Yazarın Arşivi

ISLAH KAHRAMANLARINA DÜŞEN SORUMLULUKLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Modernitenin herkes üzerinde çok ciddi bir tesiri oldu. Müslümanlar da bu tesirden kurtulamadılar. İlahiyatçıların dini anlama ve yorumlama tarzlarında bile bu etkiyi görmek mümkündür. Neticede ciddi bir başkalaşma yaşandı. Kendi değerlerimizden uzaklaştık.

Yeniden bir kere daha usulünden füruuna kadar kendi değerlerimize döner miyiz, dönemez miyiz; bir kere daha dini, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun bir şekle irca mümkün olur mu olmaz mı bilemiyorum. Fakat şunu söyleyebiliriz: Tahribat çok büyük olduğu için, dağılan ve bozulan parçaları derleyip toparlama ve bunları yeniden hüviyet-i asliyesine döndürme çok uzun zaman alacak bir restorasyona bağlıdır. Belki de bu iş bir nesle müyesser olmayabilir. Çünkü zamanın, konjonktürün önemli girdileri ve müdahaleleri söz konusudur. Herkes kendi ses ve soluğunu işin içine katıyor. Küreselleşen bir dünyada, meydana gelen bu koro içerisinde kendi nağmemizi, kendi sesimizi bulabilmek hiç de kolay değil. Bu tür gelişmeler zamana vabestedir.

   Temsil ve Tebliğde Usûl

Böyle bir durumda ıslah kahramanlarının problemin farkında olmaları ve zamanın ruhuna uygun şekilde tamir çabalarını devam ettirmeleri çok önemlidir. Onlar öncelikle İslâm’ı, imrendirici ve özendirici yüzüyle kâmil bir şekilde temsil etmelidirler. Sonrasında da hiç kimseyi zorlamadan, kolaylık üzerine müesses olan dini zorlaştırmadan, insanları kaçırmadan, usulü detaya ait meselelere feda etmeden hak ve hakikati muhtaç sinlere duyurmalıdırlar. Başta ailevî hayatımızdan başlamak üzere hem ülke çapında hem de insanlık âleminde öncelikle zaruriyyat ve haciyyat denilen temel meseleler üzerinde durulmalı, detayın kavgası verilmemelidir.

Asıl itibarıyla bir Müslümana düşen, dine ait bütün meseleleri sünnetinden adabına varıncaya kadar kemal-i hassasiyetle yaşamaktır. Fakat bunları başkalarına arz ederken Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyelerine uygun olarak kolaylaştırıcı ve müjdeleyici bir üslupla arz etmeliyiz. Usulde asla kusur etmemeli, teferruata ait meselelerde de çok tutucu olmamalıyız. Bu tür şeylere takılarak insanları dinden soğutmamalı, etrafımızdan kaçırmamalı; bilakis hep imrendirici ve cezbedici olmalıyız.

Kara delik tabirini Müslümanlar için kullanmak hoşuma gitmese de diyebiliriz ki, Müslümanlar, kara delikler gibi bir çekim gücüne sahip olmalıdırlar. Bilindiği üzere kara delikler, yakınlarındaki her şeyi kendilerine çekerler. İşte bir mü’min, fikriyle, düşünce dünyasıyla, muhakemesiyle, mantığıyla, temsildeki parlaklığıyla, hiçbir zaman solmamasıyla böyle bir çekim gücüne sahip olmalıdır. Kendisini görenler, “Vallahi bu insanın çehresinde yalan yok!” demelidirler.

Değişik vesilelerle Üstat Necip Fazıl’ın bir sözünü arz etmiştim. O, mü’minin, sıkıştırılmış bir şeker hapı gibi olması gerektiğini söylerdi. Denizlere, okyanuslara dahi bıraksanız onları şerbete çevirecek bir şeker hapı. Meseleyi Hz. Pir’in sözüyle de irtibatlandırabiliriz. O, “Benim bir yerde bir talebem varsa, orayı kendi hesabıma fethedilmiş bilirim.” diyor. Bu ne âli himmettir! O, hayatı boyunca bu sözüne mutabık hareket etmiştir. Sürekli ümitsizliğin, kemale yürüme yolunda bir mâni olduğunu haykırmış ve insanların böyle bir bataklığa düşmemeleri için çırpınıp durmuştur.

Şayet inandığınız, yaşadığınız ve temsil ettiğiniz değerler manzumesinin, insanların dünya ve ukba hayatları adına bir mana ifade ettiğini düşünüyorsanız, bu konuda cimrilik yapamazsınız. Bilakis çok cömert olmalısınız. Her yere sergiler sermeli ve Alvar İmamı gibi, “Tevhid Güneşi doğmuş; yağmadır, alan alsın!” demelisiniz. Kitaplarla, panellerle, sempozyumlarla duygu ve düşüncelerinizi günümüzün şartlarına ve insanların anlayış ufuklarına uygun olarak ortaya koymalısınız. Bunların hepsi size ait sorumluluklardır.

Bu hususta, ulemanın yaklaşımları çerçevesinde ister “cüz’-i ihtiyari”, ister “istitaat”, ister “meyelan”, ister “meyelanda tasarruf” diyelim, Allah bize irade adına her ne vermişse onun hakkını vermeli, milimini zayi etmeden son kertesine kadar kullanmalıyız. Çok küçük bir sermaye ile büyük işler başarma istikametinde hareket eden bir iş adamı, bir yatırımcı, bir tüccar gibi hareket etmeli, atacağımız adımların fizibilitesini çok iyi yapmalı ve irademizi çok rantabl kullanmalıyız.

   Dünyada Sulh Atmosferi Oluşturma

Bunların yanı sıra adanmışlara düşen önemli bir sorumluluk da günümüzde insanların doyma bilmeyen bir hırsla birbirine saldırdığı, birbirini yemeğe koştuğu ve çıkardıkları savaşlarla ülkeleri bölüp parçaladıkları bir dönemde insanlar arasında yıkılmayacak köprüler oluşturma, çok güçlü irtibat bağları tesis etme ve böylece bütün dünyada genel bir sulh atmosferinin oluşmasına katkıda bulunmadır. Bütün insanlığın Hz. Âdem’den geldiğinin bir kere daha hatırlatılmasına ve insanca yaşama yollarının gösterilmesine şiddetle ihtiyaç var. Şayet sürekli düşmanlık ve çatışmaların körüklendiği ve her yerde öldürücü silahların üretildiği bir dünyada böyle bir sulh atmosferi tesis edilemezse, hiç kimse emniyet, güven ve huzur içerisinde bir hayat yaşayamayacaktır.

Kavga etme, birbirine diş bileme, birbirini yeme, birbirinin yaptığını yıkma, despotluk yapma, insanlar üzerinde hegemonya kurma yerine, onlara kardeşçe paylaşma ufkunu göstermek gerekiyor. Fakat bunun da günümüz dünyasının şartlarına göre yapılması lazım. Yeni Osmanlıcılık gibi düşünceler olsa olsa birer fantezi olabilir. Hz. Pir, “Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal” diyor. Bu açıdan bütün bir cihanda sulh ve salah temin etmek için yola çıkan kimselerin mutlaka modern dönemin gereklerine göre hareket etmeleri ve buna ne ölçüde muvaffak olacaklarsa realitelerden kopmadan onu temin etmeye çalışmaları gerekir.

Bütün bunların çok iyi yetişmiş bir kadroyla gerçekleşeceği unutulmamalıdır. Onların hem maddî hem de manevî donanımları tam olmalıdır. Aklî, fikrî ve mantıkî açıdan belirli bir olgunluğa erişmeli ve çok ciddi bir müktesebata sahip olmalıdırlar ki hem teşriî hem de tekvinî emirleri doğru okuyabilsin, doğru değerlendirebilsin ve her şeyi yerli yerine koyabilsinler.

Tekvinî emirleri, Kur’ân’ın bize sunduğu bakış açısıyla okuyabilmelidirler. Natüralist, pozitivist ve materyalist mülahazalardan kurtularak, kâinattaki her şeyi Yaratıcısına bağlayabilmeli, bunların Sanatkârları hakkında ve O’nun katında ne ifade ettiğini okuyabilmelidirler. Yani onların zihin ve gönül dünyaları, tabiatın yanında mavera-i tabiata da açık bulunmalıdır. Zira sağdan soldan akıp gelen sızıntıları birer marifet hüzmesi hâline getirebilmeleri ve yakînin mertebelerinde terakkiler yaşayabilmeleri buna bağlıdır.

   Kıvam ve Metafizik Gerilimi Muhafaza

İ’lâ-i kelimetullah yolunda koştururken metafizik gerilimin muhafaza edilmesi ve kıvamın korunması da çok önemlidir. Mevsimlerin olumsuzluklarına takılmadan her zaman canlı kalabilmeliyiz. Ne kışların dondurucu soğukları ne de çölün kavurucu sıcakları karşısında hiç solmamalı ve renk atmamalıyız. أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ ۝ تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا “Allah’ın verdiği misale dikkat et: Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir, Rabbinin izniyle her zaman meyve verir.” (İbrahim sûresi, 14/24-25) âyet-i kerimesinde ifade edilen ağaç gibi dört mevsim revnakdarlığımızı koruyabilmeli ve sürekli meyve vermeliyiz.

Şunu da belirtmek gerekir ki, kazanımları korumak, başta onları elde etmekten daha zordur. Çaba ve gayretlerinizle ciddi bir müktesebata sahip olabilirsiniz, marifetullah ve muhabbetullah noktasında belirli seviyeleri ihraz edebilirsiniz. Fakat daha sonra makam ve mansıp gibi başınızı döndürecek şeyler karşınıza çıkabilir. Maruz kalacağınız bir kısım baskı ve zulümler karşısında yol ve yön değiştirebilirsiniz. Korku damarıyla bazı değerlerinizden bir takım tavizler verme durumuyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Rahata düşkünlük ve tenperverlik gibi illetlerin pençesine düşebilirsiniz. Haset, çekememezlik ve kıskançlık gibi duygular araya girebilir. Bütün bunlar da kıvam kaybına sebep olabilir. Bu açıdan, kaymadan, sürçmeden, düşmeden ve çürümeden sürekli başağa yürüyen rüşeymler gibi canlı kalabilme çok önemlidir.

Allah’ın, gaye-i hayalimiz olan meselelerin gerçekleşmesini hangi hususlara bağladığını tam olarak bilemiyoruz. Bu hakikaten belli bir kıvama sahip olmakla veya kıvamı korumakla doğru orantılı mıdır? Bu kıvamı yakaladığımızda Allah birdenbire bizim arzuladığımız neticeleri gerçekleştirir mi? Yoksa meşiet-i ilahiyenin başka muradâtı mı vardır? Bunların hiçbirini bilemeyiz. Allah’ın bilgisinde her şeyin bir vakt-i merhunu vardır. Her zaman bizim isteyip arzu ettiğimiz neticeleri yaratmayabilir. Her ne olursa olsun, bize düşen vazife, kıvamımızı korumaktan, emanete sahip çıkmaktan ve sorumlu olduğumuz mükellefiyetleri arızasız kusursuz yerine getirmekten ibarettir. Zira âyet-i kerimenin açık beyanıyla, insan için ancak sa’y ve gayretinin neticesi vardır. (Necm sûresi, 53/39) Bunun ötesindeki şeyler bizi alâkadar etmemeli. Sonucu yaratmak Allah’a aittir.

***

Not: Bu yazı 14 Ocak 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

تحقيق الوفاق والاتفاق

Herkul | | العربية

كنت أرغب خلال مدة إقامتي في مدينة “أدرنة” أن أقوم بتدريس القرآن الكريم للطلاب في دورات التحفيظ إلى جانب إمامتي بالمسجد، وبالفعل فقد عهد إليّ مكتب الإفتاء بهذه المهمة، فذهبتُ للمشاركة في التدريس عدة مرات، غير أن زملاءَنا القائمين على تدريس الطلاب كانوا ذوي مشارب مختلفة، فانزعجوا من وجودي واهتمامي بالطلاب، وبناء على ذلك أعرضتُ عن الذهاب مرة أخرى تجنُّبًا للخلاف والصراع.

قد يُضمِر البعضُ عداوةً لكم بسبب انهزامهم أمام شعور الغيرة والمنافسة ولِفرط حبهم لمسلكهم، والواجب عليكم عندئذ هو عدمُ تضخيم المشكلة؛ لأن تبادل مشاعر التنافر والعداء يُنتج ضررًا أكبر بكثير، حيث تزيد الفجوة وتتباعد المسافة بين كلا الطرفين كثيرًا، مثل المركبين اللذين يسيران في اتجاهين متعاكسين، فإذا استطاع أحدهما أن يقف حيث هو، فإن المسافة التي بينهما ستظل محدودةً بطول الطريق الذي قطعَه الآخر فحسب.

   من أجل الراحة والسلامة في الدارين

إن الوظيفة الملقاة على عاتق طلبة القرآن الكريم هي ألا يتوقفوا عند كل شيء، فإن حدث وتوقفوا فعليهم أن يتحمّلوا ويصبروا ويغضوا الطرف، وليكنْ قولُ الشاعر “حافظ الشيرازي” نبراسًا لهم في حياتهم:

“إن نيل الراحة والسلامة في كلا الدارين يقوم على أمرين: معاشرة الأصدقاء بالمروءة والإنصاف، ومعاملة الأعداء بالعفو والصفح”.

ولا داعي لإساءة الفهم هنا، فإننا لا ننظر لأي مؤمن يحمل ذرة من الإيمان في قلبه على أنه عدو لنا، بل إن من الوقاحة وإساءة الأدب أن نتعامل معه بالمداراة والمماشاة، ولكن قد يَراكم البعض أعداء لهم، ويتحاملون عليكم بدافعٍ من الغيرة والحسد، عندئذٍ يجب عليكم القيام بما هو جدير بكم من أجل تهيئة وتحقيق جوٍّ من الصلح والسلام، والمحافظة على مشاعر الوحدة والأخوّة.

إن كل المساعي التي يبذلها المؤمن من أجل الحيلولة دون ظهور مشاعر الحسد والغيرة في داخله تدخل في باب العبادة، ويُكتب في صحيفة حسناتِه كلُّ ما بذله من جهدٍ وسعي من أجل الحفاظ على الوفاق والاتفاق اللذين هما أعظم وسيلة لاستجلاب التوفيق الإلهي؛ ولذا فعلينا أن نصبر ونتحمل كل ما يوجَّه إلينا من أذًى واضطهاد، وهذا منوطٌ بتأهيل أنفسِنا وتدريبها على مثل هذه الأشياء.

ذات يوم أنبأ طلابُ رسائلِ النور أستاذَهم النورسي رحمه الله بأن فلانًا العالِم يتعرض بالنقد والتجريح لشخصه ولرسائل النور، فأجابهم قائلًا: “بلِّغوا ذلك العالم الواعظ عني السلام، فإنني أقبَل انتقاده لشخصي واعتراضه عليّ بتقدير وبرحابة صدر، وأنتم بدوركم لا تَسُوقوا ذلك العالم الفاضل ولا أمثاله من العلماء إلى المناقشة والمناظرة، وإن حدَثَ أيُّ تعدٍّ أو تجاوزٍ علينا، فلا تقابلوه حتى بالدعاء عليهم؛ إذ إن ذلك المتجاوز أو المعترض -أيًّا كان- هو أخونا في الإيمان، وحتى لو عادانا فإن مسلكَنا لا يسمح لنا أن نعاديه بمثل عدائه، ولا سيما أُولُو العِلْم، فعليكم ألا تثيروا غرورَهم العلمي إن كانوا على غرور وأنانية”[1].

   لا ينبغي التنازل عن هويتنا

قد يتشارك الناس في القيام بالخدمات رغم اختلافهم أصلًا، ومهما حاولوا أن يقمعوا ما في داخلهم من مشاعر المنافسة والغيرة فقد تنعكس على بعضهم تلك المشاعر السلبية رغمًا عنهم ولو بقدر صغير، ولا سيما إذا كانوا يرون أنفسهم أفضل وأعلى من الآخرين، وحينها يستخفون بالخدمات التي يقوم بها الآخرون، أو يحاولون منعهم، فيجب علينا ألا نتنازل عن هويتنا ألبتة إذا صادفنا مثل هذا الوضع، وأن نتصرف -مهما فعل الآخرون- بما يليق ويجدر بنا، وأن نراعي الدقة البالغة في التعامل معهم منذ البداية حتى لا نسوقهم إلى إذكاء شعور المنافسة والغيرة نحونا، وأن نتحلى بالصبر الجميل عند إفسادهم نظامنا رغم ما بذلناه من جهد وسعي، فإن كان هناك نادمون في النهاية فلا بد أن يكونوا هم النادمين على صنيعهم.

فإن شعروا بالندم يومًا ما وجاؤوكم فعليكم آنذاك أن تتعاملوا معهم بشهامة ومروءة، وعندما بدؤوا يذكرون أخطاءهم ويطلبون العفو والسماح منكم ينبغي لكم أن تقولوا برحابة صدر: “إننا لا نذكر شيئًا من هذا القبيل”، وحتى وإن جرحوكم بكلامهم الفظّ الغليظ وأفعالهم غير اللائقة فالرأي عندي هو أن ينتهي هذا الأمر عندكم، لأن أهل الإيمان يجب أن يكونوا منصفين.

إن المسلمين إذا ما أوذوا أو ظُلِموا من قبل البعض فهذا قد يمس غيرة الله تعالى، فثمة حقوقٌ عامّة إلى جانب الحقوق الفردية، إننا لا نتدخل في حقوق الله سبحانه وتعالى، فهو سبحانه يفعل ما يشاء، إن شاء غفَر وإن شاء عذّب، ولكن يمكننا العفو عن حقوقنا كافةً، بل والعفو حتى عمّن يحكمون علينا بدخول النار؛ لأن شعارنا هو أن نتعامل مع الآخرين كما يقول يونس أمره “بلا يَدٍ لمن ضربَنا، وبلا لسان لمن سَبّنا، وبلا قلبٍ لمن كسر خاطرنا”، فإن لم نفعل فلن نستطيع أن نمنع الهرج والمرج الذي قد يحدث في الداخل والخارج، والذي ظهرت أماراته منذ أمد بعيد.

وكما أننا مكلفون بالإعراض عن الذنب، فكذلك نحن مكلَّفون بألا نكون سببًا في ارتكاب الآخرين مثل ذلك الذنب ودخولهم النار، وأن نتوخى أعظم درجات الدقة والحذر في هذا الأمر؛ بمعنى أنه يجب أن نفرّ من الحسد والغيرة المقيتة فرارَنا من الثعبان والعقرب، وأن نقوم بكل ما بوسعنا حتى لا يقع الآخرون في مثل هذه الذنوب، وهذه فضيلة مهمة للغاية بالنسبة للمؤمن، قد لا يستوعب ذلك أو يفكرُ فيه جميعُ الناس، ولكن يجب على الواعين أن يحتاطوا لمثل هذا الأمر.

   الإنصاف والشهامة وإحقاق الحق

من الوسائل المهمة للحفاظ على الوفاق والاتفاق بين المؤمنين أو الحيلولة دون وقوع الحسد والغيرة فيما بينهم هو أن نمتدح أعمال الخير التي يقوم بها الآخرون ونُشيد بها ونصفق لها، بل وحتى إن صفقوا لنا وأشادوا بأعمالنا فعلينا أن نتعامل معهم بمروءة وشهامة أكبر، ونقول لهم: “إنما هذا التصفيق يجب أن يكون لكم”، ولو جاءَنا أناسٌ مختلفون عنا في مشاربهم ومذاهبهم يمتدحوننا فعلينا أن نقول لهم في راحة واطمئنان: “لولا مساعي محمد زاهد كوتكو (ت: 1980م)، وأسعد أفندي (ت: 2001م)، وسليمان أفندي (ت: 1959م)، والحاج سامي أفندي (ت: 1984م)، ومحمود أفندي وغيرهم من الرواد العظام ما كان بإمكاننا القيام بعُشر ما نفعله الآن”.

والواقع أن هذه الكلمات هي نوعٌ من الإنصاف وإحقاق الحق، فلو تعاملنا مع الأمر بهذا القدر من الحساسية فسنحطم لدى الآخرين مظاهر الحدة والعنف تجاهنا، ونحول دون بروز غيرتهم وحسدهم لنا، بل وإن كلَّ فكرٍ وإرادةٍ سنقوم به في هذا الشأن سيصبُّ في صحيفة أعمالنا، فإن لم نفعل وحاولنا جلب الأنظار إلينا دائمًا ونسبنا كلَّ نجاحٍ نحرزه إلى أنفسنا؛ فسنكون قد دفعنا الآخرين إلى الوقوع في الذنب ولن نكسب شيئًا عند الله أيضًا، وسيفسد الوفاق والاتفاق بين المؤمنين، ويلوح الفراق والاختلاف في الأفق، وعندها نفقد التوفيق الإلهي.

فعلى رجال القلب الذين وهبوا أنفسَهم لدعوةٍ سامية أن يُراعوا مسألة الوفاق والاتفاق هذه عندما يعزمون العمل في أي مجال من مجالات الخدمة، فإن اعتقد الذين يعملون في هذا المجال قَبْلنا أن مشاركتنا لهم ستفسد عملهم وتُخلّ بوظيفتهم فعلينا أن نترك المجال لهم، وأن نتوخى مزيدًا من الحساسية والدقة في هذا الأمر وننظر هل هذه الخطوة التي نخطوها ستزعج الآخرين أم لا؟.. ولقد حاولنا حتى اليوم أن نراعي مثل هذه الملاحظات بقدر الإمكان، فلو تكفل البعض بالقيام بأعمال معينة في مجال بعينه فإننا تركناها لهم وبحثنا عن مجالات خدمية أخرى.

إن المؤمن لا ينزعج من الأعمال الخيرة التي يقوم بها الآخرون، ولا يحسدهم ولا يقف عثرة في طريقهم مطلقًا، إنما يذعن لكلام الله تعالى في القرآن الكريم ويتنافس في الخير معهم، ويجري بسرعة أكبر حتى لا يتخلف عن إخوانه في الفضل والثواب.. ولكن الغبطةَ والتنافسَ متاخمان للحسد، فإن لم ينتبه الإنسان انزلقت قدمه وانتقل من طرف إلى طرف آخر.. ومن السبل التي تحول دون وقوع ذلك هو دعمُ الآخرين في خدماتهم عند الحاجة؛ كالقيام بتوجيه من لم يستطع إحراز النجاح منهم وإرشادهم وإمدادهم بأصحاب الخبرة والتجربة؛ وبذلك نمنع تدخل النفس في الأمر، ولا نسمح بظهور شيءٍ من المشاعر السلبية البغيضة.

ليس سهلًا تطبيقُ كلِّ هذا، لأن تحقيقه يحتاج إلى تحمُّلٍ وإعمالِ فِكر، ولذلك يجب أن نساعد بعضَنا في مثل هذه الأمور، وأن نعيد تأهيل بعضنا البعض، فإذا اجتمعنا حاولنا إصلاحَ الأخطاء التي اعترت تفكيرنا، وتوجيهَ الناس إلى الإخلاص والتواضع والمحو.. قد يفكر الآخرون بشكل مختلف في هذه المسائل، وهذا ليس من شأننا، المهم هو نحن، أين نقف وماذا نفعل؟، فعندما نضع الخطط وحتى عندما نعمل على تحقيقها؛ علينا أن نسير في الطريق الصحيح ونمثل الاستقامة، ونراعي مشاعر الآخرين..

***

[1]  بديع الزمان سعيد النورسي: الملاحق، ص 193.

KULLUK ŞUURU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hz. Bediüzzaman, “Ubûdiyet, mukaddime-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sabıkadır.” sözüyle nasıl bir kulluk şuuruna işaret etmiştir?

   Cevap: Allah’a karşı yerine getirilmesi gereken kulluk mükellefiyetinin değişik basamak ve merhalelerini ifade etmek için ibadet, ubûdiyet ve ubûdet kelimelerini kullanıyoruz. Ubûdet, ibadet u taatlerin iç dış şartlarına riayet ederek, iç enginliği ve derinliğiyle yerine getirilmesi demektir. Farklı bir ifadeyle kulluğun, kalb ve ruh yörüngesinde götürülmesidir. Bu yönüyle o, meselenin zirvesini ifade eder.

Belki bazılarımız böyle bir kulluk şuuruna hiçbir zaman ulaşamayabilir. Çünkü bu, yapılan ibadetleri tepeden tırnağa duymaya bağlıdır. Mesela namazı ele alacak olursak, hemen her mü’min şart ve rükünlerine riayet ederek, tadil-i erkâna muvaffak olarak namaz kılabilir. Fakat âdeta göklerde geziyor gibi bir miraç neşvesi içinde onu eda etmek herkese nasip olmaz. Bu, baştan sona namazın namaz olduğunu duymaya bağlıdır. İşte bu, ubûdettir. Ubûdetin berisinde olan şeylere ubûdiyet, kulluk tavrının bir gereği olarak Allah için yaptığımız belli amellere de ibadet diyoruz.

İsmine ister ibadet ister ubûdiyet isterse ubûdet diyelim, insan, Allah’a yaptığı kulluğu yeterli görmemeli, bunun neticesinde büyük şeyler elde etmesi gerektiğini düşünmemelidir. Evet, gerçekte insan ubûdiyetiyle çok şey elde edebilir. Fakat onun “Allah’ım ben ibadet adına şunları şunları yapıyorum, buna karşılık Sen de bana şunları şunları ver!” şeklinde bir beklentiye girmesi doğru değildir. Bunun yerine mü’mine yakışan tavır, kulluk adına yaptığı bütün amelleri derin bir şükür ve hamd duygusuna bağlamasıdır. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin, “Ubûdiyet, mukaddime-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sabıkadır.” sözü bunu ifade eder. Yani ubûdiyeti; yapıldığı takdirde ileride mükâfatı alınacak bir iş olarak görmek yerine, önceden mazhar olduğumuz nimetlerin şükrü olarak görmek doğrudur.

   İbadetleri Bir Karşılığa Bağlamamak

Meseleyi biraz daha açacak olursak; diyelim ki biz namazımız, zekâtımız, orucumuz, haccımız ve daha başka salih amellerimizle Allah’a karşı kulluk mükellefiyetini yerine getirmeye çalışıyoruz. Fakat bir taraftan da yaptığımız ubûdiyet karşılığında Allah’tan dünya hayatımızın mamur olmasını, Cennet köşesi gibi sımsıcak bir yuvaya sahip olmayı, etrafımızda koşuşan cıvıl cıvıl evlâtlar vermesini, rızkımızın bol olmasını veya halk tabiriyle işlerimizin tıkırında gitmesini istiyoruz. İşte ubûdiyetin neticesi olarak bu tür beklentilere girmek doğru değildir.

Hatta bırakalım dünyevî nimetlere kavuşmak için ibadet yapmayı, yapılan ibadetlerin Cennet nimetlerinin karşılığı olduğunu düşünmek ve kullukla bu nimetlerin hak edileceği beklentisine girmek bile kulluk şuuruna bir yönüyle muhaliftir. Çünkü yarısı uykuda, diğer yarısı çoluk çocukla, kalanın büyük kısmı da dünya işleriyle geçen kısacık bir ömürle ebedî âlemlerin elde edilmesi mümkün değildir. Cennet nimetleri, yapılan amellerin karşılığı olamaz. Hiç kimse nail olacağı Cennet nimetlerini kendi amelleriyle elde edeceği bir “hak” olarak göremez.

Cibril-i Emin, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelerek beş yüz senelik ömrünü bir dağ başında Allah’a ibadet ederek geçiren bir kulun ahiretteki durumunu anlatır. Bu kul mahşer günü tekrar diriltilerek Allah’ın huzuruna çıkarılınca Allah onun için, “Kulumu rahmetimle Cennet’e koyunuz.” buyurur. Fakat o, ameliyle Cennete girmek istediğini söyler. Cenab-ı Hak tekrar, “Kulumu rahmetimle Cennet’e koyunuz.” buyurur. Fakat o yine ameliyle girmek istediğini söyler. Aynı sözler üçüncü defa tekrarlanınca Allah meleklerine şöyle buyurur: “Kulumun yaptığı ibadetle benim verdiğim nimetleri karşılaştırınız.” Bakarlar ki sadece bir göz nimeti beş yüz senelik ibadetten daha ağır geliyor, diğer nimetler ise şükrü eda edilmemiş olarak duruyor. Bunun üzerine Allah, “Onu cehenneme koyun.” buyurur. Cehenneme doğru sürüklenmeye başlayınca, “Allah’ım rahmetinle beni Cennet’e koy!” diye yalvarır. Allah’ın emriyle melekler adamı tekrar Cenab-ı Hakk’ın huzuruna getirirler. Aralarında şu muhavere cereyan eder:

– Henüz yok iken seni kim yarattı?

– Sen yarattın Ey Rabbim!

– Bu yaratmada senin dahlin var mı yoksa tamamen benim rahmetimin bir eseri mi?

– Elbette Senin rahmetinin eseri.

– Sana beş yüz sene ibadet etmek için güç kuvvet veren kimdir?

– Sensin Rabbim.

Cenab-ı Hak, ona daha başka nimetlerini de hatırlatır ve onları ihsan edenin kim olduğunu sorar. Kul da her seferinde, “Sensin Rabbim.” diye cevap verir. Sonunda Allah şöyle buyurur: “Nasıl ki bütün bunlar Benim rahmetimin bir eseriyse seni de rahmetimle Cennet’e koyacağım.” Sonra da meleklere onu Cennet’e koymalarını emreder. Kıssayı bitirince Cibril şöyle buyurur: “Ey Muhammed, her şey Allah’ın rahmetiyledir.” (Hâkim, el-Müstedrek, 4/278)

 Bunu destekleyen diğer bir hadiste Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Hiç kimse ameliyle Cennet’e giremez.” Sahabe-i kiram merakla, “Ey Allah’ın Resûlü, Siz de mi?” diye sorar. Efendimiz de şu çarpıcı açıklamayı yapar: “Allah rahmet ve fazlıyla sarıp sarmalamazsa ben de giremem.” (Buhârî, merdâ 19; Müslim, sıfâtü’l-münâfikîn 71-78)

Esasında Hazreti Üstad’ın ifade ettiği hakikat de bu tür hadislere dayanır. Buradan hareketle diyebiliriz ki Allah için yapılan ibadet ü taatlerin hedefi, ne dünyevi ne de uhrevî mutluluk olmalıdır. Ne evlad u iyal ne de mal u menâle sahip olmak için kulluk yapılmaz. Hatta yapılan ibadetlerin sebebi, Cennet nimetlerine ve ebedî saadete ulaşmak bile olmamalıdır. Sanki biz kulluğumuzu yerine getirince dünyevî ve uhrevî neticeler hâsıl olacakmış gibi bir beklentiye girilmemelidir.

Meseleye “kazanılmış bir hak” mülahazasıyla yaklaşmak Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Çünkü burada Allah’ın nimetlerini ve o nimetlerin arkasındaki rahmet elini görememe gibi bir körlük vardır. Meseleye riyazî mantık açısından yaklaşacak olursak da kısacık bir ömürde yapılan az bir ibadetle ebedî nimetlerin elde edilemeyeceği anlaşılacaktır. Bu sebeple mü’mine yakışan tavır, kulluğunu, geçmişte verilen nimetlere bir şükür olarak görmesi, dünyevî ve uhrevî kazanımları ise reca hissiyle Allah’ın rahmetinden beklemesidir.

   Nimet Sağanakları

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda, enfüsî ve âfâkî tefekküre başvurduğumuzda Allah’ın bize lütfettiği o kadar çok nimet olduğunu görürüz ki, yapılan ibadetlerin bunlara mukabil gelmesi mümkün değildir. Nitekim Kur’ân, وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ الإِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ “(Allah) size, istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız da saymakla bitiremezsiniz. (Doğrusu) insan, çok zalim, çok nankördür.” (İbrahim sûresi, 14/34) âyetiyle buna dikkat çeker.

Biz, ademde (yoklukta) kalmadık, vücuda geldik (varlık sahasına çıktık). Allah’ın bizi varlık âlemine çıkarması başlı başına bir mazhariyettir. Hayalinizde az derinleşirseniz ademin nasıl bir zulmet kuyusu, vücudun (varlığın) ise nasıl büyük bir nimet olduğunu görürsünüz. Sonra vücudda da kalmamış hayat sahibi bir canlı olmuşuz. Sonra herhangi bir hayvan olarak da kalmamış, bir üst basamağa çıkmışız; akıl ve şuur sahibi bir insan olmuşuz. Allah’ın ilm-i muhit-i ilâhisinden bize lütfettiği akıl, irade ve bilgimizle kâinata şekil verebiliyor, eşyaya müdahale edebiliyoruz. Burada da kalmamış iman nimetiyle serfiraz olmuşuz.

Mazhar olduğumuz iç içe nimetleri düşünecek olursak, Allah’a karşı nasıl bir şükür borcumuzun olduğunu daha iyi anlarız. İşte Allah’a karşı ibadet ederken bütün bunları derinden duymaya çalışmalıyız. Dönüp arkamıza baktığımızda nerelerden geçerek içinde bulunduğumuz halete mazhar olduğumuzu tefekkür etmeli, ne gibi nimetlerle serfiraz olduğumuzu göz önünde bulundurmalı ve bu şuurla ubûdiyet vazifemizi eda etmeliyiz. Yaptığımız ve yapacağımız ibadetlerin ancak bize verilmiş nimetlerin şükrü olabileceğini düşünmeliyiz. Kaldı ki şükür vazifesini bile hakkıyla yerine getirmemiz mümkün değildir. Fakat en azından bu şuuru kazanmak çok önemlidir.

   Amelini Büyük Görme, Sukût Vesilesidir

İnsanın, “Allah bana sayısız nimetler lütfettiği için ona kulluk yapmakla mükellefim. Keşke imkânım olsa da selef-i salihinden bazı zatların yaptığı gibi her gece Allah için bin rekât namaz kılabilsem.” diyebilmesi önemli bir ufuktur. Bunu dedikten sonra da kırık testi hikayesinde olduğu gibi ellerimizi açar şöyle dua ederiz: “Allah’ım gedaya gedalık, sultana da sultanlık yakışır.” Bizim bu kadarcık ibadetimize bile Allah’ın mukabelesinin çok farklı olacağı ümidini taşırız.

Bu sözlerimizden Cennet’in istenmemesi veya Cehennem’den Allah’a sığınılmaması gerektiği anlaşılmamalıdır. Bilakis biz, namazlarımızdan sonra yaptığımız dualarda sürekli Cennet’i talep ediyor, Cehennem’den de Allah’a sığınıyoruz. Esasında bunu da ibadet ufkunda söylüyor ve kulluğumuzun bir gereği görüyoruz. Bunları da Allah’ın lütfundan ve rahmetinden istiyoruz.

Efendimiz’in yolunda ilerleyen ve O’nu kendisine üsve-i hasene edinen bir insan, Allah’tan kendisini Cennet’le serfiraz kılmasını ve Cenehennem’den de uzak tutmasını ister. Bu, aynı zamanda insan tabiatında olan bir şeydir. Olmaması gereken, yapılan ibadetlerin, Cennet’e girme veya Cehennem’den kurtulma adına birer ille-i gaye haline getirilmesi ve bunlara bağlanılmasıdır. Bizim için en önemli gaye, rıza-ı ilahinin elde edilmesidir. Bütün bunlar rıza-ı ilahinin yanında küçük şeyler kalır. Bu sebeple ubûdiyet, emr-i ilahiye bakar, neticesi rıza-ı ilahidir, semeresi de uhrevîdir. Ne var ki bu semerenin Allah’ın lütuf ve fazlına bağlı olduğu hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. 

Meseleye böyle bakılırsa insan gurur ve bencillikten de kurtulmuş ve -hâşâ- Allah’la pazarlık yapma gibi çirkin bir tavırdan sıyrılmış olur. Yaptığı ibadetleri sürekli küçük görür ve kulluk adına gözü hep yukarılarda olur. Bütün gecelerini ibadetle geçirse, gündüzleri sürekli oruç tutsa, sahip olduğu tüm serveti Allah yolunda harcasa dahi hiçbir zaman kulluğun hakkını verdiğini düşünmez. İbadetini büyük görme, sukût vesilesidir. Ne yaparsak yapalım onun hakikat-i halde küçük olduğunu bilmeliyiz. Bu küçükleri lütuf ve keremiyle büyütecek olan ve onlar karşılığında bizi ebedî nimetlerle serfiraz kılacak olan Allah’tır, O’nun engin rahmetidir.

***

Not: Bu yazı 13 Şubat 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ترصيعُ الرسالة بالفصاحة وحسن البيان

Herkul | | العربية

   سؤال: أنتم ذكرتم من قبل أنه: “من الضروريّ أن يهتم مهندسو الفكر في المستقبل بالفصاحة وحسن البيان”؛ فهلّا توضّحون لنا فكرتكم هذه بمزيدٍ من التفصيل؟

   الجواب: جاء القرآن المعجز البيان برسالة خلاصٍ وإنقاذٍ للإنسانية، وهو من هذه الناحية يحتوي أحكامًا محكمةً، ومعانيَ واسعة، ورسائل جامعة، فيعرضها ويقدّمها بأسلوب مثالي خاص به مؤثّر للغاية، ولذلك فإن القرآنَ معجِزٌ في قوّة بيانه إلى جانب أنه معجِزٌ في ثراء مضمونه ومحتواه أيضًا.

ولو أن القرآن الكريم لم يعرض رسالته بأسلوب فريد ومثالي، فلربما استطاعت فئةٌ من مخاطبيه الأوائل الذين يهتمون كثيرًا بالبلاغة والبيان أن يقدحوا فيه، إلا أننا لا نعلم نقدًا وُجِّه لبلاغة القرآن وبيانه، وهذا يعني أنهم لم يتمكنوا من العثور على أي خطإ فيه، ربما لم يقبلوا محتواه لأنهم لم يستطيعوا هجرَ عاداتهم، ولا التخلي عن تقليد أسلافهم، ولا ترك غطرستهم، ولا التخلي عن ظلمهم، ولا فهم منظوره الصحيح، أي إن السلاسلَ التي في أقدامهم والأغلالَ التي في أعناقهم كانت تمنعهم من قبول الرسالة الإلهية، وبالرغم من هذا فإنهم ما استطاعوا منع أنفسهم من التعبير عن إعجابهم بأسلوب القرآن الكريم.

وبالمثل فإننا عندما ننظر إلى كلمات مفخرة الإنسانية محمد صلى الله عليه وسلم يتبين أنه عبّر عن مقصده بأسلوب خلاب، حتى إن سيدنا أبا بكر رضي الله عنه أحد أساطين الكلام لم يستطع أن يتمالك نفسه من أن يقول أمام قوة بيانه عليه الصلاة والسلام: “لقد طفتُ في بلاد العرب وسمعتُ فصحاءَهم فما سمعتُ أفصح منك!”، لقد كان صلى الله عليه وسلم سلطانَ البيان حتى إنه قدم رسالته للناس بأسلوب عذب يداعب الأرواح، وفي نمطٍ مثالي لا تشوبه شائبة، وبأسلوب يحتوي معانيَ واسعةً عميقةً.

وعلى هذا فكما أن روعة المحتوى مهمة فإن طبيعة الصوت والروح التي ستُقدّم وتَعرِض هذه الرسالة مهمّةٌ أيضًا، إذا كنتم تريدون أن تقدّموا تلك القيم التي ورثتموها عن الماضي كي تستفيد بها الإنسانية فعليكم أن تقدموها بأسلوب يشبه الشِّعر، أي إنه بجانب إحرازِه واحتوائه الحقائقَ السامية والمعانيَ الواسعة العميقة، يجب التعبير عنها بأسلوب بياني رفيع، وهذا أيضًا يتطلّب أفقًا علميًّا وثراءً فكريًّا حقيقيًّا، وحماسًا قلبيًّا وإلهامًا جليًّا، ووقوفًا على اللغة وقدرةً على التعبير والبيان على حد سواء.

   تنشئة النخبة

مما لا شك فيه أن الحيلولة دون وقوعِ خللٍ في هذه المجالات مرهونةٌ بتنشئة طبقةِ نخبةٍ تتمتّع بثقافة عالية، والواقع أن المجتمع يعجّ بالكثير من أصحاب المواهب العلمية والفكرية والبيانية.. والمهم هو العثورُ على هذه العقول الفذة وإبرازُهم عبر توفير بيئة مناسبة، وتنميةُ مواهبهم.. تخيلوا عباقرةً وُلدوا في القرية، وإن لم تُهيَّأ لهم بيئةٌ يمكنهم فيها تطوير مهاراتهم، ولم يُهتم بتعليمهم، ولم تُمنح لهم الفرصة للتدرب على أيدي أساتذة جيدين فإنهم سيُصبحون على الأكثر رعاةً جيّدين أو مزارعين بارعين، ويستخدمون عبقرياتهم في تربيةِ حيواناتهم تربية جيدةً والعثورِ على المراعي المناسبة لها.. لهذا السبب يجب أن نبذل قصارى جهدنا لتحويل مثل هذه النوابغ الفائقة إلى شخصيات خالدة تخدم عالمنا الفكري وغايتنا المثالية ويشار إليها بالبنان.

بغض النظر عن مدى صعوبة المحاولة إلا أنه لا يمكن للجميع تحقيق هذا، ومع ذلك لا يمكن تنشئة هؤلاء ما لم تُمهد السبل في هذا الغرض.. إنكم إن تسعَوا في سبيل تنشئة جيلِ النُّخبةِ فقد بدأتْم المسيرةَ، وانطلقتم في تهيئة الإمكانات وتعبيدِ الطرق، إلا أن بعضًا فحسب من هؤلاء سيصلون إلى المستوى المطلوب؛ لأن هذا العمل يتطلّب امتلاك مجموعة من القدرات والمهارات الخاصة، وتركيزًا حقيقيًّا وعملًا وجهدًا طويل الأمد على حدٍّ سواء.

وبعبارة أوضح: إن الشخص الذي يسلك هذا الطريق يلزمه أولًا امتلاك بعض الصفات الشخصية الخاصة، ثم يأتي بعد ذلك دَورُ الانغماس بين الكتب سنوات طويلة، والاطلاع على مختلف المؤلفات، وعقد المقارنات بين النصوص المختلفة، وإخضاع ما يقرؤه للتحاليل والتراكيب.

ولا أستطيع أن أواصل حديثي دون الإشارة إلى أننا متأخرون للغاية في هذه المجالات.. للأسف، ليس لدينا اليوم عدد كافٍ من الأشخاص القادرين على إنتاجِ أعمالٍ إبداعية، وتقديمِ دراساتٍ علمية، وتأليفِ قصصٍ وروايات على مستوى عالٍ، وكتابةِ سيناريوهات دون إحداث فجوات منطقية، وليس لدينا أيضًا ما يكفي من المنتجين والمخرجين لتحويل السيناريوهات التي تُصاغ إلى مسلسلات تلفزيونية أو أفلام.

إن كنتم تريدون أن تصبحوا أصحاب الكلمة في عالم المستقبل، وتنوون التعبير عن أنفسكم في أماكن مختلفة وعبر أشخاص مختلفين فعليكم أن تُوقدوا مشاعل العلم هذه في كل مكان وتُنشئوا مفكري المستقبل.. وهذا يعتمد على معالجة القضية بروحٍ تَعْبَويّة جادة، وينبغي أن توجهوا آلاف الناس إلى طريق العلم والمعرفة، لينشأ من بينهم علماءُ ومفكرون ونُخَبٌ مؤثرة، هناك كثير من هؤلاء الناس في تاريخنا، ومع ذلك فإنهم غير ملحوظين بشكل جيد لأنهم كسلسلة الجبال المتقاربة الارتفاع، بيد أن هذه النماذج قد تمت تنشئتُها على مسافات متباينة في الغرب فكانوا أكثر بروزًا.

إننا نؤمن بأن لدينا قيمًا رائعة للغاية وأننا نمثّل حقائقَ عظيمةً، وإذا كنا نعتقد أن العالم يحتاج إليها، ونشعر بالحاجة إلى نقل هذه القيم إليهم، فعلينا أن نعلنَ النفيرَ العام من أجل تنشئة الأشخاص الذين يستطيعون القيام بهذه المهمة على أفضل وجه، وإلى جانب جمال الأسلوب والسلوك وحسن التمثيل، فإنه يتعين علينا كذلك أن نقدم رسالتَنا في صورة يقبلها إنسان اليوم، وهذا أيضًا مرهونٌ بالمواهب والملَكات التي تساعدهم على التعبير الجيد عن مقصدهم بأسلوب واضح ورفيع بحيث لا يدع أي مجال للشك أو الريب في عقل المخاطب، وتساعدهم أيضًا على الإعراب عن أفكارهم بأجمل القصائد وأسمى النصوص النثرية.

   عذوبة الأسلوب

إذا كان العصرُ الذي نعيشه أصبح عصرَ العلم والبيان، فعلينا أن نتخذ الخطوات المناسبة لهذا، يجب أن تكون لدينا قدرةٌ على البيان لدرجة تؤهّلنا من التعبير عن هدفنا بشكلٍ سلسٍ للغاية، والوقوف على الفروق الدقيقة بين الكلمات، وكتابة أعمال في مختلف فروع الأدب بحصيلة لغوية ثرية، ويجب ألا نترك أية ثغرات أو فجوات خلال التعبير عن مشاعرنا وأفكارنا، وأن نُخضع -على جناح السرعة- المعانيَ التي تلوح بذهننا لمراحل التخيل والتصوّر والتعقّل، ونضعها في أنسب القوالب، إن لم تستطيعوا تقديم الشيء الذي تتحدثون عنه -حتى ولو كان من وحي السماء- بما يتناسب قدره وقيمته فلن تكونوا قادرين على إثارة الاهتمام اللازم به، بل وحتى قد تتسبّبون بشيءٍ من رد الفعل ضده، لذا فإن هذه واحدة من القضايا المهمة التي يجب التركيز عليها في يومنا الحاضر.

من المهم جدًّا الاستفادة من الفنون اللفظية المختلفة مثل الاستعارة والكناية والمجاز والجناس والتورية لا سيما في الأسلوب الأدبي والخطابي عند التعبير عن قضية ما، ومع ذلك يظل من الضروري الحرص على عدم التكلف والتصنع في هذا الصدد، ولا ينبغي البحث عن الإعجاز والإبداع بتعابير مغلقة وغامضة ومبهمة كما يفعل بعض الكتاب والشعراء اليوم، ولا الدخول في الأوهام والخيالات للتعبير عن أنفسنا، يجب أن ننتبه إلى أن تكون الموضوعات التي نتحدث عنها ونكتبها مفهومةً؛ ولكن لا ينبغي أن نهمل العمقَ والفنَّ فيها.. إن سرَّ عمقِ القرآن كامنٌ في وضوحه، إنه كالماء النقي الصافي. أجل، هو نقيٌّ وصافٍ وبراق لدرجة توهمك بضحالته عندما تنظر إليه من الشاطئ، وتقول: إنني إن أدخلت رجلي فسيصل إلى كعبي فقط، لكنك عندما تدخل فيه تغرق.. هذا هو العمق القرآني.

وحاصل الكلام أنه لا يكفي مجرد حمل القضايا العلمية والفكرية على نحو سطحي فحسب، بل يجب أن نتحمّلَ مسؤوليةَ نقلِها وإبلاغِها للآخرين، وأن نتصرّف بحذر ووعي شديدين أثناء الإيفاء بهذه المسؤولية، ويجب أن نحدد جيدًا نوعَ وموضع الأسلوب الذي يلزم استخدامُه، وأن نقدم القيم التي نؤمن بها بأسلوب يشرح الصدور ويسعدها.

BİR YUDUM HUZUR (3)

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bugünkü hasbihalinden bir bölüm…

Not: Kıymetli arkadaşlar, muhterem Hocamız sohbet maksadıyla oturmamıştı; biraz tenezzüh için çıkmış, bir iki insana ikamet ettiğimiz yer ile ile alakalı sorular sorup hususi konuşmuştu ama her zaman olduğu gibi söz sohbet-i Canan’da karar kıldı. Umumu ilgilendiren kısımları siz dostlarımızla da paylaşmak istedik. Ses kaydının kalitesizliğinden dolayı özür dileriz; hazırlıksız yakalandık ve maalesef mikrofon takma imkanı bulamadık. Hürmetlerimizle…

مسؤوليات رجال الخدمة

Herkul | | العربية

قد نشكو حالنا أحيانًا لأننا وُلِدنا في زمن تتراكم فيه المشكلات بعضها فوق بعض، ونبحث عن الخير والكمال كأحد متطلبات الطبيعة البشرية، ونشتاق إلى الأيام الجميلة الخالية التي كانت في الماضي، فنقول “ليتنا جئنا قبل ذلك!”، وقد تأخذنا مشاعرنا للرغبة بالعيش في زمن الصحابة أو التابعين، وأحيانًا أخرى نتنقل بين صفحات التاريخ المجيدة، ونقول كما قال محمد عاكف وهو يكتنفه شعور الحزن:

لو أنني أدركت عصر الورد لكنت عندليبه

ماذا لو أنك جئت بي قبل ذلك؟ رباه!

وأعتقد أن مثل هذه المشاعر والأفكار تجيش بها صدورُ معظمِنا.

على المرء ألا يفرّ من المشكلات التي يمر بها، وإنما عليه العمل على مواجهتها وحلها؛ فهناك أعمال كثيرة يجب أن يقوم بها الإنسان الذي خلقه الله تعالى “خليفة” له في الأرض واستعمله لإعمارها؛ وقد يرفع الله تعالى مَنْ يتعهدون بهذه الأعمال ويقومون بها إلى مقام الصحابة، وبالتالي فإن الواجب علينا هو أن نقول هكذا: “يا إلهي، لا أعرف لو عشتُ في عصر الورد مَن سأكون، أنا سعيد لأنك أوجدتني في هذا العصر، لك الشكر يا ربّ!”.

بالطبع إن كل مؤمن يبحث عن بيئة ملائمة يتمكن فيها من ممارسة القيم التي يؤمن بها بشكل مريح، إننا مثل كثير من الناس نحلم ببيئة ديمقراطية تسودها حرية الفكر والاعتقاد، ويعيش الجميع فيها كما يؤمنون، ويستطيعون بسهولة تمثيلَ القيم التي يؤمنون بها، والتعبيرَ بحرّية عن آرائهم وأفكارهم، لا شك أن العيش في بيئة كهذه يتبنى المجتمع فيها ثقافة الديمقراطية المتطورة ستقدم للناس أشياء كثيرة. لكنني على قناعة بأن تعميرَ حصن تهالكت بعض أجزائه منذ قرون، وترميمَ القيم المدمرة والمحطمة، وإعادة الناس إلى الاستقامة إنما يتمّ عبر إزالة ما في المشاعر والأفكار من انحرافات، وإعادةِ الفضائل المفقودة إلى المجتمع… والخلاصة فإن التجرّد لعمليّة الانبعاث من جديد واجبٌ فوق الواجبات وهو أكثر أهمية وفائدة.

وبالنظر إلى حجم الواجبات التي تترتب علينا اليوم ومدى أهميتها يترتب علينا أن نقول: “لِحُسن الحظ أن الله تعالى أوجَدَنا في هذا العصر!”، لأن هذا يعني تمثيلًا لوظيفةٍ تركها الأنبياء أمانة لنا ولو كان ذلك على مستوى الظلية بطول موجة تجلٍّ مختلفة تخصُّ هذا العصر، ولا شك أنه يبشرنا بأمور في غاية التميّز حين يعبر عن مظهرية مختلفة للغاية، ولا يمكن ولا ينبغي الاستخفاف بمثل هذه المظهرية والفضيلة التي قد ترقى بالإنسان إلى أوج الكمالات.

ومن ثمَّ فعلينا بدايةً أن نعرف في أي موضع نحن نقف، وما نوعُ المسؤوليات المنوطة بنا، ثم نبذل قصارى جهدنا للوفاء بحق موقعنا.. فإن تحرّكْنا على هذا المنوال فإننا نسير في طريق جيد، ويمكن للإنسان أن ينطلق وينفتح على الخلود من خلال طريق كهذا بحسب قدراته وإخلاصه.

   عمق النية

نقطة أخرى يلزم الانتباه إليها في هذا الشأن، ألا وهي أن تتم جميع الأنشطة والفعاليات بصدق وإخلاص وأن تُربط تمامًا برضا الله سبحانه وتعالى، ومن ثم ستحظى الأعمال التي يتم القيام بها على هذا النحو ببركة مختلفة، وسيحصل فاعلوها على مكافآت كبيرة؛ فالإخلاصُ لا يتعلّق بالصلاة أو الزكاة أو الصوم أو الحج فقط، على العكس من ذلك، يجب ربطُ كلِّ عملٍ يتمّ القيام به برضا الله تعالى، فالإنسان بوسعه أن يجعل غايةَ حياته العملَ من أجل الله، والبدء من أجل الله، والحديثَ من أجل الله، والنومَ من أجل الله، والنهوضَ من أجل الله، والتبسّمَ من أجل الله… إلخ. يمكن استهداف رضا الله تعالى دائمًا؛ عند إزالة حجر من الطريق قد يضر بالناس، وعند مدِّ يدِ العون للمحتاجين، وتسوية الخلافات بين الناس، وجمعِهم حول نقاط الالتقاء والاتفاق وما شابه ذلك، عندئذ سيكون مردود كل هذه الأعمال مختلفًا للغاية في الآخرة.

وزيادةً في التوضيح فإن علاج إنسان واحد أحيانًا، ومداواته وتسكين آلامه وأوجاعه، والظفرَ بدعائه قد يرفع المؤمن إلى مستوى الولاية بحسب مدى إخلاصه وصدقه، لذا لكم أن تحسبوا أنتم كم أن علاجَ السرطانات التي انتشرت في المجتمع وتطويرَ مشاريع لمنع النزاعات والصراعات على مستوى الإنسانية وربطَ ذلك بطلبِ رضا الله يمثّل عبادة شمولية كلية!

إن رسولنا محمد صلى الله عليه وسلم ذو رسالة عالمية، أي إنه أُرسل إلى الإنسانية جمعاء، وواجبُنا نحن باعتبارنا أمته عليه الصلاة والسلام هو أن نتطلّع لتمثيل هذه النبوة العالمية، فإذا كنا نطمح إلى ذلك ونعيش دائمًا بهذه النية والعزم، ونُعلي دائمًا من همتنا فإن جزاءَنا وثوابنا سيكونان وفقًا لذلك؛ لأن الناس يكافَؤُون حسب نياتهم ومثابرتهم وجهودهم؛ وليس بحسب نجاحهم وما حققوه من نتائج! لماذا نقع في تشوّف أمام الله في الإطار الضيق للأعمال التي قمنا بها؟ لماذا لا نبحر في فضاء النية؟ إذا كانت الأفعال مبنية على النيات وسيجازي الله الناس على نواياهم، أليس واجبنا هو الاهتمام بالاستفادة من هذا الكم الهائل من النيات والعزائم؟!

يجب إعلاء الهمم والعزائم دائمًا، وينبغي -مثلًا- استهداف الوصول إلى كل البشرية قاطبة في المنطقة الممتدة من القطب الشمالي إلى القطب الجنوبي، ومن أمريكا إلى جرينلاند، وجمع هؤلاء كلهم حول نقاط الاتفاق المشتركة المعينة، وتحقيق التفاهم والتواؤم بينهم، يجب علينا السعي إلى ألا نترك مكانًا في العالم إلا وتصله أطياف مشاعرنا وفكرنا، فإن إعلاءَ الأهداف والـمُـثُلِ ورفعتَها هو أحد جوانب عمق النية والعزيمة، وقد يثيب الله تعالى من يعيش مشغولًا بهذه النوعية من المشاعر والأفكار كما لو أنه حقق غاياته المثالية تلك.

   الارتباط بالحقائق

يجب ألا يؤدّي إعلاء المُثُل والأهداف إلى الانفصال عن الواقع، بل يجب الانتباه إلى أن يتم تناول جميع الأهداف في إطارٍ قابلٍ للتحقيق، وعند تحديد الأهداف لا بد من وضع الزمان والمكان والإمكانيات في الحسبان، ويجب أن تُحدَّدَ بشكل صحيح الخطواتُ التي سيتمّ اتخاذُها، وتُربطَ بفصولٍ ومراحلَ معينة، فإن كان يلزم إحالة جزء من المسألة إلى الأجيال القادمة وتركها أمانة لهم فلا يجب التعجل في الأمر إذًا.

الخلاصة أنه إلى جانب عُمقِ النية وسموّ الأهداف تبقى مراعاة الواقع أمرًا مهمًّا للغاية، كما يجب أن تؤخذ في الاعتبار ظروفُ العصر، والفرصُ والموارِد البشريّة المتوفرة، والصعوبات والمشاق التي في الطريق، والعقبات التي قد تنتج عن الأرواح المعادية المنغلقة على العداء.. وبمعنى آخر، يجب تقييم قوة الأقطاب الإيجابية والأقطاب السلبية معًا، وعدم تجاهل عداوة الجبهات المعادية إلى جانب الكوادر الحالية، فإن بادرتم بفعل بعض الاعتبارات الخيالية مثل إيصال البشرية جمعاء إلى شاطئ السلامة في نفس واحد، والإطاحة بالقياصرة والأكاسرة في ضربة واحدة وقعتم حينئذٍ في اليأس بعد فترة، وشعرتم بانكسار وانكسار؛ فهذه الأمور تتعارض مع الحقائق الإنسانية والاجتماعية، ولم تحدث مثل هذه الأحداث والتطوّرات غير العادية من قبل.

والواقع أن محمد عاكف يقول في أحد المواضع:

أنقذَ ذلك المعصومُ البشرية في نفحة

وطرح الأكاسرة والقياصرة في حملةٍ

وبُعثت كل حقوق الضعيف المهضومة

وكان الظلم لا يخطر بباله زوالٌ فقُبِر وغار

إلا أنه بالنظر إلى الحياة السنية لمفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم يتضح أن خلاصَ الإنسانية لم يتحقّق في نفَسٍ واحد، ولا في حملةٍ واحدة، ويظهر أن هذه هي ثمرة حياة دامت ثلاثة وعشرين عامًا منسوجة بالألم والمعاناة، ثم إن الأمر لا ينتهي عند سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم؛ فبعد أن انتقل إلى أفق روحه وقعت إحدى عشرة حادثة ردة، واستمرّ الصراع والفتنة في الفترات اللاحقة أيضًا، ولولا وجود سادتنا أبي بكر وعمر وعثمان وعليٍّ رضي الله عنهم -وذلك في إطار دائرة الأسباب- ربما ما استطاعت هذه الأمانة أن تصل إلى حيث وصلَت؛ فقد أخمدوا حوادث الردة، وقوّموا العديد من القبائل المتمردة، وأزالوا الأخطار، وجعلوا الإنسانية يعانق بعضها بعضًا، وإن كان ذلك مؤقتًا وفي منطقة محدودة.

أجل، إن تحقُّقَ النتائج مرهونٌ بزمن معين، وليس من الممكن تحقيقها بصورة أسرع، وإنها لحقيقة أن الإمكانيات التكنولوجية قد تطورت كثيرًا اليوم، ويمكن الحصول على أشياء كثيرة بشكل أسرع وأسهل عبر تحقيق أقصى استفادة منها، ومع ذلك فإنه مهما تكن الإمكانيات التي تحشدونها، فلا يمكنكم أن تحقّقوا التأثير الذي حقّقه نبيُّنا بقوّته القدسية وبما حظي به من إلهامات ومعاملة خاصّة، ومن هذه الزاوية فإنه يلزم أن نكون واقعيين وعقلانيين للغاية في الطريق الذي نسلكه في سبيل تحقّق الغاية المثالية.

   غايتنا المثالية الفريدة

هناك الكثير من الناس في عصرنا بنوا كل مسائلهم على الشك والتردد، يعانون باستمرار من جنون العظمة، ويقولون كلما تكلموا: “تُرى هل لديهم حسابات خفية يسعون لتحقيقها؟”، لهذا السبب أشعر بحاجة إلى تقديم توضيح قصير هنا لتجنب سوء فهم هكذا: أجل، لدينا حساباتنا، ولدينا قضيتنا، ولدينا غايتنا المثالية، وهي كسب رضا الله تعالى، وكوسيلة أعظم لتحقيق ذلك تحبيبه عز وجل للناس، وكذلك تحبيب الناس بعضهم ببعض، وغالبًا ما نُحرِّم على أنفسنا التفكير في أي شيء سوى هذا؛ فمن يتمسكون بنيل الرضا الإلهي لا يطمحون إلى قصور وفيلات على مضيق البوسفور، ولا يركضون وراء شهرة ولا يطمعون في المناصب والمواقع الدنيوية؛ فقد أسلموا الفؤاد وعشقوا جَميلًا يعتبرون الانفصال عنه جل وعلا خيانة له وإهانة لأنفسهم أيضًا.

فلتعلم العوالم السبعة أنه ليست لدينا أية رغبة في شيء سوى نيل رضا الله تعالى، كل ما يهمنا هو أن نتمكن من جعل القلوب تشعر بحب الله، ومن جمع البشرية كلها حول الحب، وأن ننشئَ عالمًا لا يأكل فيه الناس بعضهم أو يضطهد أو يستغل بعضهم بعضًا.. حيث يمكن قبول جميع من فيه رغم اختلاف مواقعهم الخاصة، وتسوده روح المشاركة والتضامن، ولا يُترك المظلومون والضحايا وحدهم، نعتقد أن الإنسانية بحاجة ماسة إلى سماع صوت جديد وأن هذا لا يقل أهمية عن الهواء والماء.

إننا لا نعرف ما هو الاستغلال والانتهاز، وإن كان الجهلُ نقصًا بالمعنى العام، فإنَّ عدمَ معرفة بعض الأشياء أمارةٌ على الكمال، وكذلك لا نعرف التمييزَ والنبذ.. ونعرّف أنفسنا إزاء الألوان والأعراق المختلفة بأننا من ذوي “عمى الألوان” و”عمى الأعراق”، لدينا شعور عميق بالمحبة لدرجة أننا نريد أن نجيش كالمحيطات ونمد يد العون للجميع حتى لا يبقى هناك أحد حزين، إننا نتطلع بفارغ الصبر إلى الأيام التي تتعاون فيها البشرية وتتشارك أحزانها وآمالها فتضحك وتبكي معًا.

باختصار، نحاول إنتاج نسيج جديد يعبّر عن الحب والمودّة والرحمة، نؤمن بأنه من الأهمية بمكان أن تدخلَ المحبّة في القلوب إلى أن تمتلئ حبًّا، وأن يتلاحم الناس بعضهم مع بعض، وإننا لا نستبدل هذا بألف سلطنة دنيوية، ولا ينبغي النظر إلى هذه الكلمات على أنها شعوري الشخصي؛ على العكس من ذلك، إنني أحاول ترجمةَ شعورٍ عام.

قد يجد البعض هذه الكلمات خيالية للغاية ويرون أيضًا أننا نعيش في عالم الخيالات، لكن لا ننسَ أن للحب كرامات خاصة به، إذا كنتم تحبّون وتهتمّون وتصفحون عن العيوب فإنكم تخلقون جوًّا مختلفًا من حولكم، ومن ناحية أخرى، فإن الحب يشبه إكسيرًا سحريًّا؛ فهو من جانبٍ يُغلِق الطرق المؤدية إلى السلبية، ويُصلح بين الناس ويجمع بينهم من جانبٍ آخر.. إن العالمَ ينتظرُ أبطالَ الحب الذين يحبّون الحبّ ويكرهون الكراهية، ينتظر الفدائيين الذين يستطيعون جعل الحب هدفَ حياتهم، أَلَا تريدون أن تكونوا من هؤلاء؟

إن بديع الزمان بكلماته هذه: “ما حيلتي لقد استعجلت وشاءت الأقدار أن آتي إلى خضم الحياة في شتائها.. أما أنتم فطوبى لكم ستأتون إليها في ربيع زاهر كالجنة”[1]؛ يحفّز آمالنا ويحرك مشاعر الرجاء فينا ويشير أيضًا إلى أن العالم سيصبح ورديًّا؛ حيث ستنبت الورود في كل مكان وتصدح العنادل في جنباته، إلا أن توفر مثل هذا الجمال لن يتحقق في لحظة واحدة كما ذكرنا سابقًا، وإذا كان هذا الأمر مرهونًا بوقت معين، فلا يمكننا تغييره، يجب أن نكون عقلانيين في هذا الصدد، وأن نتعامل مع الموضوع في إطار خطة وإستراتيجية معينة أثناء تحقيق ذلك.

والأهم من ذلك، أنه يجب علينا أن نسعى إلى نثر البذور في كل مكان وتحويل كلِّ الأماكن إلى ربيع، مهما كانت الظروف شديدة، يجب ألا تغير طريقَنا ومنهجَنا شدّةُ الفصول والأوضاعُ المختلفة وهجومُ العالم علينا.. لا يجب أن نعلق بالرياح أو العواصف التي تهب، ولا يجب أن نتفرق أمامها، يجب أن نحاول في كل موسم القيام بما يلزم القيام به حسب ظروف ذلك الموسم، وحتى وإن أجرينا بعض التغييرات في خططنا ومشاريعنا حسب الظروف وضَبَطْنا سرعتنا بحسب حالة الطريق، فيجب علينا أن نواصل الركض مثل عدَّاء في الماراثون.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: الملاحق، ص 350.

MESAJIN SUNUMU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Geleceğin düşünce mimarlarının beyana önem vermeleri gerektiği üzerinde duruluyor. Bu konuyu biraz açar mısınız?

   Cevap: Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan insanlığı kurtarma mesajıyla gelmiş bir kitaptır. Bu açıdan insanlık için muhkem hükümler, engin manalar, cami mesajlar ihtiva eder. Bunları da kendine has oldukça etkileyici ve mükemmel bir üslupla sunar. Dolayısıyla Kur’an’ın muhteva zenginliği mucizevî olduğu gibi, ifade gücü de mucizevîdir.

Eğer Kur’ân mesajını kusursuz bir üslupla sunmasaydı, beyana çok önem veren ilk muhatapların bir kısmı ona takılabilirlerdi. Fakat Kur’ân’ın beyan ve üslûbu hakkında dile getirilen herhangi bir eleştiri bilmiyoruz. Demek ki burada bir kusur bulamıyorlardı. Belki alışkanlıklarından sıyrılamadıkları, atalarını taklitten vazgeçemedikleri, kibirlerini terk edemedikleri, zulmü bırakamadıkları, doğru bakış açısını yakalayamadıklarından ötürü muhtevayı kabul etmiyorlardı. Yani ayaklarındaki zincirler ve boyunlarındaki prangalar onların ilâhî mesajı kabul etmelerine engel oluyordu. Buna rağmen Kur’ân’ın üslûbu karşısındaki hayranlıklarını dile getirmekten kendilerini alamıyorlardı.

Aynı şekilde İnsanlığın Medar-ı İftiharı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözlerine bakılacak olursa, O’nun da maksadını bayıltıcı bir üslupla ifade ettiği görülür. Öyle ki Ebû Bekir gibi bir söz sultanı, O’nun beyan gücü karşısında, “Böyle güzel konuşmasını Sana kim öğretti!?” demekten kendini alamamıştır. O öyle bir Beyan Sultanıdır ki, mesajını, tatlılık içinde, ruhları okşayıcı bir şekilde, mükemmel ve kusursuz bir tarzda, engin manaları ihtiva edecek bir üslûpta insanlara sunmuştur.

Bu itibarladır ki verilmek istenen mesajın muhteva güzelliği önemli olduğu gibi, bu mesajın nasıl bir ses ve solukla ortaya konulacağı da çok önemlidir. Eğer geçmişten miras olarak aldığınız değerleri insanlığın istifadesine arz etmek istiyorsanız, onu âdeta şairane bir üslupla sunmalısınız. Yani bir taraftan yüce hakikatlere, engin manalara sahip olunması, diğer taraftan da bunların yüksek bir beyan tarzıyla ifade edilmesi gerekiyor. Bu da hem ciddi bir ilim ufku ve fikir zenginliğini, hem gönül heyecanı ve ilhama açık olmayı hem de dile vukuf ve beyan kabiliyetini gerektirir.

   Entelektüel Sınıfın Yetiştirilmesi

Hiç şüphesiz bu alanlarda boşluk yaşanmaması, ciddi bir elit ve entelektüel sınıfın yetiştirilmesine bağlıdır. Esasen toplumda ilim, fikir ve beyan kabiliyetine sahip çok sayıda insan vardır. Önemli olan, uygun ortam sağlamak suretiyle cins dimağların, üstün fıtratların bulunup çıkarılması ve sahip oldukları istidatların inkişaf ettirilmesidir. Köyde neş’et etmiş bir dâhi düşünün, istidatlarını inkişaf ettirebileceği bir ortam hazırlanılmaz, eğitimleriyle ilgilenilmez, iyi ustaların elinde çıraklık yapmalarına fırsat verilmezse, en fazla iyi bir çoban veya iyi bir rençper olurlar. Dehalarını da sadece hayvanlarını iyi gütmede ve onlar için elverişli otlak yerleri bulmada kullanırlar. Bu sebeple bu tür üstün fıtratların düşünce dünyamıza ve mefkûremize hizmet edecek âbide şahsiyetler hâline getirilmesi, müşarun bi’l-benan (parmakla gösterilen) insanlar olması adına elimizden geleni yapmalıyız.

Siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın herkes bunu başaramaz. Fakat geleceğin entelektüellerini yetiştirme adına çok insana yatırım yapılmazsa, arzu edilen insanlar da yetiştirilemez. Siz, entelektüeller yetiştirme adına bir çaba ortaya koyar, bir süreç başlatırsınız. Çok sayıda insana imkân hazırlar, yatırım yaparsınız. Ancak bunların içinden sadece birkaç tanesi istenen seviyeye ulaşır. Çünkü bu iş, hem hususi bir kısım istidat ve kabiliyetlere sahip olmayı hem ciddi bir konsantrasyonu hem de uzun süre ceht ve gayret göstermeyi gerektirir.

Daha açık bir ifadeyle, bu yola baş koyan bir insanın öncelikle hususi bir kısım vasıflara sahip olması, sonrasında da uzun yıllar kitapların arasında dolaşması, farklı eserlere müracaat etmesi, değişik metinler arasında kıyaslamalara gitmesi, okuduklarını analiz ve senteze tâbi tutabilmesi gerekir.

Bu alanlarda bir hayli geri olduğumuzu ifade etmeden geçemeyeceğim. Maalesef günümüzde mantıkî boşluklara meydan vermeden orijinal eserler verebilecek, bilimsel çalışmalara imza atabilecek, üst seviyede hikâye ve roman yazabilecek, senaryo kaleme alabilecek yeterince insanımız yok. Yazılacak senaryoları dizi veya film hâline getirecek yeterli yapımcı ve yönetmenlerimiz de yok.

Şayet geleceğin dünyasında söz sahibi olmak istiyor, farklı yerlerde farklı ağızlardan kendinizi ifade etmeyi düşünüyorsanız, her yerde bu ilim ocaklarını tüttürmeli ve geleceğin entelektüellerini yetiştirmelisiniz. Bu da meselenin ciddi bir seferberlik ruhuyla ele alınmasına bağlıdır. Binlerce insanı ilim ve irfan yoluna yönlendirmelisiniz ki bunların içinden gerçek âlimler, mütefekkirler ve entelektüeller yetişsin. Tarihimizde bu tür insanların sayısı çoktur. Fakat onlar, boyları birbirine yakın sıradağlar gibi olduklarından dolayı çok fark edilmezler. Batı’da bu tür insanlar aralıklarla yetiştiği için onlar daha çok öne çıkmıştır.

Biz, çok güzel değerlere sahip olduğumuza ve yüce hakikatleri temsil ettiğimize inanıyoruz. Eğer âlemin de bunlara ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsak, bu değerleri onlara da ulaştırma gibi bir derdimiz varsa, bu işi en güzel surette yapabilecek insanları yetiştirme adına umumî bir seferberlik başlatmak zorundayız. Tavır ve davranış güzelliğinin, mükemmel bir temsilin yanında, sahip olduğumuz mesajı günümüz insanlarının kabul edebileceği bir formatta da sunmak zorundayız. Bu da maksadını açık, seviyeli ve kimsenin zihninde şüphe ve tereddüt hâsıl etmeyecek şekilde çok iyi kompoze edebilen, düşüncelerini en güzel nazım ve nesirlerle ortaya koyabilen istidat ve kabiliyetlere vabestedir.

   Üslûp Güzelliği

Eğer yaşadığımız çağ, ilim ve beyan çağı hâline geldiyse, biz de buna uygun adımlar atmak zorundayız.  Maksadımızı çok rahat ifade edebilecek, kelimeler arasındaki nüanslara vâkıf olacak, zengin bir kelime hazinesiyle edebiyatın farklı alanlarında eserler kaleme alabilecek ölçüde bir beyan gücüne sahip olmalıyız. Duygu ve düşüncelerimizi ifadede boşluk bırakmamalıyız. Zihnimize gelen manaları hızlı bir şekilde tahayyül, tasavvur ve taakkul aşamalarından geçirip en uygun kalıplara dökebilmeliyiz. Vahy-i semaviyi dillendiriyor olsanız dahi onu kamet-i kıymetine uygun bir şekilde takdim edemiyorsanız, ona karşı gerekli ilgiyi uyaramaz hatta tepkiye sebebiyet verirsiniz. Dolayısıyla günümüzde üzerinde yoğunlaşılması gereken önemli meselelerden biri budur.

Özellikle edebî ve hitabî üslupta meselelerin istiare, kinaye, mecaz, cinas gibi farklı söz sanatlarıyla ifade edilmesi çok önemlidir. Ne var ki bu konuda tekellüfe ve suniliğe girmemeye dikkat etmek gerekir. Günümüzde bazı yazar ve şairlerin yaptığı gibi iğlak ve iphamda (kapalı, muğlak ve müphem ifadelerde) keramet aramamalı, kendimizi ifade etme adına fantezilere girmemeliyiz. Yazılan çizilen konuların anlaşılır olmasına dikkat etmeliyiz; ama derinlik ve sanatı da ihmal etmemeliyiz. Kur’ân’ın derinliğinin sırrı, duruluğunda gizlidir. O, berrak suya benzer. O kadar duru ve berraktır ki, karşıdan bakınca sığ zannedersiniz. Ayağımı soksam, topuğuma ancak gelir, dersiniz. Fakat içine girdiğinizde boğulursunuz. Kur’ân’daki derinlik böyle bir derinliktir.

Hâsıl-ı kelam, sadece ilmî ve fikrî meselelerin düz taşıyıcısı olmak yeterli değildir. Onları başkalarına tebliğ etme ve duyurma gibi bir sorumluluğa sahip olmalı, bu sorumluluğu yerine getirirken de çok dikkatli ve şuurlu hareket etmeliyiz. Nerede nasıl bir üslûp kullanılması gerektiğini çok iyi belirlemeli, inandığımız değerleri gönüllerde inşirah hâsıl edecek bir üslûpla sunmalıyız.

***

Not: Bu yazı 4 Şubat 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ADANMIŞLARA DÜŞEN SORUMLULUKLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde dünyaya geldiğimiz için bazen hâlimizden şikâyet edebiliyoruz. Beşer tabiatının bir gereği olarak iyilik ve kemali arıyor, geçmişteki güzel günleri özlüyor ve “Keşke daha evvel gelseydik!” diyoruz. Hislerimizin bizi yönlendirmesine göre bazen sahabe döneminde yaşamayı arzuluyor, bazen tabiin dönemine gözlerimizi dikiyor, bazen Osmanlı’nın ihtişamlı dönemlerini özlüyor ve böylece tarihin şanlı sayfaları arasında geziniyoruz. Bir hicran hissiyle Akif’in dediği gibi,

Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum.

Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu?

diyoruz. Bu tür duygu ve düşünceler zannediyorum çoğumuzun hissiyatının tercümanıdır.

Ne var ki insan, içinde yaşadığı problemlerden kaçmaya değil, bunlarla yüzleşmeye ve bunları çözmeye talip olmalıdır. Cenâb-ı Hakk’ın “halife” olarak yaratmış olduğu ve yeryüzünün imar edilmesi için istihdam ettiği insanın günümüzde yapacağı o kadar çok iş vardır ki, bu işleri deruhte eden insanları Allah zılliyet planında sahabe seviyesine ulaştırabilir. Bu itibarla bize düşen şöyle demektir: “Allah’ım, gül devrinde yaşasaydım ne olurdum bilemiyorum. Beni iyi ki bu devirde getirdin. Sana şükürler olsun!”

Elbette ki her mü’min, inandığı değerleri rahatça yaşayabileceği bir ortam arar. Düşünce ve vicdan hürriyetinin hâkim olduğu, herkesin inandığı gibi yaşadığı, inandığı değerleri rahatça temsil edebildiği, düşünce ve fikirlerini rahatça dile getirebildiği demokratik bir ortam pek çok insan gibi bizim de hayalimizdir. Gelişmiş demokrasi kültürünün toplum tarafından benimsendiği böyle bir ortamda yaşamanın hiç şüphesiz insana kazandıracağı çok şey vardır. Fakat kanaatimce asırlardır rahnedar olmuş bir kaleyi tamir etme, yıkılmış ve kırılmış değerleri restorasyondan geçirme, duygu ve düşüncelerdeki inhirafları gidermek suretiyle insanları yeniden istikamete ulaştırma, kaybedilen faziletleri yeniden topluma kazandırma… kısaca yeni bir ba’su ba’de’l-mevt işine soyunma çok daha önemli ve semeredar bir vazifedir.

Günümüzde bize terettüp eden vazifelerin büyüklüğüne ve ehemmiyetine bakınca “İyi ki Allah’ım bizi bu asırda getirdin!” dememek elde değil. Zira bu, peygamberlerin emanet bıraktığı bir vazifenin, bu çağa ait değişik bir tecelli dalga boyunu zılliyet planında da olsa temsil etme demektir. Bunun çok farklı bir mazhariyet ifade ettiğinde, bizlere çok farklı şeyler muştuladığında şüphe yoktur. İnsanı evc-i kemâlâta çıkarabilecek böyle bir mazhariyet kesinlikle hafife alınamaz, alınmamalıdır.

Bu itibarla öncelikle nasıl bir yerde durduğumuzu ve ne tür sorumluluklarla mükellef olduğumuzu iyi bilmeli, sonrasında da konumumuzun hakkını verme adına elimizden geleni yapmalıyız. Eğer böyle bir çizgide hareket ediyorsak iyi bir yolda yürüdüğümüz, iyi bir rıhtımda durduğumuz ya da iyi bir rampanın üzerine çıktığımız söylenebilir. İnsan, böyle bir yoldan, rıhtımdan veya rampadan, istidat ve samimiyetine göre sonsuza açılabilir.

   Niyetin Enginliği

Bu konuda dikkat edilmesi gerekli olan diğer bir husus ise bütün faaliyet ve amellerin ihlasla yapılması ve mutlaka Allah rızasına bağlanmasıdır. Bu takdirde yapılan işler hem ayrı bir bereket kazanır hem de onları yapanlar büyük sevaplar elde ederler. İhlas, sadece namaz, zekât, oruç veya hac gibi ibadetlerle ilgili değildir. Bilakis yapılan her iş Allah rızasına bağlanabilir, bağlanmalıdır. İnsan, Allah için işlemeyi, Allah için başlamayı, Allah için görüşmeyi, Allah için konuşmayı, Allah için yatmayı, Allah için kalkmayı, Allah için tebessüm etmeyi vs. hayatının gayesi haline getirebilir. Yoldaki insanlara zarar verebilecek bir taşı kaldırırken, muhtaçlara el uzatırken, insanlar arasındaki uyuşmazlıkları giderirken, onları fasl-ı müşterekler etrafında bir araya getirirken vs. hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu hedefleyebilir. İşte o zaman bütün bu amellerin ahirette geri dönüşü çok farklı olur.

Biraz daha açacak olursak, bazen bir tek insanı tedavi etme, sıhhatine kavuşturma, onun ağrı ve acılarını dindirme, duasını alma, ihlas ve samimiyete bağlı olarak bir mü’mini velilik seviyesine ulaştırabilir. Öyleyse Allah rızasına bağlı olarak toplumda metastaz haline gelmiş kanserleri tedavi etmenin, insanlık çapındaki kavga ve çatışmaları önleme adına projeler geliştirmenin nasıl küllî bir ubudiyet olduğunu varın siz hesap edin!

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemşümuldür, yani bütün insanlığa gönderilmiştir. O’nun ümmeti olarak bize düşen vazife de bu âlemşümul nübüvvetin temsilciliğine talip olmaktır. Eğer buna talip olur, sürekli bu niyet ve azimle oturur kalkar, himmetimizi hep yüksek tutarsak mükâfatımız da buna göre olacaktır. Çünkü insanlar, niyet, azim ve cehtlerine göre mükâfat görürler; elde ettikleri başarı ve neticelere göre değil! Niye yaptığımız işlerin darlığı içerisinde Allah’a karşı bir beklentiye girelim? Niye niyetin enginliğine yelken açmayalım? Ameller niyetlere göreyse ve Allah insanları niyetlerine göre mükâfatlandıracaksa bize düşen de niyet ve azmin bu enginliğinden istifade etmeye bakmak değil midir?

Çıtalar hep yükseğe konulmalı, himmetler hep âli tutulmalı. Mesela Kuzey Kutbundan Güney Kutbuna, Antarktika’dan Grönland’a kadar nerede insan varsa bunların tamamına ulaşma, bunların tamamını belirli fasl-ı müşterekler etrafında bir araya getirme, anlaşma ve uzlaşmalarını sağlama hedeflenmelidir. Dünyada duygu ve düşünce tayflarımızın ulaşmadığı bir yer bırakmamaya çalışmalıyız. Hedef ve ideallerin yüksek tutulması, niyet ve azimdeki enginliğin bir yanıdır. Bu tür duygu ve düşüncelerle oturup kalkan bir kimseyi, Allah, ideallerini gerçekleştirmiş gibi mükâfatlandırabilir.

   Realitelere Bağlı Kalma

Burada bir hatırlatma yapılması faydalı olacaktır. İdeal ve hedeflerin yüce tutulması, realitelerden kopmaya sebep olmamalı. Bilakis bütün hedeflerin realize edilebilir bir çerçevede ele alınmasına dikkat edilmelidir. Hedefler belirlenirken mutlaka zaman, mekân ve imkânların göz önünde tutulması gerekir. Atılması gereken adımlar doğru tayin edilmeli ve bunlar belirli fasıllara bağlanmalıdır. Eğer meselenin bir kısmının gelecek nesillere havale edilmesi ve bir emanet olarak bırakılması gerekiyorsa burada aceleci olunmamalıdır.

Kısaca niyetin enginliğinin ve hedeflerin ulviliğinin yanında realist olma da çok önemli bir husustur. Mutlaka günün şartları, sahip olunan imkânlar ve insan kaynakları, yoldaki zorluk ve meşakkatler, düşmanlığa kilitli hasım ruhların engellemeleri de hesaba katılmalıdır. Yani pozitif kutuplarla negatif kutupların gücü birlikte değerlendirilmeli, eldeki kadronun yanında hasım cephelerin düşmanlığı da göz ardı edilmemelidir. Eğer bir nefhada bütün insanlığı sahil-i selamete çıkarma, bir nefhada Kayser ve Kisraları yere serme gibi hayalî bir kısım mülahazalara girerseniz, bir süre sonra ümitsizliğe düşer, inkisar üstüne inkisar yaşarsınız. Çünkü bunlar, beşerî ve sosyal realitelere terstir. Şimdiye kadar bu tür olağanüstü gelişmeler hiçbir zaman yaşanmamıştır.

 Gerçi Akif bir yerde,

“Bir nefhada insanlığı kurtardı o Masum

Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı dirildi

Zulmün ki zeval aklına gelmezdi geberdi.”

diyor. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakılacak olursa, insanlığın kurtuluşunun bir nefhada, bir hamlede gerçekleşmediği; bunun çile ve ızdırapla örgülenen yirmi üç yıllık bir hayatın semeresi olduğu görülür. Kaldı ki mesele Efendimiz’le de bitmiyor. O ruhunun ufkuna yürüdükten sonra on bir adet irtidat hâdisesi baş gösteriyor, çatışma ve fitneler sonraki dönemlerde de devam ediyor. Şayet Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimiz olmasaydı -esbap planında- belki de bu emanet varacağı yere varamazdı. Çünkü onlar irtidat hâdiselerini bastırmış, nice mütemerrit kavimleri hizaya getirmiş, tehlikeleri bertaraf etmiş, muvakkaten ve sınırlı bir bölgede de olsa insanlığın birbiriyle kucaklaşmasına vesile olmuşlardı.

Evet, bazı şeylerin gerçekleşmesi belirli bir takvime bağlıdır. Bunların daha hızlı gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Gerçi günümüzde teknolojinin imkânlarının çok geliştiği bir gerçektir ve bunlardan azami derecede istifadeyle pek çok şey daha hızlı, daha kolay elde edilebilir. Fakat siz hangi imkânları seferber ederseniz ediniz, hususi ilham ve ikramlara mazhar olan Efendimiz’in kuvve-i kudsiyesiyle gerçekleştirdiği tesiri ortaya koyamazsınız. Bu açıdan gaye-i hayalin gerçekleştirilmesi adına yürünen yolda çok realist ve rasyonel olmak gerekir.

   Yegâne Gaye-i Hayalimiz

Günümüzde bütün meselelerini kuşku ve tereddüt üzerine bina etmiş, sürekli paranoya yaşayan, ağzını her açışında “Acaba şu hesapları mı var, bu hesapları mı var?” diyen bir hayli kimse var. Bu sebeple yanlış anlamaların önüne geçme adına burada kısa bir izah yapma lüzumu duyuyorum: Evet, bizim bir hesabımız, bir davamız ve bir gayemiz var. Bu da Allah rızasını kazanma ve bunun en büyük vesilesi olarak O’nu insanlara, insanları da birbirine sevdirme davasıdır. Bunun dışında bir şey düşünmeyi âdeta kendimize haram kılıyoruz. Rıza-i ilahiye bağlanan insanlar ne Boğaziçi’ndeki yalı ve villalara talip olur ne şan u şöhret peşinde koşar ne de dünyevî makam ve mansıplara göz dikerler. Onlar öyle bir Güzel’e dilbeste olmuşlardır ki, O’ndan kopmayı O’na ihanet, kendilerine de hakaret sayarlar.

Yedi cihan bilsin ki bizim Allah rızasını kazanmanın dışında bir mülahazamız yoktur. Bütün derdimiz, gönüllere Allah sevgisini duyurabilme ve bütün insanlığı sevgi etrafında bir araya getirebilmektir. İnsanların birbirini yemeyecekleri, ezmeyecekleri, sömürmeyecekleri bir dünyanın kurulmasına destek olabilmektir. Herkesin kendi konumunda kabul edilebildiği, paylaşma ve dayanışmanın hâkim olduğu, mazlum ve mağdurların yalnız bırakılmadığı yeni bir dünya inşa edebilmektir. İnsanlığın yeni bir ses duymaya ihtiyacı olduğuna ve bunun hava kadar, su kadar önemli olduğuna inanıyoruz.

Biz istismar ve sömürü nedir bilmeyiz. Umumi manada bilmemek bir eksiklik olsa da bazı şeylerin bilinmemesi bir kemal emaresidir. Aynı şekilde biz ayrımcılık ve dışlayıcılığın da ne olduğunu bilmeyiz. Farklı renklere, ırklara karşı kendimizi “renk körü”, “ırk körü” olarak tanımlıyoruz. Öyle engin bir muhabbet hissimiz var ki, ummanlar gibi coşmayı ve hiçbir mahzun gönül kalmayıncaya kadar herkese el uzatmayı arzu ediyoruz. İnsanlığın el ele tutuşacağı, hüzün ve ümitlerini paylaşacağı, beraber gülüp beraber ağlayacağı günlerin gelmesini dört gözle bekliyoruz.

Kısaca, atkısı sevgiden, muhabbetten ve şefkatten ibaret olan yeni bir dantela ortaya koymaya çalışıyoruz. Gönüllere sevginin girmesinin, kalblere muhabbetin hâkim olmasının, insanların birbiriyle sarmaş dolaş olmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz. Bunu da bin tane dünya sultanlığına değişmeyiz. Bu sözler sadece benim şahsî hissiyatım olarak görülmemelidir; bilakis genel bir hissiyata tercüman olmaya çalışıyorum.

Bazıları bu sözleri çok ütopik bulabilir ve bizi de hayalperest görebilir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki sevginin kendine göre bir kerameti vardır. Sever, alâka duyar ve kusurları affederseniz, etrafınızda farklı bir atmosfer oluşturursunuz. Diğer taraftan sevgi âdeta sihirli bir iksir gibidir. Bir taraftan olumsuzluklara giden yolları “Burası çıkmaz sokak!” diyerek kapatır, diğer yandan da insanları uzlaştırır ve bir araya getirir. Dünya, sevgiyi sevecek, nefretten nefret edecek sevgi kahramanları bekliyor. Sevgiyi hayatının gayesi haline getirebilecek fedakârlar bekliyor. Öyle olmak istemez misiniz?

Bediüzzaman Hazretleri, “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz.” şeklindeki sözleriyle hem ümitlerimizi şahlandırıyor ve reca duygularımızı harekete geçiriyor hem de dünyanın gelecekte her yerde güllerin biteceği, bülbüllerin şakıyacağı bir gülistanlık haline geleceğine işaret ediyor. Ne var ki yukarıda temas edildiği üzere böyle bir güzelliğin meydana gelmesi bir anda olmayacaktır. Eğer bu, belirli bir zamana bağlıysa biz onu değiştiremeyiz. Bu konuda rasyonel olmalı, meseleyi realize ederken belirli bir plan ve strateji içinde ele almalıyız.

Daha da önemlisi şartların ağırlığına bakmadan her yere tohum saçmaya, her yeri bahara çevirmeye çalışmalıyız. Mevsimlerin zorluğu, konjonktürün farklı olması, dünyanın üzerimize üzerimize gelmesi bize yol ve yöntem değiştirtmemelidir. Esen rüzgârlara veya fırtınalara takılmamalı ve bunlar karşısında dağılmamalıyız. Her mevsimde o mevsimin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapmaya çalışmalıyız. Şartlara göre plan ve projelerimizde bir kısım değişiklikler yapsak, yolun durumuna göre hızımızı ayarlasak da bir maratoncu gibi durmaksızın koşmaya devam etmeliyiz.

***

Not: Bu yazı 1 Şubat 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

صِفَتان في رَجُلِ التبليغ

Herkul | | العربية

   سؤال: يقول ربنا سبحانه وتعالى في سورة “يس”: ﴿اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ﴾ (سورة يس: 36/21)، فما الرسائل التي يحملها هذا البيان الإلهي لرجال التبليغ اليوم؟

   الجواب: تتعرض القطعة الثانية من سورة “يس” إلى الحوار الذي دار بين أصحاب القرية، وقد أرسل الله تعالى إليهم رسولين فكذبوهما، فعزَّزَ الرسولَين بثالث؛ لكن وضعَ القرية لم يتغير، وواصَلوا كَيلَ الاتهامات للرسلِ بالكذب، وجرِّ الشؤمِ عليهم، وهدّدوهم بالرجم والعذاب والأذى إن لم ينتهوا عن دعوتهم إلى الله تعالى.

وفي تلك الأثناء جاءهم رجلٌ من “أقصى المدينة”، ويُفهم من هذا التعبير أنه كان يعيش في الطرف الآخر من المدينة أو أنه شريفٌ من الطبقة الأرستقراطية، فأوصاهم وقدَّمَ النصيحةَ لهم باتباع الرسل، وكان مبرِّرُه في ذلك أمرين، الأوّل: أن هؤلاء الرسل لم يطلبوا منهم أجرًا، والثاني: أنهم مهتدون.. وكما لم يُصرِّح القرآن الكريم باسمِ مؤمنِ آلِ فرعون الذي أسرع لنجدة سيدنا موسى عليه السلام فكذلك لم يصرّح هنا باسم ذلك الرجل الذي جاء أهلَ القرية ناصحًا، وترى أغلبُ التفاسير أن البلدة المذكورة هنا هي “أنطاكية”، وأن الرسل المبعوثين هم من حواريي سيدنا عيسى عليه السلام، وأن ذلك الرجل الذي جاء لنجدتهم هو “حبيب النجار”؛ لا سيما تفسير “حَمّامي زاده” (ت: 1846م) من علماء الدولة العثمانية، فقد جاء فيه معلومات مفصَّلة حول هذا الموضوع، وقد لاقى هذا الرأيُ نوعًا من القبول بين الناس، فضلًا عن ذلك يوجد في مدينة “أنطاكية” مسجدٌ يحملُ اسمَ “حبيب النجار” بالفعل، وبداخله ضريح يُنْسَبُ إليه.

والواقع أن القرآن الكريم لم يصرح بالزمان ولا بالمكان ولا باسم الشخص في هذه الآية؛ حتى يجذب انتباهنا في الأصل إلى الرسالة التي ينبغي التركيز عليها، ولذلك ليس من الصواب البتُّ في المسألة، ومن الضروري توخّي الحيطة والحذر في الأمور التي سكت عنها القرآن الكريم، فإن كان لا بدّ من تقديم تفسير أو تأويل فالأفضل هو ترك مجال النظر مفتوحًا فنختم قولَنا بعبارة: “والله أعلم”، ولا بد من تبنّي هذه النظرة عند النظر إلى الشروح والتأويلات المندرجة في التفاسير المتعلقة بأمورٍ لم يأت فيها نصٌّ صريحٌ في الكتاب والسنة، وبصرف النظر عما إذا كان هذا التفسير لـ”فخر الدين الرازي” (ت: 606هـ) أو لـ”البيضاوي” (ت: 685هـ) أو لـ”أبي السعود أفندي” (ت: 982هـ) أو لغيرهم فالأصلح هو تناول المسألة بحيطة وحذر، وتذييل الكلام بقول: “والله أعلم بالصواب”.. وكما أن الحَجْر على التفاسير الأخرى وضربَها بعرض الحائط فيه ما فيه من الوقاحة وسوء الأدب فكذلك ليس من الصواب اعتبار هذه التأويلات هي الحق والصواب القاطع، والأفضل إزاء مثل ذلك أن نقول: “فيه نظر”، وألا ننكرَ احتماليّةَ كونها صحيحة.

وبعد هذا الشرح الموجز لأصول التفسير لِنُلْق نظرة إلى كلمات “حبيب النجار” عن قرب، فبدايةً نجد أنه يستهل كلامه قائلًا لقومه: “يَا قَوْمِ”، وهي عبارةٌ يكتنفها اللين والشفقة؛ لأنه بهذه العبارة يكشف عن اهتمامه وعلاقته بقومه، ويومئ إلى أنه نشأ معهم في البيئة نفسها، وشاركَهم الثقافةَ عينها، وهو نفس الأسلوب الذي استخدمه الأنبياء مثل سيدنا نوح وسيدنا هود وسيدنا صالح وسيدنا موسى عليهم السلام مع أقوامهم؛ وهذا يعني أن أسلوب الخطاب عاملٌ مهمٌّ في قبول المخاطب للرسالة باستحسان واحترام.

بعد هذا الخطاب يقول: ﴿اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ﴾ (سورة يس: 36/20)، ولا يكتفي بذلك بل يوضح السبب قائلًا: ﴿اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ﴾ (سورة يس: 36/21)، ليلفتَ الأنظار إلى استغناء هؤلاء الرسل، وعدم تشوُّفهم للأجر، وكأنه يريد أن يقول: إن هؤلاء الرسل قد اجتازوا الطرق الطويلة، وتجشّموا كثيرًا من الصعاب، وعرّضوا أنفسهم للخطر؛ حتى يدّلوكم على طريق الصواب ليس إلا، ويبلِّغوكم الحقّ والحقيقة، ورغم ذلك لم يطلبوا منكم أجرًا مقابل قيامهم بوظيفتهم، ولم يطمعوا في أيِّ مقابلٍ مادّيٍّ أو معنويّ جزاء تقبّلكم للحقائق، بل ولم يسألوكم مكانًا يأوُون إليه ويرقدون فيه.

وكذلك لم يتشوّف هؤلاء الرسل إلى أيِّ مقامٍ مقابلَ تعريفِهم إياكم بربِّكم، وإرشادِهم إياكم إلى طريق الجنة، وتوجيههم لكم، بل وحتى لم يطلبوا منكم إعزازًا ولا تقديرًا ولا تصفيقًا ولا مكافأةً؛ ولذلك فإن إصغاءَكم لدعوتهم لن يعودَ عليهم بمنفعة، ولن يرجع عليكم بأيّ ضررٍ أو حرمان.

ثم يشير “حبيب النجار” بقوله: “وَهُمْ مُهْتَدُونَ” إلى أن هؤلاء الرسل يسيرون على الجادة وطريق الهداية، ويُفهم من ذلك أن هؤلاء الرسل قد كشفوا بمظاهرهم وأحوالهم وتصرّفاتهم وسلوكياتهم عن صورة بشرية مقنعة وموثوق فيها، فلم يرتكبوا إثمًا، ولم يقترفوا ذنبًا، ولم يتعرضوا لأحد بأذًى، وقد اطّلع أهل المدينة على سلوكياتهم، وتعرّفوا إليهم عن قربٍ، وشهِدوا على حَيطَتِهم وحَذَرهم.

بمعنى أنهم كانوا مؤمنين صالحين إذا رأيتَهم -كما جاء في الحديث الشريف- ذكّروك بالله؛ لأن التعبير باللسان فقط عن سيرهم على طريق الهدى لا يجدي شيئًا، فإن لم يكن أهل المدينة قد تعرفوا عليهم بالمعاملةِ والمعشَرِ لقالوا: “ما أدرانا أنهم على طريق الهداية؟!”، إن هؤلاء الرسل بالفعل قد خلَّفوا أثرًا وراءهم اتخذَ من خلاله “حبيب النجار” دليلًا على وجوب اتباعهم والاقتداء بهم.. وباختصارٍ فإنّ هؤلاء الرسلَ رغمَ ما كابدوه من معاناة طويلة إلا أنهم لم يتشوّفوا إلى شيء، ولم يسألوا الناس شيئًا.. ليس ذلك فقط، بل مع ذلك فقد أحسَنوا تمثيلَ الدعوة وتجسيدَها بمعيشتهم وأحوالهم.

ومما يلفت الانتباه أن كلمة “مُهْتَدُونَ” جاءت في جملة اسمية، ومن باب “الافتعال”، ومجيئُها في جملة اسمية يدل على الثبات والدوام، ويبين أنهم لم يغيروا من طَورهم وسلوكياتهم ألبتة، بل ظلُّوا دائمًا يسيرون على الهداية والاستقامة، أما مجيء اللفظ من باب الافتعال فيشير إلى أنهم جعلوا الهداية بُعدًا من أبعاد طبيعتهم، فمن الأهمية بمكان أن يكون الصدق والاستقامة جزءًا من طبيعة الإنسان، وأن يكتسب سمةَ الدوام والاستمرارية.

والواقع أن الحفاظ على الإخلاص والاستقامة أمرٌ صعبٌ لا يتيسّرُ للجميع، ولا شك أن الذين يمثلون أعلى ذرى الإخلاص هم الأنبياء، وكما أنهم لم يتشوفوا إلى أي أجرٍ مقابل قيامهم بوظيفة التبليغ فكذلك لم يفكّروا في أن يتركوا ثروةً من ورائهم؛ فقد ارتحل خاتمُ الأنبياء صلى الله عليه وسلم إلى أفق روحه ودرعُه مرهونة عند يهودي، ولم يترك لأزواجه الطاهرات إلا ما يكفيهن قوت يومهن.

وكذلك جعل الممثلون الصادقون لنهج النبوة الإخلاصَ وعدمَ التشوف للأجر مبدأً حياتيًّا لهم، ويمكن القول إن أعظم مَن مثّل هذا الأمر بعد النبي صلى الله عليه وسلم هم الخلفاء الراشدون وسيدنا عمر بن عبد العزيز رضي الله عنهم، غير أن الكثيرين لم يمثلوا ذروة الإخلاص، ولكن حقّقوا نوعًا من الاستقامة والعدالة النسبية ، ولم يوفّقوا إلى تحقيق العدالة المحضة الحقيقية، فكان قبولهم بقدر قربهم من الحقيقة.

يقول الأستاذ النورسي رحمه الله في “المكتوبات”: “نحن مكلَّفون باتباع الأنبياء من أجل نشر الحق وتبليغه”[1]، ويذكرنا في هذا السياق بالآية التي تقول: ﴿إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللهِ﴾ (سورة هُودٍ: 11/29)، وهي مدلول كلام “حبيب النجار”، والصوت والنفَس المشترك لجميع الأنبياء، ولهذا لم يقبل الأستاذ النورسي هدية من أحد، وفضلًا عن عدم قبول الهدية فقد عاش حياة بسيطة متواضعة، وكان يقدِّم كشفَ حسابٍ دائمًا عن معيشته، وبذلك جنّبَ نفسَه الطعنَ فيه والنَّيلَ منه، فلم يجرؤ أحد أن يقول: “لقد اشترى كذا، وأكل كذا، وجمع كذا، وقد كان يملك من الثروات في مكان كذا وكذا”، وبذلك أشار وعبّر في أبهى حلة وتمامِ جِدّيّةٍ عن إمكانيةِ وراثةِ دعوى النبوة.

إن السير على طريق الهداية، وعدم التشوف لأجر مقابل الخدمات المبذولة؛ من الأسس الحياتية المهمة بالنسبة لأبطال التبليغ اليوم، فالوظيفة التي تقع على عاتقهم اليوم هي أن يكونوا محتسبين غير متشوفين لأجر مهما كلفهم ذلك، حتى إنه ينبغي ألا تكون الغاية الأساسية من هذه الخدمات هي الفوز بالجنة أو النجاة من النار، وإن كان لا بد من طلب الجنة فلا بد أن يكون هذا أملًا في فضل الله ورحمته وكرمه، وكذلك النجاة من النار لا بد أن تكون مرهونة بمغفرة الله ورحمته الواسعة التي سبقت غضبه.

ولا يصح استغلال الخدمات المبذولة في سبيل الله في الحصول على شيء مادي أو معنوي، دنيوي أو أخروي، بل لو افترضنا محالًا أن مقام “الجيلاني” قد قُدِّم إليكم على صينية من ذهب، وقيل لكم: “هذا مقابل ما بذلتموه من خدمات”، فينبغي أن يكون ردُّكم: “إنَّ ربطَ الخدمات المبذولة بمقابلٍ مثل هذا لهو شيءٌ زهيدٌ جدًّا؛ لأننا لا نرغب إلا في رضا الله ومرضاته فحسب”.

وإن ماهية الفوز برضا الله، والوصول إلى المعية الإلهية لا علم لنا بها، ولا سبيل لنا أن نتنبّأ كيف سيظهر لنا ذلك في الآخرة، ولا نستطيع أن ندرك مدى الانشراح الذي سيُحْدِثه في قلوبِنا قولُ الله تعالى لنا: “إني راض عنكم”، ولا قدرَ اللذة العظيمة التي سنعيشها من فورنا عند حدوث ذلك، ولا صنوفَ النعيم التي ستُشعرنا بها هذه الكلمة، ولكننا نعلم انطلاقًا من الآية الكريمة التي تقول: ﴿وَعَدَ اللهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/72)، أنه ليس هناك نعمة أعظم من رضا الله، ولذلك فإننا لا ننشد غيره.

أجل، يجب ألا يكون هدف الذين يسعون في طريق الخدمة الإيمانية والقرآنية سوى رضا الله تعالى فحسب، وألا يفكروا في شيء غير هذا، وألا يتخذوا خدماتهم وسيلةً لنيل مقام أو منصب أو شهرة أو أي مكاسب دنيوية، أو لإظهار أنفسهم، وأن يعبروا عن أفكارهم هذه في كل زمان ومكان، وأن يؤكدوا بكل الوسائل أنهم لا يسعون وراء الدنيا، ولا يطلبون إدارةً أو حكمًا، وليس لهم أية أغراض سياسية؛ لأننا في عصرٍ يعاني فيه كثيرون من الهوسِ وجنونِ العَظَمة ويتحركون وفقًا لأوهامهم، قد أسَرَتهم مطامعُهم، وجعلوا أفكارهم ومشاعرهم رهينةَ آمالهم وتطلُّعاتهم، ويظنُّون الجميع مثلهم، ولذا فثمة حاجة ماسة إلى أن نعبّر في كل مناسبة أننا لسنا هكذا، وأن نكذِّب ذلك عن طريق الفعلِ والحالِ أيضًا.

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، المكتوب الثاني، ص 15.

TEBLİĞ İNSANININ İKİ VASFI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Yasin sûresinde geçen, اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Sizden bir ücret istemeyen ve dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun!” (36/21) ilahî beyanının günümüzün tebliğ erlerine verdiği mesajlar nelerdir?

   Cevap: Yasin sûresinin ikinci sayfasında bir belde halkıyla onlara gönderilen elçiler arasında geçen diyaloğa yer verilir. Belde halkının kendilerine gönderilen ilk iki elçiyi yalanlamaları üzerine Cenab-ı Hak bir üçüncüsüyle onları destekler. Fakat değişen bir şey olmaz. Ahali onları yalancılıkla ve kendilerine uğursuzluk getirmekle suçlar. Allah’a davete son vermemeleri durumunda onları taşlayacaklarını söyler, onlara eziyet ve işkence yapacakları tehdidini savururlar.

İşte tam bu esnada “aksa’l-medineti” ifadesinden anlaşıldığı üzere şehrin öbür ucunda yaşayan veya aristokrat sınıfa ait itibarlı birisi olduğu anlaşılan bir adam çıkagelir ve ahaliye, kendilerine gönderilen elçilere tâbi olmalarını söyler. Gerekçe olarak da elçilerin onlardan hiçbir ücret istemediğini ve hidayet üzere olduklarını belirtir. Tıpkı Hz. Musa’nın imdadına koşan mü’min-i âl-i Firavun gibi, bu kişinin de ismi zikredilmez. Tefsirler, burada zikredilen beldenin Antakya, gönderilen elçilerin Hz. İsa’nın havarileri, onlara yardıma gelen bu zatın da Habib-i Neccar olduğu üzerinde dururlar. Hususiyle Hammamî’nin Yasin tefsirinde konuyla ilgili oldukça detaylı bilgiler verilir. Halk arasında da bu yönde bir kabul oluşmuştur. Nitekim Antakya’da Habib-i Neccar adına yapılan bir cami ve caminin içinde de ona ait olduğu söylenilen bir türbe vardır.

Kur’ân burada asıl mesaja dikkat çekmek istediği için zaman, mekân ve şahıs ismi vermemiştir. Bu sebeple meselenin kestirilip atılması doğru değildir. Kur’ân’ın hakkında net bilgi vermediği meseleler hakkında temkin ve ihtiyatı elden bırakmamak gerekir. Eğer bir yorum ve tevil ortaya konulacaksa da “Allahu alem” diyerek mülahaza dairesini açık bırakmak en güzelidir. Kur’an ve Sünnet’te hakkında açık bir nas bulunmayan meselelerle ilgili tefsirlerde yapılan yorum ve açıklamalara da bu gözle bakılması gerekir. İster Beyzavi, ister Ebu’s-Suud, ister Fahreddin er-Razi isterse bir başkası olsun, meseleye kayd-ı ihtiyatla yaklaşmakta ve “Allah en doğrusunu bilir.” demekte fayda vardır. Farklı yorumları kaldırıp bir kenara atmak saygısızca bir tavır olduğu gibi, bunları yegâne doğru kabul etmek de doğru değildir. En güzeli, doğru olabileceği ihtimalini reddetmemekle birlikte, bu tür yorumları naklederken “fihi nazar” demeyi de ihmal etmemektir.

Tefsir usulüne dair bu kısa izahtan sonra Habib-i Neccar’ın sözlerine daha yakından bakmaya çalışalım. O, ilk olarak söze “Ey kavmim” diyerek başlıyor ki, burada bir yumuşaklık ve şefkat sezilmektedir. Zira o, bu ifadesiyle kavmine karşı alaka ve irtibatını ortaya koyuyor. Onlarla aynı çevrede neş’et ettiğini, aynı kültür ortamını paylaştığını ima ediyor. Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Musa gibi peygamberlerin kavimlerine hitaplarında da aynı üslup göze çarpar. Demek ki mesajın muhatap nazarında saygıyla karşılanması adına hitap önemli bir faktördür.

Bu hitabından sonra, “Elçilere tâbi olun!” diyor. Fakat bunu söylemekle kalmıyor, şu ifadeleriyle elçilerin niçin kendilerine uyulması gereken insanlar olduğunu da izah ediyor: “Sizden bir ücret ve karşılık istemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun!” İlk olarak elçilerin istiğnalarına ve beklentisiz olmalarına dikkati çekiyor. Yani şunu demek istiyor: Elçiler, sırf sizi doğru yola çağırabilme, size hak ve hakikati anlatabilme adına onca yol tepmiş, onca sıkıntıya katlanmış ve belki de kendilerini tehlikeye atmışlar. Fakat buna rağmen yaptıkları vazife karşısında sizden hiçbir ücret talep etmiyor, hiçbir beklentiye girmiyorlar. Söyledikleri hakikatleri kabul etmeniz karşılığında maddî manevî herhangi bir talepte bulunmuyorlar. Ne onları bağrınıza basmanızı ne de yatacak bir yer vermenizi istiyorlar.

Aynı şekilde size Rabbinizi tanıttıkları, Cennet yolunu gösterdikleri ve rehberlik yaptıkları için herhangi bir makam beklentileri de yok. Ne aziz bilinme ne takdir edilme, ne alkışlanma ne de farklı payelerle ödüllendirilme gibi bir istekleri yok. Dolayısıyla onların bu davetlerine kulak vermenizin ne onlara sağlayacağı herhangi bir menfaat ne de size vereceği herhangi bir zarar veya mahrumiyet söz konusudur.

Habib-i Neccar, ikinci olarak وَهُمْ مُهْتَدُونَ ifadesiyle elçilerin doğru yolda olduklarına, hidayet üzere bulunduklarına işaret ediyor. Buradan anlaşılıyor ki elçiler, o güne kadarki görüntüleriyle, hâl ve hareketleriyle, tavır ve davranışlarıyla güvenilir ve inandırıcı bir insan imajı ortaya koymuşlardı. Kötülük yapmamış, günaha bulaşmamış ve kimseye ilişmemişlerdi. Şehir halkı onların ortaya koydukları temsili görmüş ve onları yakından tanımıştı. Onların temkinine, dikkatine şahit olmuştu.

Demek ki onlar hadisin ifadesiyle, görüldüğünde Allah’ın hatırlanacağı samimi birer mü’min idiler. Zira sadece nazarî olarak onların doğru yolda olduklarının ifade edilmesi çok bir şey ifade etmezdi. Şehir halkı onları yakından tanımamış olsaydı, “Onların doğru yolda olup olmadıklarını biz nereden bilelim ki?” diyebilirlerdi. Onlar mutlaka geride bir iz ve eser bırakmışlardı ki Habib-i Neccar da onların ittiba edilmesi, arkalarından gidilmesi gereken birer insan olduklarına dair bunu delil getiriyordu. Kısaca elçiler bir taraftan katlandıkları onca zahmete rağmen insanlardan bir şey beklememiş ve istememiş, diğer yandan da yaşantılarıyla mükemmel bir temsil ortaya koymuşlardı.

Elçilerin hidayet üzere olduklarını belirten “mühtedûn” lafzının isim cümlesiyle ve “iftiâl” babından gelmesi de çok önemlidir. İsim cümlesi devam ve sebata delâlet eder. Dolayısıyla onların hiç tavır değiştirmediklerini, doğruluklarında süreklilik bulunduğunu gösterir. Lafzın iftiâl babından gelmesi ise onların hidayeti tabiatlarının bir derinliği hâline getirmiş olduklarına delalet eder. Doğruluk ve istikametin tabiata mâl edilmesi ve süreklilik arz etmesi çok önemlidir.

Bu ölçüde ihlas ve samimiyeti koruyabilme çok az insana müyesser olmuştur. Hiç şüphesiz ihlası zirvede temsil edenler peygamberlerdir. Onlar, yaptıkları tebliğ vazifesi karşısında hiçbir karşılık beklemedikleri gibi, geride bir servet bırakmayı da düşünmemişlerdir. Hatemü’l-Enbiya olan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü esnada kalkanı, almış olduğu borca mukabil bir Yahudi’nin elinde rehin bulunuyordu. Ezvac-ı Tahirat’a da ancak kut-u layemutla (ölmeyecek kadar) geçinebilecekleri bir gelir bırakmıştı.   

Peygamber yolunun sadık temsilcileri de ihlaslı ve beklentisiz olmayı kendilerine ilke edinmişlerdir. Mesela Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra Raşit Halifeler ile Ömer İbn-i Abülaziz’in böyle bir temsil ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Fakat çoklarının ihlası zirvede temsil edemedikleri de bir gerçektir. Meseleyi istikamet-i izafiye veya adalet-i izafiye çizgisinde götürmüş, adalet-i mahzayı, hakikat-i mahzayı temsil etmeye muvaffak olamamışlardır. Onlar hakikate ne kadar yakın durmuşlarsa o kadar makbul sayılmışlardır.

Hz. Pir, İkinci Mektup’ta, “Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz.” diyor ve Habib-i Neccar’ın sözünün yanı sıra peygamberlerin ortak sesi ve soluğu olan, إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللهِ “Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir.” (Hûd sûresi, 11/29) âyetini hatırlatıyor. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 10) Bu sebeple hiç kimseden hediye kabul etmediğini belirtiyor. Hediye kabul etmemesinin yanı sıra, oldukça sade ve mütevazi bir hayat yaşayarak, sürekli nasıl geçindiğinin hesabını vererek aleyhinde söz söylenmesinin önüne geçiyor. Kimse onun hakkında, “Şunu aldı, şunu yedi, şunu apardı, şurada bir dikili taşı vardı” gibi sözler söylememiştir. İşte bu, dava-i nübüvvete nasıl varis olunabileceğini kemal-i ciddiyetle göstermenin bir ifadesidir.

Doğru yolda yürüme ve yapılan hizmetler karşılığında hiçbir karşılık beklememe, günümüzün tebliğ kahramanları açısından da çok hayatî birer esastır. Neticesi itibarıyla neye mâl olursa olsun, onlara düşen vazife, beklentisiz ve hasbî olmaktır. Öyle ki, yapılan hizmetlerde ana gaye, Cennet’i kazanmak veya Cehennem’den sakınmak dahi olmamalıdır. Cennet istenecekse, Allah’ın fazlından, rahmetinden ve kereminden istenmelidir. Cehennem’den sakınma da Cenab-ı Hakk’ın gazabına sebkat eden engin rahmet ve mağfiretine bağlanmalıdır.

Allah yolunda yapılan hizmetler maddî-manevî, dünyevî-uhrevî hiçbir şeye alet edilmemelidir. Farz-ı muhal size altın tepsi içerisinde Şah-ı Geylânîlik teklif edilse ve “Bu, senin yapmış olduğun hizmetlerin karşılığıdır.” denilse, vermeniz gereken cevap şu olmalıdır: “Yapılan hizmetlerin böyle bir karşılığa bağlanması çok ucuz kaçar. Çünkü ben, sadece Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna talibim.”

Biz Allah’ın rızasına nail olmanın, maiyyet-i ilâhiyeye ermenin keyfiyetini bilemiyoruz. Ahirette bunların nasıl karşımıza çıkacağını kestiremiyoruz. Allah’ın, “Ben sizden razıyım” sözünün içimize nasıl inşirah salacağını, milyonlarca farklı türden lezzeti bir anda yaşatacağını, bin kat Cennet zevkini birden duyuracağını idrak edemiyoruz. Fakat وَعَدَ اللهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde de hoş hoş konaklar vaad etti. Hepsinden âlâsı ise Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır. İşte en büyük mutluluk, en büyük mükafat budur.” (Tevbe sûresi, 9/72) âyetinden hareketle biliyoruz ki, Allah rızasının üstünde, ondan daha büyük bir nimet yoktur. Bu açıdan da sadece ona talip oluyoruz.

 Evet, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yolunda hareket eden insanların hedeflerinde sadece rıza-i ilahî olmalıdır. Onlar, bunun dışında başka bir şey düşünmemelidirler. Hizmetlerini, dünyevî kazançlara, makama, mansıba, şöhrete, itibar elde etmeye, kendini anlatmaya vesile yapmamalıdırlar. Bu düşüncelerini de her zaman ve her yerde dile getirmelidirler. Dünya arkasında koşmadıklarını, idareye talip olmadıklarını, siyasi amaçlarının bulunmadığını her vesileyle vurgulamalıdırlar. Çünkü günümüzde paranoya yaşayan, vehimleriyle hareket eden bir hayli insan var.  Belli beklentilerin esiri olmuş, duygu ve düşüncelerini belli beklentilere ipotek ettirmiş insanlar herkesi kendileri gibi zannederler. Bunun böyle olmadığının hem her fırsatta ifade edilmesine hem de fiilî olarak tekzip edilmesine ihtiyaç var.

***

(Not: Bu yazı 23 Ocak 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

القيم الأوْلَى بمزيد من الاهتمام

Herkul | | العربية

إلى اليوم والتعريف بالإسلام -مع الأسف- يجري بشكل خاطئ للغاية، مما أدى إلى تشكُّلِ تصوُّرات وانطباعات خاطئة عن الإسلام والمسلمين، بالإضافة إلى أنه لم تَعُدْ لدى الغالبية العظمى من المسلمين -وليس الذين يدينون بديانات مختلفة فقط- معرفةٌ سليمة بالذات الإلهية، لدرجة أن مفهوم الذات الإلهية أصبح عرضةً لمفاهيم قاصرةٍ منحرفةٍ، كما أُطلِقت في المحافل المختلفة ادعاءات وافتراءات لا يتصوّرُها العقل حول شخصية سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم ونبوّته وزواجه وهجرته ومناحي حياته الأخرى؛ بشكلٍ يُشْعِرُ بالحرج من نقلها والكشفِ عنها.

   التكامل بين المعاناة والحركة

وإن إنقاذَ الإنسانية من مثل هذه المفاهيم الخاطئة، وتصحيحَ الأفكار المغلوطةِ المتعلقةِ بالألوهيّةِ والنبوّةِ، وحسنَ شرح الحقائق الدينية لَمِن صميمِ المسؤوليات الواقعة على عاتق جميع المسلمين اليوم، فإن لم يستطع هؤلاء التعبير عن ربهم ونبيهم اللذين يؤمنون بهما فمن يستطيع إذًا؟! ليس الحلُّ هو الشعور بالغضب والاستياء من الأفكار الخاطئة الضالة، ولا الحزنُ إزاء تدحرج الناس في جهنم، ولا البكاءُ والتحسّرُ على وضع المسلمين البائس، ولا تسطيرُ ملاحم حماسية متعلّقة بالإسلام، وإنما المهمّ هو الكفاح والسعي والمحاولة الدؤوبة للقيام بشيء ما.

إن الألم الذي يشعر به المرء إزاء جهلِ الإنسانية، وبُعدِها عن دينها، وعدمِ معرفتها بربها يجب ألا يكون مجرد تنهيدة جافة.. ومما لا شك فيه أن لمثل هذه التنهيدة والألم والمعاناة أهميةً أيضًا، فَحالُ الإنسان الذي يتضعضع أمام مشاكل الإنسانية، حتى يفرّ النوم من عينينه، فيغدو ويروح كالمجنون؛ إنما هو جدير بالتقدير والإعجاب.. وهو دليلٌ على رحابة شفقته، وعظمة حساسيّته ودقّته، ولكن المهم هو أن يتحول هذا الانفعال الداخلي إلى واقع عملي، فبدلًا من أن يترنح الإنسان يمنة ويسرة كالمجنون عليه أن يتجول بين الناس، وأن يبذل سعيه على الدوام، فمن جهة يسعى لأن يكون نموذجًا إسلاميًّا يُحتذى به، ومن جهة أخرى ينفذ إلى قلوب الآخرين بصوته ونفَسه الممتلئين بالصدق والإخلاص بينما يعرض نموذجًا طيبًا عن الإسلام.

أجل، لا يجدر بالفرد أن يقف عاطلًا، بل عليه أن يحوِّل أفكاره ومشاعره إلى عمل واقعي، وأن يسعى إلى استخدام كل ما يملك من إمكانيات في سبيل مالك الملك سبحانه وتعالى، فمثلًا أرباب القلم عليهم أن يستخدموا قلمهم في التعريف برب العالمين والتبليغ عنه، وليس من أجل التعبير عن أنفسهم بعبارات مُنَمَّقَة؛ فالإنسان الذي يتمتع بالقدرة على نظم الشعر لا ينبغي له أن يثرثر بكلام لا معنى له ولا غاية، بل يعمل على إثارة الحماس في القلوب إزاء القيم التي يؤمن بها، فلا يتحرك بمنطق: “الفن من أجل الفن”، بل يستعمل كل ضروب النظم والنثر ليكون صوتًا ونفَسًا للحق والحقيقة.

وبغض النظر عن العمل الذي يضطلع به الكاتب سواء أكان قصة أو رواية أو سيناريو لفيلم فلا بد من سمو الغاية التي يصبو إليها، وإبراز منظومة قيمنا الذاتية من خلال هذا العمل، ولا تُهمَل أية ساحة تعود بالنفع على الناس. 

فعلى من لديهم القدرة على الخطابة والإلقاء وتأليف القصص ونظم الأشعار والمدائح وكتابة السيناريوهات أن يعبروا بخطبهم وبياناتهم وقصصهم وأشعارهم ومدائحهم وأفلامهم ومسلسلاتهم عن عصمة الرسول صلى الله عليه وسلم وصدقه وفطنته بكل أبعادها، وأن يزيلوا من الأذهان كلَّ شكٍّ أو شبهةٍ تدور حوله، فلا يبقَ في الأذهان أدنى شكّ في هذه الشخصية الفاضلة؛ لأنه بقدر قوة إيمان الناس بمفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم تكون درجة التفافهم حول الرسالة التي جاء بها إليهم، وأيُّ شكٍّ أو شبهة تجاهه يتبعُها شكٌّ وشبهةٌ في رسالته معاذ الله!

   تعريف الإنسانية برسول الله صلى الله عليه وسلم

إن رسول الله صلى الله عليه وسلم بشر، وليس بإله، فهو شخصية عظيمة، صنعه الله على عينه؛ لتحيا الإنسانية بفضله من جديد، ويتحقق على يديه -بإذن الله- انبعاثٌ جديد على مستوى العالم، فكما أن إسرافيل عليه السلام يكون سببًا في بعث الموتى عند نفخه في الصور، فكذلك هو صلى الله عليه وسلم، اختصه الله تعالى بمهمة بعث الإنسانية من جديد بعد أن ماتت روحًا ومعنى، فلا يصح النظر إليه على أنه إنسان عادي، ولا اعتبارُه شخصًا متوسّط المستوى، ولا التشكيكُ فيه، ولا المساءلة عنه، وإنَّ تعريفَ الآخرين بذلك يُعدّ مسؤولية عظمى تقع على عاتق الذين تعرفوا عليه بشكلٍ يتناسب مع قامته وقدره العظيمين.

وبغض النظر عن الوسيلة سواء أكانت شفهية أو كتابية أو مرئية أو مسموعة فلا بد من استغلالها جميعًا في هذا الاتجاه، وأن نزرع في قلب الإنسانية بقصصنا وأشعارنا ومسلسلاتنا وأفلامنا محبةَ النبي صلى الله عليه وسلم وفكرةَ النبوة الصحيحة، كثيرًا ما شاهدتُ فيلم “الرسالة” للمخرج مصطفى العقاد، ورغم ما فيه من أخطاء وقصور وثغرات منطقية ففي كل مرة أشاهده يطبع في نفسي تأثيرًا مختلفًا عميقًا؛ فكما يقول المثل العربي: “ليس من رأى كمن سمع”، ورغم معرفتنا بأنه لا يعدو كونه فيلمًا إلا أننا لا نستطيع أن نخفي إعجابنا بالرسالة التي يقدمها، والانقلاب الذي يُحدثه، والتغيير الذي يحققه.

فلِمَ لا نقدم الأفكار البلورية حول النبي صلى الله عليه وسلم بحيوية هذه الأفلام والمسلسلات على الأجيال الشابة؟! ولِم لا نثير في الناس تعاطفًا قلبيًّا تجاهه صلى الله عليه وسلم باستغلال كل التقنيات والإمكانيات المتوفرة في عصرنا؟! ولم لا نُظهر الحلول والوصفات العلاجية التي قدمها النبي صلى الله عليه وسلم للمشاكل المتداخلة التي تعيشها الإنسانية اليوم؟! والأكثر من ذلك لم لا نزرع في نفوس الجميع أن السيدة عائشة رضي الله عنها هي واحدة من أمهات المؤمنين المباركات التي تتوَّج بها الرؤوس؟! ولم لا نظهِر -عن طريق الأفلام والمسلسلات- عظمةَ سادتنا أبي بكر وعمر وعثمان وعلي رضي الله عنهم أجمعين؟! ولم لا نُصلِح ما تسببه بعضُ المتكلمين من تشقّقات وتصدّعات حول سيرة الصحابة رضوان الله عليهم أجمعين؟!  

إن كل واحدة من هذه المسائل تعدّ بذاتها وظيفة ملقاة على كل من يحمل حبًّا وتقديرًا واحترامًا للصحابة رضوان الله عليهم أجمعين، فقد أسهم هؤلاء الصحابة بدور كبير في نقل الإسلام غضًّا طريًّا إلينا، وصانوا الدين بأرواحهم، ونشروه بكل أرجاء العالم، ونقلوه إلينا بشكل صحيح، وتكفلوا بفهمنا الصحيح له عبر تمثيلاتهم الدقيقة وتفسيراتهم العميقة.

فثمة حاجة ماسة لتعريف الإنسانية من جديد بمفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم وصحابته الكرام رضوان الله عليهم الذين نصروا الدين وذادوا عنه، وألا نتناول المسألة على أنها مجرد حكاية لحدث من أحداث السيرة أو عرض تسلسل زمني للأحداث، بل يجب سبر أغوار كل حادثة، وإسقاطها على الواقع، والتعامل مع عصر السعادة بمنطق فقه السيرة، وأن نكشف عن جانب فطنته صلى الله عليه وسلم، وهو جانبٌ عميقٌ وصعب المنال من خلال الأحداث الواقعية.

   ما يجبُ تصويب الهمّة نحوه

إن الوظيفة الأهم التي تقع على عاتقنا هي إعادة وضع القيم التي نُسيت وشوِّهت وحرِّفت في موضعها الصحيح، وعدم السماح لإثارة الشبهات حولها أو زعزعتها من قِبل البعض، ولذلك فإن الحاجة تدعو إلى تكثيف الهمة حول هذه النقطة أولًا، ويجب أن يستعمل الجميع كل إمكانياتهم وقدراتهم في هذا السبيل؛ ويجب على صاحب الصوت الجميل بنغماته، وصاحب البيان بكلماته، وأرباب القلم بأقلامهم، وكتّاب السيناريو بأفلامهم أن يسعوا جميعًا إلى بث شعور التوقير والاحترام في القلوب إزاء الله تعالى ورسوله صلى الله عليه وسلم وكتابه الكريم.

وإذا ما نظرنا إلى حياة الأستاذ النورسي رحمه الله رحمة واسعة لألفيناه يحدد الأَوْلوِيات جيدًا، ويركّز ويكثّف همته على المسائل الأهم؛ لأنه أحسنَ قراءة عصره، فعمِل بما تقتضيه ظروف زمانه، وركّز على المسائل الإيمانية، وأسدى خدمات مهمّة للغاية مع حفنة من أتباعه المخلصين الملتفين حوله.. المهم هو تحديد مشاكل العصر واحتياجاته بشكلٍ صحيح أولًا، ثم اغتنام الفرص جيدًا، ثم تقديم الحلول المناسبة التي تفتّقت عن إعمالِ الذهن وتلاقحِ الأفكار.

باختصار لا بدّ من تنحية المسائل الفرعية جانبًا، والتركيز على ما يجب التركيز عليه، وإلا ما استطعنا حل المشاكل القائمة، أو التعبير عما نريد التعبير عنه، وربما هذه هي النقطة التي قصّرنا فيها، ولم نركّز عليها بقدر الكفاية.

AZAMİ İHTİMAM GÖSTERİLMESİ GEREKLİ DEĞERLER

Herkul | | KIRIK TESTI

İslâmiyet, bugüne kadar maalesef çok yanlış tanıtılmış. Zihinlerde, Müslümanlıkla ve Müslümanlarla ilgili çok yanlış imajlar, algılar oluşmuş/oluşturulmuş. Değil diğer dinlere mensup olanların, çoğu itibarıyla Müslümanların dahi Zat-ı Ulûhiyet hakkında sağlam bir bilgisi yok. Cenab-ı Hak, oldukça çarpık ve eksik mülâhazalarla ele alınıyor. Değişik mahfillerde Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şahsiyeti, nübüvveti, evlilikleri, hicreti ve daha başka icraatlarıyla ilgili akla hayale gelmedik öyle iddia ve iftiralar ortaya atılıyor ki bunları nakletmekten bile hicap duyuyoruz.

   Izdırabın Aksiyonla Bütünleşmesi

İnsanlığın bu tür yanlış telakkilerden kurtarılması, ulûhiyet ve nübüvvete dair yanlış düşüncelerin tashih edilmesi, dine ait hakikatlerin dosdoğru anlatılması günümüz Müslümanlarının sorumluluğundadır. Onlar da inandıkları Rabbilerini ve peygamberlerini anlatmazlarsa, başka kim anlatacak! Dile getirilen sapkın ve yanlış fikirlere üzülmek, insanların Cehennem’e yuvarlanması karşısında teessür duymak, Müslümanların perişan hâli karşısında ağlayıp sızlamak, İslâm’la ilgili hamasi destanlar düzmek çözüm değildir. Önemli olan, çırpınmak ve bir şeyler yapmaktır.

İnsanlığın cehaleti, dinden uzak kalması, Rablerini tanımaması karşısında duyulan ızdırap, kuru bir iç geçirmeden ibaret kalmamalıdır. Elbette böyle bir ızdırabın önemi inkâr edilemez. İnsanlığın problemleri karşısında iki büklüm olan, uykuları kaçan, deli gibi dolaşan bir insanın bu hâli takdire şayandır. Onun engin şefkatini, duyarlılığını ve hassasiyetini gösterir. Fakat önemli olan bu iç heyecanın aksiyona dönüşmesidir. İnsan, deli gibi sağda solda dolaşacağına, insanların arasında dolaşmalı, sürekli bir gayret içerisinde olmalı, bir taraftan Müslümanlık adına iyi bir örnek sergilerken diğer yandan da samimi bir ses ve soluk olarak onların gönlüne girmelidir.

Evet,  boş durmamalı, duygu ve düşüncelerini mutlaka aksiyona dönüştürmelidir. Herkes neye malikse, malik olduğu imkânları Mâlikü’l-Mülk yolunda kullanmaya çalışmalıdır. Mesela kalem erbabı, kalemini, tumturaklı ifadelerle kendini ifade etmek için değil; Rabbü’l-âlemîn’i duyurma ve anlatma istikametinde kullanmalıdır. Eğer birinin şiir kabiliyeti varsa, gayesiz ve manasız bir kısım sözlerle laf ebeliği yapmamalı; bilâkis inandığı değerlere karşı gönüllerde bir heyecan uyarmaya çalışmalıdır. “Sanat, sanat içindir.” mantığıyla hareket etmemeli, nesir ve nazmın bütün türlerini kullanarak hak ve hakikatin sesi soluğu olmalıdır.

Yazılan eser ister bir hikâye ister bir roman isterse bir film senaryosu olsun, mutlaka yazarın takip ettiği, ulaşmak istediği ulvi bir maksadı olmalıdır. İnsanlara bir şey ifade eden hiçbir alan boş bırakılmamalı, ortaya konacak eserlerle bize ait değerler manzumesi anlatılmalıdır.

Konuşma becerisine sahip olanlar sözleriyle, bildiri sunmasını bilenler bildirileriyle, hikaye yazma kabiliyeti olanlar hikayeleriyle, şiirden anlayanlar şiirleriyle, naat gücü olanlar naatlarıyla, senaryo kabiliyeti olanlar dizi ve filmleriyle Allah Resûlü’nün ismetini, sadakatini, fetanetini bütün buutlarıyla anlatmalı, O’nun etrafında dile getirilen şüphe ve tereddütleri zihinlerden izale etmelidirler. O mualla Zat (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında hiç kimsenin kafasında tırnak ucu kadar dahi bir şüphe kalmamalıdır. Çünkü insanlar İnsanlığın İftihar Tablosu’na ne kadar güçlü inanırlarsa, O’nun insanlığa sunduğu mesaja da o ölçüde sarılırlar. O’nun hakkında oluşan her şüphe ve tereddüt, O’nun eliyle insanlığa sunulan mesaja karşı da bir şüphe ve tereddüt hasıl eder.

   İnsanlığa Allah Resûlü’nün Tanıtılması

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir beşerdir, ilah değildir. Bununla birlikte O, Allah’ın, insanlığın yeniden ihyası ve dünya çapında vuku bulacak yepyeni bir dirilişi -Allah’ın izniyle- gerçekleştirmesi için hususî yaratmış olduğu mümtaz bir şahsiyettir. Nasıl ki İsrafil Aleyhisselam üfleyeceği surla ölen insanların yeniden dirilmelerine vesile olacaksa, O da ruh ve manada ölmüş insanlığın yeniden ayağa kaldırılması misyonuyla serfirazdır. Dolayısıyla O’na sıradan bir beşer gözüyle bakamaz, O’nu sıradanlık içinde mütalaa edemez ve O’nu sorgulamaya kalkamazsınız. İşte O’nu kamet-i kıymetine uygun olarak tanımış insanların, başkalarına da bunu anlatmaları çok önemli bir mükellefiyettir.

Sözlü, yazılı veya görsel ne kadar araç varsa, tamamının bu istikamette çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Hikayelerimizle, şiirlerimizle, dizilerimizle, filmlerimizle insanlığın gönlüne ilmik ilmik Peygamber sevgisini, doğru nübüvvet düşüncesini işlemeliyiz. Mustafa Akkad’ın yapmış olduğu er-Risale filmini belki elli defa seyretmişimdir. Bir kısım eksik, yanlış ve mantık boşluklarına rağmen onu her izleyişimde üzerimde ayrı bir etki bırakmıştır. Zira Arapça bir sözde ifade edildiği gibi, gözle görmek, nazari bilgi gibi değildir. İnsan film olduğunu bilse bile, O’nun mesajı, yaptığı inkılâp ve ortaya koyduğu değişim karşısında hayranlığını gizleyemiyor.

Niye Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dair kristal gibi mülahazaları dizi ve filmlerin canlılığı içerisinde genç nesillere sunmayalım? Niye günümüzün teknik ve teknolojisinin daha başka imkânlarını değerlendirerek insanlarda O’na karşı kalbî bir alâka uyarmayalım? Niye insanlığın iç içe problemler yaşadığı günümüz dünyasında, Efendimiz’in insanlığa sunduğu reçeteleri, çözüm önerilerini anlatmayalım? Dahası niye Hz. Âişe’nin başlara taç edilecek mübarek bir anne olduğunu herkesin vicdanlarına duyurmayalım? Niye Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın veya Hz. Ali’nin büyüklüklerini yapılacak dizi ve filmler vasıtasıyla göstermeyelim? Sahabe hakkında ileri geri konuşan insanların sebep oldukları kırıkları, yırtıkları, çatlakları tamir etmeyelim?

Bunların her birisi onlara karşı saygı duyan insanlara düşen birer vazifedir. İslâm’ın hüviyet-i asliyesiyle bize intikal etmesinde sahabenin çok önemli bir yeri vardır. Onlar, canları pahasına dine sahip çıkmış, onu dünyanın dört bir tarafına ulaştırmış ve bize doğru bir şekilde intikal ettirmişlerdir. Kılı kırk yaran temsilleriyle ve engin yorumlarıyla dinin doğru anlaşılmasını sağlamışlardır.

Gerek İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), gerekse dine omuz vermiş sahabe-i kiramın yeniden insanlığa tanıtılmasına çok ciddi ihtiyaç var. Mesele sadece basit bir siyer hikayesi anlatma veya yaşanmış hâdiseleri kronolojik olarak nakletme şeklinde ele alınmamalıdır. Bilakis derinlemesine her bir hâdisenin içine girilmeli ve onun günümüze bakan yönleri bulunmalıdır. Asr-ı Saadet çok ciddi bir siyer felsefesi mantığıyla ele alınmalıdır. Yaşanmış hadiseler üzerinden Efendimiz’in engin, erişilmez ve ihata edilmez fetaneti ortaya konulmalıdır.

   Teksif-i Himmet Edilecek Asıl Nokta

Bizim için asıl önemli olan vazife, unutulmuş, renk atmış veya tahrif edilmiş değerlerin yerli yerine konulması, onlar etrafında şüphe uyarılmasına veya onların birileri tarafından sarsılmasına meydan verilmemesidir. Bu sebeple himmetlerin öncelikli olarak bu noktaya teksif edilmesine ihtiyaç vardır. Herkes sahip olduğu kabiliyet ve imkânları bu istikamette değerlendirmelidir. Güzel bir sese sahip olan, nağmeleriyle, beyan kabiliyeti olan, sözleriyle, yazma kabiliyeti olan, kalemiyle, senaryo kabiliyeti olan, filmlerle Allah’a, Efendimiz’e ve Kur’ân’a karşı gönüllerde saygı uyarmaya çalışmalıdır.

Hz. Pir’in hayatına baktığımızda, öncelikleri çok iyi tespit ettiğini ve en önemli meselelere yoğunlaştığını görürüz. Zira o, çağını çok iyi okuyan ender insanlardan birisidir. O günkü şartlarda ne yapılması gerekiyorsa onu yapmış, iman hakikatleri üzerinde durmuş, çevresinde toplanan üç beş samimi insanla çok önemli hizmetler eda etmiştir. Önemli olan da öncelikle çağın eksik ve problemlerini doğru tespit edebilmek, ardından da bütün fırsatları çok iyi değerlendirerek ciddi bir beyin sancısıyla bunlara uygun çözümler ortaya koyabilmektir.

Kısacası herkes tali meseleleri bir kenara bırakarak asıl üzerinde yoğunlaşılması gerekli olan şeye yoğunlaşmalıdır. Aksi takdirde mevcut problemleri çözemez, ifade etmek istediklerinizi ifade edemezsiniz. Belki bizim eksik bıraktığımız ve yeterince üzerinde durmadığımız nokta burasıdır.

***

(Not: Bu yazı 21 Ocak 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

مواجهة النفس إزاء حسد الحاسدين

Herkul | | العربية

   سؤال: إن الخدمات التي يُسعى لإنجازها على مستوى العالم عبر تحمُّلِ تضحيات كبيرة وحقيقية، ومكابدة الغربة والحرمان قد تنظر إليها بعض الأوساط الدينية نظرةَ شكٍّ وريب، وقد يدعمون حملات التشويه والتشهير ضدها؛ فكيف تُقيّمون ذلك من وجهة نظركم؟

   الجواب: تحققت في تاريخنا الإسلامي إنجازاتٌ ونجاحات مهمة للغاية في مسألة خدمة الإسلام الدين المبين، ولا يمكننا التقليل من أهمية الخدمات الأسطورية للعثمانيين على وجه الخصوص، ولا نستطيع تجاهل اضطلاعهم بدور مخفر الشرطة في حماية العالم الإسلامي، وريادتهم له عدة قرون.. وحين ننتقل إلى الدار الآخرة سنرى ونفهم ما الذي تعنيه وتساويه كل هذه الجهود والمساعي لدى الحضرة الإلهية.. إلا أن لكل زمان حكمَه وظروفَه؛ إذ إن الخدمات التي يجب القيام بها إبان فترة يُتَّجه فيها نحو العولمة، ستكون أكثر اختلافًا من حيث طبيعة العمل.. وإذا تناولنا المسألة بفلسفة الإمام الشافعي أمكننا القول: “رضي الله عن أسلافنا أبدًا؛ لقد أنجزوا أعمالًا عظيمة بالنظر إلى ظروف عصرهم الذي عاشوه، لكنهم ومع ذلك فقد تركوا لنا أعمالًا كثيرة تنتظرنا كي نقوم بها”.

لقد فعلوا ما أمكنهم فعله بحسب ظروف الفترة التي عاشوها، وحملوا الأمانة بحق وسلموها إلى الأجيال اللاحقة.. ومع ذلك، وبقدر ما فعلوا وأنجزوا من أعمالٍ فقد فاتتهم أعمالٌ كثيرة أخرى، وهذا يعني أن الظروف لم تكن مواتية لتلك النوعية من الأعمال، كان من الصعب للغاية القيام بذلك على ظهور الجياد أو البغال أو الإبل، غير أنه في يومنا الحاضر يمكن إنجاز الأعمال المخطط لها وتنفيذها بشكل أسرع وبصورة أكثر عملية، وذلك بفضل إمكانيات الاتصال والتواصل التي تطورت.. لقد وضع الله سبحانه وتعالى التكنولوجيا والتقنية الحالية تحت تصرف أجيال اليوم، فانفتح المتطوعون على جميع أنحاء العالم عبر إجادتهم استخدام هذه التقنيات، وحققوا نجاحات عظيمة في البقاع التي ذهبوا إليها.

   المحاسبة ومواجهة النفس

نحن نعلم أن من قَدَّر كلَّ هذه المحاسن هو الله، ونقول دائمًا مثلما قال “الشيخ محمد لطفي أفندي”: “نعمة لم أكن أنا الحقير أهلًا لها، فما سر هذا اللطف والإحسان؟!” لأن الخدمات التي أُنجِزت حتى اليوم تكشف أن ثمة توجهًا إلهيًّا حاضرًا في المسألة يفوق بكثير الاستعداد والجدارة، فالله يبث عشقًا وحماسًا حقيقيًّا في قلب الأمة، وهي أيضًا تبذل قصارى جهدها في سبيل إعلاء كلمة الله؛ فتلتف حول الخدمات التي تجدها معقولة وتسعى إلى الوفاء بما يقع على عاتقها من مسؤولية في سبيل إقامة صرح روح الأمة.

إنني أندهش حين أرى عشق الهجرة والخدمة لدى الإخوة المنتشرين في بلاد مختلفة تاركين وطنهم ومنازلهم في سبيل حمل قيمنا الخاصة إلى جميع أنحاء العالم.. إنني أحار أمام الرغبة والحماس اللذين يمتلكونهما، والاتساق العالي الذي يظهرونه.. هذا يعني أن هناك دفعًا وسوقًا إلهيًّا؛ لأنه يستحيل على المنطق البسيط تفسيرُ انفتاحِ هؤلاء الشباب على كل أرجاء العالم وإنجازهم أعمالًا مُبهرة في مثل هذه المرحلة وقد داسوا كلَّ رغباتهم وأهوائهم بأقدامهم في مرحلة عمرية تتدفّق فيها دماؤهم نحو الدنيا والرغبات الجسمانية، ولما يكتسبوا بعد خبرة معيشية كبيرة، وقد تخرجوا حديثًا في الجامعة، ليس هذا سوى لطفٍ إلهيٍّ عظيم.. وما تجاهلُه ولا عدمُ تقديره أو شكرِه إلا نكرانٌ لنعمة الله تعالى.. كما أن عدم الدعاء لهؤلاء الرفاق يعتبر عدم وفاءٍ لهم، نسأل الله أن يمُنَّ على جميع إخواننا الموجودين في مختلف نواحي الحياة وأرجائها بالاستقامة، ويثبِّتهم، ويُوفِّقهم إلى تحقيق نجاحات أكبر وأعظم بكثير.

إننا إن نربط الأعمال التي تم إنجازها بذكائنا وإرادتنا وقوّتنا وقدرتنا نكنْ قد أشركنا عن غير قصد، وجعلنا أنفسنا -حاشا وكلا- شركاء لله في شؤونه وأفعاله، كما أن موقفَنا هذا يمكن أن يثير الحسد والغيرة ويؤدي بالآخرين إلى بعض الاختلالات والوقاحات والتجاوزات.

أعتقد أن لدينا بعض أوجه القصور في هذا الموضوع، وكما قال بعضهم؛ فقد وقعنا من فينة إلى أخرى في ملاحظات من قبيل: “نحن أحفاد عِرق يصنع الأبطال!”، لقد عجزنا عن إدراك أن الله الذي تتجلى قدرته في إنجاز الأعمال العظيمة من عناصر صغيرة بسيطة، قد منَّ بذلك علينا أيضًا، لم نتمكن من التصرف وفقًا لهذه الفلسفة والفهم.. ربما نكون قد أزعجْنا الآخرين بمواقفنا وسلوكياتنا دون أن ندرك ذلك، فتسببت مواقفنا في خلق نوع من ردِّ الفعل لديهم بفعل تأثير لا يمكننا معرفته، وحتى لا يُفهم خطأ؛ إنني لا أستخف بأحدٍ يدافع عن الخدمة الإيمانية والمهمة القرآنية، فلكلٍّ منهم قيمةٌ وقدرٌ مستقلَّين في نظري، لكنني أقول هذا إيفاءً بحق الله ومواجهة لأنفسنا.

واجبنا هو مراقبة أنفسنا بشكل مستمر والتحقق من جميع الأعمال التي نقوم بها، يجب أن نسأل أنفسَنا دائمًا: تُرى هل نحن على الطريق الصحيح؟ هل يمكننا فعلًا تقديم الخدمات التي نقوم بها دون الدخول في أية تشوُّفات دنيوية أو أخروية تتعلق بالمستقبل؟ إنني شخصيًّا، أعتبر قولَ: “إلهي، إننا نسعى ونضحي في سبيل إبلاغ الآخرين بثقافتنا وقيمنا.. أرجوك أدخلني الجنة!”؛ سوءَ أدب مع الله تعالى، إنني لا أستسيغ لنفسي ولو حتى التشوف إلى شيء أخروي إلا رضاه جل وعلا، أسأل الله دائمًا أن يُحَوِّل إدبار أمتنا التي انحنى ظهرها إلى إقبال، وأن يُقوِّم احديداب العالم الإسلامي، وأن تتمكن الإنسانية من العيش في سلام وطمأنينة، وأعتبر ما دون ذلك من طلب للرغبات الجسدية والبدنية مثل نيل الجنان والحور العين والقصور سوء أدبٍ من حيث صلتي بالله، وأستعيذ بالله من هذا أيضًا.

هذه هي أصوات قلبي.. وإلا، فإن طلب الجنة والاستعاذة بالله من جهنم؛ إنما ذلك من مطالب ديننا المشروعة؛ إذ نطلب هذا في أدعية الصباح والمساء. نعم، إننا نسأل الله الجنة، ونرجوه الوقاية من النار لأن ديننا أجاز ذلك.. هذه مسألة مختلفة.. لكننا لا نرهن ما نفعله وما سنفعله في سبيل الله بالحصول على مجموعة من المكافآت الدنيوية أو الأُخروية، نرى هذا أمرًا دنيويًّا وجسديًّا وأنانيًّا، ونبتعد عنه فراسخ وفراسخ، نحن لا نفكر في الأهداف الدنيوية مثل تقلد الوزارة أو رئاسة الوزراء، ونرى التوقف عن طلب رضا الله وتوجيه قلوبنا لنيل مثل هذه الرتب الدنيوية أمرًا يشبه الانحدار من أعلى المراتب إلى أدنى الدركات.

يجب أن تكون هذه الاعتبارات متأصِّلةً في نفوسنا بشكل جيد للغاية، وينبغي ألا تلوِّثَ عقولَنا فكرةُ أننا قمنا بشيء، أو أن نرى أنفسنا شيئًا.. والتفكيرُ السليمُ يجب أن يكون من قبيل: لو كان في مكاننا أناسٌ مؤهَّلون ومجهّزون بالمؤهلات العالية، يعملون بعزم نبويٍّ، فمن يدري ما هي التطورات العظيمة التي كان من المحتمل حدوثُها! ولكن ماذا عسانا أن نفعل! فها نحن موجودون بدلًا منهم! لقد صارت المناوبة والعمل مسؤوليتنا.. ومن يدري، ربما نكون قد وقعنا في خيانة القضية”.. إذا تعاملنا مع القضية بهذه الطريقة، فقد نغمر الرغبات والأوهام التي بداخلنا، ولن نسمح لها بالخروج من لساننا، ولا الظهور في قسمات وجوهنا، ولا أن تشكل مواقفنا وسلوكياتنا. نعم، يجب أولًا أن ننظر إلى الأمر من زاوية أنفسنا؛ لأن هذه هي النقطة التي تهمنا في المقام الأول.

   الحَسَدَة

مع الأسف نجد من جهة أخرى مجموعة من المؤمنين لا ينظرون للخدمات المقامة على أنها لطفٌ وفضلٌ وإحسانٌ ومنٌّ مِنَ الله تعالى، وبالتالي تكون نظرتُهم لكم مشوبَةٌ بالحسد والغيرة، وهناك مجموعة أخرى ينظرون لكم نظرة عداوة وحقدٍ يسبب إظهاركم للدين والتدين، ولذلك فهم يتخذون موقفًا مضادًّا لكم، ويناجزونكم بفعاليات عدائية، وينتهزون كلَّ فرصةٍ لكي يردوكم عن طريقكم، إنهم لا يستطيعون تقبل الفاعليات الخدمية التي تقدمونها، ويحاولون تشويه صورتكم تحت مسميات وعناوين مختلفة، فيعملون أحيانًا على تصيد الأخطاء فيما تنجزونه، وأحيانًا أخرى يتهمونكم بخدمة مصالح لقوى خارجية من أجل تشويه صورتكم والحطِّ من اعتباركم، ويرون أن الانفتاح الذي تقومون به على كل أنحاء العالم هو مشروع جنوني، بل ويعتبرون ما تقومون به من فتح قلوب آلاف البشر، وتعلّمهم للغَتِكم، ومحبّتهم لقِيَمِكم، أو على الأقل احترامهم لقيمكم، كل هذا يعدونه والعدم سواء، ولا يريدون فهم القيمة المستقبلية لما تقومون به من فاعليات ومشاريع ستعم فوائدها العالم. ويتغاضون عن الخطوات الهامة التي اتُّخِذت لإحلال جوٍّ عام من الهدوء والسلام، وعن إقامة جسور الصداقة وزرعِ بذور المحبة والتسامح في كل مكان حول العالم.

بيد أننا ننظر للمسألة على أنها توجيه من المولى تعالى واستخدام منه لنا، ولكنهم ينشغلون في الأسباب، ولا يرون أحدًا سواكم وراء تحقيق هذه الجماليات، ومن ثم ينظرون للخدمات التي تُقام حول العالم على أنها نوع من (التحزّب) أو (التمذهب).. ولأنهم لا يوجهون أنظارهم إلى صاحب هذا التوفيق سبحانه وتعالى، أو لكونهم لا ينظرون للأعمال من جهة الحِسِّ السليم والمنطق العقلي، فإنهم يتخذون عداوة (الفلانيين) و(العلانيين) مسلكًا ينتهجونه.

وهناك قسم آخر منذ زمن وهم يدَّعون تمسكهم بالقرآن والسنة وحمل راية الدين؛ ولكنهم باؤوا بالفشل مرات ومرات، ولم يحالفهم التوفيق، وحتى إن رأوا وظنوا أنفسهم عظماء إلا أنهم لم يخطوا خطوتين في اتجاه تمثيل الدعوة التي يدعون أنهم يمثلونها؛ ولكن من جهة أخرى نجد الحق سبحانه يوفق النملة إلى إنجاز ما يعجز عنه الفيل ووحيد القرن، لكن هؤلاء لم يدركوا ذلك ولم يستوعبوه، فربطوا الجماليات المتحققة بفلان وعلان، ولذلك لم يقبلوا قيام أشخاص آخرين بأمورٍ تمنّوا القيامَ بها ولم يستطيعوا، ولذلك فقد أخذوا موقف الجبهة المضادة، فأصبح هناك قسم يعادونكم بسبب طبيعتهم الجِبِلِّيَّةِ، وقِسمٌ آخر بسبب الحسد وحس التنافس.

   إغلاق طريق الحسد

وفي مواجهة كل هذه الحوادث والأمور، يقع على عاتقنا، محاسبة أنفسنا وإعادة النظر في أخطائنا من جهة، ومن وجهة أخرى إيجاد سبل ومناهج لتعديل سلوكهم هذا، كأن تقوموا معهم بمشروعات مشتركة، إذ من غير الممكن إجبار الآخرين على سماع ما نقول وما نشرح، ولكن يمكنكم القيام بمشاريع مشتركة مع أشخاص يفكرون مثلكم ويسيرون تجاه نفس هدفكم، وأيًّا ما كان الاختلاف في المشرب والمذهب فإنه من الممكن الاتحاد من أجل غاية مثالية، ويمكنكم تحقيق مشروع يتفق عليه الجميع، ويمكنكم أيضًا التعاون مع الأشخاص الذين يشاركونكم في بعض المشاعر والأفكار، ويمكنكم إقامة فاعليات مشتركة معهم ويمكنكم إعطاؤهم ساحة خاصة للعمل.

وهكذا يمكنكم من خلال ذلك أن تحفظوهم ولو حتى بقدر ما من الوقوع في المعصية، والغيبة، وتعديل مشاعر التنافس والغيرة والحسد لديهم، وهكذا تحافظون على سلامتكم أثناء سيركم في هذا الطريق، وتحولون دون ازدحام وتعطُّل الطريق، وكذلك تحافظون على مشاعر الوحدة والاتحاد، والإخلاص والصميمية، فأينما وقعت الغيبة والافتراء وتشويه السمعة بين المؤمنين، يفسد الوفاق والاتفاق وتنقطع عناية الله، فلا يجب أن ننسى أنَّ لطفَ الحق سبحانه وعنايتَه مرتبطةٌ بالوحدة وعدم التفرق.

وكذلك فعلينا في مواجهة تلك السلبيات أن نراجع أسلوبنا مرة أخرى، فحتى وإن كنتم أصفياء منزهين كالملائكة في أداء خدمتكم، إلا أن عدم اتباعكم الأسلوب الأمثل قد يولد قسمًا من المشكلات والأعطال، ولذلك فعليكم إظهار تعاطف جاد أثناء حديثكم وفهم مشاعر مخاطبيكم أثناء الحديث معهم، وعليكم أن تبتعدوا عن الألفاظ التي تشير إلى الأنانية الجماعية والكلمات التي تؤدي إلى النفور والإعراض، وأن تطيبوا نفوسهم وتسترضوهم في كل فرصة، مثلًا إذا جاءكم أحدهم قائلًا: (رضي الله عنكم وجزاكم خيرًا على ما قدمتموه من خدمات)، فعليكم أن تجيبوه بقولكم: (نستغفر الله، فلولا الفلانيون والعلانيون هؤلاء وتمهيدهم الطريق لنا، وكسرُهم حِدّة وشِدّةَ الجوِّ العام، لما كنا نستطيع القيام بهذا الأمر ألبتة) وهذه الإجابة ليست من قبيل المداراة في الكلام ولكنها تعبير صادق عن الحقيقة.

وعلى من نذروا أنفسهم للخدمة أن يتحروا الدقة البالغة في ألفاظهم وكلماتهم، وأطوارهم وأحوالهم وتصرفاتهم، ويجب أن يكونوا على وعي تام بأن أقوالهم وتصرفاتهم لن تكون مقصورة عليهم فحسب، بل إنها ستُرَوَّجُ وتُذاع في المجتمع بأكمله، فعليهم أن يتحلوا بأعلى درجات الحساسية حتى لا يتسببوا في تشويه وتلطيخ صورة جماعة كبيرة، فإنهم بجانب تضحياتهم عليهم أيضًا ألا يسمحوا لأحد أن يتصيد خطأ أو يجد الفرصة لتشويه هذه الحركة الطيبة.

ولذلك فنحن لا نتخذ طور الهجوم على الآخرين كما يفعل البعض، ولا يمكن أن نواجه لكماتهم بمثلها، ولا يمكننا أن نقابل خطأهم بخطإ؛ حتى لا نفتح المجال لاتساع الدائرة الفاسدة، وبذات الوقت فإنه لا يمكننا أن نغض الطرف عن سقوط جميع القيم وانهيارها في قاع بئر التعارض والتساقط، إذًا فماذا علينا أن نفعل؟ ينبغي لنا أن نكون مثل “يونس أمره” الذي يقول: “لا يد لي لمن ضربني، ولا لسان لي لمن سبني، ولا قلب لي يؤذي من كسر قلبي”.

ولكن يمكننا أن ندافع عن حقوقنا داخل دائرة القانون فنوضح، ونصحح الأكاذيب، ويمكن رفع دعاوى التعويض وما وراء ذلك من الطرق القانونية، وهذه مسألة مختلفة، لكن لا نقوم بالرد مباشرة على كل من يتحدث عنا، ولا نقابل غوغائية الآخرين بنفس الشكل.. كما يجب علينا ألّا نحطّ من هويتنا بأي شكل من أشكال الرد على الأقوال والأفعال السيئة، لأن مثل تلك الأطوار المستقبحة لا تليق بالمؤمن، أما نحن فنحزن على حال هؤلاء الذين أعماهم الكره، ووقعوا أسرى لمشاعر الحقد والعداوة، ونشفق عليهم، وكما يعبر القرآن أن الكلَّ يعمل على شاكلته، ويفعل ما يليق به؛ قد يثقل على أنفسنا أن نصمت تجاه ما نتعرض له من مساوئ؛ ولكن كلما كبرت مشاعر الكره والعداوة ولم تكبر مشاعر الحب والشفقة والرأفة في قلوبكم، فلن تستطيعوا التغلب على الفتن والعداوات التي تحيط بكم.

وفي هذا الخصوص أيضًا يُعَدُّ التواضع والمحوية أساسًا مهمًّا، وقد توقّفْنا على المسألة بعض الشيء أعلاه، فلو أنكم قدمتم أنفسكم وربطتم المسألة بأنانيتكم، وصرتم تصدرون أصواتًا عالية مثل طبلة المسحراتي فلن يخلو طريقكم من التضارب والتعارض، ولكن إن اتخذتم رضاء الحق سبحانه وتعالى أساسًا لكم وتحركتم في حدود ما أمر به سبحانه، وأعليتم قدر الحق في نفوسكم، فلن يسلط الله سبحانه الآخرين عليكم ليسحقوكم ولن يحكم عليكم بالفناء.. والواقع حتى اليوم أن من يبحث عن المقام والشهرة خسر، وأن من التزم مسلك التواضع والمحوية فاز، فليس المهم إثبات الوجود في نظر الغير، ولكن المهم هو أن نكون مؤهلين للنظر الإلهي.

وباختصار، إن الواجب عليكم فعله هو إنجاز الخدمات بصورة مستمرة، مع الأخذ في الاعتبار القضاء أو على الأقل التخفيف مما قد يتكون داخل المجتمع من عداوة أو عدم راحة تجاهكم، والقيام بكل ما يلزم بخصوص هذا الأمر، وما تقومون بفعله يجب ألا يثير حفيظة الآخرين، ولا مشاعر الحسد، ولا الخوف أو القلق، بل يجب أن يكون العملُ محفوفًا دائمًا بالتمكين والتيقُّظ.

ورغم كل هذا فهناك أشخاص لن يستريحوا لما تقومون به من خدمات، وسيستمرون في عداوتكم، وهناك بعض الطبائع والشخصيات سيقفون ضدكم بسبب عدم اشتراكهم في تلك الأعمال وبسبب كمية وكيفية الخدمات المقامة، فيجب عدم الاستهانة بمشاعر الحسد وعدم القبول، ولكن المهم هو قيامكم بما يتوجب عليكم فعله وأداؤكم له حقّ الأداء.

BİR YUDUM HUZUR (2)

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bugünkü hasbihalinden bir bölüm…

(Not: Sohbet maksadıyla oturulmamıştı ama söz açılınca umumu ilgilendiren kısımları dostlarımızla da paylaşmak istedik.)

Kırık Testi: HASETÇİLER KARŞISINDA KENDİMİZLE YÜZLEŞME

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ciddi fedakârlıklara, hüzünlü gurbetlere ve onca mahrumiyetlere katlanılarak yapılmaya çalışılan dünya çapındaki hizmetlere bazı dindar çevrelerin de şüphe ve tereddütle yaklaşmasını veya karalama kampanyalarına destek olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

   Cevap: Tarihimizde Din-i Mübin-i İslâm’a hizmet çerçevesinde çok önemli başarılar ortaya konulmuştur. Özellikle Osmanlıların dillere destan hizmetlerini hafife alamaz; İslâm âlemini koruyan bir karakol vazifesi görmesini, asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını yapmasını görmezden gelemeyiz. Ortaya konulan bütün bu gayret ve cehtlerin nezd-i ulûhiyette neye tekabül ettiğini de, ahirete gidince görecek ve anlayacağız. Ancak her zamanın bir hükmü vardır. Küreselleşmeye doğru gidilen bir dönemde, yapılması gereken hizmetler de işin tabiatı itibarıyla daha farklı olacaktır. İmam Şafiî felsefesiyle meseleye yaklaşacak olursak şöyle diyebiliriz: “Allah seleflerimizden ebeden razı olsun; yaşadıkları dönemin şartları itibarıyla çok büyük işler başardılar. Fakat bize de yapılacak çok şey bıraktılar.”

Onlar, yaşadıkları devrin şartları itibarıyla yapacaklarını yaptılar, emaneti hakkıyla taşıdı ve arkadan gelen nesillere tevdi ettiler. Ancak yapabildikleri kadar yapamadıkları da vardı. Demek ki şartlar bu kadarına müsait değildi. Atın, katırın veya devenin sırtında bunu gerçekleştirmek çok zordu. Fakat günümüzde gelişen iletişim ve ulaşım imkânları sayesinde, yapılması düşünülen işler, çok daha hızlı ve pratik bir şekilde yapılabiliyor. Cenab-ı Hak, günümüzün teknik ve teknolojisini günümüz nesillerinin emrine vermiş. Fedakâr gönüller bunları çok iyi kullanarak dünyanın dört bir yanına açıldı ve gittikleri yerlerde çok önemli başarılara imza attılar.

   Muhasebe ve Kendimizle Yüzleşme

Biz biliyoruz ki bütün bu güzellikleri nasip eden Allah’tır. Sürekli Alvar İmamı gibi, “Değildir bu bana layık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?” diyoruz. Çünkü bugüne kadar yapılan hizmetler, istidat ve liyakatin çok üstünde ilâhî bir teveccühün işlediğini gösteriyor. Allah milletin gönlüne ciddi bir aşk u heyecan saçıyor ve onlar da i’la-i kelimetullah yolunda hırz-ı can ediyorlar. Makul buldukları hizmetler etrafında bir araya geliyor ve milletin ruh abidesini ikame etme yolunda kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyorlar.

Ben, yurtlarını yuvalarını terk ederek bize ait değerleri dünyanın dört bir yanına taşıma adına farklı diyarlara dağılan arkadaşlardaki hicret ve hizmet aşkını gördüğümde hayret ediyorum. Sahip oldukları şiddetli arzu ve heyecan ve sergiledikleri yüksek kıvam karşısında şaşırıyorum. Demek ki bir sevk-i ilahî söz konusu. Çünkü henüz çok büyük bir hayat tecrübesi edinmemiş, üniversiteden mezun çiçeği burnunda delikanlıların, damarlarındaki kanların cismaniyet ve dünya hesabına aktığı bir dönemde, bütün arzu ve heveslerini ayaklarının altına alarak dünyanın dört bir tarafına açılmaları ve göz kamaştıran işler yapmaları basit bir mantıkla izah edilemez. Bu, olsa olsa Allah’ın büyük bir lütfu olabilir. Bunu görmemek, takdir etmemek ve şükretmemek Allah’a karşı nankörlük olur. Dua etmemek de bu arkadaşlara karşı bir vefasızlık sayılır. Allah, dünyanın dört bir yanında, hayatın değişik birimlerinde bulunan bütün kardeşlerimize istikamet lütfeylesin, onları sabitkadem eylesin ve çok daha büyük başarılara imza atmaya muvaffak kılsın!

Eğer yapılan işleri kendi aklımıza, irademize, güç ve kuvvetimize bağlarsak, farkında olmadan şirke girmiş, Allah’ın iş ve icraatlarına kendimizi şerik tutmuş oluruz. Ayrıca bizim bu tavrımız, haset ve kıskançlıkları tetikleyebilir ve başkalarını bir kısım dengesizliklere, densizliklere ve taşkınlıklara sevk edebilir.

Zannediyorum bizim bu mevzuda bazı kusurlarımız oldu. Yer yer, birilerinin dediği gibi, “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız!” tarzı mülahazalara girdik. Çok küçük unsurlarla çok büyük işler yapmak suretiyle kendi büyüklüğünü ortaya koyan Allah’ın, bizimle de bunu yaptığını anlayamadık. Bu felsefe ve anlayışa uygun hareket edemedik. Muhtemelen yer yer tavır ve davranışlarımızla hiç farkına varmadan başkalarını rahatsız ettik. Bizim tavırlarımız, bilemeyeceğimiz bir tesirle onlarda tepkiye sebebiyet verdi. Yanlış anlaşılmasın. Ben, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye mesleğine sahip çıkan hiç kimseyi küçük görmem. Benim gözümde onların her biri ayrı bir kıymet ve değeri haizdir. Fakat hem Allah’ın hakkını verme hem de kendimizle yüzleşme açısından bunları söylüyorum.

Bize düşen, sık sık kendimizi kontrol etmemiz ve yaptığımız bütün işleri muhasebeye tâbi tutmamızdır. Sürekli kendimize şu soruları sormamız gerekir: Acaba doğru bir yolda mıyız? Hakikaten yaptığımız hizmetleri yarınlar adına hiçbir dünyevî ve uhrevî beklentiye girmeden götürebiliyor muyuz? Şahsen ben kendi adıma, “Allah’ım, biz kendi kültür ve değerlerimizi başkalarına duyurma mevzuunda hırz-ı can ediyoruz. Ne olur Sen de beni Cennet’e koy!” demeyi Allah’a karşı saygısızlık sayarım. Onun rızası dışında uhrevî bir beklentiye girmeyi dahi kendime yakıştıramıyorum. Allah’tan sürekli beli bükülmüş milletimizin idbarını ikbale döndürmesini, âlem-i İslâm’ın kamburlaşan belini düzeltmesini, insanlığın barış ve huzur içerisinde yaşayabilmesini istiyorum. Bunun dışında Cennet, huri, kasır gibi cismanî ve bedenî arzuları talep etmeyi Allah’la münasebetim açısından terbiyesizlik sayıyor ve bundan da Allah’a sığınıyorum.

Bunlar içimin sesi. Yoksa Cennet’i isteme de, Cehennem’den Allah’a sığınma da dinimizde yeri olan taleplerdir. Nitekim biz de sabah-akşam dualarında bunları söylüyoruz. Evet, din cevaz verdiği için biz de Allah’tan Cennet’i ister, Cehennem’den korunmak dileriz. Bu ayrı bir meseledir. Fakat Allah yolunda yaptığımız ve yapacağımız işleri dünyevî veya uhrevî bir kısım mükâfatlara bağlamayız. Bunu, dünyevilik, cismanîlik ve nefsanîlik olarak görür, bundan fersah fersah uzak dururuz. Hele bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olma gibi dünyevî hedefleri aklımızın ucundan dahi geçirmeyiz. Allah rızasına talip olmayı bırakıp gönlümüzü bu tür dünyevî makamlara kaptırmayı, en yüce makamlardan en aşağı derekelere düşme kabul ederiz.

Bu mülâhazaların ruhlarımıza çok iyi yerleşmesi lazım. Bir şey yapmış olma, kendimizi bir şey görme düşüncesi zihinlerimizi kirletmemeli. Bu konuda müstakimce düşünce şudur: “Şayet bizim yerimizde kaliteli, yüksek vasıflarla donanmış, peygamberane bir azimle iş yapan insanlar olsaydı, kim bilir daha ne büyük inkişaflar yaşanırdı! Ama neylersin ki onlar yerine biz varız. Nöbet tutma işi bizim üzerimize kaldı. Kim bilir belki de davaya ihanet ediyoruz.” Eğer meseleye bu şekilde yaklaşırsak, içimizdeki arzuları, kuruntuları da boğabilir, onların dilimizden dökülmesine, yüz mimiklerimize aksetmesine, tavır ve davranışlarımızı şekillendirmesine meydan vermemiş oluruz. Evet, öncelikle meseleye kendi açımızdan bakmalıyız. Zira birinci derecede bizi alakadar eden husus budur.

   Hasede Yenik Düşenler

Öte yandan maalesef yapılan hizmetlerin, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu, fazlı, ihsanı ve sevki olduğunu göremeyen bir kısım mü’minler meseleye haset ve kıskançlıkla, din ve diyanetinizden ötürü size düşmanlık besleyen bazı zümreler ise kin ve nefretle yaklaşıyorlar. Bu yüzden de size karşı tavır alıyor, aleyhinizde faaliyet gösteriyor ve sizi yürüdüğünüz yoldan döndürme adına her fırsatı değerlendiriyorlar. Yapılan hizmetler karşısında çok ciddi bir hazımsızlık yaşıyor, farklı ad ve unvanlarla sizi karalamaya çalışıyorlar. Bazen yapıp ettiklerinize bir kulp takarak, bazen de sizi dış güçlerin emellerine hizmet etmekle suçlayarak itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Bütün dünyaya açılmayı çılgınca bir proje olarak görüyorlar. Binlerce insanın sinesini size açmasını, sizin dilinizi öğrenmesini, değerlerinizi benimsemesini veya en azından saygı duymasını hiçe sayıyorlar. Ortaya koyduğunuz projelerin, yaptığınız faaliyetlerin yarınki dünyada ne ifade edeceğini ve ne tür getirilerinin olacağını anlamak istemiyorlar. Dünyada çok ciddi dostluk köprülerinin kurulduğunu, umumî bir huzur ve sükûn atmosferinin sağlanması adına çok önemli adımların atıldığını, her tarafa sevgi ve hoşgörü tohumları ekildiğini görmezden geliyorlar.

Biz, meseleye Cenâb-ı Hakk’ın sevk ve istihdamı nazarıyla bakıyoruz. Onlar ise sebeplere takılıyorlar. Ortaya çıkan güzelliklerin arkasında sadece sizi görüyorlar. Dolayısıyla da küresel çapta devam eden çok önemli hizmetleri “hizipçilik” ve “mezhepçilik” mantığıyla değerlendiriyorlar. İşin asıl sahibine nazarlarını çeviremediklerinden veya sağduyu ve mantıkla yapılan işlerin getirilerini değerlendiremediklerinden, “falancılarla” “filancılarla” uğraşmayı kendilerine meslek ediniyorlar.

Öteden beri Kur’ân ve Sünnet’e bağlı gibi görünen ve dinin bayraktarlığını yapma iddiasıyla ortaya çıkan bazı kimseler, üst üste fiyaskolar yaşadılar. Yaptıkları işleri ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Kendilerini çok büyük görseler de, temsil ettiklerini söyledikleri davalarını iki adım öteye götüremediler. Fakat beri tarafta Cenab-ı Hak, termitlere, fillerin ve gergedanların yapamayacağı işleri yaptırdı. Onlar, işte bunu hazmedemediler, içlerine sindiremediler. Bu sebeple de meydana gelen güzellikleri cı’ya, cu’ya bağlayarak mahkûm etmek istediler. Kendilerinin de belli bir dönemde içlerinden geçen ve “Keşke yapsak” dedikleri işlerin başkaları tarafından yapılmasını kabullenemediler ve müşterek bir cephe oluşturdular. Birileri, tabiatları ve cibilliyetleri gereği düşmanlık yaparken, öbürleri de hasetleri ve hiss-i rekabetlerinden ötürü saldırıya geçtiler.

   Hasedin Önüne Geçme Adına Yapılması Gerekenler

Bütün bu olup bitenler karşısında bize düşen vazife, bir taraftan kendimizle yüzleşme ve hatalarımızı gözden geçirme, diğer taraftan da onları tadil etme adına yeni yol ve yöntemler bulmadır. Mesela bazı projeleri müşterek gerçekleştirebiliriz. Bizim başkalarına hükmetmemiz, herkese söz dinletmemiz, laf anlatmamız mümkün değil. Fakat sizinle aynı düşünen ve aynı hedefe doğru yürüyen insanlarla ortak çalışmalar yapabilirsiniz. Her ne kadar farklı mezhep ve meşreplere mensup olsanız da, bir mefkure birliği etrafında bir araya gelebilir, herkesin “evet” dediği projeleri realize edebilirsiniz. Kısmen de olsa aynı duygu ve düşünceleri paylaştığınız insanları yanınıza alabilir, onlarla ortak faaliyetler düzenleyebilirsiniz. Belli bir alanda onlara da hareket etme imkânı verebilirsiniz.

Bütün bunlarla onları kısmen de olsa günaha girmekten koruyabilir; gıybet etmelerinin önünü alabilir; kıskanma ve rekâbet duygularını tadil edebilirsiniz. Böylece güzergâh emniyetinizi sağlayabilir, yürüdüğünüz yolda trafik problemlerinin meydana gelmesine engel olabilirsiniz. Dahası birlik şuurunun, ihlâs ve samimiyetin korunmasına yardımcı olabilirsiniz. Gıybet, iftira ve karalamaların olduğu bir yerde mü’minler arasındaki vifak ve ittifak bozulacak ve Allah da inayetini kesecektir. Unutmamak gerekir ki Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve inayeti, gönüllerin bir ve beraber çarpmasına bağlıdır.

Aynı şekilde bütün bu olumsuzlukların önünü alma adına üslubumuzu bir kere daha gözden geçirebiliriz. Siz gökteki melekler kadar safiyane hizmet etseniz bile, üslubunuzu doğru ayarlayamadığınız için bir kısım problem ve arızaların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiş olabilirsiniz. Bu yüzden ciddi bir empati yaparak muhataplarınızın hissiyatını okumaya çalışmalı ve konuşmalarınızda bunu hesaba katmalısınız. Aidiyet mülahazasını çağrıştıran, onları rahatsız edecek sözlerden uzak durmalısınız. Her fırsatta onların gönlünü almalısınız. Mesela birisi size gelip, “Allah sizden razı olsun. Çok önemli hizmetler yapıyorsunuz.” dediğinde şöyle mukabele edebilirsiniz: “Estağfirullah. Eğer falanlar filanlar bize böyle bir zemini hazırlamasalardı, havadaki şiddet ve hiddeti kırmasalardı, biz kat’iyen bunları yapamazdık.” Bu, idare-i kelam değil, hakikatin ifadesidir.

Öte yandan Hizmet gönüllülerinin, ağzından çıkan sözlerde, kalemlerinden dökülen kelimelerde, ortaya koydukları bütün tavır ve davranışlarda başkalarına nazaran çok daha dikkatli olmaları gerekir. Onlar, söz ve davranışlarının sadece kendileriyle sınırlı kalmayacağının, bilakis bütün cemaate mâl edileceğinin şuurunda olmalıdırlar. Koca bir camiaya çamur atılmaması, leke sürülmemesi adına ellerinden gelen hassasiyeti göstermelidirler. Büyük fedakârlıklara katlanma pahasına da olsa hiç kimse bu güzelim hareketin üzerine çarpı koyulmasına müsaade etmemelidir.

Bu yüzden biz, başkalarının yaptığı gibi saldırgan tavırlara giremeyiz. Onların salladıkları yumruklara yumrukla karşılık veremeyiz. Kötülüklere aynıyla mukabelede bulunmak suretiyle kötülük fasit dairelerinin oluşmasına meydan veremeyiz. Tearuz ve tesakutlar ağında bütün değerlerin gümbür gümbür yıkılıp gitmesine göz yumamayız. Peki, o zaman ne yapacağız? Yunus ifadesiyle dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana da gönülsüz olmak mecburiyetindeyiz.

Meşru müdafaa hakkı çerçevesinde tavzihler, tashihler, tekzipler, tazminat davaları ve daha ötesinde hukukî yollarla yapılabilecek neler varsa, bunları yaparız. Bu, ayrı bir meseledir. Fakat biri bir şey dediğinde hemen ona laf yetiştirmeyiz. Demagoji yapanlara demagojiyle karşılık vermeyiz. Naseza nabeca söz ve davranışlar karşısında hiçbir şekilde karakterimizden ödün vermeyiz. Zira bunlar hakikî bir mü’mine yakışan davranışlar değildir. Bu tür gözü dönmüş, kin ve düşmanlık duygularının esiri haline gelmiş kişilerin durumuna acırız, şefkat gösteririz. Kur’ân’ın ifadesiyle herkes karakterinin gereğini sergiler, kendine yakışanı yapar. Maruz kaldığımız kötülükler karşısında sessiz kalma, nefsimize çok ağır gelebilir. Fakat nefret ve adavet duyguları büyüdükçe sizin de kalbinizdeki şefkat, re’fet ve muhabbet duyguları büyümüyorsa, ortaya çıkan fitnelerle, düşmanlıklarla başa çıkamazsınız.

Bu konuda dikkat edilecek diğer bir esas da tevazu ve mahviyettir. Yukarıda da kısmen üzerinde durulduğu üzere, eğer siz kendinizi öne çıkarır, her şeyi benliğe bağlı götürür ve Ramazan davulu gibi ses çıkarırsanız, çarpışma ve vuruşmalar eksik olmaz. Fakat Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas alır, O’nun emirleri dairesinde hareket etmeye çalışır ve hakkın hatırını âli tutarsanız, Allah da sizi başkalarına ezdirmez ve hiçliğe mahkûm etmez. Zira bugüne kadar kendileri için farklı makam ve payeler biçenler kaybetmiş, tevazu ve mahviyeti meslek edinenler ise kazanmıştır. Önemli olan, başkaları nazarında ispat-ı vücut etme değil, Allah’ın nazarında bir şey olabilmedir.

Kısacası, yapmanız gerekli olan hizmetleri rantabl bir şekilde yapmanın yanı sıra, toplumda oluşan rahatsızlıkları, hazımsızlıkları ve düşmanlıkları da nazar-ı itibara almak ve bunları yok etme veya en azından hafifletme adına elinizden gelen her şeyi yapmak zorundasınız. Yapacağınız işleri, hiç kimseyi rahatsız etmeden, kimsenin gıpta damarını tahrik etmeden, tedirginlik ve endişelere sebep olmadan fevkalâde bir temkin ve teyakkuz içerisinde yapmalısınız.

Bütün bunlara rağmen yine de birileri sizin yaptığınız hizmetleri sindiremeyecek ve düşmanlıklarını sürdüreceklerdir. Bazı tabiat ve karakterler, yapılan hizmetlerin keyfiyet ve kemiyetine aldırmaksızın işin içinde kendileri olmadıkları sürece karşı çıkmaya devam edeceklerdir. Haset ve hazımsızlık duygusunu hafife almamak lazım. Fakat önemli olan, sizin kendinize düşeni yapmış olmanızdır.

***

(Not: Bu yazı 29 Nisan 2011 ve 6 Mayıs 2011 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.)

التصرف السليم إزاء التعيينات وتكليفات العمل

Herkul | | العربية

   سؤال: ما التصرف السليم تجاه التعيينات والتكليفات بالعمل التي تتم في مؤسسةٍ ما؟

   الجواب: إن ضمان استمرارية نظام التعيين والتوظيف في أية مؤسسة دون قصور أو خلل يعتمد في الأساس على توافر شعور الثقة المتبادلة بين الإدارة والموظفين العاملين تحت مظلتها، ولو أن من يمتلكون سلطة توظيف الناس، وكذلك الذين يتحملون وظائف ومسؤوليات معينة يقومون بأداء حق الأمانة التي حُمِّلوها، ويتجنبون الوقوع ولو حتى في أدنى أنواع الخيانة، ويبثون الثقة فيمن حولهم لَما حدثت مشكلة ولا حتى احتقان في النظام.

   المسؤوليات الواقعة على كاهل هيئة التعيين

زيادةً في التوضيح يجب على المسؤولين عن التعيينات مراعاةُ مبدإ المساواة في معاملة الجميع، وألا يُحابوا أحدًا، وألا يقوموا بأفعالٍ مبنية على الحسابات الشخصية، بل يجب عليهم أن يُراعوا أوضاع مَنْ يُعيّنونهم، وأن يتصرّفوا وفقًا للمصلحة العامة، ذلك أنهم إذا فكروا في مصالحهم الشخصية وانصاعوا لوساوس أنفسهم، فقد أكلوا حقّ العباد، وسيحاسبهم الله على ذلك، وإن لم يُحاسَبوا على ذلك في هذه الدنيا، فإنهم سيُحاسبون عليه في الآخرة حيث تنكشف جميع الأسرار، وعندها يتحرّقون خجلًا وحرَجًا في حضرة الله بسبب ما في قلوبهم من أحقاد وسوء نيّة وحسابات شخصية.

يجب على مَنْ هم في موقعٍ يسمح لهم بقيادة الناس وإدارتهم أن يراعوا قدرة الأشخاص الذين سيكلفونهم بالعمل وملَكَاتهم؛ فقد أعطى الله ملَكاتٍ وقابلياتٍ مختلفةً للجميع، على سبيل المثال قد يكون أحدهم رجلَ نظام وانضباط بشكل كامل.. ويكون آخر ذا همة بحثية عالية؛ فهو يتجول باستمرار بين الكتب، يفتش فيها فيعثر على أفكار أصلية ويستخرجها.. وآخر لديه روح فنية رائعة.. وآخر لديه قدرة على البيان؛ يعرف كيف يتكلم وأين وكيف يتحدث… إلخ. إذا تم توظيف كل واحد من هؤلاء حسب قدرته وموقعه، فسوف يُوفَّقون بإذن الله تعالى.

لكل فرد جانبٌ يتقنه ويبرز فيه، والمهم هو اكتشاف وتحديد هذا الجانب بشكل صحيح، وتوزيع المهام والوظائف وفقًا لذلك، فمثلًا إن تُجْبِروا شخصًا لم يرسم يومًا في حياته على رسم صورة، أو إن تتوقعوا من شخص لم يُمسك قلمًا طيلة حياته أن يكتب مقالًا جميلًا أو أن تقترحوا على شخص محروم من البيان أن يُلقي خطبة؛ فمن المرجح ألا يروقكم العمل الذي سينتج عن ذلك، إذا كنتم لا ترغبون في التسبُّبِ بهذه النوعية من الأعطال وأوجه القصور والخلل فعليكم أن تسعوا إلى اتخاذ خيارات صائبة منذ البداية.

لقد كانت تكليفات رسول الله صلى الله عليه وسلم في محلها تمامًا، فما من أحد وظَّفَه في مكانٍ يستهدف منه تحقيق شيء ما إلا وقد تحقّق ذلك الهدف؛ لأنه عليه الصلاة والسلام يعرف جيّدًا ملكات وإمكانات أصحابه، وفي أي مجال يمكنهم أن ينجحوا، فكان يوظّفهم وفقًا لذلك، إنكم حتى وإن وصفتم النبي عليه الصلاة والسلام بالعبقري، فما منحتموه الدرجة التي يستحقها، إن الأنبياء أصحاب “فطنة”، وهي تفوق العبقرية بكثير وكثير.

نحن لسنا أنبياء، إننا لا نملك الفطنة النبوية مثل رسول الله صلى الله عليه وسلم، ولا أصحاب فراسة وكياسة بمستواه عليه الصلاة والسلام، قد لا نستطيع دائمًا قراءة الناس بشخصياتهم وسماتهم، ربما لا نتمكن من النظر إلى الحوادث نظرة مخروطية شاملة، ربما نخطئ في اختياراتنا، قد نظن أن “فلانًا يتقن هذا العمل”، إلا أننا نخطئ فلا تكون النتيجة كما نأمل، وعليه لا ينبغي ترك مثل هذا العمل المهم للمبادرات الشخصية، بل يجب أن يُحال إلى الوعي الجمعي، فإن تم تناول المشاكل بمبدإ المشورة؛ قلَّت احتمالية حدوث أخطاء، ذلك لأنه، وعلى حد قول سيدنا رسول الله: “مَا خَابَ مَنِ اسْتَخَارَ، وَلَا نَدِمَ مَنِ اسْتَشَارَ[1].

علاوة على ذلك، فإن القرارات التي تتخذها هيئة ذات معرفة وخبرة تُعتبر قرارات مقبولة لدى المعنيين بها؛ إذ يشعر الناس براحة أكثر إزاء تقديرات هيئة تتكون من أشخاص يحملون هذه الأوصاف والمؤهلات، فإن يجتمع أشخاص ذوو خبرة يعرفون المجال جيدًا، فيكلفون بمهام يمكن النجاح فيها فقد تمت الحيلولة دون الخسائر والأضرار التي قد تنشأ، ولم يُفسح المجال لخيبة الأمل والاستياء، وأثمرت الأعمال المنجزة بنجاحات كبيرة.

مسألة أخرى يجب على هيئة التعيين الانتباه إليها، ألا وهي إعداد مَنْ سيُكلفونهم بمهمة جديدة إعدادًا ذهنيًّا وفكريًّا بما يناسب تلك المهمة الجديدة، وتزويدهم بالمتطلبات والتجهيزات اللازمة المتعلقة بالعمل الذي سينجزونه، فمثلًا إذا كان ثمة أشخاصٌ سيرسَلون إلى مكان جديد، فيجب ضمان أن يتعرفوا بشكل جيد للغاية على الناس في ذلك المكان الجديد وعلى ثقافتهم وأن يعرفوا تفاصيل المهمة التي سيضطلعون بها، وذلك من خلال عقد ندوات ودورات وتنظيم عروض تقديمية تتعلق بها، يجب الوقوف على الصعوبات التي ستواجههم والمخاطر المحتملة بشأن العمل الذي سيقومون به، ويجب توضيح أهمية العمل الذي يتعين القيام به، والعملُ على أن يذهبوا لأداء المهمة المنوطة بهم وروحُهم المعنوية وحافزهم الذاتي عالٍ.

أمر آخر مهم هو الأسلوب الذي سيتم استخدامه عند الإعلان عن المهمة والكشف عنها، يجب على المسؤولين عن هذا الأمر أن يشرحوا للمكلفين بالمهمة الجديدة مدى أهمية مهمتهم شرحًا وافيًا جيدًا، وأسباب اختيارهم لهذه المهمة من ناحية، كما يجب عليهم، ومن ناحية أخرى أن يجعلوهم يعتقدون بأنهم يستطيعون القيام بعمل جيد أينما ذهبوا، وذلك بفضل علمهم وخبرتهم، يجب ألّا يُسمح أبدًا لأية شكوك بأن تساور أذهانهم، وألا يُسمح لأية عقدة أيضًا بأن تستقر في أنفسهم، كما يجب ألا يُسمح لأي استياء أو انزعاج بأن يتسلل إلى صدورهم.

   المسؤوليات الواقعة على عاتق المُوظفين

إن الواجب على هؤلاء المُعينين لوظائف مختلفة في بلدان ومدن شتى هي التعامل مع المسألة بحسن ظن واحترام للتكليف الصادر بحقهم، فإن لم يتصرفوا هكذا وراودتهم أفكار من قبيل: “إنهم يقصونني عن هنا لتأنيبي وتأديبي، مع أنني قد كوَّنت أرضية جاهزةً هنا، وكنت سأضطلع بأعمال أكثر فائدة، لا يمكنني أن أكون مفيدًا بهذا القدر حيث سأذهب”؛ فقد قيموا المسألة من جانب واحد ووفقًا لحساباتهم الخاصة، وكما أن موقف هؤلاء مجهول بالنسبة لأولئك، فإن موقف أولئك مبهم أيضًا بالنسبة لهؤلاء، لا أحد يستطيع أن يعرف نوايا أو أفكار أي شخص أو ما يدور في قلبه، لهذا السبب، نحن مأمورون بحسن الظن ما أمكن، فنفكر بإيجابية في المهمة المُناطة بنا، بل إننا نجد مجموعة من الأوجه المعقولة نحمل عليها الأشياء التي تبدو في الظاهر وكأن فيها تقليلًا للمرتبة، فنقول: “لا بد وأن ذلك المكان يحتاجني، لذلك فكروا في إرسالي إليه”، فنذهب إلى مهمتنا الجديدة دونما تردد، أي إننا نؤدي ما يُناط بنا ونقوم بدورنا، فإن كانت هناك بعض الاعتبارات والمآرب وراء هذه المسألة أحلناها إلى الله، وإلا فإن رضا كل فرد عن المهمة المكلف بها أو عدم رضاه عنها بحسب آرائه الشخصية تُكبّل إرادة الهيئات التي تتولى الإدارة، ويصير من المستحيل عمل توزيع جيد للمهام، وإنشاء آلية صحية لها.

إننا في معظم الأحيان لا نستطيع معرفة عاقبة الأمر؛ فما نراه في البداية شرًّا قد يكون مفيدًا لنا بالنظر إلى مآلاته، ومن ذلك على سبيل المثال، أننا عندما ننظر إلى حياة الأستاذ بديع الزمان، نرى أن ذلك الشخص العظيم قد نُفي من مكان إلى آخر؛ فقد تم ترحيله من جبل “أرك” ونُفي إلى “بارلا”، ومنها نُقل إلى “قسطمونى”، ثم إلى “دنيزلي” بعد مدة، وهكذا كانت حياته دائمًا في المنفى والسجون، تم ترحيله ونقله من مكان إلى آخر تجليًا للقدر، ولكن هذا قاده إلى نثر البذور أينما ذهب، وأن يوصِّل صوته وأنفاسه للمحتاجين، لقد حوَّل الظلم والجور والسجن إلى مكسب ونصر، وبعبارة أخرى، ينبغي ألا ننسى أن الله سبحانه وتعالى أحيانًا ما يكشف من خلال الاضطهاد والظلم الذي يقع على يد الناس، عما تقضي به مشيئته وإرادته أيضًا؛ فهذه الأعمال وإن بدت وكأن الناس هم من يقوم بها، إلا أنها في الواقع هي من تصرّف يد القدر.

إذا لم تكن هناك عقبة حقيقية فليس من الصواب عدم القيام بالمهمة المحددة، وعدمُ الذهاب إلى المكان المُشار إليه، أما اختلاق الأعذار لرفض ذلك فهو خطأ أكبر، لا بد من التصريح بالحقيقة مهما يكن، إن قول: “آسف، ليس لدي عذر في ذلك، لكن لا يمكنني الذهاب إلى مثل هذا المكان، لا يمكنني القيام بمثل هذه المهمة”؛ بصراحة ووضوح يجعل الموقف أكثر صحة وسلامة.

نعم، من القبح أن يستنكف الشخص عن وظيفة إيجابية وجيدة ويتخلى عن واجب ينبغي له القيام به، أما اختلاق الأعذار غير المعقولة وغير المنطقية، والتحجج بالوالدين، والأسرة والأطفال والصحب والرفاق فهو أعظم قبحًا.

بالإضافة إلى ذلك، قد يكون لدى الشخص المكلف بالمهمة الجديدة رأي مختلف بشأن هذه المهمة والتعيين المقرر، ولكن التعبير عنه بأسلوب مناسب من جملة واجباته أيضًا، كما أنه يُعتبر جانبًا من جوانب المشورة، فعلى سبيل المثال، يجب أن يقول: “أنتم توجهونني إلى الإرشاد والتبليغ، لكنني لست كفئًا في هذا المجال، سأكون أكثر نجاحًا إذا قمت بواجب مثل كذا”..

وقد تكون لدينا آراء شخصية أخرى؛ فربما قد تلقينا سابقًا تدريبًا في مجال مختلف، وبما أننا نمتلك شهادة في تخصص معين فيجب التعبير عن مثل هذه الحالات والتصريح بها، وإن واجب المسؤولين يتمثل في أن يضعوا كل هذه الأمور نصب أعينهم، ويتخذوا القرار وفقًا لذلك.

   طلب الوظيفة والتوقعات

غالبًا ما تكون هناك توقعات تتوارى وراء عدم الرضا والاعتراضات على التعيينات سواء في الدوائر الحكومية أو المنظمات غير الحكومية؛ فمَنْ يتطلعون إلى مناصب أعلى ومَنْ ينتظرون ترقية يفتعلون المشاكل عندما يتعذر عليهم نيل ما يأملونه؛ فيتخذون موقفًا ضد الوظائف التي يرونها بمثابة حطٍّ من الشأن، في حين أن هذا ليس صحيحًا، المهم هو أن يوفيَ الإنسان بحق إرادته ووضعه، وأن يقوم بواجباته ومسؤولياته بالطريقة المثالية، وعليه في أثناء القيام بذلك ألا يتشوف إلى أي شيء وألا يترك جانب الاستغناء، فالاستغناء مبدأ مهم جدًّا في الدين، ذلك أن من يقدرون الأمور حق قدرها إن لم يقدّرونه اليوم فسيقدرونه غدًا، ويأتون به إلى حيث يجب أن يكون، وما يظهر في هذا الشأن من طمع هو سبب الخسران؛ فالإنسان الطامع غالبًا ما يُقابل بعكس غرضه؛ ذلك لأن طمعكم يدفع الآخرين أيضًا للطمع، وهذا يثير مشاعر التنافس غير المحمود.

إن طلب تولي الإدارة والحكم لم يلق استحسانًا في الإسلام، ولم يُرحب به، ومن ذلك مثلًا أن رسول الله صلى الله عليه وسلم رفض طلبات الصحابة من أمثال سيدنا أبي ذر وسيدنا العباس اللذين طلبا الوظيفة، ويقول الشيخ بديع الزمان: “إن “التابعية” أفضل من “المتبوعية” التي هي سبب المسؤولية، ومكمن الخطر”، يجب أن يكون الأساس هو تقديم مَنْ يستطيعون النجاح، ويمكنهم إتقان العمل، ومنحهم الفرصة.

أجل، إنَّ طلبَ الإمارة أو الإدارة لم يحظَ بالترحيب والقبول في ديننا، إلا أن لهذا المبدإ العام بعض الاستثناءات، فمثلًا يمكن للإنسان في حال عدم وجود شخص غيره يستطيع القيام بعمل مهم أن يقول مثلما قال سيدنا يوسف عليه السلام: ﴿اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/55)، وبالمثل لا يُسمح للمرء بالتحدث عن الدين بأريحية ما لم يتم تعيينه في بعض المهام والوظائف، وفي هذه الحالة يمكن للمرء أن يطلب تولي منبر جامع أو محرابه أو منصته وتحديث الناس عن الحق والحقيقة، وكذلك يمكنه أن يفكر في أن يطلب العمل بالتدريس في مركز تعليم للقرآن ويفكر في تعليم من هناك من الطلاب القرآنَ الكريم والحقائق الدينية.

باختصار، يجب على المرء عندما يطلب وظيفة أن يُحكِّم ضميره، ويسأل نفسه هذه الأسئلة: “هل أريد هذه الوظيفة لله حقًّا أم من أجل تحقيق الهيبة والوجاهة أو كسب بعض المصالح الدنيوية؟” يجب على كل إنسان أن يزن نفسه وفقًا لهذا الميزان، وأن يضبط ما سيتخذ من خطوات.

وكما هو معروفٌ فإن سيدنا عمر رضي الله عنه حين عزل سيدنا خالد بن الوليد عن قيادة الجيوش لم يعترض رضي الله عنه قطّ، بل واصل الحرب بين صفوف الجنود[2]، وبالمثل فإن أبا عبيدة الذي عينه سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم قائدًا في سرية ذات السلال استطاع أن يتخلى عن حقه في القيادة كي لا يتسبب في وقوع خلاف[3]، إننا نطالع مثل هذه التضحيات التي بذلها الصحابة ونقدرها، ولكن المهم هو القدرة على الاقتداء بهم في هذا الموضوع والتمكن من القيام بما قاموا به كما ينبغي أن يكون الحال في كل مجال، إن التطبيق هو الأكثر أهمية من القراءة والمطالعة، فعلينا إن لم نتمكن من فعل هذا أن نترك هذه المعلومات كلها بين دفات الكتب إلى أن يأتيها من يقرؤونها ويجعلونها طبعًا وطبيعة فيهم!

لماذا نقرؤها؟!

إن كنا نعجز عن أن نتشكل وفقًا لهؤلاء فأية فائدة إذًا في قراءتها؟!

خلاصة القول إنه يجب على المرء أن يكون جاهزًا لأداء كل المهام دون أن يفرق بين كونها صغيرة أو كبيرة، يجب عليه أن يقبل أن يكون جنديًّا عاديًّا بدون حرج وانزعاج إذا لزم الأمر.

***

[1] الطبراني: المعجم الأوسط، 6/365.

[2] انظر: الحلبي: السيرة الحلبية، 3/279.

[3] انظر: سيرة ابن هشام، 2/623.

TAYİN VE TAVZİFLER KARŞISINDA DOĞRU TAVIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir müessesede yapılan tayin ve tavzifler karşısında takınılacak doğru tavır nedir?

   Cevap: Herhangi bir müessesede tayin-tavzif sisteminin arızasız ve kusursuz işleyebilmesi, her şeyden önce oradaki idare ile muvazzaflar arasında karşılıklı güven duygusunun oluşmasına bağlıdır. Şayet hem insanları tavzif etme makamında olanlar, hem de belirli vazife ve sorumlulukları yüklenen kimseler, üstlendikleri emanetin hakkını verir, en küçük bir hıyanetten dahi uzak durur ve çevrelerine güven vaat ederlerse, sistemde tıkanıklık ve problem yaşanmaz.

   Bir Kurumun Tayin Heyetine Düşen Sorumluluklar

Biraz daha açacak olursak, ister devlet müesseselerinde isterse de özel teşebbüslerde tayinlerden sorumlu olan kimseler, herkese eşit muamele etmeli, kimseyi kayırmamalı ve kendi şahsî hesaplarına bağlı icraatta bulunmamalıdırlar. Bilakis görevlendirdikleri kimselerin durumlarını göz önünde bulundurmalı ve umumun maslahatına göre hareket etmelidirler. Eğer kendi çıkarlarını düşünür, nefislerine uyarlarsa kul hakkına girmiş, dolayısıyla günah işlemiş olurlar. Allah bunun hesabını sorar. Bu dünyada olmasa bile, bütün sırların ortaya döküldüğü ahiret gününde hesabını verirler. Kalblerindeki garaz, kötü niyet ve şahsî hesaplardan ötürü Allah’ın huzurunda çok mahcup olurlar.

İnsanları sevk ve idare etme konumunda bulunan kimselerin, vazife verecekleri insanların istidat ve kabiliyetlerini gözetmesi gerekir. Allah herkese farklı istidatlar vermiştir. Mesela birisi tam bir düzen ve disiplin insanıdır. Bir başkası araştırıcı bir ruha sahiptir. Tam bir kitap kurdudur. Mahzen-i esrar faresi gibi sürekli kitaplar arasında dolaşır, orijinal fikirleri bulur çıkarır. Öbüründe ince bir sanat ruhu vardır. Bir diğeri beyan kabiliyetine sahiptir. Söz söylemesini, nerede nasıl konuşacağını bilir vs. Bunların her birisi kabiliyetine göre ve yerinde istihdam edilirse Allah’ın izniyle başarılı olurlar.

Herkesin güzel yaptığı şeyler vardır. Önemli olan bunların doğru tespit edilmesi, görevlendirmelerin buna göre yapılmasıdır. Mesela hayatında hiç ressamlık yapmamış bir insanı resim çizmeye zorlarsanız, eline kalem almamış bir insandan güzel bir yazı yazmasını beklerseniz ya da beyanzede birisine hutbe vermesini teklif ederseniz, büyük ihtimalle, ortaya çıkacak eser sizi çok memnun etmeyecektir. Bu tür arızalara sebebiyet vermek istemiyorsanız, işin en başından itibaren isabetli tercihlerde bulunmak için çabalamalısınız.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün görevlendirmeleri yerli yerindedir. O, kimi, neyi hedefleyerek tavzif ettiyse, o hedef hasıl olmuştur. Zira O, ashabının neler yapabileceğini, hangi alanda başarılı olabileceğini çok iyi biliyor ve buna göre vazife veriyordu. “Deha için intihap (seçim) yoktur.” denir. Peygambere dahi bile deseniz, ona hak ettiği rütbeyi vermemiş olursunuz. Onlar “fetanet” sahibidirler. Bu, dehanın çok çok üstündedir.

Biz peygamber değiliz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi peygamber fetanetine, O’nun seviyesinde bir firaset ve kiyasete sahip değiliz. İnsanları her zaman karakterleriyle doğru okuyamayabiliriz. Hâdiselere mahruti bakamayabiliriz. Tercihlerimizde yanılabiliriz. “Filan kişi şu işi iyi yapar” diye düşünürüz fakat hata ederiz de netice arzu ettiğimiz gibi olmaz. Bu açıdan böyle önemli bir iş, şahsî inisiyatiflere bırakılmamalı, kolektif şuura havale edilmelidir. Meseleler meşverete bağlı götürülürse, hata ihtimali azalır. Zira Efendimiz’in ifadeleriyle, istişare yapan zarara uğramaz, kayıp yaşamaz. (Bkz. Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 6/365)

Üstelik, bilgi ve tecrübe sahibi bir heyetin aldığı kararlar, muhataplar nezdinde hüsnükabul görür. İnsanlar, bu evsafı haiz kimselerden müteşekkil bir heyetin takdirlerine daha rahat rıza gösterirler. Sahayı bilen tecrübeli insanlar kafa kafaya verip, herkese götürebileceği ve başarılı olabileceği işleri teklif ederse, ortaya çıkabilecek fire ve kayıpların önüne geçilmiş, kırgınlık ve küskünlüklere meydan verilmemiş olur, yapılan işler de büyük oranda başarıya ulaşır.

Tayin heyetinin dikkat etmesi gereken diğer bir mesele ise, yeni bir vazife verecekleri kimseleri hem zihnen ve fikren bu yeni göreve hazırlamak, hem de yapacakları işle ilgili olarak onların gerekli donanımı elde etmelerini sağlamaktır. Mesela biri yeni bir yere gönderilecekse, tertip edilecek seminerlerle, kurslarla, yapılacak sunumlarla, verilecek brifinglerle onların, bu yeni yerin insanlarını ve kültürünü çok iyi tanımaları ve yapacakları vazifeyi daha iyi öğrenmeleri sağlanmalı.. kendilerini bekleyen vazife ve sorumluluklar hakkında onlara doyurucu bilgiler verilmeli.. karşılaşacakları zorluklar, yapacakları işle ilgili muhtemel riskler üzerinde durularak bunları aşma yolları gösterilmeli.. yapacakları işin önemi anlatılmalı.. moral ve motivasyonları yüksek bir şekilde vazifeye gitmeleri temin edilmelidir.

Bir diğer önemli husus da, tayin tebliği yapılırken kullanılacak üsluptur. Bu işten sorumlu olan kimseler, bir taraftan, tavzif edilen kimselere vazifelerinin önemini iyi anlatmalı, bu vazife için onların seçilme sebeplerini iyice izah etmeli, diğer yandan da onları, bilgi ve tecrübeleriyle gittikleri yerde güzel işler yapabileceklerine inandırmalıdırlar. Onların zihninde herhangi bir şüphe meydana gelmesine, içlerinde ukde kalmasına asla müsaade edilmemeli, kırgınlık ve küskünlüklerin oluşmasına meydan verilmemelidir.

   Tavzif Edilenlere Düşen Sorumluluklar

Farklı bir vazifeye atanan, vazifeli olarak farklı bir beldeye gitmesi istenen kimselere düşen vazife ise meseleye hüsnüzanla yaklaşmak, kendilerine gelen teklifi saygıyla karşılamaktır. Eğer böyle yapmaz da, “Beni tedip etmek için buradan uzaklaştırıyorlar. Halbuki ben burada hazır bir zemin oluşturmuştum. Burada daha yararlı olacaktım. Gittiğim yerde bu ölçüde verimli olamam.” gibi düşüncelere girerlerse, meseleyi kendi hesaplarına göre tek taraflı değerlendirmiş olurlar. Zira bunların durumu onlara kapalı olduğu gibi, onların durumu da bunlara kapalıdır. Kimse kimsenin niyetini, düşüncesini, kalbinden geçeni bilemez. Bu sebeple hüsnüzan mümkün olduğu sürece hüsnüzan etmekle memuruz. Verilen vazife hakkında olumlu düşünürüz. Zahirde tenzil-i rütbe gibi görünen yerler için dahi makul bir kısım mahmiller buluruz. “Demek ki gideceğim yerde bir ihtiyaç var ki beni oraya düşünmüşler.” der, tereddüt etmeden yeni vazifemize gideriz. Yani biz, bize düşeni yaparız. Eğer meselenin ardında farklı bir kısım mülahaza ve garazlar varsa, onu Allah’a havale ederiz. Yoksa herkesin kendi şahsî mülahazalarına göre vazife beğenmesi/beğenmemesi, idareci durumundaki heyetlerin elini kolunu bağlar, vazife taksimi yapmak, sağlıklı bir mekanizma kurmak imkansız hale gelir.

Biz çoğu zaman işin akıbetini bilemeyiz. İlk başta şer gibi gördüğümüz şeyler, akıbet itibariyle bizim için hayırlı olabilir. Mesela Bediüzzaman Hazretlerinin hayatına baktığımızda, o büyük zatın oradan oraya sürüldüğünü görürüz. Erek Dağı’ndan alınmış Barla’ya sürülmüş, ardından Eğirdir’e, oradan Kastamonu’ya, daha sonra Denizli’ye derken hayatı hep sürgün ve hapislerle geçmiştir. Kaderin bir cilvesi olarak oradan oraya dolaştırılmıştır. Fakat bu, onun gittiği her yere tohum atmasına, oralardaki muhtaç insanlara ses ve soluğunu duyurmasına vesile olmuştur. O, yaşadığı mağduriyet, mazlumiyet ve mahkumiyetleri kazanıma çevirmiştir. Yani Cenab-ı Hakk’ın, bazen insanların eliyle yapılan zulüm ve haksızlıklar vasıtasıyla da meşiet ve iradesinin gereğini ortaya koyduğunu unutmamak gerekir. Bu icraatları insanlar yapıyor gibi görünse de gerçekte işleyen, kader elidir.

Çok geçerli bir mani yoksa verilen vazifeyi yapmamak, gönderilen yere gitmemek doğru değildir. Bunun için mazeretler uydurma ise daha büyük bir yanlıştır. Ne olursa olsun doğruyu söylemek gerekir. Açıkça, “Kusura bakmayın, bu konuda bir mazeretim yok. Fakat ben böyle bir yere gidemem, böyle bir vazifeyi yapamam.” demek daha doğru bir tavır olur.

Evet, olumlu ve güzel bir işe karşı müstenkif kalma, yapması gerekli olan vazifeyi terk etme insan için bir kabahattir. Bunun için, gerçekçi olmayan eften püften mazeretler uydurmak, anne-babayı, çoluk-çocuğu, eşi dostu gerekçe göstermek ise bundan daha büyük bir kabahattir.

Bunun yanında, yapılan görevlendirme ile ilgili hususi bir durumumuz, farklı bir düşüncemiz varsa, onu üslubunca dile getirme de vazifelerimiz cümlesindendir ve meşveretin bir yanı sayılır. Mesela demeliyiz ki, “Beni irşat ve tebliğe yönlendiriyorsunuz. Fakat ben, bu alanda kabiliyetli değilim. Şöyle bir vazife yaparsam daha başarılı olurum.” Daha başka şahsî mülahazalarımız da olabilir. Daha önce farklı bir alanda eğitim almış olabiliriz. Bir konuda sertifikamız bulunabilir. Veya ilgi ve alaka duyduğumuz işler daha farklıdır. Bu gibi durumların ifade edilmesi gerekir. Elbette sorumlulara düşen de, bütün bunları göz önünde bulundurmak ve ona göre karar vermektir.

   Vazife Talebi ve Beklentiler

İster devlet dairelerinde, isterse sivil toplum kuruluşlarında olsun, tayinlerde yaşanan hoşnutsuzluk ve itirazların arkasında çoğu zaman beklentiler vardır. Yukarılara talip olan ve terfi bekleyen insanlar, beklediklerini bulamayınca problem çıkarırlar; tenzil olarak gördükleri makamlara karşı tavır alırlar. Ne var ki bu doğru değildir. Önemli olan, insanın iradesinin ve konumunun hakkını vermesi; üstlendiği vazife ve sorumlulukları en mükemmel şekilde yerine getirmesidir. Bunu yaparken de beklentilere girmemesi ve istiğnadan ayrılmamasıdır. Zira istiğna, dinde çok önemli bir düsturdur. Kadirşinas insanlar bugün olmasa da yarın onu takdir edecek ve gelmesi gerekli olan yere getireceklerdir. Bu konuda gösterilecek hırs, kayıp sebebidir. Hırslı insan, çoğu zaman maksadının aksiyle muameleye tâbi tutulur. Zira sizin hırs göstermeniz, başkalarının da hırs göstermesine sebep olur ve bu, rekabet duygularını tetikler.

İslâm’da idarecilik ve yöneticilik talebi hoş karşılanmamıştır. Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazife talebinde bulunan Hz. Ebu Zer ve Hz. Abbas gibi sahabilerin bu isteklerini reddetmiştir. Hz. Pir de ‘tâbiiyet’in, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan ‘metbuiyet’e tercih edilmesi gerektiğini ifade eder. Başarılı olabilecek, iyi iş yapacak kabiliyetli insanların öne çıkarılması, onlara fırsat verilmesi bir esas olmalıdır.

Evet, bir insanın kendi adına amirlik, idarecilik talep etmesi dinimizce hoş karşılanmamıştır. Ancak bu genel disiplinin bazı istisnaları vardır. Mesela önemli bir vazifeyi hakkıyla deruhte edebilecek başka birinin olmadığı yerde insan, Hz. Yusuf gibi, اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ “Ülkenin malî işlerinin başına beni getirin. Çünkü ben “hafîz”im (milli serveti korurum, emanete hıyanet etmem); “alîm”im (işletme ve yönetimi iyi bilirim).” (Yusuf sûresi, 12/55) diyebilir.  Aynı şekilde, bazı vazifelere gelmeden rahat bir şekilde dinini anlatmasına imkân verilmiyordur. Bu takdirde mesela o, bir caminin kürsüsünü, minberini, mihrabını tutarak oradan insanlara hak ve hakikati anlatmayı talep edebilir. Bir Kur’ân kursu öğretmenliğine talip olarak, orada talebelere Kur’ân’ı ve dinî hakikatleri öğretmeyi düşünebilir.

Kısaca insan bir vazifeyi isterken vicdanını hakem tutmalı ve kendisine şu soruları sormalıdır: ‘Ben bu vazifeyi hakikaten Allah için mi istiyorum yoksa prestij ve itibar kazanmak veya dünyevî bir kısım çıkarlar elde etmek için mi?’ Herkes kendisini buna göre tartmalı ve atacağı adımları da buna göre ayarlamalıdır.

Bilindiği üzere Hz. Ömer, orduların başında komutan olan Hz. Halid İbn-i Velid’i görevden azlettiğinde o hiç itiraz etmemiş ve bir er olarak savaşmaya devam etmişti. (Halebî, es-Sîretü’l-Halebiyye, 3/279) Aynı şekilde Zatüsselâsil seriyyesinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından komutan olarak atanan Hz. Ebû Ubeyde, ihtilafa sebebiyet vermeme adına komutanlık hakkından vazgeçmesini bilmişti. (Sîret-i İbn Hişam, 2/623) Sahabenin bu gibi fedakarlıklarını okuyor, takdirle karşılıyoruz. Fakat önemli olan, her konuda olması gerektiği gibi bu konuda da onları örnek alabilmek, onların yaptığını yapabilmektir. Okumaktan ziyade yaşamaktır esas olan. Eğer bunu yapamıyorsak bunları okuyup tabiatına mal edecek insanlar gelinceye kadar bırakalım bütün bu bilgiler kitapların içinde kalsın! Ne diye bunları okuyoruz ki! Eğer onlara göre şekillenemiyorsak okumamızın ne faydası var ki!

Kısacası insan, büyük küçük demeden her vazifeyi yapabilmeye hazır olmalıdır. Yeri geldiğinde rahatsız olmadan neferliği kabul edebilmelidir.

***

(Not: Bu yazı 20 Şubat 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

Kırık Testi: İHYA HAREKETLERİNİN TEMEL DİNAMİKLERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: İnsani değerler adına yeni bir ihya ve inşa hareketinin temel dinamikleri neler olmalıdır?

   Cevap: Günümüzde Allah’a imandan anne-babaya saygıya kadar her şey yıkılmış, bütün değerler alt-üst olmuş. Kalbler, kafalar ifsat edilmiş. Maalesef kendimizden uzaklaşmış, kendi değerlerimize karşı yabancılaşmış, ciddi bir başkalaşım geçirmiş ve gerçek insanlığımızı yitirmişiz. Yıllardır tahribe maruz kalan bu kalenin ne duvarı kalmış ne de iç estetiği.

Müslümanların tekvinî emirleri doğru okuyamaması, ilimlerde geri kalması, mantık ve muhakemesini işletmemesi, kısaca darmadağınık ve perişan bir hâle gelmesi, başkalarına bize tepeden bakma hakkı verdi. Kapı kulu gibi gördükleri insanların sundukları mesajlara da ilgisiz kaldılar. Dolayısıyla ister hakikî ister nisbî olsun, günümüzde bir fetret devri yaşandığı muhakkak.

İç içe yaşanan bunca dejenerasyondan sonra tamir ve ıslah kolay olmayacaktır. Geçmişten süzülüp gelen değerler manzumesi etrafında yeni bir dünya kurulabilmesi, dünyada bir kere daha hak ve adaletin, barış ve huzurun tesis edilebilmesi çok ciddi ceht ve gayretlere vabestedir. Çünkü bir şeyin tahrip edilmesi kolay olsa da çoğu zaman tamiri o kadar kolay olmaz.

Bediüzzaman Hazretleri, “Şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür seda İslâm’ın sedası olacaktır.” diyor. O, böyle bir sözü keşif ve müşahedeye dayalı söylemiş olabileceği gibi, tarih felsefesinden ve sosyal hâdiselerin seyrinden hareketle de söylemiş olabilir. Fakat bunun ne zaman gerçekleşeceğiyle ilgili bir şey söylemiyor. Bir taraftan -bir asır, iki asır değil- asırlardır rehnedar olan bir kaleden bahsediyor, diğer yandan da ruh ve mana köklerimize uygun bir gelecek inşasından.

Evet, Allah’ın izni ve inayetiyle Müslümanlar yeniden dünyada bir muvazene unsuru olabilirler. Hakkın, adaletin ve istikametin sesi soluğu hâline gelebilirler. Evrensel insanî değerleri yeniden ikame edebilir, temel hak ve özgürlükleri tesis edebilirler. Campenalla’nın Güneş Devleti’ni geride bırakacak ölçüde imrendirici bir dünya kurabilirler. Fakat şunun unutulmaması gerekir ki, mesele dipten ele alınmadıkça, inşa hareketine temelden başlanmadıkça ve aynı zamanda demokratik bir sürece bağlı kalınmadıkça muvaffak olunması mümkün değildir.

   Demokrasi

Yapılması gerekli olan bir iş şayet gerektiği gibi yapılmaz ve ölçülü olarak ortaya konulmazsa maksadın aksi netice verebilir. Özellikle farklı milletlerden, farklı inançlardan, farklı dünya görüşlerinden insanların birlikte yaşadığı toplumlarda, atılacak adımların çok daha dikkatli atılması gerekir. Eğer bir ülkede inananı inanmayanı, sağcısı solcusu, Müslümanı Hristiyan’ı, muhafazakârı laiki birlikte yaşıyorsa herkesin duygu ve düşüncesinin dikkate alınmasına ihtiyaç vardır. Farklı dinlere, ideolojilere ve dünya görüşlerine sahip olan insanların birlikte barış ve huzur içerisinde yaşayabilecekleri bir sistemin kurulması istikametinde adım atılmalı, herkesin hak ve özgürlükleri koruma altına alınmalıdır. 

Demokrasi, çok farklı duygu ve düşüncelere sahip insanların birlikte barış içerisinde yaşayabilecekleri ideal bir sistemdir. Bu sebeple, var olan bir kısım problemlerin çözümü için, demokratik düşünceyi geliştirmekle işe başlamak gerekir.

Herhangi bir sistemin, inanan inanmayan bütün insanların talep ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek enginlikte olması çok önemlidir. İnsanların maddi-manevî, dünyevî-uhrevî bütün ihtiyaçlarına cevap verebilmelidir. Onların dünyevî istekleri kadar uhrevî ihtiyaçlarını da gözetmelidir. Dolayısıyla ideal bir demokrasinin, bütün bu hususları içinde barındırmasının gerekliliğine inanıyoruz.

Maalesef Müslümanlar, bugüne kadar demokrasinin vaat ettiği fırsat ve imkânları yeterince değerlendiremediler. Düşünen kafalar bu nimetten istifade etme mevzuunda gerekli gayret ve cehdi ortaya koyamadılar.

   Dip Dalga

Şayet Müslümanlar, cehalet, fakirlik, iftirak, yolsuzluk, ahlaksızlık, istibdat gibi hastalıklarla mücadele etmek, maruz kaldıkları her türlü baskı, zulüm ve istibdattan kurtulmak ve ciddi bir ıslahat gerçekleştirmek istiyorlarsa mutlaka meseleyi dipten ele almak zorundadırlar. Var olan bütün bu problemleri, insana saygı duygusuyla, adalet fikriyle, sevgi ve hoşgörü düşüncesiyle yetiştirilmiş nesiller çözebilir. Bu yüksek mefkûreyi gerçekleştirebilecek nadide bir nesil yetiştirilemediği sürece, isabetli adımların atılması çok zordur.

Temelden planlanmayan ve ortak akla bağlı yürütülmeyen hareketlerin fiyaskoyla neticelenmesi mukadderdir. Eğer asıl problem insanda düğümleniyorsa ve bu problem ancak genç nesillere sahip çıkılmakla halledilecekse, yoğunlaşılması gerekli olan yer de burasıdır.

İstikrar, istikrara kilitlenmiş nesillere bağlıdır. İstikamet, müstakim insanlarla sağlanır. İhya, diriliş erlerinin eliyle gerçekleşir. Kılı kırk yararcasına hak ve adalet anlayışının tesisi, kendilerini yüce bir mefkûreye bağlamış adanmış ruhların mevcudiyetine bağlıdır. Eğer bir toplumun atom ve molekülleri sahabe-misal fertlerden meydana gelirse, o toplum sahabe toplumu gibi olur.

   Şiddetsiz ve Kararlı Bir Hareket

Maalesef dünyanın birçok ülkesinde başı tutanlar, kendilerini kast sisteminin en yüksek tabakasında görüyor ve halka halayık nazarıyla bakıyorlar. Sahip oldukları güç ve kuvvete göre hak iddiasında bulunuyorlar. Kur’ân-ı Kerim, Firavun’u şu ifadelerle anlatıyor: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ “O, halkını aşağıladı, ezdi, onlar da ona itaat ettiler.” (Zuhruf sûresi, 43/54) Demek ki Firavun, topluma hafif ve basit insanlar olduklarını kabul ettirmişti. Eğer bir toplum böyle bir kompleks içinde yaşamaya başlamışsa, sürekli balyoz gibi başlarına inen insanların gözünün içine bakar. Zaten beşer tabiatında idare edenlere, gücü elinde bulunduranlara karşı her zaman böyle bir duygu mevcuttur. Baştakiler bunu istismar ederlerse, keyiflerine göre gelir gelir onların tepesine biner ve istediklerini yaptırırlar. Fakat ezilen ve sömürülen insanlarda, zamanla zalim ve mütecavizlere karşı bir tepki ve metafizik gerilim oluşabilir. Ancak haksızlık ve zulmü engelleme, baskı ve zorbalıklara karşı koyma duygusunun da yerinde kullanılması ve doğru yere yönlendirilmesi çok önemlidir. Birilerinin, millette meydana gelen bu pozitif enerjiyi istismar etmesine meydan verilmemelidir.

Eğer hak ve adalet arayışı adına bir yola çıkılacaksa, öncesinde atılacak adımların çok ciddi bir plana bağlanması gerekir.  Sadece hınç alma, kavga etme, etrafı yakıp yıkma mülahazasıyla sokağa inilirse çok defa maksadın aksiyle tokat yenir. Her şey çok iyi düşünülüp planlanmaz da hesaplar sadece bir tiranın devrilmesine bağlanırsa, netice alınamaz. Zira bu sefer devrilen tiranın yerine bir başka tiran geçer. Zaten onlar, çoktan kendi yerlerine geçecek varislerini hazırlamışlardır.

Bir yola çıktıktan sonra kararlı olmak ve taviz vermemek de çok önemlidir. Belirli disiplinlere bağlı bir hareket başlatılmışsa orada sonuna kadar dimdik durulması gerekir. Baştan kararlı gibi görünür, fakat sonrasında pazarlıklara girişir ve geri adım atarsanız başarısız olursunuz. Gözü sizin üzerinizde olan ve sizin hareketlerinize göre kendi hareketlerini belirleyen insanları fikir karışıklığına sevk edersiniz. Böyle bir yerde düşünce kaymaları olur, tereddütler meydana gelir. Demokrasi, hürriyet, adalet ve insan hakları adına başlatılan bir hareket fiyasko ile neticelenir. Bu açıdan bütün bu ihtimalleri baştan düşünüp ya hiç böyle bir maceraya girilmemeli ya da başlatılan bir işin fiyasko ile neticelenmesine meydan verilmemelidir.

Bu konuda mutlaka göz önünde bulundurulacak diğer bir ilke ise şiddetten uzak durmaktır. Şayet sokaklara dökülen insanlar ona buna taş atmadan, birilerinin başını yarmadan, milletin malına mülküne zarar vermeden pasif bir direniş ortaya koyabilselerdi ve sadece zulüm ve haksızlıkları boykot edebilselerdi netice alabilirlerdi. Kan düşünerek, kan dökerek hiçbir yere varılamaz. Bilakis bu tür davranışlar zamanla kin ve nefretlere intikal ederek arkadan gelen nesillere miras olarak kalır. Bu yüzden kan dökmeden, etrafı yakıp yıkmadan, yeni cepheler oluşturmadan yumuşaklıkla problemler halledilmeye çalışılmalıdır.

Bilindiği üzere Gandi, İngilizlere karşı başlattığı pasif mücadelesiyle koskocaman bir ülkeye istiklal kazandırmıştır. Ömrü hapishanelerde geçmiş, mahrumiyet içinde bir hayat yaşamış, sadelikten ve duruluktan ayrılmamış fakat neticede milletini bir mefkûre etrafında bir araya toplamayı başarmıştır.

Bütün bunlar yapılmadığı sürece, sadece baştaki bir despota baş kaldırmayla problemler çözülemez. Zira karşılıklı çatışma ve çarpışmalar güç ve kuvveti parçalar ve tesirsiz hâle getirir. Birisi öbürünün yaptığını yıkar, öbürü de bunun yaptığını.

   Basiret ve Firasetle Hareket Etme

Burada belki şu hatırlatmayı yapmak da faydalı olacaktır: Şimdiye kadar mütegallip kuvvetler bazı ülkeleri doğrudan veya dolaylı olarak işgal etmiş ve sömürmüşlerdir. Millette bunlara karşı koyma adına bir metafizik gerilim hâsıl olduğunda da, hemen onların içinden kahraman görünümlü birilerini bulmuş ve başa geçirmişler, insanlarda meydana gelen pozitif enerjiyi ona kanalize etmişlerdir. Yani evvela işgal etmiş, tepelerine binmişler; milletin canı gırtlağına gelip başkaldırma ihtimali belirdiğinde de bu yeni duruma göre vaziyet almış ve millette oluşan gerilimi kendi hesaplarına değerlendirmişlerdir. Ta ki halkın kendi ruh ve mana kökleri hesabına bir oluşum meydana gelmesin.

Bu sebeple, İslâm dünyasının değişik yerlerinde yaşanan bir kısım olayların içinde her zaman farklı bir parmağın olabileceğini nazardan dûr etmemek lazım. Her zaman birileri, eskimiş ve partallaşmış bir firavunu bir tarafa atarak yenisini getirmeyi planlayabilirler. Bununla milleti bir süre daha idare etmeye ve bir kere daha aldatmaya çalışabilirler. Belki ellerinde, demokrasi, adalet, özgürlük, insan hakları vs. yazan bayrak ve pankartlar taşırlar. Fakat asıl niyetleri farklıdır. Bu açıdan Müslümanların, bu tür oyunlara gelmeme, sahip oldukları enerjiyi beyhude tüketmeme adına çok temkinli ve tedbirli olmaları, basiret ve ferasetle hareket etmeleri gerekir.

Tekrar edecek olursak, bence sahip olunan enerjinin kullanılması gerekli olan en verimli yer, işe dipten başlayarak yeni bir insan inşa etmek ve yeni bir nesil yetiştirmektir. Sahip olduğumuz güç ve enerjiyi ruhumuzun heykelini ikame etme istikametinde değerlendirmeliyiz ki onu israf etmiş olmayalım. Yoksa farklı tahriklerle, ayak oyunlarıyla milletin ruhunda oluşmuş metafizik gerilimi ve diriliş arzusunu heba etmiş oluruz. Muvakkaten bazı başarılar elde etsek bile bunlar kalıcı olmaz. Temel sağlam atılmadığı sürece, yapılmaya çalışılan binanın yerle bir olması her zaman kuvvetle muhtemeldir.

   Dinin Muhkematıyla Disipline Edilmiş Heyecan

Bir toplumun durağanlığını sona erdirmek ve onlarda ciddi bir heyecan meydana getirmek çok önemlidir. Cenab-ı Hak, tabiata koyduğu kanunlarla her şeyi hareketli kılmış, devam ve temadisini bir yönüyle buna bağlamış. Her şeyde bir hareketlilik, bir değişim, dönüşüm ve gelişim var. İlk bakışta insana sabit duruyormuş gibi gelen denizler, okyanuslarda dahi bir hareketlilik var. Sular buharlaşıyor, sonra yağmur hâlinde yere iniyor, değişik membalarda toplanıyor ve yeniden denizlere akıyor. Sürekli bir döngü söz konusu.

Cenab-ı Hak, kainatın diliyle bize bir şey anlatıyor: Hiçbir şey durağanlığa mahkum edilmemeli. Her şey hareketli olmalı, yeni yeni hamlelerle sürekli olarak geliştirilmeli.

Mü’minlerin, kendilerine ait değerleri bütün tazeliğiyle ruhlarının derinliklerinde duymalarını sağlamak, onlara i’lâ-i kelimetullah mefkuresini aşılamak ve bu istikamette onları ciddi bir metafizik gerilime geçirmek çok önemlidir. Ne var ki hareket ve heyecanın da Kur’ân ve Sünnet’e ait disiplinlerle kontrol altına alınması gerekir. Hareketsizlik ve heyecansızlık bir felaket olduğu gibi, dinin muhkematıyla disipline edilememiş bir heyecan da ayrı bir felakettir.

Ruhlarımızda iman, İslâm ve ihsan ruhunun hâsıl ettiği heyecanın akıllıca realize edilmesi gerekir. Yoksa kontrol altına alınmamış delice heyecanlar felaket getirir. Kuvvet dengesinin olmadığı yerde kendi kendine herkesin ilan-ı harp etmesi, bir kısım canlı bombalarla masumların canına kıyması, sokaklara inip şiddet eylemleriyle milletin can ve mal güvenliğini tehdit etmesi gibi eylemlerin kimseye bir faydası yoktur. Bilakis Müslümanlar hakkında çok olumsuz düşüncelerin hatta paranoyaların oluşmasına sebep olur.

Hususiyle dünyanın, korkunç silahlar edinmek suretiyle çok tehlikeli bir yere doğru gittiği bir dönemde, kinleri ve nefretleri harekete geçirecek her tür eylem ve söylemlerden uzak durulması gerekir. Eğer ölçüsüz ve endazesiz davranışlarla öfkeler tahrik edilir, düşmanlıklar hortlatılırsa bu, dünyanın da insanlığın da felaketi olur. Dolayısıyla meselenin aşırılığa, radikalizme, karambole ve hamasete tahammülü yoktur. Bunların öncelikli zararı yine İslam dünyasına olacaktır.

   Alternatif Projeler Geliştirme

Günümüzde elli çeşit fitne ocağının kaynayıp durduğu bir dönemde siz en sağlam yolu bile tutsanız, yine de hedefinize varmanız çok zordur. Bu açıdan gaye-i hayalinizi realize etme adına çok alternatifli projeler geliştirmelisiniz. İnsan anatomisinde bulunan alternatif damarlar gibi sizin de ihtiyatî yollarınızın, yedek stratejilerinizin olması gerekir. Yürürken bir yerde tıkanma baş gösterecek olursa hemen öbürünü devreye sokabilmelisiniz.

Sofiler, “Allah’a giden yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır.” derler. Dolayısıyla insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf edip gönüllerin Allah’la buluşmasını sağlama hedef-i mübecceline yürürken çok farklı yollar kullanmak gerekir. Her zaman tıkanıklıkların olabileceği göz önünde bulundurulmalı ve alternatif yollar hazır tutulmalıdır. Bu sebeple de sağlam bir imanın, güçlü bir muhakemenin, ciddi bir kolektif şuurun yanında, farklı farklı stratejileri devreye sokmak da çok önemlidir.

***

(Not: Bu yazı 30 Ocak 2011 ve 6 Şubat 2011 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.)

الهجرة

Herkul | | العربية

   سؤال: ذُكر في حديث سعد بن أبي وقاص رضي الله عنه: أن رسول الله صلى الله عليه وسلم حزِن لموت سعد بن خولة[1] رضي الله عنه في مكة، ودعا الله: “اللَّهُمَّ أَمْضِ لِأَصْحَابِي هِجْرَتَهُمْ، وَلَا تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ[2]؛ فما الرسائل المستفادة من هذا الحديث؟

   الجواب: بما أن الإطلاق يصرِف اللَّفظَ إلى كماله؛ فإن كلمة “الهجرة” عندما تُطلَقُ يُفهم منها مباشرة هجرة رسول الله صلى الله عليه وسلم وأصحابه الكرام من مكة إلى المدينة.. ربما تكون قد حدثت بعد ذلك هجرات أكثر صعوبة ومشقة وخطرًا، إلا أنه ليس فيما بينها ما يرقى إلى هجرة رسول الله صلى الله عليه وسلم فضلًا وكمالًا، وعليه فإن كلًّا منها يُعتبر هجرة ظلية مقارنة بهجرته عليه الصلاة والسلام؛ لأن قيمة الهجرة وقدرها يتناسبان طرديًّا مع قيمة المهاجر والواجبات التي تؤدَّى في المهجَر.

وكما هو معلوم فقد كان المهاجر الأعظم صلى الله عليه وسلم في مقدمة أبطال الهجرة.. فبهجرة هؤلاء تحولت المدينة المنورة إلى مركز للحضارة.. وخلال فترة قصيرة شكلوا وحدة سياسية في المدينة، ثم واجهوا الدنيا في إطار معاييرهم وقيمهم الخاصة.. ويجب ألا نخلط تلك المواجهة بما في عصرنا من مواجهات فظة غليظة مليئة بالحقد والعداوة، على العكس إن تلك المواجهة تحققت التزامًا بالمبادئ والنظم الإنسانية، فشكلت المدينة المنورة نقطة الانطلاق عن المركز بالنسبة لرسالة الإسلام المنتشرة في ربوع الدنيا، وبمرور الوقت انتشر هذا الحراك الذي بدأ في صورة حلقات صغيرة ليسعَ العالم بأسره.

إن الحادثة المذكورة في السؤال المطروح وقعت في حجة الوداع، حيث خرج رسول الله صلى الله عليه وسلم لعيادة سعد بن أبي وقاص رضي الله عنه لمرض شديد ألمَّ به أثناء الحج، وقد ورد صحيحًا عَنْ ثَلَاثَةٍ مِنْ وَلَدِ سَعْدٍ، كُلُّهُمْ يُحَدِّثُ بالحديث عَنْ أَبِيهِ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ دَخَلَ عَلَى سَعْدٍ يَعُودُهُ بِمَكَّةَ، فَبَكَى، قَالَ: “مَا يُبْكِيكَ؟” فَقَالَ: قَدْ خَشِيتُ أَنْ أَمُوتَ بِالْأَرْضِ الَّتِي هَاجَرْتُ مِنْهَا، كَمَا مَاتَ سَعْدُ بْنُ خَوْلَةَ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “اللَّهُمَّ اشْفِ سَعْدًا، اللَّهُمَّ اشْفِ سَعْدًا” ثَلَاثَ مِرَارٍ[3]، وفي رواية أخرى خاف سعد رضي الله عنه من أن يموت بمكة التي هاجر منها وتركها لوجه الله تعالى، فقَالَ: يَا رَسُولَ اللهِ، أُخَلَّفُ بَعْدَ أَصْحَابِي؟ قَالَ سعد: فقال رسول الله: “إِنَّكَ لَنْ تُخَلَّفَ فَتَعْمَلَ عَمَلًا تَبْتَغِي بِهِ وَجْهَ اللهِ، إِلَّا ازْدَدْتَ بِهِ دَرَجَةً وَرِفْعَةً، وَلَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتَّى يُنْفَعَ بِكَ أَقْوَامٌ، وَيُضَرَّ بِكَ آخَرُونَ، اللَّهُمَّ أَمْضِ لِأَصْحَابِي هِجْرَتَهُمْ وَلَا تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ، لَكِنِ الْبَائِسُ سَعْدُ بْنُ خَوْلَةَ[4]، قَالَ: رَثَى لَهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ أَنْ تُوُفِّيَ بِمَكَّةَ[5].

وبالفعل فقد عاش سعد بن أبي وقاص رضي الله عنه عمرًا مديدًا بعد بشارة النبي صلى الله عليه وسلم له وكان سببًا في فتوحات مهمة، إلى أن توفي في المدينة عام (55 هـ).

لقد خاف الصحابة من أن يكون الموت في مكة مانعًا لهم من إتمام هجرتهم، وعاشوا حياتهم عازمين على عدم العودة مرة أخرى إلى وطنهم الذي تركوه، بل والأكثر من هذا أيضًا أننا نعرف أن هناك الكثير من الصحابة لم يبقوا حتى في المدينة المنورة التي هاجروا إليها، وقاموا بهجرات جديدة إلى بلاد مختلفة، فقد تركوا مكان هجرتهم الأولى المقدسة، وهاجروا إلى أماكن أخرى رغبة في نشر الإسلام والجهاد في سبيل الله، وهناك فاضت أرواحهم إلى بارئها.

   ثواب الهجرة

انطلاقًا من الحديث المذكور أعلاه يمكننا بدايةً أن نقول: إن الهجرة التي تحققت من أجل إعلاء كلمة الله وإعلان الاسم النبوي الجليل في كل الأنحاء لتحمل أهمية عظيمة، فقد فُرضت الهجرة على المسلمين في عصر الرسالة الجليلة، وكان يُنظر إليها وكأنها ضرورة من ضرورات الإيمان.. وعلى الرغم من أن الهجرة خرجت عن كونها فرض عين في العصور اللاحقة إلا أنه يمكن القول إنها حافظت على فرضيتها كفرض كفاية؛ ذلك أنه يلزم في كل زمان أن تقومَ زمرةٌ واحدة على الأقل بترك ديارها ووطنها وتهاجر منه كي تبلّغ الإسلام الدين المبين وتمثّله.. ولو أن المسلمين استطاعوا أن يُنظِّموا الهجرة إلى كلّ أرجاء الدنيا حتى اليوم لأصبحوا وسيلة لأن يتعرف الكثير من الناس بعالمنا الثقافي.

لهذا السبب فإن السائرين على الدرب النبوي خاصة ينبغي لهم أن يكونوا جاهزين للهجرة دائمًا، إننا لا نستطيع أن نُسيء الظن بأحد، ولا نستطيع أن نقول: “لماذا لا يُهاجر فلانٌ، لماذا يقف حيث هو؟”، لكن موقف القرآن الكريم والسنة النبوية فيما يتعلق بهذه المسألة واضحٌ وصريحٌ.

إن كل مكان في العالم يشبه بالنسبة لنا أرضًا خصبة صالحة لنثر البذور، لذا ينبغي لنا أن نفعل ما نستطيع ونبحث عن الأماكن المناسبة التي يمكننا أن ننثر فيها الحبوب التي بين أيدينا، علينا أن نُعلي همتنا دائمًا وأن نفكر باستمرار “تُرى هل بقي مكان لم ننثر فيه البذور؟!” علينا أن ننثر البذور حتى في القطبين الجليديين من أجل تحقيق بشارة سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ[6]، فعلينا أن نصلَ بهذه البذور حتى إلى المناطق غير المأهولة بالبشر، فربما تستفيد منها البطاريق والأسماك، ربما لا نعيش لنرى البذور وهي تشق الأرض، وربما نراها وقد تبرعمت ولا ندرك ثمارها، كل ذلك ليس مهمًّا، المهمُّ هو أداؤُنا واجبنا.

وفي الآية الكريمة: ﴿إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللهِ أُولَئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَةَ اللهِ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/218) قد قُدمت الهجرة على الجهاد في سبيل الله (بإزالة الحواجز التي بين الناس وبين الله، وأن تلتقي القلوب بالله تعالى).. ولذلك فإن قيمة الهجرة التي تتم في سبيل الله، سواء أكانت في داخل الوطن أو خارجه، عظيمة عند الله.

إن الهجرة تحفّز الإنسان على الخدمة، ويوجد فيها جانبٌ مُلزم للإنسان عمليًّا، ودائمًا ما يقول المهاجر في نفسه: “لم آتِ إلى هنا عبثًا، لدي غاية مثالية، وقد جئت إلى هنا كي أحققها”، ويركز جهده في الخدمات التي يلزم القيام بها، فإن جاء معلِّمًا سعى إلى أداء مهنته على أفضل وجه، وإن جاء رجلَ أعمال اجتهد في أداء الخدمات المتوقعة منه، والخلاصة أنه يُخضع حياته كلها لمسألة الهجرة، ويصبح مُشجِّعًا لما يجب فعله كمهاجر.

ليس من السهل على المرء أن يترك وطنه ودياره ووالده ووالدته ويهاجر ويقمع شعور الصلة وأحاسيسه ومشاعر الحنين إلى الوطن، بيد أنه يجب ألا ننسى أن ثواب الأعمال الثقيلة على النفس سيكون كبيرًا بقدر مشقتها.. إن السفر إلى مدن مختلفة لأغراض سياحية لفترة قصيرة يمتع النفس. ولكن الهجرة من أجل إعلاء كلمة الله تعالى مع عقد العزم على عدم العودة مرة أخرى صعبٌ للغاية.. إن قدرة الإنسان على ترك عائلته ووطنه والأماكن التي اعتاد عليها دون الاهتمام بمشاعر الشوق التي سيشعر بها، بالرغم مما في نفسه من حب وارتباط بها، أمرٌ يتطلب تضحية كبيرة.. وهكذا فإن المكسب الأخروي لمن يُرغِمُ نفسه -دون رغبةٍ منها- على تقديم مثل هذا النوع من التضحية؛ سيكون كبيرًا ومختلفًا تمامًا.

   هل يمكن ترك ديار الهجرة؟

الأصل في الهجرة هو السفر مع عقد النية على عدم العودة مرة أخرى، وعدم النظر للمسألة كما يُنظر إليها بالمفهوم الإداري في تركيا على أنها أداء مأمورية في منطقة نائية كشرق تركيا مثلًا، وكذلك من الواجب عدم النظر إلى بلاد الهجرة على أنها “منطقة انقطاع وحرمان”، وإحصاء الأيام لترك تلك الديار، فهذا يُعَد إساءة لروح ومعنى الهجرة، فالذين يعيشون بخيال العودة لوطنهم الأم أو الذهاب لبلاد أجمل، لن يتكيفوا مع المكان المتواجدين فيه، ولن يستطيعوا أداء وظائفهم حقّها، وذلك لأن الإنسان الذي يهاجر بمثل هذه المشاعر، لن يحب المكان الذي هاجر إليه ولن يقبله، وبالتالي لن يعود بالنفع على هذا المكان.

أما الذي يحملون أفكارًا من قبيل: “لننتهِ من هذا الفصل بأسرع وقت، ولنذهب بعده إلى المكان الذي نفضل أن نذهب إليه”، فهؤلاء بهذه الملاحظة يكونون قد لوّثوا نياتهم، وحري بالإنسان المهاجر أن يمحوَ من ذهنه منذ البداية مثل هذه الأفكار والملاحظات، ولا يربط المسألة بفترة زمنية محددة.

إن الأمر كما ذكرنا، لكن لكل زمن شروطه الخاصة به ويمكن اتخاذ القرار وفقًا لما تحتاجه الخدمة، فقرارُ البقاء في المكان أو الهجرة مرة أخرى لمكان آخر يجب أن يُتَّخَذَ وفقًا لذلك، فالصحابةُ الكرام رضوان الله عليهم الذين هاجروا إلى المدينة قد انتقل بعضهم إلى ديار أخرى وفقًا لما فرضَتْهُ الظروف حينها، وقد هاجروا لأماكن كثيرة لتحقيق غاية مثلى، هاجر بعضهم إلى الشام والبعض الآخر إلى بغداد والبعض الآخر إلى بلاد مختلفة. وبعد أن قاموا بأداء وظيفتهم في ديار الهجرة تلك تركوها فاتحين أشرعة الهجرة إلى بلاد أخرى.

فمَنْ هاجر إلى بلد ما واكتسب منها خبرات وتجارب قد يتوجّب عليه أن يحمل هذه الخبرات والتجارب لأماكن أخرى، فلذلك على المهاجر أن يضمر في نيته البقاء في ديار الهجرة من جهة، ومن الجهة الأخرى أن يكون دائمًا على أهبة الاستعداد للهجرة لمكان جديد، فإن تحرَّك المرء بنية رضا الله تعالى، وبهدف تحقيق خدمات نافعة، فلا ضير حينها أن يهاجر من مهجرِهِ إلى مهجَرٍ آخر.

ولو أن البعض قالوا له: “إنك في هذه الديار منذ أعوام وأعوام ولقد قدمت هنا خدمات جليلة، ولو أنك عدت إلى بلدك الأم لقدمت هناك خدمات أكبر، وستعود بالنفع الأكبر عليها”، وقام حينها باستشارة من يثق في رأيهم ويعتمد عليهم وأشاروا عليه بنفس الأمر فحينها لن تصبح هجرته ناقصة، وسينال ثواب الهجرة كاملًا غير منقوصٍ بإذن الله.. ولقد استخلفَ الرسول صلى الله عليه وسلم بعض الصحابة في مكة بعد الفتح.. وإن لم يفعل ذلك من أجل إدارة وتنظيم حياة المسلمين الجدد؛ لعادت الفوضى إلى مكة واختل النظام مجددًا.

وفي الواقع فالأساس هو النية، ولقد افتتح الإمام البخاري كتابَه الجامع الصحيح بحديث “إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ“، ولذلك فعند الهجرة لا بد أن تكون النية هي نَيْلُ رضا الله تعالى، ومن بعدها إعلاء كلمة الله، وتتويج ذلك بالمجاهدة والتمثيل، وقد يتوجب على الإنسان حتى وإن خرج بنية البقاء في ديار الهجرة وخدمة أبناء تلك الديار، أن يتحرّك وفقًا لتغير الأوضاع والظروف، وقد يستنتجُ مع رفاقِه في طريق الخدمة أنّ انتقاله لمكان هجرة جديد سيكون ذا فائدة أعظم، وعليه حينها أن يكون مثل سادتنا الصحابة رضي الله عنهم بأن يتوجه أينما كانت خدمته أعلى وأكبر نفعًا، فيحمل قيمه وينقلها إلى القلوب المحرومة، ويضاعف هجرته.

نعم، إن النية في غاية الأهمية، فأحيانًا قد يحصل الإنسان على ثواب الهجرة دون أن يهاجر، على سبيل المثال قد يرغب الإنسان من صميم قلبه أن يهاجر لينقل ما حصَّله من خبرات وتجارب إلى أماكن أخرى بقصد الإفادة، ولكن الأشخاص الذين يعملون معه قد يرون أنه لو هاجر فلن يستطيع أحد أن يملأ مكانه، وبالتالي سيترك فراغًا كبيرًا، وأن وجودَه في مكانه الحالي هو أمرٌ ضروري، ويحاولون إقناعه بالبقاء.. ففي هذا الوضع نستطيع أن نقول أن هذا الإنسان وبمشيئة الله سينال ثواب نيته، فكما أن الهجرة ضرورية عندما تقتضي الحاجة إليها، فإن البقاء أيضًا ضروري بنفس القدر عندما تقتضي الحاجة إليه.. وحيثما ظلت نية الهجرة حاضرة في قلب الإنسان فإنه بإذن الله تعالى سينال ثواب الهجرة.

ومن جهة أخرى، قد يكون البقاء في مكان ما لفترة طويلة سببًا في ذبولِ الإنسان وفقدِه لحيويّته ونشاطه، وحينها قد يفقد القدرة على التعبير عن المعنى الواجب التعبير عنه في هذا المكان.. وقد يتسبب هذا القصور في مجموعة مختلفة من المشكلات، ولذلك في مثل هذه الحالة يكون من الأفضل عودة الشخص إلى موطنه الأم أو الانتقال إلى مكان جديد أو نطاق عمل مختلف داخل ساحة الخدمة.

ولو أنني كنت شخصًا يؤخذ بملاحظاته وفي يده الإمكانيات، لما كنت سأترك الأفراد في أماكنهم لفترات طويلة، ولكنت غيرت أماكن الجميع بعد فترة محددة، ولكنت حاولت تطوير النظام ووضعت المعايير، ووفقًا لها يتمّ تقييم أداء الأشخاص، ولو أنني رأيتُ شخصًا يفقد حيويته ونشاطه لكنت مباشرة وجَّهْتُهُ إلى عملٍ آخر يكون أفيد فيه.

وإن كان الأمر لا ينطبق على الجميع ولكن أغلب البشر الذين يبقون في نفس المكان لفترات طويلة، يفقدون عشقهم ونشاطهم، وتتكون لديهم حالة من الأنس والألفة، وقد يتعثرون في بعض الملذات الدنيوية، بل إن حالهم يماثل الماء الراكد الآسن، ويصبح وجهه قديمًا في نظر الآخرين، وبسبب الاعتياد أكثر من اللازم مع من حوله فقد يؤدي هذا لبعض إخفاقات فاضحة ويفقد على إثرها قيمته لديهم، وقد يظهرون له سأمهم منه، فلا يستطيع تقديم أنشطة وفاعليات جادة، ولذلك فإذا أراد الإنسان تجديد عشقه ونشاطه للعمل، وحتى لا يكرّر أخطاءه فعليه أن يحمل تجاربه وينتقل إلى مكان جديد، وهذا يُعَدُّ تعبيرًا عن المعقولية في الخدمة.

وعلى كل شخص ألا يعتقد ويرى نفسه إذا ذهب إلى مكان ما أنه حجرُ أساس لا يمكن المساس فيه أو العيش بدونه، بل على الجميع أن ينظروا إلى الأماكن المتواجدين فيها على أنهم أمناء عليها، وأن يركزوا جهدهم في الخدمات التي يجب تقديمها لهذا المكان، وإن بدا مكان جديد للخدمة فعليه أن ينهض وينطلق ليداوم خدمته هناك، ولأن إنسان الخدمة لا يتقاعد فهو حتى نهاية حياته ينتقل مسارعًا من مكان إلى مكان ومن مهجرٍ إلى مهجَر، ومودِعًا ما اكتسبه من تجارب وخبرات لدى الأجيال اللاحقة.

والأمر المهم هو تجهيز الإمكانات التي تتيح للأشخاص فرصة استخدام إرادتهم إلى أقصى حدودها، وإظهار جهدٍ وجدٍّ لتأمين استخدام قابلياتهم واستعداداتهم أفضل استخدام وأنفعه، وتُعَدّ هذه هي أهم وصفةٍ لمواجهة الذبول والركود.

[1] سعد بن خولة (ت: 7 هـ): صحابي جليل من السابقين إلى الإسلام، هاجر إلى الحبشة ثم إلى يثرب، وشهد غزوات بدر وأحد والخندق وصلح الحديبية مع النبي محمد صلى الله عليه وسلم، ثم عاد إلى مكة، فمات بها قبل الفتح سنة 7 هـ، وقد أسى النبيُّ وحزنَ على وفاته لما زار سعد بن أبي وقاص في مرضه الذي أصابه عام الفتح حيث قال: “اللَّهُمَّ أَمْضِ لِأَصْحَابِي هِجْرَتَهُمْ وَلَا تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ، لَكِنِ الْبَائِسُ سَعْدُ بْنُ خَوْلَةَ“. (صحيح مسلم، الهبات، 8)

[2] صحيح البخاري، الجنائز، 35؛ صحيح مسلم، الهبات، 5. (متفق عليه)

[3] صحيح مسلم، الهبات، 8.

[4] يقصد بقوله: “لكن البائس سعد بن خولة” البائس هو الذي عليه أثر البؤس وهو الفقر والقلة، و”رثى له رسول الله صلى الله عليه وسلم من أن توفي بمكة”؛ قال العلماء: هذا من كلام الراوي وليس هو من كلام النبي صلى الله عليه وسلم، بل انتهى كلامه صلى الله عليه وسلم بقوله “لكن البائس سعد بن خولة“، فقال الرواة تفسيرًا لمعنى هذا الكلام إنه يرثيه النبي صلى الله عليه وسلم ويتوجع له ويرق عليه لكونه مات بمكة، وقيل سببُ بؤسه سقوطُ هجرته لرجوعه عنها مختارًا وموته بها، وقيل: سببُ بؤسهِ موتُه بمكة على أي حال كان وإن لم يكن باختياره لما فاته من الأجر والثواب الكامل بالموت في دار هجرته والغربة عن وطنه الذي هجره لله تعالى. (شرح صحيح مسلم: محمد فؤاد عبد الباقي، الهبات، 5)

[5] صحيح مسلم، الهبات، 5.

[6] مسند الإمام أحمد، 28/155.

Kırık Testi: HİCRET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’de vefat eden Sa’d İbn Havle’nin durumuna üzülmesi ve اللَّهُمَّ أَمْضِ لِأَصْحَابِي هِجْرَتَهُمْ، وَلاَ تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ “Allah’ım ashabımın hicretini tamamla ve onları gerisin geriye döndürme!” (Buharî, cenâiz 35) diye dua etmesi, günümüzün adanmış ruhlarına ne gibi mesajlar vermektedir?

   Cevap: Mutlak zikir kemaline masruf olduğu için, hicret denildiğinde ilk olarak Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın Mekke’den Medine’ye hicreti anlaşılır. Efendimiz’den sonraki zamanlarda daha sıkıntılı, daha zor, daha çalımlı hicretler olmuş olabilir. Fakat bunların hiçbirisi fazilet ve kemal açısından Allah Resûlü’nün hicretine yetişemez. Bu yönüyle de ona nispeten zıllî birer hicret sayılırlar. Çünkü hicretin kıymet ve değeri, hem muhacirin kamet-i kıymetiyle, hem de hicret diyarında eda edilen vazifelerle doğru orantılıdır.

Bilindiği üzere Asr-ı Saadet’teki hicret kahramanlarının başında Hazreti Muhacir-i A’zam (sallallâhu aleyhi ve sellem) vardı. Onların hicretiyle birlikte Medine-i Münevvere bir medeniyet merkezi hâline gelmişti. Kısa zaman içerisinde Medine’de siyasi bir birlik oluşturmuş, sonra da kendi ölçü ve değerleri içerisinde cihanla hesaplaşmışlardı. Bu hesaplaşmayı günümüzün kaba saba, kin ve düşmanlık dolu hesaplaşmalarıyla karıştırmamak gerekir. Bilâkis bu hesaplaşma, insanî disiplinlere bağlı olarak gerçekleştirilmişti. Medine-i Münevvere, dünyanın dört bir yanına yayılan İslâm mesajının anilmerkez hareket noktasını teşkil etmişti. Küçük daireler hâlinde başlayan hareketlilik, zamanla dünyanın dört bir yanına dağılmıştı.

Soruda zikredilen hâdise Veda Haccı esnasında gerçekleşmiştir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağır bir hastalığa yakalanan Sa’d İbn-i Ebî Vakkas’ı ziyarete gider. Hazreti Sa’d, Mekke’de vefat edeceğini düşündüğü için üzgündür. Zira orayı Allah için terk etmiş ve Medine’ye hicret etmiştir. Bu yüzden Allah Resûlü’ne şöyle der: “(Siz Medine’ye döneceksiniz de) ben dostlarımdan geriye mi kalacağım?” Efendimiz ise ilk olarak, Mekke’de kalsa bile, salih ameller işlediği takdirde, bununla derecesinin artacağını, mertebesinin yükseleceğini belirtir. Ardından da onun uzun zaman yaşayacağını, çok yararlılıklar göstereceğini müjdeler.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha sonra, “Allah’ım ashabımın hicretini tamamla ve onları gerisin geriye döndürme!” diye dua eder ve o sırada hasta olan bir başka Sa’d’ın, Sa’d İbn-i Havle’nin, -Cenab-ı Hakk’ın bildirmesiyle- Mekke’de öleceğini bildiği için üzüntüsünü dile getirir. Nitekim öyle de olur, Sa’d İbn-i Havle tekrar Medine’ye dönemeden Mekke’de vefat eder. Sa’d İbn-i Ebî Vakkas ise bişaret-i nebeviyede olduğu gibi bu hastalığından sonra uzun yıllar yaşar, çok önemli fetihlere vesile olur ve h. 55 yılında Medine’de vefat eder.

Sahabe-i kiram, Mekke’de ölmenin hicretlerinin tamama ermesine mani olacağından korkmuş ve terk ettikleri yurtlarına bir daha dönmeme azmi içinde bir hayat yaşamıştır. Hatta bunun da ötesinde, pek çok sahabenin, hicret ettikleri Medine-i Münevvere’de de kalmayıp, farklı beldelere yeni hicretler gerçekleştirdiklerini de biliyoruz. Bunlar ilk mukaddes hicret mahallerini, İslâm’ı neşredebilme, Allah yolunda mücadele verebilme adına terk ederek başka yerlere göç etmiş ve ruhlarının ufkuna oralardan yürümüşlerdir.

   Hicretin Sevabı

Yukarıdaki hadisten hareketle öncelikle şunu söyleyebiliriz: İ’lâ-i kelimetullah için, nâm-ı celîl-i Nebevî’nin şehbal açması için yapılan hicret çok önemlidir. Devr-i risalet penahide Müslümanlara hicret etmek farzdı. Hicret, âdeta imanın bir gereği gibi telakki ediliyordu. Daha sonraki dönemlerde hicret farz-ı ayn olmaktan çıksa da, farz-ı kifaye olarak farziyetini korumuştur denebilir. Zira her zaman için, dünyanın farklı coğrafyalarında din-i mübin-i İslâm’ı tebliğ ve temsil etme adına en azından bir zümrenin yerini yurdunu arkada bırakarak hicret etmesi gerekebilir. Şayet bugüne kadar Müslümanlar dolu dizgin dünyanın dört bir yanına hicretler tertip edebilselerdi, nice insanın kültür dünyamızla tanışmasına vesile olurlardı.

Bu sebeple özellikle peygamber yolunun yolcuları, her zaman hicrete açık durmalıdırlar. Biz, kimse hakkında suizan edemeyiz. “Falan kişi niye hicret etmiyor, neden durduğu yerde duruyor?” diyemeyiz. Fakat Kur’ân ve Sünnet’in konuyla ilgili yaklaşımı ortadadır.

Bize göre dünyanın her yeri tohum ekmeye müsait verimli arazi gibidir. Bu yüzden oturup kalkıp elimizdeki tohumları saçabileceğimiz müsait zeminler aramalıyız. Sürekli himmetimizi yüksek tutup, “Acaba tohum saçmadığımız bir yer kaldı mı?” düşüncesiyle oturup kalkmalıyız. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned 28/155) müjdesini gerçekleştirme adına buzullara bile tohum saçmalıyız. Oralarda insan yoksa penguenler, alabalıklar istifade eder. Attığımız tohumlar bizim dönemimizde rüşeyme dönüşmeyebilir, fidan olmayabilir, yaptıklarımızın neticesini göremeyebiliriz. Bu, çok da önemli değildir. Önemli olan, bizim vazifemizi yerine getirmiş olmamızdır.

Bir âyet-i kerimede şöyle buyruluyor: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللهِ أُولَئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَةَ اللهِ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ “İman edip (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve mücahede edenler, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Bakara sûresi, 2/218) Burada hicret etme, Allah yolunda mücahede etmenin (insanların Allah’la aralarındaki engelleri bertaraf ederek gönüllerin Allah’la buluşmasını sağlamanın) önünde zikredilmiştir. Dolayısıyla ister yurt içinde, isterse yurt dışında bir yere yapılmış olsun, Allah yolunda gerçekleştirilen bir hicretin, Allah katında kıymeti büyüktür.

Hicret, insanı hizmet etmeye motive eder. İnsan için âdeta bağlayıcı bir yönü vardır. Muhacir, kendi kendine hep, “Ben buraya boşuna gelmedim. Benim bir gaye-i hayalim var. Onu gerçekleştirmek için buraya geldim.” der, yapması gerekli olan hizmetlere odaklanır. Eğer muallim olarak geldiyse, en güzel şekilde mesleğini icra etmeye çalışır. Bir iş adamı olarak geldiyse, kendisinden beklenilen hizmetleri deruhte eder. Kısacası hicret mülahazası onun bütün hayatını kontrol altına alır. Muhacir olarak ne yapması gerekiyorsa onu yapmaya teşvikçi olur.

Bir insanın yurdunu yuvasını, anasını babasını arkada bırakıp, daussıla duygusunu ve nostaljilerini bastırıp hicret etmesi hiç de kolay değildir. Fakat unutmamak gerekir ki nefse ağır gelen amellerin sevabı da zorluğu nispetinde fazla olur. Kısa süreliğine turistik maksatlarla farklı beldelere seyahat etmek nefsin hoşuna gider. Fakat i’lâ-i kelimetullah düşüncesiyle bir daha dönmemek üzere hicret etmek çok zordur. İnsanın, içindeki sevgiye ve bağlılıklara rağmen, hissedeceği özleme takılmadan ailesini, vatanını, alıştığı mekânları terk edebilmesi büyük fedakârlık ister. İşte içinden gelmediği hâlde böyle bir fedakârlık ortaya koyabilen kimsenin uhrevi kazancı da çok farklı olacaktır.

   Hicret yurdu terk edilebilir mi?

Hicrette asıl olan, geri dönmeme niyetiyle yola çıkmaktır. Türkiye’deki memur anlayışıyla meseleye “doğu hizmeti” nazarıyla bakma, hicret edilen yeri “mahrumiyet bölgesi” görme, bir an önce geri dönmek için gün sayma, hicret ruhunu, manasını örseler. Sürekli vatanlarına, eski yuvalarına dönme veya daha güzel yerlere gitme hayaliyle yaşayanlar, bulundukları yerlere gerektiği şekilde adapte olamaz, vazifelerini hakkıyla yerine getiremezler. Zira bu tür duygu ve düşüncelerle hicret eden bir insan, hicret ettiği yeri sevemez, kabullenemez, dolayısıyla orada verimli de olamaz.

Ayrıca “Bir an evvel bu faslı kapasak da gitmemiz gerekli olan yere gitsek” mülahazası taşıyanlar, niyetlerini de kirletmiş olurlar.  Bu yüzden, hicret eden bir insan en başta bu tür mülahazaları zihninden söküp atmalı ve meseleyi zamana, yıllara bağlamamalıdır.

Bu böyledir fakat her zaman, içinde bulunulan şartlara ve yeni hizmet zeminlerine göre durum belirlemesi yapmak mümkündür. Gidilen yerde kalma veya başka bir yere hicret etme kararı da buna göre verilmelidir. Nitekim Medine’ye hicret eden sahabeden de ortaya çıkan ihtiyaçlara göre farklı beldelere gidenler olmuştur. Onlar daha yüksek bir gayeyi gerçekleştirmek için başka yerlere hicret etmişlerdir. Kimisi Şam’a gidip yerleşmiş, kimisi Bağdat’a kimisi de bir başka şehre. Gittikleri yerde vazifelerini ifa ettikten sonra bu sefer kalkıp başka yerlere gitmişler, yeni yeni hicretlere yelken açmışlardır.

Herhangi bir beldeye hicret edip orada belirli bir tecrübe kazanan kimsenin, bazen bu tecrübesini başka yerlere taşıması gerekebilir. Dolayısıyla muhacir, bir yandan gittiği yerde kalma niyetiyle yola çıkmalı, diğer yandan da yeni hicretlere hazır olmalıdır. Maksat rıza-i ilahi olduktan ve daha rantabl hizmet etme düşüncesiyle hareket edildikten sonra, kişinin hicret ettiği yerden başka yerlere gitmesinde bir mahzur yoktur.

Hatta birileri ona, “Sen bunca zamandır burada kaldın ve çok güzel hizmetler yaptın. Fakat ülkene geri dönersen orada daha büyük hizmetler yapacaksın. Orada ortaya koyacağın performansın geriye dönüşü daha büyük olacak.” diyebilir. Eğer insan, itimat ettiği kimselerle istişare yapar ve onlar da kendisini bu şekilde yönlendirirse, bununla da hicreti yarım kalmış olmaz. Allah’ın izniyle yaptığı hicretin sevabını tastamam alır. Muhtemelen Peygamber Efendimiz de, Mekke’nin fethinden sonra bazı sahabileri Mekke’de bırakmıştı. Yeni Müslüman olanları sevk ve idare edecek birileri olmasaydı, orada asayiş ve nizam temin edilemezdi.

Evet, asıl mesele niyettir. Buhari’nin ilk hadis olarak Sahih’ine aldığı nebevî kelamda ifade edildiği üzere, ameller niyetlere göredir. Bu sebeple, hicret ederken Allah’ı hoşnut etme niyetiyle yola çıkma, arkasından da i’lâ-i kelimetullah, mücahede ve temsille onu taçlandırma çok önemlidir. İnsan, gittiği yere, orada kalma ve oranın insanlarına hizmet etme niyetiyle gitse bile, daha sonra ortaya çıkan yeni durumlara göre hareket etmesi gerekebilir. Kendisi ve hizmet arkadaşları, onun artık başka bir yerde hizmet etmesinin daha faydalı olacağını düşünebilirler. O da tıpkı sahabe efendilerimiz gibi kendisi için nerede daha güzel hizmet etme, sahip olduğu değerleri muhtaç gönüllere ulaştırma imkânı varsa oraya gider, hicretini ikiye katlar.

Evet, niyet çok önemlidir. Bazen hicret etmeden de hicret sevabı alınabilir. Mesela bir kişi, edindiği tecrübeleri ve kazandığı müktesebatı başka yerlerde değerlendirebilme adına hicret etmeyi gönülden ister. Fakat beraber çalıştığı insanlar, onun bıraktığı boşluğu dolduracak başka birisi bulunmadığını, yerinde durmasının daha zaruri olduğunu düşünür ve onu kalmaya ikna ederler. Bu durumda bu kimse inşaallah niyetinin sevabını alır. Zira ihtiyaç zuhur ettiği durumlarda hicret etmek önemli olduğu gibi, kalınması gerektiği durumlarda kalmak da önemlidir. Kişi niyetiyle hicrete açık durduğu ve onu arzuladığı sürece -Allah’ın izniyle- hicret etmiş gibi sevap kazanacaktır.

Diğer yandan, uzun süre bir yerde kalmak, insanların renk atmalarına, solmalarına ve kıvam kaybetmelerine sebep olabilir. Bulundukları yerde ifade etmeleri gerekli olan manayı artık ifade edemez hale gelebilirler. Üstüne üstlük kıvam eksikliklerinden dolayı bir kısım problemlere de sebebiyet verebilirler. İşte bu tür durumlarda bir başka yere gitmeleri, vatanlarına dönmeleri veya yeni yerlerde, yeni hizmet alanlarında istihdam edilmeleri daha faydalı olabilir.

Şayet bu konuda mülâhazaları dikkate alınan ve elinde imkânları bulunan biri olsaydım, insanları uzun süre bir yerde tutmazdım. Belirli bir süreden sonra herkesin yerini değiştirirdim. Bir kısım sistemler geliştirir, kriterler vaz eder ve insanların ortaya koyduğu performansı bu kriterlere göre değerlendirmeye çalışırdım. Birisinin yerinde saymaya veya renk atmaya başladığını fark ettiğim anda, onu daha faydalı olacağı başka bir işe yönlendirirdim.

Herkes için geçerli olmasa bile bir yerde uzun süre kalan çoğu insan, bir süre sonra ülfet ve ünsiyete kapılabilir. Aşk u heyecanını kaybedebilir. Dünyalık bir kısım zevklere takılabilir. Hatta paslanmaya veya kokuşmaya başlayabilir. Başkalarına bakan yönüyle de yüzü eskimiş, çevresindekilerle fazla senli benli olmuş, acemi olarak geldiği yerde bir kısım falsolar yapmış ve kredi kaybetmiş olabilir. Çevresindekilerde ona karşı bıkkınlık oluşmuş olabilir. Bu yüzden de ciddi bir aktivite ortaya koyamaz. İşte bir insanın yeniden aşk u heyecanını tazelemesi, bir yerde elde ettiği tecrübeleri bir başka yere taşıması ve aynı hataları bir daha yapmaması için yer değiştirmesi, hizmette makuliyetin bir ifadesidir.

Hiç kimse gittiği yerde kendisini -affınıza sığınarak söylüyorum- sökülüp atılması mümkün olmayan yerli bir kaya gibi zannetmemelidir. Herkes bulunduğu yerde bir emanetçi gibi durmalı, yapması gereken hizmetlere odaklanmalıdır. Başka bir yerde hizmet etme imkânı doğunca da kalkıp oraya gitmeli ve hizmetlerini orada devam ettirmelidir. Bir hizmet insanı için emeklilik söz konusu olmayacağına göre o, hayatının sonuna kadar oradan oraya koşturup durmalı, edindiği tecrübelerini arkadan gelen nesillere emanet etmelidir.

Önemli olan, insanların iradelerini son sınırına kadar kullanacakları şekilde onlara imkan hazırlamaktır. Herkesin istidat ve kabiliyetlerini rantabl bir şekilde kullanabilmesini, ölesiye gayret etmesini sağlamaktır. Kokuşmaya ve renk atmaya karşı en önemli reçete budur.

***

Not: Bu yazı 16 Ocak 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ابتلاءات القضايا الكبرى

Herkul | | العربية

   سؤال: عندما ننظر إلى التاريخ نرى أنه حين ظهرت القضايا الكبرى على الساحة تعذّر على الجميع إدراك قيمتها بالقدر اللازم، وتعذّر فهمُ ممثليها بالقدر الكافي.. فما أسباب ذلك؟

   الجواب: لا يمكننا التعميم في هذا الأمر إلا أن مصير الكثيرين كان هكذا بالفعل.. لقد تعذّر التعرف عليهم خلال الفترة التي عاشوها، حتى إن من نشؤوا معهم في البيئة نفسها، وتحلّقوا معهم على ذات المائدة عانوا من حجابٍ نشأ عن شدّة قربهم منهم، وأُصيبوا بمرض العجز عن رؤية ما هو قريب.. ومن المؤسف أن الكثيرين منهم لم يستطيعوا التعافي من هذا المرض، وفي حياة الرسل والأنبياء وكذلك في حياة أتباعهم المخلصين العديدُ من الأمثلة على هذا.. بالطبع ليسوا كلهم بنفس المستوى، فهناك فوارق نسبية؛ فبينما كان هذا الوضع بشكلٍ بسيط نسبيًّا لدى بعضهم، تُرك البعض الآخر منهم للوحدة حيث جُرِّدوا من المجتمع الذي يعيشون فيه بأكمله.

فبالنظر إلى حياة مفخرة الإنسانية وخاتم سلسلة النبوة صلى الله عليه وسلم نرى كيف عُزل وأُقصيَ لا سيما في السنوات الأولى من البعثة؛ فكانت نظرة مشركي مكة إليه صلى الله عليه وسلم لسنوات عديدة على أنه “يتيم أبي طالب”، وكانت نظرتهم إليه المبنية على أنه الطفل أو الشاب الذي شاركوه الشوارع والجادات نفسها؛ تمنعهم من رؤية الحقيقة.. فلم يتمكنوا من رؤيتها رغم قربهم منها.

   المنافسة بين الأقران

من جانب آخر هناك شعور المنافسة بين الأقران، ينبغي للإنسان أن يكون كاملًا كي يتمكن من تقبل مميزات وفضائل أقرانه، لقد كان العلماء من السلف الصالح إذا درّسَ أحدهم طلّابه كتبًا معينة، ووصل معهم إلى نقطة محددة من التربية والتعليم يقول لهم: “يا أولادي! لم يبق شيء آخر تأخذونه مني، هناك شيخٌ في مكان كذا، عليكم أن تلتحقوا بدروسه من الآن فصاعدًا”.. إن مثل هذا التصرّف مهمٌّ للغاية من أجل دحر شعور التنافس، وقطع الطريق أمام شعور التناطح أو عدم إفساح المجال للحسد، بالإضافة إلى أن هذا يؤدّي إلى أن تترسخ وتستقر أخلاق العلم بين العلماء.

لقد طُبق مثل هذا النوع من الممارسات في التكايا والزوايا أيضًا، والتي هي أماكن الترقي إلى مستوى حياة القلب والروح، ولنفترض أن سائرًا إلى الحق دخل في هذا الطريق ووصل إلى مقام “السير إلى الله” على يد شيخه، فإن كان الشيخ لا يستطيع أن يرقى بمُرِيدِه إلى مقامات “السير في الله” و”السير مع الله” أو “السير عن الله”، ويستحيل عليه أن يُريه هذه الآفاق، ولا يقدر على توفير الزاد والمؤونة اللازمة له في هذا الطريق قال له بكل سهولة: “بُنيَّ! إنني لا أستطيع أن أحملك إلى أبعد من ذلك، هناك مرشد كامل في مكان كذا، اذهبْ إليه وتَتلْمَذْ على يديه”.

إن مثل هذه التصرفات المنصفة والنابضة بالحق ستمنع تلك المشاعر السلبية المذكورة آنفًا.

   أولئك العظام الذين تعذرت معرفتهم في زمانهم

من الصعب بالنسبة للناس أن يستطيعوا التصرف بعدلٍ وإنصاف، ولا سيما إزاء أشخاص مختلفي المشارب والمسالك؛ فأحاسيس الغيرة بين هؤلاء الأشخاص يمكن أن تظهر أكثر، فقد يشعرون بالانزعاج ممن هم أكبر وأعظم منهم، وقد وقعت مثل هذه الأحداث بشكل متكرّر في التاريخ.

فعلى سبيل المثال يمكن القول إن الإمام الغزالي لم يتسنَّ له أن يُعرف في عصره هو بما يليق بقدره وقيمته، حتى إن البعض اعتبروه مبتدعًا، وتعرّض لنقد العديد من معاصريه.

عندما نرجع إلى الوراء وننظر إذ بنا نسمي الإمام الرباني بـ”مجدد الألف الثاني”، إلا أنه هو الآخر لم يُعرف بالقدر الكافي في زمانه هو، حتى إنه أُلقي في السجن، وتعرض لكل أنواع الصعاب، ولا يمكن القول إنّ “شاه ولي الله الدهلوي”، ومولانا “خالد البغدادي” وهناك الكثيرين غيرهم قد قُدروا حق قدرهم في الفترة التي عاشوا فيها.

إننا اليوم نقرأ مؤلفات الدكتور “محمد إقبال”، مثل: أسرار الذات، ورموز نفي الذات، ورسالة المشرق، وجاويد نامه.. ولا يمكننا أن نمنع أنفسنا من قول: “ليت هذه الأفكار العميقة عُرفت في زمانها، لو أن ذلك قد حصل لجاء صداها مهمًّا للغاية في بلاد الهند، ولكانت تعني أشياء مختلفة جدًّا”.. المؤسف أن المجتمعات تعجز عن التصرّف بشكل منصف بالقدر الكافي إزاء الرسل والأنبياء الذين ظهروا من بينهم، وكذلك العديد غيرهم من الذوات والأفكار العظيمة أيضًا.

وعندما ننتقل إلى يومنا هذا يتعذر القول كذلك إن الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي كان معروفًا من قبل معاصريه، فكم عالمًا من العلماء المشاهير وقف إلى جانبه وسانده؟ لم يبرز من بين علماء الإلهيات ولو حتى بضعة أشخاص يدافعون عنه، ولو أن المتخرجين في المؤسسات التعليمية آنذاك مثل الجامعة أو مدرسة الوعظ التي خرّجت علماء ذلك العصر ساندوا هذا الإنسان ودعموه؛ لكان تأثير الخدمات التي أنجزها أكثر وأعظم؛ فمثلُ هؤلاء الأشخاص يُصبحون قادة الرأي في المجتمع، وترقُبُهم الأمة، وتحترم ما يقولونه.. ولو أنهم أيقظوا الضمير العام لخزينة الكنوز التي قدمها بديع الزمان لكانوا سببًا في تطورات عملاقة، ولتدفق في دفاتر حسناتهم الثوابُ الناتج عن الخدمات التي سينجزها الخَلَفُ انطلاقًا من هذه الأعمال.

إننا بينما نقول هذا ينبغي ألا ننسى مَنْ ساندوا هذا الإنسان مثلما فعل الحواريون، واستماتوا في دعمه واعتبروا السجون وكأنها من رياض الجنان، إنهم حقًّا أناسٌ لا يمكن تعويضهم وملء فراغهم، غير أن عددهم لم يكن كبيرًا، إن عددهم لا يتجاوز أصابع اليد.

وهنا يمكننا أن نسأل أنفسنا السؤال التالي: على الرغم من مرور أكثر من نصف قرن منذ ذلك الحين، هل تمكنا من التعرف بحق على هذا الشخص والبنية الفكرية التي قدمها؟! من يدري، ربما سيكون من نصيب الأجيال القادمة أن تعرفه وتفهمه بالوجه الذي يليق به.. إن من أقاموا خيامهم في الأماكن التي أشار إليها، ومن واصلوا حياتهم في فلك القضية التي وضع أساسها سوف يتعرّفون على هذا الإنسان بخدماته وأعماله النفيسة التي خلّفها، وإنني لآمل أن يتمّ على يد هذا الجيل المشرق القادم إنجازُ المهمة التي ينتظرها هذا الشخص.

وهذا يعني أن مصير الكثير من القضايا والأفكار العظيمة وكذلك ممثليها كان عدم الاعتراف بها من قِبل معاصريها، فإن بعضها لم يُعرف تمامًا، والبعض الآخر قد عُرف ولكن ليس بالقدر اللازم.

كذلك لا يمكن القول إن المسيح عليه السلام لاقى حسن القبول بالقدر الكافي في فترة حياته، فعندما اقتُحم منـزله عنوةً عليه السلام كما تُقتحم أوكار قطّاع الطرق؛ لم يخرج أمام هذه الحشود عشرةٌ من أصحاب المروءة فيفتحون أذرعهم كما المقصّ ويدافعون عنه قائلين: “توقفوا، هذا طريق مسدود!”.. فبعدَ أن رحل من بينهم فحسب؛ بدأ الناس يقدّرون قيمته ويركضون من خلفه في حشود كبيرة، وكان لا بد من أن تمر عدة مئات من السنين حتى يتم الاعتراف بدينه رسميًّا من قبل الدول، إلا أنه قد أُفسد في هذه المرّة لونُ ونسقُ هذه الرسالة التي جاء بها؛ وفي حين اجتُزئَت منها بعض الأشياء وحُذِفت، أُدخلت فيها كذلك بعض العناصر الأجنبية التي تنتمي إلى الوثنية الرومانية.

إن مَنْ يتجول بين صفحات التاريخ بخياله ربما يقع في تساؤلات مختلفة إزاء مثل هذه النماذج من الغدر والخيانة، وربما يقول “لماذا لم يُقدَّر فلانٌ حقَّ قدره؟”، أو “لماذا لم يتمكن الأشخاص المحيطون بفلان، والذين يأخذون مكانهم في الصف الأول إلى جواره من أداء واجباتهم الواقعة على عاتقهم؟”، إن تحمل هذه المسؤولية التاريخية ودعمها لم يكن مُيسَّرًا للجميع.

   الارتباط العقلي والمنطقي

هناك نقطة مهمّة بخصوص هذا الموضوع يُستَحْسَنُ الوقوف عندها، ألا وهي أن بعض العلماء الكبار كان لهم محبُّون بالآلاف والملايين، وبالطبع فإن مثل هذا الارتباط لا يُستهان به، فرابطة المحبة والرابطة العاطفية لها قيمتُها، ولكن المهم في الأساس هو عدم ترك هذه الرابطة في مستواها العاطفي بل رفعها إلى مستوى العقل والمنطق.. وبلفظ آخر فيجب ملءُ فراغات الرابطة العاطفية وإحكام وتقوية تلك الرابطة بالعقل والمنطق، وحينما يحدث ذلك ستكون رابطة العلاقة والمحبة دائمة.

ودعونا نحاول فهمَ المسألة من خلال مثال آخر، مثلًا نحن مطالَبون بحب الله عز وجل، ونحن نعبر عن هذا الحب من خلال وسائل متنوعة، ولكن الأمر المهم هنا هو معرفة الأسماء الحسنى والصفات السبحانية للذات الإلهية وتجلياتها في عالم الوجود والتعريف بها، والعلماءُ الكبارُ من أمثال الإمام بديع الزمان سعيد النورسي والإمام الرباني والإمام ابن عربي حاولوا القيام بهذه المهمة كلٌّ بحسب أفقه وزاوية مشاعره، وذلك لأن العلاقة والمحبة المتولدة من المعرفة المبدئية، قد لا تكون كافية بالنسبة لمرحلة انفتاح الأفق والمراحل التي تليها، ولذلك فيجب ملء هذا الفراغ الحاصل وبهذا الشكل يتم تقوية العلاقة والارتباط الشعوري بالمنطق والمحاكمة العقلية، والإنسان الذي يقوم بهذا يعرف أسباب المحبة، ويستطيع أن يقول: “إنني أحب فلانًا لهذه الأسباب..”، وكلّما مرَّ يومٌ يتفكّر في الأسباب الداعية لحبّه فيقوي هذه الرابطة وينطلق معرّفًا بها بصوتٍ جهوري.

ونفس الأمر ينطبق على سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، فالصحابةُ هم أولئك الذين عايشوه صلى الله عليه وسلم، وعرفوه عبر معاني رسالته التي حملها، فأحبوه وأوقفوا أعمارهم في سبيله صلى الله عليه وسلم، وواجهوا الصعاب بصدورهم، وثبتت أقدامهم، وقويت جذورهم الفكرية والعاطفية لدرجة أنهم أمام الحوادث العُظمى لم يهتزوا ولو هزة صغيرة.. أما أولئك الذين اكتفوا منه صلى الله عليه وسلّم بعلاقة عاطفية شعورية، ولم يدركوا رسالته حقَّ الإدراك فهؤلاء الذين سقطوا في حوادث الردّة.

والأمر المهم هنا، هو أن نجعل العلاقة التي تربطنا بالعلماء الكبار علاقة مؤسسة على أرضية قوية، وإلا فالعلاقة الشعورية العاطفية الفارغة من الداخل لن تصمد طويلًا، وإذا عرفنا هؤلاء العلماء من خلال أفكارهم وكتبهم وآفاقهم العالية، فستكون العلاقة التي تربطنا بهم علاقة دائمة، فالارتباط الدائر في فلك العقل والمنطق لن يقلل من محبتهم بل سيزيدها.

وكما يُرى فإننا لا يمكننا أن نجعل الذين يُحبُّون الرسولَ صلى الله عليه وسلم ومَن بعده من كبار العلماء على نفس الدرجة، فبعض منهم يرتبط ابتغاء إلحاق النسبة به ويتصرف بأنانية الجماعة، وبعض آخر يتخذ موقفًا ابتغاء منفعة يريد تحصيلها، والبعض الآخر يتحرّك وفقًا لسيكولوجية الجماهير، بمعنى يتحرك حسبما يتحرك الناس حوله، لكن هناك بعضٌ آخر يتدارسون كتب هذا الشخص ومؤلفاته، ويحاولون التعمق في الأفكار الواردة بها فيضعونها تحت منظار المنطق والمحاكمة العقلية، أما كلماته وأفعاله فيستقبلونها بقلب واسع ووجدان رحب فيشعرون بها ويدركونها تمامًا، وكل هذا يدعم ثقتهم ويقوي ارتباطهم.

   خدعة شيطانية

قسمٌ آخر من المسألة أنه لم يكن للأنبياء الكرام عليهم السلام ولا كبار العلماء من الدعاة أيَّ غرضٍ دنيوي وراء دعوتهم، ولم يشتكوا من أنهم لم يُعرفوا أو يُفهَموا على الوجه الصحيح، ولم يخاصِموا أحدًا لم يقدر قيمتَهم، فهم بدلًا من الانشغال بذلك ركّزوا جهودهم على أداء وظيفتهم ومهمّتهم، وفعلهم هذا ينبغي أن نتّخذه مثالًا نقتدي به، فالعلماءُ الكبار الذين كتبوا كتبًا ونشروا أفكارًا وقاموا بفاعليات أثرت إيجابًا في عصرهم وفي العصور اللاحقة -رغم أنهم لم يعرفوا ولم يفهموا بالوجه اللائق- داوموا على طريقهم بنفس العزم وكأنّ شيئًا لم يحدث، أما بالنسبة لنا ونحن العاديون فمن الممكن والأولى ألا نُفهم أو نُعرف، ويجب ألا يكون هذا الأمر معرقلًا لنا، وألا نقعَ في الخصام والاستياء، بل الواجب علينا هو المداومة على خدمتنا بنفس السرعة والعزيمة.

إن الخطوات التي تكون في سبيل الله لا يمكن أن يستهان أو يستخف بها، بل إن عملًا صغيرًا بمقدار قطرة سيصير مع الوقت بحرًا، وفي يومنا الحاضر فالجهودُ التي يقوم بها من نذروا أنفسهم للتعريف بالله ورسوله في أرجاء المعمورة تستحقُّ التقدير، وذوو العقول والناظرون للمسألة بإنصاف وجداني يعترفون بقيمة وقدر الفاعليات المقامة، بل إن بعضهم عبّر عن رغبته في المساهمة بتلك الفاعليات، إن خدمة الإيمان والقرآن تشبه حملَ كنـزٍ ضخم، ووظيفتُنا تجاه الأيادي المسارعة للمساعدة في حمل هذا الكنـز، هو إجابتهم بالشكر والعرفان.

كما أن المرضى بأنواع مختلفة من الأمراض النفسية مثل الكبر والعناد والحسد وإصدار الأحكام المسبقة، يواجهون الأعمال الحسنة، بل وبحسب الواقع فإنهم يضعون الحواجز أمامها، ومن الحقيقة المرة أن فئةً حاولت عن قصدٍ تشويهَ الفاعليات الحسنة ونسبت إليها ما هو بعيدٌ عنها ولا يمكن تخيُّله معها، وكل هذا قد يكون منشؤه الأصلي وسببه الرئيسي هو الجهلُ؛ لأن الإنسانَ عدوُّ ما يجهل.

إن التغافل عن كل هذه الأمور وعدمَ الشعور بالأسف أمرٌ ليس بيد الإنسان، لكن يجب علينا ألا نفتح المجال للشيطان ليخدعنا، فالشيطان قد يأتي للإنسان من جهة اليمين، ويدخل ليوسوس لنا بحجّة أن قدرَنا وقيمَتَنا غير معروفين، ويعرض لنا الجموع الشاخصة أمامنا بشكل مخالف عمّا هي عليه، فيشعرنا بالاستياء من إنسان عصرنا ومخاطبنا الذي لم يتلهّف لما نقوم به من خدمات ويتلقّفها بالقبول، وقد يقول: “لماذا هؤلاء لا يرون الساعين من أجل تحقيق المشاريع الهامة على مستوى العالم؟”، وقد نتّهم مخاطبينا بأنهم غيرُ أوفياء وبلا حسٍّ ولا مشاعر، وحينها يدفعُنا لإظهار مشاعر الامتعاض والاستياء.

وهكذا وفي أحيان كثيرة فعلينا متى ما شعرنا -دون وعي منّا- بخيالات وتصورات وأمور عالقة في الذهن ألا نطلق لها العنان، بل نسيطر عليها مباشرة عبر الإرادة، وعلينا أن نقول: “إذا كان هناك من لا يعرف قدر وقيمة أمثال الإمام أبي حنيفة، والإمام أحمد بن حنبل، والإمام الغزالي، والإمام الرباني؛ فمن نكون نحن حتى نُعرف؟!”، أما إعراض الناس عنّا فيمكن إرجاعه إلى تقصيراتنا وذنوب أنفسنا، بل علينا أن نرى أنفسنا مستحقّين لما نقابله من مثل هذه الأطوار والتصرفات التي تؤلمنا وتؤذينا، وعلينا مواجهة أنفسنا ومحاسبتها.

أو علينا أن نقول: “من المحتمل أننا لم نستطع أن نشرح لهم بأسلوب سليم القيمَ التي نؤمن بها والطريق الذي نتبعه، أو أن مستوانا غير كافٍ حتى نشرح لهم الأمر، كان لا بد لنا أن نشرح لهم الأمر على مستوى أعلى”، فنحن لسنا بأنبياء حتى نستطيع أن نبلغ ما أمر به الحق سبحانه بنفس درجة نقائه وبهائه دون أن يذبل أو يتغير أو يفقد لونه، بل إن أوضح الحقائق عند مرورها بقلوبنا وألسنتنا قد تفقد لونها وبريقها، ولهذا السبب عند تعرضنا للفشل وللسلبيات علينا بدلًا من البحث عمن نتهمه أن نبحث في دورنا هل قمنا به كما يجب أم لا؟

وباختصار، فما نتعرض له من عدم وفاء علينا أن نجد له سببًا معقولًا، وألا نجعل هذه الأمور سببًا لتلويث عالمنا الداخلي، وعلينا ألا نساعد الشيطان والنفس على ملء عالَمِنا الذهني بالأفكار الملوثة، وألا تجرّنا إلى أودية خاطئة، بل علينا أن نتجرّد من تلك الأفكار مباشرة، وألّا نفسح لها المجال في أرواحنا ومن بعد ذلك تجعلنا نظهر العداء والاستياء لمن حولنا من الناس، إننا لا نقوم بهذه الخدمات لكي يعرفها أحدهم أو يراها، ولا من أجل نَيْلِ التقدير والتبجيل، إننا نقوم بها ويجب علينا أن نقوم بها فقط من أجل نيل رضا الله سبحانه، فمن بعد معرفته ورضاه سبحانه، لا يهم أن يعرفها الآخرون أم لا.

إن ما يقع على عاتقنا هو القيام بأداء وظيفتنا ومسؤوليتنا حق الأداء في هذه الحياة الدنيوية المؤقتة، وانتظار الـأجر والمكافأة من الله سبحانه فقط، أما معرفة قدركم وقيمتكم أو عدم معرفتها فلا أهمية له، وبعد قيامنا بعمل ما يوافق القرآن والسنة فلو وقفت الدنيا كلها أمامنا سيكافئنا الله سبحانه وتعالى على ما قمنا به، ولو أن الخدمات التي قمنا بها حازت على توجه الناس ففي هذه الحالة سيكون هذا لطف كبير ونعمة عظيمة من الله سبحانه وتعالى، ويتوجب علينا في المقابل حمد وشكر ربنا الرحيم سبحانه وتعالى.

Kırık Testi: Büyük Davaların Çilesi

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Tarihe baktığımızda, ortaya çıktıkları dönemde büyük davaların kıymetinin herkes tarafından gerektiği ölçüde idrak edilemediğini, bunların mümessillerinin yeterince anlaşılamadıklarını görüyoruz. Bunun sebepleri nelerdir?

   Cevap: Hepsi için bunu söyleyemesek de birçoklarının kaderi böyledir. Onlar, yaşadıkları zaman zarfında tanınamamışlardır. Hatta onlarla aynı ortamda neş’et eden ve aynı sofrayı paylaşan insanlar dahi yakınlığın hâsıl ettiği uzaklığı yaşamışlar, yakını görememe gibi bir hastalığa duçar olmuşlardır. Maalesef çokları da bu hastalıktan yakasını kurtaramamıştır. Gerek peygamberlerin gerekse onların sadık takipçilerinin hayatlarına bakacak olursanız bunun pek çok misalini görebilirsiniz. Elbette bunların hepsi aynı seviyede değildir. Bazılarında bu durum nispeten daha azken bazıları bütünüyle yaşadıkları toplumdan tecrit edilerek yalnızlığa terk edilmiştir.

Mesela nübüvvet zincirinin son halkası İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına bakacak olursanız, hususiyle risalet yıllarının başlarında onun nasıl bir yalnızlığa terk edildiğini görürsünüz. Mekkeli müşriklerin uzun yıllar boyunca O’na “Ebû Talib’in yetimi” gözüyle bakmaları veya O’nu “beraber aynı sokakları paylaştıkları bir çocuk veya genç” olarak algılamaları, hakikatleri görmelerine mani olmuştur. Yakından bakmalarına rağmen doğru görememişlerdir.

   Akran Arasındaki Rekabet

Öte yandan hadis kritikçilerinin de üzerinde durduğu üzere muasırlar arasında tenafüs (rekabet ve kıskançlık) duygusu vardır. İnsan çok kâmil olmalıdır ki kendi akranlarının faziletlerini kabul edebilsin. Eskiden ulema veya meşayih arasında cereyan eden şöyle bir uygulamadan bahsedilir: Bir hoca talebesine belirli kitapları tedris ettikten, talim ve terbiye adına onu belirli bir noktaya getirdikten sonra şöyle dermiş: “Oğlum, bundan sonra benden alacağın bir şey kalmadı. Falan yerde şöyle bir zat var. Sen bundan sonra onun rahle-i tedrisine katıl.” Tenafüs hissini yıkma, rekabet duygusunun önünü alma veya kıskançlığa meydan vermeme adına böyle bir tavır çok önemlidir. Ayrıca bu, ulema arasında çok önemli bir ahlâk ve âdetin de yerleşmesine vesile olur.

Kalb ve ruhun hayat derecesine yükselme yerleri olan tekye ve zaviyelerde de bu tür uygulamalar olmuştur. Diyelim ki bu yola girmiş bir hak yolcusu, bir şeyhin gözetimi altında “seyr ilallah” makamına ulaştı. Şayet şeyh, müridini “seyr fillah”, “seyr maallah” veya “seyr anillah” makamlarına taşıyamıyor, ona bu ufukları gösteremiyor, bu yolda ihtiyaç duyacağı zâd u zahireyi ona temin edemiyorsa çok rahatlıkla şunu demiştir: “Oğlum, bundan öte ben seni taşıyamam. Falan yerde mürşid-i kâmil bir zat var. Onun çilehanesine git ve rahle-i tedrisinin önünde diz çök.”

Bu tür hakperestçe tavırlar yukarıda bahsedilen olumsuz duyguların önünü alacaktır.

   Kendi Dönemlerinde Tanınamayan Büyükler

İnsanların, özellikle farklı meşrep ve mesleklerdeki insanlara karşı hakperest davranabilmeleri daha zordur. Bu tür kişiler arasında kıskançlık hisleri daha fazla görülebilir, kendilerinden büyük olan insanlara karşı rahatsızlık duyabilirler. Tarihte bu tür hadiseler sıklıkla olmuştur.

Mesela İmam Gazzâli Hazretleri kendi yaşadığı dönemde kamet-i kıymetine uygun olarak tanınmamıştır denebilir. Hatta bazıları ona bid’atçı nazarıyla bakmıştır. Pek çok muasırının tenkidine uğramıştır.

Bugünden geriye dönüp baktığımızda biz İmam Rabbani’ye “müceddid-i elf-i sani” diyoruz. Fakat o da kendi devrinde yeterince bilinememiştir. Öyle ki hapishaneye atılmış, türlü çilelere maruz bırakılmıştır. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin, Mevlana Halid el-Bağdadi’nin ve daha nicelerinin de yaşadıkları dönemde kıymetlerinin bilindiği söylenemez.

Doktor Muhammed İkbal’in Esrâr-ı Hôdî, Rumûz-ı bî-Hôdî, Peyâm-ı Meşrik, Cavidname gibi eserlerini bugün okuyor ve şöyle demekten kendimizi alamıyoruz: “Keşke bu engin fikirler zamanında tanınsaydı. Bunlar Hindistan’da çok önemli bir ses ve soluk olur ve çok farklı şeyler ifade ederdi.” Ne yazık ki toplumlar, kendi içlerinden çıkan peygamberlere karşı da, daha başka büyük zatlara ve fikirlere karşı da yeterince vefalı ve insaflı davranamıyor.

Günümüze doğru geldiğimizde, Hz. Pir’in de muasırlarınca tanındığı söylenemez. Ulema-i benamdan kaç insan ona sahip çıkmıştır? İlahiyat camiasından onu müdafaa edecek üç-beş insan dahi çıkmamıştır. Şayet o günün ulemasını yetiştiren Darülfünûn veya Medresetü’l-vaizin gibi eğitim kurumlarından mezun olanlar o zata sahip çıkmış olsalardı, ortaya koyduğu hizmetlerin tesiri çok daha büyük olurdu. Çünkü bu tür insanlar toplumda kanaat önderi olarak görülür. Millet onların gözünün içine bakar; söylediklerine itibar eder. Şayet onlar Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu cevher hazinesine karşı kamu vicdanını uyarsalardı, büyük inkişaflara vesile olabilirlerdi. Arkadan gelenlerin bu eserlerden hareketle ortaya koydukları hizmetlerden hâsıl olan sevap, onların defter-i hasenatlarına da akardı.

Bunları söylerken, âdeta bir havari gibi o zata ölesiye sahip çıkan, hapishaneleri bir Cennet köşesi gibi kabullenen insanları unutmamak gerek. Onlar, hakikaten yerleri doldurulamayan insanlar. Fakat sayıları çok da fazla olmamıştır. Hepsi bir avuç insandır.

Burada kendimize de şu soruyu sorabiliriz: Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen acaba biz o zatı ve ortaya koyduğu düşünce yapısını hakkıyla tanıyabildik mi? Kim bilir belki de onu layık-ı vechiyle tanıyıp anlamak gelecek nesillere nasip olacak. Onun işaret ettiği yerlere otağlarını kuran ve onun temelini attığı dava yörüngesinde hayatlarını devam ettiren insanlar, ortaya koyduğu hizmetler ve telif ettiği asar-ı bergüzidesiyle o zatı tanıyacaklar. İnşallah o zatın beklediği misyon, arkadan gelen bu aydınlık nesil tarafından yerine getirilir.

Demek ki muasırları tarafından tanınmama, pek çok büyük dava, büyük düşünce ve bunların mümessillerinin kaderi olmuştur. Bunların bazıları hiç tanınmamış, bazıları da tanınması gerektiği ölçüde tanınmamıştır.

Hz. Mesih’in (aleyhisselâm) de kendi döneminde yeterince hüsn-ü kabul gördüğü söylenemez. O kâmet-i bâlâ’nın evi -yüz bin defa haşa ve kellâ- âdeta bir eşkıya evine yapılan baskın gibi basıldığı zaman, kalabalıklar önünde kollarını makas gibi açıp, “Durun, burası çıkmaz sokaktır!” diyecek on tane mert insan çıkmamıştır. Onun aralarından ayrılmasından sonra ancak insanlar onun kıymetini takdir etmeye başlamış, büyük kalabalıklar halinde arkasından koşmuşlardır. Onun dininin, devletler tarafından resmi olarak tanınması için ise birkaç yüz yıl geçmesi gerekmiştir. Fakat bu sefer de getirdiği mesajın renk ve deseni bozulmuş; içinden bazı şeyler çıkarıp atılırken, Roma putperestliğine ait bazı yabancı unsurlar da onun içine sokulmuştur.

Hayaliyle tarihin sayfaları arasında gezinen insan, bu tür vefasızlık örnekleri karşısında farklı sorgulamalara girebilir, “Falanca zat niye kamet-i kıymetine uygun bilinemedi?” veya “Neden falan zatın etrafında yer alan ve saff-ı evveli teşkil eden insanlar kendilerine terettüp eden vazifeleri hakkıyla yerine getiremedi?” diyebilir. Bu tarihî sorumluluğa sahip çıkmak herkese nasip olmamıştır.

   Aklî ve Mantıkî Bağlılık

Bu noktada önemli bir hususun üzerinde durmakta fayda var. Bazı büyük zatların, sayıları binlerle, milyonlarla ifade edilebilecek sayıda sevenleri olmuştur. Elbette böyle bir bağlılık hafife alınamaz. Muhabbetin ve duygusal bağlılığın da bir değeri vardır. Fakat asıl önemli olan, bu bağlılığı sadece duygusal zeminde bırakmayarak aklî ve mantıkî alana da taşıyabilmektir. Farklı bir ifadeyle hissi alaka ve irtibatı, mantıkî alaka ve irtibatla tahkim etmek, sağlamlaştırmak ve altını doldurmak gerekir. Bu yapılabildiği takdirde sevgi ve alaka da devamlı olur.

Başka bir misalle meseleyi anlamaya çalışalım. Mesela biz, Allah’ın (celle celaluhu) sevilmesi gerektiğini söylüyor, pek çok vesileyle de bu sevgiyi ifade ediyoruz. Fakat burada asıl önemli olan, Zat-ı Ulûhiyetin, esmâ-i hüsnâsıyla, sıfât-ı sübhaniyesiyle ve bunların varlık âlemindeki tecellileriyle bilinip tanınmasıdır. Bediüzzaman, İmam Rabbani veya Muhyiddin İbn-i Arabi gibi büyük zatlar kendi ufukları ve duyuşları zaviyesinden bunu yapmaya çalışmışlardır. Çünkü iptidai seviyedeki bilgilere dayalı olan bir alâka ve sevgi, ufkun genişlemeye başladığı daha sonraki dönemlerde yeterli olmayabilir. Bunun altının mutlaka doldurulması gerekir. İşte bu takdirde hissî alâka ve irtibat, mantık ve muhakemeyle güçlendirilmiş olur. Böyle bir insan kimi niçin sevdiğini bilir. “Şunu şundan dolayı seviyorum.” diyebilir. Sevgiyi gerektiren sebepler üzerinde tefekkür ederek her geçen gün bağlılığını, sevgisini daha da pekiştirebilir, güçlendirebilir ve her yerde gürül gürül ifade edebilir.

Aynı durumu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında da düşünebiliriz. Yaşadığı dönemde önde gelen sahabe, O’nun getirdiği mesajla, bu mesajın ifade ettiği manayla O’nu tanıdıkları ve sevdikleri için ömürlerini O’nun yoluna vakfetmiş ve bütün zorluklara göğüs germişlerdir. Onlar ayaklarını öyle sağlam bir zemine koymuş, duygu ve düşüncelerini öyle kökleştirmişlerdir ki çok büyük hadiseler karşısında dahi en küçük bir sarsıntı yaşamamışlardır. Fakat O’na duydukları alâkayı sadece hissî seviyede götüren, aslında O’nun mesajını hakkıyla idrak edemeyen kişiler irtidat hadiselerinde devrilip gitmişlerdir.

İşte önemli olan, büyük zatlara karşı duyulan alâka ve irtibatı böyle bir zemine oturtabilmektir. Yoksa altı boş hissi alâkalar uzun soluklu olmayabilir. Söz konusu zatlar fikirleriyle, eserleriyle ve yüksek ufuklarıyla tanınabilirlerse, onlara karşı duyulan irtibat da sürekli hale gelecektir. Bu irtibatın akıl ve mantık yörüngeli götürülmesi sevgiyi azaltmayacak, bilakis artıracaktır.

Görüldüğü üzere gerek peygamberleri gerekse onlardan sonraki büyükleri sevenlerin hepsini aynı seviyede değerlendiremeyiz. Bunlardan bazıları, meseleyi sadece -cı’ya, -cu’ya bağlayabilir; aidiyet mülahazasıyla hareket edebilirler. Kitle psikolojisiyle hareket ederek bir zatın yanında bulunmayı âlemin gittiği yoldan gitmiş olma mülahazasına bağlayabilirler. Fakat bazısı da vardır ki o zatın eserlerini didik didik eder. Ortaya konulan fikirleri derinlemesine bir mantık ve muhakeme ile gözden geçirir. Söylediklerini ve yaptıklarını engin bir kalb ve geniş bir vicdan ile duyar ve hazmeder. Bütün bunlar, onlara duydukları güven ve bağlılığa ayrı birer payanda olur.

   Şeytanın Bir Aldatmacası

Meselenin bir de, başta peygamberler olmak üzere dava sahibi büyük zatlara bakan tarafı vardır. Onların hiçbirisi bu konuda bir beklenti içinde olmamış, hakkıyla tanınıp bilinemediklerinden şahısları adına şikâyette bulunmamış, kıymetlerinin takdir edilemediği gerekçesiyle kimseye küsmemişlerdir. Bunlarla uğraşmak yerine kendi vazife ve misyonlarına yoğunlaşmışlardır. Onların bu tavrı, bizim için de örnek olmalıdır. Eserleriyle, fikirleriyle ve aksiyonlarıyla bulundukları dönemde veya daha sonraki çağlarda derin etkiler bırakan büyük zatlar dahi layık-ı veçhiyle anlaşılamamış ve bilinememişlerse ve buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi yollarına aynı azimle devam etmişlerse, bizim gibi sıradan insanların anlaşılamaması ve tanınamaması evleviyetle mümkündür ve bu bizim takılacağımız bir şey olmamalıdır. Küskünlüğe, dargınlığa düşmemeli, hizmetlerimize hız kesmeden devam etmeliyiz.

Allah yolunda atılan adımların hiçbiri hafife alınamaz. Damla mahiyetindeki küçük işler dahi bir araya gelerek zamanla bir derya meydana getirebilir. Günümüzde Allah ve Resûlü’nü tanıtma adına dünyanın dört bir yanına açılan adanmışların ortaya koydukları ceht ve gayretler takdire şayandır. Aklı başında olan, vicdan ve insafla meseleye bakabilenler de yapılan faaliyetler karşısında takdir hislerini dile getirmekte, hatta bir kısmı itirariyle onlar da bunun bir kenarından tutma isteklerini izhar etmektedirler. İman ve Kur’an hizmeti ağır bir defineyi taşımaya benzediğinden, yardıma koşan eller karşısında bize düşen vazife, minnet ve şükranla karşılık vermektir.

Ne var ki kibir, inat, haset, önyargı gibi manevî hastalıklara müptela olmuş bazı insanların, yapılan güzel işlerin karşısında yer aldığı ve hatta bunları engellemeye çalıştığı da bir vakıadır. Hatta bir kısım şom ağızların, yapılan güzel hizmetleri bilerek çarpıtmaya çalıştığı, meseleyi hiç olmayacak yerlere çektiği de acı bir gerçek. Bütün bunların yanında bilgisizliğin sebep olduğu bir tavır alma da söz konusudur. Çünkü insan, bilmediğinin düşmanıdır.

Olan biten bu hâdiseleri görmezden gelmek ve bunlar karşısında üzülmemek elde değil. Fakat burada şeytanın bizi aldatmasına da meydan vermemek gerektir. Bazen şeytan sağdan sokularak kadrimizin bilinmediği noktasında bize telkinde bulunabilir ve karşımızda duran kalabalıkları da farklı bir surette nazarımıza arz edebilir. Dolayısıyla biz de yapılan hizmetler karşısında kendi insanımızdan tam bir teveccüh görememiş olmanın verdiği kırgın hissiyatla onlarla ilgili farklı değerlendirmelere gidebilir, “Bunlar, niye dünya çapında önemli bir projeyi gerçekleştirme peşinde koşan adanmışları görmüyorlar?” diyebilir; muhataplarımızı vefasızlıkla, duyarsızlıkla veya duygusuzlukla suçlayabilir; küskünlük, dargınlık gösterebiliriz.

İşte çoğu zaman elimizde olmadan hayalimize, tasavvurlarımıza ve zihnimize takılan bu tür mülahazaları hemen irademizle baskı altına almasını bilmeli, “Ebu Hanifelerin, Ahmed İbn Hanbellerin, İmam Gazzalilerin, İmam Rabbanilerin kadr u kıymetinin bilinmediği bir yerde biz kim oluyoruz ki!” diyebilmeliyiz. İnsanların bizden yüz çevirmesini, karşımıza geçmesini kendi eksik ve kusurlarımıza, hata ve günahlarımıza bağlayabilmeliyiz. Hatta bizi rahatsız eden bu tür tavır ve davranışları “istihkakımız” olarak görebilmeli, kendimizle yüzleşmeli, kendimizi sorgulayabilmeliyiz.

Ya da şöyle demeliyiz: “İhtimal biz, inandığımız değerleri ve yürüdüğümüz yolu onlara anlatacak doğru üslubu yakalayamadık veya seviyemiz bunları anlatmaya yetmedi. Onlarla daha seviyeli şekilde muhatap olunması gerekiyordu.” Biz peygamber değiliz ki Cenab-ı Hakk’ın emrettiği meseleleri sulandırmadan, başkalaştırmadan ve renk attırmadan kendi orijinallikleri içerisinde sunabilelim. En bariz ve açık hakikatler bile bizim kalbimize ve dilimize uğrama talihsizliğine maruz kalınca renk atabilir, matlaşabilir. Bu sebeple başarısızlıkları ve olumsuzlukları yıkacak birilerini arama yerine bunlarda kendi rolümüzü araştırmalıyız.

Kısaca, maruz kaldığımız vefasızlıklara makul birer mahmil bulmalı, onların iç dünyamızı kirletmelerine izin vermemeliyiz. Şeytanın veya nefsimizin bu tür kirli düşünceleri zihin dünyamızda köpürtmesine ve bizi yanlış vadilerde dolaştırmasına müsaade etmemeliyiz. Aklımıza gelen bu tür düşüncelerden hızlı bir şekilde sıyrılmalı, onların ruhumuza yerleşmesine ve sonrasında da çevremizdeki insanlara karşı içimizde kırgınlık ve küskünlüklerin oluşmasına meydan vermemeliyiz. Biz, yaptığımız hizmetleri birilerinin bilmesi, görmesi ve takdir etmesi için yapmıyoruz; sadece Allah rızası için yapıyoruz/yapmalıyız. O bildikten ve razı olduktan sonra başkaları bilse ne olur, bilmese ne olur!

Bize düşen vazife, şu muvakkat dünya hayatında üzerimize terettüp eden vazife ve sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirebilmek, bunların mükafatını da sadece Allah’tan beklemektir. Kadrimizin bilinip bilinmemesinin hiçbir önemi yoktur. Biz işimizi Kur’an ve Sünnet’in ruhuna uygun yaptıktan sonra bütün dünya karşımızda olsa dahi Allah mükafatımızı verecektir. Eğer yapılan hizmetler insanların teveccühüne mazhar olursa, bu durumda da bunu Allah’tan gelmiş büyük bir lütuf ve nimet olarak kabul eder, öper başımıza koyar, Rabb-i Rahîmimiz’e hamd ü sena ederiz.

***

Not: Bu yazı 28 Şubat 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

إدمان الخدمة

Herkul | | العربية

   سؤال: ما المقصود بعبارة “إدمان الخدمة” التي يتكرر ذكرها في دروس الوعظ، وما هي خصائص مدمني الخدمة؟

   الجواب: إن إدمان الخدمة بإيجاز شديد يعني أن يُكرّس المرء نفسه لغاية مثالية معينة، فإذا كان الإنسان يفكر في الخدمة ليل نهار وفي قيامه وقعوده، ويضع الخطط والمشاريع في سبيلها أيضًا فهذا يعني أنه قد صار مدمنًا للخدمة، كما أن ذهابه إلى المدرسة أو دراسته أو كتابته أو تسطيره شيئًا ما يكون دائمًا من أجل الخدمة، إنه مستعد للتضحية بما يملك من مشاعر الفيوضات المادية والمعنوية من أجل تبليغ الحق والحقيقة للصدور المحرومة، وإنقاذ الناس من لوثيات العصر، والأخذ بيد من سقطوا في مستنقع الوحل فيخرجهم منه.

وبتعبير آخر: فإن إدمان الخدمة يعني أن يرهن الإنسان تصرفاته وسلوكياته كلها برضا الله ومرضاته، وأن يستخدم كافة القدرات والإمكانيات التي يمتلكها في سبيل أن يُعرِّف الإنسانية جمعاء بالله عز وجل.

يصير البعض مدمنين للمواد الضارة كالسجائر أو المسكرات أو المخدرات؛ بينما يدمن الآخرون تناولَ ثلاث وجبات يوميًّا، واحتساء الشاي أو القهوة ثلاث أو أربع مرات في اليوم.. هذه الأنواع من الإدمان هي تعبير عن الضعف البشري، والحقيقةُ أنه يجب على المؤمن ألَّا يكون مدمنًا لأي شيء بهذا المعنى؛ إذ ينبغي له أن يعدّ نفسه ويدرّبها بحيث يستطيع البقاء على قيد الحياة في ظل أقسى الظروف، وأن يقدر على تحمل الظروف الصعبة عند الضرورة، وأن يعرف كيف يعيش بأقل القليل في أسوإ الظروف. ومع ذلك فإنه ليس في الاستفادة من النعم المباحة على وجه العموم أيُّ ضرر على دين المرء وتدينه، ذلك أنه لن يكون سهلًا على مَنْ أدمنوا بعض الأمور، واعتادوا الرفاهية والراحة أن يكونوا متحدثين باسم الحق مُتَبَنِّين للحقيقة في الأوقات الصعبة والحرجة.

عندما يتعلق الأمر بإدمان الخدمة فإنه لا يعني تعبيرًا عن ضعف ما؛ بل على العكس، إنه خصلة سامية يمكن الحصول عليها بجهد وسعي جادّ وحقيقي، فمثلما يجب على المرء في بداية الأمر أن يضغط قليلًا على نفسه ليصير مدمنًا للعبادة، فإن إدمان الخدمة أيضًا مرهون بتصميم وعزم جادّين منذ البداية. ويذكر سيدنا صلى الله عليه وسلم أنه يستمتع بعباداته، كما نستمتع نحن بالأكل والشرب[1]، ولا أدري إن كان من الصحيح أن يُقال عنه عليه الصلاة والسلام أنه “مدمن العبادة”، أم لا؟ إنني شخصيًّا أتحرّج من استخدام مثل هذا التعبير بشأنه صلى الله عليه وسلم، ولكننا إذا استثنينا سيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام، أمكن أن يُطلق تعبير”مدمن العبادة” أو “أسير العبادة” على من يعيشون متعة روحية على هذا المنوال أثناء العبادة.

إن مدمن الخدمة يرهن حياته لإعلاء كلمة الله؛ فكلّ مشاعره وأفكاره ومشاغله هي: “اللهم وفّقني للخدمة في سبيل أن يرفرف الاسم الإلهي الجليل، والروح المحمدية العظيمة خفّاقةً في آفاق السمو نحو الأعالي ليكون للحياة معنًى، وإن لم أستطع القيام بذلك فاقبض روحي فإنه لم يعد للحياة معنى”، إنه -بدلًا من أن يعيش حياة بلا معنى- يفضّل أن يقدّم إلى الله طلبًا للرحيل ويستقيلَ من مثل هذه الحياة.

وليس معنى هذا قطع العلاقة عن أمور الدنيا.. على العكس، بل التفكير في الخدمة حتى أثناء العمل والكسب، إنه يعمل ما يعمل، ويمتلك ما يمتلك من إمكانيات، ويرتقى إلى ما يرتقي من مناصب، ويسعى لاستثمار كل ذلك ليكون ترجمانًا للحق والحقيقة، وداعمًا ومساندًا لها.. إن المناصب والرتب التي يستحيل الاستفادة منها من أجل نصرة الحق ورفعته، والدفاع دائمًا عن الحق والحقيقية ليست لها أية قيمة تُذكَر في نظره، ولا أهمّية للتصفيق عنده، ولا للتقدير، ولا للشهرة، ولا للراحة والدعة كذلك.. كل هذه الأشياء ليست أهدافًا يتوجب السعي خلفها، إن همّه وشاغله الوحيد هو الغاية المثالية التي يعشقها من صميم قلبِه.

وليس سهلًا على الإطلاق الوصولُ إلى هذا المستوى من الفدائية، ففي البداية هناك حاجة إلى الانطلاق بعزم وإصرار حقيقيين، وإلى إجهاد النفس وترويضها على تحمل الصعوبات إلى أن تعتاد.

كان لنا صديق -انتقل إلى رحمة الله- عندما عُرض عليه لأول مرة المساهمة بشيء في سبيل عمل الخير، قدم مساعدة مالية بسيطة ذلك اليوم.. لقد أعطى قدرًا من المال يعادل راتبًا شهريًّا يتقاضاه موظّف عادي، لكنه وصف مدى صعوبة ذلك بالنسبة له في ذلك الوقت بهذه الكلمات: “كأني أخرجت قلبي وأعطيتُه”، لكن الشخص نفسه صار فيما بعد مدمنَ خدمة؛ حيث قام بذلك عدة مرات، واجتاز امتحانات مختلفة، وبعد أن ارتقى إلى ذلك الأفق أنفقَ كلَّ ما كان يملكه في سبيل الله، حتى إنه كان مستعدًّا لأن يبذلَ روحَه بكل سرور ورضًا لو أنها طُلبت منه.

 ولقد التقيتُ بأشخاص عظماء نذروا أنفسهم للخدمة أيضًا؛ لدرجة أنني كنت دائمًا أغبط نفسي لوجودي بينهم، هؤلاء الأصدقاء كانوا يستاؤون ويمتعضون عندما لا يُدعَون لأن يضربوا بسهمٍ في الخير، ويقولون: “لماذا نُسينا؟ أرَدْنا أن نقدِّم شيئًا نحن أيضًا!”، وكان بعضُ رجال الأعمال يقول: “يهاجر الطلاب إلى جميع أنحاء العالم، ويهاجر المعلمون أيضًا، فلنهاجر نحن كذلك!”، فيجمعون حقائبهم ويسافرون، وهذا يعني إدمانَهم فكرةَ خدمة الإنسانية في سبيل الله، إلى أن صارت تدفعُهم إلى جهدٍ وسعيٍ مستمرّ.

وإذا شعر الإنسان بمثل هذا الالتزام والارتباط إزاء الخدمة فإنه يريد أن ينتهز كلَّ فرصةٍ تلوحُ له في سبيل هذه الغاية المقدسة، إنه يرغب في الانفتاح على جميع أنحاء العالم، وإضاءة شعلة النور في كل مكان، فإن لم يستطع القيام بذلك اعتبر العيش عبثًا بالنسبة له، وكما أن مَنْ يُدمنون بعض الأشياء يعانون أشد المعاناة بل يموتون في بعض الحالات إذا ما أبعدتموها عنهم؛ فإنني أعتقد أن مدمني الخدمة يُصابون بالجنون إن تُجرِّدوهم منها.

إن ما نحتاجه في كل وقت وحين هو جعلُ مثل هذا الفهم خُلُقًا وسجية، وإنها لَحقيقة أن هذا قد وقع بالفعل بمراتب ومستويات مختلفة في البيئة التي نحن فيها، ونأمل أن يتمّ -يومًا ما- تبنّي هذا الفهم في بيئة أكبر بكثير إن شاء الله؛ فالأشخاص الذين يدمنون مثل هذا الفكر سوف ينيرون العالم بإذن الله وعنايته، وسيجعلون هذا الشعور والفكر ينمو ويزيد في كل مكان، وسيكشفون للبشرية مرة أخرى طريق الطمأنينة والسلام، ويعلمونها آداب الحياة بإنسانية.

وكما أنه من المهم للغاية جَعْلُ الأشخاص مدمنين للخدمة حتى يتسنّى لهم تحقيقُ مثل هذه النتيجة فإن استثمار قابليات وقدرات الأشخاص المدمنين للخدمة أمرٌ مهمٌّ بالقدر نفسه، من المهمّ جدًّا تهيئةُ البيئة اللازمة حتى يتسنى للجميع تحقيق الأداء المُنْتَظَرِ منهم، ودفعُهم للسعي والعمل بطريقة مربحة، كي تؤتي جهودُهم ثمارَها.. كما أنه من المهمّ جدًّا عدمُ تعطيل أيّ شخص أو التضيق عليه، من الضروري وضعُ الشخص المناسب في المكان المناسب، وتوزيعُ الأعمال توزيعًا جيّدًا جدًّا.. ويجب أيضًا إحالة هذه الأمور إلى المشورة، والتصرف بعقل وتفكير مشترك.

نعم ينبغي فتح الطريق أمام الجميع، ويجب أن يتحمل الناس المسؤولية، ويجب كذلك أن تُحترم خدماتهم وتُقدَّر، وتنبغي الاستفادة من تجارب الكبار وخبراتهم، ومن ديناميكيات الشباب وطاقاتهم أيضًا، يجب استخدام كل فرد وفقًا لموقفه ووضعه، وكما قال سيدنا صلى الله عليه وسلم في بياناته المباركة: “لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا[2]، وإلا فإن لم يُظهر الشبابُ الاحترامَ اللازم لرموز الخدمة الذين كرّسوا حياتهم كلّها للخدمة، وقلّلَ الكبارُ كذلك من شأن الشباب قائلين: “أنتم لا تزالون أطفالًا حتى الأمس”، وقلّلوا من شأنهم، فقد انسدّ هذا الطريق.

إذا كان هناك انسدادٌ هكذا في مكان ما، فهناك حاجة إلى جراحة تحويل مسار من أجل انبعاث الخدمات من جديد، فيجب مراجعة العلاقات مرة أخرى، وإحياء روح التفاوض والمشورة مجدّدًا، وبالتأكيد يجب مساعدة الجميع على العمل في قنوات معينة وفقًا لقدراتهم حتى يظلّوا حيوِيِّين وأقوياء ونشطاء، إذا لم يعمل الناسُ فلا مفرَّ من أن يحدث تآكلٌ وخمولٌ بعد فترة، وتضعف العضلات والجهاز العصبي.

أريد أن أذكر شيئًا أخيرًا؛ تعلمون أن حضرة الشيخ الجليل بديع الزمان يقول: “إن الشياطين يكدون أنفسهم ويجهدونها مع خدام تلك الدعوة المقدسة”[3]، لأن عداوة الشيطان تكون بحسب مستوى كل فرد؛ فمن يستمسكون بدين الله ويطبقونه ويمثلونه حقّ التمثيل هم أعداؤه الرئيسون، لذلك فمَن عزم على إحياء الدين، وأسلم نفسه للخدمة وأخلص لها، وصار مدمنًا لهذا الأمر فسيتعرض لمكائد الشيطان كثيرًا، وسيحاول دائمًا تشويشَ عقلِه، وطمسَ نظرِه، وسوقَه إلى أشياء تافهة لا نفع فيها.. لماذا ينشغل الشيطان بمَنْ يكون صيامهم في المواخير، وعيدهم في الحانات، وإفطارهم في معابد الأوثان؟!، لماذا يضيع طاقته سدى بالانشغال بهم؟! إنه مُفسِدٌ محترفٌ.. لذا من المهم جدًّا أن يستعيذ مدمنو الخدمة دائمًا بالله تعالى من الشيطان، وأن يكونوا يقظين في جميع الأوقات للشرر الذي قد يأتي منه.

*** 

[1] انظر: سنن النسائي، عشرة النساء، 1؛ الطبراني: المعجم الكبير، 12/84.

[2] سنن الترمذي، البر والصلة، 15.

[3] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة الحادية والعشرون (رسالة الإخلاص)، ص 221.

HİZMET TİRYAKİLİĞİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Zaman zaman sohbetlerde geçen “hizmet tiryakiliği” ifadesiyle kastedilen anlamlar nelerdir, hizmet tiryakilerinin hususiyetleri nelerdir?

   Cevap: En kestirme ifadesiyle hizmet tiryakiliği, belirli bir gaye-i hayale adanma demektir. Eğer bir insan hizmet için düşünüyor, hizmet için oturuyor, hizmet için kalkıyor, hizmet için plân ve projeler oluşturuyorsa, hizmet tiryakisi olmuş demektir. Onun okula gitmesi de, eğitim görmesi de, yazması da, çizmesi de hep hizmet içindir. O, muhtaç sinelere hak ve hakikati anlatabilme, insanları çağın levsiyatından kurtarabilme, bataklığa düşmüş insanların elinden tutup çıkarabilme adına maddi-manevi füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunmaya hazırdır.

Farklı bir tabirle hizmet tiryakiliği, insanın bütün tavır ve davranışlarını Cenab-ı Hakk’ın rıza ve hoşnutluğuna bağlaması, sahip olduğu bütün güç ve imkânları O’nu insanlığa tanıtma uğrunda kullanması demektir.

Kimi, sigara, içki veya uyuşturucu gibi zararlı maddelerin tiryakisi olur; kimi de günde üç öğün yemek yemenin, üç dört defa çay veya kahve içmenin tiryakisi. Bu tür bağımlılıklar bir zaafın ifadesidir. Aslında bir mü’min bu anlamıyla hiçbir şeyin bağımlısı olmamalıdır. O, hayatını en ağır şartlar altında sürdürebilecek şekilde kendisini hazırlamalı, gerektiğinde zor şartlara dayanabilmeli, kıt kanaat yaşamasını bilmelidir.

Gerçi mubah nimetlerden istifade etmenin genel olarak insanın dinine diyanetine bir zararı yoktur. Ne var ki farklı farklı bağımlılıkları olan, kendisini lüks ve rahata alıştırmış insanların, zor dönemlerde hakkın sözcülüğünü yapmaları ve hakikate sahip çıkmaları da kolay olmayacaktır.

Söz konusu hizmet tiryakiliği olunca bu bir zaafın ifadesi değildir; bilakis ciddi bir gayret ve cehdin neticesinde elde edilecek yüce bir haslettir. Nasıl ki bir insanın ibadet tiryakisi hâline gelmesi için başta kendisini biraz zorlaması gerekirse, hizmetin tiryakisi olabilmek de en başta ortaya konacak ciddi bir azme bağlıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bizim yeme-içmeden haz duymamız gibi, ibadetlerinden haz duyduğunu ifade ediyor.[1] O’nun hakkında “ibadet tiryakisi” demenin doğru olup olmadığını bilemiyorum. Daha doğrusu böyle bir tabiri O’nun hakkında kullanmayı çok uygun görmüyorum. Fakat Efendimiz’i istisna edecek olursak, ibadet yaparken böyle bir zevk-i ruhanî yaşayan insanlara “ibadet tiryakisi” veya “ibadet bağımlısı” denebilir.

Hizmet tiryakisi, hayatını i’lâ-i kelimetullah’a bağlar. Onun duygu-düşüncesi hep şudur: “Allah’ım, nam-ı celil-i ilâhinin, ruh-u revan-ı Muhammedî’nin her yerde bir bayrak gibi dalgalanması yolunda hizmet edebileceksem yaşamamın bir anlamı var. Eğer bunu yapamayacaksam, hayatın da bir anlamı kalmayacağından canımı alabilirsin.” O, anlamı kalmayan bir hayatı yaşamaktansa, Allah’a dilekçesini sunup böyle bir hayattan istifa etmeyi yeğler.

Bunun anlamı, dünya işlerinden kat-ı alâka etmek değildir. Bilakis çalışırken ve kazanırken dahi hizmeti düşünmektir. O, hangi işi yaparsa yapsın, ne tür imkânlara sahip olursa olsun, hangi makamlara yükselirse yükselsin, bütün bunları hak ve hakikate tercüman olabilme, ona sahip çıkabilme adına bir zemin olarak değerlendirmeye çalışır. Onun nazarında, hakkı tutup kaldırma, her zaman hakikati ve adaleti müdafaa etme istikametinde değerlendirilemeyen makam ve payelerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.  Hizmet bağımlısının gözünde ne alkışın, ne takdirin, ne şöhretin, ne de rahat ve rehavetin önemi vardır. Bunlar, ardında koşulması ve elde edilmesi gereken birer hedef değildir. Onun tek derdi, gönülden bağlı olduğu yüce mefkûredir.

Bu ölçüde bir adanmışlık düşüncesine ulaşmak elbette kolay değildir. İlk başta ciddi bir azim ve kararlılıkla yola çıkmaya ihtiyaç vardır. Kişinin ilk etapta kendisini zorlaması, buna alışıncaya kadar karşılaşacağı zorluklara tahammül etmesi gerekir.

Rahmetli oldu, bir arkadaşımız vardı. İlk defa himmet adına kendisine bir şey teklif edilince, çıkarıp o günün parasıyla az bir yardımda bulunmuştu. Bir memurun aldığı maaş ölçüsünde bir şeyler vermişti. Fakat o, bunun kendisi açısından o gün için ne kadar zor olduğunu şu sözleriyle anlatmıştı: “Sanki kalbimi çıkarıp verdim.” Fakat aynı zat, daha sonraları bunu yapa yapa, değişik imtihanlardan geçe geçe hizmet tiryakisi olmuş, o ufkayükseldikten sonra da elinde avucunda ne varsa Allah yolunda sarf etmişti. Hatta canı istenseydi, onu da seve seve vermeye hazırdı.

Tıpkı bu arkadaşımız gibi, kendilerini hizmete adamış öyle güzide insanlar tanıdım ki, onların içinde bulunmaktan dolayı kendimi hep bahtiyar addettim. Bu arkadaşlar himmete çağrılmadıkları zaman gönül koyuyorlar, “Biz niye unutulduk? Biz de vermek istiyorduk!” diyorlardı. Bazı esnaflar, “Dünyanın dört bir yanına talebeler hicret ediyor, öğretmenler hicret ediyor, biz de hicret edelim!” diyerek bavullarını toplayıp gidiyorlardı. Demek ki Allah yolunda insanlığa hizmet etme düşüncesi onlarda bir yönüyle tiryakilik hâline gelmişti. Onları sürekli bir ceht ve gayrete zorluyordu.

Şayet insan hizmete karşı böyle bir bağlılık duyarsa, her fırsatı hizmet etme istikametinde değerlendirmek ister. Dünyanın dört bir yanına açılmayı ve her yerde bir meşale yakmayı, bir ocak tüttürmeyi arzu eder. Bunu yapamazsa, yaşamayı kendi adına abes sayar. Bazı şeylerin tiryakisi olan insanları birden bire onlardan uzaklaştırdığınızda, ciddi sıkıntı çektikleri, hezeyana girdikleri ve hatta bazı durumlarda öldükleri gibi, hizmet tiryakilerini de bu işten kopardığınız zaman zannediyorum çıldırırlar.

Her devirde ihtiyacımız olan şey, böyle bir anlayışı ahlâk hâline getirmektir. İçinde bulunduğumuz dairede farklı farklı mertebelerde bunun yaşandığı ve benimsendiği bir gerçek. İnşaallah bir gün bu anlayış çok daha geniş bir dairede benimsenecektir. Böyle bir anlayışın bağımlısı olan insanlar, Allah’ın izni ve inayetiyle dünyanın dört bir yanında ocaklar tüttürecek, her yerde bu duygu ve düşüncenin neşv ü nema bulmasını sağlayacaklardır. İnsanlığa bir kere daha huzur ve barışın yolunu gösterecek, insanca yaşamanın adabını öğreteceklerdir.

Böyle bir neticenin alınabilmesi adına insanları birer hizmet tiryakisi hâline getirmek çok önemli olduğu gibi, hizmet tiryakisi olan insanların istidat ve kabiliyetlerinin çok iyi değerlendirilebilmesi de bir o kadar önemlidir. Herkesin kendisinden beklenen performansı ortaya koyabilmesi ve rantabl bir şekilde koşturabilmesi ve gayretlerinin semere vermesi adına gerekli ortamların hazırlanması çok önemlidir. Kimsenin önünü kesmeme, kimseye gölge etmeme çok önemlidir. Çok iyi bir iş taksimi yapılarak kimin hangi kulvarda koşabileceği çok iyi belirlenmelidir. Bunlar da mutlaka istişareye havale edilmeli, ortak akılla hareket edilmelidir.

Evet, herkesin önü açılmalı, insanların sorumluluk alması sağlanmalı ve ortaya koydukları hizmetler de saygıyla karşılanmalı, takdir edilmelidir. Büyüklerin tecrübe ve birikimlerinden istifade edilmeli, gençlerin de dinamizm ve enerjilerinden. Herkes konumuna göre değerlendirilmeli. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek beyanlarında ifade ettiği gibi, kültür ve eğitim seviyeleri ne olursa olsun, büyüklere karşı fevkalade saygı ve hürmet gösterilmeli, küçükler de sevgi ve şefkatle kucaklanmalı. (Tirmizî, Birr ve sıla 15.) Yoksa gençler, ömürlerini hizmete adamış hizmet abidelerine gereken saygıyı göstermez, yaşını başını almış olanlar da gençlere “Siz daha dünkü çocuklarsınız.” der ve onları hafife alırlarsa bu yol tıkanmış olur.

Eğer bir yerde böyle bir tıkanma varsa, hizmetlerin yeniden canlanması adına bir bypassa ihtiyaç vardır. Münasebetlerin bir kere daha gözden geçirilmesi, müzakere ve müşavere ruhunun yeniden canlandırılması gerekir. Mutlaka herkesin kabiliyetine göre belirli mecralarda faaliyet göstermesine yardımcı olunmalıdır ki canlı ve dinç kalabilsinler. Eğer insanlar işlemezlerse bir süre sonra paslanma ve gevşemeler kaçınılmaz olur, adaleler ve sinir sistemi zayıflar.

Son bir hususu daha hatırlatmak istiyorum. Malum Hz. Pir, şeytanın, mübarek bir hizmetin hadimleriyle çok uğraşacağını ifade ediyor.[2] Zira şeytanın düşmanlığı herkesin seviyesine göredir. Allah’ın dinine diyanetine sahip çıkan ve onu yerinde temsil eden insanlar onun baş hasımlarıdır. Dolayısıyla kim dini ihya etmeye azmetmiş, hizmete gönülden kendisini vermiş ve bu işin tiryakisi olmuşsa, şeytan onunla çok uğraşacaktır. Sürekli onun başını döndürmeye, bakışını bulandırmaya ve onu mâlâyâniyata sevk etmeye çalışacaktır. Orucu demhanede, bayramı meyhanede, iftarı puthanede olan insanlarla şeytan niye uğraşsın, enerjisini niye onlarla boşuna harcasın ki! O, profesyonel bir müfsittir. Bu sebeple hizmet tiryakilerinin, sürekli şeytandan Allah’a sığınmaları ve ondan gelebilecek şerarelere karşı her an teyakkuz hâlinde bulunmaları çok önemlidir.

[1] Nesâî, işratü’n-nisâ 1.

[2] Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, 21 Lema (İhlâs Risalesi)

***

(Not: Bu yazı 7 Ocak 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

التخلص من الشكليّة

Herkul | | العربية

أحيانًا ما ننخدع في الواجبات التي نقوم بها باسم الدين، ونظنّ أننا بالقيام ببعض الشكليات المطلوبة منا قد أدَّينا واجبنا.. لنفترض أننا نعمل بالإمامة في مكان ما، فنأتي إلى الجامع، ونتقدم الناس فنؤمهم في الصلاة، وحين ننهي وظيفتنا ننهض فنذهب إلى منـزلنا أو إلى عمل آخر لنا.. أو أننا كُلِّفنا بالوعظ في مكان ما، فنعتلي المنبر في أيام معينة من الأسبوع، ونحاول أن نُحدث الناس ببعض الأشياء، وربما أننا أثناء ذلك نصيح ونصرخ، ثم ننزل عن المنبر ونحن مطمئنون لكونِنا قمنا بعملنا، ثم نذهب ونهتم بأمورنا الحياتية.. إننا ننظر إلى الأمور الدينية مثل الإمامة في الصلاة، والوعظ والنصح، وتعليم القرآن والعلوم الدينية مثل أداء موظف لما هو مكلف به من مهام أو عامل لما نيط به من أعمال.. وحين يكون الأمر هكذا يضيع روح العمل ومعناه ومضمونه.

إن أخطر ما يعترضُ هؤلاء الذين ينشدون غاية مثالية ويركضون إثر تحقيق بعث جديد هو أن ينظروا إلى المسؤوليات التي تحملونها على أنها “عمل” و”واجب” عادي، ويجتهدوا ويكدوا في الوحدات والمجالات التي وُظِّفوا فيها، إلا أنهم إلى جانب هذا لا يُراعون العلاقة مع الله ومع سيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام.. إنهم وإن كرّسوا أنفسهم تمامًا “لأعمالهم”، وبدوا ناجحين فيما اضطلعوا به من الأعمال؛ فلن يكونوا قد وُفِّقوا بالمعنى الحقيقي في الأعمال التي أنجزوها طالما أنهم لم يستطيعوا التخلّص من استيفاء الأمور الشكلية والظاهرية فحسب، ولم يسبروا الأعماق ويتحركوا بشعور الإخلاص والإحسان.

   تقوية العلاقة بالله

من المؤسف أن الخدمات التي تُنجَز في سبيل الله قد ترتبط بأهداف دنيوية، وتصبح ضحية للشكليات والأمور الظاهرية؛ حيث إن حبّ الدنيا والبعدَ عن الدين يسيطران على حياة الإنسانية في يومنا، والحال أنه يجب على من يُحدثون الإنسانية عن الحق والحقيقة أن يضعوا الأعمال التي يضطلعون بها في مرتبة خارج إطار الوظيفة العادية، ويؤدّوا عبودياتهم بعمق، ويحافظوا على أن تكون علاقتهم بالله تعالى نَدِية طرية دائمًا، ويتحركوا وكلُّهم يقينٌ بأنه عز وجل يراهم حتى يُوفَّقوا في الواجبات التي يفعلونها، أي إنه يجب عليهم إلى جانب قيامهم بأعمالهم أن يستهدفوا العمق والبعد المعنوي دائمًا وأبدًا.

إن قيام إنسان ببعض الأنشطة باسم الدين وتطبيقَه ركضًا وسعيًا باسم الخدمة شيءٌ جميل يجب تقديره، وإذا كان هناك شيء من شأنه أن يُكسب هذا حُسنه وبهاءه فهو تقوية العلاقة بالله تعالى أثناء القيام بتلك الأعمال، فإن كانت هذه الأعمال الطيبة لا تؤدّي إلى انفتاحنا إلى أعماق وأبعاد مختلفة فيما يخصّ صلتَنا بالله تعالى، ولا تُقرِّبنا إليه أكثر فأكثر فهذا يعني أننا نركض ونكدّ لصالح أنفسنا، وحتى وإن توهَّمْنا أننا فعَلْنا شيئًا طيّبًا فإننا ننخدع في الحقيقة.

إن كل عمل نقوم به باسم الخير يجب أن يُعزز صلتنا بالله أكثر، كما أن كل علاقة تقوى وتتعزز يجب أن تكون وسيلة إلى أعمال خيرية جديدة.. إنكم بقدر قوة علاقتكم به ومتانتها، وسعيكم لنيل رضاه تعالى تكون معاملته معكم، فإن عمَّقْتم علاقتَكم بالحق تعالى يعاملكم معاملة مختلفة جدًّا، ويجعل كل واحد منكم إنسانَ تفكُّرٍ وتدُّبر وتذكُّر، ويفتح أفقكم، وبهذه الطريقة تبدؤون أنتم في الشعور والإحساس بكل شيء بشكل أكثر اختلافًا.

لقد كان رسول الله صلى الله عليه وسلم يستغفر الله في اليوم الواحد أكثر من سبعين مرة أحيانًا، ومائة مرة أحيانًا أخرى.. ومن التعليقات على هذا: أنه عليه الصلاة والسلام كان في ترقٍّ دائم كان يرتحل دائمًا وهو في الدنيا إلى سدرة المنتهى أو إلى البيت المعمور، ويشعر بالترقي في كل لحظة، فيجد حاضره مختلفًا عن الماضي، ويشعر بالغد مختلفًا عن الحاضر، وبعد غدٍ مختلفًا عن الغد.. ولذلك فإنه كان حين يلتفت وراءه وينظر إلى الدرجات التي اجتازها يقول: “أستغفر الله، كيف حدث أن وقفتُ هناك؟”.

ومن هذه الناحية فلو أن “الأعمال” و”الوظائف” و”الخدمات” التي نركض في إثرها كانت لا تُثري حياتنا العلمية والعرفانية ولا تُكسبنا شيئًا في سبيل السياحة في مراتب حياة القلب والروح فربما أننا نشبه مَن يدق الماء في الهاوُن، وإذا ما أدّينا واجبنا بشكل صحيح فإننا نأمل ألا يؤاخذنا الحق تعالى، ولكن هذا لا يعني أننا نحافظ على علاقتنا به عز وجل كما ينبغي أن تكون.

ذكرتني هذه الكلمات بحادثة وقعت لي في أيام سجني، إذ كنت قد شاركتُ مشاكلَ السجن ومعاناته مع أشخاص من مشارب مختلفة، وذات يوم كنا نصلي جماعة مع الأصدقاء، فنظر أحدُ المساجين إلينا بسخرية وقال: “إننا نكافح الأفكار السلبية هنا وهناك، ونعرض أرواحنا للخطر، وأنتم هنا منشغلون بالصلاة حتى تتدلى كروشكم!”.

وبغض النظر عن علاقة الصلاة باكتساب الكرش، فإن الجانب غير المنطقي أيضًا من الكلام هو فكرة عدم ضرورة الصلاة عند الاضطلاع بالكفاح في سبيل الله، فوفقًا لمنطقه إذا كان الإنسان يتصدى للسلبيات ويكافحها فيمكنه ألا يُصلي، وألا يصوم أو لا يذهب إلى الحج، وذلك لأنه منشغل في الأساس بـ”أعمال” مهمة للغاية لله، ويؤدي بعض “الوظائف” الحياتية الضرورية.

أجل، إن حماية الفرد لدينه، ودفاعَه عن عرضه وشرفه، وتأمين ماله وروحه أمورٌ يقدّرها الإسلام ويبجلها.. وكفاحُ الإنسان لحماية كلِّ هذه القيم حقٌّ من حقوقه الأصيلة، وواجبٌ من واجباته الأساسية على حد سواء، ومن يُقتل في سبيل هذا فهو شهيد بحسب ما ورد في أحاديث سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم[1].

ومع ذلك فإن بلوغ كل هذا الجهاد والكفاح قيمة أسمى من كل القيم مرهونٌ بارتباط أولئك الناس وعلاقتهم بالله، فحتى أهم الأشياء التي لا نربطها به تعالى تفقد كثيرًا من قيمتها الحقيقية، وتذبل وتهترئ، وتصبح مهيأة للانهيار، وعلى العكس من هذا فإن الأشياء التي نفعلها مستهدفين رضاه ورضوانه وتبدو وكأنها تافهة بسيطة تبلغ قيمة ومنازل فريدة تمامًا.

   رُهْبَانٌ بِاللَّيْلِ وَفُرْسَانٌ بِالنَّهَارِ

إن سادتنا الصحابة الكرام رضي الله عنهم أجمعين هم خير مثال بالنسبة لنا في باب الحفاظ على التوازن بين العبودية والجهاد والخدمات المنجزة في سبيل الله.. ومن دوَّنوا تراجم حياتهم رضوان الله عليهم لخصوا حياتهم بعبارة: “رُهْبَانٌ بِاللَّيْلِ وَفُرْسَانٌ بِالنَّهَارِ”.. ومعنى هذا أن كلَّ واحد منهم كان يتوِّج ليلَه بالعبادة، ويتفطر قلبه بالتوسّل إلى الله والتضرع إليه حتى يطلع الفجر، أما حين يأتي النهار، وتنشأ حالة حرب فإنه يستحيل بطلًا ويخوض الحرب كالصناديد.

فكان مَنْ يراهم وقد انثنوا وانحنوا خضوعًا ليلًا كالعصا يقول: “إن هؤلاء أنضاء عبادة وأطلاح سهر”، لكنهم إذا رأوا السهامَ قد فُوِّقَت والرماحَ قد أُشرعت والسيوفَ قد انتُضِيَتْ ورعدَتْ الكتيبة بصواعق الموت وبرقَتْ استخفّوا بوعيد الكتيبة لوعد الله ومضى الشاب منهم قدمًا حتى اختلفت رجلاه على عنق فرسه وتخضبَّتْ محاسنُ وجهه بالدماء.. وهكذا فإن المسألةَ الحقيقيّة هي القدرةُ على إقامة هذا التوازن.. إنها الخدمة باستماتة من ناحية، والقدرة على التحول إلى إنسان القلب والروح من خلال التخلص من مظاهر الشكلية والصورية من ناحية أخرى.

يجب على الإنسان أن يسعى لأداء الوظائف التي عُهدت إليه بكل طاقته وعلى أكمل وجه، إلا أنه إلى جانب هذا يجب أن يكون على دراية لماذا فعلَ ما فعلَه؟، وعليه ألا يسقط في براثن الغفلة وألا ينخدع بعمله بينما يخدم في سبيل الله، وأن يفعل كل ما يفعله لله تعالى فحسب، وأن تعزِّز خدماتُه علاقتَه بالله، وأن توجهه وتدفعه إلى مزيد من العبادة والطاعة.. وإلا سُئل الإنسان في الآخرة عن: “كم كانت علاقتك بالله؟ كم كنتَ تشعرُ به عز وجل في قلبك؟ كم كان قلبُك يرتجف حين يخطر جلَّ وعلا ببالك؟ لماذا بدوتَ على هيئةٍ أكبر من حقيقتك؟ لماذا سعيتَ بأحوالك وأطوارك أن تُظهِر نفسك بشكل مختلف؟”.

يقول الحق تعالى في القرآن الكريم: ﴿الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الأُمُورِ﴾ (سورة الْحَجِّ: 22/41)، فنجد أن الله جل جلاله بينما يعدد في هذه الآية الكريمة صفات المؤمنين الذين مكّنهم في الأرض، الذين يمتلكون قدرات وإمكانيات معينة يؤكد أول ما يؤكد على أنهم يؤدّون صلواتهم بحساسيّة تامة، ويُخرِجون زكاتهم كاملة غير منقوصة، وهذا يعني أن هذا هو ما يريده الله تعالى منّا حقًّا، ويمكننا أن نفهم معنى هذه الآية الكريمة هكذا أيضًا: “إن تُتَوِّجوا الإمكانيات التي منحتُكم إياها بالعبادة والطاعة والشُّكر، فإنني أزيدكم من نِعَمي، وإن لم تفعلوا حرمْتُكم إياها”.

فلا ينبغي للمؤمن أن يترك الاعتدال في هذا الجانب أيضًا مثلما هو الحال في كلّ الأمور، ولا أن يقع في الإفراط والتفريط.. وعليه ألا يركض ويكدح فحسب، ولا أن ينعزل ويخلو تمامًا.. بل عليه أن يعيش الخلوة في اللحظة نفسها التي يركض فيها ويسعى، وبحسب التعبير الذي نستخدمه كثيرًا يجب عليه أن يكون “مع الحق بين الخلق”.. هذا هو مسلك النبي صلى الله عليه وسلم، فإن كان الله وعد المؤمنين بأن “يقسم لهم ربيعًا من جديد”، ورهنَ هذا بأطوارهم وتصرفاتهم على مستوى الشرط العادي؛ فلن يستطيعَ أحدٌ -كائنًا مَن كان- أن يُغيّر ذلك.

***

[1] انظر: سنن أبي داود، السنة، 32؛ سنن الترمذي، الديات، 22.

الوفاق والاتفاق

Herkul | | العربية

إن الخدمات التي تتمّ في سبيل الله تعالى يجب أن يكون القول والعمل فيها صحيحًا قويمًا، وأن تكون الأدوات والوسائل المستخدمة في طريق الوصول إلى رضا الله تعالى مشروعة مباحة أيضًا، بمعنى أن كل مشروع ينبغي أن يكون موافقًا للمبادئ الأساسية للدين، وأن يكون موافقًا للأوامر القرآنية وللبيان النبوي الشريف، ولا يشوبه ما يخالفه، كذلك يجب أن تضع تلك الخدمات نصب أعينها حاجات الناس، وملء الفراغات الموجودة في المجتمع.

ولا شك في أن كلّ أمرٍ من الأمور التي ذكرناها يُعَدُّ مبادئَ أساسية لا غنى عنها للسائرين في طريق إعلاء كلمة الله، ولكي تكون الخدمات التي تتم في سبيل الله مثمرة، فيجب الاهتمام البالغ بمسألة المحافظة على الوفاق والاتفاق داخل المجتمع؛ لأن التوفيق الإلهي يأتي وفقًا للوفاق والاتفاق، وأهم عامل للمحافظة على الوفاق والاتفاق هو عدم تلوّث الأعمال والخدمات بفكرة الأنانية الجماعية.

   الابتعاد عن فكرة الأنانية الجماعية

لو أردنا إيضاح هذه المسألة أكثر لوجدنا أنه بجانب ضرورة موافقة الأقوال والأعمال لما أمر به الله ورسوله، فكذلك يجب تخليصها من فكرة الأنانية الجماعية، فأحيانًا تجد الإنسان يتحدث عن “الدين” و”التدين”؛ ولكن -دون وعي منه- يشير بكلامه إلى نفسه أو إلى المجموعة التي ينتسب إليها، ويظنّ أنه يقوم بوظيفة الإرشاد والتبليغ بينما هو يقدم طريقه ومنهجه هو، أو تجد شخصًا يتحدّث عن تطوير ونماء الدولة بينما هو في الحقيقة يوجه الأنظار إلى نفسه هو والثبات في موقعه الذي يشغله، وشخص آخر يتحدث عن ضرورة إعادة إحياء الروح والنهضة، يقول هذا ولكنه يربط كل هذا بما يقوم به من حملات وحركات.

وعلى سبيل الخطإ في الاجتهاد ينسب بعضهم هذه النجاحات وما يتبعها من جماليات تظهر للعيان إلى أشخاص معينين أو إلى مجموعة بعينها، وهذا يؤدي إلى تقوية الأنانية الجماعية.. إن البشر لديهم حسُّ المبالغة ولذلك فقد يُبالغون في التقدير والإطراء.. فتراهم يُغالون في الحديث عن شخص أو مجموعة بعينها أثناء كلامهم، فيرفعون مقامها بصورة مبالغ فيها.

وإلى حد معين يمكن أن نعتبر مثل هذه الأطوار والتصرفات أخطاء في الاجتهاد ونلتمس العذر لأصحاب هذه الأفعال؛ لكن هذه الأمور جميعها يجب ألا تبعدنا عن التفكير المستقيم، وألا تحيد بنا عن مدارنا الصحيح أثناء قيامنا بأعمالنا، ولو أننا توجهنا إلى التقدير والثناء وربطنا هذه الأعمال بأشخاص معينين ونسبناها إليهم، فحينها نكون قضينا على الوفاق والاتفاق، وانصرف الناس من حولنا.. فبينما نحاول إيضاح الحق والحقيقة،  وإذ بنا نقصرُه على محور واحد فقط، وبدون أن نشعر نتحرك ويكأن جميع مجالات الخدمة هي ملكية خاصة بنا.

   من أجل المحافظة على السلام الاجتماعي

إن ما يقوي الخدمة الإيمانية والقرآنية لا سيما في يومنا الحاضر هو وجود حالة من الوفاق والاتفاق بين أطياف المجتمع، ومن أجل الوصول إلى الوفاق والاتفاق لا بد من بذل كل الجهود، وأخذ جميع التدابير للمحافظة عليه، فمثلًا وكما يقول الشيخ سعيد النورسي: “إن كان الاتفاق في الحق اختلافًا في الأحق، يكون الحق أحيانًا أحق من الأحق، والحسن أحسن من الأحسن”[1]. أجل، إن كنا نختلف على “الأحسن” فحينها يجب علينا الاكتفاء بـ”الحسن”، تمامًا كما فعل حفيد سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم ونقصد هنا سيدنا الحسن رضي الله عنه صاحب البصيرة النافذة.

وكما هو معروف فسيدنا الحسن رضي الله عنه عندما اختلفت فئتان عظيمتان من المسلمين، قرر التنازل عن الخلافة لصالح سيدنا معاوية رضي الله عنه تجنبًا لوقوع فتنة كبيرة، وإلى هذا أشار رسول صلى الله عليه وسلم بقوله: “إِنَّ ابْنِي هَذَا سَيِّدٌ وَلَعَلَّ اللَّهَ أَنْ يُصْلِحَ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظِيمَتَيْنِ مِنَ المُسْلِمِينَ[2]، فقد تنبأ الرسول صلى الله عليه وسلم بتصرف سيدنا الحسن رضي الله عنه ومدحه قبل وقوع ذلك بكثير، وما نراه هنا هو أن الإمام الحسن رضي الله عنه قد اكتفى بالخيار “الحسن” على “الأحسن” درءًا لوقوع فتنة عظيمة بين المسلمين، فالخَيار الحسن الذي يضمن الاتفاق يُكسب جمالًا يفوق جمال الخيار الأحسن في بعض الأحيان.

ومن هذا المنطلق فالواجب علينا الابتعاد عن كل الألفاظ التي قد تُفسِد أو تعكّر صفو الوفاق والاتفاق، وينبغي الابتعاد عن كل ما يُفهَم منه فكرة الأنانية الجماعية التي تثير مشاعر المنازعة.. دع عنك إثارة مشاعر المنازعة، بل وحتى يجب علينا ألا نفتح باب التنافس المشروع لأن كلًّا من المنازعة والتنافس يفصل بينهما خط رفيع وبالتالي قد يتداخلا.

وفي الظروف العادية لا حرج من التفكير في “أن الآخرين يسعون ويسارعون في سبيل الله تعالى، فلماذا نحن نقف ساكنين؟! فلنسارع معهم”، دع عنك الحرج جانبًا بل القرآن الكريم يحضّ على التنافس قائلًا: ﴿وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ﴾ (سورة الْمُطَفِّفِينَ: 83/26).

إلا أن بعض الذين ينطلقون بفكرة التنافس قد يقع في أذهانهم بمرور الزمن ملاحظات شيطانية مثل: “إن العمل في هذا المجال هو حقٌّ مكتسَبٌ لنا، لماذا الفلانيون والعلانيون موجودون في مجالاتنا وتخصّصاتنا دون أن يخبرونا أو يستأذنوا منا؟! لماذا هؤلاء الأشخاص يسارعون ويدخلون في مجالاتنا؟!”، وبالطبع فهذه الأفكار ستؤثر سلبًا على روح الاتحاد، وإن كان هناك البعض يتصرفون بفكرة الأنانية الجماعية فسيتسبب هذا في تحرك الآخرين بنفس الأفكار والمشاعر.

   الانتباه إلى مشاعر الآخرين!

قد يتجمع الناس حول المشاريع التي يرونها معقولة، ويوقنون أنها ذات فائدة للبشر، ومتوافقة مع روح الدين، وقد يهبون أنفسهم لبعض الأعمال الخدمية؛ ولكن أثناء سعيهم الحثيث لتحقيق ما يرونه صوابًا، عليهم مراعاة مشاعر الآخرين وقراءة أفكارهم بصورة صحيحة ووضعها في الحسبان، بمعنى أن عليهم التعاطف مع الجميع، وعليهم أن ينتبهوا ويحسبوا في كل خطوة يخطونها كيف يمكن أن تؤثر هذه الخطوة في مشاعر وأفكار الآخرين.

للجميع قيم يحترمونها، وإذا أردتم أن يحترم الناس قيمكم فعليكم ألا تحتقروا قيمهم، وعليكم ألا تنسوا أن الشيء الذي تنتظرونه من الآخرين هو نفس الشيء الذي ينتظره الآخرون منكم، وعليكم أن تقرؤوا مشاعر الآخرين بصورة صحيحة من خلال التعاطف الحقيقي، وأن تضبطوا تصرفاتكم وفقًا لذلك.

وإلا أصبحت الأفعال الحسنة التي تنوون فعلها، تنعكس بنتيجة سلبية تمامًا على خلاف ما تتوقعون، بل إن أكثر التصرفات براءة وأكثر الألفاظ جمالًا قد تفتح بابًا من النفور، ولو أن هذه الأعمال الخدمية تمت بفكرة الأنانية الجماعية وربطت بها، فبدلًا من أن ينظر الناس إلى العمل فستتوجه أنظارهم ناحية من قام بهذا العمل وسيقولون: “الفلانيون يقومون بهذا العمل، لماذا لا نقوم نحن بعمل مشابه؟ هؤلاء لهم جماعة، فلماذا نحن ليس لدينا جماعة؟!”، وتكون النتيجة هي ضعف الوفاق والاتفاق في المجتمع وبالتالي انقطاع التوفيق الإلهي.

إن الحق سبحانه وتعالى قد ربط توفيقه لأمة محمد صلى الله عليه وسلم بالتفاهم والتوافق والترابط فيما بينهم، وحينما تتفرق الأمة وتقع في حالة من الشتات فحينها يرفع الله رعايته وعنايته عنهم، ولا يكون لهم وكيلًا، بينما القرآن يقول: ﴿وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/45).

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، نوى الحقائق، ص 579.

[2] صحيح البخاري، الصلح، 9.

ŞEKİLCİLİKTEN KURTULMA

Herkul | | KIRIK TESTI

Bazen din adına yapılan vazifelerde aldanıyor; bizden istenilen formaliteleri yerine getirmekle vazifemizi yaptığımızı zannediyoruz. Diyelim ki bir yerde imamlık yapıyoruz; camiye geliyoruz, milletin önüne geçip namaz kıldırıyoruz. Vazifeyi bitirince de kalkıp evimize veya başka bir işimize gidiyoruz. Veya bir yerde vaizlik görevi verildiyse, haftanın belirli günleri kürsüye çıkıp orada halka bir şeyler anlatmaya çalışıyor, belki bağırıp çağırıyor, sonra da vazifeyi yapmış olmanın huzuruyla inip kendi işimize bakıyoruz. Namaz kıldırma, vaaz u nasihat etme, Kur’ân öğretme, dinî ilimleri talim etme gibi dinî işlere, bir memurun sorumlu olduğu vazifelerini yerine getirmesi veya bir işçinin kendisinden istenilen işleri yapması gibi bakıyoruz. Böyle olunca da işin ruhu, mânâ ve muhtevası kayboluyor.

Bunların en tehlikelisi de yüce bir mefkûreye talip olmuş, yeni bir diriliş peşinde koşan insanların, üstlendikleri sorumluluklara “iş” ve “vazife” olarak bakmaları, tavzif edildikleri değişik birim ve alanlarda koşturup durmaları fakat bunun yanında Allah’la ve Efendimiz’le münasebeti görüp gözetmemeleridir. Onlar, kendilerini tamamen “işlerine” verseler, yaptıkları işlerde çok başarılı görünseler de, yalnızca şekil ve formaliteleri yerine getiren kimseler olma durumundan kurtulamadıkları, ihlâs ve ihsan şuuruyla hareket etmedikleri sürece yaptıkları işlerde gerçek manada muvaffak olamayacaklardır.

   Allah’la Münasebetin Güçlü Tutulması

Maalesef günümüzde dünyevilik ve sekülerizm insanlığın hayatına hâkim olduğu için, Allah yolunda yapılan hizmetler de dünyevî hedeflere bağlanabiliyor, şekil ve formalitelere kurban edilebiliyor. Hâlbuki insanlığa hak ve hakikati anlatma konumunda bulunan insanların, yaptıkları işleri, normal vazife çerçevesinin dışında ele almaları gerekir. Onlar, öncelikle ubudiyetlerini derinlemesine yerine getirmeli, Allah’la münasebetlerini her zaman ter ü taze tutmalı ve O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket etmelidirler ki yaptıkları vazifelerde muvaffak olabilsinler. Yani işlerini yapmanın yanında mutlaka mânevî derinliği de hedeflemeleri gerekir.

Bir insanın din ve diyaneti adına bir kısım aktiviteler icra etmesi, hizmet deyip koşturması elbette takdir edilmesi gereken güzel bir şeydir. Ne var ki buna gerçek güzelliğini kazandıracak bir şey varsa, o da bu işleri yaparken Allah’la münasebetin güçlü tutulmasıdır. Eğer yapılan bu güzel ameller, Allah’la irtibatımız adına bizim farklı derinliklere açılmamıza vesile olmuyor, bizi O’na daha çok yaklaştırmıyorsa, nefsimiz adına koşturuyoruz demektir. İyi bir şey yaptığımızı vehmetsek bile, gerçekte aldanıyoruz demektir.

Hayır adına yaptığımız her iş, Allah’la münasebetimizi daha bir pekiştirmeli ve her pekişen münasebet de yeni hayır işlerine vesile olmalıdır. Siz ne kadar O’nunla sıkı irtibat içinde olur, ne kadar O’nun rızasını elde etmeye çalışırsanız, O’nun size muamelesi de buna göre olacaktır. Şayet Cenab-ı Hak’la münasebetlerinizi derinleştirirseniz, O da size çok farklı muamelede bulunacaktır. Her birinizi birer tefekkür, tedebbür ve tezekkür insanı hâline getirecek ve ufkunuzu açacaktır. Böylece siz de her şeyi çok daha farklı duymaya, hissetmeye başlayacaksınız.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir günde bazen yetmiş, bazen yüz defa istiğfar çektiği rivayet ediliyor. Buna getirilen yorumlardan bir tanesi şudur: O, sürekli terakki içindeydi. Dünyada âdeta sürekli bir Sidretü’l-Münteha veya Beytü’l-Ma’mur yolculuğu yapıyordu. Bugünü dünden farklı, yarını bugünden farklı, öbür günü de yarından farklı duyuyordu. Dolayısıyla arkasına dönüp geride bıraktığı basamaklara bakınca, “Estağfirullah, ben nasıl olmuş da orada durmuşum?” diyordu.

Bu açıdan, peşinde koşturduğumuz “işler”, “vazifeler”, “hizmetler” şayet bizim ilim ve irfan hayatımızı zenginleştirmiyor, kalb ve ruhun hayat derecelerinde seyahat etme adına bize bir şey kazandırmıyorsa, havanda su dövüyor olabiliriz. Vazifemizi doğru bir şekilde yaptığımız takdirde Cenab-ı Hakk’ın bizi muaheze etmeyeceğini ümit ederiz. Ne var ki bu, O’nunla münasebetlerimizi olması gerektiği gibi yürüttüğümüz manasına gelmez.

Bu sözler bana, hapishanede günlerimde başımdan geçen bir hâdiseyi hatırlattı. Hapishanenin sıkıntılarını, farklı meşreplerden insanlarla paylaşmıştık. Bir gün arkadaşlarla cemaat hâlinde namaz kılıyorduk. Mahpuslardan birisi alaylı alaylı bize bakmış ve “Biz sağda solda menfi düşüncelere karşı mücadele veriyor, canımızı ortaya koyuyoruz. Siz de burada namaz kılarak göbek şişiriyorsunuz.” demişti.

Namaz kılmanın göbek yapmakla ne alakasının olduğu hususu bir yana, sözün asıl mantıksız tarafı, Allah yolunda verilen mücadelenin, ibadete gerek bırakmayacağı düşüncesiydi. Onun mantığına göre bir insan olumsuzluklara karşı cephe oluşturuyor ve mücadele veriyorsa, namaz kılmayabilir, oruç tutmayabilir veya hacca gitmeyebilirdi. Zira zaten o, Allah için çok önemli “işler” yapmakta, hayati bir kısım “vazifeler” eda etmektedir.

Evet, bir insanın dinini koruma, ırz ve namusunu müdafaa etme, mal ve can güvenliğini sağlama adına mücadele vermesi İslâm’ın takdir ve tebcil ettiği davranışlardır. Bütün bu değerleri koruma adına insanın mücadele etmesi, onun hem en temel haklarından hem de başlıca vazifelerindendir ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleri içerisinde, bu uğurda öldürülen kimse şehit olur. (Bkz. Ebu Davud, sünnet 32; Tirmizî, diyât 21)

Ne var ki bütün bu mücadelelerin değerler üstü bir değere ulaşması, o insanların Allah’la irtibatına bağlıdır. O’nunla irtibatlandırmadığınız en önemli şeyler bile, kıymet-i harbiyelerinden çok şey kaybeder, renk atar, partallaşır ve yıkılmaya müsait hâle gelir. Buna mukabil O’nun rıza ve hoşnutluğunu hedefleyerek yaptığınız önemsiz gibi görünen işler ise apayrı değer ve kıymetlere ulaşır.

   Ruhbanün fi’l-Leyl Fursânun fi’n-Nehar

Sahabe-i kiram efendilerimiz, Allah yolunda verilen mücadele ve yapılan hizmetler ile kulluk dengesini tutturma adına bizim için en güzel örnektir. Biyografilerini yazanlar, onların hayatlarını “ruhbanün fi’l-leyl fursânun fi’n-nehar” ifadeleriyle özetliyorlar. Bunun anlamı şudur: Onların her birisi gecelerini ibadetle taçlandırıyor, sabahlara kadar yüreğini parçalarcasına Allah’a yalvarıp yakarıyordu. Gündüz olunca ise bir savaş durumu ortaya çıktığında kahraman kesilip meydanın hakkını veriyordu.

Geceleyin onların Allah karşısında nasıl iki büklüm olduklarını gören birisi, “Bunlar ibadetten başka bir şey bilmiyorlar.” derdi. Fakat onlar at bindiklerinde âdeta koca bir orduya tek başına karşı koyabilecek bir metanet ve cesaret ortaya koyuyorlardı. İşte asıl mesele de bu dengeyi kurabilmektir. Bir taraftan ölesiye hizmet etmek diğer yandan da şekil ve suretlerden sıyrılarak bir kalb ve ruh insanı hâline gelebilmek.

İnsan, deruhte ettiği vazifeleri en mükemmel şekliyle yerine getirebilmeli; fakat bunun yanında, yaptığını niçin yaptığının da farkında olmalı. Allah yolunda hizmet ederken gaflete düşmemeli, zühule girmemeli. Yaptığı her işi sadece Allah için yapmalı. Hizmetleri, onun Allah’la münasebetini daha bir güçlendirmeli, onu daha çok ibadet ü taate yönlendirmeli. Yoksa insana ahirette, “Allah’la münasebetin ne kadardı? İçinde O’nu ne kadar duyuyordun? Aklına geldiği zaman ne kadar yüreğin titriyordu? Niye olduğundan fazla göründün? Neden hâl ve tavırlarınla kendini farklı göstermeye çalıştın?” diye sorarlar.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلاَةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الأُمُورِ “Şayet onlara yeryüzünde bir hâkimiyet nasip edersek, namazlarını hakkıyla eda eder, zekâtlarını verir, iyiliği yayar, kötülüğü önlerler. Bütün işlerin akıbeti elbette Allah’tan sorulur.” (Hac sûresi, 22/45) Allah (celle celalul) bu âyet-i kerimede ayaklarını yere sağlam basan ve belirli güç ve imkânlara sahip olan mü’minlerin özelliklerini sayarken ilk olarak onların kemal-i hassasiyetle namazlarını eda edecekleri ve tastamam zekâtlarını verecekleri üzerinde duruyor. Demek ki Allah’ın bizden asıl istediği şey budur. Âyet-i kerimeyi, “Şayet siz verdiğim imkanları ibadet ü taatle taçlandırır ve şükrederseniz, Ben de nimetlerimi artırırım. Siz bu konuda vaadinizde durmazsanız, Ben de onu size nasip etmem.” şeklinde de anlayabiliriz.

Hâsılı mü’min, her işinde olduğu gibi burada da itidali elden bırakmamalı, ifrat ve tefrite girmemeli. Ne sadece koşturup durmalı ne de tamamen halvete çekilmeli. Koşup durduğu aynı anda halveti de beraber yaşamalı. Çok kullandığımız tabirle, “Halk içinde Hak’la beraber” olmalı. Peygamber yolu da budur. Şayet Allah’ın mü’minlere “yeniden bir gül devri yaşatma” şeklinde bir vaad-i sübhanisi varsa ve bunu da şart-ı âdi plânında onların tavır ve davranışlarına bağlamışsa, bunu değiştirmeye hiçbirimizin gücü yetmeyecektir.

***

(Not: Bu yazı 13 Aralık 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

VİFAK VE İTTİFAK

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah yolunda yapılan hizmetlerde öncelikle söz ve amellerin doğru olması ve rıza-i ilahî hedefine yürürken meşru vasıtaların kullanılması gerekir. Yani her tür faaliyet ve proje, dinin temel disiplinleriyle uyum içinde olmalı; Kur’ân’ın emirlerine ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarına muvafık olmalı, içinde bunlara muhalefet içerecek hiçbir şey barındırmamalıdır. Bunun yanında insanların ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması ve toplum hayatındaki boşlukların doldurulması gerekir.

Hiç şüphesiz bunların her birisi, i’lâ-i kelimetullah yolunun yolcuları açısından en başta dikkat edilmesi gereken çok önemli prensiplerdir. Fakat Allah yolunda yapılan hizmetlerin semeredar olabilmesi için, bütün bunların yanında toplumdaki vifak ve ittifak duygusunun korunmasına da fevkalâde önem gösterilmesi gerekir. Zira tevfik-i ilâhînin celbedilmesi buna bağlıdır. Bunu sağlamanın önemli dinamiklerinden birisi ise yapılan hizmetlerde aidiyet mülâhazasını işin içine katmamaktır.

   Aidiyet Düşüncesinden Uzak Durma

Biraz daha açacak olursak, söylenilen sözlerin veya yapılan amellerin ilâhî ve nebevî olmasının yanında, mensubiyet ve aidiyet düşüncelerinden de kurtarılması gerekir. İnsan bazen “din” der, “diyanet” der fakat hiç farkında olmadan bunlarla kendini veya mensup olduğu grubu nazara verir. İrşat ve tebliğ faaliyeti yaptığını zanneder fakat gerçekte kendi yol ve yöntemini öne çıkarır. Ülkeyi kalkındırmaktan bahseder fakat asıl kendisinin ayağa kaldırılmasına nazarları çevirir. Yeni bir inşa ve ihya ruhuna ihtiyaç olduğunu, yeni bir rönesans gerçekleştirilmesi gerektiğini söyler fakat bütün bunları kendi hamle ve hareketlerine bağlar.

Meydana gelen bir kısım başarıların, ortaya çıkan bazı güzelliklerin, bir içtihat hatası olarak belirli şahıs veya gruplara nispet edilmesi, cemaat enaniyetini ve aidiyet mülâhazasını daha da güçlendirir. İnsanların mübalağaya açık bir yanları vardır. Bu sebeple takdir ve övgülerinde aşırıya kaçabilirler. Belirli şahıs veya gruplardan bahsederken meseleyi abartarak anlatabilirler. Fevkalâde makamlar ve payeler verebilirler.

Bir yere kadar onların bu tür tavır ve davranışları bir içtihat hatası olarak değerlendirilebilir ve mazur görülebilir. Fakat bütün bunlar bizi müstakim düşünceden uzaklaştırmamalı, bizim meseleleri doğru bir yörüngede değerlendirmemize mani olmamalıdır. Şayet biz de başkalarının bu tür takdir ve alkışlarına bakarak meseleleri belirli nispetlere ve mensubiyetlere bağlarsak, vifak ve ittifakı zedelemiş, insanları kendimizden uzaklaştırmış oluruz. Hak ve hakikati ifade etmeye çalışırken, onu tek bir yörüngeye bağlamış oluruz. Hiç farkına varmadan bütün hizmet alanları bize aitmiş gibi hareket ederiz.

   Toplumsal Barışı Sağlama Adına

Oysaki özellikle günümüz dünyasında, iman ve Kur’ân hizmetlerini asıl değerli kılacak ve büyütecek olan husus, bunların toplumun diğer kesimleriyle vifak ve ittifak içinde yürütülmesidir. Bunu koruyabilme adına yapılması gereken her şey yapılmalı, alınması gereken bütün tedbirler alınmalıdır. Mesela Hz. Pir’in dediği gibi, şayet “hasende-güzelde” anlaşabiliyor, “ahsende-daha güzelde” ihtilafa düşüyorsak, hasenle iktifa etmesini bilmeliyiz. Tıpkı çok yüksek bir basiret insanı olan Efendimiz’in torunu Hz. Hasan’ın yaptığı gibi.

Bilindiği üzere Hz. Hasan, iki cemaat karşı karşıya geldiğinde, halifeliği Hz. Muaviye’ye bırakmak suretiyle, meydana gelmesi muhtemel büyük bir fitneyi önlemişti. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, “Benim şu yavrucuğum var ya o, seyyiddir. Allah onunla gelecekte iki büyük topluluğun arasını ıslah edecektir.” sözleriyle çok önceden Hz. Hasan’ın bu tavrını takdir etmişti. Hz. Hasan, ahseni bırakıp hasenle iktifa etmek suretiyle, ortaya çıkması muhtemel büyük bir fitnenin önüne geçmişti. Hasende sağlanan mutabakat, ona öyle bir güzellik kazandırıyor ki bazı durumlarda ahsenden daha güzel hâle geliyor.

Bu açıdan konuşulan sözlerde vifak ve ittifakı zedeleyecek her tür ifadeden kaçınmalı; başkalarına aidiyet mülahazasını hatırlatacak ve bu sebeple onlarda haset veya rekabet duygusunu tetikleyecek her tür hâl ve tavırdan uzak durulmalıdır. Hatta bırakalım rekabeti, normalde mahzursuz olan tenafüse dahi mümkün mertebe kapı aralanmamalıdır. Zira rekabet ile tenafüs hemhudut oldukları için sınır ihlâlleri yaşanabilir.

Normal şartlarda, “El âlem Allah yolunda koştururken biz niye duruyoruz ki! Biz de onlarla birlikte koşturalım.” düşüncesinin bir mahzuru yoktur. Mahzuru olma bir yana bu, Kur’ân tarafından da teşvik edilmiştir. Zira âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ “İşte yarışacaklarsa insanlar, bu Cennet devletine konmak için yarışsınlar!” (Mutaffifîn sûresi, 83/26)

Ne var ki yarış yapma düşüncesiyle yola çıkan bazı kimseler bir süre sonra, “Aslında bu alan bizim hakkımız, falanlar niçin buradalar? Bize sormadan, bize danışmadan bu insanlar ne diye atlarını mahmuzlamış bizim alanlarda koşturup duruyorlar?” gibi şeytanca mülâhazalar içine girebilir ve bu, birlik ruhunu zedeleyebilir. Birilerinin aidiyet mülahazasını öne çıkarması, başkalarının da aynı duygu düşünceyle hareket etmesine sebep olabilir.

   Hissiyatları Hesaba Katın!

İnsanlar, makul buldukları, insanlık için yararlı olduğuna inandıkları ve dinin ruhuna uygun gördükleri bir kısım projeler etrafında bir araya gelebilir, belirli hizmetlere gönül verebilirler. Fakat doğruluğuna inandıkları işlerin arkasında koşarken, mutlaka başkalarının hissiyatını hesaba katmaları, onların düşüncelerini doğru okumaları, popüler ifadesiyle herkese empatiyle yaklaşmaları gerekir. Atacakları her bir adımın başkaları nezdinde ne tür duygu ve düşünceler hâsıl edeceğini çok iyi hesap etmeli ve buna göre hareket etmelidirler.

Herkesin saygı duyduğu değerler vardır. Eğer değerlerinize saygı duyulmasını istiyorsanız, başkalarının değerlerine saygısızlık etmemelisiniz. Sizin âlemden beklediğiniz şeyi, âlemin de sizden beklediğini katiyen unutmamalısınız. Ciddi bir empatiyle başkalarının hissiyatlarını doğru okumaya çalışmalı, tavır ve davranışlarınızı da buna göre ayarlamalısınız.

Yoksa güzel bir şeyler yapalım derken maksadın tam aksi neticelerle karşılaşılabilir. En masumane davranışlar, en güzel sözler dahi antipatiye yol açabilir. Eğer bu güzellikler aidiyet mülahazasına bağlanır ve bu şekilde takdim edilirse, insanlar yapılan hizmetlerden ziyade bunların kimin tarafından yapıldığına odaklanırlar. “Falanlar şunları yapıyor, biz niye yapmıyoruz? Onların bir cemaati var, bizim niye yok?!” derler. Neticede toplumdaki vifak ve ittifak zedelenir ve tevfik-i ilâhî de inkıtaa uğrar.

Cenab-ı Hak, muvaffakiyetini ümmet-i Muhammed arasındaki anlaşmaya, uzlaşmaya ve ittifaka bağlamıştır. Onlar parçalanıp dağınıklığa düştükleri zaman Allah da onlar üzerindeki inayet ve riayetini kaldırır. Vekil olmaz onlara. Oysaki Kur’ân şöyle buyuruyor: وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “İşlerinizi üstlenen bir veli olarak da bir yardımcı olarak da elbette Allah yeter!” (Nisâ Sûresi, 4/45)

***

(Not: Bu yazı 4 Aralık 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

صلة الرحم

Herkul | | العربية

   سؤال: يقول الله عز وجل ﴿وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ﴾ (سورة الرَّعْدِ: 13/21) كوصف من أوصاف أُولي الألباب، فما المقصود من “الصلة” المذكورة في هذا البيان الإلهي؟

   الجواب: تلفت الآيات الكريمات المقصودة بالذكر الأنظار إلى خمسة أوصاف لأولي الألباب، فيُعبر أولًا عن وفائهم بعهدهم لله تعالى بعبارة “الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ“، وهذه الآية تشمل وفاءهم بوعد “الإيمان” الذي قطعوه على أنفسهم للحق تعالى في عالم الأرواح، وكذلك وفاءهم بوعودهم في علاقاتهم البشرية، وبعد الذكر بالجانب الإيجابي لمسألة الوعد يرد الحديث أيضًا عن الجانب السلبي: “وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ“، فينفي نقضَهم لوعودِهم وعهودِهم.

ثم يُفهَم من قوله تعالى: “وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللّٰهُ بِه أَنْ يُوصَلَ” أنهم يصلون ما يأمر الله تعالى بوصله، ويُراعون ما يأمر بمراعاته من الأمور.

بعد ذلك يَلفت الانتباه بقوله “وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ” إلى أن أولي الألباب يعيشون في خوف وخشية من ربهم، وأنهم يتلوّون دائمًا خشوعًا وخضوعًا في طوق العبودية. والخشية تعبير عن احترام داخلي تجاه الله تعالى، والخشوع يعني التذلّل والانحناء كالعصا أمام عظمة الله وجلاله. وكون الإنسان متصفًا بالخشية والخشوع أمرٌ مرتبط بمعرفة الله سبحانه وتعالى، وهو ما يُعبر عنه في الآية الكريمة: ﴿إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ﴾ (سورة فَاطِرٍ: 35/28).

وعقب ذلك يُقال: “وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ“، أي إنهم يخافون ويرتعشون ارتعاشًا من أن يواجهوا الحساب بشدة للغاية.

   أمر إلهي يجب إحياؤه

أوصاف أولي الألباب المذكورة في السورة ليست مقصورة على هذه الأمور فحسب، فثمة أوصاف أخرى أيضًا. ولكن بما أن السؤال عن “الصلة” وليس عن تلك الأوصاف كلها، فدعونا نحاول الوقوف على ذلك بعض الشيء.

الصلةُ لغة تعني الرابطة والعلاقة، وفي الاصطلاح الإسلامي تُستَخدم بمعانٍ مثل الحفاظ على الروابط الإنسانية، وفعل الخير، والمراعاة، لا سيما الحفاظ على دفء علاقات القرابة وذوي الأرحام. وبما أنه تم الوقوف في العبارات السابقة على مسألة الوفاء بالعهد ونقضه، فإن المعنى الأول الذي يفهم من الأمور التي أمر الله بمراعاتها ووصلها هو الوفاء بالعهد، والثبات على الوعود والعهود المقطوعة. وإلى جانب هذا فإنه يدخل ضمن هذه الآية معانٍ أخرى مثل إقامة علاقة وصلة لا تنقطع بالله، ومفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، وأوامر الإسلام الدين المبين؛ فكل الواجبات الدينية بدءًا من أسس الإيمان إلى أركان الإسلام، ومن أصول الدين إلى أحكام الفروع يمكننا أن نراها نوعًا مما يجب أن يوصَل، وباختصار يمكن القول: لقد أُمرنا ههنا بالالتزام بالدين وبأحكامه.

وبمعنى أكثر خصوصية، فإن المقصود من الصلة هنا هو صلة الرحم، أي مراعاة أواصر القربى وعلاقاتها، وهذا الجانب من المسألة من الأهمية بمكانٍ لا سيما في عالم اليوم الذي انقطع فيه الناس بعضهم عن بعض. فمن المؤسف أن البشر الذين هم فروع أو براعم أو أوراق أو ثمار شجرة واحدة يعيشون منفصلين بعضهم عن بعض، فالأبناء ليسوا مقصرين في واجبهم ومسؤولياتهم تجاه أقاربهم فحسب، بل إنهم في قطيعة مع آبائهم وأمهاتهم. بل وحتى لا يعرفون معظم أقربائهم وأولي أرحامهم إلى أن نسوا المسؤوليات الواجبة تجاههم. وبما أن المجتمع قد انفصل عن قيمه الخاصة ويعيش غربةً خطيرة، فمهما يُنفّذ من حشدٍ وجهد ومهما تبذل من جهود لإعادة تأهيل الناس في هذا الصدد فهي قليلة.

وحينما ننظر إلى القرآن الكريم يتبين أنه كثيرًا ما يتم التأكيد على حق الوالدين وصلة الرحم في آيات عديدة منه؛ فمثلًا يقول الله تعالى: ﴿وَاعْبُدُوا اللهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/36)، فقد قرن الحق سبحانه وتعالى عبادته وطاعته بالإحسان إلى الوالدين والأقربين.

لهذا السبب يجب أن يكون لدى المؤمن شعور حقيقي بصلة الرحم تجاه أقاربه، وينبغي ألا يُحرَم أحدٌ منهم مهما كانت درجة قرابته، وخاصة الآباء والأمهات، من صلة الرحم. وبما أن الله جل جلاله قد قرَن الأمر برعاية حقوقه بالأمر برعاية حقوق الوالدين، ثم الأقارب، ثم الأشخاص الآخرين الذين بيننا وبينهم صلة أو علاقة ما، فيجب مراعاة هذه الحقوق ألبتة. فحتى الأحجار الجامدة لا تسقط ولا تنهار عندما تتكاتف وتتعاضد فتشكل قبابًا وأقواسًا متينة، وهكذا أيضًا حينما يتعاون الناس ويتكاتفون في الحياة الاجتماعية بدءًا من أقرب دائرة، ويدعم بعضهم بعضًا في احتياجاتهم المادية والروحية؛ فلن يسقطوا ولن ينهاروا.

   يجب ألا تحول الخدمة دون صلة الرحم

من وقت لآخر قد يخطر بذهن الإنسان بعض الملاحظات الشيطانية مثل “إنني على أية حال أعمل في الخدمة، إنني أركض خلف واجب مقدس مثل إعلاء كلمة الله، وبينما أضطلع بهذه الواجبات المهمة للغاية فلا ضير حتى وإن لم أهتمّ بحقوق الوالدين والأقارب…”، وبالتالي قد يصبح الإنسان غير مبال برعاية أواصر القرابة وصلة الأرحام، ذلك أنه ليس من الممكن التوفيق بين مثل هذه الأفكار والمنطق القرآني، لا أحدَ يستطيع أن يمحوَ أو يتهاونَ بمسألةٍ أكَّدَ وشدَّدَ عليها القرآن والسنة، فإن كان الله جل جلاله أمر في كتابه العظيم بمراعاة حقوقهم فهذا تكليف ديني مهم جدًّا بالنسبة للمؤمن، لا حقّ لأحدٍ في تغيير أحكام الله، لذلك فمن واجب المؤمن أن يَصِلَ ما أمر الله به أن يوصَلَ، ويقبّل أيدي والديه، ويطلب دعاءهم، وإذا كان لديهم احتياجات فيجب عليه تلبيتها.

فإنه من الممكن أداء الخدمات التي يجب القيام بها دون تقصير، ولكن مع مراعاة حقوق الوالدين والاهتمام بالأقارب ورعايتهم، لا ينبغي لأي شيءٍ مهما كان مهمًّا أن يكون عقبةً أو حائلًا أمام الآخر، ويجب كذلك أن نخدم الإسلام الدين المبين طلبًا لرضا الله عز وجل، ومن ناحية أخرى لا ينبغي لنا أن نتجاهل نَيل رضا الوالدين والأجداد والجدات، والأخوال والخالات، والأعمام والعمات.

الواقع أنه يمكن اعتبار صلة الرحم وسيلة مهمة لإفراغ إلهامات قلوبنا في صدور الآخرين، ومن خلال الحفاظ على تماسك علاقاتنا مع عائلاتنا وأقاربنا يمكننا أن نجعلهم يدركون ما لدينا من جماليات أيضًا، وهكذا نجعل زياراتنا أكثر بركة بعون الله وإذنه تعالى، ويمكننا تحويلها إلى سبع سنابل في كل سنبلة مائة حبة، يمكننا أن نعبر لهم بمواقفنا وتصرفاتنا -وإن لم يكن بأقوالنا- عن بعض الأشياء، وأن نكون قدوةً لهم، وكما نقول دائمًا: “الحال مفتاح لحلول جميع المعضلات”.

ولا سيما أنه مع تطور وسائل الاتصال في يومنا قد صار من السهل جدًّا السؤالُ عن أحوال الأقارب وذوي الأرحام وظروفهم وإرضاؤُهم، فإن كنا نعيش بعيدًا عنهم ولا نستطيع زيارتهم دائمًا يمكننا أن نفي بواجبنا في صلة الرحم عن طريق وسائل مختلفة مثل الهاتف والإنترنت، يمكننا أن نتحدث معهم صوتًا أو صوتًا وصورة، وننقل إليهم ودّنا ومحبتنا، وأن نكون على دراية بأحوالهم، ونرضيهم.

   يجب وصل من قطعنا

أريد أن أتطرق إلى نقطة أخرى تتعلق بالموضوع، ألا وهي أن قطع أقاربنا علاقاتهم بنا وعدم وفائهم بحق صلة الرحم لا يمكن أن يكون حجة لنا لئلا نفي بهذا الواجب تجاههم؛ فقد ورد في الأحاديث النبوية الشريفة أن ثواب من يصل رحمه وقد قطعوه أكثر وأفضل مِن ثواب مَن يَصِلُ من وصلوه[1].

ليت الجميع يفي بهذا الواجب المهم المنوط به! ليته يتصل بأقاربه ويسأل عنهم ويزورهم، ويقبّل أيدي كبارهم، ويعتني بصغارهم، وكما أشرنا سابقًا هناك انفصام خطير في يومنا هذا حتى بين أقرب الأقارب، لذا علينا أن نذهب نحن إلى أقاربنا حتى وإن لم يأتوا هم إلينا، ونسأل عن أحوالهم وشؤونهم حتى وإن لم يسألوا هم، وكما جاء في المثل التركي: أن مقابلة الخير بالخير هو شأن الجميع، بينما مقابلة الشر بالخير هو شأن الرجال العظام.

الجميع يستجيب لصلة من وصلوه، وزيارة من زاروه، فمقابلة الخير والإحسان بمثلهما أمر سهل، وهذا يشبه نوعًا من البيع والشراء، فهو وسيلة ربح لكلا الطرفين، إلا أنه ليس سهلًا الحفاظ على البر والإحسان حين لا يقوم طرف بأداء ما يقع على عاتقه، فإن كان المرء يحافظ على علاقاته وزياراته بالرغم من التصرفات السلبية للطرف الآخر فتلك هي صلة الرحم الحقيقية، فإن كان ثواب المرء عشر حسنات مثلًا في وصله رحم من يصله فربما يكون ثوابه مائة حسنة في صلةِ رحمٍ هكذا من جانب واحد.. لأن وصل إنسان لمن قطعه، وأعرض عنه أمرٌ صعبٌ جدًّا على النفس، فإن كان المرء يصل رحِمَه طلبًا لرضا الله تعالى فحسب، ودون أن يأبَهَ بتصرّفات أقاربه، فلا شك أن عمله هذا سيكون أفضل بكثير عند الله تعالى.

والأكثر من ذلك أنه قد تغلق الهواتف في وجوهنا أحيانًا، ونُطرد من أمام الأبواب، ويُقال لنا إننا لا نريدكم، ربما لا يأتينا رد على رسائل التهنئة كلها التي نرسلها في الأعياد وفي المناسبات الخاصة، يجب ألا نستاء وألا نتضايق بالرغم من كل هذا.. بالعكس نحن بحاجة إلى إيجاد طرق لتليين مخاطبينا عبر البحث عن أساليب جديدة وتطوير أنماط مختلفة، يجب أن نذهب إليهم سواء جاؤوا إلينا أم لا، وأن نكرمهم سواء أكرمونا أم لا، يجب أن نتصل بهم سواء اتصلوا بنا أم لم يتصلوا، يجب أن نقابل شرهم بالخير وغلظتهم باللين والرفق.

إن أخلاق المؤمن تقتضي ذلك، والبطولة والمروة تكمن هنا، وهذا هو المنهاج المحمدي.

***

   ملحوظة: هذا المقال تم تجهيزه من اللقاءات التي دارت في (27 ديسمبر 2007م و10 يوليو 2012م).

***

[1] انظر: صحيح البخاري، الأدب، 15؛ مسند الإمام أحمد، 383/24.

SILA-İ RAHİM

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ra’d suresinde akıl sahiplerinin (ülü’l-elbâb) bir vasfı olarak وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ اَنْ يُوصَلَ “Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyi gözetir, birleştirilmesi gerektiği şeyi birleştirirler.” (Ra’d sûresi, 13/21) buyruluyor. Bu ilahî beyanda nazara verilen “sıla”dan maksat nedir?

   Cevap: Söz konusu âyet-i kerimelerde ülü’l-elbâb’ın beş vasfına dikkat çekiliyor. İlk olarak اَلَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ ifadeleriyle onların Allah’a verdikleri sözde durdukları ifade ediliyor. Hem ruhlar âleminde Cenab-ı Hakk’a verilen “iman etme” sözünün hem de beşerî ilişkilerde verilen sözlerin yerine getirilmesi bu âyetin şümulüne dâhildir. Söz verme meselesinin pozitif yanı emredildikten sonra, وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ ifadeleriyle negatifine de yer veriliyor ve onların verdikleri sözleri bozmayacakları belirtiliyor.

Ardından da وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ اَنْ يُوصَلَ ifadeleriyle Cenab-ı Hakk’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirecekleri, gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetecekleri ifade ediliyor.

Daha sonra وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ifadesiyle akıl sahiplerinin Rabbilerine karşı haşyet içinde olduklarına, hayatlarını kemerbeste-i ubudiyet içerisinde hep iki büklüm yaşadıklarına dikkat çekiliyor. Haşyet, Allah’a karşı duyulan bir iç saygının ifadesidir. Ona karşı kalbin ürpermesini ifade eder. Huşu da Allah’ın büyüklüğü ve ululuğu karşısında asa gibi iki büklüm olma demektir. İnsanın huşu ve haşyet sahibi olması, marifetullaha bağlı bir husustur. Nitekim, إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan gerektiği tarzda ancak âlimler haşyet duyar.” (Fâtır sûresi, 35/28) âyetinde de bu dile getirilir.

Ardından da وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ buyruluyor. Yani onlar, hesabın karşılarına çok kötü bir şekilde çıkmasından da korkarlar, tir tir titrerler.

   İhya Edilmesi Gereken İlahî Emir

Surede sayılan ülü’l-elbâb’ın vasıfları bunlarla sınırlı değil, başka vasıflar da zikrediliyor. Fakat soruda bunların tamamı değil de sadece “sıla” mevzuu sorulduğu için, onun üzerinde bir nebze durmaya çalışalım.

Kelime anlamıyla sıla, birleştirmek demektir. İslami literatürde, insani bağları koruma, iyilik yapma, gözetme, hususiyle akrabalık ilişkilerini sıcak tutma gibi manalarda kullanılmıştır. Önceki ifadelerde, verilen sözlerin yerine getirilip getirilmemesi üzerinde durulduğu için, burada Allah’ın birleştirilmesini, gözetilmesini emrettiği şeylerden anlaşılan ilk mana, verilen sözlerin tutulması, yapılan ahitlerde sabitkadem olunmasıdır. Bunun yanında Allah’la, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla, din-i mübin-i İslam’ın emirleriyle kopmayan bir münasebet tesis etme gibi manalar da bu âyetin şümulüne girer. İman esaslarından İslâm erkânına, dinin temel disiplinlerinden füru ahkâmına kadar riayet edilmesi ve yerine getirilmesi emredilen her şeyi bir sıla olarak görebiliriz. Kısaca burada dine ve dinî hükümlere bağlılığın emredildiği söylenebilir.

Daha hususi manada ise buradaki sıladan kastedilen sıla-i rahimdir, yani akraba bağlarının gözetilmesidir. İnsanların birbirinden koptuğu günümüz dünyasında meselenin bu yanı da ayrıca önem arz etmektedir. Maalesef aynı ağacın dalları, budakları, yaprakları veya meyveleri olan insanlar birbirlerinden kopuk yaşıyorlar. Evlatlar, değil akrabalarına karşı vazife ve sorumluklarını yerine getirmek, anne-babalarından dahi kopmuş durumdalar. Hısım ve akrabaların çoğu tanınmıyor bile. Onlara karşı sorumluluklar unutulmuş durumda. Toplum kendi değerlerinden koptuğu ve bu konuda çok ciddi bir gurbet yaşadığı için ne kadar tahşidat yapılsa, insanlar ne kadar rehabiliteye tâbi tutulsa azdır.

Hâlbuki Kur’ân’a bakılacak olursa, çok sayıda âyet-i kerimede anne-baba hakkı ve akrabalık bağları üzerinde hassasiyetle durulduğu görülür. Mesela, وَاعْبُدُوا اللهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا “Yalnız Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, elinizin altında bulunanlara da iyilik edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ sûresi, 4/36) âyet-i kerimesinde Cenab-ı Hak, Kendisine ibadeti emrettikten hemen sonra anne-babaya ve akrabalara sözü getiriyor ve onlara güzellikle muamele edilmesini, iyilik ve ihsanda bulunulmasını emrediyor.

Bu sebeple bir mü’minde akrabalarına karşı çok ciddi bir sıla hissi bulunması gerekir. En başta anne-baba olmak üzere yakından uzağa hiç kimse sıla-i rahimden mahrum edilmemelidir. Allah (celle celâluhu) kendi hukukundan hemen sonra anne-babanın ve arkasından da akrabaların, onun ardından da aramızda şöyle böyle bir alaka bulunan sair insanların hakkını nazara verdiğine göre, bu haklara mutlaka riayet edilmelidir. Şuursuz taşlar bile baş başa verip sağlam kubbeler, kemerler oluşturduklarında düşmüyor, dökülmüyorlar. Aynen öyle de insanlar da sosyal hayatta en yakın daireden başlamak üzere baş başa verir, maddî ve manevî ihtiyaçlarında birbirlerine destek olurlarsa devrilmezler, dökülmezler.

   Hizmet Sıla-i Rahime Mâni Olmamalı

Yer yer insanın aklına, “Ben nasıl olsa hizmet ediyorum, i’lâ-i kelimetullah gibi mukaddes bir vazifenin arkasında koşuyorum. Bu gibi çok önemli vazifeler dururken anne-baba veya akraba hukuku gibi şeyler olmasa da olur.” gibi şeytanî bir kısım mülahazalar gelebilir. Böylece insan, akrabalık bağlarını gözetme konusunda vurdumduymaz hale gelebilir. Ne var ki bu gibi düşünceleri Kur’ânî mantıkla telif etmek mümkün değildir. Kur’an ve Sünnet’in ısrarla üzerinde durduğu ve tahşidatta bulunduğu bir meseleyi hiç kimse kaldırıp bir kenara atamaz. Şayet Allah (celle celâluhu) Yüce Kitab’ında onların hakkını gözetmeyi emretmişse, mü’min için bu, çok önemli dinî bir mükellefiyettir. Hiç kimsenin Allah’ın hükümlerini değiştirmeye hakkı yoktur. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, onları ziyaret etmek, durumlarına göre ellerini öpmek, dualarını almak ve eğer varsa bir ihtiyaçları bunu gidermektir.

Bir taraftan ara vermeksizin yapılması gerekli olan hizmetlerin yapılması fakat diğer yandan da anne-baba hukukuna riayet edilmesi, akrabaların görülüp gözetilmesi pekâlâ mümkündür. Bunlardan biri diğerine mâni olmamalıdır. Bir taraftan Rabbimizin rızasını kazanma istikametinde din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmeli, diğer yandan da yine O’nun hoşnutluğunu elde edebilmek için anne-babaların, nine ve dedelerin, hala ve teyzelerin, dayı ve amcaların rızasını almayı ihmal etmemeliyiz.

Hatta gönüllerimizin ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltabilme adına sıla-i rahim önemli bir vesile olarak görülebilir. Ailelerimizle, akrabalarımızla münasebetlerimizi sıkı tutarak, onlarla hemhal olarak sahip olduğumuz güzelliklerden onların da haberdar olmalarını sağlayabiliriz. Böylece Allah’ın izni ve inayetiyle ziyaretlerimizi daha da bereketlendirir, bire yedi yüz veren başaklar haline getirebiliriz. Sözle olmasa bile hal ve tavırlarımızla onlara bir şeyler ifade edebilir, örnek olabiliriz. Her zaman söylediğimiz gibi temsille ve halle halledilmedik bir mesele yoktur. 

Özellikle günümüzde iletişim vasıtalarının gelişmesiyle birlikte hısım ve akrabaların hâl ve hatırlarını sormak, onların gönlünü almak çok daha kolaylaşmıştır. Onlardan uzakta bulunsak ve her zaman ziyaretlerine gidemesek bile, internet, telefon gibi vasıtalarla sıla-i rahim vazifemizi yerine getirebiliriz. Sesli veya görüntülü aramalarla onlarla konuşabilir, sevgi ve muhabbetlerimizi iletebilir, durumlarından haberdar olabilir ve onların gönüllerini hoşnut edebiliriz.

   Gelmeyene Gitmeli

Konuyla ilgili son bir hususa daha temas etmek istiyorum. Yakınlarımızın bizimle ilişkilerini kesmeleri, sıla-i rahim vazifelerini hakkıyla eda etmemeleri bizim bu vazifeyi ihmal etmemiz adına bir mazeret olamaz. Zira hadis-i şeriflerde, bizimle ilişkisini kesen insanlara karşı yapılacak sıla-i rahimin çok daha faziletli olduğu bildirilmiştir. (Bkz. Buhari, edeb 15; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 24/383)

Keşke herkes bu önemli görevini yerine getirse! Yakınlarını arayıp sorsa, onların ziyaretlerine gitse, büyüklerin ellerinden, küçüklerin de gözlerinden öpse. Ne var ki daha önce de işaret ettiğimiz gibi günümüzde en yakın akrabalar arasında dahi ciddi bir kopukluk söz konusu. Bu sebeple yakınlarımız gelmese de biz gitmeliyiz; onlar halimizi hatırımızı arayıp sormasa da biz onların hal ve hatırlarını sormalıyız. Bir Türk atasözünde de ifade edildiği üzere, iyiliğe iyilik her kişinin işidir; kötülüğe iyilik ise er kişinin işidir.

Sıla-i rahime herkes karşılık verir. Gelene herkes gider. İyilik ve ihsanda bulunana karşılık vermek kolaydır. Karşılıklı olunca iyilik yapmak kolaydır. Bu bir nevi alış-veriş gibidir. Her iki taraf için de kazanç vesilesidir. Fakat bir tarafın kendine düşeni yapmadığı durumlarda iyilik ve ihsanı devam ettirmek hiç de kolay değildir. Eğer kişi karşı tarafın olumsuz tavırlarına rağmen ilişkisini, ziyaretlerini devam ettiriyorsa işte gerçek sıla-i rahim budur. Şayet sılaya karşı yapılan sılada on sevap kazanılıyorsa, böyle bir sılada belki yüz sevap kazanılabilir. Zira bir insanın kendisiyle alakasını kesen, yüzüne bakmayan bir kimsenin ayağına gitmesi nefse çok ağır gelir. Eğer o, her şeye rağmen, kırılıp dökülmesine aldırmadan, sırf Allah rızası için sıla-ı rahim görevini ifa ediyorsa, hiç şüphesiz onun bu ameli Allah katında çok daha hora geçecektir.

Daha da ötesi, bazen telefonlar yüzümüze kapatılabilir, kapıdan kovulabiliriz, yüzümüze karşı istenmediğimiz söylenebilir. Bayramlarda veya özel günlerde gönderdiğimiz bütün tebrik mesajları karşılıksız kalabilir. Bütün bunlara rağmen küsmemeli, darılmamalıyız. Bilakis yeni yeni yol ve yöntemler bularak, farklı üsluplar geliştirerek muhatabımızı yumuşatabilmenin yollarını aramalıyız. Gelmeseler de gitmeli, yedirmeseler de yedirmeli, aramasalar da aramalıyız. Kötülüklerine iyilikle, kabalıklarına yumuşaklıkla mukabelede bulunmalıyız.

Mü’min ahlakı bunu gerektirir. Yiğitlik buradadır. Muhammedî yol budur.

***

(Not: Bu yazı 27 Aralık 2007 ve 10 Temmuz 2012 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.)

نزاهةُ اللسان

Herkul | | العربية

إنَّ الواجب الذي يقع على كاهل مَنْ نذروا أنفسهم لخدمة الإيمان والقرآن في مرحلة شاعت فيها مشاعر الأنانية أكثر فأكثر، وأُثيرت الحوادث السلبية باستمرار، وتطاول الجميع بعضهم على بعض؛ هو احتضانهم البشرية جمعاء بمزيد من الحب والتسامح أكثر من أي وقت مضى، فإن قابلوا هذه النوعية من الأعمال السلبية بمثلها فقد أساؤوا إساءة عظيمة لمجتمعاتهم أنفسهم وللإنسانية قاطبة على حد سواء.

وبما أننا بشر فقد نغضب ونسخط إزاء بعض الأحداث الأليمة، وننهزم لغضبنا وسخطنا، بل إنه قد تنبري في أنفسنا أحيانًا مشاعر الحقد والغضب تجاه فئة من الظالمين والمُعتدين ممن يتجاوزون الحدود في أفعالهم، بيد أنه يجب علينا أن نقمع هذه المشاعر السيئة وألا نسمح لها بالظهور؛ وذلك عبر إيفائنا إرادَتَنا حقَّها، بل ويجب علينا -ما استطعنا- أن نُذيب تلك المشاعر ونقضي عليها بواسطة نظام هضمنا وعفونا المعنوي، فإذا ما تمكنا من السيطرة على غضبنا الذي يفور ويغلي كالحمم البركانية فزنا من ناحية بثواب العبادة، ومن ناحية أخرى لم نشارك في توسيع رقعة الانقسامات والصراعات في المجتمع.

ومن المؤسف أن السبّ والشتم والتجريح صار مألوفًا أو موضةً في يومنا هذا؛ فالجميع لسانهم سليط، وأسلوبهم مؤذٍ وجارح، حتى وإن استحق البعض هذا فإنه لا فائدة أبدًا من الإساءة إليهم بالقول؛ بل إنه يؤدي إلى الضرر، وكما أن السب والشتم في حق المذنبين لا يؤجر عليه المسلم، فإنه ليس فضيلة أيضًا، ولم يرد في القرآن الكريم ولا في السنة الصحيحة ولو بنصف كلمة تشير إلى أن قول: “لعنكم الله” لمن شقّوا سيدنا زكريا عليه السلام بالمنشار، أو لمن قتلوا سيدنا يحيى عليه السلام أمر تعبدي يؤجر عليه المرء.

ليتنا نستطيع أن نوسّع قلوبنا لاحتضان الأشرار والسّيّئين، ونتمنى لهم الخير، فنقول مثلًا: “اللّهم ألقِ الإيمان في قلوب مَن يسيئون إلينا واشرح صدورهم للإيمان والإسلام والإحسان! اللّهم اهدهم الصراط المستقيم!”، إنني أرى هذا تصرّفًا إنسانيًّا، وفكرًا إنسانيًّا، وسلوكًا إنسانيًّا، وعندما يمكن للمرء أن يتصرّف بإنسانية لا ينبغي له أن يتدنى إلى غير ذلك، وعلى سبيل المثال فإذا ما ركلكم أحدهم أو ضربكم فلا يمكن أن يُوصَفَ فِعْلُهُ بالعمل الإنساني، وإذا ما قابلتم إساءَته بمثلها فإنكم تنسلخون تمامًا من إنسانيتكم، وجميعُ النصوص القرآنية والحديثية تحثُّ المؤمنين وتشجعهم على التصرف بطريقة إنسانية.

   حُسْنُ خلق رسولنا صلى الله عليه وسلم

طالعنا في كتب الحديث أن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم بكى حزنًا على موت بعض الناس مثل ابنه إبراهيم، والصحابي الجليل عثمان بن مظعون رضي الله عنه، لكن أيًّا منهم لم يهزه عليه الصلاة السلام بقدر ما هزه استشهاد حمزة رضي الله عنه؛ ذلك أن عينيْ رسول الله صلى الله عليه وسلم فاضتا بالدمع حزنًا حين رأى جسد عمِّه حمزة رضي الله عنه الذي أحبه أكثر من نفسه وقد مُثِّل به في ساحة الحرب يوم أحُدٍ، إلا أنه برغم هذا لم يُكِنّ في صدره بغضًا ولا كرهًا لا لـوحشي الذي غرس حربته في صدر سيدنا حمزة، ولا لهند التي تسببت في هذا، ولا لأبي سفيان أيضًا، وقد انضم وحشي لاحقًا إلى صفوف الصحابة، وحين جاء الوقت أخذ مكانه في الجيش الذي أعدَّه سيدنا أبو بكر رضي الله عنه لمواجهة مسيلمة الكذاب مدعي النبوة، فغرس حربته هذه المرة في صدر ذلك الكذاب.

ولو أن النبي الأكرم أخذ موقفًا ضد وحشي وتحدث ضده، فالأرجح أنه ما كان سيشرف بالإسلام، ولا أن يقاتل ببطولة في اليمامة، وبالمثل لو أن أفراد عائلة بني أمية لم يروا الشفقة والمسامحة والرحمة الواسعة من النبي الأكرم لما كانوا سيدخلون في الإسلام.

لم تكن مسامحة رسول الله صلى الله عليه وسلم وعطفه وعفوه وصفحه موجهة لقاتلي عمه فقط؛ فلقد عفا حتى عن مشركي مكة الذين مارسوا ضده كل أنواع الشر طيلة حياته في مكة، وحرموا عليه ماءً يشربه وطعامًا يأكله، ولم يمنحوه حق الحياة وفرص العيش حيث وُجِد، وأصدروا الأوامر بقتله، ولم يتركوه وشأنه حتى في موطن هجرته بعد أن ترك مكة ورحل عنها، لقد خاف الجميع يوم الفتح من إمكانية محاسبتهم على الجرائم التي ارتكبوها بحقّه من قبل.. كان يدور بخلدهم: “تُرى هل سيقابِل الظلم والتعذيب الذي مارسناه ضدَّه بمثله؟”، بيد أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: “اذْهَبُوا فَأَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ[1]، وهذا هو مضمون ما قاله يوسف عليه السلام لإخوته: ﴿لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/92)[2].

أية مروءة هذه! لم ينبس ببنت شفة لهؤلاء الذين ساموه كل أنواع الغلظة والجفاء طوال هذه السنوات، لم يهتم ولم يبالِ بإساءاتهم التي ارتكبوها بحقه، ولم يقف عندها، ولم يتوجه إلى معاقبتهم، بل وحتى إنه لم يتحدث عنها كيلا يُحرجهم، لقد كان سخيًّا كريمًا لأقصى درجة تجاه هؤلاء الذين ندموا بالفعل وكانوا يتشوفون إلى عفوه وصفحه، والواقع أن هذا كان دليلًا على تحلّيه بالأخلاق الإلهية.

أجل، نكرّر فنقول: لا فائدة أبدًا تعود على المرء من الشتم والإساءة إلى هذا أو ذاك، فمثل هذه الكلمات تضيف مزيدًا من السلبيات إلى تلك السلبيات الموجودة بالفعل، وتؤدي إلى تكوُّنِ دائرة مفرغة، والله تعالى يقول: ﴿وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ﴾ (سورة الأَنْعَامِ: 6/108)، والقرآن الكريم يحرم سبَّ وشتمَ الأوثان مثل اللات ومناة والعزى وإساف وغيرها التي عبدها مشركو مكة من أمثال أبي جهل وعتبة وشيبة وابن أبي معيط والوليد بن المغيرة؛ إذ يقول: “لا تقولوا للأوثان: خسف الله بكم الأرض، قهركم الله!”، لماذا؟ لأن عبَدَتها سينبَرون هم أيضًا فيقولون في الله ربكم -حاشا وكلا- ما لا يليق من الكلام.

لهذا السبب يجب على المؤمن ألا يدنس فمه ولسانه وقلبه بالكلمات القبيحة السيئة، وألا يستثير الآخرين ضده، بل يجب عليه أن يسعى إلى حل المشكلات عبر تمثيل قيمه بشكل مثالي ولائق، ودعوني أذكركم بعبارة لطالما كررناها: “الحال مفتاح لحلول جميع المعضلات”، فالأساس هو أن يمثل الإنسان قيَمَه تمثيلًا سليمًا، وأن يكون قدوة حسنة.

   مقابلة الإساءة بالإحسان

لطالما كان رجائي من الله تعالى بشأن من يكتبون ضدي ويسيئون إليَّ باستمرار أن يأتي الحق تعالى بهم أمامي ذات يوم، ويقدرني على فعل الخير لهم؛ فمثلًا إن أجد سيارة أحدهم تعطلت بينما أمرّ من الطريق، أتوقف وآخذه إلى سيارتي، وأوصله إلى حيث سيذهب، وأقابل بالإحسان الإساءة مثلما أوصى القرآن الكريم وجسَّدَ سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، إننا اليوم بأمس الحاجة إلى مثل هذه المعاملة، وبإذن الله تعالى لا نؤذي أحدًا بسبب جوره وتحقيره وإهانته لنا، ولن نكسر بخاطر الآخرين وإن كسروا هم بخاطرنا، ولن نؤلمهم وإن آلمونا؛ لأن القلوب في يومنا تحتاج إلى البناء والتلاحم، وليس إلى التدمير والتفريق.

والواقع أن الظالمين والمتكبرين يستحقون الرأفة والعطف أكثر من الإهانة والإساءة، فالإنسان يتألم لهم حين يفكر في أحوالهم التي سيكونون عليها في الآخرة، فهل يُسَبُّ شِمْرُ بن ذي الجوشن وأبو لؤلؤة المجوسيّ، وابن ملجم أم يؤسَف ويُشفَق عليهم؟! أعتقد أنكم إن تروا حرمانهم من الرحمة في الآخرة يتحرك ضميركم، وتتألم قلوبكم لحالهم.

يجب على الإنسان أن يوفي إرادته حقَّها، وألا يسمح لمشاعر العداوة بأن تحكمه، فإن بدت الكراهية والحقد مرة واستقرّت في صدره فقد يصعب جدًّا اقتلاعُها والتخلّص منها، ومنْ تتلوث خلاياه العصبية بمثل هذه المشاعر السلبية يفكّر باستمرار في الشر، حتى وإن كان يعتقد أنه يتصرّف بعقله، إلا أنه غالبًا ما يتحرّك بتأثير الأحاسيس التي تضخّها فيه تلك المشاعر السيئة، بيد أن الواجب الذي يقع على عاتق من نذروا أنفسهم للقرآن وعشقوه هو أن يتحرّكوا بالعقل والمنطق والمحاكمة العقلية، وأن يتجولوا في المناخات الفسيحة النقية للقلب والروح والضمير.

ولهذا السبب، يجب ألا نسمح للحوادث السلبية أن تحوِّلنا إلى رموز وأساطين للكراهية والبغض، لا ينبغي لنا أن نورث الكراهية والغضب للأجيال القادمة، لا يجب أن نخطئ فنبني هوية أساسها الكراهية.. على العكس، يجب أن نعتمد أساسًا على بناء هوية عِمادُها الحبُّ والاحترام.. قد يخطئ البعض ويضطهدوا ويغدروا، وهناك أمثلة لا حصر لها من هذه الشرور مطوية تكررت خلال مراحل التاريخ، بيد أنه لا ينبغي لنا أن نرتكب الأخطاء نفسها، وإن شوّهوا وأعتموا أيامهم وطالعهم، فلا ينبغي لنا نحن أن نعتم ونشوِّه أيامنا ومستقبلنا.

 ***

[1] متفق عليه.

[2] ابن هشام: السيرة النبوية، 2/412؛ البيهقي: السنن الكبرى، 9/199.

NEZAHET-İ LİSANİYE

Herkul | | KIRIK TESTI

Enaniyetlerin çok ileriye gittiği, sürekli olumsuz hâdiselerin deşelendiği ve herkesin birbirine dil uzattığı bir dönemde, iman ve Kur’ân hizmetine baş koymuş adanmışlara düşen vazife, insanları, her zamankinden daha fazla sevgi ve hoşgörüyle kucaklamaktır.  Eğer onlar da aynıyla mukabelede bulunmak suretiyle bu tür olumsuzluklara iştirak ederlerse hem kendi toplumlarına, hem de topyekûn insanlığa büyük bir kötülük yapmış olurlar.

İnsan olmamız hasebiyle, can yakıcı bazı hâdiseler karşısında öfkeye kapılabilir; hiddet ve şiddetimize yenik düşebiliriz. Hatta yer yer, sınır tanımayan bir kısım zalim ve mütecavizlere karşı içimizde kin ve nefret duyguları belirebilir. Fakat irademizin hakkını vererek bunları bastırmasını bilmeli ve bu kötü duyguların su yüzüne çıkmasına müsaade etmemeliyiz. Hatta elimizden geliyorsa manevî hazım sistemimizle onları eritip yok etmeliyiz. Magmalar gibi kabarıp gelen öfkemizi bastırabildiğimiz takdirde hem ibadet sevabı kazanır hem de toplumdaki ayrışma ve çatışmaları büyütmemiş oluruz.

Maalesef günümüzde hakaret etme, başkalarına naseza nabeca sözler etme moda hâline geldi. Herkesin dili sert, üslubu kırıcı. Ne var ki birileri bunu hak etmiş olsa bile, onlara karşı kötü sözler söylemenin hiçbir faydası yoktur; bilakis zararı vardır. Sövüp sayma sevap olmadığı gibi, insan için bir fazilet de değildir. Hazreti Zekeriya’yı testere ile ikiye biçen, Hazreti Yahya’yı şehit eden zalimlere karşı “Allah belanızı versin!” demenin ibadet olduğuna ve insana sevap kazandıracağına dair ne Kur’ân-ı Kerim’de ne de Sünnet-i Sahiha’da yarım kelimelik bir şey yoktur.

Keşke, kötülüğe kilitlenmiş insanları bile vicdan enginliği ile kucaklayabilsek ve onlar hakkında da iyilik dileğinde bulunabilsek! Mesela desek ki, “Allah’ım bize kötülük yapan insanların kalblerine iman, İslâm ve ihsan mevzuunda inşirah bahşeyle! Onları hidayet eyle!” Bence bu, insanca bir tavır, insanca bir düşünce, insanca bir davranıştır. İnsanca davranmak varken, diğerine tevessül etmemek lazım. Birisinin size bir boynuz atması, bir çifte vurması insanca tavırlar değildir. Fakat bu tür durumlarda siz de karşı tarafa boynuzla, çifteyle karşılık verirseniz, siz de insanlığınızın dışına çıkmış olursunuz. Hâlbuki Kur’ân ve Sünnet baştan sona mü’minleri, insanca tavır ve davranışlarda bulunmaya sevk ve teşvik ediyor.

   Peygamberimizin Muamelesi

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), oğlu İbrahim, Osman İbn-i Maz’un gibi zatların vefatına ağladığını hadis kitaplarından okuyoruz. Fakat bunların hiçbirisi Hazreti Hamza’nın şehit edilmesi kadar onu sarsmamıştır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud meydanında, canından çok sevdiği amcası Hazreti Hamza’nın her tarafı kesilmiş ve doğranmış bedenini görünce çok gözyaşı dökmüştür. Fakat buna rağmen ne Hazreti Hamza’nın bağrına mızrağını saplayan Vahşi’ye, ne buna sebebiyet veren Hind’e, ne de Ebu Süfyan’a karşı kin ve nefret duymamıştır. O Vahşi ki daha sonra sahabe safları arasına katılmış, mevsimi gelince de Hz. Ebû Bekir’in, yalancı peygamber Müseylime’ye karşı oluşturduğu ordunun içinde yer almış ve bu defa da mızrağını onun bağrına saplamıştır.

Eğer Nebiyy-i Ekrem, Vahşi’ye karşı tavır alsa ve aleyhinde sözler sarf etseydi, büyük ihtimalle o İslâm’la şerefyâb olamayacak, Yemame’de kahramanca mücadele veremeyecekti. Aynı şekilde Nebiyy-i Ekrem’in o engin şefkat, merhamet ve müsamahasını görmeselerdi, Benî Ümeyye ailesinin fertleri de İslamiyet’e giremeyecekti.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), müsamahası, şefkati ve affediciliği sadece amcasının katillerine yönelik değildi. O, Mekke hayatı boyunca kendisine her türlü kötülüğü yapan, âdeta içtiği suyu, yediği yemeği haram eden, bulunduğu yerde kendisine yaşama hak ve imkânları tanımayan, hakkında ölüm fermanları çıkaran, Mekke’yi terk edip gittikten sonra dahi yeni hicret yurdunda kendisini rahat bırakmayan Mekke müşriklerini de affetmişti. Mekke fethini müteakip herkes O’nun etrafını sarmıştı. Fakat sinelerde, daha önce işledikleri cürümlerin cezasına çarptırılma korkusu olduğu da muhakkaktı. “Acaba yaptığımız işkence ve zulümlere mukabele-i bi’l-misilde bulunur mu?” endişesi vardı. Ne var ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bugün size ayıplama ve kınama yoktur. Gidin! Hepiniz serbestsiniz!” (Yûsuf sûresi, 12/92) mukabelesinde bulunmuştu. (İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/74; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 9/118)

Bu nasıl bir civanmertlikti! Yıllarca kendilerinden her türlü eza ve cefayı gördüğü kimselere hiçbir şey dememişti. Onların yaptıkları kötülükleri mesele yapmamıştı. Onları cezalandırma yoluna gitmemişti. Hatta onları mahcup etmeme adına bunların sözünü dahi etmemişti. Çoktan pişman olmuş ve af beklentisi içine girmiş insanlara karşı büyük bir civanmertlik sergilemişti. Esasında bu, O’nun ilâhî ahlâkla ahlâklanmasının bir göstergesiydi.

Evet, tekrar edecek olursak, ona buna hakaret etmenin hiç kimseye bir faydası yoktur. Bu tür sözler, var olan olumsuzluklara yenilerini ekler. Kısır bir dairenin oluşmasını sağlar. Kur’ân-ı Kerim, وَلاَ تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ “Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.” (En’âm sûresi, 6/108) buyuruyor. Kur’ân, Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, İbn Ebî Muayt, Velid İbn-i Muğire gibi Mekke müşriklerinin tapa geldikleri Lat’a, Menat’a, Uzza’ya, İsaf’a vs. sövülmesini yasaklıyor. Putlara karşı, “Allah sizi yerin dibine batırsın, kahretsin!” demeyin diyor. Neden? Çünkü kalkar onlar da sizin inandığınız Allah’a karşı naseza nabeca sözler söylerler.

Bu sebeple bir mü’min kötü sözlerle ağzını, dilini, kalbini kirletmemeli; başkalarının tepkisini üzerine çekmemelidir. Bilakis kendi değerlerini mükemmel bir şekilde temsil etmek suretiyle problemleri halletmeye çalışmalıdır. Her zaman tekrar ettiğimiz bir sözü bir kere daha hatırlatayım. Hâl ile halledilmedik hiçbir mesele yoktur. Asıl olan temsildir, güzel örnek olmadır.

   İncinsek de İncitmeyelim!

Aleyhimde yazıp çizenlerle, sürekli bana kötülük yapanlarla ilgili Allah’tan dileğim hep şu oldu: Cenâb-ı Hak bir gün onları karşıma çıkarsın ve bana da iyilik yapma fırsatı versin. Mesela yoldan geçerken bakayım birinin arabası bozulmuş, durup onu kendi arabama alayım ve gideceği yere götüreyim. Kur’ân’ın tavsiye ettiği ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunayım. Bu, günümüzde en çok muhtaç olduğumuz şeylerden birisidir. İnşallah cevr ile, tahkir ile kimsenin canını yakmayız. Hatırımızı kırsalar da biz kimsenin hatırını kırmayız. İncinsek de incitmeyiz. Çünkü günümüzde gönüllerin yıkılmaya değil, yapılmaya ihtiyacı var.

Aslında zalim ve mütekebbirler sövülmekten ziyade acınmayı hak ediyorlar. İnsan, ahiretteki hâllerini düşününce onlara acıyor. Haccac’a, Şimir’e, Lü’lü’ye, İbn Mülcem’e sövülür mü yoksa acınır mı? Zannediyorum ahirette de onların rahmetten mahrumiyetlerini görseniz, vicdanınız harekete geçecek ve içiniz “cız” edecektir.

İnsan, iradesinin hakkını vermeli, düşmanlık duygusunun içine girmesine meydan vermemelidir. Kin ve nefret bir kere gelip insanın korteksine oturursa, bir daha onu yerinden söküp atmak çok zor olabilir. Nöronları bu tür olumsuz duygularla kirlenmiş bir insan sürekli kötülük düşünür. O, aklıyla hareket ettiğini zannetse de çoğu zaman bu kötü duyguların kendisine pompaladığı duygularla hareket eder. Halbuki Kur’ân’a gönül vermiş insanlara düşen vazife, akıl, mantık ve muhakemeleriyle hareket etmek; kalb, ruh ve vicdanın ferah feza iklimlerinde dolaşmaktır.

Bu sebeple, yaşanan olumsuz hâdiselerin bizi birer nefret ve kin insanı hâline getirmesine müsaade etmemeliyiz. Gelecek nesillere kin ve öfke emanet etmemeliyiz. Nefrete bağlı bir kimlik inşası yanlışlığına girmemeliyiz. Bilakis sevgi ve saygıya bağlı bir kimlik inşasını esas almalıyız. Birileri hata yapabilir, zulmedebilir, gadredebilir. Tarih-i tekerrürler devr-i daimi içinde bu tür kötülüklerin sayısız örneği vardır. Fakat biz, aynı hataları yapmamalıyız. Onlar kendi günlerini ve tali’lerini karartsalar da biz kendi günlerimizi ve geleceğimizi karartmamalıyız. 

***

(Not: Bu yazı 25 Kasım 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

Kırık Testi: MÜLAYEMET SİZE EMANET!

Herkul | | KIRIK TESTI

Bugüne kadar Hizmet gönüllülerinin önünü açan ve onlara önemli başarılar lütfeden Cenâb-ı Hak inşaallah bundan sonra da bu ihsanlarını sürdürecektir. Onlar, şimdiye kadar gerek kendi ülkelerinde gerekse dünyanın farklı coğrafyalarında ruh ve mana köklerinden süzülüp gelen usareleri başkalarıyla paylaştıkları gibi, bundan sonra da aynı yolun yolcusu olmaya devam edeceklerdir. Ne var ki bir dönemde baskı uygulayarak, tazyikte bulunarak, ezerek, sindirerek insanları kendine benzeten bazı kesimler, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da düşmanlık projeleri oluşturmaya devam edeceklerdir.

Düşmanın cefasının yanında dostların vefasızlığı da eksik olmayacaktır. Dost bildiğiniz birtakım insanlar, sizinle aynı kıbleye yönelse, aynı safta el bağlayıp Allah’a teveccüh etse ve yanı başınızda başlarını secdeye koysalar da sizin mazhar olduğunuz başarılar karşısında hazımsızlık yaşayacaklardır. Bu hazımsızlıkları yüzünden farklı isimler takarak sizi karalamaya çalışacak, yaptığınız en insanî faaliyetleri suç gibi gösterecek, sizi temel vatandaşlık haklarınızdan mahrum bırakacak.. kısaca yürüdüğünüz yoldan alıkoyma adına ellerinden geleni yapacaklardır. Belki de düşmanlardan daha fazla, dost bildiğiniz insanların eza ve cefasına maruz kalacaksınız. Nitekim günümüzde bu tür zulüm ve haksızlıkları her çeşidiyle görüyor ve ızdırapla iki büklüm oluyoruz.

Eğer insan tabiatını iyi okuyabilir, nefis ve şeytanın oyunlarını iyi tanıyabilirseniz, düşmanın cevr u cefasının da, dostların çekememezlik ve hazımsızlığının da farklı şekillerde devam edip gideceğini anlayabilirsiniz. Mefisto, bizim toylaşmamızla ters orantılı olarak dünden bugüne daha profesyonel hale geldi. Dolayısıyla rahat durmayacaktır. Düşmanların yanında dostları da üzerinize salacak ve onlara ne zulümler, ne haksızlıklar yaptıracaktır. Mü’min mü’mine zulmedecektir.

Başkaları ne yaparsa yapsın, biz, zulme zulümle mukabele etmek suretiyle zalim olmamaya dikkat etmeliyiz. Belki tekme vuracaklar, tokatla üzerimize gelecekler, yaşama haklarından bizi mahrum bırakacaklar. Fakat şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın biz yine de mü’min tavrımızı değiştirmemeli, Yunus gibi Mevlana gibi davranmaya devam etmeliyiz.

Evet, dosta karşı da düşmana karşı da bağrınızı açmasını bilmelisiniz. Onların şiddet ve hiddetini, kin ve nefretini, gayz ve öfkesini, hile ve hud’alarını rıfk ve mülayemetinizle yumuşatmaya ve zararsız hale getirmeye çalışmalısınız. Duruşunuzla, tavır ve davranışlarınızla sizin hakkınızda olumsuz planlar yapan, komplolar kuran, türlü türlü kötülükler tertip eden kimselerin bütün oyunlarını boşa çıkarmalısınız. Başınıza gökten meteorlar yağdırsalar, siz rıfk ve mülayemetinizle onları paramparça etmeli, ışık şuaları haline getirmeli ve âleme şölenler yaşatmalısınız.

Böyle olmazsanız ne ülkenizde birlik ruhu temin edebilir ne de dünyada sulh ve huzurun hâkim olmasına katkıda bulunabilirsiniz. Maalesef meselenin bu ölçüde inceliğine ve hassasiyetine vâkıf olan insan sayısı çok az. Ne dine, dindara düşmanlık yapanlar, ne de din deyip yürüyenler meselenin farkındalar. Eğer siz de bunun farkında olmazsanız -hafizanallah- bir kıyamet kopabilir. Düşmanca hislerle karşı karşıya gelen insanların birbirlerini yiyip bitirmemeleri için Allah bir kıyamet koparabilir; daha fazla günah işlemeden onları huzuruna almayı murad buyurabilir.

   Alternatif Projeler Geliştirin

Bu yüzden el âlemin yaptığı kötülükler sizde kötülük duygularını tetiklememeli; bilakis bu kötülükleri bastırma adına sizi alternatif sistemler oluşturmaya sevk etmeli. Bu radyoaktif zararları nasıl izale edebiliriz, nükleer bombayı ne ile savabiliriz, üzerimize gelen mekanize birlikleri nasıl geriye püskürtebiliriz diye düşünmeli ve bu konuda alternatif projeler geliştirmelisiniz.

Şayet size yönelen olumsuzlukların karşısına bu tür çözüm alternatifleriyle çıkmaz ve hele siz de aynısıyla mukabelede bulunmaya kalkarsanız bu defa içinden çıkamayacağınız fitne ve fesat daireleri oluşur. Başkalarının kötülüklerine karşı siz de kötülük yaparsanız fesadı katlamış olursunuz. Bir iken iki, iki iken dört, dört iken sekiz olur da artık önünü kesmek mümkün olmaz.

Öte yandan bir mü’min, her türlü günahtan uzak durmakla yükümlü olduğu gibi, başkalarını günaha sevk etmemekle ve hatta onların işledikleri günahları bertaraf etmekle de yükümlüdür. O, hoşgörüsüyle, yumuşaklığıyla, affediciliğiyle, iyilikleriyle, fedakârlığıyla… kısaca sahip olduğu yüce ahlakî hasletlerle öyle bir atmosfer oluşturmalıdır ki bu atmosfere giren hiç kimse kötülük yapmaya cüret edemesin. Allah (celle celâluhu) şöyle buyuruyor: وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ “Eğer müsamaha eder, kusurlara göz yumar ve affederseniz şunu bilin ki Allah da gafur ve rahimdir (affı ve ihsanı boldur).” (Tegâbun sûresi, 64/14)

Belki benim ömrüm vefa etmeyebilir; işin ağır yanını taşımak size düşüyor. Gelecek sizlere emanet. Bir meşale olup karanlıklara ışık tutma, karanlıkları aydınlığa çevirme size emanet. Mülayemet, müsamaha, affetme, kusurları görmeme, Allah ahlakıyla ahlaklanma size emanet. Onca kusur yapıyoruz, günah işliyoruz fakat Allah bizi helak etmiyor, hilm u silmle muamele edip mehil üstüne mehil veriyor. Bize düşen de ilahî ahlâkla ahlâklanmaktır. Hep bunun peşinde olmalıyız. Ne yarım yamalak dostların yapmış olduğu yanlışlar ne de baştan beri düşmanca tavırlarını hiç eksik etmeyen kimselerin cevr u cefası sizin karakterinizde deformasyona sebep olmamalı. Zira Kur’ân’ın ifadesiyle herkes karakterinin gereğini ortaya koyuyor. Bize düşen, kendi karakterimize bir namus gibi sahip çıkmaktır.

   Allah’ım Kavmimi Affet!

Bildiğiniz üzere Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’da hem düşmanın cevr u cefasına hem de o gün için emre itaatteki inceliği anlayamayan bazı sahabilerin vefasızlığına -bu mukarrabine göre bir vefasızlıktı- maruz kalmıştı. Fakat Allah Resûlü, Müslümanların kökünü kazıma mülahazasıyla Uhud’a gelen düşmana karşı, “Allah’ım kavmimi affet, yaptıklarından ötürü onları cezalandırma. Bilmiyorlar.” diye dua etmiş; bir içtihat hatası olarak durmaları gerekli olan yerde durmayan sahabeye karşı da tek bir söz söylememiş ve فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْ “Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak insanlara yumuşak davrandın.” (Âl-i İmran sûresi, 3/159) âyetiyle de bu davranışından dolayı tebcil edilmişti.

Âyet-i kerimenin devamında, وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ “Eğer katı kalbli kaba biri olsaydın etrafındaki insanlar dağılır giderlerdi.” buyrulmak suretiyle yumuşak tavrın toparlayıcılığı ortaya konur. Sonrasında ise art arda yapılan şu üç emirle bir kere daha yumuşaklığın gereği olan davranışlar hatırlatılır: فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ  “Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işlerini onlarla istişare et.”

Burada, bir taraftan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüksek karakteri ortaya konurken, diğer yandan da hal-i leyyin, tavr-ı leyyin ve kavl-i leyyin (yumuşak hal, yumuşak tavır ve yumuşak söz) emredilmekte, hata ve kusurları görmezden gelmenin, onlar için Allah’tan af ve mağfiret dilemenin ve ne olursa olsun istişareden ayrılmamanın önemi hatırlatılmaktadır. İlk planda Allah Resûlü’nden istenilen bütün bu hususlar, O’na ittibaın gereği olarak aynı zamanda bizden de istenmektedir. Dolayısıyla şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın, katılık ve sertlikten, öfkeyle etrafı yakıp yıkmaktan uzak durmak bizim için bir vecibedir. Aksi takdirde âyetin de ifade ettiği üzere insanlar etrafımızdan dağılır giderler.

Bildiğiniz üzere kötülükleri iyilikle savma çok önemli bir Kur’ânî düsturdur. Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda sav. Böyle yaparsan bir bakarsın, düşmanın birden candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussılet sûresi, 41/34)

Başkalarının hata işlemesi, zulmetmesi, işkence yapması sizin de aynı kötülükleri yapmanızı meşru kılmaz. Yaparsanız bunların hesabını Allah’a vermek zorunda kalırsınız. Birilerinin işleyen meşru bir çarkı, bir düzeni bozmasına mukabil kalkar siz de başkalarının meşru düzenini bozarsanız Allah bunun hesabını size sorar. “Niye insanca davranmadınız? Niye Hz. Muhammed Mustafa gibi davranmadınız?” der.

Mü’min, başkalarının şeytani yol ve yöntemlerinin kendisini yanlışa sevk etmemesi adına çok uyanık ve temkinli olmalıdır. O, hazımsızlıklar karşısında hazımsızlığa girmemeli, bilakis hazım sistemini bir kat daha güçlendirerek, “Gelse celalinden cefa, yahut cemalinden vefa, ikisi de cana sefa, lütfun da hoş, kahrın da hoş” deyip bütün olumsuzlukları engin bir sine ile karşılamaya çalışmalıdır. Sonrasında da hiçbir şey olmamış gibi hizmet adına yeni yeni alternatif yollar, yöntemler oluşturarak hareket ve hamlelerine devam etmelidir.

***

(Not: Bu yazı 1 Haziran 2012 ve 16 Kasım 2012 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.)

أبواب تُفتح بالرحمة

Herkul | | العربية

لقد وسعت رحمةُ الله ورأفته عبادَه أجمعين، ولقد ملأ عفوُهُ كلَّ شيء، وحلمُه أحاط بكل شيء.. وهذا المعنى تُفيدُه العديد من أسمائه تعالى مثل الرحمن، الرحيم، الرؤوف، الحليم، الكريم.. ويخبرنا القرآن الكريم بأن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أيضًا يتحلى بمثل هذه “الأخلاق الإلهية” فيقول: ﴿لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/128)، حيث إن صفتَي “رؤوف” و”رحيم” تُستخدمان في الآية وصفًا لسيدنا رسول الله في الوقت نفسه، وهما من أسماء الله الحسنى بالأساس.. وهذا يعني أن سيدنا رسولَ الله صلى الله عليه وسلم كان يشتمل في نفسه على روح هذين الاسمين ومعناهما، وكان يؤدّي رسالَتَه على أساسِهِما.

ومن هنا يمكننا أن نستنتج ما يلي: إذا كان مفخرةُ الإنسانية صلى الله عليه وسلم، حين تُعرَض نبوّتُه للتفكّر والتدبر، يوضع في الصدارة بسبب رحمته وشفقته؛ فإنه يمكن القول: إن الوفاءَ بواجب التبليغ والإرشاد حقَّ الوفاء مرتبطٌ بالرحمة والشفقة الحقيقية، وبما أن هذه هي الحقيقة فالأصلُ ألا يحيد عن هذا الطريق رجالُ الإرشادِ في أي عصرٍ وزمان.

ولا سيما أن أجيال اليوم تحتاج إلى الرحمة والشفقة النبوية أكثر من أي جيل آخر.. وإن لم يتم التحرك بمثل هذه الرحمة والشفقة، استحال أداء مهمّة نشر الحق والحقيقة وإبلاغ الجميع بهما كما ينبغي.. وحتى وإن تم أداء هذه المهمة وتنفيذها، فلا يمكن الحفاظ عليها وعلى ديمومتها.

يجب على المرء أن يأخذَ، إلى جانب عقله وإرادته، قلبَه وعواطفه؛ حتى لا يتعب أو يتعثّر في الطريق الذي يسير فيه؛ لأن الأعمال التي تُغرسُ في الطبيعة، وتُحوَّلُ إلى رغبة وشغف، تُنَفَّذ براحة ويُسرٍ أكثر، فإذا ما جعلتم طبيعتكم تساندكم فيما يتعلق بمسؤولياتكم وواجباتكم فقد حصلتم على دعم جاد وحقيقي.

ويمكن لمن يمتلك مشاعر الرحمة والشفقة والعطف أن يتغلب بسهولة على ما يعترضه من عقبات في الطريق الذي يسير فيه من أجل تحقيق غايته المثالية، وإنسانٌ مثل عبد الله بن حذافة السهمي رضي الله عنه يستثمر في سبيل تبليغ الحق والحقيقة جميعَ الفرص التي تسنَح له.. وكما هو معروف، فإن سيدنا عبد الله رضي الله عنه حين أُسِر من قِبل الروم وسُئل عما إذا كانت لديه رغبة أخيرة في شيء أم لا قبل أن يتم إعدامه؛ ردَّ رضي الله عنه على القسِّ الواقف أمامه فيما معناه: “أيها القديس أشكرك كثيرًا على الدقائق القليلة التي منحتني إياها. لأنه خلال هذا الوقت إذا حدثتك عن الإسلام الذي هو الدين الحق، ثم متُّ، فإنني لن أغتم ولن أحزن؛ لأنك في هذه الحالة ربما تنجو”. ولا يُتوقَّع ممّن خَلَتْ نفسُه من مشاعر الرحمة والشفقة والعطف أن يقول هذه الكلمات.

فإذا أصبح المؤمن بطلًا حقيقيًّا للرحمة والشفقة تعذّر عليه أن يتحمل ويرى كيف يخسرُ الناسُ آخرتهم ويحترقون في نار جهنم.. ولقد ورد أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَلَا قَوْلَ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ فِي إِبْرَاهِيمَ: ﴿رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة إِبْرَاهِيمَ: 14/36)، وَقَالَ عِيسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ: ﴿إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ﴾ (سورة الْمَائِدَةِ: 5/118)، فَرَفَعَ يَدَيْهِ وَقَالَ: “اللهُمَّ أُمَّتِي أُمَّتِي“، وَبَكَى، فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: “يَا جِبْرِيلُ اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ، وَرَبُّكَ أَعْلَمُ، فَسَلْهُ مَا يُبْكِيكَ؟” فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، فَسَأَلَهُ فَأَخْبَرَهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِمَا قَالَ، وَهُوَ أَعْلَمُ، فَقَالَ اللهُ: “يَا جِبْرِيلُ، اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ، فَقُلْ: إِنَّا سَنُرْضِيكَ فِي أُمَّتِكَ، وَلَا نَسُوؤُكَ[1]، وهذا أيضًا رحمة من الله برسوله عليه الصلاة والسلام، والواقع أننا يمكننا اعتبار هذه الكلمات أنها نغمات الرحمة والشفقة التي عبّر عنها جميع الأنبياء والرسل من أجل أممهم، إذ يتحمل النبيُّ المولَعُ بأمّته المهمومُ بشؤونها كلَّ شيءٍ في سبيل إنقاذهم ونجاتهم.

وحسُّ الشفقة والرحمة هذا هو ما جعل الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي يقول: “لو شاهدت سلامة إيمان أمتي، فإنني أرضى أن أحترق في نار جهنم لأنه بينما يحترق جسدي فإن قلبي سيمتلئ سعادة وحبورًا”[2]. والواقع أنكم إذا ما جَسَسْتم نبضَ جميع الأشخاص العظماء، ووضعتم آذانكم على صدروهم سمعتم أشياء مماثلة لذلك.. والإنسانُ الذي يحمل مثل هذا الشعور بالرحمة والعطف يظل يركض دون توقّف ولا توانٍ من أجل ضمان سلامة الإنسانية؛ إذ إن هذا الشعور يكاد يكون بمثابة دينامو بالنسبة له، يسوقه ويشجّعه على الخدمة، ويسهِّل أمره بعض الشيء، أما الشخص المحروم من هذا فإنه يظلّ يجاهد نفسه باستمرار، ويحاول أن يوفي إرادته حقها، والأكثرُ من ذلك أنه يكون بحاجة لإعادة التأهيل المستمر، ورفع الروح المعنوية والحافز النفسي، والحفاظُ على قِوامه مرهونٌ بهذا.. غير أن هذا يفيد أحيانًا، ولا يفيد أحيانًا أخرى؛ فالإنسانُ يعتبر بالتحذيرات والنصائح أحيانًا، ولا يعتبرُ أحيانًا أخرى.

لهذا السبب قال الأستاذ بديع الزمان إن مبدأ الشفقة هو أحد المبادئ الأساسية لمهمّتنا، ولا سيما في يومنا الذي صارت فيه كلُّ القضايا مرهونةً بالمادة والجسمانية على نحو دائم، فثمّة حاجة ماسةٌ إلى إيقاظ شعور الشفقة -الذي يمكننا القول بأنه معانقةُ الجميع واحتضان كل شيءٍ لأنه من صنع الله وخلقِه- في القلوب مرة أخرى، وتوجيه الناس إلى حياة القلب والروح من جديد.

يقول مولانا جلال الدين الرومي: “أَقْبِلْ، أَقْبِلْ، أيًّا كنتَ، فلتُقبِلْ”، لكن إنسان عصرنا ليس مستعدًّا تمامًا للمجيء؛ لذا وجب علينا أن نذهب نحن إليه دون أن ننتظر مجيئه بنفسه إلينا.. يجب علينا أن نسعى لإصلاح القلوب المنكسرة، وحتى وإن تجرّد الآخرون من الإنسانية، وفعلوا كلَّ أنواع السوء؛ فإن الواجبَ الذي يقع على عاتق السائرين على طريق سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم هو المقابلة بالحسنى حتى الأذى والسوء دون تضايقٍ أو انزعاج؛ إذ يجب ألا تدفعُكم تصرفات الآخرين وسلوكياتهم السيّئة وغير اللائقة إلى الابتعاد عن قيمكم الأساسية، يجب عليكم أن تُبرزوا شعورَ الرحمة والرأفة في كل آن وأوان.

والواقع، أن المؤمن الحقيقي مليءٌ بالرحمة والشفقة، ليس تجاه الإنسانية فحسب، بل تجاه الوجود كله، يخطو بحذر شديد حينما يسير في الطريق خوفًا من أن يَسحق ولو حتى نملة.. لا يُتوقع لأي شخص مليء بمشاعر الرحمة والعطف إلى هذا الحد أن يرضى للناس البقاء على الضلال، وأن يتجاهل دخولَهم النار، ولا سيما من يدرك مدى الجماليات التي يَعِدُ بها الإيمان، ويعرف جيّدًا ما تعنيه الجنّة والنار، لا يمكن ألا يُبالي بحالة أولئك الذين يسبحون في الكفر والضلالة، إنه يحاول أن يأخذ بأيديهم بحبٍّ ونشاط ومودة وعاطفة عميقة، وهذا الشعور يجعله حيويًّا وديناميكيًّا دائمًا.

وبالعبارات الآتية يُبين سيدُنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أن من يعامل الآخرين برحمة وعطف وشفقة يجد مثل ذلك من الله تعالى، فيقول عليه الصلاة والسلام: “الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَنُ، ارْحَمُوا مَنْ فِي الأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ[3]، وبناءً على ذلك، فإنه بِقدرِ رحمة المرء بالآخرين وشفقته وعطفه عليهم تكون مكانته ومنزلته عند الله.

من المؤسف أن شعور الرحمة والشفقة من القيم المهمة التي فقدناها! في حين أنه خصلة إنسانية مهمة للغاية يحتاج إليها إنسان اليوم بصفة خاصة، فالبشرية اليوم ربما تحتاج إلى التعاطف والتراحم أكثر من حاجتها إلى الهواء والماء والغذاء.

مَن الذي لا يمتلئ بأحاسيس الرحمة والشفقة يستحيل أن يعيش من أجل الآخرين؛ ولا يمكنه التضحية بحياته من أجل إحياء الآخرين، علاوة على ذلك إنه لا يستطيع أن يلج قلوبهم، ولا أن يؤثر في مخاطبيه.. فمن يعامل الناس بغلظة وفظاظة يعود خاوي الوفاض محرومًا، أما إذا ما عُوملوا بلين ورحمة فإن الأبواب كلها تَتَفَتّح؛ فالرحمةُ مفتاحٌ سري عجيب يتعذّرُ على أيِّ بابٍ أن يستعصي أمامه.. والله تعالى سيفتح أبواب الجنة للناس بشفقتهم على الآخرين، والتي هي موجة من موجات تجليات رحمته سبحانه.

لا يوجد هناك سلاح أكثر بترًا في مواجهة الأعداء من الرحمة والشفقة، أولئك الذين يمتلكون هذا السلاح –وماذا تكون كلمة سلاح أمامها!- وهذا الإكسير السحري سينتصرون قطعًا -إن عاجلًا أو آجلًا- على أولئك الذين يعادونهم ويخاصمونهم، ومن المؤكّد أنهم سيخرجون رابحين على شتى الأصعدة، وسيكسبون القلوب والأفئدة، ولكنّ هذا الفوزَ له درجاتٌ متفاوتة، ولا يمكننا أن نتوقّع الشيء نفسه من الجميع، وحتى وإن أصبح بعضُهم يتقاسمون معكم المشاعر والأفكار نفسها كنتيجة للاهتمام والحب العميقين اللذين أظهرتموهما، فربما يصير بعضهم أصدقاء، وبعضهم مؤيدين لكم، وبعضهم متعاطفين معكم، وبعضهم قد يظلون في الأعراف حائرين مترددين؛ أي إنهم ربما يولونكم الأدبار في ساعة العسرة، بينما كانوا معكم في الأوقات اليسيرة الهانئة، ولكن هذه الأمور كلها مكاسب في حدّ ذاتها؛ فكثير من الناس سيُلقون أنفسهم في الأحضان المفتوحة بالمحبة، والشيء المهمّ أن يعرفوا أنّ المكان الذي سيُلقون أنفسهم فيه هو مكانٌ آمن.

إنكم إذا دخلْتم في القلوب وجدْتُم جموع المتطوّعين من حولكم، فمنافذُ القلب ليست ضيقة للغاية بحيث لا يمكن الدخول منها، الشيءُ المهمُّ هو معرفة كيفية فتحها، إن تفتحوا قلوبَكم للآخرين، ولا تبخلوا بأي شيء عليهم يفتح الآخرون قلوبهم لكم.. وإن تستطع الإنسانية الوصول إلى هذه السعة في التعامل والتراحم فلن تبقى مشكلة عصية على الحل.. فالمشاكلُ تتطوّر وتتفاقم في أرضيّةِ ضِيقِ أفقِنا.. ونحن نبني عالمًا ضيقًا، ونريد أن نرى كل شيء في داخل هذا النطاق الضيق، لذلك فإنه حتى الحقائق الواسعة إلى أبعد الحدود تتقلص حين تدخل في إطار عالمنا الضيق هذا! في حين أن القلب والضمير فيهما من السعةِ ما يكفي لاحتواء الوجود كله.

إن مهمة المهندسين المعماريين الذين سيُنشِئون المستقبل تتمثّل في أن يستطيعوا جمْعَ الناس حول القيم الإنسانية الكونية، وذلك من خلال الاستفادة الجيدة للغاية من هذه الفسحة والاتساع.

***

[1] صحيح مسلم، الإيمان، 346.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: سيرة ذاتية، ص 492.

[3] سنن الترمذي، البر، 16؛ سنن أبي داود، الأدب، 65.

Bamteli – Özel: ZULÜM, SALGIN ve RAMAZAN

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayı münasebetiyle yaptığı özel sohbette şunları söyledi:

   Ramazan, her şeyden önce Kur’an-ı Kerim’in indiği ay olması itibarıyla kutlu zaman dilimidir.

Ramazan-ı şerîf, bilindiği gibi, Kur’an-ı Kerim’in nâzil olduğu ay olması itibarıyla mübarektir. Denebilir ki, Efendimiz ile alakalı bir sözde ifade edildiği ve “O’nun vilâdeti, dünyaya teşrifleri, insanlığın yeniden dünyaya gelişi demektir.” dendiği gibi bir kutsiyet söz konusudur. Bu açıdan da Kur’an-ı Kerim ile -esas- insanların insan olması söz konusu ise, insanlığın Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi Kur’an sayesinde oluyor ise, onun nazil olduğu ay Ramazan-ı Şerif, belki en kutlu bir zaman dilimi demektir. Belki onun her gecesi, ayrı bir Kadir gibidir; fakat Sâhib-i Şeriat tarafından bir gecesine tahsis edilmiş Kadir Gecesi.

Şimdi onun -bir yönüyle- arefesinde bulunuyoruz; işte iki-üç gün sonra… Belki gölgesi şu anda başımızın üzerinde, yavaş yavaş hissetmeye çalışıyoruz ama dehrin hadiseleri karşısında belki böyle gönülden sahipleneceğimiz şekilde değil. Belki o duyguyu şimdi tetiklemek lazım insanlarda. Adeta hiçbir virüs insanlığa musallat olmamış, hiçbir veba ve tâûn insanlığa musallat olmamış… Her şey yerli yerinde, aynı zamanda hadiseler süt-liman… Dolayısıyla biz böyle bir hava içinde Ramazan-ı Şerifi karşılıyoruz; inşaallah orucunu tutacağız, terâvihini kılacağız, sadaka-ı fıtrını vereceğiz… إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “… Pak söz O’na yükselir ve meşrû, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik aksiyon o sözü yükseltir.” (Fâtır, 35/10) buyurulduğu gibi, o güzel işler, bir de amel-i sâlih ile esasen Cenâb-ı Hakk’a yükselecek, nezd-i Ulûhiyette yerini alacak, kıymetine göre takdir görecek. Öyle olacak… Hadiseleri nazar-ı itibara almayarak esasen…

Fakat muktezâ-ı beşeriyet… İzzet Molla’nın sözünü çok tekrar etmişimdir: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu!..” Şimdi bela başınızda sürekli böyle esiyor ve savuruyor sizi, her birinizi bir yere saçıyor. Dolayısıyla her gün bir yerde bir feryad yükseliyor; bir âhuzâr, bir inilti yükseliyor. Böyle bir tablo karşısında insanın, bütün bunları duymadan/hissetmeden Ramazan’ı kendine mahsus neşvesiyle duyması, onu her zaman yaşadığı o iştiyak ile yaşaması zor olabilir. Değişik vesileler ile zannediyorum ifade edilmiştir; “Ramazan ufku” esasen… Ramazan’da bizim çevremizi okumamız.. Ramazan’da kendimizi okumamız.. Ramazan’da eşya ve hadiselere bakmamız.. Ramazan’da önümüzü görmemiz.. Ramazan ile geriye bakmamız, geriyi bugün ile beraber mütalaa etmemiz, filan… Onu böyle bir bayram neşvesi içinde duyma… “Herhalde şimdi olmaz!” falan diyoruz; fakat işte dişini sıkıp bence bu kadar kritik durumlara rağmen, Ramazan’ı yine kendine has o derinliği ile duymak, çok önemlidir.

Belki aczimizi, fakrımızı, zaafımızı duyarak, aynı zamanda hatalarımızın/günahlarımızın yüzümüze çarpılması karşısında daha derinden Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek, bir arınma mülahazası ile, arınma fikri ile bunları duyabiliriz. Yani, hadiseler her ne kadar amansız olursa olsun, bir kısım şeyler ne kadar imansız olursa olsun, insan, dişini sıkınca ve o Ramazan mülahazasını yürekten -böyle- nazar-ı itibara alınca, herhalde o takılabileceği şeylere takılmadan aşar, Allah’ın izni-inayeti ile. Onu hakikaten “kutlu bir zaman dilimi” halinde duyabilir. Her akşam, yeniden, bir kere daha Kevser yudumluyor gibi, her sahurda bir yönüyle bir “ba’s-u ba’de’l-mevt”e ulaşmış gibi yeniden Zât-ı Ulûhiyet ile ayrı bir münasebete geçer, Allah’ın izni-inayeti ile. Duyar onu; olumsuz şeyleri duymayı da belki çok erteler, onları öteler bir yönüyle; esas, Ramazan’ı kendi hususiyetleri ile yaşamaya çalışır, Allah’ın izni-inayetiyle. Bu açılardan diyoruz: Kutlu zaman dilimi.

   Ramazan, aynı zamanda kendimizi dinleme zamanıdır.

Bir açıdan da Ramazan’a “kendimizi dinleme zamanı” diyoruz. O da hani ayrı bir tabir; çok defa belki kendi derinliğiyle onu da anlayamayabiliriz. Kendimizi dinleme, esasen bir yönüyle bir inzivaya çekilmiş gibi; işte aç durma, susuz durma, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme… Bir de o mülahaza ile “kendimizi dinleme” çok önemli bir şey. İnsanın kendini dinlemesi, esasen, “Nesin sen?” sorusunun cevabını düşünmesi… Allah’ın kulu… Cenâb-ı Hakk’a karşı bir kısım mükellefiyetler ile muvazzafsın, bunları yerine getireceksin; gerçek kıymetin o sayede inkişaf edecek; kendini derinlemesine duyacaksın, kulluğunu derinlemesine hissedeceksin; o kulluğuna bağlı olarak Cenâb-ı Hakk’a karşı derin bir saygı hissi ile O’na teveccüh edeceksin… Bu şekilde kendini dinleme, bir inziva hayatı yaşama, bir halvet hayatı yaşama ve öteden gelen şeyleri dinleme adına da çok önemlidir.

Evet, kapıyı o istikamette aralarsa, insan, bütün çirkinliklere rağmen, çok farklı şeyler, insanı bayıltan, kendinden geçiren, âdetâ en derin bir musiki hissi ile çok derin şeyler duyabilir; Allah’ın izniyle, inayetiyle. Kendini dinlediği takdirde…

   Ramazan, zamanı bir başka duyuştur.

Ramazan, aynı zamanda böyle bir dinleme faslıdır. Belki ötelerden gelen değişik dalga boyundaki şeyleri dinleme… Aynı zamanda Kur’an adesesiyle bakıp, Kur’an merceğiyle bakıp, Kur’an’ın iniş merceğiyle bakıp hâdiseleri çok farklı görme, kendini ona göre konumlandırma, Allah’ın izni-inayetiyle, ona göre değerlendirme… Konumuna göre kendisi için bazı şeyler takdir etme, biçme, kesme filan… Bir yerden başka bir yere kendini koyma, alıp-koyma… Bütün bunlar, Ramazan sayesinde olabilecek şeylerdendir.

Böyle derinlemesine bakınca, insan, zaman üstü oluyor belki. Zaman üstü olunca da zamanı çok farklı derinlikleriyle duyuyor, Allah’ın izni-inayetiyle. Lâhutî derinlikleriyle duyuyor.

İşte “dehr” dediğimiz şey… Dehr, hakikatte Zât-ı Ulûhiyete ait bir tecelli… Farklı ifade ediliyor da ben böyle deme lüzumunu duyuyorum: Zât-ı Ulûhiyete ait farklı bir tecelli. Onu öyle derinlemesine duyuyoruz; zamanı derinlemesine duyuyor, zamanın kıymetini anlıyoruz; zamanın insana kazandırdığı şeyleri duyuyor, ân-ı seyyâlesinin ebedî bir ömre bedel olduğunu, ebedî bir ömür değerinde olduğunu duyuyoruz Ramazan-ı şerifte. Ramazan, bütün bu vâridât ile geliyor, insanın başına kendi sağanaklarını boşaltıyor. İnşaallah yine öyle olur.

   “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” 

Günümüzde içinde bulunduğumuz bir kısım dâhiyeler, belâlar, musibetler… Hani başta birilerinin zulmüne maruz kalma, haksızlıklara maruz kalma… Bunları görmezden gelmek çok zordur. Ama elden geldiğince görmezden gelmeye çalışmalı; meseleyi Allah’a havale etmeli. Allah, âdil-i mutlaktır.

Böyle, “Falan size şunu yaptı, filan size bunu yaptı!” Kalkıp böyle herkese kendinize göre bir ceza vermeye kalkarsanız, yerinde olmaz o bir kere, siz o cezayı veremezsiniz. Bazen o ceza, o kadar büyüktür ki, siz onu vermeye kalktığınız zaman, daire-i Ulûhiyete müdahale etmiş olursunuz, saygısızlıkta bulunmuş olursunuz. Bir de insanî kıvamınız açısından, insanî ufkunuz açısından o cezayı veremezsiniz.

Herkes karakterinin gereğini sergiler. Karakteri kötülüklere açık bir insana, zorla iyilik yaptırtamazsınız; bir kere yaptırtsanız bile, bir başka zaman yine karşınıza kötülük duyguları ile çıkar; bir defasında belki insanca davranır, on defa karakterine göre hareket eder. Dolayısıyla, o türlü şeyler ile meşgul olduğunuz zaman, meşgul olacağınız şeyleri ihmal etmiş olursunuz. Bu türlü böyle dünyaya ait dertler olan şeyler ile çok meşgul olmamalı. Vardı, hani bir vecizede vardı: “Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur!” Bence dünyaya ait hiçbir meseleyi dert edinmemek lazım; nasıl olsa gelip-geçicidir bunlar. Onlara ehemmiyet verir, onları gözünüzde büyütürseniz, onların altında kalır ezilirsiniz.

Elden geldiğince o mevzuda temkinli olmalı ve görmezden gelmeli onları. Karakterlerinin gereğini yapıyor… كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) “Kendinize bakın!” diyor Kur’an-ı kerim. Kendi kusurlarınızı görmeye çalışın. Falan size zulmettiği zaman bile, “Acaba biz, Rabbimize karşı vazife ve sorumluluklarımızın hangisinde kusur yaptık ki, Cenâb-ı Hak, birilerini bize musallat etti!” Şu virüsü musallat eder Allah, zelzeleyi musallat eder, fay kırılmasını musallat eder, çekirgeyi musallat eder, güvercini musallat eder, eder eder, Allah celle celâluhu.

Ancak Allah’ın (celle celâluhu) “imhal”leri vardır; “ihmal”leri değil, “imhal”leri vardır. Mehil verir, Erhamü’r-Râhimîn’dir O (celle celâluhu), Rabbü’l-âlemîn’dir. Herkes böyle bir kusur işlediğinde onu hemen cezalandırırsa, yeryüzünde -yine Kur’an-ı Kerim’in değişik yerlerde farklı ifadelerle beyan buyurduğu gibi- yürüyen bir tane canlı kalmaz. Evet, çünkü herkes şöyle-böyle bir günah işler, bir zulümde bulunur. Dolayısıyla Allah onu cezalandırınca, o gider; şunu cezalandırınca, o gider; bunu cezalandırınca, o gider; hiç kimse kalmaz. Oysaki öyle değil. Allah’ın (celle celâluhu) imhalleri vardır ki insan kendine gelsin, aklını başına alsın, o kusurdan vazgeçsin, sevaba yönelsin, arınmaya koşsun, Allah (celle celâluhu) da onu bağışlasın, affetsin. اَللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنَّا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا، يَا غَفَّارُ، يَا سَتَّارُ، اِغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا كُلَّهَا، وَاسْتُرْ عُيُوبَنَا كُلَّهَا “Allahım, şüphesiz Sen affetmek şanından olan Afüvv, ikram u ihsan denince akla gelen yegâne Kerim’sin; affetmeyi çok seversin. Bizi affeyle, ey Erhamerrahimîn. Bizi yarlığa, merhamet buyur bize. Ey Gaffâr, ey Settâr, günahlarımızın tamamını mağfiret buyur; bütün ayıplarımızı setreyle.”

   “Bu virüs de beni çok ağlattı; arkadaşlarıma her gün diyorum: Dünyanın değişik yerlerinde dua, teveccüh, münâcaat koroları oluşturun; Cenâb-ı Hakk’a toptan teveccüh edin!..”

Hatta bu arada şunu da diyebilirim: Şimdi şu anda bir virüs… Bunun beni ne kadar ağlattığını, Allah bilir. Her gün belki arkadaşlarıma diyorum: Dünyanın değişik yerlerinde dua, teveccüh, münâcaat koroları oluşturun; Cenâb-ı Hakk’a toptan teveccüh edin!.. Üstadımızın buyurduğu gibi: “Nasıl sadaka belayı ref’ eder; aynen öyle, ekseriyetin hâlisâne duası da ferec-i umumîyi cezbeder.” “Cezb” tabirini kullanıyor, “cezbeder” diyor.

Dolayısıyla, değişik yerlerde -böyle- dua koroları oluşturmak suretiyle Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunarak, insanlığa musallat ettiği şu şeyi bir an evvel kaldırmasını O’ndan dilemek… Bu, hem bütün insanlık için bir moral olur… “Hakikaten böyle bir açık kapı varmış meğer!” derler. Hem başkalarına da bir yol-yöntem öğretmiş olursunuz. Bakın, şimdi Yahudi, Hıristiyan, Hıristiyanlığın değişik mezhepleri, Yahudilerin değişik mezhepleri filan, sizin arkadaşlarınız ile değişik yerlerde secdeye kapanıyorlar, dua ediyorlar; “Allah’ım! İnsanlığı bu dâhiyeden, bu beladan, bu mesâibden halâs eyle!” diyorlar. Cenâb-ı Hak size bir başka yol ile bir sevap kazandırıyor, bunu yapmak suretiyle sevap kazandırıyor.

Bu da böyle üç aylarda başladı; Recep, Şaban ve Ramazan işte geldi. Ramazan geldi-dayandı ama salgın/musibet devam ediyor. “Onun farklı versiyonları arkadan gelecek!” filan diyor bazıları. “Mutasyonlarla, değişikliklere uğrayarak, farklı bir formda yeniden karşınıza çıkacak, bu defa farklı şekilde sizi tırpanlayacak, hafizanallah, yere serecek!” diyorlar. Bütün bunlar karşısında o “Kuvve-i Kâhire”ye, “Kuvve-i Bâhire”ye, “İrâde-i Şâmile”ye, “İrâde-i Muhîte”ye teveccüh etmekten başka çareniz yok. Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edeceksiniz; “Allah’ım! Sav bunları!” falan diyeceksiniz.

Böyle mübarek aylarda, insanlık için, kendiniz için bu türlü tazarru ve niyazlarda bulunma mevzuu çok önemli bir şey. Allah, ona denk getirdi; hem Ramazan’ın sevabı, hem orucun sevabı, hem geceleri kalkıp ihya etmenin sevabı.. unutulmuş teheccüdleri kılmanın sevabı.. secdeyi derinlemesine duymanın, hadiste buyurulduğu üzere O’na (celle celâluhu) en yakın olma hâlini duymanın sevabı… Hakikaten başınızı yere koyduğunuzda, O’na en yakın olduğunuzu hissederek, “Allah’ım! Ne olur şunu lütfeyle, bunu lütfeyle!” deme mevzuu, Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir lütfu, ayrı bir ihsanı oluyor size.

   Bela ve musibetleri asla başkalarına fatura etmemeliyiz; bilakis kendimizden bilip hemen istiğfar ve tevbeye yönelmeliyiz!..

Bu arada, “Falanlar filanlara zulmetmişlerdi de, filanlar haksızlıkta bulunmuşlardı da, dolayısıyla onların bu zulümlerinden dolayı geldi!” gibi düşünce ve sözler ile bunları başkalarına fatura etmek suretiyle işin içinden sıyrılmaya çalışmamak lazım. Bu türlü bela ve musibetlerde -antrparantez arz ediyorum- elden geldiğince, insan, her şeyi kendinden bilmeli.

Niye bu bela ve musibetler geldi? “Benim yüzümden olabilir. Ben, Cenâb-ı Hakk’ın bana lütfettiği o imkanları tam, yerinde, rantabl olarak değerlendirmedim. Onun için Cenâb-ı Hak, beni bu türlü şeyler ile yeniden bir arınmaya sevk ediyor: ‘Aklını başına topla, bak, Ben varım!’ diyor.” demeli ve böyle düşünmeli!..

Yoksa böyle belalar ve musibetler geldiğinde, “Falanların yüzünden geldi, bak onlar da işte burada kıvranıyorlar!” falan demek, Allah’a karşı ayrı bir saygısızlıktır. Suçu başkalarında arama, yine kendini pâk, temiz, müzekkâ görme, doğru değildir. Tezkiye-i nefissiz, tezkiye-i nefiste bulunma mevzuu, çok ciddi bir yanlıştır. (Yani, tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunanın, nefsinin tezkiyesinden dem vurması, büyük bir hatadır.) Müzekkâ olmadığından, sen, kendini o temiz insan görmemelisin. Müzekkâ olma mevzuu da tabi ayrı bir husus; işte o büyüklere mahsus, bizi aşan bir konu.

Antrparantez dedim. Hani günümüzde, bugünlerde, içinde yaşadığımız günlerde bu türlü şeyler de, mülahazalar da çok önemli. Evet, böyle fikren, zihnen, kelâm-ı nefsiyle, insanlardan intikam alıyor gibi konuşma, falan… “Alın, çekin işte; Allah (celle celâluhu) nasıl hakkınızdan geliyor sizin!” filan deme… Belki Allah onların da, bizim de canımızı alır; onları da bizi de cezalandırır, eder… Öyle değil de esasen meseleyi kendimize bağlayarak “Bizim yüzümüzden oldu, Allahu a’lem. Cenâb-ı Hak, bizi de bağışlasın, başkalarını da bağışlasın!” demeli.

Efendim, bir-iki gün evvel bir zat vefat etti. Bir-iki gün ona çok ağlayarak dua ettim burada. Fakat değişik vesileler ile hep ifadesi şu olmuştu o hazretin: “Ben kendimi bildiğimden bu yana hep bunlar ile meşgul oldum, hep bunları meşgul ettim, bunları ben tanıttım; bunların hakkından gelmeye çalıştım!” falan. Şimdi “Ya Rabbi, Sana geliyor bu; namaz kılıyordu, oruç tutuyordu, bir sürü insana da dini-diyaneti anlatıyordu; ne olur, şu bize yaptığı şeylerden dolayı bunu cezalandırma; ne olur, bahtına düştüm Senin!” deyip durdum. Evet, Allah şahit… İnsan olmak başka bir meseledir; bu da “büyük olmak” değil, sadece “insan olmak”tır; bu, başka bir meseledir. O da “insana saygı” ile başlar, “insana saygı” ile devam eder, “insana saygı” ile biter. İnsan, “ahsen-i takvîm”e mazhardır; Cenâb-ı Hakk’ın acîb bir sanatı, şâyân-ı takdir bir sanatıdır. Ona ne kadar hürmet edilse değer, saygı duyulsa, değer. O (celle celâluhu), Habîr u Basîr, her şeyden haberdardır.

   Ramazan, Kur’an ayıdır; bu mübarek zaman diliminde Allah’ın kelamına dikkatle yönelirseniz, mutlaka onun teveccühüyle mukabele görürsünüz.

Hani değişik vesileler ile arz etmişimdir: Doktor İkbal diyor ki: “Hep Kur’an-ı Kerim’i kemâl-i hassasiyetle okurdum.” Hakikaten de öyle okuyordur. Mesela İngiltere’de -zannediyorum- on altı sene kadar kalmış, teheccüdü bir kere kaçırmamış. Oysaki teheccüd, Türkiye’de unutulmuş; “teheccüd” diye bir namaz var mı, yok mu? Kaçırmamış onu orada. Hep Kur’an-ı Kerim’i okuyor, kemâl-i hassasiyetle. “Babam diyordu ki bana: Oğlum, Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inmiş Kur’an’ı, O’na inmiş bir Kur’an gibi değil, sana inmiş bir Kur’an gibi oku!” Öyle diyor. Şimdi işin esası, o; hep kendini muhatap olarak ele alma orada… Ama her şeyiyle kendini muhatap olarak alma… “Efendimiz’e ne demiş ise Cenâb-ı Hak, bana diyor bunu; fakat zılliyet planında, izafi planda bana diyor Allah (celle celâluhu) bunu!” Buna kimsenin itiraz etmeye hakkı da yoktur. Bu, öteden beri de öyle anlaşılmıştır.

Şimdi zannediyorum toplumumuzda bu ruh öldürüldü tamamen. Kur’an-ı Kerim, birilerinin küstahlık yapıp ağızlarından kaçırdıkları gibi “On dört asır evvel gökten indiği zannedilen Kur’an-ı Kerim.” olarak görülüyor. Efendim, bunların, ona öyle bakanların, o Kur’an-ı Kerim’in, o mucizevâri, muciz-beyân beyanı kendi derinlikleri ile duymaları mümkün değildir. Bir kere çok okuma, sürekli okuma, lâ-akall… Ee günümüzde -bilmiyorum- senede bir kere Kur’an-ı Kerim’i hatmeden var mı? Ramazan’da inşallah, hiç olmazsa bir kere Ramazan’da… Selef-i Sâlihîn -bildiğiniz gibi- Ramazan’ın dışında, on-on beş günde bir hatim yapıyorlar. Ramazan gelince, üç günde bir yapıyorlar. Ramazan’ın son on gününde, Kadir gecesine rastlar diye, her gün bir kere Kur’an-ı Kerim’i hatmediyorlar. Onu da yine rical oğlu rical (er oğlu erler)de, onların hayat tarzlarına, üsluplarına bakınca onlarda görebiliyorsunuz. Onlar, onu o şekilde yerine getiriyorlar. Bu, öldürülmüş bir ruh, bir manadır; bize dair öldürülmüş bir ruh, bir manadır.

Bu, telkin edilmeli esasen. Aynı zamanda bizi büyüleyen şeyler nelerdir, onları da vurgulamalı, arada vurgulamalı. Hani benim gibi bir ümmî bile Kur’an-ı Kerim’i okurken… Önümde Kur’an-ı Kerim, namaz kılarken bakıyorum ona… Bazen o, siyak-sibak itibarıyla öyle büyüleyici bir şey geliyor ki bana, orada, böyle namazın içinde, külahımı atasım geliyor.

Ee benim gibi bir insan, yarım-yamalak Müslüman o kadar hissediyorsa, demek ki böyle bütün gönlüyle ona teveccüh eden bir insan, الم*ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) ayetinden مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ‘ye kadar mushafın bütününü bir haritada, bir tabloda görüyor gibi bakıp onu Cenâb-ı Hakk’ın karşısında tekrar ediyor gibi… “Senin beyanın Allah’ım! Bunu ifade ediyorum ben: Kabul ettim, aynıyla bunu kabul ettim!” falan diyor gibi… Kendini öyle, o konumda hissetmesi neticesinde çok farklı şeyler duyar.

Bir de yürekten ona teveccüh edenler… Onun (Kur’an’ın) insana teveccühü vardır. Teveccüh, teveccüh doğurur. Teveccüh ederseniz, teveccühe vesile olur o teveccüh. Dolayısıyla, zannediyorum, bu türlü meseleler üzerinde derinlemesine durularak, esasen, Kur’an-ı Kerim’in, öyle sıradan birinin beyanı olmadığı çok iyi işlenmeli. Efendim, “On dört asır evvel gökten indiği zannedilen…” Hayır “zannedilen” değil!.. “Ben yalan olabilirim, ben hayal olabilirim; fakat onun Allah’tan geldiği kat’iyyen ve kâtıbeten…” Cenâb-ı Hakk’a verilmeyince, onu izah edemezsiniz esasen. Öyle büyülü şeyler vardır ki onda, bir taraftan bir düğümü çözdüğünüz zaman, esasen, “Bu, bana yetti!” falan dersiniz. Öyle bir derinliği vardır onun. Kitapların satırlarında bu olmaz esasen; bu, kalbin enginliğiyle, kalb mirsâdı ile bakılınca olur; heyecan mızrabı ile o tellere dokunulunca, insan ruhunda o ses duyulur; o mızrap ile o ses duyulabilir, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Yeni bir “Kur’an Çağı” yaşanabilir ama İlahi Beyan’ı hallaç edip onda derinleşecek ruh insanlarına ihtiyaç var!..

Şimdi bunu sürekli seslendirmek suretiyle, esasen, yeniden bir “Kur’an Çağı” olabilir, Allah’ın izni-inayeti ile, Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân gibi, bir yönüyle, o Kur’an-ı Kerim’i o ölçüde hallaç ederek… -Üstad Necip Fazıl, “eşya ve hadiseleri hallaç etme” tabirini kullanırdı; “tekvinî emirleri hallaç etme” derdi.- Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde hallaç etmek suretiyle… آمَنْتُ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى، وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ’dan olduğuna iman ettim. İnandım: Öldükten sonra dirilmek haktır.” Bu hakikatlerin hepsi, Kur’an-ı Kerim’de var. Bunların hepsini üç tane hakikate ircâ edebilirsiniz. Nitekim etmişler; Gazzâlî de, Hazreti Pîr de ircâ ediyor aynı zamanda. Ama Kur’an-ı Kerim’i öyle duyma çok önemlidir.

Duyurma da Kur’an-ı Kerim’i duyanların vazifesidir. İnsan duymuş ise şayet, duyuracaktır onu. “Nasıl oluyor da insanlar -böyle- gâfilâne davranıyor; buna bakmıyorlar?” diyecektir; Sahabe-i Kiram gibi, Tâbiîn-i Izâm gibi düşünecektir: “O Kur’an’ı Kerim ama gözyaşları nerede? Kalbin heyecanı nerede? Kalbin titremesi nerede?!.”

Evet, insanlarda o duyguyu oluşturmak lazım. Ölü ruhların elinden alarak onu, hakikaten “Yahu bir kere daha duyayım!” diye namaza koşma ruhunu canlandırmak lazım. Kur’an’ı eline alma, öpme, başına koyma… Ondan sonra da saygı ile onun karşısında iki büklüm olma…

Bu, zannediyorum, günümüzde bu mevzuda uzman insanların yapabileceği bir iş… Uzman dediğim, kitapların satırlarında düktor (!), dû-cent (!), dû-cennet (!), profesör değil. Esasen ruh insanları, kalb insanları, his insanları, şuur insanları… Zannediyorum işte bu mevzuda çok ciddî tembihe ihtiyaç var, ısrarla tembihe ihtiyaç var.

Önceki senelerde Ramazan boyunca Kur’an-ı Kerim’i meali ile beraber okuyorduk; sabah-akşam okumak suretiyle bir cüz okunuyordu, hiç olmazsa ayda bir kere bir hatim oluyordu. Böyle işleye işleye, belki başkalarına on beş günde bir hatim yapma duygusu aşılanmış olurdu. Hiç olmazsa ayda bir, senede on iki defa Kur’an-ı Kerim’i hatmetme aşılanmış olurdu.

İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri, “Nafile namazlarda Kur’an’a bakarak okumada mahzur yoktur.” diyor; onun özel fetvası, tercihi. Hani en azından Kur’an-ı Kerim’i öyle okuma… Hatta ondan evvel de bir mealine bakma, imkânı varsa; sonra namaz kılarken o ruhla okuma. Hani, mealini düşünerek okuma değil de en azından ondan anlayacağı şeyleri anlama mevzuu… Arkadaşlarımızın bazıları yapıyor, şu anda bunu yapıyorlar; yapmaya da devam etmek lazım.

Yabancılaştığımız bu meseleyi yeniden temel mevzuumuz haline, temel konumuz haline getirmek lazım. Kur’an ile yeniden, bir kere daha tanışmak lazım, bütünleşmek lazım. “Aradan bin dört yüz sene geçmiş!” Elin-âlemin öyle uzaktan ona bakmasına mukabil, hemen yeni, bize nazil olmuş gibi bakmak lazım. “Allah Allah! Yahu aynen, bugün bana iniyor gibi. Hislerimle o kadar örtüştüğünü görüyorum ki!..” filan diyecek şekilde yakından onu duyma ve hissetme mevzuu… Cenâb-ı Hak, cümleye nasip etsin.

   Ramazan, itikâf ayıdır; çoğu insanın bir çeşit karantinada olduğu günümüzde bunu cebr-i lütfî bir halvet/uzlet fırsatı bilmeli ve evlerimizi halis niyetlerimizle bir nevi itikâf mahalli haline getirmeliyiz.

Aslında itikâfın da kendine göre şartları var; mesela insanın mescitte olması lazım, fuzûliyâttan uzak durması lazım, dünyeviliğe karşı sırtını dönmesi lazım, tamamen uhrevîliğe müteveccih olması lazım.

Fakat bir de o manada olabilir, izafi olarak esasen. Cenâb-ı Hak bizi mecburî bir halvete itmiş. Efendim, “Çıkmayalım dışarıya, başkalarıyla görüşmeyelim, kendimize bir şey bulaştırmayalım!” filan deniyor. Aynı zamanda, hakikaten Allah ile olan münasebetimiz açısından, Kur’an ile olan münasebetimiz açısından, o zaviyeden kendimize bir şey bulaştırmamamız lazım.

Şimdi hep bela/musibet/virüs saçılıp dolaşıyor. Onlardan kaçarak -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın himâyesine, inayetine, sıyanetine sığınma… “Allah’ım! Bizi koru, muhafaza buyur!” deme… Bir de Kıtmîr şöyle bir dua da ediyor; diyorum ki: “Allah’ım! Bize -mesela bu Kıtmîr’e, kardeşlerimize, dostlarımıza, taraftarlarımıza, muhiplerimize, sempatizanlarımıza- lütfeylediğin şeyleri -yani dine-imana hizmet gibi, değişik yerlerde eğitim müesseseleri açmak gibi, insanlığı uyarma gibi, ne kadar nimet lütfetmiş isen, bunların hepsini- nezd-i Ulûhiyetine emanet olarak al; Sen, Kendin koru; başkaları ona zarar vermesin!.. Nezd-i Ulûhiyetine emanet olarak al, koru bunu, ne olur Allah’ım!” Böyle demek geliyor içimden çok defa.

Evet, inşaallah öyle olur. Bir ölçüde öyleydi. Ama “Eğer biz hakikaten o konumun hakkını tam vermiş olsaydık, Cenâb-ı Hak, bazılarını musallat etmezdi!” demeli ki, esasen, kendimizi yeniden bir düzene koyalım. Yoksa hafizanallah sadece başkalarını suçlamak suretiyle gıybete gireriz, iftiraya gireriz, ayıplamaya gireriz.

Hadis-i Şerif’ten mülhem, اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا وَلِمَنِ اغْتَبْنَا diyebilir; اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا وَلِمَنْ عَيَّرْنَا gibi ifadeler ekleyebilirsiniz. Bunların hepsini diyebilirsiniz: “Allah’ım, bizi ve kendilerine hata nisbet ettiklerimizi, ta’yîrde bulunduklarımızı (ayıpladıklarımızı) hepsini/herkesi mağfiret buyur Allah’ım!” Böyle demek suretiyle, bir engin vicdanla hareket etmiş olursunuz.

ŞEFKATLE AÇILAN KAPILAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah (celle celâluhu) kullarına çok şefkatlidir, pek merhametlidir, müsamahası çok geniştir, hilmi engindir. Rahmân, Rahîm, Raûf, Halîm, Kerîm gibi pek çok ismi bu mânâyı ifade eder. Kur’ân-ı Kerim, şu âyetiyle Efendimiz’in de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususta “Allah ahlâkı”na sahip olduğunu bildirir: لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌSize kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe Sûresi, 9/128) Âyette, Efendimiz için, aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından olan “Raûf” (çok şefkatli) ve “Rahîm” (çok merhametli) sıfatları kullanılıyor. Demek ki Peygamber Efendimiz, bu iki ismin ruh ve manasını kendisinde barındırıyordu ve onlara dayanarak vazifesini yapıyordu.

Buradan şu manayı çıkarabiliriz: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinin nazara verildiği yerde O merhametiyle, şefkatiyle ön plana çıkarılıyorsa, tebliğ ve irşat vazifesinin hakkıyla eda edilmesinin çok ciddi bir şefkat ve merhamete bağlı olduğu söylenebilir. Hakikat bu olunca, hangi devirde olursa olsun irşat erlerinin bu yoldan ayrılmamaları bir esastır.

Özellikle günümüz nesillerinin, peygamberane bir şefkate, peygamberane bir merhamete herkesten daha fazla ihtiyaçları vardır. Böyle bir şefkat ve merhametle hareket edilmediği takdirde, hak ve hakikati herkese duyurma vazifesi, gereği gibi yürütülemez. Yürütülse bile devamlılığı sağlanamaz.

İnsan, akıl ve iradesinin yanında mutlaka kalbini ve duygularını da yanına almalıdır ki yürüdüğü güzergâhta yorgunluk göstermesin, dökülüp yollarda kalmasın. Zira tabiata mal edilen, bir arzu ve iştiyak hâline getirilen işler çok daha rahat yerine getirilir. Eğer sorumluluk ve vazifelerinizle ilgili meselelerde tabiatınızı arkanıza alırsanız ciddi bir desteğe kavuşmuş olursunuz.

Şefkat, merhamet ve acıma hisleri bulunan bir insan, mefkûresini gerçekleştirme adına yürüdüğü yolda önüne çıkan engelleri rahatlıkla aşabilir. Abdullah İbn Huzafetü’s-Sehmî gibi önüne çıkan bütün fırsatları hak ve hakikati anlatma istikametinde değerlendirir. Bilindiği üzere Bizans tarafından yakalanan ve idam edilmeden önce son bir isteği olup olmadığı sorulan Hz. Abdullah, karşısında duran papaza mealen şu mukabelede bulunmuştu: “Aziz peder. Bana verdiğin şu birkaç dakikalık vakit için sana çok teşekkür ediyorum. Çünkü bu süre zarfında sana hak din olan Müslümanlığı anlatırsam ölsem de gam yemem. Çünkü bu takdirde sen kurtulabilirsin.” Şefkat hisleri olmayan bir insan bu sözleri söyleyemez.

Eğer bir mü’min gerçek bir şefkat kahramanı hâline geldiyse insanların uhrevî kayıp yaşamalarına, Cehennem’de yanmalarına tahammül edemez. Bu sebepledir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabahlara kadar ağlıyor ve Hz. İsa gibi, إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِن تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُEğer onları cezalandırırsan şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz u Hakim (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin.” (Mâide Sûresi, 5/118) sözlerini tekrar ediyordu. Öyle ki Cenâb-ı Hak, Hz. Cibril’i gönderiyor ve ümmeti mevzuunda O’nu mahcup etmeyeceğini bildiriyordu. (Müslim, iman 346) Bu da Allah’ın O’na bir merhametiydi. Esasında bu sözlere, bütün peygamberlerin ümmetleriyle ilgili dile getirdikleri şefkat nağmeleri gözüyle bakabilirsiniz. Bu ölçüde ümmetine düşkün olan bir Peygamber, onları kurtarma adına her şeye katlanır.

Bediüzzaman’a, “Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 616) sözlerini söyleten de böyle bir şefkat hissidir. Aslında büyük zatların hangisinin nabzına elinizi atsanız kalbine kulağınızı verseniz benzer şeyleri duyarsınız. Böyle bir şefkat hissini arkasına alan bir insan durup dinlenmeden insanlığın selametini temin etme istikametinde koşar. Bu his âdeta onun için bir dinamo vazifesi görür. Onu hizmete sevk ve teşvik eder, bir yönüyle işini kolaylaştırır. Bundan yoksun olan biri ise sürekli nefsiyle mücadele eder, iradesinin hakkını vermeye çalışır. Dahası onun sürekli rehabilite edilmesine, moral ve motivasyonunun yüksek tutulmasına ihtiyaç vardır. Kıvamının korunması buna bağlıdır. Ama bu bazen işe yarar bazen yaramaz. İnsan, uyarı ve nasihatleri bazen dikkate alır bazen almaz.

İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri, şefkatin, mesleğimizin önemli esaslarından birisi olduğunu ifade etmiştir. Hususiyle meselelerin hep maddeye ve cismaniyete bağlı gittiği günümüzde, gönüllerde bir kere daha -herkesi ve her şeyi, Allah’a olan intisaplarından dolayı kucaklama diyebileceğimiz- şefkat duygusunun uyarılmasına, insanların yeniden kalb hayatına yönlendirilmesine çok ihtiyaç vardır.

Mevlâna, “Ne olursan ol gel.” diyor. Fakat günümüzde insanlar gelmeye çok hazır değiller. Bu sebeple onların gelmelerini beklemeden biz onların ayaklarına gitmeliyiz. Kırık gönülleri tamir etmeye çalışmalıyız. Başkaları insanlıktan uzaklaşsalar, her türlü kötülüğü yapsalar da Hazreti Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yolunda olanlara düşen vazife, hiç kırılmadan, darılmadan kötülüklere bile iyilikle mukabele etmektir. Başkalarının uygunsuz tavır ve davranışları, sizin kendi temel değerlerinizden uzaklaşmanıza sebep teşkil etmemelidir. Siz her fırsatta şefkat ve re’fet hislerinizi ortaya koymalısınız.

Aslında hakiki bir mü’min sadece insanlık karşısında değil, bütün bir varlık karşısında şefkatle dopdoludur. Yolda yürürken bir karıncaya basmamak için adımlarını dikkatli atar. Bu ölçüde şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olan bir kişinin, insanların dalalette kalmasına, Cehennem’e gitmesine göz yumması düşünülemez. Hususiyle imanın vaat ettiği güzelliklerin farkında olan, Cennet ve Cehennem’in ne demek olduğunu çok iyi bilen bir insan, küfür ve dalalet içinde olan kimselerin durumuna kayıtsız kalamaz. Derin bir aşk u heyecan, alaka ve muhabbet ile onların da elinden tutmaya çalışır.  Bu his onun hep canlı ve dinamik kalmasını sağlar.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şu sözleriyle başkalarına karşı şefkat ve merhametle muamele eden kimselerin Allah tarafından da aynısıyla muamele göreceklerini beyan etmiştir: الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَنُ، ارْحَمُوا مَنْ فِي الأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Birbirlerine rahmet duygularıyla muamele edenlere Rahman da merhamet eder. (Öyleyse) siz yeryüzündekilere merhamet edin ki ehl-i sema da size merhamet etsin.” (Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58) Buna göre bir insan ne kadar merhametli ne kadar şefkatli ise ve ne kadar acıma hisleriyle başkalarının üzerine eğiliyorsa Allah nezdindeki yeri ve konumu da buna göre belirlenecektir.

Maalesef yitirdiğimiz çok önemli değerlerdendir merhamet ve şefkat duygusu. Hâlbuki o, özellikle günümüz insanlarının muhtaç olduğu çok önemli bir insani haslettir. Bugün insanlık belki havadan, sudan, ekmekten daha ziyade şefkate muhtaçtır.

Şefkat hisleriyle dopdolu olmayan, başkaları için yaşayamaz; yaşamayı yaşatmaya feda edemez. Dahası gönüllere giremez, muhatapları nazarında tesirli olamaz. İnsanların üzerine kabaca gidilirse mahrumiyetle geri dönülür. Onlara şefkatle, yumuşaklıkla yaklaşılırsa bütün kapılar açılır. Şefkat öyle sırlı bir anahtardır ki onun açamayacağı kapı yoktur. Allah da Cennet kapılarını rahmetinin bir tecelli dalga boyu olan şefkatle insanlara açacaktır.

Düşmanlıklara karşı şefkatten daha keskin bir silah yoktur. Bu silaha, -Estağfirullah, silah da ne demek!- bu sihirli iksire sahip olanlar, kendilerine hasmâne davrananlara er geç galip gelecekler, her meydandan mutlaka kazançlı çıkacaklar, gönüller kazanacaklardır. Ama bu kazanımın farklı dereceleri vardır. Herkesten aynı şeyi bekleyemeyiz. Sizin gösterdiğiniz derin alaka ve muhabbetin bir neticesi olarak bazıları sizinle aynı duygu düşünceleri paylaşır hale gelse de, bazıları dost, bazıları taraftar, bazıları sempatizan olur, bazıları da arafta kalabilir; yani iyi zamanda sizin yanınızda dursa da kötü zamanda sırtlarını dönebilir. Fakat bunların hepsi kendine göre birer kazanımdır. İnsanların pek çoğu, sevgiyle açılan kollara kendilerini salacaklardır. Yeter ki kendilerini salacakları yerin güvenilir bir yer olduğunu bilsinler.

Gönüllere girerseniz etrafınızda bir sürü gönüllü oluşur. Gönlün menfezleri, girilmeyecek kadar dar değildir. Önemli olan onu açmasını bilmektir. Siz gönlünüzü başkalarına açar, hiç kimseden bir şey esirgemezseniz başkaları da gönüllerini size açarlar. İnsanlık bu enginliğe ulaşabilse, insanların çözemeyecekleri problem kalmaz. Problemler, bizim darlığımızın zemininde boy atıp gelişiyor. Kendimiz dar bir dünya inşa ediyor ve her şeyi bu darlığın içinde görmek istiyoruz. Dolayısıyla dünyalar çapında geniş olan hakikatler bile bizim bu dar dünyamızın içine girdiğinde daralıyor. Oysaki kalb ve vicdan, bütün varlığı içine alacak kadar engindir.

Geleceği inşa edecek mimarlara düşen vazife, bu enginliği çok iyi değerlendirmek suretiyle insanları evrensel insanî değerler etrafında bir araya getirebilmektir.

.!الخوف من الموت أم الخوف من العاقبة؟

Herkul | | العربية

   سؤال: كيف يمكن التفرقة بين الخوف من الموت والخوف من الانتقال إلى الآخرة بلا إيمان؟

   الجواب: إن الإنسان كائن ذو بعدين مختلفين؛ بُعد جسماني وآخر روحاني، وباعتبار جسمانيته قد يخاف من الموت الذي هو بمثابة معكر لصفو الحياة ولذتها وانتهاء لرغباته الدنيوية، وباعتبار وجوده المادي قد يفزع الإنسان من دخول القبر الذي هو بمثابة فنائه وهلاكه المادي، فلا ترغب النفس بأن تُحرم الأذواق والملذات التي ألِفتها.. وعند تناول موضوع الموت من جهة النفس والبدن والدنيا فلا بد من الشعور بشيء من الخوف كثيرًا كان أو قليلًا، ولقد لاحظت أنا حتى بعضًا من الذين نذروا أنفسهم للدين، ويبذلون ما بوسعهم من أجل إعلاء كلمة الحق ومع ذلك يهابون الموت.. بل قد يخاف الإنسان من الموت حتى ولو فهم حقيقَته حقَّ الفهم، وكتب ودوَّن وشرح عن ماهيته وما وراءه، وكلما زادَت وطأةُ الجسمانية والبدنية، وزادت أوهام النفس وضلالاتها؛ تزداد حِدّةُ وشِدّةُ هذا الخوف.

وأما الذين يرون الموت كأنه انفتاح على حلم وردي جميل ينجون من هذا الخوف بإيمانهم الراسخ واعتقادهم بأنهم يخرجون من عالم ضيق خانق إلى عوالم واسعة رحبة مُبهِجة، وأنهم سيلتقون بالأحبة، وسيحظون بمشاهدة جناب المولى سبحانه وتعالى.. لقد استوعبوا حقيقة الموت وأصبحوا ينظرون إليه على أنه انتقالٌ من غرفة إلى أخرى أو ارتحالٌ من مكان إلى آخر، ولأنهم ينظرون إلى الموت بعدسة حسّهم وشعورهم وسعة وجدانهم ومنظار لطائفهم الربانية فهم يرونه بصورة مختلفة، ولذا فعندما يتحدثون عن الموت يتحدثون عنه بارتياح شديد ينعكس على نغمة صوتهم وأسلوب حديثهم.

إن تجاوز الخوف من الموت، والعيش بمشاعر الاشتياق إلى لقاء الله تعالى، ليس أمرًا سهلًا على الجميع، ولذا فعلى المؤمن كما يدعو الله طالبًا أن يرزقه العلم والإيمان والإخلاص واليقين والتوكل والتسليم فكذلك عليه أن يطلب الشوق إلى لقائه، وفي أدعيتنا نقول: “اللَّهُمَّ الْعِلْمَ وَالْإِيمَانَ الْكَامِلَ وَالْعُبُودِيَّةَ الْكَامِلَةَ التَّامَّةَ وَالْإِخْلَاصَ الْأَتَمَّ وَالْيَقِينَ التَّامَّ وَالتَّوَكُّلَ التَّامَّ وَالْمَعْرِفَةَ التَّامَّةَ وَالْمَحَبَّةَ التَّامَّةَ وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ”، ومن بعدها ندعو فنقول: “وإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ”، وندعو الله دائمًا أن يُلهب في دواخلنا مشاعر الشوق والاشتياق إلى لقاء سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم، ربما يرى البعضُ أن هذا قد يكون فيه شيء من الشرك ولذلك لا يستحبّونه، وأنا أيضًا أشعرُ أحيانًا بتردّد خفيف حول هذا الأمر، بَيد أن طلبَ ورغبة لقاء رسول الله صلى الله عليه وسلم أمرٌ لا يمكن تجاهله أو التغافل عنه، ولذا دائمًا ما أُردّد هذا الدعاء في أورادي، فهذا الدعاء لا ينافي الواحدية أو الأحدية لجناب الحق تعالى، بل إنني أعتقد أن ذلك لا يتعارض مع حقيقة الواحدية والأحدية.

   الباقون في الحياة قسرًا

إن الذين لم ينخلعوا من التعلّق بالحياة الدنيا لن يتخلّصوا أبدًا من شعور الخوف من الموت، فمنهم مَن يتملكه بصورة كبيرة، ومنهم من يشعر به بصورة متوسطة، وكذلك هناك مَن يشعر به بنسبة ضئيلة؛ فالذين تعلّقت حياتهم بالدنيا سيودّون العيش هنا حياة طويلة مديدة، مع أن الموتَ في النهاية واحدٌ، سواء جاء بعد ألف سنة أو بعد عشر سنوات، ولكن الذين ارتقوا في مدارج حياة القلب والروح إلى أن تربّعوا على عرشها؛ ينظرون إلى الموت نظرة مغايرة تمامًا، وهذا ما يزيل عنهم شعور الخوف، فهم كما يرون وجهَ الدنيا الفانية وما يرتسم عليه، تنعكس على أعينهم أيضًا العقبى الباقية وما تمتاز به من ألوان الجمال وأشكاله العديدة، ويكون شغلُهم الشاغل هو الشوق إلى لقاء الله ولقاء النبي صلى الله عليه وسلم، ويرون الدنيا كأنها مكانٌ مخصَّصٌ لأداء الخدمة العسكرية، مما يُوجِب عليهم خضوع أوامر الله تعالى مدّة بقائهم فيها إلى أن يستلموا رخصة الخروج منها.

والدنيا بلا قيمة في أعينهم من جهة شهواتها وأهوائها، ولذلك فلو قلنا إنهم يعيشون في الحياة قسرًا أو كرهًا فلا يعد قولنا هذا كذبًا، فهم يرضون ببقائهم هنا فقط لأن الله وضعهم في تلك الحياة وكلفهم بأداء بعض الواجبات والتكاليف، وعلى هذا الاعتبار فإن الإنسان في الحقيقة إن كان بمقدوره القيام في هذه الدنيا بأعمال ترضي الله سبحانه وتعالى، وإن كان باستطاعته تقديم إكسير لحل غربة الإنسانية في الدنيا، فعليه أن يتحمل البقاء فيها، وأن يصطبر على مساوئها، وإلا فإن الدنيا من حيث دنيويتها لا تُطلب ولا يُرغب فيها، ولكن الشيء الذي يجدر العيش من أجله هو كونها مظهرًا لتجلّيات الأسماء الإلهية الجليلة، وكونها ممرًّا للآخرة؛ ولكن مع الأسف لا يقْدِر الجميع على رؤية وجهي الدنيا هذين.

وإذا تحدّثْنا عن الخوف من الذهاب إلى الآخرة بلا إيمان، فهذا أمرٌ مختلف تمامًا، وباستثناء الرسل العِظام فلقد عاش كلُّ الأولياء هذا الخوف، ومن الممكن القولُ: إن الرسل شعروا بالقلق من عتاب المولى سبحانه وتعالى، ولكن لأن الله عصَمَهم فإن الشعور بالخوف من لقاء المولى بلا إيمان غيرُ جائز في حقهم، ولكن الصحابة الكرام رضوان الله عليهم جميعًا، والأولياء الفخام أمثال الشيخ عبد القادر الجيلاني، والإمام أبي الحسن الشاذلي، والشيخ محمد بهاء الدين النقشبندي، جميعهم خافوا من سوء العاقبة، لأن من لم يخف من سوء عاقبته، خِيف عليه من سوء العاقبة.. فلا أحد يعلم مصيرَه، وللشيطان طرقٌ كثيرة لإضلال الإنسان، وواحدةٌ من تلك الخدع الشيطانية قد تؤدي إلى ضياع رأسمال الإنسان الأخروي من بين يديه، وقد يأتي وقتَ الوفاة ليغوي الإنسان ويمنعه من نُطْقِ كلمة التوحيد، حفظنا وأعاذنا من ذلك، وقد يأتي الموت للإنسان وهو في حال سيئ مخزٍ، فيرحل حينها إلى الآخرة بهذا الحال السيئ والمخزي.

ولهذا السبب فقد أعرب كثيرٌ من الصحابة الكرام رضوان الله عليهم والتابعين الفخام رحمهم الله، عن مشاعر الخوف من سوء العاقبة، ومن خلف الصحابة والتابعين فكثير من الشخصيات عالية المقام عاشوا تلك المشاعر، وإذا نظرنا في أورادهم وأدعيَتِهم يمكننا أن نشاهد تضرّعاتهم إلى الله وخوفهم من سوء العاقبة، ورغم أن هؤلاء عاشوا أعمارهم متمسكين بالدين لا ينحرفون عنه قدر أنملة، وحافظوا عليه وجعلوه حَكَمًا في كلِّ مسائلهم؛ فقد عاشوا حياتهم بقلق وخوفٍ من الموت على الكفر.

حاشا وكلا أن يلاقوا مثل هذه العاقبة، ولكن الذين لم يعيشوا هذا الخوف ولو لمرة واحدة في حياتهم فأولئك الذين يُخشى عليهم من الذهاب إلى الآخرة بلا إيمان، وبما أننا لا يمكننا إطلاق حكمٍ قطعيٍّ على عاقبة أي أحد، فلا يمكننا القول موتَ هؤلاء على الكفرِ كان من إرادة “القَدَرِ”، فرحمةُ الله سبقَتْ غضبَه، وهؤلاء قد تنالهم رحمة الله سبحانه وتعالى، ولكن الخوف من سوء العاقبة ينبغي أن يشعر به جميعُ المؤمنين، بل إن الإمام الغزالي رحمه الله يقول: إن الخوف يجب أن يغلب على حال حياة المؤمن، فإذا حضرَتْهُ الوفاة غلبَ عليه الرجاءُ والتجأ إلى ربه واعتصم برحمته. 

والحقيقةُ أن مقاربةَ الإمام الغزالي هذه تعدُّ معيارًا مهمًّا للموازنة بين الخوف والرجاء، فالخوفُ من العاقبة يُصيب المؤمن الحقيقي بشحوب وجهه وزوال نَضَارته ووجع معدته، وارتعاد ساقيه.. وذلك لأن الإنسان لا يمكن أن يعرف متى وكيف سيعترضه الشيطان ليوقعه، ولكن يجب ألا يؤدي هذا الخوف بالإنسان إلى الوقوع في اليأس، وإذا ما تسربت مشاعر اليأس إليه فعليه أن يتعلق بحبل الرجاء ليقول داعيًا: “ربِّ إن رحمتك وسعت كل شيء، فلا تمنعها عن هذا المجرم الماثل بين يديك، ربِّ كم من المذنبين الأذلاء مثلي جاؤوا إلى باب جنابك ولم يعودوا صفر اليدين! فلا تحرمني فضلك!”.

   أرتعد خوفًا من عاقبتي!

فكبار العلماء والمشايخ حتى يومنا هذا نظروا إلى أنفسهم على أنهم “مجرمون”، وقضوا أعمارهم في خوف من سوء العاقبة، ولو نظرتم في المذكِّرة الثانية عشرة (اللمعة السابعة عشرة) للإمام الشيخ سعيد النورسي فستفهمون ما أريد إيضاحه، فقد كان يرى نفسه كالعبد الآبق من سيده، وكان يحاسب نفسه محاسبة شديدة.. وإذا نظرنا إلى العَلَمِ الشامخ ذي القدرِ والمقامِ، “الشيخ محمد لطفي أفندي”[1]؛ الذي كان يجتمع حوله آلاف الأشخاص كما تتجمع الفراشات حول النور، نجده دائمًا يردد: “كلُّ عبدٍ هو قَمْحٌ وَحَسَن، وَوَحْدِي أَنَا التِّبْنُ وأنا السيئ”، وكان يتألم ألمًا شديدًا من سوء العاقبة.. أما صديقي الشيخ “قِرْقِنْجِي”[2] حتى في شبابه كان يضرب بيديه على ركبتيه ويقول لي: “يا أستاذ فتح الله، إني أخاف من عاقبتي خوفًا شديدًا”، إن هذا هو حال الكبار، أما الصغار فلأنهم لم يستطيعوا أن يطّلعوا أو يقفوا على هذا الأفق؛ لم يشعروا بالخوف أو القلق من عاقبتهم.

مع الأسف الشديد فإن أغلب المؤمنين اليوم إن كانوا يخافون من الموت فإنهم لا يخافون من سوء العاقبة، وأغلب الناس يخافون من الدخول إلى القبر وتحلُّلِ أجسامهم واستحالتها رفاتًا ورميمًا، ولكن البشر الذين جاؤوا إلى الحياة بفطرة سليمة قلّما شعَرَ أحدهم بالقلق من فكرة عودته إلى ربه، ومع أن أولياء الله ترتجف مفاصلُهم من خشية الله، إلا أن أمثالنا ممن لا يعرفون آداب ولا أركان هذه الولاية، يعيشون حياتهم بلا جِدّية ولا مبالاة.

والحقيقة أن الإيمان يَعِدُ بأمور جميلة، فالإيمانُ هو المفتاح السري لدخول الجنة، وبه تتحقق الرغبة في الخلود والأبدية، ومن ثم لا يُتوقع من المؤمن الحقيقي ألا ترتعد فرائصه لفقدان هذه الرغبة، ولكن من لم يعرف قيمة الإيمان العالية لن يتخذ التدابير اللازمة لحمايته ولن يخاف فقدانه، ولذلك يمكننا القول: إن خوفَ الإنسان من الذهاب إلى الآخرة بلا إيمان يكون بمعيار عمق إيمانه، أما ذوو الإيمان السطحي فمخافةُ الله عندهم ستكون إما منعدمة أو غير كافية.

إن المفلسَ الفقير لن ينتابَه القلق حتى وإن كان يتجول في أزقة وأحياء اللصوص، ولكن الذي يحمل كنـزًا غاليًا، فدعْ عنك تجوّلَه في أزقّة وأحياء اللصوص بل عندما يتجوّل مع أكثر الناس عصمة وبراءة فسيخاف على كنـزِه من أن يمسّه أيُّ مكروه أو ضرر، ومن ثم سيتّخذ كافة التدابير اللازمة للمحافظة على هذا الكنـز من السرقة أو الغصب، وكما ترون أثناء نقل الأموال مِن وإلى البنوك تكون موضوعة في عربات مصفحة وترافقها قوة أمنيّة لحمايتها.

فماذا لو كان هذا الكنـزُ، لا يفيد الإنسان في دنياه فحسب، بل يؤمّن للإنسان سعادَتَه الأبدية أيضًا، فلتحسبوا أنتم مقدار العناية البالغة والخوف الشديد الذي يجب إظهاره في مثل هذا الموقف.

***

[1]  الشيخ محمد لطفي أفندي (1868-1956م): عالمٌ زاهدٌ وشاعرٌ، ولد في محافظة “أَرْضُرُومْ” شرقي تركيا، حصل على الإجازة العلمية من كبار علماء عصره، وبعد أن عُيِّن إمامًا وخطيبًا انتسب لشيخ النقشبندية محمد بيري كفراوي، عُرف بين الناس بـ”إمام أَلْوَارْ”، واشتهر بلقب “سيدي أفا”، نظم أشعارًا بالعربية والفارسية والتركية، نُشرت فيما بعد تحت عنوان “خلاصة الحقائق”.

[2]  “محمد قِرْقِنْجِي (Mehmed Kırkıncı)” (1928-2016م): كاتب وعالم دينيّ تركيّ، وهو من طلاب الأستاذ بديع الزمان سعيد النُّورسي رحمه الله.

 

(!) المجانين

Herkul | | العربية

   سؤال: سمعناكم في أحد المجالس تدعون الله قائلين: “اللهم إن خزائنك واسعة، تعطي كلَّ سائل سُؤله، فاللهم هبني حفنة من مجانين الدين”، فماذا تقصدون بـ”مجانين الدين”؟

   الجواب: ربما تجاوزتُ حدي ولهجْتُ بذكر هذا الدعاء منذ عهد مبكّر، وأكاد أتمثل هذه الذكرى أمامي وكأنها حدثت اليوم: ففي إحدى المواعظ بمسجد “كستانه بازاري (Kestanepazarı)” في مدينة إزمير قلت: “ليت لي بين هذه الجماعة حفنةً من المجانين”؛ والمعنى الذي قصدتُه من لفظة “مجانين” آنذاك: أولئك الذين يقيمون حياتهم على إعلاء كلمة الله تعالى فحسب مثل الصحابة الكرام رضوان الله عليهم تمامًا، وهم الذين يقولون: “قيمةُ الحياة في هذه الغاية، وإلا فلا؛ لأن حياتنا التي سنعيشها بدون هذه الغاية لن تختلف عندئذ عن حياة المخلوقات الأخرى التي هي أدنى درجة عن الإنسان”.

هم الذين يتحرون الدقة في أداء الحقوق التي تُمليها عليهم وظيفةُ العبودية، ويقومون بمسؤولياتهم، ويعطون كل ذي حق حقه، ولا يتكاسلون في فعل هذا ألبتة، وفوق ذلك لا وزن عندهم للبيوت والعقارات، والفيلات والشاليهات، والجياد والعربات، والغنى والثروات، والصيت والشهرة، هم الذين أعرضوا عن كل متاع الدنيا، ونزعوا ما في قلوبهم من حبّها ودفعوها بظهر أيديهم، وفي كل طرفة عين يغمغمون قائلين: “عجبًا هل ستُرفرف رايةُ الاسم الجليل المحمدي صلى الله عليه وسلم في كل أنحاء العالم وفي كل نواحي الحياة؟!”، هؤلاء هم مجانين هذه الغاية المثالية، وهم الذين سيُغَيِّرون مصير العالم.

وإلا فلا علاقة لهؤلاء بمجانين مستشفى الأمراض العقلية، والسبب في إطلاقنا هذا الاسم عليهم هو أننا نزِنهم بقسطاس الناس العاديين؛ لأن هؤلاء قد استبدلوا الرغبة في الحياة بالرغبة في الإحياء في وقتٍ يهرول فيه الجميع وراء الدنيا ومتاعها، وهم يفكرون في غيرهم أكثر من أنفسهم، ويهتمون بهموم الإنسانية أكثر من اهتمامهم بأنفسهم وأفراد أسرتهم، ولقد رُوي أن سيدنا عمر رضي الله عنه كان لا يستطيع أن يتعرف على حفيده وهو يطوف بالأسواق؛ لأنه حصر كل همّته وتركيزه وجهده من أجل توفير الاستقرار والسعادة للآخرين، ولذلك فإني أطلق كلمة “المجانين” على أمثاله ممن هم على أتم استعداد للتضحية بأنفسهم وبكل ملذّاتهم في سبيل غايتهم السامية.

هؤلاء هم المجانين الذين قصدتُهم في دعائي؛ المعرضون عن كلّ جماليات الدنيا، وجميع النياشين والميداليات التي تعلقها فوق صدورهم؛ القائلون: “لا قيمة لهذه الأشياء عندنا ما لم نستطع أن نخدم ديننا وعقيدتنا”.. إن عشرة من هؤلاء المجانين يقومون بأعمال تفوق ما يقوم به ملايين من الناس الآخرين، ولذلك يخصهم الله تعالى في الآخرة بالنعم التي يهبها لعشرة ملايين من الناس.

ولا يجانبنا الصواب إذ أطلقنا على الفترة التي تبلغ قرنًا ونصفًا منذ تأسيس الدولة العثمانية حتى فتح إسطنبول فترة المجانين؛ فكما هو معلوم فإن عثمان غازي رحمه الله المؤسس الأول للدولة قد أسلم روحه إلى بارئها وهو في طريقه إلى فتح بورصة، وكذلك ابنه أورخان غازي قضى عمره على صهوة جواده، واستشهد مراد الأول خداوندكار وهو في ساحة المعركة، وتوفي يلديرم خان في الأسْر، وقضى السلطان محمد شلبي عمره وكلُّ همه أن يحوِّل السقوط الذي اعترى الدولة إلى رقي وازدهار، والانحطاط الذي بُليت به إلى رفعة وتقدّم؛ عسى أن يصل بالأمانة التي ورثها عن آبائه إلى المستوى اللائق، وعاش مراد الثاني حياةً في غاية البساطة، وفي اعتقادي أنه ليس من الخطإ القول عن هذا السلطان أنه “ولي من أولياء الله”، وفي هذه القائمة أيضًا السلطان الفاتح، والسلطان بايزيد، والسلطان ياووز سليم، والسلطان القانوني، فهؤلاء لم يهنؤوا بالحياة في البيوت الفارهة والقصور والفيلات، وإنما عاشوا حياة بسيطة للغاية، ونذروا كل حياتهم للدين، وقضوا كل أعمارهم في سبيل إعلاء كلمة الله.

إن هذه الفترة التي تبلغ قرنًا ونصفًا من الزمن تمثل فترة الازدهار بالنسبة لنا؛ لأن الفتوحات التي اتسعت في الخارج في تلك الفترة قد صاحبتها فتوحاتٌ في العوالم الداخلية للعباد، حيث توجهت القلوب إلى القرآن، وأنشأت صلةً وثيقة مع ربها، ومثُلتْ أمامه في انقياد تام وعبودية خالصة، ولذلك كانت هذه السنوات هي أخصب الحقب وأكثرها بركة في عمر الدولة العثمانية، أما بعض النجاحات التي تحققت فيما بعد فترجع إلى القوة التي استمدتها من هذا المركز، ولكن كلما خمدت هذه الروح وهذا المعنى، وتدنى شعور العدالة من الحقيقة إلى النسبية، وابتُعد عن الشعب، وبرز الميل والحب للدنيا؛ بدأ الانحطاطُ يحلّ محلّ الترقّي والازدهار.

وعندما نذكر المجانين لا نستطيع أن ننسى المجانين الذين كانوا يحاربون في مقدمة الجيش العثماني، فقد كان لهؤلاء جيادٌ عارية عن السرج واللجام، يقفزون عليها ويمسكون بها من أعرافها، كانوا أبطالًا شجعانًا لدرجة أنهم يعتبرون استخدام السلاح نوعًا من التفاهة، كانوا يتصدرون مقدمة الجيش، وكانوا هم أول من يواجه العدو، يهجمون على الأسلحة بأيديهم المسنونة من كثرة الضرب على الصخر، كانوا يستحقرون الحياة، ويُقبلون على الموت فرحين مستبشرين، فكانت هذه الشجاعة والبطولة التي يظهرونها سببًا في تقوية عزائم القادة من خلفهم والجيش المسلح من ورائهم، وهؤلاء المجانين وإن كنتُ لا أعرف عددهم فقد كان لهم دورٌ بارز في إحراز النصر والفتوحات.

وعبارة “يُقبلون على الموت فرحين مستبشرين” تذكرني بحادثة ذكرتُها مرارًا في مناسبات عدة: في معركة اليرموك لحقت الرومَ هزيمةٌ نكراء أمام المسلمين، فلما مثل قادة الجند من الروم أمام ملكهم عاتبهم وعنفهم قائلًا: “كيف لحفنةٍ من العرب جاؤوا من الصحراء أن يلحقوا الهزيمة بجيش الإمبراطورية العظمى!”، وقد كانت روما بالفعل في ذلك الوقت أقوى دول العالم؛ حتى إنها حققت نصرًا مؤزرًا على الساسانيين، ولذلك لم يستطع ملكهم أن يستسيغ هزيمة دولته أمام العرب، ووبّخ قادته وعنفهم، فكان ردّ قادته عليه: “إن هؤلاء قوم يحبون الموت بقدرِ حبِّنا للحياة”. أجل، هذا هو سرّ النصر لدى المسلمين، وسرّ الهزيمة عند الرومان المنكرين، وإن من أكثر الأمور تأثيرًا في نفس سيدنا خالد بن الوليد رضي الله عنه أحد القادة النادرين في تاريخ البشرية؛ وفاته على فراشِه وليس في ميدان الحرب.

وهذه الفكرة وذاك الشعور مهمان للغاية، لقد كان الصحابة الكرام رضي الله عنهم مجانين بما قدموه من استخفافٍ بالحياة ونذرِ أنفسهم لإعلاءِ كلمة الله، وهؤلاء المجانين هم الذين أهدوا إلينا دنيا تستحق الحياة، لكن البؤساء الذين جاؤوا من بعدهم -مع الأسف- فرّطوا في هذه الدنيا، وتخلوا عن فكرة الإحياء، واستحبوا الحياة الدنيا، فضيّعوا كلّ المكتسبات، وقضَوا حياتهم في الفيلات والقصور، واستغرقوا في المتع والملذات، لأنهم لم يرتبطوا بغايةٍ ساميةٍ ينذرون أنفسهم لها ويستحقرون الدنيا من أجلها، فوقعوا في براثن الأنانية، ولم تعد أفكارُهم ومشاعرهم تختلف عن أفكار قليلي الهمة؛ حيث اكتفوا بالحفاظ على الموجود فقط، وفي النهاية ضيّعوا في قِمار الحياة أفكارَنا ومشاعرَنا الذاتية.

وفي وقتنا الحالي هناك مهاجرون من أجل غايتهم السامية؛ انتشروا في ربوع العالم بروح التفاني وحبّ التضحية، ولكن هؤلاء ما زالوا على الطريق، يحثون الخطى نحو تحقيق غايتهم المثالية، ولكن لا نعلم هل يوصّلون هذا الأمر إلى نهايته أم لا، نسأل الله تعالى أن يوفقهم إلى ذلك، وأن يحفظهم فلا يتعثّرون في الطريق ولا يتفرقون، ولا ينحرفون إلى منعطفات أخرى، فالمجانين الحقيقيون ليسوا الذين ما زالوا على الطريق، بل هم الذين وجدوا ربهم ووصلوا إليه، ومثّلوا هذا الأمر على أكمل وجه، ولكن لا بد من العبور في هذه الطرق للوصول إلى تلك الذروة.

ولهذا يمكن القول: إن مُتيَّمي عصرنا الذين يسعون ويناضلون رغبةً في الإحياء وليس لهم رأسمال إلا التفاني والتضحية إذا رنوا بأبصارهم إلى الذرى وساروا في الطرق التي تؤدي إليها فسيصلون إن شاء الله إلى أهدافهم، وإنْ لم يلبسوا عملَهم بمصالحهم الشخصية وأنهوا هذا الأمر على الهيئة التي بدؤوا منها؛ فسيحرزون الذرى كمجانين الماضي، ولكن إذا بدؤوا يفكرون في أنفسهم، ويتحركون خوفًا من المستقبل، ويتشوفون إلى الأجر مقابل خدماتهم، فسيتعثرون في الطريق وتنقطع بهم السبل، ويضيعون الأمانة المقدسة التي على كاهلهم، وبذلك يكونون قد خانوا الأمانة، وخانوا سلَفَهم الذين ورّثوهم هذه الأمانة، وغدروا بالأجيال القادمة.

وحتى لا يتعطل هؤلاء ويتعثروا في طريقهم لا بد لهم من تأهيل دائم، وتحفيز للمعنويات، وحِفاظٍ على حيويتهم بالجلسات الإيمانية، كي تزداد حيويتهم ويتضاعف حماسُهم كل يومٍ عن اليوم السابق حتى لا يفقدوا استقامتهم، فضلًا عن ذلك ينبغي لهم الحفاظ على ثباتهم وعزمهم وإخلاصهم وصدقهم ونيتهم الخالصة حتى وافتهم المنية، فالنوايا هي التي تزيِّن الأعمال والأعمال بالنيات، ولهذا ينالون جزاء الواصلين حتى وإن ماتوا ورحلوا وهم في منتصف الطريق؛ ففي الحديث “إنّ اللهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى أَجْسَادِكُمْ، وَلَا إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ[1].

***

 [1]صحيح مسلم، البر، 33.