağı prangalı bendeleriniz! Kapıkulu köleleriniz! Başları kapının eşiğinde kullarınız Sen’in! إِيَّاكَ نَعْبُدُ diyorsunuz. Tam o esnada, konsantrasyon zirvede; إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyorsunuz.

İşte, en çok, böyle bir yerde o şeytan musallat olur. Bilmem denediniz mi orada? O mübarek kelimelere gelince, sizde en azından bir nisyan vaki olur. “Acaba bu ne demek ki?” filan dersiniz; “Şu dediğim şeylerin acaba onda biri akılda kalıyor mu? Acaba bu ne demek?!.” falan… Dahası benim gibi gafillerde tam o esnaya rast getirir, esneme hissi verir. Çünkü “Tesâüb şeytandandır.” buyuruyor, Peygamber Efendimiz, “Hapşırma, Rahman’dandır; tesâüb, şeytandandır.” Tesâüb (التَّثَاؤُبُ) esneme demektir. Efendim, o -bir günahkâr var ya- zavallı, yemin ederek söylüyor, diyor ki: “Oraya geldiğimde, böyle bakıyorum, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ derken esneme geliyor, tam orada.” Yahu, esneyecek yer mi orası; tam konsantre olacağın bir yer!.. Ne yaparım o zaman? İşte o zavallı/gafil diyor: Ne yaparım o zaman? Ben de bir kere daha إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ derim. Fakat yine de kafasına takıldığını söylüyor, bir kere daha إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyor.

   “İçinizden benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaf ve herc ü merç göreceklerdir. Siz sünnetime ve doğruya götüren Râşid Halifelerin çizgisine sarılın, yapışın. Bunlara azı dişlerinizle sımsıkı tutunun!”

Bir de اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ، اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ derken… Miraç muhaveresinde, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başkasının yapması mümkün olmayacak şekilde tâzimât-ı Nebeviyesi ile tâzimâtını takdim ettikten sonra, Allah (celle celâluhu) اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ “Ey insanlara mesajımı ulaştıracak Nebî! Sana selam! Dünya ve ahirette esenlik, senin için olsun!” buyuruyor. İşte bir de burası tam konsantre olunacak bir yer. Allah konuşuyor; sen de bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın o dediği şeyi, sanki muvacehe karşısında, Efendimiz’e sunuyorsun. “Benim Rabbimin dediği gibi ben de diyorum: اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ

İşte, namazdayken, geliyor geliyor -zavallı anlatıyor- geliyor geliyor, tam orada ya bir gaflet, ya bir duyarsızlık veya bir esneme; tam orada geliyor. Şimdi orada da -biraz evvel arz ettiğim gibi- “Ha, sen orada bana o gevşekliği getirdin, konsantrasyonuma mâni oldun; öyleyse bir kere daha, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ Muvacehede, oradaki parmaklıklar gözünün önünde tebellür edercesine.. Merkad-i Nebevî’yi, ruhunun ufkuna yürüdüğü yeri âdetâ müşahede edercesine.. اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ diyorsun. Sen, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle yürekten içini dökünce, Allah’tan (celle celâluhu) aldığın şeyi, Allah’ın O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) dediği şeyi, “Allah’ın dediği o şeyi emanet olarak ben de aynıyla Sana sunuyorum!” mülahazasıyla, çok ciddî bir konsantrasyon içinde O’na ifade edince, sanki O’ndan da şunu duyuyorsun: اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ “O esenlik ve güven, dünya ve ahirette emniyet, senin de, Benim de, bütün inanan insanların da üzerine olsun!” آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ Âmin, binlerce, milyon kere âmîn; kabul buyur Rabbimiz!..

Bize sunduğu şeyler, nâmütenâhî… O’nun o nâmütenâhî vefakârlığına karşı, nâmütenâhî bir samimiyet ile iltizam etmek, yolunu takip etmek, o yoldan ayrılmamak; gayret, cehd ve azim içinde O’nun yolunda bulunmak!.. “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna sefâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” demek… Bütün dünya Yezîd kesilse, Haccâc kesilse, Hitler kesilse ve siz de bütününüzle mazlumiyetin en acısını çeken, mağduriyetin en acısına maruz kalan insanlar olsanız, yine de رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نَبِيًّا diyerek, Allah’ın o türlü takdirâtına karşı rızâdâde olarak, rıza duygunuzu ifade etmelisiniz. Sürekli اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allah’ım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana hâlis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyoruz!..” demelisiniz. Allah’ım, dedirt bunu bize.. söylettir kalbimizi bununla.. Sana teveccühte sâbit-kadem eyle.. Habib’inin yolundan bizi zerre kadar ayırma!..

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir yerde dediğim gibi âcizâne, on üç sene Mekke’de, beş sene de Medine-i Münevvere’de çekti, on sekiz sene. Yirmi üç senelik Peygamberlik döneminde, on sekiz sene hep çekti, şeytanın avenesinden. Ee şeytanın avenesi, her zaman var olmuştur. Bugün de şeytanın avenesinden çekenler, çektiklerine katlanmalı; biraz evvel dediğim şeyi demeli: رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نَبِيًّا Böyle demeli ve bir yönüyle kafalarına gelip takılan şikâyet duygusunu, bunun ile ayaklarının altına almalı, ezmeli, üzerinde raks etmeli. “Sen, tam ezilecek, böyle preslenecek bir şeysin!” demeli ve o şikâyet duygusunu ezmeliyiz ki, Allah ile münasebetimizi pekiştirmiş olalım. وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا  “Ve topluca Allah’ın ipine yapışın!..” (Âl-i Imrân, 3/103) hakikatini tam göstermiş olalım.

Siz, o yolun yolcularısınız. Bir konferans, “Peygamber Yolu” şeklinde icrâ edilmişti Türkiye’de, senelerce evvel, zannediyorum. http://www.herkul.org/bamteli/peygamber-yolu/ İsim de isabetli idi esasen; o konferansa mevzu teşkil eden bildiriler de ona göre idi, zannediyorum. “Ona göre idi.” derken, herhalde yine kâmet-i kıymetimize göre bizim; yoksa O’nu tam idrak etmek, O’nu tam aksettirmek, bizim işimiz, bizim kârımız değil. O’nu tam takdir edemeyiz, Cenâb-ı Hak, takdire muvaffak kılsın; takdir etmeden de insan, öyle bir Muktedâ-bih’in arkasında olduğunun şuurunda olamaz. Amanın! O’nun izlerine basmadan geri durmayalım!.. “Basma” mı, “yüz sürme” mi, diyelim? Fakat takip etme manasına daha ziyade, adım adım O’nu takip etme!..

Hele o Râşid Halifeler, hele o Râşid Halifeler… عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” “Benim yolum, yöntemim, yaptığım şeyler, ortaya koyduğum sistem. Bir de Benden sonraki Râşid Halifelerim.” Bû Bekr u Ömer u Hazreti Osman u Ali. Bir şairimizin bir manzumesinin dördüncü mısraı: “Bû Bekr u Ömer u Hazreti Osman u Ali.” Radıyallahu anhüm ecmaîn.

Bu mir’ât-ı mücellâlar, Allah’tan gelen şeyleri tek harfini, tek sinyalini kaybetmeden O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) almışlar Allah’ın izni-inayetiyle ve hayatlarını hep o çizgide sürdürmüşler, Allah’ın izniyle. İnşaallah yanılmıyorumdur, Efendimiz’in gördüğünü görmüşler, duyduğunu duymuşlar, işittiğini işitmişler. Öyle ki Müslim-i Şerif’te okuyoruz; sened açısından çok farklı kanallarla gelen rivayetlerde: “Eğer birinin dostum olması mümkün olsaydı, Ebu Bekir’i dost ittihaz ederdim; onunla hıllet/hullet/hallet tesis ederdim. Ama Allah, benim Halil’imdir!”

   Peygamber yolunun yolcuları tevazu, mahviyet, hacâlet, acz ü fakr mülahazalarına sâdık kalarak sürekli kendilerini nefyetmeli ve “Nefy-i nefiy isbattır” disiplinine bağlı kalmalıdırlar.

Bu, bir hakikatin ifadesidir ama bir yerde kendisini tebcil/takdir manasına: “Halîl!” denince, “O, İbrahim idi!” buyurur. O, benim Efendim’in kemâlidir; kimi O’nun yanında takdirkâr ifade etseniz, hemen onu öne çıkarır. Bir gün deseniz ki, “Hazreti Musa (Musa İbn Imrân) benim Efendimden sonra geliyordur!” Hemen buyurur (sahih hadiste geçtiği üzere): “Beni, Musa İbn İmran’a tercih etmeyin! Zira öbür tarafta haşr u neşr olduğumuz zaman, onu Arş’ın kaidelerine veya örtüsüne tutunmuş olarak göreceğim. Bilemiyorum, O’nun o sâika ile Tûr’daki bayılıp gitmesine mukabil (mükafat) gelmiş de ondan dolayı mı, yoksa Benden evvel dirildi de ondan dolayı mı?!.” Sana kurban olayım; bu ne tevazu, bu ne mahviyet, bu ne hacâlettir?!.

Hiç kimsede kıskançlık duygusu, tepki hissi uyarmayacak şekilde, bir üslup, bir ifade ile öyle gönüllere giriyor ki, katiyen aslı-usûlü, üsluba feda etmiyor; en mütemerrid insanlar bile, “Vallahi buna bir şey denmez!” diyorlar.

Kur’an-ı Kerim, فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلاَ تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ “Rabbinin hükmüne sabret ve balığın yoldaşı zât (Hazreti Yunus) gibi olma!” (Kalem, 68/48) buyuruyor. Sâhib-i Hût, Hazreti Yunus İbn Mettâ. O, bir içtihad ile, kavmine bela geleceği zaman kavminden ayrılıyor, gemiye biniyor, denize atılıyor, balık yutuyor; لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) diyor. İhtimal ki, bunu Kur’an-ı Kerim’de duyan insanların bazılarının aklından geçebilir: “Acaba Yunus İbn Mettâ ne yaptı ki, Cenâb-ı Hak, böyle yaptı, O’nu -min vechin- tecziye buyurdu? O da kalktı o tecziyeye karşı öyle niyaz etti.” Büyüklerin kendileri ile yüzleşmesi mevzuunda -Çağlayan Dergisi’nde neşredilen “Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku” başlıklı seri makalelerde- o meseleye de temas ediliyor; merak edenler bakabilirler. لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Seni tesbih u takdis ederim; Sen’den başka Ma’bud-u bi’l-hak, Maksûd-u bi’l-istihkak yoktur. Sen, noksan sıfatlardan müberrâsın!.. “Sübhân” kelimesi, bunu ifade ediyor. إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “İnnî” diyor, “Şüphesiz ben, katiyen ben, zâlimlerin tâ kendisinden oldum!” diyor. O, kendi ile yüzleşirken, bunu diyor. Şimdi, zannediyorum, siz de bunu duyduğunuz zaman, “Acaba ne yaptı?” dersiniz. O “Ne yaptı?” mülahazasına, yanlış mülahazasına meydan vermemek için, tevazu âbidesi o Büyük İnsan (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Beni, Yunus İbn Mettâ’ya tercih etmeyin!” diyor.

Anlıyor musunuz büyüklüğü?!. Büyüklük; tevazudan, mahviyetten, hacâletten, kendini nefyetmekten geçiyor. Hazreti Pîr’in ifade buyurduğu gibi, “Nefy-i nefiy, isbattır!”; “yok”, yok olsa, “var” olur! Sen, bir “yok”sun, zâtın itibarıyla. Sen nesin? O’ndan gelen -peşi peşine gelen karelerin birbirini sinema şeridinde takip ettiği gibi- bir şeysin! Bu mülahazayı ifade eden bazıları, “vücûd” demiş; her şeyi -bir yönüyle- O’ndan ibaret bilmiş; bazıları “şuhûd” demiş; duyulan ve hissedilen her şeyi O’ndan ibaret görmüş; Batılı düşünürler, Panteizme, Monizme vararak -biraz farkla da olsa- belki aynı mülahazaları seslendirmişler, Mistisizm mülahazası içinde. Evet, sen, osun sadece; peşi peşine gelen, birbirini takip eden, eksiksiz birbirini takip eden karelerden ibaret; hepsi o kadar. Dolayısıyla sen, “yok”sun; “yok” -bence- “var”lık iddiasında bulunmamalı. “Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu / Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan.” diyor şâir.

   Biz zahire göre hükmetmeli ve kimse hakkında nifak, irtidat, küfür isnatlı kesin hükümler vermemeliyiz; ayrıca, bugün milyonlarca insanı ağlatan zalimler hakkında bile Cehennem azabı istememeliyiz.

Böyle yok iken bir insan, kendini bir şey zannediyor, “Varım!” zannediyor. Bir de varlığa erince, günümüzde varlığa eren birileri gibi birden bire kendini villalar içinde bulunca, başı dönüyor: “Bu, yetmedi; bana filolar da lazım! Sadece karalar benim değil ya; ben, denizlerde de arz-ı endam etmeliyim! Herkes beni orada da görmeli!..” Kim bilir belki kendini bir şey zannediyorsa… “Melekler de seyretmeli; ruhânîler de benim orada nasıl balıkların yüzdüğü gibi yüzdüğümü görmeli, o yaptığım/yaptırdığım filolarım ile!” filan… “Üç tane yaptık!.. Yahu, üç bu; kesretin en azı!.. Beş olsa? Neden olmasın? Beş olsun; çünkü اَللهُ وِتْرٌ، يُحِبُّ الْوِتْرَ ‘Allah, birdir; teki sever!’ Beş olsun.” Sonra beş oldu. “Yedi niye olmasın ki.. dokuz niye olmasın ki.. on bir -mübarek bir rakam- niye olmasın ki?!.” Bir tûl-i emel; tevehhüm-ü ebediyet menhus toprağında neşv ü nema bulmuş bir tûl-i emel; sanki dünyada ebedi kalacakmış gibi.

Yahu, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha sonraki gün öbür tarafa gideceksin ve ettiklerinin cezasını göreceksin. Ettiklerine nâdim olup ağlayacaksın. Ağlayıp, sana karşı bile olsa, şefkat duyanların içini dağlayacaksın. Yanacaklar, yakılacaklar. Bugün bile onlar, senin için diyorlar ki: “Allah’ım! Bu zâlimlere, hâinlere ille de bir ceza vermek istiyorsan, bahtına düştüm, Cehennem ile cezalandırma! Ne yapacaksan yap, dünyada yap; öbür tarafta -bahtına düştüm- benim yüreğimi yakma! Ben, dayanamam. Çünkü onları bazen camide gördüm. Abdestli miydi, değil miydi? ‘Müslümanım!’ diyorlardı. Gerçekten o, kalblerinin sesi miydi? ‘Tasdîkun bi’l-kalb’ miydi, yoksa sadece ‘ikrârun bi’l-lisan’ mıydı? Ne bilelim biz!..” İkrârun bi’l-lisan’da bulununca, onu Usûlüddin uleması, “mü’min” sayıyor. Çünkü içini bilemeyiz biz onun. Öyle birisini, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ikaz ediyor. Kim o “öyle birisi”? Çok sevdiği, canından aziz bildiği, Üsâme İbn Zeyd. Allah Rasûlü, onun babası Zeyd İbn Hârise’yi evlatlık edindi ama evladı değil, mevâlîsinden.

İşte o Zeyd İbn Hârise’nin oğlu Hazreti Üsâme, bir yerde savaşta düşmanı sıkıştırıyor. Düşman, bir ağacın altına sığınıyor. Orada sıkışınca, “Lâ ilahe illallah, Muhammedun Rasûlullah!” diyor. O da “Korkudan bunu söyledi!” diye onu öldürüyor. Bu haber, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşınca, o “Korkusundan söyledi yâ Rasûlallah!” diyor. Allah Rasûlü’nün, canından artık sevdiği ve ruhunun ufkuna yürürken Bizans’a karşı gönderdiği ordunun başına kumandan yaptığı insan. Zannediyorum Üsâme İbn Zeyd, yirmi küsur yaşında ya var ya yok; fakat kabiliyetli, babası gibi donanımlı. Hatta Hazreti Ömer, o ordunun içinde bir er olarak sefere iştirak ediyor. Sonra Hazreti Ebu Bekir efendimiz halife olmasına rağmen, başkumandan Hazreti Üsâme’ye diyor ki: “Ömer’i bana versen de bazı meselelerin meşveretine iştirak etse!” Bu ne terbiyedir bunlarda?!. Bu nasıl olgunluk?!. Biraz evvelki o “parlak ayna olma” mülahazasına ircâ edin ki mesele anlaşılsın. “Ömer’i bana ver ki bazı meseleleri istişare edeyim!” Evet, Allah Rasûlü’nün o sevdiği insan, “O adam kelime-i şehadeti zorundan, korkudan, ikrah ile söyledi!” diyor. Buyuruyor ki, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam): “Yarıp kalbine mi baktın?!.”

Demek ki esas mesele, imanın “tasdîkun bi’l-kalb” olmasıdır; fakat onu da biz bilemeyiz. “İkrârun bi’l-lisan” (dil ile söylemek) bir yönüyle, onun (kalb ile tasdikin) tercümanıdır. Ve öyle deyince bir insan, siz de onu öyle kabul etme mecburiyetindesiniz. Hele bir de camiye geliyorsa, hele bir de ön safta yerini alıyorsa… Neden? Çünkü ön safta, hususiyle imamın arkasında durma, diğer fertlere göre sevabı kat kat onun. Bir de orada duruyorsa… Fakat bütün bu mülahazalarında camide görünme, bir de ön safta imamın arkasını kollama, bir de herkesten evvel ayağa kalkma, “Bak nerede duruyorum ben, bilin ha!” filan der gibi bir hal sergileme.. ve böylece dince en mukaddes bir şey olan namazı kullanma gibi şeyler de olabilir. Ne var ki biz zahire göre hüküm vermek zorundayız. “Sefine-i din”i yürüten bir şeydir namaz, Alvar İmamı’nın ifadesiyle: “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür // Cümle ibadetin namaz piridir / Namazsız, niyazsız İslam olur mu?!.” Bu şekilde gördüğünüz zaman, ee artık siz bir şey deseniz onun hakkında, size -zannediyorum- çok uzaktan, bin dört yüz küsur sene evvelki bir âlemden, öteki âlemden gelen bir ses, “Yarıp kalbine mi baktınız? Ne biliyorsunuz!” falan diyecektir. “Ne biliyorsunuz da, ‘Dönme!’ diyorsunuz, ‘Münafık!’ diyorsunuz?!.” filan… Gelir o ses, tın tın vicdan kulağına çarpar; tın tın vicdan kulağına çarpar.

Cezaları, Cehennem’de yanmaları ise şayet, onu istemeyiz; çünkü orada bizim yüreğimiz yanar. Bakın, zulüm tabloları birbirini takip ediyor; tabloya, tablo ekleniyor. Ve hepsi, o zalimlerin hesabına kaydoluyor. Zulüm gören her bir fert ile irtibatlı belki yüz insan, belki bin insan var. Yüz bin insan, bugün ızdırap ile inliyorsa.. kadını ile, erkeği ile, çocuğu ile, yaşlısı ile, genci ile, ihtiyarı ile yüz bin insan inliyorsa.. yurdundan yuvasından edilmiş ise… Bunu yirmi ile, otuz ile, kırk ile, elli ile -alakadarlık cihetiyle- çarptığınız zaman, milyonlar yapar. Milyonlara ızdırap çektiriyorsunuz, kan kusturuyorsunuz, ağlatıyorsunuz. Namazda başlarını yere koyuyorlar; سُبْحَانَ رَبِّيَ اْلأَعْلَى diyeceklerine, akıllarından geçen şey, “Allah’ım, bunların haklarından gel!” oluyor. Ben de diyorum: اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، وَلاَ تُبَلِّغْهُمْ آمَالَهُمْ، وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ، وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ، وَعَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ، وَعَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ، وَعَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ “Allah’ım o zalimleri sana havale ediyoruz. Allah’ım o zalimleri sana havale ediyoruz. Onları kötü emellerine ulaştırma. Onlara karşı bize yardımcı ol. Onlara karşı bize yardımcı ol. Bizim için kurdukları tuzaklar başlarına dolansın ve kötü âkıbet hep onların tepelerinde olsun! Evet, kurdukları tuzaklar başlarına dolansın ve kötü âkıbet hep onların tepelerinde dolaşsın! Allah’ım, bizim için kurdukları tuzaklar başlarına dolansın ve kötü âkıbet hep onların tepelerinde olsun!”

Evet, işin encâmı, bu. Öbür tarafta Cenâb-ı Hak, çektirmesin! Çekecekleri şeyleri bu dar dünyada, dar alanda çeksinler. Cehennem’e koymakla, Mahşer’de terazinin günahlarından dolayı kırılması karşısında bizi ağlatmakla, Allah (celle celâluhu) onları öyle cezalandırmasın!.. Cezanın en hafif faslıyla, yani dünyada cezalandırsın. Onları dünyada ebedî ölüme mahkûm etse bile, yine o hafif kalır; çünkü ebedî âleme nispeten ne kıymeti var ki bunun?!. İşte, O mülahaza ile dedim.

Kırık Testi: NAMAZI HİSSETMEK İÇİN NE YAPTINIZ?

Herkul | | KIRIK TESTI

İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke düşmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Namazın bu hususiyetlerinden dolayıdır ki, Asr-ı saadetten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rek’at nafile kılmayı itiyad haline getirmişlerdir.

   Namaz Âşıkları

Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, O’nun izini takip edenlerin gönüllerinde de “ibadetlerin özü”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. “Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır.” diyen, başkalarının bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle namaza karşı arzu duyduğunu her haliyle ortaya koyan, mübarek ayakları şişecek kadar kıyamda duran, bazen bir rek’atta bir kaç cüz’ü birden okumadan rükûya varmayan, haşyetle dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Rasûl-ü Ekrem’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı haline gelmelerine vesile olmuştur.

Öyle ki, Fudayl bin İyâz’ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, Sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü, gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk’a içlerini dökerken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.

Huzûr-ı ilâhîde bulunmanın manasını idrak etmiş ve Kur’an’ın tadını almış bir sahabînin şu hali onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz, Zâtü’r-Rik’â gazvesinde Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr’i bir konak mahallinde gece nöbeti için vazifelendirmişti. Hazreti Ammâr’ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd bin Bişr kalkıp namaza durmuştu. O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı. Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd’ın vücûduna isâbet ettiği halde, o, namazını bozmamış, ancak rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı. Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış, diğer yandan da merakla ve heyecanla Abbâd bin Bişr’in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu. Hazreti Abbâd ise, ancak bir namaz aşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti: “Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât-ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Fakat, oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.”

   Her Gün Yüzlerce Rek’at Namaz

Evet, sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek’atta Bakara sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.

Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu’be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor: “Ne zaman Şu’be’nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu’be’nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘herhalde secdeye gitmeyi unuttu’ derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘galiba ikinci secdeyi unuttu’ diye düşünürdünüz.”

İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek’at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.

O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A’zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rek’at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn’dan (Allah Rasûlü’nün çağına yetişmesine rağmen O’nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek’at namaz kılardı.

Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül aleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek’at nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid’in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek’at namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek’at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

   Bir Seviye ve Gönül İşi

Bu arada, şu hususu da ifade etmeliyim: Tabiî ki, dinde asla zorluk yoktur; İslam “yüsr” (kolaylık) üzere vaz’ edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi’s-salâtü vesselam) kendisi ayakları şişene kadar namaz kıldığı halde ümmetine hep güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev’inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan, hem namazı tam duyma hem de çokça namaz kılma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü’minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri ufuklara teşvik edilirler ama bu hususta bir zorlama söz konusu değildir.

Nitekim, Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.” derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi göstermiştir. Yani, bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü’minlerin abdest de dahil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Hazreti Üstad, “Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!’ Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir.” buyurarak, namaz kılarken onun manasını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Hazreti Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, bizim gibi ümmîlerin ümidini bütün bütün kırmamak, insanları ye’se düşürmemek ve objektif olanı öne çıkarmak içindir. Evet, Cenâb-ı Hak herkesin namazına bir mükâfât ihsan eder; fakat, bizim burada üzerinde durduğumuz husus namazın hakikati, ruhu ve özüdür.

Bu itibarla, bir mü’min hiç olmazsa farz namazlarını mutlaka “ikâme” keyfiyetiyle eda etmelidir. Yani, İşaretü’l-İ’caz’da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek, ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza manalarını gözetmek” suretiyle namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmeli, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmalıdır. Günde en az beş defa namaz adlı o tatlı su kaynağına koşmalı, onunla yunup yıkanmalı, hatalarından ve günahlarından arınarak tertemiz bir ruh haletiyle Mevlâ-yı Müteâl’e yönelmeli ve adeta her vakitte bir kere daha mi’rac yapmalıdır.

   Namazın Özü ve Manası

Namazın özü, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh, ta’zîm ve O’na şükürdür. Evet, tesbîh, tekbîr ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir. Ondandır ki, namazdaki bütün hareketlerde ve zikirlerde “Sübhânallah”, “Elhamdülillah” ve “Allahu Ekber” sözlerinin manaları gizlidir. Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbîrinden selam vereceğimiz ana kadar biz, hemen her an söz, hal ve tavırlarımızla ya “Sübhânallah” deyip Cenâb-ı Hakk’ı takdîs eder, ya “Elhamdülillah” sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da “Allahu Ekber” diyerek O’na ta’zimde bulunuruz. Namaza başlarken söylenen tekbîre, ibadete onunla başlandığı için “iftitah tekbîri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbîrle haram kılındığı için ona ”tahrim tekbîri” ya da “ihram tekbîri” de denmiştir. Aslında bu tekbîr, mâsivaya ait her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat’a teveccühte bulunma adına bir söz vermedir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbîh, tahmîd ve tekbîr ruhunu işleme, bir manada bütün bütün namaz kesilme ve adeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misâle yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir.

Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız, tekbîrle beraber mâsivâdan sıyrılmalı ve gönlünüzü sadece O’na açmalısınız. Dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız. Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mana ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülahazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah’a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat’ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz. Böylece, o söz, Cenâb-ı Allah’a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin manalarla beraber yükselmeli. O’nun Rahmân ve Rahîm olduğunu ilan ederken, yine aynı derin duygularla dolmalısınız. “Mâlik-i yevmi’d-din” hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği manaları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk’a o yüküyle beraber göndermelisiniz. Namaz sizin için de bir mi’rac olmalı ve siz Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Mi’rac’da duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkunuzdan duymaya çalışmalısınız. Namazın bütün manalarını yudumlayarak adım adım yükselmeli, adeta birinci kat semada Hazreti Adem’le, ikinci kat semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa ile, üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselamla, derken diğer katlarda Hazreti İdris, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’le görüşmeli, herbirinin hayatından ibretler almalı, huzurlarının insibağına ermeli ve bir adım daha atınca kendinizi haremgâh-ı ilâhîye girmiş gibi hissetmelisiniz. Namazın sonunda selam verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerinizi kaldırmalı, yine, tesbîh, tahmîd ve tekbîr cümleleriyle dergâh-ı ilahîye nazar etmeli ve namazın manasını te’kid eden o mübarek kelimeleri otuzüçer defa tekrarlamalısınız. İşte, namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa, onu geçiştiremezsiniz; öncesinde yapılması icab eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu manasına uygun bir tarzda eda etmelisiniz.

   İbadetlerimizin Çehresindeki Solgunluk

Diğer taraftan, şayet kendinizi i’lâ-yı kelimetullaha adadığınıza inanıyorsanız, böyle bir vazifenin ve ona adanmışlığın ne ifade ettiğini de iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır belirlemelisiniz. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’a imana çağrıdır; Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem), sâir erkân-ı imaniyeyi ve İslamiyeti kabule davettir. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın yüce adının her yerde duyulması, bir bayrak gibi dalgalanması ve ruh-u revân-ı Muhammedînin en karanlık köşelerde bile şehbal açması için çok ciddi cehd ü gayret ortaya koymaktır. İ’la-yı kelimetullah, zatında yüksek ve pek yüce olan “Lâilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikatini yükseltme; onu dünyanın dörtbir yanında gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getirme demektir. Öyleyse, şayet siz, insanları Allah’ı bilmeye, O’nun mesajını dinlemeye, varlığın çehresindeki ilahî tecellileri okumaya ve Ma’bud-u Mutlak’a kulluğa çağırıyorsanız, önce kendiniz o ilahî mesaja kulak vermeli, o tecellileri okumalı, hakiki ve halis bir kul olmalı değil misiniz? Başkalarını kulluğa çağırdınız halde, kulluğun esası ve özü olan namaz gibi bir ibadeti tam eda etmiyorsanız, size yalancı demezler mi? Her defasında ‘hele şu işten bir sıyrılalım’ düşüncesiyle namaza duruyor ve onu aradan çıkarma duygusuyla sizin için bir kısım formalitelerden ibaret olan hareketleri yapmakla yetiniyorsanız, kendi kendinizi yalanlamış olmaz mısınız? Hemen aradan çıkaracak kadar değersiz gördüğünüz ve ancak bir an önce içinden sıyrılacak kadar değer verdiğiniz bir meseleye başkalarını çağırmanız manasız bir iş sayılmaz mı? Herkesi kendisine çağırdınız bir hakikatin sizin nazarınızda çok ciddi bir mesele olması lazım değil mi? Siz herhangi bir mesele üzerinde kemâl-i ciddiyetle durmuyorsanız, onun kıymetli olduğuna başkalarını nasıl inandıracaksınız ki!..

Zaten, müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi ibadetlerimizin çehresindeki bu solgunluktur. Ne acıdır ki, camilerimiz ve oralarda saf tutan insanlar hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Su-i zan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, -istisnalar olsa da genel itibarıyla- Allah’la tam alakası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasınının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu taklîden safta yerini alan ve sadece şekilde, surette kalan kimselerin halini andırıyor. Bundan dolayı da, caminin ve camideki cemaatin hali başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet, İslam’a çağıran bir hal dili olarak vazife görmüyor. Şayet, biz tam bir inanmışlık hali ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân’ın beyanıyla, “Ağzımız Kur’an-ı Kerim’i okurken, hal ve tavırlarımızla da onu temsil etsek, ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle göstersek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.” Fakat maalesef, biz İslamiyeti kendi câzibesiyle yansıtamıyoruz.

Aslında, Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur; hakiki bir mü’min namaz kılarken, onun rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki halini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-yı Müteâl karşısında inlemesini duyan kendisinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır. İşte, İslam bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî câzibesini göremiyor.

   Tesir, Allah’la Münasebete Vâbestedir

Ayrıca, i’lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allahü Azimüşşân’ın kabulüne ve O’nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kavî olmayanları kat’iyen tesirli kılmaz. Onunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, kime ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiçbir kulu doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler. Allah (celle celâlühü) yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lutfeder.

Bu açıdan da, Kur’an’ın hâdimleri, Hak nezdindeki kıymetlerini Allah’la münasebetlerinde aramalı ve şeklî, sûrî şeylerin dergâh-ı ilahîde bir kıymet ifade etmediğini bilmelidirler. Evet, bir hadis-i şerifte de vurgulandığı gibi, Allah Tealâ sizin şekillerinize, zahirî hallerinize, sûrî yatıp kalkmalarınıza değer vermez; Cenâb-ı Hak, ancak kalbî heyecanlarınıza, iç derinliklerinize ve gönlünüzden nebeân eden, içinizin yansıması olan samimi davranışlarınıza bakar ve onları değerlendirir. Şayet, davranışlarınızda kalbî bir derinlik yoksa ve onlar gönlünüzden kopup amel sahasına dökülmüyorsa, o zaman bütün cehd ü gayretiniz beyhûdedir.

Öyleyse, iman hizmetine adanmış ruhlar, hem “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2) itâbına (azarlama) muhatap olmamak, hem de “Neden insanları çağırdığınız hakikatleri hakkıyla temsil etmemek suretiyle yalancı durumuna düşüyor ve İslam’ın çehresini karartıyorsunuz?” sualine maruz kalmamak için azamî gayret göstermelidirler. Konumuzla alakalı olarak da, farz namazları hakkıyla ikâme etmenin yanı sıra, tam bir namaz kahramanı haline gelebilmek için şu husulara çok dikkat etmelidirler:

   Namaz Kahramanı Olabilmenin Üç Şartı

1. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet’te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs’in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, “Allah Teâlâ’dan Cennet’i istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyiniz.” buyurarak, himmetimizi âli tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dahası, bize Firdevs talebinden de öte isteklerde bulunma edebini öğretmiş ve Cenâb-ı Hak’tan neler isteyebileceğimizi gösteren dualar talim buyurmuştur. Ondan öğrendiğimiz dualar sayesindedir ki, sabah-akşam “Allah’ım, Cemâlini seyretme arzusuyla içimizi doldur, Sana kavuşma şevkiyle gönlümüzü coştur ve ötede Cemâlinle bizi serfiraz kıl” diyoruz; Cemâlullah’ı müşahedeye, rıza-yı ilahîyi tahsile ve rıdvâna ermeye talip olduğumuzu ilan ediyoruz. Evet, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bu dualar, asla dûnhimmet olmamamız ve himmetimizi hep âlî tutmamız gerektiğini salık veriyor.

Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli olmalı; Cenâb-ı Hak’tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inâyet-i ilahiyeyi talep etmeliyiz. Belki herbirimiz şöyle demeliyiz: “Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lutfeyle; namazın manasını benim ruhuma da duyur. Rabbim, ben de Peygamber Efendimiz’in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Sen’den başka bütün mülahazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allahım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..”

Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ibadet hayatı itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız kat’iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu, azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât’ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan, meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.

2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü’min şayet onunla alakalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütâlaalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana aleminin büyüklerinin namazla alakalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır. Hazreti Üstad, bazı risaleleri önemli gördüğünden dolayı yüz on beş defa okuduğunu belirtmiştir. Bir mü’min, Zât-ı Uluhiyet hakikatıyla, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mana buuduyla alakalı birkaç eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir? Evet, Kur’an talebeleri, Hazreti Gazzalî, Hazreti Mevlânâ ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alakalı mütâlaalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alakalı müzakerelerde bulunmalıdırlar.

3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.

Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat’iyen aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız. Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nisbetinde ötede siz de herbiri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.

Bamteli: EŞKIYANIN TASALLUTU VE YOL HARİTAMIZ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hizmette kıble belirlenmeli, mazlumların ızdırapları paylaşılmalı ve hep müspet faaliyetler ortaya konmalı!..

İnsan, musibet sağanağına maruz kalınca, duygu ve düşünceleri -sanki nöronları ona programlanmış gibi- hep onun etrafında dönüp duruyor; onu düşünüyor, onu konuşuyor, onu dillendiriyor.

Bunları yaparken, belki -antrparantez- insanları ye’se atmayacak bir üslup ile bir şey anlatmak lazım. Diyeceğimiz edeceğimiz şeyler, o gâilelerin içinden sıyrılmaya vesile olabilecek mahiyette bir kısım argümanlar olmalı: “Şunu yapmalıyız, şunu yapmalıyız, şunu yapmalıyız!” Geçmişte yapamadığımız, yapmamız gerekli olan şeylere gelince, -geçmişi suçlamadan ve o dönemi temsil eden insanları suçlamadan- onları zihinlerimizde birer ders, bir yönüyle doğruyu yapma adına birer ibre ve birer pusula gibi görerek, bundan sonraki tavır ve davranışlarımızı ona göre yapmamız lazım. “Hizmette kıble belirleme” diyebilirsiniz buna. Yoksa insan, sağa-sola döner; oraya eğilir, oraya eğilir, oraya eğilir. Yerinde eğilmek gerekli olan yere eğilmeyince, tüm bu eğilmeler boşunadır. Günümüzün insanı, çok farklı yerler karşısında eğilip de boşuna enerji harcadığı gibi, böyle bir şey olur.

Evet, bela ve musibetler sağanağına maruz kalınca, duygu ve düşünce, ister-istemez o tarafa kayıyor. Aslında, o mevzuda yapılması gerekli olan şey ne ise, bu “pozitif” olarak yapılmalı. Negatif şeylere gitmemeli; o, bizi felç eder, esasen bela ve musibetlerin def u ref’i adına da hiçbir şey ifade etmez.

Bu mevzuda yapılması gerekli olan şey… Siz bu işin içindesiniz, hatta pişmişsiniz, mümareseniz var; Fakir’den daha iyi bilirsiniz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir: “Bu gâile ve dâhiyelerden sıyrılma yollarını belirleyip uygulamak. Nasıl yapılacak? Biraz evvel arkadaşlarımızın gayret ve cehtlerine şahit oldum; üç defa, dört defa şahit oldum, “Şu yaptığınız şey, size ibadet sevabı kazandırır.” dedim. Hadis-i şerifte, meselenin menfi yanı, negatif yanı ifade ediliyor: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir.” Demek, çizgi kayması yaşıyor; demek ki, aynı dairede bulunamıyor. “Aynı dairede bulunamayacak!” demektir; öbür tarafta da onlardan ayrı düşecek, cüdâ düşecektir.

Bu açıdan mü’minlerin dertleri ile dertlenme… Kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla sıbyanıyla, şüyûhuyla mutavassıt yaşta olanıyla, ne kadar ızdıraplı insan var ise… Zannediyorum, şu anda bu ızdırabı vicdanında duyan, sadece bizim ülkemizde belki on milyon insan vardır. Çünkü yüz bin tane insan almış içeriye atmışlarsa, iki yüz bin tane insan içeriye atmışlarsa, onlara eziyet etmişlerse, onların firar etmelerine sebebiyet vermişlerse, bazılarını öldürmüşlerse, diğerlerine daha başka kötülükler yapmışlarsa şayet, her ferde karşılık belki yirmi tane insanı inletmişlerdir. Şöyle-böyle yakınında olan herkesi inletmişlerdir. Aile yakınlığı, akraba yakınlığı, konu-komşu yakınlığı, dava-düşünce yakınlığı, aynı mefkûreye inanma ve aynı gâye-i hayali takip etme yakınlığı… Bütün bu yakınlıklar, insanın içine birer sızı halinde sızar, acı halinde sızar, dolayısıyla. Onun için, onlarla o derdi paylaşmak lazım.

Derdi paylaşmak, oturup millete hikâye anlatıyor gibi anlatmak değil, menkıbe anlatıyor gibi anlatmak değildir. O arkadaşlara arz ettim ben: Sizin şu yaptığınız, ibadet sevabı kazandırıyor size; çünkü Müslümanların dertleriyle meşgulsünüz.

   “İş benim dediğim gibi ise, siz ne kaybettiğinizin farkında mısınız? Farz edelim ki, sizin dediğiniz doğru olsun; ben ne kaybederim ki?!.”

Açıkça iki-üç seneden beri, orta ölçekte kapalılığıyla altı-yedi seneden beri, tamamen gizliliğiyle, tamamen kapalılığıyla on küsur seneden, belki yirmi seneden beri size karşı -esasen- belli planlar oluşturuluyor, yok etme adına.

Evet, burada noktalı virgül koyarak, Ebu Cehil’in çok tekrar ettiğim bir sözünü söyleyeyim: Sonraları Muğîre İbn Şu’be naklediyor; daha sonra Müslüman olanlardan, Ebu Cehil ile de yakınlığı olanlardan. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “kendini öldüresiye…” -Ama böyle diyemem; O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında o tabirden hoşlanmıyorum.- Neredeyse vaktinden evvel mübarek ruhunun ufkuna uçması şeklinde bir helecan içinde, bir heyecan içinde, sürekli çırpınıp duruyor. Amcasına da (Ebu Leheb’e de) anlatıyor, Ebu Cehil’e de anlatıyor, Utbe’ye de anlatıyor, Şeybe’ye de anlatıyor, İbn Ebî Muayt’a da anlatıyor; daha ne kadar -bağışlayın- Allah belası varsa, hepsine anlatıyor. Fakat ben o anlatmaların adedini/sayısını bilmiyorum. Ama burada size desem ki, “Ebu Cehil’e elli defa anlatmıştır!”, bunu da rica ederim mübalağa saymayın. Yine Mekke’nin sokaklarından birisinde karşı karşıya gelince, -Ebu Cehil’in yanında Muğîre İbn Şu’be var- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajını sunuyor.

Hani Hazreti Ali’ye veya Ebu Hanife’ye nispet edilen bir söz var: “İnandığın zaman, şunu, şunu, şunu, şunu, şunu, şunu, şunu kazanacaksın! Rica ederim, inanmadığın zaman, bu benim saydığım şeylerden bir tanesini kazanma meselesi söz konusu mudur?”

O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajının özü ve ruhu, bu; arkasında bu var. “Ben diyorum ki: Sen, bu iman ile vefat ettiğin zaman, kabirde sualin âsân olacak; berzahta projektörlerin ışığı altında yürüyeceksin; mizana gittiğin zaman çehrene bakacaklar, ‘Seninkilerini tartmaya lüzum yok, geç haydi!’ diyecekler; Sırât’tan geçerken, o senin için kıldan ince, kılıçtan keskin değil, bir şehrâh hâline gelecek; belki yol da bir kabz hali yaşayacak, büzülecek yol, on adımda atlayacağın yeri bir adımda atlayıvereceksin. Allah yapacak; orası kudret dairesi, burası hikmet dairesi; ‘Ol!’ deyiverince, oluverecek. Sonra gideceksin oraya; dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir saatine mukabil gelmeyen Cennet nimetleriyle serfirâz olacaksın. Ve bir gün gelecek, Cuma yamaçlarında bütün güzelliklerin kaynağı Güzeller Güzeli Rabbimizin Cemâl-i bâkemâlini -Efendimiz’in ifadesiyle- müşâhede ettiğin zaman, kendinden geçecek ve diyeceksin ki, ‘Yahu Cennet nimetlerinin de işin doğrusu hiçbir kıymeti yokmuş!’ Oysaki oraya gittiğin zaman, şöyle diyordun, ‘Yahu dünyada benim yaşadığım şeylerin hiçbirinin bir kıymeti yokmuş, bir dakikalık bir şey imiş bunların hepsi!’ Ben diyorum ki: Sen o لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ sırlı anahtarını kullandığın zaman, bu kapıların hepsi sana açılacak. Sen de diyorsun ki, ‘Yok!’ Mesele, benim dediğim gibi ise, ne kadar şey kaybettiğinin farkında mısın? Senin dediğin gibi ise, ben ne kaybediyorum ki?!.”

Hani böyle ortadan bir şey, ilzam edici bir şey, bağlayıcı bir şey; şimdi, bu mülahaza ile O (sallallâhu aleyhi ve sellem), mesajının gereği, bir kere daha ona anlatıyor. Zaten hep öyle; Mekke sokaklarında rastladığı herkese diyor ki: قُولُوا: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، تُفْلِحُوا “Lâ ilahe illallah, deyin; kurtuluşa erin!..” Antrparantez; bunu, birileri tenkit etmişti: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ yeter mi; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demek lazım!” falan. Oysaki hadis-i şeriflerde böyle buyuruluyor: قُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ تُفْلِحُوا (Maalesef, bu sözdeki önemli nükteyi anlayamıyorlar.) Şimdi, böyle büyük bir mesajı veren bir insanın, Peygamber olmaması düşünülemez. Efendim, bu, öyle bilmem nereden atılacak şey/söz değil. Dolayısıyla bir taraftan لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ diyor, peygamberliğini de ortaya koyuyor; zımnen, iltizam delaleti ile “Ben, Allah’ın peygamberiyim!” demiş oluyor. “لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ deyin; Ben, Allah’ın peygamberiyim!” diyor. Bir de onların hissiyatını hesaba katma, psikolojik açıdan, çok önemlidir. “لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ deyin; bir de مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ deyin!” dese -zaten hazmedemiyorlar, hasta hepsi, beyin hastası- “Adam, kendinin peygamber, fevkaladeden bir insan olduğundan bahsediyor.” diyecekler; bir yönüyle onların hazımsızlığını artıracak; yangının üzerine körük ile gitmiş olacak. Evet, önemli; bunu anlamayanlar, o mevzuda tenkidâtta bulundular; cevap verenler de oldu o meselede; cevap verilme meselesi de oldu.

   Haset öldürücü bir marazdır; başkalarının yaptıklarını yapamayanlar, küfür ölçüsünde cinayetlere girerler; “Hased, bazen küfrün yaptırtmadığını yaptırtır!”

O gün Ebu Cehil’e yine, قُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، تُفْلِحُوا diyor. O, bir de ismiyle hitap ederek, diyor ki: “Yâ Muhammed! -Sallallâhu aleyhi ve sellem.- Eğer bunu bana yapmakla, öbür tarafta ‘Vazifemi yaptım!’ demek istiyorsan… -Alay bu, efendim, diyalektik.- Ben, öbür tarafta, ‘Vazifesini yaptı!’ diye şehadet ederim, söylerim senin hakkında.” Sonra ayrılıp gidiyor. Muğîre İbn Şu’be diyor ki (radıyallahu anh): “Bana dedi ki: Ben, bu Adamın dediklerinin hepsine inanıyorum. Fakat bir şey benim ağırıma gidiyor. -Bakın, kıskançlık ne hale getiriyor.- Bu Hâşimîler diyorlar ki, ‘Sikâye (Hacılara zemzem dağıtma hizmeti) bizden, sidâne (Kâbe’nin kilitlerini muhafaza hizmeti) bizden, rifâde (Hacılara yemek dağıtma hizmeti) bizden; yok Kâbe’nin bilmem nesi, bizden.’ Bir de kalkıp ‘Peygamber de bizden!’ derlerse, ben bunu sindiremem!”

Sözün merkezinde şu vardır: Kıskançlık/hazımsızlık, öyle bir marazdır ki, tımarhanelerde dahi tedavisi kâbil değildir onun.

Evet, Hizmet’e karşı şimdilerde gün yüzüne çıkmış bu hazımsızlık da çok eski yıllara dayanıyor. Siz, bir şeyler yaparken, onlar o kadar geniş gücü-imkânı harcadıkları halde… İsim tasrih etmedim. Kim? Bir beyin oğlu Mustafa Bey… O kadar gücü-imkânı harcadıkları halde, sizin yaptığınızın onda birini yapamadılar. On yedi, on sekiz yerde, Yunus Emre merkezleri açtılar. Yunus Emre’nin mübarek adı, o ada canımız kurban olsun!.. O adın kerameti ile o kadar yerde ancak Türkçemizi öğretme adına böyle bir kısım kulüp gibi şeyler açtılar. Şimdi onca güç ve kuvvetlerini harcadıkları halde, yaptıkları şeyin hepsi, bundan ibaret. Bir adım ileriye götürememeleri… Ee sizin de dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde, hani o zamanlar belki beş yüz tane okulunuz vardı; zamanla bin dört yüz tane okulunuz oldu.

Gönlümüz arzu ediyordu; bu engellemeler olmasaydı, bir yönüyle bu köprüler yıkılmasaydı, zannediyorum şimdi üç bin okul olacaktı, Allah’ın izniyle. Yeryüzündeki bütün ülkelerde… Hatta Fakir, arkadaşlara soruyordum, “Girmediğiniz kaç ülke kaldı?!” Onlar, “Yedi-sekiz ülke” diyorlardı. Onlara da girince, girilmedik yer kalmayacaktı. Kardeşlik ruhu ile.. hümanizm anlayışı ile.. herkesi kucaklama niyeti ile.. renk gözetmeden, desen gözetmeden, numara gözetmeden, drop gözetmeden, herkes ile sarmaş-dolaş olacak mahiyette… Çantalarını ellerine alıp giden insanlar, gittikleri yerde de -herkes adına söylüyorum, inanarak söylüyorum- bir dikili taşları olsun mülahazasına/zaafına kapılmadılar. Oralardaki insanlar, nabız tuttu; her nabız tutuşlarında, samimiyet, hasbîlik, diğergamlık, îsâr ruhu gördüler. İnandılar bu insanlara… Allah’a, Peygamber’e inanmayanlar bile, Ateistler, Deistler bile inandılar buna. Ama tahribat kolay olduğundan dolayı; hani şu kadar mimarın, şu kadar statikçinin, şu kadar zamanda ortaya koyduğu, mimarî bir eser, bir anda darman duman olur. Yaptıkları şey, o; tahrip etmenin arkasından koşuyorlar.

Hazımsızlık böyle çok eski yıllara dayandığından dolayı, sadece içlerinde oluşan -bağışlayın- o gaseyanı şimdi dışarıya attılar. Mide bulandırıcı bir tavır sergiliyorlar. Karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Kur’an-ı Kerim, bu meseleyi ifade ederken, قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ -tercümelerinden birisi ile- “Herkes, karakterinin gereğini yerine getirir!” (İsrâ, 17/84) buyuruyor. Allah, o karakterde olmaktan bizi muhafaza buyursun! Öyle bir karakter taşımaktan, Allah bizi muhafaza buyursun!..

Şimdi bu bir realite… Kendi doğup büyüdüğünüz, maskat-ı re’siniz sayılan, bir avuç toprağını cihanlar ile değiştirmeyeceğiniz ülkenizde, ülkenizin insanından bunu gördükten sonra, dünyanın dört bir yanına yayıldınız; onlar da insan, onlar da bir yönüyle aynı paniğe kapılabilirler, aynı paranoyaları yaşayabilirler. Öyle ise size kulak çekme manasında -hadiselerin diliyle- “Aman dikkatli olun bundan sonra! Bakın, en yakın gibi görünen insanlar, ne kadar sizden uzak duruyorlarmış, size karşı mesafeli duruyorlarmış!” deniyor. Dolayısıyla bir dikkat, bir teyakkuz adına, Allah (celle celâluhu) kısmen bir şey çektiriyor. Şimdi bir taraftan bunu çok iyi değerlendirmek lazım!..

   Bir kısım tereddütlerle karışık da olsa hakkınızda geniş alanlı bir duyma söz konusu; şimdi size düşen, sistemli düşünme ve en uygun vesileleri kullanma sayesinde o merakı kendinizi anlatma istikametinde değerlendirmektir.

Bir diğer taraftan, zannediyorum, dünyada bu ölçüde, bu çerçevede duyulma adına birkaç trilyon para verseydiniz, dünyadaki matbûât, televizyonlar, internet siteleri, telefonlar, bu meseleyi bu kadar bilemez ve duyamazlardı. Bir şeyi anlatmada “duyma” meselesi çok önemli bir faktördür. Duymuş, ruhunu bir de merak sarmış ise, nöronlar almaya hazır vaziyete geçmişlerdir, “Hazır ol!” vaziyetine geçmişlerdir. Bu defa size her şeyi üslubuna uygun, usûlu-esâsı fedâ etmeden, üslubuna uygun anlatmak düşüyor.

“Biz, insanız; yeryüzünde sulh-i umumî peşinde koşturuyoruz! Yangını söndürmek için koşturuyoruz! İçinde yanan insanları, o yangından kurtarmak için koşturuyoruz! Yeryüzündeki bütün insanlar, bir biri ile kucaklaşsın diye koşturuyoruz!..” Senelerce, kalbleriniz bu heyecan ile çarptı, nabızlarınız bu heyecan ile attı ve onlar da inandılar sizlere. Fakat belki şu anda kafalarda karışıklık da var. Herkeste şöyle-böyle paranoyaya açık bir durum da, bir delik de, bir menfez de vardır. Herkesin kafasına bir şey akmıştır; Talamus bezine mi, nöronlarına mı, başka bir yerine mi, akmıştır bir şey; bileceksiniz bunu!.. Fakat duyulma, ciddî; dünyada neredeyse kahvede oturan insanlar bile duydular.

Şimdi sizinle karşılaştıkları zaman “Nedir yahu bu hal?!.” diyecekler. İşte o zaman size, üsluba, esâsı-usûlü fedâ etmeden, anlatmamız gerekli olan şeyleri anlatmak düşüyor. Oturup bunu müzakere etmek.. bu mevzuda argümanlar oluşturmak.. sesimizi-soluğumuzu insanlığa duyurmak için metotlar geliştirmek.. Sabâ’dan mı gideceğiz, Uşşâk’tan mı gideceğiz, Rast’tan mı gideceğiz, ezan sıralarına göre söylüyorum, Segâh’tan mı gideceğiz, -esasen “Hüzzâm”, akşam okunur fakat şimdi biraz daha farklı, “râ-râ”sı farklı Segâh okuyorlar- Segâh’tan mı gideceğiz, Hicaz’dan mı gideceğiz?!. Neyden gideceksek gideceğiz ama o insanların dinleyebileceği bir enstrüman ile, bir ses ile yanlarına gideceğiz. Zurna, ürkütüyorsa, onu, saklayacağız; efendim, davul kaçırıyorsa onları, onu da bir tarafa koyacağız. Ney celb u cezb ediyorsa şayet, onu dudaklarımıza yerleştirecek, Itrî’nin o güzel bestelerinden bazılarını onlara duyuruyor gibi, orada sesimizi yükseltecek, gönüllerine yumuşak, kaymak gibi akmaya bakacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bunun için evvelâ sistemli düşünme şarttır. Bir şey yapmadan evvel düşünmek, yemeden evvel çiğnemek gibi bir şeydir. Çiğnemeden bir şey yutmaya kalkarsanız, yutakta takılır kalır, boğulursunuz. Yutsanız dahi, midenin yükünü çoğaltmış olursunuz. Allah, ağzı vermiş; kuvve-i zâika “ücret-i âcile”sini de vermiş: Bak sen çiğniyorsun; mide için çiğniyorsun, insanın vücudu için çiğniyorsun. Ben bir de o sana çiğnettiğim şeylerin içine bir tat koydum. O tadı duyabilmen için aynı zamanda kuvve-i zâika verdim sana. O da bedava değil!.. Ağzına alıp çiğnediğin şeyleri yutasın gelmiyor; bir balı, bir kaymağı ağzına aldığın zaman, yutasın gelmiyor. Verdim bunları!.. Fakat bunu, münasebetsiz şekilde, ağzına koyar koymaz yutarsan şayet, kuvve-i zâikanın hukukuna tecâvüz etmiş olursun.” Evet, burada size şöyle bir şey desem, olabilir de, ihtimal dâhilinde: Ağız, öbür tarafta, davacı olabilir; “Yâ Rabbi, bu, hep midesi adına, kolonları adına benim hakkımı yedi. Beni ağzında birkaç defa çevirse idi, ben de hissemi alsaydım!” Haklı bir dava olur mu, olmaz mı bu?!. Evet, olur.

   İstişare, mü’min bir toplumun en bariz alâmeti ve İslâm’a gönül vermiş bir cemaatin en önemli hususiyetidir; Allah Rasûlü, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine Uhud’a çıkardı.

Yutmadan evvel çiğnemek ne ise, ortaya bir proje koymadan evvel, oturup derin derin düşünmek o kadar önemlidir. Buna, İslam dininde “istişare” deniyor. Kur’an-ı Kerim’de bir sûrenin adı da Şûrâ. Şûrâ Sûresi… Kur’an, sahabe-i kiramı methettiği, değişik pozitif yanlarıyla methettiği yerde, araya bir de وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “Onlar, öyle kâmeti yüce insanlar ki, yaptıkları işleri hep meşveretle götürüyorlar!” (Şûrâ, 42/38) buyuruyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buna tercüman olurken, مَا عَالَ مَنِ اقْتَصَدَ، وَمَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İktisat yapan, fakr u zarurete düşmez. İstişare eden de, haybet ve zarar yaşamaz.” buyuruyor.

Düşünün en kritik dönemde, Uhud’da istişare yapıyor benim Efendim. O’nun, falan filan ile istişareye ihtiyacı yok. Bir kere, Cenâb-ı Hak, O’na öyle bir dimağ vermiş ki; bizim, şöyle-böyle ancak onda birini çalıştırabildiğimiz nöronlarımızın, O’nda (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütünü birden çalışıyor. Hamdi Yazır’ın tefsirinin birinci cildinde, zannediyorum Fatiha Sûresi tefsirinde dendiği gibi; “O ne müthiş bir Ruh, ne engin bir Ruh’tur ki, ayakları yeryüzünde fakat semalar ötesi âlemler ile muhaverede bulunuyor!” Evet, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kimse ile istişareye ihtiyacı yok. Fakat istişareyi, arkadakilerine bir disiplin olarak göstermek için kendi yapıyor bunu. Bir “imam” gibi tekbir alıyor, “Siz de böyle yapın!”; el bağlıyor, “Siz de böyle yapın!”; rükûa gidiyor, “Siz de böyle yapın!”; ayağa kalkıyor kavmeye, “Siz de böyle yapın!”; secdeye kapanıyor, “Siz de böyle yapın!”

Ve istişare ediyor, Uhud’a çıkmadan evvel. Rüyasını da anlatıyor, “Bir kısım sığırların boğazlandığını gördüm!” diyor. Fakat Bedir’de savaşma şerefini ihraz edememiş bir kısım gençler, ağır basıyorlar; oradaki umum heyet üzerinde ciddî bir tesir oluşturuyorlar. Ekseriyetin re’yi orada Uhud’a çıkılmasından yana. Ekseriyetin re’yi… Bakın, biz de bundan ders alalım. “Dediğim olmadı!” diye, “Olmaz olsun bu iş!” değil. Ekseriyetin re’yine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tabye savaşını bırakıyor. Hendek’te yaptığı gibi bir savaş yapabilirdi; diğerleri bozguna uğrar kaçarlardı. Ama o zaman “Çıkalım dışarıya!” diyor. Bir de oradaki Uhud tepesine bir birlik yerleştiriyor, başına da Abdullah bin Cübeyr’i koyuyor. “Bizim vücutlarımızı kartallar kaldırsa, Ben’den emir gelmeden yerinizden ayrılmayın!” diyor. Siyer’de, Hadis kitaplarında anlatılan şeyler bunlar.

İstişare… Allah Rasûlü istişareye uyarak çıkıyor. Şimdi iki şey oluyor orada; Bir: Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada mübarek düşüncesine (rağmen Uhud’a çıkılmasını tercih edenlerin ve okçular tepesindekilerin) halini Kur’an-ı Kerim “kesb” sözüyle ifade ediyor. Bu açıdan, onlara “içtihad hatası” ile mukabelede bulunuluyor. Evet, “İktesebe” kelimesiyle demiyor Kur’an-ı Kerim, إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i Imrân, 3/155) ifadelerinde görüleceği üzere, بِمَا كَسَبُوا diyor; “kesbettikleri şey ile..” Dolayısıyla “kesb” başkadır, “iktisab” başkadır; iktisab, bir “vebal irtikâp etme”dir; berikine (kesbe) gelince, o “sevabın ikisini bire indirme” demektir, içtihad hatasıdır.

İçtihad hatası yapıyorlar, çıkıyorlar oraya. Bir içtihad hatası da tepede yapılıyor; düşman ordusu bozgunla gidince, O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) emir gelmeden ayrılıyorlar. Oysaki emre itaat her şeyden önce gelir. Onu (emre itaati) Hazreti Âdem’den öğrenmek lazım; evet, Melâike-i Kirâm’dan öğrenmek lazım. Orada da öyle yine bir içtihad hatası yapılıyor; ayrılıyorlar ve bir hezimet yaşanıyor, ayrı bir şey. Vakıayı ana hatlarıyla arz ediyorum, başınızı ağrıtmıyorsam şayet.

Sonra Efendimiz’in mübarek yüzü yaralanıyor; o yüzün en küçük şeyine canım kurban olsun!.. Mübarek dişi yere düşüyor. Osmanlıların öyle saygısı vardır ki, Efendimiz’e, Uhud’un bağrında, o mübarek dişin düştüğü yere bir kulübecik yapmışlar. Arkadan gelenler, onu bile şirk saydıklarından dolayı, yıkmışlar. Ben, yarı yıkılmış şekline şahit oldum; Uhud’u gezdim hep, o şühedanın başında bir dolaştım; böyle beni aldı, tarihin hatıralarında, tarihin hatıra çağlayanı içinde sürükledi; o günü onlar ile beraber yaşıyor gibi bir zevk-i ruhânî duydum. Oraya da çıktım, mübarek “sinn-i Nebevî”nin düştüğü yere. Osmanlı… Peygambere saygısı… Hani “Lihye-i şerif”i öpüp gözünüze sürüyorsunuz ya, o mübarek sakalının bir tüyünü… “Tüy” de dememek lazım, “Mûy-i mübârek”ini… Onlar da o saygılarını öyle ifade etmişler orada.

Kendi vücudu yaralanmış, başında miğfer kırılmış. Orada bir de candan sevdiği sütkardeşi ve amcası Hazreti Hamza gibi bir orduya bedel bir insan, bağrından yediği bir mızrak ile şehit olmuş ve parçalanmış. Parçalanmış aynı zamanda, didik didik etmişler. Yetmişe yakın ashâb-ı kiram; her biri bir ülke insanına bedel ashâb-ı kirâm efendilerimiz şehit olmuşlar. أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ diyor; “Benim sahabîlerim, yıldızlar gibidir.” بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Hangisine uysanız, hidayeti bulursunuz.” Kâmet-i kıymetleri, bu onların. Bir de onları görüyor, o İnce Ruh (sallallâhu aleyhi ve sellem). O hassas, o Şefkat Âbidesi, bir de ona üzülüyor. Fakat Kur’an-ı Kerim’in beyanına bakın: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyle ise onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile. Yapacağın işleri onlara danış, karar verince de artık Allah’a dayan; çünkü Allah Kendine güvenip dayananları sever.” (Âl-i Imrân, 3/159)

“Eğer Sen, katı kalbli olsaydın, bu, etrafındaki insanlar, dağılır giderlerdi.” Evvelâ böyle diyor. Böyle demede, mefhum-u muhalif şudur: “Sen, katı kalbli bir insan değilsin; eğer olsaydın, dağılırlardı!” Bir tebcil, bir takdir var; söyleyeceği şeylere beraat-i istihlal nev’inden -bir zaviyeden- esasen bir zemin hazırlama var: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ  Öyle ise, bu sebeple -“Fâ-i sebebiye” ile- فَاعْفُ عَنْهُمْ “Onları bağışla!” Bağışlamak ile kalma; madem içtihad hatası yaptılar, nezd-i Ulûhiyette olmaması istenen bir şeyi yaptılar onlar, وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ “Bir de onlar için Allah’tan yarlıganma talep et!” “Allah’ım bağışla Benim ashabımı!.. Beni oraya götürenleri ve sonra söz dinlemeyerek yerlerinden ayrılanları yarlıga!.” فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Bakın sonunda ne diyor: وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ “Otur, meseleyi bir kere daha onlarla istişare et!”

Birinci istişarede “içtihad hatası sebebiyle sevaplarını ikiden bire indirenler” diyeyim ben; böyle demekte de onları incitmiş olur muyum?!. Öbür tarafta beni bağışlarlar, inşaallah!.. Onlar için… Evet, şimdi birinci istişarede, “kesb” ile ifade edilen -esas- içtihad hatasına girdiklerinden dolayı, bu defa diyor ki… -Kendisi yaralı, yetmiş tane insan şehit olmuş; yüz yetmiş tane veya iki yüz tane insan da gezemeyecek şekilde. Kimisinin kolu yaralı, kimisinin bacağı yaralı, kimisi bağrından bir yara almış.- “Haydi, derlenin, toparlanın; müşrik ordusunu takibe koyuluyoruz!” Siyer’e baktığımız zaman, bir tek insanın “Olmaz, gelemeyiz; biz bu vaziyette yol alamayız!” falan dediğini bilmiyorum. Siyer ile, Hadis ile meşgul olanlar, söylesinler bana, bir tane. Ama buna sebebiyet veren nedir? “Başta istişarede O’nu dinlemedik, bakın iki gâile başımıza geldi. Şimdi ölsek bile, O’nu dinlememiz lazım!”

   En son Kosova’dan insan kaçırdı eşkıya!.. “Eşkıya” sözü bazılarına batabilir ama yapılanlar düpedüz eşkıyalıktır.

Meşveret… مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İstişare eden insan, haybet (kayıp) yaşamaz!” diyor. Şimdi, böyle büyük bir iş yaparken, büyük bir projeyi realize etmeye çalışırken, bence, dâhî bile olsak, istişareyi ihmal etmemeliyiz. Hani “dahi”, kim diyelim? Sokrates gibi, öbür dünyadan, Eflatun gibi, Aristo gibi.. veya belli bir dönemin Kant’ı gibi, Descartes’i gibi, bize yakın dönemde hepinizin duyduğu Einstein gibi bir dâhi bile olsa, bir şey söylese, bence beş tane ümmî insanın mülahazaları nazar-ı itibara alınarak o dâhinin görüşü bir kenara konmalı. O dahi öyle bir kenara konacak söz söyler mi, fikir beyan eder mi, etmez mi, o ayrı bir dava da!.. Fakat insan, dâhî olacağına, meşveret eden bir insan olmalı!.. “Dâhi, yanılmaz!” diye bir şey bilmiyorum, “Dâhî, yanılmaz!” diye. Ama meşveret ederek meseleleri alıp götürenler, her işi meşveret çağlayanında deryaya ulaştırmaya, gaye-i hayale ulaştırmaya çalışanlar, hiç haybet yaşamamışlardır.

Şimdi, bir gâile yaşıyoruz, bir dâhiyeye maruz kaldık, kalındı, kalınıyor ve hâlâ devam ediyor. İşte, Kosova’dan insan kaçırıyor eşkıyalar!.. “Eşkıya” dedim de, hafif gelir bu; bazılarına batabilir ama bu düpedüz eşkıyalıktır. Pakistan’dan insan kaçırma, düpedüz eşkıyalıktır.. Myanmar’dan bilmem ne yapmak, düpedüz eşkıyalıktır. İnsan kaçırma, insan… Sonra bazen öldürme, bazılarını götürüp dağın başında bırakma, sahipsiz bırakma… Bunların hepsi oldu. Bunların hiç birini Richard yapmadı, Friedrich Barbaros yapmadı, Philip yapmadı, İstanbul’u işgal eden hainler de yapmadılar bunu; hiç biri yapmadı!.. Fakat günümüzde yapıldı bunlar.

Şimdi bu gâilelerden, bu dâhiyelerden sıyrılmak istiyoruz. Ee zor; bir taraftan yaralanmışlık var, incinen ruhlarımız var. “Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Sen, sırtından bir mızrak yiyorsun, “Ben, yine hiç sarsılmadım bu mevzuda!” diyemezsin. İnsansın, sarsılacaksın; etten-kemiktensin, sarsılacaksın. Biraz evvel “En Sarsılmaz İnsan”ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürek acısını ifade etmeye çalıştım, En Sarsılmaz olan İnsan’ın… Fakat beri tarafta bu, bizi yapmamız gerekli olan şeyleri yapmaktan bir adım geri bırakmamalı. Bunun da biricik yolu, yapılacak işler yapılmadan evvel, “ortak akıl”a müracaat edilmeli; bu işe gönül vermiş on tane insanın, yirmi tane insanın fikri alınmalı.

Hususiyle, bu işin dertlisi, diriliş kahramanı, gâye-i hayal âbidesi insanların düşüncelerine müracaat edeceksiniz. Çünkü onlar düşünürken, kendi hesaplarına düşünmezler, kendi yaşamları adına düşünmezler. Çünkü onlar, yaşatma âbideleridir; icabında Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur!” mülahazasına bağlanmışlardır. Kendini o yüce mefkûreye bu şekilde bağlamış insanlar, kendilerini düşünmezler, kat’iyyen ve kâtıbeten. Düşünmemişlerdir, kat’iyyen ve kâtıbeten; düşünmeyeceklerdir, kat’iyyen ve kâtıbeten. Öyle ise, yürüyeceğimiz yolda başbaşa vererek, ortak aklın muhassalasını değerlendirip bu dâhiyelerden sıyrılmaya bakalım.

Bir de -ifade edildiği gibi- şu anda mesele geniş alana doğru bir açılma keyfiyeti gösteriyor. Âdetâ her yerde, sizin duygu ve düşüncelerinizin sergileri yapılıyor. Hani kitap sergisi, eşya sergisi, mal sergisi yapılıyor ya, aynen onun gibi şimdilerde duygu ve düşüncelerinizin sergisi yapılıyor; her yerde medya sizden bahsediyor. Hazır böyle bir fırsat önümüze çıkmışken, oradan oraya koşmalı; ayağımız altımıza gelmeden, bir küheylan gibi, kalbimiz duracağı âna kadar koşturmalıyız; bu genişçe duymayı genişçe değerlendirmeye bakmalıyız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

   Allah’ın icraatından razı olmalı, of’ları oh yapmaya bakmalı; mazlumların ızdıraplarıyla oturup kalkmalı ve bilhassa secdede onlar için dua dua yalvarmalı!..

Ama bu işi sonuçlandıracak, Sâhibidir (celle celâluhu). O’nun planını “kader” şeklinde, başta yapan, O’dur. (Enderûnî Vâsıf’tan iki beyit) “Gelir elbet zuhura, ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefvîz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” “Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner / Gam u şâd-i felek, böyle gelmiş böyle gider.” Ha, siz Enderûnî Vasıf’ı bir yönüyle mecâzî aşklar şairi olarak görürsünüz de, fakat Rabbiyle teslimiyeti açısından bu mülahazaları da var; onun kadere ne kadar inandığını görüyorsunuz. Büyük plan -esas- öteler ötesinde hazırlanıyor, sizin önünüze konuyor; o mevzuda nihâî hükmü, O (celle celâluhu) verir. O, bir kere “Kün!” dedi mi, “fe-yekûn” (Bir şeye “Ol!” dediği zaman anında oluverir.). Kün, fe-yekûn. مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ، وَمَا شَاءَ لَمْ يَكُنْ “Neyi murad buyurmuş ise, o olur; olmamasını istediği de kat’iyyen olmaz!” Meşîeti, bir şeyin olmamasına taalluk ediyorsa, o asla olmaz. Hamdi Yazır, ısrarla duruyor bu konu üzerinde; “yok”lar bile O’nun meşîeti ile meydana gelir. Evet, meşîeti “olmama”ya taalluk ediyorsa, o da olmaz.

Şimdi öyle bir Kuvvet-i Kâhire’ye, İrâde-i Bâhire’ye, Meşîet-i Sübhâniye’ye dayanmış yürüyorsanız, bugün olmasa yarın… O, yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yüzüstü, mahcup olarak bırakmamıştır; bugün olmasa yarın, eteklerini cevherlerle doldurmuştur.

Meselenin birincisi bu idi; biraz uzattım. İkincisi. Bu mevzuda içimize gelen şeyler ile, öyle çok kapalı olarak, kaderi sorgulama gibi bir şeyler olabilir, hafizanallah. Hep “istiğfar” etmeliyiz, “tevbe” etmeliyiz, “inâbe”de bulunmalıyız, hatta “evbe”de bulunmalıyız. Öyle ki, “evbe”yi şöyle anlarım ben: Sanki tepeden tırnağa ben bir günah krateriyim; işte onu eritmek için, altında ne kadar nedâmet ateşi yakmak lazım ise, o kadar yakacak, mutlaka o şeyi/kayayı eriteceğim. Öyle olmalı, meseleye öyle bakmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hemen onları رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نبيًّا ikrarıyla eritmeli: Allah’ım, Rab olarak Sen’den razıyız. Din olarak İslam’dan razıyız. Peygamber olarak da Efendimiz’den razıyız ve arkasına düştük. Nebi olarak arkasına düştük, razıyız O’ndan. Başımıza ne gelse, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” (Yunus Emre, rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten) demeliyiz.

Birincisi, bu, tabiatımızın muktezası; bir şey saplanırken bir yerimize, “Of!” dememek elimizden gelmez. Fakat elden geliyorsa, sonundaki “f”yi, “h”ye çevirelim; “Oh be!..” diyelim. Bir harf değişikliği canım; “Oh be!..” diyeceksiniz, o kadar. O, sevap olacak; öbürü, şikâyet.

Bunun bir diğer yanını da şu teşkil ediyor, zannediyorum: Mağdurların/mazlumların derdini kendi derdimiz bilerek, her birimiz heyetin derdini kendi şahsımızda kendi derdimiz bilerek, başımızı secdede yere koyduğumuz zaman adeta inlemeliyiz. Bizim mezhebimizde, dünyevî şeyler söylemek, namazı ifsat eder, Hanefi mezhebinde. Fakat diğer mezheplerde böyle bir şey yok. Ama bizim mezhebimizde de kelâm-ı nefsî diyebileceğimiz, içten geçirme, şöyle-böyle dilin kıpırdaması şeklinde, dileklerimizi Cenâb-ı Hakk’a sunma olabilir. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ buyuruyor Efendimiz: “İnsanın, Allah’a en yakın olduğu yer, secdedir; (secde ettiğinizde) duayı çoğaltın.” Baş-ayak, aynı yerde; öper alnı, seccâde; işte, insanı kurbete taşıyan cadde. Tam yakınlığı ihraz etmiş oluyorsun. Başını yere koyuyorsun, Allah’a en yakın olduğun secdeye. Neden en yakın olduğun yer? Çünkü tevâzunun daha ötesi yok! Ayakta durdun, ayrı bir tevazu. Rükûa gittin, ayrı bir tevazu. “Yahu bu yetmez!..” deyip kavmeye kalktın; bir daha baktın, “murad” gözlüyor, gözetliyor gibi. Bu defa secdeye kapandın; “Yahu bir tane yetmez, bir tane daha secde! Bir tane daha secde!”

Başımızı yere koyduğumuz zaman, olup biten şeyler karşısında, artık اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Allah’ım içinde bulunduğumuz musibet, keder ve tasadan bir çıkış yolu, bir kurtuluş lütfeyle!..” mi diyeceksiniz?!. نَصْرًا قَرِيبًا وَفَتْحًا مُبِينًا * أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Allah’ım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allah’ım! En yakın zamanda engin bir fütuhât.” “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) mı diyeceksiniz?!. رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu ver; Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver. Ve bizi Ateş’in azabından koru!” (Bakara, 2/201) mu diyeceksiniz?!. رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.” (Kehf, 18/10) mı diyeceksiniz?!. اَللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ، مُجْرِيَ السَّحَابِ، سَرِيعَ الْحِسَابِ، هَازِمَ اْلأَحْزَابِ، اِهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ “Ey Kitabı indiren, bulutları yürüten, dilediğinde hesabı çabucak gören, halis mü’minler aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allahım! Bu düşmanları da perişan edip hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.” mi diyeceksiniz?!.

Diyeceksiniz bunları. Hem umum heyet için, hem de şu anda mağduriyet, mazlumiyet, mehcûriyet, mahkûmiyet, müstantakıyet -Bu tabiri hiç kullanmıyorlar, evet, “istintak edilme, sorguya çekilme” demektir- yaşayan ve dolayısıyla bir yönüyle hep melûl, mahzun, mükedder olan kardeşlerimizi nazar-ı itibara alarak diyeceksiniz. Bu, onların dertlerini paylaşmanın, onlarla beraber olmanın ve öbür tarafta da onlarla beraber Cennet’e girmenin sırlı anahtarıdır.

Kırık Testi: YEİS ZİNCİRLERİNİ KIRIN!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Halk arasında hayırlı işler için kullanılan “Allah tamamına erdirsin” ifadesinin muhtevasını da taşıyan “tamamiyet”in iki manası vardır. Birinci manası, bütünlük, tam olmak, bir meselenin küllî olarak ele alınması demektir; ikincisi ise, bir işi tamamlayana kadar devam ettirmek, bitirmek, neticeye bağlamaktır.

   Hangi konu olursa olsun, her hayırlı işte kararlılık, sabır ve sebat çok önemlidir.

Nitekim, Allah Teâlâ, İslâm’ı bize bir nimet olarak verdiğini ifade ettiği yerde; “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu İslâm’a bağladım.” (Mâide, 5/3) der; bize verdiği nimetini yani dinini tamamladığını, onun bütün emir ve yasaklarını bildirdiğini beyan eder. Öyleyse, İslâm, ancak bütün emir ve yasaklarıyla, cüzlerinin tamamıyla ele alındığı zaman Allah’ın bizim için seçtiği din ve tamama erdirdiği nimet olur. O bir bütün olarak yaşanmayınca kendisinden beklenen fonksiyonu hakkıyla yerine getiremez, bir din olarak misyonunu tam eda edemez. Çünkü, dinin bir bütün olarak yaşanması tıpkı bir insan vücudunun organlarının tamamının, bir organizmanın her azasının eksiksiz çalışması gibidir. Nasıl ki, bir eli çok sağlam ve güçlü olsa bile diğeri sakat olana ya da hiç olmayana özürlü veya bugün daha çok kullanılan ifadesiyle “engelli” deniyor.. nasıl ki, bir gözü çok iyi görse de diğeri hiç görmeyen ya da kulakları iyi duysa da ayakları sakat olan bir insan, kendinde bir eksiklik hissediyor; aynen öyle de, iman hakikatleri dinin birer uzvudur; kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin her biri ayrı bir organdır; ahlâk-ı hasene ve sosyal münasebetler adına vaz’ edilen esaslar dinin ayrı ayrı yanları ve onun birer parçasıdır. Bunlar, birbirini tamamlayan cüzler, bir hakikati tamamlayıcı unsurlardır. İşte, bunların herbiri Cenabı Hak tarafından nasıl tespit edilmişse o şekilde yaşanmalıdır ki din de kendinden bekleneni yerine getirsin. Ancak bu unsurların hepsi bir araya geldiği zaman, Müslümanlık tamam olarak ortaya konmuş olur.

Evet, ferdî, ailevî, içtimaî hayat adına dinden bazı şeyler bekliyorsak, onu bir bütün olarak ele almak zorundayız. Eğer, dini sadece vicdanlara hapsedersek, namaz, oruç gibi ibadetleri yok sayarsak, dinin kolunu, kanadını kırmış ve onu fonksiyonunu eda edemez hâle getirmiş oluruz. Ve dolayısıyla, din adına kusurlu ve eksik bir görüntü ortaya çıkar. Bu kusurlar, eksikler İslam’dan bilinir ve günümüzde bazılarının dediği gibi, “İslam niçin ekonomik durumumuzla alakalı şu problemlerimizi halletmiyor; neden bir kısım içtimaî dertlerimize de derman olmuyor.” denir. Oysa, siz onun kolunu kanadını kırmışsınız, kendisini ifade etmesine ve fonksiyonlarını ortaya koymasına fırsat vermiyorsunuz. Onun uygulanmasına imkan vermeniz lazım ki, ondan sonra “Neden şu fonksiyonunu eda etmedi?” diyebilesiniz. İşte bu manada tamamiyet hem Allah’ın teveccühüne vesile olması hem de dinin kendisini ifade etmesi açısından çok önemlidir.

Tamamiyetin diğer bir yanı da sabır, ısrar ve devamlılıktır. Kur’an-ı Kerim, “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah’a kulluk etse de bunu sırf bir hesaba binaen yapar, imanla küfrün arasında bir yerde durur. Şayet umduğu faydayı elde ederse onunla huzur bulup sevinir, eğer bir sıkıntı ve imtihana mâruz kalırsa yüzüstü dönüverir. Bundan dolayıdır ki, dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte besbelli olan hüsran budur.” (Hac, 22/11) buyurarak kulluğunu ganimet elde etme gibi bazı hesap ve çıkarlara bağlayan kimselerden bahsetmektedir. Öyle bir insan, iyi günlerde dinin kenarından, köşesinden tutar; “Bir parça da biz katkıda bulunalım.” der ama bunu derken bile “Amaaan, olduğu kadar olur!” düşüncesini terk edip onu bütünüyle kucaklamaya da yanaşmaz, dine tam sahip çıkmaz. Ona sağlam bir imanla değil de, âdeta pamuk ipliği ile bağlanmıştır. Tehlikeli dönemlerde ve sıkıntılı günlerde dini de dindarları da yüzüstü bırakıp kendi şahsî dünyasını garanti altına alacağını zannettiği yerlere ve kimselere sığınır.

Oysa, hangi konu olursa olsun, kararlılık, sabır ve sebat çok önemlidir. Siz belli bir mevsimde bütün himmet ve gayretinizi ortaya dökebilirsiniz. Mesela, ekim yaparken karlar erimiş olsa da hâlâ hava soğuktur ama siz ona katlanarak tarlaya tohumu atarsınız. Fakat, daha sonra onu koruma mevzuunda hiçbir tedbir almazsanız, sulama hususunda bir gayretiniz olmazsa, hasat mevsimini aktif sabırla beklemez ve tarlayı biçeceğiniz zaman da en iyi ürünü alabilmek için üzerinize düşeni yapmazsanız, işin ilk bölümünü ve bir yanını yapmış olsanız da katiyen ürün elde edemez ve dolayısıyla, avam ifadesiyle, hava alırsınız. İşe herhangi bir yerinden girseniz ve sadece bir faslını yapsanız, mesela, tarlayı sürseniz de hiç tohum saçmasanız ya da ekini biçseniz de onu harmanda dövmeseniz veya sapı-samanı birbirinden ayırmasanız yine beklenen semereyi elde edemezsiniz. Nasıl ki böyle dünyalık bir işte sabır, sebat ve devamlılık esastır; aynen öyle de, bir hakikati temsil etme ve insanlar arasında yerleştirme mevzuunda da sabır ve devam çok önemlidir. Rahat zamanda, kendinizi, duygu ve düşüncelerinizi ifade eder ama bir tazyike maruz kaldığınız an geriye durursanız, hem kader birliği ettiğiniz arkadaşlarınızı şaşırtmış, hem dostlarınızı tereddüde sevk etmiş, hem de imtihanın hakkını vermemiş ve tohum attığınız halde ürün elde edememiş olursunuz.

   En Mükemmel İnsan

Bundan dolayı, insanın tamamiyet peşinde olması, her şeyi kemale erdirmeye çalışması, kâmil olanı araması ve hatta insan-ı kâmil olmaya yönelmesi önemli bir esastır, dahası bir fazilettir. Çünkü, bugüne kadar kitleler, kâmil insanların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk’a yönelmiş; onlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Ne var ki, o seviyede bir kemale erişmek her zaman herkese müyesser değildir. Varlık âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahıs göstermenin mümkün olmadığını söyleyen Cîlî’nin “İnsan-ı Kâmil”ini mütala edenler, kemale ermenin ve insan-ı kâmil ufkuna ulaşmanın nasıl çetrefilli yollardan geçmeyi gerektirdiğini göreceklerdir. Fakat, o yol uzak olsa da, hedefe varmak için pek çok menzili aşmak icap etse de, bir insanın öyle bir mertebe-i kusvâyı ve aksâ’l-gâyâtı talep etmesinde bir problem olmasa gerek. Evet, o işi temsil eden zâtın bir hakikatı vardır; O nübüvvetle serfirazdır. Nübüvvet zincirinin halkaları bitmiştir; bundan sonra peygamberliğin rüyasına tâlib olmak bile bir saygısızlık ve bir küstahlıktır, hatta küfürdür. Peygamberâne evsâfa, bir nebide var olan güzel sıfatlara gelince, bir insanın o sıfatlarla müzeyyen olmayı istemesi ve peygamber ahlakıyla ahlaklanma ardına düşmesi bir fazilettir.

Mesela, Peygamber Efendimizin şahsında fevkalade bir sıdk, bir sadâkat görürsünüz. O, Allah kapısında sâdık, davasında sâdık, kardeşlerine karşı sâdık, İslâm’ı yaşamada sâdıktır, adeta sıdkın timsalidir; çünkü, peygamberlik hakikatı, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Allah Rasûlü, o kadar sözünün eridir ki, daha sonra sahâbe olma şerefine eren bir zat şöyle der: “Cahiliye devrinde Allah Rasûlü’yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık. Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığımız yere gittim. Baktım ki Peygamber Efendimiz orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece, “Ey genç! Bana meşakkat verdin; üç gündür seni burada bekliyorum.” dedi.

Emanet de bir Peygamber sıfatıdır. Efendimiz o kadar emindi ki, Mekke halkı, henüz gün yüzü görmemiş kızlarını birine emanet edecek oldukları zaman bile akıllarına ilk gelen O’ydu. Çünkü, Efendimiz’in gözlerinin içine katiyen haram girmemişti, giremezdi; Mekkeliler bunu bilir, O’nun iffet ve ismetine şehadet eder ve O’nu “Muhammedü’l-Emin” diye çağırırlardı. Efendimizin hayatına ve ahlakına baktığımızda, O’nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hiyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda îmanın sadık temsilcisi olma gibi hususlar O’nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir. Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Mü’min”dir. Çünkü O, güven kaynağıdır. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine O’dur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve îman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve önemli bir ölçüde peygamberleri de Allah’a bağlar.

Efendimizin çok ehemmiyetli özelliklerinden bir diğeri tebliğ vazifesini, yani, İslâm hakikatini anlatmayı veya “emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker”i hayatının gayesi bilmesiydi. O gelmeseydi, “Biz neyiz? Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz?” gibi müthiş sorular, sürekli bir matkap gibi beynimizi delip duracaktı. Biz Efendimiz sayesinde anladık ki, dünyaya gelişimiz bir gayeye bağlı olduğu gibi, buradan gidişimiz de bir hikmete mebnidir. Ölüm, yokluk ve hiçlik değil, o sadece bir mekân değiştirmek ve vazifeden terhis edilmektir. Kabir ise, ahiret âlemine açılan bir kapı ve bir bekleme salonudur. Biz Peygamberimiz sayesinde öğrendik ki, bizim en büyük vazifemiz nâm-ı Celil-i İlahî’yi ve Efendimiz’in adını bayraklaştırmak, dünyanın dört-bir yanında dalgalanmasını sağlamak; bunu yaparken de akıllıca davranmak, O’nun hayatında örneklerini gördüğümüz fetanetle hareket etmektir.

Fetanet, peygamber mantığı demektir. Bu mantık, ruh, kalb, his ve letâifi bir araya getirip mütalâa edilecek hususu bütün olarak ve her yanıyla ele almanın adıdır. Efendimiz, Allah’tan getirdiği mesajları ve elçiliğine terettüp eden hususları insanlığa takdim ederken, onu yolunca ve usulünce yapmıştır. O, insanı bir bütün olarak ele almış ve vereceği mesajları da böyle bir bütünlük içinde takdim etmiştir. Onun için de, nebinin tebliğ vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve duygulardan hiçbiri katiyen terke uğramamış ve vahyin aydınlatıcı tayfları dışında bırakılmamıştır. Ayrıca, Efendimiz’in emir ve tavsiyelerine muhatap olan insanlar da derece derecedir. Bunlardan bir kısmı, din ricalidir; bir kısmı, tamamen felsefî meselelere dalmış, âdeta bütünüyle bir mantık ve muhakeme insanıdır; bazıları, ticarî ve iktisadî sahada uzman olanlar; diğer bir kısmı harp meydanlarında yetişmiş kumandanlar, büyük siyasî dehalardır; büyük bir bölümü de bedevî insanlardır. Bunların hepsinin kendilerine göre problemleri vardır. Fakat, Allah Rasûlü, öyle söz söylemiş ve öyle izahlar yapmıştır ki, bedevîsinden en medenîsine kadar herkes, bu sözlerden kendine ait hisseyi alabilmiştir.

   Günahlar, Ahh Günahlar!..

İşte her insan, Efendimizde zirve noktada örneklerini gördüğü bu güzel sıfatların hepsine sahip olmayı isteyebilir. Bu âlî sıfatlara tâlib olarak diyebilir ki, “Allah’ım, Sen Efendimizden sonra peygamber yaratmazsın. Çünkü hatimeyi çekmiş, “bu son” demiş ve peygamberlik sarayının Sultanını göndermişsin. Fakat ben de, Peygamberimizi “üsve-i hasene” olarak gönderip O’nunla bize gösterdiğin güzel ahlakla ahlaklanmak istiyorum; O’ndaki evsâf-ı âliye’ye tâlibim. Beni de öyle sâdık eyle, Onun gibi emin kıl; beni de tebliğ insanı yap, o vazifeyi eda ederken fetanetli hareket etmeye muvaffak eyle. O’na yetişmem mümkün değil ama O’nun ardında yürümeme de bir mani yok. Peygamberliğe tâlib değilim, böyle bir talep en başta Sana karşı saygısızlıktır; fakat, peygamberâne evsâfa tâlibim. Bana da o evsâfı nasip et ki, elimi uzattığım her yerde Senin rızanı tahsile muvaffak olayım.”

Evet, bu duygu ve düşüncede olmak, tamamiyete ve kemale tâlib olmaktır. Fakat, siz tamamiyete tâlib olsanız da, niyetinizle bunu isteyip davranışlarınızı ona göre ayarlasanız ve insan-ı kâmil ufkunu yakalama yolunda gayret etseniz de hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, bu yavuz hataları, bu sevimsiz kabahatları ortaya koyan insanların en hayırlısı hata eder etmez, kabiliyetine, seviyesine göre, tevbe, evbe, inâbe kurnalarına koşarak hemen arınıp yeniden Allah’a yönelendir. Öyleyse biz, mükemmeliyete tâlib olsak da, muktezâ-yı beşeriyet bazı zâaflarımız nüksettiği yerde, mânen hastalanabilir, sürçüp düşebiliriz. Önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Düşer düşmez hemen kalkıp Seyyidina Hazreti Âdem gibi, “Rabbimiz kendimize zulmettik!” (A’râf/23)) deyip, nefsin zulmünden Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktır.

Hata karşısında Âdem tavrı ortaya koymak çok önemlidir; Allah’ın kapısında akıllıca hareket etmeyi Hazreti Adem’den öğrenmek lazımdır. Onunki bir zelledir; mukarreb hatasıdır. Buna rağmen Hazreti Âdem, zellesinin hemen ardından Rabbine yönelmiş; şeytan ise, temerrüdünde devam etmiştir. İşte bu noktada, sürçüp düşen ile bilerek başkaldıran birbirinden ayrılmıştır. Biri, Cennetten çıkarılacağı sırada dahi kalbî teveccühünü devam ettirmiş, Hakk’ın kapısına karşı vefalı ve sadık olmuş, Rabbiyle münasebetlerini tamamlamaya çalışmıştır. Diğeri ise, mütemadi bir inişe geçmiş; kibir, gurur ve isyanından dolayı her geçen dakika biraz daha gayyâya yuvarlanmıştır.

Hazreti Âdem’in çocukları olarak biz de hataların ağına takılabilir ve onlar cibilliyetimiz üzerinde ciddi tesir icra edince, aradığımız mükemmeliyete giden yollarda bir tereddüt yaşayabiliriz. Kâmiliyet ve tamamiyeti yakalamak adına yürürken tökezleyebilir ve bir hendeğe düşebiliriz. Fakat, insan için, düşüp kalmak değil; düşse de hemen kalkmaktır esas olan. Değişik münasebetlerle arz ettiğim gibi; elden geldiğince günaha en az hayat hakkı tanıma civanmertliğini göstermek çok önemlidir. Gözün bir harama kaysa, bu günahın üzerinden bir dakika bile geçmeden, o günahtan sıyrılmak için hemen huzura koşmalı, Allah’ın huzurunda af fermanı arayacağın bir seccade bulmalı, başını yere koymalı ve tevbe etmelisin. Günahın canlı kalmasına meydan vermemelisin; çünkü Efendimizin ifadesiyle, işlenen her günah ruhta yaralar açar; kalbde bir leke bırakır ve aynı zamanda her günah bir başka günahın davetçisi olur. Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad’ın dediği gibi, bir günah, bir günah, bir günah daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde hatm olur, hafizanallah, kalb mühürlenir. Bundan dolayı, “Her günah içinden küfre giden bir yol vardır.” Evet, insan günah işlemekle ne kafir olur, ne de küfürle iman arasında bir menzile asılı kalır. Fakat şurası da bir gerçektir ki; günah işleyen insan imandan bir adım uzaklaşmış, küfre de bir adım yaklaşmış olur. Eğer, iki günah işlerse, iki adım atmış ve küfre iki adım yaklaşmış, kendisiyle küfür arasındaki mesafeyi daraltmış olur. Bundan dolayı, hakiki bir mü’min, özellikle alerjik bir insanın arı veya akrep sokması gibi şeylerden sakındığı gibi günahlardan sakınmalı; yılandan, çıyandan kaçtığı gibi günahların en küçüğünden bile kaçmalıdır. Çünkü, tamamiyetin ve kemâlin tâlipleri aradıklarını ancak böyle bir teyakkuzla bulabilirler.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah’ı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır. Demek ki imanın tadını almanın ilk şartı, “Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sevmek”tir. Bu sevgi, insanı “Allah için sevme” mülahazasına taşıyacaktır. Bunu da hidayet yolundan ayrılma korkusuyla tir tir titreme ve günaha, dalalete girme endişesiyle sürekli teyakkuzda yaşama hâli takip edecektir. Evet, sevgi iradî olarak başlar. Sonra gayr-i iradî bir muhabbete inkılap eder. İnsanlara karşı duyulan mecazî sevgilerin başlangıcında bile bir irade söz konusudur; bir görme, bir karşılaşma, bir görüşme vardır ve bunlar iradîdir. Bu mevzuda iradî bir adım atılınca zamanla gayr-i iradî alaka başlar. İşte, Allah’la olan münasebetlerimizi derinleştirme, Rasûlullah’a karşı alakamızı daha engin bir sevgiye dönüştürme mevzuunda da işin başı iradedir.

   “Hey Mübarek Allah Hey!”

Derin bir muhabbete yürümek istiyorsan iradenin hakkını verecek, Allah’ı tanımaya bakacak, O’nun nimetlerini düşüneceksin; kudret eserlerini seyredecek, arzı senin için nasıl bir beşik yaptığını görecek, bir meşher gibi yarattığı semalara nazar edecek, kâinatı okuyacaksın. Ve bu iradî bakmaların, düşünmelerin, okumaların neticesinde âdeta kendinden geçeceksin. Alvar İmamı’nın derslerine devam eden, ondan feyz alan yaşlı bir zat vardı. Cenab-ı Hakk’ın ef’âl, âsâr ve esmâsının tecellilerinden bahsedildiği zaman, Erzurumlulara mahsus o kendine has lisanıyla “Hey mübarek Allah hey!” der ve âdeta kendinden geçerdi. Sen de baktığın her şeyde O’nun mührünü görecek, için için coşacak ve “Hey mübarek Allah hey” demekten kendini alamayacaksın. Böyle hissedip, böyle görmeye irade adımıyla başlayacaksın ama bir gün gelecek, sen ilahi üns esintileri sağanağıyla sırılsıklam olacaksın. Öyle ki, artık O’ndan başka hiçbir şey duymayacak, hissetmeyeceksin.

Efendimizle alakalı bir kitap okusanız, bir şemâile baksanız; mesela, “Şifâ-i Şerif”e, “Sıfatu’s-Saffe”ye, hatta “Sonsuz Nur”a göz gezdirseniz, O’na karşı içinizde iradî bir alaka meydana gelecektir. Fakat, O’nun hakkında değişik kitaplar okumaya, O’nunla alakadar olmaya devam ederseniz bir süre sonra o iradî alakanız, gayr-i iradî bir sevgiye, aşkın bir muhabbete inkılap edecektir. Öyle ki artık O’nsuz edemeyecek, “Teveccühünden beni mahrum bırakma, Sensiz nefes alamam” diyeceksiniz. “Ben evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız, çoluksuz-çocuksuz edebilirim; fakat Efendimsiz edemem” diye inleyeceksiniz. Bir Peygamber aşığının “O’nun huzûr-u pürnurundan bir an mahrum olduğumu hissetsem ölürüm” dediği gibi siz de O’nsuz yaşayamayacağınıza kanaat getireceksiniz. Bir Şah-ı Geylânî’nin nabzını tutsanız; Hasan Şâzelî, Ahmed Bedevî, Şah-ı Nakşıbend, İmam Rabbanî, Akîl Menbicî, Şeyhu’l-Harrânî ve Ebu’l-Hasan Harakanî gibi Hak dostlarının nabızlarına el vursanız kalblerinin aynı hislerle attığını göreceksiniz. Öyle ki, onlardaki gayr-i iradî bu muhabbet, alaka ve irtibatı gönüllerinden koparmak için elli tane zincir atsalar, Cenâb-ı Hakk’ın bir mekri olmazsa, onu oradan koparmak mümkün olmayacaktır.

   Yeis Zincirlerini Kırın!..

Meselenin bir diğer yanına gelince; biz başkaları hakkında hüsn-ü zanna memur olsak ve onların tamamiyeti yakalamış olabileceklerini düşünsek de, kendi nefsimize “Ey eksik, pürkusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun” diyebiliriz. Fakat, bunu derken ye’se düşmemeye de dikkat etmeliyiz. “Yağmur” şairi gibi biz de,

“Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım!..”

diyerek O’na karşı aşk u alakamızı seslendirebiliriz. Ne var ki, zihnimizin bir köşesinde de sürekli “Olduğuma da çok şükür. Ya seni tanımasaydım, ya Senin nurundan mahrum kalsaydım.” mülahazasını canlı tutmalıyız. Hani Hazreti Ömer, Yemâme Savaşında kardeşi Zeyd bin Hattâb’ın şehid olduğu haberi karşısında, çok hayıflanmış; “Sabâ yeli estikçe Zeyd’in kokusunu alıyorum.” diyerek hüzünlenip ağlarmış. Bir gün şâir Mütemmem bin Nüveyre onu ziyârete gelmiş. Mütemmem’in kardeşi Mâlik de Yemâme Savaşında yer almış ama mürtedlerin safındayken ölmüş. Hazreti Ömer’in hüznünü gören Mütemmen, “Ey Ömer, Yemâme’de senin kardeşin şehid olup Cennet’e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem’e girdi. Eğer benim kardeşim de senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiçbir zaman ağlamazdım” demiş. Malumdur ki, Hazreti Ömer’in hüznü bunları bilmediği için değildi, ama kader-i ilahîye razı olmakla beraber sevdiklerden ayrılanın kalbinin hüzünlenmesi, gözünün yaşarması da insanın tabiatının icabıydı.

Evet, olduğumuza da hamd olsun; ya sokaklara korku salan şu serâzât, çakırkeyf insanlar gibi olsaydık; ya talihsizler safında yer alsaydık… bu hâlimize de hamd olsun, demeli. Mükemmeliyet ve tamamiyetin peşinde olurken diğer taraftan da meseleye böyle bir hamd u senâ mülahazasıyla yaklaşmalı ve katiyen ye’se düşmemeli. Tamamiyeti arama ve işin ciddiyetini görme insanı ümitsizliğe değil daha fazla gayret göstermeye sevketmeli..

Bildiğiniz gibi, hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “İnne’l-emra ciddün – Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum” diyor. Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor. Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî gibi insanlar rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış, hayatlarını havf ufkunda sürdürmüş; hayır adına yapıp ettiklerine ve ibadet u taatlerine hiç bel bağlamamış, imanlı olarak ölememe endişesini hep taşımışlardır ama bütün bunlara rağmen ümitsizliğe de katiyen düşmemiş, rahmet-i ilahiyenin onların imdadına da yetişeceği recasını gönüllerinde hep canlı tutmuşlardır. Allah dostlarının hiçbirisi ye’se düşmemiştir; çünkü Hazreti Üstad’ın ifadesiyle; Yeis, mâni-i herkemâldir. Ümitsizlik hastalığına yakalananların kemale ve tamamiyete yürümeleri mümkün değildir. İnsanın kendisini yetersiz, eksik ve nâkıs görmesi onu ümitsizliğe değil, bilakis eksiklerini tamamlamak için daha ciddi bir cehd u gayrete sevketmelidir. M. Akif’in meşhur şiiri bu hususda ne tatlı ve yürekten bir çağrıdır:

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…

Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.”

Biliyor musunuz, korkudan yüreğimin ağzıma geldiği anlar çok olmuştur!.. “Acaba ölünce bir çukura mı yuvarlanırım, ne olur benim hâlim?” gibi endişeler zihnimi, hayâlimi sarınca saatlerce kıvrandığım, uyuyamadığım geceler vardır. Ama eksiklerime, daha iyi bir kul olma adına fevt ettiğim fırsatlara rağmen, hiçbir zaman ye’se, ümitsizliğe düşmedim. Rüyalarda insanlar bazen harikuladeden olarak uçar ya; koşuyorsunuzdur dolu dizgin, beklemediğiniz anda bir uçurum geliverir önünüze. Aslında o uçuruma yuvarlanmanız muhtemeldir; fakat, rüyadaki o fevkalâde uçma kabiliyetinizle aşar geçersiniz bütün uçurumları. İşte, ümitsizliğe düşebileceğim anlar olmuştur, mehib bir dağ gibi ufkumun önüne geçen ve onu karartan hadiseler yaşamışımdır ama Allah’ın rahmeti rüyadaki uçma kabiliyeti gibi imdadıma yetişmiştir her defasında Rahmet-i ilahiye iki kanat haline gelmiş, en çaresiz anlarımda bile rahmetin enginliğine bağlılık bir kurtuluş kaynağı olmuştur.

Hâsılı, kemâle ve tamamiyete tâlib olma kadar ye’se düşmeme de çok önemlidir. “Tam olamadım!” deyip sa’ye sarılma bir fazilet olsa da, “olamadım” duygusundan dolayı “olma” düşüncesinden bütün bütün vazgeçme de bir aldanmışlıktır.

BAMTELİ: SÜVARİ DE YETİM KÜHEYLAN DA!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İman ve aksiyonda sürekli derinlik peşinde olmak, canlı kalmanın iksiridir; durağanlık ise, kalbî ve ruhî hayatın zehri!..

Bir dua: “Bizlere, bizleri aşan istidatlar ve o istidatlara da inkişaflar ver Allah’ım!” Evet… “İstidat” derken, bu mevzuda biraz metafizik gerilimi, kalb canlılığını, latife-i Rabbâniye hayatiyetini, her zaman Allah karşısında bulunduğumuz mülahazasını, kendimizi daha az görüp asıl başka şeyleri görme, daha başka şeyleri görme, daha daha başka şeyleri görme arkasında koşmayı kastediyoruz.

Niye bugün böyle dünkü gibi geçti? Oysa “İki günü müsâvî olan kaybetmiştir, haybettedir!” buyuruluyor. Saniyeler bile bizim hareketimizle değer kazanmalı; dakika değil, saat değil, gün değil, hafta değil, ay değil. Bir önceki saniye bizim için bir şey ifade etti; ikinci bir saniye, çok daha derin bir anlam ile gelmeli bize. “Allah Allah! Ben, bir, iki, üç filan deme ölçüsünde bir zaman dilimi içinde, bak bunu düşünememiştim; demek ki Rabbim ile münasebet açısından bu da varmış!” Ve diğer bir saniye.. diğer bir saniye… Adeta saniyelere bağlı o kalbin tik-takları, her tik-tak ederken farklı bir anlama dem tutmuş gibi, daha derin bir anlama dem tutmuş gibi.

Ama gel-gör ki, biz, taklidin hükümferma olduğu bir ortamda neş’et ettik. Olduğumuza binlerce hamdolsun!.. Böyle olmayıp sağda-solda, şuraya-buraya toslayarak yol almaya çalışıyor gibi olanlar da var!.. Aslında bunlar “Yol aldım!” zannediyorlar ama hiç farkına varmadan oldukları yerde -bağışlayın- tepinip duruyorlar. Sadece söz ile mevzuyu değiştiriyorlar, gündem değiştiriyorlar ve bu farklılığı, demagojiler ile yapıyorlar. Farklılık, kalbdeki farklılığa bağlı olmalı. Dün duyduklarım, bugün duyduğum şeylerin yanında çok geride kalmalı!.. Yarın, Cenâb-ı Hakk’ın lütfedip duyuracağı şeyler, bugünü sorgulayacak kadar derin olmalı!.. Üçüncü gün içine daldığım, kendimi akıntısına saldığım duygu-düşünce çağlayanı da arkada bıraktığım bütün günleri sorgulayacak şekilde daha ufuklu, daha engin olmalı. Ancak öyle olursa, insan, ayakta kalabilir.

İstikâmet, sâbit-kadem olma, doğru durma; bunlar, çok önemlidir. Fakat onlarda temâdî, temâdîde derinlik, sürekli derinleşme, her adım atışta birkaç metre daha derinliğe inme, daha farklı bir ufka yönelme; bu, ondan da önemlidir. Duran ve durağan insanlar, hiç farkına varmadan, saçılırlar sağa-sola. Sıkıntıyı gördükleri zaman, kendi duygu ve kendi düşüncelerinin aleyhinde konuşabilirler. “İtiraf!” diye “iftira” edebilirler, yalan söyleyebilirler, geçmişlerini inkâr edebilirler. Ama kendini hep ilerleme çağlayanına salmış bir insan, öyle değildir. Çünkü o, her adımıyla Allah’a biraz daha yaklaşmıştır; “ihsan” şuurunda biraz daha derinleşmiştir. Min indi nefsî demiyorum ki bunu; Cibril Hadîsi’nde “İman”, “İslam” ve “İhsan” beraber nazara veriliyor. Hâşâ bunlar yeterli bulunmuyor demek değil, fakat mertebe bunlar.

   Derinleşmezsen, devrilebilirsin; kitaplar kalbin sesi-soluğu haline getirilebiliyorsa, bir kıymet ifade eder, yoksa satırlara ve raflara emanet kitaplar çok defa sahipleri için birer aldanma sebebidir.

“İman ettim!” Nasıl? “Ben, iman etmiş bir toplumun içinde neş’et ettim. Böyle bir ortamda neş’et ettim ve imanım taklidî idi. Babam ne yapıyorsa, annem ne yapıyorsa, Kur’an kursunda hocam ne yapıyorsa, onları yaptım. Bir çocuğun anne-babasından dil öğrenmesi gibi, benim de çevremden öğrendiğim şeyler onlar!” Sadece taklittir, bu. Fakat esasen bunu pekiştirmek ve kopmayacak hale getirmek, o mevzuda düşüncenin hakkını vermeye bağlı; bir kalb taşımanın hakkını vermeye bağlı; tefekkürün, tedebbürün, tezekkürün hakkını vermeye bağlı; biraz evvelki mülahazalar açısından, her yeni günde, daha önceki günleri sorgulamaya ve her şeyi test etmeye bağlı.

“Nerede duruyorum?” Onu görmek için bir düne bakacaksın, bir de bugüne bakacaksın; birkaç gün öncesine bakacaksın, bir de bugüne bakacaksın. Aynı mülahazalar içinde çırpınıp duruyorsan, ileriye doğru bir adım atamamışsın demektir. Şu halde sen, yürüdüğün doğru yolda, o şehrâhta, hiç farkına varmadan, patikada yürüyor gibi bir gün tökezleyip o yolun bir yerinde kalacaksın! Devrilmen, mukadder demektir. Derinleşmezsen, devrilirsin!.. Her gün birkaç adım daha derinleşmezsen, birkaç adım daha O’na (celle celâluhu) yaklaşmazsan, siyasîler gibi devrilir gidersin! “Allah!” derken, Allah’tan uzaklaşırsın. “Peygamber!” derken, her adımda, O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) on adım uzaklaşmış olursun. “Kur’an!” derken, yirmi adım, mesafe mesafe ondan uzaklaşmış olursun.

Kitaplar, kitaplardaki mevzuat, çok önemlidir; hakikatler, onlarda mündemiçtir; onlar, onu ihtiva ederler. Fakat o kitapların özü ve ruhu, insanın ruhunda mânâlandırıldığı zaman kıymete ve değere ulaşır. Sâdî’nin dediği gibi Gülistan’ında, “İlmin ile amel etmiyorsan, bildiğini tabiatında bir derinlik haline getirmemişsen, sen, câhilin tekisin!” Böylelerine dilimizde de “diplomalı cahiller” denir; her yerde kullanılır bu idyum, zannediyorum. Meseleyi kitaplara emanet edince, onlar emanete hıyanet etmezler; alır saklarlar onu bağırlarında: “Belki bir gün emanette emin birileri gelir, bizi buradan söker alır, hayata hayat kılar, kendi derinliklerini onunla sağlar ve kendi ruh âbidelerini -malzeme olarak onu kullanmak suretiyle- ikâme etmeye çalışırlar!”

Kitap, satırında, paragrafında, maktaında saklar o hakikatleri; o, emindir. Fakat sen, okuduğun şeyi tabiatına mal edememişsen şayet.. o kitaplarla, kitapların derinliklerine doğru açılamamışsan şayet.. o akıntıya kendini salamamışsan şayet… Sen, kitaplarla aldanıyorsun demektir, hiç farkına varmadan. Bir de sana bakan, sana güvenen, sana itimâd eden kitleler var ise, hiç farkına varmadan, o yanlış İslamî telakkînle, o yanlış kitaba bakışınla onları da kendin gibi “elde kitap, kitapsız” hale getiriyorsun demektir; “elde kitap, kitapsız” hale getiriyorsun. Kitabın kitap olması, rafta durmasıyla veya senin telaffuz etmenle değildir; esasen kalbinin sesi-soluğu olmasına, kalbde bir ney gibi inlemesine bağlıdır. O, kalbde ney gibi inleyeceği âna kadar, satırlardan, kapkara satırlardan ibaret kalır. Orada bir inilti halinde kendini hissettirmiyorsa, nöronlarında bir balyoz ağırlığı ile kendisini hissettirmiyorsa şayet, bence o kitaplar, kitaplığa emanet… hakikatler de kitaplara emanet.. ve onlar, kendilerini anlayacak basiretli, idrakli, kalb taşıyan bir nesil beklemeye dursunlar!.. Bekleyecekler daha uzun zaman…

   Cenâb-ı Hakk’ın bu yoldaki ihsanları, birer hil’at (kaftan, süslü elbise) gibidir; güzellik o libasa (giysiye) ve onu giydiren Allah’a aittir.

Cenâb-ı Hakk’ın, size, sizin neslinize bu mevzuda, o istikamette adım attırdığını kabul etmezsek, nankörlük yapmış oluruz. Yapılan şeyler, çok defa İslam’ın bütünüyle yaşandığı dönemde -belki bazıları itibarıyla- yaşanamamış şeylerdi, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat o mesele, meselenin iktiza hususiyetleriyle, hususiyet derinlikleriyle ele alınmadığı için, bence, tıkanmalar oldu. Eğer yeni bypasslar ile o tıkanmış kanallar açılmaz ise, içtimaî problemler devam edecektir. Çünkü bir, “insanın kalbi” vardır; bir de duygu-düşünce birliği itibarıyla “toplumun kalbi” vardır. Toplum kalbi… O mesele toplum kalbinde bir heyecan haline, heyecan dalgası haline gelmemişse şayet.. onları omuz omuza bir duruma getirmemişse şayet.. kubbedeki unsurlar gibi baş başa verecek hale getirmemişse şayet.. ve hep “Daha ileri, daha ileri, daha ileri!” mülahazasıyla, oklar hep daha ileriyi göstermiyorsa şayet, olduğu yerde kalır o, yoğun bakımda kalır.

Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) size lütuflarda bulundu. “Yoğun bakımın dışında!” diyorum, hüsnüzan ederek; diğerini suizan sayıyorum. Çünkü o kadarcık bir nimet-i İlahîyi görmezlikten gelmek, Allah’a karşı nankörlük olur. Çok güzel şeyler yaptırdı sizin neslinize, Allah. İşin içinden olanına, kenarından-köşesinden işi tutanına, hazır bir sistemin başında gidip kendisine bir ofis oluşturanına, o ofiste oturup kendisini oranın şehsuvarı gibi göreninden doğrudan doğruya cephede at koşturanına kadar çok farklı mertebelerde, Cenâb-ı Hak, herkese bir şeyler yaptırdı. Belki bazıları oturduğu yerde, koşanların yanında, esasen onları tanıma ve kendini onlara tanıttırma ve “Ben de varım!” mülahazasıyla, meseleyi “ben de var”lık yörüngesinde götürdüler; bu suretle, hemen her yerde öyle görünmeye çalıştılar. Fakat öyle görünme yerine, “gösterme” mülahazası esastı. Âdeta O’nu (celle celâluhu) gösterme mülahazası; gittiği her yerde, ibrenin “Hû” diye bir yönüyle O’nu işaretlemesi; önemli olan, o.

Evet, değişik mertebelerde, Cenâb-ı Hak, çok şey yaptırdı; bunu inkâr edersek, nankörlük olur. Hazreti Pîr-i Mugân’ın, nankörlük ve bir de tahdîs-i nimet konusunu ifade ettiği yerdeki hususa bağlayarak meseleyi öyle değerlendirmek lazım. Yapılan o güzellikleri bütünüyle görmezlikten gelmek, nankörlüktür. “Hayır, hiçbir şey yok!” diyemezsiniz. Bir şey var, fakat o var olan şey, Allah’tan ve daha ileriye götürmek üzere emanet!.. Onu, ona katlama, yüze katlama, bine katlama.. en azından niyetiyle bine katlama.. kendi çatlayasıya bine katlama.. beynini burnundan kusasıya bine katlama.. o yolda ölesiye bine katlama.. o işin sevdasıyla ve delisi olarak. Şayet o meseleye sevdalısı olarak sahip çıkılmıyorsa, o konuda tıkanma olur ve her tıkanma, arkadan yoğun bakım getirir. Yoğun bakıma gidenlerin çoğu da en son durak olarak kabre girer. (Şu söz İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilir.)

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ * قَدْ غَرَّهُ طُولُ اْلأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ اْلأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً * وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا * لاَ مَوْتَ إِلاَّ بِاْلأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

   Bakalım, kimler durakların birindeki güzelliklere gönül verecek, dünyanın değiştiriciliği karşısında balmumu gibi eriyecek ve kimler hedefi unutmadan yola devam edecek, ebedî saadetlere erecek!..

Amel sandığı olan kabre, Münkir-Nekir’in teftişine arz edeceğin şeylerle girersin. Yürürken durmuşsan; biraz yürümüş, yolda kalmışsan… Hazreti Gazzâlî ifadesiyle, biri pâyitahta gidecekmiş. Fakat gönlüne hoş gelen bir bağlı-bahçeli yerde, İrem bağları gibi bir yerde, meyvelerin güzellikleri, gölgelerin şahaneliği ve şakır şakır akan suların insanın içinde bir musikî tesiri icrâ etmesi ile o genel havanın tesirinde kalarak, gideceği o saltanat mahallini unutmuş. “Burada da kalabilirim!” demiş. Böylece doğru bir yola çıkmış fakat esasen o doğru yola çıkarken nazarının üzerinde olduğu asıl “hedef”i unutuvermiş bir yerde. Yolun yarısında takılmış kalmış!.. Ve böyle devrilen insanların sayısının hadd ü hesabı yoktur!.. Devrilip yolda kalan, yürürken ölen insanların sayısının hadd ü hesabı yoktur.

Sürekli hareket, sürekli hareket ve daima daha ilerileri nazar-ı itibara alarak hareket… Bu açıdan, Allahu a’lem, böyle pozitif olarak yürünen doğru yolda yürürken, o yolun hakkını benim gibiler tam veremediklerinden dolayı, Cenâb-ı Hak, şefkat tokadı ile (hadiselerin diliyle) “Aklınızı başınıza alın!” buyurdu: Bu dünya, bir dâr-ı imtihandır; dâr-ı ücret ve mükâfat değil dâr-ı hizmettir! Buradaki lezzetlere takılıp kalarak, ebedî lezzetleri unutmayınız! Öbür taraftaki şeyler, başınızı döndürecek kadar güzeldir!.. Rü’yetullah vardır, Rıdvân vardır; bizi aşan şeylerdir bunlar. İşte o yalancı bağ ve bahçe, pâyitahta gitmeyi size unutturmasın!..

“Oraya ulaştıktan sonra, daha ne İrem bağlarına uğrayacağım, ne İrem bağlarına!.. Ama hiç durmayacağım; biliyorum ki, ben, İrem bağlarını gölgede bırakacak çok değişik bağlara ulaşacağım bu sayede! Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi… Vücûd-imkân noktası… Kur’an ona, فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az.” (Necm, 53/9 diyor. Oraya ulaşacağım; fânileri bâkilerden ayıran noktaya ulaşacağım, Allah’ın izni ve inayetiyle!..” Göz orada olmazsa, gönül o heyecan ile çarpmazsa, insan, o mevzuda adım atamaz. Elli tane üniversite açsanız, yüz tane okul açsanız, gönül o ufukta olmayınca, olduğunuz yerde tepinir durursunuz, kalırsınız.

Fakat her yaptığınız şeyi, ayak altındaki bir şey gibi göreceksiniz. “Yahu ayıp! Ahsen-i takvîme mazhar birisi için, böyle bir yerde tepinip durmak ayıp!.. Allah’tan utanın; bu kadar ihsanda bulunan Zât-ı Ulûhiyete karşı, bir tane üniversite, iki tane üniversite, üç tane üniversite ne demek? Utanmıyor musunuz siz bundan?!.” Duygu bu olursa, düşünce bu olursa, üç olduğu zaman, yüzün mükâfatını verir, Allah. Gönlünüzde bin olursa şayet, üç olduğu zaman bile, binin mükâfatının verir; çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” Ama bu da niyeti -bir yönüyle- pratik duruma dökmeye bağlıdır. Onu ne kadar realize edebiliyorsanız, gönlünüzde petekleştirdiğiniz şeyi ne kadar değerlendiriyorsanız, bal-kaymak haline getiriyorsanız ve bir yönüyle kuvve-i zâikanıza onu tattırıyorsanız… “Daha yok mu, daha yok mu?! Yahu bal, daha yok mu?!” Bir türlü doyma bilmiyorsunuz… Âyetü’l-Kübra’da, Hazreti Pîr-i Mugân’ın “Hel min mezîd!” mülahazasını hatırlayın: Doyma bilmeyen bir seyyahın yolculuğu. İşte böyle olursa, sizdeki metafizik gerilimde hiçbir kırılma olmaz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sürekli -Heraklit gibi değil- Hâlid (radıyallâhu anh) gibi koşturursunuz, Ka’ka’ İbn Amr (radıyallâhu anh) gibi koşturursunuz; Rüstem’leri yere serecek insanlar gibi, Konstantin ordularını silip geçecek bir durumu -Allah’ın izni ve inayetiyle- ihraz edersiniz.

“Neticesinde Seni kaybedeceğim bir muvaffakiyeti bana verme Allah’ım!” Evet, muvaffakiyet, muvaffakiyeti takip edebilir; fakat asıl mesele, hep O (celle celâluhu) diyebilmektir. O; hep O, hep O, hep O… Bu ise, kendini de, yaptığın şeyi de sürekli karınca gibi görmeye, termit gibi görmeye ve yapılan büyük işleri O’nun engin inayetine, muhît ilmine, geniş meşîetine vermeye bağlıdır.

   Yük ile taşıyıcı arasında bir uygunluk olmalıdır; Allah’ın emaneti olan Din-i Mübîn eksiksiz ve mükemmeldir, onun kusursuz temsil edilmesi de ancak kıvam insanları ile mümkündür.

İmam-ı Rabbanî hazretleri, “Melik’in atiyyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir!” diyor. Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan yaptığı lütuflar vardır; bunlar, O’nun atiyyeleridir, hediyeleridir, armağanlarıdır, size ihsanıdır, lütfudur. “Atiyye” kelimesini de kullanırız; günümüzün genç nesilleri, belki çok kullanmadıklarından dolayı, o kelimenin ne manaya geldiğini bilmeyebilirler. Onun için müradif (eş anlamlı) olan kelimeleri söyleme lüzumunu duydum. Başta Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan, meccânen (karşılıksız) verdiği şeyler var: İşte, yaratması gibi, meccânen verilen şey.. Ahsen-i takvîme mazhariyet gibi, meccânen verilen şey.. mesela, dinin yaşandığı, şöyle-böyle yaşandığı, taklit esintileri içinde de olsa öyle bir yaşantının hâkim olduğu bir yerde iskân buyurması, meccânen… Benim falan anneden, filan babadan gelmem, kendi planıma göre olmadı; bu, O’nun (celle celâluhu) planı çerçevesinde oldu. Bunlar hep, O’nun meccânen atiyyeleri.

Sonra, daha değişik ufuklara ulaştırması; mesela falanın arkasından yürütmesi… Birilerinin arkasından koşturup duruyordunuz. Ehl-i dalâletin, firak-ı dâllenin, siyasîlerin arkasından koşmaktan, Allah, muhafaza buyursun! Şeytanın arkasından koşmaya benzer, ona denktir o. Onu kastetmiyorum. Fakat bir yolda koşuyordunuz ki, onun içinde esasen zamanın katkısı/girdisi, konjonktürün ilavesi, zamanın tefsiri yoktu. Oysa yaşadığın zamanın, sen, dili-tercümanı olmalısın! O şeyi de Cenâb-ı Hak ihsan etmiş ise sana, yaşadığın zamanı idrak ediyorsan, “Şimdi şöyle denmesi lazım!” diyebiliyorsan… Mesela belli bir dönemde İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ata binmeyi tavsiye ediyor ve bir yönüyle onu, o savaş meydanlarında savaş unsuru olması itibarıyla takdir buyuruyor. Kılıç, kalkan, kama, zırh; bunlar, önem ifade ediyor bir dönemde. Fakat başka bir dönemde başka şeyler onların yerini alıyor.

Atiyyeyi taşıyana “matiyye” diyor; esasen o da “onu taşıyan” demektir. Hakikaten o işe liyakati varsa, o onu götürür, sonuna kadar götürür. Fakat liyâkati yok ise, Kur’an’ın kendi ifade buyurduğu gibi yolda kalır, döner: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücâhede ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide, 5/54) إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer isterse sizi götürür ve cedid (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim, 14/19; Fâtır, 35/16) Siz, yürüdüğünüz yolda, “iman irtidâdı” yaşarsanız, “İslam irtidâdı” yaşarsanız, hizmet irtidâdı yaşarsanız… Farklı şeyler bunlar.

   İrtidât, bir insanın içinde bulunduğu önemli konumdan sıyrılıp geldiği yere dönmesi demektir ki, bu konu iman, İslam ve hizmet irtidâdı şeklinde üç kategoride ele alınabilir.

İman irtidâdı: İnanıyordum… Hâşâ, şimdi onu kendime nispet edip söylemeyeceğim, çünkü inanan bir vicdanın ona bile tahammülü yoktur. Evet, şimdi birisi O’nu kabul etmiyor; hâşâ Allah’ı kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. Peygamber’i kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. Haşr ü neşri kabul etmiyor; bu, bir iman irtidâdıdır. “Gökten inen Kitap! On dört asır evvel inen Kitap ile mi amel edeceğiz?!.” Bu, bir iman irtidâdıdır. “Güncelleştirme”, bu da bir iman irtidâdıdır, dönmedir. O mevcut, Peygamber’e inen, sahabî tarafından temsil edilen, yorumu Ebu Hanifeler, Şafiîler, Mâlikîler, Hanbelîler gibi rehberler tarafından en isabetli şekilde, değiştirilmeye müsait olmayacak şekilde ortaya konan şeyler hakkında “değiştirilebilir” mülahazasını ortaya koymak, bir iman irtidâdıdır.

Bir de öyle bir şeye girmez de dinin fürûâtına ait meselelerde irtidât yaşar. Onları yapmaz, “Yapamıyorum bunları!” der. Bu, günahtır, günah-ı kebâirdir. Bu mülahaza, bir yönüyle, onun “istiğfar”, “tevbe”, “inâbe” ve “evbe” kapısının tokmağına dokunma duygusunu tetikler. Hâlâ -böyle- durduğu yerde duruyorsa, durmaz orada, o kapının tokmağına dokunur, döner oraya. Bir yönüyle bu da bir “İslam irtidâdıdır” diyebilirsiniz.

Öyle bir şeyi çok dememişler Hazreti Gazzâlî gibi, İmam Rabbânî gibi kimseler ve daha büyük zatlar. Fakat yürüdükleri yolun isabetli olduğuna, Peygamberler yolu olduğuna çok iyi inandıklarından dolayı o yolda yürürken, arkadaşlarını o yolda bırakıp ayrılıp gidenler de vardır ki, bunlar da “hizmet irtidâdı” içinde bulunuyorlar demektir. Yani, bir dönemde o Melik’in -bir yönüyle- memlûkları (kul, köle ve hizmetkârları) olarak, O’nun atiyyelerini taşıyan matiyyeler olarak işi götürüyorken, bir yerden sonra onu bir yere bırakma, daha götürmeme…

Evet, insan, kıvamı korursa -hani dün başka idi, bugün başka, yarın başka, öbür gün başka; her yeni gün biraz daha derinleşiyorsa- emin bir emanetçi olur. Düz bir şehrâhta yürüdüğümüz bir dönemde, o gün, o atiyyeyi götürüyorsunuz; şehsuvar olmuşsunuz, o da bir yönüyle sizin için bir yarış atı olmuş, süvarisini bulmuş yarış atı olmuş. Fakat bir gün geliyor ki, öyle değil, sarp bir yokuşa tırmanmak icap ediyor; işte o zaman başka argümanları kullanmak iktiza eder. Şayet yaşadığınız dönemin şuurunda değilseniz, konjonktürün farkında değilseniz, zamanın girdilerini doğru değerlendiremiyorsanız, şehrâhta yürüyor gibi uçurumu aşmaya kalkarsanız, bir yerden aşağıya yuvarlanıverirsiniz. O günü görmek lazım, o atiyyenin hatırına, taşıdığınız emanetin hatırına… Bir yerde yürüyordunuz; düz yol idi, köprüler var idi, geçiyordunuz. Fakat başka bir yere gittiniz ki, -çok tekerrür eden, Yunus’un sözüyle- “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Karşınıza birden bire bir derin su geldi; ya yüzmeyi bileceksiniz veya ona göre yelkenler oluşturacaksınız.

Söz gelmişken, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında hepimize olan nasihatini bir kere daha hatırlatmak isterim: جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ Gemini sürekli gözden geçir, sürekli bir restorasyona tâbi tut; çünkü her yerin şartı farklıdır. Bir yerde düz, dalgasız denizde gidiyorsun; fakat bir yerde karşına dalgalar çıkabilir, tsunamiler ile karşılaşabilirsin, bir yerde belli akıntılar olabilir, bir yerde tatlı suların tuzlu sulara karıştığı durum olabilir, bir yerde vahşi canavarların cirit attığı mevkiler olabilir. Sen, sürekli yürüdüğün o yolda, جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.” وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً، فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.” Azığını da tastamam alacaksın; çünkü yol, çok uzun; kat’ etmen gerekli olan yol, çok uzun.

Şimdi deryayı geçme mevzuunda, köprü mü yapacaksın orada, bir yelken mi oluşturacaksın, seyyidinâ Hazreti Nuh (aleyhisselam) gibi batmayan bir gemi mi yapacaksın?!. Bütün yeryüzünü kaplayan sular içinde bile batmadan gidiyor. وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Nuh dedi ki: Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) Dağlar cesametindeki dalgalar içinde dahi, gayet selametle, kimsede endişe uyarmayacak şekilde öyle yüzüp gidiyor orada. بسم الله مجريها beyanında yapılan “İmâle”deki espriyi de anlayın. Kur’an’ın iç musikisindeki espriyi de anlayın ve ona göre değerlendirin. O da ayrı bir mesele. Fakat bir yere geldiniz ki, baktınız orada ateşten bir çember var, nâr-ı Nemrut’tan daha öte. Öyle küçük ateşlerde bile bazıları kendilerini ateşin içinde buluyorlar. Öyle değil, Nil gibi akan bir ateş akıntısı ile karşı karşıya geliyorsunuz. “Bu nasıl aşılır, bu nasıl geçilir?” O günün insanı olacaksınız, o günün şartlarına göre hareket edeceksiniz. O günün konjonktürüne göre meseleyi değerlendirmezseniz şayet, bu defa da o ateş çemberine takılır kalırsınız. Ne olur o zaman? Hâlık’ın atiyyesine karşı ihanet eden bir matiyye (taşıyıcı) olursunuz. Siz artık o emanetin küheylanı değilsin!..

   Bizim dünyamızda üç asırdır süvari de yetim küheylan da; daha acısı, yitiklerimizi arama duygumuzu da kaybettik; vuslatımız -sebepler planında- kıvam insanlarının imdadına kalmış!..

Mecmualarımızın kapaklarında bu konuda resim değerlendirilmeleri geçmişti: Süvari yetimi, süvarisini kaybeden küheylan ve küheylanını kaybeden süvari. Evet, ikisi de kayıp. Biz onların hepsini kaybettik, üç asır evvel!.. Belki kaybettiğimiz önemli bir değer de -esasen- kaybettiğimiz şeyi arama duygusu; onu da kaybettik. “Neyi, nerede kaybettik?” O duyguyu kaybettik. Bu da, bulmayı daha da zorlaştırdı.

Evet, yalan çağlayanına yelken açmış, yürüyen insanların, İslam’dan bahsetmeleri, sadece kandırmaca bir şey. Antrparantez… Kim nasıl anlıyorsa anlasın bunu!..

Hazreti Pîr’in işaretlemesi ile ifade edelim: Hayvaniyetten çıkma, cismâniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme… O zaman, bir yönüyle, o tepe de aşılır, o derya da geçilir. O ateşten çembere gelince de Hazreti İbrahim gibi, o da berd ü selâm olur. Ve dolayısıyla emanet-i İlâhiyeye hıyanet etmemiş olursun. Emanette emin bir emanetçi olursun. Senden sonra gelenler, senin sahabeyi hayırla yâd ettiğin gibi, seni yâd ederler.

Efendimiz’e o sözü diyecek durumda değilim ben; çünkü O, o işin serkârı, her şeyin serkârı… Fakat Hazreti Ebubekir’in emniyeti içinde… Gözümüz onda… Hep onu düşünerek, o mülahaza ile!.. Onlar nasıl emanette emin emanetçi oldular?!. Hazreti Ömer o emanette emin emanetçi oldu. Hazreti Osman, o emanette emin emanetçi oldu. Allah hepsinden razı olsun. Hazreti Ali, o mevzuda âdetâ o kandan-irinden deryaları geçmeye çalıştı, aşılmaz gibi görülen Everest tepelerinin tepesine tırmandı. Yine Hazreti Pîr’in sözünü antrparantez ilave edeyim: O dönemde çok haricî şeyler işin içine girdiğinden dolayı, umumî efkârda bozulma vardı. Bu, bir handikaptı; Hazreti Ali için bir handikaptı. Fakat bir yerde de bir şey diyor: “Ali gibi birisi lazımdı ki dayanabilsin ve dayandı!”

Bu açıdan, ille kıvam, ille kıvam, ille kıvam!.. Kıvam… Allah’ın izni ve inayetiyle, aşılmazları “kıvam” ile aşacak.. çağladığınız o deryanın içinde, ne olursa olsun karşınıza gelen şeylerin altından, üstünden, sağından, solundan geçecek ve taşacak.. sizi engellemek isteyenlerin -Allah’ın izniyle- efkârınızla, ortaya koyduğunuz argümanlarla tepesine basacak ve sonra Allah’ın izni ve inayetiyle Cenâb-ı Hakk’ın murad buyurduğu ufka ulaşacaksınız!.. Vesselam.

KIRIK TESTİ: NURLU BİR ÂN VE İHSAN ÜSTÜNE İHSAN

Herkul | | KIRIK TESTI

Mevhîbe; ihsan, hediye ve bağış demektir; Hak vergisi nimetler ve ekstra ilâhî lütuflar mânâsına da gelmektedir. Her insana bahşedilen ilk mevhîbeler çok gerilere kadar gitmekte ve tâ vücud, hayat, varlık gibi ilahî ihsanlara varıp dayanmaktadır.

   Hakk’ın İlk Hediyeleri

Evet, Hâlık-ı Kerim, bizi vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle donatıp bu dünyaya göndermiştir. Nur Müellifi’nin yaklaşımıyla, bize vücud elbisesini giydiren Yüce Yaratıcı, iştihâlı bir mide verdiği gibi, Rezzak ismiyle bütün yiyecekleri ve içecekleri de önümüze sermiştir. Göz, kulak gibi duyguları vermekle beraber onlara hitap eden rızıkları da lutfetmiştir. Dahası mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insâniyeti nasip etmenin yanısıra, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir nimet sofrasını da hazırlamıştır.

Cenâb-ı Hak bizi insan olarak yarattığına göre, evvela kendi adımıza potansiyel insanlığı pratiğe taşıyıp hakikî insanlık ufkuna ulaşmak için gayret göstermemiz gerekmektedir. Evet, değerlendirmemiz için bize verilen bir tohumu ipekten ve kadifeden bohçalara sarsak, hatta altından, zebercetten kutular içine koysak da yapılması lazım gelen işi yapmış ve onu kıymetine uygun şekilde değerlendirmiş olmayız. Zira, bir tohum için yapılması gerekli olan iş, onu verimli bir toprağın bağrına gömmek ve nemalandırmaya çalışmaktır. Onun havayla ve güneşle temasını sağlamak ve zaman zaman sulayarak gelişip büyümesini temin etmektir. İşte, insanın mahiyetine yerleştirilen beşerî hususiyetler de, aynı o çekirdek misalinde olduğu gibi, kendi özündeki esaslara göre ele alınıp nemalandırılmalıdır. Dolayısıyla, ilk mevhîbelere mazhar kılınmış kullar olarak bize düşen vazife de, bu mevhîbeleri bilkuvveden bilfiile dönüştürmek, geliştirip büyütmek ve onlar sayesinde insan-ı kâmil ufkuna doğru yürümektir.

Allah Teâlâ, “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmaktadır. Hazreti İbn Abbas, ayet-i kerimedeki “liya’budûn” ifadesini “liya’rifûn”, yani, “tanısınlar, mârifete ulaşsınlar” şeklinde tefsir etmiştir. Demek ki, kendisine şuur, idrak ve irade gibi bazı ilk mevhîbeler verilen insan, bunları Hâlık-ı kâinatı bilme yolunda kullanmalıdır. İbtidaî bir Allah bilgisi ile de yetinmemeli; onu iyi değerlendirerek sonunda Cenâb-ı Hakk’a vasıl olabileceği bir kulluk yoluna girmeli ve marifet ufkuna yürümelidir. Evet, insan önce icmâlen bilmeli; sonra da o bilgisini derinleştirmeli ve amel sayesinde onu marifete dönüştürmelidir. Zaten ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesinden ibarettir.

İşte, o ilk mevhîbeleri kıymetlerine uygun şekilde değerlendiren bir insana, Cenâb-ı Allah bambaşka bir nimet daha verir; ona imanı ve İslâmiyeti lutfeder. Böyle bir insan, hilkatin gayesi olan iman-ı billah ve marifetullahtan sonra muhabbetullah ve zevk-i ruhânî gibi ilahî lütuflara da ulaşabilir. Haddizatında, insan, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kabiliyetlerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman yaratılışına gâye teşkil eden “iman-ı billah”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u incizâb”, “zevk-i ruhânî”.. gibi dairelerde kendisi için mukadder olan ihsanları yakalamaya ve avlamaya çalışmalıdır. İç enginliğiyle, teveccüh derinliğiyle, marifet ufkuyla ve ibadet ü taatıyla bütün gönlünü ortaya koymalı ve o noktada varılabilecek son noktaya varmaya gayret göstermelidir.

   …Ve Bir de Ziyade

Bütün bu cehd ü gayretler o ilk mevhîbelere karşı birinci fasılda yapılması gerekli olan şükür ve hamd ü senâdır. İnsan bu vazifeyi yerine getirince, bir âdet-i ilâhiye olarak, şükrü eda edilen nimetleri ziyade hediye ve bağışlar takip eder. Cenâb-ı Hak, yüce kelâmında bu hususa dikkat çekmiş, “Eğer şükrederseniz ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) buyurarak, şükredenlere mükâfat vaadinde bulunmuştur.

Evet, Mün’im-i Hakikî, o ilk mevhîbelerini mukabelesiz bırakmayanlara ihsanlarını daha da artırır, onların üzerinden daha başka nimetler yağdırır. O’nun hoşnutluğuna muvafık ve rızasına uygun güzel ameller yapanlara, insanlığının ve iradesinin hakkını verenlere, bir hadis-i şerifin ifadesiyle “her zaman Allah’ı görüyormuş gibi davranan ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla hareket edenlere” Allah Teâlâ ekstra lütuflarda bulunur. Nitekim, bu ihsanlarını müjde sadedinde, “İhsan ruhu ile yatıp-kalkanlara, ihsan üstü ihsan ve bir de ziyade vardır.” (Yûnus, 10/26) buyurmuştur.

“İhsanın mükâfatı da başka değil yine ihsandır.” (Rahman, 55/60) ilâhî beyânı da yine bu hakikati hatırlatmaktadır. Nitekim bir gün, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu âyeti okumuş ve ashabına sormuştur: “Cenâb-ı Allah’ın bununla ne anlatmak istediğini biliyor musunuz?” Ashab-ı kiram efendilerimiz, o her zamanki saygı ve edep tavırlarıyla, “Allah ve Rasûlü bilir!” cevabını verince, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Yüce Rabbimiz bu ayetle ‘Benim kendisine iman ve tevhidi ihsan eylediğim kimsenin mükâfatı başka değil cennettir!’ demektedir.”

İşte, kendilerine sermaye olarak verilen ilk ilâhî hediyeleri, kabiliyetleri ve istidatları güzel işlerde, ibadet ü taatte, hayır ve hasenât yolunda nemalandıran muhsinler için nimetlerin daha fazlası söz konusudur. Onlar, yaptıkları iyiliklerin sevaplarını almakla beraber Allah’ın daha başka lütuflarına ve O’nun sonsuz kereminden gelecek sürpriz hediyelere de davetiye çıkarmış olacaklardır. Hele bir de, amel ve davranışların ötesinde, kalblerdeki hâlis niyetlere terettüp eden ilâhî hediyeler vardır ki, onlar bütün bütün tasavvurlar üstüdür. Ayet-i kerimede zikredilen “ve ziyade” kaydı da Cenâb-ı Hakk’ın o ekstra lütfuna işaret etmektedir. Vakıa, o ayetteki “bir de ziyade vardır” ifadesi Cenâb-ı Allah’ın cemâl-i bâkemâlini müşahede şeklinde anlaşılabilir. “Ve rıdvanun minallahi ekber – Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe, 9/72 gibi bir ziyadeden de söz edilebilir. Bununla beraber, mağfiret, Allah’a mülâkî olma, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahede ve rıdvan gibi bütün nimetleriyle umum Cennet hayatı da o ziyade kategorisi içinde mütalaa edilebilir. Bu itibarla, ilk mevhîbeler karşısında eda edilen kalbî, kavlî ve fiilî şükür, meselenin kasdî ve irâdî yanını ortaya koyma olarak kabul edilmektedir ve onu da Cenâb-ı Hakk’ın diğer lütufları takip etmektedir.

   Yolda Kalanlar ya da Dönekler

Diğer taraftan, Allah Teâlâ’nın hususi mevhîbeleri de söz konusudur. Mesela; günümüzde bizden daha zeki, çok donanımlı, oldukça mükemmel ve hemen her meseleye aklı eren insanlar var. Fakat, onların çoğu, sıradan bir mü’min kadar bile iman hakikatlerini kavrayamıyorlar. O kadar akıllı insanlar, âlemde her mevcut mücessem bir kelime olup Hâlık-ı kainatı gösterdiği halde, bu kelimelerden hiçbirini okuyamıyor, anlayamıyor ve kendisini binlerce dille ifade eden Zat-ı Uluhiyet mevzuunda hiçbir hakikî bilgi elde edemiyorlar. Dahası, bazıları ilim kapısından girip marifete doğru yürüyor gibi görünüyorlar ama irfan ufkuna asla ulaşamıyor, muhabbet şerbetini hiç yudumlayamıyor ve ruhânî zevkler adına da hiçbir şey tadamıyorlar. Öyle ki, onların hallerini düşününce, Seyyidinâ Hazreti Musa’nın taaccübü gibi bir hayretle doluyor ve “nasıl olur?” demekten kendimi alamıyorum.

Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselam) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!” Hazreti Musa’nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap veriyor: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gâyeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa, Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”

Evet, bazıları yolun yarısından dönüyor; kimileri de daha yolu bile bulamıyorlar. Demek ki, O’nun yolunda olmak ve O’na ulaşma peşinde bulunmak da Cenâb-ı Hakk’ın hususi bir mevhîbesi. Demek ki, O’na karşı kulluk şuuruyla dolmak ve i’lâ-yı kelimetullah uğrunda çeşit çeşit hayırlı faaliyetlere koyulmak da O’nun ekstra bir lütfu. Demek ki, bu konuda, insan iradesi şart-ı âdî planında bir şey ifade ediyor ama, her şeyi ifade etmiyor.. akıl, kalb ve şuur gibi latifelerin kısmen tesirleri olsa da, hükmü onlar vermiyor. İlk planda anlayamayacağımız, belki sonra da tam kavrayamayacağımız çok ince bir vesileden dolayı mıdır, nedir; “İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki, onu dilediğine verir.” (Mâide, 5/54) hakikatinin Sahibi, sanki insanın iradesini, cehdini, gayretini hiç nazar-ı itibara almıyormuş gibi ekstra lütuflarda bulunuyor.

   Küçük Bir Vesile

Einstein, -Hâşâ- “Allah zar atmıyor, buna ikna oldum!” der. Evet, kur’a çekmiyor Cenâb-ı Hak. Fakat, bakıyorsunuz ki, insanlar sokaklarda sel gibi akıyor; siz de o selin içinde bir damla gibi akıntıya kapılmış sürüklenirken, bir yerde sürpriz bir kapının açıldığını görüyorsunuz. Kapının açılması anı tam da sizin geçtiğiniz zamana rastlıyor; o esnada size “buyurabilirsiniz” deniyor. Siz buyuruyorsunuz içeriye.. binlerce, milyonlarca kapı arayan insan, gözleri kapalı o kapının önünden geçip gidiyorlar ve o saraydan içeriye asla giremiyorlar ama siz sürpriz bir şekilde ve bir gaybî inayet eliyle içeri alınıyorsunuz. İşte, bu bir lütuftur, bir ihsandır ve özel bir mevhîbedir.

Düşünün; şimdiye kadar okuduğunuz değişik seviyedeki okullarda pek çok arkadaşlarınız vardı.. onların hiçbiri –afedersiniz– aptal değildi. Üniversite imtihanını kazanıp değişik fakültelerde eğitim görebilecek kadar bilgi sahibi idiler ve hepsi belli ölçüde muhakemeleri gelişmiş kimselerdi. Belki bazıları da size akıl öğretiyorlardı; kendilerince sizi doğru yola çağırıyorlardı. Fakat, görüyorsunuz çokları hak ve hakikatlere ne kadar ırak yaşıyor ve ne kadar uzaklarda dolaşıyorlar. Bugüne kadar hayır ve hasenât adına, i’lâ-yı kelimetullah hesabına, din-i mübin-i İslam’ı neşir uğrunda da şayan-ı takdir bir iş yaptıkları söylenemez. Demek ki, Cenâb-ı Hak, dine ve millete hizmet vazifesini herkesin omuzuna yüklemiyor; onu bir mevhîbe-i ilahîye olarak bazı kullarına lutfediyor.

İsterseniz, Maturîdî akîdesi zaviyesinden meseleyi şöyle de değerlendirebilirsiniz: Böyle bir mevhîbe-i ilahîye, Cenâb-ı Hakk’ın, onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek bir performansa önceden bahşettiği bir avans oluyor. Zira Allah Teâlâ onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelisi ile biliyor. Bu türlü bir tecellî bazen kulun teveccühünün önüne geçiyor; bazen de kulun ciddi bir im’an-ı nazarını ve kararlı bir konsantrasyonunu takip ediyor; ne var ki, her iki durumda da, zihin, his ve şuur üstü bir ekstra teveccüh söz konusu oluyor.

Bununla beraber, bir kudsî hadiste de, “Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.” buyurulduğu gibi, genelde şart-ı âdi plânında kulun cehdi önde gösterilerek, Hak nezdinde insanın irade ve tercihlerinin ne kadar önemli olduğu hatırlatılıyor. Diğer bir ifadeyle, Cenâb-ı Hak kullarına bir akıl ve irade gücü vermiş; onların da bir hikmet-i vücudu var. Dolayısıyla, Allah Teâlâ, kulun teveccühünde, nazarında, niyetinde ya da iradesinin hakkını vermesinde kayda değer bir çizgi veya küçük bir nokta görüyor; onu ilk mevhîbeyi değerlendirme ve bir şart-ı âdi kabul ederek sonraki nimetlerini bahşediyor.

   Zindandan Ka’be’ye Açılan Pencere

Mevzuyla alakalı, bildiğiniz bir menkıbeyi hatırlatmak istiyorum: İbrahim Havas hazretleri gâipten gelen ve kendisini ismiyle çağıran bir ses üzerine Bizans’a gider. Şehre ulaşınca, Rum Kayseri’nin kızının delirmiş olduğunu ve bir türlü derdine derman bulunamadığını işitir. Aslında, prenses bir vesileyle Barnaba İncili’ni okumuş, onda Peygamber Efendimiz’e dair güzel sıfatları ve harika haberleri görünce gözü açılmış ve hidayete ermiştir. Onun, Peygamber Efendimiz’e inanmasını ve müslüman olmasını kabullenemeyen kimseler, “Bunun ruhuna şeytan girdi!” yâveleriyle prensesin yakılması gerektiğini söylemişlerdir. İbrahim Havas hazretleri durumdan haberdar olunca, prensesi tedavi edebileceğini söyleyerek onun yanına girer. Bir aralık, Hak dostu, mağdure kadıncağıza “Keşke bizim diyarları bir görseydin!” der. Prenses, eliyle karşı tarafı işaret edip, “Şuraları mı kastediyorsun?” cevabını verir. İbrahim Havas hazretleri, bir de bakar ki, Mescid-i Haram ve Ka’be karşılarında.

Evet, karanlık bir yerde ve kapkara insanlar arasında bulunmasına, Kur’an’dan ve Sünnet’ten uzak kalmasına rağmen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i tanıma ve O’nun ümmetine dahil olma bahtiyarlığına eren bu azize kadın kelime-i şehadet getirerek ruhunu Rahman’a teslim edince, İbrahim Havas hazretleri prensesin nedimelerine sorar; “Nasıl bir insandı, neler yapardı? Ona bu pâyeyi kazandıran hangi ameliydi?” der. Hazret, bir kalb adamı olmanın yanı başında, hikmet-i ilâhiyedeki sırları da kavramış bir insandır; şart-ı âdi planında da olsa bu bahtiyarlığın bir vesilesinin bulunduğunu düşünür. Nedimeler derler ki, “Hanımımızın iki tane çok güzel hasleti vardı: Her şeyden önce çok mütevazı idi; alayiş ve gösterişten hoşlanmaz, kimseyi hakir görmez, hiçbir kulu hafife almazdı; fakir halkla oturup kalkar, herkesin hal ve hatrını sorardı. Bir de, ne zaman bir fakir kızcağızın gelin olacağını duysa hemen ona yardıma koşar, çeyizler hazırlar ve hediyeler verirdi; çok cömertti.”

İşte, belki onun içindeki tevazu ve cömertlik duyguları Hak katında çok kıymetli bir nokta olmuştu. Öyle ki, o nokta semanın ve semalar ötesinin dikkatine, nazarına ve teveccühüne esas teşkil edebilecek bir mahiyete ulaşmıştı. Ulaşmış ve adetâ çok büyük enginlikleri istiâb edebilecek bir hal almıştı.

   Bir Ân-ı Seyyâle Vücud-u Münevver

Böyle bir hakikate de ışık tutacak şekilde, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir. Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah’ım, bir saniyecik Sen’in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..” dersiniz. Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır. Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz. İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal’in de, rıdvânın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.

Aslında, insanların Hakk’a teveccühlerinde herhangi bir beklentiye girmemeleri, O’na karşı saygılarının gereği ve amelde ihlaslı olmalarının da iktizasıdır. Ancak, Cenâb-ı Hak, iltifat ve teveccühlerini şöyle veya böyle kullarının kendisine yönelmesine bağlamışsa, o zaman bütün mevhîbelerin sihirli anahtarı da işte böyle bir teveccüh olsa gerektir.. aynı zamanda, ilk mevhîbeleri iyi değerlendirme de sonraki mevhîbeler için bir çağrı manasına gelmektedir. Meseleye Maturîdîce yaklaşma ve iradenin hikmet-i vücudunu da nazar-ı itibara alma böyle düşünmeyi iktiza etmektedir.

Evet, madem Cenâb-ı Hak size hususi mevhîbeler ihsan etti; sizi hak ve hakikate irşat buyurdu ve ruhunuza ulvî hakikatları duyurdu, öyleyse, size düşen de bu yeni mevhîbelere yine kalbî, kavlî ve fiilî şükürle mukabelede bulunmak ve duyduklarınızı başkalarına da duyurmak, tattıklarınızı diğer insanlara da tattırmaktır.

Hak ve hakikati bütün enginliğiyle duyup tattığımızı söyleyemeyiz; doyduğumuzu ise hiç iddia edemeyiz. Fakat, hiçbir şey duyup tatmadığımızı söylememiz de nankörlük olur. Çok şükür, her fırsatta O’nun karşısında secdeye kapanıyor, O’ndan başkasına asla boyun eğmiyoruz. Sonsuz şükürler olsun ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ Rasûl-ü Ekrem’le beraber bulunduğumuzu hissediyor, “Efendim” deyip Ona sesleniyor, içimizi Ona döküyor ve bütün bütün sahipsiz, kimsesiz olmadığımıza inanıyoruz. Kâinatın zerratı adedince hamd ü senâ olsun ki, onca tökezlememize ve yolda kalacakmış gibi sendelememize rağmen, Rabbimiz bizi kudsî bir dairede tutuyor.. –bizi yalnızlık ve kimsesizlik vadilerine terketmeyen Rahman ü Rahim’e canlarımız kurban olsun– kayıp gitmemize fırsat vermiyor.. en olumsuz şartlar altında bile önümüze bir vesile çıkarıyor ve bizi nefsimizle, şeytanla başbala bırakmıyor, felakete atmıyor. Belli ölçüde de olsa, varlığını ruhlarımıza her an duyuruyor; bize Kendini tanıtıyor. Kabiliyetimiz ne kadarına müsaitse, işte o ölçüde de olsa ruhlarımızı marifet ve muhabbet şualarıyla besliyor. Evet, güvercin yumurtasından güvercin çıkar, tâvus çıkmaz. Deve kuşunun yumurtası da, o büyüklüğüne rağmen, tâvusa dönüşmez. Bizim de istidadımız ne kadarsa, bizden de öyle bir netice çıkar. Fakat, bir gerçek var ki, Cenâb-ı Hak kendisine yönelen hiç kimseyi hüsran ve hizlan içinde bırakmıyor; teveccüh edene Zatına yaraşır teveccühlerle mukabelede bulunuyor; bize de kendi istidamıza göre mutlaka bazı şeyler tattırıyor.

İşte, bunca lütuf ve ihsanlar karşısında biz de Cenâb-ı Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmalı; madem bir ölçüde de olsa ballar balını bulup tattık, biz de onu ne yapıp edip başkalarına tattırmalıyız. Bulduğumuzu buldurma, duyduğumuzu duyurma ve erdiğimiz kadar başkalarını da erdirme istikametinde çalışmalıyız.

   Hususî Mahiyetteki İlahî Mevhîbeler 

Mevzuyla alakalı son bir husus da şudur: Vücud, hayat, şuur, idrak ve irade nimetleri Hakk’ın ilk ihsanları olduğu gibi, iman, marifet ve muhabbet de kendi sahalarında birer ilk mevhîbedir. Bunların herbiri kadr ü kıymeti bilinmesi ve şükrü eda edilmesi nisbetinde –yine şart-ı adi planında– sonraki lütuf ve ihsanlara vesiledir. Bununla beraber, her insana özel olarak lutfedilen istidat ve kabiliyetler, makam ve mevkiler, yer ve konumlar da birer ilk mevhîbe sayılır. İnsan, bunları Cenâb-ı Hakk’ın rızası istikametinde değerlendirebildiği sürece nimetlerin şükrünü eda ediyor ve konumunun hakkını veriyor demektir.

Mesela, bir insan, bir yerde konuşma imkanı bulduğunda, kalemi eline aldığında ya da fikrine müracaat edildiğinde makâsıd-ı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, hak ve hakikatlere tercüman olabiliyor ve sesle, sözle, yazıyla gönüllere girebiliyorsa, bunlar Allah’ın ihsanıdır ve birer ilk mevhîbedir. Bu ilk mevhîbeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de konuşma, anlatma, yazma, ifade etme, seslendirme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır.

Şu kadar var ki, hakikî bir mü’min kendini sadece insanları Allah’a yönlendiren bir enstrüman gibi kabul etmeli; canını-malını, sesini-soluğunu, dilini-dudağını, kalemini-mızrabını gönlünün emrine vermeli ve gününü gün etme sevdasından, mâlâyânî uğraşlardan, maneviyattan nasipsiz kuru bilgilerden ve faydasız söz ebeliklerinden her zaman uzak kalmayı yeğlemelidir. Bir ihsan eri edasıyla, O’nu görüyor gibi yaşamanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmalı, sürekli marifet ve muhabbetle soluklanmalıdır. Gerektiğinde bir aşk u şevk çağlayanı gibi gürlemeli ama ilk fırsatta mihrabına yürüyüp Yaratan’ı karşısında yine iki büklüm olmalıdır. Zira, insan bunları hissedecek, görecek, duyacak ve seslendirecek kıvamda yaratılmıştır.

Bamteli: VAY HALİNE O ZÂLİMLERİN!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

(Sohbet başlarken elektronik tabloda çıkan dua) اَللَّهُمَّ إِسْلاَمًا تَامًّا تُغْنِينَا بِهِ عَنْ كُلِّ الزَّيْغِ وَالزَّلَلِ “Allah’ım! Bize öyle bir İslamiyet lütfet ki, sonra, kaymadan, sürçmeden hep mâsum ve masûn kalalım!” Hiçbir şey bizi kaydırmasın, hiçbir şey sürçtürmesin; takılıp yollarda kalmayalım!..

O’na (celle celâluhu) yürünen yol, mutlaka sonuna kadar yürünmesi gerekli olan, yürünmesi kıymetli olan bir yoldur. Yarısına kadar yürürsünüz hakkını vererek; fakat bir yerde sürçtüğünüz zaman, her şeyi kaybetmiş olursunuz. Onun için beyan Sultanı, إِنَّ الْقُلُوبَ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ “Kalbler, beyne isba’ayni min esâbi’ı’r-Rahmân’dır, onu istediği gibi evirir çevirir.” buyuruyor. Kalb, Cenâb-ı Hakk’ın elinde, evrilip çevrilen bir unsurdur. Latife-i Rabbâniye… Onun için, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sâbit kıl!” diye dua ediyor devamlı. Yolun her faslında, hayatın her mevsiminde, “Allah’ım! Kalbimizi, sâbit olması gerekli olan hususta, sâbit kıl!” demeli!..

   Tarihî tekerrürler devr-i daiminde ayniyet şeklinde olmasa bile misliyet çizgisinde bir kısım musibetler kaçınılmazdır; mü’min, dağdağalı bu dünyayı ahiretin mezraası olarak değerlendirmeye bakmalıdır.

Hususî bela ve musibetlerin birer çağlayan haline geldiği, insanların tahammül gücünü aştığı dönemlerde, insanlar, bir kısım sarsıntılar yaşayabilirler. Ama hep şimdiye kadar bu iş böyle cereyan edegelmiştir. Çok tekerrür eden bir ifadeyi, sizi rahatsız ettiğini bilerek bir kere daha tekrar edeceğim: “Tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde hadiseler -ayniyete yakın misliyet ölçüsünde- hep aynen cereyan edegelmiştir, hiç değişmemiştir.” Değişmemiştir: İnlemeyen peygamber yok ve aynı zamanda helak edilmedik zâlim de yok!.. Ne var ki, o peygamberin -bir yönüyle- demesi gerekli olan şeyi deme mevsimine ulaşması, daha uygun bir ifadeyle deme kertesine ulaşması ve zulmün de varıp Gayretullaha dokunması… İşte o, öyle bir fasıl ki, orada O, hükmünü verdiği zaman, acılar, birden bire lezzete inkılap eder.

Hazreti Gazzalî’den selefin dünyaya bakışını okuduk. Hazret’in dünyaya, dünya cihetiyle bakışı açısından mütalaaları sabah dersinin mevzuu olmuştu; o derse iştirak edenler, gördüler. O, daha ziyade dünyanın şu yönünü mevzu yapmış: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ، وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya, bir pislik yığınıdır; onun arkasından koşturanlar da kelplerden başkası değildir!” “Sarayım, saltanatım, iktidarım, hâkimiyetim!..” diye o çöplüğe koşan insanlar, dünyaya tapan insanlardır. Ama bir güzel yanı da var dünyanın; onu da Hazreti Üstad’dan başkasının söylediğini görmedim. Fakat farklı mülahazalarla mutlaka temas edilmiştir; çünkü o selef-i sâlihînin cadde-i kübrâsında, her meseleyi yeniden bize ter ü taze gösteren bir müceddiddir. O, “âhiretin mezraası olması” yönüyle de dünyayı anlatır. İnsan, burada, amel ve emek tohumları saçar; orada da onun ürünlerini biçer! Evet, burada, amel ve emek tohumları saçar; öbür tarafta da ürünlerini biçer!..

Burada emeğin ve amelin -aynı zamanda- bir meşakkati vardır. Nereden nereye kadar? İşte hacca gitmekten, günde beş vakit namaz kılmaya kadar; ondan, alın teri ile kazandığın malın bir kısmını Allah yolunda harcamaya, sarf etmeye kadar; ondan, çok zor şartlar altında abdest almaya kadar -ki hadiste إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam almak” sözüyle ifade buyuruluyor. Mesela, abdestin, abdest almanın nahoş geldiği, suyun olmadığı veya olduğu zaman sopsoğuk olduğu kış mevsiminde “Ama her şeye rağmen tastamam olması lazım abdestin!” falan deyip tastamam alma. Bütün bunlar, birer meşakkattir; ameldir ve emektir aynı zamanda; fakat öbür tarafta, semere verecek şeylerdir. Evet, bunun gibi diğer bütün hususları da kıyas edebilirsiniz. Burası, bir mezraa; öbür taraf da burada ektiğiniz şeyleri biçme mevsimi…

Bazen dünyada da onun semeresini biçebilirsiniz. Birileri bir şey yapar, başlatır, tohum saçar; arkadan gelen birileri ona su verir; birileri, hava ile temasını temin eder onun. Birileri de gelir, tırpan ile yamacına geçer, biçer ve alır onları, götürür ambarlarda stok yapar. Bazen dünyada da, bazıları yapar, başka birileri bir ürün halinde onu derer ve toplar. Fakat asıl ürünün derilmesi/toplanması, öbür âlemdedir. Onun için, اَلدُّنْيَا مَزْرَعَةُ اْلآخِرَةِ “Bu dünya, âhiretin bir mezrasıdır.” deniyor. Bir diğer yönüyle de dünyada ne kadar güzellikler var ise, hatta sizin gözünüzde aşırı derecede güzel görünen neler var ise şayet, hepsi Cenâb-ı Hakk’a ait güzelliklerin aksettiği birer ayna olması itibarıyladır. Bu yönüyle de dünya güzeldir.

   Sen tohum at git, kim hasat ederse etsin; “Semeresini ille ben dereceğim!..” demeden, hiçbir beklentiye girmeden vazifeni sırf Allah rızası için yap ve O’nun ilmine havale et!..

Evet, bazen insan, burada yaptığı şeylerin, emeğin ve amelin karşılığını göremeyebilir. Bir söz var: “Sen tohum at, git; kim hasat ederse etsin!” Senin defter-i hasenatına kaydedilir onlar. Sen, ne onun filizini görürsün, ne başağını görürsün, ne harmanına şahit olursun, ne de ambarlarda stok edilmesine muttali olursun. Fakat öbür tarafa gittiğinde, sana derler ki: “Bu tohumları sen saçmış idin; biçen kadar senin de defter-i hasenâtına… Ambara koyan kadar senin de defter-i hasenâtına… Emeğin kadar senin de defter-i hasenâtına…” Tamamiyetiyle senin de defter-i hasenâtına konur.

Bu açıdan burada görülen acılara, sonucu itibarıyla baktığınız zaman, hepsi -bir yönüyle- çok tatlı birer menkıbe haline gelecek şekle dönüşür. Ve yine Hazret’in ifadesine meseleyi ircâ ederek ifade edecek olursak, bu acılar, bu zehir zemberek şeyler, orada insanların değişik koltuklarda zevkle anlatacağı hadiselere dönüşür. Bu üzerinde oturduğum koltuk gibi değil, güzel koltuklarda, yerinde -böyle- oynayan, kıpırdayan, “Şöyle olsun, böyle olsun!” aklından geçtiğinde, şöyle olan, böyle olan koltuklarda, karşılıklı, arzu ettiğiniz bütün dostlarınızla yâd edersiniz. “Evvelki günkü dostum, dünkü dostum, bugünkü dostum; onlarla karşılaşmak istiyoruz!” dediğinizde, karşınızda hemen anında bulursunuz. Ve sonra dünyada geçen o acı şeylerin, o zehir zemberek şeylerin, ballar/kaymaklar haline döndüğünü, tatlı birer menkıbe haline dönüştüğünü görürsünüz; birbirinize nakledersiniz onları. Âdeta burada olup biten o şeylerin hepsi unutulmuş gitmiş olur. Biri, “Yahu böyle bir şey var mıydı, yok muydu?!” filan der; diğeri de “Yahu boş ver!..”

Hani Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi; قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي اْلأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ * قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Sonra Allah, der: ‘Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?’ Onlar ‘Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız.’ diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/112-113) “Yahu, bir gün mü kaldık, bir günden daha az mı kaldık?!. Vallahi çok bilebilecek gibi değiliz ama bir bilene sorsanız bu meseleyi, daha iyi olur!” Ebediyete nispeten… Dünyada binlerce sene kalsanız, Hazreti Nûh kadar yaşasanız, Hazreti Âdem kadar yaşasanız, öbür âlemin ebediyetine nispeten, burada yaşama zerre gibi bir şey olur, deryada damla gibi bir şey olur. Gülersiniz ona; “Allah Allah! Neyin arkasından koşmuşuz!” dersiniz. Başa gelen şeylere böyle, bu mülahaza ile bakmalı!..

   “Allah’ım vaad ettiğin yardım ne zaman yetişecek?!.” ve “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” Çığlıkları

Vakıa insanız nihayet; canımızı yakan şeyler vardır, bir insan olarak; fakat onun neticesini, encamını, vereceği semereyi nazar-ı itibara alarak, onu tatlılaştırma yolu da vardır. Enbiyâ-ı ızâma bakın: Bir yerde mutlak manada deniyor: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Sizden evvelkilerin başlarına gelen o belalar ve musibetler başınıza gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların başlarına öyle sağanak sağanak belalar yağdı, onlar öyle belalara maruz kaldılar ki, peygamber… -“Peygamber” diyor; “encâmı bilen insan” demek, belanın sonucunun ne olduğunu bilen insan.- Demek ki mesele öyle tahammül-fersâ bir hal aldı, bir keyfiyet aldı ki, peygamber/rasûl ve arkasındakiler, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ım! Nusretin ne zaman?” dediler. Bu, umumî manada, umum peygamberlerin sergüzeştisi içinde görülen bir şeydir.

Hazreti Âdem ile alakalı öyle bir şey bilmiyorum; fakat başta evladından olmak üzere o da çekmiş; Faust-Mefisto hikâyesi tâ o zaman başlamıştı. Hazreti Nuh (aleyhisselam) ise, öyle musibetlere maruz kalmıştı ki, nihayet رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” demişti. Kullanabileceği bütün argümanları kullanmıştı; özellikle Nuh sûre-i celîlesinde anlatıldığı üzere, “Açık dedim, kapalı dedim.. topladım dedim, teker teker dedim.. kapı kapı dolaştım, dedim; tokmaklarına dokundum, dedim.. topluluklarıyla karşılaştım, söyledim; evlerine gittim, dedim.. ve her defasında değişik şeylere maruz kaldım.” Bunları dillendirerek Rabbine arz-ı halinde bulunmuştu. Şimdi bir peygamber… O (aleyhisselam) رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ diyor: Allah’ım! Artık yenik düştüm!.. Sen, nusretini öyle bir ortaya koy ki, o nusret -bir yönüyle- benim tabiatım ile tam uyuşma içinde olsun. -Çünkü mutavaat var orada, kullanılan fiil kipinde.- Öyle bir nusret olsun ki, ben ona “tam nusret” diyeyim; “İşte buna nusret denir, yardım denir!” diyeyim.

Mesele o kerteye gelince… فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Bunun üzerine Rabbine, ‘Ben yenik düştüm, bana yardım et!’ diyerek yalvardı.” (Kamer, 54/10) فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ * وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ “Biz de (duasını kabul buyurup), göğün kapılarını açtık da sular boşalmaya durdu. Yeri de göz göz yarıp, suları fışkırttık. Nihayet, (gökten boşalan, yerden fışkıran) sular, takdir buyurulan işin yerine gelmesi için yükselmesi gereken noktaya kadar yükseldi.” (Kamer, 54/11-12) Sonra yerlerin ve göklerin kapılarını bela ve musibet adına açtık; gökten yağmurlar indirdik; yerden sular fışkırttık, her taraf sulara gark oldu; inanmayan insanlar, boğuldu gitti. O (aleyhisselam) da sefinesine bindi, sâhil-i selâmete doğru yürüdü. وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Nuh dedi ki: Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) ayetinde بسم الله مجريها beyanındaki imâleye bakacak olursanız, gayet yumuşakça, yürüyeceği yere yürüdü, hiç incinmeden, hiç sıkılmadan, o korkunç dalgalar sanki hiç yokmuş gibi Cenâb-ı Hak, onu ve beraberindekileri sâhil-i selâmete çıkardı. Cûdî’de, o dalgalar, emvâc-ı karardâde oldu. O (aleyhisselam) da gitti, orada otağını kurdu.

   Allah’ım, Hazreti İbrahim’in ateşine dediğin gibi bizim etrafımızı saran musibet alevlerine de “Dokunma, serin ve selâmet ol onlara!” buyur!..

Bir başka Ulû’l-azim peygamber, Hazreti İbrahim (aleyhisselam). Şu kısım, Kur’an-ı Kerim’de ifade edilmiyor: Cebrâil (aleyhisselam), “Cenâb-ı Hakk’ın selamı var, ateşe atacaklar seni! Ben, ne yapayım!” deyince, Hazreti İbrahim, “O (celle celâluhu), benim halimden haberdar ise, حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ Allah, bana yeter; o ne güzel vekildir!” diyor. Bunun üzerine, قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلاَمًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Biz ateşe şöyle ferman ettik: Dokunma İbrâhim’e! Serin ve selâmet ol ona!” (Enbiyâ, 21/69) buyuruyor Cenâb-ı Hak. Yıllar sonra, mevsimler sonra, fasıllar sonra, seyyidinâ Hazreti Ebu Bekir bundan mülhem şöyle niyaz ediyor: قُلْ لِنَارِي اُبْرُدِي يَا رَبِّ فِي حَقِّي كَمَا * قُلْتَ قُلْنَا يَا نَارُ اُبْرُدِي فِي حَقِّ الْخَلِيلْ “Yâ Rabbî! Benim hakkımda da ateşe ‘Serin ve selâmet ol!’ de, Hazreti Halîl hakkında ‘Ey ateş, serin ve selâmet ol!’ buyurduğun gibi.” Ey Allah’ım! Hazreti İbrahim’in ateşine اُبْرُدِي فِي حَقِّ الْخَلِيلِ  dediğin gibi, Ebu Bekir’i yakacak ateşe deاُبْرُدِي فِي حَقِّ أَبِي بَكْرٍ de.

Evet, ateş, berd ü selâm oldu. İşte bu da yine مَتَى نَصْرُ اللهِ demek gibi.. رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ demek gibi bir şey. Bir kerteye geliyor; o, sâhil-i selâmete çıkıyor, Nemrut da müstahak olduğu belayı buluyor, çok küçük bir şey ile. “Sinek” diyorlar; sinek de olabilir, bir başka çağın nemrudunda olduğu gibi bir virüs de olabilir, bir AIDS virüsü de olabilir; musallat olur, yere serileceğini aklının köşesinden bile geçirmeyen o Nemrut, bir de bakarsınız, birden bire yere serilivermiş. Tarihi tekerrürler devr-i dâimi içinde değişmiyor bu.

Bir zaman geliyor, فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ “İki topluluk birbirlerini görecek mesafeye gelince, Musa’nın beraberindekiler, ‘Eyvah, yetiştiler, yakalandık!’ dediler.” (Şuarâ, 26/61) Esbâb, bilkülliye sukût etmiş, nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Çok farklı bir versiyonuyla رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ deniyor yine orada. Şimdi öyle ki, Hazreti Musa, yanına aldığı İsrailoğullarından bilmem şu kadar insanı kaçırmaya çalışıyor. Önlerine derya çıkıyor, öyle bir derya ki… Tarık İbn Ziyâd’ın Endülüs’e geçtiği zaman, söylediği aynı şeyi hatırlayın: “Önünüzde derya gibi bir ordu var; arkanızda da ordu gibi bir derya var. Ya geriye dönüp kaçacak/boğulacaksınız veya o deryaya çarpıp işte orada öleceksiniz, a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlâta yükseleceksiniz!” İsrailoğulları tereddüt yaşarken, Hazreti Musa, قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Dedi ki: Hayır, asla! Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!” (Şuarâ, 26/61)

Burada antrparantez bir şey ifade edilebilir; unutmazsam, arz ederim. إِنَّ مَعِيَ رَبِّي Rabbim, benim ile beraberdir. سَيَهْدِينِ Mutlaka bir yol gösterecektir! Nerede diyor? Karşıda derya, girince boğulacak; arkada derya gibi bir ordu, geriye döndükleri zaman, Firavun, onları derdest edecek ve hepsinin hakkından gelecek. Böyle bir yerde, tereddüt etmeden, bir Peygamber tevekkülü, teslimi, tefvîzi, sikası içinde.. veya “nefs-i mutmainne”, “nefs-i zâkiye”, “nefs-i sâfiye” ruhu içinde.. إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!” diyor. Hem de “Sin-i istikbal” ile diyor: Şu anda öyle görünmüyor ama O (celle celâluhu), bize “Çıkın, gidin buradan!” dediğine göre, her halde, şimdi olmasa bile yakın bir zamanda… Sin harfi, yakın istikbale delalet ediyor; uzak istikbal olsa “sevfe” veya “sümme” der, “sonra, daha sonra” der. Ama “Çok yakın bir anda Rabbim bir yol gösterecektir!” diyor. O zaman Cenâb-ı Hak nusret ve necat lütfediyor.

Yine esbâb, bil-külliye sukût etmiş, bakın!.. Hazreti Nuh’tan alın, Hazreti İbrahim’e meseleyi getirin; حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ berd ü selâma vesile oluyor. Orada da “Vur asânı deryaya!” deniyor; derya iki şâk oluyor: فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ “Biz de Musa’ya, ‘Asânla denize vur!’ diye vahyettik. Musa vurur vurmaz deniz yarıldı ve sular, (koridor benzeri açılan yolun iki yanına) birer büyük dağ gibi yığıldı.” (Şuarâ, 26/63) Sonra, o dalgalar, âdetâ dağlar cesâmetinde oluyor; Hazreti Musa ve beraberindekiler aradan geçiyor, Firavun boğuluyor. Hazreti Nuh’a eziyet edenler boğuluyor; Hazreti İbrahim’e eziyet eden insan bir yönüyle bir virüs ile yere seriliyor; bütün Firavunların yere serildiği, Nemrutların yere serildiği gibi…

   Devrin Nemrutları, Şeddâdları, Firavunları da bir bir devrilecekler; siz de geçilmez gibi görünen deryaları geçecek ve nice Yesrib’leri medeniyet merkezi birer “Medîne” haline getireceksiniz!..

Antrparantez bir şey arz edeceğimi söylemiştim: Efendimiz’in Sevr sultanlığında, yine esbâb bilkülliye sukût ediyor; nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Hazreti Ebu Bekir, endişesini izhar ederken, “Eğilip baksalar, mağara içinde bizi göreceklerdi!” diyor. Oraya kadar takip etmişler; o işin arkasını da artık bırakmazlar. Fakat Efendimiz’in oradaki sözü, çok farklı; daha farklı bir şey diyor Efendimiz: لاَ تَحْزَنْ “Tasalanma dostum!” إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Allah bizimle beraberdir!” Se (Sin-i istikbal) yok; “Gelecekte, Allah bizimle beraber olacak, necat verecektir!” değil. إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “(O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve inkâr edenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/40)

Hiç görülmedik bir ordu ile teyîd buyuruyor, Allah (celle celâluhu). Kim; ordu kim? İki tane güvercin, bir tane örümcek!.. Evet, burada bir espri ile meseleyi ifade edelim: Onlar, bütün hışım ve bütün cesametleriyle gelip şuraya kadar dikilmişler; Allah, bir örümcekle, iki tane güvercinle onları bertaraf ediyor, savuruyor; Kendi Kudret-i nâmütenâhiyesini gösteriyor. Ve orada da bir kere daha siz, şunu görüyorsunuz: رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ Değişen bir şey yok arada. Aynı şeyi seyyidinâ Hazreti İsa’da da görürsünüz. Hazreti Musa’da gördüğünüz gibi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nda da görürsünüz aynı şeyleri.

Bu açıdan da ne zaman olursa olsun, esbâb bilkülliye sukût ettiğinde, Firavunlar gemi azıya aldıklarında nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Dünün Firavunları: Bir yerdeki Şeddâd’ı, Şâbur’u, Nemrud’u -Nümrûz” diyorlar, Nemrud’u- Amnofis’i… Veyahut da Efendimiz’e musallat olan Ebu Cehil’i, Utbe’si, Şeybe’si, İbn Ebî Muayt’ı… Kim ise o dönemin Nemrutları?!. Daha sonraki dönemlerin Hitler’i olabilir bu, Saddam’ı olabilir, Kazzâfî’si olabilir, başka ülkelerde başka firavunlar olabilir. Ve bunlar, birer güve gibi Müslümanlara musallat olurlar. Anneyi, evladından ayırırlar; evladı, annesinden ayırırlar; karıyı, kocasından ayırırlar; kocayı, karısından ayırırlar; insanlara, çeşitli mahrumiyetler yaşatırlar.

Fakat “Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse / Ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse.” Taş atmıştır firavunlar, altın kâseye; ne taşın kıymeti artmıştır, ne de kıymetten düşmüştür kâse. Kıyamete kadar hep o kâseye taş atacaklardır. Hiç olmayana, karıncaya basmayan insana “terörist” diyeceklerdir. Karalamaya çalışacaklardır. Kendileri ezdikleri gibi, aynı zamanda dünyada da, dünya insanlığınca da onların ezilmesini arzu edeceklerdir. Etek etek paralar dökeceklerdir. Etekler dolusu vaatlerde bulunacaklardır: “Yol yapalım!” diyeceklerdir; “Hava meydanları yapalım!” diyeceklerdir; “Size limanlar yapalım!” diyeceklerdir. Diyecekler ve “Yeter ki, bunları bize teslim edinin!” falan, diye direteceklerdir. Değişmeden, aynı karakter, hep devam edecek; tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde…

Fakat bütün bunlara katlanan -sizin gibi- insanlar, sebeplerin bilkülliye sukût ettiği anda, birden bire bakacaksınız ki, çok şiddetli bir fırtına karşısında o ölçüde mukavemeti olmayan ağaçlar gibi, bir bir Nemrutlar, Şeddâdlar, Saddamlar, Hitlerler devrilecekler ve siz de geçilmez gibi görünen geçitleri/deryaları geçeceksiniz. Ve aynı zamanda yakan ateşleri aşacaksınız; etrafı su bastığı zaman بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim gafurdur, rahîmdir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) fehvasınca, “Bismillah!” diyecek, Allah’ın izni ve inayetiyle yürüyeceksiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, sâhil-i selâmete çıkacaksınız; “Yesrib”i medeniyet merkezi bir “Medîne” haline getireceksiniz ve sizden çok kısa bir zaman sonra da Allah’ın izni ve inayetiyle, nâm-ı Nebevî, dünyanın dört bir yanında şehbal açacak.

Çünkü niyetiniz sizin, o idi; o Güzeller Güzeli’ni bütün insanlığa kendi güzelliği ile gösterme idi. Derdiniz, davanız, o idi: Dünyada bir dikili taşınız olmasın! Sarayı, rüyalarınızda bile görmeyin! Filoyu, rüyanızda bile görmeyin! Saltanatı, rüyanızda bile görmeyin! Ama bir gün, nâm-ı celîl-i Muhammedî, en yüksek yerlerde, bir bayrağın dalgalandığı gibi dalgalansın! Bütün derdiniz-davanız, bu idi. Varsın, arkadan birileri mırıldanıp dursunlar; “Bunlar, terörist!” desinler, “Bunlar, eşkıya!” desinler, “Güçlendikleri zaman, başınıza dert açacaklar bunlar!” desinler… Bu mırıltıların, bu hırıltıların hepsi, olduğu yerde kalacak; Allah, sizin niyetlerinizi gerçekleştirecek, nâm-ı celîl-i Muhammedî, güneşin üzerine doğup-battığı her şeye ulaşacak, her yere ulaşacak. Sizin muradınız da odur; Allah, onu gerçekleştirmiş olacaktır. اَللَّهُمَّ إِحْسَانًا أَتَمَّ تُغْنِينَا بِهِ عَنِ التَّوَجُّهِ إِلَى مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım! Bizlere ekstra lütuflarda bulun ve bizleri ‘ihsan’ pâyesine erdir; erdir ki, hak ölçülerine göre iyi düşünebilelim, iyi şeyler planlayabilelim, iyi işlere mukayyet kalabilelim ve kullukla alâkalı bütün davranışlarımızı, Sen’in teftişine arz etme şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde olabilelim. Bu lütfun öyle bir keyfiyette olsun ki, Sen’den gayrısına teveccüh etmekten bizleri müstağnî kılsın!..” Bu duanıza icabet edip, Cenâb-ı Hak, ihsan-ı etemme mazhar kılacak sizi; başkalarının o mevzudaki teveccühünden, desteğinden de müstağnî olacaksınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

   “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile mâlemâldır. Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zâlimlerin!..

Şimdiye kadar bu mesele, böyle cereyan edegeldiği gibi, bundan sonra da böyle cereyan edecektir. Siz, hâlinize şükredin ki, peygamberlerin yolunda yürüyorsunuz. Ama “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!” “Yâr, yüreğim yâr / Gör ki neler var / Bu halk içinde / Bize gülen var.” (Yunus Emre) “Sizler birer aptalsınız! Dünyayı bırakmış, çok ötelerde, ötelerin de ötesinde bazı şeylere dilbeste olmuş, onların arkasından koşuyorsunuz!” deyip gülenler var! “Yâr yüreğim, yâr / Gör ki neler var / Bu halk içinde / Bize gülen var!” Allah’ım, ne halimiz varsa, hepsi Sana ayan; dileğimiz, duamız, perişan dillerden sadece birer beyan! Ama o beyanları Allah (celle celâluhu) kabule karîn eyleyecek; beklentilerin üstünde bir lütuf ile Cenâb-ı Hak, sizi şereflendirecek!..

“Tarihî tekerrürler devr-i dâimi” dedik. Hadiseler, “ayniyet” çizgisinde değil de “misliyet” çizgisinde cereyan eder. Çünkü zamanın, şartların, konjonktürün girdileri olur, katkıları olur orada. Dolayısıyla, her zaman hayat adına aynı dantela örülüyor gibi olur; fakat bir de bakarsınız, onun içine zaman kendi rengini de sokuyor. Onun için Hazreti Nuh döneminde, farklı olur; Hazreti İbrahim döneminde biraz farklı olur. Farklılık olur; fakat öyle bir farklılıktır ki, “ayniyet ölçüsünde bir misliyet” ile cereyan eder. Bakarsınız, kâfirlik yapanlar, münafıklık yapanlar, aynı şeyleri yapıyorlardır; zulüm yapıyorlar, gadirde bulunuyorlar, insanları mahrum ediyorlar, azlediyorlar, ihraç ediyorlar, konumlarına dokunuyorlar, en yararlı insanlardan yararlanılacağı zamanda onları -bir yönüyle- kaldırıp bir kenara atıyorlar… Hep aynı şey cereyan ediyor. Günümüzde de aynı şeyler cereyan ettiğinden dolayı, meseleyi o tarihî tekerrürler devr-i dâimine bağlayarak, Kur’an’ın hadiselere, dünyaya, insanlara bakışı zaviyesinden arz etmeye çalıştım.

Unutmayın; sizler, Allah’ı bilen insanlar iseniz -ki öylesiniz- “Ârifin gönlün Hudâ, gamgîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbulünü mevlâsı âzâd eylemez!” Ârif iseniz, O’nu biliyorsanız, Hudâ sizin gönlünüzü şâd eylemez; çektirir kısmen, yüzünüzü O’na dönesiniz diye. “Bende-i makbulünü mevlâsı âzâd eylemez!” Bir kölesini, efendisi şayet seviyorsa, onu âzâd eylemez, hep yanında tutar, yanında tutar, yanında tutar!.. Yusuf’u kuyuya atar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu Sevr sultanlığına sokar, Hazreti İbrahim’i ateşin içine atar, Hazreti Nuh’u dalgalar ile karşı karşıya getirir, Hazreti Musa’yı bir derya ile karşı karşıya getirir, (sallallâhu alâ seyyidinâ ve aleyhim ecmaîn). Âdet-i İlahîdir, hiç değişmeden devam eder durur.

Şimdi, başınıza gelenlere ve arkadaşlarınızın başlarına gelenlere, aynı zaviyeden bakacaksınız. Bir gün, bunu onlara yapan insanlar, Haccâc gibi delirerek ölecekler, Yezîd gibi âh u vâh ederek yok olup gidecekler ve sonra lânet ile yâd edilecekler. Biri için söylenmiş bir sözdür: “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur.” Birilerinin mezar taşına yazılacak sözler bunlar: “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr!” Demişler, diyecekler. Evet, hiç tereddüdünüz olmasın! O âdet-i İlahî, değişmemiştir, değişmeyecektir de; zâlim, cezasını görecek; mazlum da mükâfatla serfirâz olacaktır.

“Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var!” ve “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” demişler ki tarihte -arz edildiği gibi- yüzlerce misaliyle hep bu mesele sahnelendirilmiş, gösterilmiş; birileri için inkisara sebep olmuş, başkalarında da ümide vesile olmuş.

(Tam sözün burasında elektronik levhada çıkan tablo da aynı konuyu ifade ediyordu; Hocaefendi onu okuyarak sohbeti bitiyor.) Allah Allah!.. “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile mâlemâldır. Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zâlimlerin!..

Kırık Testi: KUTLU ZAMAN DİLİMİ ÜÇ AYLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefasetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalble ve batınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine munisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sinesinden de ukba buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulûlarında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedaileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir Cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hatıra ve tedailer, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki ruhanî canlılık ve mabetlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok Cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşân zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i ruhanîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; mârifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller naralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umumî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semavî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının, Cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalb gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zeberced duyguların zikr u fikirle sinelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus huzur ve itminan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuz beş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan “Miraç” tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semavî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. “Beraat” bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sinelere kurtuluş muştularıyla seslenir. “Kadir Gecesi” ise, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar, onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün, bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen, hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı dua, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edası, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar da âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nuraniyet ve simalarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Receb ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve Cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham eder.

Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir mûsıkî gibi tesir eder.. kendisine sığınanları semavî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zaman üstü âlemlerden bir şeyler akıyormuş gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk mabede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan’ın gelmesiyle ruhun rabıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sineleri aşkla, şevkle coşturur; onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’ân hüznüyle yankılanır.. mabetler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden mabede, mabetten mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itminanı yaşanır.. ibadetle şahlanan sineler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya “vuslata hazırlanın” emrini almış gibi her geceyi bir “şeb-i arûs” arefesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaad ederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edasıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dost’a vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler hâlinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur, gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakiki aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sinelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre, Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülâhazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…

Bamteli: MÜTREFÎN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hârun olma iddiasıyla ortaya atılıp hiçbir ölçü ve kural tanımadan ve hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşup şımararak Kârûn’laşan kimseler hemen her dönemde mevcuttur.

Kendi zevk ü sefasına düşkün, hayatını kendi hesabına yaşayan, kendi hesabına değerlendiren, dünya adına hiçbir şeye doymayan, sürekli tûl-i emel peşinde koşan, hep tevehhüm-i ebediyet ile yaşayan kimselere “mütrefîn” denir. Bunlar, doyma bilmeyen, bir hadis-i şerifin ifadesiyle, iki dağ altını olsa, bir üçüncüsünü -Kârûn gibi- isteyen insanlardır.

Kârûn, Hazreti Musa’nın kavminden; fakat bir fırsat buluyor, aklını değerlendiriyor veya ayak oyunlarıyla çok zengin oluyor. İhtikârın, ihtilâsın, irtikâbın her türlüsünü kullanıyor. Günümüzün insanına çok benziyor; el öpüyor, etek öpüyor, ayaklara kapanıyor, bir şey koparıyor; yerlere kapanıyor, bir şey koparıyor; eğiliyor, bir şey koparıyor; rükûda, bir şey koparıyor; secdede, bir şey koparıyor; “Daha var mı eğilmem adına!” diyor, yine bir şey koparıyor. Ve bir gün geliyor, hazineleri oluyor. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Hazinelerinin anahtarlarını, ancak on kişilik bir heyetin taşıyabileceği kadar zengin oluyor.

Hırsı sadece hazineleri bir yerde yığmada değil; “Ne olur ne olmaz, hazine tek yerdeyken soyarlarsa, hepsi soyulmuş olur; en iyisi ben onu beş-on yerde gizleyeyim ve hepsinin kapısına da beş-on tane kilit vurayım; birine uydurma anahtarlar uydururlarsa, diğerine uyduramasınlar!..” Şimdi, Kur’ân’ın bu mevzudaki ifadesini nasıl anlayacaksınız? On kişilik bir cemaat ancak anahtarlarını taşıyor hazinelerinin!.. Onca zaman sonra arıyor, buluyorlar, buluyorlar; yine “Kârûn’un hazinelerini bulduk!” diyorlar.

Kârûn, Hazreti Mûsa’ya iltihak ederken Hârun gibi iltihak ediyor; yani, bir gecekondudan geliyor. Sonra kendisine bir pâye verilince, bir saraya konuyor; “ak” dese de, “kara” dese de saray, saraydır. Sonra filoları filolar takip ediyor; villaları villalar takip ediyor. “Hârun” olarak, Hârun rolü oynayacağı iddiasıyla sahneye çıkıyor; fakat “Kârûn” oluyor ve Allah tarafından, öylece yerin dibine batırılıyor. فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) Yerin dibine batırdık onu ve ârâm eylediği sarayını; Allah’tan başka onu, ondan kurtaracak kimse de yoktu, olamazdı da!..

Emsalleri de aynı âkıbete maruz kalmaya mahkûm namzedidirler; bundan hiç tereddüdünüz olmasın!.. Kim öyle mahiyetinin üstünde, kabiliyetinin üstünde, Cenâb-ı Hakk’ın verdiklerine kanaat etmenin üstünde, değişik şeylere gözünü dikmiş ise, Allah onu alçaltır. مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ  “Allah için yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” Kim, Allah’ın büyüklüğünü kabul eder, kendi küçüklüğü ile yerlere kadar eğilir ve kapanırsa, tâbir-i diğerle, tevazu kanatlarını yerlere kadar indirirse, Allah, onu yükselttikçe yükseltir! Fiil kipi ile ifade edilmesi, “teceddüd”e delalet ediyor; bir yükseltmek ile kalmaz, bir arş-ı kemâlâta, bir arş-ı kemâlâta, bir arş-ı kemâlâta daha yükseltir.

(“Tevâzu” için “tefâ’ül” (تَفَاعَلَ) kipi kullanılmasına mukabil) وَمَنْ تَكَبَّرَ sözünde fiil, “tefe’ül” (تَفَعَّلَ) kipinden geliyor; bu da kibirdeki tasannu ve zorlanmayı ifade ediyor. Esasen büyüklük, Allah’ın sıfatıdır. Cenâb-ı Hak, bir kudsî hadis-i şerifte, الْعَظَمَةُ إِزَارِي، وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ buyuruyor: “Azamet izârım, kibriya ridâm Benim; bunları Benimle paylaşmaya kalkanı, derdest ettiğim gibi, tepetaklak Cehennem’e atarım!” Allah’a mahsus iki tane sıfat, bunlar. Dolayısıyla, esasen o fâniye ait urba değil, numara-drobu ona uymuyor; fakat tekellüf ile onlara sahip çıkmaya çalışıyor, zorlanıyor. Fiilin kipinden bunlar anlaşılıyor. وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ Orada da Allah, batırdıkça batırıyor, batırdıkça batırıyor, batırdıkça batırıyor; “esfel-i sâfilîn”e kadar yolu var o işin.

   Her dönemde Kârûn ve Sâmirî gibi kimseler Firavun ve benzerlerinden daha tehlikeli olmuşlardır; zira Hazreti Musa ile Firavun arasında kırmızıçizgiler vardır; diğerleri ise, ehl-i nifaktır.

Böyleleri -esasen- deyip ettiklerinde hiçbir zaman samimi değillerdir, münafıktırlar bunlar. Ve münafıklar, kâfirlerin de altındadırlar. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar (dibindedirler). Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145) Evet, Cehennemde en aşağı derekededirler onlar.

“Mütrefîn”, karakter itibarıyla bu türlü insanlardır; dünya adına doymayan ve Hazreti Pîr ifadesiyle -Hayır, Kur’an’ın ifadesine, onun şu şekilde yorum getirmesiyle- “bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih eden” kimselerdir. Hazreti Üstad, bu zamana, “bilerek dünya hayatını ahirete tercih edenler asrı” diyor ve işaret ettiği ayetin, ebced hesabı ile de bu asrı gösterdiğini belirtiyor. Bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih edenler… Sokaktaki insan, nahiyedeki müdür, kazadaki kaymakam, vilâyetteki vali, daha üstündeki ekâbir (büyük başlar) ve senâdîd (önde görünenler); bütün bunlar, bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih ediyorlar. Böyle bir asırda yaşıyoruz.

En tehlikelisi nedir? Bir inkârcı, bir mülhid, bir mütemerrid, bir Materyalist, bir Natüralist bunu yapıyorsa, aklınız biraz kabul edebilir. Fakat “Allah birdir!” diyenler, “Dinin ruhunu ikâme etmek istiyoruz!” diyenler, “İdareye, o ruhu katmak, onun ile o idareyi -bir yönüyle- bir dantela haline getirmek, göz kamaştırıcı bir seviyeye ulaştırmak istiyoruz!” diyenler, bunu yapıyorlarsa (dünya hayatını ahirete bilerek tercih ediyorlarsa) çok aldatıcı olur. Yığınlar, sürüler gibi, koyun sürüleri gibi bu kurtların arkasına takılır giderler. Bilemezler ki, esasen o, tenha bir yere sevk ediyor; birer birer onların hakkından gelmek için onları o tenha vadiye celbediyor. Mesele, dinî argümanların kullanılması olunca camideki cemaat de inanır, Beytullâh’ı tavaf eden de inanır, Ramazan’da oruç tutan da inanır, “savm-ı Dâvud” (günaşırı oruç) tutan da inanır, bütün malını sadaka olarak veren de inanır, “Ben ruhumu Allah için vermeye teşneyim, şehit olmaya âmâde bulunuyorum!” diyen de inanır, varsa şayet!.. İnanırlar, çünkü kullanılan argümanlar, bir yönüyle insanları inanmaya mecbur ediyor.

Rica ederim, biri gelip imamın arkasında, “Aman ön safta, tam imamın arkasında durayım; imama inen sevabın hemen ikincisini ben alayım; onda onu imama indi, onda dokuzu da bana insin!” diyen biri gibi, o hissi sizde uyarmak için imamın arkasında duruyorsa şayet, siz inanmaz mısınız ona?!. Şimdi bu, abdestli mi, abdestsiz mi belli değil ama bu türlü şeyleri gördüğünüz zaman inanırsınız. Onlar da sizin bu inancınızı, bu temayüllerinizi, bu zaafınızı, “hüsnüzan, adem-i itimat”sız tavrınızı değerlendirmesini bilirler; ulaşmaları gerekli olan yere, Makyavelist mülahaza ile ulaşırlar. Bütün gayr-ı meşru vesileleri kullanarak, hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.

Dolayısıyla bunlar, kâfirden daha tehlikelidir. Kârûn, Firavun’dan daha tehlikelidir. Sâmirî, Firavun’dan daha tehlikelidir. Çünkü kırmızıçizgiler vardır, Firavun ile Musâ (aleyhisselam) arasında. Fakat birisi böyle İsrailoğullarından görünüyor ama ayak oyunları ile başka bir yolda yürüyor ise, farklı bir yolda yürüyor ise, aldatıcı bir yolda yürüyor ise, o daha tehlikelidir. O açıdan günümüzde böyle bir tehlike ile -hakiki mü’minler- karşı karşıya bulunuyorlar. İşte, bunun adı “münâfıklık”tır ve belki önemli bir yazıya mevzu yapılması yerinde olur.

Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl öyle bir münafık idi ve belki üç yüz tane de arkadaşı vardı; bunlar, pek çoğu -pek çoğu, hepsi değil- âlem-i İslam’ın “havz-ı kebîr”i içinde eridiler. Ama Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl gibi kimseler, saflarda önde göründüler, Efendimiz Medine’ye teşrif buyurduğunda -edâlı bir ses tonuyla- “Bize buyurun Efendimiz!” dediler. Fakat bildikleri yoldan katiyen ayrılmadılar ve ölünceye kadar da o temerrütlerini devam ettirdiler. Onun için oğlu -Ashâb-ı Bedir’dendir, Abdullah İbn Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl- geldi; “Yâ Rasûlallah! Babamın cenazesine…” dedi. Allah Rasûlü, o münafığın oğlunun hatırına cenazeye iştirak etmek için adım attı; Allah (celle celâluhu) “Dur!” dedi: وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma ve hakkında dua etmek maksadıyla asla kabri başında da durma!..” (Tevbe, 9/84) Evet, “Onun namazını kılma, kabri üzerinde de durma!” dedi, durdurdu; çünkü öbür tarafa kâfir olarak gitmişti.

Ne kadar zaman?!. Yedi-sekiz sene, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm’ın, en mütemerrid insanları değiştiren, değiştirip farklı bir formata sokan o güçlü “insibağ”ı, o münafığa tesir etmemişti. Münafık, öyle tehlikelidir. Onun için, Kur’ân إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar (dibindedirler). Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145) buyurur. Onun için Hazreti Pîr, “Münafık, kâfirden (eşeddir) daha tehlikelidir!” der.

   Şayet bir ülkenin ileri gelenleri nimet, refah ve lüks içinde şımarıkça yaşıyorlarsa, azap o beldenin üzerine hak olur.

Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Bir beldeyi/ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar kötülük işleyip yoldan çıkarlar. Böylece o ülkeye (azap edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz.” (İsrâ, 17/16)

“Biz, bir karyeyi helak etmek istediğimiz zaman…” Cenâb-ı Hakk’ın helak etmeyi istemesi, esasen -şart-ı âdî planında- o istikamette ortaya konacak bir kısım sebeplere muallaktır. Yani “O sebepler var olacak, Ben de o karyeyi helak edeceğim!” demektir; bu, cebrî helak etmek demek değildir. Allah, cebren bir karyeyi helak etmez; fakat o insanlar, şart-ı âdî olarak, iradelerini kullanırlar, daha doğrusu iradelerinin hakkını vermezler; bağışlayın, hayvan gibi hareket ederler. إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi, hatta daha da şaşkındırlar.” (Furkân, 25/44) Dolayısıyla da helaki istihkak ederler.

İşte öyle kimselerin bulunduğu yerle alakalı olarak, Allah (celle celâluhu), وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا “Biz, onların (o karyenin) o mütrefîn olan ehline emrederiz!” diyor. فَفَسَقُوا فِيهَا “Onlar, o mevzuda fısk u fücûra girerler, istikametten ayrılırlar.” “Füsûk”u biliyorsunuz; doğru yolda istikametten ayrılma demektir. “Fevâsiku’l-büyût”, evlerde yaşayan yılanlar, çıyanlar, -bağışlayın- fareler ve sairelere denir. Deliklerinden dışarıya çıktıklarından, kendileri için mahdut olan sınırın dışına çıktıklarından, sınırlarını aştıklarından dolayı, onlara “fevâsık” (fâsıklar) denir. Fâsık; kendisi için takdir edilen sınırın dışına çıkan insan demektir.

Ahsen-i takvîme mazhar olan insana düşen şey, her zaman Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmaktır; onu yeterli bulmayıp rükûa varmaktır; onu da yeterli bulmayıp, alnını yerlere sürmektir. Sonra “Bu da yetmedi!” deyip bir kere daha âdetâ Cenâb-ı Hakk’ın yüzüne bakıyor gibi kalkmaktır. Efendim, “bî kemm u keyf” bakıyor gibi; bî kemm u keyf… “Benden daha ne istiyorsun? Niye iki tane secde?” Bir kere daha secdeye kapanma.. sonra kalkıp O’na selam veriyor gibi, التَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ  “Bütün kavlî (tahiyyât), bedenî (salavât) ve malî (tayyibât) ibadetler Allah’a mahsustur.” deme… Bütün bunlar, O’na karşı tâzimât u tekrimât u tebcilât u takdisâtı ifade eden kelimelerdir/hallerdir.

İşte, fâsık, bunu yapmıyor, esasen ahsen-i takvîme mazhariyetin hakkını vermiyor, ahsen-i takvîme mazhariyet çizgisinin dışına çıkıyor. أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا “Biz, onlara emrederiz, o mütrefîne.” فَفَسَقُوا فِيهَا “Onlar, o sebeple iradelerini o istikamette kullanırlar.” “Fâ”, “o sebeple” manasına “fâ-i sebebiye” veyahut da “fâ-i tâkibiyye”, “Bizim öyle yapmamızın arkasından onlar fıska girerler; kendileri için mukadder dairenin dışına çıkarlar; şehrâhı bırakır, kendilerini patikaya salarlar.” Bir de arkadan bir “fe” geliyor, onun da “fâ-i sebebiye” olması daha kat’î: فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ “Dolayısıyla da o karye…” Zamirin müennes olması da, “karye”ye râci; فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ “Artık o karye hakkında bizim hükmümüz, kazamız, hüküm vermemiz, hak olur!” Hakk’ın hakkı; ihkâk-ı hak, bu. Ne olur o zaman? فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Hak olur da, Biz onun arkasından, onların altlarını üstlerine getiririz!”

   Mustafa Sabri Bey, “Bir mübtedînin Mutezilî olmaması ve bir müntehînin de Cebrî olmaması mümkün değildir.” der; fakat en güzeli İmam Mâturidî’nin orta yolunu esas almak olsa gerektir.

Şimdi ayetin icmâlen mealine bakınca, meselenin hangi çizgide cereyan ettiğini görüyorsunuz. Yani; mesele geliyor gidiyor, yine insana, insanın iradesine, onun temayüllerine, o mel’un olan “nefs-i emmâre”sine ve “hevâ”sına bağlanıyor. Daha doğrusu, kalbin menfezlerinin şeytana açık bulundurulmasına, melekûtî âleme ve meleklere kapalı bulunmasına -bir yönüyle- bir ceza olarak altları üstlerine getiriliyor.

Biz, “cebr”e inanmıyoruz. “Kul, fiilinin hâlıkıdır.” da demiyoruz. Onu demediğimiz gibi, “İnsanın iradesi yoktur; insan, eli-kolu bağlı bir ‘mecbur-i mutlak’tır, mutlak bir cebir içindedir!” de demiyoruz. “Cebr-i mutlak” deniyor ona. Onun bir hafifi “cebr-i mutavassıt” ki, Eş’arîlerin esas aldıkları görüş oluyor.

Antrparantez: İnsanların belli bir ufku aştıktan sonra, bir yönüyle kendi iradelerinin minnacıklığı, damla olması ve Meşîet-i İlahiyenin esas, derya olması hakikatini, kendi iradelerinin bir zerre olması ve Meşîet-i İlahiyenin bir güneş olması gerçeğini vicdanlarında tam, derinlemesine duyduklarından dolayı meseleye bakışları farklı olabilir. Mustafa Sabri Bey’in “Mevkifu’l-Akl ve’l-Âlem Min Rabbi’l-Âlemîn” kitabında ifade ettiği gibi veya “Tahte Sultâni’l-Kader” kitabında ifade ettiği gibi, “Bir mübtedînin Mutezilî olmaması ve bir müntehînin de Cebrî olmaması mümkün değildir.”

Bir mübtedînin, bir çocuk akıllının Mutezilî olmaması zordur. “Ben yaptım, ben ettim! Benim yaptığımı onlar, rüyalarında bile görememişlerdir! Bakın neler kazandırdım, neler kazandırdım!” Bu, mübtedî, çocuk akıllı, bir akılsız, ahmağın tekidir; bunun Mutezilî olması kaçınılmazdır. “Kul, fiilinin hâlıkıdır!” diyor bu.

Fakat bir müntehînin, bir yönüyle, en azından cebr-i mutavassıt olması da kaçınılmazdır! Neden? Gerçekten görüyorsun ki esasen sana düşen, şart-ı âdî planında, bir şeye hafif bir temayül. Hafif bir temayül; yani tarafeyn arasından bir tanesini tercih etme gibi, “tesâvi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den -Yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan “iki şey ortasında birini tercih etme” gibi bir şey.. bir kader-dengi değerlendirme gibi bir şey. Bunu görünce de diyorsun ki: “Ben, Mutezilî değilim; demek ki benim bir katkım var burada; bu minnacık katkıma karşılık, Allah (celle celâluhu) Kendi azametine uygun bir tasarrufta bulunuyor!”

Yine antrparantez ifade edeyim; zaten Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraât-ı sübhâniyesi de böyle değil mi? Rica ederim, şimdi muvakkat bir hayata mukabil lütfedileni düşünün. Elli sene, altmış sene, ortalama yaş, şimdiki insanlar için. Eskiden ne kadar yaşıyorlardı, bilmem; şimdiki insanlar için altmış, yetmiş, seksen, doksan. Dünyada yüz otuz, yüz kırk yaşına giren bir insan varsa şayet, o, gazetelere mevzu oluyor. Altmış-yetmiş sene nedir? Şimdi o yaşta, Fakir’in yaşında olanlara sorsanız -Halk ifadesiyle diyeyim mi; diyeyim mi, sıkılır mısınız?- “Vız gelir, tırıs gider!” diyeceklerdir. Hiç farkında değilsin; sen dün annenin kucağında tekme vuruyorsun, “Meme, meme!” diyorsun; bir gün memeyi mamaya çeviriyorsun; bir gün mamayı yemeğe çeviriyorsun; hiç farkına varmadan, bir gün de bakıyorsun ki, öbür âlemin ışıkları yanıp sönmeye başlamış. Bir diyâr-ı âhere, bir meyelân-ı şevk-engiz, senin içinde uyanmaya başlamış, hiç farkına varmadan.

Şimdi böyle muvakkat bir hayat… Fakat bu, değerlendirildiği zaman ne büyük netice lütfediliyor. Bakın muvakkat hayat değerlendirildiği zaman Allah, Cenneti ihsan ediyor ki “Dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, o Cennet hayatının bir saat hayatına mukabil gelmiyor.” Dünyanın binlerce sene -“binlerce” deyince, milyon, milyon, milyar sene- hayatı Cennetin bir saatine mukabil gelmiyor.

Evet, bu dünyanın milyonlarca senesi, Cennetin bir saatine mukabil gelmiyor. Şimdi neye, Allah, neyi veriyor?!. Sen ne veriyorsun, O (celle celâluhu) sana ne veriyor?!. Onun ötesinde de buyuruyor ki: “Ben, size şunu, şunu, şunu verdim; Benden istediğiniz başka bir şey var mı?” Bayılmış, kendilerinden geçmişler. Bir dünyanın zevkine, sefasına, debdebesine bakıyorlar, bir de Cennete. Âdetâ bir Kârûn gibi veya Zülkarneyn gibi ya da Büyük İskender gibi, şarktan garba gûna-gûn dünyada hâkimiyet bayrağı dalgalandırmış insan bile bir Cennete bir de bütün geride kalanlara dönüp bakınca, diyor ki “Bunun bir dakikasına mukabil gelmez! Ne isteyeceğiz ki biz, her şeyi vermiş!”

   Allah (celle celâluhu) engin rahmet ve keremiyle bir damlaya deryaları lütfediyor, bir zerreye güneşler vermekle mukabelede bulunuyor.

Bununla beraber, Hazreti Rahman ü Rahîm, “Ben sizden razıyım!” diyor. İşte o “Ben sizden razıyım!” demesi, nasıl bayıltan bir nimet ise, insan vicdanının duyması açısından!.. Yani, şimdi bî kemm u keyf, Cenâb-ı Hak, size “Sizden razıyım!” dese; enbiya-ı ızâma ve bazı büyüklere dediği gibi; mesela Cüneyd-i Bağdâdî’ye, mesela İsmail Hakkı Bursevî’ye. O, “Netâicü’l-Efkâr”ında ifade ediyor; Cüneyd-i Bağdâdî de ifade ediyor. Cenâb-ı Hak, tenezzülât-ı Sübhâniyesi ile dese ki, “Ben, sizden hoşnudum! Sizi Ben, maiyetime, riâyetime, kilâetime, vekâletime alıyorum!” Bunu doğrudan doğruya duysanız, kanatlanır uçarsınız o zaman. İşte orada, oraya göre, o vicdanın derinliği ile duyacaksınız, buraya göre değil.

Orada maddî yapınız nasıl değişiyor?!. İhtiyarlamayan bir maddî yapı.. Cehennemde yanarken, cayır cayır yanarken, kül olmayan bir yapı… Ne ise, o?!. Buradaki atomlardan, elektronlardan, nötronlardan, protonlardan, partiküllerden değil. Neyden yaratıyorsa sizi, madde-i asliyesiniz ne ise, “eter” ötesi şeylerden, “esir” ötesi şeylerden, âdeta gen gibi kendi hususiyetinizi esas almak üzere yaratıyor. Siz, sizin, siz olduğunuzu hissederek, siz gibi tecessüm ederek var ediliyorsunuz; fakat Allah (celle celâluhu) ayrı maddeler kullanarak, sizi, siz ediyor. “İlm-i İlahî”de vücudunuz farklı şekilde idi; fakat haricî vücûd nokta-i nazarında farklı şekilde oldu. “Ruh âlemi”nde farklı şekilde idiniz, “Kâlu: Belâ!” (“Dediler ki: Evet, Rabbimizsin!”) zamanında; fakat bu hâricî vücûd nokta-i nazarından farklı oldunuz. Bir farklılık da orada yaşayacaksınız.

Şimdi öyle bir hayatı duyacaksınız ve diyeceksiniz ki: “Dünyanın milyonlarca sene hayatı, bunun bir saatine mukabil gelmez!” Bu neyi gösteriyor? Huluk-i İlahîyi gösteriyor: Allah (celle celâluhu) bir damlaya deryayı lütfediyor. Derya ne? Deryaları… Bir zerreye güneşi… Güneş ne? Kehkeşanları, Allah (celle celâluhu) lütfediyor. Bu, bir âdet-i Sübhâniye.

Şimdi şart-ı âdî planında, “Tesâvi-i tarafeyn”den (veya mütesâvi’üt-tarafeynden) ibaret bir yerde, kader-dengi değerlendiriyorum!” mülahazası ile, bir insanın bir tercihte bulunması sadece… Fakat o, isabetli tercih ise şayet, o isabetli tercihte bulunmasına karşılık, Allah, kabirde, ona ayrı bir mutluluk yaşatıyor. Münker-Nekir geldiğinde, “Yahu buna ne soracaksınız? Adam cevabını hazırlamış, gelmiş; dili hep o cevap ile لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarıyla dönüyor.” diyorlar. Hayata gözlerinizi kapadığınız zaman ve o zamana kadar لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demişseniz, öyle gidersiniz ve oraya gittiğiniz zaman vird-i zebân olarak da hep diliniz onu tekrar eder.

Rahmetli Ahmet Feyzi gibi, tebessüm ederek gidersiniz: Herhalde Hazreti Azrail’i gördü: “Ben geldim!” “Aman efendim, hoş geldin, safâ geldin! Ben de bu ânı bekliyordum zaten. Bir diyâr-ı âhere, öyle bir meyelân-ı şevk-engiz vardı ki içimde!.. Bir an evvel… Sevdiğime ne zaman kavuşacağım, o şeb-i arûsu ne zaman yaşayacağım!” Mevlana için diyorlar ya hani!.. Dolayısıyla, tebessüm ettiğini bizzat gördüklerini iki zat bana söyledi; kendi kendime, “Gidip neden bakmadın o temiz çehreye bir!” dedim. Cenaze namazını da ben kıldırdım o zâtın.

Evet, öyle bir çehre ile oraya girmiş insana melekler bakınca, ne soracaklar ona? “Yahu arkadaş, biz çekip gidelim, bu adam dopdolu gelmiş zaten buraya!” diyecekler herhalde. Belki yine diyeceklerini diyecekler ama alacakları cevabı da Allah’ın izni ve inayetiyle alacaklar. Ve bu, o Berzah hayatı -“Elli bin sene” deniyor bir yerde, o Berzah hayatına- O’na (celle celâluhu) ulaşma adına bir yönüyle bir pusula olacak; aynı zamanda bir peyk olacak, bir projektör olacak. Öyle mü’minler, hep o aydınlık içinde sürekli O’na doğru yürüyecekler, tâ Mahşere kadar O’na doğru yürüyecekler.

Oraya gidince de zaten bir yönüyle ümitleri tam olarak gidecekler. Amelleri terazinin bir kefesine konunca, Allah’ın izniyle ağır basacak. إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ * نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ * نُزُلاً مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup, sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler: (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin! Biz, dünya hayatında olduğu gibi (burada) Âhiret’te de sizin yakın dostlarınızız. O Cennet’te canınız her neyi çekerse onu hazır bulacak, orada istediğiniz her şeyi elde edeceksiniz; affı, bağışlaması ve bilhassa mü’minlere karşı hususî merhameti pek bol Allah tarafından bir ikram olarak!..” (Fussilet, 41/30-32 ) Bunlar ile, melekler, muştulayacaklar onları.

Cenâb-ı Hak, öyle etsin!.. O küçük irademizi, minnacık irademizi, deryaları peyleme istikametinde değerlendirmeye Allah muvaffak eylesin!.. Birilerinin, deryalar kadar zannettikleri kendi iradelerini damla istikametinde kullanmalarına mukabil.. yani; ucuza, bir mahluk gibi ucuza peylenmelerine mukabil.. daha net; bir saraya, bir villaya, bir filoya kullanmalarına mukabil, onu Allah’ın rızasına, Cenâb-ı Hakk’ın likâsına iştiyak istikametinde kullanmak, öyle bir kazanımdır ki bin tane dünya verilse, bunun yerini tutmaz!

   “Lezâiz çağırdıkça ‘Sanki yedim!’ demeli; ‘Sanki yedim!’i düstur eden, bir mescidi yemedi!” Hususiyle günümüzde iktisat etmeli ve muhtaçların imdadına yetişmeli!..

Esas “mütrefîn”, onlar. Bu cemaate “mütrefîn” nazarıyla bakmak, doğru değil. Fakat bir yönüyle, “israf” da “itrâf”a (aşırılık ve lükse) açılan bir yoldur. Bir insan, sadece vücudunun ihtiyacı olan kaloriyi/vitamini almalı; bunun dışında… Onun için, Hazreti Pîr iki cümle ile ifade eder meseleyi: “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’ın ifadesiyle de “Alacağın gıda senin, vücudunun ihtiyacı kadar olmalı!.. Ve midende suya da yer bırakmalısın, havaya da yer bırakmalısın!” Zannediyorum bu, hıfzıssıhha açısından, hekimlerin de üzerinde duracağı bir husustur esasen. Ve günümüzde bu “çok yeme”, “çok içme”, “çok yatma” mevzuu, insanlık için çok ciddî problemler oluşturmaktadır ve değişik hastalıklara sebebiyet vermektedir. Bu açıdan, hani bize ve cemaatimize dense dense, şöyle denir; Allah sorsa, onu sorar: “İsraf ediyordunuz. Günde iki defa yemek vardı.. veya üç defa yiyecekseniz, sadece açlığı giderecek iki kaşık alsaydınız!”

Hususiyle günümüzde binlerce insan -bin-ler-ce in-san- ihtiyaç içinde. Bunlar, içeriye atılmışlar; gelirleri varmış, kesilmiş. Çocukları var evde, hanımları var evde veya hanımlarını çocuklarıyla beraber içeriye atmışlar, beyleri dışarıda. Bunların beş kuruşluk gelirleri yok. Bir yerden kendilerine bir şey ulaştırılmazsa, onlar -zannediyorum- o bir lokmayı bile bulamıyorlar, bir lokma ekmeği bile bulamıyorlar. Şimdi böyle bir dönemde, tam bir iktisat ile yaşamak lazım. İktisat Risalesi’nde Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, tam bir iktisat düşüncesiyle, sadece açlığı giderecek kadar, vücudun ihtiyacı olan vitamini, proteini, kaloriyi alacak kadar bir şeyle iktifa etmek lazım. Hani, “Sanki Yedim” camii var ya!.. Hazreti Üstad, onu yaptıranla alakalı “O adam ‘Sanki yedim!’ demeyi adet/düstur edindi, koca bir camiyi yemedi!” diyor.

Efendim, “Sanki yedim!” demeli, “Sanki yedim!” demeli, “Sanki yedim!” demeli… Ve bir miktar ayırarak, muavenet duygusuyla, inayet duygusuyla, o aç, susuz, hiçbir şeyi olmayan kardeşlere ulaştırmalı!.. Böyle bir dönemde, onların imdadına koşmalı!..  Efendimiz’in de çok defa, Ashâb-ı Suffe’nin imdadına koştuğu gibi… Eline bir şey geçince, hemen Hazreti Ebu Hüreyre’yi çağırıp, “Çağır fakirleri!” diyor. Yüz tane mi, iki yüz tane mi, üç yüz tane mi, Suffe’de kalanları çağırıyor. Bazen sayıları o kadar bile olmuş; “Çağır onları, yesinler!” buyuruyor. “Çağır onları, yiyecekleri şeyden yesinler!” mülahazasıyla hareket etmek, “Peygamberler Yolu”dur. Böyle bir dönemde, birileri açken, susuzken, ızdırap içindeyken.. onların giyecek bir elbiseden başka bir şeyleri yokken.. o da yırtıldığı zaman yenisini alacak imkânları yokken… Bizim kat kat elbisemizin olması, gardıroplarımızın birkaç elbise ile donatılmış bulunması, aynı zamanda ambarlarımızın dopdolu olması, teknelerimizin her an bizim için hamurlar ile dolup taşması, çanakların fokur fokur bizim için kaynaması, Cenâb-ı Hakk’ın affedeceği şey değildir. Ve bu, “itrâf”a açılan bir yoldur. İnsan, bu istikamette “teref”e (rahatlığa, bolluğa ve şımarıklığa) açılır ise şayet, hafizanallah, gider o “mütrefîn”den olur ve Allah da helak eder.

Şimdi bunun kadrini bilerek, bu dönemde o kardeşlerimizin imdadına koşmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Kendi yememizi-içmemizi de, bir kaba, bir öğüne veya kaşığın ucuyla bir şeyden bir tane, öbür şeyden de bir tane -onun da hatırı kalmasın- almaya göre ayarlamalı. Çünkü alışmamışız; ona alışacağımız âna kadar!.. Bir çorba yeter; bir un çorbasının içine ekmek doğrarsın, yersin; vitaminini de alırsın, proteinini de alırsın, kalorini de alırsın, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir de bunun yanında bir çay içersen, bir de içine bir şeker atarsan bunun, o zaman glikozunu da alırsın. Alırsın ve bunun dışında eline geçen şeyleri de senin için “ebedî bir sermaye” olabilecek bir yolda kullanırsın!..

Verirsin, verirler; verirsin, verirler!.. Bu “Verirsin!”de seninki yine damla; “Verirler!” ise, derya; verirsin zerre, verirler güneşler, kehkeşanlar!.. Cenâb-ı Hak, böyle yaşamaya muvaffak eylesin!..

KIRIK TESTİ: İSTİKBAL ENDİŞESİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Geleceği düşünme, onu garanti altına alma hususunda tasalanma ya da ileride vuku bulması muhtemel hadiselerden dolayı meraklanma, kaygı duyma, hatta bir kısım menfiliklerin olabileceği mülahazasıyla kederlenme demek olan “endişe-i istikbal” az ya da çok her insanda bulunan bir duygudur. Evet, âhirete ait işleri kolayca yapabilmesi için insanın fıtratına konulan merak, muhabbet, hırs ve inat gibi hislerden biri de “istikbal endişesi”dir.

   Gelecek Kaygısı

Bu his insana, âhireti düşünmesi, Cennet’e ve âhiret nimetlerine kavuşmak için gayret göstermesi, Cehennem’den korkması ve ölüm sonrasındaki azaplardan kurtulmaya çalışması için verilmiştir. Heyhat ki, insanların çoğu, nazarlarını daha yakın gördükleri zaman birimlerine dikmiş; yarın, önümüzdeki hafta, gelecek ay, ertesi sene, on yıl sonra… hesapları üzerine yoğunlaşmış ve bu hayatı ebedî kabul edercesine, istikbal endişesini bütün bütün dünya ile alâkalı işlere yönlendirmişlerdir. Bugün insanlar genellikle, “Yarın ne yaparım?” “Hangi üniversiteyi kazanırım?” “Okul bitince hangi mesleğe atılırım?” “Hangi müessesede iş bulurum?” “On sene sonra bir ev alabilir miyim?” “Emekliliği müteakiben nerede yaşarım?” “Bu çocuk da evlenip gidince bana kim bakar, ne yer ne içerim?” türünden sorularla meşgul olmaktadırlar.

Hususiyle gençlik yıllarında kendini iyice hissettiren gelecek kaygısı, insanı hem kendisinin hem de eş-dostunun, çoluk-çocuğunun istikbaliyle alâkalı ümit ve endişeler arasında sürükler durur. İnsanları kandırmak için her türlü hileye başvuran şeytan ve hep kötülükleri dayatan nefis de bu duyguyu devamlı surette körükler; “Ne olacak senin halin.. ne yiyip ne içeceksin.. sonra kim bakar sana?!. Ya çocuklarının durumu, onların yurt yuva kurması, meslek sahibi olması… Aman boşta kalma, el açacak duruma düçar olma!..” gibi endişeleri tetikler. Hadis-i şerifin ifadesiyle, gece vakti sırf Allah rızası için tatlı uykusunu bölmek ve teheccüde kalkmak isteyen kimselerin yüzlerine üfürüp “Uyu, uyu!..” diyen ve onların gecelerini nurlandırmalarını asla çekemeyen şeytan, insanların âhirete müteveccih yaşamalarını da kaldıramaz ve onları şu muvakkat dünyanın değersiz kuruntularıyla oyalamaya çalışır: “Yarınını düşün, geleceğini karartma!” der durur.

Hafizanallah, şeytan her zaman birkaç yerde birden çeşit çeşit bubi tuzakları kurar, insanı biriyle olmazsa diğeriyle avlamayı dener; mesela, kendi geleceğini düşünmeyen kimseleri aile fertlerinin istikbaliyle kandırır. Fakat, bu gelecek düşüncesini hep dünya hayatıyla sınırlar, âhiret de bir istikbaldir ama onu akla getirtmemek için uğraşır. Bundan dolayıdır ki, bir mü’min sürekli istiâzede bulunmalı (şeytanın şerrinden Allah’a sığınmalı) ve bu istikamette her zaman “Rabbi euzü bike min hemezâti’ş-şeyâtîn ve euzü bike rabbi en yahdurûn – Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, dürtülerinden, fitlerinden ve onların hep yanımda bulunup beni yanlış şeylere sevketmelerinden Sana sığınırım!” (Mü’minun, 23/97-98) demelidir.

   Hangi İstikbal?..

Evet, çoğu zaman şeytan hislerimizin gerçek rengini karıştırıyor, ruh dünyamızın güzel atmosferini bozuyor; biz Allah’a müteveccihen dosdoğru giderken, o niyetimizi bulandırıyor, bakışlarımızı kaydırıyor, bizi yolumuzdan alıkoyuyor ve başka değersiz şeylerle oyalıyor. Fakat, bazen de bir kısım insanlar, bazı beklentilere giriyorlar, “görüleyim, bakılayım, düşünüleyim” mülahazalarına takılıyorlar. Ekserisi havadan nem kapan böyle kimseler, umumiyetle umduklarını bulamıyorlar; kimi zaman da belki bazıları itibarıyla gadre uğramış oluyorlar. Sonunda, gelecek kaygılarıyla ve kendi başlarının çaresine bakma mülahazalarıyla doluyorlar. Bu şekilde istikbal endişesine düşüp o endişeyi kendi başına giderme yolunu seçen kimseler, daha başkalarına da kötü örnek oluyor ve onları da bir yanlışlığa sürüklüyorlar.

Bu meselede, öncelikle kendini bir mukaddes gayeye adamış insanlara çok büyük vazifeler düşüyor. Adanmışların, kendi adlarına hep en büyük istikbali, yani âhireti düşünmeleri gerektiği gibi, beklenti içinde bulunan kimseleri de görüp gözetmeleri, beklentilerini belli ölçüde ve meşru dairede yerine getirmeleri ve onların nazarlarını da âhirete tevcih edip sadece iman hizmetini düşünmelerini sağlamaları icap ediyor. Vefalı ve sâdık bir arkadaş olmanın gereğini ortaya koymaları, onları nefis ve şeytanla başbaşa bırakmamaları ve kalbi dumura uğratan dünyevî meşgalelere terk etmemeleri gerekiyor. Hazreti Osman’ın ifadesiyle, “Dünyaya ait gelecek kaygısı gönlü karartır; âhiretle alâkalı istikbal endişesi ise kalbi nûrlandırır.” Öyleyse, adanmış ruhların, zaman zaman sendeleyen ve yolda yürürken tökezleyen kardeşleri hakkında böyle bir kalb ölümüne rıza göstermemeleri ve onların endişe hislerini âhiretle ilgili, ulvî ve neticesi açısından çok semereli meselelere yönlendirmeleri lazım geliyor.

Evet, her insan az ya da çok gelecek kaygısı taşır; fakat bu, bazı kimselerde vehim ve hastalık derecesine varır. Öyle ki, bazıları, rızkın Rezzâk-ı Hakikî tarafından gönderildiğini unutmuşçasına iâşe derdine düşerler ve şayet, birkaç ay, birkaç sene idare edecek birikimleri yoksa telaşlanırlar. Hayatı halk eden Mevlâ-yı Müteâl’in hayat için rızık da yarattığını akletmezler. Yarına çıkmaya hiçbir garantileri olmadığı halde, yarınları, sonraki ayları, müteakip yılları düşünürler. Gerçi, esbab dairesinde yaşadığımız için sebepleri yerine getirmek ve plan-program isteyen meselelerde fıtrat kanunlarını gözetip belli bir düzene göre adım atmak tabiîdir ve takip edilmesi gereken bir yoldur. Ne var ki, her canlının rızkını vermeyi taahhüd eden Cenâb-ı Hakk’ın vaadine itimat etmezmiş gibi, endişe hissini tamamen dünyevî istikbale harcamak da çok yanlıştır; bir mü’minde mutlaka bulunması gereken tevekkül anlayışına da zıttır.

Aslında, ömrünü bütün bütün su-i istimal etmeyen her insanın dünyevî rızkı garanti altındadır; Rezzâk-ı Hakikî vaad etmiştir, mutlaka herkesin rızkını verecektir. Asıl üzerinde durulması ve endişe edilmesi gereken husus âhiret hayatıdır; çünkü, ebedî saadet, garanti altına alınmış değildir. Şayet insan, geleceği için tasalanacaksa, öyle ya da böyle, nasıl olsa gelip geçecek olan muvakkat dünya hayatı için değil, kendisinin ebedî saadetine veya sonsuz şekavetine dönüşecek olan âhiret yurdu için tasalanmalı ve hep ölümle başlayıp kabir hayatıyla devam eden, mahşer, mahkeme-i kübra ve sırat gibi durakları bulunan en büyük istikbali düşünmelidir.

İnsan, tabiatına yerleştirilen gelecek kaygısını yaratılış hikmetine uygun olarak değerlendirmeli; bu his sayesinde, dünyanın geçiciliğini farketmeli, imtihan yurdunda olduğunu bilmeli ve ebedî bir hayat için hazırlanmalıdır. O, “Yarın ne yiyip içeceğim?” ya da “Seneye nerede olacağım?” gibi sorulara cevap aramaktan ziyade, “Acaba son yolculuğa hazır mıyım? Mü’mince ölebilmem için en büyük vesile olan tahkikî imanı elde edebildim mi? Azığımda kabrimi nurlandıracak teheccüd aydınlığına da yer verdim mi? Mahşer meydanında Arş’ın gölgesinde serinleyecekler arasında bulunma keyfiyetine erebildim mi? Bütün kul haklarından sıyrılıp geride görülmemiş bir hesap bırakmadan mizanın başına gidebilecek miyim? Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Livaü’l-hamd”i altında ben de bir yer tutabilecek miyim? Sırat’ı geçip Cennet’e yürüyebilecek ve sâlih kulların arasına girebilecek miyim? Acaba ben de Cemâlullah’ı görme ve rıza-yı ilahîyi duyma şerefine nâil olabilecek miyim?” diye düşünmeli ve bu hususların endişesini taşımalıdır.

   Bir Kalb Hastalığı: Tûl-i Emel

Ne var ki, insanın zaafa açık noktalarından birisi olan “tûl-i emel” duygusu, endişe-i istikbalin yüzünü âhiretten dünyaya çevirmekte ve insanın buradaki arzu, istek ve beklentilerden sıyrılıp ötelere müteveccih yaşamasına mani olmaktadır. Gelecek kaygısının sadece bu hayatla sınırlıymış gibi algılanmasına sebebiyet veren hususların başında “tûl-i emel” gelmektedir. Tûl-i emel; hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmak; sonu gelmez isteklerin, bitmez tükenmez arzuların, önü alınamaz hırsların ve tamahın peşine düşmek demektir.

Evet, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in, “Dört şey şekâvet (bedbahtlık ve hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması, kalbin katılaşması, tûl-i emel ve dünya hırsı.” buyurarak ümmetini ikaz ettiği tehlikelerden biri de tûl-i emeldir. Allah Rasûlü, bir başka zaman da “İnsan yaşlansa da ondaki iki duygu hep genç kalır: Bunların birisi dünya sevgisi, diğeri de tûl-i emeldir!” sözüyle, beşerî arzuların bitip tükenme bilmediğine ve nefsin dünyevî güzelliklere bir türlü doymadığına dikkat çekmiştir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Hakkınızda en çok korktuğum husus heva-yı nefse uymanız ve tûl-i emele düşmenizdir. Hevaya uymak hakkın önünü keser, tûl-i emel ise âhireti unutturur.” buyurduğunu nakleden Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) şu sözlerle mü’minleri tûl-i emele karşı uyarmış ve istikbal endişesinin hangi yönde olması gerektiğine işaret etmiştir: “Dünya size arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has çocukları var. Siz âhiretin evladı olun; zinhar, dünyanın çocukları olmayın. Zira, bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok!”

Haydar-ı Kerrar’ın bu nasihatını duyan bir Hak dostu, onu değerlendirerek şöyle demiştir: “Demek, dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor; öyleyse, arkasını dönene teveccüh eden ama yönelene sırt çeviren kimseye şaşmalı değil mi!..”

Diğer taraftan; ölümü düşünüp dünyanın fânî olduğunu mülahaza etmek ihlası kazanmanın mühim bir vesilesi olduğu gibi, tûl-i emel de sadece bu hayatı gözetmenin, istikbal endişesini yalnızca dünyevî yarınlara hasretmenin, riyanın ve ihlassızlığın en önemli sebebidir.

İnsan bazen gençliğine, sağlığına, servetine ve makamına güvenir; rahat ve rehavet içinde yaşayıp gidiyorken ölümü çok uzak görür. O yer yer elindeki imkanların kaçıp gitmesinden korksa da, kendisinin de bir gün göçüp gideceğini düşünmez; hatta ölümü hiç aklına getirmemeye çalışır, ondan bahsedilmesinden bile rahatsızlık duyar. Halbuki, ölümün ne zaman kimin kapısını çalacağı belli değildir; nice genç ve sıhhatli insanlar vardır ki, hiç beklenmedik bir anda, yakınlarına “elveda” bile demeden ebedî âleme irtihal etmişlerdir. Şu halde, mü’min bu dünyada bir misafir gibi yaşamalı ve her an öteler ötesine yürümeye hazır olmalıdır.

Nitekim, bir gün, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), Abdullah İbn Ömer’in (radıyallahu anh) omuzundan tutmuş ve ona “Dünyada bir garib gibi yaşa veya bir yolcu gibi ol! Daha ölüm gelip çatmadan kendini kabir ehlinden say!” buyurmuştur. Ömrü boyunca bu nasihate muvafık yaşayan İbn Ömer (radıyallahu anh) hazretleri de, her fırsatta Allah Rasûlü’nün ikazını hatırlatarak şöyle demiştir: “Akşama erdin mi, sabahı bekleme; sabah edince de akşama ulaşacağını umma. Sıhhatin yerindeyken hayırlı işler yapmada acele et; hayatını ölüm ve sonrası için azık tedarik ederek değerlendir.”

   Adanmışlığın da Dereceleri Var!..

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüssalâvâti ve eblağutteslîmât) ve Ashâb-ı Kiram’ın tûl-i emelden uzak durma ve ölüme hazırlıklı olma mevzuundaki tavsiye ve uyarılarından dolayıdır ki, selef-i salihîn efendilerimiz istikbal endişesini bütünüyle âhiret yörüngeli olarak anlamış ve bu dünyaya ait gelecekle alâkalı beklentilerden olabildiğine arınmışlardı. İmam Gazâlî Hazretleri’nin naklettiğine göre; onlardan kimisi yazın kış için, kışın da yaz için hazırlık yapar, bir sene yetecek erzakı derledikten sonra artık kendisini ibadete salardı. Bazısı, daha yaz mevsimindeyken kışı düşünmeyi bile tûl-i emel sayar; yazlık elbisesi varsa, kışlık alıp bir kenara koymayı asla aklına getirmezdi. Kimisinin ümidi sadece bir gün bir geceydi; onun ötesiyle meşgul olup rızık biriktirmeyi dünya sevgisi kabul ederdi. Aralarında başka bir grup daha vardı ki, onlar bir saat sonraya kalmayı bile düşünmezlerdi; Rehber-i Ekmel’in abdest almak için az ilerideki suya giderken önce teyemmüm yapmasını ve merakla kendisine bakanlara “Suya yetişeceğimi nereden bilebilirim?” demesini delil sayar ve her zaman Azrail Aleyhisselam’la karşı karşıya gelmeyi beklerlerdi.

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), Muaz b. Cebel’e (radıyallahu anh) imanın hakikatini sorduğunda, büyük Sahabî “Ölümü öyle yakın görüyorum ki, her adımımdan sonra ikinci adımı atamayacağımı zannediyorum!” demişti. Evet, selef-i salihînin ekserisi, bu mülahazaya göre yaşamış ve ayaklarının biri hep ahiret yamaçlarındaymış gibi davranmışlardı. Öyle ki, belki her insan tûl-i emelden uzak bulunduğunu ve emelinin kısa olduğunu zanneder. Oysa, onlar bunun ancak amellerle belli olacağına inanmış ve insanın sadece senede bir defa muhtaç olacağı bir şeye ehemmiyet vermesini bile uzun emelli oluşuna delil saymışlardı. Bir insanın emelinin kısalığına onun hayır yapmadaki aceleciliğini hüccet kabul etmişlerdi.

Demek ki, tûl-i emel meselesinde de insanlar, her an ölümü bekleyip gelecek kaygısına hiç düşmeyeninden yalnızca bir senelik erzak tedarik edip ötesini dünyaperestlik sayanlarına kadar derece derecedirler. Bunların herbiri için nezd-i ilahide bir mükafat ve mertebe vardır; tabii ki, emeli bir aylık olan kimse ile, bir yıl sonrasını da hesaba katan insan bir değildir.

Aynen öyle de, adanmışlığın da pek çok mertebesi vardır. Bazı fedakâr ruhlardan yarınlarını hiç düşünmemeleri beklenebilir; fakat, bir kısım kimselere de bu konuda daha müsamahalı davranmak ve onların zaaflarını gözetmek gerekir. Çünkü, herkes tabiat-ı hayvaniye, cismaniye ve bedeniyeden sıyrılamaz. Her insan tam bir adanmışlıkla dava düşüncesine konsantre olamaz; bu ululazmâne bir haldir, herkese müyesser değildir. Öyle adanmış ruhlar vardır ki, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım!” der ve istikbal hesabına olan bütün endişeleri kalblerindeki iman ateşiyle yakıp kül ederler.. ya da ellerini açar, “Allahım, vücudumu o kadar büyüt ki Cehennem’i ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın!” çığlıklarıyla semavâtı titretir ve tasa, kaygı, gam, keder, korku hislerinin hepsini şefkat duygusuna kurban ederler.

Bu ruh yüceliği, ufkumuzu aşkın bir haldir ama adanmışlığın bizim seviyemizdeki insanlara gelinceye kadar daha alt perdeleri de söz konusudur. Bazı kimseler, belli ölçüde dünyadan ve dünyanın nimetlerinden de istifade etmek isterler; evlenirler, bir yuva kurarlar, çoluk-çocuğa karışırlar ve Allah’ın verdiği imkanları iyi değerlendirir, mal-mülk sahibi de olurlar. Fakat, imanlarıyla bütün bu nimetleri daha bir nemalandırır ve âhiret azığı olarak amel defterlerine yazdırırlar. Bu gayeye matuf olarak, “Ben bir adanmış olduğum gibi, ailem ve malım mülküm de bu yola adanmıştır; ihtiyaç olduğu zaman hiç tereddüt etmeden bütün varlığımı fedâya hazırım!” derler. İşte, bu da bir çeşit adanmışlıktır ve bunun da umumi manada aynı kategori içinde mütalaa edilmesi lazımdır. Çünkü, İslam, ölümü unutturmayacak, ibâdetten alıkoymayacak, harama yer vermeyecek ve bu hayatı âhiretin önüne geçirmeyecek ölçüde dünyalık talebine cevaz vermiştir. Bu hususta, bazı insanlara azîmet çizgisi gösterilse bile, bir kısım kimselere de ruhsatlar zaviyesinden muamelede bulunmak gerekebileceği unutulmamalıdır.

Bu itibarla, istikbal endişesi mevzuunda herkes kendi konumu ve hali açısından değerlendirilmeli, insanların tabiatları ve zaafları da nazardan dûr edilmemeli ve her insana özel durumuna göre teklif-i mâlâyutâk olmayacak bir hedef gösterilmelidir.

Belki adanmış ruhlar arasında zirveyi tutanlar, her an ölüme hazırlıklı olmalıdırlar. Şayet akşama kadar yaşarlarsa, iman dairesi içinde ve mümkün olduğu kadar Allah’a itaat üzere akşamladıklarından dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükretmelidirler. O günü de imanlı olarak geçirdiklerine, gündüzü zayi etmeyip ondan da nasiplerini aldıklarına, âhiret yatırımı sayılabilecek bazı hayr ü hasenâta muvaffak olduklarına ve öteler için biraz daha azık edindiklerine sevinmelidirler. Eğer sabaha ulaşabilirlerse, gündüz için düşündükleri aynı şeyleri gece için de mülahazaya almalı ve kalblerini yarınlar beklentisinden arındırmalıdırlar. Buna muvaffak olamayanlar da, en azından istikbal endişesini dengelemeye gayret göstermeli; onun yüzünü kabirden sonraki hayata ve teminat altında olmayan ebedî istikbale çevirmelidirler. Madem ki, Rezzâk-ı Hakîki, dünyada inanan inanmayan herkese rızk vermeyi taahhüt etmiş, ahiret rızkını ise, sadece hakikî mü’minlere tahsis etmiştir; öyleyse, insan, vaad edilen dünyevî rızkın endişesini duyacağına, ebedî şekavetten kurtulma ve sonsuz saadete ulaşma kaygısı, endişesi ve tasasıyla dolu bulunmalıdır.

   Yol Yorgunluğuna Düşmemek İçin…

Evet, en çok düşünülmesi ve endişe duyulması gereken istikbal, beş-on yıl sonraki “yakın gelecek” sayılan günler değil, her an başlaması muhtemel olan âhiret istikbalidir. İnsan, Cennet’e nâil olma istikbali, Cemalullah’ı müşahede istikbali ve Allah’ın rızasını kazanma istikbali peşine düşmeli ve her şeyden önce, her beklentiden öte, her arzunun üstünde bunları düşünmelidir. Nitekim, Nur Müellifi, “Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatına ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.” diyor.. diyor ve nihayet yetmiş, seksen, doksan sene de yaşasa, insanın ölüp gideceğini ama ötelere sehayate çıkarken iman gibi bir iksiri azık edinirse tarife gelmez âhiret nimetlerini orada hazır bulacağını hatırlatıyor.

Şu halde, bu hakikatlerin her zaman hatırlanması, kalbin bunlarla sürekli cilalanması ve âhiretle alâkalı mülahazaların daima canlı tutulması gerekiyor. “İkbalim, istikbalim, mutlu geleceğim…” diyen kimselere, “İlle de bir istikbalden bahsedecek ve ona ait meselelerle dertlenecekseniz, işte size seksen-doksan seneyle de sınırlı olmayan ve hiç sonu gelmeyen bir istikbal.. nimetleriyle bitip tükenme bilmeyen bir istikbal.. istikbal-i âhiret!..” deyip ölüm ötesine dikkat çekmek icap ediyor.

Heyhat ki, hususiyle içinde yaşadığımız zaman diliminde ve şartlarda bu duyguyu tetikleme, ihya etme, diri tutma oldukça zor bir meseledir. Bu önce inanmaya, sonra imanda derinleşmeye, akabinde marifete yürümeye ve nihayet müzakere meclisleri kurarak, okunması faydalı eserleri okuyarak, muhavereleri sohbet-i Cânân etrafında örgüleyerek, fikir ve duygu alış-verişiyle irfan ocağını iyice kızıştırarak, böylece sürekli köpürüp duran bir marifete ulaşarak Allah aşkını ve O’na iştiyakı yüreklerde canlı tutmaya bağlıdır. Şayet, bu hususta muvaffak olunursa, işte o zaman insanlar, o ebedî istikbal iştiyakıyla, “Vallahi önümüzde öyle bir gelecek var ki, dünyevî ikbal ve istikbal olsa da olur, olmasa da!..” diyeceklerdir. Bu mülahazayla, asıl istikbale im’an-ı nazar edecek ve böylece yoldakilerle oyalanıp gerçek hedefi şaşırma yanlışlığına düşmekten de kurtulacaklardır.

İmam Gazâlî Hazretleri yolda kalanların haline şöyle bir misal verir: Bir adam Ankara gibi bir şehirden kalkar, İstanbul misali güzel mi güzel bir beldeye gitmek üzere yola çıkar. Bir süre ilerledikten sonra, yol meşakkati ve yorgunluk ağır basar, biraz dinlenmek ister. Müsait bir yer ararken, bir su kenarı bulur. Şırıl şırıl akan su, meyveli ağaçlar, serin gölgelikler, bülbül gibi şakıyan kuşlar, tatlı tatlı öten kuşçuklar, etrafta uçuşan rengârenk kelebekler… bütün bu güzellikleri görünce oraya hayran kalır, adeta büyülenir ve bir ağacın gölgesine otağını kurar. Suyun çağlamasını dinlemeye, kelebeklerin uçuşunu seyre, ağaçların meyvelerinden yemeye ve serinlikte dinlenmeye durur. Çok geçmeden de içinde bulunduğu halin cazibesine vurulur ve dalar gider, İstanbul güzelliğindeki o diyarı unutur. Başlangıçta o beldeyi kastederek azm-i râh etmiş olsa da, önüne çıkan güzellikler sebebiyle maksadından vazgeçer ve yol yorgunu olarak oraya yıkılıp kalır.

Şayet, insanlara asıl hedefleri ve varıp ulaşmaları gereken ebedî meskenleri sürekli hatırlatılmazsa, -hafizanallah- herkesin -aynı o yorgun yolcu gibi- şirin bir gölgeliğe, lezzetli birkaç meyveye, câzibedâr bir güzelliğe takılıp yolda kalması ve oracığa yığılması muhtemeldir. Dolayısıyla, her insanın bu mevzuda her yeni gün bir kere daha takviyeye ihtiyacı vardır. Gelecek kaygısını, âhirete ait istikbal endişesine dönüştürmek ve bu duygunun canlılığını koruyabilmek ancak müzakere meclisleri oluşturmakla, sohbet-i Cânân vesilesiyle kalbleri yumuşatıp gözleri yaşartmakla ve gönülleri ihya eden hakikatleri hemen her gün farklı bir üslupla yeniden mülahazaya almakla mümkündür.

Hâsılı; istikbal endişesi, yerinde kullanılırsa, ebedî istikbalde sonsuz saadete erişmeye vesile olan çok önemli bir sermayedir. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerî tasavvurları aşkın ne nimetler, ne ziyafetler ve ne mükafatlar ancak endişe-i istikbalin yerli yerinde kullanılmasıyla elde edilebilir. O, Cuma yamaçlarında Cenâb-ı Hakk’ın cemalini seyretmeyi mümkün kılacak vesilelerden biridir. Böyle büyük bir sermayeyi gelip geçici dünya hayatının basit arzuları peşinde tüketmek onu boşa harcamak demektir. Bu açıdan, mü’min, çoğu sıkıntılarla geçen elli, altmış, yetmiş seneyi daha iyi yaşamanın kaygısını taşıyacağına, uzak görülen ama aslında yakınlardan yakın olan âhiret istikbalinin endişesini duymalı ve o endişenin gereği olarak âcilen hayr ü hasenâta sarılıp hayatı değerli kılma yoluna dahil olmalıdır.

Bamteli: MUSİBETLERİN EKŞİ ÇEHRESİ VE HİKMETİN GÜZEL YÜZÜ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz.”

“Ayaklar, Allah’a giden yollarda şayet tozumuş ise, toza maruz kalmış ise, katiyen, ateş onlara dokunmaz.” buyuruyor, sözü sözlerin sultanı olan İnsanlığın Sultanı, Hazreti Ruh u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).

İnşaallah, sizin yolunuz… Aidiyet mülahazasıyla, fezâili, şöyle-böyle mensubiyet içinde bulunduğumuz kimselere bağlamak ve onlarda görmek de iddia olur. Onun için meseleyi meşîet-i İlâhiyeye havale ederek “inşaallah” demek lazım. Lütfettiği şeyleri “maşaallah” ile takdir etmek; lütfedeceği şeylere de “inşaallah” çağrısında bulunmak lazım. Dilerse… مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ * أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Evet, O, neyi dilerse, olur; olmamasını dilediği de olmaz. O, her şeye kâdirdir! Dualarda ilave edilen bir cümle de şu: وَكُلُّ عَسِيرٍ عَلَيْهِ يَسِيرٌ “Zor gibi görülen bütün şeyler, nezd-i Ulûhiyette gayet kolay, basit şeylerdir.”

“Kün-fekân” tezgâhına hükmeden Zât-ı Ecell u A’lâ… “Kef-Nûn” diye ifade ediyorlar; “Kün!” deyiverince, dilediği hemen oluverir. Onun ile meseleyi ifade etmek, meseleyi basite ircâ olabilir ama kontak anahtarına dokunma gibi; O’nun kurduğu sistem, birden bire harekete geçiyor. “An”, söz konusu değil. Fakat bazı meselelerde âdet-i Sübhâniye açısından mesele zamana yayılmış oluyor. Mesela, Jeolojik dönemler, milyonlarca sene, âdet-i Sübhâniye… En sonunda tahaccür eden arz üzerinde, Allah (celle celâluhu) ondan aldığı çamurdan/hamurdan, cedd-i emcedimizi, Hazreti Âdem’i yaratıyor; vücûd-i necm-i nûrânîsi itibarıyla, Cennet’te iskân buyuruyor. Fakat memnu’ meyveye el uzatmasıyla, O’nu, hamurunun/çamurunun alındığı yere gönderiyor.

Şüphesiz Hazreti Âdem’in dünyaya gönderilmesi de boş değil. “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.” O inmeseydi, ne Nuh olurdu, ne Hûd olurdu, ne Sâlih olurdu, ne Musa olurdu, ne İsâ olurdu, ne de Sultân-ı Enbiya, bütün bu pîr-i mugânların yektâsı, teki, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-enâm olurdu! (Alâ seyyidinâ ve aleyhimüsselam.) Söylediğim manzum beyit, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’ye ait: “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.”

Evet, hakikî şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ama bazen bu, bir zelleye bağlı olabilir, bazen başka bir şey, bazen başka bir şey… Fakat Hazreti Âdem’in o zellesine Cenâb-ı Hak öyle bir lütufta bulunuyor ki!.. Bütün insanlığı kucaklayabilecek, kucaklayıp O’na (celle celâluhu) yönlendirebilecek, bütün insanlığın kalbini O’na açabilecek, gönüller ile O’nun buluşmasını sağlayabilecek bir “semere-i mübâreke”yi netice veriyor; Hazreti Muhammed Mustafa isminde (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir “şecere-i mübâreke”yi, bir “semere-i mübâreke”yi netice veriyor.

   Eğer insan güneşe doğru yürürse gölgesini arkasına almış, sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur; gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır ki benliğimize takılıp kalmayalım!..

“Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm! // Hem evvelsin hem âhirsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm!..” Yüzler, O’na (celle celâluhu) müteveccih olduğu zaman, o yüzler, hiçbir zaman kararmaz!.. Yüzler, başka tarafa müteveccih olduğunda -bu, melekler bile olsa- zift saçılmış gibi olur. O melekler, O’ndan ötürü seviliyorsa, o ayrı bir mesele; fakat onun dışında, Allah’a teveccühten başka, doğrudan doğruya, evvelen ve bizzat neye müteveccih olursa olsun, yüz, teveccüh israfı yaşar.

“Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.” (Ziya Paşa) Falana baktık, filana baktık; kendimizi ateşe yaktık!.. Dünyaya tapanlar, dünya peşinden koşanlar, hele bu arada Müslümanlığı, onun mübarek disiplinlerini dünyevî saltanatları için -bir yönüyle- birer argüman olarak kullananlar, zannediyorum insanlık için şeytandan daha zararlıdır bunlar. Bu dini kullananlar, öyle inanıyorum ki, şeytandan daha zararlıdır insanlara.

Evet, yüzler, hep O’na müteveccih olmalı. Burada ak olmak için, orada ak olmak için, dünyada, ukbâda kaybetmemek için, hep O’na müteveccih olmalı. Bunu ifade ederken, min gayri haddin, yazılarda da sözlerde de, “Yüzler, güneşe müteveccih olmalı; gölge, arkaya alınmalı!” dedim. Sırtımızı güneşe döndüğümüz zaman, gölgemize takılmış oluruz ehl-i dünya gibi. “Allah!” diye bağırırız, “Peygamber!” diye bağırırız ama gölgenin kullarıyızdır biz; O’na tam kul olacağımız âna kadar da elli türlü kulluktan sıyrılamayız. Elli türlü, yüz türlü kulluktan sıyrılmanın bir tek müstakîm yolu vardır; O’na kul olma, tam, gönülden.. hayatını hep O’nun tarafından -lâakal- görülüyor olma mülahazasına bağlayarak sürdürme.. öyle oturma, öyle kalkma, öyle yatma, öyle yeme, öyle içme, öyle bakma, öyle kucaklaşma, öyle muânakada bulunma, öyle musâfahada bulunma.. dilini öyle döndürme, dudaklarını öyle hareket ettirme…

Hep O’ndan ötürü veya hep O olmalı diyeceğimiz şeyler. Dünya konuşurken bile, bence, evirip çevirmeli, kâfiyesini getirip yine O’nun ile bağlamalı!.. İbrahim Hakkı hazretlerinin Tevhidnâme’sinde dediği gibi: “Hudâ Rabbim, nebim hakkâ Muhammed’dir Rasûlullah. / Hem İslâm Dîni’dir dinim, kitabımdır Kelâmullâh. // Akâid içre Ehl-i Sünnet oldu mezhebim cem’a. / Amelde Bû Hanîfe mezhebidir mezhebim, vallâh. // Dahi zürriyyetiyem Hazreti Âdem nebinin. / Halîl’in hem milletiyem, dahi kıblem Kâbe, Beytullah. // Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde, / Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah. // Şerîki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak / Ehad’dir, küfvü yok, ‘İhlâs’ içinde zikreder Allah.” قُلْ هُوَ اللهُ، قُلْ هُوَ اللهُ، أَحَدٌ، صَمَدٌ، لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ، وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ

Beyanların, hareketlerin, dil-dudak oynatmaların kâfiyesi O olmalı!.. Bütün beyanlar, bir şiir gibi, bir nazım gibi dizilirken, diziler halinde ortaya konurken, mutlaka onun kâfiyesi, O (celle celâluhu) olmalı, O’na bağlanmalı!.. İsterseniz şöyle diyebilirsiniz: Mebdei, bize O’nu en açık, en net şekilde gösteren Zât (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmalı; çünkü O, gâye ölçüsünde bir vesiledir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasaydı, O’nu (celle celâluhu) bilemezdik! O… O birinci “O”yu biraz küçük “o” yazın ama büyük; fakat sonundaki “O”yu çok büyük yazın, bütün cihanı istiap edecek bir “O” (celle celâluhu). Onu “Hüve” ifade ediyor; onun için onu üç defa tekrar ediyorlar: “Hû, Hû, Hû!” diyorlar. Nakşîlerde, Kâdirîlerde -bir yönüyle- virtte -esasen- vird-i zebân edilen hususlardan bir tanesi hep “Hû” çekmektir. O, bir yönüyle, kalbin sesi-soluğudur; nefes alma gibi bir şeydir, karbondioksit atma ve oksijen yudumlama gibi bir şeydir; insanın kendi şahsî hayatı adına bir “ba’s u ba’de’l-mevt”e çağrı gibi bir şeydir; âdetâ bir diriliş mesajıdır “Hû”.

Çünkü “Hû” dediğiniz zaman, o “ene”nin, “ben”in üzerine çullanıyor; zavallı “ene” görülmüyor artık. Bir kündeye alıyor ki onu veya bir el-enseye alıyor ki, enâniyet, “Hû”nun altında gidiyor, bağırıyor “Bırak yakamı benim!” diyor: “Hayır, bırakmam; senin yakanı bıraktığım zaman, senin nereye gideceğin, nereye aborda olacağın belli değil, bırakmam senin yakanı!..” Hû… İnsanın vird-i zebânı, o olmalı. Zaten, Lafza-i celâlin son harfi de “he”dir, yani Hû. Lafza-i Celâldeki “elif”e ayrı mana vermişler, “lam”lara ayrı mana vermişler, “he”ye ayrı mana vermişler. Ebcedinin “tesbihin iki sayısı kadar, 66” olduğunu söylemişler. Lafza-i celâl… Bir yönüyle her şey ona bağlı gidiyor; ne manalar, ne manalar ona atfetmişler; ne manalar ne manalar istinbat etmişler “Allah” kelime-i mukaddese-i mübârekesinden. Allah (celle celâluhu)…

   “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / ‘Bir ben varım’ deme, yoksan da olur!.”

Geriye dönelim: Diyeceğimiz-edeceğimiz her şeyi O’na (celle celâluhu) bağlamalı; O, hayattaki bütün davranışların kâfiyesi, bütün gayretlerin kâfiyesi, bütün beyanların kâfiyesi olmalı!.. Hafizanallah, böyle olmadığı zaman, dünya gelir kâfiyenin yerine oturur; saltanat, kafiyenin yerine oturur; bir kapkara saray, kafiyenin yerine oturur; etrafında gezen kapkara ruhlu insanlar, kâfiyenin yerine oturur; aldatan insanlar, kâfiyenin yerine oturur; aldanmış nâdânlar, kendilerini bir şey bilenler, kâfiyenin yerine oturur… Hafizanallah, bu da zımnî, farkına varmadan, bir şirktir.

Allah, bizi, var etti, insan olarak var etti, bize insan-ı mü’min olma imkânı bahşetti; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı imam olarak, rehber olarak, “pîşuvâ” olarak, “pişdâr” olarak, “rehnümâ” olarak -rehnümâ, “yol gösteren” demek- gönderdi. Sâyesinde, gidilecek yolu öğrendik; ama tam ortada, en emniyetli, en güvenli şeritte yürüme.. ama biraz kaygan bir şeritte yürüme.. ama sağda yürüme.. ama solda yürüme… Şöyle-böyle, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) açtığı şehrâhta yürüme, inşaallah bizi O’na (celle celâluhu) ulaştıracaktır, Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle. İddialı olmamak lazım; Hazreti Mevlânâ’nın sözü hatırıma geldi: “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / ‘Bir ben varım’ deme, yoksan da olur!.” Nazmen, tercümede söylüyor bunu; zannediyorum, Farsçadaki mazmuna çok uygun olan bir tercüme.

Evet, yürüme o yolun hangi şeridinde olursa olsun, o şeridin ucu O’na müteveccih olunca, O’na taşıyınca sizi/bizi bir köprü gibi, bence hepsine اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا demeliyiz, “Hamdolsun, bu yola bizi hidayet eden o Allah’a!” (A’râf, 7/43 )

Ee onun ötesinde, başımıza şu bela geldi, bu bela geldi!.. Günün mutasallıtları gibi, mütegallipleri gibi, mütehakkimleri gibi, Amnofisleri gibi, Ramsesleri gibi, İbnü’ş-şemsleri gibi, Hitler’i gibi, Lenin’i gibi, Stalin’i gibi, Kazzafîleri gibi, Saddamları gibi kimseleri size musallat etmiş; onların eliyle ceza görüyorsunuz, hakarete uğruyorsunuz, tahkire maruz kalıyorsunuz. Karıncaya bile -bilerek- basmadığınız halde, “terör örgütü” gibi gösteriliyorsunuz. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Ehl-i küfür ve nankörler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Onlar, Allah’ın nurunu, yaktığı meşaleyi, “Üf, püf!” etmekle söndürmeye çalışıyorlar. Oysa bir şem’â ki Allah yaktı, üflemekle sönmez, Allah’ın izni-inayetiyle.

Belki kararmaya açık bazı zihinleri karartabilir; bazen nöronlara şerâreler ifrâz edebilirler; az bulantı yaşayabilir onlar. Fakat sürekli olmaz; bir gün onlar “Keşke!” derler; siz de yanlarına sokulur, dersiniz ki, “İnsan, aldanabilir!” كُلُّ النَّاسِ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ اَلتَّوَّابُونَ buyuruyor Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm. “Her insan, hata edendir.” Hem mübalağa kipiyle ifade ediyor; çok yaman, çok yavuz hatacıdır her insan. “Ama bu hata edenlerin en hayırlısı da çok yaman, çok yavuz tevbekârdır.” “Tevbe” eder, doymaz tevbeye; “inâbe”de bulunur, doymaz inâbeye; “evbe”de bulunur, doymaz evbeye. Yüzü hep O’na müteveccihtir: “Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım! Allah’ım!” der ve başına gelen her şeyi O’ndan bilir.

“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ، أَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ “Kadere iman eden, kederden emin olur” buyurulmuş; Hazreti Sahipkıran, çağın sözcüsü de bunu kullanıyor. اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ “Hayır, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır.” diyor. Kim bilir şu anda sizin de sağa-sola, böyle “saçılıyor gibi” olmanızda ne hikmetler vardır. “Saçılıyor gibi” veya “saçılmış gibi” diyeyim de “saçılmış” falan demeyeyim. Kim bilir, “saçılıyor gibi” olmanızda da nasıl bir cilve-i rahmet vardır. Bilinemez…

   Cebrî hicret, dualarınıza icâbetin bir neticesi de olabilir; inşaallah bu sayede damladan deryaya, sızıntıdan çağlayana, bir tohumdan yedi, yetmiş, yedi yüz veren başaklara yürüyorsunuz!..

Bir zaman sizin hissiyatınıza tercüman olmanın ifadesi de olarak kendi kendime dedim durdum: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ İştirak ediyor musunuz?!. اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَكَلِمَةَ الْحَقِّ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمَحْبوُبيِن،َ اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini, İslam dinini i’lâ buyur; onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam eyle. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından kıl!..”

Şimdi içiniz/kalbiniz bunu söylediyse, hep bu niyet ile oturup kalktı iseniz, dolayısıyla çetrefilli gibi görünen böyle bir yola “sülûk ettirme” -itme değil, sülûk ettirme- sizin o içten yaptığınız dualara icâbetin ifadesidir. Ne duruyorsunuz daracık bir coğrafyada, sadece Anadolu’da, mübarek Anadolu’da?!. Orada tazyik göreceksiniz, “eşkıya” damgası yiyeceksiniz, “terör” mührü ile mühürleneceksiniz… Burası, sizin o dediğiniz şeye göre dar esasen. Tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçılmalısınız. Tek bir tohum iken, başak olmalısınız. Allah’ın verdiği bereket ile bazen bir tane tohum, üç tane, dört tane, beş tane, on tane başak olabilir.. ve bunların hepsinde de on tane dâne olabilir. On tane başak, on tane dâne; bir tane iken, yüz tane olur. Kur’an’ın bir ayeti, buna işaret buyuruyor: مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261)

Şimdi öyle bir lütf-i İlahî ki!.. Lütuf yüzünden cebre uğrama söz konusu; onun için “cebrî hicret” diyoruz. Cebrî hicret: Gidin, size ait hususiyetleri, dininizin temel disiplinlerinden tabiatınıza mâl ettiğiniz, içinize işlediğiniz, bir derinliğiniz haline getirdiğiniz o değerleri, dünyanın değişik yerlerinde birer meşherde teşhir ediyor gibi teşhir edin. Geçmişten tevârüs ettiğiniz o güzel geleneklerinizi, an’anelerinizi sergileyin. Geçmişten tevârüs ettiğiniz ve dinin temel disiplinleriyle refere edilmiş değerleriniz ki “din”, “Kur’an”, “Sünnet”, “İcmâ-i ümmet”, “Kıyas-ı fukahâ” buna “Evet!” demiş. Ve siz bu güzellikleri, dünyanın değişik yerlerinde kitap fuarlarında, değişik eşya fuarlarında teşhir ediyor gibi teşhir ediyorsunuz. Yirmi küsur senedir insanlık görüyor bunları; katiyen mide bulanması yaşamıyor, bizimkilerin öyle bir bulandırma sevdasına tutulacağı âna kadar. O da bir yerde çok gariptir, daha çok da İslam dünyasında kendisini gösteriyor. Bu açıdan -inşaallah, o zavallılıktan sıyrılırlar- insanın dilinin ucuna kadar geliyor: Zavallı İslam dünyası!..

Hâlbuki Almanya, sonuna kadar kapılarını açıyor; Kanada, sonuna kadar kapılarını açıyor… Hem de hangi esaslara dayanarak açıyor: “Hareket” ile “Hizmet” ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Geç o zaman!.. Biri diyor ki: “Hareket ile, Hizmet ile alakan var mı? Sen teröristsin! Telefon sistemini kullandın mı? Sen osun! Hareket ile, Hizmet ile alakalı olan insanların -bilmem- adlarını kullandın mı? Sen osun! Külahlarını giydin mi? Sen osun! Bir dolar filan, üzerinde bulundu mu? -Bir yerden geldi mülahazasıyla- sen osun! Müebbet hapis, katlanmış müebbet hapis!..”

Varsın birileri böyle desin! Cihan, size bağrını açıyorsa şayet, bir fakirlikten sıyrılarak, esas çok geniş zenginliklere yelken açıyorsunuz demek, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sizi, Cenâb-ı Hakk’a taşıyabilecek öyle bir çağlayana yelken açıyorsunuz ki, Allah’ın izni ve inayetiyle siz isteseniz dahi o çağlayan kenara çıkmaya fırsat vermiyor: “Hayır, deryaya kadar yolunuz var sizin!” diyor; “Sonra gidip orada buharlaşmaya kadar yolunuz var! Rahmet damlaları halinde göklere yükselmeye kadar yolunuz var! Zâid-nâkıs (artı-eksi) bir araya gelerek, evlenerek, yeniden rahmet damlaları halinde yere düşmeye kadar yolunuz var! İnsanları su ile beslemeye kadar yolunuz var! Çağlayanlar haline dönüşüp yeniden deryaya koşmaya kadar yolunuz var! Ne diye durağanlığa giriyorsunuz dar bir alanda?!.” Ama o “alan”ı da Allah, eşrârın şerrinden sıyânet buyursun! Füccârın keydinden sıyânet buyursun! Zâlimlerin, Amnofislerin, Ramseslerin şerrinden muhafaza buyursun, sıyânet buyursun! Vesselam.

   Aslında, bela ve musibetlerin ekşi simalarının arkasında rahmetin ve hikmetin gülen güzel yüzleri vardır.

Bela ve musibetler, dış yüzleri itibarıyla çirkin, sevimsiz, iç bulandırıcı ve aynı zamanda insanın nöronlarına, Hipofiz bezine, Talamus bezine gelip çarpan şeytanî şerâreler mahiyetinde duyulur, hissedilir. Fakat meselenin sonucuna/neticesine bakmak lazımdır. Bu bakış açısı da aslında size, bize ait değildir, Kur’ân’ın fermanıdır: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama o şey de hakkınızda şerlidir.” (Bakara, 2/216)

Mesela, i’lâ-i Kelimetullah istikametinde çekilen çileler.. o mevzuda -bir yönüyle- duygu-düşünce açısından kıvamın önemli bir unsuru olan manevî cihadlar, mücahedeler, manevî savaşlar.. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) “cihâd-ı ekber” dediği şey…

Antrparantez arz edeyim: “Günümüzde maddî kılıç, kınına girmiştir; Kur’an’ın elmas düsturları, elmas prensipleri hükümfermadır.” Küreselleşen bir dünyada o türlü şeylere gitmek, katliamlara sebebiyet verir, ardı arkası kesilmeyen savaşlar fâsid dairesine sebebiyet verir, vuruşmalar kısır döngüsüne sebebiyet verir. Hele günümüzdeki o korkunç silahlarla?!. 1945’lerdeki, 50’lerdeki Japonya’nın başına patlayan silahlar değil; bunlar, bugün bir yerde patladığı zaman, Amerika’nın yarısını alıp götürecek kadar korkunç silahlar!.. Bir Batılı düşünürün dediği gibi: “Bir üçüncü cihan savaşında, maktûl mezara, kâtil de yoğun bakıma kalkar!” Şimdi buna karşı sizin kalkanınız, sütreniz, siperiniz, insanî değerleri öne çıkarma, sevgiyi öne çıkarma, kucaklaşmayı öne çıkarma olmuştur/olmalıdır.

Burada bir şey soracağım, vicdanlarınızla cevap verin: Sizler ve sizin arkadaşlarınız dünyanın değişik yerlerine açılırken, bunun (sevgi, kucaklaşma ve insanî değerlerin) dışında ne götürdünüz? Efendim, “Biz renk körüyüz!” dediniz. Efendim, “Duyma sağırıyız!” dediniz. Dolayısıyla elin-âlemin değişik anlayışsızlıklarına karşı, anlayışlı davrandınız. Duymaları gerekli olan “mesmûât”ın yanında farklı duyuşları duyucu oldunuz. Elin-âlemin farklı dil kullanmasına karşılık, siz, gönülleri yumuşatacak bir dil kullandınız. Kalbiniz gül gibi oldu; gezdiğiniz caddeler, sokaklar, çarşı-pazar da ıtriyat çarşısına döndü. Bağırlarını açtılar. Size yol verdikleri zaman da eşrârın şerrinden emniyet adına yol verdiler: “Gidin, koruyamayacağız sizi!” dediler ama zannediyorum yüreklerine kan damlıyordu. Evet, bir gün şartlar/konjonktür müsait olduğu zaman dönüp gideceğinizi/geleceğinizi bekleme sevdası ile -zannediyorum- bir intizar içindeler şu anda da. İnşaallah, Cenâb-ı Hak, o günleri de gösterir; eşrârın er geç akîm kalacak o hâinâne gayretlerini, sa’ylerini, himmetlerini akîm bırakır, inşaallah teâlâ.

Evet, bazen dış yüzü itibarıyla, kabuğu itibarıyla çirkin görünen şeyler vardır; fakat iç yüzü itibarıyla çok lâtiftir. Başta, konuya başlarken, Alvar İmamı’nın sözüyle ifade ettik: Seyyidinâ Hazreti Âdem’in yaşadığı, bir zelle idi. Bir zelle idi ki, ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى “Ama sonra Rabbisi O’nu seçti de, tevbesini kabul buyurdu ve O’nu hidayetine mazhar kıldı.” (Tâhâ, 20/122) Sonra Allah, onu seçti, seçkinlerden yaptı ve arkadan gelen nesiller “Mustafeyne’l-Ahyâr”dan saydılar. Ne dediler? “Âdem, Safiyyullah!” dediler. “Hakikî şecerenin hikmeti / Dünyaya gele Muhammed Hazreti.” Hazreti Âdem, Cennet gibi bir güzellikler otağından ayrıldı fakat bir yönüyle, o otağa insanlığı çağırabilecek, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm gibi bir “İnsan”a baba olma şerefi ile taçlandırıldı. ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى Cenâb-ı Hak, öyle eylesin, inşaallah!..

O açıdan da başa gelen şeyler hakkında “Mutlaka arkasında bir hayır vardır!” demeli ve eklemeli: اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Ehl-i küfür ve dalaletin hallerinden başka, her şeye hamd ü senâ olsun!” Elhamdülillah… Küfre girmedikten sonra, nankörlüğe düşmedikten sonra, Efendimiz’i tanımazlık gibi bir bahtsızlığa maruz kalmadıktan sonra, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfunda da hoş, kahrın da hoş!.” (Yunus Emre) de, başına gelen her şeyi gönül hoşnutluğu içinde karşıla!..

   Nice servi revân canlar, nice gül yüzlü sultanlar, bir deryaya daldı ve boğuldular; ötede “Aldandık!” diyeceklere bedel -inşaallah- o mazlumlar ebedi âlem hesabına kurtuldular!..

Bir gün o ufka vardığın zaman, geriye dönüp diyeceksin: “Meğer yürüdüğüm yol, ne yolmuş! Ayağıma biraz dikenler battı ama!..” Evet, Kıtmîr, Halep’ten Türkiye’ye kaçak geçerken, belki bin kadar diken ayağıma batmıştı; çünkü ayakkabıları çıkarmak icap ediyordu; izlerden takip ederlermiş, sınırı geçiyorduk. Evet, “Meğer yürüdüğüm yol, ne yolmuş! Ayağıma batan dikenlere rağmen…” diyeceksiniz. Ayağımıza batan o dikenler.. veya iğneli fıçı gibi bir şeyin içine koymalar.. ya da yurttan-yuvadan sürgün edilmeler.. veya işte gözlerimizi bir kere daha yaşartan, ailece bir nehirde boğulmalar…

Daha evvel beş kişilik bir ailenin o nehirde boğulması… Daha evvel şöyle-böyle dünyanın değişik yerlerinde kendilerine -bir yönüyle- ârâm edecek yer arayanlar… Geçerken bütün o deryaya daldılar ve boğuldular. “Nice servi revân canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice Hüsrev gibi hânlar / Bütün, o deryaya daldı ve boğuldular!..” Buna çağın Amnofisleri sebebiyet verdi. Işık tuttular, “Bağrımızı açarız!” dediler; fakat onlar, her birisi bir yerde, yolun bir yerinde -bir yönüyle- biçilmiş ekin gibi kırıldı ve döküldüler. Binlerce… Binlerce…

Şimdi de binlerce, binlerce insan, değişik zahmetler, meşakkatler, ızdıraplar, ıztırarlar içinde. Ama o zahmeti, o meşakkati Cenâb-ı Hakk’a sunulan bir dua gibi kabul etmeli; evet, o ızdırabı/ıztırarı bir dua gibi kabul etmeli!.. Süfyân İbn Uyeyne hazretlerinin dediği gibi; “Bazen bir muztarrın duası ile, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” İnleyin!.. Başınızı seccadeye koyun, secdede içinizi Allah’a dökün!..

Cenâb-ı Hak, bu kasvetli bulutları, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün dağıtacaktır. Şu sayılı günler dünyasında, öbür tarafa gidildiğinde, “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi’ ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider.” -Bir çay gibi akar gider, bir şimşek gibi çakar ve söner.- dememek için, burada hayatı dolu dolu yaşamak lazımdır, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ buyurduktan sonra ne diyor: وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Allah bilir; siz, bilmezsiniz!” (Bakara, 2/216) O, bilir. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “Âlim” (عَالِم) diyor; Esmâ-i Hüsnâ’ya girmemiş Âlim. Sonra, “Alîm” (عَلِيم) diyor; Hazreti Ebu Hüreyre’nin saydığı Esmâ-i İlâhiyede “Alîm” var. Bir de “Allâmü’l-guyûb” diyor; o da girmemiş Esmâ-i Hüsnâ içine. Üç kipi ile kullanıyor Allah (celle celâluhu); sade kipi ile “Âlim”, “bilir”; mübalağa kipi ile “Alîm” diyor ve şiddetli bir mübalağa kipi ile de “Allâm” diyor, “Bilmediği hiçbir şey yoktur O’nun.” فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Atom ağırlığı, elektron ağırlığı, nötron ağırlığı, proton ağırlığı hayır veya şerrin hepsini bilir Allah (celle celâluhu) ve size yapacağı muameleyi de ona göre yapar.

Cenâb-ı Hak, dağlar cesametinde hayırlar yapmaya muvaffak eylesin!.. Atom ağırlığı, molekül ağırlığı olsun, şer yapmaktan da bizleri uzak kılsın!.. اَللَّهُمَّ حَقَّ الْقَوْلِ، تُغْنِينَا بِهِ عَنِ اْلأَقَاوِيلِ الْبَاطِلَةِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım! Beyan, tavır ve davranışta hak sözü temsil etmeyi ve onu dillendirmeyi bizlere müyesser kıl! Sözümüz her dem kıssa-i Cânân etrafında dönsün ve sözün gerçek künhüyle ilgili olsun; öyle ki bâtıl dedikodulardan bizleri alıkoysun! Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkram Sahibi!..”

KIRIK TESTİ: ARŞ’I TİTRETEN ÇIĞLIKLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Biz, Cenâb-ı Hakk’ı tanımamız, O’nu tasdik etmemiz ve imanımız sayesinde, bu dünyayı bir zikirhâne, bir eğitim alanı ve bir imtihan meydanı gibi görürüz. İrademizin yetersiz kaldığı noktada, Allah Teâlâ’nın sonsuz iradesine dayanır; üstesinden gelemeyeceğimiz konularda O’nun kudretine itimat ederiz. Dolayısıyla, kendi acizliğimize rağmen Hakk’ın kudretiyle güçlü olur; fakr u zaruret içinde bulunduğumuz anlarda bile O’nun servetiyle zenginleşiriz. Şu dünyadaki bütün doğumları askerlik vazifesine başlama, ölümleri de askerlikten terhis olma sayarız. Bundan dolayı da bizim nazarımızda kâinattaki herkes ve her şey birer vazifeli memurdur ve her ses birer zikir, tesbih ve şükür nağmesidir.

   “İman hem nurdur, hem kuvvettir.”

Eserlerinde sürekli bu hakikati ifade eden Hazreti Üstad, “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikâtından kurtulabilir.” der. Evet, kâinata iman nuruyla baktığımız sürece, bizim nazarımızda dünya karanlık değildir. Varlık ve eşyanın ifade ettiği manalar açıktır. Mahlukâtın çehresindeki her şeyi çok rahatlıkla okuyabilir; kendi varlığımızın ifade ettiği hakikatleri kolayca anlayabiliriz. Dünyanın ve insanlığın akıbeti mevzuunda da inanç ve kanaatlerimiz nettir; ebedî yokluk olmadığını; Cennet ya da Cehennem’le noktalanan bir yolculukta bulunduğumuzu; Cennet ve Cehennem’in de, belli ölçüde ve şart-ı âdi planında insanların iradelerine bağlandığını; iradesinin hakkını verenlerin –Allah’ın inayetiyle– Cennet’e, hevâ ve heveslerine yenilenlerin de –adl-i ilahîyle– Cehennem’e sevk edileceğini söyleyebiliriz. Sahabe Efendilerimizden Hârise b. Mâlik el-Ensârî’nin “Şimdi Rabbimin arşını ayan-beyan görür gibiyim. Sanki şu an Cennet ehlinin birbiriyle ziyaretleşmelerini görmekteyim. Âdetâ Cehennem’liklerin çığlıklarını duyuyorum.” dediği gibi diyemesek de; Cehennem’dekilerin gulgulelerini (bağrışıp çağrışma, velvele) ve Cennet ehlinin şevk ü târab içinde neşeli seslerini duyamasak da, bunların bir hakikat olduğuna biz de inanıyoruz. Belki bazen kendimizi az sıksak Cehennem’in velvelesini duyacak gibi oluyor; bir yarım adım daha atsak Cennet koridoruna gireceğimiz hissine kapılıyoruz; yani, Cennet ve Cehennem’i çok yakınımızda biliyor ve varlıklarına kat’i iman ediyoruz. Belli ölçüde bütün varlığın mâhiyetini okuyor ve her şeyin O’na delalet ettiğini görüyoruz. Bu da, içinde bulunduğumuz anı nurlandırdığı gibi gelecek adına da ufkumuzu aydınlatıyor; hiçbir şey bizim için müphem ve muğlak kalmıyor.

Ayrıca, O’nun gönderdiği rehberler sayesinde vazife ve sorumluluklarımız da artık bâriz ve beyyin; onlar da bir aydınlık içinde. Namaz kıldığımız zaman ne yaptığımızı biliyoruz. Onu mü’minin miracı, kalblerin nuru ve sefine-i dinin dümeni olarak görüyoruz. Onunla Allah’a yaklaştığımıza ve başımızı yere koyduğumuz an O’na en yakın hâle geldiğimize inanıyoruz. Oruç tuttuğumuz zaman, “Oruç benim içindir; sevabını da bizzat ben veririm.” vaad-i sübhânîsiyle ümitleniyor; sevabını sadece Allah’tan bekliyor ve mükafâtını alacağımız hususunda da asla şüpheye düşmüyoruz. Hacca giderken, yeniden bir doğuş ve diriliş yaşama, günahların ağırlığını Arafat’ta döküp yüklerden kurtularak geri dönme duygularıyla dopdolu olarak yola koyuluyor ve Rahman’ın misafirlerinin mutlaka misafirperverlik göreceklerine itimad ediyoruz. İşte bütün bu inanç, ümit ve uhrevî beklentiler, hem sorumluluklarımız, hem mesuliyetlerimiz ve hem de umduğumuz mükafâtlar adına bize gayet açık, oldukça net ve çok güzel manalar fısıldıyor. Bunlar sayesinde, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği, “İman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” hakikatini vicdanlarımızda duyuyoruz. O tûbâ-i Cennet çekirdeği sayesindedir ki, gam ve keder sâikleriyle kuşatıldığımız zamanlarda bile hep huzur içindeyiz ve asla ne devamlı gam çekiyor ne de kederin süreklisini biliyoruz. Bazı anlarda gam ve keder tatsak bile, hemen Allah’ı zikrediyor, O’nun güç ve kuvvetine dayanıyor, ilahî merhamete sığınıyoruz. Böylece sıkıntıların arka yüzündeki uhrevî güzellikleri görerek elemleri lezzetlere çeviriyor ve korku, endişe, gam ve kederleri “hüzn-ü mukaddes” renkleriyle beziyoruz.

   Mukaddes Hüzün

Tabiî ki, inanan bir insan da bazı korkular yaşayabilir, bazen bir kısım endişelerin ağına düşebilir. Fakat, onun korku ve endişeleri dünyevîlikten çok uzaktır ve mukaddes bir hüzün çerçevesindedir. Çünkü, o korku ve endişelerin arkasında, mücerred, kuru bir imana güvenmeme duygusu ve imanı daha sağlam bir teminat altına alma ihtiyacı vardır. İnsanın kendi ameline güvenmemesi, imanını koruma altına almak için emin yollar araması ve her an düşebileceği endişesiyle Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine iltica etmesi de yine imandan kaynaklanan bir hâldir. Eğer iman etmişseniz, mutlaka Cennet’i ümit edecek ve Cemâlullah arzusuyla öteleri gözleyeceksiniz. Aynı zamanda, “Allah korusun, attığımız yanlış bir adımdan ötürü ya Cennet kapısından geriye dönersek ne olur bizim halimiz? Müslüman doğduk, Müslüman yaşadık; fakat, hafizanallah, ya devrilir gider ve hayatın sonunda bir çukura yuvarlanırsak ne yaparız?” şeklinde endişeler de duyacaksınız. İşte, ahiret hesabına böyle bir korku ve endişe içinde olma da imanın gereğidir. Bir insan, burada kendini rahat hissediyor, “Buldum, erdim, kurtuldum” diyorsa, onun akıbetinden endişe edilir. Fakat, ebedî hayat adına hâlinden endişe duyuyor, ahiret korkularını burada yaşıyorsa, ötede endişelerden âzâde hâle gelir. Nitekim, Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” buyurmaktadır. Evet, dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar, orada korkularla kıvranacak; burada havf (korku) içinde yaşayanlarsa, ahirette emniyet ve huzur içinde olacaklardır.

Bir insanın, ahiret hesabına korkması ve kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemlidir. Çünkü bu endişe, onu Allah’a yönelmeye ve günahlara karşı tavır almaya sevkeder; gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmaması için, teyakkuza geçmesini ve uyanık olmasını sağlar. Akıbetinden endişe etmeyen gafillerin halini, Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır: “Binasını, Allah’a karşı gelmekten sakınma ve O’nun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla beraber Cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhuna hidâyet etmez, onları umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/109) Bu âyette geçen “cüruf” kelimesi, her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanların imanı –şayet varsa– tıpkı sel sularının dere kenarında biriktirdiği toprak üzerine yapılan ev gibidir ve onun yıkılması an meselesidir. 

Hak dostları “hayatta iken havf kapısını ardına kadar açık bırakmak ve ölüm zamanı da recâya yapışmak” gerektiğini söylerler. Mü’minler, Allah’tan, Kıyamet gününün dehşetinden, Cehennem azabından ömür boyu korkmalıdırlar. Fakat, bu korku onları pasifliğe, hareketsizliğe, ümitsizlik ve karamsarlığa itmemelidir. Aksine onları, korkunun sebeplerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmelidir.

Aslında Kur’ân-ı Kerîm, gönüllerimize bütün bir hayat boyu âkıbet-endiş olma duygusunu aşılar ve ayaklarımızı her zaman yere sağlam basmamızı hatırlatır. Cenâb-ı Hak, bizim için çok defa havfı bir kamçı olarak kullanır. Nasıl, annesi tarafından azarlanan çocuk yine onun şefkatli kucağına koşuyorsa; korku ve endişeler de bizi ilâhî rahmetin enginliklerine yöneltir ve Allah’a sığınma duygularımızı tetikler. Ayrıca, sadece Cenâb-ı Hak’tan korkup yalnızca ahiretinden endişe eden bir vicdan, başkalarından korkma ve dünyevî endişelerle titreme belasından da kurtulmuş olur. “Eğer gerçek mü’minler iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!” (Âl-i İmrân, 3/175) mealindeki ayet-i kerime de, insan mahiyetindeki korku hissinin sağa-sola dağıtılmamasını ve dağınıklığa düşülmemesini vurgular.

Dahası, korku ve ahiret endişesinin derecesi imanın derecesini de gösterir. “Rab’lerine döneceklerine inandıklarından kalbleri titreyenler, O’nun yolunda mallarını harcayanlar, evet, işte onlardır hayırlara koşanlar ve o işlerde öne geçenler!” (Mü’minûn sûresi, 23/60) meâlindeki âyet münasebetiyle, Hazreti Aişe validemiz buyurur ki: “Bu âyet nâzil olunca ‘âyette zikredilenler, zina etme, hırsızlık yapma, içki içme gibi haramları irtikap edenler midir?’ diye Rasûlullah’a sordum. Allah Rasûlü, ‘Hayır yâ Âişe, âyette anlatılanlar, namaz kılıp, oruç tutup sadaka verdiği halde, kabul olup olmadığı endişesiyle tir tir titreyenlerdir.’ buyurdular.” Bu hadis-i şerifte de görüleceği üzere, hakiki mü’minler hayır ve hasenât adına koşar durur, daima salih amellerde bulunurlar ama amellerinin kabul olup olmadığı hususunda da sürekli endişe yaşar; yapıp ettiklerine asla güvenmezler. Şu kadar var ki, bu endişe onları ye’se atmaz, bilakis, daha çok gayret göstermeye, hayır ardında daha fazla koşturmaya sevk eder.

Bu itibarla bütün mü’minler, her durumda havf ve recâ dengesini gözetmelidirler ki, lâubaliliğe düşmesinler ve kazanç yolunu hüsranlarla karartmasınlar. Bir Hak dostu bu konuda ne hoş söyler:

“Korku öğret nefsine ey salikâ

Ol korkuyla gele nefsine bükâ;

Öyle korkmalı ki Huda’dan nefs-i dûn,

Havf-ı Hak’tan ola dem be dem zebûn.

Lâubali olmasın nefs-i denî

Sevk eder serbestliğe her dem seni.

Ehl-i iman lâubali söylemez

Terk-i teklife cesaret eylemez.

Havf-ı Hakk’a ol mülâzim dâimâ,

Kalbde olsun her an irfan rûnüma.”

   Tevbe Kapısı ve Ümit

Buraya kadar anlattıklarımızdan ayrı olarak, bir de işlenen günahlardan, kalbin tatminsizliğinden, ibadetlerle beslenememeden, arkadaşsızlıktan, okuma ve tefekkür adına boş bulunmaktan, meşguliyetsizlikten ve dine hizmet etmemekten kaynaklanan bazı sıkıntı, hafakan ve bunalım halleri vardır ki, bunlar insan gönlünde şeytanın her zaman nüfuz edebileceği gedikler açarlar. Şeytan, daha ziyade böyle âtıl insanlara, gevşeklik ve tembellik içinde miskin miskin oturanlara hücum eder. İşte bir insan, şeytanın hücumlarına yenik düşmüş ve kendini büyük günahlara salmışsa, kumar oynuyor, içki içiyor, sürekli hevâ ve heves peşinde koşuyorsa; fakat, yer yer aklı başına geliyor ve “Ne olacak benim hâlim?” diyor ve pişmanlık da izhar ediyorsa, ona da diyeceğimiz bazı şeyler vardır: Her şeyden önce, Allah’ın rahmeti çok geniştir; O, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’raf, 7/156) buyurmakta ve bir kudsî hadiste ilâhî rahmetin her zaman gazabın önünde bulunduğunu ifade etmektedir. Ötede, şeytanların bile ümit ve beklentiye kapılacağı böyle engin bir rahmete karşı lâkayt kalmak, hatta o rahmetin mevcudiyetini inkâr mânâsına gelecek şekilde ümit hissini yitirip ye’se kapılmak büyük bir günahtır.

İnsan, hayatının son dakikasında bile olsa, o tek dakikayı değerlendirip Allah’a dönebilir, O’na yönelip kurtulabilir. Dolayısıyla, endişeleri deşeleyecek hadiseler ve günahlar karşısında ye’se düşmek ve karamsarlığa kapılmak değil, recâ duygusuyla tevbeye ve salih amellere yapışmaktır esas olan. Bir Müslüman, Allah’ın engin rahmeti varken asla ye’se düşmez; Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine teveccüh ederek, yitirdiği şeyleri bulmaya ve kaçırdıklarını telafi etmeye bakar. Evet, sizi korku ve endişeye atan sâikler nelerse onları düşünüp çareler aramanız lazım. Neden korkuyorsunuz veya sizi ye’se doğru iten şeyler nelerdir? “Ben mahvoldum, battım, işim bitti benim; beni kaldırıp partal bir eşya gibi Cehennemin bir gayyasına savururlar artık!” diye düşünürken, neye binaen bu türlü mülahazalara dalıyorsunuz? İşte, evvela Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini, merhametinin enginliğini ve O’nun hakkındaki recânızı gözlerinize sağlam bir gözlük gibi geçirmeli; sonra da sizi endişelendiren şeyler nelerse onları tesbit etmeli ve onların çaresini aramalısınız. Gözlerinize hakim olamamak mı korkutuyor sizi? O zaman gözlerinizi haram nazarlardan korumaya bakmalısınız. İki çeneniz arasından dökülen şeyler mi karartıyor ahiretinizi? Öyleyse, dudaklarınızı sadece hayır için açmalısınız. Hevâ ve hevesinize düşkünlüğünüz mü matlaştırıyor akıbetinizi? O halde keyif ve lezzeti helal dairesinde aramalı ve yapıp ettiğiniz her şeye helal vizesi sormalısınız. Yani, korku ve endişeler, sizi sizinle yüzleşmeye sevk etmeli. Kendi hayatınızın muhasebesini yapmalısınız. Perişan hallerinize bakmalı, kırılan noktalarınızı onarmalı, çatlayan yanlarınızı sarmalı ve eksiklerinizi telafi etmeye çalışmalısınız. Aslında, tevbe de bir manada, tıpkı sehiv secdesi gibidir. Sehiv secdesi, namazdaki bir ihmal, bir terk ve bir yanılmaya karşı “cebren linnoksan”dır, yani, ondaki eksiği, gediği sarma, pansuman yapma demektir. Tevbe de, insanın şahsî hayatındaki hatalara karşı cebren linnoksandır. O da bir sargıdır; kırığı ve çatlağı sarma, bir yönüyle, kulluk anlayışını yeniden cilalama manasına gelir.

Diğer taraftan, hakikaten günahlardan ürküyor, onların öldürücülüğüne inanıyor ve akıbetinizden endişe ediyorsanız, hemen bir tevbe kurnasına koşmanız ve o günahlara tekrar dönmemek için elinizden gelen her şeyi yapmanız icap eder. Aksine, insanın tevbesiz ve amelsiz af beklemesi veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, Cennet’ten dem vurması, yalancı bir recâ, boş bir kuruntu ve Allah’a karşı da bir saygısızlıktır.

Bu açıdan, bir insan, çok büyük hata ve günahlar işlese, -Allah korusun- adam öldürse, zina etse, içki içse bile, bütün bunlarla ye’se düşeceğine, hemen kendisini Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına salmalı ve tevbeye sığınmalıdır. Allah Teâlâ, her insana, onun irfan ve idrak seviyesine göre Kendisine yönelme merdiveni uzatmış; kulları için tevbe, inâbe ve evbe basamakları kurmuştur. Bir kudsî hadiste, “Ey âdemoğlu, Bana dua eder ve Benden affını istersen, günahın ne kadar çok olursa olsun onu affederim. Ey insan, günahların ufukları tutacak kadar çoğalsa ama sen yine istiğfar etsen, onun çokluğuna bakmadan günahlarını bağışlarım. Ey âdemoğlu, dünya dolusu hatayla da olsa bana ortak koşmadan huzuruma gelirsen, Ben de dünyayı dolduracak kadar mağfiretle sana muamele ederim.” buyurmuştur. Öyleyse, bir kulun günahı ne olursa olsun, ona düşen, yaptığı şeylere bir daha dönmemek, günahlardan uzak durmaya azm ü cezm ü kast eylemek ve bu kararında sağlam durmaya çalışmaktır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermişlerdir ki, bir insan yüz defa tevbesini bozmuş olsa bile, “Allah’ım, ben yine düştüm; günahımı bağışla, beni affet..” diyerek ve o çirkinliklere dönmeme hususunda kesin karar vererek bir kere daha tevbe etse, Allah onun tevbesini yüzbirinci defa da kabul eder. Evet bu hususta önemli olan, “Hem endişe, hem de ümit ile O’na yalvarın. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.” (Ârâf, 7/56) mealindeki ayete uygun bir şekilde endişe duygusunu ümitle dengeleyerek O’na yalvarmaktır; “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet etsin ve Bana hakkıyla inansınlar ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) ilahî beyanına itimad ederek O’na yönelmek ve O’nun icabet edeceğine de katî inanmaktır.

Tevbenin kabul edilmesi için, gönülden pişmanlık duymak, eski hataları ürpertiyle ve büyük bir mahcubiyetle hatırlamak, ruhta meydana gelen boşlukları istiğfarla, ibadet ü tâatla doldurmak, Allah rızasına götüren yollar dışında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak ve her türlü haksızlığı gidermeye çalışmak önemli hususlardır. Kul hakkı varsa onu gidermek, gıybet, haset ve su-i zan edilmişse, onlardan dolayı hakkı geçen insanlara meseleyi anlatıp haklarını helal ettirmek tevbenin mühim bir yanını teşkil eder.

Bu açıdan, “Ben günah işledim/işliyorum; dolayısıyla, artık kurtulabileceğime dair zerre kadar ümidim kalmadı” şeklindeki mülahazalar inanan bir gönlün düşünceleri olamaz. Şahsen, özellikle bazı anlarda akıbetimden çok korktuğum halde, ümitsizlik ve ye’se asla düşmedim; bundan sonra da düşmeyeceğim kanaatini taşıyorum. Çünkü, iğne deliği kadar bir aralıktan sızacak olan rahmet-i ilahiyenin bana da yeteceğine ve şu aciz kulu da zâyi etmeyeceğine inanıyorum. Yapmam gereken tek şey olduğunu zannediyorum; o da, eğer üzerimde bazı haklar olduğu hususunda gerçekten endişe duyuyorsam ve onlar o iğnenin deliğini de kapatacak gibi duruyorsa önümde, hemen onları ödemeye bakmalıyım; varsa hakkını yediğim bir insan ya da gıyabında olumsuz bazı şeyler söylediğim bir kimse, gitmeli, elini ayağını öpmeli, yalvarmalı ve “Ne olur, hakkını helal et” demeliyim. Böyle bir tevbe yolu varken ve Allah Yegâne Merhametli iken ne diye ye’se düşeyim? Ye’sin babası şeytanken, neden kendimi onun acımasız kollarına bırakayım? Hayır, M. Akif gibi, “Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar / Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar!” demeli; ayağa kalkıp doğrulmalı, elime tevbe baltasını alarak bütün günahların başını kırmalıyım.

   Tevbe etmek, sadece bazı kelimeleri söylemekle mi olur; yoksa, tevbe maksadıyla namaz kılmak, Kur’an okumak ve bir istiğfar duası yapmak da söz konusu mudur?

Aslında, tevbenin özü pişmanlıktır; tevbe etmek, içten nedâmet duyma, hata ve günahlardan dolayı gerçekten pişman olma demektir. Pişmanlık tevbedeki manadır. Fakat, manaların da bir kalıbı olur ve onların kalıbı da sözlerdir, lafızlardır. Bundan dolayı “El-elfâzu kavâlibu’l-meâni; lafızlar, manaların kalıplarıdır” denmiştir. Mesela; Cenâb-ı Hakk’a değişik şekillerde teveccüh etmek mümkündür; önemli olan O’na yönelme ve huşûdur. Fakat, namaz bu teveccüh için güzel bir kalıptır. Teveccüh o işin ruh ve manası; niyet, iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû ve sücûd ise o yönelmenin şeklidir. Şekil sadece kuru bir kalıp değildir; onun manaya kattığı ayrı bir derinlik vardır. İşte tevbenin de, bir özü ve manası olduğu gibi bir kalıbı da bulunur. Onun kalıbı da, öncelikle istiğfar ve dualardır. Özellikle, Şeddad bin Evs’den (radıyallahu anh) rivayet edilen hadisin “Seyyidü’l-İstiğfar” olarak anılan şu kısmı tevbe için önemli bir kalıptır: “Allâhümme ente Rabbî. Lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va’dike me’steta’tü, eûzü bike min şerri mâ sana’tü, ebûü leke bi ni’metike aleyye ve ebûü leke bi zenbî fağfirlî fe innehû lâ yağfiru’z-zünûbe illâ ente – Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. İman ve ubûdiyetimde gücüm yettiği kadar Senin ahd ü misâkın üzereyim. Yâ Rabbi! Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Senin bana in’âm ve ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve i’tirâf ettiğim gibi kendi kusur ve günâhlarımı da i’tirâf ediyorum. Rabbim! Sen beni afv ü mağfiret eyle. Zîra, Senden başkası günâhları afv ü mağfiret edemez, yegâne Gafûr Sensin.” Bu duayı her sabah dört kere söylemek sünnet olduğuna göre, demek ki, tevbeyi kelimelerle dile getirmenin de kendine has bir önemi var.

Ayrıca, bir kısım rivayetlerde, günahlarına tevbe etmek isteyen insanın iki rekat namaz kılmasının mendub bir nafile ibadet olduğu da anlatılmaktadır. Bu namaza bazıları “tevbe namazı”, bazıları da “istiğfar namazı” demiş olsa bile, onun ismi de, o namazı kılacak insanın tevbesinin seviyesine göre değişebilir. Allah’ın emirlerine muhalefetin kalbde burkuntular hâlinde hissedilmesi ve ferdin, günahını idrak şuuruyla Hakk kapısına yönelmesi neticesinde kılınan namaza “tevbe namazı”; huzurda bulunma âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra, büyük-küçük her gaflet karşısında Allah’ın rahmetine sığınma niyetiyle kılınana “inâbe namazı” ve mâsivayla alâkalı her şeyi gönülden söküp atma ve kalbi O’ndan başka her şeye kapama cehdiyle eda edilene de “evbe namazı” denebilir. Hazreti Ali (radiyallahu anh), Ebu Bekir Efendimizin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Günah işleyen bir adam, hemen (sünnet ve âdâbına dikkat ederek) güzelce abdest alır, sonra iki rekat namaz kılar ve günahının mağrifetini Allah’tan dilerse, Allah ona mağrifet eder.” buyurdu. Sonra Rasûlullah şu ayeti okudu: “Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Âl-i İmran, 3/135).

Bu namazda okunacak sure ya da ayetlerle alâkalı bir tayin yapılmamıştır. Fakat, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) hâcet namazında ve sabah namazının sünnetinde, genel olarak, Kâfirun ve İhlas surelerini tavsiye etmişlerdir. Bu tavsiyeye saygılı olma ve onu uygulamanın yanı başında, şahsen içimde tevbe duygusunu coşturacak ayetler okumayı tercih ettiğim zamanlar da oluyor. Mesela, bazen ilk rekatta, “De ki: “Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmran, 3/26) mealindeki ayeti ihtiva eden bir bölümü; ikinci rek’atta da, “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, Gafûr ve Rahîm’dir.” (Zümer, 39/53) mealindeki ayetin de yer aldığı kısmı okuyorum.

Fakat, Kâfirun ve İhlas surelerinin ayrı önemi vardır. Bunların biri Tevhid-i Ubudiyetten, diğeri de Tevhid-i Uluhiyetten bahsetmektedir. Bu açıdan, onları okuyarak iki rekat namaz kılma tevbenin ruhuna daha da uygundur. Namazdan sonra ise, “Estağfirullâhe’l-Azîm el-Kerim ellezî lâ ilâhe illâ Hüve’l Hayyu’l-Kayyûm – Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, bizâtihî var olup başkasına muhtaç bulunmayan, her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan, hayat sahibi Hayy u Kayyum ve yegâne kerem sahibi yüce Allah’tan bağışlanmamı dilerim” deyip başı yere koymak ve “Yâ Hayyu yâ Kayyûm bi rahmetike esteğîsü, eslihlî şe’ni külleh ve lâtekilni ilâ nefsi tarfete ayn – Ey Hayy u Kayyum, Senin rahmetine sığınıyorum. Benim her hâlimi ıslah eyle, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” diyerek Rahman u Rahîm’den afv ve merhamet dilenmek gerekir. Dua ve zikir kitaplarında, yoruluncaya kadar “Ya Hayyu ya Kayyum…” diye inlemenin; lafızlara manayı, ses ve soluğa da kalb heyecanlarını katarak, hatta kalbin rikkat ve inceliğini gözyaşlarıyla konuşturarak söylemenin fazileti üzerinde durulur. O hâl üzere içini dökme, sızlanma, ağlama, nedametini tam ortaya koyma ve hem hâl hem de sözle “tevbeler tevbesi” deme tavsiye edilir. Peki, neye karşı böyle bir tevbe?!. Küçücük bir bakmaya, minnacık bir lokmaya, ufacık bir kelimeciğe, anlık bir öpmeciğe ve yalan bir sözcüğe bunlardan birine, ya da herbirine öyle pişmanlık duyma ve ölesiye ağlama ki, değil birisini, bin tanesini götürebilecek çağlayanlar meydana getirerek, hepsini silip temizlemeye çalışma işte asıl tevbe!..

   “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim?!.”

Tevbenin şartlarına riayet etseler de, meseleyi sadece kalıbıyla ortaya koyanlar, boş iş mi yapmış sayılırlar? Hâşâ ve kellâ!.. Allah için yapılan hiçbir şey O’nun nezdinde karşılıksız kalmaz. Ancak tevbeden tevbeye fark vardır. Tevbe adına ortaya konan her söz ve davranış da, insanların niyet derinliği, iç enginliği ve huşû seviyesine göre değerlendirilir. Bunlar birer derinliktir ve pişmanlık iniltilerini bu derinliklerle sunmanın, tevbeye ayrı bir değer kazandırması söz konusudur. Bazen gönlünüzün en sırlı yerinden gelen bir inleme vesilesiyle bütün hata ve günahlarınızı temizler Allah Teâlâ. Samimi bir niyazınız giderir bütün günah lekelerini. Malumunuz, bir gün, Yunus bin Mettâ (aleyhisselam) öyle bir inler ki, tâ Arş-ı âzamı ihtizaza getirir. Melekler “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim Ya Rabb!” diye sorarlar; “Bizim Yunus” cevabını alınca da, “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” demekten kendilerini alamazlar. Evet o, içli içli dua eden Yunus Nebî’dir; Arş’ı titreten de onun yakarışlarıdır.

İşte öyle bir inleme ve ağlama bütün günahları yuyup yıkamaya vesile olabilir. Fakat, sizin yakarışınız kendi kendinize olmalı; sesinizi ancak siz duymalısınız ve sadece Allah’a duyurmayı düşünmelisiniz. Çünkü biz bir nebî gibi masum ve masûn değiliz; görülme, duyulma ve bilinme neticesinde devrilebiliriz. Öyleyse âh u eninlerinizi ne şeytana duyurun ne de meleklere. Çığlıklarınız kalbinizden yükselsin ama yine kalbinize insin. Kalbiniz bütünüyle bir bamteli olsun; duygularınız da bir mızrab gönlünüzün sesi feryat gibi yükselsin, fakat sinenizin çeperlerini aşıp ağyara ulaşmasın, yine gönlünüzde boğulsun. Kıskanın içinizin samimiyetini; meleklere bile duyurmayın Allah’a adadığınız ses ve soluklarınızı. Rabbinizle aranızdaki sırlar hakkında çok kıskanç olun; O’ndan başka kimseye bildirmeyin, duyurmayın. O ince tavırlarınız, derin bakışlarınız ve içinizdeki derd u ızdırabınız başkalarının bulunduğu yerlerde de dökülüp saçılıyorsa ama siz farkında değilseniz, o tabiî dökülüşten dolayı muaheze olmazsınız. Fakat, duyurmama ve göstermeme iradeniz dahilinde ise, çok kıskanç olun sırlarınızı ortaya dökmeme hususunda. Rabbinizle aranızdaki sırlar sizin namusunuzdur; onları orada-burada açığa vurmak suretiyle namusunuzu fâş etmeyin.

Bamteli: SADÂKAT İKSİRİ VE DURAĞANLIK ZEHRİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Başımıza gelen her şeyde, kendi içimize dönüp kalb saffetini arama mecburiyetindeyiz. Dupduru olabilecek şekilde bir kalb saffeti… Hayalimizin ucuna -ortasına değil, hepsine değil, ucuna- bulaşan bir hor bakış, bir çirkin söz, bir çirkin mesmûâta kulak verme, bir gıybet sahnesinde olup onu dinleme, bir iftiraya baş sallama “Olabilir, ihtimal!” deme… Bunlar, ciddî ruh kirlenmesine, duygu-düşünce kirlenmesine sebebiyet verir; bu kirlenme de bela ve musibete çağrıdır, davetiyedir; böyle bir çağrıya bini birden iştirak eder bela ve musibetlerin.

   Peygamber Efendimiz bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz defa istiğfar ederdi; biz de hiç olmazsa günde yedi veya on defa gönülden bağışlanma dilesek; kendimizle yüzleşip kalb saffeti arayışına girsek!..

Bu açıdan, başa gelen her şeyde, رَبَّنَا لاَ تُعَذِّبْنَا بِذُنُوبِنَا “Allah’ım! Bizi günahlarımızla azaba maruz bırakma! Yarlığa bizi yâ Gaffâr!.. Ört ayıplarımızı yâ Settâr!.. Affet bizi yâ Afüvv (celle celâluhu)!..” demelidir. Bu istiğfar beyanlarını ve mülahazalarını, onların tepesine balyoz gibi indirmeli ve bir daha hortlamalarına meydan vermeme cehdiyle vurmalıdır. Unutmamak lazım; elli defa onlar balyoz yeseler, elli defa nakavt etseniz ve onları yere serseniz de öyle bir hortlama istidadı vardır ki onlarda, ölürler, yine dirilirler; ölürler, yine dirilirler; ölürler, yine dirilirler!..

Onun için Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm, günde yetmiş -bazen yüz defa- “Estağfirullah!” diyordu; “hiç olmaz”lara seralar oluşturuyor, surlar çekiyordu. Anlayanlara ders… Anlamayanlara, bir şey anlatmak mümkün değil! Allah Rasûlü bu hal ve beyanıyla âdeta şöyle buyuruyordu: “Ben böyle yapınca, sizin nasıl yapmanız gerekli, onu oturup bir kere daha derin derin düşünün ve yapın!” O dersi almak ve olumsuzluklara karşı sürekli mesafeli durmak lazım.

Buyurmuyor mu? اَللَّهُمَّ بَاعِدْ بَيْنِي وَبَيْنَ خَطَايَايَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ “Allah’ım, mağrip ile maşrığı (batı ile doğuyu) birbirinden uzaklaştırdığın gibi beni de hatalarımdan uzak tut.” Hata; bir insanın, doğru yolda yürürken sürçmesi gibi, zellesi gibi şeyler. Fakat Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûre-i celîlesinin son iki ayetinde, رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا “Unuttuk, bir halt karıştırdık, hata ettik, bir halt karıştırdık ise, Sen, onlardan dolayı bizi muaheze etme!” duasını öğretiyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu iki ayeti okumadan da yatmıyordu. Biz de yatsı namazının sünnet tesbîhinden sonra mutlaka o iki ayeti okuyoruz. Farz değil fakat farz niyetiyle, bizim için çok lüzumlu mülahazasıyla okumak lazım, madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) okumadan yatağa girmemiş!..

Evet, “Allah’ım, hatalarımızdan dolayı bizi muaheze etme!” mülahazası… Hata konusunda böyle… Hafizanallah, ya el-ayak, göz-kulak, dil-dudak ile işlenen günahlar var ise şayet?!. Onlar, kalb ile Allah arasında öyle sütreler oluşturur ki, kalbin Allah ile münasebeti kesilir; “Var mı, yok mu?” bilemez insan. Ona ibadet yaparken bile şeklen, yatar-kalkar; ne his, ne heyecan?!. Akif’in sözüyle; “His yok, hareket yok, leş mi kesildin?” diyor. “Leş” diyor; hissize, hareketsize “leş!” diyor. “His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? / Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin. // Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz? / Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?” Evet, şâirâne ifade.

   “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık; Sen ne güzel Rabb ve ne güzel Mevlâ’sın; bize sıdk otağına taht kurma mazhariyeti lütfet!..”

Geriye dönelim: İyiliği, Allah’tan; kötülüğü, kendimizden bilelim. مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللهِ، يَنْتَقِمُ بِهِ اللهُ، ثُمَّ يُنْتَقَمُ مِنْهُ “Zâlim, Allah’ın bir kılıcıdır. Allah, onunla intikam alır, tedip eder, kulak çeker, şefkat tokadı vurur; fakat sonra döner, zâlimden de intikam alır.” Evet, size musallat olan zâlimler, Allah’ın sizin başınızda kavis çizdirdiği kılıçtır! Allah, zâlimleri musallat etti size; hiç yoktan intikam alıyorlar. Ama meseleye “hiç yoktan” zaviyesinden bakmamak lazım. “Neden onlar gelip bize musallat oluyorlar?!.” demekten daha çok “Acaba ne ettik ki bunlar başımıza geliyor?” diyerek kendimizle yüzleşmeliyiz.

İnsan olarak onu da düşünürüz: “Neden insanlık varken, diş gösteriyorlar? Neden insan olma varken, ısırıyorlar? Neden seviyeli insan olma varken, salya atıyorlar?” Bunlar insanın aklından geçebilir. Onların da kalb selameti adına, düşünce selameti adına Allah’tan hidayet talep etmek lazım! Ama daha çok kendimize bakmamız lazım: “Acaba ne ettik ki Allah, bu zâlimleri, fâsıkları, hainleri bize musallat etti?!.”

Onun çâre-i yegânesi de bir kere daha tecdîd-i biatte bulunarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmekten geçer. رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) Devam edin: حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” (Âl-i Imrân, 3/173) Devam edin: نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcı’dır!” (Enfâl, 8/40) Kur’an’da yok fakat virdlerde var: نِعْمَ الرَّبُّ أَنْتَ “Sen ne güzel Rab’sın!” deyin. Bunca karıştırdığımız hatalara rağmen, gelen şeylere bakılırsa, bunlar bir kulak çekme, enseye bir tokat vurma ve “Aklınızı başınıza alın!” deme mahiyetinde. Evet, نِعْمَ الرَّبُّ أَنْتَ، نِعْمَ الْمَوْلَى أَنْتَ، نِعْمَ النَّصِيرُ أَنْتَ، نِعْمَ السَّمِيعُ أَنْتَ، نِعْمَ السَّتَّارُ أَنْتَ، نِعْمَ الْغَفَّارُ أَنْتَ “Ne güzel Rab’sın Sen Allah’ım, ne güzel dostsun Sen, ne güzel yardımcısın Sen, her duamızı işitip icabet buyuran ne güzel Semi’sin Sen, bütün kusur ve günahlarımızı örtüp bağışlayan ne güzel Settâr ve ne güzel Gaffâr’sın Sen!..” deyin!. Deyin ve bir “mak’ad-ı sıdk” (sıdk oturağı ve otağı) arayışı peşinde bulunun.

Hayatını doğruluğa bağlamış müminlerin ahiretteki makamları da sıdk sıfatıyla yâd edilmektedir: إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ “Şüphesiz müttakîler, cennet bahçelerinde ve ırmaklar başında, O gücü her şeye yeten Sultanlar Sultanı’nın nezdinde sıdk oturağı (ve otağında)dırlar.” (Kamer, 54/54-55) اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْحَالِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْمَآلِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ التَّمْثِيلِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْقَوْلِ، اَللَّهُمَّ صِدْقَ الْعَاقِبَةِ  “Allah’ım bizi dosdoğru hale, özde doğruluk ve neticede hayra, doğru temsile, doğru söze ve hayırlı akıbete mazhar eyle!..”

   Sıdk bir peygamber sıfatıdır, güzel ahlakın kapısı doğrulukla açılır; en makbul kullar mertebesine ve Cennet’in zirvesine sadâkatle ulaşılır.

Evet, Peygamber, demiş/buyurmuş bunu, Hazreti İbrahim (aleyhisselam). Madem mesleğimiz “hıllet, hullet, hallet” -her ne ise- “dostluk”tur, o işin serkârı, en başı, seyyidinâ Hazreti İbrahim (aleyhisselam), وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي اْلآخِرِينَ “Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!” (Şuarâ, 26/84) demiş. İnsan, tavır ve davranışlarında hep “sadâkat” çizgisini korursa, gelecek nesiller tarafından da öyle doğru olarak yâd edilir; akla geldiğinde “Allah, senden ebeden razı olsun!” denir. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm) insanın aklına gelince, sizin aklınıza gelince, hanginiz en azından duyguları itibarıyla onları hayır ile yâd etmeden geçiyorsunuz?!. Öyle bir hayat yaşamışlar ki, gönüllere otağ kurmuşlar! Hatırlanışları, onları hayır ile yâd etmeye yetiyor. Zaten hadis-i şeriflerde ve namazımızın içindeki çok rükünlerde, onları da hayırla yâd ediyoruz; “Âl” diyoruz.

“Âl-i ûlâ” O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlâdı, ahfâdı, ailesi; “âl-i vustâ”, sahabesi; “âl-i ednâ” ise, o yolda, o çizgide olursak, sizler ve bizler. Âl-i ednâ… En azından “ednâ” olmanın hakkını vermek lazım!.. Evet, “âl”i öyle değerlendirmiş ehl-i hakikat, ehl-i tahkik; size/bize de kapıyı aralık bırakmışlar: “Bakın ve alın! En dûnunda olmaya çalışın, en azından!” Çünkü o meselenin “dûn”u “mûn”u yok; o çerçeve içine girince, öbürleri mutlaka size el uzatırlar. Ve her şeyin Sâhib-i Zîşânı sayılan o Zât (sallallâhu aleyhi ve sellem), size el uzatır; bırakmaz sizi yolda, hayret içinde, haybet içinde, hüsran içinde! “Bırakmam ben kardeşlerimi böyle garip, yalnız; yolda, vahşi yollarda bırakmam!” der. Fakat hakkını vermek lazım onun; kalbler, O’nun için çarpmalı; heyecanlar, köpük köpük O’nun için köpürüp durmalı; duygular, hep onlar ile oturup kalkmalı; insan, onları vird-i zebân etmeli!..

Sıdk!.. فِي كُلِّ حَالٍ صِدْقٌ، فِي كُلِّ مَقَالٍ صِدْقٌ، فِي كُلِّ تَمْثِيلٍ صِدْقٌ “Her halde doğruluk, her sözde doğruluk, her temsilde doğruluk…” Doğruluk, doğruluk, doğruluk!.. Sadâkat, Peygamberlikten sonra en büyük makamdır. Peygamberlerde sıdk, sıfatlardan bir tanesi; fakat Peygamberlikten sonra “sıddîkıyet” mevzuu, Hazreti Ebu Bekir gibi yüksek pâyelere, hususî olarak, Allah tarafından bahşedilmiş mümtaz bir vasıf: “Ebu Bekir es-Sıddîk”, “Âişe-i Sıddîkâ” denmiş.

Sadâkat, sadâkat, sadâkat… Nasıl “yalan” bir lafz-ı kâfirdir; öyle de “sadâkat”, aynı zamanda bir vasf-ı mü’mindir; sıdk, bir lafz-ı mü’mindir. Mü’min onun ile oturup kalkmalı, onu vird-i zebân etmeli ve kalbini -daima solmaya, renk atmaya, hazan vurduğu zaman savrulup gitmeye müheyya bulunan kalbini- o “sadâkat” ile dipdiri tutmaya çalışmalıdır! اَللَّهُمَّ رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ صَدَاقَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْغِلِّ وَالْغِشِّ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım, bizi başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bize rahmet eyle!.. Allah’ım, bize öyle bir sadâkat lütfeyle ki gönüllerimizi her türlü gıll u gıştan âzâde ve müstağnî kılacak şekilde olsun; ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkram Sahibi!..”

   İnsan, akîde, ibadet veya Hizmet açısından durağanlığa düştüğü zaman kendisini bir gayyaya salmış olur; durağanlıkla malul insanların hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitmeleri kaçınılmazdır.

Kur’an-ı Kerim, çok yerde الَّذِينَ آمَنُوا “iman edenler” dedikten hemen sonra وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar” vasfını nazara veriyor. İman ve sâlih amel. Biz, kendi dilimiz ile “amel” diyoruz fakat Üstad Necip Fazıl, konferansında “İman ve Aksiyon” demişti. Aksiyon kelimesi “amel”i tam karşılar mı; yoksa “fiil”in karşılığı mı? “Fiil” ile “amel” birbirinden farklı şeylerdir; “fiil”, bir iş yapma demektir; “amel” ise, meselenin şuurunda olarak bir mükellefiyeti yerine getirmektir. Şimdi, Allah’a iman ettikten sonra, insanın, imanını teminat altına alması onun hareketine/aksiyonuna bağlıdır.

Aksiyon olmadığı takdirde, iman zamanla solar; bir yönüyle taklit yollarına gidilir, bir yönüyle şekle gidilir, bir yönüyle surete gidilir. Nitekim günümüzde “sizin” demeyelim de “benim” gibi çoklarında mesele tamamen şekil, suret ve taklit vadilerinde bocalayıp durmaktan ibaret bir hal almıştır. Ancak “amel” ile, “hâlis amel” ile, “ihlasa iktiran eden amel” ile, “rıza hedefli amel” ile, “aşk u iştiyak -en son gaye, aşk u iştiyâk-ı likâullah- hedefli amel” ile insan canlı kalabilir.

Onun için insanda ister “iman” adına, isterse de “İslam” adına bir durağanlık olduğu zaman, bu durağanlık sebebiyle o insanın hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitmesi kaçınılmaz olur. Ağacın başında salınıp durma, şebnemlere bağrını açma, aynı zamanda bülbüllere karşı tebessüm etme var iken -savrulup giden yapraklar gibi- insan da toprağın bağrına savrulur, gübre olur!

İnançta, duyguda, düşüncede “amel” ile “iman”ın böyle bir münasebeti olduğu gibi.. onda meselenin durağanlığa tahammülü olmadığı gibi.. iş, durağanlığa gittiği zaman, gidip taklide incirâr ettiği gibi.. aynı zamanda hizmet-i imaniye ve Kur’aniye adına da durağanlık bir felakettir.

Bu durağanlık, bazen ülfetten, ünsiyetten dolayı olur. Hazreti Pîr, ona da temas ediyor: Ülfet ve ünsiyet bazen insanı köreltir; o alışkanlık, bazen “Böyle de oluyor!” dedirtir. Oysaki insan, sürekli taşan bir bardak gibi -Akif ifadesiyle- sürekli bir “lebrîz” içinde olmalı; sürekli bir şey dolmalı oraya ve sürekli o taşmalı. Ve taşanlardan da başkaları istifade etmeli, sürekli. Sürekli taşıp duran bir insan olmalı; his ve heyecanı, herkese yetecek kadar taşıp durmalı sürekli. Hizmet-i imaniye ve Kur’âniyede de öyle…

Bir, böyle olur; ülfetten ve ünsiyetten dolayı insan, farkına varmadan durağanlığa girer; ülfet ve ünsiyete yenik düşer. Kalb, bunlar ile renk atar; “latife-i Rabbâniye” artık fonksiyonunu edâ edemez hâle gelir. Bakarsınız bunların gözyaşları da kupkurudur. O konuda “Allah’ım, yaşarmayan gözden Sana sığınırım!” buyurmuş İnsanlığın İftihar Tablosu. Vakıa İmam Gazzâli, “Ağlayan da bazen kaybeder, ağlamayan da!” demiş. Ama bence ağlayıp kaybedenler, işin içine riya katanlar, gözyaşlarını “Âlem görsün!” diye dökenlerdir. Fakat aşk u iştiyaktan dolayı ağlayanlar, âkıbetinden endişe edip ağlayanlar, Cehennemden endişe edip ağlayanlar, “Allah’tan uzak düşeceğim!” diye korkup ağlayanlar, her an onu yürekten hissetmeme, kalbinin ritimlerinde hep “Allah, Allah, Allah!” sesi duymama endişesinden korkup ağlayanlar da vardır. Bunlar kazanır; öbürleri kaybeder. Kazanma da var, kaybetme de var orada. O mevzuda bile durağanlık öldürücü bir zehirdir esasen, kahreden bir zehirdir. Nefis, bunları kullanır; bir yönüyle şeytanı istikbal eder ve şeytan da onun araladığı kapılardan senin latife-i Rabbâniyene -senin değil, yani insanın latife-i Rabbâniyesine- nüfuz eder, hâkimiyet kurar orada. Orası -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâh-ı Sübhâniyesidir: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor Hak dostu.

   Hakiki mü’min bin türlü bela sarmalı içinde bile olsa yine de durağanlığa düşmemeli; kendi cehd ü gayretini basit bir sebep görmeli, damlasına deryaların bahşedileceği inanç ve ümidiyle aksiyondan aksiyona sürekli yürümelidir.

Evet, ülfet ve ünsiyet durağanlığa sebebiyet verdiği gibi, Hizmet’te durağanlığın bir başka sebebi de musibetler karşısındaki tavırdır. Şöyle ki: Belâlar/musibetler sağanak sağanak başınızdan aşağıya geldiği zaman, “Ee ne yapalım!” diye kalır seyretmeye durursunuz.

Öyle değil esasen… Belki gelen, tepenize balyozlar gibi inen şeyler karşısında dişinizi sıkıp sabretmeniz lazım. Şu kadar var ki, terminolojimizde çok iyi bildiğiniz gibi, “aktif sabır”da bulunmak lazım. Yani, şimdi kuyunun dibine atıldık, Yusuf aleyhisselam gibi; balık tarafından yutulduk, Yunus İbn Mettâ gibi. “Burada ne yapılır acaba!” Balığın karnını mı gıdıklarsın, “Beni dışarıya atsın!” diye?!. Parmaklarınızla çıkabileceğiniz basamaklar mı yaparsınız, Hazreti Yusuf gibi?!. Siz, kendi elinizdeki bütün himmeti kullanırsanız, bu -bir yönüyle- nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin tecelli etmesine bir davetiyedir, bir çağrıdır. “Sebepler bütün bütün sukût etti; ben, bu kuyudan/sarnıçtan dışarıya çıkamam, attılar beni buraya. Fakat bir şey yapmam lazım!.. Beni burada Promete (Prometheus) gibi kayalara bağlasalar da bir şey yapmam lazım!.. En azından kafamı, böyle yapmam (sallamam) lazım; maruz kaldığım durumu kabul etmediğimi ortaya koymam lazım!”

Bir de öyle bir durağanlık var. Böyle bir durağanlığa girerseniz, hiç farkına varmadan kendi kendinize kastetmiş olursunuz. Durmamak lazım!.. Sürekli bir cehd ortaya koymak lazım, en kötü durumlarda bile; Hazreti Yusuf gibi kuyu dibinde, Hazreti Yunus gibi balığın karnında, Hazreti Eyyûb gibi tepeden tırnağa yara-bere olduğunuz hallerde dahi… Kalbinizin, o yaraların sarmalı içinde bulunduğu, yaraların -Üstad’ın ifadesiyle- dilinize bile sirayet ettiği anda dahi durmama… “Duygu-düşünce dünyam, Latife-i Rabbâniyem yaralandı; Seni Sana layık anamıyorum! مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ، مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ، مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ ‘Sana gerektiği gibi kullukta bulunamadık, Seni azametine yakışır şekilde zikredemedik, Sana hakkıyla şükredemedik!..’ ölçüleri ile aczimi ifade ediyorum. Kulluğumu tam, Sana göre soluklayamayacağım! Çünkü o işin kaynağı kalb idi, tercümanı da dil idi; ikisi de yaralandı!” deyip arz-ı halde bulunma!.. Hazreti Üstad, Hazreti Eyyûb’un menkıbesine bağlı olarak meseleyi bu şekilde ele alıyor.

Evet, ne olursa olsun durmamalı; insan, bin türlü bela sarmalı içinde olduğu zaman bile, mutlaka bir şey yapma cehd ve gayreti içinde bulunmalı. Siz çok küçük şeyler ile cehd ve gayretinizi gösterirseniz, bir “aksiyon” sergilerseniz; Cenâb-ı Hak, kudretiyle öyle bir mukabelede bulunur ki onlara!.. Zaten insanın yapması gerekli olan şeylerde ortaya koyduğu “irade” şart-ı âdîdir. Kat’iyyen orada tenâsüb-i illiyet prensibine göre bir münasebet yoktur. İrade ne ki, insana Cenneti kazandırsın?!. İrade ne ki, insanı, insanca yaşama ufkuna ulaştırsın?!. İrade ne ki, insanı evliyâ yapsın, asfiyâ yapsın, ebrâr yapsın, mukarrabîn yapsın?!. İrade, bir damladır; fakat siz o damlayı yerinde kullanırsanız, “İşte benden bu kadar yâ Rabbi! Gücüm, bu kadarına yetiyor!” derseniz, Kudret-i Nâmütenâhî, İrâde-i Nâmütenâhî Sahibi, Meşîet-i Nâmütenâhiye Sahibi, İlm-i Muhît Sahibi o Zât (celle celaluhu) da Kendine göre, büyüklüğüne göre tecellide bulunur. Birden bire bakarsınız ki “damla” olan o iradenize koskocaman “okyanuslar” bahşedilmiş; “zerre” gibi iradenize mukabil “güneşler” sizin bağrınıza gelmiş.

   Bela sarmalından sıyrılmanın ilk şartı durağanlıktan kurtulmak, onun da en önemli vesilesi akl-ı selim sahibi mefkûre insanlarıyla istişare yapmaktır.

Bu açıdan, durağanlık çok tehlikelidir; ölümcül bir hastalık gibidir. Ne olursa olsun, dört bir yandan sarılsak, musibetler/belalar sarmalı içinde kalsak da yapmamız gerekli olan şey harekettir. Bu cümleden olarak mutlaka “meşveret”e, akl-ı selime müracaat etmek lazımdır. Aklı başında olan, o işin tecrübesini edinmiş ve bir yönüyle işleye işleye onu geliştirmiş bulunan insanlarla oturup, “Genel durum şudur, tablo şudur; acaba bundan sıyrılmanın yolu ne ola?!.” diyerek konuşursunuz. Başkalarının düşüncesine saygı mülahazasıyla oturursunuz, “Dediğim dedik!” değil. “Benim dediğim olmazsa, ben öyle meclislere iştirak etmem!” düşüncesi, şeytanî mülahazadır. Ona değil, Peygamber mülahazasına tâbi olmak lazımdır.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’a çıkarken, “İçeride kalalım biz, tabiye harbi yapalım, müdafaa harbi yapalım!” dedi mi, demedi mi?!. Ama Bedir’de bulunmayan bir hayli sahabî, “Yâ Rasûlallah, çıkalım; biz de Bedir’deki ağabeylerimiz gibi orada -Allah’ın izni ve inayetiyle- onların pâyesine ulaşmak için sergilenmesi gerekli olan kahramanlığı sergileyelim!” dediler. O istişareye Efendimiz iştirak buyurdu; O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ki, “vahiy ile müeyyed”, “fetânet-i a’zâm” sahibi; neyin, ne zaman, nasıl yapılacağını milimi-milimine bilen insan-ı kâmil. Hani derler ki, “Dâhiler için intihap söz konusu değildir!” Onlar bir şey diledikleri zaman, şıp-şak hemen yerine oturturlar. Dehanın ne kıymeti olur Peygamber fetâneti yanında?!. O fetânete rağmen, o engin görüşe rağmen, o vahiy ile müeyyed olmaya rağmen, orada meşverette kendisinden çok küçük gençlerin sözüne uyuyor, çıkıyor.

O büyük müfessirin sözünü de daha evvel tekrar etmişimdir; bir kere daha tekrar ediyorum; “O meşveretin hatırına, bilseydi ki, kendi ile beraber çıkanların hepsi orada şehit olacaktı, yine çıkardı!” Çünkü meşveret, dinî bir kuraldır; bugün olmazsa yarın o kuralı kullananlar aldanmayacaktır. “Benim dediğim!” değil esas burada. Ben haklıyım; yüz de yüz kendimi haklı görüyorum ve haklılığımı Kitap ve Sünnet ile de test ediyorum. Fakat baktım ki dört arkadaşla iştirak ettiğimiz zaman, üç tanesi “şöyle” diyor. Ama bakıyorum yüzlerine, gözlerinin irislerine bakıyorum; o meseleye inanmışlık dökülüyor her hallerinden. Bana düşen şey, “Ben, düşüncelerimden vazgeçiyorum, sizin dediğiniz doğru!” demesini bilecek kadar insan olmaktır. Bağışlayın, burada onu kullanmadım, aksi, “hayvanlık”tır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), nasıl meşveret etti ve nasıl bir tavır sergilediyse, öyle yapmak lazımdır.

Şimdi, bu sarmaldan sıyrılmanın yolu; birincisi: Akl-ı selim sahibi, gerçekten bu davaya gönül vermiş insanlarla istişare etmektir. Allah’ın (celle celâluhu) lütfuyla bu Hizmet, bir yönüyle bir asırdan beri, bir yönüyle de kırk elli seneden beri, “renk” değiştire değiştire, “şekil” değiştire değiştire, “desen” değiştire değiştire bu güne kadar geldi. Belli bir dönemde beş-on tane insan ile bir yerde, bir “ev”de oturup kitapları okuyordunuz. Belli bir dönem geldi, ev sayıları arttı. Belli bir dönem geldi, bir sıçrama oldu; daha kalabalık insanları -işin toptancılığını yapıyor gibi- “yurt”larda barındırmaya başladınız. Şartlar elverdi, “okul”lar açmaya başladınız. Şartlar elverdi, eleman yetiştirdiniz -yetişildi, yetiştirildi- “üniversite”ler açmaya başladınız. O elemanlar ile dışarıya gittiğimiz zaman, “Belli çatılar oluşturur, kendi ülkemizde yaşadığımız şeyleri, Allah’ın izniyle oralarda da yaşarız!” dediniz. Şartlar elverdiği ölçüde öyle açılmalar oldu. Belki durağanlık da olmuştur bu mevzuda; belki Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkânlar tam değerlendirilememiş de olabilir. Ama yine “damla”yı “derya” yapmıştır Allah, “zerre”yi de “güneş” yapmıştır; onu, O’na (celle celâluhu) vermek lazım. Bu itibarla, şu anda içinde bulunduğumuz bu bela/musibet atmosferinden, zâlimlerin tasallutu sarmalından sıyrılmanın yolu, birinci derecede “meşveret”tir; “Buradan nasıl çıkarız? Nasıl sıyrılırız bu işin içinden?” diyerek akl-ı selim sahibi mefkûre insanlarıyla sürekli istişare etmektir.

İkincisi: Herhalde bu imtihana istihkak kesp ettik, müstahak olduk ki, Allah (celle celâluhu), böyle bir bela ile bizi imtihan ediyor. İhtimal, bazı imkânları tam değerlendiremedik. İmkânı değerlendirememe, imkânı israf etme demektir. Acaba niye biz o zamanlar on beş saat mesai yapmadık? Neden bazen evimizin yolunu unutmadık? Neden bazen eşimizin adını unutmadık? Neden en yakınlarımıza karşı “Yahu sen kimdin, Allah’ı seversen?” demedik, bir Alzheimer’li insan durumuna düşmedik? Meselenin buraya kadar yolu vardı. Demek ki biz, bu mevzuda o işin istediği ölçüde bir kıvam sergilemediğimizden/sergileyemediğimizden dolayı Cenâb-ı Hak ikazda bulundu: “Aklınızı başınıza alın; Ben size bu kadar imkân bahşettim; ne hakla Benim verdiğim imkânları israf ediyorsunuz?!. Size Ben yirmi dört saatlik bir zaman bahşettim.. size hayat bahşettim.. sizin yetiştiğiniz yerleri size lütfettim.. ve aynı zamanda size ışık tutan, enbiyâ-ı ızâmın izinde, Peygamberler yolunda gelenleri rehber olarak ihsân ettim! Çağın başında önemli bir simayı, size rehber olarak gönderdim. Neden siz, bu imkanları israf ettiniz, rantabl olarak değerlendirmediniz?!.” Kulak çekme, bu!..

O zaman, meselelere böyle bakarak, geçmişte eğer ihmallerimiz olmuşsa, “bir”i “bin” etme imkânı varken ihmal etmişsek, meseleyi katlama imkânı varken onu ihmal etmişsek, bundan sonra aynı hatayı yapmamak için gayret etmeliyiz. “Madem böyle bir ikazda bulunulduk, durağanlığı terk ederek, vitesi değiştirerek, “dört”ü “sekiz” yaparak, “sekiz”i “on altı” yaparak, “on altı”yı “otuz iki” yaparak, daha hızlı, uçak hızı öncesi bir hız ile, Cenâb-ı Hakk’ın murad buyurduğu şeye doğru azm-i râh etmeliyiz. Azm-i râh, eskilerin ifadesiyle; “yola revân olmalıyız” tabiri de kullanılır. Yola revân olmalıyız; “yol” bizim dilimize ait, “revân” da Farsçaya ait. Evet, yola revân olmalıyız, madem bize bu lütuflarda bulunmuş, bu imkanları bahşetmiş!..

   Muvakkat tahribata maruz kalan yerlerde de Cenâb-ı Hak bir hayli “güzlük” var etti; karın kışın bağrında mayalanan bahar o güzlüklerle ayrı bir renge bürünecek; el verir ki siz “hareket”ten dûr olmayın!..

Diğer bir husus: Şimdi, gittiğiniz bazı yerlerde kafa karışıklığından dolayı bir kısım engellerle karşılaşıyorsunuz. Ama inanın, bu güne kadar oralarda yetişen, sizin duygu ve düşünce dünyanıza bağlı yetişmiş olan bir hayli insan var. Sadece binaları kapadılar, bazı yerlerde. O talihsizlik/bahtsızlık da İslam dünyasında oldu; başka yerlerde olmadı. Onlar da bir şeye aldandılar: Fitne ve fesadın temsilcisini/temsilcilerini, zulmün temsilcilerini “hakiki Müslüman” zannettiler; “fâsık”ı, “zâlim”i, “münafık”ı, Müslüman zannettiler. Bir yönüyle, “Belki Âlem-i İslam’ı derleyecek/toparlayacak, bir çatı altında bir araya getirecek biri…” vehmine kapıldılar. Ve dolayısıyla oralarda, o müesseselerin kapılarına kilit vurdular, sedd-i ebvâb ettiler. Ama oralarda yetişen insanlar var.

Bugün olmazsa yarın, kafası karışanlar bile diyecekler ki: “Yahu Allah aşkına, bu insanlar geldiler; otuz sene biz bunların nabzını bir hekim gibi tuttuk, kalblerini bir hekim gibi dinledik, hiçbir aritmiye rastlamadık; hep ‘istikamet’ diye atıyordu kalbleri, ‘sadâkat’ diye atıyordu kalbleri. Bulundukları yerlerde öyle bir entegrasyon sergilemişlerdi ki, kendimizden zannediyorduk onları. Hatta dilimizi bile öğrenmişlerdi, bizim dilimizi kullanıyorlardı. Ve -bizim şarkta kullanılır- kimsenin tavuğuna ‘Kış!’ dediklerine şahit olmamıştık!” Diyecekler bunu; “vefa”, söyletecek onu onlara bir gün.

O zaman işte sizin ektiğiniz o tohumlar, belki yine devam edecek; yaptıkları tahribat, muvakkat bir tahribat halini alacak. Sonra yeniden oralarda o “ba’s u ba’de’l-mevt” kendisini gösterdiğinde, berikilerin içindeki ukdeler de onlarda beyin kanamasına sebebiyet verecek: “Biz bunca şeytanî gayrette bulunduk, bunlar şeytanı çatlatıyorlar; yazık değil mi, o da Allah’ın mahlûku! Ne diye çatlatıyorsunuz?!.” diyecekler. Çatlatacağız ama… أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ، وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ * اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِنَا وَآمِنْ رَوْعَاتِنَا؛ اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا، وَعَنْ أَيْمَانِنَا، وَعَنْ شَمَائِلِنَا، وَمِنْ فَوْقِنَا، وَنَعُوذُ بِكَ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!..” “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) “Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah’ım, önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız. Ey Erhamerrâhimîn!..”

Evet, o ekilen tohumlar, biçilen fideler, Allah’ın izni ve inayetiyle, o hazan mevsimi geçince yeşerip boy atacak. “Güzlük” onlar; şimdi kış. Her yerde yoktur belki; sonbaharda tohum atarlar, o tohumlar, uykuya dalar. Sonra ilkbaharın meltemleri esince, onlar zuhur ederler. O sonbaharda, kardan-kıştan önce ekilen tohumlara “güzlük” denir; baharda ekilenlere de “baharlık” denir. Güzlük… Siz, o tohumları birer güzlük, o fideleri birer güzlük gibi görün. Dikildikleri yerlerde kar-kış bastırdı, bir şey oldu. Bilemezlerdi; elektronik levhadaki bir resimde de anlatıldığı gibi, bilemezlerdi. Ama yine bilemiyorlar; kardan-kıştan bir nevbaharın geleceğini bilemiyorlar! Esas karın-kışın -bir yönüyle- bağrında nevbaharı geliştirdiğini de bilemiyorlar. Karın, su olup toprağın bağrına ineceğini ve gelecekte onlara kuvvet kaynağı olacağını bilemiyorlar!.. Böyle bir şey…

Şimdi bu mülahazaları, bu çerçevede yenilersek, Allah’ın izni ve inayetiyle, o yolda -durağanlığı terk ederek- devam etme azmini harekete geçirmiş oluruz; hızımızı işte “otuz ikiye” mi, yoksa “altmış dört”e mi ulaştırırız, neye ulaştırırsak ulaştırırız; füzeler hızına mı, uçaklar hızına mı ulaştırır, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürürüz.

Aksi halde, bugünkü durağanlığımız, “Demek ki bir bit yeniği varmış bu işin içinde!” düşüncesini hâsıl eder ki, bu husus sizin ektiğiniz o tohumlarda da durağanlığa sebebiyet verir! Onlar da “Efendim, tahrip edenler demek haklıymış; baksana, bu insanlar meseleye doğrudan doğruya inanmamışlar ki, şimdi durdular burada! Yenik kabul ettiler kendilerini!..” derler birbirlerine. Hâlbuki “Ye’is, mâni-i her kemâldir.” (Hazreti Bediüzzaman) “Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun. / Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! / Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.” (M. Akif Ersoy)

Hep hareket, hep hareket… İman, aksiyon ile beslenmediği takdirde, renk atar, yapraklar gibi savrulur; gülün/çiçeğin, karşısında raksa durduğu şeyler, toprağın bağrında gübre olmaya mahkûm olur. Gübre olmamanın yolu, “iman”dan sonra “aksiyon”dur. Durağanlığın sisi-dumanını ve tehlikelerini, “iman” ve “aksiyon” ile, aksiyonda da “ihlas” ile, ihlasta da “Hakk’ın rızasını hedefleme” ile, rızada da “aşk u iştiyâk-ı likâullah” mülahazasıyla aşarak sürekli yürüme, sürekli yürüme, sürekli yürüme… Sürekli yürüme olmazsa, insan, sürekli sürünmeye mahkûm olur! Sürekli yürümek lazım ki, sürekli sürünme mahkûmiyetine düçâr kalmayalım.

Kırık Testi: YARATAN BİLİR, DİLEDİĞİNE DİLEDİĞİNİ VERİR!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Selef-i sâlihînden bazıları dua esnasında أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ ayet-i kerimesini çokça zikreder; ondaki derin manaları elden geldiğince duymaya çalışır, bu ilahî beyanın çağrıştırdıklarıyla gönüllerini bütün bütün Cenâb-ı Allah’a verir; sonra da ihtiyaçlarını, isteklerini bir bir zihinden geçirerek her şeyi Yaratan’ın ilmine, rahmetine ve kudretine havale ederlermiş. “Yaratan yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? (İlmi her şeye nüfuz eden ve her şeyden haberi bulunan) Latîf ü Habîr O’dur.” (Mülk, 67/14) meâlindeki ayetin şefaatiyle ve onu mülahazaya alırken yakaladıkları iman ve inanmışlık ufku sayesinde dualarına icâbet edileceğine, arzularının gerçekleşeceğine inanırlarmış. Doğrusu, kısaca meâlini verdiğim beyan-ı ilahînin uzak-yakın tedaî ettirdikleri umumen mülahazaya alındıktan ve onun kazandıracağı ruh haletiyle Hazreti Latîf ü Habîr’e tam ilticâ edildikten sonra yapılacak duaların makbul olduğu/olacağı âşikârdır. Zira, o şekilde dua eden insan, halini bilen, sesini duyan, kendisine acıyan ve bütün ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten bir Hâlık-ı Kerim’e seslendiğinin farkındadır ki duanın kabulü için bu şuur olmazsa olmaz bir şarttır.

   Sen Hâlık’sın, ben Mahlukunum!..

Söz konusu ayet-i kerimede öncelikle Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığına dikkat çekilmekte ve bir Hâlık-ı Kerim’in huzurunda olduğumuz nazara verilmektedir. Bu hakikati ikrar etme Allah Teâlâ’nın şefkatini celbe vesiledir. Çünkü, yaratılmış olduğunun şuuruyla Yaratıcısına seslenen kul şu duygularla dolacaktır:

“Rabbim, beni Sen yarattın, arzu ve emellerimi, ihtiyaç ve isteklerimi de en iyi Sen bilirsin. Bir zamanlar var olmanın manasını, yaşamanın ne demek olduğunu, hayatı, dünyayı, insanlığı… bilmiyordum. Rasûl-ü Ekrem’den, İslam’dan ve Kur’an’dan da habersizdim. Hiçbir şey bilmediğim ve hiçbir şeye ihtiyaç hissetmediğim halde Sen sürpriz bir şekilde beni var ettin, insan olarak yarattın; ruhuma imanın tadını tattırdın, bana İnsanlığın İftihâr Tablosu’nu tanıttırdın. Sayısız lütuflarını başımdan aşağı sağanak sağanak yağdırdın. Hiçbir şey bilmediğim, hiçbir eksiklik hissetmediğim, hiçbir şeye ihtiyaç duymadığım ve hiçbir şey arzulamadığım bir dönemde Sen bunları bana lutfettin. Fakat, şimdi bazı şeylere aklım eriyor.. zâhir-bâtın duygularımla bazı şeylere ihtiyacım olduğunu hissediyorum.. şu dünya hayatını ikâme edebilmem için bazı şeylere zaruret derecesinde ihtiyacım olduğunu farkettiğim gibi, ebedî hayatta ebediyete erebilme, ötede Senin cemâlini görebilme, hoşnutluğuna mazhar olup Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) semâvî sofrasına oturabilme misillü daha pek çok şeye ihtiyacım olduğunu.. hatta bunların benim için zarûrî olduklarını hissediyorum. Beni Yaratan da, bu duyguları bana veren de Sen’sin. İçime ebed arzusunu dolduran, gönlüme ebedden ve ebedî Zât’tan başka bir şeyle tatmin olmama hissini koyan da Sen’sin. Madem yapan, yaratan, donatan Sensin, bütün emellerimi ve eksiklerimi de en iyi Sen bilirsin. Ben başkasının değil, Sen’in mahlukunum.. ve başkasına değil sadece Sana el açıyorum.”

İşte, bu mülahazalarla dopdolu olarak “Rabbim, Hâlıkım, Yaratıcım..” diye seslenme, Cenâb-ı Hakk’ın şefkat, re’fet ve rahmetine müracaat etme demektir.

Evet, Allah yaratandır, yaratan bilir. Teşbihte hata olmasın; bir makinenin kâşifi, o makineyi nasıl en ince ayrıntısına kadar bilirse, Cenâb-ı Hak da yoktan var ettiği mahlukâtı –ilmi, hiç kimsenin bilgisiyle kıyaslanamayacak şekilde– bütün yönleriyle bilir. O bizim her şeyimizden haberdârdır; mahiyetimize ait her hususiyeti, hatta potansiyel derinliklerimizi, o derinliklerle nereye kadar varabileceğimizi de bilir.

Potansiyel derinlik nedir? Seyr ü sülûk-i ruhâniyle veya acz ü fakr, şevk ü şükür, tefekkür ve şefkat yoluyla kalb ve ruh ufkunda seyahat yaparsınız.. ya da selef-i sâlihînin üçüncü asra kadar hep zühd mülahazasına bağlı değişik yollarla Cenâb-ı Hakk’a yürüdükleri gibi yürürsünüz. Kabiliyetlerinizin müsaadesi nispetinde inkişaflar olur gönlünüzde. Tıpkı bir tomurcuk gibi açılırsınız yaprak yaprak.. bütün güzelliklerinizi vitrin vitrin sergiler, ahsen-i takvîme yaraşır olgunluklarınızı meşher meşher ortaya koyarsınız. Dün birer çekirdek, bugün de birer tomurcuk halinde olan istidatlarınızın yarın renk renk çiçekler vermesi söz konusudur. Olduğunuzdan öte olgunlaşmanız, daha geniş inkişaflar yaşamanız da mümkündür. İşte bugüne kadar ne yaptınız, hangi mesafeleri aldınız; şu anda neredesiniz ve nereye yürüyorsunuz… bunları bilen Allah Teâlâ, yarın neler yapmaya, hangi merhaleleri katetmeye muktedir olduğunuzu ve azmederseniz neler yapabileceğinizi de bilir. Ne bugününüz ne yarınınız ne öbür gününüz ne de daha sonra ötelerde, ötelerin de ötesinde nimetlerle serfirâz olacağınız en mutlu anlarınız… hiçbiri O’nun o muhît ilminin dışında değildir. Hepsi O’nun planları, projeleri ve ilmî takdirleri istikametinde cereyan eder. İmkan dahilinde olan plan ve projelerin gerçekleşmesi, potansiyel derinliklerinizin meyvelerini vermesi de yine O’nun ilmine ve yaratmasına bağlıdır. Dolayısıyla, dua eden insanın, her şeye kâdir ve her şeyden haberdar bir Hâlık-ı Zülcelâl’e el açtığını ve isteklerinin O’nun bir “ol” demesiyle anında gerçekleşeceğini düşünmesi çok önemlidir.

   Latîf ü Habîr

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığı nazara verildikten sonra O’nun kendi mahlukâtını mutlaka bildiği ifade edilerek Esmâ-i Hüsnâ’dan yine “ilim” yörüngeli iki isim zikrediliyor. Esmâ-i ilâhiyenin herbiri, o müteâl Zât adına bir güzellik, bir büyüklük ve bir tamamiyetin ifadesidir; onlar, her anılışlarında, mânâ ve nuraniyetleriyle inanılması gereken hakikatlerin sınırlarını belirler, inanan gönüllerde saygı uyarır ve haşyetle çarpan sinelerde teveccüh vesilesi olurlar. Burada da, “Zât-ı ulûhiyet”i evsâf-ı celâliye ve cemâliyesine uygun şekilde tanıma adına yanıltmayan birer rehber olan Cenâb-ı Hakk’ın güzellerden güzel isimlerinden Latîf ve Habîr isimleri anılıyor. Bunlar birer sırlı anahtar gibi dua edenin eline veriliyor ve onların açacağı hakikat kapılarından geçerek huzur-u ilahîye varması gerektiğine işaret ediliyor.

Latîf; en ince ve en gizli işleri bütün incelikleriyle bilen, her şeyden haberdâr; yaratıkların muhtaç oldukları faydalı şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan eden, son derece lütufkâr demektir. Latîf ism-i şerifi, bir yandan, ilim ve kudretiyle eşyanın en gizli noktalarına nüfûz eden, kullarının açık-kapalı her yanını bilen; iyi-kötü her söz ve fiil, her hal ve durum, her niyet ve maksat kendisine malum olan; diğer taraftan da, varlıkların bütün ihtiyaçlarını görüp gözeten, kullarının en küçük isteklerini dahi -rızasına muvafıksa- lütfuyla veren ve kendisine teveccühde bulunanları asla teveccühsüz bırakmayan Zât manalarına gelmektedir.

Habîr ise; doğrudan ilim ve haber sahibi olan, mahlukâtın bütün hallerine her an vasıtasız olarak vâkıf bulunan, hiçbir hâdise ve hatıra, hiçbir düşünce ve niyet kendisinden gizlenemeyen Zât demektir. Evet, Habîr ismi de, Cenâb-ı Hakk’ın içimizi, dışımızı, gizli-açık her şeyimizi bildiğini ve bize, şahdamarımızdan daha yakın olduğunu ifade etmektedir.

   O Cüz’iyyâtı da Bilir!..

Maalesef, bazıları –hâşa ve kellâ– “Allah cüz’iyyat-ı umuru bilmez” türünden çok çirkin laflar sarfetmektedirler. Bu sözün Zât-ı Ulûhiyet’e isnâdı hangi manada olursa olsun –bağışlayın– en büyük küstahlıktır. “Bilmez” kelimesini Zât-ı Ulûhiyet hakkında kullanmak küstahlık olduğu gibi, o sözü Hazret-i Muhbir-i Sâdık’a isnad etmek de saygısızlıktır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) bilmediği bazı şeyler olabilir; o –kendisinin de ifade ettiği gibi– Allah Teâlâ’nın bildirmediği bazı şeyleri bilemeyebilir. Fakat, sizin onun hakkında o kelimeyi kullanmanız, “bilmez” demeniz doğru değildir; eksiklik ve zaaf hatırlatacak bir sözü onunla yanyana getirmekten kaçınmanız sizin edebinizin gereği ve ona karşı saygınızın ifadesidir. Hele Zât-ı Ulûhiyet hakkında öyle bir şey söylemek çok büyük bir hatadır. Hayır, Cenâb-ı Hak cüz’iyyat ve külliyât adına her şeyi bilir; kullarını da, onların ruhlarını, kalblerini, sırlarını, hafîlerini ve ahfâlarını da, onların yapıp ettikleri her şeyin en ince tafsilatını da bilir. Kur’an-ı Kerim, “Ben sizin açığa vurduklarınızı da, ketmettiklerinizi de çok iyi bilirim.” (Bakara, 2/33), “Münâfıklar hâlâ anlamıyorlar mı ki, Allah onların kendi aralarındaki fısıldayışlarını da sırlarını da bilir, Allah bütün bilinmezleri bilen Allâmu’l-guyûbdur.” (Tevbe, 9/78)… gibi yüzlerce âyetiyle O’nun, gayb alemlerinde, âfâkın derinliklerinde ve ötelerin daha ötesinde olan her şeyi bildiğini ilan etmektedir.

İşte, sohbetimize mevzu teşkil eden ayet-i kerimeden hemen önceki ilahî beyanda da “Sözünüzü ister içinizde gizleyin, ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah gönüllerin künhünü dahi bilir.” (Mülk, 67/13) buyurulmaktadır. Bu ayet, müşrikler ve münafıklar için bir tehdit olduğu gibi, müslümanlar için de hem bir ikaz hem de –yerine göre– bir müjdedir. Çünkü, bir mü’min ellerini açıp Rabbine niyaz ederken, dile getiremediği duygularının, boğazında düğümlenen hislerinin, tarif edemediği dertlerinin, tasavvurlarının ve tahayyüllerinin dahi o Latîf ü Habîr, o Hazret-i Allâmu’l-Guyûb tarafından işitildiğine, bilindiğine inanır. Gözlerinden akan birkaç damla yaşın, içinden gelen acılı bir âhın bile boşa gitmediğinin farkındadır. Kalb ibresini iyi ayarlayıp Cenâb-ı Mevlâ’ya gönlünün sesiyle teveccüh edebildiği sürece dualarının mutlaka kabul göreceği ve hep istediklerinin daha iyilerini bulacağı ümidindedir.

   O’nun Kapısında…

Nasıl olmasın ki; vicdanın derinliklerinde duyularak anılan her ism-i mübarek, cismaniyete ait perdeleri yırtar, birer şefaatçi gibi Müsemmâ-i Akdes’i hatırlatır; gözden-gönülden isi-pası siler ve ruha tâ ötelerin ötesini gösterir. İnsan onlarla Hakk’ı yâd ettikçe, kalbinde itminan hâsıl olur. Esma-i Hüsnâ’dan herbir isim, dergah-ı ilahîye yönelme istikâmetinde kulun iradesini biraz daha şahlandırır, dua azmine güç verir..

Evet, Latîf ü Habîr isimlerinin zikrine de bu açıdan bakılmalıdır. Madem, öyle bir Hâlıkımız var ki, O’nun ilmi her şeyin inceliklerine nüfuz eder ve O her şeyden hakkıyla haberdardır.. madem her şeyi her şe’niyle bilen Hallâk-ı Kadîr bizim en ince ve en gizli işlerimizi de bütün incelikleriyle bilir, her halimiz O’na malumdur.. ve madem O muhtaç olduğumuz şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan etmeye kâdirdir; istek ve ihtiyaçlarımızı halketmek O’na asla zor değildir.. öyleyse, bize O’nun önünde diz çökmek, samimiyetle içimizi dökmek, ellerimizle beraber gönüllerimizi de O’na açmak, tazarru ve niyazda bulunmak ve o kapıdan boş dönmeyeceğimize kat’iyen inanmak düşer.

İşte, bu mülahazalar iradelerimizi öyle şahlandırır, bizi öyle heyecanlandırır ve öyle bir yakîn mertebesine ulaştırır ki, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) işaret buyurdukları “imânen vehtisâben” ufkunu yakalarız. Duamızın kabul olacağına ve ellerimizi boş olarak indirmeyeceğimize bütün ruh u canımızla inanır, ötelerden yükselen “iste, istediğin verilecektir” va’dini vicdan kulağıyla biz de duyarız. Duamızda ve o iç yakıcı mülahazalarda derinleştikçe daha bir hisli hale gelir, Rabbimize daha bir gönülden sesleniriz:

Rabbimiz, şimdiye kadar Senin kapının tokmağına dokunanlardan hiçbirisini boş olarak geriye çevirmedin. Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmadığı gibi hiçbir pişman da o kapıdan kovulmamıştır; O kapı senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Şimdi biz de bu kapının dilencileriyiz, bizi sevindireceğinden de eminiz. Rabbimiz, yakarışlarımıza icabet et; ümitlerimizi boşa çıkarma, bizi hüsrana uğratma, elleri boş tali’sizler olarak geri çevirme!..

BİR VEFA BORCU

Herkul | | DIGER

Elem üstüne elem, yüreklerimiz yangın yeri.

Masum ve mazlumların cenazelerine dahi saygı gösterilmemesi katlıyor gönüllerdeki kederi.

Öyle bir istibdat var ki, anne-baba ciğerparesinin naaşına sahip çıkamıyor, memur (!) namaz kıldırmaya korkuyor!..

Değil mi ki bir beklentisi yoktur adanmış ruhların bu dünyadan; ne gam,

“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;

Alıp götürsün beni tam inanmış dört adam!”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin talebi ve katılımıyla bugün burada Meriç şehitleri için gıyabî cenaze namazı kılındı. Gözyaşları sel olup aktı; özellikle bu zulüm döneminde âhirete irtihal eden mazlumlar dualarla anıldı.

Aslında, dünyanın herhangi bir yerinde hizmet ederken Hakk’a yürüyen arkadaşlarımız.. 15 Temmuz’un iç içe komploları arasında şehadet şerbeti içen masumlar.. daha sonra intihar süsü verilerek işkence ve tuzaklarla şehit edilen mazlumlar.. zalimlerden kaçarken yolda veya cebrî hicrette dâr-ı bekâya giden mağdurlar.. ve diktatörlüğün yanlış teşebbüsleri neticesinde birer beşer toprağın bağrına düşen kurbanlar için -hiç olmazsa- gıyâbî cenaze namazları kılmak ve onlar için niyazda bulunmak her vefalı ve hakperest insanın vazifesidir.

Evet, Meriç şehitleri gibi kardeşlerimizin bizim dualarımıza ihtiyaçları olmayabilir; çünkü “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100) Fakat bu kadarcık bir yâd-ı cemilde bulunma da üzerimize bir vefa borcu olsa gerektir.

Rahmân ü Rahîm, onların yaralı yüreklerini Efendimiz’in avuçlarından yudumlayacakları kevser ile, aile ve yakınlarının yanık sinelerini de maiyyet ve rahmetiyle serinletsin!..

Osman Şimşek

Bamteli: GURBET, HİCRET, ŞEHADET VE HİZMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nice güzel insan dâussıla duygusuyla yaşadığı bir diyarda ya da iç içe gurbeti yudumladığı öz yurdunda bir garip olarak ahirete yürüdü; Allah, onları Ashâb-ı Bedir’le, şüheda-i Uhud’la beraber haşreylesin!..

Bir değil bir hayli insan, dünyanın değişik yerlerinde dâussıla duygusuyla yaşadığı bir dönemde ahirete yürüdü. Mübtelâ oldukları bir kısım hastalıkların -“kutsal hafakan” dediğimiz mukaddes hüzünlerin de sebebiyet vermesiyle- onulmaz hale gelmesi söz konusuydu. Hani bir falanı, falanı, falanı düşünün!.. Bir taraftan burunlarının kemiği dâussıla duygusuyla sızlarken, beri taraftan ruhlarının ufkuna, öbür dünyaya, ebedî âleme yürüyorlar; “dâr-ı fenâ”ya veda ediyor, “dâr-ı bekâ”ya teveccüh ediyorlar.

Çok kolay değil. Bir taraftan dünyadan ayrılma; bir taraftan bilemedikleri bir âleme gitme… Kabir köprüsünü nasıl geçeriz? Berzah hayatını nasıl aydınlık içinde yaşarız? Mizan’da durumumuz nasıl olur? Cenâb-ı Hak ne ferman eder; şu tarafa mı, bu tarafa mı? Terazinin kefeleri neyi, nasıl tartar? İnanıyorlar ise, bunlar, onların her zaman hesaplarında vardır; defterlerinin, düşünce defterlerinin başköşesini işgal eder inanan insanların.

Bir taraftan bu duygular… Bir taraftan da alışageldiğimiz şeyler var. Mesela, zannediyorum, nebî bile olsa, öbür âleme göçeceği an, alıştığı, arkadaşlık tesis ettiği, beraber yatıp-kalktığı, beraber yürüdüğü arkadaşlardan muvakkaten ayrılmanın hicranını ruhunda duyar. Bunu, Cenâb-ı Hak ile irtibatı en kavî olan Hazreti Sâdık u Masdûk (alâ nebiyyinâ elfu elfi salâtin) bile hissetmiştir; arkadaşlarından ayrılma hüznünü hissetmiştir.

Bir taraftan burnunun kemiklerini sızlatan, bu… Bir taraftan -bahsettiğim gibi- bunlar için, dâussıla: Alışageldiği yerler.. evi, alışageldiği yer.. sokağı, alışageldiği yer.. oturup-kalktığı, düşe-kalktığı komşuları, akrabaları.. varsa annesi-babası, yakını, evladı… Cüdâ düşmüş, ayrılığa maruz kalmışlar… Bütün bunları düşünerek öbür âleme gitmek, çok kolay değil, zor bir şeydir.

Bunca zor şeye şikâyet etmeden katlanılıyorsa, öbür tarafa giderken bile zihinler hala öbür taraf azığı ile meşgul ise, bunlar, Bedir’de şehit olmuş gibi, Uhud’da şehit olmuş gibi -zannediyorum, hüsnüzannım, kanaatim- sorgusuz-sualsiz gider, nezd-i Ulûhiyette hususî iltifata mazhar olurlar, inşaallah. O (bugün vefat haberini aldığımız) da inşaallah diğer arkadaşları gibi hususî iltifata mazhar olsun!..

Hatırladığım zaman, benim gözlerimi yaşartan, candan arkadaşlarım vardı. Onlar da -öyle- gurbette, ruhlarının ufkuna yürüdüler. Ülkelerine dönme imkânı verilmedi kendilerine. Metastaz yapmış bir kanser ile inlerken, “Dönsem, kendi yurdumda ölsem!” diyene bile, “Hayır, gelince içeriye atarız, işkence ederiz! Dediğimizi demezsen, sana haddini bildiririz!” falan dediler. (Bakınız: “Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!” https://youtu.be/dAsHlmd3i80) Bütün bunların hasretini derinlemesine, çok buudlarıyla içinde duyarak, çok derinlikleriyle içinde duyarak öbür tarafa yürümek, çok hafife alınacak şey değil.

Mekke’den hicret eden Ashâb-ı Kirâm’ı düşünün!.. Daha gider gitmez, Medine-i Münevvere’de, bir yandan dâussıla ve diğer yandan daha ikinci senede Bedir savaşı. Dâussıla sevdası ve savaş… Medine’ye henüz ısınıyor ve düşmanla öyle bir savaşa da yeni giriyor olmuşlar. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını sağlam yere basar hale gelmiş; gözlerinde ümit ışınları tüllenmeye başlamış. Böyle bir dönemde hayata veda etmeleri, insan olarak ağır gelir. İzzet Molla’nın ifadesiyle: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Bir usanma hissettiklerini zannetmiyorum onların; fakat bir insan olarak, tekme yemiş gibi sarsılmamaları mümkün değil, sarsılır herkes.

   “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin / Dergâh-ı dildare kurban arardım / Dediler ki: Canın kurbandır senin.”

Bunun da kendine göre kazanımları vardır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Onun için büyük bir Hak dostu, Dertten büyük dermân mı var / Bir sebeb-i gufrân mı var / Dert gibi bir kıymet mi var / Dertlileri, sever Rahman!..” diyor. İçinizde ne kadar, küme küme dertler var ise, deşeledikçe alttan yeni yeni ne kadar dert çıkıyor ise, sizi sıkacak, streslere/anguazlara sevk edecek ne kadar problem var ise, bunların hepsi, sizde dökülmesi gerekli olan bazı şeylerin dökülmesine vesile olur. Bunlar, insanı, arındıran kurnaların altında arınıyor, semadan inen yağmur, kar, dolu altında arınıyor gibi yapar. Bu son sözler ile Efendimiz’in mübarek duasına işarette bulunmak istedim: اَللَّهُمَّ نَقِّنِي مِنَ الْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ الْأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ، وَاغْسِلْنِي مِنْ خَطَايَايَ بِالْمَاءِ وَالثَّلْجِ وَالْبَرَدِ “Allah’ım, beyaz elbisenin kirden arınması gibi beni de hatalarımdan temizle; beni karla, suyla ve dolu ile (yıkanmış elbise gibi) hatalarımdan arındır.” buyuruyor. İşte, musibetler öyle bir arınmaya vesile oluyorsa, bunu da severek karşılamak lazım.

Hepimiz, insanız; hepimizin şöyle-böyle kusurları olmuştur. Bazen bir zihin kirliliğine sebebiyet vermişizdir. Bazen gözlerimizden içeriye akan kirler olmuştur. Anlıyorsunuz ne demek olduğunu!.. Bazen kulaklarımızdan içeriye akan kirler olmuştur. Bazen kalbimizi kendi ritmine uyduran kirler olmuştur. Bazen bütün letâif-i insaniyemizi tesir altına alan kirler olmuştur, istemesek bile… Gerçek mü’mince yaşamada, rüyalarını bile bunlardan sıyânet etme esası vardır; hayallerini bile bunlardan koruma esası vardır. Bütün bunlar ile öbür âleme gidilirse, “Niye kendini saldın? Neden bu düşüncelere yol verdin? Neden kalbin/Latife-i Rabbâniyen için, şeytana açık olan kapıları ardına kadar açtın?!.” diye sorulabilir.

Fakat bu türlü kurnalardan geçince öbür tarafa -Türkçemizde ifade edilen şekliyle diyelim- “pîr u pâk” olarak gider insan. Zannediyorum, kabirde Münker-Nekir hazretleri gelince, bu adamın çehresine bakacaklar; Abdullah İbn Selâm’ın Rasûl-i Ekrem’in mübarek çehresine bakışı ile bakacaklar, önyargısız bakacaklar. Diyecekler ki: “Vallahi, buna soracak bir şey yok! Adam, tepeden tırnağa nurefşân bir mahiyet arz ediyor!”

Hani Hazreti Pîr şöyle ifade ediyor: Bu, bir menkıbe. Menkıbelerin aslına değil -diyorum hep- faslına bakılır, ifade ettiği mana önemlidir. Mollayı koyuyorlar kabre. Ders tedris esnasında, Hadis, Tefsir okuyor, Siyer vadilerinde dolaşıyor, duygu ve düşünce açısından İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) adım adım takip ediyor. Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali (radıyallâhu anhüm) nasıl yaşamışsa, kemâl-i hassasiyet ile onlara takılmış; “Acaba ne etsem ki ben onlara ulaşsam ve bir kaldırım taşı gibi başımı onların ayakları altına koysam!” diyor. İşte böyle bir iklim içinden ayrılıyor; kabre koyuyorlar. Münker-Nekir gelip soru soruyor: مَنْ رَبُّكَ “Senin Rabbin kimdir?” Tebessüm ediyor ilim talebesi; “مَنْ mübtedadır, رَبُّكَ onun haberidir.” diyor; Nahiv ilmince cevab veriyor, kendini medresede zannediyor. -Aksi de olabilir; mukaddem haber, muahhar mübteda; öyle de olabilir, ikisi de caiz Nahiv açısından.- “Men, mübteda; Rabbuke, onun haberidir; siz bana doğru soru sorun, bunlar basit şeyler!” diyor. “Vallahi buna diyecek bir şey yok!” deyip gidiyor Münker-Nekir. Zannediyorum, böyle defaatla arınma kurnalarından geçmiş insanlar, öbür tarafa bu şekilde geçiyorlar.

   Günümüzün karasevdalıları bir dönemde hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Hak rızası, “irâdî/ihtiyârî hicret” ile açıldılar dört bir yana!..

Bu cümleden olarak, dünden bugüne iki türlü hicret yaşanıyor. Birisi, “ihtiyarî hicret”. İhtiyârî hicret, nâm-ı Celîl-i Muhammedi’yi cihanın dört bir yanında duyurma ve rûh-i Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlama mülahazası ile dünyanın dört bir yanına gönüllü gitmektir. Her şeylerini bir çantanın içine koymuş, gitmiş insanlar var. O gün, belki bazı şeylere takılmışlar ama saffetleri, temizlikleri, gönül aydınlıkları, yüksek gaye-i hayalleri, dünyevî bir talep peşinde olmamaları… Bunları gören insanlar, onlara bağırlarını açmışlar sonuna kadar, kale kapıları gibi; “Sinemize sandalyenizi atıp oturabilirsiniz!” demişler. Ve yirmi küsur sene, otuz seneye yakın süre zarfında, onlar, gittikleri yerlerde o bayrağı dalgalandırmaya çalışmışlar. Dünyanın en uzak yerlerine kadar gitmişler ama bitmemiş o mesele. Tâ Güney Kutbuna kadar gitme vardı, penguenlere anlatmak için. Kuzey Kutbuna gitmek vardı, oradaki -bağışlayın- boz ayılara anlatmak için. Onlara da “Mahlûksunuz fakat efdal-i mahlûk, eşref-i mahlûk Hazret-i Rûh-u Seyyidi’l-Enâm var. O hepimizin Efendisi’nin sizin için bile ifade ettiği bir mana vardır, bunu duyurmaya geldik size!” demeye kadar…

Belki kimisi de bu mülahaza ile çantasını eline almış, bu niyet ile yola çıkmış; hedefinde bu ufuk var, bu ufku yakalama var, bu gâye-i hayal var. Ama yolun bir yerine kadar ömrü vefa etmiş; dörtte birine, üçte birine kadar… Fakat Allah, niyetlere göre muamele yapar; tamamen onun o ufka varmış olması mülahazası ile ona muamelede bulunur. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” beyanı Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى Buhari’nin ilk hadisi; seyyidinâ Hazreti Ömer rivayet ediyor. “Ameller, niyetlere göredir; kim, neyi niyet ediyorsa, Allah, onu verir!” Bazen hiçbir şey yapmayabilirsiniz, çantanızı elinize aldınız, arabaya bindiniz, bir trafik kazasında ruhunuzun ufkuna yürüdünüz; Cenâb-ı Hak, sizin hedefinize göre size muamele yapar. (Bakınız: وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100)

İşte belli bir dönemde böyle “ihtiyârî hicretler” oldu. Gönül rızası ile gittiler; coğrafyada yerlerini bilmedikleri yerlere gittiler. Gittiler, orada “Öğretmenlik yapacağız, rehberlik yapacağız, okul açacağız!” dediler. Fakat hırpânî binalar içinde okul nasıl açılır?!. Vakıa… Vakıadan bahsediyorum; orada birer ırgat gibi çalıştılar. Birisinin bir hatırasını -antrparantez- arz edeyim: Sevdiği insanlardan birisinin böyle bir yere gittiğini duyuyor. Ben de o zatı tanımıştım, tanıma şerefine ermiştim. Bir yönetim kurulu başkanı, zenginlerden birisi idi. Onun tanıdıklarından bir tanesi de bir yere gitmiş. Gittiği yerde de müdür olmuş. “Ben onu gittiği yerde, vazife başında bir göreyim!” diyor. Giriyor o binanın içine, soruyor “Falan nerede?!” diye. Diyorlar ki “İşte falan yerde!” Sorduğu kişi o müessesenin müdürü, başına da kâğıttan bir şey koymuş, elinde fırça, duvarları boyuyor. Onun gönlünü fethetmeye yetiyor bu, onu öyle görünce.

Bütün bunlar, göze alınarak gidildi. Bu “ihtiyarî bir hicret” idi. Mercûhun, râcihe tereccüh etmesi cihetiyle, hani bu bir yönüyle “râcih” bir mesele idi. Gün geldi, bu arkadaşlar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyi yaptılar. Hiç kimse -ne de Kıtmîr- bu olup biten şeylerin onda birini kendine mal etmesin!.. Okulları açan, O (celle celâluhu) idi; gönüllerde size sevgi kapılarını açan, O idi. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) İman edip sâlih amel yapanlara, yerde-gökte sevgi vaz’ edilir. Onlar, gittikleri her yerde hüsnükabul ile karşılanırlar. Yapan, O (celle celâluhu) idi; sevdiren, O idi; o binaları size verdiren, O idi. Bunu böyle bilen, böyle gören hiç kimse -zannediyorum- Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesinin tezahürü olarak bize lütfettiği o eğitim müesseselerine sahip çıkmaz, hiç kimse de sahip çıkmasın!.. Allah’ın lütfettiği müesseselerde benim de bir hissem varmış gibi görünmeye ne hakkım var?!. Ve zannediyorum hiçbir arkadaşım, bu mülahazanın ötesinde-berisinde bir düşünceye sapmamıştır, Allah’ın izniyle. Sapsalardı, o geniş coğrafyada Cenâb-ı Hak, o imkânları vermezdi onlara.

   İslam dünyasında bazı yerler ve bir kısım dostlar imtihanı kaybettiler; ikiyüzlü kimselerin imanına kandı, kendi nesillerinin imdadına koşanları yüz üstü bıraktı ve hatta samimi Hak erlerini eşkıya ile pazarlık konusu yaptılar.

Böyle “ihtiyarî hicret” ile bu “göç”ü taçlandıran insanların, çok önemli hizmetlere vesile olmalarının yanı sıra, bir de karşılarına ifritten düşmanların çıkmasına ve onların yaptıkları şeyleri tahrip etmesine rağmen, hâlâ yerlerinde sâbit-kadem olmaları ve bu işi devam ettirmeleri, onlar için öyle yüksek bir pâyedir ki!.. Zannediyorum, gittikleri yerde hiçbirinin dikili bir taşı olmamıştır. Kendilerine güvenerek söylüyorum bunu. Ve zannediyorum “Vardır diyen insan, parmak kaldırsın!” desem, burada parmak kaldıracak bir insanın bulunacağına ihtimal vermiyorum. Çünkü giderken “lillâh, li-eclillah, li-vechillah” Hak rızası için gitmişlerdi. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” deyip gitmişlerdi. Onların bu küçük adımlarına -kendilerine göre büyük adım ama sebepler açısından bu küçük adımlarına- Cenâb-ı Hak da başları döndüren eltâf-ı Sübhâniyede bulunmuştu; hem öyle bulunmuştu ki!..

Bugün bir kısım kimseler, onu tahrip için koşuyorlar. Tahrip çok kolaydır; böyle bir binayı bir tane çocuk, yerle bir edebilir. Ama böyle bir binanın yapılması… Şu bina, beş-altı senede, işte o fedakâr kardeşlerinizden birinin, bir yerde kazancıyla -müteahhitlik yapıyordu, onun kazancıyla- yapıldı. Parça parça gönderdi, beş-altı senede bitti; bildiğiniz, çoğunuzun bildiği bir kardeşiniz sizin. O da öyle hicret etmişti; şimdi bu defa da başka bir yere hicret etti; o hicreti değerlendirmeye. Bir zaman “ihtiyarî bir hicret” yapmıştı; şimdi de “ızdırârî/cebrî bir hicret”. Allah, bazılarına böyle iki hicretin sevabını birden lütfediyor.

Tamir çok zordur, tahrip çok kolaydır. Tahribe çalışıyorlar ama o çatlak seslerin müessir olduğu yerleri saymaya kalksanız, on tane yer ya vardır ya da yoktur. Fakat burada kemâl-i teessüf ile ifade edeyim ki, bazı İslam dünyası imtihanı kaybetti. İslam dünyasından bazı ülkeler, Kapadokya’daki insanların imanına inanarak kaybettiler; bu imtihanda kaybettiler. Bir gün, olup-biten şeylerin yanlış olduğunu anlayıp, nedâmet duyacak, “Keşke, keşke!” diyecekler; fakat şu anda yaptıkları tahribatın hesabını Allah soracak; “Niye şeytan ve şeytanın avenesine inandınız? Neden bu samimi arkadaşların samimiyetine güvenmediniz, onlara bel bağlamadınız?” diye soracaktır.

Evet, onlar, tamir için gitmişlerdi. Geçen gün bir arkadaş, bir yerden “cebrî bir çıkış” ile çıkmıştı, geldi buraya. Orada başından geçenleri anlattı, beni de ağlattı: “Beni ayırıyorlardı…” dedi. Almışlar kontrol altına… Birkaç yerde olduğu gibi, uçağa gizli bindiriyor, Türkiye’ye gönderiyor, içeriye aldırıyor ve tazyike maruz bırakıyorlar. İnsan kaçırma… “Haramîlik” denir buna. Ali Baba’nın eşkıyası, bunu yapmamıştır. O arkadaşı da kaçırıyorlar, fakat o ülkenin insanlarından, önde gelenlerinden birinin hanımı devreye giriyor, kontrol altına alıyor, sonra başka bir yere uçağa bindirip gönderiyor. Orayı demede bir beis görmüyorum: Dubai’ye gönderiliyor. Dubai’den de buraya geliyor: “Kurtulmama vesile olan şahıs bana dedi ki ayrılırken: ‘Ayrılın buradan! Yoksa sizi yine kaçırırlar!’ Çok ağladım, ‘Ne olur, hizmet ettiğim bu yerden beni ayırmayın!’ diye, ‘Burada hep kalmak istiyorum!’ dedim. Ama dediler ki, ‘Güven veremiyoruz size; bu adamlar, yine aynı kötülüğü yapar!’ -Endonezya’da olduğu gibi, Pakistan’da olduğu gibi, Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de olduğu gibi.- ‘Tutar, eşkıyaya teslim ederler sizi! Eşkıyanın da ne yapacağı belli değil!..’ dediler.”

Çünkü zindanlarda ölen insanların sayısı belli değil. İşkenceden aklını kaybedenlerin sayısı belli değil. “Konuşturalım!” diye uyuşturucu verildiğinden, aklını kaybeden insanların sayısı belli değil. Kaçırılıp dağlarda işkenceye tabi tutulup sonra ormanın içine atılan insanların sayısı belli değil!.. Kendi ülkesine dâussıla duygusu ile burnunun kemikleri sızlaya sızlaya giden insanların başına bunlar geliyorsa…

Samimi duygular, samimi hisler, diyorlar ki: “Vallahi ne kadar dikkat etsek, sizi burada koruyamayız! En iyisi siz de ayrılın gidin!” Arkadaşımız, “Beni hizmet yerimden ayırmamaları için hıçkıra hıçkıra ağladım!” derken, yine benim yanımda da ağladı burada. Tabii her gün böyle bir şey gelince… Kıtmîr de çok hassas!.. Hani yanında toptan-tüfekten bahsedilince büzüşen çiçekler var ya!.. İşte onlar gibi, kalbimin birden bire ritmi değişiyor. Dün de öyle ritmi değişti, kendimi odama kapadım, “Sana inziva gerek!” dedim.

   Bir yanda, İslam dünyasından çokları zulme göz yumup ortak olurken, diğer tarafta insanlığını ortaya koyan ve “cebrî hicret” muhacirlerine kol kanat açan kimseler var; insanca davrananların civanmertlikleri katiyen boşa gitmeyecektir!..

Şimdi de “cebrî hicret” zamanı. Belli bir dönemde gidilmeyen yerlere, arkadaşlarımız hicret ettiler. Mazlumiyet, mağduriyet, hal ve temsil dili ile… Öyle bir lisan ki, bütün dünya duydu; çoğunuzu ismiyle, resmiyle, konumuyla ezberledi. Ve ciddî bir güven duygusu ile, istintak zeminlerine aldı, “Yahu konuşun Allah aşkına; başınıza gelen nedir?!” falan dediler. “Size ne yapabiliriz?” O mahrumiyeti, mağduriyeti görünce, ceplerinden çıkardı, evlerinin anahtarlarını verdiler. Verecekleri anahtar yok ise, “Siz bir yerde bir ev tutun, kirasını biz veririz!” dediler. Bunu Almanya da yaptı, Kanada da yaptı, kısmen Fransa da yaptı, Amerika da yaptı, yaptı; değişik yerler yaptılar. İslam dünyası ise yattı, büyük çoğunluğu itibarıyla, bu mevzuda. “Yapan”ın yanında “yatmak” ne kadar ayıptır!..

Biri yapıyor. O birinde sizin inandığınız çerçevede inanılması gerekli olan şeylere inanma yok; fakat “mü’min sıfatı” var. إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ Allah, sizin şekillerinize, kimliğinize -“Türk”üm! “Kürd”üm! “Arnavut”um! “Boşnak”ım! “Laz”ım! “Gürcü”yüm! Bilmem neyim!.. demenize- değil, kalbinize bakar, oradaki insanlığınıza bakar, inancınıza bakar. Hazreti Pîr diyor ki: “Her mü’minin her sıfatı mü’min olmadığı gibi, her falanın da her sıfatı kâfir değildir!” Mü’min sıfatı… Ve bir fetret dönemi olması itibarıyla, Müslümanlığı hakkıyla temsil eden, hal dili ile anlatan insanların olmadığı, kâmil mü’min kahtının (kıtlığının) yaşandığı bir dönemde, öbür âlemde Allah’ın onlara nasıl muamele yapacağını, bugün söylemek, zordur; bağışlayın, atmasyon olur, belli değil.

Ebu Tâlib, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dememişti. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep göğsünü germiş, O’nu korumuş, kalkan gibi olmuştu. Hazreti Pîr’in ifadesine göre, “… Makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem’e gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cennet’i, onun hasenatına mükâfaten halk edebilir. Kışta bazı yerde baharı halk ettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem’i, hususî bir nevi Cennet’e çevirebilir.” لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demediğinden, koyar bir yere, öyle demeyenlerin yerine koyar; fakat orada ona bir Cennet hayatı yaşatır!..

Hani Kıtmîr’in düşüncesi, Hazreti Ebu Bekir’in düşüncesidir: Mekke fethini müteakip babası Ebu Kuhâfe’nin elinden tutup Efendimiz’e getirdiğinde ağladı hıçkıra hıçkıra. “Niye ağlıyorsun?” sorusu karsısında dedi ki: “Babamın yerine, Ebu Tâlib’in getirilmesini ne kadar arzu ederdim?!.” Sultanım! Bir o kadar da benden al! Benim Efendim’e sahip çıkan, geçtiği yoldan bir dikeni kaldırıp atan kimseye bile canım feda olsun!..

Evet, birileri böyle, bağırlarını açıyor, size sahip çıkıyor, “Aman gelin!” diyor. Hatta şimdilerde diyorlar ki: “Konumunuz itibarıyla, şurada çalışabilirsiniz. Hukuk eğitimi mi gördünüz? Şu süreçten geçtikten sonra, burada siz, uzmanı olduğunuz o alanda vazifenizi yapabilirsiniz! İş mi yapıyorsunuz, biri ile şurada başbaşa verince, şu işi yapabilirsiniz!” Böyle demek suretiyle… Mekke’de, mü’minlerin kaybettiklerine mukabil, Medine’deki Müslümanların, sinelerini açıp, bağ ve bahçelerine onları ortak yapmaları gibi, her yer, bir “muhâcer” yeri oldu ve giden muhacirler, orada âdeta bir Ensar muamelesi gördü. Bağırlarını açtılar. Kafaları karıştırılanların dışında herkes, bağrını açtı, onlara “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” dedi, hoş-âmedîde bulundu.

Bunlar, boşa gitmez. Başkaları ne iddiada bulunursa bulunsun; “Müslümanlık!” desin, ara sıra abdestli-abdestsiz camiye gitsin, Müslümanlığa ait değerleri -esas- dünyevî ve siyasî saltanatı için birer “argüman” olarak kullansın. Bunlar, yalancılık vadilerinde akan kirli mâîler gibi akıp gidecek; fakat insanca davranan kimseler, insanlıklarının mükâfatını mutlaka öbür âlemde göreceklerdir.

   Bu dönemde dünya sizi duydu; bir tanıma, bir saygı, bir merak ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı var; şimdi size özellikle hal ve temsil diliyle hakikatleri anlatmak düşüyor.

“Cebrî hicret”in karşılığında da madem dünya sizi duydu, tanıdı… Mesela, bir Kıtmîr ile tanışıklık… Hesap edin!.. Ha, bunu söylemeden hicap duyuyorum, nefsim adına da söylemiyorum. Bütün meziyetim ne, biliyor musunuz? Sizin gibi nurefşân bir cemaatin içinde bulunmak. Ulûfe-i şahaneleri oluyor ya hani padişahların, burada… Mahşerde kendimi sizin saflarınızın arkasında hissediyorum. Size Cenâb-ı Hak diyor ki: “Haydi, hepiniz girebilirsiniz, köprüyü geçtiniz!” Ben de geliyorum; geçerken orada, bana bir de tokat aşk ediliyor, “Yaramaz, sen de geç!” deniyor. Kendime hep öyle baktım.

Şimdi birileri sizi “terörist” (!) ilan ediyor. Ben, hayatımda bilerek -yemin ederim- bir karıncaya basmadım, yemin ederim!.. Bir arının ölümü karşısında yarım saat ağladığımı yakın arkadaşlarım bilirler. Öldü; bal peteği üzerine koydum, yemiyor; su döktüm, baktım yine yemiyor. Oturdum bir kenarda, hıçkıra hıçkıra ağladım. Bir canlı; tabiatın bir parçası; ekosistem adına çok önemlidir. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Ruhum, bu!.. Hiç birinizi bu duygunun, bu düşüncenin dışında göremem. Belki bana dersiniz ki, “Sizin yaptığınız o şeyler çok küçük şeyler; biz daha âlâsını yapıyoruz bu meselenin, Allah’ın izniyle!” Ama bu ruhu, bu anlayışı, bu düşünceyi taşıyan insanlara “terörist” (!) diyorlar. Fakat Almanya’ya giden, Amerika’ya ilticaya eden, Kanada’ya giden insanlar, gelip Kıtmîr’in yanında duruyorlar, fotoğraf çektiriyorlar. “Referans” diyorlar; “Demek ki sen de bu cemaat, bu hareket içindeymişsin!” falan… Belki bazı yerlerde imtihan ediyorlar: “Son sohbetlerinde Kıtmîr ne konuşmuştu, ne demişti?” O konuşmayı söyleyene “Sen geç, bitti senin işin!” diyorlar. Birileri, yerin dibine batırırken, başka birileri, başlarına taç yapıyor. Bunlar, boşa gitmeyecektir.

Şimdi böyle bir tanıma var, bir saygı duyma var ve çok ciddî bir merak var. Ve aynı zamanda bir kafa karışıklığı da var. Her insanda şöyle-böyle bir paranoya duygusu vardır. Ama şimdi reklam ile yapılması imkânsız olan böyle bir duyurma da söz konusu. Trilyon verseydiniz, reklam ile kendinizi bu ölçüde duyuramazdınız. Penguenlere kadar herkes duymuştur bunu; bağışlayın, boz ayılara kadar hepsi duymuştur bunu. Şimdi onlar merak ile sizin üzerinize eğildiğine göre, size, sizin değerlerinizi hâl ve temsil diliyle anlatmak kalıyor. Böyle bir fırsat!.. Öyle bir fırsat ki, Allah’ın fırsatı… “Bir insanın hidayetine vesile olma,” imana doğru ona bir “adım” attırma, “yığın yığın koyunlardan, koyun sürülerinden daha hayırlıdır.” Bu, sıhhatli hadis; zayıf hadiste, “…üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden hayırlıdır.”

İslam’a doğru bir adım attırmak… Biri, dörtte dörtlük olur, tam sizin gibi. Çok, sayıları… Misyonerlik yapmıyorsunuz; hâlinizi, temsilinizi ortaya koyunca, “Yahu ne güzel şeymiş, niye biz şimdiye kadar bunu duymadık? Neden buna karşı alakasız kaldık?!.” falan diyorlar. Bazıları da diyorlar ki -mesela- “Yahu bunu da bizimkinin yanında kabul edelim!” İsevî ve aynı zamanda Müslüman!.. Böyle diyen, çok; Fakir de değişik kimselere -bu mevzuda- rastladım. Hazreti Pîr de buna işaret ediyor. Bu da ikinci bir adım, ikinci derecede bir adım oluyor. Birileri de sizin o güzel hal ve temsillerinize bakarak diyorlar ki: “Dünya sulhu-salâhı adına bir şey olacaksa, bu insanlar ile omuz omuza vermek suretiyle bu büyük proje gerçekleştirilebilir!” Bu da bir kazanım. Birileri ise diyorlar ki, dördüncü derecede, belki en uzak olanlar: “Vallahi, tepelerine balyoz ile vursanız, problem olacağa benzemiyorlar bunlar! Dolayısıyla cihanın sulhu-salâhı adına, bunlara ihtiyaç var!” Ve bütün bunlar, nezd-i Ulûhiyette kıymet ifade eden, Allah’a doğru yaklaşma adına çok önemli faktörlerdir.

   Takibe uğrayan, hapse atılan, hicrete zorlanan ve gurbet içinde gurbetlere maruz bırakılan Hak erleri ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar; şiddetli fırtınalar karşısında devrilmemek için, din ü takvada daha bir derinleşiyorlar.

Şimdi, “cebrî hicret”i bu istikamette değerlendirme çok önemlidir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah, sizi duyurdu; “hareket” diye duyurdu, “cemaat” diye duyurdu. Sizin o mevzuda da bir iddianız yoktu. Kıtmîr, bu meseleyi ifade ederken, Hazreti Muhâsibî’nin ifadesiyle anlattım. Hazret, Allah ile irtibatı açısından “fenâ-fillah, bekâ-billah/maallah/anillah” ufkunun âbide kahramanlarındandır. Muhasebe mevzuundaki değerlendirmeleri hakkında günümüzdeki teologlar, “Okutulmasın! İnsanın Müslümanlık adına ümidini baltalıyor!” diyorlar. Öyle derindir; aklından geçen şeyleri bile günah sayıyor. O, “Kur’ânî makuliyet” tabirini koyuyor ortaya. Kur’ânî makuliyet… Hareket, hiç kimsenin babasının malı değil. Ben “Bu işte, üç tane insan, benim dediğim ile oldu!” falan diyemem. Fakat Allah’ın lütfedip ortaya attığı bu Hizmet felsefesi, Hizmet düşüncesi, meselenin makuliyeti, Kur’ânî makuliyet, İslamî makuliyet; işte onun etrafında bir araya gelen insanlar… Hareket, bu; cemaat de bu!

Hiç kimse bir cemaat olma iddiasında değildi. “Bu hareketin adamlarıyız!” Böyle bir aidiyet mülahazasına da girmemişlerdi. Çünkü onlar biliyorlar ki, aidiyet mülahazası içine girmek, enâniyet-i şahsiyeyi tetikleyen, büyüten, abartan bir faktördür. Benlikten uzak durmanın yollarından bir tanesi de, bir yere, bir güce, bir kuvvete dayanmamadır. Esasen, biz, sadece Allah’a dayanmışızdır. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ Cennet malzemelerinden, silahlarından, gücünden, kuvvetinden bir güç, bir kuvvettir: Lâ havle ve-lâ kuvvete illâ billah!” اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِحَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım!.. Ey Erhamürrâhimîn, ey İzzet ve Celâl Sahibi Rabbim. Bizi havl ve kuvvetinle destekleyip te’yîd buyur.” Böyle bir duygu etrafında bir araya gelmiş insanlar, meselenin makuliyetine binaen. Hiç kimseye sormamışlar, hiç kimse ortaya bir şey koymamış; “Bir yerde de ben bir okul yapayım!” demiş, gitmiş, okul yapmış; “Öğretmeniniz var mı? Verin buraya!” demişler.

Fakat şimdi bunlar, bir yönüyle, birilerine muhalif bir cephe gibi adım adım takibe tabi tutulmuş; yakalandıkları yerlerde derdest ediliyor, çilehanelere atılıyorlar. Bununla beraber, Cenâb-ı Hakk’ın âfât, mesâib ve belâları karşısında, ağaçlardan ders almış gibi davranıyorlar. Büyük bir zatın ifadesi: “Eğer Allah’ın gazabından korkuyorsan, emirlerine sımsıkı sarıl! Ağaçlar, değişik fırtınalar karşısında devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru sürekli kök salar dururlar!” diyor. Allah’ın azabından, belâ ve musibetinden korkuyorsan, şeriatın, dinin emirlerine sımsıkı sarıl; Allah’a tevekkül, teslim, tefviz ve sikada bulun! Ağaç, şiddetli fırtınalar karşısında, devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru kök salar. Onlar da imanın derinliklerine öyle kök salmışlar ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, “Allah’a binlerce hamd u senâ olsun!” mesajını gönderiyorlar: “Teheccüd namazını kılamıyorduk, kılıyoruz elhamdülillah! Beş günde bir hatim yapıyoruz. Namazlarımızı hep cemaat ile kılıyoruz. Tesbihât’ta kusur yapmıyoruz. Elimizden geldiğince bize ulaşıyorsa şayet, müzakereli şeyler yapıyoruz!..” diyorlar. Çok sağlam bir moral ile dimdik duruyorlar, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Burada bunu da antrparantez ifade edeyim: Cenâb-ı Hakk’ın size ve onlara o ekstradan lütfu olmasaydı, بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Gözlerin görmediği kulakların duymadığı ve insan aklının almayacağı bir şekilde” ihsanları olmasaydı, böyle sabit-kadem durulamazdı. Öbür tarafta hazırladığı şeyler adına, Kudsî Hadis ifade ediyor bunu; buradaki eltâf-ı Sübhâniye adına da denebilir: Gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin, -Jules Verne gibi tasavvur ve tahayyülü çok geniş insanların bile- aklına gelmeyen şeyleri, Allah, lütfediyor, adeta hayranlıktan bayıltıyor sizi.

Allah (celle celâluhu), onlara öyle bir moral veriyor ki orada; orayı Medrese-i Yûsufiye görüyorlar. Zâlimin işini kolaylaştırmak, zulümdür! Elden geldiğince onların kafasını karıştıracak şeyler yapmak lazım. Zaten kafaları karışıktır, gayr-ı meşru yollar ile elde ettikleri şeyleri “kaybedeceğiz” diye o işin korkulu rüyalarını görüyor ve paranoyaları ile o meseleyi genişlettikçe genişletiyor, kabir azabını çekiyor gibi çekiyorlardır. Kabre inançları var mı, yok mu; onu bilemem. Abdestsiz, camiye gidebilirler; fakat kabre, kabrin ötesine inanma, ayrı bir meseledir.

Bugün kabre koyduğunuz insan -bana öyle fısıldadılar- vefat ederken, “Çantama bakın, bir şey varsa, şurada kullanın!” demiş. İşte bu, sizin ruh dünyanıza ait şeylerin soluklarıdır. Zannediyorum, hanginizin gönlüne -bir yönüyle- bir dedektör ile girilse, aynı ses, aynı soluk alınacaktır, aynı şeyler dinlenecektir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, işi uzattım ve kendime göre bazı şeyler mırıldandım; kusura bakmayın, beni affedin!.. Allah, sizi burada uzun ömür ile serfirâz kılsın! Hizmet-i İmaniye ve Kur’âniyede dâim kılsın! Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde istihdam etsin, inşaallah. Ve iman ile öbür tarafa göçmeye muvaffak eylesin. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın Livâu’l-hamd’i altında, beşâşet içinde, bişâret içinde orada Cenâb-ı Hakk’ın çok farklı eltâfını bekleme şerefiyle şereflendirsin. Vesselam.

Kırık Testi: İNSAF

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsaf; kim tarafından seslendirilirse seslendirilsin, hak ve hakikati kabul ve itiraf etmek, herkese karşı merhamet ve adâletle muamelede bulunmak, kendi haklarının yanı sıra başkalarının hukukunu da gözetmek; nefis, heva ve hevese değil, vicdan, mantık ve evrensel insanî değerlere uygun davranışlar sergilemek ve hakkın en küçüğüne dahi riâyetkâr olmak demektir.

   “İnsaf Dinin Yarısıdır!..”

Bazen hak, bazen adâlet ve bazen de doğruluktan hiç ayrılmama manalarını ifade etmek için kullanılan insaf tabiri, hak iddiasında bulunurken asla başkalarına karşı haksızlık yapmamanın, hatta kendi nefsi için elde etmeyi istediği bir şeyi diğer insanlar için de dilemenin ve gerekirse onlara öncelik tanımanın ve hakkı yerine getirme hususunda ifrat ve tefritten uzak kalarak her zaman dengeli davranmanın unvanıdır.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insafı güzel ahlakın temel unsurları arasında saymış; “Şu üç şey imandandır: Nefsin dürtülerine rağmen insafı elden bırakmamak, selamı herkese yaymak ve darlıkta dahi infakta bulunmak.” buyurmuştur.

Halk arasında hadîs olarak iştihar eden “İnsaf dinin yarısıdır!” sözü de, bizzat Allah Rasûlü tarafından dile getirilmemiş olsa bile, yine O’nun hak ve adaletle alâkalı mübarek beyanlarının hulâsası mahiyetinde bir kelâm-ı kibârdır.

İnsan bir meseleyi kendi mantık ve muhakemesine göre belli bir şekilde değerlendirirken bazen ferdî mülahazalarını merkeze oturtup o mevzuya nefis ve cismaniyet açısından nazar edebilir. Bunu yaparken de çoğu zaman yanılabilir, yanlış hükümlere varabilir ve kendisini mutlak haklı sanabilir. Böyle bir durumda, şahsî duygu, düşünce, temayül ve istekleri farklı olduğu halde, insanın -işin aslına vakıf olur olmaz- hakkın yanında yer alması ve nefsine rağmen bir tavır belirlemesi insafın ifadesidir. Her zaman dine saygılı davranma, ahlakı hakperestlik hasletiyle yoğurma, hep doğrunun peşinde bulunma ve nefsânî meyillerin baskısına rağmen vicdanın sesine uyarak hakkı tutup kaldırma insaflı olmanın gereğidir.

İnsafsız adam, gaddardır, merhametsizdir; su-i zan etmek için her fırsatı kullanır; bir kötülükten dolayı belki onlarca iyiliği görmezlikten gelir ve hüsn-ü zandan hep nasipsiz kalır. İslam ahlakı insaf ve hüsn-ü zannı tavsiye ettiği halde, insafsız adam haksızlığı ve kötü düşünceyi esas alır. Dolayısıyla da, bir bahçedeki tek çürük elmaya takılarak bütün bahçenin çorak ve bozuk olduğu hükmüne varır. Haddizatında, devlet hazinesindeki bir silik para o hazineyi kıymetten düşürmez; fakat, insafsızın nazarında o silik para hükmündeki bir kötü hasletten dolayı insan denen hazine değersiz bir metaya dönüşebilir.

   Bir Hata Onca Hasenâtı Örtmemeli!..

Halbuki, Hak katında hasenenin on, seyyienin ise bir sayılması sırrıyla, bir hatâ, onca hasenâta karşı kalbi bulandırmamalıdır. İnsaflı mü’min, her zaman güzel düşünmeye ve iyilikleri görmeye çalışmalı; bir insanı herhangi bir hatasından dolayı hemen ademe mahkum etmemeli ve belki onun bir iyiliğini bütün kötülüklerine keffaret bilmelidir. Mesela; munsif bir dava eri, aynı mefkureye dilbeste olmuş bir kardeşini değerlendirirken, “Falan şu olumsuz işi yaptı; fakat, onun dine ve imana hizmet yolundaki sadâkatini görmezlikten gelemem!” demeli, yol arkadaşına karşı fevkalâde vefalı olmalı ve hep hakkın hatırını âlî tutmalıdır.

Nitekim, daha önce başka bir vesileyle zikrettiğim şu hâdise, mevzuyla alâkalı çok önemli bir esası vurgulamaktadır: Bir sahabî, belki de içki ile şırayı tam tefrik edemediğinden, zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her defasında da Rasûl-ü Ekrem tarafından te’dib edilmektedir. Bir gün yine aynı suçtan dolayı Rasûlullah’ın huzuruna getirilir. Cemaatten birisi, “Allahım şu adama lânet et! Bu kaçıncı defadır aynı günah yüzünden tecziye ediliyor ama bir türlü uslanmıyor.” diye bedduada bulunur. Bu sözü işiten Müşfik Nebî (aleyhissalâtu vesselâm) “Arkadaşınıza lânet okumayın. Allah’a yemin ederim ki, o, Cenâb-ı Hakk’ı ve Rasûlü’nü çok sevmektedir!” der.

Evet, o sahabînin şahsî alâkasına bunca teveccüh gösterildiği nazar-ı itibara alınınca, i’lâ-yı kelimetullahın insana neler kazandıracağı ve Allah’ın adının kalblere nakşedilmesi için gayret gösteren bir insanın hata ve kusurları karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiği hakkında isabetli bir değerlendirme yapılabilir.

   Hak Aşkı ve Hakikati Tenzih Arzusu

Günümüzde insafsızlığın en fazla boy atıp geliştiği ve müthiş bir maraz halini aldığı saha ise, garaz, cerbeze ve gurura istinad eden tenkit sahasıdır. Aslında, bir kimsenin ya da bir şeyin iyi veya kötü taraflarını, menfi veya müsbet yanlarını bulup meydana çıkarmak, ortada olanla olması gereken arasında mukayese yapmak demek olan “tenkit” ideale yürümede bir yoldur.

Müsbet manada tenkit etmek ve tenkide açık olmak ilmî esaslardan birisidir. Ne var ki, onun da bir üslûbu ve uygun bir şekli vardır. Her şeyden önce, tenkit eden kimse insaflı davranmalı, söyleyeceklerini nefsi hesabına değil, Hak rızası adına söylemeli ve hayır mülâhazasından başka bir niyeti bulunmamalıdır. Tenkidin sâiki, hak aşkı ve hakikati tenzih arzusu olmalıdır; insaflı bir münekkid sadece hak ve hakikatin inkişafını maksat yapmalıdır. Aksi halde, gurur ve cerbezeye inzimam eden insafsız tenkit hakikati tahrip eder ve haksızlıklara sebebiyet verir.

Bildiğiniz gibi, herhangi bir hakikatin vuzuha kavuşması adına fikir teâtîsinde bulunma, belli kural ve kaideler çerçevesinde beyin fırtınası yaşama, müşterek düşünme, karşılıklı konuşma ve insaflı ifade sayesinde ferdî mülahazaları ortak akla havale etme ameliyesine “münazara” diyoruz. Maalesef, günümüzde münazara adına cereyan eden hemen bütün tartışmalarda da insafsızlığın tenkit televvünlüsüne şahit oluyoruz.

Bugün, fikir düellosu da diyebileceğimiz cidal, mugâlata ve demagoji platformlarındaki atışmalara iştirak eden hemen herkesin bir kısım ön kabulleri oluyor ve tartışmacılar, genellikle herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp edip kendi mülâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini veriyorlar. Öyle ki, bu hususta ölesiye gayret sarf ediyor; yer yer kelime ve mantık oyunlarına giriyor; hasımlarını kışkırtma, ilzam etme ve mahcup düşürme gibi yakışıksız şeylere başvuruyor ve hakikate karşı hep kapalı duruyorlar. Hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok, karşı tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt şeyler üreterek konuşmaları diyalektiğe çeviriyorlar ve artık münazırlar satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme, küçük düşürme ve devre dışı bırakma mülâhazasıyla hareket ediyorlar. Aslında, bu türlü tartışmalara kat’iyen münazara denmez; dense dense zihnî ve fikrî özürlülerin atışması denir. Heyhat ki, şimdilerde münazara meclisleri diyalektik meydanlarına dönüşmüş bir haldedir.

Bu hastalığın yegâne çaresi; insafın elden bırakılmaması, hakkın hatırının her zaman âlî tutulması ve hiçbir hatıra feda edilmemesidir. Her münazırın kendi kendini itham etmesi ve nefsine değil daima muhatabına taraftar olmasıdır. Birbirini utandırmak bir yana, haklı çıkanın hasmını mahcup etmesinin dahi insanî değerlere saygısızlık sayılmasıdır.

Nur Müellifi’nin nazara verdiği üzere; ilm-i münazara âlimleri arasında hakperestlik ve insaf düsturu şöyledir: Eğer insan, bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklılığına taraftar olup kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğundan dolayı memnun olsa, insafsızdır. Çünkü, önemli olan haklı çıkmak değil hakkın ortaya çıkmasıdır. Hem kendi haklılığına ve hasmının yanlışlığına sevinen insan zarar eder. Zira, haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenemez; dahası, belki gurura kapılıp ziyade zarara girer. Fakat, eğer hak hasmının elinde çıksa, hiçbir zarar ihtimali olmadan, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur ve nefsi de gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için kendi nefsinin hatırını kırar; hakkı hasmının elinde de görse, yine rıza ile kabul edip onun tarafını tutar.

   Biz İnsaflı mıyız?!.

Diğer yandan; bazen başka din ve felsefelerin müntesipleri hakkında “Keşke bu insanlar biraz insaflı olsalar da, Kur’an-ı Kerim’e ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in mesajına da bir baksalar! İnsaf onların da gözlerini açabilir ve farklı yorumlara ulaşmalarına vesile olabilir. Keşke, ön yargılarından bir an kurtulsalar da, İslam’ı insafla ele alsalar!” şeklinde bir kısım mülahazalara dalıyor ve muhataplarımızı insafa çağırıyoruz.

Fakat, onları insaflı olmaya davet ederken acaba insafın bize düşen kısmını hesaba katıyor muyuz? Acaba biz hakkı ve hakikati onlara ne seviyede götürebildik? İnandırıcı ve emniyet telkin edici bir tavır sergileyebildik mi? Onlardaki insaf duygusunu harekete geçirecek keyfiyette bir temsil ortaya koyabildik mi?

Müslümanlar olarak belki dünyanın pek çok ülkesine gittik; bazı yerlerde hatırı sayılır bir nüfusa da ulaştık. Fakat, o nüfusa denk bir nüfuza sahip olamadık. Çünkü, ekseriyetle dünyevî maksatlara bağlı olarak, bazılarının kapılarında halayık gibi çalıştık. Efendilerin kapıkullarını dinlemedikleri gibi, onlar da bizim sözlerimize kulak vermediler. Müslümanları genellikle birer köle gibi kullandılar ve işleri bitince de halayıklarını kapı dışarı etmenin yollarını araştırdılar. Bu itibarla da, müslümanlar pek çok beldeye gitmiş olsa bile, İslam’ın mesajı o beldelerin insanlarına ulaşmış sayılmaz. Hele materyalizm ve naturalizmin hâkim olduğu bir dönemde, eşya ve hadiselere maddeci bir nazarla bakmaya alışmış insanların Din-i Mübin ve Kur’an mantığı ile tanışmış oldukları söylenemez. Dolayısıyla, bugün (yeryüzünü kana bulayan ve mazlumlara kan kusturan zâlimler güruhu istisna edilecek olursa) insaf beklediğimiz kimselerin çoğu bir yönüyle fetret devrinin insanları gibidirler.

Öyleyse, önce biz insaf etmeli değil miyiz? Dünyanın dört bir yanına doğru dürüst gidemediğimiz, inandırıcı bir hal, tavır ve keyfiyet sergileyemediğimiz ve nazarî yönüyle çok güzel olan Kur’an hakikatlerini aynı güzellikte temsil edemediğimiz için evvela kendimizi sorgulamamız gerekmez mi? Şayet muhataplarımız “Anlatılanlar çok güzel, fakat o hakikatleri hayata hayat kılan bir cemaat göremedik. O ahlak-ı âliye ile mütehallik insanlara şahit olamadık. Kılı kırk yararcasına yaşayan fazilet âbidelerine rastlayamadık. Nerede günaha sonuna kadar kapalı ve kapanmaya da hâhişkar insanlar? Hani mü’mince yaşamanın canlı mümessilleri? Böylelerini görmeden biz inanamayız!..” diyorlarsa ve ötede bu mazeretlerini dile getirirlerse, Allah huzurunda biz ne yaparız? Bu açıdan, “insaf” diyerek başkalarını hakperest olmaya çağırırken, karşı tarafta o insaf duygusunu tetikleyecek bir görüntüye ihtiyacımız olduğu da unutulmamalıdır.

   İnsaf Duygusunu Tetikleme Temsili 

İnsanlığın İftihar Tablosu’nu görenler “Biz bugüne kadar Senin hiçbir yalanına şahit olmadık!..” demediler mi? “Senin emin ve güvenilir bir insan olduğun hususunda asla şüphe duymadık!..” ikrarında bulunmadılar mı? Evet, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in o muallâ ve mübeccel hali bir yönüyle muhataplarının Kur’an-ı Kerim’e eğilmelerine, İslam’ın mesajına kulak vermelerine ve Sâdık u Masdûk’u dinlemelerine referans oldu. Rehber-i Ekmel’in eşsiz temsili vicdanlarda insaf duygusunu harekete geçirdi.

Bugün de gönüllere tesir eden ve insanları insafa getiren “temsil”dir. “Şu sözleri duyarak hakkı buldum!” diyen pek azdır; fakat, “Falan samimi mü’minin şöyle hâlis bir halini görüp hidayete erdim!” diyen insanların sayısı çoktur. Haddizatında, hidayete vesile sözler de hep gönül dili ve hal şivesinin semeresi olan ifadelerdir. Zira, tebliğ, ancak hakiki temsil ile gerçek kıymetine ulaşır.

Amerikalı bir profesörün şu hatırası temsilin gücüne delalet eden yüzlerce hadiseden sadece biridir: Dinler tarihi sahasında uzman olan o zat, bir grup arkadaşıyla beraber Türkiye’yi ziyaret ediyor. Bir gün yolu, Urfa’ya, civanmert insanların himmetlerine başvurulan bir toplantıya düşüyor. Bir masanın etrafını çeviren kimselerden kendi yanına tevafuk eden bir Anadolu insanıyla kısaca tanışırken, bir aralık Güneydoğu Asya’dan yeni döndüğünü de söylüyor. Bunu duyan adamcağız, tevazu ve mahcubiyetle, profesörün kulağına “Öyle mi? Benim de Kamboçya’da bir okulum var!” diye fısıldıyor. Profesör, o hizmet aşığını anlatırken “Görünüş itibarıyla fakir bir insandı, çok mütevazıydı; fakat, hayret ki, neredeyse bütün kazancını belki de dünya gözüyle hiç göremeyeceği bir okula gönderiyordu. Kendi himmetinin de içinde bulunduğu fedakârlıklar sayesinde açılan okulda Kamboçyalı çocukların eğitim görüyor olmasından dolayı tarifi imkansız bir sevinç duyuyordu.” diyor ve o günden sonra, adanmış ruhların ihlas ve samimiyeti hususunda başka delile ihtiyaç hissetmediğini dile getiyor.

O profesör ve emsali, Kur’an’a karşı habersiz kimseler değiller. Fakat, onlara temsil tesir ediyor. Yine tanıdığım birisi, belki on sene İslam ile alâkalı kitaplar okuyor ama hayat çizgisinde bir değişiklik meydana gelmiyor. Bir gün bir arkadaşınıza misafir oluyor; o samimi insanın her haliyle “Allah” dediğini hissediyor; öyle gönülden bir mü’min ki, belki çok az konuşuyor ama hal ve hareketleriyle otururken “Allah” diyor, kalkarken “Allah” diyor, bakarken “Allah” diyor, başını secdeye koyarken “Allah” diyor… ve inanmış insanın hal dili o zata da çok tesir ediyor. İşte o zaman, kitaplarda gördüğü tafsilatı sağlam bir blokaja oturtabiliyor; “Bu hareketler şu temel disiplinlere dayanıyor!” diyor.

Bu açıdan, farklı anlayışların temsilcileri insafa davet edilirken, onları insafa getirebilecek bir temsilin sergilenmesinin lüzumu da gözardı edilmemelidir. Hakperestliğe çağırılan insanlara güzel bir temsil ile hakkı göstermek de munsif olmanın gereğidir. Hatta denebilir ki, bugün sevgi diliyle cihanın her yanına açılan muhabbet erlerinin yegâne vazifesi insaf duygusunu tetikleme temsilidir.

BAMTELİ: SARP YOKUŞLAR VE MERHAMET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kalb kırmak ne kadar basit algılanır hale geldi; oysa Allah yapısı ve nazargâh-ı İlahî olan gönül, bir yönüyle, Hazreti İbrahim’in bina ettiği Kâbe’den bile üstün tutulmuştur.

On düşünüp bir konuşmak lazım. Hazreti Lokman’a (aleyhisselam) nispet edilir: “Bir varlığın en kıymetli uzvu hangisi?” diye sorulunca bazıları, şurasını-burasını getirirler veya söylerler en kıymetli uzuv olarak. Sonra O (aleyhisselam), “dil” ile “kalb”i getirir. “En kötü uzuv nedir?” diye sorulunca yine o iki uzvu getirir. Demek ki bu iki uzuv, iyi olmada da kötü olmada da insan için çok önemli unsurlar sayılıyor.

Kalb, hep istikamet içinde atmalı; lisan da ona tercüman olmaya çalışmalı. İnsan, kalbinden gelmeyen şeyleri konuşmamalı; kalbinde de hep iyi şeyler kurgulamalı, güzel şeyler oluşturmalı ki, ağzından dökülen şeyler de öyle olsun!..

İnsan, kalbine bağlı yaşamaz ise, dilini kalbinin emrine vermez ise, hiç farkına varmadan, “Yapıyorum!” dediği yerlerde dahi çok yıkmalara sebebiyet verebilir. Bir söz var: “Kalbiniz gül gibi olursa şayet, gezdiğiniz her yer, ıtriyat çarşısı gibi kokar!” Fakat kalb, bir zakkum ağacı gibi olursa -hafizanallah- geçtiğiniz her yerde insanlara bir şeyler batırıverirsiniz. Bu açıdan, evvela kalb, kontrol altına alınmalı, şeytanın menfezleri kapatılmalı; sonra da lisan, onun emrine verilmeli. Aksi halde, “Yapayım!” derken, insan, yıkabilir, hafizanallah.

Herhalde geçenlerde bir yazının içinde de vardı: “Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Âzerest / Dil, beyt-i Hudâ-i ekberest!” (Bazı nüshalarda: “Dil nazargâh-ı Celîl-î ekberest”) Yani; Kâbe, Âzer’in oğlu Hazreti İbrahim’in binasıdır. Dil (gönül) ise, Allah’ın beytidir, nazargâh-ı İlahîdir; Allah, oraya tecelli eder. Bu tecelliyi, oraya “inme” veya “otağını kurma” şeklinde ifade ederler; fakat bunlar, müteşâbih ifadelerdir; Allah (celle celâluhu) zamandan, mekândan, hayyizden münezzeh ve müberrâdır. “Ne cism u ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir / Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah // Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden / Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.” Bunlar, birer selbî sıfattır. Onlar, Zât-ı Ulûhiyete nispet edilmez. Bu açıdan da o müteşâbihi Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsi şeklinde anlamak daha uygundur; “Öyle tecelli eder!”. Ama o tecelliler -bir yönüyle- bir güneşin tecellîsi gibi değildir; hatta bir nuranî varlığın, bir Cebrâîl’in, bir Mikâîl’in, bir İsrafîl’in (aleyhimüsselam) tecellîsi gibi de değildir. Zât-ı Ulûhiyetin azametine uygun bir tecellidir. Öyle bir tecellidir ki hakikaten o tecelli ile siz, O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi olma ufkuna ulaşırsınız; lâakal (en azından) O’nun tarafından görülüyor olma durumunu ihraz edersiniz.

Bu açıdan, kalbin kontrol altına alınması, onun bir “insanî kalb” haline getirilmesi, çok önemlidir. Bu hususların başında da -zannediyorum- şefkat, mülayemet, merhamet gelmektedir; Zât-ı Ulûhiyeti bilmenin yanında, bunlar çok önemli şeylerdir. Yine bir sözü hatırlatıyor bu: “İnsanın imandan nasibi, mahlûkata şefkatiyle mebsûten mütenâsiptir!” -“Doğru orantılıdır.” Parantez içinde onu hep ifade ediyoruz.- “İnsanın imandan nasibi, mahlûkata şefkati nispetindedir!” Varlığa karşı ne kadar şefkat duyuyorsa… Zannediyorum eko-sistemcilerin de bundan alacakları dersler vardır. Bir karıncanın hakk-ı hayatı çok önemlidir; bir sineğin hakk-ı hayatı çok önemlidir. Ne kadar yaşıyorlar onlar? İki ay mı yaşıyorlar, üç ay mı yaşıyorlar? O yaşama sürelerine saygılı olmak, tabiatın bir parçası olarak onları korumak, bir karıncaya ayağını basmamak… Hakk-ı hayatı var onun, yaşama hakkı var. Evet, insanın imandan nasibi, mahlûkata şefkatiyle mebsûten mütenâsiptir.

   Günümüzün yitiklerinden birisi de merhamettir; hâlbuki “Merhamet edip mahlûkata acıyanlara Allah rahmetiyle muamelede bulunur. Siz yeryüzünde bulunanlara acıyın ki, sema ehli de size merhamet etsin.”

Hadis-i şerif olarak rivayet edilir: مَنْ لاَ يَرْحَمُ، لاَ يُرْحَمُ “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez!” Bir kimse zulmediyorsa, haksızlık yapıyorsa, irtikâpta/ihtilasta bulunuyorsa.. onun işi tagallüp ise, tahakküm ise, tasallut ise, temellük ise.. milletin malına-mülküne gelip el koyuyorsa, canına kast ediyorsa, ona zarar veriyorsa, ızrar ediyorsa.. hatta biri yüzünden başkalarını ızrar ediyorsa şayet, işte onun imanı, ona göredir. O, merhamet etmediğinden dolayı, ehl-i sema da ona merhamet etmez; semalar ötesinden de onun için merhamet söz konusu olmaz. Yine hadis olarak rivayet edilir: ارْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Yerde bulunan/debelenen şeylere merhametli olun ki, semalar ötesinden (ehlinden) size merhamet edilsin!” Bu, melekelerin merhamet duygusundan, merhamet hissinden, Zât-ı Ulûhiyetin Rahmâniyet ve Rahîmiyet tecellilerine kadar, çok geniş dairede nazar-ı itibara alınması gerekli olan bir husustur.

Günümüzde yitirdiğimiz şeylerden birisidir bu. Değil böyle bir karıncaya, bir sineğe basmak, bir arıyı öldürmek, insanlara kıyılıyor. Anlayamamışız dîn-i Mübîn-i İslam’ı!.. Allah’ın “ahsen-i takvîm”e mazhar ettiği insanlara bile zulmetmekten, haksızlık yapmaktan, irtikâptan-ihtilastan geri durmayacak kadar, sinelerde bir vahşet hissi çarpıp durmakta!.. Öyle ki, zulmedenlerin çehrelerine baktığınız zaman, bir nedâmet hissi de göremiyorsunuz. Yaptıklarını yapmışlar, gırtlaklarına kadar zulüm irtikâp etmişler; fakat gözlerinin içine baktığınız zaman, “Hel min mezîd!” diyor gözleri, “Daha var mı?” diyor. Kolunu koparmış, “Öbürünü de koparmalıyım!” diyor. Öbürünü de koparıyor, “Boynunu da koparmalıyım!” diyor. “Bunun boynunu kopardım, yakınlarının da boyunlarını koparmalıyım bunun!” diyor. “Bunun ile telefon konuşması yapmış, belli bir kanaldan; onun da boynunu koparmalıyım!..” Mü’min nasıl iman mevzuunda “Hel min mezîd!” diyor, bir türlü doyma bilmiyor, “Allah’ım! Daha, daha, daha!..” diyor; şefkatten mahrum, kin, nefret, gayz insanları da bir türlü gayzdan, nefretten, kinden, zulümden doymuyorlar. Ne kadar yaparlarsa yapsınlar, “Daha var mı?” diyorlar. Oturup kalkıyorlar, “Şunu yaptık, fakat bunlara karşı bu tavır ve davranışlarımız fiyasko ile neticelendi! Acaba, daha ne türlü bir entrika çevirmeliyiz ki, bunların hakkından gelelim!” Yani zulmü katlayalım, müzâaf zulüm yapalım, mük’ab zulüm yapalım, mük’ab der mük’ab zulüm yapalım! Üç buutlu, dört buudlu, sekiz buutlu -sekiz derinliği olan- zulüm yapalım!..

Öyle ki, bir insanın, suçlu (gördükleri) biriyle çok küçük münasebetler ile bir münasebeti varsa, onu da cezalandırıyorlar. Oysaki modern hukukta da, İslam hukukunda da suç, hususîdir ve cezası da hususî olur. Babası da olsa, annesi de olsa, evladı da olsa, hanımı da olsa, kardeşi de olsa, birinin günahından dolayı başka birisi tecziye edilemez (cezalandırılamaz) kat’iyyen ve kâtıbeten. Şimdi, zulme doymayan “insan”lar, şefkat mahrumu sineler, bu mevzuda işi azgınlığa vardıracak şekilde, öyle bir zulüm deryasına yelken açmışlardır ki, hafizanallah, bu, onları şeytanın deryasına, şeytanın denizine er-geç götürüp ulaştıracak; şeytan ile yan yana getirecek onları. Kim bilir, belki şeytan bile “Ben sizin kadar yapmamıştım!” diyecek, onlardan uzak durmaya çalışacaktır; şeytan bile…

   Bir belgeselin ışığında günümüzü yansıtan sözler: “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta / Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!”

Evet, şefkat, re’fet, mürüvvet; bunlar, insanın başta gelen vasıflarıdır, “evsâf-ı âliye-i insaniyyesi” diyelim. İnsan, bunlar ile “insan” olduğunu ortaya koymuş olur. O yırtıcılık, o canavarlarda vardır; bağışlayın, diş gösterme, salya atma, hırlama, insanların içine korku salma… Allah, bunları o mahlûkata vermiş. Zannediyorum, onlarda bile her zaman öyle bir şey olmuyor.

Değişik vesileler ile arz ettim: Hayvanlar ile alakalı o belgeselde, bir tane panterin veya kaplanın -bağışlayın- bir maymunu derdest ettiğini gördüm, bizzat, canlı. Yakalarken de esas nefes borusunu yakalıyor, oradan boğuyor, onu öldürüyor. Nereden onu öldüreceklerini biliyor o vahşî hayvanlar!.. Buna da hani günümüzde “hiss-i tabiî” diyorlar, biz “sevk-i İlahî” diyoruz. Besin zinciri adına yapılıyor bunlar, bu da tecviz ediliyor; biz de hayvanları kesiyor, güzel güzel yiyoruz. Antrparantez idi, bu. O hayvan, gırtlağı sıkıldığından dolayı ölüyor; fakat tam hamil müddeti imiş, o esnada doğum yapıyor. Gözümle gördüğüm şey. Ağaca tırmanırken, yapıyor bunu. Hemen o panter veya kaplan bırakıyor onu, avını bırakıyor; bu defa yalarcasına o yavrunun üzerine eğiliyor. Böyle hâlâ gözümün önünde canlanıyor. Sağa-sola bakıyor; cins farklılığı var, “Ben bunun için bir şey yapamam ki! Şimdi bunu alıp ben, mememi onun ağzına veremem; bu, almaz onu! Ne yapayım?!.” der gibi böyle acındırıcı şekilde çevreye baktığına şahit oldum. (Anlatılan hadisenin videosunu şu linkte bulabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=qncG4mdPmcE) Keza suya düşmüş bir kuşu -bağışlayın- bir dübbün kurtardığını gördüm. “Dübb”, biliyorsunuz, “ayı” demek. Ne yapıp yapıp eliyle onu çıkardı, sonra da bir zafer kahramanı edasıyla yemin başına onu koydu; geldi beri tarafta sevinç içinde uzandı, yattı. (Anlatılan bu hadisenin videosunu da şu linkte bulabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=TSPgenqMlvQ)

Şimdi hayvanata böyle bakınca… Hani “besin zinciri” deyin ona, “Besleniyor onunla!” deyin, “Siz de yapıyorsunuz onu!” deyin… Fakat bir de günümüzde bir kısım tiranların, hususiyle İslam dünyasında Müslümanların kaderine hâkim olan insanların “Sana da bulaştı, filana da bulaştı, falana da bulaştı! Falan ile de senin irtibatın oldu, filanlarla da irtibatın oldu! Aynı telefon sistemini kullandınız, dolayısıyla suçlusunuz!” falan gibi -bağışlayın, halk ifadesiyle- eften-püften meseleler ile insanları tecziye etmelerine bakın!.. Zulümde bulunma, içeriye atma, uydurma iddianameler hazırlama, bu iddianameler ile etrafa korku salma, insanların huzurunu kaçırma, hafizanallah… Dahası, bir yönüyle “itiraf” diyecekleri şekilde esas “iftiranâmeler” yazıp önlerine koyma, “Buna imza atın!” deme, bu şekilde imza attırma ve böylece kendi hesaplarına bir sürü müfterî oluşturma… Onlar “itirafçı” diyorlar, doğrusu “müfterî” oluşturma… Can korkusuyla, can havliyle veya içtiği ilaç sebebiyle aklını kaybettiğinden dolayı… Bunlar bugün ahvâl-i âdiyeden şeyler, çok rahat yapılıyor bunlar; çok rahat yapıyor zâlimler, hainler, fâsıklar, mülhitler, münafıklar. Çok rahatlıkla yapıyorlar bunları, kendi hesaplarına, kendi saltanatları ve debdebeleri hesabına.

Kadimden bu yana bu türlü argümanlar hep kullanılmış. Ama olmaya (devrin şartlarına) göre; Firavun döneminde neler var ise, Amnofis, Ramses, İbnü’ş-Şems dönemlerinde neler var ise, onlar onu kullanmışlar. Sezar, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış; Lenin, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış; Stalin, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış; Hitler, kendi döneminde olan şeyleri kullanmış. Esas, zulme bakıp bunları karakterize ettiğinizde veya bir tecrîd (soyut resim) mülahazasıyla resmini yaptığınızda, o zamanın katkıda bulunduğu, girdi yaptığı şeyleri de görürsünüz; onunla beraber görürsünüz ki bunların hepsi aynen Saddam’ın yaptığı şeyler, Kazzâfî’nin yaptığı şeyler, Abdullah’ın yaptığı şeyler. Bunların resmi çizildiği zaman karşınıza hep aynı şeyler çıkacaktır. Zamanın, o gün için bulunan argümanların işin içine girmesiyle, küçük birer farklılık olacaktır; fakat siz o desende onu çok rahatlıkla göreceksiniz.

Bu, insanda şefkatin yitirilmiş olması -bağışlayın, bağışlıyor musunuz?- insanın hayvanlaşması, hayvandan daha aşağı hale gelmesi/düşmesi demektir. أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) Kur’an-ı Kerim böyle dediğine, lisân-ı nezihine onu uygun bulduğuna göre… Adeta “Muktezâ-ı zâhire uygun olan budur! Şayet böyle demezsem, mesele tam vâkıa mutabık ifade edilmiş olmaz.” diyor Kur’an-ı Kerim. Yoksa Kur’an, lisân-ı nezihiyle söyleyeceği her şeyi öyle güzel söylüyor ki, hiçbir bestede, hiçbir güftede o güzelliği göremezsiniz. Ama o, أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) diyor. كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “(Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer.” (Cuma, 62/5) Merkûp, kitapları yüklenmiş merkûp… İlmi, amele döndürmeyen, dolayısıyla kurumaya mahkûm bir ilme sahip olan insana “kitap taşıyan bir merkûp” nazarıyla bakıyor. Bir başka yerde şöyle tavsif ediyor: كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ “Onun hâli tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da yine dilini salar solur!” (A’râf, 7/176) Üzerine gitsen de gitmesen de dilini sarkıtacak, telesmeye duracaktır. Efendim, Arapçadan alınan bir kelime, Türkçemize de geçmiş, birbirine yakın, aynen, “telesme” ve “yelhes” (يَلْهَثْ). Kur’an-ı Kerim, öyle zâlimleri ifade ederken, -bağışlayın- işte kimisini merkûba benzetiyor, kimisini kelbe benzetiyor, kimisini de mutlak manada hayvana benzetiyor.

   Aslında insan, iç ve dış donanımı, -kaynağı Hak inayeti- güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği, mahiyet zenginliğiyle bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir.

Oysa Allah insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar kılmıştır. Kendi donanımını yerinde kullanan, rantabl olarak kullanan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi.. Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali (radıyallâhu anhüm) gibi.. Enbiyâ-ı Izâm (aleyhimüsselam) gibi demek daha uygun, hususiyle onların içinde Ulû’l-Azim peygamberler gibi… Donanımlarının hakkını veren insanlar, ahsen-i takvîme mazhariyetlerini sergileyen insanlar, ona göre “a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlât”a ulaşıyorlar; her zaman bir maiyyet yaşıyorlar, her zaman bir nefehât-ı İlahî ile soluk alıp veriyorlar. Her zaman, her zaman, her zaman, her zaman öyle… Bu, mâhiyet-i insâniyeye sâdık kalmaları sonuncunda oluyor.

Bir öyle olma, bir de böyle olma var!.. Hazreti Mevlânâ’nın ifadesini çok iyi bilirsiniz: “Bazen melekler, bizim nezahet ve inceliklerimize imrenirler; bazen de şeytanlar, küstahlıklarımızdan nefret ve tiksinti duyarlar!” diyor. Hazret, söz sultanı birisidir; Hazreti Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda bir söz sultanıdır. “A’lâ-ı illiyyîn” ile “esfel-i sâfilîn”i bu kadar güzel ifade etme, çok ender olur. Cebrâîl’in önüne geçme de mukadder, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi. “Yürü! Top Senin, çevkân Senin’dir bu gece!” diyor Cebrâîl aleyhisselam. Hatta rivayetlerde, “Ben, Allah’a kurbette bir adım daha atsam, yanarım! Benim ufkumu aşar o!” diyor. Bir cismaniyet, maddî bir varlık, atomlardan (elektronlardan, nötronlardan, protonlardan) mürekkep olan bir varlık; fakat O, nurdan yaratılan bir varlığın önüne geçiyor orada. Demek mahiyet-i insaniye, o ufka ulaşmaya müsait şekilde yaratılmış.

Ama bir de öyle şeyler yapıyor ki, şeytan, zil takıp oynuyor; “İşin doğrusu, ben bu kadar küstahlığı, Allah’a karşı hiç yapmadım!” diyor, zil takıp oynuyor. Beyini arıyorlar; bulamayınca, masum, evde, hiçbir şey bilmeyen, hangi hadisenin, tarihin hangi gününde olduğunu bilmeyen hanımını götürüp içeriye atıyorlar. Bir sene, iki sene içeride duruyor. Sonra savcılık, iddianame hazırlıyor; diyor ki, “Katlanmış müebbet hapis, bunun için!” Neden? Beyi gaybubet ediyor, bu nerede olduğunu haber vermiyor, ondan dolayı. Zannediyorum Kur’an-ı Kerim’in dediği şeyler, “hayvan, hımar, kelb” bir yönüyle bunların yanında çok yukarıda kalıyor. Biraz evvel panteri, kaplanı, -bağışlayın- dübbü arz ettim, mahlûkata şefkatleri karşısında. Bu, meselenin bir yanı…

O re’feti, şefkati, merhameti olmayan insan, insanlıktan soyunmuş!.. “Ben Müslümanım!” dese de, “Ben onu getirmek istiyorum!” dese de, “Ona göre bir sistem kurmak istiyorum!” dese de, vallahi de yalan, billahi de yalan, tallahi de yalan!..

   “Ah zavallı insan, sarp yokuşu aşmak için hiçbir gayret sarf etmiyorsun; bilir misin o sarp yokuş nedir?”

(Biz yeniden merhamete dönelim. Yemin üzerine yeminlerin yer aldığı Beled Sûresi’nde sarp yokuşlar sayılırken “merhamet konusunda tavsiyeleşmek” de onlar arasında nazara veriliyor.) Hep yemin, yemin üzerine yemin… Allah’ın yemin etmesi meselenin ciddiyetini aksettiriyor; meseleye o açıdan bakmak lazım. لاَ أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَذَا الْبَلَدِ * وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ * لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ * أَيَحْسَبُ أَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ * يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالاً لُبَدًا * أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ * أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ * وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ “Yemin ederim bu (kutsal Mekke) şehrine.. ki sen (ey Rasûlüm), bu şehrin (onun kutsallığına çok büyük katkı yapan) bir mukîmisin.. ve o değerli baba (İbrahim’e) ve O’nun atası olduğu değerli oğul (Muhammed’e). Gerçek şu ki, Biz insanı meşakkat ve imtihan yüklü bir hayata gönderdik. Acaba insan, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? ‘Ben yığınla mal tükettim!’ diye övünüp durur. Yoksa kendisini kimsenin görmediğini mi düşünüyor? Biz onun için var etmedik mi (görmesi için) bir çift göz.. (konuşabilmesi için) bir dil ve iki dudak.. ve ona (hayırlı olanı takip edip, şerli olandan kaçınması için hayır ve şer) yollarını göstermedik mi?!.” (Beled, 90/1-10)

Cenâb-ı Hak, nimetlerini sayıp onlara işaret buyurduktan sonra, فَلاَ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ “Esas aşması gerekli olan o uçurumu aşamadı!” buyuruyor ve insanın önündeki sarp yokuşlardan bazılarını zikrediyor: فَلاَ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ * فَكُّ رَقَبَةٍ * أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ * يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ * أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ * ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ  “Fakat o, sarp yokuşu aşmak için hiçbir gayret sarf etmiyor. Bilir misin o sarp yokuş nedir? Bir köle (veya esiri) hürriyetine kavuşturmaktır.. veya kıtlık ve darlık zamanında doyurmaktır.. akrabadan olan bir yetimi.. ya da yiyeceği, barınağı olmayan perişan bir yoksulu. Bir de, elbette iman etmiş olmak ve karşılıklı sabır teşvik ve tavsiyesinde bulunmak, merhamet teşvik ve tavsiyesinde bulunmaktır.” (Beled, 90/11-17)

(Sayılan sarp yokuşlar, Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelüttehâyâ) Hazreti Ebû Zerr’in şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e yaptığı tavsiyeyi hatırlattı.) Buyuruyor ki İnsanlığın İftihar Tablosu:

يَا أَبَا ذَرٍّ!

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Ey Ebâ Zerr!.. Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.”

Uzun bir yolculuğa açılmış görünüyorsun; sürekli değişik limanlara, yalılara çekilerek, gemini bir kere daha gözden geçir. Restore edilecek, gözden geçirilecek yanları varsa, gözden geçir; çünkü çok uzun bir yolu kat’ etmekle mükellefsin!.. Gemini her zaman yenile!.. Bunu “جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بـ”لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ hakikati ile irtibatlandırmak da mümkündür. “Her zaman imanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ ile yenileyin!” Sahabî efendilerimizin birbirlerine dediği gibi; تَعَالَ نُؤْمِنْ بِرَبِّنَا سَاعَةً “Gel hele, şöyle bir süre, bir kere daha Allah’a iman edelim!” Yani, imanımızı yenileyelim. Kur’an, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا “Ey iman edenler! İmanınızı bir kere daha gözden geçirin, yenileyin!..” (Nisâ, 4/136) buyuruyor. Yani, “Oturun-kalkın, hep sohbet-i Cânân deyin!” diyor.

Şimdi, Ebu Zerr’e, Efendimiz’in ifadesi, جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ Derya, çok derin; batma ihtimali var, hafizanallah. Götüremezsin… Onun için sık sık o gemiyi gözden geçirmen lazım, kontrol etmen lazım; restorasyon gerekiyorsa, tamir gerekiyorsa, tamir etmen lazım.

   “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun; sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuşlar sarp mı sarp!..”

Dahası, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al! Zira yolculuk çok uzun!” diyor orada. Mü’minin bu uzun yolculukta alacağı şey, evvelâ “iman-ı billah”, sonra “İslamiyet”. İslamiyet olmayınca, “iman-ı billah” kurumaya mahkûmdur. Sonra “marifetullah”, sonra Allah’ın lütfu olarak “muhabbet”, sonra “zevk-i ruhânî” ve sonra “aşk u iştiyâk-ı likâullah”. Peşi peşine birbirinin lâzımı gibi, lâzım-ı gayr-ı müfârıkı gibi gelen şeyler. Fakat bunlardan birisinde kusur edildiği zaman, hiç farkına varılmadık şekilde, bir fasit daire oluşur, bir kısır döngü oluşur. İman, amel ile beslenmediği zaman, o kurumaya mahkûm oluyor. Ve dolayısıyla insan kat’iyyen marifet adına bir şey bilmiyor, muhabbetten nasipsiz yaşıyor; aşk u iştiyakın rüyasını bile görmüyor. “Bir an evvel Allah’a kavuşayım, bir ‘şeb-i arûs’ yaşayayım!” Bu aşk u iştiyakı rüyasında bile görmüyor. Bunlar, birbiriyle çok irtibatlı; biri, diğerinin lazımı gibi bir şeydir.

Evet, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ Azık; imân-ı billah, iyilik, güzellik… Biraz evvelki mülahazalara bağlayacak olursanız, insanları kucaklama, her insana, insan olduğundan dolayı saygı duyma… Alâ merâtibihim, derecelerine göre… Senin ile aynı safta rükûa giden.. başını yere, secdeye koyan.. “Yâ Rabb!” diyen.. اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allah’ım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran (Yaradan)’a secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” diyen… Bu, “birinci saf”ta sana yakın olan insandır; ona kalbî alakan, kalbî münasebetin o ölçüde olacak. Kalbî alaka ve kalbî münasebet…

O ölçüde sana yakın durmayan bir insan.. meseleyi sadece rüku’ ile geçiştiriyor.. اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” demekle yetinen… Onun dersi de oraya kadar; ona da o kadar kalbî alaka ve kalbî münasebet.

Birisi ayakta, el-pençe divan duruyor, kemerbeste-i ubudiyetle; ona da o kadar. Biri arkada, bir koltukta oturuyor, olup-biten şeylere bakıyor. Biri de daha uzaktan bakıyor; “Yahu bunlar hakikaten çok iyi insan tavırları sergiliyorlar. Bunlar ile uzun yol alınabilir!” diyor. Onlara da o nispette… Bu açıdan insanlar ile münasebette, bütün bu farklılıkların hepsine değer atfetmek suretiyle, “O da makbul, o da makbul, o da makbul!” O tabiri çok kullanmamışlar: “O makbul, o makbul, o makbul ama birisi var ki o, ‘akbel’ (makbuller makbulü)” O da seninle beraber meseleyi onda on paylaşan demektir. İşte yüzünü yere koyan, içini Allah’a döken insan. Evet, وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.”

Sonra, وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Dünya adına öyle ağır şeyler altına girme!.. “Sarayım olsun, villam olsun, makamım olsun, pâyem olsun.. ve benim gezdiğim yerde millet ayağa kalksın, beni alkışlasın.. ‘Eşin yok, menendin yok; kâkül-i gülberglerinin tek kılına, acem mülkü fedadır!’ desinler!” Bütün hayatını bu türlü hülyalar arkasında geçiren kimse, hafizanallah, öyle bir yük, öyle bir vebal altına giriyor ki, işte bu, biraz evvel ifade edilen كَاْلأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ veya كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا ya da كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ oluyor. وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Eğer bir uçurumu aşacaksan, dağlara tırmanan insanlar gibi bir tırmanıcı isen şayet, sırtına çok ağır yükler almayacaksın! Dünya adına ağır yükler almayacaksın!.. Alacağın şeyler öyle şeyler olmalı ki, üveyik gibi seni kanatlandırmalı!.. “İman” insanı kanatlandırır; “İslamiyet” kanatlandırır; “marifet” kanatlandırır; “muhabbet” kanatlandırır. Fakat dünya sevgisi, dünyaya meyl ü muhabbet, onu âhirete tercih etmek, alkış, takdir, makam, mansıp, pâye… Bunlar ise, insanı âdetâ paletleri altına alıp ezen/presleyen şeyler gibi hususlardır. Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) burada وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ “Çok sarp bir yokuş, aşacağın yokuş; ağır yüklerin altına girme!” diyor. Meseleye öyle bakmak lazım.

En sonunda, وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ “Amelinde ihlaslı ol; zira her zaman seni gözetleyen, O Basîr’dir.” Hangi tavır içinde isen, onu, hatta içinden geçen şeyleri bilen… وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) beyanı ile Kendisini bize tanıtan Zât-ı Ecell-i A’lâ hazretleri, en gizli şeylerimizi, aklımızdan geçen şeyleri, nöronlarımızda dolaşan şeyleri, hafızamızda dolaşan şeyleri, dile misafir olmayan, bir yönüyle yüz mimiklerine misafir olmayan şeyleri dahi biliyor, duyuyor, görüyor. İyi ise değerlendirmeye tâbi tutuyor; kötü ise, burada veya öbür tarafta senin yüzüne çarpıyor ve yüzünde bir kısım zift hissediyorsun, hafizanallah. Fakat o zifti burada sen icat ettin. “Sen!” diyorum yahu; “ben”, “Ben icat etmişim!” Hafizanallah!..

   Esaret altındaki birini hürriyetine kavuşturmak, kıtlık ve darlık zamanında akrabadan olan bir yetimi ya da imkânları olmayan perişan birini doyurmak da aşılması gereken sarp yokuşlardandır.

Evet, فَلاَ اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ Bu akabeyi aşmak için gayret sarf etmedi; bu meselelerin hepsini yerine getirmek suretiyle, o uçurumu aşamadı, o kandan-irinden deryaları geçemedi. Yunus diyor ya: “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Akabe, odur işte. “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Hatta Kıtmîr, “Kandan-irinden deryalar var!” diyorum. Yılanlarla, çıyanlarla değişik güzergahların tutulduğu bir yolda yürüyorsun; ona göre tavrını alacaksın!.. Akabe… “O akabeyi aşamadı!” diyor; “Esasen takıldı, yolda kaldı!” Hafizanallah. Cenâb-ı Hak, Kendine doğru giderken, takılıp yolda kalmaktan bizi muhafaza buyursun!..

Sonra, وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ diyor: “Akabenin ne olduğunu nereden bileceksin?!.” Böyle diyebilirsiniz, meallerde böyle diyenler var. “Akabenin ne olduğunu biliyor musun Sen!” Böyle diyenler, böyle meal verenler de var.

Önce, فَكُّ رَقَبَةٍ “Bir insanı, hürriyete kavuşturmaktır.” diyor. Köleliğin söz konusu olduğu dönemde… Ha bir dönemde bütün insanlık köleliği kaldırma mevzuunda, zâhirî köleliği kaldırma konusunda mücadele verdi; fakat manevî şekliyle devam ediyor o. Bunu biraz evvelki mülahazalar içinde mütalaaya alabilirsiniz; o “manevî köleleştirme” devam ediyor. Halayık halinde, bir yönüyle parya gibi, kast sistemine göre on basamak aşağıda görme gibi şeyler devam ediyor ve kapı kulları gibi bakılıyor insanlara. Devam ediyor ama “zahirî bir kölelik” vardı ki, o, savaşlarda elde edilen insanlarla ilgiliydi çoğunlukla. Müslümanlar ilk dönemde, bunları yanlarına alıyorlardı, hal ve temsil ile Müslümanlığı onlara zerkediyorlardı, aşılıyorlardı.

Antrparantez arz edeyim: Emevî döneminde, Abdülmelik İbn Mervân (kendisini ziyarete eden İbn Şihâb ez-Zuhrî’ye) diyor ki, “Bu hadis râvîleri içinde, onların büyüklerinden birkaç insan say bana!” Veya meseleye nasıl yaklaşıyorsa, öyle “Falan, falan insan nasıl?” diye soruyor: “O, mevâlîden” diyor. (İslâm literatüründe “mevâlî” tabiri, sonradan hürriyetlerine kavuşan ve samimi mü’minlerin yanında tam bir evlât gibi yetiştirilen insanların unvanıdır.) “Falan?” deyince, “O da mevâlîden.” diyor. “Falan?” deyince yine “O da mevâlîden.” cevabını veriyor. Yüz tane insan saydırıyorsa, seksen tanesi mevâlîden çıkıyor. O, hadîsin yed-i tûlâ sahibi insanları, mevâlîden çıkıyor bunlar. Bir dönemde köle imiş, birinin yanında hürriyete kavuşmuş; aynı zamanda o, ruhunun enginliklerini ona nefh etmiş, kendi derinliklerini ona aksettirmiş. Dolayısıyla onlar birer ilim ve ibâdet âbidesi haline gelmişler; dinimizi sağlam birer kanal olarak, bize intikal ettirmişler. Mevâlî…

İşte o konuda فَكُّ رَقَبَةٍ diyor Kur’an. Esasen hürriyetini kaybetmiş birini hürriyetine kavuşturmak. Hani “usûl-i hamse”nin altıncısı, “usûl-i sitte” derken saydığımız husus “hürriyet” meselesidir. Yani, insanın “can”ı, “mal”ı, “akl”ı, “nesl”i ve “nefs”inin yanında bir de bazı Usûlcüler, Usûliddin uleması “hürriyet” diyorlar. Hazreti Pîr de bu meseleye yaklaşırken o mülahazayı değişik bir zaviyeden ifade ediyor: “Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!” diyor; yemeden-içmeden yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam!.. Hürriyet, bir yönüyle, insanlığın lâzım-ı gayr-ı müfârıkıdır. Hür olmayan insanlar, eli-kolu bağlı, zincirli, ayağında bilmem ne, falan… Evlerin içinde tutuyorlar öyle… Bu insanların hürriyetlerine zincir vurulmuştur. Bunların hepsinin salıverilmesi mevzuu, فَكُّ رَقَبَةٍ kategorisi içine girer. Onlar, öyle hürriyete kavuşturulmak ile فَكُّ رَقَبَةٍ kategorisine girdiği gibi, bunlar da فَكُّ رَقَبَةٍ kategorisine girer. Bu itibarla, nedir akabeyi aşamama?!. Ekser insanların aşamadıkları ilk husus o işte, فَكُّ رَقَبَةٍ “Köle/esir âzâd edemediler.”

Sonra أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ “Veya kıtlık ve darlık zamanında doyurmaktır.” Açlığın, susuzluğun, kahtın, imkânsızlığın söz konusu olduğu bir yerde, muhtaç birisine, bir fakire veya bir miskine yedirme mevzuu. İşte onu yapmadılar. يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ “Yakın olan yetim” diyor. Uzakta da yetim olabilir fakat evvela yakından başlamak lazım. Demek ki o, önem arz ettiğinden dolayı, ondan başlamak lazım. Bu, diğerlerine bakmamayı gerektirmez. Fakat onlar, tâlî derecede, sânî derecede, sâlis derecede, râbi’ derecede, hâmis derecede birer konumda bulunuyorlar. يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ

Akabinde, أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ deniyor. “Miskin” kelimesi esasen döşeği kum, yorganı da hava/atmosfer olan insan demektir; tarif ederken öyle diyorlar. Fakirin daha dûnundadır o. Fakir, şöyle-böyle kût-i lâyemût ile yaşayan, ölmeyecek kadar. Hazreti Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) gibi, Devs’in arslanı. Diyor ki: “Bazen minber ile Âişe validemizin hücre-i saadetleri arasında, sara tutmuş gibi titrerdim de saralı diye bakarlardı. -Canım çıksın!..- Ama ben esas açlığımdan, yani günlerce bir şey bulamadığımdan dolayı öyle idim.” Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu da eline geçen her şeyi ona ve arkadaşlarına verir; Ebû Hüreyre’ye “Arkadaşlarını da çağır hemen, Suffe’de yeyiversinler!” derdi, bakardı onlara. Fakat her zaman da olmazdı. Dolayısıyla, Müslim-i Şerifte de, Buhari-i Şerifte de gördüğümüz gibi, Ebû Hüreyre “Çok defa saralı bir insan gibi kendimden geçer bayılırdım; kendimden geçerdim de yanımdan gelip-geçenler, ‘Bu adam galiba saralı insan!’ filan derlerdi, ‘Epilepsi nöbeti yaşıyor!’ falan derlerdi ama açlıktandı.” diyor. İşte bu, miskin; yani; döşeği kum, yorganı da hava/atmosfer; yağmur yağarsa, üstüne; kar yağarsa -orada kar çok yağmıyordu, kar yağarsa- üstüne, filan. Yastığı da kumdan bir şeydi. Öyle bir şey görüyorlar; kût-i lâyemutun bile altında geçinerek. أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ diyor, “yanı yerde bir miskin”. Türkçemizde bir idyum vardır: “Yanı, yere gelesi!” falan derler. Bu, bir yönüyle beddua gibi bir şey; “Öyle bir fakr u zaruret içine düşesin!” veyahut da “Kabre giresin!” manasında bir idyumdur.

   Karşılıklı sabır tavsiyesinde bulunmak ve birbirine merhameti öğütleyip durmak da bir sarp yokuştur; onu da ancak amel defterini sağ taraftan alacak olan iman ve sâlih amel ehli, uğurlu insanlar aşabilirler.

Bunlardan başka ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ “Bir de, elbette iman etmiş olmak ve karşılıklı sabır teşvik ve tavsiyesinde bulunmak, merhamet teşvik ve tavsiyesinde bulunmaktır.” (Beled, 90/17) ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ diyor. Bu, önemli esasen “akabeleri aşma” hususunda. Sadece “sabretmek” değil mesele. Kur’an-ı Kerim, burada -mesela- “ashâb-ı sabr” diyebilirdi. Oysaki burada “tevâsav bi’s-sabri” buyuruyor. “Müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) manası var bunda; lâakal iki kişinin bir şeyi paylaşması ifade edilirken bu sîga kullanılır. Bu, -eski Tıp’ta kullanılırdı- “temâruz” yani “hastalık izhar etme” manasına istimal edilir; yani, olmadığı halde bir şeyi öyle gösterme. Bir ikinci şey de; iki kişi arasında bir şey paylaşma veya daha çok kişi ile bir şeyi paylaşma manasına gelir. Onun için Arapça ifadesi ile “müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” sözüyle ifade edilir bu, Sarf’ta.

Demek ki, Asr Sûresinde, وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ “…birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabretmeyi tavsiye edenler…” (Asr, 103/3) buyurulduğu gibi, insan, dişini sıkıp sabredilecek şeyler karşısında sabretmeye kendisini zorlasa da, bazen kendine yetmeyebilir. Esasen o işi paylaşmak lazım. O zaman yine bir hadîs ile meseleyi vurgulayalım: مَنْ لَا يَهْتَمُّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini Müslümanlar ile paylaşmayan, onlardan değildir!” Demek ki o duyguyu paylaşmıyor; bir duygu paylaşımı içinde olmadığından dolayı, onun derdini de paylaşmıyor. Dolayısıyla bazen insan başına gelen gaileler ve devâhî karşısında, ne kadar sabırlı olursa olsun -tek başına kalırsa- sarsılabilir. Başbaşa vermek lazım o mevzuda; birbirine destek olmak lazım, moralize etmek lazım, rehabilitasyona tabi tutmak lazım. Nitekim Asr Suresi’nde وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ dendiği gibi, burada da وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ buyuruluyor: Birbirlerine karşı sabır tavsiyesinde bulunurlar. “Sabır… Bak, şu faydası var!” derler.

En son akabe olarak da وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ buyuruluyor. Herhalde konu ile alakalı ele alacak olursak, kendi aralarında yine bir araya gelince hep “merhamet” tavsiyesinde bulunurlar: Amanın bakın! Lafz-ı Celâle’den sonra gelen iki tane isim var: “er-Rahmân”, “er-Rahîm”. Daha sonra, esmâ-i İlahî içinde, “el-Hannân”, “el-Mennân”, “er-Raûf” gibi isimler var. Bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın re’fetini, şefkatini, merhametini, mülâyemetini, utûfetini ifade buyuruyor. Öyle ise, bir yerde kendi aranızda meseleleri müzakere ederken, hep merhamet tavsiyesinde bulunun!.. وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ

İşte bütün bunları söylüyor; bu mezâyâ ve fezâili söyledikten sonra da şöyle buyuruyor: أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ “Böyle yapanlar, hesap defterleri sağ ellerine verilecek olan yümün ve bereket ehlidir.” İşte bunlar, uğurlu insanlardır! Nasıl uğurlu? فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ*إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاَقٍ حِسَابِيَهْ*فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ*فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ*قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ*كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ “Neticede kimin amel defteri sağından verilirse, o defterini alır ve ‘Gelin, okuyun! İşte benim defterim! Zaten ben, bir gün hesabımla baş başa kalacağıma kesin inanmıştım!’ der. O, bütünüyle hoşnut kalacağı bir hayatın içindedir artık, pek muhteşem bir cennette: Salkım salkım meyveleri elle koparılacak mesafede. ‘Artık geride kalmış günlerinizde işleyip de buraya gönderdiğiniz güzel işlerinizden dolayı afiyetle yiyin, için!’ denilir.” (Hâkka, 69/19-24) اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım, ey Erhamürrâhimîn, bizi de muvaffak kıl!..” Kitabını sağdan alacak insanlar.. hayatlarını yümün içinde götüren insanlar.. hep iyilik düşünen, iyilik mülahazası ile oturup-kalkan, iyilik rüyaları gören ve herkese iyilik elini uzatan insanlar.

Diğer tarafta ise, وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ*عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ “Ayetlerimizi inkâr edenlere gelince, onlar, hesap defterleri sol ellerine verilecek olan bedbahtlık ehli nasipsizlerdir. Ki (onların cezası) üzerlerine kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateştir.” (Beled, 90/19-20) Bunlar da uğursuz insanlardır.. defterlerini sol taraftan alacak insanlardır.. hayatlarını hep uğursuzluk içinde geçiren insanlardır.. كَمَثَلِ الْحِمَارِ insanlardır.. كَمَثَلِ الْكَلْبِ insanlardır.. كَاْلأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ türünden insanlardır. Allah, o derekeye sukûttan muhafaza buyursun!.. Cenâb-ı Hak, ahsen-i takvîme mazhariyetin gereği olan a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlât-ı insaniye ile hepinizi/hepimizi serfirâz kılsın! Amin!..