Yazarın Arşivi

Kırık Testi: DELİLER (!)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir münasebetle, “Ne olur Rabbim! Senin hazinelerin geniştir; dilersen isteyene istediğini verirsin; bana da dininin delisi beş-on insan ver!” diye dua ettiğinizi söylemiştiniz. “Dinin delisi”nden kasıt nedir, kimdir?

   Cevap: Belki haddimi aşarak çok erken dönemlerden itibaren bunu dilemişimdir. Mesela bugün gibi hatırımdadır: Kestanepazarı camiinin kürsüsünde vaaz ederken, “Keşke bu cemaat içinde beş on tane deli olsa!” demiştim. En basit ifadesiyle “deli” tabiriyle kastettiğim mânâ, hayatlarını tıpkı sahabe gibi sadece i’lâ-i kelimetullaha bağlayan, “O varsa yaşamamın bir kıymeti var; o yoksa yaşamaya da değmez. Zira bu takdirde yaşadığım hayatın, insandan aşağı derecedeki diğer canlıların hayatlarından ne farkı kalır ki!” diyen insanlardır.

Onlar, kulluk vazifeleri gereği üzerlerindeki hakları titizlikle eda eder, sorumluluklarını yerine getirir ve her hak sahibine hakkını verirler ve bunlarda kesinlikle tekâsül göstermezler. Ama bunun ötesinde, onların gözlerinde ne evin barkın, ne yalının villanın, ne atın arabanın, ne servetin zenginliğin ne de şanın şöhretin bir kıymeti vardır. Onlar, kendini akıllı sanan ehl-i dünyanın nefes nefese arkasından koştukları bütün bu dünyalıkları çoktan ellerinin tersiyle itmiş, onların sevgisini kalblerinden söküp atmışlardır. Gözlerini her açıp kapayışlarında, “Acaba bir gün nam-ı celil-i Muhammedî dünyanın dört bir yanında şehbal açacak mı?” der, hep onu sayıklarlar. Onlar bu gaye-i hayalin delisidirler. Dünyanın kaderini değiştirenler de hep bu türlü deliler olmuştur.

Yoksa onların, tımarhanelik delilerle bir alâkası yoktur. Onlara deli dememizin sebebi, sıradan insanların kıstaslarına göre öyle görülmelerindendir. Zira herkesin dünyanın ve dünya nimetlerinin arkasında koştuğu bir zamanda onlar çoktan yaşama arzularını yaşatma arzusuyla değiştirmişlerdir. Kendilerinden daha çok başkalarını düşünürler. Kendileri ve aile fertleriyle alâkadar olmaktan daha çok insanlığın dertleriyle alâkadar olurlar. Hz. Ömer’in sokakta gezerken torununu tanıyamadığından bahsedilir. Zira o, bütün gayret ve himmetini başkalarının huzur ve mutluluğuna hasretmişti. İşte tıpkı Hz. Ömer gibi kendini ve kendi zevklerini tamamıyla yüce mefkûresi uğrunda feda etmeye amade olan insanlara ben “deli” diyorum.

Dualarımda talep ettiğim deliler işte bunlardır. İcabında dünyanın kendisine armağan ettiği bütün güzellikleri, göğsüne taktığı bütün nişanları, madalyaları çok rahatlıkla elinin tersiyle bir kenara iten ve “Din ve diyanetim adına hizmet edemiyorsam, bunların hiçbirinin gözümde bir kıymet-i harbiyesi yoktur.” diyen insan. Bu türden on tane deli, on milyon insandan daha fazla şey ortaya koyar. Allah, öbür tarafta onları, on milyon insana verdiği nimetlerle serfiraz kılar.

Osmanlı’nın İstanbul’un fethine kadar geçen bir buçuk asırlık dönemi, deliler dönemidir desek sezadır. Bilindiği üzere Osman Gazi Hazretleri (rahmetullahi aleyh) Bursa’nın fethine çıktığı dönemde ruhunu çadırda Allah’a teslim etmiştir. Oğlu Orhan Gazi, ömrünü at sırtında geçirmiştir. Murat Hüdavendigar cephede, Yıldırım Han ise esarette ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir. Çelebi Mehmet, sukûtu (düşüş) suûda (yükseliş), tedenniyi terakkiye çevirmek, atalarından tevarüs ettiği emanete yeniden aynı kıvamı kazandırabilmek için ömrünü sancıyla geçirmiştir. İkinci Murat öyle bir hayat yaşamıştır ki onun için “evliyaullahtandı” deseniz zannım o ki yanlış bir beyanda bulunmuş olmazsınız. Fatih’i, İkinci Bayezid’i, Yavuz Sultan Selim’i ve Kanuni’yi de bu kategoride düşünebilirsiniz. Onlar köşklerde, saraylarda, villalarda keyif çatmamışlardır. Oldukça sade ve basit bir hayat yaşamış, bütün ömürlerini dine adamış ve i’la-i kelimetullah yolunda imrar-ı hayat etmişlerdir.

Bu yüz elli senelik dönem bizim için “i’tilâ (yükselme) dönemi” olmuştur. Zira bu dönemde dışta genişleyen fütuhatlarla beraber insanların iç dünyalarında da fütuhatlar yaşanmıştır. Gönüller Kur’ân’a yönelmiş, Allah’la irtibat kavi tutulmuş, O’nun karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde durulmuştur. Bu yüzden de Osmanlı’nın en verimli, en bereketli yılları, bu yıllar olmuştur. Daha sonraki asırlarda ortaya konulan bazı başarıların, bir kısım güzel oluşumların arkasında da ilk dönemin bu anilmerkez (merkezkaç) gücü vardır. Ne var ki bu ruh ve mânâ söndükçe, adalet duygusu hakikilikten izafiliğe indikçe, halktan uzaklaşma başladıkça, dünyaya meyl ü muhabbet baş gösterdikçe terakkinin yerini tedenni almaya başlamıştır.

Deliler deyince Osmanlı ordusunun önünde savaşan delileri hatırlamamak olmaz. Bunlar öyle kimselerdir ki atlarında ne eğer ne de gem vardır. Atın yelesinden tuttukları gibi sırtına sıçrarlar. Silah kullanmayı seviyesizlik sayacak ölçüde gözleri pektir. Ordunun en önündedirler. Düşmanla ilk yüz yüze gelecek olanlar da onlardır. Mermere çala çala nasırlaştırdıkları elleriyle silahların üzerine giderler. Hayatı istihkar eden, güle güle ölüme gitmeyi göze almış delilerin bu cesaretleri, bu korkusuz halleri, arkalarındaki komutanların da, müsellah ordunun da kuvve-i maneviyesini takviye eder, onları da coşturur. Sayılarının ne kadar olduğunu bilemesem de savaşların kazanılmasında işte bu delilerin çok önemli bir yeri vardır.

“Güle güle ölüme gitme” ifadesi bana, şimdiye kadar defalarca zikrettiğim bir hâdiseyi hatırlattı: Yermük bozgununu yaşayan Romalılar, imparatorun karşısına çıktıklarında azar işitirler. İmparator onlara, nasıl olup da çölden çıkan bir avuç Arap karşısında koskocaman bir imparatorluğun ordularının bozgun yaşadığını sorar. Ne de olsa o dönemde Roma, Sasaniler karşısında dahi zafer kazanan dünyanın en muhteşem devletidir. Kral, böyle bir devletin Araplar karşısında yenilgi üstüne yenilgi yaşamasını hazmedemez ve komutanlara çıkışır. Ordu komutanlarının verdikleri cevap şudur: “Biz ölümden korktuğumuz ve kaçtığımız kadar bu adamlar ölüme koşuyorlar.” İşte bir tarafın zafer, diğer tarafın ise hezimet yaşamasının sırrı budur. İşte Halid İbn-i Velid (radıyallâhu anh)! Tarihin çıkardığı ender kumandanlardan biri olan bu muhteşem kameti ölüm döşeğinde dilgir eden hususların başında, savaş meydanlarında değil de yatakta vefat etmesi geliyordu, bu ona çok ağır gelmişti.

İşte bu duygu, bu düşünce çok önemlidir. Sahabe-i kiram, hayatı istihkar etmeleri ve kendilerini i’lâ-i kelimetullah davasına adamış olmaları itibarıyla birer deliydi. Bu delilerdir ki bize yaşanır bir dünya armağan ettiler. Onların arkalarından gelen akıllılar da maalesef bu dünyayı sağa sola peşkeş çektiler. Yaşatma düşüncesinden mahrum olan, yaşama tutkusuyla hayata sarılan akıllar bütün kazanımları heba ettiler. Villalarda, köşklerde hayat sürdüler, zevk ve eğlencelere daldılar. Kendilerini adayacakları, uğruna hayatı istihkar edecekleri, sıkıntısını çekip derdini yüklenecekleri yüce bir mefkûreleri olmadığından dolayı dünyaya daldılar, kendilerine, egoizmalarına takıldılar. “Mevcudu muhafaza etme” gibi dûn himmet insanlara ait duygu ve düşüncelerle yaşadılar. Neticede bize ait duygu ve düşünceyi hayat kumarında kaybettiler.

Günümüzde de fedakârlık ve adanmışlık duygularıyla dünyanın dört bir tarafına açılan mefkûre muhacirleri var. Fakat bunlar henüz yoldalar. Adım adım gaye-i hayallerini takip etmeye çalışıyorlar. Ama bu işi sonuna kadar götürebilirler mi götüremezler mi bilemiyoruz. Niyazımız o ki Cenab-ı Hak götürmeye muvaffak kılsın. Yolda kalıp dağılmadan, patikalara girmeden muhafaza buyursun. Hakiki mecnunlar ise henüz yolda olanlar değil, Allah’ı bulanlardır. Onlar bu işi zirvede temsil ederler. Fakat bu zirveye varmak için de bu yollardan geçmek gerektir.

Bu açıdan denebilir ki, yaşatma duygusuyla koşturup duran ve en büyük sermayeleri adanmışlık duygusu olan günümüzün kara sevdalıları şayet gözlerini zirvelere dikmiş, zirvelere giden yolda yürüyorlarsa inşallah hedeflerine ulaşacaklardır. Şayet onlar, kendi çıkarlarını işin içine katmaz ve bu bezmi başlattıkları gibi noktalayabilirlerse, geçmişin mecnunları gibi zirveleri ihraz edebilirler. Fakat kendilerini düşünmeye başladıkları, istikbal endişesiyle hareket ettikleri ve hizmetlerine karşılık bir şeyler aparmaya, koparmaya niyetlendikleri zaman, kendileri takılıp yollarda kalacakları gibi omuzlarındaki mukaddes emaneti de yerlere düşürmüş olurlar. Böylece hem emanete ve emaneti kendilerinden devraldıkları seleflerine hıyanet etmiş hem de gelecek nesillere gadretmiş olurlar. 

Yoldakilerin, takılıp yollarda kalmamaları için sürekli rehabiliteye, motivasyonlarının yüksek tutulmasına, sohbet-i cânanla canlılıklarının korunmasına ihtiyaçları vardır. Her günlerini bir evvelki günden daha canlı, daha heyecanlı yaşamalıdırlar ki istikametlerini kaybetmesinler. Bunun yanında, ölünceye kadar azim ve kararlılıklarını, ihlas ve samimiyetlerini, halis niyetlerini korumalıdırlar. Amellere rengini veren, niyetlerdir. Bu sebeple onlar, yolun yarısında ölüp gitseler bile zirvedekiler gibi mükâfat görürler. Zira “Allah, kullarının kalblerine nazar eder.” (Müslim, birr 33)

قسوة القلب

Herkul | | العربية

   سؤال: ما هي مظاهر قساوة القلب وما أسبابها وما وسائل النجاة منها؟

   الجواب: قسوة القلب تعني غِلظته، والإنسان غليظ القلب بحسب إفادة الشيخ بديع الزمان لا يمكنه أن يتخلص من الحيوانية، ولا أن يتجرد من الجسمانية، ولا قدرة له على الارتقاء في مدارج حياة القلب والروح ويعيش حياته جاهلًا بأفق الروح، وأحيانًا وبحسب درجة قسوة قلبه وغفلته يتحرك ويعيش كأنه لا وجود للآخرة؛ فلا يمر على فكره وعقله القبر ولا الميزان ولا الحساب ولا الصراط، ولا يخاف من الانكباب والوقوع في جهنم، ويعيش متجاهلًا الجنةَ ونعيمَها والرضا والرضوان.. إن صاحب القلب القاسي لا يمكن أن يرى تجلّيات أسماء وصفات جناب الحق تعالى المتجلّية في كتاب الكون، ولا يمكن أن تنفتح له آفاق الأسماء الإلهية ولا الصفات السبحانية.

   آليات تحافظ على حياة القلب

لا شك ولا شبهة في أن استمرارية الحياة القلبية مرتبط بالإيمان بالله سبحانه وتعالى، فعلى الإنسان أولًا وقبل كل شيء أن يؤمن بالله حق الإيمان، وأن يراجع إيمانه في كل وقت وحين، وأن يتحرر من الإيمان التقليدي ويرتقي إلى الإيمان التحقيقي، وعليه أن يجعل الإيمان جزءًا من طبيعته وفطرته، أما إيمانه النظري فعليه أن يغذيه ويُتَوِّجه بالعبادات والطاعات التي يؤديها في خشوع وخضوع، ومن يلتزم ذلك يظلّ قلبه حيويًّا ونضرًا.

إن معرفة الله ومحبة الله والذوق الروحاني أسسٌ مهمّة جدًّا لحيوية القلب، ونطلق على المعرفة أيضًا “ثقافة القلب”، أي أن يُصبحَ العلمُ والمعرفة الإلهية جزءًا من طبيعة القلب واللطيفة الربانية عن طريق الرياضة المستمرّة، وهذه المعرفة الحاصلة تختلف تمامًا عن المعلومات المكتَسَبة عن طريق الحواس أو الإدراك العقلي.

ومعرفةُ الله تُثمرُ محبة الله تعالى، فالإنسان العارف يحب الله عز وجل.. لو عرفتَه لأحببته، وإن لم تعرفه لما توصلْتَ إلى حبِّه، وإذا كان مفخرةُ الإنسانية صلى الله عليه وسلم محبوبًا فذلك نتيجة لمعرفته، وبمعنى آخر يمكننا القول: إنه بمقدار العلم والمعرفة يكون الحبّ، أما من تعمّقوا في معرفة الله تعالى يشعرون بعشق ومحبة جنونية تجاهه، ويرتقون إلى مرتبة الهيام بما وراء العشق من الاشتياق إليه سبحانه وتعالى، فهذا من شأنه أن يُعمق معرفة الله تعالى، وكلما تعمَّقَت مناسبة الإنسان بالله تعالى صار لسان حاله الدائم يطلب الرؤية والرضوان، إن كل هذه الأمور المذكورة تبث الحياة في القلب، وتُعَدّ وسيلة أساسية لانكشاف اللطيفة الربانية، فإما أن يمتلئ القلب بالإيمان ومعرفة الله ومحبته أو يمتلئ قساوة وغلظة.

وكما أن عدم القيام بأعمال إيجابية من شأنه أن يقسي القلب، فكذلك القيام بأعمال سلبية يؤدي إلى ذات النتيجة، بمعنى أن ارتكاب الذنوب والمعاصي باليد والرجل والعين والأذن واللسان والشفاه، والانحرافَ عن طريق الحق والعدالة يؤدي إلى غلظة وقساوة القلب، وذلك لأن الصادق المصدوق صلى الله عليه وسلم قال في بيانه الشريف: “إِنَّ العَبْدَ إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ[1]، وكل نكتة سوداء تدعو أختها ومع مرور الأيام تكثر تلك النكات إلى أن تطمس القلب في النهاية.

ولقد وضَّح الرسول الكريم صلى الله عليه وسلم المسألة بأن قَرَنَها بقوله تعالى: ﴿كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ﴾ (سورة الْمُطَفِّفِينَ: 83/14)، وفي آية أخرى يصف الحق تعالى حال القلب الذي هو أشد قسوة من الحجارة بقوله: ﴿ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/74)، وفي آية أخرى يقول: ﴿خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/7)، بمعنى أن هذه القلوب منغلقةٌ تمام الانغلاق، فلا تدخل فيها المعرفة على الإطلاق، ومن جهة أخرى فإن الله سبحانه وتعالى ختم على هذا القلب الذي تحول إلى بؤرة فتنة وفسادٍ لئلا يتضرر الآخرون منه ومن أمثاله.

وبهذا الاعتبار فالوظيفة الأولى الواقعة على عاتق المؤمن هي القيام بالأفعال الإيجابية للمحافظة على حيوية القلب، وعليه أن يردد دائمًا “هل من مزيد؟” فيما يخص الإيمان والمعرفة والمحبة والعشق والشوق، وأن يقضي عمره في تهجية حروف وكلمات هذه المعاني العالية، ومن جهة أخرى عليه أن يبتعد عن كل ما هو سلبي، وألا يدع فرصةً لما من شأنه أن يُلّوِّثَ القلب أو يُقَسِّيه.

وإذا راجعنا كلام الشيخ سعيد النورسي مرة أخرى سنجده يقول: “إن كل معصية نرتكبها وكل شبهة تدخل إلى عقولنا، تفتح جراحات في القلب والروح، وهذه الجراح تهدد حياتنا الأبدية”[2]، ولهذا السبب فإن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم استعاذ من قسوة القلب كما استعاذ من الشيطان الرجيم[3]، وحقيقة الأمر أنه بهذه الاستعاذة كان يؤدّي حق وظيفة الإرشاد، فينبغي لنا أن نستعيذ بالله دائمًا من تلوث القلب وانجراحه وقسوته وغلظته وختمه.

ومن جهة أخرى فكما أن الإنسان المصاب بانسداد في شريان القلب أو في عضلة القلب يقوم بإجراء عملية صمام القلب أو عملية منظم ضربات القلب، حتى تزول عنه أعراض مشكلات القلب؛ فكذلك الذي يعاني من مشكلات في لطيفته الربانية عليه أن يخضع نفسه للعلاج فورًا، ولا ينبغي له أن يعيش بقلب ملوّث أو قاس أو مليء بالجراح، بل عليه أن يحاول جاهدًا معالجتها حتى تقوم اللطيفة الربانية بوظيفتها على أكمل وجه، لأن القلب الملوث لا يتوجه إليه جناب الحق تعالى، والمكان الذي لا يتوجه إليه الحق سبحانه لا فرق بينه وبين الزِنزانة.

   رفقة الصالحين

وبجانب ما ذكرنا فمن الأهمية بمكان أن ينظر الإنسان مع من يجلس ويتحرّك ويصادق ومع من يقيم وشائج العلاقات، فمنذ القدم والصالحون من عباد الله يحذرون مريديهم من كثرة الاختلاط برجال الدولة والأغنياء، ويجب ألا يفهم الأمر على أن الغنى والثروة أو الاشتغال بالإدارة أمرٌ ملعونٌ ومنبوذ أو شيء من هذا القبيل، بل على العكس فالثروة والمنصب يشكّلان لصاحبهما نوعًا من الامتحان، إذا استخدمهما في الطريق الصحيح فقد فاز وأفلح، وإن أساء استخدامهما خاب وخسر.. والمسألة الأصليّةُ التي يجب أن نتوقّف عندها مليًّا هنا هي أن الكثيرين ممن يتعاملون مع هؤلاء يسعَون في أغلب الوقت إلى إرضائهم والتقرب إليهم ويصبحون في موقف المنة تجاههم، وهذا الأمر يُفقِدُ الإنسان حيثيَّتَه، ويُقلّل من شرفه وقيمته، ويؤثر بالسلب على صلة الإنسان بالله سبحانه وتعالى.

وإذا كان صاحب الثروة أو المنصب هذا يعيش حياته غافلًا، فإن مصاحبته ستؤدي إلى قسوة القلب، والابتعاد عن الله سبحانه وتعالى، وهو وأمثاله لن تجد في أفكارهم ولا في أقوالهم ولا في أعمالهم مكانًا لذكر الحبيب عز وجل، ولكن على العكس تمامًا فهَمّهم الوحيد هو الاستزادة من متَع الدنيا، والتلذّذ بالحياة إلى آخر لحظة، وأينما وُجدوا بحثوا عن التصفيق والتقدير والمدح والثناء من الآخرين، وإن قدموا المساعدةَ وصرفوا مما في أيديهم من إمكانات، فهذا يعني قد يفعلونه لكي يكونوا أصحاب منة، ولذا فالمخالطون لهم يبدؤون بالتشبه والتمثل بهم شيئًا فشيئًا.

وبهذا الاعتبار فعلى المهتمين بحياة قلوبهم، أن يختاروا جلساءَهم وأصدقاءَهم بدقة وحصافة، فبعضٌ من كبار الصالحين أفادوا بأن جلوسهم مع مَن لا يصلي، حرمَهم من اللذة الروحية للصلاة أربعين يومًا، وهذا أمرٌ يُظهر لنا أهمية المسألة بصورة جامعة مانعة، ولذا فيجب على الإنسان أن يصادق ويرافق من يستطيع أن يكون حديثه معه في كل آن حديثًا عن الحبيب سبحانه وتعالى، وعلى الإنسان أن يرافق مَن يرفعُه حالُه ويدلُّه على الله مقالُه، أما صِلتهم بأهل الدنيا وأهل الغفلة فيجب أن تكون مربوطة بما يصبون إليه من غايات سامية وأفكار عالية.

إن المسألة التي نتناولها هنا ليست دعوة إلى أن يتخذ الإنسان موقفًا عدائيًّا تجاه من يخالفونه الرأي، ولا أن يكرههم، ولا أن يُغلظَ عليهم القول، ولا أن يتنازع ويتعارك معهم، بل العكس تمامًا فينبغي للمؤمن أن يُقابل جميعَ الناس بمشاعر الاحترام، ولكن إذا توجّب عليه اتخاذ موقف عدائيٍّ فليفعل ذلك تجاه صفاتهم السيئة، أي: لِيُعادِ ظُلْمَ الظالم لا شخصَه، وعداوةَ المعتدي لا ذاتَه.. فالموضوع الحقيقي الذي نحاول الوقوف عليه هنا هو المحافظة على صفاء القلب، وطريقُ ذلك أن يبتعد الإنسان عن هؤلاء الذين لا مكان لديهم للحياة الروحية والقلبية، ومن جهة أخرى أن يلازم أهل القلب بقدر استطاعته.

ولكن هذا يمثل أحد جانبَيْ المسألة فقط، ومن جانب آخر فعلى المؤمن من مقتضى عبوديته لله تعالى أن يتواصل ويتعامل مع كل الناس من أجل تغذية هذه الصدور المتعطشة بإلهامات روحه؛ لأن الذين ينعزلون ويبتعدون عمن يخالفونهم الرأي، لن يستطيعوا أن يظهروا ولا أن يشرحوا جماليات دينهم، كما أن عدم المحافظة على ديمومة العلاقة مع الآخرين سيؤدي إلى تفرق المجتمع وانقسامِه إلى جبهات متناحرة، ولذا عليكم أن تقتربوا من الآخرين بحيث إذا خطوتم نحوهم خطوة واحدة قابلوها بخطوتين نحوكم، وإذا خطوتم خطوتين قابلوها بأربع، وهكذا ستزول أسباب الخلاف والفرقة بين طوائف المجتمع المختلفة، ولذلك فإن اللقاءات لمثل هذه النية الخيرة والمقصد العالي، تختلف تمامًا عن اللقاءات التي تُعقد لرغبات النفس وهواها.

وكما يُرى، فإن اختيار الموضع والكيفية المناسبة لاتخاذ موقف تجاه أمر ما، مسألةٌ تحتاج إلى جهد ذهني، وعلى الإنسان ألا يقصّر أبدًا في أداء ما يجب عليه من خدمات، فَبِقدر قوّته وإمكاناته وموقعه عليه أن يبذل غاية وسعه، ولكن بعد أن ينتهي من الأمر عليه أن يقول: “ربما كان هناك أمور أخرى يجب عملها وأفعال أفضل كان يجب الوصول إليها؛ ولكن ربما لم يتم الأمر على الوجه المطلوب لعدم كفاءتي، بل بسبب ذنوبي وتقصيري، اللهم تقبل مني هذه الأعمال القليلة البسيطة، واغفر لي تقصيري وعدم تحقيقي لما هو واجب ولما هو أفضل”، فمثلُ هذا التفكير أكثرُ أمانًا للقلب المؤمن، أما الادعاء بأن كل ما فعله وقام به هو غاية الصواب فهذا تفكيرٌ فرعوني، ومَن يُفَكِّرُ على هذه الشاكلة حتى وإن لم يكن فرعونًا فإنه يحمل في نفسه سمات الفراعنة.

***

 [1]صحيح مسلم، الإيمان، 231.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللـمعة الثانية، ص 11.

[3] صحيح مسلم، الذكر، 73.

KALB KASVETİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Kalb kasvetinin tezahürleri, sebepleri ve çareleri nelerdir?

   Cevap: Kalb kasveti, kalb katılığı demektir. Kalb katılığı olan bir insan -Bediüzzaman’ın ifadesiyle- hayvaniyetten çıkamaz, cismaniyeti bırakamaz, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselemez. (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 164) Ruh ufkundan habersiz yaşar. Hatta bazen katılık ve gafletin derecesine göre ahiret yokmuş gibi hareket eder; kabri, mizanı, hesabı, sıratı hiç aklına getirmez; devrilip Cehennem’e yuvarlanacağından korkmaz; Cennet’ten, Cennet nimetlerinden, rıza ve rıdvandan habersiz yaşar. Kalb kasvetine sahip olan kimse, Cenâb-ı Hakk’ın kâinat kitabındaki esmâ ve sıfatlarının tecellilerini göremez. Esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniye ufkuna açılamaz.

   Kalbi Canlı Tutan Dinamikler

Kalbî hayatın canlı kalabilmesi, hiç şüphesiz en başta iman-ı billâh’a bağlıdır. Öncelikle insan, Allah’a çok sağlam inanmalı, imanını sürekli gözden geçirmelidir. Taklidî imandan tahkike çıkmalı; imanı tabiatının bir yanı hâline getirmelidir. Nazarî imanını, huşu ve hudu içerisinde eda ettiği ibadet ü taatiyle beslemeli, taçlandırmalıdır. İşte böyle birinin kalbi canlı kalacaktır.

Marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhani de kalb canlılığı adına çok önemli esaslardır. Marifete, “kalb kültürü” de diyoruz. Yani Allah’a dair ilim ve irfanın temrinat yapa yapa doğrudan doğruya kalbe, latife-i Rabbaniye’ye mâl olması. Böyle bir marifet, duyularla veya akılla idrak edilen bilgilerden çok farklıdır.

Marifetullah, muhabbetullahı yani Allah sevgisini netice verir. Marifeti olan bir insan, Allah’ı sevecektir. Bilirseniz seversiniz, bilmezseniz sevemezsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) seviliyorsa bilindiği için seviliyordur. Yani sevgi, bir yönüyle bilgi ölçüsündedir. Marifetullahta derinleşenlerdir ki Allah’a karşı delice bir aşk u muhabbet duyar, aşkın da ötesinde iştiyakla oturur kalkarlar. Allah’la münasebetlerinin derinliğine göre sürekli rü’yet ve rıdvan der, inlerler. İşte bütün bunlar, kalbi canlı tutan, latife-i Rabbaniye’nin inkişafına vesile olan esaslardır. Bir kalbde iman, marifetullah ve muhabbetullah yoksa orada kasvet, katılık baş gösterir.

Pozitif şeylerin yapılmaması kalb kasvetine sebep olacağı gibi negatif şeylerin yapılması da aynı neticeyi doğurur. Yani irtikâp edilen hata ve günahlar, elle-ayakla, gözle-kulakla, dille-dudakla işlenen haramlar, hak ve adalet çizgisinden sapmalar da kalb katılığı hâsıl eder. Zira Sadık u Masduk’un beyanına göre, her günah kalbde siyah bir leke oluşturur. Her leke, arkadan gelecek lekeye bir çağrı olması sebebiyle zamanla lekeler çoğalır ve neticede kalbi kaplar.

Allah Resûlü, bu durumu, Kur’ân’ın şu âyetiyle irtibatlandırarak izah etmiştir (Tirmizî, tefsîru’l-Kur’ân 74; İbn Mâce, zühd 29): كَلَّا بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı.” (Mutaffifîn sûresi, 83/14)

Başka bir âyette ise kaskatı kesilen ve iyice taşlaşan kalblerin durumu şöyle ifade edilir: خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ “Allah onların kalblerine mühür vurdu.” (Bakara sûresi, 2/7) Demek ki artık onların kalbine dışarıdan marifet adına hiçbir şey girmeyecek. Bir yönüyle de Allah, vurduğu damga ve mühür ile böyle bir kalbin kapısını kapatıyor ki fitne fesat yuvası haline gelen böyle bir kalbden başkaları da zarar görmesin.

Bu itibarladır ki mü’mine düşen öncelikli vazife, müspet şeylerle kalbini canlı tutmaya çalışmaktır. O; iman, marifet, muhabbet ve aşk u şevk adına sürekli “Daha yok mu?” demeli ve hayatını hep bunları heceleyerek sürdürmelidir. Diğer yandan da menfi şeylerden uzak durmalı, kalbinin kirlenmesine, katılaşmasına fırsat vermemelidir.

Yine Hz. Pir’in beyanlarına müracaat edecek olursak, “İşlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuzda yaralar açar. Bu yaralar da pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit eder.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s.9) Bu yüzdendir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tıpkı şeytandan sığındığı gibi kalb katılığından da Allah’a sığınmıştır. (Müslim, zikr 73) Daha doğrusu O, böyle bir taleple rehberliğinin hakkını vermiştir. Bu açıdan bize düşen, kalbin kirlenmesinden, yaralanmasından, kasvetinden, katılığından, damgalanmasından, mühürlenmesinden sürekli Allah’a sığınmaktır.

Öte yandan nasıl ki kalb damarları tıkanan, kalbi randımanlı çalışmayan bir insan, stent taktırarak veya bypass ameliyatı olarak tıkanıklığı ve problemi gidermeye çalışıyorsa latife-i Rabbaniye olan mânevî kalbi arızalanan insanın da derhal bunun tedavisiyle meşgul olması gerekir. İnsan kirli, yaralı ve katı bir kalble yaşamamalı; onu yeniden fonksiyonunu eda edecek hâle getirmeye çalışmalıdır. Zira kirli kalblere Cenab-ı Hak teveccüh etmez. O’nun teveccüh etmediği bir yerin ise zindandan farkı yoktur.

   Salih İnsanlarla Birliktelik

Bütün bunların yanında insanın kimlerle oturup kalktığı, kimlerle ilişki içerisinde olduğu da çok önemlidir. Mesela bugüne kadar pek çok Allah dostu, müritlerini, devlet ricaliyle, zenginlerle oturup kalkmaktan menetmiştir. Buradan zenginliğin veya idarecilikle meşgul olmanın melun bir şey olduğu gibi bir mânâ çıkarılmamalıdır. Bilakis sahip olunan servet ve makamlar insan için birer imtihandır. Bunlar iyi yolda kullanıldığında kişi için hayırlı olacağı gibi kötü yolda kullanıldığında da kaybettirici olur. Burada asıl üzerinde durulan mesele şudur: Bu tür insanlarla birlikte olanlar çoğu zaman onlar karşısında serfüru etme, temenna durma, bir yönüyle minnet altında kalma gibi durumlara maruz kalırlar. Bunlar da insan haysiyet ve onurunu zedeleyen, onun kıymetini düşüren ve Allah’la münasebetlerine dokunan hususlardır.

Hele servet ve makam sahibi insanlar gaflet içerisinde bir hayat yaşıyorlarsa, onlarla birlikte olmak insanda kalb kasvetine evleviyetle sebep olacak ve onu Allah’tan uzaklaştıracaktır. Zira bu tür şahısların ne fikirlerinde ne sözlerinde ne de amellerinde sohbet-i cânan vardır. Bilakis onların derdi, sonuna kadar hayatın tadını çıkarma, dünyadan daha fazla kâm almadır. Bulundukları yerlerde alkışlanmayı, takdir görmeyi ve övülmeyi isterler. Sahip oldukları imkânlardan başkalarını faydalandırsalar da bunu, onları minnet altında bırakmak ve kendilerine bağlamak için yaparlar. Dolayısıyla onlarla birlikte olanlar bir süre sonra onlara benzemeye başlayacaktır.

Bu itibarla kalb hayatına ehemmiyet veren kişilerin, oturup kalktığı arkadaşlarını seçerken çok dikkatli olması gerekir. Bazı büyük zatların, namazsız bir insanla bir saat geçirseler kırk gün namazlarından zevk alamadıklarını ifade etmeleri, meselenin ehemmiyetini gösterme adına manidardır. Bu açıdan insanın, oturup kalktığı her yerde sohbet-i cânana açık kimselerle birlikte olması çok önemlidir. Ona düşen, yanlarına her uğradığında mânevî olarak birkaç basamak daha yükselebileceği arkadaşlarla hemhal olmak; ehl-i dünyayla ehl-i gafletle teması ise arkasında koştuğu yüce mefkûresine ve gaye-i hayaline bağlı sürdürmektir.

Burada mevzubahis edilen mesele, insanın kendisi gibi düşünmeyenlere karşı tavır alması, onlardan nefret etmesi, onlar aleyhinde sözler sarf etmesi veya onlarla kavgaya tutuşması değildir. Bilakis mü’min için asıl olan, insan olması hasebiyle herkese karşı saygı duymaktır. O, illa ki bir şeye tavır alacak, düşmanlık yapacaksa kötü sıfatlara karşı bunu yapmalıdır. Bizim burada asıl üzerinde durduğumuz konu, kalb safiyetini muhafaza edebilmedir. Bunun yolu ise bir taraftan kalbî ve ruhî hayat adına  bir şey vermeyen insanlardan uzak dururken diğer yandan da elden geldiğince ehl-i kalb insanlarla birlikte olmaya çalışmaktır. 

Fakat bu, meselenin bir yanıdır. Bunun yanı sıra mü’minin kulluk vazifesi gereği, ruhunun ilhamlarını muhtaç sinelere boşaltabilme adına her tür insanla temasa geçmeye çalışması gerekir. Zira izole bir hayat yaşayan, zıt fikirlere sahip insanlardan mutlak olarak uzak duran kimselerin, dinlerine ait güzellikleri başkalarına gösterebilmeleri mümkün değildir. Ayrıca farklı kesimlerle münasebetler belli ölçüde devam ettirilmezse toplumda parçalanmalar, kopmalar, cepheleşmeler oluşur. Bu cepheleşmeler de insanları çatışma ve kavgalara götürür. Siz başkalarına doğru bir adım atacaksınız ki onlar size doğru iki adım atsınlar; iki adım atacaksınız ki dört adım atsınlar. Böylece toplumun farklı kesimleri arasındaki ayrılık-gayrılıklar izale edilmiş, ihtilaf ve iftiraklara sebebiyet verilmemiş olur. Dolayısıyla bu tür güzel niyetlerle ulvî maksatlarla bir araya gelmeleri, nefis hesabına atılan adımlardan ayrı değerlendirmekte fayda vardır.

Görüldüğü üzere, nerede nasıl davranılması gerektiğini tayin, zihin cehdi isteyen bir iştir. İnsan, yapılması gerekli olan hizmetlerde hiç kusur etmemeli. Gücü, konumu ve imkânları ne kadarını yapmaya müsait ise onu yapmalı. Fakat sonrasında da, “İhtimal bu konuda yapılması gerekli olan daha doğru, daha güzel şeyler vardı. Fakat benim kabiliyetsizliğime, belki de günahlarıma takıldığından olmadı. Allah’ım, yaptığım küçük şeyleri kabul buyur, yapmam gerekli olduğu hâlde bana ait kusurlardan ötürü realize edilemeyen şeylerden ötürü de beni bağışla!” demelidir. Böyle düşünmesi inanan bir gönül için daha güvenlidir. Yaptıklarının milimi milimine isabetli olduğu iddiası ise Firavuncadır. Böyle düşünen bir insan, Firavun olmasa da üzerinde Firavun sıfatı taşıyor demektir.

القضايا الأساسية في الدين

Herkul | | العربية

   سؤال: كيف لنا أن نفهم قول الأستاذ سعيد النورسي: “الحاجة تدعو إلى التذكير بالمسلّمات أكثر من تعليم النظريات”[1]؟

   الجواب: مع مراعاتنا للزمن الذي عاش فيه الأستاذ النورسي فقد قصد بتعبيره هذا أن يقول: إن التركيز على محكمات الدين والقضايا الأساسية فيه خير من وضع النظريات حول هذه القضايا والاشتغال بها، فمثلًا القضايا العقائدية مثل وجود الله تعالى ووحدانيته، وحقيقة النبوة، والإيمان بالحشر وبالكتب السماوية، أو الأحكام العملية مثل الصلاة والصوم والزكاة والحج؛ كلها مسلمات دينية ينبغي للمسلمين أن يركزوا عليها في الأصل، كما يجب عليهم أن يستنفدوا كل الوسائل التي تعينهم في ذلك، وأن يستخدموا مختلف الأدلة والبراهين في دحض الشبهات التي تراود الأذهان، وأن يُبْرِزوا هذه المسلمات على أنها حقائق ثابتة لا تتزعزع.

وليس من الصواب أيضًا حصرُ المسألة في العبادات وأركان الإيمان فحسب، فثمة أحكام عديدة نصّ عليها القرآن الكريم والسنة النبوية تتعلّق بالحياة الفردية والأسرية والاجتماعية، وما يجب علينا هو تذكير بعضنا البعض بحِكَم هذه الأحكام ومقاصدها؛ لأن المسلمين إن التزموا وتقيدوا بهذه الأحكام الأساسية في الدين أو ما نسميها المسلمات فستنتظم حياتهم الدنيوية وتسلم حياتهم الأخروية، أما دراسة بعض النظريات التي لا نفع فيها دينيًّا أو أخرويًّا والعمل على تطوير النظريات الجديدة والتسلي بها لمجرد الاشتغال بالعلم ليس إلا؛ فليس بالطريق الصائب السليم. أجل، إن إعمالَ الذهن في مسائل بعينها، وإنتاجَ أفكارٍ لا تتجاوز التنظير بحجة تحصيل العلم؛ لا فائدة منها بعدما ثبت أنها لا تقدِّم العلاج المباشر لمشاكل الناس الحالية.

من جانب آخر دلّنا الأستاذ سعيد النورسي بقوله هذا على أساس مسلكه؛ لأنه كان يحرص على إعادةِ إحياء العديد من قضايا الدين التي أصابها الإهمال بأصولها وفروعها، والعملِ -كما يقول- على ترميم قلعة الإيمان الخرِبة منذ قرون؛ فالأولى بالنسبة له إعادة تعمير القيم الخربة؛ ومن أجل ذلك لم يكن يحبّذ الاشتغال بمسائل نظرية لا فائدة لها على أرض الواقع في حين وجود وظيفة مهمة كهذه، وأكد على أنه لا يصح صرف الهمم عبثًا هنا أو هناك، بل لا بد من توجيهها إلى إعادة ترميم هذه القلاع الخربة من جديد.

وكما أنه ليس من الصواب الإقدام على عمل الزينات والزخارف بالقلعة دون ترميم ما أصابها من تصدعات فكذلك لا يصح الاشتغال بالقضايا التافهة دون حل هذه المشاكل؛ في وقتٍ اهتزت فيه القيم الأساسية وتحطمت، فضلًا عن ذلك فإن الانكسارات الحاصلة في المسائل المتعلقة بالمحكمات والمسلّمات ستؤثر بدورها على القضايا الأخرى، وستتهدم في النهاية جميعُ القيم المتصلة بالدين محدِثةً دويًّا شديدًا، ولهذا يجب صرف الهمم نحو توطيد وإحكام المسلَّمات الدينية.

وعند القيام بذلك يجبُ أخذُ ظروفِ الزمان بعين الاعتبار، وإعداد الإحصائيات اللازمة قبل البدء في تشييد البناء، وتمهيد الأرضية جيدًا لمنع وقوع أي انهيار محتمل، أما إذا لم نواكب الزمن الذي نعيش فيه ولم نتعامل مع القضايا الدينية وفقًا لذلك فلن تكون هناك أي فائدة للتذكير بالمسلمات.

   روح التجديد

التجديد هو إعادة تفسير الدين والتعامل معه وفقًا لظروف الزمان، ولا يعني التلاعبَ بأصل المسألة، ولا تغييرَ الأصول، ولا إعادةَ إنتاجِ ما هو مشوهٌ بطريقة جديدة، بل هو إرجاعُ الحقيقة التي فقدت لونَها وبريقَها مع مرور الزمن إلى هويتها الأصلية من جديد، وإقامتها بماهيتها الأصلية مرة أخرى.

ويمكن أن نشبه هذا الأمر بترميم الآثار القديمة، والذين يشتغلون بهذا الأمر يعملون على ترميم هذه الآثار ومعالجتها بأدق تفاصيلها، وعلى إعادتها إلى ماهيتها الأصلية من جديد، وعند قيامهم بهذا لا يفسدون نقوشَ هذه الآثار ولا يضرّون بمقرنصاتها، ولا يحطمون الزجاج الملون والأرابيسك فيها، بل يعيدون كل شيء بجميع أجزائه إلى أصله وأصالته من جديد، وعلى الشاكلة نفسها ثمة حاجة ماسة إلى تقديم هذه المسلّمات الدينية التي فقدت أهميتها ومعناها في أعين الناس بشكلٍ يتناسب مع غاية وضعها. وهذا ما نسميه التجديد من ناحية ما.

ويجب عدم الخلط بين التجديد والإصلاح، ففكرةُ الإصلاح في الدين عبارة عن مجرد فانتازيا ورفاهية؛ فمثلًا ظهرت المساعي إلى إبطال العديد من المحكمات الدينية تحت مسمى التاريخانية نتيجة مثل هذه الفانتازيا.. وعلى نفس الشاكلة ظهرت محاولات لتغيير وتحريف بعض القضايا الإسلامية حتى يتقبلها الآخرون أو تبدو لطيفة بالنسبة لهم؛ وهذا أيضًا نوعٌ آخر من الفانتازيا، ومع الأسف غدا كثيرٌ من الناس يهرعون الآن خلف هذه الفانتازيا، والواقع أنه لم يحدث حتى الآن أيُّ تشوُّهٍ في الأسس والضوابط الإسلامية حتى نتحدث عن إصلاحها.

إن الدين يشعّ نضارة وحيوية في كل وقت وحين، أما ما قد يبلى فهو عقولُ الناس وأفكارُهم، وطالما لم تبلَ أفكارُ الناس ومشاعرُهم ولم تفقد بريقها فيمكن للناس الإحساس بأوامر الدين وكأنها نزَلَت الآن من السماء غضة طرية، وهكذا نطلق التجديد على عملية تقديم القيم التي يجب الإيمان بها ومعايشتها -مرة أخرى- إلى الذين فقدوها، وإعادة ربطهم بها من جديد، بالتزامن مع مواكبة العصرِ.. أما من يقوم بوظيفة التجديد فنطلق عليه المجدِّد.

بعبارة أخرى، إن التجديد تغيير شكلي أو صوري في الحقائق الدينية دون المساس بأصلها، مع تبليغها للناس مرة أخرى وتقديمها إليهم بنضارتها وطراوتها، والبعض يعتبر أولَ المجددين في تاريخ الإسلام سيدَنا أبا بكر الصديق فسيدَنا عمر، ومن بعدهما عمر بن عبد العزيز رضوان الله على الجميع.. كما ظهر في العصور التالية ممثلون لحركة التجديد من أمثال الإمام الغزالي، والإمام الرباني، ومولانا خالد البغدادي، والأستاذ النورسي؛ رحمهم الله جميعًا.

فمع تغير الزمان وغلبة العادات والتقاليد وتفشّي الغفلة قد يبتعد الناس عن جو الدين النقي الطاهر، وينتابهم نوعٌ من الإلف والتعود إزاء حتى محكمات الدين، وتختفي بعض الحساسيات الدينية، بل وقد ظهرَت بعضُ الانحرافات في النظرة إلى الدين واستيعاب القضايا الدينية، ولهذا بات من أهم الأوليات التي يجب القيام بها كما فعل الأستاذ النورسي: تقديم المسائل الدينية بشكلٍ يتناسب مع ماهيتها الحقيقية، وعرضها على أعين الناس مرة أخرى بأسلوب ولغة ولهجة جديدة، وإثارة روح الحماس في نفوس الناس إزاء هذه الحقائق.

إن الزمان قد انكمش والمسافات قد تقاربت كعلامة من علامات آخر الزمان كما أخبر بذلك الصادق المصدوق صلى الله عليه وسلم[2]، والعصر الذي نعيش فيه هو عصر السرعة، والمبادرة في القيام بالوظائف الدينية التي يلزم القيام بها في هذا العصر تَحمِل أهمية بالغة بالنسبة لوارثي دعوة النبوة، ولهذا يُشترط استخدام العقل المشترك، والرجوع إلى الوعي الجمعي، وإدارك روح الزمان ومواكبته، ويجب على الجميع أن يقوم بقدر استطاعته بأداء الوظائف والتكاليف المنوط بها على النحو اللائق، ويجب -إن اقتضت الضرورة- إقامة المؤسسات الفكرية (Think Tanks)، ووضع الخطط والمشاريع المستقبلية، والبحث عن سبل لاختزال الأعمال التي تتم خلال مائة سنة في عشر سنوات مثلًا.. كما يجب تدبّر الأوامر التكوينية أيضًا إلى جانب الأحكام التشريعية، واستخدامها في محلها، وتحقيق السرعة المراد تحقيقها، فهذه كلها جهودٌ ومساعٍ مهمة من أجل جمع وتأليف العالم الإسلامي الكبير الواقع تحت الأسر من جديد، وإيقاظ العقول التي انتابها الضمور والضعف منذ قرون.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، اللوامع، ص 859، دار النيل، (2013م).

[2] عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقْبَضَ الْعِلْمُ، وَتَكْثُرَ الزَّلَازِلُ، وَيَتَقَارَبَ الزَّمَانُ، وَتَظْهَرَ الْفِتَنُ، وَيَكْثُرَ الْهَرْجُ (وَهُوَ الْقَتْلُ) وحَتَّى يَكْثُرَ فِيكُمْ الْمَالُ فَيَفِيضَ“. (صحيح البخاري، الجمعة، 103)

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يَتَقَارَبَ الزَّمَانُ، فَتَكُونَ السَّنَةُ كَالشَّهْرِ، وَيَكُونَ الشَّهْرُ كَالْجُمُعَةِ، وَتَكُونَ الْجُمُعَةُ كَالْيَوْمِ، وَيَكُونَ الْيَوْمُ كَالسَّاعَةِ، وَتَكُونَ السَّاعَةُ كَاحْتِرَاقِ السَّعَفَةِ“، والسعفة هي الْخُوصَةُ. (مسند الإمام أحمد، 16/550)

BİR NEFES (35)

Herkul | | HERKUL NAGME

Bu sohbetin (ister yazılı ister sesli/görüntülü) tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.ozgurherkul.org/herkul-nagme/kuresel-salgin-ve-hatirlattiklari/

HOCAEFENDİ’DEN KUNÛT DUASI TAVSİYESİ

Herkul | | DIGER

Kıymetli dostlar,

Hem gerçekleriyle hem de sebebiyet verdiği endişe, korku ve hatta vehimleriyle bütün dünyayı kasıp kavurmakta olan Koronavirüs Salgını’nın mülk yanı ve maddî boyutu üzerinde bir ölçüde duruluyor. Bu küresel bela ile mücadele için gerekenler konuşuluyor, çalışmalar yapılıyor ve tedbirler alınıyor. Aslında, uzmanların tavsiyeleri doğrultusunda teşhis ve tedavi hesabına ortaya konan ve konacak olan her şey bir yönüyle “tekvinî ayetleri” okuma ve onlara uyma demek; bunlar, mümin ufkunda da takvanın bir buudunu teşkil eden ve asla ihmal edilmemesi gereken hususlar.

Diğer taraftan, işin melekût buudu ve manevî yanı üzerine eğilmek de gerekiyor, hadiselerin dilini “şer’î ve dinî ayetler” perspektifinden okumak da icap ediyor. İşte bu açıdan da hepimize -başkalarını sorgulamak değil- kendi muhasebemize yönelmek ve bir kere daha Allah’a gönülden teveccüh etmek düşüyor.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin atmosferinde -tedbiren iki üç kişilik- hasbihallerin yörüngesini ekseriyetle bu ikinci husus oluşturuyor. Duaların kabulü, belaların defi ve afiyetin/bereketin celbi için en önemli anahtarın “İstiğfar” olduğu sık sık vurgulanıyor. Müsebbibü’l-Esbâb’a daha gönülden yönelme ve O’ndan medet dileme istikametinde vesileler aranıyor.

Bildiğiniz üzere, “kunût”, sözlük itibarıyla “ibadet yapmak, itaat etmek, huşû üzere bulunmak, saygıyla ayakta durmak” demektir; vitir ve sabah namazlarında ayakta yapılan duaya da genel olarak “kunût” adı verilmektedir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik zamanlarda ve namazlarda farklı farklı kunût duaları okuduğuna dair hadisler vardır. Özellikle, kıtlık, salgın hastalık, düşman saldırısı gibi umumi felâket zamanlarında da kunût duaları okuna gelmiştir.

İmam Şafiî ve İmam Mâlik’e göre, kunût duası, sabah namazının farzında rükû ile secde arasında kıyam halinde okunur. Fakat Ebu Hanîfe hazretleri, kunût duasının farz namazlarda geçici bir süre için okunduğu ve daha sonra nesh olunduğu kanaatindedir. Hazret, vitirden başka namazlarda kunût okunmayacağına kâildir. Ancak bir fitne, belâ ve musîbet vuku bulduğu zamanlarda sabah namazının farzında da kunût okunabileceğini belirtmektedir.

İşin doğrusu, zamanımız zaten tam bir felaket asrı gibiydi; dolayısıyla muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hâcet namazını ısrarla nazara verdiği gibi geçmişte bazı dönemlerde kunût duası da okumakta ve tavsiye etmekteydi.

Muhterem Hocamız, günümüzdeki bela ve musibetler sebebiyle, özellikle bütün insanlık için tehdit oluşturan Koronavirüsü Salgını münasebetiyle tekrar Kunût duası okumaya/okutmaya başladı.

Hocaefendi, daha önce de zaman zaman okunan Kunût ve Hâcet dualarının yanı sıra, ülfet olmaması için, Kur’an-ı Kerim’de geçen ve Efendimiz’den rivayet edilen niyazların, ayrıca el-Kulûbu’d-Dâria’dan Abdülkadir Geylânî hazretlerinin “Hizbü’l-Kebîr”i, İmam Şâzilî hazretlerinin “Hizbü’n-Nasr”ı ile “Hizbü’l-Hıfz“ı ve İmam Gazâlî hazretlerinin “Cünnetü’l-Esmâ”sı gibi duaların da çokça okunabileceğini söyledi. Namaz haricinde ve nafile namazlarda farklı farklı niyazlara yer verilebileceğini, uzun uzun yakarışlarda bulunmanın isabetli olacağını belirtti.

Sabah ve akşam namazlarında ise, Hanefi mezhebince de okunmasına cevaz verilen bazı duaları seçerek, özellikle aşağıda mealleriyle beraber bulabileceğiniz bu duaların okunmasını tavsiye etti.

Dost ve arkadaşlarımız da akşam ve sabah namazlarının farzlarını kılarken, son rekâtta rükûdan doğrulup secdeye gitmeden önce ekteki duayı okuyup bütün insanlık için niyaz edebilirler.

Kunut Duası WORD:

http://wpc.162e.edgecastcdn.net/00162E/ec_download/ortakdua/2020_03_25_Kunut_Duasi.docx

Kunut Duası PDF: 

http://wpc.162e.edgecastcdn.net/00162E/ec_download/ortakdua/2020_03_25_Kunut_Duasi.pdf

***

بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ، فِي الْأَرْضِ، وَلَا فِي السَّمَاءِ،

 وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

اَللّٰهُمَّ اهْدِنيِ فِيمَنْ هَدَيْتَ، وَعَافِنِي فِيمَنْ عَافَيْتَ، وَتَوَلَّنيِ فِيمَنْ تَوَلَّيْتَ، وَباَرِكْ لِي فِيمَا أَعْطَيْتَ، وَقِنِي شَرَّ مَا قَضَيْتَ، فـَإِنـَّــكَ تَقـْضِــي وَلاَ يـُقـْضَــى عَلـَيـْــكَ، وَإِنـَّهُ لاَ يـَذِلُّ مَـنْ وَالَـيـْتَ وَلاَ يَـعِـزُّ مَـنْ عَـادَيْـتَ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى مَا قَضَيْتَ، تَـبَـارَكْتَ اللَّـهُـمَّ رَبَّـنَـا وَتَعَالَـيْـتَ

لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ، سُبْحَانَ اللهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ، لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ. اَللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيّـِكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي أَتَوَجَّهُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللّهُمَّ فَشَفّـِعْهُ فِيَّ

اَللَّـهُمَّ رَبَّ النَّاسِ، مُذْهِبَ الْبَأْسِ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لَا شَافِيَ إِلَّا اَنْتَ

شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا

اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبَرَصِ وَالجُنُونِ وَالجُذَامِ وَمِنْ سَيِّئِ الْأَسْقَامِ

بِسْمِ اللَّهِ الكَبِيرِ، أَعُوذُ بِاللَّهِ العَظِيمِ مِنْ شَرِّ كُلِّ عِرْقٍ نَعَّارٍ، وَمِنْ شَرِّ حَرِّ النَّارِ

***

İsmi anılarak Kendisine sığınılınca, arz ve semadan gelebilecek afetlerden emin olunan Allah’ın adıyla, kullarını işiten ve onların her halini bilen Allah’a sığınırım.

“Allah’ım! Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmeyi nasip buyurarak beni hidayete eriştirdiklerinden eyle. Afiyete mazhar kıldıkların arasında bana da afiyet bahşeyle. Beni de dost edindiklerinin arasına kat. Bana lütfettiğin nimetleri bereketli kıl. Olmasını takdir buyurduğun hadiselerin şerrinden beni koru. Şüphesiz Sen hükmedersin ve kimse Senin hükmüne karşı gelemez, hükmünün üzerine hüküm olmaz. Senin dost edindiğin talihliler asla zillete düşmez; düşman olduğun kimseler de asla izzete eremez. Verdiğin hükümlere karşı hamd sadece Sana’dır. Rabbimiz, Sen çok mukaddes ve çok yücesin.

Bir kere daha ikrar ediyorum ki, Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek vesileleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.

Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. “Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır.” hakikatini tasdik ederek Sana yöneliyorum. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ım, Seni tesbih ve eksik sıfatlardan tenzih ederim. “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” imanıyla Sana hamd ü senada bulunuyorum.

Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım!.. Ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et. Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.

Ey bütün insanların Rabbi, ey acı ve ızdırapları gideren Allah’ım! Bu hastalığa da şifa ver. Şifa veren ancak Sensin; Senden başka Şâfi yoktur. Öyle bir şifa lütfet ki, hastalıktan hiçbir iz bırakmayacak şekilde olsun.

Allah’ım! Alaca hastalığı, aklî rahatsızlık, cüzzam illeti gibi marazlardan ve daha bilip bilmediğimiz bütün kötü hastalıkların şerrinden Sana sığınırım.

Yüce Allah Teâlâ’nın adıyla, amansız ağrı ve sızıların tümünün şerrinden ve Cehennem’in amansız helâk edici ateşinin azabından azîm Allah Teâlâ’ya sığınırım!..

KÜRESEL SALGIN VE HATIRLATTIKLARI

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Koronavirüs Salgını münasebetiyle açıklamalarda bulundu. Uzmanların tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmeye çalışarak yaptığımız bu çekimde Hocaefendi şu başlıklar üzerinde duruyor:

– Tedbir ve tevekkül dengesi,

– Sebeplere bakış ve Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccüh,

– Umumi musibetler karşısında mümin mülahazası,

– Virüs sebebiyle hiç kimsenin kınanmaması,

– Bu musibetin insanları Allah’a yaklaştıran bir vesile olabileceği,

– Cebrî uzlet ve halvetin nasıl değerlendirilmesi gerektiği,

– Karamsarlığa düşmeme, Allah’a itimat edip O’nun rızasını gözetme,

– Bu küresel salgının muhtemel neticeleri,

– Kendini insanlığa adamış kimselere düşen vazife.

***

AÇIKLAMANIN TAM METNİ

Her şeyi ve bütün sonuçları yaratan, Allah’tır (celle celâluhu). Sebepler sadece Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine perde… Üstad hazretlerinin yaklaşımıyla: “İzzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celal ister ki; esbâb ellerini çeksin tesir-i hakikîden.”

Esbâbın müessiriyeti yoktur esasen; müessir-i hakiki, Allah’tır (celle celâluhu). Maddî sebepler olur bazen, bu esbâb; bazen sizin dualarınız olabilir, tazarruunuz olabilir, aynı zamanda mahzûniyetiniz, muzdarriyetiniz, mutazarrıriyetiniz olabilir. Bunlar (maddi esbâb) birer sebep olabilir bu mevzuda, bunlar (dualarınız gibi manevi olanlar) da. Fakat esasen o işi perde arkasında yaratan, Allah’tır (celle celâluhu).

Sebeplere riayet etmeme diye bir şey yok. Maddî esbâb mevzuunda gayret sarf etmek, Cenâb-ı Hak’a karşı tevekkül ve teslimiyette bir kusur olsaydı şayet, İnsanlığın İftihar Tablosu‘ndan şeref-sudûr olmuş tavsiyeler, “Tıbb-ı Nebevî” hiç söz konusu olmazdı. Evet, şu mevzuda şu, şu mevzuda şu, şu mevzuda şu… Bunlar işte sebeplere riayet demektir. Evet, bunların bazıları manevî, hakikaten Allah ile irtibatla alakalıdır; bazıları da maddî sebeplerdir, işte kimyacıların, esasen farmakologların yapmak, ortaya koymak istedikleri şeyler, tabiplerin yapıp ortaya koymak istedikleri şeyler gibi.

Hatta korunma mevzuu… İnsanlığın İftihar Tablosu’nun -geçenlerde birisinin eski bir sohbette anlattığı gibi- “Bir yerde tâûn varsa oraya gitmeyin, vebaya gitmeyin!” buyurması… Evet, orada içeride iseniz, dışarıya çıkmayın… Ee günümüzdeki modern düşüncenin bundan farkı yok. “Evlerinize kapanın, oturun evlerinizde. Evlerde kapanmış duruyorsanız, dışarıya çıkmayın! Dışarıya çıkacaksanız şayet, içeriye girmeyin! Zehirlemeyin başkalarını…” falan. O “icmâl”i böyle “tafsil” ederken esasen zannediyorum her şey yerli yerine oturur. Bunun gibi, sebeplere riayet… O mevzuda da keşke -hakikaten- yapılması gerekli şeyler önceden yapılsaydı!..

Meselenin aslı üzerinde, cereyan keyfiyeti üzerinde, şekli üzerinde, mahiyeti üzerinde farklı mütalaalar serdedilebilir. Ama bizi ondan daha çok esas alakadar eden husus şudur: Bu türlü musibetler -böyle- bir musibet-i âmme olarak geliyor. Bazen tsunamiler geliyor ama bir bölgeyi alıp götürüyor; bazen zelzeleler oluyor hakikaten. Mesela Türkiye’de büyük iki zelzele; 1938’lerde Erzincan’da, İzmir’de olan zelzeleler. Bir yönüyle geniş alanlı; biri nerede, biri nerede? Hazreti Üstad, bunların her ikisi üzerinde de duruyor; diyor ki, “Ya oralarda iman, İslam ve Kur’an-ı Kerim’i anlatacak, insanları Allah’a tevcih edecek kimseler yoktu veya azdı, diğerleri galebe çalıyordu onlara.”

***

Şimdi bir de küreselleşen bir dünyada, her şeyin evrenselleşmesi… Esasen küreselleşen bir dünyada, böyle bir umumî çözülme, umumî dağılma, umumî kirlenme… Hak ve hakikatin ayaklar altına alınması… İlle de örnek vermek istiyorsanız, gidip Çin’de araştırmaya lüzum yok; Pakistan’da, Hindistan’da araştırmaya lüzum yok; kendi vatanınıza bakın. Mezâlimin nasıl zirve yaptığını görün orada… Ahlaksızlık almış başını, gırtlakta bir yönüyle orada.. uyuşturucu gırtlakta.. bohemlik gırtlakta.. Şimdilerde arkadaşlar sokaktaki sesleri duyurmak için açıp bazı şeyler dinlettiklerinde görüyor/duyuyorum: O çarşılarda lebâleb dolu insanlar, gelip geçiyor; öyle gayesiz, öyle mefkûresiz, İslamiyet’in tasvip edeceği bir kılık ve kıyafet yok orada… Fakat hiç kimsenin umurunda değil. Neler onların umurunda? Nelerin üzerine ciddiyetle gidiyorlar? Onlara baktığınız zaman da hayret ediyorsunuz. Bu açıdan da tek bir yeri alıp, onu değerlendirdiğiniz zaman “Bunun bin katına müstahakız biz!” dememek mümkün değil.

Biz, “Bizim yüzümüzden bunlar oluyor; Cenâb-ı Hakk’a teveccühte, duada, niyazda, tazarruda bulunalım; Cenâb-ı Hak, bu belâ-i âmmeyi, mûbikât ve mühlikâtı (helâk eden ve felâkete sürükleyen hususları) bizim üzerimizden kaldırsın.” diye düşünmeliyiz. Çoluk çocuk var, kadın var, erkek var, zavallı masum insanlar var, bu mevzuda bir şeyden haberi olmayan insanlar var. وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Bir de öyle bir fitne, bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar. Yine bilin ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” (Enfâl, 8/25) Bela ve musibet geldiği zaman, sadece o zâlimlere isabet etmeyecek, masum insanları da götürecek. Belki böyle, az vicdan ile meseleye baktığınız zaman, içinizden “Aman ya Rabbi! Verme!” falan diyorsunuz; “Verme yâ Rabbi!

Bu açıdan da hani Çin’de bir mesele oluyor, ondan sonra dünyanın dört bir yanına yayılıyor. Âdetâ evrensel bir bela/musibet gibi bir şey oluyor. Bu konuda da “Falanlar günah işlediler de şimdi onlar da bundan korkuyor, tir tir titriyorlar. Ohh müstahak!” filan… Bu, çok yakışık almayan bir iddia, bir söz, bir laf; bu türlü yakışıksız şeylerden sakınmak lazım. Şimdi böyle diyeceğimize, işe yarar şey şudur: Yâ Rabbi, bu bela ve musibet, bizim gibi günahkâr insanların günahlarından ötürü beşere musallat olmuş ise… Allah’ım, Senin rahmetin çok geniştir. Ömür boyu hep günah işleyen insan, ahirete giderken, Sana gelirken, esasen kapıyı aralarken ‘Eşhedü en lâ ilahe illallah ve-eşhedü enne Muhammeden abduhu ve-rasûluhu!’ diyor; böyle bir kapıyı aralama, onun kurtuluşuna vesile oluyor. Sen ‘Buyur!’ diyorsun, içeriye alıyorsun. Rahmetinin vüs’ati, bunun böyle olmasını iktiza ediyor. Yoksa Sen, hiçbir şeyi şöyle-böyle yapma mecburiyet ve mükellefiyetinde değilsin.

Evet, وَمَا إِنْ فِعْلَ أَصْلح ذُو افْتِرَاضِ*عَلَى الْهَادِي الْمُقَدَّسِ ذِي التَّعَالِي Cenâb-ı Hakk’a hiçbir şey, yapılması vâcip değildir; O (celle celâluhu), hiçbir şey yapma mecburiyetinde değildir. “İrade-i Kâmile”si, “Meşîet-i Tâmme”si, “Kudret-i Kâhire”si vardır; istediğini, istediği gibi yapar: يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ “Allah, her ne dilerse onu yapar.” يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder.”

Meseleyi bu şekilde ele alarak bize düşen şey, en kötü insanlar için bile, “Allah’ım! Kötülüklerden vazgeçmeleri için bunları Sana havale ediyoruz. إِنْ لَمْ تُرِدْ تَلْيِينَ قُلُوبِهِمْ وَسَوْقَهُمْ إِلَى الْحَقِّ وَالْعَدَالَةِ وَاْلاِسْتِقَامَةِ… Bunları Sana havale ediyoruz; bize zulmettiler, bizi ağlattılar, bize kıydılar, en masum insanlara ‘canavar!’ dediler, ‘terörist!’ dediler.

Evet, bu umumî musibete uğrayan bazı kimseler hakkında “Ohh, iyi oldu!” falan… Hayır, öyle değil bence. “Eğer bunlar, bu türlü şeyleri yapmada haksız iseler, Sana havale ediyoruz; eğer hidayetlerini, kalblerinin yumuşamasını murad etmiyorsan Sen (…) Sana havale ediyoruz!” Bize düşen şey, budur. “Ohh, iyi oldu; müstahaktınız, alın, çekin. Daha büyüğü de gelecek başınıza. Öbür tarafta da işiniz yamandır!” filan gibi şeyler ile esasen, birilerinin bölme, parçalama, darmadağın etme mevzuunda zâlimâne tecavüzlerine iştirak ederek aynı şeyleri yapma demektir ki, çok şık değil esasen. Evet, o türlü şeylerden sakınmak lazım.

Şimdi bakışımız bu olmalı, kanaat-i âcizânemce. Bu türlü şeyler, Çin’de çıkar, başka bir yerde çıkar… Hani başka bir yerdeki bir adam da buna “Çin virüsü!” filan dedi. Oradaki adam da hemen “Bu, saygısızlıktır; bir virüsü Çin’e mal etme saygısızlıktır” filan dedi. Bence hiç kimsenin bu mevzuda böyle bir levme maruz kalması uygun değil. Bunu bir levme vesile yaparak, bir kınamaya vesile yaparak insanları levmetmemeli, kınamamalı!.. Hatta denebilir ki, yapıyorlar ise bunu, kendi başlarına gelir. Bir hadis-i şerifin ifadesi ile, evet, “Ölmeden, yaşarlar onu mutlaka” hafizanallah. Bize düşen, her zaman insanca davranmadır. Bize insanca davranmasalar bile, biz insanca davranmakla mükellefiz.

***

Şimdi, bir bela gelip kapının tokmağına dokundu veya işte bizim kapımızın eşiğine ayağını bastı… Böyle endişe verici, korkutucu… Hususiyle öbür tarafa tam inanamamış insanlar için çok endişe verici bir şey; hayatı her şey zannedenler, her şeyi bu dünyada yaşamadan ibaret görenler için… كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Dünya hayatını tercih ederler, severler. Ahiret hayatını tamamen terk ederler. Bu tipten olan insanlar, hakikaten korku ve telaş içindedirler, hakikaten. Bir kısım mü’minler de o iman, kalblerinde çok iyi yerleşmemiş ise, onlar da aynı paniği yaşarlar, aynı telaşı yaşarlar.

Dolayısıyla şöyle-böyle az tembih yapılsa bunlara, kendilerine gelseler, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etseler, “Allah’ım, bu belayı def’ u ref eyle!” deseler, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmış olurlar. Bir yönüyle hemen herkes tarafından Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesile olması açısından değerlendirilebilir. Kur’an-ı Kerim’de nazara verildiği üzere, kimi insanlar değişik musibet ve bela geldiğinde, “Aman yâ Rabbi!” filan derler. Sâhil-i selâmete çıktıkları zaman da yine bildikleri gibi davranırlar. Şimdi, insanlara bu anlatılmalı: Bildikleri gibi davranma değil… Esasen, nasıl o dalgalara maruz kaldığı zaman, nasıl belalar/musibetler onu o pençesine aldığı zaman Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyor, “Aman yâ Rabbi!” diyorlar… Değişik misalleri biliyorsunuz. Aynen öyle… İnsanlara onu telkin etmek suretiyle, bu belaların hemen herkes hakkında, bu musibetlerin hemen herkes hakkında Cenâb-ı Hakk’a teveccühe vesile olması için lazım gelen şeyi yapmalı, elinden gelen her şeyi yapmalı, Allah’ın izni-inayeti ile.

***

Bir ikincisi de insanlar evlere kapanıyor, günahlardan uzaklaşmış oluyorlar bir yönüyle. Şöyle-böyle, belki en az inanan insanlar içinde bile bir “Mehafetullah”, bir “Mehabetullah” duygusu oluşuyor, zannediyorum. En azından içinde o duygu oluşan insanlar için, çok önemli bir şey oluyor. Hakikaten bir “Halvet” yaşayabilirler, “Erbaîn”ler yaşıyor gibi olabilirler. Başkaları bunu ihtiyarî yapmışlar; bunlar da mecburî yapıyorlar. Nasıl şimdi bazı hicretlere/göçlere “mecburî (cebrî) hicret” diyoruz; aynen öyle de buna da “mecburi (cebrî) halvet, mecburi (cebrî) inziva” denebilir. Keşke kendilerini dinleyecek insanlar olan kimseler, yani Diyanet teşkilatları, imamlar, vaizler, müftüler bu istikamette idare-i kelamda bulunsalar; hakikaten, bu olumsuz şeyler bile çok pozitif değerlendirilebilir, Allah’ın izni-inayeti ile değerlendirilebilir.

***

Karamsar davranmamak lazım; onun kazandırdığı bir şey yoktur esasen. Bunun bile bir vech-i rahmet olduğunu düşünerek, onu aynı vesile-i necât sayarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek lazım, bu musibet ânında. Hem Allah’a karşı saygının gereğidir bu, rızasının, râzı olmanın gereğidir; hem de aynı zamanda fuzûlî laf etmek suretiyle günaha girmemenin yoludur, yöntemidir, Allah’ın izniyle.

Kim bilir böyle bir şeyden sonra -bunlar alamet-i kıyamet ise, böyle bir şeyden sonra- insanların Cenâb-ı Hakk’a daha küllî şekilde bir teveccühüne de vesile olabilir bu mesele. Ee âhirzamanda hakikaten kıyamet kopmadan az evvel inanmadık insan kalmayacak veya büyük çoğunluk inanacak, yani yeryüzünde hep inanmış insanlar -bir yönüyle- hâkim olacaklar. İnanç, nümâyân olacak… Sonra yine şeytan, orada da bir kere daha oyununu oynayacak, yeniden -Müslim-i şerifin ifade ettiği hadis-i şerife göre- “Allah Allah” diyen kalmayınca, kıyamet kopacak o zaman.

Şimdi bu iki hadise de var. Hani bu da o “Duhân”lardan bir tanesi mi? Arkadan da çekirge geliyor ve arkadan başka bir şey geliyor. Bakıyorsunuz bunlar üst üste… Bunların hepsi Cenâb-ı Hakk’a teveccühe insanları zorlayacak. Ha çok ciddî bir inanma faslı olacak esasen, iman faslı yaşanacak yeryüzünde; öyle bir fasıl yaşanacak.

***

Risaleler yazılırken, başka birileri başka şeyler yaparken, kimileri evolüsyona karşı eserler yazmış, kimileri inkâr-ı Ulûhiyete karşı eserler yazmış… Hepsinin bir yeri var. Şimdi bunları biraz günümüzün anlayışı, günümüzün idrak ufku ve günümüzde kabul gören terminolojiye göre şekillendirip programlar yaparak esasen bunu değişik yerlerde anlatmak lazım. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun on üç sene -o nûrâniyetine rağmen, insibağ gücüne rağmen, on üç sene- Mekke’deki durumu belli. Ayrılıp gitmiş Medine-i Münevvere’ye…  “Hemen birden bire beni dinlesinler, hemen olsunlar.” falan… Olmayabilir bu.

Mesela, Tevhid hakikati, Cenâb-ı Hakk’ın vücûd hakikati, Zât-ı Ehad u Samed… اَللهُ أَحَدٌ، اَللهُ الصَّمَدُ، اللهُ الْحَيُّ، اللهُ الْقَيُّومُ، اللهُ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ Bunların hepsini birer konu edinerek esasen Zât-ı Uluhiyeti anlatma, öldükten sonra dirilme imkanını anlatma… Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz bu mevzuda önemli kaynaklardır. Ama günümüzün terminolojisi ile esasen bunu anlatmalı. Günümüzün o mevzudaki uzmanları ile esasen o mesele yeniden ele alınmalı; kitaplar herkesin okuyabileceği birer el kitabı haline getirilmeli. Tabii bizde o tembellik var, yapamadık onu. Hazreti Üstad’ın çırpınıp durduğu o şeyler, günümüzün insanına onun idrakine göre sunulamadı, veremedik onu, maalesef.

Bu hareket, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu, Allah’ın bir lütfu oldu. Fakat bizim hatamız; geldi zâlimler musallat oldular. Kendimden biliyorum ben, kendimi ne kadar levm ettiğimi bilemezsiniz. O üç-beş tane serseri, haydut, okuma bilmez, kitap bilmez, filan; kalkıp bunları idare edemediniz, üzerinize geldiler bunlar ve o mübarek oluşumu kırdı geçirdiler, kezzap döktüler mübarek bir kaynağa… Evet, kendimden, kendimizden biliyorum onu ben. Kim bilir ne olurdu… Ama kim bilir; belki şimdi olanlar ile neler olacak; onu da yalnız Allah bilir. Şu olanlarla esasen öyle bir noktada bulunuluyor ki, açılımı biraz daha açtığınız gibi, makas biraz daha açıldığında belki diyeceksiniz, “Allah Allah! Bu, ötekinden daha hayırlıymış!” Bilemeyiz bunu, Allah’ın izni-inayeti ile.

Yalnız hiçbir müspet işi kendimizden bilmememiz lazım. Madem Müessir-i Hakiki O’dur, işi Sahibine vermeli; burada nankörlük yapmamalı. Fakat, hiçbir şey olmadı da dememeli, tahdîs-i nimet kabilinden “Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!” demeli!..

DİNİN TEMEL MESELELERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bediüzzaman Hazretleri’nin “Talim-i nazariyattan ziyade tezkir-i müsellemata ihtiyaç var (Teorik şeyler öğretmekten ziyade, herkesin kabulü olan şeylerin hatırlatılmasına ihtiyaç var).” sözünü nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Hz. Pir bu sözüyle biraz da yaşadığı dönemin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, dinî meseleler etrafında nazariyeler üretme ve bunlarla meşgul olma yerine, dinin muhkematı ve temel disiplinleri üzerinde durulmasının daha faydalı olacağını ifade etmiştir. Mesela Allah’ın (celle celâluhû) varlığı ve birliği, nübüvvet hakikati, haşre iman, ilahî kitaplara inanma gibi itikadî esaslar veya namaz kılma, zekât verme, oruç tutma ve hacca gitme gibi amelî hükümler dinde müsellem olan hakikatlerdir. Müslümanların asıl yoğunlaşmaları gerekli olan alan da bunlar olmalıdır. Farklı vesileleri değerlendirerek sürekli bu hakikatler üzerinde durmalı, farklı argümanları kullanarak zihinlerde oluşan şüpheleri izale etmeli ve bunların her birisini sarsılmaz birer hakikat olarak ortaya koymalıdırlar.

Hatta meseleyi sadece imanın erkânı ve ibadetlerle sınırlamak da doğru olmaz. Kur’ân ve Sünnet’in ferdî, ailevî ve içtimaî hayata dair koyduğu pek çok hüküm vardır. Bize düşen, bütün bu hükümleri hikmet ve maslahatlarıyla birbirimize hatırlatmak ve anlatmaktır. Zira Müslümanlar, müsellemat dediğimiz İslâm’ın bu temel hükümlerine bağlı kaldıkları takdirde hem dünya hayatları düzene girecek hem de ahiretleri kurtulacaktır. Yoksa sırf ilimle meşgul olacağım diye doğrudan dünyevî ve uhrevî bir faydası olmayan bir kısım teorilerle uğraşmak, yeni nazariyeler geliştirmeye çalışmak ve bunlarla müteselli olmak isabetli bir yol değildir. Doğrudan günümüz insanlarının problemlerine çare olmadıktan sonra, sırf ilmîlik adına oturup belirli meseleler üzerine kafa yormanın, onlar hakkında teoriden öteye gitmeyen bir kısım fikirler üretmenin kimseye bir faydası yoktur.

Öte yandan Üstad Hazretleri, bu sözüyle aynı zamanda kendi mesleğinin esasını ifade etmiştir. Zira o, dinin usûlünden fürûuna kadar pek çok meselenin ihmale uğradığı bir zamanda yeniden bunların ihyasına koyulmuştur. Kendi ifadesiyle asırlardır rahnedâr olan bir kalenin tamiriyle uğraşmıştır. Zira ona göre öncelikli olarak yapılması gereken şey, tahrip edilen değerlerin yeniden tamir edilmesidir. Dolayısıyla o, böyle önemli bir vazife dururken birilerinin, pratikte bir faydası olmayacak nazarî bir kısım meselelerle meşgul olmasını doğru bulmamıştır. Himmetlerin, sağa sola değil, yıkılan kalenin yeniden onarılmasına harcanması gerektiğini ifade etmiştir.

Nasıl ki kalede çatlaklar bulunduğu sürece, henüz onları tamir etmeden nakış ve süslemelerle meşgul olmak doğru değilse temel değerlerde sarsıntı ve kırılma yaşandığı bir dönemde, bu problemleri halletmeden âfâkî meselelerle meşgul olmak da aynı şekilde doğru değildir. Üstelik muhkemat ve müsellematla ilgili meselelerde yaşanan kırılmaların, daha başka meseleleri de etkileyeceği ve neticede dine ait bütün değerlerin gümbür gümbür yıkılacağı muhakkaktır. Bu sebeple himmetin, müsellemat-ı diniyeyi tahkim etmeye sarf edilmesi gerekir.

Bu yapılırken de günümüzün şartları mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Binanın inşaatına başlamadan önce statik çok iyi hesap edilmeli ve blokaj çok iyi hazırlanmalıdır ki muhtemel bir kısım yıkımların önü alınabilsin. Eğer içinde yaşadığımız zaman doğru okunamaz ve dinî meseleler buna uygun ele alınamazsa “tezkir-i müsellemat”ın, yani dinin temel meselelerinin hatırlatılmasının da bir faydası olmayacaktır.

   Tecdit Ruhu

Tecdit; dinin, içinde yaşanılan zamanın şartlarına göre ele alınıp yeniden yorumlanmasıdır. O, meselenin aslıyla oynama, aslını değiştirme veya deforme olmuş bir şeyi yeniden reforma tâbi tutma değildir. Bilakis o, zamanın geçmesiyle renk ve desenini kaybetmiş bir hakikatin yeniden aslî hüviyetine kavuşturulmasından, asıl mahiyetiyle bir kere daha ikame edilmesinden ibarettir.

Bunu bir açıdan antik eserlerin restore edilmesine benzetebiliriz. Bu işle meşgul olanlar, o eserleri en ince detaylarına varıncaya kadar onarıyor ve yeniden aslî hüviyetlerine kavuşturuyorlar. Bunu yaparken söz konusu eserin ne nakışlarını bozuyor, ne mukarnaslarına zarar veriyor, ne de vitray ve arabesklerini tahrip ediyorlar. Bilakis onu, bütün parçalarıyla yeniden aslına döndürüyorlar. Aynen bunun gibi insanlar nazarında önem ve anlamını yitiren müsellemat-ı diniyenin de yeniden gözden geçirilmesine ve vazediliş gayesine uygun şekilde bir kere daha insanların nazarına sunulmasına ihtiyaç vardır. Bir yönüyle buna tecdit diyebiliriz.

Tecdit ile reformu birbirine karıştırmamak lazım. Dinde reform düşüncesi, bir lüks ve fanteziden ibarettir. Mesela tarihselcilik adı altında İslâm’ın pek çok muhkem hükmünü geçersiz kılma çabaları böyle bir fantezinin neticesinde ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde İslâm’ın bazı meselelerini sırf muhataplara kabul ettirebilme veya şirin gösterebilme adına değiştirmeye ve çarpıtmaya çalışmak da ayrı bir fantezidir. Maalesef günümüzde çok sayıda insan böyle bir lüksün ardından koşuyor. Hâlbuki İslâmî esaslarda ve disiplinlerde bugüne kadar herhangi bir deformasyon söz konusu olmamıştır ki onları reforma tâbi tutmadan bahsedilsin.

Din her zaman ter ü tazedir. Eskiyen, insanların zihinleridir, düşünceleridir. İnsanlar, duygu ve düşünceleri itibarıyla renk atıp solmadıkları sürece, dinin emirlerini yeni gökten inmiş gibi duyup hissedebilirler. İşte bu yetilerini kaybetmiş insanlara, inanılması ve yaşanması gereken değerleri bir kere daha arz etme, bunu yaparken mutlaka çağın idrak ve yorumunu arkaya alma işine tecdit, tecdit vazifesini üstlenen kimseye de müceddit diyoruz.

Farklı bir ifadeyle tecdit, aslına dokunmadan sadece formatlarıyla oynayarak dinî hakikatleri kendi tazelik ve canlılığıyla bir kere daha insanlara duyurmak demektir. Bazıları İslâm tarihinde ilk müceddit olarak Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i sayar, arkasından Ömer b. Abdülaziz’i gösterirler. Sonraki dönemlerde ise Hz. Pîr-i Mugân’a kadar İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî, Mevlâna Halid el-Bağdadî gibi pek çok zat tecdit hareketlerinin temsilcisi olmuşlardır.

Zamanın geçmesiyle, âdet ve alışkanlıkların galip gelmesiyle insanlar dinin nezih atmosferinden uzaklaşabiliyor. Dinin en muhkem meselelerine karşı dahi ülfet ve ünsiyet hâsıl olabiliyor. Gafletin galebe çalmasıyla bir kısım dinî hassasiyetler kaybolabiliyor. Hatta dine bakışta ve dinî meseleleri algılayışta bir takım çarpıklıklar ortaya çıkabiliyor. İşte bu yüzden tıpkı Hz. Pir’in yaptığı gibi dinî meselelerin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun bir şekilde yeniden ortaya konulması, onların yeni bir şive ve farklı bir desen ile bir kere daha insanların nazarına arz edilmesi, arz edilip bu hakikatlere karşı insanların ruhunda yeni bir heyecan uyarılması en öncelikli vazife hâline geliyor.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ahir zaman âlameti olarak ifade ettiği üzere günümüzde zaman büzüldü, mesafeler daraldı. Yaşadığımız çağ, sürat çağı. Böyle bir çağda yapılması gerekli olan dine ait vazifelerin daha hızlı yerine getirilmesi, dava-i nübüvvetin varisleri için ayrı bir önem arz ediyor. Bunun için de ortak aklın kullanılması, kolektif şuura başvurulması ve bulunulan zamanın ruhunun kavranması şarttır. Herkes kendine düşen vazife ve sorumlulukları layıkıyla yerine getirebilme adına elinden geleni yapmalıdır. Gerekirse think-tank kuruluşları tesis ederek geleceğe dair sağlam plan ve projeler oluşturulmalı, yüz senede yapılacak işleri on seneye sıkıştırmanın yolları aranmalıdır. Teşriî hükümlerin yanında tekvinî emirler de çok iyi okunmalı, yerinde kullanılmalı ve yakalanması gerekli olan hız yakalanmalıdır. Esaret altına alınmış koskocaman İslâm dünyasının yeniden derlenip toparlanması ve asırlardır dumura uğramış zihinlerin yeniden canlanması adına bunlar çok önemli gayretlerdir.

الموقف الإيماني في الشدة والرخاء

Herkul | | العربية

   سؤال: نعلم جميعًا أن الله تعالى يبتلي عباده بالسرّاء والضراء وبالشدة والرخاء؛ فما الموقف الحريّ بالمؤمن حتى لا يخسر في مثل هذه الابتلاءات؟

   الجواب: لا بد أن نذكر بداية أن تعلُّقَ المؤمنِ بغاية سامية، وسعيَه دومًا إلى نسج حياته حولها بمثابة حصن حصين له أمام هذه الامتحانات التي تعترضه، فلو أن الإنسان شغل ذهنه دومًا بفكرة: “ما أجدر الحياة إن ازدانت بالخدمة! وإلا فلا وزن لها”، ولو أنه ربط بقاءَه في الدنيا بإمكانية قيامه بأشياء في سبيل قضيته التي نذر نفسه لها؛ فلن تغرّه النِّعَمُ حتى وإن أُمطِرَ بها، ولن تُسخطه الحوادث القاسية التي يصادفها.

ولكن من الصعوبة بمكانٍ أن يتقبّل الإنسانُ ذلك ويجعله جزءًا من طبيعته، حيث إن استشعار الإنسان بهيجانٍ نابعٍ من داخله، وإحساسَه بذلك في كل خلايا دماغه يستلزم نوعًا معيّنًا من التضحية والتفاني، والمؤمن الحقيقي هو الذي يحرص على تجاوز هذه الصعوبات، ويربط حياته بغاية إعلاء كلمة الله، ويعتبر أن الحياة إذا خلت من هذه الغاية فهي خواء لا معنى لها، ويُخشى أن يتحول إلى جثة هامدة إذا تخلى عن هذه الفكرة.

أجل، إن كل ما يأتي بعد رضا الله والسعيِ إلى تبليغ اسمه سبحانه إلى الصدور المحرومة؛ أمور ثانوية؛ الأمرُ سيان في وجودها أو عدمها، فلا فرق في أن توجد الراحة والسكن والأسرة والمقام والمنصب والمال والثروة أم لا يوجد كل ذلك، لكن لا يمكن قولُ هذا بالنسبة لإعلاء كلمة الله، لأننا وُجدِنا من أجل تبليغ هذه الغاية وإعلانها، فغايةُ الخلق الحقيقية هي إنعاش هذه الفكرة في الصدور وإحياؤها، ومن ثَمّ فعلى المؤمن أن يحرص على ذلك، ويستهدفه بالدرجة الأولى.

والواقع أن هناك الكثير من المؤهلين لاستشعار مثل هذه المسائل بعمق، فقد خلق الله تعالى كثيرًا من الناس مزودين بهذه الجاهزية، لكن مجرَّدَ وجودها فقط ليس كافيًا، فالمهمّ هو تطويرها وتحريكُها وإثارتُها باستيفاء الإرادة حقها، فبعد أن ينير الإنسان داخله يجب عليه أن يطوي الأرض لاهثًا، وعازمًا على إشعال كل شمعة قابلة للاشتعال، وهكذا يمكن النظر إلى كل عمل يؤدَّى في سبيل الله ويستهدِف خدمة الإنسانية على نحو إشعال الشمعة، وكما يقول مولانا جلال الدين الرومي: الشمعة لا تفقد شيئًا من نورها بإشعال غيرها.

   موقف المؤمن إزاء النجاحات

وكل نتيجة جميلة تترتب على سعي الإنسان وجهده لها قيمةٌ عظيمةٌ للغاية على اعتبار أنها ناشئة عن إحسان الله وكرمه وتوجهه، ولكن يجب ألا يكتفي الإنسان بهذا، بل عليه أن يطلب المزيد قائلًا: “كان من الممكن القيام بأعمال أكبر وأكثر بالإمكانيات التي زودني الله بها”.. ولو أن شخصًا استطاع تبليغ نصف الكرة الأرضية فعليه ألا تغيب عنه فكرة: “لم أستطع أن أستوفي إرادتي حقّها، فلقد كان من الممكن بفضل الإمكانيات التي منَّ الله علي بها أن أبلِّغ مشاعري وأفكاري إلى العالم كله”، كما يجب عليه في الوقت ذاته أن ينسب النجاحات التي حقّقها إلى الحق تبارك وتعالى، وأن يعتبر نفسه كالنملة التي سلكت طريق مكة لأداء فريضة الحج، وأن يكون على وعي بأنه لولا لطف الله تعالى وعنايته لما استطاع إتمام الرحلة أبدًا.

يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في الحديث الشريف: “مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ، لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِير[1]، من هنا وجب شكر ربنا سبحانه وتعالى حتى على أقل القليل طالما أنه قادمٌ منه، وإلا يكون الإنسان قد أساء الأدب مع ربه؛ لأن كل شيء يتحقق بيد الله سبحانه وتعالى وإرادته، فهو سبحانه الذي خلق كل ما في حوزتنا قليلَه وكثيرَه، والأشياء التي تبدو صغيرة هي في الحقيقة كبيرة على اعتبار مجيئها من قِبَل الحق سبحانه، لكن علينا أن نستصغر قدر المستطاع النجاحات الواقعة على أساس الجانب المتعلِّق بنا، فلو أنشأنا ألف جامعة فينبغي أن نعتبر هذا قليلًا، ونقول “لماذا لم نصل إلى عشرة آلاف”.

وقد يتراءى للبعض وجود نوعٍ من التناقض حينما نقول: يجب على المؤمن أن ينظر إلى الأعمال التي يقوم بها باستهانة واحتقار ويعتقد أنها تجلب له الخزي والخجل انطلاقًا من الجانب الذي يعود عليه منها؛ وأن يبجّل ويعظم نجاحاته القليلة جدًّا على اعتبار أنها ثمرة لتوجه الذات الإلهية سبحانه وتعالى له؛ غير أنه تناقضٌ لطيف يحفظ على المؤمن استقامة فكره، ويجعله يقيِّم الأحداثَ بشكل صحيح، أما أن ينسب الإنسانُ النجاحات التي أحرزها إلى نفسه، ويستعظم الأعمال الجميلة التي وُفِّق إليها على اعتبار رجوعها إلى شخصه؛ فهذا أمر يغذي وينمّي شعور الكبر والغرور لديه.

فلو أن الشخص الذي يسبح في بحر النعم ويحقق النجاحات الدائمة عَزَا كلَّ ذلك إلى نفسه فقد أشرك بالله دون وعي منه، ويمكن القول إنه لا يختلف من هذه الناحية عن فرعون الذي قال: ﴿أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى﴾ (سورة النَّازِعَاتِ: 79/24)، وعلى ذلك فالأعمال الجميلة قد تدخِلُ الإنسانَ الجنان أحيانًا، وقد تهوي به إلى النيران أحيانًا أخرى؛ فمثلًا إذا قال الإنسان بعد أن بذل وسعَهُ لتكون دولتُه دوحةً من الجنة: “لقد تحقق هذا بفضل دهائي”؛ فهذا يعني أنه قد انغرز في مستنقع الشرك دون وعي منه، والحال أنه لو نسب هذه الجماليات إلى صاحبها الحقيقي جل وعلا من البداية بدلًا من أن ينسبها إلى نفسه، ثم اعتبر مساعيه لتحقيق هذه النتيجة مجرَّدَ طلبٍ مقدّم إلى الحق تعالى؛ فقد نصب فسطاطَه في جنات الفردوس.

وكما أن الإنسان ينسب أحيانًا الألطاف الإلهية إلى نفسه صراحةً بلسانه كما قال قارون: ﴿إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي﴾ (سورة القَصَصِ: 28/78) فقد يعبِّر عن هذه الحال أيضًا بأحواله وأطواره وإشاراته وإيماءاته؛ وكلها تعبيرات وأطوار تفوح منها رائحة الشرك في النهاية، أما السبيل للانتقال من الشرك إلى الشكر فهو أن ننسب إلى الله تعالى كل شيء صغيرًا كان أم كبيرًا، وأن نقدِّر ذلك كله على اعتبار رجوع كل شيء إليه سبحانه، ففتحُ إسطنبول مثلًا هو عملٌ صغير من حيث الجهة التي تتعلق بالنفس، في حين أن حمل نملة تعثرت على الأرض إلى عشِّها عملٌ عظيم باعتبار الجهة التي تتعلق بالله تعالى، ولذا لا بد من توخي الدقة والحساسية الكاملة إزاء حقوق الله تعالى.

فرغم أن أمنا السيدة عائشة الصديقة رضي الله عنها قد نشأت في بيت يتنزل عليه الوحي زخًّا زخًّا ورافقت النبي صلى الله عليه وسلم ما يقرب من عشر سنوات فإنها سألت النبي صلى الله عليه وسلم يومًا قائلة: يَا رَسُولَ اللهِ، هَلْ تَذْكُرُونَ أَهْلِيكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ؟ كانت أمنا السيدة عائشة مظهرًا لكثير من الألطاف الإلهية، ومع ذلك لم تكن تثق بعملها ولا بقربها من النبي صلى الله عليه وسلم، وكانت ترجو النجاة بشفاعته صلى الله عليه وسلم لها، فقال لها النبي صلى الله عليه وسلم رادًّا على سؤالها: “أَمَّا فِي مَوَاطِنَ ثَلَاثَةٍ فَلَا: الْكِتَابُ، وَالْمِيزَانُ، وَالصِّرَاطُ[2].

ولم تختلف أفكار ومشاعر سيدنا أبي بكر وسيدنا عمر والعديد من سادتنا الصحابة رضوان الله عليهم جميعًا عن ذلك، فسيدنا عمر الذي قضى حياته في سبيل إعلاء كلمة الله كان يضع جبهته على الأرض ويقول: “اللهم لا تهلك أمة محمد بذنوبي”؛ لأن مسألة استصغار الأعمال من حيث الجهة التي تتعلق بالنفس واستعظامها من حيث الجهة التي تتعلق بالله كانت تتمثل لدى هؤلاء العظام بكل معناها.. فيا تُرَى كم شخصًا حمّل نفسه مسؤولية ما حلّ بالأمة من قحطٍ ومجاعات وزلازل وخلافات وفرقة وتناحر وتسلُّطٍ وظلم ونفاق، ثم ذهب ووضع جبهته على الأرض، خاضعًا متضرّعًا إلى ربه قائلًا: “اللهم لا تهلك أمة محمد بذنوبي”.

   الرضا بالقدر

كما أن الراحة والنعم قد يُفسدان الإنسانَ أحيانًا فإن البلايا والمصائب قد يسوقانه إلى التمرد والعصيان أحيانًا أخرى، والحال أنه يقع على عاتق المؤمن ألا ينسى أن كل هذا بمثابة امتحان من الله له، وعليه أن يقضي حياته في دائرة الصبر والشكر والرضا، يقول الصادق المصدوق صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ، وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَه[3].

ولهذا فمن الأهمية بمكان بالنسبة لمن آمن بالله صدقًا وحقًّا ألا يغيب عن باله فكرة “رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا”، وأن يلهج بها دومًا، فَمِنْ خلالها يعبّر المؤمن عن رضاه بربوبية ربه سبحانه الذي أوجده وأنشأه ورباه وقدَّره، وعن رضاه بالإسلام دينًا ومعتقدًا ومنهجًا، وعن رضاه بالتكاليف الشرعية التي ألزمه الله بها، وعن استعداده القيام بها عن طيب نفس، وعن رضاه بسيدنا محمد المصطفى صلى الله عليه وسلم نبيًّا ورسولًا.

لكن أن يقول الإنسان: “ماذا فعلتُ لتنزل بي هذه المصائب؟ لماذا تفجعني هذه البلايا؟”؛ فهذا ليس بكلام مؤمن، ولا يجدر أن ينطق به.

وإن فكرة اعتبار الإنسان الحوادثَ السلبية تقديرٌ إلهي، وأن هذا التقدير ربما يرجع إلى أخطائه وذنوبه؛ فهذه الفكرة تخلصه من الأفكار والمشاعر السلبية المنافية للرضا بالقدر، ومن الدخول في جدالٍ داخلي عقيمٍ مع الله سبحانه وتعالى والعياذ بالله، وهذا هو ما يستلزمه المنطق القرآني؛ لأن القرآن الكريم في كثير من آياته يشير إلى أن ما يقع من مصيبة في الأرض والسماء فبما كسبت أيدي الناس، ولذلك يجب أن ينطلق فم المؤمن بهذه الكلمات: إن الله سلط علينا -بسبب ذنوبنا- بعض السيئين، ولأنهم يجهلون تقصيرنا وأخطاءنا الحقيقة فقد ذمّوا الجيِّدَ من أعمالنا وتوجهوا إليه بالنقد، بل إنهم -على حد وصف بديع الزمان النورسي- اتّهمونا بأمورٍ لم نفعلها، ولن نفعلها، ولا يمكن أن نفكر فيها أصلًا..

فلو أن الإنسان نظر إلى المصائب والمشاكل على هذا النحو فلربما ذاب ذلك الخفقان المتزايد في الداخل بانسكاب إكسير الرضا عليه. فبفضل هذا الإكسير يمكن التغلب على جميع الأفكار السلبية التي أربكت أذهاننا ونفذت إلى خلايا أدمغتنا ولوثت ما فيها من ملفات.

وقد يخطر ببالِ أصحابِ القلوب المضحِّية الصادقة التي لا تبتغي شيئًا سوى رضا الله تعالى بعضُ الأفكار السلبية من حين إلى آخر عند تعرضها للغدر والظلم والممارسات العدائية وسيِّئ الأخلاق، بل قد يقضّ هذا الأمرُ مضجعَها، ويمثّل عبئًا ثقيلًا عليها لدرجة تصل إلى حد الجنون، فإن قيل: من أين تعلم هذا؟ أقول: لأنني عشته كثيرًا من قبل، وفي مثل هذه المواقف ينبغي للإنسان أن يستأصل شأفة هذه السلبيات من ذهنه من خلال الاستعانة بالأفكار الإيجابية.

علاوة على ذلك فبسبب ضيق أفقنا وقصور أفكارنا فإننا غالبًا ما نجهل الجماليات التي تولِّدها الأزمات، ولقد قلتُ من قبل: “لو جرت حياتي وفق فكري وتخطيطي لظللتُ ابن السيد “رامز أفندي” في قرية “كوروجك”، ولكن عندما أرجع إلى الوراء وأنظر إلى ما مرّ بي في حياتي أستطيع أن أدرك -بجلاء أكبر- ألطافَ الله تعالى وأفضالَه عليّ”.

قد لا يستطيع الإنسانُ إذا انحشر بين تروس الحوادث الخانقة المملّة خاصة أن يقرأ الأحداث بشكل صحيح، فيقع في أخطاء عند تفسيره للأوامر التكوينية، ولكن عندما يتبدّى لنا كل شيء فيما بعد على نحو أكثر شفافيةً ولمعانًا ندرك أننا نحيا حياتنا بتوجيه الله لنا، وأنه سبحانه وتعالى قد اختصّنا ببعض الألطاف الإلهية وإن لم نكن على وعي بذلك، ولذلك إذا أراد الإنسان أن يحمي نفسه من الخجل والخزي أمام ربه فعليه ألا يتعجل في الحكم على الأحداث، وألا يبتعد عن الرضا أبدًا.

فقد تكون المنحةُ بعد المحنة، وقد يدفعنا الله تعالى إلى طريق مليئةٍ بالمطبات علوًّا وانخفاضًا، وأحيانًا يضطرنا إلى صعود المنحدرات، والعبور من بحور القيح والصديد، وقد لا نفهم حين نتجشم هذه المصاعب الأسرارَ الكامنة وراء كل هذا، ونجهل ما تؤول إليه الحوادث الجارية، ولكن بعد الصعود إلى القمة والنظر إلى الخلف ندرك خطأ ملاحظاتنا وأفكارنا السابقة، فنقول حينها: “ما أسلمَ الطريق الذي سرنا فيه! وما أصوبَ السَّوق الإلهي الذي دفعنا له!” ولهذا يجب أن نعمل على تجاوز ما قد يعلق بنا أثناء سيرنا، وأن نشكر ربنا على أفضاله علينا؛ عسى أن تؤول النتيجة إلى خير بإذن الله تعالى.

   التحلّي بمكارم الأخلاق

ثمة أمراض تنبئ عن عدم الرضا بالقدر مثل الغيرة والحسد وعدم تقبّل الآخرين، ولقد سقط الكثير من الناس حتى الآن في الكفر والضلال بسبب هذه الأمراض.. فمثلًا عمرو بن هشام (أبو جهل) لم يرض أن يخص اللهُ تعالى مفخرةَ الإنسانية صلى الله عليه وسلم بالنبوة دون غيره، ورغم أنه اعترف بنبوة الرسول الأكرم صلى الله عليه وسلم من وراء الأبواب المغلقة فإنه لم يصرّح بذلك خوفًا من أن يخسر بعض امتيازاته، ولا ريب أنه بهذا التصرف قد شاقّ الله ورسوله صلى الله عليه وسلم، وكان على شاكلة أبي جهل كثيرٌ من المشركين الذين لم يرضَوا بالقدر، ولم يروا النبي صلى الله عليه وسلم حقيقًا بالنبوة -حاشاه-.

وفي الفترات التالية ظهر أناسٌ لا يتقبلون سادتنا أبا بكر وعمر وعثمان وعليًّا رضي الله عنهم جميعًا، وخصوصًا سيدنا عليًّا الحيدر الكرار والفارس المغوار الذي خرج عليه جماعة من الأجلاف لا يستسيغون وجوده، فقطّعوا أوصال العالم الإسلامي وشتتوا شمله. وهكذا فتحَ الشعورُ بعدم تقبّل الآخرين البابَ لظهور الكثير من الفتن في العالم الإسلامي، وعلى الشاكلة نفسها لم يستسغ الشيطانُ وجودَ سيدنا آدم عليه السلام بسبب غيرته وحسده، فَطُرِد من الحضرة الإلهية، وغدا العدوَّ الأبدي للإنسانية، وفي النهاية خسر الشيطانُ وفاز آدمُ عليه السلام. أجل، إن الغيرة والحسد وعدم التقبل هم سبب الخسارة في الدنيا والآخرة.

وفي أيامنا هذه انهزمت فرقةٌ من الناس إلى حسدها وغيرتها، فلم تتقبَّل رؤيةَ القلوب المضحّية العاملة في سبيل الله، فبذلت كلَّ ما بوسعها حتى تردّهم عن الطريق الذي يسيرون فيه، وهيَّأَت بعض المواقع والحصون وقامت بحملات سلبية تهدف إلى إفساد خططهم ومشاريعهم، بل لم تتورع عن اللجوء إلى المكائد والمؤامرات من أجل خداعهم والتغرير بهم، وعندما لم تنجح في ذلك عملت على كَبْتهم بممارسة الظلم والضغط عليهم.

فليفعل هؤلاء الحساد ما بدا لهم طالما لم يتقبّلوا الأرواح المتفانية ولم يستسيغوا خدماتهم الخيّرة التي يقومون بها، لكن ينبغي للقلوب المتفانية ألا ترجع عن الطريق الذي تسير فيه ألبتة، ولا تتنازل عن أيِّ مبدإٍ من المبادئ التي تؤمن بها، ولا يسوقهم السوءُ الموجه إليهم إلى ارتكاب الأخطاء. أجل، يجب ألا يرد بخاطرهم حتى مقابلة السيئة بمثلها، لأن هذه فكرة غير إنسانية بالنسبة لممثلي الحق والحقيقة خاصة، فدستورهم في هذه المسألة هو ﴿وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ﴾ (سُورَةُ فُصِّلَتْ: 41/34).

وفي هذا يقول الرسول صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “اتَّقِ اللَّهِ حَيْثُمَا كُنْتَ، وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الحَسَنَةَ تَمْحُهَا، وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ[4]، فعلى المسلم أن يكون بأفعاله وتصرفاته ممثّلًا لمكارم الأخلاق على الدوام؛ حتى يثير فيمن ينظرون إليه الاشمئزازَ من قباحة ما يفعلون.

أما إذا فكرتم في مقابلة السيئة بمثلها فهذا يعني أنكم سلكتم الطريق نفسه وارتكبتم الخطأ عينه، وكما سيحاسب الله تعالى هؤلاء على الظلم والجور الذي أوقعوه عليكم فسيحاسبكم أيضًا على الخطإ الذي ارتكبتموه في حقهم؛ لأن أخطاء الآخرين وذنوبهم لا تبرِّر ما تقومون به من أخطاء، وظُلمَهم لكم لا يسوّغ ولا يبرِّر ظلمَكم لهم أبدًا. أما فكرة “لقد قابلناهم بتصرفاتهم، وعاملناهم بعملهم”؛ فلا تكفي لإنقاذكم، ومن ثَمّ لو تجاوز البعضُ حدَّه فظلم واضطهد وأفسد النظام القائم فعلى المؤمن الواعي بإيمانه ألا يقابل ذلك بأي فعل غير مشروع، أما ما يقع على عاتقه فهو التعامل بما هو جدير بإسلامه وإنسانيته.

أجل، علينا أن نتوخى الحيطة والحذر الكامل حتى لا تسوقنا الطرق والمناهج التي يتبناها الآخرون إلى ارتكاب بعض الأخطاء، فليس علينا أن نقابل الذين يضمرون لنا الحسد والغيرة بنفس مشاعرهم السلبية أو نحاول رفع الظلم عنا بظلم مشابه، بل على العكس لا بد أن نقوِّي من جهازنا الهضمي إزاء كل هذه السلبيات، وأن نضاعف صبرنا، ونقابل ما يجري بصدر رحب وتوكل تام قائلين:

ما أعذب البلاء إن كان من جلالِهْ!

وما أحلى الوفاء إن كان من جمالِهْ!

فكلاهما صفاء للروح،

فما أحلى لطفه! وما أعذب قهره!

وثمة فائدة من التأكيد على أن كل هذا لا يمنع من إنزال العقاب اللازم بالمجرمين في حدود القانون، واسترداد الحقوق المغتصبة.

فضلًا عن ذلك لو أنكم أشغلتم أنفسَكم بمن يُسيئون إليكم فستهدرون وقتكم، ولن تتقدموا في الطريق الذي رسمتموه لأنفسكم؛ وسيحاسبكم الله على هذا، ولذلك عليكم أن تحرصوا على الاستمرار في طريقكم، بوضع خطط ومناهج بديلة على الدوام، دون أن تبادروا إلى إيقافِ حملةٍ أو عرقلةِ سعيٍ وحركةٍ، وحتى وإن أحالوا الطريقَ الذي تسيرون فيه إلى طريقٍ وعرٍ يصعب السير فيه فعليكم البحث عن طرق جديدة لمواصلة سيركم.

إن هذه الدنيا ليست محلًّا للاستياء والامتعاض، ولذا فليس لكم أن تستاؤوا أو تمتعضوا من الظلم والجور الواقع عليكم؛ لأنه إن لم يتكفّل البعضُ بتعليم الآداب والأخلاق للإنسانية في عهدٍ بات الناس فيه يلتهم بعضُهم بعضًا كالذئاب الضارية فستكون العاقبة وخيمة، وكأن مستقبل العالم قد استُؤمن عليه وحوشٌ لا يعالجون الأمور إلا بعنفٍ وهمجية، فثمة حاجة إذًا إلى كيانٍ أصيل ذي تفكير مختلف ومساراتٍ أخرى. أجل، يجب السعي إلى إنشاء هذا الكيان وإرغام الإنسانية على الاعتراف به، وليس هذا بالطبع بممارسة القمع والاستبداد والشدة والعنف والتفجيرات، بل بالمحبة والسماحة، والالتزام بالقيم الإنسانية والأخلاقية.

من أجل هذا يجب بداية أن تكونوا بلا يد لمن ضربكم، وبلا لسان لمن سبكم، وبلا قلب لمن كسر خاطركم، فإن ناصبتم الآخرين العداء بسبب ما يظهرونه لكم من وحشية وغيظ وكره وحقد فستكونون قد شكلتم دائرة فاسدة من الحقد والكراهية، ودفعتم الذين يناصبونكم العداء إلى مزيد من الوحشية والهمجية، أما لو أردتم أن تنتشر روائح زهرة التوليب في الأجواء فعليكم أن تغرسوا هذه الزهرة في قلوبكم أولًا؛ ثم إن أطواركم وأفعالكم ستتشكّل وفقًا لها، وبذلك سيفوح كل مكان تسيرون فيه برائحة الزهور وكأنه خانُ العطور.

   الاحتراز من خطإ الأسلوب

فإن كان ولا بد من قول شيء للمعتدين بهدف النصيحة أو تصحيح الكلام فليكن ذلك بعد إعادة التفكير والاستشارة مرات ومرات، إذ لا بد من الرجوع إلى العقلاء من الناس، واستشارتهم فيما يقال من قبيل: “هلا تنظرون إلى ما سطرناه! هل فيه ما يسبب الأذى؟ أثمةَ داعٍ إلى تخفيف الأسلوب أكثر؟”؛ لأن شأن الحق عالٍ لا يُضحّى به بأيِّ مقابل، وعند الدفاع عن الحق لا بد ألا نقحِم مشاعرنا في الأمر.

وإذا أردتم النفوذ إلى القلوب فعليكم أن تتعرفوا جيدًا على مشاعر مخاطبيكم العامة، وبيئاتهم الثقافية التي نشؤوا فيها، والقيم التي يؤمنون بها، ثم تقدمون الوصفة العلاجية وفقًا لهذا؛ لأن نفس العلاج لا يُقدَّم إلى كل مريض، فالعلاج الذي يُقدّم يتحدد وفقًا لحالة المريض، فلو لم تتعرفوا من البداية على ماهية مخاطبكم وعالمه الفكري، ولم تقدّروا الكيفية التي ستردون عليه بها، وعلى ماذا سيكون ردّ فعلكم؛ فقد تحصدون نتيجةً على عكس مقصدِكم ومبتغاكم.

إن تقدير الأشياء التي يحترمها الطرف الآخر هو أمارة مهمة للغاية على الاحترام الذي نبديه لقيمنا الذاتية؛ لأن عدم توخي الحذر في هذا الأمر يجعل الآخرين لا يبالون بكلامكم، حتى إنهم يعملون على الاعتراض على قيمكم محاولين التهوين من شأنها، ومثل هذا الخطإ يحبط كل خطوة تخطونها فيما بعد. أجل، إذا أهمَلْنا القيمَ التي عايشها الناسُ منذ القدم، وجعلوها جزءًا من طبيعتهم، وبعدًا من فطرتهم؛ فإننا لن نحظى بالقبول حتى وإن قدّمنا رسائلَنا على أنها من الجنة، ولذلك فإن هذا الأمر هو مسؤولية مهمة للغاية تقع على عاتق المرشدين.

فينبغي لوارثي دعوة النبوة أن يكونوا -من جانبٍ- على صلة وثيقة بربهم، وأن يتعرفوا -من جانب آخر- على مشاعر مخاطبيهم وأفكارهم من خلال معاشرة بالناس ومؤاكلتهم ومشاربتهم. أجل، يجب عليهم أن يخالطوا الناس ويطلعوا على مشاعرهم وأفكارهم ومعتقداتهم، ويتحروا طرق النفوذ إلى قلوبهم، حتى يُكتبَ للرسائل التي يقدمونها حسنُ القبول.

   الإخلاص والصدق

ورغم أن كل ما ذكرناه على جانب كبير من الأهمية فلا بد من الصدق حتى يكون للانتفاض والاهتياج في سبيل الخدمة قيمةٌ عند الله، فبقدر إخلاصكم وصدقكم في هذا الموضوع تكونون مظهرًا لتوجه الله لكم، وبقدر توجهكم لله تكونون محطّ نظره وعنايته تعالى، وعندها تُفتح الأبواب المغلقة في وجوهكم على مصاريعها عندما يحين الأوان؛ لأن الحنان المنان ذا الرحمة والغفران حاشاه أن يرد الصادقين الملتجئين إلى بابه خائبين صفر اليدين.

لهذا السبب علينا أن نرصِّعَ أعمالنا كلها بالإخلاص، وإلا نكون قد تدنّينا بقيمة الخدمات التي نقوم بها إلى مستوى الصفر.. وقد يسأل سائلٌ: لماذا ينحدر المستوى على جناح السرعة إلى الصفر وصاحب الأزل والأبد موجود؟!
والجوابُ أنه لا يوجد وسط في هذه المسألة، ولا منزلةَ بين هاتين المنزلتين؛ فإما أن نربط كل شيء به سبحانه فننعم بالنسائم الوافدة منه، وإما أن نتدنى بقيمة ما نفعله إلى مستوى الصفر دون وعي منا.

والله تعالى لا يدع الأبواب مغلقةً إلى الأبد. وما أجمل ما قاله أحد أولياء الحق:

لو أغلق الله بابًا فتح ألف باب

فالله -سيدي- هو مفتِّح الأبواب

وهذا منوطٌ بأن تكون في قلوبنا قناةٌ دائمة الاتصال به سبحانه وتعالى، وأن يشغل هذا الأمر عقولنا وأفكارنا على الدوام، يجب أن يُرجَع كل شيء إليه، فلا قيمة لتقدير الناس وتصفيقهم، فما القيمة التي سيعطيها لكم الناس مقابل توجهه سبحانه لكم؟! إن التشوّف إلى ما عند الناس بدلًا من التوجه إليه سبحانه وتعالى إنما هو تنازلٌ وهبوطٌ بالمستوى، بمعنى استبدال الذي هو أدنى بالذي هو خير.

***

[1] مسند الإمام أحمد، 30/390.

 [2] مسند الإمام أحمد، 41/225.

[3] سنن الترمذي، القدر، 15.

[4] سنن الترمذي، البر، 55.

DUAYA DAVET

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Kıymetli arkadaşlar,

Bütün dünyada olduğu gibi burada da Corona Virüsü Salgını önemli bir gündem maddesi. Elden geldiğince tedbirler alındı; doktorlar başta olmak üzere uzmanların tavsiyelerine uyuluyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi, her fırsatta tedbir açısından şu hususları yeniden dile getiriyor:

Arkadaşlarımız bulunduğu ülke ve beldelerde uzmanların salgınla ilgili almış olduğu kararlara harfiyen uymalılar. Salgının şiddetine, coğrafi şartlara ve nüfus yapısına göre farklı tedbirlere başvurulabiliyor; bu açıdan mahalli idarecilerin ve uzmanların tavsiye ve kararlarına uymak hayati önem taşıyor.

Genel manada, toplu yerlerden uzak kalmak lazım. Ferdî ve içtimaî hayat yönünden farz diyebileceğimiz zarurî bir iş olmazsa dışarıda dolaşılmamalı.

Bu konularda hassas davranılırken, yardımımıza muhtaç insanlar da bütün bütün kendi hallerine terk edilmemeli. “Teâvün” düsturunun aksamaması için herhangi bir faaliyet zaruri ise bu, mümkün olan en az sayıda, belki iki üç insanla, uzmanların ifade ettiği şekilde ve mesafeler korunarak, sağlık otoritelerinin tavsiyelerine uyularak yapılmalı.

Muhterem Hocamız, bunları ifade etmenin yanı sıra sürekli Allah ile irtibat üzerinde duruyor. Bu musibetten çıkarılacak pek çok ibret ve mesaj bulunduğunu, fakat başkalarını suçlamanın mümine yakışmayacağını, bize düşen vazifenin kendi kusurlarımıza odaklanıp bir kere daha tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmek olduğunu belirtiyor.

Not ettiğimiz cümlelerden bazıları şöyle:

* Cenâb-ı Hak’tan çok uzak düştük; O bize yakınlardan yakın fakat biz kendi uzaklığımızın mahkûmu ve mağduru olduk. Allah Teâlâ, وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ “And olsun insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16)

Evet, O bize hep yakın ama biz O’ndan uzak düştük. Biz kendimize bakmalıyız, muhasebemizi bu çerçevede yapmalıyız.

* Doğru; hadiselerin de bir dili vardır. Böyle geniş çaplı bir musibet ve felaketin geniş dairede işlenen cinayetlerden olduğu akla gelse de, bu dili okurken, biz üzerimize düşen vazifelerin hakkını veremediğimizi düşünerek kendimizi sorgulamalıyız; bu şekilde bir muhasebe ile daha müstakim olabiliriz.

* Başa gelen musibetler ile günahlar arasında mutlaka bir irtibat vardır. إِنَّ اللهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  “Şüphesiz Allah, hiç kimseye zulmetmez; fakat insanlar, kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 10/44) Fakat biz başkalarının hata ve kusurlarıyla uğraşma yerine kendi günahlarımızla yüzleşmeliyiz. Mesela, marufa teşvik, iyilikleri temsil ve güzellikleri yayma gibi vazifeler ümit vaad edici bir şekilde yapılamamış olabilir. Çünkü insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip onun için yaşayan halis bir zümrenin gelecek vaat etmesi semavî ve arzî belâlara paratoner olması açısından önemlidir.

* Cenâb-ı Hak, وَمَا كَانَ اللهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ “Sen, onların içlerinde olduğun sürece, Allah onları helâk etmeyecektir. Onlar istiğfar ettikleri sürece de Allah onları helâk etmeyecektir.” (Enfâl, 8/33) buyuruyor.

Muhterem Hocamız, yine bu tür mülahazaları seslendirdiği bir an “Arkadaşlar dua ediyorlar mı?” diye sordu. Sonra şöyle dedi: “Daha önce toplu dua yapıyorduk ama şimdilerde toplanılamıyor. Fakat herkes bulunduğu yerde farklı duaları seslendirebilir. Mesela; “Ey ihtiyaç ve hâcetleri gideren Rabbimiz, bizim bütün ihtiyaçlarımızı gider; ey belâları def’ u ref’ eden Sultanımız, başımıza gelmesi muhtemel bütün belâları def’ eyle!” deyip  “Veba ve Korona Virüsü Salgını” da buna ekleyebilir. Peygamber Efendimiz’den nakledilen pek çok dua var; bunlar sürekli okunabilir. Hatta bazı duaları bir arkadaşımıza okutup kayda alsanız; her mekânda dinlense ve bir hatırlatıcı gibi olsa, evlerde her an o mübarek yakarışlarla Allah’a teveccüh edilse.”

Muhterem Hocamızın o esnada okuduğu ve tavsiye ettiği duaları derledik; bir arkadaşımıza okuttuk. Yazılı ve sesli olarak arz ediyoruz.

Bu vesileyle, esbaba riayet ve tedbirin yanı sıra, bir kere daha bütün insanlık için hâcet duası çağrısında bulunuyoruz. Hafîz ü Hâfiz Rabbimiz hepimizi maddi manevî hastalıklardan muhafaza buyursun.

***

HACET DUASI WORD DOSYASI:  TIKLAYIN

 

HACET DUASI PDF DOSYASI: TIKLAYIN

 

***

اَللهُ أَكْبَرُ كَبِيراً وَالْحَمْدُ للهِ كَثِيراً، فَسُبْحَانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً.

اَلْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا ومَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِين.

لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ، سُبْحَانَ اللهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ، لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ.  اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ. اَللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيّـِكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي أَتَوَجَّهُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللّهُمَّ فَشَفّـِعْهُ فِيَّ.

اَللَّـهُمَّ يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ وَيَا دَافِعَ البَليَّاتِ اِقْضِ حَوَائِجَنَا كُلَّهَا يَا أَرْحَمَ الرَاحِمِين.

اَللَّـهُمَّ أَجِرْناَ وخَلِّصْنَا وَنَجِّنَا مِنَ الْوَبَاءِ وَالْبَلاَءِ وَمِنْ سَيِّءِ الْأَمْرَاضِ وَالْأَسْقَامِ (لَا سِيَّمَا فِيرُوسِ كُورُونَا).

بِسْمِ اللهِ، (أَعُوذُ بِعِزَّةِ اللهِ وَقُدْرَتِهِ مِنْ شَرِّ مَا أَجِدُ وَأُحَاذِرُ) مِنْ وَجَعي هٰذَا.

اَللَّـهُمَّ رَبَّ النَّاسِ، مُذْهِبَ الْبَأْسِ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لَا شَافِيَ إِلَّا اَنْتَ شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا.

بِسْمِ اللهِ، بِسْمِ اللهِ، بِسْمِ اللهِ، بِسْمِ اللهِ أَرْقِيكَ، اللهُ يَشْفِيكَ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ بِسْمِ اللهِ أَرْقِيكَ، اللهُ يَشْفِيكَ مِنْ كُلِّ دَاءٍ فِيكَ.

اَللَّـهُمَّ عَافِنَا فِي اَبْدَانِنَا، اَللَّـهُمَّ عَافِنَا فِي اَسْمَاعِنَا، اَللَّـهُمَّ عَافِنَا فِي اَبْصَارِنَا، اَللَّـهُمَّ عَافِنَا فِي كُلِّ أَعْضَائِنَا وَجَوَارِحِنَا وَلَطَائِفِنَا وَحَوَاسِّنَا الظَّاهِرَةِ وَالْبَاطِنَةِ، لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ.

Büyük Allah’tır, her türlü hamd ü senâ O Yüceler Yücesi’nin hakkıdır ve sabah-akşam tesbîh ile anılmaya layık yalnız O’dur.

Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a sonsuz hamd ve şükür, Kâinatın Medar-ı Fahri Efendimiz (aleyhisselam)’a, âline ve ashabına da nihayetsiz salât ü selam olsun.

Hüznümü ve kederimi başkasına değil, yalnızca sana şikâyet ediyorum. Rabbim! Yegâne ilah Sensin, Senden başka hakiki ma’bud yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Allah’ım! Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.

Bir kere daha ikrar ediyorum ki, Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek vesileleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.

Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. “Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır.” hakikatini tasdik ederek sana yöneliyorum. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ım, Seni tesbih ve eksik sıfatlardan tenzih ederim. “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” imanıyla Sana hamd ü senada bulunuyorum. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım.. ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et. Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allahım, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.

Ey ihtiyaç ve hâcetleri gideren Rabbimiz, bizim bütün ihtiyaçlarımızı gider; ey belâları def’ u ref’ eden Sultanımız, başımıza gelmesi muhtemel bütün belâları def’ eyle; ey Erhamerrâhimîn.

Allah’ım, vebadan, her türlü beladan, her çeşit rahatsızlık, hastalık ve derdin kötülüklerinden, özellikle şu anda maruz kalınan Corona Salgını’ndan bizi koru, kurtar, halâsa erdir!

Bismillah!.. Hissettiğim ve hissedeceğim ağrının, beni inletmesi muhtemel acıların şerrinden, Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım.

Ey bütün insanların Rabbi, ey acı ve ızdırapları gideren Allah’ım! Bu hastalığa da şifa ver. Şifa veren ancak Sensin; Senden başka Şâfi yoktur. Öyle bir şifa lütfet ki, hastalıktan hiçbir iz bırakmayacak şekilde olsun.

Bismillah!.. Bismillah!.. Bismillah!.. Sana eziyet veren her şeyden, her canlının şerrinden Allah’ın ismiyle sana okur üflerim, dilerim Allah sana şifâ verir. Allah’ın ismiyle sana okur üflerim, dilerim Allah sana her türlü derde karşı şifâ verir.

Allah’ım, bedenimize afiyet ver. Allah’ım, kulaklarıma afiyet ver. Allah’ım, gözlerimize afiyet ver. Allah’ım bütün uzuvlarımıza, organlarımıza, manevi melekelerimize, zahir-batın bütün duygularımıza afiyet ver. Bütün bunlara ancak Sen muktedirsin, Senden başka ilah yoktur.

BOLLUK VE DARLIKTA MÜ’MİNCE DURUŞ (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Güzel Ahlâktan Ayrılmama

Takdire rıza göstermemenin diğer bir şekli de kıskançlık, haset ve hazımsızlık gibi hastalıklardır. Günümüze kadar pek çok insan bu hastalıkları sebebiyle dalâlete veya küfre düşmüştür. Mesela Ebu Cehil, Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlikle serfiraz kıldığı İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hazmedememiştir. Kapalı kapılar arkasında Allah Resûlü’nün peygamberliğini itiraf etse de, elinde bulundurduğu bir kısım imtiyazları kaybedeceği korkusuyla bunu açıktan söyleyememiştir. Onun bu tavrının, Allah’a karşı bir isyan ve başkaldırma olduğunda şüphe yoktur. O günün müşriklerinin birçoğu Allah’ın takdirine rıza gösteremediğinden -haşa- peygamberliği Hz. Muhammed’e layık görmemiş ve kaybetmişlerdir.

Daha sonraki dönemlerde Hz. Ebu Bekir’i, Hz. Ömer’i, Hz. Osman’ı ve Hz. Ali’yi hazmedemeyen insanlar da olmuştur. Özellikle Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan ve Dâhi-i Âzam olan Hz. Ali’yi hazmedemeyen bir sürü densiz ona karşı çıkmış ve İslâm’ı paramparça etmişlerdir. İşte bu hazımsızlık duygusudur ki İslâm dünyasında pek çok fitnenin ortaya çıkmasına kapı aralamıştır. Aynı şekilde kibir ve gururundan ötürü Hz. Âdem’i hazmedemeyen şeytan, huzur-u ilâhîden kovulmuş ve insanlığın ebedî düşmanı hâline gelmiştir. Neticede şeytan kaybetmiş, Hz. Âdem kazanmıştır. Evet, hazımsızlık, dünyada-ahirette kayıp sebebidir.

Günümüzde de hasetlerine ve hazımsızlıklarına yenik düşmüş bazı kimseler, Allah yolunda koşturan fedakâr gönülleri çekemeyebilirler. Onları yürüdükleri yoldan döndürebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapabilirler. Kendilerine göre bir kısım tabyalar oluşturarak onların projelerini bozmaya matuf bir kısım olumsuz hamleler gerçekleştirebilirler. Hatta bu yolda hile ve entrikalarla onları kandırmaya çalışabilir, bunu başaramadıklarında da zulüm ve baskıyla onları sindirmek isteyebilirler.

Adanmış ruhları veya onların yapmış oldukları hayırlı hizmetleri çekemeyen bu hazımsızlar kötülük adına her ne yaparlarsa yapsınlar, adanmış gönüller asla yürüdükleri yoldan dönmemeli ve benimsedikleri ilkelerden taviz vermemelidirler. Kendilerine yapılan kötülükler onları yanlış yapmaya sevk etmemelidir. Onlar, misliyle mukabele etmeyi dahi akıllarından geçirmemelidirler. Zira Hz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle bu, hususiyle hak ve hakikatin temsilcileri açısından zalimce bir düşüncedir. Onların bu konudaki düsturu, وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ  “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet Sûresi, 41/34) olmalıdır.

Konuyla ilgili Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: اتَّقِ اللَّهِ حَيْثُمَا كُنْتَ، وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الحَسَنَةَ تَمْحُهَا، وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ “Nerede olursan ol Allah’tan kork! Kötülüğün arkasından hemen iyilik yap ki onu silip götürsün. İnsanlarla muamelelerinde de hep güzel ahlâkla serfiraz ol.” (Tirmizî, birr 55) Müslüman, tavır ve davranışları itibarıyla hep güzel ahlâkın temsilcisi olmalıdır. Öyle ki ona bakanlar yaptıkları kötülüklerden tiksinmelidirler.

Yoksa başkalarının hata ve yanlışlarına karşı “biz de onlar gibi yapalım” dediğiniz an, aynı hatayı siz de irtikap etme yoluna girmiş olursunuz. Allah onlara işledikleri bütün zulüm ve haksızlıkların hesabını soracağı gibi, size de yaptığınız hatanın hesabını sorar. Çünkü başkalarının hata ve günahları, sizin yapacağınız yanlışları mazur kılmaz. Zulüm görmeniz asla zulmetmenizi meşrulaştırmaz. “Biz sadece onlara mukabelede bulunduk, onların yaptığının dengini yaptık.” düşüncesi de sizi kurtarmaya yetmez. Bu açıdan birileri hadlerini aşsa, zulmetse, işkenceye başvursa, işleyen bir düzeni bozsa da, imanının şuurunda bir mü’min bu tür gayr-i meşru fiillerin hiçbirisini yapamaz. Ona düşen, her zaman insanca ve Müslümanca davranmaktır.

Evet, başkalarının kullandıkları şeytanî yol ve yöntemlerin bizi bir kısım yanlışlıklara sevk etmemesi adına fevkalâde dikkatli ve temkinli olmalıyız. Ne kıskanç ve hasetçi insanlara karşı aynı duyguları taşımalı ne de zulüm ve haksızlıkları, benzer zulümlerle bertaraf etmeye kalkmalıyız. Bilakis bütün bu olumsuzluklar karşısında hazım sistemimizi biraz daha güçlendirmeli, sabrımıza sabır katmalı ve “Gelse celâlinden cefa, yahut cemalinden vefa, ikisi de cana sefa, lütfun da hoş kahrın da hoş.” deyip olup bitenleri derin bir tevekkül ve engin bir sine ile karşılamalıyız. Bütün bunların, suç işleyenlerin hukukun sınırları içerisinde gereken cezayı almaları ve gasp edilmiş hakların istirdat edilmesine mani olmadığını antrparantez belirtmekte fayda var.

Ayrıca, kötülük yapanlarla uğraşırsanız zamanınızı israf eder ve yürüdüğünüz yolda mesafe katedemezsiniz. Bunun da hesabını Allah sorar. Onun yerine, hamle, hareket ve gayreti hiç durdurmadan, sürekli alternatif yol ve yöntemler oluşturarak yolunuza devam etmelisiniz. Yürüdüğünüz yolları yürünmez hâle getirseler bile, asla durmamalı, yeni yollar bularak yürüyüşünüzü devam ettirmelisiniz.

Bu dünya darılma dünyası değil, dayanma dünyasıdır. Bu yüzden cevir ve zulümler karşısında küsmemeli, darılmamalı, kırılmamalısınız. Zira insanların kurt gibi birbirini yemeye azmettiği bir dönemde eğer birileri insanlığa yeni bir adab u erkân öğretmezse, dünyanın akıbeti hiç de iç açıcı görünmüyor. Âdeta dünyanın geleceği sertlik ve şiddetle meselelerin üzerine giden vahşilere emanet edilmiş gibi. Bu açıdan mutlaka yeni bir akıntıya, farklı bir cereyana, değişik bir düşünceye ve orijinal bir oluşuma ihtiyaç var. Bu oluşumu inşa etmeye çalışmak ve insanlığa, “Bakın, böyle de oluyormuş.” dedirtmek lazım. İnsanların baskıyla, zorbalıkla, şiddetle, bombalarla değil, sevgi ve hoşgörüyle, insanî ve ahlâkî değerlere bağlılıkla da yönetilebileceğini göstermek lazım.

Bunun için de en başta sizin dövene karşı elsiz, sövene karşı dilsiz ve gönül koyana karşı da gönülsüz olmanız gerekir. Eğer vahşetle, gayzla, nefretle ve kinle üzerinize gelen insanlara siz de aynıyla mukabelede bulunursanız, kin ve nefretler fasit dairesi oluşturmuş ve size düşmanlık yapanları iyice canavarlığa sevk etmiş olursunuz. Eğer etrafın lalezara dönüşmesini arzu ediyorsanız öncelikle bu lalezarı gönlünüzde oluşturmalısınız. Zira bu takdirde tavır ve davranışlarınız da buna göre şekillenecek ve böylece gezdiğiniz her yer ıtriyat çarşısı gibi gül kokacaktır.

   Üslup Hatasına Düşmeme

Eğer size saldıranlara gerek nasihat etme gerekse sözlerini tashih etme maksadıyla ille de bir şey demeniz gerekiyorsa bunu da on defa gözden geçirdikten sonra demelisiniz. Hatta kendi düşüncenizle iktifa etmemeli, aklı başında insanlara da müracaat etmeli, “Şu yazdıklarıma bir bakabilir misin? Acaba içinde incitici bir şey var mı? Yazılanları biraz daha yumuşatmaya ihtiyaç var mı?” vs. diyerek onların da fikrini almalısınız. Çünkü hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez. Hakkın müdafaasını yaparken işin içine hislerimizi karıştırmamalıyız.

Gönüllere girmek istiyorsanız, muhatap olduğunuz insanların genel hissiyatlarını, yetiştikleri kültür ortamlarını, inandıkları değerleri çok iyi bilmeli ve sunacağınız ilaç ve merhemleri buna göre sunmalısınız. Zira her hastaya aynı ilaç verilmez. Kime hangi ilacın verileceği, hastanın durumuna göre belirlenir. Eğer muhatabınızın karakterini, düşünce dünyasını, hangi sözü nasıl karşılayacağını, neye nasıl tepki vereceğini en baştan hesap etmezseniz, maksadınızın aksiyle netice alabilirsiniz.

Karşı tarafın değer verdiği şeyleri hesaba katma, bizim kendi değerlerimize karşı gösterdiğimiz saygının da çok önemli bir emaresidir. Çünkü bu konuda dikkatli ve temkinli olmazsanız sözleriniz kale alınmayacağı gibi, kendi değerlerinize tepki gösterilmesine, hatta hakaret edilmesine de yol açabilirsiniz. Böyle bir yanlış, daha sonra atacağınız adımları da boşa çıkarır. İnsanların öteden beri yaşayageldikleri, tabiatlarına mâl olmuş ve fıtratlarının bir derinliği haline gelmiş değerler görmezden gelindiği takdirde, onlara Cennet’ten mesajlar sunulsa bile kabul görmeyecektir. İrşat etlerinin bu tür bağnazca tavırlardan uzak durmaları, omuzlarındaki çok önemli bir sorumluluktur.

Nübüvvet davasına varis olan insanların, bir taraftan Allah’la sımsıkı irtibat içinde bulunmaları, diğer yandan da halkın içinde, onlarla haşir neşir olarak muhataplarını duygu ve düşünceleri itibarıyla çok iyi tanımaları gerekir. Onlar her daim insanlarla birlikte olmalı, onların hislerine, düşüncelerine, inançlarına vâkıf bulunmalı ve sürekli gönüllere nüfuz yolları araştırmalıdırlar ki sundukları mesajlar hüsnükabule mazhar olsun.

   İhlas ve Samimiyet

Bütün bu zikredilenler çok önemli olsa da, hizmet yolundaki kıpırdanış ve çırpınışların Allah katında bir kıymete ulaşması samimiyete bağlıdır. Bu konuda ne kadar samimi ve ihlâslı iseniz o kadar teveccühe mazhar olursunuz. Siz ne kadar Hakk’a yönelir, O’na tahsis-i nazar ederseniz, O da inayet ve yardımıyla size o kadar teveccüh eder. Sizin için kapanan kapıları mevsimi gelince yeniden ardına kadar açar. Şimdiye kadar samimiyetle O’nun kapısına yönelip de eli boş dönen hiç kimse olmamıştır. Zira O’nun rahmeti çok engindir.

Bu sebeple ne yaparsak yapalım ama hepsini O’nun için yapalım. Yoksa yapıp ettiğimiz bütün hizmetlerin kıymetini sıfıra indirmiş oluruz. Sonsuz varken niye meseleyi sıfıra bağlayalım ki! Bu meselenin ortası yoktur. Ya her şeyi sonsuza bağlayacak ve sonsuzdan gelen meltemlerle şâd olacaksınız ya da farkına varmadan yaptıklarınızın değerini sıfıra indireceksiniz.

Allah, kapanan kapıları hiçbir zaman ebedî olarak kapalı bırakmamıştır. Hak dostu ne güzel söyler:

“Bir kapı bend ederse bin kapı eyler küşad,

Hazret-i Allah -efendi- fatihü’l-ebvabdır.”

Bunun şartı, O’na karşı gönlünüzde sürekli açık bir kapı bulunmasıdır. Bütün mülâhazalarımızda, düşüncelerimizde hep O olmalıdır. Yapılan her iş O’na bağlanmalıdır. El âlemin takdirinin, alkışının bir kıymeti yoktur. Onların size verdiği vereceği değer, Sonsuzun teveccühü karşısında ne ifade eder ki! Allah’ın teveccühü yerine insanlara karşı beklentiye girme bir tenezzüldür; daha büyük hedefler, daha büyük bir mükafat dururken az olanı kendine layık görme demektir.

وَالصُّلْحُ خَيْرٌ

Herkul | | العربية

   سؤال: يقول ربنا سبحانه وتعالى ﴿وَالصُّلْحُ خَيْرٌ﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/128)؛ فما الرسائل التي تقدِّمها هذه الآية للمسلمين في ظلّ العولمة؟

   الجواب: إن العامل الرئيس وراء النزاعات والمشاحنات التي يشهدها عصرنا الحالي هو الاعتداد بالنفس إلى حد الغرور وعدم تقبل آراء الآخرين، فالجميع يسعى وراء إنشاء بنية بشرية وعائلية ومدنية ودولية وعالمية خاصة به، وبهذا الوضع يتعذر الاجتماع على نقطة معينة؛ طالما يسعى كل شخص وراء بنيته الذاتية ونموذجه الخاص.. لذا يحتار الإنسان بالانتساب والتبعية في هذا العالم الذي يقوم فيه كل مفكر وكل حركة وكل دولة ببناء الأفكار والأنظمة وفقًا له، ويعتبرها هي الحقيقة الوحيدة، ويتوقع أن يلتزم الآخرون بها، هذه للأسف هي الحقيقة الكامنة وراء التوترات والفوضى والخلافات التي نعيشها اليوم.

   الحلم والتسامح

وأعتقد أن العلاج القادر بحقٍّ على حل مثل هذه المشكلة هو إكسير الحلم والتسامح؛ بعبارة أخرى: إنَّ حلَّ مثل هذه المشاكل والخلافات منوطٌ بانفتاح الجميع على التوافق والتصالح بينهم وبين بعضهم البعض، وإلى استعدادهم إلى إنشاء حوار مع الآخرين، ولهذا فثمة حاجة ماسّة إلى التخلص من الأهواء والرغبات الذاتية، واستئصال مرض اعتبار المشاعر والأفكار الذاتية على أنها هي الحقيقة الوحيدة، ولا ريب أن هذا يرتبط بانسلاخ كل شخص من أنانيته الفردية، وتدمير “الأنا”، وأخذ قسط من الراحة في حضرة “نحن”، ثم الارتحال فيما بعد إلى “هو” (الله جل جلاله).

ومن الصعوبة بمكان بالنسبة لمن رزحوا تحت أنانيتهم الفردية والجماعية أو رنا حبُّ الحزبِ والجماعة على أبصارهم وقلوبهم أن يكونوا مستعدين للصلح أو مقابلة الأفكار الأخرى باحترام وتقدير، وما دام هؤلاء يقدمون مصالح جماعاتهم على كل شيء، ولم يقدروا على التخلص من التحيز والمحاباة؛ فلن يستطيعوا وضع إستراتيجيات الصلح التي تحقق الطمأنينة للإنسانية، والواقع أنهم لم يستهدفوا الصلحَ ولم يخطر ببالهم ذلك أصلًا، لأنهم لم يعتادوا الانفتاح على الاختلاف.

وفي الحقيقة لا توجد بدائل أخرى سوى الحوار والتسامح من أجل أن تعيش البشرية في سكينة وطمأنينة في ظل العولمة التي نشهدها، وحتى تهيمن ثقافة التسامح لا بد أن يتخلى الأفراد بل والمجتمعات عن رؤية أنفسهم الممثلين الوحيدين للحقيقة، وأن يضعوا في اعتبارهم دومًا احتمالية صحة الأفكار والمقاربات التي يطرحها الآخرون، ويجب ألا ننسى أن الأفكار المختلفة تنطوي على نصيب من الصحة على الأقل وإن لم تكن صحيحة بتمامها، وكما قال الأستاذ النورسي[1] رحمه الله إن هناك جزءًا من الحقيقة حتى في مذهب الجبرية والمعتزلة، ولكن هذه المذاهب أخطأت لأنها حصرت الحقيقةَ عليها فقط، وعلى ذلك فعند النظر إلى الأفكار المختلفة بهذه النظرة، واعتبار وجود جزء من الحقيقة فيها؛ فحينئذ يمكن التوصل إلى اتفاق حول الحقيقة.

لكل فردٍ في أيامنا حقيقةٌ خاصة به، والصحيح لدى البعض قد يبدو معوجًّا عند البعض الآخر، بل أحيانًا يكفي أن يأتي الإنسانَ شيءٌ من خارج الجماعة التي ينتسب إليها حتى يعتبره مائلًا معوجًّا، ولا يمكننا إيجاد بيئة مناسبة للخلاف القائم حول الأصح والأحق ما دمنا نشهر سلاح الدفاع ضد الأفكار المختلفة، ونتعامل معها بتحيّز وأحكام مسبقة، بل إننا أحيانًا نحاول الدفاع حتى عن الأفكار التي لا نؤمن بها باستخدام سلاح الديماغوجية، وندحض أحيانًا أخرى بعض الأفكار المبنية على أسس سليمة بديماغوجيات أخرى، وأحيانًا لا نصدق حتى ما نقوله.

ولكن إذا ظلت مثل هذه المفاهيم السقيمة تحافظ على وجودها في عصر العولمة الذي يتداخل الناس فيه رغم اختلافهم دينًا أو عرقًا أو ثقافةً، فلن يبقى هناك أثرٌ للأمان والطمأنينة في الأسرة والمجتمع، وفي هذه الحال يكون من المتعذر التوصل إلى نقطة مشتركة في العلاقات على مستوى الإنسانية وعلى الصعيد العالمي.

   الصلح يبدأ من الأسرة

ولقد دعا القرآن الكريم المسلمين إلى التوافق والتصالح واعتبار وجود جزء من الحقيقة في أقوال الآخرين وأفعالهم، فقال: ﴿وَالصُّلْحُ خَيْرٌ﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/128)، وكما هو معلوم نزلت هذه الآية الكريمة في شأنٍ خاص بالعائلة التي هي أصغر جزءٍ في المجتمع، وقد أشار الحق سبحانه وتعالى فيها إلى السبيل الواجب اتباعه لرأب الصدع والشقاق بين الأزواج؛ مؤكّدًا على ضرورة عدم اللجوء إلى الطلاق مباشرة، والرجوع بدلًا من ذلك إلى الاتفاق المتبادل، وبذلك يُكتَب البقاء للأسرة والديمومة لها.

فإذا كان الصلح كما أشارت الآية الكريمة هو السبيل لرأب الصدع والشقاق والزلزلة التي تحطم كيان الأسرة فالأولى أن يكون هو السبيل لمعالجة المشاكل التي تقع على مستوى البلدة والمدينة والدولة بل والعالم، وإذا كان الصلح خيرًا في بنية صغيرة تتكون من ثلاثة أو خمسة أفراد فسيكون خيرًا من باب أولى في دائرة يُرجى أن يتحقق فيها الأمن والأمان للملايين من الأفراد.

ولهذا فإن الوظيفة التي تقع على عاتق المؤمن هي العمل على تحقيق الصلح أيًّا كانت الدائرة التي ينتمي إليها، والسعي وراء الفوائد والخيرات التي يمكن أن تتحقق من خلال هذا الصلح، وفي هذا الصدد ينبغي عدم النظر إلى اختلاف الأديان والثقافات والهويات العرقية على أنها عائق يحول دون الصلح والتوافق، بل يجب الإشارة إلى أنه من الممكن التعايش حتى بين الذين ينتسبون إلى أديان مختلفة أو الذين لا يدينون بأي دين، وهذا هو أسلم طريق للحيلولة دون أي تصدع أو توتر محتمل بين الناس الذين ينتمون إلى مذاهب وأديان وأعراق وأحزاب مختلفة، وهو كذلك أفضل طريق لإرساء الأمن والطمأنينة داخل المجتمع.

وعلى ذلك يجب تطوير الخطط ووضع الإستراتيجيات المعقولة لتحقيق مثل هذا الصلح العام؛ لأن تحقيق ذلك ليس بالسهل اليسير كما يُظنّ، بل مرهونٌ ببذل المساعي الجبارة، وقد تُعانون كثيرًا في سبيل الوصول إلى مثل هذه النتيجة المرجوة، ولكن الحال يقتضي مع ذلك إظهار الرضا وعدم التشكي رغم ما تَجَشَّمْتم من صعوبات ومعاناة، وعلى الشاكلة نفسها لا بد من الاستعداد للتسامح والتراضي عند الضرورة، ونسيان ما وقع في الماضي من نزاعات.. وباختصار: يجب تحمل كل شيء من شأنه تعايش الناس معًا في صلح وسلام؛ بشرط ألا تُهان كرامة الأمة وشرفها.

   التغلب على المشاكل بالناضجين من الناس

ولا يُوفَّق إلى تحقيق روح الوحدة وثقافة الوفاق في المجتمع إلا الذين نضجت أرواحهم وقلوبهم وأحاسيسهم ومشاعرهم وأفكارهم، أما من لم تنضج حياتهم الروحية والقلبية فمن الصعب عليهم أن يُحدِثوا أيَّ نوعٍ من الانبعاث مادّيًّا ومجتمعيًّا، فقد تبدو حتى المشاكل الكبيرة صغيرةً بالنسبة لمن وصلوا إلى التشبع الروحي الكامل والتكامل المعنوي والثقة والاطمئنان، فهؤلاء يسهل عليهم كثيرًا القفز من فوق الخنادق العظيمة وتجاوزها وكأنهم يقفزون فوق حفر صغيرة، أما الذين لم يتخلصوا من أنانيتهم، ولم يتخلوا عن جسمانيتهم، ولم يتغلبوا على أهوائهم ورغباتهم؛ وباختصار لم يرتقوا في مدارج حياة القلب والروح؛ فلا شيء يُرجى منهم بشأن تحقيق السعادة والطمأنينة للبشرية.

وهذا هو السبب المهم وراء النزاعات والتصدعات والامتعاضات الواقعة في أيامنا، فالذين لم يتكاملوا وينضجوا بقدر الكفاية يُبدون امتعاضهم وانزعاجهم أمام أتفه الأشياء؛ تَراهم يستاؤون على الفور -لقلة خبرتهم وعدم نضجهم- إذا لم يُقابَلوا بالمعاملة التي كانوا يرجونها، أو إذا لم يجدوا النظرة التي كانوا يأملونها، وإذا وخزهم أحد بطرف إبرة محاولًا إنعاشهم وتنبيههم وتحذيرهم يبدون رد فعل قوي وكأن حربةً انغرزت في صدورهم.

ولو قوبلوا بآلاف من الجماليات تراهم يبحثون فيها عما يعكر صفوهم ويثير الضجر في قلوبهم، ويحكمون على كل الجماليات الباقية بالعدم، وإذا وردت كلمة أو كلمتان نابيتان بالنسبة لهم في حديث استغرق ساعة كاملة تراهم يحكمون على كل ما سمعوه اعتمادًا على هاتين الكلمتين، ويتخذون موقفًا معاديًا من الحديث وكأنه كله عبارة عن هاتين الكلمتين، وهذا يوضح أن كل ما سمعوه قد تمّ تمريره على مختبرات النفس والأنانية، فتم التوصل إلى نتائج خاطئة، وكانت العاقبة هو الاستغراق في ملاحظات خاطئة.

علمًا بأن الوظيفة التي تقع على عاتق أهل الإيمان الذين وهبوا الإيمانَ والقرآنَ قلوبَهم ولجؤوا إلى ربهم خاضعين منكسرين خمس مرات في اليوم؛ هي عدم الامتعاض والاستياء من هذه المواقف والتصرفات التي تبعث عليهما، وبدلًا من اتّهام الأشخاص الذين يقومون بهذه التصرفات السيئة وإساءة الظن فيهم؛ فعليهم التوجه إلى الله تعالى قائلين: “اللهم إننا ربما تعرضنا لكل هذا بسبب عدم استطاعتنا أن نكون أهلًا للصلاح، فاللهم أصلح أحوالنا وأحوالهم”؛ لأنه من المتعذر على الشخص أن يحل مثل هذه المشاكل المعاشة في العالم اليوم وهو لا يتحلى باللطف والرقة والشهامة والصدر الرحب.

على الإنسان أن يعقد العزم على عدم الامتعاض والاستياء من أحد، فلو شُغلنا بالامتعاض والاستياء لتعطلت الأمور ولم يكتب لها الديمومة والبقاء، دع عنك الاستياء من بعض المعاملات غير اللائقة التي نتعرض لها، فما دمنا نذرنا أنفسنا لخدمة الإنسانية فلا بد أن يكون لدينا استعداد لأن نضع جباهنا تحت أقدام الآخرين، وإذا وجب ذلك فلا بد أن نتهيأ للموت في هذا السبيل، وما أجمل ما قاله الشاعر سيد نيكاري تعبيرًا عن هذا:

أَبِالنَّفْس يُفتَنُ مَن هو بالحِبِّ مُغرَمُ

أبِالحِبّ يُفتَن من هو بالنفس مُتيَّمُ

وأعتقد أن هذه هي الفكرة المناسبة لأن تستقيم الإنسانية على عودها بعد انقصام ظهرها، والأجيال التي تحمل هذه الفكرة هي التي من شأنها أن تعمّر التصدعات والانكسارات على مستوى المجتمع، وأن تكون وسيلة لأن تعيش الإنسانية في أمان واطمئنان، أما من يستاء من هذا ويمتعض من ذاك فيدمر المجتمع ويخربه بهذا الامتعاض والاستياء فلا شيء لديه يعِدُ الإنسانية بأي خير.

كما هو معلوم قام مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم قبل غزوة أحد بوضع مجموعة من الرماة فوق الجبل، وطلب منهم ألا يغادروا أماكنهم مهما كان الوضع، وشدد التنبيه عليهم في ذلك، ولكن مجموعة كبيرة منهم لم تكن قد أدركتْ بعدُ دقة الامتثال للأمر فتركت أماكنها ظنًّا منها أن المهمة قد انتهت مع فرار المشركين، بعدها مباشرة قام المشركون بمناورة جديدة والتفوا حول الجبل، وأحدثوا في جيش المسلمين جرحًا بالغًا، حتى إن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم قد شُجّ رأسه الشريف وكُسرت رباعيته، ولكن مع ذلك كله جمع صلى الله عليه وسلم أصحابه مرة أخرى وكأن شيئًا لم يكن، واستشارهم، ولم يواجههم بأخطائهم أو يعاتبهم أدنى عتاب.. فما أجمله من تصرف! وما أحلاها من نسمة تشي بالاحترام والتقدير!

من يدري كم تحطم هؤلاء وانسحقوا بسبب خطئهم في الاجتهاد! فأراد رسول الله صلى الله عليه وسلم أن يخفف عن قلوبهم المحترقة؛ لما رأى منهم وعيًا بخطئهم وانسحاقًا تحت وطأة ذنبهم، فجمعهم ليستشيرهم في الخطوات الجديدة التي لا بد من اتخاذها لمواجهة الموقف؛ وهذه هي الوسيلة لإثارة البطولة في الأرواح، ورأْبِ الصدع والانكسار الواقع في الميدان.

   صلح الحديبية

وفي هذا السياق يخطر ببال الكثيرين منا صلح الحديبية؛ لأن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم قدَّمَ لإبرام هذا الصلح مع القرشيين تنازلات متتابعة، ورغم أن هذا الصلح كان مُجحفًا في بعض مواده فقد تحمل النبي صلى الله عليه وسلم ذلك في سبيل إبرام الاتفاق وتهيئة الأجواء للصلح والسلام.

كان النبي صلى الله عليه وسلم قد وعد أصحابه عند خروجهم من المدينة بزيارة الكعبة وأداء العمرة، وقطعوا جميعًا مسافة تزيد على أربعمائة كيلومتر بواسطة الخيل والبعير من أجل تنفيذ هذا الوعد، وفي النهاية وصلوا بالقرب من مكة، وأحرموا للعمرة، وساقوا معهم الهدي، فتصدى مشركو مكة للمسلمين في الحديبية، ولم يأذنوا لهم بدخول مكة أو الطواف حول الكعبة، لكن النبي صلى الله عليه وسلم استطاع بمساعيه الحثيثة وفطنته العالية إقناعَ المشركين بعقد صلح الحديبية، لكنهم اشترطوا من أجل إبرام هذا الصلح رجوع المسلمين هذه السنة دون أداء العمرة، فكانت هذه المادة شديدة الوطأة على الصحابة رضوان الله تعالى عليهم الذين كانوا يتحرّقون شوقًا لدخول مكة والطواف حول الكعبة بعد فراق دام ثمانية أعوام، ورغم أن بعضهم ذكَّر النبي صلى الله عليه وسلم بالوعد الذي قطعه لهم، ونبههم النبي صلى الله عليه وسلم بأنه لم يقل لهم “هذه السنة”، فقد أخذوا منه عهدًا على أن يكون ذلك في العام المقبل إن شاء الله، ولكن ليس من الصعب التنبؤ بمدى صعوبة كل هذا وتأثيره على مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم!

أخذ خالد بن الوليد الذي لم تكن عيناه قد انفتحتا بعدُ على الحقيقة آنذاك يجول بفرسه ذات اليمين وذات الشمال، وكأنه يتحدى المسلمين بصنيعه هذا، ويدعوهم إلى مجابهته.. من جانب آخر اعترض سهيلُ بن عمرو -ممثّلُ جانب قريش في صلح الحديبية- على كتابة عبارة “رسول الله”، واشترط كتابة “محمد بن عبد الله” بدلًا منها، وكان أبو جندل بن سهيلٍ هذا قد جاء إلى الحديبية زاحفًا غارقًا في دمه بعد أن استطاع فكَّ أغلاله والهروب من محبسه، وارتمى في أحضان رسول الله صلى الله عليه وسلم، إلا أن أباه سهيلًا طلب ردَّ ولدِه إليه بموجب هذا الصلح، فاضطر النبي صلى الله عليه وسلم إلى قبول طلبه مرغمًا حتى لا يُفسِد صلحه مع المشركين.

لم يكن من اليسير استساغة كل هذه الأمور، وخصوصًا بالنسبة لمفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم صاحب الشرف الرفيع والعزة والكرامة العالية؛ لأن القامات العظيمة تتمتع بحساسية مفرطة لا سبيل إلى تخمينها، يقول ربنا سبحانه وتعالى تعبيرًا عن هذه الحساسية العالية لدى نبيه صلى الله عليه وسلم: ﴿لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/3)، ومع ذلك كلّه فقد استطاع النبي صلى الله عليه وسلم تقبّل كل هذا متوخّيًا الحيطة والحذر الشديدين.

إن النبي صلى الله عليه وسلم هو نبيٌّ عظيم الشأن؛ اصطفت وراءه الملائكة، وتراجع جبريل عنه قدر خطوتين ووقف وراءه مطأطئًا، وتوسّل به آدم عليه السلام إلى ربه أن يغفر له، وتطلب الأمة المحمدية الشفاعة منه كل يوم، ولذلك عندما نتحدّث عنه لا بد من النظر إليه صلى الله عليه وسلم بهذه الجاهزية، وهذه الشخصية الفريدة، وهذه الحال النورانية المشرقة، ثم بعد ذلك انظروا إلى الوقاحة والغطرسة التي أبداها إزاءه صلى الله عليه وسلم حفنةٌ من عباد الأصنام الذين ما زالوا على الشرك آنذاك، وحاولوا أن تفهموا كيف تحمَّلَ النبي صلى الله عليه وسلم كل هذا دون أن تأخذه العزة بنفسه، فلا ريب أنكم حينها ستدركون أنه صلى الله عليه وسلم كان يحاول حل المشاكل غير آبهٍ بهذه التصرفات المستفزّة التي تبعث على الاستياء والامتعاض، وكان يسعى إلى فتح القلوب، وتهيئة جوٍّ جديد للصلح.

فالنظر بشمولية إلى الحوادث يعني إلى حد ما القراءة الحسنة والرؤية السليمة للجماليات التي يَعِدُ بها الصلح والتسامح في المستقبل، إن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم بفعله هذا كان يرشد المسلمين إلى التخلي عن العناد في مسائل معينة، وإلى عدم مخالطة الأنانية أعمالهم، وإلى تجنب التأويلات السطحية المؤقتة، والتحلي ببعد النظر، وتحاشي إغضاب الناس وكسر خاطرهم، والنأي عن إثارة المشاكل المستقبلية باستخدام العنف والشدة، فهذا هو السبيل للحيلولة دون الوقوع في فخاخ المشاكل والغوائل المتداخلة.

   نحن نعدّ الفتح صلح الحديبية

أجل، لقد جرى صلح الحديبية في ظل ظروف قاسية، جُرحت فيها عزةُ المسلمين، لكن القرآن الكريم بشّر بأن هذا الصلح فتحٌ مبين، وهذا ما أثبتته نتائج الصلح فعليًّا، فضلًا عن ذلك كان الصحابة رضوان الله عليهم يقولون فيما بعد: “إنكم تعدون الفتح فتح مكة، ونحن نعد الفتح صلح الحديبية”؛ لأن المسلمين بعد هذا الصلح استطاعوا التجوال بأريحية في شبه الجزيرة العربية، والتعبير عن أنفسهم، وخلال هذه الفترة التي توقفت فيها الضغائن والأحقاد والعداوات تعرّف الكثيرون على الإسلام عن قرب، ودخل دهاة السياسة والعسكرية أمثال خالد بن الوليد وعمرو بن العاص رضي الله عنهما في الإسلام، وكما عبر القرآن الكريم دخل الناس في دين الله أفواجًا.

انطلاقًا من هذا الإجراء يمكن القول: إذا كان مسلمو اليوم يرغبون في تهيئة مثل هذا الجو من الصلح والوفاق داخل الدولة وخارجها فعليهم أن يتكبدوا التضحيات الجسام، أما إذا لم يتحملوا بعض المواقف النابية التي قد لا تناسبهم، وقدموا كرامتهم وغرورهم على الدوام؛ فسيظلون محرومين من الخيرات التي قد يأتي بها الصلح يومًا ما.

فعند النظر إلى الظروف الراهنة تتبدى الإنسانية في أمس الحاجة أكثر من أي وقت مضى إلى مثل هذا الوفاق والاتفاق؛ لأن حلَّ كثيرٍ من المشاكل المتفشّية الآن، وتخلّصَ الدول من التمزق والشتات، وضمان سلامة الطريق مرهونٌ بذلك، ولهذا فثمة حاجة ملحّة إلى الفهم والتطبيق الحسن للمنطق والمحاكمة العقلية اللذين قام عليهما صلح الحديبية.

 فإذا كانت الدولة العليّة العثمانية استطاعت إدارة الكثير من الأمم المختلفة على مدى عصور طويلة، فما نجحت في ذلك إلا بالوفاق والاتفاق، فبدونهما كان من المستحيل إدارة بنية كهذه سنوات طويلة دون مشاكل وعراقيل، والسبب الرئيس في المشاكل التي وقعت في القرون الأخيرة من عهدها يكمن في عدم استطاعتها تفعيل فلسفة الصلح وفكرته بشكل كامل، فلقد ثارت المشاكل عندما حُرِمَ الناس من الحريّة في قضاء حياتهم وفقًا لأنماط فكرهم الخاص، وعندما شرعت الدولة تفرض عليهم بعض القضايا أخذوا يبحثون في الخارج عن الدعم الذي فقدوه، وفي النهاية اندثرت هذه الدولة العلية العملاقة وأصبحت في طيات التاريخ.

 ***

[1] “في الجبرية والمعتزلة حبة من حقيقة، يا طالب الحقيقة! إن الشريعة تنظر إلى الماضي وإلى المصيبة غير نظرتها إلى المستقبل وإلى المعصية، إذ تنظر إلى الماضي وإلى المصائب بنظر القدر الإلهي، فالقول هنا للجبرية.. أما المستقبل والمعاصي فتنظر إليهما بنظر التكليف الإلهي، فالقول هنا للمعتزلة، وهكذا تتصالح الجبرية والمعتزلة، ففي هذه المذاهب الباطلة تندرج حبة من حقيقة، لها محلها الخاص بها، وينشأ الباطل من تعميمها”. (بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، اللوامع، ص 833)

BOLLUK VE DARLIKTA MÜ’MİNCE DURUŞ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Biliyoruz ki hem refah ve bolluk zamanlarının hem de zor ve sıkıntılı dönemlerin kendine mahsus bir kısım imtihanları vardır. Bütün bu imtihanlarda kaybetmeme adına mü’mince tavır ne olmalıdır?

   Cevap: En başta ifade etmek gerekir ki bir mü’minin yüce bir mefkûreye bağlanması ve bütün hayatını bağlı olduğu mefkûre etrafında örgülemesi, maruz kalacağı imtihanlar karşısında onun adına önemli bir kalkan olacaktır. Eğer bir insan, “Hizmet varsa yaşamaya değer, yoksa yaşamanın da bir anlamı yoktur.” düşüncesini vird-i zeban edebiliyor ve dünyada kalmasının anlamını, kendisini adadığı davası adına bir şeyler yapabilme imkânına bağlıyorsa, ne nimetlerin sağanak sağanak başından aşağı yağması onu baştan çıkarabilecek ne de amansız hâdiselerin tazyiki onu isyana sevk edecektir.

Ne var ki böyle bir duygu ve düşünceyi içe sindirme ve tabiata mâl etme çok zordur. İnsanın sürekli içten gelen bir heyecanla bunu duyması, beyninin bütün guddelerinde hep bunu hissetmesi ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık gerektirir. Hakiki bir mü’min bu zoru başarmaya talip olmalıdır. O, hayatını i’lâ-i kelimetullah düşüncesine bağlamalı, bundan yoksun bir hayatı boş ve anlamsız görmeli, bu düşünceden koptuğu takdirde cansız bir cenazeye dönüşeceğinden korkmalıdır.

Evet, Allah rızasının, O’nun adını muhtaç sinelere duyurma cehdinin ötesindeki her şey tâlidir; olsa da olur, olmasa da. Rahat olsa da olur, olmasa da; hane olsa da olur, olmasa da; makam olsa da olur, olmasa da; servet olsa da olur, olmasa da. Fakat i’lâ-i kelimetullah için bunu diyemeyiz. Zira biz, onu oldurmak için burada olmuşuz. Yaratılışımızın asıl gayesi, sinelerde bu duyguyu canlandırabilmek, yaşatabilmektir. Bu açıdan bir mü’minin kilitlenmesi gereken asıl ve öncelikli hedefi bu olmalıdır.

Esasen bu meseleleri derinlemesine duymaya namzet olanlar çoktur. Allah, çoklarını bu donanımda yaratmıştır. Fakat önemli olan, istidat ve kabiliyetlerin inkişaf ettirilmesidir. Donanımın buna müsait olması yetmez; iradenin hakkının verilerek içteki istidatların ateşlenebilmesi, harekete geçirilebilmesi gerekir. Bir kıvılcımla, bir kibritle içini aydınlattıktan sonra da soluk soluğa bütün yeryüzünü dolaşıp, tutuşmaya namzet ne kadar mum varsa tamamını ateşleme azminde olmak gerekir. Allah yolunda yapılan, insanlığa hizmet adına ortaya konulan her işe bir mum tutuşturma şeklinde bakılabilir. Hz. Mevlâna’nın ifadesiyle bir mum, başka mumları tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.

   Başarılar Karşısında Mü’mince Mülâhazalar

İnsanın sa’y ve gayretine terettüp eden her türlü güzel netice, Zât-ı Ulûhiyet’in birer ihsan, ikram ve teveccühü olması itibarıyla çok kıymetlidir, çok büyüktür. Fakat insan, kendi nazarında bunları yetersiz görmeli ve “Allah’ın bana ihsan etmiş olduğu imkânlarla çok daha büyük işler başarılabilirdi.” diyerek daha fazlasına talip olmalıdır. Küre-i arzın yarısına söz dinletmiş biri olsa bile, “İrademin hakkını veremedim. Allah’ın ihsan ettiği imkânlarla duygu ve düşüncemi bütün dünyaya ulaştırabilirdim.” mülâhazalarını taşımalıdır. Aynı zamanda o, elde ettiği bütün başarıları Cenâb-ı Hak’tan bilmeli ve sürekli, “Bunları bana lütfeden Hazreti Allah’tır.” demelidir. Kendisini, haccetmek üzere Kâbe yollarına düşen karınca gibi görmeli, Allah’ın lütfu olmayınca çıktığı yolculuğu tamamlayamayacağının şuurunda olmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, aza şükretmeyenin çoğa da şükretmeyeceğini ifade buyurur. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 30/390) Bu açıdan Allah’tan gelen en küçük şeye bile şükretmek gerekir. Aksi takdirde O’na karşı saygısızlık yapılmış olur. Zira her şey Allah’ın eliyle meydana gelmektedir. Elde ettiğimiz şey, çok küçük olsa bile onu yaratan Allah’tır. Allah’tan gelmesi itibarıyla da küçük görünen şeyler bile gerçekte çok büyüktür. Fakat elde edilen başarıları bize bakan yönüyle küçültebildiğimiz kadar küçültmeliyiz. Dünyada bin tane üniversite açmış olsak, bunu az görmeli niye on bine ulaşamadık, demeliyiz.

Esasında bir mü’minin, yaptığı işleri, kendine ait yanıyla ayaklar altına alınıp ezilecek şekilde görmesi, yüzüne gözüne bulaştırdığını düşünmesi; fakat Zât-ı Ulûhiyet’in teveccühünün bir semeresi olması itibarıyla da çok küçük muvaffakiyetleri bile tebcil etmesi, haddizatında bir çelişkidir; düşünce istikametini koruyabilme ve hâdiseleri doğru değerlendirebilme adına onu dengede tutan güzel bir çelişki. Yoksa insanın elde ettiği başarıları kendisinden bilmesi, muvaffak olduğu güzel işleri kendine bakan yanıyla büyük görmesi, onun gurur ve kibir dünyasını besleyip büyütecektir.

Nimetler içinde yüzen, sürekli muvaffakiyetler sergileyen bir kişi, bunları kendinden biliyorsa hiç farkına varmadan Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu yönüyle de, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Nâziât sûresi, 79/24) diyen Firavun’dan bir farkının olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla ortaya konulan güzel işlerle Cennetlerin elde edilmesi de Cehennem’e müstahak hâle gelinmesi de mümkündür. Mesela çaba ve gayretleriyle ülkeyi baştanbaşa Cennet hâline getiren bir insan, “Bunu kendi dehamla başardım.” dediği anda hiç farkına varmadan şirk bataklığına saplanmış demektir. Oysaki bu güzellikleri kendine mâl etmek yerine öncelikle asıl sahibine (celle celâluhû) verebilse, ardından da, neticenin hâsıl olması için emek sarf edenlerin gayretlerini, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına şart-ı âdi planında bir davetiye manasına hatırlayabilse, Firdevslere otağını kurabilir.

İnsan bazen Karun gibi doğrudan, إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي “Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.” (Kasas sûresi, 28/78) sözleriyle ilâhî lütufları kendine mâl edebileceği gibi, bazen de hâl ve tavırlarıyla, işaret ve mimikleriyle bunu ortaya koyabilir. Neticede bunların hepsi şirk kokan ifade ve tavırlardır. Şirkten şükre geçmenin yolu ise büyük küçük her şeyi Cenâb-ı Hak’tan bilme ve O’na ait olması itibarıyla takdir etmedir. Nefse bakan yönü itibarıyla İstanbul’un fethi bile küçüktür; Allah’a bakan yönü itibarıyla ise yerde çırpınan bir karıncayı kaldırıp yuvasına koyma dahi çok büyüktür. Allah’ın hukukuna karşı çok duyarlı olmak lazım.

Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir evde neş’et eden ve Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) on seneye yakın hayat arkadaşlığı yapan Âişe-i Sıddîka, Allah Resûlü’ne, “Yâ Resûlallâh, Acaba eşinizi ahirette hatırlar mısınız?” diye soruyor. Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olan anamız, ne ameline ne de Efendimiz’e olan yakınlığına güveniyor. Efendimiz’in şefaatiyle kurtulabileceğini ümit ediyor. Efendimiz de onun bu sorusu karşısında, “Yâ Âişe, üç yerde hatırlayamam: Hesabın görüldüğü yerde, mizanda ve sıratı geçerken.” buyuruyor.

Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in ve diğer pek çok sahabinin duygu ve düşünceleri de bundan farklı değildir. Nitekim ömrünü i’lâ-i kelimetullah yolunda geçirmiş olan Hz. Ömer’i, başını yere koymuş, “Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme Allah’ım!” derken görürüz. Yaptığı amelleri kendisine bakan yönüyle küçük, Allah’a ait tarafıyla ise büyük görme meselesi, bu zatlarda tam anlamıyla temessül etmiştir. Acaba içimizde, kıtlıkları, kuraklıkları, zelzeleleri, toplumun değişik kesimlerinin birbirine düşmesini, zalim ve münafıkların başımıza musallat olmasını kendinden bilen, yüzünü yere koyup yalvaran, iki büklüm olup kıvranan ve “Allah’ım, benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diyen kaç kişi vardır?

   Kadere Rıza

Nimetlerle serfiraz olma ve rahata kavuşma insanı küstahlaştırabileceği gibi bela ve musibetlere maruz kalma da onu isyana sevk edebilir. Hâlbuki mü’mine düşen, bütün bunların birer imtihan olduğunu unutmama ve hayatını sabır, şükür ve rıza dairesinde geçirmedir. Nitekim Hz. Sadık u Masduk’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ، وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ “Allah’ın takdir buyurduğu şeylere razı olması insanoğlu için bahtiyarlık sebebi olduğu gibi, O’nun takdir buyurduğu şeyleri hoşnutsuzlukla karşılaması da onun adına bedbahtlık sebebidir.” (Tirmizî, kader 15)

Bu sebepledir ki Allah’a gönülden inanan bir insanın, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّاوَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًاRab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hz. Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razıyız.” (Buhârî, ilim 29; Müslim, sıyâm 197) duygu düşüncesini hep hatırında tutması ve bu mübarek sözü vird-i zeban etmesi çok önemlidir. Mü’min, bu sözleriyle, insanı var eden, yetiştiren, terbiye eden, onun hakkında değişik takdirlerde bulunan Allah’ın rubûbiyetinden; bir din, diyanet ve sistem olarak vaz edilen İslâm’dan, onun bize yüklediği bütün mükellefiyetleri gönül rızasıyla yerine getirmekten ve Hazreti Muhammed Mustafa’nın da peygamber olmasından razı olduğunu ifade etmiş olur.

 “Ne yaptım ki bu sıkıntılar başıma geldi! Neden bütün belâlar gelip beni buluyor?” şeklindeki sözler, mü’mince sözler değildir, mü’mine yakışmaz.

İnsanın, yaşanan olumsuz hâdiseleri Cenâb-ı Hakk’ın takdiri olarak görmesi ve bu takdirin de kendi hata ve günahlarına bağlı olabileceğini düşünmesi, onu, rızaya muhalif duygu ve düşüncelerden, -haşa- Rabbiyle iç cedelleşmelere girmekten kurtaracaktır. Kur’ânî mantık da bunu gerektirir. Zira pek çok âyet-i kerimede, maruz kalınan sıkıntıların sebebi olarak insanların işlediği hata ve günahlar gösterilmiştir. Bu açıdan bir mü’minin ağzından çıkacak sözler şunlar olmalıdır: Demek ki bir kısım günahlarımız varmış ki Allah bize bazı güveleri musallat etti. Onlar bizim asıl günahlarımızı bilemediklerinden ötürü sevaplarımıza iliştiler. Hz. Pir’in dediği gibi, bizim hiç yapmadığımız, yapamayacağımız, hatta düşünemeyeceğimiz şeylerden dolayı bize hücum ettiler.

Eğer yaşanan sıkıntılara bu şekilde yaklaşılırsa içte kabaran hafakanların üzerine rıza iksiri dökülerek eritilebilir. Bu iksir sayesinde, kafa karıştıran, beyin guddelerinde dolaşıp duran, kortekse girip oradaki dosyaları kirleten bütün olumsuz düşüncelerin üstesinden gelmek mümkün olur.

Allah’ın rızasını kazanmaktan başka maksatları olmayan samimi ve fedakâr gönüllere reva görülen kötülükler, düşmanca muameleler, zulüm ve gadirler karşısında zaman zaman bazı olumsuz mülâhazalar akla gelebilir. Hatta bunlar insanın uykusunu alıp götürecek, ona cinnet geçirtecek ölçüde ağır da olabilir. Nereden biliyorum bunları? Çünkü çok defa kendim yaşıyorum. İşte bu tür durumlarda, müstakim bir kısım düşüncelerle zihindeki bu tür olumsuzlukları izale etmeyi bilmelidir.

Ayrıca biz, dar ufkumuz ve kısır düşüncelerimizle, çoğu zaman meydana gelen hâdiselerin ne tür güzellikler doğuracağını da bilemiyoruz. Zaman zaman söylemişimdir. Eğer hayat serencamım benim düşünce ve plânlarıma bağlı cereyan etseydi, Korucuk köyünde Ramiz Efendi’nin oğlu olarak kalırdım. Fakat bugünden geriye dönüp sergüzeşt-i hayatıma baktığımda Cenâb-ı Hakk’ın tevcih ve lütuflarını daha net görebiliyorum.

İnsan, hususiyle can sıkıcı ve boğucu hâdiselerin çarkları arasında preslenirken olup bitenleri doğru okuyamayabilir, tekvinî emirleri yorumlamada bir kısım yanlışlıklara girebilir. Fakat daha sonra her şey daha berrak ve şeffaf olarak ortaya çıkmaya başlayınca hiç farkında olmasak da Allah’ın hayatımıza yön verdiği ve bizi ilâhî lütuflar ile serfiraz kıldığı anlaşılır. Bu sebeple insan, daha sonra Allah karşısında mahcubiyet yaşamak ve ızdırapla iki büklüm olmak istemiyorsa, yaşadığı hâdiseler hakkında hüküm vermede acele etmemeli ve asla rızadan ayrılmamalıdır.

Allah, bazen vereceği nimetleri zor ve çileli bir yolun sonunda verir. Bazen sizi öyle bir güzergâha iter ki orada inişler, çıkışlar, virajlar vardır. Bazen yokuşları çıkmanız bazen de kandan irinden deryaları geçmeniz icap eder. Bu tür zorluklarla mücadele ettiğiniz esnada bütün bunlara maruz kalmanızın ardındaki sırları anlayamayabilirsiniz. Cereyan eden hâdiselerin nereye varacağını bilemeyebilirsiniz. Fakat tepeye çıktıktan sonra dönüp geriye baktığınızda, daha önceki telâkki ve mülâhazalarınızın yanlış olduğunun farkına varır, “Ne kadar da isabetli bir yolda yürümüşüz.” dersiniz. Cenâb-ı Hakk’ın sevkinin ne kadar yerinde olduğunu görürsünüz. Bu açıdan, şimdiden neticenin hayır olacağı mülâhazasıyla, yürüdüğümüz güzergâhta takıldığımız şeyleri aşmaya çalışmalı ve Rabbimiz’in bize olan lütuflarını düşünerek şükretmeliyiz. (Devam edecek.)

Bamteli: GENÇLER İLE HASBİHÂL (2)

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Fethullah Gülen Hocaefendi, -çoğunluğu kız öğrencilerden/gençlerden oluşan ziyaretçilere yaptığı- bu haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir.”

Efendimiz’in her sözü, lâl ü gûherdir; onun için demişler ki: كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin sözleri, sözlerin sultanıdır.” Her sözü O’nun, sultandır; bu da öyle: “Sizin gençlerinizin en hayırlıları, yaşlılara benzeyenlerdir.” Ölüm emareleri etrafında tüllenmeye başlamış gibi yaşayan, dünyaya baktıkça hep karşısında, gözünün önünde, âhiret tüllenen gençler… Hayatlarını ona göre dizayn eden gençler… “Nasıl olsa bir gün öleceğiz!” diyen gençler… İşte öyle gençler.

Öyle de oluyor; öbür türlü -ikinci şıkta ifade edildiği gibi- de oluyor. Bu gençler, belki sizin ihtiyarlarınızdan da, ihtiyarlarınızın ihtiyarlarından da daha hayırlıdır. “İhtiyarların en şerlisi de, hevâ-i nefsine uymuş, pek çok günah etmiş kimselerdir.” Leyla Hanım’ın Naat’ındaki ifadelerle, “Huzura k(h)angi yüzle varayım yâ Rasûlallah!” diyecek hale gelmiş insanlar… “Hevâ-i nefsime uydum, pek çok günah ettim / Huzura k(h)angi yüzle varayım yâ Rasûlallah!” der Leyla Hanım. Ağzın şeker şerbet yesin, annem benim!..

Genç, bir yönüyle, böyle âhiret için yaşayan… Mus’ab İbn Umeyr’in temsil ettiği fütüvvet… “Hep Mus’ab’ına hayranım!” dedim bir Naat’ta. Hazreti Mus’ab aklıma gelince gözlerim dolar. İbn Cahş, aklıma gelince -halazâde- gözlerim dolar… Onlar, dünyada yaşamışlar ama hep gözlerinde âhiret tüllenmiş. Daha genç yaşında iken, dünya nedir bilmemiş, mâsivâ üzerine katiyen eğilmemiş… “Dünyasına, dünyasına / Aldanma dünyasına / “Dünya benim!” diyenin / Gittiydik dün yasına.” Öyle bakmışlar dünyaya. Mus’ab, öyle centilmen, öyle dahi bir insan ki!.. İnsanlığın İftihar Tablosu, Medine’ye mürşîd göndermeyi düşünürken -daha genç yaşında, 20 yaşında- onu gönderiyor. Demek ki o kıvamda; öyle bir adanmışlık ruhu var. Başka bir sevda, gözlerinin içine girmemiş; hiçbir şey, başını döndürmemiş.

Hazreti Mus’ab, annesini de idare ediyor. Annesi putlara tapıyor; her gün değişik tehditler filan: “Annenim ben! Sana sütümü/emeğimi haram ederim!” falan diyor. “Anne, ben sana hiç kusur etmem, haksızlık yapmam! Günah işlemem sana karşı. Ama beni yolumdan döndüremezsin! Ben, rehberimi buldum, adım adım O’nu takip ediyorum!” cevabını veriyor. Evet, bu çok önemli bir şeydir o yaşta. Hani biz olsak, ben olsam, akılsız, ya onu kırarım veya beri tarafta kusur ederim. Ne anneyi kırıyor, ne İnsanlığın İftihar Tablosu ile münasebetlerinde bir kusura giriyor. Bu kıvamdaki bir insan…

İnsanlığın İftihar Tablosu, insan keşşafıdır; insanlara bakınca, tavırları, davranışları, sözleri, sazları, vurgulamaları ile onları hemen keşfeder, “Ne işe yarar bu?!” diye. Medine’ye birini gönderirken, Mus’ab İbn Umeyr’i gönderiyor. Bir sene sonra da yetmiş insan ile İkinci Akabe Biatları’na geliyorlar. Ağza kolay; puta tapan insanlar bunlar. Orada başında hep kılıçlar kavis çiziyor; “Otur kardeşim!” diyor, “Bir dinle. Beğenmez isen yine ne yapacaksan yap; benim boynum hazır burada, karşı koyacak halim yok!” Yetmiş kadın, erkek, genç insanı, insan hissiyatını kontrol altına alarak, Allah Rasûlü’nün emrine getiriyor. Öbür sene biraz daha artıyor, öbür sene… Ve bir gün orası “Dâru’l-Hicret” oluyor. “Gençlerin en hayırlısı, ihtiyarlara benzeyen…”

   “Hayırlı ihtiyar, Allah yolunu ihtiyar edendir. O, Rasûlullah’ı, yârânlarını ve bütün ihtişamıyla âhiret bahçelerini seçen gönlü genç Hak eridir.”

“Yaşlıların en fenası ise gençler gibi yaşayandır.” Hafizanallah… Girmiş altmış yaşına, yetmiş yaşına, seksen yaşına, hâlâ hevâ-i nefsinden sıyrılamıyor bir türlü; onun güdümünde hareket ediyor. Aklına ne eserse onu yapmaya çalışıyor; sövüyor, sayıyor, gıybet ediyor, iftirada bulunuyor; kendi gibi düşünmeyen insanlar, başkalarını cennetlere götürseler bile “Harap olsun o Cennet!” diyor, “Yıkılsın, yerle bir olsun o Cennet!” diyor. Hafizanallah; böyleleri var.

Hiç gördünüz mü siz sahabe-i kiramın yaptığı hizmetleri yapmaya çalışan bu Hizmet erlerine yapılan eziyetler karşısında bir ses çıkaranı?!. İşkenceler, öldürülen çoluk-çocuk, hapishanelerde annesinden dünyaya yeni gelmiş çocuklar, gençler, delikanlılar… Türkiye’nin kıvamında, en entelektüel insanları ya sürgün edilmiş ya hapse atılmış. Merhum Akif’in dediği gibi -Evet, Akif’in Abdülhamid’e karşı söylediği şeylerdir bunlar- bunca mezâlim… Mezâlimi irtikâp eden insanlar yapıyorlar onu; gözlerini kırpmadan yapıyorlar.

Fakat beri taraftan “Müslümanım!” diye onların arkasından sürüklenenlerden bir tanesi de çıkıp demiyor: “Yahu biraz fazla olmadı mı bu?!. Bu insanlar ne yaptılar, nedir günahları bunların? İşte okuyorlar bunlar, ilim elde ediyorlar; kardeş gibi sarmaş-dolaş oluyorlar; dünya kardeşliğini tesise çalışıyorlar; dünyanın dört bir yanında örnek oluşumlar sergilediler. Ne yapıyorlar ki, bunlara siz böyle yapıyorsunuz; ‘terör örgütü!’ diyorsunuz.” Bir tanesi kalkıp bu mevzuda o yanlış anlayışa, sapık anlayışa “Yahu yeter; fazla oldu biraz!” demedi.

Toplum, nasıl çürümüş, onu ona göre değerlendirin. Çürümüş, tefessüh etmiş toplum tamamen. O tefessühâtı da yeniden formuna koymak, yani deformasyonu gidermek, yeniden formalize etmek size düşüyor, Allah’ın izni-inayetiyle. İki üç asırlık bütün ihmalleri kaza etmek size düşüyor Allah’ın izniyle.

Böyle yaşadığınız takdirde -çünkü hepiniz kıvamınızdasınız, elhamdülillah- o zaman ihtiyarlardan bin defa daha hayırlısınız. Efendimiz’in “hakiki kardeşim” dediği de işte sizlersiniz belki.

Ama bu arada bazı yaşlılar da başını almış gidiyor; nereye gideceği belli değil, pusulasız bir gemi gibi nerede aborde olacağı belli değil. Giden yaşlılar var altmış yaşında, yetmiş yaşında, seksen yaşında. Yaşlarının ne ifade ettiğinin de farkında değiller.

Avamca bir deyiş; bizim Erzurumlular kullanırlardı, benim de çocukluğumdan aklımda kalmış. Yaşları belli kademelerde ele alıp değerlendirme:

Yaş on -anne-baba nezdinde- bülbül dalına kon. -Sevimli, kucaktan kucağa, hep sevgiyle tebessümler ile karşılanır.-

Yaş yirmi, yumruk değirmi (yuvarlak).

Yaş otuz, yumruk topuz. (Biraz daha -günümüzün insanları gibi- cânî.)

Yaş kırk, sakalı bırak, bıyıkları kırk.

Yaş elli, her şey belli.

Yaş altmış, gelmiş-gitmiş.

Yaş yetmiş, işin bitmiş.

Yaş seksen, kafa biraz noksan.

Yaş doksan, ha varsan ha yoksan.

Bundan ders almayan bir insan, “Ha varsan, ha yoksan!” Bundan ders almayan insanın insanlığında şüphe vardır.

   “İmanı en kâmil mü’minler ahlâken de en güzel olanlardır.”

Esasen dinin önemli bir yanı, “ahlak”tır. Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ diyor. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celilini seslendirme mülahazası ile Kalem Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, en yüksek ahlak üzerinesin!” deniyor.

O, karşı tarafın mütemerritlerine, mütemerrid Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, İbn Ebî Muayt gibi kimselere, bir şey anlatmak mümkün değil. Bunlar, kafalarını -siyasiler gibi- tamamen kendi hayat felsefelerine kaptırmış; ne derseniz deyiniz size bir yumruk sallarlar. Fakat o Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi kimseler, Aşere-i Mübeşşere gibi kimseler, hemen yurdunu-yuvasını terk edip Habeşistan’a giden kimseler, sonra Medine-i Münevvere’ye giden kimseler…

Kadınlar da öyleydi; mesela Ümm-i Seleme validemiz dâhiydi, o bir dâhi idi. Ümm-i Meymune validelerimiz gibi kadınlar, “Hicret!” denince hiç gözlerini kırpmadan hemen kalktı, dağarcığının içine üç-beş eşya koydu, Medine’nin yolunu tuttular. Ümm-i Seleme validemiz, aynı zamanda Habeşistan’a da hicret edenlerdendir. Belli bir süre sonra dönüp geliyor Medine-i Münevvere’ye. Ve bunların sayıları çoktur. Sadece Ezvâc-ı Tâhirât arasında yerlerini alan değişik kabileden annelerimiz… Hepsi farklı farklı kabilelerdendir; çünkü onlar, Efendimiz ile kendi kabileleri arasında bir koordinasyon tesis ederler. Eve ait, kadınlığa ait meseleleri o aileler içinde, yakın akrabaları içinde onlara götürür-getirirler. Rahat girip çıkacakları evleri vardır orada. Onların yaptıkları da Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin yaptığından geri değildir. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.)

Fakat Siyer Felsefesi yazılamamış; yazılsa da onlar için -önemleri ölçüsünde- o meseleye yer verilememiş. Ben bu mevzuda teessürümü yaşarım. Haşa, Sahabe-i kirama, Tâbiîn-i ızâma karşı değil. “Siyer felsefesi yazıldığı zaman, Megazî yazıldığı zaman, Tabakât ortaya konduğu zaman, niye konumları itibarıyla onlara yer verilmemiş?” filan diye. Bunu söylerken, “Acaba hiç yer verilmedi mi?” denebilir. Hayır, yer verilmiştir belki fakat değerleri ölçüsünde değildir. Türkçemizdeki başka bir ifadeyle, değerleri ile “mebsûten mütenasip” (doğru orantılı) değildir.

Şimdi biz de çok defa şunu tekrar ediyoruz: Bir yerde öyle ideal bir toplum, küçük çapta bile olsa… Mesela şu kadar bir şey olsa… Evet, üç yüz insan… Var mı üç yüz insan? -İki yüz elli kadar, üç yüze yakın.- Evet, üç yüz insan; bu kadar insan bir araya gelmişler, böyle kaynaşmışlar, sarmaş-dolaş olmuşlar, muânaka yapıyorlar, boyun boyuna sarılıyorlar. Bunu deyince/görünce, “Yahu bunları böyle bu ölçüde bir araya getiren nedir? Siyaset yok, siyasî kazanım yok, burada dünyaya bakan bir yön yok; onlar neye dilbeste olmuşlar, ne için koşturuyor bu insanlar?” derler. En azından bir merak uyandırır o. Yani, bir yerde ideal bir toplum oluşturulduğu zaman, zannediyorum, o her şeyiyle okunmaya başlanacaktır, Allah’ın izni-inayetiyle.

Antrparantez; siz böyle bir şeye namzetsiniz. Bizim arkadaşlarımız/hemşirelerimiz böyle bir şeye namzettirler. O ütopyayı oluşturmak… Farabî’nin “el-Medinetü’l-Fâzıla”sı gibi bir şey oluşturduğunuz zaman, çok ciddi bir alaka, dünyada bir imrenme oluşacaktır, Allah’ın izni-inayetiyle. Değerlerini alacaklar onun, “Ahlak-ı Hasene”sini alacaklar onun.

Hadis-i şerifte yine ifade buyuruluyor: “Bir insanın amelleri içinde güzel ahlaktan daha yüksek bir şey yoktur.” deniyor Mizanda ağır basacak, ötede terazinin kefelerini kıracak bir amel var ise, o da güzel ahlaktır.

Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurmuş: تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlakı ile ahlaklanınız.” Yani, herkesi iyilikle kucaklayın; biri size “bir arpa boyu” iyilikte bulunmuş ise, siz onu “bir adım”a çevirmeyi ihmal etmeyin. “Bir adım” ile mukabelede bulunulmuş ise şayet, “adım”a, “adımlar” ile mukabelede bulunmayı ihmal etmeyin. Şayet normal bir “gezme” şeklinde size doğru gelinmiş ise, siz “koşarak” ona doğru gitme mukabelesinde bulunmayı ihmal etmeyin!.. Bunun gibi… İlahî ahlak, bu; Kudsî hadis ifade ediyor: “Kulum Bana bir karış gelirse, Ben bir adım gelirim. Bir adım gelirse, gezerek gelirim…”

Hâşâ, Allah gezmeden, adım atmadan, yürümeden, yer değiştirmeden münezzehtir.

“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda,

Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde. “Hudâ Rabb’im, nebîm hakkâ Muhammed’dir Rasûlullah.” diye başlıyor, sallallâhu aleyhi ve sellem.

Bunun gibi, hiç aksatmadan onu yaşıyorsa bir insan, nabzı tutulduğunda hep kalbinin atışları aynı ise, kalbi ritmik atıyorsa, inandırıcı olur. Dün başka, bugün başka, yarın başka yaşayan kimseler hiç inandırıcı olamazlar, Allah göstermesin!.. Hani bir de çirkin misalini arz edeyim onun: Bir kilise haziresinde veya havra haziresinde, manastır haziresinde Türkiye’deki genel manzarayı uzaktan seyretseniz, “Müslümanlık!” deseler buna, zannediyorum herkesin dilinin ucuna kadar gelen mülahazalar şunlardır: “Aman, Allah göstermesin!” Bir Suriye’yi görseler, Müslümanlık adına “Aman, Allah göstermesin!” derler. Bugün İslam dünyasında imrendiricilik kalmamıştır.

Bunu -inşaallah- o Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân’ın yolunda sizler, Efendimiz’in mesajları olarak gerçekleştireceksiniz, Allah’ın izni-inayetiyle. Ben bu mevzudaki inanç ve kanaatimi hiç kaybetmedim. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir çeşit tecelli dalga boyunda zuhurlarısınız.

   Hayatın her döneminde ve her şartta ahiret azığı hazırlamak için gayret göstermeli; ölüm gelip çatıncaya kadar ilim, imanda derinleşme, sâlih amel ve hizmete devam etmeli!..

Beğendiğim bir insan vardı: Hüsrev Hoca. Hiç görmedim ben. Arnavut idi, çok vukufluydu. Bir dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yapan Yaşar Tunagür hocanın da hocası, İstanbul’da hocası. Öyle çok vukuflu; talebelerine ders takrir ediyor. -Bir-iki küçük hususu arz edeyim; sıkılmadınız ise.- Yaşar hoca der ki: -Makamı Cennet olsun; o da Cennet’te inşallah, o da Cennet’te. Her şeye rağmen bize “inşaallah” demek düşer.- Bir gün talebe arkadaşlar ile -Mahmud Bayram hoca da o talebelerden birisi; hizmetimizi çok severdi, bayılırdı.- beraber derse giriyoruz. Baktık ki kapının önünde tabut var, teneşir var, kazanlarda su da kaynıyor. İçeriye girdik, oturduk. Hiçbir şey yokmuş gibi, hoca bize dersi takrir etti.

Antrparantez: Hüsrev Hoca “Tavzîh” okutuyor, Teftâzânî’nin. Felsefi düşünceyi Müslümanlaştıran adamlardan birisidir Teftâzânî. Seyyid Şerif Cürcânî ile muasırdır. (Ankara Savaşı’nda) Çubuk’a gelinceye kadar da Timurlenk’in ordusunda, onlar, serkârlık yapmışlardır. Öyle birisi Teftâzânî. Hüsrev Hoca onun “Tavzîh”ini okutuyor.

Son günlerinde, yatakta idi, en son durumlarında yatakta uzanmış, tefsiri elinde zor tutuyordu; bazen de kayıyordu kitap. Bir gün düştü elinden. Hıçkıra hıçkıra ağladı: “Allah’ım, bu kadarını bile yapamıyorum, artık kitabı elimde tutamıyorum, beni bağışla!” O hâle gelinceye kadar yapması gerekli olan şeyi yapmış. O hâle gelinceye kadar… Yatakta… Ya-tak-ta…

İşte o Hüsrev Hoca’ya o gün soruyorlar; “Hocam bu nedir, bu kaynayan su, kazan, filan?” Hani ben onu bütünüyle insanî hislerden tecrîd edilmiş olarak görürüm. Fakat “Hocam bu nedir?” denince, o “Yok bir şey” diyor; “Bizim, üniversitede okuyan bir kızımız vardı; vefat etmiş de onun için; burada yıkayalım, gömelim diye!..” Yapacağı şeyi yaparken, ne eşinin ölmesi, ne kızının ölmesi, ne şu, ne bu… Ben bu yüksek insanın kalbsiz olacağına ihtimal vermiyorum. Fakat nerede o kalbi kullanacaksın, nerede insanî değerlere sahip çıkacaksın, İ’lâ-i Kelimetullah için çırpınıp duracaksın; bunları birbirine karıştırmamak lazım.

Evet, işte Hazreti Pîr-i Mugân’ın durumu da o; dünyayı elinin tersiyle itmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu bir gün Hazreti Ebu Bekir de yanında olduğu zaman, birden bire, karşısında hiçbir şey olmadığı halde eliyle böyle (bir şeyi iter gibi) yapmış. O, adeta kendinden geçtiği ve bir daha kendine döndüğü o durumda, “Sorduk” diyor, “Yâ Rasûlallah, ne yaptın?!” Buyuruyor ki: “Dünya temessül etti Bana. ‘Sana kendimi kabul ettireceğim!’ dedi, Ben, ‘Bana kendini kabul ettiremezsin! Git!’ dedim. Döndü bana ‘Sana kabul ettiremeyeceğim ama Senden sonrakilere kabul ettireceğim!’ dedi.” Hazreti Ebu Bekir’e bir gün öyle buzlu-muzlu bir bardak su verilince, onu büyük bir nimet olarak görüyor, dudaklarına götürüyor; içmeden geri getiriyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve bu vakayı hatırlatıyor. Bir bardak su bile…

   Hazreti Musa’nın, fütüvvet ile alâkalı sorusuna Cenâb-ı Hakk’ın şöyle cevap verdiği nakledilir: “Fütüvvet, nefsini Benden tertemiz aldığın gibi, yine Bana tertemiz iade etmendir.”

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih bir hadis-i şeriflerinde, كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ “Her çocuk, İslam fıtratı üzerine dünyaya gelir.” Mâsumdur mutlaka. Yemin etseniz ki, “Vallahi, Billahi, Tallahi, bu, Cennet’e girer!” yemininizde hânis olmazsınız, günah işlemiş olmazsınız, hilâf-ı vâki bir beyanda bulunmuş olmazsınız. İnsan öyle tertemiz bir fıtrat ile gelir dünyaya. Onun için eskiler, rüşde ermemiş çocukları yağmur duasında, Husûf-Küsûf namazlarında yanlarına alır, onlara da “Âmin!” dedirtirlermiş. Böyle, mâsum. Biraz evvel içeriye girerken, bir-iki tane küçük vardı; ben onlara aynı şeyi söyledim; “Siz günahsızsınız, bana da dua edin!” dedim. Birisi eski talebelerimden birinin oğlu idi. Neyse söylemeyeyim, utanır; onu bilirim, ağlar o hemen; bilirim onu çünkü elli senedir tanıyorum. Şimdi o mâsum çocukları, böyle, dua ettirirlermiş. Çok ciddî gâye-i hayallerimiz var bizim, mefkûrelerimiz var, ideallerimiz var. Bunları Cenâb-ı Hakk’ın tahakkuk ettirmesi için onların dualarına sığınırız, vesayetine gireriz onların; “Onlar da bize dua etsinler!” deriz. Bu, hep öteden beri büyüklerin yapageldikleri şeylerdendir. Ve öyle de olmuştur Allah’ın izni-inayeti ile.

Evet, “Fütüvvet, nefsini Benden tertemiz aldığın gibi yine Bana tertemiz iade etmendir.” deniyor. Öyledir. Allah (celle celâluhu) temiz bir fıtrat ile bizi dünyaya gönderiyor: لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak, Biz insanı en mükemmel donanım ve surette yarattık.” (Tîn, 95/4) ayetinde de onu görebilirsiniz. Ama ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/5) Sonra, iradesini kötüye kullanması ile, meyelân veya meyelândaki tasarrufu ile onu esfel-i sâfilîne ittik. Ama orada kalmıyor. إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ “Ancak iman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnadır. Onlara ise hiç eksilmeyen bir mükâfat vardır.” (Tîn, 95/6) İman eder, amel-i sâlih yaparsa, o ufku ihraz eder.

Şimdi bunu tamamlama esasen şununla olur; bunun ikinci mısraı -o tabiri kullanmak caiz ise- ikinci mısraı şudur: Onu da hadis olarak aktarılan bir beyanla ifade etmek lazım: تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşamışsanız, öyle ölürsünüz; nasıl öldüyseniz, öyle dirilirsiniz.” Bir yönüyle, işte o iman ve amel-i sâlih ile meseleyi taçlandırdığınız zaman, namaz ile meseleyi taçlandırdığınız zaman, o başlangıçtaki temizliği yeniden kazanmış olursunuz.

İmam Rabbanî hazretlerinin buyurduğu gibi, “Namazı öyle bil ki, o, Mü’minin miracıdır.” Efendimiz, Miraç’ını semaları aşarak, Cenâb-ı Hakk’a mülâki olmakla taçlandırdı. Sizler de günde beş defa şuurlu, bilerek, bir yönüyle gönlünüzü O’na vererek o namazı kılarsanız, aynen Miraç yapıyor gibi olursunuz. “Namaz, Mü’minin miracıdır.”

Alvar İmamı hazretleri de -Efe hazretleri derdik biz ona-

“Namaz, dinin direğidir, nurudur,

Sefine-i dini namaz yürütür,

Cümle ibadetin, namaz piridir,

Namazsız, niyazsız İslam olur mu?!.”

diyor. O olmayınca, olmaz; o olunca da her şey oluverir, birden bire oluverir.

Bu açıdan da hedef dünyaya geldiğimiz gibi yine tertemiz Rabbimize mülâkî olmaktır. إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Allah’tan geldik, Allah’tanız; bir yönüyle O’nun tecellileri ile, O’nun halkı (yaratması) ile, O’nun inşası ile, O’nun ibdâsıyla. Yeniden O’na dönüyoruz.” diyoruz. O (celle celâluhu) bizi dünyaya tertemiz gönderdiği gibi, dünya levsiyâtı ile üstümüzü başımızı -çocukların önlüklerini kirlettikleri gibi- kirletmeden, yeniden tertemiz bir hal ile Rabbimize mülâkî olmayı bin can ile arzu ediyoruz. Vesselam.

SULHTA HAYIR VARDIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: “Sulhta hayır vardır.” âyeti, günümüzün küreselleşen dünyasında yaşayan Müslümanlara ne tür mesajlar vermektedir?

   Cevap: Günümüzde ortaya çıkan çatışma ve kavgaların temelinde yatan ana faktör, kendine takılmışlıktır. Herkes kendine göre bir insan, aile, şehir, devlet ve dünya yapısı kurma peşinde koşuyor. Herkesin kendi yapısının, kendi modelinin arkasında koştuğu bir dünyada ise ortada buluşmak mümkün değildir. Her bir entelektüelin, her bir hareketin, her bir devletin kendine göre bir kısım fikir ve sistemler kurguladığı, bunları yegâne doğru kabul ettiği ve başkalarının da buna uymasını beklediği bir dünyada kim neye uyacaktır! Maalesef günümüzde yaşadığımız gerginliklerin, dağınıklık ve keşmekeşliğin arkasında böyle bir gerçeklik vardır.

   Hoşgörü ve Müsamaha

Herkesin bağlı bulunduğu, mensup olduğu bir kısım meşrep, mezhep ve hizipler olduğu gibi; bunların her birinin de kendine göre bir kısım felsefeleri var. Her bir grup sahip olduğu felsefeye göre toplumu dizayn etmeye çalışıyor, bir dünya tasavvuru peşinde koşuyor. Kimse başkalarının da başka hissiyatlar taşıyabileceğini hesaba katmıyor. Herkes her şeyi kendi hissiyatına, kendi anlayışına göre şekillendirme ve organize etme hevesine düşüyor. Bu da insanlar arasında çok ciddi ihtilafların doğmasına, karışıklık ve dağınıklığın yaşanmasına sebep oluyor.

Zannediyorum yaşanan böyle bir problemi çözebilecek en önemli iksir; hoşgörü ve müsamaha vurgusudur. Farklı bir ifadeyle, söz konusu ihtilaf ve iftirakların halledilmesi, insanların hemen herkesle anlaşma ve uzlaşmaya açık bulunmalarına, başkalarıyla diyalog içinde olmalarına bağlıdır. Bunun için kendi kapris ve hırslarından, kendi duygu ve düşüncelerini yegâne doğru kabul etme hastalığından kurtulmalarına ihtiyaç vardır. Hiç şüphesiz bu da kişinin kendi enaniyetinden firar etmesine, “ben”i yıkmasına, nahnü (biz) aramgâhında bir miktar dinlenmesine ve ondan sonra da Hüve’ye (Allah’a) yolculuk yapmasına bağlıdır.

Enaniyetine, aidiyet mülâhazasına veya hizip sevdasına kapılan insanların sulha açık olmaları ve farklı fikirleri saygıyla karşılamaları çok zordur. Onlar, içinde bulundukları grubun çıkarlarını her şeyin üzerinde tuttukları ve tarafgirlikten kurtulamadıkları sürece, insanlığa huzur getirecek sulh stratejileri oluşturamazlar. Esasen bu tür insanların böyle bir hedeflerinin olduğunu söylemek de çok zordur. Belki de farklılıklara kapalı yaşadıklarından ötürü bu kabil şeyleri akıllarının köşesinden bile geçirmezler.

Hâlbuki günümüzün küreselleşen dünyasında insanlığın huzur içinde yaşayabilmesi için hoşgörü ve diyalogdan başka alternatif bulunmamaktadır. Hoşgörü kültürünün hâkim olması için ise gerek fertlerin gerekse toplumların kendilerini hakikatin mutlak temsilcisi gibi görmekten vazgeçmeleri; başkalarının düşünce ve yaklaşımlarının da doğru olabileceği ihtimalini her zaman göz önünde bulundurmaları gerekir. Farklı fikir ve düşünceler tamamıyla doğru olmasa bile en azından içinde bir doğruluk payının bulunabileceği unutulmamalıdır. Hazreti Pir’in, Mutezile ve Cebriye mezhepleri içinde birer dane-i hakikatin bulunduğu, fakat bu mezheplerin hakikati kendilerine münhasır gördükleri için hata ettikleri yönündeki değerlendirmeleri fevkalâde önemlidir. İşte farklı fikirlere bu gözle bakılır, onlardaki dane-i hakikatler alınırsa bir doğru üzerinde mutabakata varmak mümkün olur.

Günümüzde herkesin kendine göre bir doğrusu var. Birilerine göre doğru olan, başkaları açısından eğri görülüyor. Hatta bazen bir şeyin, sırf kendi mensup olduğu grubun dışından gelmesi eğri olarak görülmesi için yeterli oluyor. Farklı fikirlere karşı müdafaa silahı kullanıldığı ve önyargılı yaklaşıldığı için, çoğu zaman bunların doğru olup olmadıklarını tartışma adına uygun bir zemin bulmak dahi mümkün olmuyor. Bazen kendimiz bile inanmadığımız fikirleri demagojilerle savunmaya, sağlam argümanlara dayanan bir kısım fikirleri de yine demagojilerle reddetmeye çalışıyoruz. Fakat bazen söylediklerimize biz bile inanmıyoruz.

Ne var ki günümüzde farklı din ve kültürlere mensup olan insanların iç içe yaşamaya başladığı bir dünyada, bu tür tarz-ı telakkiler devam edip giderse, işin doğrusu ne ailede huzur kalır ne de toplumda. Böylesi bir durumda devletlerarası münasebetlerde ve insanlık çapındaki ilişkilerde de sağlıklı bir noktaya ulaşılamaz.

   Sulh Ailede Başlar

Oysaki Kur’ân, وَالصُّلْحُ خَيْرٌ “Sulh, hayırlıdır.” (Nisâ Sûresi, 4/128) buyurmak suretiyle Müslümanları uzlaşma ve anlaşmaya, başkalarının söz ve fiillerinde de bir hakikat payı olabileceğini kabul etmeye çağırmıştır. Bilindiği üzere bu âyet-i kerime, toplumun en küçük molekülü olan aileyle ilgili nazil olmuştur. Cenâb-ı Hak, eşler arasında yaşanan geçimsizlik ve huzursuzluklar karşısında takip edilmesi gereken yolu göstermiş, hemen boşanmaya gidilmemesi, bunun yerine karşılıklı anlaşmayla, bir şekilde ailenin devam ettirilmesi gerektiğini ders vermiştir.

Şayet Kur’ân-ı Kerim, ailede yaşanan bir sarsıntı, çatlama ve kırılmanın sulh yoluyla çözüme kavuşturulmasını istiyorsa; kasaba, şehir, devlet veya cihan dairesinde yaşanan problemlere sulh ile yaklaşmak evleviyetle gerekli olacaktır. Eğer üç-beş kişiden oluşan küçük bir yapıda sulh hayırlı ise milyonların huzur ve güvenliğinin söz konusu olduğu bir dairede sulh evleviyetle hayırlı olacaktır.

Bu açıdan inananlara düşen vazife, hangi dairede olursa olsun sulhu temin etmenin, sulh vesilesiyle elde edilecek fayda ve hayırların peşinde olmaktır. Bu konuda insanların farklı dinlere, kültürlere, etnik kimliklere, dünya görüşlerine sahip olması bir engel olarak görülmemelidir. Farklı dinlere mensup olan veya hiçbir dine inanmayan insanlar arasında bile beraber yaşamanın mümkün olacağı gösterilmelidir. Farklı mezheplere, dinlere, ırklara, hiziplere mensup insanlar arasında oluşması muhtemel gerginlik ve çatışmaların önüne geçmenin, toplumda huzur ve sükûnu temin etmenin en iyi yolu budur.

Bu itibarladır ki böyle umumî bir sulhun sağlanması istikametinde projeler geliştirilmeli, makul stratejiler ortaya konulmalıdır. Zira bunun sağlanması sanıldığı kadar kolay değildir, çok ciddi ceht ve gayretlere vabestedir. Böyle mühim bir neticeye ulaşma yolunda bazen kan kusarsınız da izah sadedinde “Kızılcık şerbeti içmiştim.” demeniz iktiza edebilir. Aynı şekilde geçmişte yaşanmış bir kısım kavgaları unutmak, affetmeye ve yeri geldiğinde taviz vermeye hazır olmak gerekir. Kısaca, insanların sulh ve barış içinde birlikte yaşamalarını temin etme adına katlanılabilecek her şeye -millî onurun ayaklar altına alınmaması kaydıyla- katlanabilmek lazımdır.

   Engeller Olgun İnsanlarla Aşılır

Ancak ruhta, gönülde, histe, duyguda ve düşüncede diri olan insanlardır ki toplumda birlik ruhu ve uzlaşı kültürü oluşturmaya muvaffak olacaklardır. Kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla diri olmayanların, maddî ve toplumsal açıdan bir diriliş hâsıl etmeleri de çok zordur. Diriler insanlara dirilik aşılar. Mânevî açıdan ciddi bir doygunluğa, dolgunluğa ve itminana ulaşan insanlar açısından çok büyük problemler bile küçüktür. Bunlar, kocaman hendekleri bile küçücük çukurları atlama rahatlığında geçiverirler. Fakat benliğinden sıyrılamamış, cismaniyeti bırakamamış, heva ve hevesin yönlendiriciliğinden kurtulamamış, kısaca kalb ve ruhun hayat derecelerine yelken açamamış birinin insanlığın huzur ve saadeti adına ifade edeceği çok bir şey yoktur.

Günümüzde yaşanan kırılma ve çatlamaların, çatışma ve kavgaların önemli bir sebebi de budur. Yeterince pişmemiş, olgunlaşmamış kimseler, küçücük şeylere karşı bile alınganlık gösteriyor, rahatsız oluyorlar. Hamlıklarını atamadıklarından ötürü, arzu ettikleri bakışı göremediklerinde, bekledikleri tavırlarla karşılaşmadıklarında hemen kırılıyor, inciniyorlar. Birisi onları canlandırmak, ikaz etmek ve harekete geçirmek için iğnenin ucuyla azıcık kendilerine dokunacak olsa, bir mızrak saplanmış gibi tepki veriyorlar.

Bin tane güzel şeyle karşılaşsalar, onların içinden canlarını sıkan bir şeyi bulup çıkarıyor ve geri kalan bütün güzellikleri yokluğa mahkûm ediyorlar. Dinledikleri bir saatlik bir konuşma içerisinde şayet onları rahatsız eden bir iki kelime geçmişse, söylenilen bütün sözleri o bir iki kelimeye mahkûm ediyor ve sanki bütün konuşma bundan ibaretmiş gibi tavır alıyorlar. Bütün bunlar da algılanan her bir şeyin nefis ve benlik laboratuvarında değerlendirildiğini ve dolayısıyla da yanlış sonuçlara ulaşıldığını, bunun akıbeti olarak da yanlış mülâhazalara girildiğini gösteriyor.

Hâlbuki iman ve Kur’ân’a gönül veren, günde beş defa huzur-u Kibriya’da iki büklüm olan ehl-i imana düşen vazife, kırıcı, incitici hâl ve tavırlar karşısında bile kırılıp darılmamaktır. Hatta onlar, kötü davranışlar ortaya koyan kimseleri suçlamak ve onlar hakkında suizanna girmek yerine, Allah’a yönelip şöyle demelidirler: “Allah’ım, muhtemelen bizim salaha mazhar olamayışımızdan dolayı bunlara maruz kalıyoruz. Sen bizi de onları da ıslah eyle!” Zira bu ölçüde ince, nazik ve civanmert olmayan ve meselelere bu açıdan yaklaşamayanların, dış dünyada yaşanan problemleri çözebilmeleri mümkün değildir.

Kimseye karşı kırılmama ve gücenmeme konusunda çok kararlı olmalı. Eğer kırılma ve darılmalar bizi meşgul ederse, kırılmaya darılmaya tahammülü olmayan işler yolda kalır. Bırakın maruz kalınan bir kısım nahoş muameleler karşısında kırılmayı, eğer insanlığa hizmete kendimizi adadıysak başımızı başkalarının ayakları altına koymaya, icap ederse bu uğurda ölmeye hazır olmak lazım. Seyyid Nigari’nin ifadesiyle söyleyecek olursak;

“Canan dileyen dağdağa-i cana düşer mi?

Can isteyen endişe-i canana düşer mi?”

Zannediyorum iki büklüm olmuş insanlığın belini doğrultmasına vesile olacak düşünce budur. Bu düşünceyi taşıyan nesillerdir ki toplum çapındaki kırılma ve çatlamaları tamir edebilecek, insanlığın huzur ve barış içinde yaşamasına vesile olacaktır. Yoksa şundan alınan, buna kırılan ve kırılmalarla toplumu da kırıp geçiren insanların insanlığa vaat edeceği hiçbir şey yoktur.

Bilindiği üzere İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud savaşı öncesinde bir grup sahabeyi Okçular tepesine yerleştirmiş ve her ne olursa olsun orayı terk etmemeleri gerektiği konusunda sıkı sıkı tembihlemişti. Fakat okçuların, emre itaatteki inceliği henüz kavrayamamış büyük bir kısmı, düşmanın kaçtığını görünce vazifeleri bitti zannıyla mekânlarını terk etmişlerdi. İşte bundan sonradır ki müşriklerin yeni bir manevrasıyla arkadan kuşatılan İslâm ordusu çok ciddi yara almıştı. Öyle ki Efendimiz’in bile mübarek başı yarılmış, dişi kırılmıştı. Fakat O, hiçbir şey olmamış gibi yine ashabını toplamış ve onlarla istişare yapmıştı. Hatalarını yüzlerine vurmamış; onlara karşı en ufak bir serzenişte bulunmamıştı. Bu ne iltifat esintisidir böyle!

Kim bilir onlar yaptıkları içtihat hatasından ötürü ne kadar ezilmişlerdi! Allah Resûlü, atılacak yeni adımlarla ilgili yine onların fikirlerine müracaat etmek suretiyle, hatasının farkında olan ve bunun psikolojisi altında ezilen ashabın yanan gönüllerine su serpmişti. Ruhlarda kahramanlığı tetiklemenin, meydana gelen kırık ve çatlakları tamir etmenin yolu budur.

   Hudeybiye Sulhu

Söz buraya gelince zannediyorum çoklarının aklına Hudeybiye anlaşması gelecektir. Zira İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekkelilerle bu anlaşmayı yapma adına taviz üstüne taviz vermişti. Bazı maddelerin kabulü kendisine çok ağır gelmiş olsa da sırf uzlaşı sağlayabilme ve sulh atmosferi oluşturabilme adına buna katlanmıştı.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’den ayrılırken ashabına Kâbe’yi ziyaret etme, umre yapma sözü vermişti. Bu sözü yerine getirme adına atın, devenin sırtında 400 küsur kilometrelik mesafeyi aşmışlar, Mekke’nin çok yakınlarına kadar gelmişlerdi. Hatta umre için ihrama girmişler ve yanlarına kurbanlarını da almışlardı. Fakat Hudeybiye’de Mekke müşrikleri karşılarına çıkmış, “Seni ne Mekke’ye sokarız ne de Kâbe’yi tavaf etmene izin veririz.” demişlerdi. Efendimiz’in gayretleriyle ve yüksek fetanetiyle müşrikler Hudeybiye sulhunu imzalamaya ikna edilmişti. Fakat onlar, anlaşma maddesi olarak umre yapmadan geriye dönme şartını dayatmışlardı. Böyle bir madde, sekiz yıldır Mekke’den ve Kâbe’den ayrılığın hasretini yaşayan sahabeye çok ağır gelmişti. Öyle ki Efendimiz’e, kendilerine verdiği sözü hatırlatmış, “Bu sene” demediği cevabını almış ama bir sonraki yıl umre yapacaklarına dair de yine O’ndan söz almışlardı. Fakat bütün bunların İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ne kadar yaralayacağını kestirmek zor olmasa gerek.

O gün itibarıyla henüz gözü hakikate açılmamış olan Halid İbn Velid, atının üzerinde bir o tarafa bir bu tarafa gitmiş, bu tavrıyla âdeta Müslümanlara meydan okumuş ve hatta onları provoke etmeye çalışmıştı. Öte yandan, anlaşma maddesine “Allah Resûlü” ifadesinin yazılmasına, Kureyş tarafının temsilcisi Süheyl İbn Amr tarafından karşı çıkılmış, bunun yerine “Muhammed İbn Abdullah” yazılması şart koşulmuştu. Aynı Süheyl tarafından zincire vurularak hapsedilmiş olan Süheyl’in oğlu Ebu Cendel, bir yolunu bulup kurtulmuş ve ayağındaki zincirleri sürüye sürüye kan revan bir şekilde Hudeybiye’ye kadar gelmiş ve kendisini Allah Resûlü’nün kucağına atmıştı. Ne var ki anlaşma maddesi gereğince babası, oğlunun kendisine geri verilmesini talep etmiş ve Allah Resûlü sulhu bozmama adına istemeyerek de olsa bunu kabullenmek durumunda kalmıştı.

Bütün bunlar öyle kolaylıkla hazmedilebilecek şeyler değildir. Hususiyle de yüksek bir onura, izzet ve şerefe sahip olan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) açısından. Zira yüce kametlerde öyle bir hassasiyet, öyle bir duyarlılık vardır ki bizim tahmin etmemiz mümkün değildir. Nitekim Kur’ân’ın, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Onlar iman etmiyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ sûresi, 26/3) beyanı da onun bu yüksek duyarlılığının bir ifadesidir. Fakat Allah Resûlü fevkalâde bir temkinle bütün bunları sindirmeyi bilmiştir.

O, meleklerin arkasında saf tuttuğu, Cibril’in iki adım geriye çekilip arkasında temenna durduğu, Hz. Âdem’in, “O’nun hürmetine beni bağışla!” diye Allah’a dua ettiği, ümmet-i Muhammed’in her gün şefaatini talep ettiği bir Nebiyy-i Zişan’dır. O’na bakarken bu donanımıyla, bu güzide şahsiyetiyle, bu pırıl pırıl hâliyle bakmak lazım. Sonra da o gün itibarıyla şirkten kurtulamamış üç beş tane putperestin O’nun karşısına çıkıp, yaptıkları kabalıklara ve reva gördükleri küstahlıklara bakın. Efendimiz’in onur meselesi yapmadan bütün bunları nasıl sineye çektiğini anlamaya çalışın. Hiç şüphe yok ki O, kırıcı ve incitici bu tavırların hiçbirine aldırmadan problemleri çözmeye, gönülleri fethetmeye, yeni bir sulh atmosferi oluşturmaya çalışıyordu.

Bir yönüyle bu, hâdiselere bütüncül bakmak suretiyle sulh ve hoşgörünün gelecek adına vaat ettiği güzellikleri çok iyi görme ve doğru okuma demekti. İnsanlığın İftihar Tablosu, bu tavrıyla aynı zamanda Müslümanlara da belirli konular üzerinde inat etmeme, enaniyetleri adına iş yapmama, sathî ve günlük değerlendirmelerden uzak durma, uzak görüşlü olma, insanları kırıp geçirmeme, sertlik ve şiddetle gelecek adına problemler üretmeme dersi veriyordu. İç içe gailelerden ve problemler sarmalından uzak kalmanın yolu budur.  

   “Biz Hudeybiye’yi Fetih Sayıyoruz!”

Evet, Hudeybiye sulhu bu ağır şartlar altında imzalanmıştı. Müslümanların izzet ve şerefleri rencide olmuştu. Fakat Kur’ân-ı Kerim, bu anlaşmanın açık bir fetih olduğunu müjdelemiş ve anlaşmanın neticeleri de bunu ispatlamıştı. Nitekim daha sonra sahabe-i kiram şöyle diyecektir: “Siz Mekke fethini fetih sayarsınız. Biz ise Hudeybiye’yi fetih sayıyoruz.” Çünkü Müslümanlar bu anlaşma sonrasında Arap yarımadasında rahatça dolaşma ve kendilerini anlatma imkânı bulmuşlardı. Kinlerin, nefretlerin, düşmanlıkların durulduğu bu süre içerisinde birçokları İslâm’ı daha yakından tanımış ve Müslüman olmuştu. Halid İbn Velid ve Amr İbn Âs gibi gelecekte İslâm’ı bayraklaştıracak askerî ve siyasi dâhiler bu süreçte daireye girmişler, Kur’ân’ın ifadesiyle insanlar fevç fevç İslâm’a girmeye başlamışlardı. (Nasr sûresi, 110/2)

Bu pratikten hareketle şunu diyebiliriz: Günümüz Müslümanları da ülke içinde ve dışında böyle bir sulh atmosferi oluşturmak istiyorlarsa, büyük fedakârlıklara katlanmasını bilmelidirler. Şayet kendilerine ters gelen bir kısım nahoş durumlara katlanamaz, sürekli onur ve gururlarını ön planda tutarlarsa, sulh vasıtasıyla elde edilecek büyük hayırlardan mahrum kalırlar.

Günümüz dünyasının şartlarına bakılacak olursa insanlığın, böyle bir anlaşma ve uzlaşmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacının olduğu görülecektir. Zira kangren olmuş pek çok problemin çözülmesi, ülkelerin parçalanmaktan kurtulması, güzergâh emniyetinin sağlanması buna bağlıdır. Bu açıdan Hudeybiye sulhundaki mantık ve muhakemenin çok iyi anlaşılmasına ve tatbik edilmesine ihtiyaç vardır.

Eğer Devlet-i Âliye, uzun asırlar boyunca farklı milletleri idare edebilmişse bunu anlaşmayla, uzlaşmayla, müsamaha ve hoşgörüyle başarmıştır. Bunlar olmaksızın bir yapının bu kadar uzun süre problemsiz götürülebilmesi mümkün değildir. Son asırlarda yaşanan problemlerin temel sebebi de bu sulh felsefe ve düşüncesinin tam yaşatılamamasıdır. İnsanlar kendi tarz-ı telakkilerine göre bir hayat yaşama hususunda serbest bırakılmadıkları için problemler çıkmıştır. Kendilerine bir kısım hususlar dayatılmaya başlayınca, onlar da kaybettikleri desteği dışarıda aramış ve neticede koca bir devlet-i âliye tarih olmuştur.

سوء الظن: مرض معنوي يهدم عرش الكمالات المادية والمعنوية

Herkul | | العربية

   سؤال: عدَّ الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي سوء الظن من الأمراض المعنوية التي تهدم عرش الكمالات، إلى جانب اليأس والعُجْب والغرور؛ فما الأمور التي يجب مراعاتها حتى يستطيع الإنسان إحسان الظن بالآخرين، ويتجنب إساءة الظن بمن يشاركونه دربه أو الذين ينتسبون إلى مشارب مختلفة؟ 

   الجواب: ركز الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي رحمه الله في مواضع مختلفة من مؤلفاته على بعض الأمراض المعنوية التي تعاني منها الإنسانية والعالم الإسلامي على وجه الخصوص، ووضع الوصفات العلاجية الخاصة بها؛ فمثلًا يذكر أن أكثر الأمراض الفتاكة في العالم الإسلامي هي “الجهل والفقر والفرقة”، وإلى أن يتمكن المسلمون من حل هذه المشاكل فلن يكون بإمكانهم التخلص من الذلة والخنوع، وكما حدث في عهد “التنظيمات”[1] عندما كانوا يترقبون ما تُمليه عليهم أوروبا سيظلون فيما بعد أيضًا يترقبون ما تمليه عليهم الدول العظمى، وبذلك لن يتخلصوا من براثن الوصاية ألبتة، ولن ينالوا حريتهم واستقلالهم، وسيُحكم عليهم بمواصلة حياتهم بأيدٍ مغلولةٍ وأفواهٍ مكمّمة.

وتبرز هذه الأمراض الثلاثة بشكل أكبر على المستوى الاجتماعي والسياسي، ولكن نظرًا لأن كل شيء يبدأ من الفرد، فلا يمكن غضّ الطرف عن انعكاسات هذه الأمراض على المستوى الفردي؛ فلا سبيل للمجتمع أن ينعم بالصحة والسلامة وهو يقوم على الذنوب والموبقات، أما بالنسبة للأمراض التي جاء ذكرها بالسؤال فهي تتعلق بحياة الإنسان الشخصية والمعنوية مباشرة.

وقد ركز الأستاذ النورسي على اليأس أولًا، مشيرًا إلى أن الثلاثة الأخرى تتولد عن اليأس من جهة ما؛ لأنه يرى اليأس حائلًا دون أي كمال؛ بمعنى أنه عائقٌ كبيرٌ يحول دون أيّ خير وجمال؛ ومن الصعوبة بمكانٍ أن تجد إنسانًا يائسًا قد نال الفلاح، ولهذا فإن الاستغراق في الأفكار السلبية من قبيل: “لقد ولى الزمان، فلا تشغلوا أنفسكم عبثًا، فالأمة المحمدية لا يمكن أن تستوي على عودها من جديد”؛ تُقنع الإنسان بأنه لا فائدة ولا خير يُرجى منه.. إن مثل هذه الأفكار التشاؤمية هي بمثابة ضربات قوية تكسر يدي الإنسان وجناحيه، وتثبط عزائمه، فمن يفكر بهذا الشكل، أو يثرثر بهذه الأفكار فلا مناص أنه يهدم عالمه ويدمر دائرته وبيئته.

وفي هذا الصدد يقول الشاعر الإسلامي محمد عاكف في منظومته الشهيرة:

اليأسُ مستنقع عميق الغَور، إذا وقعتَ فيه فأنت غريقُ

فتمسك بالأمل بقوة، وانظر ما ستؤول إليه حالك يا صديقُ

إن من يحيا يحيا بعزيمته وبأمله المنشودِ

واليائس يغلّل روحه وضميره بقيد حديديٍّ منضودِ

أما المرض الثاني الذي تم التركيز عليه فهو العجب؛ والعجب وإن اختلف قليلًا عن الفخر والغرور والكبر ببعض الفروق الطفيفة فكل هذه الأمراض ناشئة عن ذات المصدر الفتّاك، فلو توفر مثل هذا المنبع المشؤوم داخل الإنسان تصاعد العجب أحيانًا، والغرور أحيانًا، والكبر أحيانًا أخرى.. والعجب يعني الإعجاب بالنفس؛ أي إعجاب الإنسان بنفسه في الداخل، وإعجابه بالأعمال التي قام بها، ومثل هذا العجب يتجلى في الخارج في صورة افتخار أحيانًا، وغرور أحيانًا، وكبر أحيانًا أخرى؛ ولا ريب أن كل هذه الأمراض تمثل صفة شيطانية.

   “اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ”

يُضاف إلى هذه الأمراض مرضُ “سوء الظن”، وهو: امتلاء القلب بالظنون السيئة بالناس؛ حتى يطفح على اللسان والجوارح، ولقد نهى القرآن الكريم المؤمنين عن سوء الظن فقال: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ﴾ (سورة الْحُجُرَاتِ: 49/12)؛ ولهذا فإن الوظيفة التي تقع على عاتق المؤمن هي حسن الظن قدر الإمكان، وتجنب سوء الظن، بل على الإنسان إذا شاهد أحدًا في وضع مخلٍّ أن يلتزم بالمبدإ الذي وضعه الأستاذ النورسي وهو “حسن الظن المصحوب بالحذر”؛ أي يحسن الظن بالجميع، ولكن مع أخذ الحيطة والحذر، وعدم التخلّي عنهما.

ويقول سبحانه وتعالى في آية أخرى: ﴿وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا﴾ (سورة الإِسْرَاءِ: 17/36)، فهذه الآية الكريمة لها أهمية بالغة من حيث إنها تشير إلى عاقبة سوء الظن؛ لأن سوء الظن عبارة عن قناعة وتخمين سلبي لا يعتمد على معلومات قاطعة بحق شخص ما، والحال أن الآية الكريمة تنهى عن الاشتغال بما لم يقم على معلومات قاطعة، ولذا فإن من يعتقد في ظنه وتخمينه قطعية الثبوت والدلالة ويقيّم الناس على هذا الأساس فقد حمّل نفسه وزرًا عظيمًا، فمثلًا يقول القرآن الكريم: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ﴾ (سورة الْحُجُرَاتِ: 49/6)، فعلى الإنسان ألا يصدِّق كل ما يسمعه، وأن يذعن لأوامر ربه التي جاءت بالآية الكريمة، وأن يفتش ويدقق في مصدر الخبر المتناهي إليه، وفي خلفياته ومدى صحته؛ حتى تتبين له المسألة بوضوح، وفي هذا السياق يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “كَفَى بالمَرْءِ كَذِبًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ[2].

وأحيانًا قد تقع العينُ على بعض الأمور، ولكن لا تعني رؤية الإنسان للشيء إدراك حقيقة ما يراه دائمًا، فكما أن الإنسان يخطئ أحيانًا في رؤيته فكذلك ربما لا يستطيع أن يفهم بعض الأمور بشكل صحيح، فما يقع على الإنسان هنا هو ألا يتسرّع في إصدار الأحكام على كل حادثة يشاهدها، وأن يسعى أولًا إلى التأكد من صحة ما شاهده.

جديرٌ بالذكر أن الفؤاد قد ذُكر في الآية الكريمة بعد السمع والبصر، وأنه مسؤول أيضًا عن أفكار صاحبه وتأويلاته. أجل، إن كلًّا من السمع والبصر والفؤاد مسؤولٌ يوم القيامة عن أيِّ حكمٍ لم يقم على دليل قطعيّ أو معلومة ثابتة، وسيشهدون -حفظنا الله- على صاحبهم في ذلك اليوم، وهذا يوضِّح أن حكم الإنسان على غيره اعتمادًا على ظنه وتخمينه أمرٌ يستلزم مسؤولية كبيرة.

   سوء الظن بين الجماعات

سوء الظن مرضٌ يلحِق الضرر بالكمالات المادية والمعنوية، ورغم أنه مرض فرديّ في الأساس فقد يتحول أحيانًا إلى مرض اجتماعي، فلو داوم الفردُ على إساءة الظن بالآخرين وتأويل تصرفاتهم بشكل سلبي والاستهانة بهم وتحقيرهم فهذا هو سوء الظن على المستوى الفردي، وكذلك إن أساءت جماعة معيّنةٌ الظنّ في جماعة أخرى، واستخفت بأعمالها ومساعيها ففي هذه الحال تتسع دائرة سوء الظن أكثر فأكثر، ويمكن أن تشكل الأنانية الفردية تهديدًا أكبر لأنها تقوَى باعتمادها على الأنانية الجماعية، وإذا قويت بالأنانية الجماعية صارت غير قابلة للتزعزع أو الانهيار.

وللأسف فإن سوء الظن بين الهيئات الأخرى والجماعات المختلفة فضلًا عن سوء الظن الفردي قد يؤدي إلى نتائج مدمرة أكثر من الناحية الاجتماعية؛ فمثلًا قد تسيء المجموعة (أ) الظنَّ بالمجموعة (ب)، وتنتقد كل ما تفعله، فتأتي المجموعة (ب) وتسيء الظن في الأولى، وتعتقد كل مجموعة أن الخدمات التي تقدمها هي أكثر توافقًا مع الإسلام، وأنفع للإنسانية، ولا يستهويهم إلا ما يفعلونه بأنفسهم فقط، أما الخدمات والأعمال الخيرة العديدة التي قام بها غيرهم فيبحثون لها عن مسوّغ وينتقدونها بقسوة. 

وقد يصيب أربابَ الخدمة مثلُ هذا المرض إن لم ينتبهوا؛ فمثلًا قد يسيئون الظن ببعض الجماعات والكيانات المختلفة، ويخطئون في تقدير أجلّ الأعمال الخيّرة التي يقوم بها هؤلاء، علمًا بأن المعيار الذي وضعه الأستاذ سعيد النورسي في هذا المضمار بيِّنٌ واضح، حيث يقول: “إن تفضيل الإنسان لمشربه بناء على محبته له لا يستلزم عداوته للآخرين”، فقد يحب الإنسان طريقه ومسلكه ومشربه بجنون، بل يلزم أن يفعل ذلك، ولكن هذا لا يقتضي الاستخفاف والاستهانة بمشارب الآخرين ونقدها وإضمار العداوة لها، فإنني ما قابلتُ ولا علمتُ مذهبًا أو دينًا يقول بأن توبيخ الآخرين والطعن فيهم والتشنيع بهم نوعٌ من أنواع العبادة.. ولا يُقبَلُ أبدًا أن يسبّ الإنسان أخاه الإنسان بحجة أنه لم يتبع منهجه الفكريّ.

ومع الأسف فإن سوء الظن هو واحدٌ من أكبر أمراض العصر وأكثرِها انتشارًا، وتختلفُ أنماط الناس في كيفية التعامل معه؛ فمنهم من يكشف عن هذا المرض الذي يعتلج في داخله صراحةً وعلانيةً، ومنهم من يُطلق أفكاره ومشاعره السلبية من وراء الأبواب المغلقة.

وقد يتعرض لمثل هذا الهجوم والاعتداء مَن نذروا أنفسهم للخدمة ابتغاء مرضاة الله تعالى، فقد لا يكترث الآخرون ممن يسيئون الظن بالخدمات الجلية التي يقومون بها، أو يفتشون عن أهداف ونوايا مختلفة من وراء كل هذا، فلو أن أرباب الخدمة تعاملوا مع هؤلاء بنفس المعاملة فقد ارتكبوا أيضًا نفس الخطإ.

وليس من الصحيح تقدير الخدمات بالكمّ والمظهر الخارجي، فمثلًا قد تكونون أقمتم ألفَ مدرسةٍ في أماكن مختلفة من العالم، على حين لم يوفَّق غيرُكم إلا إلى بناء خمس مدارس فقط، فإن قلتم حينها: “ما قيمة هذه الخمس بجوار الألف؟!”؛ فقد وقعتم في ذنب عظيم، فأنتم لا تعلمون! فلربما كانوا مخلصين أكثر منكم عندما قاموا بهذه الأعمال! فذرّةٌ من عمل مخلص تفوق أطنانًا من الأعمال التي لا إخلاص فيها.

وعلى ذلك يجب عدم الاستخفاف بأي خدمة، أو الاستهانة بها، ولا بد من إحسان الظن بكل من يسعى في سبيل الله لخدمة الإنسانية. أجل، يجب على الإنسان أن يكافح دومًا حتى لا يعتري قلبَه سوءُ الظن، وأن يضع سدودًا منيعة أمام الأحاسيس السلبية في الداخل، وأن يُلزِم نفسه دائمًا بحسن الظن في الآخرين؛ لأن نبينا صلى الله عليه وسلم يقول في الحديث الشريف: “حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ[3].

   الجهاد الأكبر

لا ريب أن حسن الظن بحق الآخرين يأتي بالثواب والخير العميم؛ وذلك لأنه لا يسمح للوساوس الشيطانية والنفسانية والجسمانية والحيوانية بأن تجعلنا نصدر أحكامًا خاطئة إزاء أحوال الآخرين وتصرفاتهم، بل يساعدنا على مكافحتها والنيل منها، فاكبَحُوا جماحَ المشاعر السلبية في داخلكم، وغضوا الطرف عن عيوب الآخرين بأن تعطوا إرادتكم حقّها؛ بمعنى أن تصارعوا أنفسكم وتجاهدوها، فبينما سمَّى النبيُّ صلى الله عليه وسلم جهادَ الأعداء الجهادَ الأصغر أطلق اسم الجهاد الأكبر على الجهاد الداخلي الذي يحمل النفس على الاستقامة؛ لأن جهاد العدو عابرٌ مؤقت، أما جهاد الإنسان نفسه وأهواءه ورغباته وأحاسيسه السلبية فهو دائم مستمر، فربما يضطر الإنسان إلى مجاهدة هذه المشاعر السلبية في اليوم مائة مرة؛ وهذا يعني أنه في حالةِ حربٍ دائمةٍ مع نفسه. 

وسوء الظنّ هو أحد أعدائنا في هذه الحرب التي لا بد من شنِّها، وثمة عوامل ودوافع أخرى تثير هذا الشعور؛ منها بعض المعاملات السيئة التي يُخاطب بها الإنسان، أو بعض الأخطاء التي يشاهدها، أو ما يتعرض له من الأذى والمشاكل؛ فكل ذلك سببٌ في إثارة شعور سوء الظن، وما يقع على الإنسان عندما يتحرك لديه هذا الشعور هو أن يعمل على قمعه، سواء بإلقاء صخرة ثقيلة فوقه، أو بالقفز عليه، أو بهضمه ببعض الإنزيمات المعنوية… المهم هو القيام بما يجب، والبحث عن وسيلة للحيلولة دون ظهور هذا الشعور.

وخلاص الإنسان من سوء الظن منوطٌ بإنكار الإنسان ذاته من جهة ما، يقول مفخرة الإنسانية سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “اللّهُمَّ اجْعَلْنِي فِي عَيْنَيَّ صَغِيرًا وَفِي أَعْيُنِ النَّاسِ كَبِيرًا[4]، فلا بد هنا أن نسترشد بكلماته صلى الله عليه وسلم؛ لأنه صلى الله عليه وسلم مهما رأى نفسه صغيرًا فهو كبير عظيم، وهو لم يطلب أن يكون في أعين الناس كبيرًا لذاته، وإنما من مقتضى دعوته وما يحمله من رسالة إلهية قدسية، أما أنتم فعليكم أن تقولوا: “اللهم اجعلني في عيني صغيرًا، وبإخلاصي، وابتغائي رضاك، وخدمتي ساعيًا مجتهدًا”.

فإن استطعنا أن ننكر ذاتنا خمسين مرة في اليوم فلنفعلْ، وعند ذلك لن نشتغل بعيوب غيرنا، ولن نسيء الظن بهم، فلو كان لدينا بعض الفضل فليذكره الآخرون، أما التشوف لشيء يتعلق بذلك فهو مرضٌ خبيث، ولو فكّرنا في سلبياتنا قبل سلبيات غيرنا فلن نرمي الآخرين بالباطل ولن نتورط في سوء الظن، أما إذا لم ينظر الإنسان إلى عيوبه، ولم ينشغل بحصرها فسيظل طوال عمره يبحث عن العيوب فيمن حوله؛ ولن يصل أبدًا إلى المذنب الحقيقي.

***

[1]  يطلق مصطلح “التنظيمات” على مجموعة الإصلاحات التي أدخلها السلطان عبد المجيد في عام (1839م)، وقد انتهى عهد التنظيمات بإغلاق مجلس النواب عام (1878م).

[2]  سنن أبي داود، الأدب، 80.

[3]  سنن أبي داود، الأدب، 88.

[4]  البزار: المسند، 10/315.

Bamteli: O KUTLU SELAM UĞRUNA!..

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Zaman en önemli sermayedir; insî-cinnî şeytanların kışkırtmalarına karşı uyanık olunmalı ve en olumsuz şartlarda bile vakit israfından uzak kalınmalıdır.

En olumsuz, en kötü durumlarda ve kötü oluşumlar karşısında nasıl rantabl olabileceksek, ona bakmak lazım; yapılması gerekli olan şeyleri yapmak lazım. Zaman, mü’minlerin en önemli sermayeleridir; o israf edilmemelidir. İnsanlar, o mevzuda dağınıklığa düşerler ise, kendilerine ait çok şeyi kaybederler. Bu, insanları ulaşmaları gerekli olan hedeften alıkoyar, ulaşamazlar. Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, iki elimiz var, dört elimiz de olsa ancak peşine takıldığımız meseleye yeter; yoksa onda kusur ederiz, hafizanallah. Ben aynı kelimelerle ifade etmedim de aynı mana… İki elimiz var, dört elimiz de olsa yetmez, sekiz elimiz de olsa yetmez yapmamız gerekli olan şeylere.

Kaldı ki hava çok karışık, çok bulanık. Herkes kendine göre bir şey yapıyor; bir yönüyle etrafa bir şeyler püskürtüyor. O da bizi çok defa alıp kendi dünyamızdan uzaklara götürüyor; gözümüz görmez oluyor, kulağımız duymaz oluyor, ağzımız konuşacağı şeylerin ötesinde veya berisinde şeyler konuşmaya duruyor. Ve bize kayıplar yaşattırıyor, aslında… Ama bütün bunlardan kat’-ı nazar ederek kendi meselelerimize yoğunlaştığımız takdirde… Antrparantez; siz, onu büyük ölçüde yapıyorsunuz; inşaallah katlayarak yapmaya devam edeceksiniz. Şartlara ve konjonktüre göre de ileride yapmanız gerekli olan şeyler neler ise onları yapacaksınız, Allah’ın izni, inayeti, riayeti ve kilâeti ile…

Evet, bu zaman mevzuunda, mesâî mevzuunda dağınıklığa düşmeden, Allah’ın izni-inayeti ile, neyi hedeflemiş isek şayet, onun üzerinde durmamız lazım. Bir kısım zift medyası, bir kısım kirli düşünceler, sokakları kirletebilir esasen, düşünce dünyamızı karartabilir bizim. Kalkar “mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimânesi”ne göre hareket edersek, “Biz de onlara aynı şeyleri söyleyelim, edelim!” dersek, kendi karakterimizden tavizde bulunmuş oluruz; bir de zamanı israf etmiş oluruz.

Oysa, yapılması gerekli olan o kadar çok şey var ki!.. Belki insaflı bir insan demeli kendi kendine: “Gece yedi-sekiz saat uyuyoruz; zamanda israf olmuyor mu acaba?! Üç-dört saat ile iktifa etsek de arkadaşlar ile kafa kafaya versek, yapılması gerekli olan şeyler mevzuunda yeniden “i’mâl-i fikir”de bulunsak; işte Frenkçe “konsantrasyon”, o mevzu üzerinde yoğunlaşsak, dimağlarımızı daha velûd hale getirsek, Allah’ın izni-inayeti ile, yarınlara kârlı çıkarız.”

Karşı taraf, başkaları, size düşmanlık yapanlar, mefkûrenizi hedefliyor ve sizi ondan uzaklaştırmak istiyorlar. Onların arzusu budur, gâye-i hayalleri bu. Sizi o kendi karıştırdıkları şeyler ile meşgul ediyorlar ise şayet, hedeflerine ulaşmış olurlar. Bağışlayın, mesela size ne dediler: “Eşâşik!” (merkepler) dediler. Şayet “Ben de onlara diyeyim.” derseniz, kendi zamanınızdan bir şeyi “kırtladınız” mı diyeyim, “makasladınız” mı diyeyim, esasen, onların hesabına çalıştınız, hiç farkına varmadan. Ne derlerse desinler, ne söylerlerse söylesinler, ne yazarlarsa yazsınlar, ne çizerlerse çizsinler; esasen yol belli, yöntem belli, yapılması gerekli olan şeyler belli.

   Allah, sizi başlangıçta sıfırdan büyütüp geliştirdi; şimdi kayıplarınız var ama sıfır da değilsiniz; dün olan şeylerin çehresinde yarın da olabilecekleri okumalı ve hayır niyetine bağlı metafizik geriliminizi korumalısınız.

Aslında bugüne kadar Cenâb-ı Hakk’ın sizlere/arkadaşlarınıza çok büyük nimetleri oldu. Dünyanın dört bir yanına açıldınız. 170 ülke olduydu belli bir dönemde. Bazı yerlerde kafalar karıştı belki; birilerinin görüntülerine aldandılar, bir yönüyle onlara kandılar; size ait müesseseleri kapattılar. Evet, oldu bu ama hâlâ yüzde altmışı, yetmişi, sekseni ayakta duruyor, Allah’ın izni-inayeti ile. Bu, “sıfır”a göre çok önemli bir şey idi.

Fakat belli bir dönemde siz sıfırı görmediniz esasen; sıfırın solundaki rakama bakarak dünyanın dört bir yanına açıldınız, Allah’ın izni-inayeti ile. Beş-on yere gideceğiniz zaman da “Acaba orada kim karşılar, ne yaparız; gittiğimiz yerde ne yapabiliriz?!.” falan.. Bakın, Cenâb-ı Hak sevk etti, siz de oraya gittiniz; vüdd vaz’ edilmişti, gönüllere sevgi konmuştu sizin için. Herkes size kol-kanat açtı, yardımcı oldu; birdenbire -ee canım- 1400 tane okul; Allah (celle celâluhu) açtırdı, 1400 tane okul açtırdı. Ne planınız vardı, ne projeniz vardı, ne de öyle bir şey düşünmüştünüz. Ama küçük bir “niyet” ile… Hani hep “Kader Risalesi”nde okuduğunuz gibi, “şart-ı âdî planında”, “meyelân veya meyelândaki tasarruf”; itibârî varlığı olan bir şeyi kullanıyorsunuz, hakikî varlığı olan şeylere ulaşıyorsunuz, Allah’ın izni-inayeti ile.

Kendi hareketinizle, elde edilen şeyleri elde edeceğinize çok inanmıyordunuz ama birden bire karşınıza devasa işler çıktı. Her iş, başka bir işi hatırlattı; o iş başka bir işi hatırlattı. İş tedâîleri arasında bir ömür gergefi örgülediniz, Allah’ın izni-inayeti ile. Zaman konusunda dağınıklığa düşmediniz, sadece kendi işinizi yaptınız, başkalarının karıştırmalarına kulak asmadınız!.. Allah’ın izni-inayeti ile, o devasa işler oldu. Ve onlar -esasen- olacak şeylerin de en inandırıcı referansı idi ve oluyor hala. Hala çoğunuzun o metafizik geriliminin arkasında, olan şeylerin sizde hâsıl ettiği o güç, o kuvvet var. Onun ile siz, bir yönüyle لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ “Hakiki güç ve kuvvet sahibi sadece Allah’tır; olup biten her şey, ancak O’nun izni ve iradesi dâhilinde gerçekleşir.” hakikatini rasat ediyorsunuz. O mercek ile, o dürbün ile, o rasathane ile bakıyorsunuz; çok büyük şeyler görüyorsunuz, “Olur!” diyorsunuz. Olan şeylerin çehresinde olacak şeyleri okuyorsunuz, ciddî bir gerilime geçiyorsunuz, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Sen hep dava düşüncesini heceler, onunla oturur, onunla geceler isen, Allah (celle celâluhu) da senin gecelerini pırıl pırıl gündüzler haline getirir ve ahiretini bütün bütün nurlandırır.

Aslında bir taraftan bu olan şeylerin muhafaza edilmiş olması; bir diğer taraftan da gadre uğrayan, zulme uğrayan, azledilen, mahkûmiyete maruz kalan insanların hali… Hiç böyle bir şey duymamıştık; 27 Mayıs’ta (1960), 12 Mart’ta (1971), 12 Eylül’de (1980) hiç böyle bir şey duymamıştık. “Falan ile niye selamlaştın? Müebbet!..” “Filan ile lokantada yemek yemişsiniz. Müebbet!..” “Falanın evine gece gitmişsiniz. Niye gece gittiniz de gündüz gitmediniz? Müebbet!..” Böyle…

Böyle hukukî mantığa uymayacak şeylerle, sindirme politikalarına girmek suretiyle ufkunuzu karartmak isteyen insanlara rağmen, siz, gülerek oynayarak, şen-şakrak, hedef belli, ona doğru yürüyeceksiniz. Bir adım, iki adım kaldı İnsanlığın İftihar Tablosu’na ulaşmaya veya üç adım kaldı. On adım olsa ne olacak, yüz adım olsa ne olacak?!. Hazreti Pîr-i Mugân’ın dediği gibi, “Deseler ki bana: Hindistan’da İmam Rabbanî hazretleri zuhur etmiş! O kadar yol mehâlikine katlanarak onu ziyarete giderim. Binlerce Faruk-i Serhendî’ler ile muhât olan (kuşatılmış) Hazreti Ahmed Mahmud Muhammed Mustafa’yı görmek için niye acele etmiyoruz?!.” Gâye-i hayal olmalı!..

Binlerce, yüz binlerce, belki milyonlarca ehl-i hâl, ehl-i hakikat, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşmak için bütün ömür boyu çırpınıp durmuşlar. Hatta dünyada kendilerine hak ve hakikati neşretme, bir yönüyle yaşama imkânı tanınmadığı halde, onlar -İbn Beşîş veya Meşîş gibi- mağaralarda yaşayarak, hep O’na uzanma/ulaşma hülyaları ile nefes almışlar, Allah’ın izni-inayeti ile. Bir yönüyle, Cehennemin üstündeki Sırat köprüsünde Cennet zevkleri yaşamışlar.

Allah, size onu yaşattı. Onun için belki şimdiye kadar -mübalağa yapmıyorum- binlerce mektup… Görülen rüyalar.. İnsanlığın İftihar Tablosu.. koğuşları gezmesi.. Hazreti Ebu Bekir efendimizin koğuşları gezmesi, zindanda.. Hazreti Ömer efendimizin koğuşları gezmesi.. Sahabe-i kiram ile içli-dışlı olmaları… Böyle…

Böyle içinde bulunma mevzuu, davanın/Hizmet’in, dava düşüncesinin içinde bulunmaya vabestedir. Sen burada hep o dava düşüncesini heceler, oturur-kalkar onun ile gecelersen, Allah (celle celâluhu) senin gecelerini pırıl pırıl gündüzler haline getirir, Allah’ın izni-inayeti ile. Varsın el-âlem şeb-i yeldâyı yaşasın; bir türlü bitip tükenmeyen gecelerde otursun, kalksın, emeklesin; hep karanlıklar ile, zulmetler ile yaka-paça olsun!.. Allah’ın izni-inayeti ile, senin gittiğin yer belli; hep “Acaba bir-iki adım sonra mı karşıma çıkar, üç adım sonra mı karşıma çıkar, bana ‘Hoş geldin, ben de sizi bekliyordum!’ falan der, O’nun iltifâtât-ı Nebevîsi ile karşılaşırım!” mülahazası ile yol alırsın.

Yolunuz bu; binlerce dünya saltanatı buna mukabil gelemez. Yine onu da Hazreti Pîr’in ifadesine göre diyelim: Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet’in bir saatine mukabil gelmez. Cennet’in de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez. Şu ışık hızı ile trilyon, trilyon, trilyon seneler ihtivasında, genişliğinde, vüs’atinde kâinatların çehresine serpiştirilmiş güzellik, âhenk, hep iç bayıltıcı şeyler… İşte men hattı (Manhattan)… Ne olacak bunlar?!. Evet, hatlı şey, sınırlı şey… Asıl o sınırsız güzellikler başını döndürüyor insanın. Bed’ü’l-Emâlî’de dendiği gibi:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!”

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

Mü’minler, O’nu (celle celâluhu) keyfiyetsiz, kemmiyetsiz müşahede ederler.

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

Örneği, yok; misali, yok; benzeri, yok..

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

Gördükleri zaman O’nu, bütün cennet nimetlerini unuturlar; falan yerde on tane kasır varmış, elli tane de Huri varmış; Gılmanlar varmış, pırıl pırıl inci-mercan gibi Gılmanlar varmış, yolun sağında-solunda sizi istikbal ediyor gibi… Bunların hepsi gözünüzden silinir gider; sadece O’na takılırsınız. Öyle bir şey… Bunu benim ifade etmem mümkün değil; çünkü bu, مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ “Tatmayan, bilmez.” Ehl-i İ’tizâl, Rü’yet-i İlahîyeyi inkâr ettiklerinden dolayı, Bed’ü’l-Emâlî sahibi, فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ diyor: “Yuf be Ehl-i İ’tizâl’e, Cenâb-ı Hakk’ı görmeyi inkâr ediyorlar.”

   O kutlu selam uğruna!..

Şimdi bu türlü nimetler ile mev’ûd bulunan (kendilerine vaatte bulunulan) temiz gönüller, hususiyle günümüzde, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşlerim!.. Onlara selam söyleyin!” dediği insanlar, buna göre tavır belirlemeli ve hareket etmeli!.. Sahabe diyor ki…

Kurban olayın onların hepsine, en küçüğüne!.. En küçüğü yok aslında, ben böyle küçüğünü düşünüyorum, bakıyorum yine benden bin metre daha uzun boylu adam. Evet… İsmini verirsem onlardan birinin, “Demek sen onu küçük görüyorsun!” dersiniz. Ne siyahı, ne beyazı, ne akı, ne pembesi, ne turuncusu filan; hiçbiri küçük değil onların. Böyle… Onlar, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kadar yakın idiler ki, gözünün içine bakıyorlardı ve her zaman O’nun uğrunda hırz-ı cân etmeye teşne bulunuyorlardı.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam), âhirzamanda gelen, nifâkın/şikâkın ortalığı kasıp kavurduğu, ufku kararttığı bir dönemde, yeniden ellerindeki projektörler ile dünyayı, insanlığın dünyalarını aydınlatan, kapkaranlık geceleri, şeb-i yeldâları apaydınlık gündüzlere çeviren o insanlara “Kardeşlerime selam!” diyor. Sahabe “Biz, Sen’in kardeşlerin değil miyiz?!” deyince de “Hayır, siz, Benim arkadaşlarımsınız!” buyuruyor; onlara, “yol arkadaşlarım” diyor. Bakın tâ oradan buraya… Bin dört yüz sene sonrasına, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Selam!” diyor, “Selam! Selam!..”

Şimdi bunlar alınmışsa, alınıyorsa, alınabilecekse, başka alıntılara, alıntı şeklindeki sûrî şeylere takılmamak lazım, zihin açısından dağınıklığa düşmemek lazım, konsantrasyonu bozmamak lazım. Yoğunlaşırsak, Allah’ın izni-inayeti ile, böyle başlarımızı Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarının altında, Ömer’in ayaklarının altında, Osman’ın ayaklarının altında bulabiliriz; radıyallahu anhüm elfe merrâtin (Allah onlardan bin kere razı olsun). “Elfe” (bin) ne demek yahu; Elfu elfi merrâtin… Allah, milyon, milyon, milyon defa onlardan razı olsun, hoşnut olsun. O hoşnutluk atmosferi, o hoşnutluk zemini üzerinde, Cenâb-ı Hak, bizi de pâyidar eylesin!..

Siz, bugüne kadar hep o yolda oldunuz. Hususiyle de ne o dünyadan bir şey kopararak ne de bu dünyadan bir şeyler alarak/tadarak o yolda yürümediniz. Nefy-i nefy, ispattır; yok, yok olursa, var olur. Yok olması gerekli olan her şeyin tepesine bir balyoz indirdiniz, her şeyi yok ettiniz. Ondan sonra var olan şeyle meşgul olduk/oldunuz. Ben kendimi kastetmiyorum. Ben kim, onlar kim? Ama siz öyle yaptınız, Allah’ın izni-inayeti ile. Bundan sonra da Cenâb-ı Hak, size daha neler neler lütfedecektir, inşâallahu teâlâ.

Evet, عُذْرًا مِنْكُمْ  “Sizden özür dilerim!” وَعَفْوًا مِنَ اللهِ “Allah’tan da af rica ederim.” Rahatsızdım biraz; rahatsızdım çoktan beri. Evet, şikâyetçi değilim. Ben kendime öyle kayda alınacak bir insan nazarıyla da hiç bakmadım. Fakat bakıyorum, O öyle iltifat ediyor ki!.. Al sana ayağından bir hastalık!.. Al sana belinden bir hastalık!.. Al sana em’âdan bir hastalık, gözden bir hastalık!.. Biraz yere serdiler bunlar da… Ama o da güzel bir şey; O’nun teveccühü saymak lazım, iltifatı saymak lazım, “Arındırıyor!” demek lazım. أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً اَلأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الأَمْثَلُ فَالأَمْثَلُ Ee canım, o sultanları öyle bela ile, dert ile imtihan etmiş ise!.. Onların arkasındaki -Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i gibi- kuyruk sallayıp koşturan da ayrı düşünülmez ki!.. O da onlardan nasibini alır; eğer onlara takılmış, arkalarından gidiyorsa, alır nasibini.

Onun için, hani geldiniz, belki beklediniz… Hakkınızı helal edin, kusura bakmayın. Benimki israf-ı zamandan ibaret oldu. Söylediğim şeyleri siz çok daha iyi biliyorsunuz. Allah, âfiyet-i tâmme-i dâime-i kâmile-i şâmile-i dünyeviye ve uhreviye ihsan eylesin.

Öyle buyuruyor Kudsî Hadiste: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ “Hazırladım o Benim salih kullarıma, işlerini arızasız götürenlere, iman edip imana göre arızasız işler yapanlara, Kur’an’ın sâlih/sağlam amel dediği o işleri yapanlara…” مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ “Gözün görmediği” وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ “Kulağın işitmediği” وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Hiçbir insanın kalbine gelmeyen, tasavvurlar üstü şeyler hazırladım.”

   “Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesme; O, Raûf’tur, Raûf’tur, Raûf’tur. Fakat yol azığı konusunda da sakın gevşeklik gösterme, zira güzergâh mahûftur (korkunçtur), mahûftur.”

Evet, böyle çok kıymetli bir şey, Melikler Meliki’nden (celle celâluhu), Mâlikler Mâliki’nden, Sultanlar Sultanı’ndan bir nâme şeklinde, bir işlemeli paket şeklinde size gönderilmiş. Şimdi buna elinizi uzatırken başka şeylere gözünüz kayar mı?!. O’nun karşısında ayıp olur!.. Çoğunu aldınız… Alacağınız şeylere teşne bulunarak, Allah’ın izni-inayeti ile, öbür tarafta kıymet ifade eden şeylere tâlip olmak lazım. “Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler / “Yevme lâ yenfe’u”da kalb-i selîm isterler.”

Bir de (elektronik levhaya o an yansıyan tablo) bana diyor ki,

ألا صاحب الذنب لا تقنطن فَإِنَّ الإِلَهَ رَؤوفٌ رؤوفُ

 ولا ترحلنَّ بلا عدة ٍ فإِنَّ الطَّريقَ مخوفٌ مخوفُ

“Ey günahkâr, ey günahlar ile kirlenmiş utanmaz adam! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Allah, Raûf’tur, Raûf’tur, Raûf’tur. Ama hazırlıksız da yola çıkmaya bakma; çünkü bu yürüdüğün yol, biraz korkunçtur, korkunçtur, korkunçtur.” Siyasî çıkar karşınıza, gazeteci çıkar, idareci çıkar, hâkim çıkar… Öyle densiz insanlar karşınıza çıkar ki, size zulmedince, der: “Her birinize bir kere zulüm yapınca, müebbet verip içeriye atınca, bir umre sevabı kazanmış oluyorum!” Ya!.. Böyle bir mantık ile karşınıza çıkabilirler.

Evet, “Ne dünyada safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne Dergâh-ı Huda’dan mâ’adaya ilticâmız var!..” Ölüme giderken Erzurumlu Nef’î bunları söylemişti. Vesselam. Beni bağışlıyor musunuz?!. Allah, âfiyet-i dâime ihsan etsin.

حِيَلُ الشيطان

Herkul | | العربية

   سؤال: ما هي أدوات الشيطان الرئيسة التي يستخدمها من أجل إغواء البشر؟

   الجواب: مِن حِيَلِ الشيطان الخطيرة إظهارُه الذنوب الكبيرة التي تؤدي بالإنسان إلى جهنم وكأنها هفوات صغيرة، ويتحدث الأستاذ بديع الزمان بأسلوبه الخاص عن مدى خطورة هذه الذنوب التي تبدو وكأنها صغيرة بالنسبة للإنسان فيقول: “فاحذر! وخفِّف الوطء، وخَفْ من الغَرق، ولا تُهلِك نفسك بأكلةٍ أو كلمةٍ أو لمعةٍ أو إشارةٍ أو بَقْلَةٍ أو قُبلةٍ، فتَذهب عنك لطائفُك العظيمة التي شأنُها أن تستوعب العالمين”[1]، ويمكنكم ذكر المزيد من هذا، فمثلًا تصرفاتٌ مثل الاستخفاف بالآخر، ولمزه باللسان، وعبوس الوجه أمامه للإيحاء بسوء حاله؛ ربما تبدو صغيرة بالنسبة للبعض، إلا أن مثل هذه التصرفات والسلوكيات ليست صغيرة على الإطلاق عند الله تعالى.

في الواقع تلك الأعمال التي تبدو وكأنها صغيرةٌ هي الأشد خطرًا وفتكًا؛ فعقربٌ قد يكون أعظم خطرًا من ثعبان الكوبرا أحيانًا.. لأن عدوًّا واضحًا يُشعِر بنفسه من خلال أسلوبه في المجيء وصفيره وحفيفه يسهلُ الاحترازُ منه ودفعُ خطره حتى وإن كان كبيرًا.. لكن العقربَ يأتي خلسةً متخفّيًا؛ بين اللحاف أحيانًا، وتحت السرير أحيانًا، فيلدغ في وقت لا نتوقعه أبدًا.. لذلك فإن دفْعَكم خطرَه صعبٌ للغاية، وعليه ينبغي النظرُ إلى الذنوب والآثام بهذه النظرة، والخوفُ مما قد يأتي خلسةً أو على حجمٍ صغير كما العقرب.

أهم شيء بالنسبة للمسلم هو الابتعادُ عن كل أنواع الأخطاء والآثام دون تفريقٍ بين صغير وكبير، والتضرع إلى الله تعالى دائمًا أن يَقيَنا من ذلك، وإن أردنا التعبير عن ذلك بأسلوب بديع الزمان سعيد النورسي قلنا إن هناك أشياء صغيرة تبتلع أشياء كبيرة جدًّا، فالقلب واحدٌ من تلك الأشياء الكبيرة؛ لكنه وبالرغم من رحابته التي قد تستوعب الكون كلَّه فقد يُظلمُ أحيانًا بسبب أشياء تبدو صغيرة، وقد قال سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بشأن هذا: “إِنَّ العَبْدَ إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ، فَإِذَا هُوَ نَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ سُقِلَ قَلْبُهُ، وَإِنْ عَادَ زِيدَ فِيهَا حَتَّى تَعْلُوَ قَلْبَهُ، وَهُوَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَ اللَّهُ ﴿كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ﴾ (سورة الْمُطَفِّفِينَ: 83/14)”[2].

وبحسب شخصية كل فردٍ ووضعه فإن الشيطان يستخدم شتى أنواع الحيل والحجج ليدفع الناس إلى ارتكاب الذنوب؛ إلا أن هناك مجموعة من الأشياء لها الأولوية في استخدامه إياها ولجوئه إليها دائمًا، وهذه الأشياء في الأعم الأغلب هي ما يضعُف الناس أمامه ويستسلمون له، ويشقّ عليهم مقاومته والصبر والثبات أمامه، وفي درس “الهجمات الست”[3] يوجد حديث عن الوسائل الرئيسة التي يستخدمها الشيطان في عدوانه، يُمكن أن يُرجع أو يُضاف إليها وسائل أخرى مختلفة، لكننا سنقف على بعضها هنا.

إن حب الجاه والشهرة واحدٌ من أكثر الوسائل التي يستخدمها الشيطان كي يدفع الإنسان لمقارفة الذنوب، فرغبةُ الإنسان في الحديث والكتابة عنه دائمًا، ورغبتُه بأن يقف الناسُ لمجيئه احترامًا، وانزعاجُه عندما لا يحدث ذلك، ولهثُه وراء التصفيق والتقدير؛ مظهرٌ من مظاهر حب الشهرة.. في حين أن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم لم يرغب بذلك لنفسه وعارض هذا النوع من الحفاوة به قائلًا: “لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ، يُعَظِّمُ بَعْضُهَا بَعْضًا[4].

يحدثُ هذا، بينما حقُّ الوفاء لرسول الله يفرض على الجميع أن يقفوا احترامًا له إذا ما حضر، ولا أقصد بالجميع الأحياءَ فقط، بل الأحياء والأموات.. هذا هو معنى احترام النبي صلى الله عليه وسلم بالنسبة لنا، وهذه قضية مختلفة.. أما بالنسبة للجانب الآخر من الأمر فإن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يكشف بأسلوبه هذا عن تواضعه الجمّ العميم، ويقرر مبدأً دينيًّا مهمًّا في الوقت نفسه، فمن يُسَرُّ بوقوف الناس وتصفيقهم له وحديثهم عنه يفقد ما يجب السرور منه أساسًا، ويستخدم حقه الأخروي مهدرًا إياه في هذه الدنيا الفانية.

وبالمثل، فإن حب الجسد، والذي يمكن أن نسميه شغفًا بالراحة، هو إحدى الوسائل التي يستخدمها الشيطان بشكل متكرر، وهو عامل آخر يدفع الناس إلى الهلاك.. فالأكلُ والشربُ والخلودُ للنوم والاضطجاع، واللهو صيفًا وشتاءً، والسعيُ دائمًا للراحة والرغبات الجسدية؛ كلٌّ منها فرصة مهمة جدًّا يستغلّها الشيطان، في حين أن الإنسان لم يُخلق لهذا.. إنه بطبيعة الحال سيستفيد من بعض المتع في دائرة الشرع مثل الأكل والشرب، لكن الغاية المثالية التي سيظل المؤمن يركض وراءها دائمًا هي عبادة الله، ودعوة الناس للتوحيد والحق والحقيقة.

إن الشيطان بارع للغاية في اكتشاف نقاط الضعف لدى الناس، إنه يقترب من كل شخص وفقًا لحالته الخاصة. فمثلًا، إذا كان لدى شخص ميلٌ للحياة البوهيمية فإن الشيطان يفعل كل شيء حتى يجره إلى الخطيئة؛ إنه يمسكه فيخدعه بحججٍ كالتنزّه وتغير الجوّ إلى أن يسوقه للتجوّل في أماكن سيئة؛ ويهمس في أذنه بأن السباحة سُنَّةٌ نبوية إلى أن يطوفَ به الشواطئ واحدًا تلو الآخر، وفجأة يُعمي عينيه أو قلبه حتى ينخرط في البوهيمية دون أن يعي ذلك.

وبالطريقة نفسها عندما يجد الشيطان لدى الإنسان ضعفًا تجاه المال فإنه يشرع في استغلال نقطة الضعف هذه ليدفعه إلى الحرام ويسوقه إلى الأعمال غير المشروعة، ويجره إلى حيث يريد بواسطة الرَّسَن الذي أحكم لفّه حول عنقه، إن هذا وأمثالَه قد لا يدركون أن الشيطانَ هو الذي يقودُهم، ويعتقدون أنهم يقررون ما يُقرّرون بإرادتهم الشخصية، بل ويظنّون في بعض الأحيان أنهم يتجولون ويتحركون في المنطقة المشروعة؛ إلا أنهم في الحقيقة مساكين صاروا أُلعوبة في يد الشيطان منذ وقت طويل.

ومن أدوات الشيطان الأخرى إثارةُ شعورِ الحسد والغيرة.. والحسدُ هو “أن يتمنى المرء زوال النعمة عن غيره، وانتقالها إليه”، وقد قال سيدنا رسول الله صلى عليه وسلم: “إِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ؛ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ[5]، لينبّه بذلك كيف أن الحسدَ شعورٌ يجعل المؤمن خاسرًا، وقد رُوي عن الحسن البصري قوله: “ما رأيت ظالـمًا أشبه بمظلوم من حاسد، نفس دائم، وحزن لازم، وغم لا ينفد”[6]، فإذا كان الشخص يشعر بالانزعاج من إنجازات الآخرين، فهذا يعني أن فيه قابلية للتفاعل مع حِيَلِ الشيطان.. فالشيطانُ المحترفُ في عمله الخاص لا يضيع استغلال نقطة ضعف كهذه؛ فيستثمر ما لدى الإنسان من ميل إلى الحسد بما يؤدّي في النهاية إلى تدميره.

حتى إن الغبطة والمنافسة اللتين لا حرج فيهما إذا ما استُخْدِمتا في الطريق المشروع يمكن أن تكونا أداة مهمة بالنسبة للشيطان، ذلك لأنهما جارتان ملاصقتان للحسد، بل إنهما يبدوان وكأنهما توأمه، إلا أنهما يأتيان بعده، والتنافس المشروع يعني: “إخوتي هؤلاء يركضون نحو الفردوس ركض الخيل الفتية بالأعمال الطيبة التي يقومون بها، فلنركض مثلهم دون أن نضر بهم، علينا ألا نتخلف عنهم في فعل الخير،كنا هنا معهم؛ وعلينا ألا ننفصل عنهم في الآخرة أيضًا؛ فالقرآن الكريم يقول: ﴿فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/148)، ويقول أيضًا: ﴿وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ﴾ (سورة الْمُطَفِّفِينَ: 83/26)، لذا يجب على المؤمنين أن يتنافسوا في أعمال الخير.

لكن الشيطان غالبًا ما يريد أن يسيء استغلال هذا الشعور، فينشّطُ شعورَ الغيرة لدى الإنسان ويحوّل الغبطة إلى حسدٍ وعندئذ يبدأ الشخص يقول: “لماذا هو يركض؟ يجب أن أكون أنا من يركض بدلًا منه أساسًا”، بل إنه يحاول إعاقتهم، والإضرار بهم، وإرضاء إحساسه بالمنافسة من خلال لطمات يُنزلها على الآخرين، وفي كثير من الأحيان، لا يقف الأمر عند هذا الحد، بل يصبح عبدًا للانتماء، ولأنانية الجماعة، وهو أمر أكثر خطورة بالنظر إلى ما يُحدِثه من تدمير؛ لأن شخصًا كهذا يبدأ في اتخاذ موقفٍ تجاه الناس الذين ليسوا من طائفته أو من مذهبه.

إن شعورَ الحسد، وعدمَ تقبل الآخر، والتحزب هو الذي سبّب الفتن المختلفة التي بدأت في عصر سيدنا علي واستمرت لعدة عصور في تاريخ الإسلام، فقد تشكلت عشرات الجماعات مثل الخوارج والشيعة والزبيريين والأمويين والعباسيين، واتخذوا من الأشخاص الذين تجمعوا حول بعض الأفراد والأفكار جبهة ضدّ الآخرين؛ فتسببوا في حروب دموية.. ومَن تحرَّكَ منهم إيمانًا بفكرة: “سأكون أنا بدلًا منه في الإدارة”؛ جعلت كثيرًا من الناس يتقيؤون دمًا.. ولما أصبح المسلمون يأكل بعضهم بعضًا فيما بينهم، فقد سلط الله تعالى عليهم الكفار والظالمين؛ لأن الظالم سيفُ الله ينتقم به ثم ينتقم منه.

إن السبيل للتخلص من كل هذه المشاعر السلبية وعدم الانهزام لحيل الشيطان هو الإيمان القوي، والاستسلام لله، وسلامة القوام.. إذا كنتم قد استوعبتم الإيمان تمامًا فإنكم تستطيعون استيعاب أصعب الأشياء بإذن الله وعنايته.. وتقولون مثلما يقول الأستاذ بديع الزمان: “نحن فدائيو المحبة، ليس لدينا وقت للخصومة”[7]، وتعانقون البشرية جمعاء، بل إنكم حتى في مواجهة الأشخاص المجبولين على الشر ترجون لهم الإصلاح، وتسعون كي يتحقق السلام والهدوء في كل مكان، ولا تفكرون سلبًا بشأن الآخرين أبدًا.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة السابعة عشرة، ص 187.

[2] سنن الترمذي، تفسير القرآن، 83.

[3] ويقصد بهذا المصطلح ستة أنواع مختلفة من أعتى حِيَلِ الشيطان الخبيثة: حبّ الجاه والشهرة، والخوف، والطمع، والعنصرية، والأنانية والغرور، وحب الراحة والدعة، ولقد أورَدَها بالشرح والتفصيل بديعُ الزمان سعيد النورسي في المكتوبات، المكتوب التاسع والعشرين، القسم السادس، ص 505-529.

[4] سنن أبي داود، الأدب، 165.

[5] سنن أبي داود، الأدب، 44؛ سنن ابن ماجه، الزهد، 22.

[6] ابن عبد ربه: العقد الفريد، 2/158؛ القرطبي: الجامع لأحكام القرآن، 5/251.

[7] بديع الزمان سعيد النورسي: صيقل الإسلام، ص 494.

ŞEYTANIN OYUNLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: İnsanları saptırma adına şeytanın kullandığı başlıca argümanlar nelerdir?

   Cevap: Şeytanın önemli oyunlarından biri, insanı tepetaklak Cehennem’e götürebilecek büyük şeyleri, küçük göstermesidir. Hz. Pir, küçük gibi görünen şeylerin insan açısından büyük tehlike arz edebileceğini kendine has üslubuyla şöyle ifade eder: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma!” (Bediüzzaman, Lem’alar, 169-170) Bunları çoğaltabilirsiniz. Mesela bir başkasını hafife alma, dil ucuyla birisini kınama, bir yüz ekşiliğiyle muhatabın densizliğini vurgulama gibi tavırlar bazıları açısından küçük gibi görünebilir. Fakat Allah katında bu tür tavır ve davranışlar hiç de küçük değildir.

Esasında en tehlikeli şeyler, bu gibi küçük görünen amellerdir. Bazen bir akrep, kobradan daha tehlikeli olur. Zira gelişiyle, ıslığıyla, hışırtısıyla kendisini hissettiren bir düşman büyük bile olsa, ona karşı tedbir almak ve onun tehlikesini bertaraf etmek kolaydır. Fakat akrep sinsi bir şekilde gelir, bazen yorganın arasına, bazen yastığın altına saklanıp hiç ummadığınız bir zamanda sizi sokar. Dolayısıyla onun tehlikesini savmanız çok zordur. İşte günah ve hatalara da bu gözle bakmak gerekir. Onlar arasında asıl korkulması gerekenler, sinsice gelenler veya basite alınanlardır.

Bir Müslüman için en önemli şey, küçüğüne büyüğüne bakmadan, dinin çirkin gördüğü ve yasakladığı her türlü hata ve günahtan uzak durmak, bunlardan sıyanet buyurması adına sürekli Allah’a dua etmektir. Yine Hz. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla ifade edecek olursak, bazı küçük şeyler vardır ki çok büyük şeyleri yutar. Kalb de bunlardan birisidir. Zira o, kâinatları içine alacak genişlikte olmasına rağmen, bazen küçük gibi görünen şeyler yüzünden kararabilir. Nitekim Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) işlenen her bir günahın kalbde siyah bir nokta bırakacağını ve bu noktaların zamanla çoğalarak kalbi kaplayacağını ifade buyurmuştur. (Tirmizî, tefsîru’l-Kur’ân 83)

Şeytan, şahısların durumuna ve karakterine göre onları günaha sevk edebilme adına her türlü argümanı kullanır. Fakat onun birinci derecede kullandığı ve her zaman başvurduğu bir kısım şeyler vardır. Bunlar genel itibarıyla insanların zayıf ve mukavemetsiz olduğu; sabredip direnmekte zorlandığı hususlardır. Hücümat-ı Sitte’de şeytanın hücum adına kullandığı başlıca vesilelere yer verilir. Daha başka vesileleri de bunlara irca etmek veya eklemek mümkündür. Biz burada birkaçı üzerinde duracağız.

Bunlardan birisi olan şöhretperestlik, şeytanın insanı günaha sürükleme adına en çok kullandığı vesilelerden birisidir. İnsanın sürekli lehinde konuşulup yazılmasını istemesi, bir yere gittiğinde kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanması, kalkılmadığında gönül koyması, sürekli alkış ve takdir peşinde koşması, her başarısını popülizme bağlaması gibi tavırlar, şöhretperestlik hissinin birer tezahürüdür. Hâlbuki İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir meclise girdiğinde ayağa kalkılmasını şiddetle men ediyordu. “Acemlerin büyüklerine ayağa kalktığı gibi kalkmayın!” (Ebû Dâvûd, edeb 165) buyuruyordu.

Aslında Allah Resûlü  bir yeri teşrif ettiğinde değil diriler, mezardaki ölüler bile ayağa kalkmıyorsa vefasızlık yapıyorlar demektir. Bizim O Zat’a karşı saygı anlayışımız budur, bu ayrı bir konu. İşin öbür yanına gelince Efendimiz, bu tavrıyla hem engin tevazuunu ortaya koyuyor hem de önemli bir dinî disiplin vaz ediyordu. Alkışlanmaktan, bahsedilmekten, ayağa kalkılmasından hoşlanan bir kişi, asıl hoşlanılması gerekli olan şeyleri kaybediyor; ahiretteki hakkını burada kullanıyor demektir.

Aynı şekilde rahat tutkusu da diyebileceğimiz tenperverlik, şeytanın sıkça kullandığı vesilelerden birisi olup, insanı helakete sürükleyen faktörlerden bir diğeridir. Yiyip içip, yan gelip kulağı üzerine yatma, yazlıklarda kışlıklarda keyif çatma, hep rahatının, bedenî isteklerinin peşinde koşma, şeytan açısından değerlendirilecek çok önemli birer fırsattır. Oysaki insan bunlar için yaratılmamıştır. Elbette o, yeme, içme gibi mubah dairedeki bir kısım lezzetlerden istifade edecektir. Fakat mü’minin hep arkasından koşacağı gaye-i hayali, Allah’a kullukta bulunma, insanları tevhide, hak ve hakikate çağırma olmalıdır.

Şeytan, insanların zaaflarını keşfetmede çok profesyoneldir. Herkese, hususi durumuna göre yaklaşır. Mesela birisinin bohemliğe açık bir yanı varsa, şeytan ne yapar eder onu günahın içine çekmeye çalışır. Mesela tutar, onu, nefes alma ve tenezzühte bulunma gibi gerekçelerle kandırarak zift akan yerlerde dolaştırır; yüzmenin sünnet olduğunu kulağına fısıldayarak plaj plaj gezdirir. Derken onu, gözünün içinden veya kalbinden öyle vurur ki, hiç farkına varmadan bohemliğin içine salıverir.

Aynı şekilde bakar ki bir başkasının paraya karşı fazla tamahı var. Haramlara sürükleme, gayrimeşru işlere sevk etme adına onun da bu zaafını kullanır. Boynuna taktığı yular ile onu istediği yere çeker. Böyle birisi şeytanın güdümünde hareket ettiğinin hiç farkına varmasa, kendi iradesiyle karar verdiğini düşünse ve hatta bazen meşru alanda dolaştığını zannetse de çoktan şeytanın oyuncağı hâline gelmiş bir zavallıdır.

Şeytanın çokça suiistimal ettiği argümanlardan bir diğeri de haset ve kıskançlık hissidir. Haset, “Falanda olmasın, bende olsun.” düşüncesidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, hasedin de amelleri yiyip bitireceğini ifade buyurmak suretiyle (Ebû Dâvûd, edeb 44; İbn Mâce, zühd 22) onun mü’min açısından nasıl kaybettirici bir duygu olduğuna dikkat çekmiştir. Hasan Basri Hazretleri de, “Ben hasetçiden daha çok mazluma benzeyen bir zalim görmedim.” (İbn Abdi Rabbih, el-Ikdü’l-ferîd 2/158; el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân 5/251) demiştir. Eğer bir kişi, başkalarının başarılarından rahatsızlık duyuyorsa, şeytanın oyunlarına açık bir yanı var demektir. Kendi işinde profesyonel olan şeytan, böyle bir zaafı kaçırmaz. İnsandaki kıskançlık temayülünü öyle bir değerlendirir ki, neticede onun mahvına sebep olur.

Meşru yolda kullanıldığı takdirde mahzursuz olan gıpta ve rekabet dahi şeytan açısından önemli birer argüman olabilir. Zira bunlar hasetle sınır komşusudur; hatta bir nevi onun ikizi gibidir. Sadece bir fasıl ondan sonra doğmuştur. Meşru rekabetin manası şudur: “Bu kardeşlerim yaptıkları güzel işlerle doludizgin Cennet’e doğru koşuyorlar. Onlara zarar vermeden biz de onlar gibi koşalım, hayırda onlardan geriye kalmayalım. Burada onlarla beraberdik; ahirette de onlardan ayrılmayalım.” Kur’ân-ı Kerim, فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ “Hayırlı işlere koşun, hayırda yarışın.” (Bakara sûresi, 2/148; Mâide sûresi, 5/48) ve وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ “Öyleyse yarışanlar, bunu için yarışsınlar.” (Mutaffifîn sûresi, 83/26) gibi âyetleriyle mü’minleri hususiyle hayır işlerinde yarışmaya çağırır.

Fakat şeytan çoğu zaman bu duyguyu da suiistimal etmek ister. İnsanın içindeki kıskançlık hissini harekete geçirerek gıptayı hasede çevirir. Bu sefer kişi, “O niye koşuyor? Onun yerine koşan asıl ben olmalıyım.” demeye ve hatta haset ettiği insanların önüne geçmeye, onlara zarar vermeye başlar. İçindeki rekabet duygusunu başkalarına attığı çelmelerle tatmin etmeye çalışır. Çoğu zaman iş burada da kalmaz ve aidiyet mülâhazasına, cemaat enaniyetine dönüşür ki bunun tahribatı geniş alanlı olduğu için çok daha tehlikelidir. Zira böyle bir insan, sırf kendi meşrebinden, kendi mezhebinden olmayan insanlara karşı tavır almaya başlar.

İslâm tarihinde Hazreti Ali döneminde başlayıp asırlarca devam eden değişik hercümerçlere sebebiyet veren, işte bu haset duygusudur, hazımsızlıktır, aidiyet mülâhazasıdır. Haricîler, Şiiler, Zübeyrîler, Emeviler, Abbasiler gibi onlarca grup teşekkül etmiştir. Belirli şahıs ve fikirler etrafında bir araya gelen insanlar başkalarına karşı cephe almış ve kanlı savaşlara sebebiyet vermişlerdir. “Yönetimde onun yerine ben olayım.” düşüncesiyle hareket eden bir kısım gruplar, pek çoklarına kan kusturmuşlardır. Çoğu zaman Müslümanlar kendi içlerinde birbirlerini yemeye durduklarından ötürü Allah da kâfir ve zalimleri onların başına musallat etmiştir. Zira zalim Allah’ın kılıcıdır. Allah, istihkakı olanları, onu kullanarak cezalandırır; sonra döner onu da cezalandırır.

Bütün bu negatif duygulardan kurtulmanın ve şeytanın oyunları karşısında nakavt olmamanın yolu ise güçlü imandır, Allah’a teslimiyettir ve kıvamın sağlam olmasıdır. Şayet imanı tam sindirebilmişseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle hazmedilmesi en zor şeyleri bile hazmedebilirsiniz. Hz. Üstad gibi, “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 54) der bütün insanlığı kucaklarsınız. Kötülüğe kilitlenen insanlar karşısında bile sadece ıslah diler, her yerde barış ve huzurun hâkim olması adına gayret eder ve katiyen başkaları hakkında negatif düşüncelere girmezsiniz. 

التحرُّك الإيجابي البنّاء وأثرُه على المجتمع

Herkul | | العربية

   سؤال: في واقِعِ اليوم؛ كيف ينبغي لنا أن نفهم معنى التحرُّك الإيجابي البنّاءِ في ظلّ انتشار الظلم والألاعيب الشيطانية التي من شأنها أن تسوق أهلَ الإيمان إلى التحرك السلبي؟

   الجواب: تُرتكب اليوم في دولَتِنا وفي كل أنحاء العالم -كما ذُكر في السؤال- صنوفٌ شتى من الظلم، وتُمارَس العديد من الدناءات والفظائع، ويُتوسَّل إلى الكثير من الألاعيب الشيطانية المختلفة.. وفي ظلّ هذا الدوران التاريخي الدؤوب تعرّضَت الإنسانية حتى الآن للكثير من الظُّلْمِ والجَور، حتى إنه قد مرت عليها فترات انفرطت فيها -كما يقول المؤرخون- حباتُ عقد المجتمعات كلية، وربما تسبب في هذا الجنون بعض المستبدين من أمثال نابليون وهتلر وستالين عن طريق إثارة شعور الجنون لدى الناس؛ فبسبب غرام هؤلاء بالسلطة تسببوا في مقتل الملايين من الناس، وبعد أن أُصيبت البنية بالضعف تسلطوا على الإنسانية، وابتدعوا لها أنظمة سَامَتْها سوءَ العذاب.

ووفقًا لقناعتي القاصرة فإن عالم اليوم يشهد فترة أخرى من الفترات التي أصيبت فيها البشرية بالجنون تمامًا، فهذا يعتدي على هذا، وذاك ينكل بذلك، والحق في يد القوي، والقوي يعمد إلى قمع الناس وقهرهم وفرض الوصاية عليهم بكل ما أوتي من قوة، إلى أن تفشَّى هذا المرض في المجتمع بأكمله، لدرجة أن من تنقصهم الكياسة والفراسة العالية التي يستطيعون بها إدارة الدولة قد أصيبوا هم الآخرون بحب الإدارة، وبدؤوا يقولون في أنفسهم: “يا ترى ألا نستطيع نحن الآخرين أن نستولي على القوة، فنقوِّم المجتمع كما نشاء؟ لماذا لا نكون من الذين يُشار إليهم بالبنان ويصفق لهم الناس؟!”، والحال أن هؤلاء لا يرغبون في الإدارة والسلطة خدمةً لدينهم وغاياتهم الوطنية ومصلحة بلادهم، بل من أجل مصالحهم الشخصية ومستقبلهم، وللوصول إلى هذه الأهداف يستبيحون كل الوسائل من الكذب والخداع والنفاق؛ إلا أنهم ولو أحرزوا انتصارات مؤقتة فإن الحق تعالى سيمنِّيهم بهزائم أضعاف ما كسبوا.  

فكما يجب أن يكون الهدفُ مشروعًا فلا بدّ أن تكون السبل التي تؤدي إليه مشروعة أيضًا، ومتوافقة مع القوانين الإنسانية والأخلاقية والإلهية، واستحلالُ كلِّ وسيلة تؤدي إلى الهدف ليس بنمطٍ فكري يليق بالمؤمن، فكما أن هذا السلوك يبتعد فراسخ عن منهج الأنبياء العظام فيجب أن يبتعد فراسخ أيضًا عن وارثيهم.

أجل، لقد حاز التحرك الإيجابي أهمية خاصة في عالم اليوم، هذا العالم الذي أصبحت فيه المكيافيلية تهيمن على المجتمع بأسره، ويُتوسَّل فيه إلى الحيل والألاعيب الشيطانية، وتنحل فيه حبات عقد الإنسانية، والتحرك الإيجابي يعني عدم مقابلة التصرفات والأعمال السلبية بمثلها، والبعد عن الانشغال بالأقوال والأعمال المنفورة، وتجنب نشر الإشاعات، وعدم إهدار الوقت في الثرثرة الفكرية، والانصراف إلى الخدمة دائمًا من أجل تحقيق الغايات المثالية، والاشتغال بالإصلاح والتعمير، والسعي دومًا إلى تحقيق الوفاق والاتفاق.

   عدم الوقوع تحت وطأة الحوادث

ولقد ركز الأستاذ النورسي كثيرًا على الحركة الإيجابية البناءة في مؤلفاته، وكان يوصي طلابه بها على الدوام، فالوظيفة الملقاة على عاتق رجال الخدمة اليوم الذين يستهدفون غايات مثالية معينة وينطلقون لتحقيقها؛ هي السعي وراء الإيجابيات دون التعلق بالسلبيات، فالمنشغلون بالأحداث لا يستطيعون إدارتها، ولا يقدرون على حل المشاكل التي يلزم حلُّها.

فإذا انشغلتم بالردّ على ما يُقال ضدكم من أقوال وما يُوجَّه إليكم من إهانات وما يدّعى عليكم من افتراءات، وحددت هذه الأمورُ أسلوبَ تعاملكم مع الآخرين؛ فلن تكون لديكم القدرة على عمل ما يلزم من أجل أمتكم أو من أجل الإنسانية، ولن تستطيعوا أن تُنشئُوا المشاريع التي تهدف إلى حل مشاكل الإنسانية، ولا أن توفّروا الدعم اللازم للمشاريع والخطط الحاضرة.

ولا يخلو هذا العصر أيضًا من مخالفين وأعداء لا يتورعون عن الكذب والافتراء والإهانة وتشويه صورة المؤمنين الصادقين الذين يعملون في الخدمة في سبيل الله، فلو أنكم اكترثتم بالأقوال والأفعال السلبية التي تصدر عن هؤلاء لما استطعتم أن تقوموا بما يجب عليكم القيام به، قد تهُمّون اليوم بالرد على إهانة أحدهم، ولكن سيأتي في اليوم التالي شخص آخر يتوجه إليكم بأفظع وأشدّ ممّا قيل لكم من قبل، وعندها تستغرقون في التفكير في حلّكم وترحالكم محاولين إيجاد الرد المناسب لما قاله ذاك وفعله، ونتيجة لذلك لا تستطيعون التخلص من طوق الحوادث الذي تعيشون داخله، ولا يخفى أنه من المتعذر على الإنسان الذي يعيش تحت ضغط الحوادث وتأثيرها أن يُقبل على الحياة، ولا أن يمتلك القدرة على التأثير.

من جانب آخر لو انشغلنا بالسلبيات التي تنعكس على شاشات التلفاز أو صفحات الجرائد سنكون سببًا في تكدير أذهاننا ومشاعرنا وأفكارنا، وسنعيش دائمًا مع الانفعالات وردود الأفعال والإحباطات التي تولِّدها هذه الحوادث، وسنفقد التفكير السليم، ولا نقدر على التفوّه بالكلام الحسن، وإنشاء الأفكار الجميلة، ولن نجد حلًّا للمشكلات المتراكمة التي تنتظر الحل، أما بالنسبة لتوضيح وتصحيح وتكذيب الادعاءات والافتراءات والاتهامات التي ألصقها البعضُ بنا، فعلينا أن نعهد بهذا الأمر إلى أهل العقد والدراية بدلًا من أن ينشغل بها الجميع.

فالذي ينشغل بهجوم الآخرين واعتدائهم دائمًا يدمِّر نفسه، ومن دمّر نفسه لا يُنتظَر منه إعمارٌ ولا تنعقد عليه آمالٌ، فهل من أسلم نفسه لتيار الشلال تسعه قوته أن ينقذ شخصًا على وشك الغرق؟! إن محاولته لإنقاذ هذا الشخص من المحتمل أن تؤدي إلى إغراقه بشكلٍ أسرع، ومن ثَمّ فعلى الذين نذروا أنفسهم من أجل ترميم الحضارة التي ما زالت تتعرض للخراب والتشويه منذ ثلاثة قرون ألا يستسلموا لأي نوعٍ من السلبيات؛ لأن عملية الترميم هذه لا يقوى عليها أناسٌ أجهدهم التعب بسبب صراعهم مع الحوادث اليومية، فلا يقدِر على القيام بهذا العبء إلا الأبطال الذين تخلّصوا من ثرثرة الأفكار وحازوا سلامة الروح.

   النظرة الشمولية والدبلوماسية

على الذين اعتمدوا التحرك الإيجابي مبدأً لهم ألا يقابلوا السلبيات بمثلها، ولا يسمحوا باستشراء الحقد والغل بين جنبات المجتمع، بل عليهم بدلًا من هذا أن يلجؤوا إلى الدبلوماسية لحل المشكلات، وبدلًا من استخدام الشدة والعنف عليهم السعي لحل المشكلات بالمنطق والمحاكمة العقلية السليمة، وأن ينظروا إلى الحوادث نظرة إجمالية شاملة، ويضعوا في حسبانهم الأسباب وما يتولد عنها من نتائج.

فالمشكلات التي يُعتقَد أنها قد تم حلها باستخدام القوة الغاشمة والسحق والقهر هي في الحقيقة ليست حلولًا دائمة كما هو الحال في أي وقت كان؛ مثال ذلك المشكلة القائمة إلى الآن في جنوب شرق تركيا، كم من الدماء أُريقت، وكم من حروب ومعارك اندلعت، ومع ذلك لم يتمّ التغلب على المشكلة ولم تُحَلّ، حتى بعدما ظُن أنهم قد فرّوا إذ بهم يستعيدون عافيتهم ويرجعون من جديد، ويواصلون معاركهم بإستراتيجيات جديدة، لقد جُرِّبَتْ محاولاتٌ عديدة لقهرهم وسحقهم، لكنهم نهضوا من جديد، وعندما استمر التعامل مع المسألة بالقوة والعنف -وانطلاقًا من إحساسهم بالظلم والاضطهاد- حاولوا أن يجدوا لهم ظهيرًا في الخارج، ونجحوا في ذلك. 

بيد أنه لو تم النظر إلى المشكلة نظرة إجمالية شاملة، ولو تم تشخيص الأسباب جيدًا، وتم اختيار العلاج المناسب لاختفت هذه المشكلة منذ وقت بعيد، ولو أنهم استخدموا الطرق الدبلوماسية بدلًا من القوة والعنف لما أُريقت الدماء، ولا تشكلت العداوات، ولا توارثت الأجيال الغل والأحقاد، فإن تجنُّبَ العنفِ، والتخلي عن التصرفات الفظة، وعدم سحق الناس وممارسة الضغط عليهم، واللجوء إلى اللين والرفق والعقل والدبلوماسية في حلِّ المشكلات؛ هو أحد متطلبات التحرك الإيجابي. 

   روح الوحدة والاتحاد

من الأسس المهمة الأخرى التي لا بد من التركيز عليها في هذا الصدد هو بذل الجهد في سبيل ترسيخ روح الوحدة والاتحاد بين أفراد المجتمع، فإن أمكن إرساء هذه الروح بين الناس من خلال التراجع، فالتراجع حينذاك أولى من التقدم.. يجب ألا نستصغر هذا القدر البسيط من الجهد لأجل تحقيق الوحدة والاتحاد بين الناس، فلهذا الجهد قيمة عظيمة عند الله، فنحن لا يمكننا الجزم بنوع العمل الذي يفضي إلى خلاص الإنسانية، فربما ينقذ هذا التراجعُ الكثيرَ من الناس.

إن القيامَ بتصرفاتٍ من شأنها أن تعمل على تمكين روح الاتحاد ولم الشمل مثل التقرب من الناس بالحال اللين والقول اللين والفعل اللين، والتجاوز عن أخطائهم وتقصيراتهم؛ هو أمر له أهمية خاصة عند الله تبارك وتعالى، فالحق تعالى يأخذ مثل هذه النوعية من التصرفات في الآخرة فينمّيها، فينال بها صاحبها النعم الأخروية المهمة التي يتعذر الوصول إليها.

ولهذا لا بد من حسن الظن في الآخرين، وبَذْلِ الجهد قدر ما نستطيع لجمع الناس ولم شملهم، أما انتظار أن يتشبه الناس بنا، وأن يفكروا مثلنا، وأن يسيروا على طريقنا؛ فهو نوع من الأنانية، فالمهم هو أن نجتمع حول بعض القواسم المشتركة، فلكلِّ شخصٍ صوتٌ وفكرٌ ونظرةٌ مختلفة، وقد تتشكل جوقة موسيقية متناغمة من أنغام وأصوات مختلفة.

وباجتماع أصوات شتى وآلات موسيقية مختلفة تتشكل أوركسترا كبيرة، فرغم اختلاف الأصوات والنغمات فإنها تعبر عن معنى معين لدى السامع، وهكذا فالمهم هو القدرة على جمع هذه الاختلافات والتنوعات حول روح الوحدة، أما ترقُّبُ أن يكون الآخرون مثلنا فهو أمر يتنافى مع الفطرة ويعبّر عن الأنانية، ويسوق الناس إلى التمزق والتشتت، وليس إلى الوفاق والاتفاق.

وكما هو معلوم فإن المدينة المنورة لما شرَّفها مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم كان عدد اليهود بها حوالي أربعة آلاف، ومثل هذا العدد كان من المشركين، أما عدد المسلمين بقضهم وقضيضهم فكان يصل إلى حوالي ألف وخمسمائة، لكن النبي صلى الله عليه وسلم وجد سبيلًا إلى عمل وحدة مجتمعية بين هذه الطوائف، واستطاع أن يجمع اليهود والمشركين الذين يزيدون عن المسلمين خمسة أو ستة أضعاف حول وثيقة المدينة، فاستمر هذا الوفاق حتى العام الخامس من الهجرة إلى أن نقضه اليهود في النهاية.

فما يقع على عاتقنا هو أن نقبل كلَّ إنسانٍ في مكانه ومقامه، وأن نحترم فكره ومشاعره، فلو أنكم استهدفتم أفكار الناس ومعتقداتهم وحاولتم قصفها والهجوم عليها فستفرقونهم من حولكم، وتبعدونهم عن أنفسكم، وعندئذ لا تربحون شيئًا بل تكونون قد خاطرتم بسلامة الطريق الذي تسيرون فيه؛ لأن هؤلاء الذين فرقتموهم من حولكم وربما جعلتم منهم أعداء لكم لن يسمحوا لكم بالسير آمنين في الطريق الذي تسيرون فيه، بل سيظهرون لكم في كل ركن كالغيلان، يريدون تشتيت أذهانكم وهممكم وطاقاتكم، ومن ثمّ يجب أن تركزوا على الأعمال المطلوبة منكم، وإلا ستضطرون إلى الانشغال بالمشاكل التي سيسبّبها هؤلاء لكم بدلًا من الاشتغال بأعمالكم.

وهكذا فإن كنتم لا تريدون أن تتسببوا في كل هذا فلا بد أن تتحروا سبل التعايش في أمنٍ وطمأنينةٍ مع أصحاب الرؤى العالمية المختلفة، ولأجل هذا يجب أن تحترموا إنسانية الجميع، وألا تنالوا من قناعاتهم، وألا تؤذوا الناس بأيديكم وألسنتكم.

   محبة المنهج لا تعني التعدي على مناهج الآخرين

ولقد جعل بديع الزمان سعيد النورسي للحركة الإيجابية معيارًا، أشار فيه إلى ضرورة أن يحب الإنسان منهجه، ولا يتدخل في مناهج الآخرين، ولا يضمر لهم العداوة والبغضاء أبدًا؛ بمعنى أن محبة الإنسان لطريقه ومنهجه لا يستلزم وصف طريق الآخرين ومنهجهم بالقبح والباطل.

أجل، ما يقع على عاتق المؤمن الصادق هو أن يحب منهجه الفكري والاعتقادي، وأن يتمسك به بجنون، وأن يرعاه ويحميه بكل كيانه، بل يجب أن يكون فكرُه وشعوره على النحو التالي: “اللهم إنني أرضى أن أموت في اليوم عشرات المرات على أن تكون راية الإسلام المبين عالية خفاقة في كل أنحاء العالم”.. هذه هي محبّة الطريق والمنهج، وقد كانت هذه هي خاصية الصحابة الكرام رضوان الله عليهم، كانوا أوفياء بحق لمنهجهم، وعلى أهبة الاستعداد للموت في هذا الطريق عن طيب نفس.

ومن لم يحمِل هذه الأفكار وهذه المشاعر، ولا يقدم على أي تضحية في سبيل تبليغ القيم التي يؤمن بها إلى العالم، بل ويهدر وقته يمنة ويسرة؛ ويصب لعناته على الآخرين، ويوجه الإهانات إلى هذا وذاك، فلن يفيد عمله هذا بشيء سوى إثارة العداوات، وإرضاء الشيطان وإسعاده.

فلو كنا نريد جمع الناس والتأليف فيما بينهم فلا بد أن نراعي مشاعر الآخرين وتطلعاتهم ومواقعهم وتمسكهم ومحبتهم لِقيَمهم، ثم نتحرك بناء على ذلك، والله تعالى هو الذي يؤلف بين قلوب العباد كما تقول الآية الكريمة: ﴿وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ﴾ (سورة الأَنْفَالِ: 8/63)، فما يقع على عاتقنا هو مراعاة الأسباب دون قصور، والعمل على لمّ الشمل وتآلف القلوب، فلا نحوّل محبَّتَنَا لمنهجنا إلى عداوة الآخرين لنا، ولا نجعل اختلافنا سببًا للنزاع والخصام، بل نعمل دائمًا على نثر بذور المحبة في كل مكان، واحتضان كل البشرية، ورسمِ البسمة على وجوه الجميع.

MÜSPET HAREKET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ehl-i imanı menfi hareketlere sevk edebilecek zulümlerin ve şeytanî oyunların çokça görüldüğü günümüzde müspet hareket nasıl anlaşılmalıdır?

   Cevap: Soruda da bahsedildiği üzere günümüzde hem ülkemizde hem de dünyanın farklı yerlerinde çeşit çeşit zulümler işleniyor, şenaat ve denaetler irtikâp ediliyor, farklı farklı şeytan oyunlarına müracaat ediliyor. Tarihî tekerrürler devr-i daimi içerisinde şimdiye kadar insanlık kaç defa zulüm ve haksızlıklara maruz kalmıştır. Tarihçilerin ifadesiyle toplumların bütün bütün şirazeden çıktığı dönemler de olmuştur. Belki Napolyon, Hitler ve Stalin gibi bazı diktatörler de insanlardaki çılgınlık duygusunu harekete geçirmek suretiyle bu cinnete sebebiyet vermişlerdir. Onların dünya hâkimiyeti sevdasına düşmeleri, milyonlarca insanı canından etmiştir. Bünye bir kere zaafa uğradıktan sonra, insanlığın başına musallat olacak ve ona kan kusturacak en zalim sistemler ortaya çıkıvermiştir.

Kanaat-i acizanemce günümüz dünyası da insanlığın yine bütün bütün çılgınlaştığı dönemlerden birine şahit oluyor. O ona saldırıyor, o da diğerine. Kim kuvvetliyse o haklı görülüyor. Kuvvetli, kuvvetin hakkını vermesi gerektiği mülâhazasıyla hemen insanları hizaya getirmeye, toplum üzerinde vesayet kurmaya yöneliyor. Bu, toplumsal çapta öyle bir hastalık hâline gelmiş ki, devleti idare edebilecek yüksek bir firaset ve kiyaseti olmayan zayıf karakterli insanlar bile “yönetme” sevdasına tutuluyor ve “Acaba biz de gücü ele geçirip toplumu istediğimiz şekilde dizayn edebilir miyiz? Parmakla gösterilen, alkışlanan, el üstünde tutulan insan hâline gelebilir miyiz?” demeye başlıyorlar. Dinleri, millî mefkûreleri, ülke menfaati adına değil; kendi çıkarları ve istikballeri adına başa geçmeyi, muktedir olmayı ve toplumu yönetmeyi arzuluyorlar. Bu hedeflerine ulaşma adına da yalan, aldatma, ikiyüzlülük gibi her yolu mubah görüyorlar. Ne var ki bu gibiler muvakkaten yalancı zaferler elde etseler bile, Cenâb-ı Hak onlara bunun kat katı hezimetler yaşatacaktır.

Hedefin meşru olması gerektiği gibi, hedefe ulaşma adına kullanılacak bütün yolların da meşru, insanî, ahlâkî ve ilâhî kanunlara uygun olması gerekir. Bir hedefe ulaşma adına her vesilenin caiz görülmesi, mü’mince bir düşünce tarzı değildir. Böyle bir yaklaşım enbiya-i izamdan fersah fersah uzak olduğu gibi, onların vârislerinden de fersah fersah uzak olmalıdır.

Evet, topluma Makyavelist mülâhazaların hâkim olduğu, şeytanî oyunlara çokça müracaat edildiği ve insanlığın bütün bütün şirazeden çıkmaya başladığı günümüz dünyasında müspet hareket ayrı bir önem kazanmıştır. Olumsuz tavır ve davranışlara aynıyla mukabelede bulunmama, negatif söz ve eylemlerle meşgul olmama, güft u gûya girmeme, fikir gevezeliğiyle vakti israf etmeme; bunların yerine sürekli kendi mefkûresini gerçekleştirme istikametinde hizmet etme, hep tamir ve ıslahla meşgul olma, her zaman vifak ve ittifak peşinde koşma manasına müspet hareket.

   Hâdiselerin Tesirinde Kalmama

Bediüzzaman Hazretleri, eserlerinde sık sık müspet hareketin üzerinde durmuş ve her daim talebelerine onu tavsiye etmiştir. Belirli bir gaye-i hayalleri olan ve bunu gerçekleştirme istikametinde hareket eden günümüzün hizmet erlerine düşen vazife de, karşılaştıkları olumsuzluklara takılmadan hep olumlu şeyler peşinde koşmaktır. Hâdiselere takılan kimseler, hâdiseleri idare edemez, çözülmesi gereken problemleri çözemezler.

Aleyhinizde söylenen sözlere, size yapılan hakaretlere, hakkınızda iddia edilenlere mukabele etmekle meşgul olursanız ve hareket tarzınızı bu belirlerse, gerek milletiniz, gerekse insanlık adına yapılması gerekenleri yapamaz, insanlığın problemlerini çözme istikametinde projeler oluşturamaz, hâlihazırdaki projelere gerekli desteği veremezsiniz.

Bugüne kadar Allah yolunda hizmet etmeye çalışan samimi mü’minlerin, muhalifleri, düşmanları hiç eksik olmamış, her türlü yalan ve iftiraya başvurmaktan, hakaret etmekten, onları karalamaktan geri durmamışlardır. Eğer siz, bu tür insanların olumsuz söz ve davranışlarına takılır ve sürekli onlara cevap yetiştirmeye çalışırsanız, yapmanız gerekli olan işleri yapamazsınız. Bugün birisinin hakaretine cevap verirsiniz fakat öbür gün bir başkası, daha ağırını söyler. Bu defa oturup kalkıp onu düşünmeye, ona uygun bir karşılık bulmaya çalışırsınız. Dolayısıyla da bir türlü yaşadığınız hâdiselerin çemberinden kurtulamazsınız. Sürekli hâdiselerin tesiri altında yaşayan, onların güdümünde hareket eden bir insanın hayata yön verebilmesi ise mümkün değildir. Böyle biri, tesir kabiliyetini kaybedecektir.

Öte yandan, eğer televizyon ekranlarına veya gazete sayfalarına yansıyan olumsuzluklarla meşgul olur ve bunlara dalarsak, zihnimizi, duygu ve düşüncelerimizi kirletmiş oluruz. Sürekli bunların hâsıl edeceği infiallerle, tepkilerle, reaksiyonlarla yaşar, salim düşünceyi kaybederiz. Güzel sözler söyleyemez, güzel fikirler üretemeyiz. Çözüm bekleyen yığınla probleme çare bulamayız. Aleyhimizde ileri sürülen iddia, iftira, yalan ve karalamaların, tavzih, tashih ve tekzip edilmesi hususuna gelince, herkesin bununla meşgul olmasındansa onu, işin ehli belli bazı kimselerin uhdesine bırakmalıyız

Sürekli başkalarının saldırı ve tecavüzleriyle uğraşan, kendisini harap eder. Kendisini harap eden bir insanın ise imarda bulunması, bir ümran meydana getirmesi mümkün değildir. Kendini bir çağlayanın akıntısına kaptırmış bir insanın, orada boğulmak üzere olan birini kurtarmaya gücü yeter mi? Böyle birinin başkasını kurtarmaya çalışması, olsa olsa kendi boğulmasını hızlandıracaktır. Bu itibarla, üç asırdan beri harap olmuş, çok ciddi deformasyona maruz kalmış bir medeniyetin restorasyonuyla meşgul olan adanmışlar, kendilerini bu türlü olumsuzlukların içine salmamalıdırlar. Zira bu ölçüde büyük bir restorasyon hamlesi, günlük hâdiselerle boğuşmaktan dolayı yorgun hâle gelmiş insanların yapacağı bir iş değildir. Böyle bir yükün altından ancak, fikir gevezeliğinden kurtulmuş, hâdiselerin tesirinden sıyrılmış ve ruh selametine ulaşmış babayiğitler kalkabilir.

   Mahruti Bakış ve Diplomasi

Kendilerine müspet hareketi ilke edinenler, menfiliklere menfilikle mukabelede bulunmamalı, olumsuzlukları olumsuzluklarla gidermemeli, kin ve nefretlerin toplumda kök salmasına meydan vermemelidirler. Bunun yerine, problemlerin üzerine diplomasiyle gitmelidirler. Kaba güç ve şiddete başvurmak yerine akıl, mantık ve muhakemenin muhassalasıyla problemleri çözmeye çalışmalıdırlar. Hâdiselere mahruti bakarak, hangi sebeplerin hangi neticeleri doğuracağını çok iyi hesap ederek adım atmalıdırlar.

Kaba güç kullanarak, ezerek, sindirerek çözüldüğü sanılan problemler hiçbir zaman kalıcı olarak çözülememiştir. Mesela yıllardır Güney Doğu illerimizde yaşanan problemi nazar-ı itibara alabilirsiniz. Sürekli kan akıtılmış, savaş ve şiddete müracaat edilmiş fakat bir türlü problemin üstesinden gelinememiştir. Onlar “kaçtık” dedikleri zaman bile daha da güçlenerek geriye dönmüş ve oluşturdukları yeni yeni stratejilerle mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Sürekli ezilmeye çalışılmışlar fakat her seferinde yeniden ayağa kalkmışlardır. Meselenin üzerine güç ve kuvvet uygulanarak gidildikçe, onlar da mazlumiyet ve mağduriyet psikolojisini değerlendirerek kendilerine dışarıdan yardımcılar bulmaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuşlardır.

Hâlbuki problemin üzerine bütüncül bir nazarla bakarak gidilseydi, sebepleri çok iyi teşhis edilip sonra da uygun çareler bulunabilseydi, şimdiye kadar bu problem çoktan ortadan kalkmış olurdu. Güç ve baskı yerine diplomatik yollar kullanılabilseydi, kanlar akmaz, düşmanlıklar oluşmaz, kin ve nefretler arkadan gelen nesiller tarafından tevarüs edilmezdi. İşte şiddetten uzak durmak, kaba davranışları bırakmak, insanları ezmemek, onlara baskı uygulamamak; bilakis problemleri yumuşaklıkla, akılla, diplomasiyle çözmek de müspet hareketin gereklerinden birisidir.

   Birlik Ruhu

Bu konuda üzerinde durulabilecek önemli esaslardan bir diğeri de toplum fertleri arasında birlik ruhunu temin etme adına çaba sarf etmektir. Eğer oturmak suretiyle insanlar arasında vifak ve ittifakı sağlayabiliyorsanız, oturmanız, onu bozacak şekilde ayakta durmanızdan daha hayırlıdır. Birlik ruhunu temin edecekse yatmanız, bu birliği bozacak şekilde oturmaktan daha hayırlıdır. İnsanlar arasındaki birliği sağlama adına ortaya konulan bu kadarlık bir gayret dahi küçük görülmemelidir Nezd-i Ulûhiyette onun büyük bir kıymet-i harbiyesi vardır. Hangi amelin insanın kurtuluşuna vesile olacağını kestiremeyiz. Bazen böyle bir maksada matuf oturma, yatma bile insanı kurtarabilir.

İnsanlara, hâl-i leyyin, kavl-i leyyin ve tavr-ı leyyinle (yumuşak hâl, söz ve tavır) yaklaşma, onların hata ve kusurlarını affetme gibi bir araya getirici tavır ve davranışlar Allah katında ayrı bir değeri haizdir. Cenâb-ı Hak, ahirette, insanın bu tür davranışlarını alır, nemalandırır ve onu, elde edilemeyecek çok önemli uhrevî nimetleri elde etmeye muvaffak kılar.

Bu açıdan bize düşen, başkaları hakkında sürekli olumlu düşünmek, insanların bir araya gelip bir saf teşkil edebilmesi adına elimizden geldiğince gayret etmektir. Herkesin bize benzemesini, bizim gibi düşünmesini, yürüdüğümüz yolda yürümesini beklemek bencilcedir. Herkesin sesi, sözü, fikri, bakışı farklıdır. Önemli olan, bir kısım fasl-ı müşterekler etrafında bir araya gelebilmek; farklı ses ve müziklerden ahenkli bir koro oluşturabilmektir.

Çeşit çeşit seslerin, farklı farklı enstrümanların bir araya gelmesiyle büyük senfoni orkestraları oluşuyor. Ayrı ayrı sesler, nağmeler bir birlik meydana getiriyor ve dinleyenlere bir mânâ ifade ediyor. İşte önemli olan, toplumdaki farklılıkları, çeşitlilikleri böyle bir birlik ruhu etrafında toplayabilmektir. Herkesin bizim gibi olmasını beklemek hem fıtrata terstir hem de bir enaniyet ifadesidir. Böyle bir beklenti insanları birlik ve beraberliğe değil parçalanmaya götürür.

 Bilindiği üzere İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere’yi şereflendirdiğinde orada 4 bin kadar Yahudi ve bir o kadar da müşrik vardı. Bütün Müslümanların sayısı ise 1500 civarındaydı. Fakat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), toplamı Müslümanlardan beş-altı kat fazla olan Yahudi ve müşriklerle Medine Vesikası etrafında bir birlik oluşturmanın yolunu bulmuştu. Bu birlik, hicretin beşinci yılına kadar devam etmiş ve nihayetinde Yahudiler tarafından bozulmuştu.

Bize düşen, -çokça kullandığımız bir tabirle ifade edecek olursak- herkesi kendi konumunda kabul etmek ve herkesin duygu ve düşüncesine saygılı olmaktır. Eğer insanların inanç ve düşüncelerini hedef alarak bombardımana başlarsanız, onları etrafınızdan kaçırır ve kendinizden uzaklaştırırsınız. Bundan hiçbir kazancınız olmadığı gibi bilakis yürüdüğünüz yolda güzergâh emniyetini de tehlikeye atmış olursunuz. Çünkü kaçırdığınız ve belki de kendinize düşman hâline getirdiğiniz bu insanlar, size yürüdüğünüz yolda emniyetle yürüme fırsatı vermezler. Kendi kendinize sun’î düşmanlar oluşturmuş olursunuz. Her köşe başında bir gulyabani gibi karşınıza çıkarak zihninizi, himmetinizi, enerjinizi dağıtırlar. Bu yüzden odaklanmanız gerekli olan işlerinize odaklanamazsınız. Kendi işlerinizle uğraşacağınıza, onların karşınıza çıkardığı yüz tane problemle uğraşmak zorunda kalırsınız.

İşte bütün bunlara sebebiyet vermek istemiyorsanız, farklı dünya görüşlerine sahip insanlarla barış ve huzur içerisinde bir arada yaşamanın yollarını araştırmalısınız. Bunun için de herkesin insanlığına saygı duymalısınız. Kimsenin kanaatlerine karışmamalısınız. Elinizle, dilinizle insanları rencide etmemelisiniz.

   Mesleğin Muhabbetiyle Yaşama

Bediüzaman Hazretleri, müspet hareketin ölçüsü olarak herkesin mesleğinin muhabbetiyle yaşaması fakat başkalarının mesleğine karışmaması ve onlara düşmanlık yapmaması gerektiğini ifade eder. Yani bir insanın yürüdüğü yolu hak ve güzel görmesi, başkalarının yolunu bâtıl ve çirkin görmesini gerektirmemelidir.

Evet, samimi bir mü’mine düşen, kendi inanç ve düşünce sisteminin muhabbetiyle yaşaması, delice bunlara bağlı olması ve yürekten sahip çıkmasıdır. Öyle ki onun duygu ve düşüncesi şu olmalıdır: “Allah’ım, her gün on defe ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Yeter ki din-i mübin-i İslâm dünyanın dört bir yanında şehbal açsın.” Yolun, mesleğin muhabbeti budur. Sahabe-i kiramın hususiyeti bu idi. Kendi mesleklerine delice bağlı, seve seve o yolda ölmeye hazır idiler.

Bu duygu düşünceleri taşımayan, inandığı değerleri âleme duyurabilme adına ciddi fedakârlık ortaya koymayan, bilakis sağda solda vaktini heder eden bir insanın başkalarına lanet yağdırması, ona buna hakaret etmesi, düşmanlıkları tetiklemekten ve şeytanı sevindirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Eğer insanları bir araya getirmek ve onların arasını telif etmek istiyorsanız, başkalarının hissiyatlarını, beklentilerini, konumlarını, kendi değerlerine bağlılıklarını hesaba katmak ve buna göre hareket etmek zorundasınız. Âyet-i kerimenin ifadesiyle kalbleri telif edecek olan Allah’tır. (Enfâl sûresi, 8/63) Bize düşen ise sebeplere riayette kusur etmemek, hep birleştirici ve yakınlaştırıcı olmaktır. Kendi mesleğimize olan bağlılığımızı başkalarına karşı düşmanlığa çevirmemeliyiz. Farklılıkları kavga ve çatışma vesilesi yapmamalıyız. Bilakis her yere sevgi tohumları saçmalı, bütün insanlığı kucaklamalı, herkese tebessümler yağdırmalıyız.

الخدمة عليك والنتيجة على الله

Herkul | | العربية

   السؤال: يقول ربنا سبحانه وتعالى: ﴿وَإِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ﴾ (سورة الرعد: 13/40). فما الرسائل التي تبثها هذه الآية الكريمة للمؤمنين؟

   الجواب: لنقف بدايةً على المفهوم السامي لهذه الآية بإيجاز: يذكر ربنا سبحانه وتعالى في قوله ﴿وَإِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ﴾ أنه سيُري نبيَّه صلى الله عليه وسلم بعضًا من البلايا العظيمة والعواقبَ الوخيمة التي سيُمنى بها المنكرون والمشركون، فما الوعيد الذي تسوقه هذه الآية للمنكرين، وفي المقابل ضمنيًّا ما هي البشارة التي تعدُ بها المؤمنين؟

إن دخول الناس في دين الله أفواجًا، وانكسار شوكة الكفر والشرك، وانهزام الكافرين والمشركين أمام الإسلام والمسلمين، وخفقان راية الإسلام عالية في كل جنبات الأرض، وارتفاعَ الأذان المحمدي من مآذن الأرض إلى أعالي السماء، وإرساء الحق والعدالة والسلام والطمأنينة في الأرض مرة أخرى، واندحار الظلم والقمع والاضطهاد؛ كل هذا سيتحقق في ضوء التشريع الذي وضعه الله تعالى، وبفضل تبليغ رسوله صلى الله عليه وسلم هذا التشريع وتجسيده دون نقص أو تقصير.. ولذلك تذكر الآية أن الله سبحانه وتعالى قد يُطلِعُ نبيَّه صلى الله عليه وسلم على بعض هذه الجماليات التي ستتحقق في المستقبل.

ولكن مع تتمة الآية يقول سبحانه: ﴿أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ﴾ إشارة إلى أن ربنا جل وعلا قد يستدعي سيدَنا رسولَ الله صلى الله عليه وسلم إلى حضرتِه قبل أن يريه كلَّ هذه الجماليات التي وعد بها؛ ذلك أن النبي صلى الله عليه وسلم ظل طوال حياته السنية يبلّغ رسالة ربه التي عهد بها إليه حتى أكملَها وأتمها، ولا ريب أن ربنا سبحانه وتعالى لن يضيّع مساعيه عبثًا، وسيوافيه أجره عليها كاملًا غير منقوص، وحتى وإن لم يشهد نبيُّنا صلى الله عليه وسلم كلّ الجماليات التي وعِد بها في الدنيا فإن الله سبحانه وتعالى سيثيبه عليها جميعها حتى وإن ظهرت وظفر بها الآخرون من بعده، فلربما يحصد الآخرون ثمار البذور التي نثرها، ويقوم آخرون بحفظها في مستودعها، ولكنه سينال ثواب كل هذا تامًّا غير منقوص.

ويمكن أن نقول هنا إن هذه العبارة تتضمّن أيضًا معنى: “أننا سنتمّ عليك أفضالَنا دون أن ننقص منها شيئًا”، وإن كان المعنى الأول هو الأرجح إلا أن هذا المعنى يشير أيضًا إلى حقيقة مهمّة.

وسواء أكان المعنى هذا أو ذاك فالنتيجة لا تعنيك، ﴿فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ﴾، أي تبليغ الحق والحقيقة إلى الناس، وتمثيل جماليات الإسلام على الوجه الأكمل، ﴿وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ﴾.

ولمزيدٍ من الإيضاح نقول: “لا تُغرِق نفسَك في مثل هذه الحسابات، ولا تقل: “لو فعلتُ كذا لكان كذا”، لا تشغل نفسك بذلك، اشغل نفسك بمهمّتك فقط، وأعط وظيفتك حقّها، وركِّزْ على ما يسعك تحقيقه تبعًا للظروف التي تتواجد فيها، فأنت لا تدري بعد أن تنتقل إلى أفق روحك كم من الألطاف والمفاجآت تنتظرك، وكم من دول ستُقام، وكم من أنظمةٍ باطلة ستُقوَّض وتندثر! ولكن لا تضع حسابًا لكل هذا، فكلها أمور مدونة بصحيفة أعمالك عند ربك، فما عليك إلا أن تحسب حساب صحيفتك.

وقد قررت الأحداث التاريخية وأكدت هذا المعنى الذي أفادته الآية الكريمة، فقد وضع سيدُنا رسول الله صلى الله عليه وسلم البذرةَ في حياته السنية، وعندما رحل إلى أفق روحه لم تكن رسالته قد امتدّت إلى خارج مهدها، فالإمبراطوريتان الساسانية والرومانية في الشرق والغرب كانت القوة لا تزال بأيديهما، والعالم يخضع لسلطانهما، فدخلت العديد من الدول تحت حمايتهما، وخضعت لنفوذهما، ولكن بفضل البذور التي نثرها مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم بفضل الله وعنايته ظهر المسلمون كقوة، ولاحت شمس الإسلام حتى في مواطن نفوذِ هاتين الإمبراطوريتين.

وبالمناسبة يجب هنا أن نؤكد على مسألة مهمة، وهي أن البعض -في المناطق التي شرُفت بالإسلام بفضل الجيوش المبتعثة من قِبَلِ سيدنا عمر رضي الله عنه؛ فنالت عزها وانفتحت آفاقها- يضمرون عداوة كبيرة لسيدنا عمر رضي الله عنه، وبدلًا من أن يتوجهوا له بكل تقدير واحترام، ويدينوا له بالوفاء والولاء، ويحملوا له كلّ مشاعر الشكر والامتنان إذ بهم يرونه -حاشاه- جديرًا بكل إهانة واحتقار، على حين أنه لولا سيدنا عمر رضي الله عنه فمن يدري فربما كانوا ما يزالون يعبدون النار، ويؤمنون بالخرافات، ويتبنّون الاعتقادات الباطلة، فيا ليتهم يعرفون أنهم ما وصلوا إلى الإسلام الذي يعايشونه بهذه الطريقة أو تلك إلا على يد سيدنا عمر رضي الله عنه، ويا ليتهم يقرون له بالجميل!

إن نبينا صلى الله عليه وسلم بمقتضى هذه الآية قد ألقى البذور، ورحل إلى ربه دون أن يلتفت وراءه، فتحوّلت هذه البذور بإذن الله وعنايته إلى شتلات، حتى صارت أشجارَ دلبٍ تمتد أغصانها ذات اليمين وذات الشمال، يُذكر عن “كارل ماركس” المعروف بعداوته الشديدة للإسلام والمسلمين أنه تكلم عن عشرين دولة تشكلوا من خلال هذه البذور التي نثرها سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، وبفضل هذه البذور أيضًا تشكلت بعد النبي صلى الله عليه وسلم العديدُ من المجتمعات والشعوب والدول التي تتبنّى الكثير من الفلسفات الجديدة والأنماط الفكرية والرؤى العالمية المختلفة، وأخرجت القيمُ السماويةُ التي قدمها سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم للبشرية الكثير من العلماء والأدباء والفنانين والقادة ورجال الدولة، وغيرت هذه القيم مصير البشرية.

والخطاب في هذه الآية كما في الكثير من آيات القرآن الكريم موجَّهٌ إلى جميع المؤمنين في شخصِ رسول الله صلى الله عليه وسلم، بل يجدر أن نقول إن المقصد الأساس في الآية هو تعليم المؤمنين أكثر من النبي صلى الله عليه وسلم المنهجَ الفكري السليم، أو كما يقول المثل العربي الشهير -لو جاز التعبير-: “إياكَ أعني واسمعي يا جارة”، لأن النبي صلى الله عليه وسلم كان على وعي بهذه المسألة في الأصل، فقد كان يؤدي وظيفته، ولا يتدخل في شؤون الربوبية، لأنه أصدق ممثل لها، لكن هناك أمور يُخاطَب بها المسلمون في شخص النبي صلى الله عليه وسلم على اعتبار أنه الممثل للدين والمبلّغ له، فلو لم نعدّ أوامرَ القرآن الموجهة لنبي القرآن صلى الله عليه وسلم خطابًا مباشرًا لنا لتعذر علينا أن نفهم رسالة ربنا بكل أعماقها وأبعادها.

وفي هذا الصدد يقول بديع الزمان سعيد النورسي: “إن الذين يعملون في طريق الـحق ويـجاهدون في سبيلـه، في الوقت الذي ينبغي لـهم أن يفكروا في واجبهم وعملـهم فإنهم يفكرون فيـما يـخصّ شؤون الله سبـحانه وتدبيره، ويبنون أعمالـهم عليه فيـخطئون، فعلى الـمرء أن يؤدّي واجبه ولا يتدخل بتدبير الله سبـحانه وقَدَره”[1].

وهذه الفكرة بالغة الأهمية بالنسبة لمن نذروا أنفسهم اليوم للخدمة الإيمانية والقرآنية، فما يقع على عاتقهم هو بث إلهامات أرواحهم في الصدور المحرومة، وتبليغ قيمهم إلى كل أنحاء العالم، وتوصيل أصواتهم إلى الجميع، أما بالنسبة لعاقبة هذا ونتيجته؛ متى وكيف يكون، فهذا أمرٌ يرجع إلى الله عز وجل لا غير، وما يقع على عاتقنا هو عدم التفكير في كل هذا، يجب أن يكون أساس مهمتنا هو الدستور القائل: “ألق البذرة، وليرعها من يرعاها، وليحصدها من يحصدها، وليحفظها في مستودعها من يحفظها”، بل ينبغي للإنسان أن يرحل عن الدنيا ناسيًا أو متناسيًا ما فعل من خيرات، إلى أن يصعب حتى على الذين يقتفون الآثار معرفة واقتفاء أثر نسبة ذلك إليه، يجب أن تظل الأسئلة من قبيل “مَن ألقى هذه البذرة؟ مَن غرس هذه الشتلة؟” بلا جواب.. فكل هذا ليس مهمًّا، فحتى وإن كان فاعلُها مطمورًا فستذكره الأمة كذكرى جميلة، وتقول: “جزى الله خيرًا من ألقى هذه البذور أيًّا كان هو”.

فلو ملكت هذه الأفكارُ والمشاعرُ على الإنسان جوانحه، فسيعيش بوعي الوظيفة وأداء الواجب فقط، وسيفكر في كيفية استغلاله لموقعه بشكل مثمر، وسينشغل فقط بأداء الأعمال والخدمات التي يتيحها له موقعه ووظيفته، وسيحاول استغلال الإمكانات التي بحوزته بقدر ما يستطيع، وسيعمل على اقتناص الفرص التي تواتيه، ولن يتشوف إلى أي أجر أو مقابل لكل ما يقوم به من خدمات، فإذا حان أجله انسلخ من الدنيا ورحل عنها دون أن يلتفت وراءه، مطمئنًّا لكونه قام بالمسؤوليات التي تقع على عاتقه، ولا ينتظر حتى أن يقول الناس عنه وهم يصلون عليه الجنازة: “اللهم إننا راضون عنه”، لأن مثل هذا التشوف في الدنيا يُعدّ بمثابة عقبة كؤود أمام ما ينتظره في الآخرة؛ فما يكتسبه الإنسان من نِعم دنيوية يقلِّل بقدره من نعم الآخرة.

ولذلك نرى مهموم هذا العصر الذي ظل حريصًا على الإخلاص طوال حياته، وعاش بإخلاص تام يوصي طلابه “بعدم إعلام موضع قبره حفاظًا على سر الإخلاص ولئلا يجرح الإخلاص الذي في رسائل النور، فأينما كان الشخص سواء في الشرق أو الغرب وأيًّا كان فإن ما يقرؤه من الفاتحة يصل إلى تلك الروح”[2]، فما أهمية أن يعرفه الناس أو يجهلوه إذا عرفه الله! هذه هي الفكرة التي لا بد أن يتبنّاها المحتسبون الذين نذروا أنفسهم للخدمة الإيمانية؛ عليهم أن يقوموا بخدمات تقرّ بها العيون وتغبطها القلوب، لكن عليهم أن يواصلوا حياتهم كالمجهول، ثم ينضموا بعد ذلك إلى جيش المجاهيل، ويدَعوا أنفسهم بين شلالات مجهولٍ تجري إلى بحرٍ مجهول يذوبون فيه ويتلاشون.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة السابعة عشرة، المذكرة الثالثة عشرة، ص 180.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: السيرة الذاتية، ص 523.

SEN HİZMETİNE BAK, SONUCU SAHİBİNE BIRAK!

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ra’d sûresinde yer alan, وَإِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ “Ya onları uyardığımız birtakım belaların bir kısmını sana gösterir, ya da bundan önce senin ruhunu teslim alırız, senin açından bir farkı yok. Zira senin görevin sadece tebliğ etmektir, hesap görmek ise Bize aittir.” (Ra’d sûresi, 13/40) âyetinin mü’minlere verdiği mesajlar nelerdir?

   Cevap:

Öncelikle kısaca âyet-i kerimenin meal-i münifi üzerinde durmaya çalışalım. Âyetin başında yer alan, وَإِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ ifadesiyle Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inkârcıların başlarına gelip çatacak kötü akıbetin, maruz kalacakları belâların bir kısmının kendisine gösterilebileceği ifade ediliyor. Peki, inkârcıların uyarıldığı ve buna karşılık zımni olarak mü’minlerin de müjdelendiği şeyler nelerdi? Allah inanmayanları neyle uyarıyor, mü’minlere ise neleri vaat ediyordu? İnsanların fevç fevç İslâm’a girmeleri, küfür ve şirk düşüncesinin belinin kırılması, müşrik ve kâfirlerin mü’minler karşısında hezimete uğramaları, dört bir yanda Nam-ı Celil-i İlâhî’nin şehbal açması, her yerde minarelerden göklere doğru ezanların yükselmesi, yeryüzüne bir kere daha adaletin, sulhun ve huzurun hâkim olması, baskı, zulüm ve haksızlıkların son bulması… Bütün bunlar Allah’ın vaz’ etmiş olduğu disiplinler ve Efendimiz’in de bu disiplinleri kusursuz bir şekilde temsil ve tebliğ etmesi sayesinde gerçekleşecekti. İşte âyet-i kerimede, meydana gelecek bu güzelliklerin bir kısmının Efendimiz’e gösterilebileceği ifade ediliyor.

Fakat âyetin devamında أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ buyrularak, Allah’ın vaat etmiş olduğu bu güzelliklerin henüz hepsini görmeden Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzura alınabileceği de ifade ediliyor. Şöyle ki Efendimiz, hayat-ı seniyyeleri boyunca Allah tarafından kendisine tevdi edilen peygamberlik vazifesini kâmil ve kusursuz bir şekilde eda etmişti. Elbette Cenâb-ı Hak, O’nun bu gayretlerini boşa çıkarmayacak ve amellerinin karşılığını tastamam verecekti. Efendimiz, bu dünyada kendisine vaat edilen güzelliklerin tamamını görmese bile Allah, daha sonra ortaya çıkacak olan hayır ve güzelliklerin de sevap ve mükâfatını tastamam ona verecekti. Belki O’nun atmış olduğu tohumlar başkaları tarafından hasat edilecek, başkaları tarafından ambara konulacaktı. Fakat O, bunların da tastamam sevabını alacaktı.

Bu ifadenin, “Veya hiçbirini eksik etmeden Sana lütuflarımızı tamamlayacağız.” manasına da açık olduğunu burada ifade etmek gerekir. Daha ziyade üzerinde durulan birinci mana olsa da bu tevcih de önemli bir hakikate işaret eder.

İster o, ister bu olsun, netice Seni ilgilendirmemeli; فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ “Sana düşen sadece tebliğdir.” Hak ve hakikati insanlara duyurmak, İslâm’ın güzelliklerini kusursuz şekilde temsil etmektir. وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ “Bu işin hesabını görmek ise Bize aittir.”

Biraz daha açarak şunları da ilâve edebiliriz: Sen, bu tür hesapların üzerinde çok durma. Şöyle yaparsam şunlar meydana gelir, şunu yapınca sonrasında bu olur vs. deme. Kendini bu türlü hesaplarla meşgul etme. Sen kendini sorumlu olduğun vazifenin hesabına sal ve konumunun hakkını ver. İçinde bulunduğun şartlar itibarıyla nelerin realize edileceğine odaklan ve bunları gerçekleştirmeye çalış. Sen ruhunun ufkuna yürüdükten sonra ekstradan ne lütuflar ne sürprizler olacak! Sen gittikten sonra arkadan kaç tane devlet kurulacak, kaç tane bâtıl düzen hâk ile yeksan olacak. Fakat bütün bunların hesabını Sen yapmamalısın. Bunlar Allah’ın defterinde yazılı olan hususlar. Sen kendi defterinin hesabını tut.

Tarihî hâdiseler de âyet-i kerimenin bu manasını tasdik etmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde tohum atmış gitmiştir. Zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, henüz sınırlı bir bölgede kabul edilmişti. Sâsânî ve Roma imparatorlukları, biri Batıda, biri de Doğuda hâlâ gücü ellerinde tutmaya ve dünyaya söz geçirmeye devam ediyordu. Onların himayelerine girmiş, tesir alanında kalmış çok sayıda devlet ve kabile vardı. Fakat Allah’ın izni ve inayetiyle İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ekmiş olduğu tohumlar sayesinde kısa sürede Müslümanlar da bir güç olarak ortaya çıkmış, İslâm’ın güneşi, bu imparatorlukların etki alanlarında da kendini göstermişti.

Yeri gelmişken burada antrparantez ifade etmek gerekir ki Hz. Ömer sayesinde kelime-i şehadeti duyan, Müslümanlıkla müşerref olan, izzet kazanan ve ufukları açılan bir coğrafyanın bir kısım ahalisi, Hz. Ömer’e karşı çok ciddi bir düşmanlık beslemektedirler. Kadirşinaslık yapıp, vefalı davranıp ona karşı minnet duygularıyla dolu olacaklarına, öteden beri ağza alınmayacak hakaretler yapmayı ona reva görmektedirler. Eğer Hz. Ömer’in çaba ve gayretleri olmasaydı, kim bilir belki de onlar ateşe tapmaya, hurafelere inanmaya, bâtıl itikatlara sahip olmaya devam edeceklerdi. Keşke şöyle veya böyle yaşadıkları Müslümanlığı Hazreti Ömer eliyle elde ettiklerini bilseler ve azıcık kadirşinas olabilselerdi!

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu âyetin emri gereğince tohum atmış ve arkasına bakmadan gitmişti. Allah’ın izni ve inayetiyle o tohumlar önce fidelere dönüşmüş, sonra da sağa sola uzanan çınarlar hâline gelmişti. İslâm’a düşmanlığıyla bilinen Karl Marx bile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ektiği o tohumlardan meydana gelen yirmi tane devletten bahseder. Efendimiz’den sonra nice toplumlar, milletler ve devletler O’nun ekmiş olduğu bu tohumlar sayesinde çok farklı ve yepyeni bir felsefe, düşünce tarzı ve dünya görüşünü temsil etmeye başladılar. Efendimiz’in insanlığa takdim ettiği semavî değerler, bağrında nice âlimler, edebiyatçılar, sanatçılar, komutanlar, devlet adamları yetiştirdi ve bunlar insanlığın kaderini değiştirdiler.

Pek çok âyet-i kerimede olduğu gibi burada da hitap her ne kadar Efendimiz’e olsa da esasında âyetin hükmü bütün mü’minleri içine alır. Hatta âyetin asıl maksadı, Efendimiz’den ziyade mü’minlere doğru düşünce tarzını öğretmektir dense sezâdır. Türkçemizde meşhur olmuş bir sözle ifade edecek olursak, tabir-i caizse, “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!” demek gibidir. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zaten bu meselenin şuurundadır. O zaten kendi vazifesini yapar ve şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışmaz. Zira O, davasının en sadık temsilcisidir. Fakat bir rehber ve bir temsilci olması itibarıyla Müslümanlara denecek bazı hususlar O’nun şahsı muhatap alınarak söylenir. Eğer Kur’ân’ın bütün emirlerine doğrudan bize hitap ediyor gibi bakmazsak Allah’ın mesajını, kendine has enginliği ve derinliğiyle anlayamayız.

Bediüzzaman Hazretleri konuyla ilgili şöyle der: “Tarik-i hakta çalışan ve mücahede edenler yalnız kendi vazifelerini düşünmek lazım gelirken Cenâb-ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler… İnsan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 156) Hazreti Üstad belagatteki “müşakele”[1] üslubundan hareketle “vazife” kelimesini Cenâb-ı Hakk’a da nispet ediyor. Bizim anlayacağımız şekilde ifade edecek olursak şöyle de diyebiliriz: Sen vazifeni yap, şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışma.

Günümüzde iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren adanmışlar açısından bu düşünce çok önemlidir. Onlara düşen vazife, ruhlarının ilhamlarını muhtaç sinelere boşaltmaktan, kendi değerlerini dünyanın dört bir yanına duyurmaktan ve seslerini herkese ulaştırmaya çalışmaktan ibarettir. Bu meselenin hesabına ve neticesine gelince yani ne, ne zaman, nasıl olacak, işin bu kısmı Allah’a aittir. Bize düşen, bunları düşünmemektir. “Sen tohum at git, kim tımar ederse etsin, kim hasat ederse etsin, kim ambara doldurursa doldursun.” düsturu, mesleğimizin önemli bir esasıdır. Hatta elden geliyorsa, tohum attıktan sonra hatırlanmayacak şekilde gitmelidir. Kendini unutturmalıdır. İz süren kimseler dahi ona ulaşamamalıdır. “Bu tohumu kim atmıştı, bu fideyi kim dikmişti?” soruları cevapsız kalmalıdır. Önemli değil, o bilinmese bile millet onu bir yâd-ı cemil olarak zikredecektir. “Bu tohumları her kim attıysa Allah ondan razı olsun!” diyeceklerdir.

Eğer insan bu duygu ve düşünceleri içselleştirebilirse, sadece vazife şuuruyla yaşar; bulunduğu konumu rantabl olarak nasıl değerlendirebileceğini düşünür. Bulunduğu yer ve konum ne tür işler, hizmetler yapmaya müsait ise onlarla meşgul olur. Elinden geldiğince sahip olduğu imkânları değerlendirmeye çalışır. Önüne çıkan hiçbir fırsatı kaçırmaz. Yaptığı bütün bu hizmetler karşılığında da herhangi bir beklentiye girmez. Miadı dolunca kendisine düşen vazifeyi yapmış olmanın rahatlığı içerisinde arkasına bile bakmadan çeker gider. Musallada halkın, “Biz bundan razıyız.” demesini dahi beklemez. Zira dünyadaki her türlü beklenti ahirette beklenen şeylerin önünde aşılmaz bir engeldir. Burada ne kadar tadar, ne kadar yer, ne kadar istifade ederseniz ahiretteki nimetleri o nispette azaltmış olursunuz.

Hayatı boyunca hep “ihlas” demiş ve halisane yaşamış Asrın Çilekeşi, “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir-iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum.” diyor. (Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası, s. 186) Allah bildikten sonra insanların bilip bilmemesinin ne önemi var ki! İşte kendilerini hizmete adamış hasbîlerin sahip olmaları gereken düşünce budur! Onlar göz doldurucu ve imrendirici hizmetler yapmalı fakat hayatlarını bir meçhul gibi sürdürmeli, sonrasında da meçhuller ordusuna karışmalı; kendilerini bir bilinmezlik çağlayanına salmalı, neticesinde de bilinmez bir deryaya akarak kaybolup gitmelidirler.

*** 

[1] Müşakele: Bir kelimenin, şekil benzerliği sağlamak ve siyaka dikkat çekmek için bir bağlamda iki ayrı anlamda kullanılması. Genelde ilk kullanım gerçek anlamda, ikinci kullanım ise farklı anlamda olur.

الثبات أمام النعم الدنيوية

Herkul | | العربية

إن التغيُّر والتحوُّلَ السلبيَّ أشبه ما يكون بالفيروس والميكروب الذي إن التصق بالإنسان لا يتركه بسهولة ويسر، وإنما يلازمه ويتسلّط عليه، بالضبط كالميكروب الذي يستقر في جذور الأسنان وبعد فترة وجيزة يتكاثر بالآلاف ليصيبها بالعفن، فالتحوُّل السلبيُّ متى ما طرأ على الإنسان وأبدى له الإنسان استجابةً ولو بطرف لسانه، لا يمكن ردعه بعد ذلك، وكلُّ تنازلٍ يستدعي ويُولِّد تنازلًا آخر وراءه، وعندما يبتعد الإنسان عن قِيَمه الذاتية ويبدأ بالتغير والتحول يتقاذفه الشيطان والنفس، ويجعلانه يعيش في انحرافات ما كان له أن يتخيلها في بداية الأمر، وما إن يدخل الدائرة الفاسدة تلك حتى يخرج منها شخصًا آخر مختلفًا بالكلية مثل “بلعم بن باعوراء”.

   التعساء الذين وقّعوا على هلاكهم

وفقًا للروايات الواردة فإن بلعم بن باعوراء كان من العارفين لاسم الله الأعظم، وكان عندما يرفع رأسه للسماء يستطيع رؤية العرش الأعظم، وكان من الصالحين الذين لا ترد لهم دعوة، وبحسب رأي جمهرة المفسرين فإن قوله تعالى: ﴿وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِي آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/175) تشير إلى بلعم بن باعوراء دون ذكر اسمه، وفي تتمة الآية يقول الحق تعالى مبيّنًا كيف صارت عاقبته: ﴿فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ * وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/175-176) فرغم أن الجانب السماوي كان هو الغالب عند بلعم بن باعوراء لكنَّ الشيطان والنفس تمكّنا من خداعه، ليتعثر بالدنيا ويخلد إلى الأرض.

وهناك منقبة أخرى مماثلة وهي: أن سيدنا موسى عليه السلام وهو في طريقه إلى جبل الطور قابل شخصًا فقيرًا معدَمًا ينام على الرمال ويرتدي ثيابًا رثّة، فطلب من موسى عليه السلام أن يعرض حاله على الله قائلًا: “اعرض حالي على الحق تعالى واسألْه أن يوسّع علي رزقي”، فيتوجه موسى عليه السلام إلى الله تعالى يسأله أن يغني الرجل، ولكن الله تعالى يُعلِم موسى عليه السلام أن الفقر أصلح لحال ذلك الرجل، فيعود موسى عليه السلام للرجل ويخبره بذلك، إلا أن الرجل يصرّ على سيدنا موسى بأن يدعو الله له بالغنى، وفي النهاية يدعو سيدنا موسى عليه السلام ويستجيب الله دعاءَه، ويبارك له في أغنامه القليلة لتصبح مع الزمن قطعانًا ضخمة، وبعد مرور حقبة من الزمن يمر سيدنا موسى عليه السلام بتلك المنطقة مرة ثانية فإذا به يجد الناس مجتمعين لإعدام رجل، ويسأل فيعلم أن هذا الرجل هو الذي قابله فقيرًا منذ سنوات، وعندما يستقصي سيدنا موسى عليه السلام عن أصل المسألة يخبره الناس بأن هذا الرجل عندما منّ الله عليه بالمال والإمكانيات المادية تغيّر حالُه وتبدّل، واغترّ بماله وثروتِه، وذاتَ يومٍ سَكِرَ سكرًا شديدًا فقتل رجلًا دون أن يشعر، ولذلك استحق الجزاء بالإعدام.

ليس المهم بالنسبة لنا هنا هو صحة الرواية من عدمها ولكن المهم هو المعنى الذي يُستفاد منها.. ويذكر لنا القرآن الكريم والسنة النبوية المطهرة الكثير من الأمثلة للعبرة والاتّعاظ، وعلى سبيل المثال فقد وردَت في السنّة قصّةُ الرجل الذي أضلّه غناه وأغواه، كان ثعلبة من أمة النبي محمد صلى الله عليه وسلم، إلا أن ثروته أسكرته فَطَارَ عقلُه وتكدّر بصرُه، وبدخوله في الدائرة المفرغة للتغير السلبي أمضى توقيعه على هلاكه، فأصبح من التعساء الخاسرين.. إذًا فالتبدل والتغير السلبي يفتح على صاحبه بابًا من الغوائل والمصائب، وإن لم يحدث هذا في الدنيا ففي الآخرة يقينًا.

   دائرةُ التبدُّلِ الفاسدة

إن الذين تيسّرت لهم بعضُ الإمكانيات فقاموا بإنفاقها على كيفهم وراحتهم ورفاههم؛ هؤلاء يدخلون في مرحلة التبدل، أمسُهم مختلفٌ عن يومهم وغدُهم مختلفٌ تمامًا، فهؤلاء وإن حافظوا على تديُّنهم وأخلاقهم حال فقرهم وعجزهم؛ فإنهم عندما تسنح لهم الفرص يَفسدون فورًا ويُصبحون عرضةً للتحلل والانحلال، وبعض هؤلاء المساكين الذين دخلوا في الدائرة الفاسدة للتبدّل يتحولون إلى قارون الذي قال ﴿إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي﴾ (سورة القَصَصِ: 28/78)، والبعض الآخر يصير كفرعون الذي قال: ﴿أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى﴾ (سورة النَّازِعَاتِ: 79/24).

والتبدل بكل صوره وأشكاله، ينفتح بزاوية صغيرة في المركز ولكن مع مرور الأيام تتّسع الدائرة وتكبر، وبعد فترة وإن كان يظن نفسه يسير في هذا الطريق إذا به انحرف عن الطريق منذ أمد بعيد، ومثل هذا الشخص قد يؤمن بالله قولًا، ولكنه يحيا كما توجّهُهُ نفسُه عملًا وحالًا، قد يسلك الطريق على غرار أمثال سيدنا موسى عليه السلام ولكن عندما يقترب من نهاية الطريق يتحول دون أن يشعر إلى أمثال قارون، وقد يبدأ السير بأداء يشبه المسيح عليه السلام ولكن في مرحلة ما يتحول إلى “دقيانوس”، لأنه متى ما بدأ الإنسان في التغير والتبدل السلبي لا تدري أين سينتهي به الأمر في نهاية المطاف، فهو يصل إلى درجة من التحول والتغير بحيث لو التقطْتَ له صورةً وهو في حاله القديم وقدَّمْتَها إليه لما استطاع أن يتعرَّف على نفسه.

إن العوامل التي تدفع الناس نحو التغير السلبي مختلفة؛ فالبعض يتغير وهو يلهث وراء تقلُّد المناصب والمواقع، والبعض وهو يحاول تحقيق الشهرة والصيت، والبعض يغيره الشعور بالاسترخاء والراحة، والبعض الآخر تغيره الملذات الدنيوية كالطعام والشراب، وهناك كثيرون ساروا على نهج الأنبياء، لكنهم بعد مرحلة معينة من ذلك الطريق الذي ساروا فيه صاروا مثل قارون وفرعون، وما ذلك إلا لأنهم صاروا فيما بعد عبيدًا للثروة أو لأنهم ألَّهوا بعض الأشياء المادية الموجودة في هذه الدنيا.

وآخرون دخلوا في الحياة السياسية وهم يحملون نيات طيبة في بداية الأمر، وطلبوا المناصب، إلا أنهم تعرضوا في هذا السبيل بعد مدة لتسمّم السلطة؛ كان هؤلاء الناس يبدون متواضعين في البداية ويسجدون معكم جنبًا إلى جنب، لكنهم بعد ذلك تألّهوا فجأة، وصاغوا القوانين وشكلوا الأنظمة جميعها وفقًا لمزاجهم، واستعبَدوا الجميع لأنفسهم.

ينبغي ألا يُعتقد أن شخصيات قارون وفرعون والسامري وبلعم بن باعوراء عاشوا في مرحلة من مراحل التاريخ وولوا بلا رجعة؛ ففي عصرنا هذا يوجد الكثير من أمثالهم؛ تعرضوا لتغييرات مستمرة بسبب طول أملهم وتوهّمهم الخلود، ففي الطريق الذي ساروا فيه رافعين لواء “الدين” و”الديانة” صاروا لاهثين وراء الدنيا، بل إنهم رضوا عن بعض الأشياء الإلحادية، وهذا يعني أنه مهما بدا هذا النوع من الناس بشرًا ظاهرًا إلا أنهم مُسخوا سيرةً، تمامًا مثلما مُسخ بعض الأقوام الذين ورد الحديث عنها في القرآن الكريم، لكنهم لم يستطيعوا إدراك هذا، مخدوعين بسيماهم المنعكسة على المرايا.. لهذا السبب أيضًا واصلوا السير في الطريق الذي يسلكونه، وارتكاب السيئات التي يفعلونها، لا يسمحون أبدًا بكشف أخطائهم وزلاتهم، وإذا تجرأ أحدٌ على القيام بذلك اتخذوا موقفًا جادًّا تجاهه وبدؤوا في معاداته، بيد أن أصحاب البصيرة يرون ويفطنون كيف غيَّرَ أمثال هؤلاء الناس من ماهيتهم وهويتهم.

   الوقوف بحزم إزاء التغير السلبي

 في هذا العصر الذي اتبع الناس فيه أهواءهم بشكل كبير يجب على من نذروا أنفسهم لخدمة الإيمان والقرآن خاصة أن يكونوا أكثر حساسية وحذرًا في مسألة التغير السلبي، وأن يكونوا أكثر ثباتًا على موقفهم، ويجب عليهم أن يُحافظوا حتى النهاية على الفلسفة ونمط التفكير والرؤية العالمية التي بدؤوا بها طريقهم، وعليهم كذلك وهم يودّعون الدنيا أن يودّعوها في درجة أعلى بكثير من تلك التي كانوا عليها حين جاؤوها، يجب أن يحافظوا حتى النهاية على الرغبة والشوق الذي أحسُّوه عندما بدؤوا طريقهم، وألا ينهزموا للدعة والكسل، وألا يسمحوا للقيم التي يمتلكونها بأن تذبل وتشحب فتتلاشى.

إن أفكارًا من قبيل؛ “الآخرون يستفيدون من الدنيا هكذا فلنفعل مثلهم؛ وهؤلاء يَطعَمون هذا العسل، فلنغترف مثلهم”؛ هي نوع من التغير السلبي بالنسبة لمن نذروا أنفسهم لخدمة الإيمان والقرآن، ولقد شرَّف مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم الدنيا في منزل فقير بساطُه الحصيرُ، وسار إلى أفق روحه وجوار ربِّهِ على نفس الشاكلة دون أن يغير موقفه وسلوكَه أبدًا.

ولقد انزعج صلى الله عليه وسلم من الرغبات الدنيوية لأزواجه، فانزوى بركنِهِ واعتزلهنّ مدةً من الوقت، ولما جاءه سيدنا عمر رضي الله عنه ووجد نبيَّنا عليه الصلاة والسلام يرقد على حصير على هذا الحال حتى إن أثر الحصير بدا واضحًا في جنبه المباركِ؛ أخذ يبكي، فلما سأله الرسول صلى الله عليه وسلم عن سبب بكائه: “مَا يُبْكِيكَ؟” أجابه رضي الله عنه بقوله: “يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ كِسْرَى وَقَيْصَرَ فِيمَا هُمَا فِيهِ، وَأَنْتَ رَسُولُ اللَّهِ!”، فقال له عليه الصلاة والسلام: “أَمَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ لَهُمُ الدُّنْيَا وَلَنَا الآخِرَةُ[1].

بعد أن شرَّف رسولُ الله صلى الله عليه وسلم الدنيا عاش تغيرات حقيقيّة؛ فقد عرج إلى السماء، حتى إنه فاق جبريلَ والملائكةَ فيما وصل إليه من مكانة، وكانت هذه التغيرات تعني التطوّر والارتقاء معنويًّا وأخرويًّا وملكوتيًّا، ولا ينبغي الخلط بين هذه التغيرات وتلك التي تقع نتيجة الانخداع بالدنيا ومفاتنها؛ أي إن هناك تغيرات تقرّب المرء من الله ورضوانه ورضاه، ومن الجنة ونعيمها.. وهناك تغيرات تؤدي بالمرء إلى المصيبة والتهلكة، وما يجب الابتعاد عنه وتجنبه من تغيرات هو ذلك النوع الثاني.. فعلينا أن نسعى للارتحال من الدنيا كما جئناها.

ومن المقومات المهمة التي تحافظ على الإنسان من التغيّر والتبدّل السلبي الاستغناءُ وعدم التشوّف لشيء، وعدم ربط الخدمات المنجزة بأي مقابل؛ دنيويًّا كان أو أُخرويًّا، فمن الصعوبة بمكان بالنسبة لمن يطمعون في الدنيا وما فيها أن يحافظوا على مواقعهم ومواقفهم في مواجهة العروض المبهرة التي تعِنُّ لهم؛ فمثلُ هؤلاء الأشخاص “يمكن شراؤهم” من قِبَلِ الآخرين.. في حين أن من ابتغوا رضا الله ينبغي لهم ألا يُباعوا أو يَطمعوا في أي شيء دنيوي على الإطلاق، وألا يحنوا ظهورهم ويُطأطِئوا رقابهم لأحد أبدًا، يجب عليهم أن يكونوا في القمة من الصمود والشموخ والتصميم، وألا يقعوا تحت منّة أحد، وإن مَن يضعَفُ أو يتنازل ولو مرة واحدة في هذا المضمار فقد سلك طريقًا مجهولًا ودربًا لا تُعرَفُ عاقبته.

لذا فعلى الذين نذروا أنفسهم لخدمة الإيمان أن يعزموا تمام العزيمة على ألا ينحرفوا عن الطريق الذي سلكوه قيدَ شعرة، وكما أنهم لم يبرحوا السير على الصراط المستقيم فيجب عليهم أن يُمسكوا بأيدي رفاق الدرب، وأن يبذلوا قصارى جهدهم لمنعهم عن الانحراف هم أيضًا، وإذا ما رأوا فيمن حولهم علامات على التغير والتبدّل السلبيّ وجبَ عليهم أن يُنبهوهم بأسلوب ملائم وبطريقة لا تتسبب في نفورهم، وأن يساعدوهم على إدراك الاستقامة من جديد، يجب أن تظلَّ أعينُهم مفتوحةً دائمًا في مواجهة الانحرافات؛ تمامًا مثل الجندي المناوب على الجبهة، وعليهم كذلك أن يسعوا إلى تجاوزِ وإصلاحِ أخطائهم وعيوبهم بكل السبل.

وقصارى القول؛ إن كنا لا نريد أن نكون ممن يخسرون ونحن في طريقنا إلى الجنة، ولا نريد أن نتعثر على الطرق المستقيمة، فيجب أن نصمد في مواجهة التغيُّر والمتع الدنيوية، وأن ندعو الله باستمرار أن يثبّت أقدامنا، وأن نتحلى بالصبر في مواجهة مفاتن الدنيا المغرية، وأن نكون على يقظة وحذر دائمين من الدنيا حتى لا تُسلب عقولنا ولا تزيغ أبصارنا.. إن كنا لا نريد أن يَطالَنا تغير وتحوُّلٌ سلبي، ولا أن نتعرض لعناء الطريق ومشقّته، ولا أن تنقطع بنا السبلُ فعلينا أن نتتبّعَ العرفانَ والمعرفةَ واليقين حذوَ النعل بالنعل وحذوَ القُذّة بالقذّة، وإن كنا لا نريد الابتعاد عن الله تعالى عند مواجهة الإمكانيات الدنيوية فعلينا أن نجدد عهدنا وولاءنا لله رب العالمين في كل موضع ومرحلة من الطريق.

***

[1]  متّفق عليه.

DÜNYEVÎ NİMETLER KARŞISINDA DEĞİŞMEME

Herkul | | KIRIK TESTI

Başkalaşma âdeta bir virüs, bir mikrop gibidir. Bir kere insana musallat olmaya başladığı zaman artık kolay kolay onun yakasını bırakmaz. Nasıl ki dişin dibine gelip yerleşen bir mikrop hemen binlercesini de yanına çeker ve kısa sürede dişi çürütür; değişme ve başkalaşma da aynen böyledir. İnsan başkalaşmaya bir kez dilinin ucuyla evet demeye görsün, artık onun önü alınamaz. Verilen her taviz bir diğeri için bir çağrı ve davetiye olur. Dolayısıyla da her bir taviz, yeni tavizler doğurur. İnsan, kendi değerlerinden uzaklaşmaya ve değişmeye başladıktan sonra şeytan ve nefis bunu öyle bir değerlendirir ki, ona işin başında hiç tahmin edemeyeceği savrulmalar yaşatır. Bir kere başkalaşma fasit dairesi içerisine giren, neticede Bel’am İbn Bâûra gibi bambaşka biri olur çıkar.

   Kendi Helaklerine İmza Atan Tali’sizler

Rivayete göre Bel’am İbn Bâûra, İsm-i Âzam’ı bilen, başını kaldırdığında Arş-ı Âzam’ı müşahede edebilen, yaptığı dualar geri çevrilmeyen salihlerden biridir. Müfessirlerin çoğuna göre Kur’ân-ı Kerim’in şu âyeti isim zikretmeksizin ona işaret etmektedir: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِي آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا “Onlara, kendisine âyetlerimiz hakkında ilim nasip ettiğimiz kimsenin de kıssasını anlat.” (A’raf Sûresi, 7/175) Âyetin devamında onun akıbeti hakkında şöyle buyrulmuştur: فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ ۝ وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَٰكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الْأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ “Ama bu ilme rağmen o âyetlerin çerçevesinden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o âyetler sayesinde yüksek bir mevkie çıkarırdık; lâkin o, dünyaya saplandı ve hevasının esiri oldu.” (A’raf Sûresi, 7/175-176) Bel’am İbn Bâûra, semavî olma yolunda ilerlerken, şeytana ve nefsine aldanmış, dünyaya takılıp kalmış ve arzî olmaya razı olmuştur.

Buna benzer diğer bir menkıbe de şudur: Seyyidinâ Hz. Musa, Tur’a giderken kumların üzerinde yatan ve üzerinde doğru dürüst giyeceği bir elbisesi bile bulunmayan bir insanla karşılaşır. Bu kişi Hz. Musa’ya, “Benim halimi Cenab-ı Hakk’a arz ediver de bana biraz imkân nasip etsin!” der. Hz. Musa da onun isteğini yerine getirir fakat Allah Teâlâ, fakirliğin onun hakkında daha hayırlı olduğunu bildirir. Hz. Musa gelip bunu adama haber verince o, zenginliğin de kendisi hakkında hayırlı olabileceğini söyleyerek dua konusunda ısrar eder. Sonunda Allah yapılan duayı kabul eder; bu kişinin aldığı birkaç koyuna bereket nasip eder ve adam zamanla sürülere sahip olur. Gel zaman git zaman yine Hz. Musa bu bölgeden geçerken kalabalığın bir adamı idam ettiğine şahit olur. Olayın aslını soruşturunca da ölüm cezası verilen kişinin o zat olduğunu öğrenir; Allah’ın verdiği imkânlar karşısında değişmiş, mal ve serveti onu küstahlaştırmış ve baştan çıkarmıştır. Neticede bir gün içki içmiş, sarhoş olmuş ve sarhoşken bir adamı öldürmüştür, bu yüzden de idam cezasına çarptırılmıştır.

Bu hikâyenin aslının doğru olup olmaması bir tarafa, bizim için ifade ettiği mana önemlidir. Kaldı ki Kur’ân ve Sünnet’te ibret almamız adına bundan daha başka örnekler de zikredilir. Mesela Karun, servet ve zenginliğin kendisini baştan çıkardığı kişilerden birisidir. Aynı şekilde Efendimiz’in ümmetinden olan Salebe, servetin başını döndürdüğü, bakışını bulandırdığı ve başkalaşma kısır döngüsü içerisine girerek kendi helakine imza atan tali’sizlerdendir. Demek ki başkalaşma daha dünyada iken insanın başına farklı gaileler açabiliyor. Dünyada olmasa da Allah, verdiği nimetler karşısında küstahlaşan ve şımaran kişileri ahirette cezalandıracaktır.

   Başkalaşma Fasit Dairesi

Bir kısım imkânlar eline geçtiği zaman bunları hemen kendi keyfi, rahatı ve refahı için kullanan insanlar başkalaşma sürecine girmişler demektir. Bunlar dün başka, bugün başka ve yarın daha başka olacaklardır. Fakir, âciz ve zayıf oldukları zamanlarda ahlâk ve dindarlıklarını korusalar da bir kısım fırsatlar kendilerine göz kırpmaya başladığında bozulmaya, çürümeye maruz kalacaklardır. Başkalaşma fasit dairesine girmiş bu zavallıların kimisi, إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَىٰ عِلْمٍ عِندِي “Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.” (Kasas sûresi, 28/78) diyen bir Karun haline gelecek, kimisi de أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât Sûresi, 79/24) diyen bir Firavun.

Her çeşidiyle başkalaşma, merkezdeki çok küçük bir açıyla başlar ve zamanla büyür gider. Bir süre sonra o, şehrâhta yürüdüğünü zannetse de çoktan patikalara sapmıştır. Böyle biri, Allah’a inanıyorum der fakat nefsin güdümünde bir hayat yaşar. Musa’lara benzer şekilde gittiği yolda, yolun sonuna doğru hiç farkına varmadan Karunlaşır. Mesih edasıyla bir yola baş koyar; fakat belli bir fasıldan sonra Takyanus’laşır. Çünkü bir kere başkalaşmaya başlayan insanın artık nerede duracağını bilemezsiniz. O başkalaşa başkalaşa öyle bir noktaya gelir ki, şayet onun eski hâli ile yeni hâlinin bir fotoğrafını çekerek kendisine gösterecek olsanız, eski halini kendisi bile tanıyamaz.

İnsanı başkalaşmaya iten faktörler farklı farklıdır. Kimileri makam ve mevkiin arkasından koşarken başkalaşır; kimileri popülarite ve şöhret elde etmeye çalışırken. Kimilerini başkalaştıran rahat ve rehavet duygusudur; kimilerini başkalaştıran da yeme-içme gibi dünyevi hazlar. Peygamberler yoluna baş koyan niceleri vardır ki, sonradan servetin kulu kölesi olduklarından veya dünyaya ait bir kısım maddî şeyleri putlaştırdıklarından ötürü girdikleri yolun bir faslından sonra Karunlaşmış, Sâmirîleşmişlerdir.

Bazıları ise işin başında belki iyi niyetlerle siyasi hayata girmiş, yönetime talip olmuşlar fakat bir süre sonra bu yolda güç zehirlenmesi yaşamışlardır. İşin başında oldukça mütevazı görünen ve sizinle birlikte başını yere koyup secde eden bu insanlar daha sonra birdenbire tiranlaşmışlar, bütün nizam ve kanunları kendi keyiflerine göre şekillendirmiş, herkesi kendilerine kul-köle haline getirmişlerdir.

Karunların, Firavunların, Sâmirîlerin, Bel’am İbn Bauraların tarihte yaşayıp gitmiş şahsiyetler olduğu zannedilmesin. Çağımızda da bunların dünya kadar emsalleri vardır. Bunlar, bitip tükenme bilmeyen tul-u emelleri ve tevehhüm-ü ebediyetleri yüzünden ardı arkası kesilmeyen değişimlere maruz kalmışlardır. “Din” ve “diyanet” diyerek çıktıkları yolda “dünya, dünya” demeye, hatta dinsizliğe dair bazı şeylere rıza göstermeye başlamışlardır. Bu tür insanlar her ne kadar sureten insan görünseler de sireten mesh olmuşlar demektir; tıpkı Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen bazı toplulukların mesh olması gibi. Ne var ki onlar bunun da farkına varamazlar. Aynaya yansıyan suretlerine aldanırlar. Bu yüzden de yürüdükleri yolda yürümeye, yaptıkları fenalıkları yapmaya devam ederler. Hata ve yanlışlarının söylenmesine de asla müsaade etmezler. Birileri buna cüret edecek olsa ona karşı ciddi tavır alır ve husumet beslemeye başlarlar. Ne var ki basiret sahibi insanlar bu gibilerin nasıl mahiyet değiştirdiğini görürler.

   Başkalaşmaya Karşı Kararlı Duruş

İnsanların heva ve hevesleri istikametinde savrulup gittikleri bir dönemde özellikle Kur’ân ve iman hizmetine gönül veren adanmışların başkalaşmama mevzuunda daha hassas olmaları, durdukları yerde daha sağlam durmaları gerekir. Onlar girmiş oldukları yola hangi felsefe, düşünce tarzı ve dünya görüşüyle girmişlerse, yolun sonuna kadar onu devam ettirmelidirler. Dünyaya veda ederken de başladıkları noktanın çok daha üstünde veda etmelidirler. Yürüdükleri yola ilk defa baş koyarken duydukları arzu ve iştiyakı işin sonuna kadar devam ettirmeli, ülfet ve ünsiyete yenik düşmemeli, sahip oldukları değerlerin renk atmasına ve solmasına müsaade etmemelidirler.

“Başkaları dünyadan istifade ediyor, biz de edelim; başkaları bu bala parmak banıyor, biz de banalım.” şeklindeki düşünceler adanmışlar açısından bir başkalaşmadır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), zemininde hasır serili fakir bir evde dünyayı teşrif buyurmuş ve hiç tavrını değiştirmeden aynı şekilde ruhunun ufkuna yürümüştür.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), hanımlarının dünyaya ait bir kısım istekleri karşısında rahatsız olmuş ve cumbasına çekilerek bir süre onlardan ayrı kalmıştı. Bu sırada yanına gelen Hz. Ömer, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hasır üzerinde yattığını ve hasırın, bedeninde iz bıraktığını görmüş, ağlamaya başlamıştı. Bunun sebebini de şu cümlelerle ifade etmişti: “Yâ Resûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, Sen kuru bir hasır üstünde yatıyorsun.” Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu: “İstemez misin ya Ömer, dünya onların, ahiret bizim olsun.” (Buhârî, tefsir (66) 2; Müslim, talak 31)

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya geldikten sonra ciddi değişimler yaşamıştı. Miraçlara çıkmış ve geldiği noktada Cibrilleri dahi geride bırakmıştı. Bu değişimler, mânevî, uhrevî ve melekûtî olarak gelişmeyi, ileri gitmeyi ifade eden değişimlerdi. Bunları, dünyaya ve onun cazibedar güzelliklerine kapılma neticesinde hâsıl olan değişimlerle karıştırmamak gerekir. Yani bir insanı Allah’a, O’nun rıza ve rıdvanına, Cennet’e ve Cennet nimetlerine yaklaştıran değişimler vardır; bir de onu felaket ve helakete sürükleyen değişimler. Uzak durulması gereken, bu sonuncusudur. Dünyaya nasıl geldiysek o şekilde çıkmaya çalışmaktır.

İnsanı değişip başkalaşmaktan koruyacak önemli dinamiklerden birisi, beklentisiz ve müstağni olmaktır. Yapılan hizmetleri dünyevî yahut uhrevî herhangi bir karşılığa bağlamamaktır. Gözü dünyada olan insanların, önlerine çıkan cazip teklifler karşısında konumlarını muhafaza etmeleri çok zordur. Bu tür insanlar, başkaları tarafından “satın alınabilirler.” Hâlbuki Allah rızasına kilitlenmiş kimseler, dünyalık hiçbir şey karşısında satılmamalı, peylenmemelidir. Hiç kimseye bel kırmamalı, boyun bükmemelidir. Minnet altına girmeme konusunda son derece kararlı olmalıdır. Bu konularda bir kere taviz verip zaaf gösteren bir insanın işin sonunda nereye savrulacağı belli olmayacaktır.

Bu itibarla adanmışlar, çok küçük çapta bile olsa yürüdükleri yolda herhangi bir inhiraf yaşamama konusunda çok kararlı olmalıdırlar. Kendileri sırat-ı müstakimden ayrılmadıkları gibi, beraber yürüdükleri arkadaşlarının da ellerinden tutmalı, onların da inhiraf yaşamaması noktasında ellerinden geleni yapmalıdırlar. Çevrelerinde değişme ve başkalaşma emareleri gördüklerinde, tepkiye sebebiyet vermeyecek şekilde usulünce ve mülayimce onları ikaz etmeli ve yeniden istikameti yakalamalarına yardım etmelidirler. Âdeta cephede nöbet bekleyen bir asker gibi inhiraflar karşısında sürekli gözleri açık durmalı, ne yapıp edip bunların önüne geçmeye, hata ve yanlışların ıslahına çalışmalıdırlar.

Hâsıl-ı kelam, Cennet yolunda yürürken kaybedenlerden olmak, düz yollarda dökülüp kalmak istemiyorsak başkalaşmaya ve dünyevileşmeye karşı kararlı durmalı ve ayaklarımızı sabitkadem kılması adına sürekli Allah’a dua etmeliyiz. Dünyanın cazibedar güzelliklerine karşı sabırlı olmalı, dünya karşısında başımızın dönmemesi, bakışımızın bulanmaması adına daima teyakkuzda olmalıyız. Değişmeden ve başkalaşmadan salim kalmak, yol yorgunluğuna maruz kalmamak, kalıp yollarda dökülmemek istiyorsak, sürekli irfan, marifet ve yakîn peşinde olmalıyız. Dünyevî imkânlar karşısında Allah’tan uzaklaşmak istemiyorsak, yürüdüğümüz yolun her menzilinde, her aşamasında yeniden bir kere daha Allah’a ahd ü peymanımızı yenilemeliyiz.  

الدعاء الذي تعلمه سيدنا أبو بكر الصديق من رسول الله صلى الله عليه وسلم

Herkul | | العربية

   سؤال: سأل أبو بكر الصديق رضي الله عنه النبيَّ صلى الله عليه وسلم أن يعلّمه دعاءً يدعو به في الصلاة، فقال صلى الله عليه وسلم: “قُلْ: اللَّهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا، وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الغَفُورُ الرَّحِيمُ[1]، فما الرسائل التي يوجّهها لنا هذا الدعاء؟

   الجواب: لقد كان أبو بكر الصديق رضي الله عنه رجلًا ورعًا شديد التواضع، التزمَ الحساسية والدقّة المتناهية في حياته، وكمثالٍ على ذلك فلقد حدث أن قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذات يوم: “مَنْ جَرَّ ثَوْبَهُ خُيَلاَءَ، لَمْ يَنْظُرِ اللَّهُ إِلَيْهِ يَوْمَ القِيَامَةِ“، وعندما طرقت أذنَ أبي بكر الصديق تلك الكلمات قال مرتعدًا من تلك العاقبة السيئة: إِنَّ أَحَدَ شِقَّيْ ثَوْبِي يَسْتَرْخِي، إِلَّا أَنْ أَتَعَاهَدَ ذَلِكَ مِنْهُ؟! فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مهدئًا من روعه: “إِنَّكَ لَسْتَ تَصْنَعُ ذَلِكَ خُيَلَاءَ[2].

لقد كان أبو بكر الصديق رضي الله عنه من أوائل المؤمنين، وهو يصغر الرسول صلى الله عليه وسلم بعامين فقط، ومن ثم عايش المصطفى صلى الله عليه وسلم في مرحلة الطفولة والشباب، ومع أن ذلك قد يكون عقبةَ في طريق الإيمان إلا أنها لم تمثل أية عقبة له، بل إنه أول ما دعي إلى الإيمان أجاب مباشرة وبدون أدنى شبهة أو تردّد وعاش عمره كلّه بجوار رسول الله صلى الله عليه وسلم، وصاحَبَ مفخرةَ الإنسانية صلى الله عليه وسلم في رحلة الهجرة واختبأ معه في غار ثور، وقد أخبر الرسول صلى الله عليه وسلم أن سيدنا أبا بكر وسيدنا عمر وزيراه من أهل الأرض[3]، ومن ثم فإنه أحد السعداء الذين عاشوا الإسلام وفهموه فهمًا سليمًا، وممّا يُؤسَفُ له أن بعضَ التعساء يشنعون على وزيرَي رسول الله من أهل الأرض ويسيئون إليهما رضوان الله عليهما.

   أفق العبودية الحقّة

لقد توجّه صرحُ المعرفة هذا إلى الرسول صلى الله عليه وسلم يطلب منه أن يعلّمه دعاءً يتضرع به إلى الله في صلاته، فيقوم الرسول بتعليم صديقِهِ الصدّيق الذي يطلب المعية معه هذا الدعاءَ الذي يعبّر عن التواضع والمحوية والخجل، ولو أن لدينا صديقًا كهذا يتحلى بالتواضع والإخلاص وسألَنا أن نعلّمه دعاء فإننا سنمطره بالمدح والثناء، ولكن الرسول صلى الله عليه وسلم بدلًا من أن يقول له ما قد يسعد قلبه من ثناء؛ فقد اهتمّ بالأمور التي ستسعده في حياته الأخروية، ولم يمنحه المقامات والحظوظ الدنيوية، بل على العكس تمامًا فقد راح يوجّهه إلى أفق العبودية الحقة لله تعالى.

ويبدأ سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم الدعاء بتلك الكلمات: “اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا“، فلا يكتفي بأن يذكر كلمة الظلم بصيغة المفعول المطلق وما تحمله من دلالات تأكيدية بل يضيف إليها قيدًا لفظيًّا آخر، وهو: “كثيرًا”، وهكذا يكون فخر الإنسانية صلى الله عليه وسلم يقول لأقرب أصدقائه ناصحًا إياه أن يقول وهو بين يدي ربه: “كم ظلمت نفسي ظلمًا كثيرًا! وارتكبت من المعاصي ما لا يوصف ولا يسمى!”..

ويكمل الدعاء بقوله: “وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ“، وبهذه الإفادة يؤكد على أن الله وحده هو من يغفر ويعفو عن الذنوب، ويكمل بعدها بقوله: “فَاغْفِرْ لِي مغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي“، ويشتمل الدعاء على المعنى التالي: “يا رب! إنني لا أدري كيف ستغفر لي المعاصي التي ارتكبتها وهي كأمثال الجبال! ولا كيف يمكن أن تغفر لي وأنا حمّالُ المعاصي والآثام! فكيفما ستعفو يا الله بالتفاتك الخاص لحالي اعفُ عني وارحمني!”، ومن بعدها يقول: “إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمِ“، وبهذه العبارة فهو يتوجه مرة ثانية لرحمة الله ومغفرته.

من المعلوم أن الصلاة لا يصح فيها شيء من كلام البشر، ولذلك ينبغي أن تكون هناك حساسية عالية لما يردده المرء من أدعية أثناء الصلاة، فهذا الأمرُ مهمٌّ وحسّاس، لا سيما عند الأحناف، فهم لا يجيزون للمصلي أن يدعو أثناء صلاته إلا بأدعية قرآنية أو مستمدة من الأحاديث النبوية المشهورة والمتواترة، فأثناء توجهنا لجانب الحق جل شأنه وعندما نفرد أجنحتنا محلقين في طريقه فلا بد أن تكون ريشات أجنحتنا مستمدة منه سبحانه، لكنّ باقي المذاهب تتوسّع في هذا الأمر قليلًا، ولأن هذا الحديث الشريف من الأحاديث المأثورة ونُقل إلينا عبر قنوات صحاح؛ فالدعاء به أثناء الصلاة لا يكون محذورًا، ولا سيما أن سيدنا أبا بكر رضي الله عنه قد طلب دعاءً يتضرّع به في الصلاة على وجه الخصوص.

ويجوز الدعاء أثناء القيام والركوع والسجود في الصلاة، ولكن للدعاء أثناء السجود الأفضلية، فقد ورد عن الرسول صلى الله عليه وسلم قوله: “أَقْرَبُ مَا يَكُونُ العَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ”،[4] ولأن السجود ذروة العبودية، فيوصينا الرسول صلى الله عليه وسلم ونحن في أقرب مكان من الله أن تكون أصواتنا وأنفاسُنا تلهج بدعاء الحق جل جلاله.

   مكانة سيدنا أبي بكر

عندما ننظر إلى حياة سيدنا أبي بكر رضي الله عنه نجد أنه قامةٌ شامخة؛ لم يرتكب -بحسب قوله نفسه- أي نوع من الحرام لا بعد الإسلام ولا قبله، وكانت نظرة سيدنا عمر إليه رضي الله عنهما هكذا: “لَوْ وُزِنَ إِيمَانُ أَبِي بَكْرٍ بِإِيمَانِ أَهْلِ الْأَرْضِ لَرَجَحَ بِهِمْ[5]، ويُحتمل أنه بعد إسلامه لم يمر حتى بخياله ولا بحلمه الإثم والظلم، ولو أن شهادتي تُقبل بحقه لشهدت بذلك أنا أيضًا، لكن ما قيمة شهادتي والملائكة في السماء شهودٌ له!

إن توصية سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم سيدَنا أبي بكر بدعاء كهذا تظهر مدى تواضع سيدنا أبي بكر، وقدرته على الاستيعاب والتفهم.. إنه يعرف مكانه ويدرك موقفه أمام الله تعالى، ورسولُ الله أيضًا قال له ما قال لأنه علم أنه رضي الله عنه على وعي وإدراك لتلك الخصائص، ولما كان يعلم يقينًا أنّ صاحبه في الغار يمحو نفسه ويطهّرها باستمرار، وقد جعل التواضع والتفاني عمقًا في طبيعته فقد كان عليه الصلاة والسلام واثقًا من أن صاحبه سيتقبل هذا الدعاء بكل أريحية، وإلا فإن انزعاجَ إنسان -حفظنا الله- من النصيحة بمثل هذا ومقابلتَه بردّة فعل سلبية؛ يكون سببًا في سقوطه وهلاكه، ومع أن سيدنا أبا بكر لم يذكر شيئًا يتعلق بعدد مرات قراءته لهذا الدعاء لاحقًا؛ إلا أنه ربما يكون قد اتّخذه لصلواته وِردًا وللسانه ذكرًا.

وعلاوة على ما سبق فإنّ رسول الله صلى الله عليه وسلم ومن خلال هذا الدعاء قد أعطى رسائل مهمة للأجيال اللاحقة من بعده، وبعبارة أخرى: كان سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يعطي أمته رسالةً في شخص هذا الإنسان؛ إذ يعرف أن ذلك الشخص قدوة طيبة للغاية، فإذا كان سيدنا رسول الله يُوصي أقرب صحابته إليه -رفيقه في الغار والذي قال عنه “وزيري”- بأن يدعو هكذا، وأن ينظر هكذا إلى نفسه؛ فعلى أية حال يجب علينا نحن أن نكون أكثر حساسية ودقة في هذا الشأن.

والواقع أن هذا الدعاء يتطابق معنًى مع أدعية سيدنا آدم وسيدنا يونس عليهما السلام التي وردت في القرآن الكريم؛ إذ يقول سيدنا آدم عليه السلام متضرعًا إلى الله تعالى: ﴿رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/23)، ويقول سيدنا يونس عليه السلام: ﴿لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ﴾ (سورة الأَنْبِيَاءِ: 21/87).

   مفتاح الخير كله: التواضع والتفاني

أجل، إن الحق تعالى يستطيع أن يسمو بنا ويرفعنا بالتفاتاته السبحانية، وإحساناته الربانية، وإكراماته الإلهية، ويمُنَّ علينا بواردات وَهِبات مختلفة، فإذا ما بذلتم مجهودًا جادًّا للتوقف عن تخيُّل أنفسكم دائمًا في قاع البئر، ومشاهدةِ السماء من هناك وبذلتم جهدًا حقيقيًّا للحصول على أوجه الحسن والجمال التي ترونها فإن الله تعالى قادر على أن يبارك في قليلكم ويكثره ويزيده، إن تحبوا الله يُحببكم، وإن تطلبوا رضاه يرضَ عنكم، إن تبكوا مثل أيوب عليه السلام، وتفيض دموعكم مثل الجداول فإنه لا يردّكم خائبين، ويجعل دموعكم وسيلة إلى الهدف، فقد قال في حديث قدسي: “إِذَا تَقَرَّبَ العَبْدُ إِلَيَّ شِبْرًا تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعًا، وَإِذَا تَقَرَّبَ مِنِّي ذِرَاعًا تَقَرَّبْتُ مِنْهُ بَاعًا، وَإِذَا أَتَانِي مَشْيًا أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً[6]، أي إنه يقابل أبسط قُربات العبد بأضعاف أضعافها.

وعليه فإن الله تعالى لا يترككم وحيدين، وإنما يوصلكم إلى القمم من خلال ترقيتكم بكل عمل صالح تعملونه، وبفضل العبادة والطاعة يأتي يوم تحدون فيه أنفسكم في السماوات، وتنظرون إلى كل شيء نظرة مخروطية، وحين يصل الإنسان إلى نقطة كهذه يجب عليه ألا يُهمل قول: “يبدو أنني تائه! فهذه منزلةٌ لم أكن أنا الحقير أهلا لها!”، وحتى وإن قَدِر على إنجاز أعمال عظيمة جدًّا، وأدى مهام كبيرة للغاية، وحقق نجاحات مُبهرة فيجب عليه ألا ينسى أن “النفس أدنى من الكل، والوظيفة أسمى وأعلى من الكل”، وعليه أن يمتثل قول الشيخ محمد لطفي أفندي:

الجميع جيدون وأنا الحقير

كلُّ عبدٍ هو قَمْحٌ وَحَسَن

الجميع قمح، وأنا التبن

وَوَحْدِي أَنَا التِّبْنُ وَوَحْدِيَ الْقَبِيحُ

وإلا فإن من يرى نفسه في القمم، وأسمى من القمم لا مفر من أن ينقلب على رأسه يومًا ما؛ فيتدحرج في وادي غيٍّ دون وعي.

الواقع أن هذا إحدى ثنائيات المؤمن، فمن ناحية تسعون إلى معرفة الحق تعالى بأسمائه وصفاته، ومن ناحية أخرى تكونون حذرين، واعين بموقفكم وحقيقتكم مهما ارتقيتم وعلوتم.

وزيادةً في التوضيح تستطيعون أن تكونوا وسيلةً لتشكّلات وانفتاحات وفتوحات جديدة كي يتردد اسم الحق وتحلق الروح المحمدية في جميع أرجاء الأرض، وإلى جانب رقيّكم الشخصي تكونون وسيلةً لرقيّ وازدهار روح الإسلام والإحسان، ولكن العظمة الحقيقية هي عدم الانهزام للعُجب والغرور إزاء هذا كله؛ والتخلص من فكرة “أنجزنا أعمالًا عظيمة”؛ فكما أن الكبر والغرور مفتاح جميع الشرور؛ فإن التواضع والتفاني والحياء مفتاح جميع الخيرات.

لهذا السبب يجب على المؤمن دائمًا أن ينحني تواضعًا مثل العصا إزاء كثرة النعم التي يحظى بها، وروعة الإنجازات التي يُوفَّق إليها، فما يليق بالمؤمن ليس التكبر والتفاخر إزاء النجاحات والإنجازات، بل تفكّره بأخطائِه وذنوبِه مثلما فعل سيدنا أبو بكر، ولجوؤُه إلى رحمة الله تعالى ومغفرته، ذلك أن مضاعفة الله تعالى مظاهر إحسانه وإكرامه وإنعامه على عبده مرهون بتواضعه وتأدبه دائمًا أمام ربه تعالى، على العبد أن يشعر كلّما رفعه الله تعالى، بأنه في بئر أعمق، فإن تصوّرَ أن مظاهر الإحسان والحظوة التي نالها هي من عمل نفسه ومن عنده سلبه الله تعالى إياها يومًا ما.

ويمكننا هنا أن نتذكر قول سيدنا عليٍّ رضي الله عنه: “كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ”، ومن يعيش وفقًا لهذه الفكرة فقد ابتعد عن فكرة التفوق والتعالي على الغير، وتخلّص من مرض رؤية النفس أسمى من الآخرين، بل يجب على المؤمن الحقيقي ألا يرى نفسه أفضل ممن يبدون مجرمين ومذنبين؛ لأن الله فحسب هو من يعلم الوضع الحقيقي لكل إنسان، وهو المطلع على قلبه.

وحاصل الكلام أن ما يضمن طلب المؤمن الذُّرى دون أن تزلّ قدمه ولا يزيغ بصره، وبقاءه في أمن وطمأنينة مرهونٌ برؤيته نفسَه إنسانًا عاديًّا يسير على الأرض، مهما ارتقى، ومهما حلّق في الآفاق وطاف.

***

[1]  صحيح البخاري، الدَّعَوات، 16.

[2]  صحيح البخاري، المناقب، 33؛ صحيح مسلم، اللباس والزينة، 42.

[3]  سنن الترمذي، المناقب، 46؛ مسند الإمام أحمد، 1/134.

[4]  صحيح مسلم، الصلاة، 215.

[5] البيهقي: شعب الإيمان، 1/143

[6] صحيح البخاري، التوحيد، 50؛ صحيح مسلم، الذكر والدعاء، 2.

الأجيال التي نشأت في فراغ إيماني ورموز الإصلاح

Herkul | | العربية

من المؤسف أننا نعايش ومنذ عدة قرون موجةً لإبعاد الناس عن الإيمان بالله تعالى، واستئصالِ حبِّ النبي عليه الصلاة والسلام من الأذهان، وإمحاءِ حسّ العبودية، فلم يبق هناك شعورٌ بالخضوع والخشوع، وترَكَ الإسلام الحقيقي مكانه للإسلام الشكلي الظاهري، إلى أن ذاب الحماسُ وانمحق من القلوب، وضاعت الحساسية في المشاعر تجاه الحق تعالى، انسلخت الأرواح وولّت، وخَبَتْ حياةُ القلب، وتلوَّثَ المنطقُ والمحاكمة العقلية بلوث العصر، وانهزم البشر لأهوائهم ونزواتهم، ويشيرُ إلى ذلك الأستاذ “بديع الزمان سعيد النورسي” بقوله: “قلعةٌ خربةٌ منذ قرون”، أما الشاعر “محمد عاكف أرصوي” فإنه يصور الحقبة التي عاشها بهذه المصاريع:

أينَ الإسلام؟ بل أين الإنسانية؟

لقد افتقدناهما كلّيًّا وبالتمام

 

فإذا كانت الغاية خداع العالم؛

فلن يُخدَعَ أحدٌ في هذه الأيام

 

وكم من مسلم حقيقي عرفتُ!

إلا أنهم في القبر يرقدون تحتَ الركام

 

لستُ أدري أين أجِدُ الإسلام!

كأنّه في السماوات العُلى فوقَ الغمام!

إذا ما طرحتم الجانب الذي يدفع إلى اليأس؛ فهذه هي حقيقة الأمر، إنها قطعةٌ شعريةٌ رائعةٌ في رسم حالنا وتصويره.

شاشات التلفاز والحاسوب والهاتف تصبُّ باستمرار شتى أنواع اللوث في أذهاننا، والعين تثير المشاعر السلبية، والقدم تنزلق نحو الذنوب مباشرة، والأذن تسمع ما لا ينبغي لها أن تسمعه، واليد تمتد إلى الحرام… وكم من جرائم وجرائم تُتركب بهذه الصورة! يُجرح القلب بضع مرات يوميًّا، وفي الآخرة لا يُقبل إنسان يحمل قلبًا كهذا! ولا سيما إذا كان لا يستشعر غصَّة السلبيات التي يتعرض لها، ولا يتوجه بهذا الخوف إلى رحمة ربه الواسعة! وهذا يعني أنه عندئذ يرحل إلى الآخرة بلا زادٍ زاهدًا ومستغنيًا عمّا عند الله تعالى.

كيف تستشعر هذه الأدمغة -التي تلوَّثت إلى هذا الحد- الحق تعالى بشكل صحيح! وإلى أيِّ مدى تستطيع أن تعرف سيد الأنام! لا أعرف كم مرة يجب أن ننظف أذهاننا يوميًّا حتى يتسنى لنا الاقتراب إلى الأشياء الطاهرة بطهر ونقاء، إن اللامبالاة في مواجهة الذنب والإثم ذنبٌ أكبر من الذنب، وهو مما لا يُغتفر، والتحلُّلُ من المسؤولية بقول: “ما ذنبنا!”، واعتبار المرء نفسه بريئًا إثمٌ عظيم، ذلك أن إنسانَ اليوم ما زال يتصرف وكأن شيئًا لم يكن على الإطلاق.. وكما أن من وُلدوا في الظلام لا يعرفون النور، ومن نشؤوا في الشتاء لا يعرفون الربيع؛ فإن إنسان عصرنا الذي نشأ في حقبة حالكة الظلام منذ ثلاثة قرون مضت دون أن يرى ربيعًا أو صيفًا؛ يجد التلوث والروائح الكريهة المحيطة به أمرًا طبيعيًّا.

ولأننا نشأنا في فراغ إيماني فإننا لا نستطيع معرفة القيم الخاصة بنا ولا نقدرها حق قدرها، وما استطعنا هضمها ولا جعلها جانبًا من جوانب طبيعتنا، ولو أننا استطعنا فعل هذا لَالْتزمنا الاستقامة دائمًا في جلوسنا ونهوضنا ونومنا وحديثنا وتفكيرنا؛ نفكر باستقامة، ونتنفس باستقامة، ونتصرف باستقامة، ونعامل الآخرين أيضًا في إطار الاستقامة، نسأل الله أن يهنأ من عملوا في المساجد ومراكز تعليم القرآن ومدارس الأئمة والخطباء والمدارس الشرعية، وأخذوا بأيدينا.. فلولاهم أيضًا لما تحصَّلْنا ولو حتى على المعلومات البسيطة التي لدينا الآن.

إلا أن ما سمعناه وتعلمناه ظلَّ ضمن أطر التنظير، ولم نستطع أن نجعله جزءًا من وجداننا وضميرنا، وعجَزْنا عن تكوين كرةٍ من المعاني بداخلنا بحيث تُحركنا مثل الدينامو، وتدفعنا باستمرار إلى الخير والاستقامة.. إننا لم نستطع أن ندرك أفق العلاقة التي تقشعر فيها أبداننا عند ذكره تعالى، تأخَّرْنا في معرفة الله ومحبته؛ لأن من علمونا الإسلام دائمًا ما تجولوا حول النظرية، فكانوا لا يدرون شيئًا عن هؤلاء.

   الإسلام الشكلي

وعليه فإن الإسلام الذي يعيشه الناس في يومنا الحاضر إنما هو إسلامٌ تقليدي.. إنهم يعيشون دينهم كما رأوا من أجدادهم، فما تتجاوز العبادات عندهم الشكلَ، لقد وقَعْنا في هذا المَزْلَقِ ولم نُعطَ الفرصة للاطلاع والشعور ومشاهدة حقيقة وعمق الدين الذي نعيشه، لهذا السبب أيضًا لم نستطع أن نرى الإسلام ونتعرف عليه من مستوى وفلك مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، ظَللْنا بعيدين عن الإسلام الذي عاشه الخلفاء الراشدون والصحابة كل البعد، ما تسنى لنا أن ندرك أفق أمثال الأئمة أبي حنيفة والشافعي ومالك وأحمد بن حنبل رضي الله عنهم.. وما استطعنا اتباع منهج الشيخ الجيلاني والإمام النقشبندي ومولانا خالد والإمام الرباني قدس الله أسرارهم؛ ما قدرنا أن نرتقي بعبوديتنا إلى مستواهم، لقد ظَللْنا غرباء وفي منأى عن مشاعر وأحاسيس هؤلاء الأشخاص العظام الذين يقفون حتى الصباح بين يدي الله خشوعًا وخضوعًا والتجاءً وتذلُّلًا وتعبُّدًا.

تُرى لماذا كان مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم يتعبد حتى تتورم قدماه؟ ما الذي كان يُخيف الصحابة الكرام رضوان الله عليهم من أن يموتوا منافقين؟ ما المخاوف التي كانت تُغرق أولياء الله الصالحين في دموعهم؟ إذا ما فُحصت حياة معظمهم بدقة وعناية لما وجدتم ذنبًا ولو بقدر جناح بعوضة.. لقد كانوا يتلوّون ألمًا حتى بسبب بعض المواقف التي قد تعلق بخيالاتهم وتصوراتهم، والتي يعتبرونها من وجهة نظرهم غير لائقة بهم، بل إن معظمهم كان يخاف من ألّا يُختَمَ له على الإيمان.. أحد هؤلاء هو “الأسود بن يزيد النخعي” (ت: 75هـ) من التابعين العظام، حيث راح يبكي بحرقة حين أوشك أن يُسلم روحه إلى بارئها، فقال له قريبُه “عَلْقَمَة بن قيس” (ت: 681م): “ما هذا! هل تخاف من ذنوبك؟” فابتسم سيدنا “الأسود” متألمًا وردَّ عليه قائلًا: “أيُّ ذنب! إنني أخاف من أن أموت على الكفر!”، وبعد موته رآه علقمة في منامه فسأله كيف عامله الله تعالى، فأجابه قائلًا: “والله ما بقيت بيني وبين الأنبياء إلى مسافة أربعة أصابع”.

إن مَن لا يخشى على نفسه من سوء العاقبة هو مَن يجب أن يُخشى عليه مِن سوءِ عاقبته، فَمَن لا يحمل في قبله ووجدانه همَّ وخوفَ الرحيل إلى الآخرة حريٌّ أن يُخاف على عاقبته، إن هؤلاء الأشخاص العظام لما خافوا في الدنيا أمنوا في الآخرة؛ ذلك أنه ورد في الحديث القدسي أن الله تعالى لا يجمع بين أمنين ولا بين خوفين[1]، وبالتالي فإن من يترك لنفسه الحبل على غاربه، ويعيش حياة خالية من قيود الحذر والحَيطة يكون قد عاش الأمن والطمأنينة هنا، ولم يترك شيئًا للآخرة، والحال أنه يجب على الإنسان أن يحمل في داخله دائمًا همَّ الآخرة، وأن يقول: “أنا مرشح للأبدية، لرؤية جمال الله، لمقام يقول فيه تعالى “أنا راضٍ عنك”.. فيستحيل استبدال الذي هو أدنى بالذي هو خير”، ويجب عليه أن يعيش حياة حسّاسةً إلى حد كبير طلبًا لنيل هذه الأشياء الثمينة، وأن ينشغل ويهتم خوفًا من أن يفقدها بعد أن ينالها.

لقد نسينا هذه الملاحظات كلها في ظلِّ عواصف العصر، وظلّ الإسلام مربوطًا بالشكل، وبمعنى أصح لم يبق شيء كثير يمكن أن يفعله المسلمون من أجل إصلاح مستقبلنا.. ومثل هذا الفهم للإسلام لا يمنحنا أيَّ أمل ولا طاقة على الإطلاق، إننا وإن نكرر حياتنا خمسين مرة بنفس المنهجية الدينية التي تعلمناها من أجدادنا فإننا لا نستطيع أن نفعل شيئًا، ولا أن نبلّغ العالم شيئًا على مستوى الخلفاء الراشدين، ذلك أن أولئك الناس غيروا وجهَ العالم في حقبةٍ زمنية قدرُها ربع قرن من الزمان، وتلك النجاحات ليست مما يتحقق بالقوّة أو القدرة فحسب، وليست بإسلام لا يتجاوز كونه شكليًّا؛ إنها قضايا تُحَلُّ بلغة القلب والروح.

وكان “السلطان أحمد” يقول في عصر ازدهارنا:

بفراقك سيدي لم تبق فيَّ طاقة،

تمزق هذا القلب، ولم تبق في العشق محبة

لقد أبكاني أنا المسكين ذلك الحكم والقضا

فلم يتبق من البكاء لسيدنا يعقوب أية نوبة

كم هو مؤلم أن يتحول بنا الحال من مثل هؤلاء السلاطين لأناس مجانين مهووسين بالسلطنة والسلطة! والمجتمع أيضًا متذبذب مثل الأفراد تمامًا، فأحيانًا يسابق الملائكة، وأحيانًا أخرى يعيش انقباضًا مُريعًا، يُضيّق الفضاءات التي في ماهيته ويقلّصها ويخنقها، وبدلًا من أن يعمل على انفتاح فضاءات روحه يحبسها في ضيق الجسم وقوقعته.

إن الناس في عصرنا يعيشون خريفًا حقيقيًّا مقارنة بالعصور الوردية التي كانت في الماضي، والأكثر من هذا هو عجز البعض حتى عن إجراء هذه المقارنة! كم تردينا حتى إننا لا نستطيع الشعور بهذه الأعماق، ولا إجراء هذه المقارنات، إن العالم الإسلامي يحترق مستعرًا، ويُداس شرفنا وعزتنا تحت الأقدام، ومع ذلك لا نحزن ولا نتأثر! إننا نبخل حتى عن أن نذرف بضع قطرات من الدمع في هذا الشأن، وإن كانت الأمارات الخاصة بالبعث والإحياء محفوظة مستورة فإنني أظن أنه لم يحدث جدب ولا جفاف في أية فترة من التاريخ بقدر ما حدث في عصرنا، إنني أتردد دائمًا فيما إذا كان قول هذا صحيحًا أم خطأً.

وبالرغم من كل هذا أتمنى أن يكون لدينا توقع صادق ومخلص، ليتنا نستطيع القول: “تُرى هل هناك زمان أو يوم آخر من أيام الله؟” إنها الأيام التي حلَّق فيها الاسم الإلهي الجليل عاليًا، وعاش الناس حياتهم في طمأنينة خلف سيد الأنام، إن مثل هذا الفضول والتطلع يدفع الناس -على الأقل- إلى البحث عن الأيام الطيبة والمشرقة، يستحيل عليكم أن تجدوا شيئًا ما لم تبحثوا عنه.. وكما هو مذكور في أحد الأحاديث النبوية الشريفة فإن من يعيش بداخله قلقًا وهمًّا يخرج في رحلة السَّحَر، ويتوج سجادته بالتهجد والدموع، ومن يفعل هذا يصل إلى منزله ومستقره، لكن الإنسان حين يعتبر كل شيء يعيشه طبيعيًّا، ولا يكون لديه أيُّ فضول ولا رغبة، أي حين لا يقول “تُرى أليس هناك ما هو فوق ذلك؟”؛ سوف يُحكم عليه بالركود والثبات مكانه.

   إعمار قلعتنا الخربة منذ عصور

ينبغي علينا إعادة إعمار قلعتنا الخربة منذ عصور، فالإنسان الذي تعرَّضَ عالمه الروحي والمعنوي للشلل يجب إعادته إلى ماهيته الإنسانية كرة أخرى، فليس من السهل توجيهه نحو إحياء حياة القلب والروح من جديد، فكما أن إصلاح جهاز صغير يحتاج إلى علم وممارسة جادة، فما بالنا بإصلاح القيم المعنوية التي انقلبت رأسًا على عقب! لا شك أن الأمر يحتاج إلى همة عالية وجهد مكثف. نعم، يجب إصلاح القلوب الخربة، وإثارة حماستها من جديد، فإحياء الشعور الإسلامي المفقود يحتاج إلى بذل جهد كبير.

والذين يقفون في الصلاة أمام الله تعالى بغير إدراك ووعي من أمثالنا من المسلمين الشكليين لن يستطيعوا إصلاح هذه التخريبات العظيمة، وبغضِّ النظر عن إعمار القلعة العظيمة، أو إرشاد العامة للتمسك بالدين، فإن إيماننا هذا عاجزٌ عن إصلاح عالمنا الداخلي أصلًا، لأن الإسلام الشكلي لا يحل أية مشكلة، بل إن كل الشجارات المصنوعة باسم الإسلام تعود أصولها وأسبابها إلى الإسلام الشكلي، ومع الأسف فمن ناحية هناك جهّالٌ يقومون بتفجير أنفسهم وقتل الصغار والشيوخ والنفوس المعصومة باسم الإسلام ويظنون أنهم يخدمون الإسلام، ومن ناحية أخرى هناك فاقدو الحس والشعور الذين لا يبالون بأي شيء، وكما أن العنف والإرهاب والوحشية لن تحقق شيئًا فكذلك فقدُ الحس والشعور.. ودع عنك الحديث عن تعميرهم للقلعة الخربة منذ عصور، وتعمير القيم المنهدمة وإقامتها لتقف على قدم ثابتة من جديد، فإنني أعتقد أن هؤلاء لن يتمكنوا من مداواة جراحهم الداخلية أصلًا.

ولذلك ينبغي على الذين نذروا أنفسهم للإصلاح إعادة النظر في عبوديتهم، وفي صلتهم مع الله سبحانه وتعالى، عليهم أن يربطوا عبوديتهم بملاحظة أن الحقَّ مطلع عليهم وناظر إليهم في كل وقت وحين، ولذلك فالواجب عليهم أن يزيلوا كل الوسائط وأن يتوجّهوا مباشرة إلى طريق سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، والدخول في عالمه، وإدراك معنى الإسلام هناك.. وبدلًا من التوجه لمن يتقدمون الناس ويتزعّمونهم بعمائمهم وجببهم فالأولى التوجه إلى سيدنا أبي بكر الصديق وإلى سيدنا عمر الفاروق وإلى سيدنا عثمان وإلى سيدنا علي رضي الله عنهم أجمعين، فهؤلاء هم من يجب أن يكونوا قدوةً نهتدي بهديهم… والحذرَ الحذرَ من التعثر بالذين يقومون بمهامهم الدينية كأنهم ممثلون في المسرح أو كشخصية في أحد الأفلام أو المسلسلات من أصحاب الإسلام الشكلي..  إنما الواجب هو التوجه مباشرة إلى عصر السعادة ومعاينة حياة أربابه والمواظبة على الطريق الذي ساروا عليه.

وعلى الذين نذروا أنفسهم للإصلاح والتعمير أن يمتلكوا طاقة لا تنضب، وحماسة تمكنهم من الاستمرار في الطريق دون تعثر، وأن يبقوا عالمهم الوجداني طاهرًا على الدوام متجهزين لتوجه الله تعالى.. وما يشرحونه لا يكون بالألفاظ فقط بل هو أمانة استودعوها أحوالهم وأطوارهم، لأن كل أمر لا يصبح جزءًا من القلب ولا يُـمثَّل بالحال والطور لا يمكن أن يجد في قلوب الآخرين صدًى له.. إن الواردات لا تتنزل على الأرواح الميتة ولا القلوب الملوثة، أما الوجدان المنطفئ والعقول المتوقفة عن العمل فليس لديها ما تقدمه للآخرين.

وإذا أردنا أن ننجو من الظلمة التي نعيشها منذ ثلاثة قرون فعلينا بالتوجه إلى الله سبحانه وتعالى، فهو صاحب القدرة القاهرة والإرادة السبحانية، ولو تفضّل علينا بتوجهه ستتنور دنيانا وعقبانا معًا، وبقدر ما تفتحون وجدانكم للحقّ جل وعلا فستنفتح لكم صدور الناس، وبقدر ما تتوجهون إلى جناب الحق سيتوجه الخلق إليكم، وإن لم يحدث هذا اليوم فسيحدث غدًا..

   الشكل قنطرة للوصول إلى الحقيقة

إذًا، هل ما يقوم به المسلمون من عبادات شكلية يذهب سدًى؟ هذا ما لا يجوز لنا قوله، بل على العكس إن الشكل يُعد قنطرة موصلة للحقيقة، ولكن المهم هو عدم الاكتفاء بالشكل وبما تعلمناه في الكتاتيب ونحن صغار، ومواصلة الطريق للوصول إلى حقيقة الأمر، وهؤلاء الواقفون على قنطرة التقليد عليهم العمل للوصول إلى التحقيق..

إن علماء أهل السنة أقروا إيمان المقلد واعتبروه، فما هو الإيمان التقليدي؟ هو ما وجد أجداده عليه من إيمان وتلقّاه منهم أقوالًا وأفعالًا، ولكن دون أن يكتشفه بذاته أو يشعر به، ودون أن يكتسبه كعمقٍ في طبيعته، ويرى علماء أصول الدين أن هذا الإيمان مقبولٌ، لماذا؟ لأن هذا الطريق يُعد أول مرحلة، وقنطرةً للمرحلة التي تليها، وعلى الإنسان ألّا يبقى في هذه القنطرة، بل يمر من خلالها كي يصل إلى الحقيقة، ولكن إن لم تصلوا إلى التحقيق وبقيتم في أماكنكم، فوفقًا لرؤية أهل السنة الواسعة والرحيمة ستنجون، وعليكم ألا تنسوا أنكم عرضة للوقوع والزلل في كل وقت، فَقَدَرُ الواقفين على قنطرة التقليد السقوطُ معها إذا انهارت، نسأل الله السلامة للجميع.

نعم، يجب ألا نكتفي بالإسلام الشكلي ونسعى دائمًا للوصول إلى العبودية الحقيقية، فالأستاذ النورسي يقول بأن وقوف المرء في مكانه واكتفاءَه بذلك يُعدّ من قلة همته، والأليق بالإنسان أن يكون دائم السير في أفق “هل من مزيد؟” فعليه أن يستنطق كل شيء، ويبحث دائمًا عن أجهزة عرض متنوعة للحقيقة، وعليه ألا يتعثر أثناء بحثه بفلان وعلان، ولا ينخدع بالمظهر والزي، بل عليه أن يتوجّه إلى مداره الأصلي، وأن يوجّه النظر إلى القلب، والحماسة البادية على سيماء الوجه، والدموعِ الساكنة في العين، والإخلاص الداخلي، فالمتصفون بهذه الصفات هم القدوة وسبيلُهم موصلٌ إلى الله سبحانه، وإذا تُرك هذا الطريق فالمصيرُ هو التعثُّر في الشكل والصورة، والانخداع بالإسلام الشكلي السائد.

إن المستقبل أمانة من الله لأوليائه، وهؤلاء هم الذين يضبطون أفعالهم وحركاتهم بقدر عمق شعورهم بصلتهم مع الله تعالى، ويغذون إيمانهم بالعمل والفاعلية، ويتوجون الإيمان بالإحسان، ويسارعون دائمًا نحو “معية الله” وينقّبون عن الطرق الموصلة إلى القرب من الله تعالى ومن رسوله صلى الله عليه وسلم، وينصتون إلى الله تعالى في كل خفقة قلب، أما الهدف الذي يجعلونه عرشًا على عالم مشاعرهم وأفكارهم فهو الحياة وفقًا للإسلام -أمانةِ سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم- بصورته التامة والكاملة وإحياؤه في نفوس الآخرين، ولذلك فهم دائمًا في جلوسهم وقيامهم يشيرون إلى الله تعالى ويرددون “صحبة المحبوب”، والجدية المرتسمة على أطوارهم وأسلوبهم والبادية على سيماهم تذكّر كلَّ من ينظر إليهم بالله تعالى، فالأولياء هم الذين يداومون على ما قام به الأوائل ويتوّجون كلّ ذلك برضا الله تعالى، والمستقبل سيكون عامرًا على أيديهم، وأسأل الله أن يجعلكم منهم.

   طوبى للغرباء

لقد تفضل الرسول صلى الله عليه وسلم في أحد الأحاديث الشريفة فقال: “بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ[2].

لقد بدأ الإسلام غريبًا، لأن إدراك دين التوحيد، وفهمَ رسالة النبي صلى الله عليه وسلم، والتوجّه إلى جناب الحق، والشعور بلذة ونشوة هذا التوجه لم يكن ممكنًا لإنسان الجاهلية الذي كان يعبد الوثن والصنم، فالرسول صلى الله عليه وسلم أفاد أن الإسلام الذي نشأ غريبًا وسط الصحراء سيعيش غربة جديدة ومن بعدها يبشر هؤلاء الذين يتساءلون بِـهَـمٍّ في زمن الغربة بعد ما تبعثرت القيم وتهدمت عن إمكانية إصلاحها قائلين: “يا ترى هل من الممكن أن نقيم صرح الروح مرة أخرى؟”، وهذا يعني أن نيل هذه البشارة العظيمة لا يتحقق بالنوم كالمساكين، وإنما من خلال بذل الجهد والإصرار على تحقيق الأمر والعمل على استجلاب الربيع.

والذين أطلقوا لأنفسهم العنان في الراحة ستُمحى آثارُهم ويذهبون، إلا أنهم سيتركون للأجيال القادمة من ورائهم الكثير من الهموم والمشاكل، أما الذين يصرون على أسنانهم صبرًا في هذه الحياة ويظهرون قوامًا يقفون به خلف الصحابة رضوان الله عليهم؛ فسيتركون للأجيال من خلفهم دنيا عامرة، وفي هذه الأيام يبدو في الأفق الشفق الكاذب مبشرًا بالشفق الصادق، ولذلك فإنني لا أنظر إلى الأمور بنظرة سوداوية، فلقد بدأ المسلمون في تهجي القيم المترشحة من جذورهم الروحية والمعنوية، وسيأتي اليوم الذي يضعون فيه أجمل قافية لهذه القصيدة الشعرية، وأرجو أن تكون قافية هذا الشعر الصلاة على رسولنا صلى الله عليه وسلم.

***

[1]  انظر: ابن حبان: الصحيح، 2/406؛ البيهقي: شعب الإيمان، 1/483.

[2]  مسند الإمام أحمد، 2/177، 222؛ ابن أبي شيبة: المصنف، 7/83.

HAZRETİ EBÛ BEKİR’E (RADIYALLAHU ANH) TALİM EDİLEN DUA

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hz. Ebû Bekir’in namazlarda okuyacağı bir dua talebi üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ duasını öğretmiştir. (Buharî, daavât 16) Bu duanın bize verdiği mesajlar nelerdir?

   Cevap: Hz. Ebû Bekir Efendimiz, hayatını kılı kırk yararcasına hassas yaşayan oldukça müttaki, bir o kadar da mütevazi bir insandır. Mesela bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kim kibrinden dolayı elbisesini yerde sürürse, Allah kıyamet günü ona (rahmet nazarıyla) bakmaz.” buyurunca, kendisinin de bu kötü akıbete maruz kalabileceğinden endişelenmiş ve hemen, “Dikkat etmediğim takdirde benim elbisemin iki tarafından birisi mutlaka yerde sürünür?” demiştir. Efendimiz de, “Sen bunu büyüklenme kastıyla yapmıyorsun.” ifadesiyle onu rahatlatmıştır. (Buhari, menâkıb 33)

Hz. Ebû Bekir, Allah Resûlü’ne ilk iman edenlerdendir. Allah Resûlü’nden sadece iki yaş küçüktür. Dolayısıyla çocukluklarını, gençliklerini birlikte geçirmişlerdir. Fakat o, bu gibi engellere takılmamıştır. Kendisine mü’min olması teklif edildiğinde hiç tereddüt etmeden hemen iman etmiş ve bir ömür boyu da Allah Resûlü’nün yanından ayrılmamıştır. Hicret yolculuğunda ve Sevr sultanlığında İnsanlığın İftihar Tablosu’na arkadaşlık yapmıştır. Efendimiz, onun ve Hz. Ömer’in yerdeki iki veziri olduklarını ifade buyurmuştur. (Tirmizî, menâkıb 16; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/290) Dolayısıyla o, İslam’ı en iyi anlayan ve yaşayan bahtiyarlardan birisidir. Maalesef bazıları onlara tan u teşnide bulunmak suretiyle kendi talihsizliklerine imza atıyor, mühür basıyorlar.

   Gerçek Kulluk Ufku

İşte bu marifet âbidesi, Allah Resûlü’ne gelerek O’ndan namazlarında okuyabileceği bir dua istiyor. Efendimiz de kendisi ile beraber maiyete talip olan böyle bir insana tevazu, mahviyet ve hacalet adına çok manidar bir dua talim buyuruyor. Eğer böyle samimi ve mütevazi bir arkadaşımız bizden dua isteyecek olsaydı, kim bilir ona ne medh u senalarda bulunurduk! Fakat Allah Resûlü, Hz. Ebû Bekir’in gönlünü hoş edecek şeylerden daha ziyade, öbür dünyada onu memnun edecek hususlara ehemmiyet veriyor. Ona ne payeler ve makamlar veriyor ne de onun nefsini okşuyor; bilakis ona gerçek kulluk ufkunu gösteriyor.

Efendimiz ilk olarak duaya şu sözleriyle başlıyor: اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا “Allah’ım ben nefsime çok mu çok zulmettim.” Zulüm kelimesinin mef’ul-ü mutlakla tekid edilmesi, bu da yetmezmiş gibi كَثِيرًا kaydının da eklenmesi ile İnsanlığın İftihar Tablosu en yakın arkadaşına şöyle demesini öğütlüyor: “Ben, adı sanı belli olmayan ne zulümler ne zulümler irtikap ettim.”

Duanın devamında وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ ifadeleriyle günahları Allah’tan başka affedecek, bağışlayacak kimse olmadığı vurgulanıyor ve sonrasında da فَاغْفِرْ لِي مغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي ifadelerine yer veriliyor. Bu ifadeler şu manaları tazammun eder: “Ben irtikâp etmiş olduğum dağlar cesametindeki zulümlerin, günahların nasıl bağışlanacağını bilmiyorum. Benim gibi bir günah hamalı nasıl bağışlanacak, nasıl affedilecekse nezd-i ulûhiyetinden hususi bir iltifat ile onları bağışla ve bana merhamet buyur.” Daha sonra, إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمِ “Yarlığayan da rahmet eden de sadece Sensin!” ifadeleriyle tekrar Allah’ın rahmet ve mağfiretine müracaat ediliyor.

Namaza beşer kelamı sokmak namazı bozar. Dolayısıyla namazda okunacak dualarda da hassasiyet gereklidir. Özellikle Hanefi fakihleri bu hususta çok hassastır; namazda okunacak duaların ya âyetlerden ya da mütevatir veya meşhur hadislerden alınması gerektiğini söyler. Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederken veya O’nun yolunda kanatlanırken kanadımıza takacağımız tüyler de yine O’ndan gelmelidir. Fakat diğer mezhepler bu konuda çerçeveyi biraz daha geniş tutar. Yukarıdaki hadis me’surat içerisinde yer aldığından ve sahih kanallarla bize ulaştığından ötürü namazlarda okunmasında inşaallah bir mahzur olmaz. Zaten Hz. Ebû Bekir de bizzat namazlarında okumak için dua talebinde bulunmuştur.

Namazın rükûsunda da, kavmesinde de, celsesinde de dua yapılabilir; fakat en faziletlisi secdede yapılandır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ العَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهَوَ سَاجِدٌ فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Rabbine en yakın olduğu yer secdedir. O halde secdede çokça dua edin.” (Müslim, salât 215) Secde, Allah’a kulluğun zirvesi olduğu için Efendimiz de Allah’a en yakın olunan yerde sesimizi, soluğumuzu dua ile Cenab-ı Hakk’a duyurmamızı tavsiye etmiştir.

   Hz. Ebû Bekir’in Konumu

Hz. Ebû Bekir’in hayatına bakılacak olursa o, değil Müslüman olduktan sonra, bizzat kendi ifadesiyle Cahiliye döneminde dahi harama uçkur çözmemiş bir kamet-i bâlâdır. Hz. Ömer’in ona bakışı şu şekildedir: “Şayet Hz. Ebû Bekir’in imanıyla yeryüzündeki insanların imanı muvazene edilse, Ebû Bekir’in imanı ağır gelirdi.” (Beyhakî, Şuabu’l-iman, 1/143) İhtimal o, Müslüman olduktan sonra günahın ve zulmün rüyasını dahi görmemişti. Eğer benim şahadetimi kabul edecek olsalar ben de onun hakkında bu şahadette bulunurum. Fakat bizim şehadetimiz ne olacak ki! Gökte melekler onun şahididir.

Peygamber Efendimiz’in Hz. Ebû Bekir için böyle bir dua tavsiyesinde bulunması Hz. Ebû Bekir’in oldukça mütevazi olduğunu ve çok güçlü bir hazım sistemine sahip bulunduğunu gösterir. O, Allah karşısında nerede durduğunu bilen ve konumunun farkında olan insandı. Allah Resûlü de onun bu hususiyetlerinin farkında olduğu için diyeceği şeyi rahat diyordu. Yâr-ı Gâr’ının kendisini sürekli sıfırladığını, tevazu ve mahviyeti tabiatının bir derinliği hâline getirdiğini çok iyi bildiği için, söylediği duayı da çok rahat kabulleneceğinden emindi. Yoksa -hafizanallah- bir insanın böyle bir dua karşısında rahatsız olması ve onu tepkiyle karşılaması, sukûtuna sebep olur. Hz. Ebû Bekir, bu duayı daha sonra ne kadar okuduğuyla ilgili bir bilgi vermese de ihtimal o, bunu vird-i zeban haline getirmiş ve bütün namazlarında okumuştur.

Ayrıca Allah Resûlü, onun seviyesine ve ufkuna göre bir dua talim buyurmanın yanı sıra bununla arkadan gelenlere de çok önemli mesajlar veriyordu. Farklı bir ifadeyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o zatın çok iyi bir nümune-i imtisal olduğunu bildiği için, onun şahsında ümmetine de mesaj veriyordu. Efendimiz, Hira sultanlığında Yâr-ı Gâr’ı olan ve “vezirim” dediği en yakın dostuna böyle demesini, kendine böyle bakmasını tavsiye ediyorsa, herhalde bizim bu konuda çok daha fazla hassasiyet içerisinde olmamız gerekir.

Esasında bu dua, Kur’ân’da ifade edildiği üzere Hz. Âdem ve Hz. Yunus’un dualarıyla da aynı mânâyı ifade etmektedir. Hz. Âdem, رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet buyurmazsan kaybedenlerden oluruz.” (Â’raf sûresi, 7/23) ifadeleriyle Allah’a yalvarırken, Hz. Yunus da şöyle der: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh ve yücesin! Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim. (Merhamet ve affını bekliyorum Rabbim!)” (Enbiyâ sûresi, 21/87)

   Bütün Hayırların Anahtarı: Tevazu ve Mahviyet

Evet, Cenâb-ı Hak, iltifatat-ı sübhâniyesi, ihsanat-ı rabbâniyesi ve ikramat-ı ilâhiyesiyle sizi yükseltebilir, değişik varidat ve mevhibelere mazhar kılabilir. Eğer sürekli kendinizi kuyunun dibinde tahayyül etmeyi ve oradan gökyüzünü seyretmeyi bırakıp, gördüğünüz güzellikleri elde etme adına ciddi bir gayret ortaya koyarsanız Allah da sizin birlerinizi bin edebilir. Siz Mevlâ’yı severseniz O da sizi sever; rızasını talep ederseniz sizden razı olur. Eyyüb gibi ağlar, sular gibi çağlarsanız O da sizi cevapsız bırakmaz ve gözyaşlarınızı sizi deryaya ulaştıracak bir vesile kılar. Zira kudsi bir hadis-i şerifte O, kulunun bir adımına iki adımla, iki adımına yürüyüşle, yürüyüşüne koşmakla, yani kulun az bir yakınlaşmasına kat kat yaklaşmayla mukabelede bulunacağını ifade buyurmuştur. (Buhârî, rikak 38; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256)

Bu itibarla, Allah sizi yalnız bırakmaz ve yapacağınız her salih amelle terakki ettirerek zirvelere ulaştırır. İbadet ü taate devam ede ede bir gün gelir kendinizi gökyüzünde görmeye başlar ve her şeye mahruti bir nazarla bakarsınız. İşte insan böyle bir noktaya ulaştığında, “Galiba benim tersim dönmüş; nerede burası nerede ben!” demeyi ihmal etmemelidir. Çok büyük işlerin üstesinden gelse, çok önemli misyonlar eda etse, göz kamaştırıcı başarıların altına imza atsa bile, “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” mülahazasından ayrılmamalı, Alvar İmamı’nın ifadesiyle;

“Herkes yahşi men yaman,

Herkes buğday men saman.” demesini bilmelidir.

Yoksa kendisini yukarılarda, yukarıların da yukarısında gören bir insanın bir gün hiç farkına varmadan tepetaklak bir gayyaya yuvarlanması kaçınılmaz olur.

Aslında bu, mü’minin ikilemlerinden biridir. Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ı esmâ ve sıfatlarıyla tanımaya çalışacak, O idrak edilmezi idrak peşinde olacaksınız; ama diğer yandan da nereye çıkarsanız çıkın yine de temkinde kusur etmeyecek, nerede durduğunuzun, ne olduğunuzun şuurunda olacaksınız.

Biraz daha açacak olursak, Nam-ı Celil-i İlâhî’nin, Ruh-u Revan-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde yeni oluşumlara, yeni açılımlara, yeni fütuhatlara vesile olabilirsiniz. Şahsî inkişafınız yanında, imanın, İslâm’ın ve ihsan ruhunun inkişafına da vesile olabilirsiniz. Fakat asıl büyüklük, bütün bunların neticesinde katiyen ucbe girmemek ve gurura kapılmamaktır; “Büyük işler başardık.” düşüncesini zihinden söküp atabilmektir. Zira bütün şerlerin anahtarı kibir ve gurur olduğu gibi, bütün hayırların anahtarı da tevazu, mahviyet ve hacalettir.

Bu yüzden mü’min, mazhar olduğu nimetlerin çokluğu, muvaffak olduğu inkişafların mükemmeliyeti karşısında hep bir asa gibi iki büklüm olmasını bilmelidir. Mü’mine yakışan tavır, başarı ve muvaffakiyetleri karşısında gururlanmak değil, Hz. Ebû Bekir gibi hata ve günahlarını düşünüp Allah’ın rahmet ve mağfiretine sığınmaktır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın ihsan, ikram ve lütuflarının artarak devam etmesi, tevazu ve mahviyet ile sürekli O’nun karşısında el pençe divan durmaya bağlıdır. Allah yükselttikçe insan kendisini daha derin bir kuyuda hissetmelidir. Yoksa insan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve mazhariyetlerini kendi âsâr-ı bergüzidesi gibi algılarsa, Allah bir gün onları elinden çeker alır. 

Burada Hz. Ali Efendimiz’in, كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar arasında insanlardan bir insan ol.” sözünü hatırlayabiliriz. İnsanlardan bir insan olma düşüncesine göre yaşayan bir kişi, faikiyet mülâhazalarından uzak durmuş, kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulmuş olur. Hatta hakiki bir mü’minin, mücrim ve günahkâr görünen kimselerden dahi kendini, üstün görmemesi gerekir. Zira herkesin gerçek halini ve kalbini ancak Allah bilir.

Netice-i kelam, mü’minin ayağı kaymayacak ve bakışı bulanmayacak şekilde zirveleri talep etmesinin ve oralarda emniyet içerisinde kalabilmesinin garantisi; nerelere çıkarsa çıksın, nereleri gezerse gezsin, yine de kendisini ayakları yerde sıradan bir insan gibi görmesidir.                                               

صرح العفَّة: يوسف عليه السلام

Herkul | | العربية

   سؤال: إلامَ يرشدنا موقف سيدنا يوسف عليه السلام تجاه الخطيئة في قوله: ﴿رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/33)؟

   الجواب: عند النظر في قصة سيدنا يوسف عليه السلام نرى أن حياته كانت محاطة بالصعوبات والامتحانات منذ البداية؛ فقد أُلقِي في بئر وهو لا يزال صبيًّا حديث السن، وبيع في الأسواق مثل العبيد، وعاش بعيدًا عن بيته ووطنه، وافتُري عليه، وقضى زمنًا طويلًا في السجن.. ذلك لأن “أَشَدَّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ”[1]، لذا لم يتسنَّ لأي نبي أن يُبعث دون أن يذوق في حياته ألوانًا من الابتلاءات، ولو أمكن هذا لتحقق لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم مفخرة الإنسانية؛ إلا أنه في مكة قد أُوذي وضُرب وأهين بأبشع الصور، وقُوطع وعُزل عن المجتمع، فلما استحال عليه العيش في مكة ترك وطنه في وحشة وكرب، إلا أنه لم يسلم من أذاهم حيث ذهب أيضًا، فهناك عانى كل أنواع الإيذاء والقسوة والجفاء.

إذا ما نظرتم إلى صفحات التاريخ، فسترون أنه إلى جانب الأنبياء، هناك الكثير من أولياء الله قضوا حياتهم في خضم آلاف الصعوبات وتعرضوا لشتى أنواع العذاب، وعلى حد قول ضياء باشا (ت: 1880م):

الجاهل يعيش في ترفٍ ونزهةٍ ورخاءٍ

والعارف يسبح في دوّامة المحن والبلاء

 فبينما ينعم أهل الدنيا والهوى بترف العيش؛ يواصل العارفون حياتهم في عوز شديد، هذه سنة الكون، ولا نعرف حكمة الله في ذلك؛ فربما يريد أن يفيض بالنعم والمنن في الآخرة على عباده الأصفياء الذين يحبهم زخًّا زخًّا.

   الإكرامات الإهية المترتبة على الامتحانات

طلب سيدنا يوسف عليه السلام إلى نيل ذُرًى أسمى من كل الذُرى رغبة منه في معرفة الله ومحبة الله، وقد أخضعه الله تعالى لامتحانات مختلفة ليُعلِمَه أن “الطريق إليه سبحانه يمر من هنا”.. إلا أنه عليه السلام لم يُبدِ أي استياء إزاء أيٍّ منها، وإذا ما واصَلْنا تناول المسألة وفقًا للبيان القرآني ترون أنه عليه السلام لم ينبس ببنت شفة لإخوته الذين ألقوه في البئر، ولا اشتكى حاله إذ مكث في السجن ظلمًا، على العكس من ذلك، إنه عندما وجد في السجن بعض القلوب متوجهة إليه دعاها فورًا إلى الحق تعالى، ومن ثم جعل من السجن مدرسة، ومن يدري أي نوع من الأسس وضعه هناك؟!، ثم أي نوع من الأنشطة قد بدأه هناك بحيث سيؤدي لاحقًا إلى إيمان الكثير من الناس؟!

وكما هو معلوم فإن أحد الامتحانات الصعبة التي تعرض لها سيدنا يوسف عليه السلام كانت تتعلق بعفته، وعلى النحو الذي ذكر في سورة يوسف فقد خرج سيدنا يوسف عليه السلام من البئر الذي أُلقي فيه على يد أفراد القافلة، وباعوه في سوق النخاسة في مصر، واشتراه عزيزُ مصر، واتخذه ولدًا له وآواه، ونشأ وتربى في القصر، ولما صار شابًّا وسيمًا يجذب الانتباه، عرضت عليه امرأةُ العزيز الفاحشةَ، فرفض هذا العرض القبيح بقوله ﴿مَعَاذَ اللهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/23)، ونجح بعفته في اجتياز هذا الامتحان.

وهناك قولان مختلفان بشأن لفظ “ربي” الوارد في الآية الكريمة؛ وفقًا للقول الأول المقصود بهذا اللفظ هو العزيز، وفي هذه الحالة يكون المعنى هكذا: “لقد احتضنني سيدي وآواني، فكيف لي أن أخونه متجاهلًا كل هذه النعم والفضائل؟!”، أما بالنسبة للقول الثاني فإن المقصود من لفظ “ربي” هو الحق تعالى، إذ يحتمل أنه كان يقصد النعم التي منَّ بها عليه مالكُ الملك والملكوت الحقيقي، أيًّا كان ما يفهمه مخاطبوه.

لقد أنقذه الله جل جلاله من مثل هذه الخطيئة منحة إلهية وكرامة ربانية عليه، فقد يمنح الله بعض الناس قدرًا كبيرًا من الإمكانات المادية، وقد يأخذ بيد البعض الآخر من الشارع ويضعهم في مناصب مهمة، ويهب بعضهم أولادًا صالحين، كل واحد من ذلك كرم إلهي عظيم، ولكن لا شيء أعظم من صيانةِ المرء عفّتَه وسمعتَه ومجدَه وشرفه، والتزامِ العفة مدى الحياة، وحفظِ العينين والأذنين عن التدنيس، والسيرِ إلى حضرة الله بحسن الخاتمة.. كلُّ ذلك يُعد واحدًا من أعظم أنواع الإحسان والنعم التي يهبها الله تعالى للإنسان.

وهكذا منَّ الله تعالى على سيدنا يوسف مثل هذه المنَّة، ولم يسمح لشيء أن يُخلَّ بعفته، واستطاع عليه السلام بكل نزاهته وعفته أن يتخلص من نداء الخطيئة هذا، ولما صار لاحقًا مطمح نظر النساء شعر بالقلق من أن الأمر سيصير أكثر تعقيدًا ففضّل دخول السجن حتى يتسنى له الابتعاد عن الفتنة والخطيئة بقوله: ﴿رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/33)؛ وبالتالي فقد أوفى بحق إرادته مرة أخرى، وقاوم الخطيئة، واستطاع الصمود والبقاء رمزًا للعفة.

لقد أصبح السجن منحةً إلهية ليوسف عليه السلام؛ لأنه صِين هناك وأدى رسالةً ووظيفة مهمةً على حد سواء، وانفتح له الطريق المؤدي إلى المكانة الرفيعة، ولأنه استغل هذه المنحة الإلهية استغلالًا جيدًا صارت المنح الواردة فيما بعد مظهرًا لدائرته الصالحة، فالمنح تولِّد المنح، لقد اتسعت دائرة المنح إلى أن جاء يومٌ صار فيه يوسف عليه السلام شعلة ضياء ومصدر نور لأهل مصر فأضاء عالمهم.. بل إن أطياف ذلك الضياء استمرت حتى عهد سيدنا موسى عليه السلام.

   العلاقة بين العفة والإيمان

ليتنا نحن كذلك نستطيع امتلاك الشعور والفكر نفسه إزاء الخطايا، ليتنا نستطيع مجابهة الصعاب بدلًا من الغوص في الذنوب وعصيان الله تعالى، إن هذا مرهون بالإيمان القوي بالله تعالى، فهو ليس أفقًا يمكن إحرازه بإيمان تقليدي أو نظري، والإنسان يمكنه أن يقبل أسس الإيمان كلها بقوله (آمنت بالله…) متأثرًا بالبيئة الثقافية التي ينشأ فيها، لكن الإيمان الذي لا يُدعم بالأعمال الصالحة ولا يتعمق بالتفكر والتدبر يصعب عليه للغاية حماية الإنسان من الخطايا، ومن لا يستطيعون أن يجعلوا الإيمان ملء ضمائرهم ووجدانهم، وجزءًا لا يتجزأ منها، وعمقًا من أعماق طبيعتهم يستحيل عليهم أن يُصبحوا رموزًا للعفة.

إذا كان الإنسان يريد أن يعيش بأمان في ظل اسم الله “المؤمن”، فعليه أن يحاول إدراك أفق الإحسان؛ وهذا يعني أنه يجب عليه ممارسة عباداته وعبوديته بإحسان وكأنه يرى الله، وأن يؤديها مدركًا أنه جل وعلا يراه ويراقبه، ومن يتحرك بشعور المراقبة في جميع الأوقات، أي إن من يحوِّل إيمانه إلى مكتسبات في وجدانه بشعور الإحسان سوف تتاح له فرصة العيش الطاهر النظيف تمامًا دون أن تخالطه أو تلتصق به أدناس الخطيئة، ولا شك أن من أحرز قمم الإيمان والعبادة والإحسان إذا ما عُرض عليه عمل قبيح سيئ سيقول: ﴿رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/33).

   مخالفة النفس

وكما يلاحظ في الآية السالفة الذكر أن سيدنا يوسف عليه السلام لا يترك الحيطة والحذر بالرغم من أنه رمز للعفة والنقاء، إذ يقول ﴿وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ﴾، كما يقول في بقية السورة ﴿وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/53)، فيؤكد أنه لا يمكن الوثوق بالنفس الأمارة، وسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أيضًا يقول داعيًا الحق تعالى “يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ[2]؛ ذلك لأن المرء حين يختلي بنفسه ربما يأتي أفعالًا صبيانية، وربما يزل ويهوى، وقد ينخدع بحيل الشيطان وإغوائه، نسأل الله عز وجل أن يقينا مثل هذه المواقف والمحن.

وعليه فإن طريق التعبد السليم لله تعالى يمر من خلال معارضة أهواء النفس ونزواتها، وحتى تتسنى السلامة من ألاعيب النفس وحيلها وفخاخها يجب ابتغاء السبل الموافقة للإرادة الإلهية والاهتمام بالصدق والإخلاص، فإذا كنتم تضطلعون بأعمالكم كلها مراعاة لأوامر الله تعالى ونواهيه، فإنكم لا تسقطون في شراك النفس وشباكها، ويقول الإمام البوصيري في قصيدته “البُردة”:

وَخَالِفِ النَّفْسَ وَالشَّيْطَانَ وَاعْصِهِمَا   وَاِنْ هُمَا مَحَّضَاكَ النُّصْحَ فَاتَّهِمِ

أما في بيت آخر فيقول:

وَالنَّفْسُ كَالطِّفْلِ إِنْ تُهْمِلْهُ شَبَّ عَلَى   حُبِّ الرَّضَـــــاعِ وَإِنْ تَفْـطِمْهُ يَنْفَطِــمِ

أجل، إذا ما فُطم الطفل من الرضاع، وتحقق العزم والإصرار على تنفيذ ذلك فإنه لا يطلبه مرة ثانية، لكن الطفل إن لم يُفطَم في الوقت المناسب تعذّر فطامه بعد ذلك، وعليه فالمؤمن يجب عليه أن يكون حازمًا منذ البداية تجاه رغبات النفس وأهوائها، وألا يتهاون إطلاقًا في هذا الأمر، لدرجة أنه يجب أن ينظم حياته كلها ويقيمها على أساس مخالفة الشيطان والنفس، ولا سيما أنه أصبح من الصعب في عالمنا اليوم البُعد عن الخطايا بعد أن صارت أكثر شيوعًا وانتشارًا، وعليه فثمة حاجة ماسة للحيطة والحذر الدائم، واجتناب مواضع الشبهات.

   بناء الأسوار في مواجهة النفس

على الإنسان ألا يقع رهينة للنفس وألا يدخل في مجال تأثيرها بأن يقيم جدرانًا وأسوارًا دائمة بينه وبين الخطايا، وهو ما يُطلق عليه في المصطلح الديني اسم “سد الذرائع”، فقد وضع علماء الأصول مبدأً كهذا انطلاقًا من آيات كريمة مثل آية ﴿وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ﴾ (سورة الأَنْعَامِ: 6/152)، وآية ﴿وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا﴾ (سورة الإِسْرَاءِ: 17/32)، فعلى الإنسان أن يُغلق من البداية السبيل المؤدي إلى الخطايا والآثام المحتمل أن ترتكبها أعضاء مثل اليد والرجل والعين والأذن واللسان، وأن يكون يقظًا دائمًا أمام أسباب الخطايا وسبلها، وألا يتجول في الأماكن التي يحتمل أن يقع فيها في الخطيئة والزلل محترزًا “على أية حال”، حتى لا ينفرج الباب لأن تُذله نفسه لاحقًا، وكما أنه من المقدر أو المتوقع أن تزل قدم من يسير في الثلج، أو تغوص رجل من يسير في الوحل، أو يغرق من يغوص في الأعماق دون معرفة السباحة فيحتمل كذلك أن من يدنو من الخطايا والذنوب ويحوم حولها يقع فيها، ذلك أنه بعد الدخول في طريق الذنوب يكون الرجوع منه والتصدي لرغبات النفس وأهوائها أصعب.

وقد شبه سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في أحد أحاديثه الشريفة من يخرج بمفرده أو يخرجان بمفردهما في سفرٍ بالشيطان؛ وقال “الرَّاكِبُ شَيْطَانٌ، وَالرَّاكِبَانِ شَيْطَانَانِ، وَالثَّلَاثَةُ رَكْبٌ[3]، وبهذا يعلمنا ضرورة بناء أسوار وحواجز أمام الخطايا والشرور، والحذر منها منذ البداية، فاحتمالُ ارتكاب الفرد الواحد للخطإ مرتفعٌ، وحتى وإن كان احتمال ارتكاب شخصين للخطإ أقل بكثير من ارتكاب شخص واحد له، إلا أنهما قد يتفقان على شر معين، أما ارتكاب ثلاثة أشخاص لهذا الفعل فهو أقل وفقًا لحسابات الاحتمالات؛ لأن كل واحد منهم يراقب الآخر، ويصبح حارسًا على عينه ولسانه ويده وقدمه؛ فإذا كان أحدهم سيزل أو يتردى أمسك به الآخرون فورًا.

لهذ السبب، يجب على من يحرص على حماية نفسه من الأهواء والنزوات ألا يترك نفسه للوحدة؛ فمن ترك نفسه للوحدة فقد أهملها ولم يهتم بها، وإذا اعتبرنا أنفسنا غالية فيجب أن نتّخذ لها بعض الحراس بينما نخرج في طريقنا؛ فلا نُمكِّن الشيطان من أن يسرق قيمنا الخاصة بنا، ولا ندعها ضحية للنفس، ولا نضيعها بسبب الأهواء والرغبات.

نعم، إن العيش في جماعة -أي أن تكون في مجتمع متحد فكريًّا وشعوريًّا- سيقدم الجو المناسب كما تقدم الصوبة الزراعية ذلك لزروعها ونباتاتها، واللهُ يحمي الأفراد الموجودين في جماعة ويصونهم أكثر؛ فعناية الله بالجماعة مختلفة جدًّا، ومن يأخذ مكانه في جماعة لا يزل أو أنه نادرًا ما يزل، ذلك لأن أعضاء الجماعة يشبهون الحجارة المتراصة في القبة؛ فكما يمكن لهذه الحجارة التعاضد والوقوف معًا دون الوقوع والسقوط؛ فإن الأمر هكذا تمامًا بالنسبة للناس إذا شكلوا وحدة واحدة بتعاضدهم وتكاتفهم؛ إذ يحتمون بذلك من الانزلاق والسقوط، وخاصةً إذا عمقوا مجلسَهم بجلسات إيمانية، وأسد بعضهم الخير لبعض، وعززوا علاقاتهم وقووها، فإن الله يصونهم ويشملهم بحمايته، ويحفظهم من الانزلاق، لذلك من الضروري الانتساب إلى هيئة وطائفة صالحة.

   الدائرة المشروعة تكفي لتحقيق المتعة

ثمة أمر آخر يجب مراعاته من أجل عيش حياة تتميّز بالعفة، ألا وهو عدم السير في الاتجاه المعاكس للفطرة؛ وعدم إغلاق الأبواب أمام المتع والأذواق التي تكون في إطار الدائرة المشروعة، إن إغلاق الأبواب منعًا لاستفادة الشيطان من نقاط ضعفنا، وتدعيمها بالمتاريس من الخلف أمر مهم للغاية، ومن لا يستفيد من الملذات والمتع التي في الدائرة المشروعة، أي الذي لا يأكل ولا يشرب بقدر ما يحتاج إليه، ولا يتزوج في الوقت المحدد أو لا يستفيد من النعم الأخرى، يمكن أن يصعب عليه مقاومة حيل الشيطان والنفس، فعلى حين هناك إمكانية لحماية أنفسنا من بعض السلبيات عبر طريق الاكتفاء بالمتع والملذات التي في الدائرة المشروعة؛ فليس من الصواب أن ندين أنفسنا ببعض الحرمان دون وجود سبب قاهر يدفعنا إلى ذلك.

وهنا يجدر بنا أن نُذكِّر بأن هناك حالات خاصة ببعض الأشخاص لا يمكن أن تكون مثالًا وقدوة بالنسبة لنا، فهناك شخص واحد فقط يمكننا أن نتخذه قدوة لنا؛ إنه مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، علينا أن نسعى إلى اكتساب نظرة سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى الطعام والشراب والزواج والمنزل والمال والملك، واجبنا أن نتبع سبيل سيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام أولًا، ثم الصحابة من بعده، ثم سبيل السلف الصالح من بعدهم، ثم سبيل العلماء والفقهاء، فالطريق طريقهم، والمنهج منهجهم، يجب علينا أن نُلجم رغبات النفس وأهواءها عبر اتباعنا هذا الطريق والمنهج، وأن نُلزم أنفسنا بما في الدائرة المشروعة من ملذات ومتع، ونغلق أمامها كل الطرق المؤدية إلى الحرام.

 ***

[1] مسند الإمام أحمد: 10/45.

[2] النسائي: السنن الكبرى، 6/147؛ البذار: المسند، 13/49.

[3] سنن أبي داود، الجهاد، 79؛ سنن الترمذي، الجهاد، 4.

BOŞLUKTA NEŞ’ET ETMİŞ NESİLLER VE ISLAH KAHRAMANLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Maalesef birkaç asırdır Allah’a iman insanlara unutturulmuş, Peygamber sevgisi zihinlerden sökülüp atılmış, kulluk şuuru silinip gitmiş, hudû ve huşû hissi kalmamış. Hakiki Müslümanlık, yerini şeklî ve formel Müslümanlığa bırakmış. Ne kalblerde heyecan var ne de duygularda Cenab-ı Hakk’a karşı bir duyarlılık. Ruhlar çekilip gitmiş, kalb hayatı sönmüş, mantık ve muhakeme çağın levsiyâtıyla kirlenmiş, insanlar da hevâ ve heveslerine yenik düşmüş. Hz. Pir, bu mülahazaya işaret etme adına “asırlardan beri rahnedâr olan bir kale” diyor. Mehmet Akif ise yaşadığı dönemi şu mısralarıyla tasvir ediyor:

“Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile

Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile

Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir

Müslümanlık -bilmem ama- galiba göklerdedir.”

Ümitsizliğe itici yanını atacak olursanız, işin doğrusu bu, halimizi resmetme mevzuunda çok şahane iki beyittir.

Televizyon, bilgisayar ve telefon ekranları sürekli zihinlerimize levsiyât akıtıyor. Göz, insanın kalbinde olumsuz duyguları tetikliyor; ayak günaha doğru kayıyor, kulak işitmemesi gereken şeyleri işitiyor, el haramlara uzanıyor. Böylece ne cinayetler ne cinayetler işleniyor. Kalb, her gün birkaç defa yaralanıyor. Bu yaralı kalble insanı ahirette kabul etmezler ki! Hele bir de maruz kaldığı bunca olumsuzluğun endişesini içinde yaşamıyor ve bu korkuyla Rabbinin rahmetinin enginliğine teveccüh etmiyorsa! Bu takdirde o, ahirete hem sermayesiz olarak hem de Allah’a karşı müstağniyane bir tavırla gidiyor demektir.

Bu kadar kirlenmiş dimağlarla Cenâb-ı Hak nasıl doğru duyulur, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm ne ölçüde tanınır! Günde bilmem kaç defa zihnimizi temizlememiz lazım ki temiz şeylere temizce yaklaşabilelim. Günaha karşı umursamazlık, affedilmeyen bir günahtır. “Ne günahımız var ki?!.” demek, kendini masum saymak en büyük günahtır. Ne var ki günümüz insanı hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Karanlıkta doğmuş insanların ışığı bilemedikleri; karda-kışta neş’et etmişlerin baharı tanımadıkları gibi, son üç asırdır kapkaranlık bir devirde neş’et eden günümüz insanı da bahar ve yaz görmediği için kirliliği ve etrafındaki pis kokuları normal karşılıyor.

Bir boşlukta neş’et ettiğimiz için kendimize ait değerleri kendi kâmet-i kıymetiyle bilemedik, sindiremedik ve tabiatımızın bir yanı haline getiremedik. Eğer bunu yapabilseydik, otururken, kalkarken, yatarken, konuşurken, düşünürken hep istikamet içinde olacaktık; istikamet düşünecek, istikamet soluklayacak, istikamet tavırları sergileyecek ve başkalarına da istikamet içinde muamelede bulunacaktık. Camide, Kur’ân kursunda, imam hatip okullarında, medreselerde vs. vazife yapan ve elimizden tutan insanlar âbâd olsun. Onlar da olmasaydı şu anki sahip olduğumuz iptidai bilgiye bile sahip olamayacaktık.

Ne var ki duyduklarımız ve öğrendiklerimiz nazarîde kaldı. Onları vicdanlarımıza mâl edemedik. Bir dinamo gibi bizi harekete geçirecek, sürekli iyilik ve istikamete sevk edecek şekilde içimizde bir manalar yumağı oluşturamadık. Rabbimizi andığımızda burnumuzun kemikleri sızlayacak ölçüde O’nunla alâka ufkunu yakalayamadık. Marifetullah ve muhabbetullah konusunda yaya kaldık. Çünkü İslâm’ı bize öğretenler de hep nazarînin etrafında dolaşıp durdukları için bunlardan habersizdiler.

   Şekil Müslümanlığı

Bu itibarla günümüz insanlarının yaşadığı İslâm, taklide emanet. Dinlerini, atalarından gördükleri gibi yaşıyorlar. Yapılan ibadetler formalitelerden öte geçmiyor. Maalesef bizi bu hale getirdiler. Yaşadığımız dinin arka plânını okumamıza, duymamıza, müşahede etmemize imkân vermediler. Bu yüzden de İnsanlığın İftihar Tablosu’nun seviye ve yörüngesinden Müslümanlığı görüp tanıyamadık. Raşit Halifelerin ve sahabenin yaşadığı İslâm’dan uzak kaldık. Ebû Hanifelerin, İmam Şâfiilerin, İmam Maliklerin ve Ahmed İbn Hanbellerin ufkunu yakalayamadık. Hazreti Şah-ı Geylanî’nin, İmam Nakşibend’in, Ahmed Rifaî’nin, Hasan Şâzilî’nin, İmam Gazzâlî’nin, Mevlâna Halid’in, İmam Rabbanî’nin çizgisini tutturamadık; kulluğumuzu onların seviyesine yükseltemedik. Sabahlara kadar kemerbeste-i ubudiyet içinde Allah’a karşı el pençe divan durup iç döken o büyük zatların duyuş ve sezişlerine yabancı kaldık.

Acaba İnsanlığın İftihar Tablosu neden ayakları şişinceye kadar ibadet ediyordu? Sahabeyi münafık olarak ölmekten korkutan neydi? Allah dostlarını gözyaşlarına boğan hangi mülâhazalarıydı? Onların pek çoğunun sergüzeşt-i hayatları inceden inceye tetkik edilecek olsa, sinek kanadı kadar günah bulamazsınız. Onlar, tasavvur ve tahayyüllerine ilişen, kendilerine göre yakışıksız buldukları bir kısım duygu ve düşüncelerden ötürü dahi ızdırapla kıvranıyorlardı. Hatta birçoğu imansız olarak ölmekten korkuyordu. Bunlardan birisi olan Esved İbn Yezîd en-Nehâî, ruhunu Allah’a teslim vakti yaklaştığında hıçkıra hıçkıra ağlar. Akrabası Alkame, “Ne o, günahlarından mı korkuyorsun?” der. Acı acı tebessüm eden Hz. Esved şu mukabelede bulunur: “Ne günahı, ben kâfir olarak gitmekten korkuyorum!” Vefatından sonra onu rüyada görür ve Allah’ın kendisine nasıl muamele yaptığını sorarlar. “Vallahi, peygamberlerle aramda dört parmak mesafe kaldı.” der.

Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir. Ahirete nasıl gideceğinin korkusunu vicdanında taşımayan bir insanın akıbetinden korkulur. O büyük zatlar, korkuyu burada yaşadıkları için öbür tarafın teminatını almışlardır. Zira bir kudsî hadiste, Allah’ın iki korku ve iki güveni bir arada yaşatmayacağı ifade buyurulmuştur. (İbn Hibbân, es-Sahîh 2/406; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/483) Dolayısıyla burada kendisini salmış, laubali bir hayat yaşayan bir insan, emniyet ve güveni burada yaşamış, ahirete bir şey bırakmamış olacaktır. Hâlbuki insanın içinde hep bir akıbet endişesi olmalıdır. O, “Ben ebediyete, Rabbimin cemalini görmeye, ‘Ben, senden razıyım.’ diyeceği bir makama namzedim. Bu büyük şeylerin ucuza peylenmesi mümkün değildir.” demeli, bu pahalı şeyleri elde etme adına oldukça hassas bir hayat yaşamalı, elde ettikten sonra da kaybetme endişesiyle oturup kalkmalıdır.

Fırtınalı bir devirde bu mülâhazaların hepsini unuttuk. Müslümanlık şekle bağlı kaldı. İşin doğrusu şekil Müslümanlarının da geleceğimizi tamir etme adına yapabilecekleri fazla bir şey yoktur. Böyle bir İslâm anlayışı bize hiçbir ümit ve enerji vermiyor. Atalarımızdan öğrendiğimiz ilmihal çizgisindeki Müslümanlığı elli defa tekrar etsek, yine de Raşit Halifeler ölçüsünde bir şey yapamaz, dünyaya bir şey anlatamayız. Oysaki o insanlar çeyrek asırlık bir zaman diliminde dünyanın çehresini değiştirmişlerdi. Bunlar, sadece güçle, kuvvetle veya formaliteden öteye geçmeyen Müslümanlıkla elde edilecek başarılar değildir; kalb ve ruhun diliyle halledilecek meselelerdir.

İkbal dönemimizde Sultan Ahmed şunları söylüyordu:

“İftirakınla efendim bende takat kalmadı,

Pâre pâre oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı,

O kadar ağlattı ben biçareyi hükm-ü kaza,

Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı.”

Böyle sultanlardan, saltanat delisi insanlara kalmak ne kadar acı! Toplumlar da tıpkı fertler gibi bir inip bir çıkıyor. Bazen oluyor meleklerle at başı gidiyor, bazen de korkunç bir kabz yaşıyor. Mahiyetindeki enginlikleri nefsaniyet hesabına daraltıyor, büzüyor, boğuyor. Ruhunun enginliklerine açılacağına kendisini cismâniyetin darlığına hapsediyor.

Geçmişin gül devirlerine nazaran günümüz insanları ciddi bir hazan yaşamaktadır. Bundan daha ağır olanı, bazılarının bu mukayeseyi dahi yapamaması! Ne kadar sukût etmişiz ki bu derinlikleri duyamıyor, bu mukayeseleri yapamıyoruz. Âlem-i İslâm cayır cayır yanıyor, onur ve izzetimiz ayaklar altında pâyimâl ediliyor fakat bunun karşısında üzülmüyor, teessür duymuyoruz; bunun için iki damla gözyaşı dökme mevzuunda cimrilik ediyoruz. Dirilişe ait emareler mahfuz olsa da zannediyorum tarihin hiçbir devrinde günümüzde olduğu ölçüde bir kuraklık yaşanmamıştır. Bunları demek doğru mu, değil mi onda da hep tereddüt yaşıyorum.

Bütün bunlara rağmen keşke samimi ve yürekten bir bekleyişimiz olsaydı. “Acaba Allah’ın başka bir günü, başka bir zamanı var mıdır?” diyebilseydik. nam-ı celil-i ilâhinin şehbal açtığı, insanların Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın arkasında itmi’nan içinde hayatlarını sürdürdükleri günler. En azından böyle bir merak insanları iyi ve aydın günleri aramaya sevk eder. Aramayınca bulamazsınız. Bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi içinde bir endişe ve korku olan kimse gece yolculuğuna çıkar; seccadesini teheccütle ve gözyaşlarıyla taçlandırır; böyle yapan da menziline ulaşır. Fakat insan, yaşadığı her şeyi normal kabul edince, içinde hiçbir merak ve istek olmayınca, yani “Yok mu acaba bunun ötesi?” demeyince, yerinde saymaya mahkûm olacaktır.

   Asırlardır Rahnedâr Olan Kalenin Tamiri

Asırlardır rahnedâr olan bir kalenin tamir edilmesi, ruh ve mana dünyası itibarıyla felce uğramış insanın yeniden asli hüviyetine döndürülmesi, bir kere daha kalb ve ruh hayatına yönlendirilmesi hiç de kolay değildir. Bozulan küçük bir aletin tamiri bile ciddi bir bilgi ve mümarese gerektiriyor. Şayet tamir edilmesi gereken varlık, manevi değerleri itibarıyla alt üst olmuş bir insan ise hiç şüphesiz çok daha fazla gayret ve himmete ihtiyaç vardır. Evet, tahrip edilen kalb-i umuminin yeniden ıslah edilmesi, sönen heyecanların yeniden canlandırılması, kaybolan İslâmî şuurun bir kere daha kazanılması çok ciddi bir cehd ü gayret ister.

Allah karşısında el pençe divan dururken nerede durduğunun farkında olmayan bizim gibi şekil Müslümanları bu koskocaman tahribatın üstesinden gelemez. Eğer biz, Müslümanlığımızı sıradan insanların din telakkisine bağlı götürüyorsak, değil büyük bir kaleyi tamir edebilmek, kendi iç tamirimize bile muvaffak olamayız. Zira şekil Müslümanlarının çözebilecekleri problem yoktur. Esasında çok defa Müslümanlık adına kavga verenler de şeklî Müslümanlıklarının kavgasını veriyorlar. Ne yazık ki bir tarafta canlı bombalarla, masum insanların canına kıymakla, çoluk çocuk öldürmekle din adına bir yere varacaklarını zanneden cahiller var; diğer yanda da kendilerini çok ciddi bir durgunluğa salmış vurdumduymazlar. Şiddetle, terörle ve canavarlıkla bir yere varılamayacağı gibi; durgunlukla, his ve heyecan yokluğuyla da bir yere varılamaz. Bunların, değil asırlardır rahnedâr olan bir kaleyi tamir edip yıkılmış değerleri yeniden ayağa kaldırabilmeleri, zannediyorum kendi ruhlarında oluşan yaraları tedaviye muvaffak olmaları bile mümkün değildir.

Bu yüzden, kendilerini ıslaha adamışların, kulluklarını ve Allah’la münasebetlerini bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir. Onlar kulluklarını, Hakk’ı görüyor veya en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlamalıdırlar. Bunun için de aradaki bütün vasıtaları silerek doğrudan Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) koordinasyon sağlamaya, O’nun dünyasına girmeye ve O’nun dünyasında Müslümanlığı okumaya çalışmalıdırlar. Başına sarık, sırtına da bir cübbe alıp öne geçen insanlardan ziyade Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi örnek almalı, onların arkasından gitmelidirler. Tiyatro oynuyor, sahnede rol yapıyor veya filmde bir karakteri canlandırıyor gibi dinî mükellefiyetleri şekle irca eden insanlara takılıp kalmamalı, doğrudan doğruya devr-i Risâletpenâhi’ye gitmeli ve hayatlarını bu çizgide sürdürmeye çalışmalıdırlar.

Islah ve tamire kilitlenmiş adanmışlar, bir taraftan bitmez tükenmez bir enerjiye diğer yandan da derin bir heyecana sahip olmalıdırlar ki yorulup yollarda kalmasınlar. Aynı şekilde her daim gönül dünyalarını pak tutmalıdırlar ki Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne hazır hale gelsinler. Anlatacaklarını, sözlerden ziyade hâle emanet etmelidirler. Çünkü gönle mâl edilmeyen ve hâl ile temsil edilmeyen bir meselenin sinelerde mâkes bulması mümkün değildir. Ölü ruhlara ve kirli kalblere vâridat akmayacağı gibi; sönmüş gönüllerin ve durmuş dimağların da insanlara verebileceği bir şey yoktur.

Eğer iki üç asırdan beri içinde yaşadığımız zulmetten kurtulmak istiyorsak bir kere daha Allah’a yönelmeliyiz ki, O da kudret-i kahiresi ve meşiet-i sübhaniyesiyle teveccüh buyursun ve dünyamızı da ukbamızı da aydınlatsın. Siz vicdanlarınızı ne kadar Hakk’a açabilirseniz, insanlığın sadır ve sinesi de size o kadar açılacaktır. Siz ne kadar Hakk’a müteveccih olursanız, halk da size o kadar müteveccih olacaktır. Bugün olmasa da yarın mutlaka…

   Şekil, Hakikate Yürüme Adına Bir Köprüdür

O halde şekil ve formalitelerden kurtulamayan Müslümanların yaptıkları bütün ibadetler boşa mı gidiyor? Bunu söyleyemeyiz. Bilakis şekil, hakikate yürüme adına bir köprüdür. Ama sonrasında, ilk mektepte veya Kur’ân kursunda öğrenilen Müslümanlıkla yetinmeyip işin hakikatine ulaşmaya çalışmak çok önemlidir. Taklit köprüsünün üzerinde bulunan insanlar, bu köprüyü geçerek tahkiki elde etmeye çalışmalıdırlar. Ehl-i Sünnet uleması taklidî imanı muteber kabul etmişlerdir. Nedir taklidî iman? İnsanın, bizzat keşfetmeden, duymadan, içine sindirmeden ve tabiatının bir derinliği haline getirmeden atalarında gördüğü veya kendisine söylendiği şekilde inanması ve yaşamasıdır. Usûlüddin uleması bunu da makbul saymışlardır. Niçin? Çünkü o, yolun ilk merhalesinde bulunanları, bir sonraki merhaleye taşıyacak bir köprüdür. İnsanın bu köprüyü geçerek hakikate ulaşması gerekir. Şayet tahkike ulaşamıyor, hep yerinizde sayıyorsanız Ehl-i Sünnet’in engin ve müsamahalı görüşüne göre kurtulabilirsiniz ama her zaman kayma ihtimalinizin olduğunu da unutmamalısınız. Taklit köprüsü üzerinde duranların yıkılan köprüyle birlikte yıkılıp gitmeleri çok defa mukadderdir. Allah hiç kimseyi yıkılıp gitmeye mahkûm etmesin!

Evet, şekil Müslümanlığı ile iktifa etmemek ve sürekli hakiki kulluk arayışında olmak lazım. Zira Hz. Pir’in ifadesiyle insanın olduğu yerde kalması ve bunu yeterli görmesi, dûnhimmetliktir. Ona yaraşan, sürekli “Daha yok mu?” diyerek ufkunu açacak ve her şeyi kendisine ayan beyan gösterecek yeni projektörler arayışında olmaktır. Bunun için de falana filana takılmadan, kavuğa sarığa aldanmadan asıl yörüngeye yönelmek gerekir. Bakılması gerekli olan yer, şekil veya kılık kıyafet değildir; kalblerdir, çehrelerdeki heyecanlardır, gözlerdeki yaşlardır; içteki samimiyettir. İşte arkasından gidilecek insanlar da bütün bu vasıflara sahip olanlardır. Zira onların yürüdükleri yol sizi Allah’a ulaştırır. O yoldan ayrılırsanız şekil ve surette kalır, kültür Müslümanlığına aldanırsınız.

Gelecek, Allah’ın veli kullarına emanettir. Onlar, Allah’la ne ölçüde münasebet içinde bulunduklarını hisseden ve ona göre hareketlerini ayarlayan kimselerdir. İmanlarını amel ve aksiyonla besler, onu da ihsanla taçlandırırlar. Sürekli “maiyyet” arkasında koşar, Allah’a ve Resûlü’ne yakınlık yolları ararlar. Kalblerinin her atışında Allah’ı duyarlar. Onların duygu ve düşünce dünyalarına taht kuran yegâne mülâhaza, Efendimiz’e emanet edilen İslâm’ı kendi tamamiyet ve kemaliyeti içinde yaşayıp yaşatabilmedir. Bu yüzden de otururken, kalkarken sürekli Allah’ı ifade eder, “sohbet-i canan” derler. Tavır ve davranışlarındaki ciddiyet itibarıyla onların çehrelerine bakan, Allah’ı hatırlar. Evvelkilerin başlattığı ve sizin de şöyle böyle götürmeye çalıştığınız bu meseleyi Allah’ın rızasıyla taçlandıracak olanlar işte bu veli kullardır. Gelecek, onların eliyle mamur hale gelecektir. Allah sizi de onlardan eylesin!

   Gariplere Müjdeler Olsun!

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete avdet edecektir. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/177, 222; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/83)

İslâm garip olarak başlamıştı. Zira putlara, heykellere serfürû eden Cahiliye insanının işin başında tevhîd dinini bilmesi, Efendimiz’in mesajını anlaması, Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmesi, bu teveccühteki lezzet ve neşveyi duyması mümkün değildi. Efendimiz, böyle bir çöl gurbeti içinde neş’et eden İslâm’ın yeniden bir gurbet yaşayacağını ifade buyurmuş ve arkasından da bu gurbet zamanında insanların bozup dağıttıkları değerleri yeniden ıslah eden, “Acaba ruhumuzun abidesini bir kere daha ikame edebilir miyiz?” düşüncesiyle çırpınıp duran garipleri müjdelemiştir. Demek ki böyle bir müjdeye nail olmanın yolu, miskince yatma değil; bu konuda cehd ve gayret sarf edip baharı zorlamadır.

Kendilerini rehavete salan insanlar mahvolup gidecekleri gibi, arkadan gelen nesillere de birçok dert ve problem bırakacaklardır. Fakat burada dişlerini sıkıp iyi bir kıvam sergileyen ve böylece sahabenin arkasında yerini alan insanlar kendilerinden sonra gelecek nesillere de iyi bir dünya bırakacaklardır. Bu konuda günümüzde yalancı şafak emareleri görünmeye başladı. Bu yüzden her şeyi bütün bütün karanlık görmüyorum. Müslümanlar ruh ve mana köklerinden süzülüp gelen değerleri hecelemeye başladılar. Herhalde bir gün o şiirin mısralarını tamamlar ve şahane bir kafiye de koyarlar. Dilerim o şiirin kafiyesi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) olsun.

Bamteli: GENÇLER VE EMÂNET

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Fethullah Gülen Hocaefendi, -çoğunluğu öğrencilerden/gençlerden oluşan ziyaretçilere yaptığı- bu haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İçinde yaşadığınız toplumla birleşin, bütünleşin ama kendi değerlerinizi de koruyun; kalabalıklar içinde erimeyin!..

Çok eski yıllarda John O’Connor ile görüşmüştüm. “Gençlik, yeni nesiller mabetten, Allah’tan, peygamberden uzaklaşıyor!” diye serzenişte bulundu. Hatta o seviyedeki terbiyeli adama yakışmayacak bir söz söyledi: “Bu durum karşısında Tanrının yerinde olmayı hiç istemezdim!” Ben, nezaketle, onun o düşüncesini tadil etmeye matuf, “Ömrünü tamamen bu işe vermiş bir kardinalin, bu mevzuda, Ulûhiyet hakkında böyle demesi çok şık düşmedi!” dedim. “Çok haklısınız” dedi, “hata ettim ben!” Çok terbiyeli bir adamdı. Evet, buradaki gençlerin mabetten uzaklaşma halleri var.

Şunun için dedim bunu: Buraya birisi geldiğinde ısrarla bize şöyle dedi: “Aman burada asimilasyona karşı dikkatli olun! Bu toplum içinde erimeyin! Kendi değerlerinizi koruyun! Sizden evvel münferit gelen değişik toplumlar, burada Amerika toplumu içinde eridiler!” Böyle dedi, dert yandı ve bize yerimizde durmamızı, değişmememizi ısrarla tavsiye etti.

Zannediyorum, siz sıkı durursanız, değişmezseniz, asimilasyona karşı kararlı bulunursanız… Tabii bu toplumun bir ferdi olarak, birer ferdi olarak esasen… Amerika toplumu artık… Siz nereden gelirseniz geliniz, bu önemli değil; artık bundan sonra siz bu Amerika toplumu içinde, Amerika toplumunun birer ferdisiniz. Onda kusur etmemek lazım ama herkesin kendi değerlerini koruması da ayrı bir mesele, detayına kadar.

 Kaçamak bir şey yapmamak lazım: “Biz namazlarımızı bunların içinde kılarken, şöyle düşünürler, böyle düşünürler. En iyisi, bunlar ile beraber olduğumuz zaman, namaz kılmayalım. -Tâife-i nisâ (kadınlar) olarak- başımızı kapatırsak, onlar bir tavır alırlar!” (Bunlar kaçamaktır.) Oysaki kendi değerlerimize sımsıkı bağlı olmanın yanında, aynı zamanda onlara, onların değerlerine, dinî değerlerine, millî değerlerine saygılı olursak, daha inandırıcı oluruz. Kaçamaklar, insanları ürkütücü olur; “Ne çeviriyorlar, ne fırıldak peşindeler?” falan derler. Bence ne isek, onu ortaya koymalıyız; fakat o şekil -esasen- onların değerlerine saygılı olmaya da mâni değildir. Belki bunu daha evvel de -Fakir- âcizâne arz etmişimdir. Ee benim arz etmem de bir kıymet ifade etmeyebilir. Sizler benden iyi biliyorsunuz, bu işin içindesiniz; Cenâb-ı Hak, sa’yinizi meşkûr etsin.

   Kamplarda/kitap okuma programlarında geçirilen o alabildiğine duygulu ve aydınlık dakikalar, bilhassa ibadet, tesbihat, sohbet ve müzakere esnasında, beraberliğin de kazandırdığı sinerji ile, öylesine derinleşir ki, insan âdeta uhrevîlerle kucaklaşıyor gibi olur.

Ben, 1960’lı yıllarda, İzmir’de üçüncü kampı yaptım. Fakat üçüncü kampta bile bu kadar insanımız yoktu ve bir tek yerde kamp yapılıyordu. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın sizin sa’y ve gayretinize ihsan ettiği bir başarı, bir lütuftur. Evet, kendi ülkemizde, Müslüman olan insanlar… Ben idareci idim Kestanepazarı’nda; oranın iki yüz talebesi vardı. Demek ki onu da götürememişim. Dıştan gelenleri vardı; çadırlarda bir kamp yapılıyordu.

Fakat Cenâb-ı Hakk ihsan etti; şimdiki kamplar herkesin iştirak edeceği şekilde, modern şartlara uygun; yeme, içme, yatma… Size tuhaf gelir de -mesela- ilk iki kampta yemeği de ben yapıyordum. Altmış talebe, yetmiş talebe, yüz talebe; yemeği de ben yapıyordum. Dün de birisi hatırlattı, latife-vâri söyledim: Sütlaç yaptığım zaman, çadırımın önünde oturuyordum; kazanla getirip koyuyorlardı. Kepçeyi elime alıyordum, onlar da kendi çanaklarını ellerine alıp geliyorlardı. Ben onların çanaklarına birer kepçe sütlaç atıyordum; اِشْرَبِ الْحَلِيبَ، صَلِّ عَلَى الْحَبِيبِ (sallallâhu aleyhi ve sellem) diyordum. Onların da hoşuna gidiyordu: “Süt iç; Allah Rasûlü’ne salât u selâm oku!”

Modernizasyon, bu meseleyi daha bir yaşanır, daha bir yapılır hale getiriyor. Ne anne ne baba ne de talebeler bu mevzuda ürkmüyorlar, irkilmiyorlar. Elhamdülillah… Bir de bu kadar insan… Ama bu bütünü değil bu işin; değişik eyaletlerde arkadaşlar aynı programı yapıyorlar; buradaki, halkadaki arkadaşların her birisi de bir yere gitti, hâlâ gidiyorlar, bir yerlere gidiyorlar. Ee bence Müslümanlığın güzelliğini, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği din sisteminin güzelliğini burada sergileme, burada gösterme, çok önemli bir şey.

Evet, sizin bu insanlarınız… Genç, ihtiyar, küçük, büyük… İşte zannediyorum ortaokul talebesi, bazıları lise talebesi, üniversite talebesi, sizin dediğiniz gibi… Bazen gözümün ısındığı insanlar da var. Belki herkes o kıvamda o işe hâhişkâr olmayabilir; fakat o sinerji, herkesi o çizgiye getirebilir. Beraber olma… Namazın cemaat ile kılınmasının meşruiyeti… Hatta Ahmed İbn Hanbel gibi bir âlimin “Namazın rükünlerinden” sayması onu… Ve onun bir diğer kavli de onun vâcib olması, cemaatin vâcib olması.

Zannediyorum o cemaatteki omuz omuza verme, o heyecan teâtisi, heyecanın ondan ona, ondan ona geçmesi ve bu sayede çok ciddî bir sinerji ile geriye dönme mevzuu çok önemli. Hazreti Pîr’in ifadeleri içinde, siz burada böyle halka olduğunuz gibi -hani buradaki halka gibi- arkada da bir halka, arkada da bir halka, arkada da bir halka… Bu halkalar devam ediyor ta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar; meleklerin halkasına kadar devam ediyor. Dediğiniz her şeyi, onlar da diyor; sizin âcizâne dediğiniz şeyin yerine -esasen- koskocaman korodan bir ses gibi çıkıyor orada: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Allah’ım! Tek ubudiyet ne demek; biz hepimiz bu halkalar içindeki insanlar olarak Sana kullukta bulunuyoruz ve o kulluk adına da yardımı yine Sen’den istiyoruz!” deme gibi meseleyi gayet ulvî şekilde ele alma mevzuu; cemaat.

Şimdi bu meseleyi sadece bir namaz açısından da ele almamalı. Hani namaz kılarken oluyor cemaat; Cuma’da, bayramda ayrı bir şey oluyor, formatla oynamak suretiyle. Haşa ona formatla oynama demeyeyim; fakat Cenâb-ı Hakk’ın takdiri. Şimdi Cuma başka, bayram başka, bazı mübarek geceler başka, günde beş vakit başka. Bunlar bir de böyle değiştirilmek suretiyle her birisinin kendine göre bir tadı, bir halâveti var esasen; mânevî gıda gibi bunlar. Ve onları birer gıda gibi duyanlar da zamanla duyuyorlar ne demek olduğunu; onlar bu dediğim şeyleri de anlarlar. Fakat biz aynı zamanda insanımıza, gençlerimize, kardeşlerimize, dostlarımıza, taraftarlarımıza, sempatizanlarımıza, bizimle aynı yolda yürüyenlere, aynı güzergâhı takip edenlere aynı zevki, aynı ruhânî zevki, aynı ruhânî hazzı tattırıyor, tattırmaya çalışıyor ve duyurmaya çalışıyoruz.

   Sizden sonra gelecek nesli güzel ahlak ve iyi sıfatlarla donanmış olarak tam kıvamında yetiştirmelisiniz ta ki mukaddes emânet hiçbir zaman sahipsiz kalmasın!..

Evet, bugün sizin yaptığınız şeyleri gelecekte yapacak bu arkadaşları birer mimar gibi yetiştiriyorsunuz. “Sizden sonra ne olacak?” falan dedirtmiyorsunuz. İşte bu arkadakiler ne diyorsa, o olacak. Evet… Bu açıdan onların kıvamı, tam formlarını kesp etmeleri -Allah’ın izni-inayeti ile- o emanetin hiçbir zaman sahipsiz kalmayacağını gösteriyor.

Ahlak ve evsâf çok önemlidir. Bir hadis-i şerifte, إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ  (bir rivayette de وَأَعْمَالِكُمْ var) “Allah sizin suretlerinize bakmaz; asıl, kalblerinize (ve amellerinize) bakar.” buyuruluyor. “Allah (celle celâluhu) sizin suretlerinize bakmaz.” derken, bunu, şeklinize, mahiyetinize, fizyonominize, boyunuza, posunuza, edâ-endamınıza, yüz takallüslerinize, bakışlarınızdaki büyüleyiciliğe bakmaz şeklinde anlamak gerekir. Bunlara bakmıyor; وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ Diğer rivayet, وَأَعْمَالِكُمْ “Allah, sizin kalblerinize bakıyor ve amellerinize bakıyor (celle celâluhu).” Sizi değerlendirme kategorisinde ele alırken, ona bakıyor.

Şimdi bu zaviyeden, esasen her mü’minin her sıfatı mü’min olmayabilir. “Mü’minim!” diyor fakat “ahlâk-ı âliye”den nasibi yoktur, hafizanallah; ibadet ü taat ile alakası yoktur. Böyle, “Allah’a inandım!” falan diyordur ama o mevzuda, münasebetini güçlendirme/değerlendirme mevzuunda herhangi bir gayreti de yoktur onun. Aynı zamanda yalan söyler, iftira eder… Hani günümüzde bir kısım jurnallerin, medya mensuplarının hep yalan söyledikleri, iftira ettikleri, tenakuzdan tenakuza (yani zıt şeyden zıt şeye, birbirine ters şeyler içinde ondan ona) uçtukları gibi… Ondan ona uçmaları, ondan ona doğru kanat çırpmaları; bunlar günümüzde çok yaşanan şeyler ve bunların hepsi kâfir sıfatı. Bunlara karşı insanlarda bir nefret hissi uyarma; daha doğrusu kâmil insan olma, doğruluk ile, istikamet ile yaşama duygusu hâsıl etme çok önemlidir.

Hani bir Türk atasözü vardır, Türk kültürüne vâkıf olanlar bilirler ama burada doğmuş, burada neş’et etmiş olanlar hatırlayamayabilirler: “Yalancının mumu, yatsıya kadar…” derler. Ee iftira da öyledir, birini karalama da öyledir, ayrıştırma da öyledir, birinin gıybetini etme de öyledir. Bunun gibi ne kadar “mesâvi-i ahlak” diyeceğimiz, kötü ahlak, kötü huy varsa, bunların hepsi -böyle- birkaç adım küfre yakın şeylerdir. Hafizanallah, insan umursamadan bunları tekrar edip duruyor ise, hiç farkına varmadan bir gün “cup” diye onun göbeğinde kendisini bulur.

Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “İnsan, günah işlediği zaman -diyelim ki yalan söylediği zaman, yalan yazdığı zaman, yalan ile iftira ile birini karaladığı zaman- kalbinde bir leke meydana gelir.” “Kalb” derken, içimizde kan pompalayan o “sanevberî” organın melekûtî buudu. Eskiler böyle derdi eski tıpta, anatomide; sanevberî, çam kozalağı demek. Vallahi, çam kozalağı gibi de değil; o kadar mükemmel ki!  Onun da kendi içinde, o anatomi ile o kadar değişik misyonu/fonksiyonları falan var ki!.. Bunlar nazar-ı itibara alınırsa, kâinatın bir hülasası… (Bu antrparantez idi.) Orada bir leke olur, leke meydana gelir ve kalbde meydana gelen her leke, başka bir lekeye çağrıdır, aynı zamanda. Dolayısıyla zaman gelir, artık o, hakkı hiç duymaz olur; fenalıktan da rahatsızlık duymaz; eder eyler, yine kalkar zil takar oynar.

Evet, bu mevzuda kararlı durmak, kendi değerlerimizi korumak; uzaklaşmamaya bakmak kendi değerlerimizden, Allah’ın izniyle… Böylece insan bir gün onları tabiatının bir derinliği haline getirmiş, içine o kadar sindirmiş olur ki, yemek gibi, içmek gibi, uyumak gibi diğer beşerî ihtiyaçlar gibi, garîze-i beşeriyeler gibi, onları da hiç o mevzudaki emirleri düşünmeden yapmaya başlar. O mevzudaki emirleri nazar-ı itibara almadan, tabiatının gereği olarak, âdetâ bir içgüdü ile hep o istikamete sürüklenir, farkına varmadan.

O bizim kıldığımız namaz, oruç, hepsi… O mevzudaki emirleri nazar-ı itibara alarak, o dürtü ile onlara gidiyor değiliz; belli bir alışma artık, belli bir ihtiyaç… Mesela hiç Teheccüd bilmeyen bir insan, o Teheccüd’ü beş-altı ay kılsa, bir gün kaçırsa, zannediyorum kalkar onu kaza eder. Evet, inanıyorum buna. Aynen onun gibi, bir Evvâbîn’i kaçırsa, “Yahu niye?” der. Hani beş vakit namaz değil; nafile, “zevâid” diyoruz buna. “Kurb-i Nevâfil”e vesile oluyor bunlar. Kudsî hadiste Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Farzları yapar, nafileleri de yaparsa, gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum!” Bunlar da müteşâbih ifadeler; yani, artısı ile mukabelede bulunurum, mukabelede artısı ile bulunurum!” diyor. Aynen bunun gibi, o işi yapa yapa tabiatının bir derinliği haline gelir; artık hep yapmaya durur onu. Kötülükler de öyledir, iyilikler de öyledir. 

   Sarp yokuşlara, kandan irinden deryalara aldırmadan ve dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye takılmadan, Hakk’a vuslat yolunda cihana açılan adanmışların tutuşturdukları mumlar hala pır pır yanıyor.

Dünyanın değişik yerlerine, sizin vefalı arkadaşlarınız, açıldılar. Ellerine çantalarını aldı, oralara öyle gittiler. “Dünyevî herhangi bir beklenti, âhirete âit işleri -hatta dünyevî işleri bile- akîm bırakır.” Ama onlar, dünyevî beklentiye de uhrevî beklentiye de girmediler. “Dünya kardeşliğini dünyanın dört bir yanına duyurmak için -Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajları içinde duyurmak için- önümüze neresi çıkarsa oraya gidelim!” dediler. Sonra bu, öyle tatlı, öyle şeker-şerbet bir şey oldu ki!.. Ben o dönemi de hatırlıyorum, daha sonra makineden kuraların çekildiği dönemi de hatırlıyorum; böyle külahın içine sığmayacak kadar, her sene çok değişik yerlere insan gitti. Hayret ediyorum; gittiler, okullar açtılar; yirmi sene oldu, otuz sene oldu, kırk sene oldu orada. Aynı zamanda sevgi zeminine otağlarını kurdular; herkes tarafından hüsn-ü kabul görmeye başladılar.

Düşünün ki, günümüzde bir kısım düşmanlığa, kine, nefrete hayatını programlamış insanlar, senelerden beri açık-kapalı tahribat için uğraşıyorlar. Arkadaşlarımızın, o genç arkadaşlarımızın, çiçeği burnunda delikanlıların gittikleri yerlerde tüttürdükleri o ocaklar, tutuşturdukları o mumlar hala pır pır yanıyor, o cihanı aydınlatıyor. Tahribatlarına rağmen yüzde on nispetinde ancak tesirleri olabildi. Oysaki tahrip, kolaydır. Hani diyor ya Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân: Bir çocuk, kocaman bir binayı, içine bir bomba atar, harâb eder. Fakat böyle bir binanın yapılması, on sene, yirmi sene ister. Hele “Eski deseni tam işleyeceğiz!” falan deyince, orada iç dekorasyonu falan da düşününce, zannediyorum çok zamanınızı alır sizin. Şimdi, meslekleri tahrip etmek olan insanlar, etek etek para döküyorlar dünyanın değişik yerlerinde; fakat -Allah’ın izni-inayeti ile- tahrip düşünceleri ancak yüzde on nispetinde tesirli olabildi.

   Böyle bir zaman ve böyle bir zeminde ruhunun abidesini ayakta tutabilen bir insan nezd-i Ulûhiyet’te öyle kıymetlere erer ki, akıl idrakinden aciz kalır.

Cenâb-ı Hak, çok değişik şeyler lütfetti; inşaallah lütfettiği şeyler, lütfedeceği şeyler adına en önemli referanstır. Allah, Kendi yolunda yürüyenleri ve belli kazanımlar sergileyenleri, hiçbir zaman o yolda yüzüstü bırakmamıştır. Bir verdiğini iki vermiş, iki verdiğini üç vermiş… Öyle diyor: “Kulum, Bana bir karış gelirse, Ben ona bir adım giderim.” Mukabeledir bu; Allah, adım atmaktan münezzehtir, mukaddestir. “O, bana bir adım attığı zaman, Ben, gezerek gelirim ona. O, gezerek gelince, Ben, koşarak…” Hep sizin yaptığınız şeyin önünde ve üstünde bazı şeyler ile mukabelede bulunuyor, karşılığını veriyor. Bir yapıyorsun, on veriyor; on yapıyorsun, yüz veriyor. Kudsî hadis-i şeriflerinde, Cenâb-ı Hak, öyle ifade buyuruyor bunu.

Bu açıdan da ister dünyevî hizmetleriniz, isterse O’na karşı vazife ve sorumluluklarınız; bunların hiçbiri boşa gitmez. Ama Enbiyâ-ı ızâm dâhil hiçbir kimse de esasen bu mevzuda bazı şeyler çekmeden umdukları şeylere nâil olamamışlardır. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek sözleri, sözlerin efendisidir; kendisi insanlığın efendisi, sözleri de sözlerin efendisidir. Buyuruyor ki: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ، وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet, mekârih ile (tabiatının muktezası olarak insanın çok da hoş karşılamayacağı şeyler ile) kuşatılmıştır. Cehennem de insanın şehevî duyguları, garîze-i beşeriyesi, yeme-içme-yatma gibi istekleri, daha başka cinsî arzuları ve onların arkasından koşmaları ile kuşatılmıştır.”

İşte onları aşma, onlara katlanma, o “ikrâh” kelimesinin işaret ettiği insanların zorlanarak yapacağı şeyler, insana öyle şeyler kazandırır ki!.. Onun için, hani onun bir gereği sanki, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلأَنْبِيَاءُ ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu, peygamberlere; ondan sonra da derecesine göre Allah’a en yakın olanlara!..”

Şimdi, kayma zemininin çok güçlü, çok tesirli olduğu bir dönem.. böyle yabancı bir ülke.. burada görenek, gelenek falan… Bütün bunlar, insanların ruhlarında çok ciddî tahribat yapar. Böyle bir şey olmasına rağmen, kendi değerleri ile dimdik, bir âbide gibi hep ayakta duran bir insan, ruhunun âbidesini her zaman dimdik ayakta tutan bir insan, zannediyorum, nezdi-i Ulûhiyet’te öyle şeylere erer ki, aklımız ermez bizim bunlara!..

   Peygamber Efendimiz’in yirmi üç senelik Risâlet hayatının on sekiz senesi hep bela, çile ve ızdıraplarla geçmiştir.

Enbiyâ-ı ızâm da öyle olmuş. Hani çok küçük bir örnek ama meselenin O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait olması itibarıyla çok kıymetli bir örnek: Mekke-i Mükerreme’de Efendimiz’e kırk yaşına kadar “Emîn; en doğru insan!” diyorlar. Çok meseleyi, O’nun hakemliğine müracaat ederek çözüyorlar.

Hatta Kâbe-i Muazzama’ya Hacerü’l-Es’âd’ın konması hadisesini düşünebilirsiniz. Ben “Es’âd” (mutlu, en saadetli) diyorum; “esved” siyah demektir. O saadetli taş hâlâ Kâbe’nin köşesindedir; tavafa başlama noktasındaki köşededir o; kapıya da yakındır, Kâbe’nin kapısına da yakındır. Onu yerine koyma mevzuunda tartışma yaşanıyor; her kabile kendinden birinin koymasını istiyor. Benî Teym, Benî Adiyy, Benî Hâşim, Benî Mahzûm çok defa birbirleriyle cedelleşirlerdi; cedelleştiklerinde de onu tam maddî bir kavga ile noktalarlardı. Noktalı virgül değil, noktayı koyarlar; birbirlerinin canına okurlardı orada. O zaman da böyle çaresiz kalıyorlar; neredeyse yine herkesin eli kılıcın kabzasında, bir şey yapacaklar. İnsanlığın İftihar Tablosu -zannediyorum o zaman yirmi, yirmi beş yaşlarında- daha genç yaşında kendisini öyle tanıttırmış: Emîn. “Ha işte Muhammed, Abdulmuttalib’in torunu geliyor, O’na soralım!” diyorlar. O da hemen orada onlara bir akıl veriyor: “O taşı, böyle bir serginin içine koyun; battaniye gibi bir şeyin -battaniye sözünü ben diyorum- bir sergi gibi bir şeyin içine koyun. Bu kabilelerden her biri onun bir köşesinden tutsun; onu götürsün oraya koysun!” Mekkeliler, “Yahu ne güzel isabet ettin!” diyorlar. Çok mevzuda fikir danışıyorlar kendisine, “Emîn!” diyorlar. Gözlerinin içine yabancı, çirkin bir hayal girmemiştir; öyle tanıyorlar.

Düşmanlıkları Peygamberlik geldikten sonra… Lât, Menât, Uzzâ, İs’âf, Nâile putları karşılarına çıkıyor onların, onları bir şey zannediyorlar; özür dilerim, kıvır-zıvır, kendi elleriyle yaptıklarını bir şey zannediyorlar. Dolayısıyla O’na karşı düşmanlık duyguları tetiklenmiş oluyor. Ama on üç sene… Düşünün on üç sene… Hele o üç sene Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot var ki!.. Boykot… Aynen günümüzdeki Ferâinenin, kadınları, çocukları zindanlara koyup, bazılarını öldürüp, bazılarını âdetâ yurt dışına kaçsın diye zorlayıp yaptıkları mezâlim gibi… İki-üç senedir, dört senedir aynı şeyi yapıyorlar orada. Çokları acından ölüyor. Nihayet üç senenin sonunda o fermanı -bir de Kâbe’nin duvarına ferman asmışlar- iki güçlü kabilenin reisi yırtıyorlar; Kâbe’ye geliyorlar, o fermanı alıp yırtıyorlar. “İnsan, kendi vatandaşına, arkadaşına, kardeşine bu zulmü yapmaz!” diyorlar. Tabii onlara Cenâb-ı Hak ne sevap ihsan eder, onu bilemeyiz; hüküm vermeyelim fakat öyle bir şey İnsanlığın İftihar Tablosu, Ebu Tâlib, Hatice (Hadîce) validemiz ve Ashâb-ı Kiram için çok kıymetli oluyor.

Hatice validemiz, anaların anası; dünyanın bütün anaları bir araya gelse, onun ifade ettiği kıymeti ifade etmez. Efendimiz’e daha vahyin ilk faslında sahip çıkıyor. O’nu yalnızlıktan kurtarıyor. Bu, Hatice validemiz… Mübarek… Hadîce’nin manası da “erken doğan”dır, hakikate erken uyanan, varlığı erken idrak eden demektir.

Evet, bozuluyor o boykot ama yine rahat durmuyorlar. Nihayet Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) -hâşâ ve kellâ- öldürülmesine karar veriyorlar. Cenâb-ı Hak da Hicret emri vermiş. Medine-i Münevvere’ye gidenler gitmişler. O da çok ağır şartlar altında hicret ediyor. Allah koruyor o upuzun yolda. Dört yüz elli kilometre, beş yüz kilometre kadardır ama at ile, katır ile, yaya giderseniz, bu, günler alır. Ve her zaman yakalanma ihtimali vardır. O, yolda bile sıkıntı çekiyor.

Oraya gidiyor; haydi, Bedir harbi; Uhud harbi, ikinci senesi; beşinci senesi, Hendek savaşı. Hendek savaşında bile yirmi bin insan ile geliyor, orada otağlarını kuruyorlar. Bütün Medine-i Münevvere’yi yerle bir edecekler. Evet, Hendek savaşı beşinci Hicrî yılda. On üç sene Mekke’de, beş sene de Medine-i Münevvere’de; on sekiz sene; yirmi üç senelik peygamberlik döneminden beş sene kalıyor geriye. Hoş, ondan sonra da rahat olmuyor ya!.. Bu defa bakıyorsun bir Romalılar geldi, bir İranlılar tehdit etmeye başladı, bir Huneyn’deki insanlar -bunlar yaman okçular, onlar- geldiler; orada da yine rahat bırakmıyorlar.  Sürekli أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ Biri gidiyor, öbürü geliyor; biri gidiyor, öbürü geliyor.

   Yılmayın, usanmayın, ye’se düşmeyin!.. İnsanlık çok defa sarsılmış, hatta yokluk kertesine varmış fakat -Allah’ın izniyle- yeniden derlenip toparlanmıştır.

(Bu sırada elektronik ekrana yansıyan tablonun okunmasıyla devam ediyor sohbet.) Ama endişe etmeyin; “Şafak çoktan söktü, ufukta ışık cümbüşü / Zulmetler hırıltıda, soluk soluğa nurlar // Çözülüyor bir bir ufkumuzdaki sis-duman / Ve sökün söküne her yanda yeni bir bahar.”

Çekmişler yani, çekmişler. Bazı Türkler, Arapçadan alınmış bir sözü kullanırlar; esasen Arapça kaidelerine göre de aykırıdır o; اَلْمُؤْمِنُ بَلَوِيٌّ derler. Hani doğru olacaksa şayet, بَلِيٌّ demek lazım. “Mü’min, belâya maruz bir insandır; belâlı bir insandır mü’min.” Mü’min, belâdan âzâd olmaz.

Ben, yarım yamalak imanı olan bir mü’minim. Evet, sadece ümidimi sizin içinizde bulunmaya bağlamışım. Sizlere Cenâb-ı Hak “Geçin! Ben Sırât’tan geçme izni verdim size. Cennet’in kapısına kadar yürüyebilirsiniz; girdirme izni Bana ait.” buyurduğunda, ben de arkadan takılıyorum size: “Oh!.. Dünyada ne güzel bunların içindeydim.” O ulûfe-i şâhânelerde, hani Osmanlı padişahlarının ziyafet, ikram, kese-i Hümayun dağıttıkları dönemde, bazen de tufeylîler -çağrılmadan gelen insanlar- iştirak ederlermiş. “Tufeylî, sen de gel!” derlermiş; orada hakkı olmadığı halde ona da bir şeyler ikram ederlermiş. İşte öyle!.. Öyle ama bu yarım-yamalak Müslümanlığı ben hakikaten Cennet’teki sultanlığa bile değiştirmem; Cennet’teki sultanlığa bile değiştirmem. Çünkü yarım yamalak da olsa gönlümü O’na kaptırmışım; “İnsanlığın İftihar Tablosu ve Allah’ım!” demişim.

Erzurumluların bir duası vardır; bir mısralık bir şey: “Az ağrı, âsân ölüm, tekmil iman, Kur’an.” Bu mısra böyle tek başına endişe duyar, “Ne olur ne olmaz, yıpratırlar beni!” diye; bir şey ilave edeyim: “Nihayet rü’yet u Rıdvân, niam-ı cinân.” İyi, değil mi? İnsanın alacağı bir şey kalmıyor artık. Yahu sizden Türkiye’de yerinizi almışlar, ne ifade eder, ne yazar ki?!. Onların dünya dedikleri şey nedir? Dünya… Bir kere adından belli; horlanacak şey. “Denî” kelimesinden, “aşağı” kelimesinden. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı ile, اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ، وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya, bir cife yığınıdır; onun talipleri, arkasından koşanlar da kilâbdır.” “Kilâb” kelimesinin Türkçesini söylemiyorum.

Ama yılmayın, usanmayın, ye’se düşmeyin!.. İnsanlık çok defa sarsılmış, çok defa her şey yokluk kertesine varmış; fakat yeniden -Allah’ın izniyle- derlenip toparlanmıştır. Her şey aynı kıvama ulaşmış; insanlık her şeye eski kıvamını kazandırmış ve sonra o yıkılma, o çözülme dönemini bütün bütün unutmuş ve tarihe gömmüştür. Vesselam.

المرشد القدوة: شعيب عليه السلام

Herkul | | العربية

   سؤال: ما الرسائل الموجهة إلى رجال الإرشاد في خطاب سيدنا شعيب عليه السلام قومه في قوله تعالى: ﴿يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)؟

   الجواب: بادئ ذي بدءٍ من المفيد التأكيد على ضرورة معرفة خصائص الأقوام التي أُرسل إليها الرسل؛ من أجل فهم خطابات الرسل ونصائحهم فهمًا جيدًا؛ إذ ينبغي الانتباه إلى أن تصريحاتهم خاصة بظروف ومرحلة معينة، وأنها تشكلت وفقًا لمتطلبات بيئتهم الاجتماعية، وعند النظر إلى قصص الأنبياء المذكورة في القرآن يتبين لنا أن لكل قوم خصائصهم وعِللهم المختلفة.

وقد كانت مشكلة قوم سيدنا شعيب عليه السلام مختلفة عن غيرهم من الأقوام؛ فقد أُرسل عليه السلام نبيًّا إلى قوم مدين وإلى أصحاب الأيكة، وبحسب أحد التوجيهات الواردة في كتب التفاسير يُحتمل أنه عليه السلام نشأ في مدين، ولكنه كُلّف بإرشاد أهل الأيكة وتوجيههم أيضًا، ذلك أن القرآن الكريم حين تحدث عن إرساله عليه السلام رسولًا إلى مدين كان يستخدم عبارات ﴿وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/85)، (سورة هُودٍ: 11/84)، (سورة العَنْكَبوتِ: 29/36)، بينما لم يكن يستخدمها عند حديثه عن علاقته بأهل الأيكة قال تعالى ﴿كَذَّبَ أَصْحَابُ الأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ * إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ * إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/176-178).

وعند النظر إلى البيان القرآني يتضح أن كلًّا من تلك الأماكن كان مركزًا تجاريًّا مهمًّا في ذلك العصر، وقد حقق أهلُ هذه البلاد ثروات هائلة، فدفعهم ذلك إلى التعجرف، فكانوا يلجؤون إلى المضاربات في تجارتهم وبيعهم وشرائهم، فيختلسون أموال الناس، ويحتالون عليهم في البيع والشراء ويخدعونهم، وبالنظر إلى الآيات أيضًا يُحتمل أنهم كانوا يترصّدون طرق المنتجين ويشترون بضائعهم بثمن بخس، ويبيعونها للناس بثمن باهظ، ويفرضون الخراج على البضائع التجارية، ويأخذون ضرائب فادحة منها، ولهذا السبب فإن سيدنا شعيب عليه السلام أوصاهم دائمًا بالصدق والعدل في بيعهم وشرائهم، وألا يأكلوا أموال الناس بالباطل.

   الدعوة المشتركة بين جميع الأنبياء

على الرغم من تعدد أشكال دعوة الأنبياء أقوامهم بحسب أمراض ومشاكل مجتمعاتهم، إلا أن هناك حقائق ثابتة مهمة للغاية اتفق وركز عليها جميع الأنبياء الكرام، فمثلًا عند النظر إلى منهج الأنبياء في الدعوة، يتبين أنهم جميعًا يدعون الناس إلى التوحيد وإلى عبادة الله، فقد حاول جميع الأنبياء حماية أقوامهم من الكفر والشرك والضلال والإفساد، ولذلك فإنه على الرغم من أن الأنبياء العظام تناولوا عددًا من القضايا المتعلقة بالنواحي والظروف الداخلية لمجتمعاتهم التي نشؤوا فيها، إلا أن الغرض الرئيس من مهمتهم كان دعوة الناس إلى التوحيد والعبودية لله عز وجل.

وبالشكل نفسه أكد جميع الأنبياء أنهم لا ينتظرون مقابلًا ماديًّا ولا معنويًّا من أقوامهم لقاء وظيفة النبوة التي يؤدونها، وأن أجرهم على الله تعالى فحسب، فعند النظر إلى قصص الأنبياء الواردة في سورة الشعراء على سبيل المثال يتبين أن جميع الأنبياء قالوا بالإجماع ﴿وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/109، 127، 145، 164، 180) وما قاله الحبيب النجار لمن عزموا على قتل الأنبياء المرسلين إليهم يشير إلى الحقيقة نفسها بقوله: ﴿اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ﴾ (سورة يس: 36/21).

وهذا يفيد أن أهم متطلبات النجاح في مهمة الإرشاد هو عدم التشوف لأي شيء، فمن لا ينتظرون أجرًا على ما قدموا من خدمات قد حافظوا على إخلاصهم، ونالوا ثقة الآخرين، بينما من يُديرون حياتهم وفقًا لتطلعات وأهداف معينة لم يثبت أنهم أوصلوا أتباعهم إلى شاطئ السلامة، وعلى حد قول نيازي المصري:

لا تركننّ إلى أيِّ مرشدٍ      فينقلِب الفسيحُ أمامك إلى مضيق

أما مَن استرشدَ بـ”المعصومِ”   سَهُلَ عليه اجتيازُ وسلوك الطريق

وإن نموّ الخدمات التي يجري تنفيذها وتعاظمها ككرة الثلج التي تكبر كلما تدحرجت مرهون بأن تُتوَّج بالإخلاص.

   نيلُ الثقة

دعونا ننظر الآن عن قرب إلى الآية الكريمة المذكورة في السؤال؛ فسيدنا شعيب يبدأ حديثه بقوله “يَا قَوْمِ“، ويُلاحظ هنا أن ياء المتكلم (ي) قد سقطت من كلمة “قوم”، وربما يشير هذا إلى حماس سيدنا شعيب عليه السلام واستعجاله هداية قومه، ويمكن أن نجد مثل هذا الأسلوب في مواضع كثيرة من القرآن الكريم.. ويواصل سيدنا شعيب عليه السلام حديثه إلى قومه بقوله ﴿أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)؟

يدعو سيدنا شعيب عليه السلام قومه بهذه العبارات إلى التفكر مذكرًا إياهم بنعم الحق تعالى عليه؛ وبذكره أن الأموال والنعم التي يمتلكها إنما هي رزق حلال من الله تعالى عليه؛ يكون قد ألمح إلى أن أرزاقهم ليست حلالًا.

 وفي موضع آخر يوضح لهم طرق الكسب الحلال؛ حيث يقول في آيات كريمة أخرى: ﴿أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ * وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ * وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/181-183).

وكما ذكرنا سابقًا فإن قوم سيدنا شعيب اكتسبوا ثرواتهم بالظلم والباطل، ولذلك يُحتمل أنهم يرون رسولهم -حاشاه- مثلهم في هذا الشأن، ويسيئون الظن به؛ ذلك أنه عليه السلام من نسبهم ونشأ بينهم، وللحيلولة دون وقوع مثل هذا الظن السيئ كان عليه السلام يبين أنه اكتسب أمواله بطرق مشروعة، فعن طريق بيانه أن الأموال التي يمتلكها إنما هي إحسان إلهي عليه، ورزق حلال طاهر طيب كان يدفع الشكوك التي يحتمل أن تدُبَّ في أذهان مخاطبيه، ويمكن اعتبار موقفه هذا بمثابة تقديم كشف حساب لقومه عما يملكه.

أجل، يجب على كل مرشد أن يكون جاهزًا لتقديم كشف حساب عن حياته للمجتمع الذي يعيش فيه؛ لأن نيله الثقة في نظر المجتمع مرتبط بهذا، وإذا نظرنا إلى حياة الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي نرى أنه بين في الكتب التي ألفها حساب كل شيء يمتلكه بدءًا من الثياب التي يرتديها وصولًا إلى الطعام الذي يأكله؛ لأنه إذا ما تكونت أية شبهة لدى الناس بحقكم كأنكم “تبددون ممتلكات الأمة أو تستأثرون بشيء من ممتلكاتها لأنفسكم”؛ فقدتم ثقة الناس بكم.

إن من خرجوا من مناطق عشوائية بالأمس، وبرزوا على الساحة ينادون بـ”الوطن” و”الأمة”، أصبحوا اليوم يعيشون في يخوت وقصور، وصاروا شركاء في مؤسسات، حتى إنهم أكسبوا أولادهم وبناتهم وأصهارهم الثروات الطائلة إلى جانبهم، يستحيل أن يكون أمثال هؤلاء مُقْنِعين ألبتة، وإنهم وإن أخفوا وجوههم الحقيقية اليوم بألاعيب وحيل مختلفة ولم يُشعروا أحدًا بثرائهم الحقيقي الذي يمتلكونه فسيأتي يوم ينكشف فيه كل شيء للعيان؛ فيفقدون كل الثقة والمكانة التي نالوها، ولا تبقى لهم أية قيمة تُذكر، بل إنهم يُلعنون متى ذُكروا، لذا يجب على المرشد الحقيقي أن يعيش حياته كلها بالعفة والعصمة، ويتجنب مواضع التُّهم، ويُشعر الناس بهذا أيضًا.

أجل، إن النبي العظيم عليه السلام كان بقوله ﴿وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا﴾ (سورة هُودٍ: 11/88) يوضح أنه اكتسب ما لديه من أموال بطرق مشروعة، ويبيِّن أنه لا يفعل مثلهم، فلم يدخل في مضاربات محرّمة، ولم ينهب أموال الأمة، ولم يرتشِ، ولم يغش ويحْتَل في بيعه وشرائه؛ فكسب ما كسب بطريقٍ حلال، وبإشارته عليه السلام إلى كل هذا كان يؤكد على أمانته وجدارته بالثقة، وفي الوقت نفسه كان يمهد الطريق للنصائح التي سيسديها إلى قومه لاحقًا.

   مطابقة القول العمل

وبقوله عليه السلام: ﴿وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)؛ يلفت الانتباه إلى مبدإٍ آخر مهم في عملية الإرشاد والتبليغ، ألا وهو مطابقة القول العمل، فنجد النص القرآني في موضع آخر: ﴿أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/44) يوبخ بني إسرائيل لقولهم ما لا يفعلون.

أما الآية الكريمة ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ﴾ (سورة الصَّفِّ: 61/2) فليست تعني “إذا كنتم لا تفعلون فلا تقولوا”، بالعكس تعني: “ما دمتم تقولون فامتثلوا فعل ما تقولونه”، لأن هذا هو السبيل إلى التأثير الحقيقي، ومرهون به حسن قبول المخاطَبين للكلام الـمُقال.

   السعي إلى الإصلاح

في الأمور التي نبه إليها سيدنا شعيب قومه بيَّن أنه لا يرغب في أن تخالف أفعالُه أقوالَه، ثم كشف عن رغبته الحقيقية بقوله ﴿إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)، وهنا يمكن رؤية مدى الحذر والحيطة الكامن في كلام هذا النبي؛ فكان يسعى إلى أن يسود الصلاح والسلام والطمأنينة بين الناس، ولأجل هذا أيضًا كان حريصًا منذ البداية على أن يصل بهم إلى سلامة القلب والروح والفكر والحس، لأن العاجزين عن إصلاح عوالمهم الداخلية يظلون عاجزين بالتأكيد أمام تحقيق السلام المجتمعي وتأسيس النظام الاجتماعي، ومع ذلك كان عليه السلام يبيِّن أن الإصلاح المراد مرهونٌ بقدر الاستطاعة.

وقد قال رسول الله صلى الله عليه وسلم في أحد أحاديثه الشريفة: “إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيبًا وَيَرْجِعُ غَرِيبًا، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي[1]، فبشر سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بقوله ذلك بمن يركضون من أجل تحقيق الإصلاح في زمن فسدت فيه الأسواق والذمم، وغرقت البيوت في الجهل، وعجزت المدرسة عن تحقيق المرجو منها، وخبا العشق والحماس في المساجد، وعاش المسلمون فيه غرباء؛ ذلك أنهم سيركضون من أجل إصلاح المجتمع في مواجهة المفسدين وأرواحهم فداءٌ لذلك.

لهذا السبب يجب أن يكون الإصلاح هو الشغل الشاغل للمرشد وهمّه الأوحد، عليه أن يكون همه إصلاح الناس، وليس إصلاح دنياه الخاصة به فحسب، فحين يتم إصلاح الناس لن تبقى هناك مشكلة على وجه الأرض، فقد عرفت الأرض المشكلات مع الإنسان، فلا يمكنكم التغلب على المشكلات ما لم تصلحوا الإنسان.

هذا النبي المبارك المدرك للعجز والضعف البشري كان يتجرد من قوته المحدودة بقوله ﴿وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)، ويلتجئ إلى قوة الله تعالى المطلقة، لأنه كان يعلم جيدًا أن عناية الله تعالى هي مصدر جميع الإنجازات التي تتحقق؛ فبالاعتماد عليه واللجوء إليه يمكن تحقيق نجاحات حقيقية ودائمة، وعليه فإن ما يقع على عاتقنا هو أن نثق به عز وجل ثقة تامة ونعتمد عليه عند التخطيط والكتابة والحديث، بل وفي كل خطوة نخطوها، ونركن ونتوجه ونلجأ إليه جل وعلا فحسب.

***

[1] سنن الترمذي، الإيمان، 13.

İFFET ABİDESİ HAZRETİ YUSUF (ALEYHİSSELÂM)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Günah karşısında, “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni çağırdığı şeyden daha sevimlidir.” (Yusuf Sûresi, 12/33) diyen Hazreti Yusuf’un bu tavrı bize ne anlatmalıdır?

   Cevap: Hz. Yusuf’un kıssasına bakılacak olursa, onun hayatının baştan sonra zorluklarla, imtihanlarla kuşatıldığı görülür. Daha çocuk denecek yaşta kuyuya atılmış, bir köle gibi pazarlarda satılmış, yurdundan yuvasından uzak kalmış, iftiraya uğramış, zindanlarda yıllarını geçirmiştir. Zira bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere belanın en şiddetlisi başta peygamberlere, sonra da seviyesine göre diğer insanlara gelir. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23) Bu yüzden hiçbir peygamber hayatını bela cenderelerinden geçmeden götürememiştir. Eğer bu mümkün olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu götürürdü. Oysaki O, Mekke’deyken tartaklanmış, dövülmüş, türlü türlü hakaretlere maruz kalmış, boykota uğramış ve toplumdan tecrit edilmiştir. Mekke kendisi için yaşanmaz hale gelince, hicran ve ıstırap içinde yurdunu yuvasını terk etmiş fakat gittiği yerde de rahat bırakılmamıştır. Orada da türlü türlü eza ve cefalara uğramıştır.

Tarihin sayfalarına göz gezdirecek olursanız peygamberlerin yanı sıra bir sürü hak dostunun da hayatlarını bin bir sıkıntı içerisinde geçirdiklerini, türlü türlü işkencelere maruz kaldıklarını görürsünüz. Ziya Paşa’nın dediği gibi, bir sürü cahil zevk ü sefa içinde yüzerken, arifler hep mihnet-i kahr u belâda gezmişlerdir. Ehli dünyanın yaşadığı rahat hayata mukabil onlar hayatlarını hep patikalarda yürüyerek geçirmişlerdir. Bir yönüyle bu, insanlığın kaderi olmuştur. Allah’ın hikmetini bilemiyoruz. Belki de sevdiği mümtaz kullarının başından aşağıya ahirette sağanak sağanak nimetler yağdırmak istiyordur.

   İmtihanlar Neticesinde Gelen İkramlar

Seyyidina Hazreti Yusuf, marifetullah ve muhabbetullah adına zirveler üstü zirvelere talip olmuş, Allah da “Onun yolu buradan geçer.” diyerek onu farklı farklı imtihanlara tâbi tutmuştur. Fakat o, bunların hiçbirisi karşısında yılgınlık göstermemiştir. Kur’ân-ı Kerim’in beyanına bağlı meseleyi götürecek olursak, ne kendisini kuyuya atan kardeşlerine karşı tek kelime ettiğini görürsünüz ne de haksız yere zindanda kaldığı için halinden şikâyet ettiğini. Bilakis o, zindanda kendisine teveccüh eden bir kısım gönüller bulunca, hemen onları hakka davet etmiş ve böylece zindanı bir medrese haline getirmiştir. Kim bilir orada nasıl bir temel atmış, daha sonra nice insanların imanına yol açabilecek nasıl bir faaliyet başlatmıştı.

Bilindiği üzere Hz. Yusuf’un maruz kaldığı çetin imtihanlardan birisi de iffetiyle alakalı olmuştur. Yusuf sûresinde anlatıldığı şekliyle, kardeşleri tarafından atıldığı kuyudan kervancılar tarafından çıkarılıp götürüldüğü Mısır’da köle pazarında satılığa çıkarılmış, Mısır nazırı tarafından satın alınmış, evlatlık edinilmiş, bağra basılmış ve sarayda yetişmişti. Serpilip dikkat çeken bir genç olduğunda nazırın hanımı tarafından yapılan ahlaksız teklif karşısında, مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبِّي اَحْسَنَ مَثْوَايَ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ “Allah’a sığınırım. O benim Rabbimdir, bana ihsanlarda bulundu, güzel bir yere yerleştirdi (veya; efendim bana güzel baktı, iyi bir mevki verdi). Şu muhakkak ki zalimler asla felah bulmaz.” (Yusuf sûresi, 12/23) diyerek bu çirkin teklifi geri çevirmiş, maruz kaldığı bu imtihanı iffetiyle geçmişti.

 Âyet-i kerimede yer alan “Rabbim/Efendim” lafzı hakkında iki farklı tevcih vardır. Birinci tevcihe göre bununla kastedilen, nazırdır. Bu durumda mânâ şu şekilde olur: “Efendim beni bağrına bastı, bana yurt yuva verdi. Bu iyiliklerini görmezden gelerek nasıl ona ihanet ederim?” İkinci tevcihe göre ise “Rabbim” lafzıyla kastedilen Cenab-ı Hak’tır ki, muhatapları ne anlarsa anlasın muhtemelen Hazreti Yusuf bunu kastediyor, hakiki mülk sahibinin kendisine olan nimetlerini zikrediyordu.

Bir ikram-ı ilâhî, bir keramet-i rabbaniye olarak Allah (celle celâluhu) onu böyle bir günahtan kurtarmıştı. Allah bazı kimselere çok geniş maddi imkanlar verebilir, bazılarını sokaktan alıp önemli mevkilere getirebilir, bazılarına hayırlı evlatlar bahşedebilir. Bunlar, göz ardı edilemeyecek önemli birer ikram-ı ilâhidir. Fakat bunların hiçbirisi bir insanın iffetini, ismetini ve izzetini koruması kadar büyük değildir. Bütün bir hayatı iffetle yaşama, gözüne kulağına kir bulaştırmama, namusunu lekelememe ve tertemiz bir hatime ile Allah’ın huzuruna yürüme, Allah’ın bir insana lütfedeceği en büyük ihsan ve ikramlardan biridir.

İşte Cenab-ı Hak, Hz. Yusuf’a böyle bir ikramda bulunmuş, iffetinin haleldar olmasına meydan vermemişti. Hz. Yusuf, yüz yüze geldiği günah çağrısından bütün nezahetiyle sıyrılmasını bilmişti. Daha sonra kadınların matmah-ı nazarı olduğunda işin daha da çetrefilli hale geleceğinden endişelenmiş ve رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلاَّ تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَِ “Ya Rabbi, bu kadınların beni çağırdıkları şeydense zindanı yeğlerim. Eğer onların tuzaklarını benden uzak tutmazsan onlara meyledip bir cahillik yapmaktan korkarım.” (Yusuf Sûresi, 12/33) sözleriyle fitneden, günahtan uzak kalabilme adına zindana girmeyi tercih etmişti. Dolayısıyla bir kere daha iradesinin hakkını vermiş, günah karşısında mukavemet göstererek, bir iffet abidesi olarak dimdik durmasını bilmişti.

Hapishane Hz. Yusuf için Allah’ın bir ikramı oldu. Zira hem orada sıyanet edildi, hem önemli bir misyon eda etti hem de yüksek bir mevkiye giden yol kendisine açıldı. En başta Cenab-ı Hakk’ın ikramını iyi değerlendirdiği için daha sonra ikramlar salih dairesine mazhar oldu. İkram, ikramı doğurdu. İkramlar öyle enginleşti ki gün geldi Mısır halkına bir meşale ve bir ışık kaynağı olup onların dünyalarını aydınlattı. Öyle ki o aydınlığın tayfları ta Seyyidina Hz. Musa dönemine kadar gelip ulaştı.

   İffet-İman İlişkisi

Keşke biz de günahlar karşısında aynı duygu ve düşünceye sahip olabilsek. Günahlara dalmaktan ve Allah’a isyan etmektense zorluklarla karşı karşıya kalmayı göze alabilsek. Fakat bu, Allah’a çok iyi inanmaya bağlıdır. Taklidî bir imanla, nazarî plândaki bir inanmayla yakalanacak ufuk değildir. İnsan, içinde yetiştiği kültür ortamının etkisiyle “âmentü” esaslarını kabul edip söyleyebilir. Fakat salih amellerle desteklenmeyen ve tefekkürle derinleşmeyen bir imanın, insanı günahlardan koruması çok zordur. İmanı, vicdanlarına mâl edemeyen ve tabiatlarının bir derinliği hâline getiremeyenler, birer iffet abidesi haline gelemezler.

Eğer bir insan, Cenab-ı Hakk’ın “Mü’min” isminin gölgesi altında hayatını emniyet içerisinde sürdürmek istiyorsa, ihsan ufkunu yakalamaya çalışmalı; yani ibadetlerini ve kulluğunu Allah’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla yerine getirmelidir. Her an O’nun gözetimi altında olduğu şuuruyla hareket eden, yani imanını, ihsan şuuruyla vicdanî müktesebat haline getiren biri, günah kirlerine bulaşmadan tertemiz bir şekilde yaşama imkânına sahip olacaktır. İman, ibadet ve ihsanda zirveleri ihraz etmiş bir insan elbette kendisine bir fenalık teklif edildiğinde, “Allah’ım ya bunların hilelerini, komplolarını, fitne ve fesatlarını sav ya da beni zindanlara koy. Orası benim için daha sevimlidir.” diyecektir.

   Nefse Muhalefet

Yukarıdaki âyette görüldüğü üzere Hz. Yusuf, abide bir şahsiyet olmasına rağmen ihtiyatı elden bırakmıyor ve “Yâ Rabbi! Eğer onların tuzaklarını benden uzak tutmazsan onlara meyledip bir cahillik yapmaktan korkarım.” diyor. Yine sûrenin devamında, وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّي إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ “Doğrusu ben nefsimin masum olduğunu iddia etmiyorum. Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder. Şüphesiz Rabbim gafurdur, rahimdir.” (Yusuf Sûresi, 12/53) sözleriyle nefs-i emmareye güvenilemeyeceğini vurguluyor. Peygamber Efendimiz de (sallalâhu aleyhi ve sellem) dualarında, يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلٰى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ “Ya Hayy u ya Kayyum! Senin sonsuz rahmetine itimat edip inayetine sığınıyorum; bütün ahvalimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma.” (Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/147; Bezzâr, el-Müsned 13/49) buyurmuştur. Çünkü nefsiyle baş başa kalan bir insan, çocukluk yapabilir, kayıp düşebilir, şeytanın kündesine gelebilir. Allah bu türlü düşmelerden bizi muhafaza buyursun.

Bu itibarladır ki Allah’a sağlam bir kullukta bulunmanın yolu, nefsin heva ve heveslerine muhalefet etmekten geçer. Nefsin oyunlarından salim kalabilmek ve onun kurduğu tuzaklara düşmemek için de murad-ı ilâhîye muvafakat yollarının aranması, samimiyet ve ihlâsa çok önem verilmesi gerekir. Eğer bütün işlerinizi Allah’ın emir ve yasaklarına muvafakat içinde götürmeye çalışırsanız, nefsin tuzaklarına, ağlarına düşmezsiniz. İmam Buseyrî de Kaside-i Bürde’sinde şöyle der:

وَخَالِفِ النَّفْسَ وَالشَّيْطَانَ وَاعْصِهِمَا    وَاِنْ هُمَا مَحَضَاكَ النُّصْحَ فَاتَّهِمِ

“Sürekli şeytan ve nefse muhalefet et ve onlara karşı gel. Tamamen senin iyiliğine çalışıyor görünseler bile zinhar onlara güvenme!”

Bir başka beyitte ise şöyle der:

وَالنَّفْسُ كَالطِّفْلِ إِنْ تُهْمِلْهُ شَبَّ عَلَى   حُبِّ الرَّضَـــــاعِ وَإِنْ تَفْـطِمْهُ يَنْفَطِــمِ

“Nefis, çocuk gibidir; eğer sütten kesmezsen, büyür delikanlı olur da hâlâ süt emmek ister. Ama vaktinde sütten kesersen, kesilir.”

Evet, çocuk bir kere sütten kesilir ve bu konuda kararlı olunursa artık bir daha onu talep etmez. Fakat zamanında sütten kesilemeyen bir çocuğa daha sonra laf anlatmak hiç de kolay olmaz. Bu açıdan mü’min, nefsin arzu ve hevesleri karşısında daha baştan kararlı olmalı ve bu konuda hiçbir taviz vermemelidir. Öyle ki o, bütün hayatını, şeytana ve nefse muhalefet esasına göre tanzim etmelidir. Özellikle günümüz dünyasında günah çok yaygın hale geldiği için ondan uzak durmak hiç de kolay değildir. Bu açıdan sürekli teyakkuz hâlinde bulunmaya ve emin olunmayan zeminlerden uzak durmaya ihtiyaç vardır.

   Nefse Karşı Surlar Oluşturma

İnsan nefsin güdümünde olmamak ve onun etki alanına girmemek için sürekli günahlarla arasında bariyer ve surlar oluşturmalıdır. Bunun dinî terminolojideki adı sedd-i zerâî’dir. Usûl uleması, وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Yetim malına en güzel tarzdan başka bir şekilde yaklaşmayın, el uzatmayın.”, (İsrâ Sûresi, 17/34); وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰى Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ Sûresi, 17/32) gibi âyetlerden yola çıkarak böyle bir disiplin ortaya koymuşlardır. İnsan; el, ayak, göz, kulak ve dil gibi organların işlemesi muhtemel olan günahlara giden yolu en başta kapamalı, günahın sebep ve vesilelerine karşı sürekli teyakkuzda bulunmalı ve “ne olur ne olmaz” diyerek sürçme, düşme ihtimali olan yerlerde dolaşmamalıdır ki daha sonra nefsinin kendisini dize getirmesine kapı aralamasın. Buzda yürüyen bir insanın düşmesi, çamurda gezinen bir insanın batması veya yüzme bilmeden derinliklere dalan kişinin boğulması mukadder olduğu gibi, günaha yakın duran bir kişinin de onun içine düşmesi muhtemeldir. Zira günah yoluna girdikten sonra nefsin arzularına karşı koyarak geriye dönebilmek çok daha zordur.

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde tek başına yolculuk yapan veya iki kişi halinde yola çıkan kimseleri şeytana benzetmiş; üç kişinin ise cemaat olacağını ifade buyurmuştur. (Bkz.: Ebû Dâvûd, cihad 79; Tirmizî, cihad 4) Bununla bizlere, günahlara ve fenalıklara karşı sur ve siper oluşturulması, daha baştan uyanık olunması gerektiğini öğretmektedir. Zira tek kişinin günah işleme ihtimali yüksektir. Tek kişiye göre daha düşük bir ihtimal olsa da iki kişinin de bir fenalık üzerinde anlaşması mümkündür. Üç kişinin bunu yapması ise ihtimal hesaplarına göre oldukça düşüktür. Zira onlardan her biri diğerini kontrol eder; onun gözünün, dilinin, el ve ayaklarının bekçisi olur. Birisi sürçecek veya düşecek olsa hemen diğerleri tarafından tutulur.

Bu sebepledir ki heva ve heveslerinin arkasından sürüklenmek istemeyen bir insan kendisini yalnızlığa terk etmemelidir. Kendini yalnızlığa terk eden, bir yönüyle kendini terk etmiş, kendini önemsememiş sayılır. Eğer kendimizi önemli görüyorsak, yola çıkarken yanımızda bir kısım muhafızlar bulundurmalıyız. Ta ki sahip olduğumuz değerleri şeytana çaldırmayalım, nefse kaptırmayalım, heva ve heveslere feda etmeyelim.

Evet, cemaat yani duygu düşünce birliği olan bir topluluk içinde bulunmak çok önemli bir seradır. Allah bir cemaat içinde bulunan fertleri daha çok korur, sıyanet buyurur. Allah’ın heyete teveccühü çok farklıdır. Bir heyet içerisinde yerini alan bir kimse ya sürçmez ya da çok az sürçer. Zira heyet içerisindeki fertler kubbedeki taşlar gibidir. Nasıl ki onlar baş başa verip düşmeden, dökülmeden bir arada durabiliyor; aynen öyle de insanlar da baş başa vermek suretiyle bir birlik oluştururlarsa sürçme ve düşmelerden korunmuş olurlar. Hele bir de sohbet-i cananla meclislerini derinleştirir, sürekli birbirlerine hayırhahlık yapar ve irtibatlarını güçlü tutarlarsa, Allah da onları sıyanet ve himayesi altına alır ve kaymalardan korur. Onun için mutlaka bir heyet içerisinde yer almak lazım.

   Meşru Daire Keyfe Kâfidir

İffetli bir hayat yaşayabilme adına dikkat edilmesi gereken hususlardan bir diğeri de fıtrata ters bir yola girilmemesi; meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı kapıların kapatılmamasıdır. Şeytanın bizim zayıf yanlarımızdan istifade etmesine karşı kapıları kapama ve arkasına da sürgüler sürme adına bu oldukça önemlidir. Meşru dairedeki lezzetlerden istifade etmeyen, yani ihtiyacı ölçüsünde yiyip içmeyen, vakti geldiğinde evlenmeyen veya daha başka nimetlerden faydalanmayan bir insanın, şeytan ve nefsin oyunlarına karşı mukavemet etmesi çok zorlaşabilir. Meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmek suretiyle bazı olumsuzluklardan kendimizi sıyanet etme imkânı varken, herhangi bir mücbir sebep olmaksızın kendimizi bir kısım mahrumiyetlere mahkûm etmek doğru değildir.

Bazı kimselerin bu tür konulardaki bazı özel durumlarının bizim için örnek olamayacağını burada hatırlatmak gerekir. Bizim için her yönüyle örnek alabileceğimiz tek insan vardır; o da İnsanlığın İftihar Tablosu’dur. Efendimiz, dünyaya, yeme-içmeye, evliliğe, yuvaya, mala mülke nasıl bakmışsa bize düşen de bu bakış açısına sahip olmaya çalışmaktır. Bize düşen, öncelikle Efendimiz’in, arkasından sahabenin, sonrasında da selef-i salihînin, ulemanın, fukahanın yoluna uymaktır. Yol onlarındır, yöntem onların. Biz, bu yol ve yöntemi takip etmek suretiyle nefsin arzularına gem vurmalı, nefsimizi meşru daire içindeki zevk ve lezzetlerle frenlemeli ve harama giden bütün yolları tıkamalıyız.