Yazarın Arşivi

Bamteli: GÖNÜL UFKUNDA DİRİLİŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Asırlar var ki, kalb dili ihmale kurban gitti; gönüllerdeki heyecan dineli, gözlerdeki yaş kuruyalı hayli zaman oldu; şeytan ve avenesi, son dönemdeki ümit ve emel mecmuasını da kirletti.

Enâniyet, Hak ve hakikat ile aramıza girdiğinden dolayı, kendi gönül dünyamıza küsuflar (güneş tutulmaları) yaşatıyoruz. Allah’tan bir kopukluk yaşanıyor ki, hiç sorma!.. Üç-beş temiz vicdan, bu mevzuda vicdanın güdümünde veya Latife-i Rabbâniye’nin güdümünde bir şeyler yapma cehd u gayreti içine -belki- girmişti ama daha yolun başında gulyabaniler önünü kesti; eşkıya, “Yürüyemezsiniz bu yolda!” dediler; şeytanın avenesi eşkıya…

Zihinler kirli, kalbler kirli, duygular kirli; deftere sürekli kir akıyor. Evet, bir Hak dostu “Bakma, yâ Rab, sevâd-ı defterime!” diyor. İkinci mısrayı ben biraz değiştiriyorum. “Yak -yakacaksan- onu, benim yerime!..”

Fakat o âdet-i İlahiye, öyle değil; defterde ne yazıyorsa ve hayat nasıl bir güzergâhta cereyan etmiş ise, öbür taraftaki muamele de ona göre olacaktır. Senin “Benim yerime defteri yak!” demenle durum hiç değişmeyecektir. Senin ahvâline, yaşadığın hayata, -esas- hayatında kalbin ile kendini ortaya koymana bakılacaktır. إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ “Allah Teâlâ, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, sizi ona göre kıymetlendirmez. Bilâkis sizin kalblerinize, davranışlarınızdaki samimiyete bakar ve hakkınızda buna göre hüküm verir.” Bazı rivayetlerde وَأَعْمَالِكُمْ ziyadesi vardır. Allah, şeklinize-şemâilinize değil.. falan millet, filan milletten olmanıza değil.. falan konumda, filan konumda bulunmanıza değil.. onlara bakmıyor. وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ -Hutbede bahis mevzuu edilen- “kalb”lere bakıyor.. onun temayüllerine bakıyor.. ritminde her zaman “Hû!” sesinin duyulmasına bakıyor.. her zaman “O!” diyor mu kalb, her zaman mızrabı yemiş ve “O!” diye inliyor mu o kalb; ona bakıyor.

O “kalb dili” birkaç asır, belki üç asır, çok gerilerde kaldı; ihmale uğradı, terkedildi. Kazası icap ediyor; bulunduğunuz yerden geriye meseleyi işleterek mi, yoksa gidip tâ o günlerden başlayarak meseleyi yeniden inşâ ederek mi; hepsini kaza etmek gerekiyor. Namazda kazaların îfâsı adına Fıkıh’taki iki şekle binaen bunu söyledim: Kaçırılan şey, ya o vaktin namazından sonra kılınır veya önce edâ edilir. Önce kazaya kalan namazı, sonra o gün edâ edeceğinizi edâ edersiniz; hususiyle “sâhib-i tertib” için bu böyledir; yani namazı hiç kaçırmamışlar, kaçırılmaması icap edeni hiç kaçırmamışlar için… “Yanlış yapmışımdır, hatalı yapmışımdır; namazımı tam, olması gerektiğine göre kılamamışımdır; O’nun huzurunda tam kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunamamışımdır. Ben, bunları yeniden bir kere daha edâ etsem, çok iyi olur; alt tarafı bunun, her gün kıldığım namaza bir o kadarı da ilave etmektir; o kadar!..”

Ama duygu, düşünce ve -esas- gönle ait şeyleri tamir etmek, çok da kolay değil. Gönüllerdeki heyecan dineli asırlar oldu!.. Gözlerdeki yaşlar kuruyalı da asırlar oldu!.. “Asırlar” diyorum… Ve o nispette, bizim Allah’tan uzaklaşmamız da asırlar oldu. Kendi kendimize küsuflar yaşattık, hüsûflar (perdelenmeler, ay tutulmaları) yaşattık. Sırtımızı O’na dönünce, kendi gölgemize takıldık; o da enâniyetimiz idi. “Biz biliriz, biz ederiz; bizim bildiğimiz gibi olur!” dedik; bu yanlış “Bildim!”lere takıldık. Öylesine şeytanın arkasına bir takılma yaşadık ki, hiç sorma!.. Hafizanallah…

Çok küçük bir uyanma vardı. Sağdan-sola yatakta dönme gibi, başını yastıktan kaldırma gibi, bir etrafını temaşa etme gibi hafif bir uyanma vardı ve o, çok şey vadediyordu. Çünkü merkezde/başlangıçta atılan bir adım, çok şey ifade eder; o, sonra atılacak adımları atma adına çok önemli bir referanstır. Merdivenin ilk basamağına adımınızı attığınız zaman, şaka yapıyor olmadığınıza göre, çıkmaya karar vermişsiniz demektir. İşte o mülahaza ile bir “ilk adım” yaşanmıştı, ilk basamağa basılmıştı, daha ileri basamaklara eller atılmıştı ve niyetler -esas- o merdivenin veya o helezonun ya da o miracın son basamağında idi. Fakat neylersiniz ki şeytan, şimdiye kadar hemen her hayırlı işin içine bir şeyler karıştırıp kirlettiği gibi, bu meselenin içine de bir şeyler karıştırdı ve o kazanlar ile ifade edilemeyecek, deryalar ile ifade edilemeyecek ümit ve emel mecmuasını kirletti.

   Gönül dünyasının dirilişe muhtaç olduğu bir dönemde daha bir “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekte batma!..”

Çok şey düşüyor bugün Hak ve hakikate dilbeste olmuş insanlara; çok şey düşüyor.. yeniden, gönül dünyası itibarıyla bir dirilme düşüyor.. bugüne kadar yaptığı şeyleri bir kirlenme kabul ederek, o kirlenmeleri gece kalkıp Rabbi ile baş başa kalarak gözyaşlarıyla yıkamak düşüyor.. seccadeleri ıslatmakla, başını ıslak seccadelere koymakla o kirleri yıkamak iktiza ediyor.

Onu hafife almayın, o gözyaşını hafife almayın; Cehennem’in dağlar cesametindeki kıvılcımlarını söndürecek “Kevser” de odur; belki Kevser’den daha kıymetlidir. Onun için denmiş: “Ağlamayan gözden Sana sığınırım, şeytandan sığındığım gibi!..”

Evet, öyle bir fasla yönelme sath-ı mâilinde, yolların ortasında, tercih etme durumunda bulunuyoruz. İsabetli bir tercihte bulunabilecek miyiz, bulunamayacak mıyız?!. Olduğumuz yerde mi kalacağız, kendimize mi takılacağız?!.

İmmün sistemleri çok zayıf… Bazen bir günlük bir zevk için, bazen kadın-erkek birbirine karışmayla hemen çöküveriyor immün sistemi.. gâye-i hayal, burada tuz-buz oluyor, silinip gidiyor.. bazen büyük bir işyeri.. bazen  bir başarı.. bazen bir pâye.. bazen bir makam.. bazen ellerin şakır şakır vurulması, bir “tasfîk”, bir alkış… Bunlar immün sistemini çökertiyor hemen. Bir yönüyle “iman” zedeleniyor, “âmel-i sâlih” kurumaya yüz tutuyor, “ihlas” arada kaynayıp gidiyor, “ihsan” görünmez oluyor, “aşk u iştiyak-ı likâullah” bütün bütün unutuluyor… İmmün sistemi, manevî anatomideki immün sistemi çöküyor.

İmmün sistemi çökünce insanın fizikî yapısında, bünye değişik virüslere açık hale gelir. Biraz evvel bahsettiğim şeyler de insanın manevî anatomisinin rükünleridir; onda da bir çökme olduğu zaman, manevi yapı hastalıklara açılmış olur. Değişik şeyler ile çöker o… Bazen bir günlük zevke.. bazen birkaç aylık zevke.. bazen birkaç senelik zevke.. bazen de bütün bir ömür bile olsa, bir ömürlük zevke/safâya -hafizanallah- yıkıveririz onu, çökertiveririz onu. Bu defa da şeytanî virüsler müsait buldukları o zeminde otağlarını kurar ve sürekli bizim nöronlarımıza mesajlar gönderirler; “Beni dinleyin!” derler. O kadar çok yanlış sinyal ile karşı karşıya kalır ki insan, ne düşüneceğini, ne edeceğini bilemez. Hatta bazen onları da çözemediğinden dolayı, “İyi mi, kötü mü?!” onların altında kalır, ezilir.

Onun için Hazreti Bediüzzaman diyor ki: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” Çoğaltabilirsiniz: Bir kulak kabartma, bir göz dikme, bir dudak oynatma, bir hiç öyle olmadığın halde öyle görünme, hiç öyle olmadığın halde öyle çalım çatma, hiç öyle olmadığın halde kendini öyle ifade etme… Bütün bunlar, insanı batıran şeylerdir. O Hazret de meselenin sadece çok önemli olan birkaç tanesini söylüyor ama siz, yüz tanesini sayabilirsiniz. “Enâniyet” diyor mu orada, “gurur” diyor mu orada, “kibir” diyor mu orada?!. Demiyor bunları. “Alkışlanma” diyor mu orada, “dünya sevdası” diyor mu orada?!. Bütün bu “pislik”leri, duygu-düşünce itibarıyla ayaklarının altına alıp, naatlar okuyarak veya münâcaatlar okuyarak, onların üzerinde raks etmeyince, insan, hakikate yönelmiş olamaz. Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir alkış, bir takdir, bir makam, bir pâye, bir mansıp, üç-beş kuruş bir şey, bir dünya rahatı, bir yiyip-içip yan gelip kulağın üzerine yatma… Bütün bunlar hayvanî vasıflar; onlarla batma!..

Oysaki Allah, insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar yaratmış. O, bir mir’ât-ı mücellâdır; onda tecelli eden ve görülen bir meclâdır; o meclâda tecelli eden de O’dur (celle celâluhu). Onun için, إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ “Allah (celle celâluhu) insanı, sûret-i Râhman’da yaratmıştır.” Yani; Rahmâniyetine bir ayna olarak yaratmıştır. O öyle muazzam bir varlıktır ki, bakılınca “Olsa olsa, Rabbe ayna, işte bu olabilir!” dedirtecek kadar. Buna “ahsen-i takvim” diyoruz.

İnsan, bu kadar şey almış ise, bence mutlaka vereceği şeyler de olmalı bunun karşılığında. Zaten demiyor mu Hazret, “Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.” Allah’a yaptığımız kulluklar, bizim gelecekte alacağımız şeylerin mukaddimesi değil; bugüne kadar aldığımız şeylerin, O’nun verdiği şeylerin şükrü mukabilinde, O’na minnette bulunma mukabilinde, hamd u senada bulunma mukabilinde. Evet, biz, mükâfatımızı çoktan almışız; yaptığımız şeyler de onlara karşı sadece hamd u senâ ve şükürden ibarettir.

   Doğru Müslümanlığı Râşid Halifelerin ve onların izinde gidenlerin hayatında aramalısınız; zira onlar, adım adım Rehber-i Ekmel Efendimiz’i takip etmiş ve O’nun Allah’a ulaştıran izlerine göre yürümüşlerdir.

Müslümanlığın doğru yaşanmasını, Râşid Halifeler yaşantılarıyla ortaya koymuşlardır. Râşid Halifeler… Birinin döneminde şu andaki Türkiye kadar yirmi olan ülkeler fethedilmiş, insanlar sağdan hizaya gelmiş. Bir ikincisinin döneminde Türkiye kadar kırk… Fakat zannediyorum, hiçbirinin bir tane evi yoktu. Hiçbiri çocuklarından birini kayırmamıştı. Bunlar, ruhlarının ufkuna yürüdüklerinde bir dikili taş arkada bırakmamışlardı. Kendileri olarak Allah’a yürümüşlerdi. Kendileri olarak yürürken bile “Acaba bunun hesabını verebilir miyiz?!” mülahazası ile yürümüşlerdi. Gerçek Müslümanlığı, onlar temsil etmişlerdi ve Allah Rasûlü da onları nazara veriyordu: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِSiz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” Sünnet; yol, yöntem demek. عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي Yolum, yöntemim… وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Râşid, rüşde ermiş ve aynı zamanda hidayete otağlarını kurmuş; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali. Derecesine göre, sonra Sahabe-i kiram, sonra Tâbiîn-i ızâm, sonra -bir kavle göre- Tebe-i Tâbiîn-i fihâm. Ebu Hanifeler de bu son kategori içine girer. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.)

İnsan, o çizgide hayatını sürdürdüğü zaman, yanılmaları öyle aza incirâr eder ki, Allah’ın izni-inayetiyle; Allah (celle celâluhu) onu yollarda yüzüstü bırakmaz. O güzergâhı takip ediyorsa ve o izlere basa basa yürüyor ise, hiç farkına varmadan, birden kendisini Cennet’in kapısının ötesinde/içeride bulur. Münker-Nekir, kabirde sual sormaya geldiğinde, “Buna sual sormaya lüzum yok!” derler, “Bu, yapılacak şeyleri, a’lâsıyla yapmış; a’lâsıyla yapmış!..”

Hazreti Ebu Bekir, bir halife, devlet reisi, Emîru’l-Mü’minîn idi. Halife ama Medine-i Münevvere’ye beş kilometrelik mesafede, başkalarının koyunlarını sağmak suretiyle geçimini temin ediyordu. Ve etrafındakilere şöyle demişti: “Halkın orta ölçekte veya en düşük ölçekte geçim standartları ne ise, bana o kadar maaş takdir edin; ben devlet başkanıyım ancak o kadarına hakkım var!” Fakat Hazret herhalde araştırdı, etti, ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman. O iki sene, üç ay, şu kadar küsur günlük süre zarfında esas yaptığını yapmıştı; Cennet gibi bir dünyanın blokajını yapmış, statiğini hazırlamış ve arkadan gelen kahraman Ömer gibi bir âbide şahsiyete emanet etmişti. “Ben, emanete riayet ettim mi etmedim mi bilemem; fakat elimden geldiğince çırpındım durdum. Bundan sonra o emanetin emin emanetçisi sensin!” deyip ona vermişti.

Ve bir de yanındaki insanlar vasıtasıyla bir testi göndermişti. Devlet Reisi… Dev-let re-i-si gerçekten o. Şimdiki sahtekarlar, düzenbazlar, milleti aldatan Amnofisler, Ramsesler, İbnü’ş-Şemsler, Hitlerler değil!.. Evet, bir testi göndermişti kendinden sonraki halifeye, içine de bir kağıt yazmış/bırakmıştı: “Ben, araştırdım, ettim; halkın orta ölçekte veya dûn ölçekte geçimi için şu kadar şey veriliyormuş; şu kadar şey ile yaşıyorlarmış. Ben baktım; bana verilen maaş, onun üstünde. Bu fazlalar hazineye ait şeydir; ben onu, benden sonra işin başına geçecek zata emanet ediyorum!” O koca Ömer gözyaşlarını tutamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamış; “Senden sonra Müslümanca yaşamaya âdetâ imkân bırakmadın!” demişti. Ama kendisi de onun berisinde yaşamıyordu/yaşamamıştı. Adım adım izler o ve o izler, adım adım Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın izleri.. O izler, Hazreti Cebrail’in izleri, Mikail’in izleri, İsrafil’in izleri.. O izler, insanı Allah’a ulaştıran izler… Adım adım o izlerde doğru yolu takip etmişlerdi. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatini bi-hakkın temsil etmiş, sırât-ı müstakimi bi-hakkın temsil etmiş ve sırât-ı müstakim ile varılacak yere varmışlardı. Onun için buruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ

   Anama da bu kadar tatlı “Anam!..” demedim, o da darılmasın!..

O benim anam… Bazen, “Annem kıskanır mı?” diye aklımdan geçmiyor değil; çünkü onları, annemden çok seviyorum. “Hazreti Hatice!” deyince… Onu da salât u selamlarım içinde yâd etmeden geçersem “Ben, küstahın birisiyim!” diye düşünüyorum.

Âişe validemize “Anam!” derken… Anam kadar gözümde, hatta onun çok üstünde; anamı kıskandıracak kadar… Anam… Anamı kıskandıracak “Anam!” deme… Her “Anam!” deyişte, kalbin bir mızrap yemiş gibi inlemesi, öyle “Anam!” deme ona… Çünkü Sıddîk’ın kızı Sıddîka.. Peygamberin evinde âbide bir kadın.. dinin yarısını rivayet eden bir râviye… Beş bin küsur hadis rivayet ediyor; Buhari’de olan hadislerden fazla. Bu, sizin dininizin esası demek, Kur’an’ın yorumu demek, Kur’an’ı doğru anlamanın argümanları demek. Ve onları size emanet ediyor: “Alın bunları, birer argüman olarak kullanın, yanlış yollarda yürümeyin, düşe-kalka yürümeyin!”

İşte bu anam diyor ki: “Bazen hilale bakardık, bir geçerdi, bir ay; Recep geçerdi, Şaban geçerdi, Ramazan geçerdi, bizim evimizde sıcak su kaynamazdı.” Soruyor yeğeni “Ne ile geçiniyordunuz?” “El-Esvedeyn” diyor, “İki siyah ile”. Buna tağlîb tariki deniyor; esasen iki şeyi bir araya getirince, bir ad ile ifade ediliyor. Burada da “iki siyah ile” deniyor. Esasen siyah olan “hurma”, galiba Acve hurması, o kerametli bir hurma; diğeri de “su”. “Mâeyn” de diyebilirdi burada, bu defa da hurma, mâ ile beraber zikredilmiş, tağlîb tarikiyle o ona ircâ edilmiş olurdu. “El-esvedeyn; iki siyah ile geçiniyorduk!..”

Ömür boyu, hayatlarını böyle geçiriyorlar. “Ben Mü’minim! Mü’minlerin serkârıyım, Emîrü’l-mü’minîn’im!” diyen, böyle dediği halde Kârûn gibi yiyen.. öyle diyen, Kârûn gibi yiyen.. öyle diyen, Kârûn gibi yaşayan insanlara binlerce “Yuf!” olsun!..

   Müslümanlık, iddia değildir; o, Kur’an’ın insan davranışlarında kristalleşmiş şekli ve hayatın ta kendisidir.

“Mü’min kimdir?” إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ “Görüldüğü zaman, Allah’ın hatırlandığı insandır.” Mü’min, odur; ahsen-i takvîm âbidesidir, mir’ât-ı mücellâdır. Ve tabii hepsinin üstünde esas bir mir’ât-ı mücellâ var ki, O, mutlak manada “Kamil İnsan”dır. “Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür, dâim.” Sallallâhu aleyhi ve sellem.

Günümüzde yeniden kalbimize yönelme.. belki, Latife-i Rabbâniyeye yönelme.. cismâniyetten sıyrılma.. hayvaniyeti bırakma.. bir beden hayatı yaşamayı bırakma.. kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme… O kalb ve ruh rasathanelerine yükselmeyince, görülecek şeyleri de insan göremez, esasen.

Ha ne için bugün bu konular ele alınıyor? Hiç farkına varmadan, Cenâb-ı Hak, bir kısım hayırlara muvaffak kıldı, onu inkâr etmiyorum ben. Merdivenin ilk basamağına adım atılmıştı.. niyet hâlis idi.. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” hadis idi.. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller başka değil ancak niyetlere göre kıymet kazanır.” hadis idi. Dolayısıyla, o merdivenin başına, o merdivenin üst tarafına çıkılmak ile varılacak yere çıkılacak idi. İlk basamağa veya ikinci basamağa ya da üçüncü basamağa adım atılmış idi. Belli idi; o insanlar, işi sonuna kadar götürecekler idi. -Antrparantez: Cenâb-ı Hak, niyetlerinin mükafatlarıyla onları taçlandırsın inşâallah, hepinizi taçlandırsın inşâallahu teâlâ.-

Şimdi bu türlü önemli şeylerde, Cenâb-ı Hak, muvaffak kıldı. Belki hiç farkına varmadan, bu şeylerin bazılarını kendimizden bilmiş olabiliriz. “Ben bir yerde elime kazmayı aldım, manivelayı aldım; bir okul, bir üniversite yapmak için orada bir ırgat gibi, bir amele gibi çalıştım ve Allah’ın izni ile…” Bakın, böyle de diyebilirsiniz: “Allah’ın izniyle bu müesseseyi kurduk!” falan diyebilirsiniz; yaptığınız şeyi “maşaallah”lı, “inşaallah”lı, söyleyebilirsiniz. Fakat zihninizin ucundan azıcık “Ben yaptım!” mülahazası geçiyor ise, enseden bir tokat yemeye müstahak olursunuz.

Bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesini O’ndan bilmek suretiyle, işin artırılmasını ona bağlamak lazım. لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, ‘Allah’ım, Sen’den!’ derseniz, Ben de nimetlerimi artırırım, verdiğim şeyleri katlayarak veririm, müzâaf veririm, mük’ab veririm, mük’ab der mük’ab veririm; iki katlı, üç katlı, dört katlı, on katlı veririm.” Hazineleri zengin… Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri, sizin beklediğiniz şeyler ile dolu; Hazreti Cüneyd’e buyurduğu gibi, ibadet u taat ile dolu. Sizin ibadet u tâatinize Allah’ın ihtiyacı yok; maksadınız O’nu hoşnut etmek ise şayet, kendinizi küçük görün ve amelinizde ihlaslı olun!.. Yaptığınız her şeyi Allah için yapın!.. Hazreti Pîr’in ifadesi ile “Allah için işleyin, Allah için başlayın, Allah için konuşun, Allah için görüşün; lillâh, li-vechillah, li-eclillah rızası dairesinde hareket edin. O zaman ömrünüzün saniyeleri, seneler hükmüne geçer.”

Bakın, nasıl bereketli bir kazanç bu; nasıl “bir”ler “bin” oluyor. Öbür türlü, o meseleyi azıcık kendimizden bildiğimiz zaman, hiç farkına vardan “bin”i bir etmiş oluruz. Fakat onu Sahibine verirseniz, “O’na binlerce hamd u senâ olsun; birer aktör olarak bizi bu mevzuda Kendi kader programı çerçevesinde kullandı.” -Hâşâ, ‘senaryo’ demiyorum ben, ‘Kader programı içinde kullandı.’ Demeyi tercih ediyorum.- “Kullanana can kurban!” derseniz şayet, Allah, o zaman sizin birinizi bin yapar.

Evet, zerre kadar kendine bir hisse ayırdığın zaman, hiç farkına varmadan, Allah ile münasebetlerin açısından binleri bir etmiş olursun, belki sıfırlamış olursun. Bütünüyle kendinden biliyorsan, sıfırlamış olursun. Kendini sıfırladığın zaman, Cenâb-ı Hakk’ın sana lütfettiği şeyler karşısında; o zaman da o sıfırın sol tarafına bir rakam konmuş, sıfırlar da çoğaltılmış, dolayısıyla “on” olmuş, “yüz” olmuş, bir üçüncü sıfır konmuş ise “bin” olmuş, bir dördüncü sıfır konmuş ise “on bin” olmuş olur. Allah’ın hazineleri geniştir. لاَ حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” لاَ حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka yoktur. İşte Cennet hazineleri bunlardır.” buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).

   Nefis, hilkat itibarıyla kurbete açık özelliğinin yanında, ihmal edilip yüksek ufuklara yönlendirilmediği zaman bir zift kaynağı haline gelme konumundadır.

Nefis, bir yönüyle, insan mahiyetinde şeytanın şifrelerini çözen şifre memuru gibi bir şeydir. Şeytan, sürekli sinyaller gönderir; nefis, şeytandan gelen o sinyalleri çözer kendine göre, insan hiç farkına varmaz. Dolayısıyla kalbin kapılarını ona açık bıraktığın takdirde, o gelir, oraya otağını kurar. Orada senin alacağın şeyler, sadece şeytanın sinyalleridir; nefis, onları çözüyor: “Di-di-da-dıt / da-da-dıt…” Ondan sonra sen de ona göre hareket ediyorsun. Orada şifre memuru o, nefis; o da şeytan.

Fakat nefis, “Nefs-i Emmâre” olmaktan, “nefs-i hayvanî” olmaktan, yani yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatmaktan kurtulur ise, birinci basamağa çıkılmış oluyor ki, ona “Nefs-i Levvâme” deniyor. Yaptığı bazı şeyleri kınayan, sorgulayan, en iyi işlerinde bile “Bu iş, biraz bulanık çıktı!” diyen/diyebilen nefis. Bu, yavaş yavaş o istikamette bir adım atma demektir.

Bazıları, bu arada, bir “Nefs-i Mülheme” meselesi de oraya koyuyorlar. Siz, bu mülahazaya yükseldiğiniz zaman, kendinizi bu istikamette sorguladığınız zaman, Cenâb-ı Hakk’ın ilham esintileri ile karşı karşıya kalırsınız, destek alırsınız O’ndan. Allah’tan destek alıyor iseniz, Allah’ın izniyle, inayetiyle devrilmezsiniz, yolda kalmazsınız, yüz üstü sürünmezsiniz. Bazıları bu “Mülheme”yi araya sokuyor.

Fakat bazıları da doğrudan doğruya “Nefs-i Levvâme”den sonra, “Nefs-i Mutmainne”ye geçiyor. İtmi’nâna ermiş nefis… Bu da tezekkür ile, tefekkür ile, tedebbür ile, ibadet u tâat ile, Allah’ı anmak ile, sohbet-i Cânân ile olur. Nefs-i Mutmainne… الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Onlar, imân eden ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) Dikkat edin, kalbler/nefisler, ancak Allah’ı yürekten anmakla oturaklaşır.

Alvar İmamı’nın dediği gibi diyeyim; bende o kalb yok ama o derken böyle -haşyetle kıvranır gibi- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ derdi; âdetâ herkesin kalbinde de mızrap yemiş gibi bir ses duyulurdu. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ Mızrap yemiş bir kalb gibi… “Sen’den başka Ma’bûd-u bil-hak, Maksûd-u bil-istihkak yok! Sen varsın, ey Ma’bûd-u Mutlak, ey Maksûd-u Mutlak, ey Sübhân-ı Mutlak, ey Mezkûr-u Mutlak. Mutlak, mutlak, mutlak; Sen Mutlaksın. Ben ise sadece Senin karşında, Senin yarattığın değişik şeyler ile mukayyed; mukayyedin tekiyim! Bir an, Senden gelen tecelliler kesilirse, ben sıfır ibn sıfır, zero ibn zero olurum.”

Nefis, böyle bir şey ama “Mutmainne”ye gelince, أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Dikkat edin!” أَلاَ tenbih edatı. “Dikkat, bak, dikkat kesilin!.. Kalbler, Allah’ı anmakla itmi’nâna -yalın Türkçe ile “oturaklaşma”ya- ulaşır.” Dolayısı ile -bir yönüyle- o kalb, otağını kurması gerekli yer nere ise, otağını oraya kurar.

Bazıları bunun üstünde bir “Râdıye/Mardıyye” makamından bahsediyor. Bazıları da o “Mutmainne”nin bir yanına “Râdıye”, bir yanına da “Mardıyye” diyorlar. “Râdıye” şu demek: Siz, Allah’tan razı oluyorsunuz, “Allah’ım! ‘Gelse celâlinden cefâ / Yahut cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..’ Razı oldum!” diyorsunuz. رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا Hadis-i şerif; “Rabb olarak, Sen’den razıyız; hepimiz razı olduk!” Mazi kipi ile ifade ediliyor; “Tâ dünden razıyız; dünden razıyız.” “Dünden razıyız.” fiil olduğundan dolayı, “Bugün de razıyız.” demek oluyor. Bir de mazi kipi ile ifade edilmesi, “vukuu muhakkak” manasına geliyor; hani dünden/ezelden razı olduğumuz gibi, ebede kadar da o rıza çizgisi işini devam ettireceğiz, Allah’ın izni ile… Bir söz verme: رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Rabbimizin rubûbiyetinden, din olarak İslam’dan ve İnsanlığın İftihar Tablosu Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden hoşnuduz.” Rabb olarak, Sen’den razıyız; din olarak İslam’dan da razı olduk; elçi ve nebi olarak da Senin elçinden/rasûlünden hoşnuduz, razı olduk!..

Fakat ehl-i tahkike göre, Cenâb-ı Hak, sizin niyetiniz ve yapacağınız şeyler açısından sizin hakkınızda rıza takdir buyuruyor. O (celle celâluhu) -bir yönüyle- rıza tecelli dalga boyunda size baktığından dolayı, siz, O’ndan razı oluyorsunuz. Dolayısıyla O da rızasını pekiştiriyor sizin hakkınızda; siz Allah’tan razı, O da sizden razı. Râdıye, Mardıyye… Bazıları bunu Nefs-i Mutmainne’nin iki kanadı şeklinde mütalaa etmiş; bazıları da “Bir basamak o, bir diğer basamak da o.” demişler. Bu suretle, Mülhemeyi de meseleye katacak olursanız, esasen, nefs-i hayvanî ve Nefs-i Emmâre’den sonra dört tane nefis mertebesi var.

   Nefis, ciddi bir seyr u sülûkla, cismâniyete ait zulmetleri arka arkaya yırtıp emmârelikten kurtularak, levvâme, mülheme, mutmainne, râdıye, mardıyye ve sâfiye gibi mertebelere sıçramak suretiyle müzekkâ hale gelebilir.

Bir de hususî mevhîbe-i ilahiye olarak “Nefs-i Zâkiye ve Sâfiye” var. Allahu a’lem, başta enbiyâ-i ızâm olmak üzere, sonra onların hakiki vârisleri; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi insanların nefisleri… Belki daha aşağıya doğru geldiğiniz zaman… “Aşağı” demek ne demek? Yani, onlar yine her birerleri Kutup yıldızı gibi, bizim başımızın çok çok çok çok çok üstünde… Hazreti Şâh-ı Geylânî gibi, Şâzilî gibi, Necmeddin-i Kübrâ gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendî gibi, Mustafa Bekrî-i Sıddîkî gibi, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri gibi, İmam Zeynülâbidîn gibi, İmam Cafer-i Sâdık gibi, gibi, gibi… Hacı Bayram Veli hazretleri gibi, Zembilli Ali efendi gibi, Pîr-i Küfrevî gibi, Alvar İmamı Muhammed Lütfî efendi gibi, İhramcızâde İsmail efendi gibi, gibi, gibi, bir hayli Hak dostu… Bunlar, bir yönüyle, birer mir’ât-ı mücellâdır; baktığınız zaman, size Allah’ı hatırlatırlar. إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ Onlara baktığınız zaman, Allah’ı hatırlarsınız. Görüldükleri her yerde, insanlara “Allahu Ekber!” dedirtirler bunlar.

Ve öyle idi; bakışlarıyla, göz irisleriyle ifade ederlerdi, yüzlerindeki takallüsler ile ifade ederlerdi, el-ayak hareketleri ile ifade ederlerdi, ürpertileri ile ifade ederlerdi, inlemeleri ile ifade ederlerdi. Bunlar, bir yönüyle, o Sâfiye ve Zâkiye’nin hakiki manada temsilcilerinin yanında, izafî ve nisbî manada o Safiye ve Zâkiye hakikatinin temsilcileri idi. Allah, onları “müzekkâ” kılmış; yani, tezkiye-i nefse onları muvaffak kılmış.

Tezkiye-i nefis… Hazreti Pîr’in verdiği ölçüler içinde, tezkiye etmemek suretiyle, kendisini gırtlağına kadar pislik içinde yaşıyor gibi görmek suretiyle, “Benden de insan olur mu?” demek suretiyle… Elli defa hacca gitmiş, gelmiş ve her defasında Kâbe’yi tavaf ederken bayılmış. Hacerü’l-Es’ad’i öperken bayılmış. “Esved” yerine “es’ad” diyorum, “Hacerü’l-Es’ad” diyorum ben; “saadetli taş, saadetin tâ kendisi olan taş” demek. Hacerü’l-Es’ad’i öperken kendinden geçmiş. Mültezim’e yüzünü koyduğu zaman hıçkıra hıçkıra ağlamış. Antrparantez arz ediyorum; ben oraya başını koymuş ağlayan insanlar gördüm. Hâlâ aklıma gelince, gözlerim dolar. Orada, hıçkıra hıçkıra ağlayanlar, gerçekten Cenâb-ı Hakk’a gönül vermiş insanlar görürsünüz. İşte, olmuş ise böyle bir şey, Hazreti Pîr’in ölçüleri içinde -başkası kullanmıyor onu- “tahdîs-i nimet” nev’inden, “Allah Allah! Benim gibi bir insana böyle şeyler lütfedilmez ama Allah’ın rahmetinin vüs’atine hayret ediyorum! Ne büyük, Allah (Celle Celâluhu)! Benim gibi insanlar -esasen- sırtına semer vurulması gerekli olan varlıklar; fakat gel-gör ki, onlara atlastan cübbeler giydiriyor.”

Zaten o da öyle diyor hani!.. “Nasıl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, ‘Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârâne desen, ‘Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfrân-ı nimet olur.” Estağfirullah, nerede güzellik?!. Böyle demek, Allah’ın nimetini inkârdır. Doğrusu, “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.” demektir. Evet, güzel oldun fakat güzellik, o hil’ata, o cübbeye ait, dolayısıyla da o cübbeyi Giydiren’e ait; sendeki güzellik, izafî bir güzellik…

“Safiye” de dupduru, içine hiçbir şey karışmamış… İşe başlarken arz ettim: Günümüzde içimize, yani kazanlar dolusu, ambarlar dolusu hayrın içine, nefs-i emmâre veya şeytan ya da siyasîler vasıtasıyla bir damla pislik düşünce -bir dam-la pis-lik- kazanlar dolusu, ambarlar dolusu, tertemiz şeyleri, balı kaymağı berbat eder, hafizanallah. Evet, o işin sâfî kalması, içine hiçbir şey karıştırmamaya bağlıdır ki, ismet-i mutlaka, masumiyet-i mutlaka, iffet-i mutlaka enbiyâ-ı ızâma has bir şeydir; onlar içinde de mutlak manada kâmil olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a aittir.

Zaten insanı yükselte yükselte, esas getirip O’na bağlıyoruz: Zirve İnsan, Âbide İnsan, Gerçek İnsan-ı Kâmil, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu ümmet-i Muhammed’e ki, öyle, devrilmez/sarsılmaz bir Sütun’a, Allah ile irtibatlı bir Sütun’a dayanmışlardır.” (İmam Bûsîrî) Müjdeler olsun bize ki, öyle sarsılmaz, kırılmaz, devrilmez, mübarek, nurânî, bir ucu Miraç’ta, tâ gökler ötesinde ve bir ayağı da sizin/bizim içimizde sağlam/sarsılmayan bir Sütuna dayanmışız. Müjdeler olsun bize, devrilmeyen, kırılmayan bir Sütuna dayanmışız.

Cenâb-ı Hak, o Sütunun arkasında, estağfirullah, o zebercet Sütunun arkasında, o İnsan-ı Kâmil’in arkasında son nefesimize kadar, hatta ondan sonra ahirette de Livâu’l-Hamd isimli sancağı altında haşr ü neşr eylesin!.. Ve O’nunla beraber Cennet’te, Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı sübhanîyesine kaşık çalmakla şereflendirsin!.. Vesselam.

Kırık Testi: VİLÂDETİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semalara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kaidelere bağlayan O’dur. O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan; insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru hâline getiren…

Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.

O yeryüzüne ayak basmadan önce –ayağı başlarımızın tâcı– her tarafta ziya-zulmet iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz semaya inat kapkaranlık, sema ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi. O’nun basiretlerimize çaldığı ziya ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı.. eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi; Hakk’ı söyleyen, Hakk’a çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül…

İnsanlığın gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık, düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü. Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyor, ne de elemsiz lezzetten haber vardı. Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor; gönül yamaçları da baharı ve yeşili bilemiyordu. O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı. Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ızdırabı dindi.. ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin ufku göründü.

O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor.. hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor.. hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hâkim.. dişli olmak âdeta bir imtiyaz.. sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor.. hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet.. kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş.. hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu rüyası.. ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve günümüzdekinden de beter.. ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur.. hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. şafakların aydınlık çehresiyle hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşâhede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve ruhî heyecanlara çevirdi.

O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlumun âhı dindi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi; mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.

Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem semavî kâmusa borçlu bulunuyoruz. Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyadandır. Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.

O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve virane gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi. Derken, çevremiz birdenbire Firdevs renklerine büründü. Tâli’imizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı.. kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı.. çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu.. ve şeytanî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu; kurdu ve her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.

Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı. Gün geldi, akıl, Senin yolundan çıkıp başka vadilere saptı. Düşünce bütün bütün Sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu. Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu. Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık; mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık.. kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık.. herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.

Bak şimdi korkutan bir belirsizlik var Senin dünyanda; anlayışlar dar, düşünceler çarpık, yenilenme ve dirilme duyguları da tamamen meflûç. Doğduğun kutlu diyar, yıllar var bütünüyle kısırlaştı, hiçbir şey doğurmuyor artık. Mübarek köyün, vefasızlığımızı tecziye suskunluğu içinde. Şam, Bağdat sürekli anomali doğuruyor. Belhler, Buharalar hiçlik vadilerinde hiçi arıyor. Konya folklor gösterileri ile teselli peşinde. Bir baştan bir başa koca Endülüs, ruhunu katledenlere teslim. İstanbul gayesizlik ve hedefsizlik pençesinde mütemâdi gel-gitler yaşıyor.. ve koskoca bir âlem garip, yetim, ihtilâçlar içinde ve zamanzede…

Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü. Seninle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz. Senin ışığının ulaşmadığı ruhların “ba’sü ba’de’l-mevt”i mümkün mü bilemeyeceğim.? Aslında ziyasını, rengini, desenini Senden almayan yığınlar nasıl dirilebilir ki..!

Biz hepimiz, bir tâli’siz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük. Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği sergileyerek hep sustuk.. ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar, saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşîdeler. Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize de suskunluk düştü. Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi.. yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi.. ay-güneş Senin üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi.. biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahluklarının homurtularıyla ürperdik. Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu. Sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, Seni kırmış olmamız ihtimalidir –ihtimal sözü de bir iyimserlik ifadesi–.. ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan, bu defa biz kırılıp paramparça olacağız.. ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir daha dirilmemek üzere boğulup gideceğiz.

Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol. Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur. Gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık. Kimilerimiz de kendini bir kısım gönül hülyalarına saldı ve değişik vehimlerle oyalandı; öyle ki ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve ruhî hayatın derinliklerine dalabildik; aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik.

Ey karanlık gecelerimizin Ay’ı-Güneş’i, ey yolda kalmışların biricik rehberi, Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Senin için bir tulû vakti, gönüllerimiz de Senin mütevazi matlaın; perişaniyetimiz Sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ; ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sensizlik ateşine yakma. Ne ilm u irfanımız var, ne hayr u taate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; Sana sunacağımız armağan بِبِضَاعَةٍ مُزْجَاةٍ “Kayda değmez bir sermaye” [1] ölçüsünde bile değil. Bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gittiler. Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız. Bağban Sen isen –öyle olduğunda şüphemiz yok– bağ niye sahipsiz kalsın. –Sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık.– Merkezi tutmak Senin hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine…

Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya “âmin” de demedin. Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıkların karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir; sevindir ki, bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Dünya Senin dünyan –müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim– bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…

Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti. Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun.. Sen “Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa nûrsun.” (Itrî). Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.

Ey Yüce Dost, söylenen sözler bir na’t değil, sevgili kapısında mırıldanan serenât da değil; özü hasret, ruhu hicran kapıkuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır…

***

[1] Yûsuf sûresi, 12/88.

Bamteli: MEVSİM HAZAN DEĞİL!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem / Can azap, cânan azap, her günkü yâran azap.”

“Muzdarip bütün toplum, ilacı bunun iman / İmana aç ruhlara başka bir derman azap.” (Kırıp Mızrap)

“Bil illeti, sonra kıl müdavâta tasaddî / Her merhemi, her yaraya derman mı sanursun? // En ummadığın, keşfeder esrâr-ı derûnun / Sen, herkesi kör, âlemi sersem mi sanursun?!.” (Ziya Paşa)

Çok yoksulluğa, fakirliğe maruz bırakılmışız; çok… Keşke bir ay, iki ay aç kalsaydık da aç kaldığımız bu şeylere o kadar muhtaç duruma düşmeseydik!.. Neleri yitirdik, neleri kaybettik, nelerin yoksunu olarak yaşıyoruz ama farkında değiliz!..

Bir de kendisini tamamen siyasî mülahazalar ile şeytan senaryosunun figürleri haline getirmiş kimseler var ki, sanki insanın içine “Bunların dediklerinin aksi doğru!” demek geliyor. Ne diyorlarsa, doğru onun tersidir herhalde; “bir” diyorlarsa, “İki demek istedi, üç demek istedi!” diyeceksiniz. Çünkü oynanan rol, şeytanın senaryosuna göre ve öyle oynatıyor ki, Hollywood artistleri halt etmiştir onların yanında. “Sürü olun, arkamda sürüklenin!” denince, hiç tereddüt etmeden, “Lam-cim” etmeden hemen sürükleniyorlar.

Firavun’un şeytan ile olan hikâyesini arz etmiştim: Şeytan bir gün Firavun’a tekebbürünün sebebini ve halkın halini sormuş. Firavun “Şimdi git, yarın gel!” cevabını vermiş. Hemen münadilerini salarak her bir mahalleye “Yarın siz koyun gibi meleyeceksiniz. Siz keçi gibi beğireceksiniz. Siz öküz gibi böğüreceksiniz. Siz köpek gibi havlayacaksınız…” demiş. Sabah şeytan Firavun’a giderken bir de bakmış ki, her tarafta meleyenler, beğirenler, böğürenler, havlayanlar… Bir sokağa sığırlar, bir sokağa koyunlar, bir sokağa keçiler, bir sokağa tilkiler, bir sokağa tavşanlar, bir sokağa kediler… Şeytan, “Yahu bu ne hal! İnsanlar, o hayvanların seslerini çıkarıyorlar, hiç durmadan?” diye sorunca, Firavun demiş ki: “İşte bu insanları bu hâle getirdim, hipnozladım; bunlara her hükmümü geçiriyorum ama bak, senelerden beri uğraşıyorum Musa ve kardeşi Harun’a iki kelime anlatamadım, onlara hiçbir dediğimi yaptıramadım!”

Aklı başında olanlar, onları (insî-cinnî şeytanları ve avenesini) dinlemiyorlar ve dediklerinin de doğru olmadığına inanıyorlar. Biz tam çizgimizi bulmasak/bulamasak bile -Siz bulmuşsunuzdur inşallah, ben kendi açımdan konuşuyorum.- onların (şeytan ve avenesinin) çizgisinde bulunmamak da büyük bir bahtiyarlıktır!..

   Mesele dipten ele alınmalıdır; zira her şeyin kaymağı kendi cinsinden olur, tabanında ne varsa tavanına da o vurur.

Evet, bir dertler/problemler fâsid dairesinin yaşandığı dönemde bulunuyoruz. Problemler fâsid dairesi… “Çözelim!” derken kendi hesaplarına bile yeni problemlere sebebiyet veriyorlar. İslam dünyası, topyekûn, başta aşağıya bir Fatih istiyor, bir Yavuz istiyor, bir Nureddin-i Zengî istiyor, bir Selahaddin-i Eyyûbî istiyor; hâşâ/estağfirullah, bir Ebu Bekir istiyor, Ömer istiyor, Osman istiyor, Ali istiyor. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.) İstiyor ama كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Dolayısıyla da hiç gönül koymayın, rahatsızlığa girmeyin! Bizim bünyemizde -esasen- çimlenenler, tamamen bizim kuvve-i inbâtiyemizden, bizim karbondioksitlerimizden beslenerek o hale geliyorlar.

Allah Rasûlü buyuruyor: كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” Tabanda ne var ise, tavana akseden, odur. Osman Tarı beyin -ilk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi’den naklen- ifadesiyle, “Sütün kaymağı, süt olur. Yoğurdun kaymağı, yoğurt kaymağı olur.” Varsa balın kaymağı, bal kaymağı olur; şerbetin kaymağı, şerbet kaymağı olur; zehrin kaymağı oluyorsa, o da zehir olur. Evet, tabanda ne var ise, tavana akseden, odur.

Bir toplum, kesb-i istikâmet edeceği âna kadar baştakilerin birden bire düzelmeleri ancak Enbiyâ-ı ızâma mahsus bir şey olmuştur. Tamamen şirazeden çıkmış, darmadağınık, hiçbir hakikat ile irtibatı kalmamış insanları, onlar, Cenâb-ı Hakk’ın önlerine serdiği proje/planlar ile, sonra o plan ve projeye göre gönderdiği mesajlar ile yeniden hizaya getirmişlerdir. Allah’ın izni-inayeti ile, en vahşî, en canavar insanlardan, bir yönüyle, insanlığın iftihar edebileceği bir topluluk oluşturmuşlardır. Onların dışında -esasen- taban ne ise, tavanın olacağı da odur.

Bir dönemde, mesela Emevî döneminde tabanda bozulma, şirazeden çıkma oldu. Allah, onlara Abdülmelik’i musallat etti, Velid’i musallat etti, Süleyman İbn Abdülmelik’i musallat etti. Bir dönemde Abbasîler -belki- istikameti korudular ama bozuldukları zaman, başta Seffâh vardı. Daha sonra da niceleri geldi; onlar da Emevîler dönemindeki Haccâc ve Yezîd gibi oralarda birer gadrin, zulmün, kahrın kahramanı (!) oldular, onun ile yâd edildiler hep. Evet, şeytanlara yakışır şekilde bir yâd edilme!.. Lanet ile anılan küstah cebâbireye rahmet okuttular.

Belki bizim kökümüzde de “kısmen” aynı şeyler yaşandı, “tam” diyemeyeceğim; Şecere-i Numâniye ile çatışmak istemiyorum; onun ile çatışmak, Muhyiddin İbn Arabî ile çatışmak demektir. O, onlar için “Râşid halifelerden sonra en istikamette olan idare sistemi” filan diyor. Kılı kırk yararcasına yaşadılar. Hükümdar, çok rahatlıkla Hacı Bayram’ın önünde diz çöktü; “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Koca Fatih, Akşemseddin karşısında diz çöktü; “Efendimiz acaba ne buyururlar?” dedi. Koca Yavuz, sekiz sene içinde kocaman iki tane devleti, üç tane devleti hizaya getirdi, âdetâ kan dökmeden, tamamen “Pes!” dediler. Döndü geldi ama “Efendimiz ne buyururlar?” dedi. Ve hocasının atının ayağından sıçrayan çamurlu cübbeyi de vasiyet etti, “Tabutumun üzerine koyun!” dedi. İhtimal öbür tarafa gittiğinde, “Senin ne amelin var?!” denilince, “Vallahi, Allah’ım! Benim bir amelim yok!..” Ama ameline bakınca, aslında binlerce insana yeter. Efendimiz’in Mâiz için ve Gâmidiye kadın için söylediği aynı şey: “Ameli, binlerce insana dağıtılsaydı, yine yeterdi ona.” Fakat, “Ben, hocamın cübbesini üzerime aldım, onun hatırına beni Cehennem’e koyma!”

Böyle idi; o zaman, böyle idi. Kılı kırk yararcasına yaşayan insanlar vardı. Taban öyle idi, tavan da ona göre oluşuyordu. Taban bozulunca, blokaj bozulunca, siz, o binanın duvarlarını demir ile yapsanız, bakır ile yapsanız, bilmem ne ile perçinleseniz bile -bir yönüyle blokaj/taban bozuk olduğundan dolayı, zemin bozuk olduğundan dolayı- Richter ölçeğine göre üç şiddetindeki bir zelzele ile yerle bir olur. Böyle bir duruma kaldık…

   “Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?!.”

Ama bir gayret bir çırpınış var. Bir yerine kadar mesafe alındığı söylenebilir. “Yolun bir kısmı -üçte biri mi, dörtte biri mi, beşte biri mi- kat’ edildi.” diyebilirsiniz. “Öyle ise tasalanma; mevsim, hazan değil / ‘Kader!’ de, eğilebildiğin kadar eğil.. // Gidecektir bu son gâileler de art arda / Kim bilir, nasıl bir lütuf var sırada?!.” Hep böyle kışları baharlar takip etmiş, kapkaranlık geceleri de gündüzler takip etmiştir.

O korkunç Cahiliye karanlığını Allah (celle celâluhu), Hazreti “Şems” diyebileceğim, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm ile aydınlatmıştır. Ama “Şems” dememişler O’na, “Kamer” demişler; çünkü “Şems” deyince, “Kamer”in ziyâ aldığı Zât anlaşılmış. Onun için O’na “Kamer-i Münîr”, etrafı aydınlatan, çevresinde sahabe gibi hâle oluşturan “Kamer-i Münîr” demişler. Kamerî Münîr (sallallâhu aleyhi ve sellem)…

Evet, o istikamette belli ölçüde bir mesafe alındığı söylenebilir, Allah’ın izni ve inayeti ile. Bu açıdan da Cenâb-ı Hak, alınan bu mesafeyi boşa çıkarmamak için, bir yere kadar o yolda yürüyenleri yolda sahipsiz/garip bırakmamak için, yolun sonuna kadar götürecektir onları… “Zuhura gelir, her ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” Yine, “Hep böyle gelmiş böyle gider” diyor aynı şâir: “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.”

Koskocaman Cahiliye Dönemi’ni Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) elinin tersiyle itti ve onun yerinde, yanında ütopyaların halt etmiş olduğu öyle bir sistem kurdu ki, Allah’ın izniyle, bugüne kadar “anilmerkez” açılımı devam etti. Biz, bir yönüyle, onun Alfa’sını mı, Beta’sını mı, Gama’sını mı yaşıyoruz; onun açılımı makas açılımı gibi bugünlere kadar geldi. Şayet varsa, içinizde bir “nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi duyurma aşk u iştiyakı, o -esasen- ondan gelen tayfların neticesidir.

Ama o dönem öyle kirli bir dönem idi ki, kirli evlerin kapılarına bayraklar asılıyordu. O evlerde bayraklar sallanıyordu/dalgalanıyordu ki bu, “Herkes hiç sormadan bu eve girebilir” demekti. Ben, daha netini konuşmuyorum, onu da yine huzurunuza karşı saygısızlık saydığımdan dolayı. Katiller/cinayetler birbirini takip ediyordu; evlatlar öldürülüyordu, kız çocukları öldürülüyordu, kadınlara hakk-ı hayat tanınmıyordu. Bir dönemde Firavunların İsrailoğulları’na yaptıkları gibi… Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde ifade buyurulduğu üzere, kız çocuklarının doğduğunu duyunca öfke ve üzüntülerinden yüzleri mosmor kesilir ve yutkunur dururlardı. Erkek evladı olmuyor diye, kız çocuğu olunca, “Şimdi bir kız evladım oldu; halkın içine nasıl çıkarım ben, kız evladım oldu” diyorlardı.

Birisi, o derdini, Müslüman olduktan sonra Allah Rasûlü’ne anlatıyor: “Derin bir kuyu kazmıştım. Kızımın elinden tuttum, ‘Seni iyi bir yere götürüyorum!’ dedim. O da ‘Canım babacığım!’ dedi; benim ile beraber geldi oraya kadar. Kuyunun kenarına gelince, ben, arkadan ittirdim; kızım ‘Baba, baba!’ diye bağırarak kuyunun dibine düştü… Ve döndüm geldim.” Allah Rasûlü, o güçlü irade sahibi, gözyaşlarını tutamadı; evet “çocuk gibi” diyemeyeceğim, Cebrail saffetiyle şakır şakır gözyaşları döktü ve ağladı.

İşte öyle bir toplum, bir gün öyle bir hal aldı ki, Allah’ın izni-inayetiyle, insanlar, ona göre sağdan hizaya gelmeye başladılar. Anadolulara kadar, Uzak Doğulara kadar, Çin Seddi’ne kadar, o örnek insanlar, ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması adına her yerde direkler dikti; nam-ı celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir bayrak gibi dalgalandırdılar. Cahiliyenin bağrında doğdu bu. Şimdi niye doğmasın ki?!.

   Cahiliyenin en karanlık çağında, bir nurdan Hâle oluştu Kamer-i Münîr’in aydınlatıcılığında; devrin Yezîd’lerine rağmen, yeni bir istikamet nesli yetişebilir O’ndan gelen o ışık tayflarıyla…

Evet, onun için dedim: “Öyle ise gamlanma; mevsim, hazan değil!” Hele kış, hiç değil!.. “Kader, de, eğilebildiğin kadar eğil.” Allah’ın takdirine rıza göster. “Gidecektir bu son gâileler de art arda.” Sana yapılan bu son gaileler de, bu zulümler de, bu şeytanî i’tisaflar da geçecektir art arda. “Kim bilir nasıl lütuflar var şimdi sırada?!.” “Sıra bana geldi!” diye o bulunduğu yerden çıkacak, gelecek, dünyanızın ufkunu saracak; yeni hâleler oluşacak, Hâle’ye hayran, gözleri Hâle’de… Bugün hutbede okunduğu gibi Zeynülâbidîn hazretleri…

O Hazret, Peygamber ashabı değildi ama bir sahabînin oğlu idi; Hazreti Hüseyin’in oğlu idi. Fakat gözleri Hâle’de idi. O, kendini ayarlarken, kurarken âdetâ Hazreti Rasûlullah’a göre kuruyordu, Ebu Bekir’e göre kuruyordu, Ömer’e göre kuruyordu, Osman’a göre kuruyordu, dedesi Ali’ye göre kuruyordu, babası Hüseyin’e göre kuruyordu. Kuruyordu ve hiç olmayacak günahları karşısında dahi gözyaşları döküyordu. Başını bazen rahmet eşiğine, bazen re’fet eşiğine koyuyordu; bazen “Ya Rahîm!” diyordu, bazen “Ya Raûf!” diyordu, bazen “Ya Atûf!” diyordu, içini döküyordu. Hep istikamet içinde yaşıyordu; evinde istikamet solukluyordu; eşi, istikamet solukluyordu; çocukları, istikamet solukluyordu. Ama bir de ona sorun!.. Allah’ı hatırladığı zaman yerlere kapanıyordu, bayılıp kendinden geçiyordu, hafakanlar içine giriyordu.

Evet, öyle bir nesil, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o nurlu hayatı, nurlu irşadı sayesinde yetişmişti, olmuştu. Ha, şimdi öyle biri yok, öyle bir “Kamer-i Münîr” yok; fakat O’ndan gelen o ışık tayfları sayesinde Allah’ın izni-inayetiyle (diriliş erleri ve ihya) yine olacaktır.

Diğer taraftan, Yezîd’ler de olacaktır; Haccâc’lar olacaktır, Amnofis’ler olacaktır, Ramses’ler olacaktır İslam dünyasında; Lenin’ler olacaktır, Stalin’ler olacaktır… Yaptıkları zulümleri başkalarına alkışlatacaktır bunlar. Türlü türlü yalanlar söyleyeceklerdir ve yalancılar da bunları yamayacaklardır hemen. Haramlar, rüşvetler şakır şakır yağıyorken evlerin içine, “Efendim, niye yadırgıyorsunuz, bunlar birer hediyedir, armağandır; aklınızı bozmayın, kafanızı karıştırmayın! İtaat mevzuunda fevkalade hassas davranın; harama giriyorsunuz, haram irtikâp ediyorsunuz!” diyeceklerdir.

Birinin, şimdiye kadar söylediği yalanları birisi merak etmiş, saymış da zannediyorum iki yüz, üç yüz tane… Yalanın bir tanesi bile münafıklık alameti. Münafığın alameti üçtür veya (bazı rivayetlerde) dörttür: “Konuşunca yalan konuşur.” Ee bir tanesi yalan alameti ise, bilmiyorum yüz tanesini işleyene bir isim bulabilir misiniz? Ansiklopedilere de baksanız, lügatlere de baksanız, en geniş sözlüklere de baksanız, ona bir isim bulamazsınız. Bir tane yalan söyleyen, münafıklığa doğru bir adım atmıştır; iki tane söylerse kaç adım, üç tane söylerse kaç adım; yüz tane söylerse… Yok canım, ötesinde adım yok zaten, basamak yok!.. Artık ötesindekini bilmiyorum, şeytana sormak lazım!..

Şimdi bunlar her zaman musallat olagelmişlerdir insanlara; birer güve gibi, manevî hayatı kemirmişlerdir. Güvenin yüne musallat olması gibi, musallat olmuş; toplumun maneviyatını kemirmeye başlamışlardır, güvenin yünü kemirdiği gibi… Birileri için öyle “Sülük!..” dediler. “Sülük, insanın pis kanını emiyor; bunlar, temiz kanımızı emiyor.” dediler. Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!.. Bu ne güzel karakter ortaya koyma?!. Şâhâne…

   İnanan sarsılsa da devrilmez, ümitsizliğe düşmeyin; madem hedefiniz O, öyleyse O’na tevekkül edip doğru bildiğiniz yolda hızınızı katlayarak yürüyün!..

Evet, bunların hepsi şimdiye kadar müzâaf şekliyle kaç defa gelmiş, kaç defa musallat olmuş insanlığa… Ama Allah’ın inayet ve riâyeti ile, mü’minler, kalblerini Cenâb-ı Hakk’a tevcih etmişler ise, Latife-i Rabbâniyenin hakkını vermişler ise, insan olmanın hukukuna riayette bulunmuşlar ise, ahsen-i takvîme mazhariyetlerinin hakkını edâ edip yerine getirmişler ise, Cenâb-ı Hak, o zehir-zemberek durumu yeniden âdetâ Cennet’lere çevirmiş, o insanları da Cennet’teki cennetlikler gibi, Hurîler gibi, Gılmanlar gibi, onun bağ ve bahçesi içinde reftâre gezen insanlar haline getirmiştir, izn-i İlâhîsiyle, inâyet-i Rabbâniyesiyle, meşîet-i Sübhâniyesiyle, rahmet-i vâsiasıyla…

Şu halde, endişe etmeyin.. bozukluğa bakıp ye’se düşmeyin.. ümitsizliğe düşmeyin.. yürüdüğünüz yolda yürüyün!.. Bir yere kadar yürüdünüz; oraya kadar yürüten O idi, biz değildik. Yürüten O idi.. anahtar O’nun elindeydi.. dümen O’nun elindeydi.. nöronlarımıza hükmeden O idi.. o şeyleri aklımıza getiren O idi.. bizi o işlerde istihdam eden O idi… O’na binlerce hamd u senâ olsun!..

O mevzuda “O’na binlerce hamd u senâ olsun!” dediğimiz gibi, şu anda da bazı hatalarımızdan arınmamız için zalimleri bize musallat ettiğinden dolayı yine O’na hamd u senâ olsun, yine O’na şükürler olsun!.. Bizi, arındırarak huzuruna almak istiyor; O, ne Erhamü’r-Râhimîn, ne Eşfaku’l-müşfikîn, ne Eşfe’ü’ş-şâfiîn”, ne A’delu’l-âdilîn, ne Ekremü’l-Ekremîn!.. Evet, O, öyle, öyle bir Zat!..

Meseleye öyle bakın!.. Yürüdüğünüz yolun emniyetine öyle güven duyun!.. Bugüne kadar attığınız adımları hızlandırın, fedakarlığınızı katlayın!.. Başınıza gelen şeylere de müteessir olmayın.

İnsanız… Yediğimiz tekmeden dolayı sarsılırız.. ama Allah’ın izni-inayeti ile, mü’min, sarsılsa da doğrulmamak üzere yere yıkılmaz!.. Dize gelir belki.. belki rükûa gider.. ama kalkar yine aynı yolda -Allah’ın izni-inayeti ile- yürür hedefine doğru… Hedef, O (celle celâluhu) ise… Hedef, O ise…

Öyle ise, önemli olan şey, hedefin O olmasıdır. O da Rehber’in arkasından, Hazreti Pîr-i Mugân’ın -Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) kastettim.- arkasından, Şem’-i Tâbân’ın arkasından, Ziyâ-i Himmet’in arkasından, Kamer-i Münîr’in arkasından, hıza hız katarak yürümeye vâbestedir. Cenâb-ı Hak, o yolda sabitkadem eylesin!..

“Her zaman şefkatle çarpmıştı sinelerimiz / Toprak-ağaç, çiçek-böcek ve biz // Sarmaş-dolaş ve iç içeydik hemen hepimiz / Duyulurdu her yanda neşemiz, sevincimiz…” Belli bir dönemde olmuş muydu bunlar?!. Evet, olanlar, olacakların en inandırıcı referansıdır; bir kere daha niye olmasın ki?!. Yaptığına göre, diyor ki: “Bakın Ben böyle yapıyorum; ha, yine yaparım Ben!”

Onun için, istikametinizi koruyun!.. Zalim, zulmünü yapsın; hâin, hıyaneti ile otursun kalksın; fâsık, fıskını mırıldansın dursun!.. Size düşen şey, güzel düşünmek, güzel görmek, güzel konuşmak, hep güzellikler ile oturup kalkmak, güzel rüyalar görmek, güzel şeyin hülyaları ile yaşamak ve güzel hedeflerin -bir yönüyle- mest ediciliği ile sermest yaşamaktır. Cenâb-ı Hak, öyle yaşamaya muvaffak kılsın!..

“Sayende yolumuza su serpmiş idi kader / Ruhlar, o Gül Devri’ni yâd ediyor, her seher // Ve bekliyorlar sürpriz matla’ından bir haber / Gönüller heyecan içinde, alınlarda ter.”

Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin!..

Kırık Testi: DAR BİR AÇIDAN AHLÂK (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hilkati itibarıyla, “esfel-i sâfilîn” ile “âlâ-i illiyyîn” arasında gel-git yaşama konumunda bulunan insanoğlunun, nefis ve şeytana uyduğu, iman ve sâlih amele sarılmayıp Allah’la münasebetini koruyamadığı ve kendini durağanlığa saldığı sürece baş aşağı aşağıların aşağısına sürüklenmesi; aksine iradesinin hakkını yerine getirip iman ve aksiyonla kanatlandığı sürece de âlâ-i illiyyîn-i kemâlâta yükselmesi Cenâb-ı Hakk’ın lâyetebeddel âdet-i sübhâniyesidir. İnsan her zaman bu çizgiyi koruyamayabilir, zira sürçme ve hata insanoğlunun tabiatında vardır. İnsanlığın İftihar Tablosu, “Âdem hata etti, evlatları da hata etti; Âdem unuttu evlatları da unuttu.”1 buyurarak bu önemli hususa dikkatlerimizi çeker. Ne var ki böyle bir sürçme Hazreti Âdem’de (aleyhisselam) içtihat hatalı bir zelle idi. Bizlerin -Allah muhafaza buyursun- böyle bir duruma düşmesine ise zelle denemez, kırılma ve çözülme denir.

İnsanoğlu şayet kalbî, kavlî, fiilî Allah’a müteveccih olup O’nunla münasebetini koruyamaz ve hayatını Kitap ve Sünnetin hısn-ı hasîn seralarında güven altına almazsa her zaman ciğeri de ısırılır, kalbi de ısırılır; ısırılır da iç içe kırılma fasit dairelerine maruz kalır ve hevâ-i nefsin felç eden tesirinden kurtulamaz. Böylesi bir çöküş ve çözülüşe karşı, imanda yenilenme ve derinleşme mülahazasıyla sürekli “Hel min mezîd!..” diyerek iman, irfan ve aşk u iştiyak adına devamlı Hakk’a teveccüh edip O’na sığınma, haram-helal konularında kılı kırk yararcasına yaşama, günde birkaç kez nefis ile hesaplaşma, nefs-i emmâre dürtülerine bütün bütün kapanarak “levvâme” ufkuna yönelme, böyle bir yönelmenin yol azığıyla mutmainne zirvelerine gözünü dikme, Râziye-Marziye heyecanıyla soluklanma, sâfiye-zâkiye hülyalarıyla oturup kalkma, ihlas ve ihsan “habl-i metin”ine sımsıkı sarılarak “iştiyak-ı likâullah” rüyalarına dalma, O’nun rızasını rızamızın biricik esası sayarak, ihlas, rıza, iştiyak-ı likâullah temcitleriyle kalben hep uyanık kalma, sonra da muhtemel muhalif rüzgârlar karşısında dimdik durabilme ve bu duruşu temadiyle taçlandırma… Evet işte bütün bunlar Kur’an ve Sünnet-i Sahîha ile ortaya konan ilahî ahlakın temel dinamikleridir.

Bu dinamiklerle çerçevesi belirlenen İslam ahlâkı, kat’iyen bir kısım pedagog ve psikologların zannettiği gibi dar gözlemlere dayalı nazarî bir kitle ahlâkı, bir sınıf ahlâkı değildir. Aksine o topyekûn beşerî hayatı şekillendirecek, insanların ruhlarından bütün menfi şeyleri söküp atacak, kalbî ve ruhî hayatta potansiyel olarak bulunan ve insanın melekler üstü gerçek derinliğinin melekûtî dinamikleri sayılan metapsişik unsurları harekete geçirerek ruhanîlere, “Yürü top da senin çevkân da senin!” dedirtecek meknî bir zenginliğin olmazsa olmaz esaslarındandır.

Bu yüce ahlak sisteminin temel dinamiği, sağlam iman, imanda iz’an ufku, hakka’l-yakîn cehd ü gayreti ve bunlarda devam ve temadi; “menhelü’l-azbi’l-mevrûd”u ise, Kitap, Sünnet, selef-i sâlihînin cadde-i nurâniyesi, isim-müsemma birliği içinde tekye, zaviye, mektep, medrese ve mabet gibi yerlerde mahrûtî bakışlı hakikat eri muallim rehberlerin, Allah’a dilbeste olmuş kâmil mürşitlerin, dünya ve mâfîhâyı doğru okuyan beklentisiz vaiz, nâsih ve imamların Kitap ve Sünnet çerçevesinde ciddi bir adanmışlık ruhuyla yerine getirdikleri irşad ve rehabilitasyonlardır.

İsim-müsemma birliği içindeki böyle bir ahlâk telakkisi, huluku Kur’an olan o müstesna Zat’ın altın çağında ve o Kamer-i Münir’in hâle-i nurâniyesiyle gerçekleşmişti. O ışık çağında insanlar, “Ahlâk iledir kemal-i âdem / Ahlâk iledir nizam-ı âlem.” mülahazasına sımsıkı bağlı, gözleri öteler ötesinde, hayatları vahiy yörüngeli, yürekleri ihlasla çarpıyor, duyguları rıza mırıldanıyor, ruhları meâlî aşk u iştiyakıyla kanatlanıyor ve hep görülüyor olma yakîniyle, görüyor olma ufku istikametinde kanat çırpınıp duruyorlardı… Evet, işte o dönemde böyle bir gül ve bülbül demi yaşanıyor ve ütopyacıların tahayyül dünyalarının çok çok üstünde ve ötesinde en fâik bir ahlâkî ve insanî değerler dantelası sergileniyordu.

Daha sonraları ise mükemmel hâl ve göz kamaştıran temsilin omuzlarında çok geniş bir coğrafyada şehbal açan bu huluk-ı Ruh-u Seyyidi’l-enâm, tefsir, hadis, değişik çizgide ahlâk ve rekâik kitaplarıyla evrensel bir derinliğe ulaşıyor, daha doğrusu âlem-şümul bir sistem olarak duyulup hissediliyordu. Evet, bu ikinci fasılda Kur’an ve sahih hadisler temel kaynak olarak ele alınıyor; “Kitabü’l-Birr”ler, “Kitabü’l-Edeb”ler telifine gidiliyor; “el-Edebü’l-Müfred”lerle daha derinliklere açılmalar oluyor; “Kitabü’z-Zühd”lerle konu kalbî ve ruhî hayatla irtibatlandırılıyor; “Edebü’d-dünya ve’d-din” ile maverâîlik ufkuna açılım denemeleri yapılıyor; “el-Ahlâk ve’s-siyer”lerle konunun nurani kaynağı üzerinde duruluyor; “Uyûnu’l-ahbâr”larla çağ ve zamanın yorumlarına imada bulunuluyor ve “İhyau ulûmiddin”lerle de münciyât ve mühlikât akına-karasına tenbih edalı bir nokta konuyordu.

Bu çeşitli ve renkli yaklaşımların yanında, kalb ve ruh erbabı nezdinde huluk ve ahlak konuları daha bir ledünnîlik kazanarak farklı bir derinlikle karşımıza çıkar. Düşüncelerinde metafizik enginliklere açık, damlada deryayı okuyan, zerrede güneşin esrarından bahisler açan lâhûtî ufuklu bu insanlara göre, “huluk” bâtınî ve ledünnî bir derinlik, “halk” ise bu engin buud üzerinde baş döndüren eda-endam ve imrendiriciliğiyle o mazrufa uygun bir zarf; “huluk”, insanoğlunun melekûtî yanının dünya ve ukba meşcereliği, “halk” da bu meşcereliğin havası ve toprağıdır.

Sofiler, hüsn-i huluk derken hüsn-i bâtını, hüsn-i halk derken de hüsn-i zâhiri kastederler. İkincisi cismâniyete, insan anatomisine ve onun fizikî yapısına, birincisi ise, kalb, ruh, sır ve daha ötesine bir aynadır. Bunlardan ikincisi hilkatle alakalı olduğundan, onun değiştirilmesinin, başkalaştırılmasının söz konusu olmamasına mukabil; diğeri, Kur’an ve Sünnet disiplinleri, seyr u sülûk-i manevî, mücâhede, tedebbür, tezekkür, tefekkür, acz, fakr ve şevk u şükürle Hakk’a teveccüh sayesinde, melek mahiyetini kazanmaya kadar değişime ve dönüşüme açıktır.

Hüsn-i zâhirde el-ayak, göz-kulak, dil-dudak, bütün aza ve cevârihin tam bir tenasüp içinde olmasına karşılık, hüsn-i bâtında da bütün mesâvî-i ahlaktan uzak bulunmak ve bütün mehâsin-i ahlakla ittisaf etmek olmazsa olmaz bir esastır. Bu itibarla, ara-sıra da olsa mehâsin-i ahlakı terk eden ve mesâvî-i ahlak akıntılarına kapılan kimsenin, hüsn-i bâtına sahip olmadığı hükmüne varılmıştır.

Ayrıca ehli irfan arasında çok şayi olmayan avamın huluk-ı haseni, havasın huluk-ı haseni ve ehass-ı havassın huluk-ı haseni gibi bir taksim de söz konusudur:

Avam, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla, taklit edalı, dar ufuklu ve derinliği olmayan hoş ve sevimli bir ahlak sergiler ki, bunun her zaman وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا “Peygamber size ne getirip sundu ise ona sımsıkı sarılın, sizi neden de men etti ise ondan da vazgeçin ve uzak durun.” (Haşr, 59/7) ilahî mesajına uygun düştüğü söylenebilir. Böyleleri, idrak ve şuurları seviyesinde vazife ve sorumluluklarını yerine getirir ve Allah’a karşı saygılı, insanlara karşı da belli ölçüde edepli davranırlar.

Havassa gelince, bunlar, farz, vacip, sünnet ve adap adına her mükellefiyeti yerine getirmenin yanında, memnûat ve menhîyâttan da tiksinti duyarcasına uzak dururlar. Yürekleri hep peygamber yolunda yürüme heyecanıyla çarpar; akılları emirlere ve nehiylere uymayı tabii birer insiyak gibi hatırlatır ve uymaya sevk eder; böylece onlar sürekli kemal yörüngeli bir yol takip ederler. Değil tavır ve davranışlarının emir ve nehye muhalefet kirleriyle kirlenmesi, tasavvur ve tahayyülleriyle bile böyle bir muhalefeti ciddi bir kirlenme sayarak hemen tevbe ve inâbe duygusuyla kanatlanırlar.

Haslar hası mukarreb ruhlar ise, memur oldukları şeyler ve yasaklandıkları hususlar mevzuunda, her şeyi tabiatlarının bir derinliği haline getirdiklerinden hayatlarını melekûtî bir nurâniyetle melekler gibi لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Allah’a karşı asla isyan mülahazasına girmez ve emrolundukları hususları (gök ehli hassasiyetiyle) yerine getirirler.” (Tahrîm Sûresi, 66/6) Bunlar, memur oldukları mükellefiyetleri en derin cismani zevklerin üstünde bir aşk u iştiyakla yerine getirir; büyük-küçük her türlü münkerâtı da bir iç bulantısıyla karşılarlar. Akıl, mantık, muhakeme ve vicdan dinamiklerini taakkul, tasavvur ve tahayyül kirlenmelerine karşı sürekli aktif bulundururlar. Şöyle-böyle bu sistemlere gelip bulaşan, esip konan en küçük sis-duman karşısında hemen istiğfar ve evbe kurnalarına koşar; bir kirli tasavvur ve tahayyül için elli defa “elfü elfi estağfirullah” der ve yeniden ciddi bir arınma ile Hazîratü’l-Kuds’e teveccühlerini yenilerler. Görülüyor olma mülahazası bunların her zamanki halleri, görüyor gibi olma da olmazsa olmaz hedefleridir; اَلَّلهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْهُمْ وَإِنْ لَمْ نَكُ أَهْلًا فَأَنْتَ أَهْلٌ لِذَاكَ.

Böyle bir makale çerçevesinde bütün mehâsin ve mesâvî-i ahlakı, tabiri diğerle bütün münciyât ve mühlikâtı ifade etmenin mümkün olmadığı/olamayacağı açıktır. Bu itibarla da onları yukarıda kısmen işaret edilen o güzide eserlere havale ederek konuyu bu dar çerçeve ile noktalamak istiyorum. İnayet ve tevfîk Allah’tandır.

***

  1. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, A’raf Sûresi.

 

Bamteli: NURLU UFUKLAR ve ZULMANÎ PERDELER

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Allah’ı sevdik ama O’na iştiyakla ölüp ölüp dirilemedik; Habîbullah’a muhabbet duyduk, heyhat O’na delice gönül veremedik; fakat o yolda yürüyor bulunmamıza da binlerce hamd ü sena olsun!..

Allah’ı delice sevemedik; sevdik ama delice sevemedik. “Her şeysiz olabilir ama Sensiz olamaz!” yürekten diyemedik. O’nun sevdiğini gönülden sevemedik; Habîbini (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönülden, delice… Her gece uykularımıza girmesi sevdası ile yatıp-kalkamadık. O’nu görmeden hayata (güne) gözlerimizi açtığımız zaman, kendimizi suçlayamadık!.. Oysa O, her şey idi, her şey; gecemizde, gündüzümüzde, gözlerimiz açık iken, uyanık iken, uyurken…

“Niye Rasûlullah’ı göremiyorum rüyamda?!.” diyen birisine -menkıbe- Hak dostlarından birisi demiş ki, “Gece yatmadan evvel birkaç avuç tuz yutuver, o gece görürsün!” O da bir avuç tuz yutuvermiş. Susuzluk, bütün gece canına tak edince, şuuraltı müktesebat susuzluk adına hortlayıvermiş. O çeşmeden o çeşmeye koşuyor, o çeşmeden o çeşmeye koşuyor; rüya faslından rüya faslına geçiyor, geçiyor, geçiyor; bir rüya fasılları -“Fâsid dairesi” mi, yoksa “doğurgan döngüsü” mü?- arkasından koşturup duruyor. Sabah, kendisini bu işe irşad eden insanın huzuruna dikiliyor ve diyor: “Sen bana dedin: Bir avuç tuz yutunca, Peygamber’i görürsün rüyanda!” “Ee ne gördün?” diyor o. “Şunu gördüm…” deyince, “İşte o tuzu içmiş gibi yansaydın, bu defa O’nu da görürdün!” cevabını veriyor.

Eskiden derlerdi ki: -Ben, kitapta görmedim, Sünnet-i Sahîha’da da rastlamadım. Rastlamadığım şey “Yok!” demek değildir; çünkü her şeyi bilme iddiasında değilim.- “Bir Perşembe günü yüz rekât namaz kılarsanız ve aynı zamanda bin defa “Li-îlâfi” (Kureyş Sûresi) okursanız, o gece Rasûlullah’ı mutlaka rüyanızda görürsünüz!” Bilmem ki hayatında böyle bir şey deneyen kaç tane insan var?!. O “Mir’ât-ı Mevlâ” olan, Cenâb-ı Hakk’ı bir ayna gibi tam aksettiren Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı.. varlığın O’nun nurundan halk edildiği insanı.. dünyada Rehber’i, öbür tarafta Şefaatkânî’i.. “Livâu’l-Hamd” Sâhibi’ni.. Cennet’e “Buyur!” Eden’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) görme arzusu ve iştiyakı…

Ama o yolda olmaya bile binlerce hamd u senâ olsun! Çünkü işin mebdeinde bulunmak bile çok önemlidir; nihayetine niyet edilmiş ise şayet, Cenâb-ı Hak, nihayete ulaşılamasa da lütfedeceği şeyleri lütfeder. Olumlu şeylerin mebdeinde, o olumlu şeyler için lüzumlu olan olumsuz bazı icraatta bulunursunuz ama o olumlu şeyleri -esas- gönülden edâ etmek için. Mesela daha açık konuşayım: Namazda huzurlu olabilmek için ıtrahâtta bulunma, bağışlayın. Vehbe Zuhaylî diyor ki: “Bu işe (hâcet gidermeye) giderken abdeste niyet etmek esasen ondan sonraki işleri de, daha sonraki istibrayı da, ondan sonraki abdesti de birer ibadet haline getirir.” Demek ki, bir iş müntehâsı hedeflenerek yapılıyorsa şayet, o işin mebdeinde bir adım atma o mevzuda müntehâda atılacak adımların sevabını kazandırıyor; rahmeti gazabına sebkat etmiş Allah (celle celâluhu) hemen o sevabı lütfediyor.

Birisi geliyor huzur-i Risâletpenâhi’ye; postnişin oluyor, O’nunla diz dize dokunuyor. “Ben de Senin peygamber olduğuna inandım: Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah!” diyor. Ve oradaki niyeti, her hususta O’nunla beraber olmak; ölümde beraber olmak, kalımda beraber olmak, yaşadığı sürece hep sağında-solunda pervane gibi dönmek, ışığa koşan kelebekler gibi hep O’na doğru koşmak. Niyeti bu; fakat bunların hiç biri nasip olmuyor. Hemen bir savaşa katılıyor; bir tek namaz bile kılmadan, orada şehit oluyor ve bir şehit sevabı ile ahirete yürüyor. Neye niyet etmişti? Ne büyük şeye niyet etmişti? İşte, o büyük şey, bütünüyle Allah’ın rahmetinin vüs’ati olarak ona veriliyor.

Bu itibarla, bir yönüyle, işin “elif-be”sinde olabiliriz; fakat derdimiz, Ebced’e çıkmak ise, Fatiha’ya ulaşmak ise, عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ * عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ ile başlayan Nebe’ Sûresi/Amme cüzü okuma niyetimiz var ise, يس * وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ heceleniyorsa, الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ mülahazası ile oturulup kalkılıyorsa şayet; işte en sonunda neyi niyet etmiş iseniz, neyi hedeflemiş iseniz, onu, orada bulursunuz.

Bir yönüyle şu iki şey arasında da bir telâzüm (iki şeyin karşılıklı olarak birbirini gerektirmesi) vardır: Bakın, bu belki çok defa Kıtmîr’in de aklına gelmeyen şeylerdendir; belki sizin engin aklınıza gelmiş olabilir. Böyle büyük şeylerde işin sonuna, tam hedefte yakalanması gerekli olan şeye niyet ettiğiniz zaman, Cenâb-ı Hak, o mevzuda, o koşuşta koşmanızı da kolaylaştırır. Önünüzdeki engelleri/mâniaları Kendi lütfuyla aştırır, kandan-irinden deryaları geçtirir, aşılmaz görülen tepeleri aştırır Allah, lütfuyla… Bu iki şey arasında bir birini destekleyici bir telâzüm vardır; o, onu gerektirir, o da onu gerektirir. Siz, çok büyük şeylere niyet eder durursanız, Allah (celle celâluhu) o mevzuda yolunuza su serper sizin; çok kolaylıkla o hedefinize ulaşırsınız.

Onun için oturup kalkma… Arabanın kontak anahtarına dokundunuz, bir yola çıkıyorsunuz. “Boş gitmeyeyim!” diye orada “Yahu dinim adına, diyanetim adına daha ne yapabilirim?!” diye düşünüyorsunuz. Belki arabanın gürültüsünden, arabanın harekete geçmesinden, tekerleklerin dönmesinden, hızdan, değişik çağrışımlar ile, tedâîler ile bazı mülahazalara dalıyorsunuz. “Yahu, demek, daha hızlı gitmek de varmış. Demek ki gaza basmakla, araba, biraz daha hızlı gidiyormuş. Öyle ise bizim de gaza basmamız lazım, vitesi değiştirmemiz lazım; üçü, dört; dördü, beş; beşi, altı; altıyı, yedi; yediyi, sekiz; sekizi, dokuz; dokuzu, on; onu, yirmi; yirmiyi, otuz yapmamız lazım!..” Bunlardan bile değişik çağrışımlar ile manalar çıkararak, orada niyetinizi çok engin şeylere bağlayacaksınız. Oturup kalkıp hep aynı şeyleri düşüneceksiniz; dolayısıyla maiyyet-i İlahiyeyi korumuş olacaksınız.

   Başınıza inip kalkan balyozlarla biraz sarsıldığınız anlarda, rüyalarda veya yakazalarda temessül ediyor; “Kardeşlerim, sabredin; az kaldı!” diyor; fakat “az”ın ölçüsü ne acaba?!.

Bu arada, benim gibi olmayacaksınız: Ben her gün diyorum onu, belki on defa; özür dilerim ama en az on defa diyorum: اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَحَبَّتَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allah’ım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı.. ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı.. dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı.. vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı.. hıfz u sıyanetinle korumanı.. aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı.. bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka ve Sana kavuşma iştiyakı talep ediyoruz.” Bunu diyorum ama benimki lafta; siz, tavır ve davranışlarınızla bu ulvî mülahazaları sergilemek suretiyle, âdetâ o blokaj üzerinde yürüyor gibi batmadan yürüyeceksiniz. O, sularda sizi yüzdürecek, dağlarda-taşlarda size kanat olacak. Üveyik gibi kanat açacak ve Allah’ın izni-inayetiyle, aşılmaz gibi görülen uçurumları aşacaksınız.

Ve hiç farkına varmadık şekilde, bir gün kendinizi, O’nun huzurunda bulacaksınız. Hayret edeceksiniz: “Yahu biz çok âhesterevlik ediyorduk, yavaş yavaş yürüyorduk. Böyle huzur-i Risâletpenâhi’ye varmak nerede, biz nerede?!. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek nerede, biz nerede?!. Rıdvan nerede, biz nerede?!. Nasıl oldu da buraya geldik?!.” Evet, siz, niyetlerinizdeki enginlikle…

Başınıza balyozlar inip-kalkıyor ve size Yezîd’in yapmadığı zulümler yapılıyor, Haccâc’ın yapmadığı şeyler yapılıyor, Hitler’in yapmadığı şeyler, Amnofis’in yapmadığı şeyler yapılıyor. Fakat sarsıntıya sebebiyet verecek bu şeyler karşısında sarsılmadan yerinizde sabit duruyorsunuz.

Belki hafif ihtizazlar yaşıyoruz; tekme yemiş bir insan gibi, tabiatımızın muktezası, bir ileri-bir geri. Belki dize geliyoruz; fakat gözlerimiz hep ileride, bizi ayağa kaldıracak Zât’ta. O, Kendisine doğru gelenleri hiçbir zaman o yolda yüz üstü bırakmamıştır; hemen elimizden tutuyor, yine kaldırıyor.

Evet, siz, durduğunuz yerde devamlı durma kararlılığı içinde bulunuyorsunuz. O da sizin bu güzel niyetinize göre, durduğunuz yerde sizi kararlı durmaya muvaffak kılıyor. Doğru yerde durmak, çok önemlidir; Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne vesiledir; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın elinizden tutmasına vesiledir. Fakat oradaki temâdî daha başka türlü bir şeydir; belki kucaklanmaya vesiledir: “Hoş geldiniz benim kardeşlerim!”

Size “Kardeşim!” diyor. Bu bir avanstır esasen. Bence onu bir avans kabul ederek, ona liyakat peşinde koşmak lazım; gerçekten “kardeş” olmaya bakmak lazım. Kendi dönemindeki insanlara “Ashâbım, yol arkadaşlarım!” diyor. On dört asır sonra, fitne ve fesadın kanatlandığı, her şeyin tarumar olduğu bir zamanda, “‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar. Gördüğüm: Yer yer / Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler. (…) Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar / Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar // Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum / Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.” tablosunun yaşandığı bir dönemde bu meseleye (İ’lâ-i kelimetullah hizmetine) omuz vermeniz, sizin O’nun tarafından kucaklanmanıza vesile olur.

Nitekim o mağduriyeti, o mazlumiyeti bilfiil yaşayan insanlar, belki şimdiye kadar beş yüz defa -belki bin de olabilir, beş yüz defa- Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı gördüler. O, bazen rüyalara girdi, bazen de temessül etti; “Dişinizi sıkın, sabredin; çok fazla kalmadı, az kaldı, az kaldı!” dedi.

Ama “Az kaldı!” neye göre? Kendisine göre ise, kendisi on sekiz sene çekti; fakat “Az kaldı!” ile savdı onu, “Az kaldı!” Hendek’e kadar çekti ama hep “Az kaldı!” mülahazaları ile savdı onları. Görmedi önüne gelen musibetleri; halinden hiç şikâyet etmedi. Ne sırtına konan işkembe, ne boynunun sıkılması, ne ölüm için akla-hayale gelmedik tuzakların kurulması… وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfâl, 8/30) Onlar, hile-komplo peşinde; “Öldürsek mi? Derdest mi etsek? Zincire mi vursak?!.” Oturup kalkıyor, hep böyle şeytanca şeyler düşünüyorlardı. Çağın “Müslüman” geçinen şeytan avenesi gibi, hep şeytanca düşünüyorlardı. Allah da (celle celâluhu) buyuruyor ki: “Onların keydlerine, mekirlerine, komplolarına, hilelerine Benden de mukabele var!” “Mekr”i Kendisine nisbet etmesini, biz “mukabele” manasında anlıyoruz. Allah, hile yapmaktan münezzeh ve müberrâdır, “keyd”den münezzeh ve müberrâdır. Fakat dilin hususiyeti açısından mesele öyle ifade ediliyor: “Onlar keyd yapıyorlar, Ben de yapıyorum!” إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا وَأَكِيدُ كَيْدًا “Onlar, planlar yapıp tuzaklar kurmakla meşguller ama elbette Ben onların tuzaklarına mukabele eder, hilelerini başlarına dolarım.” (Târık, 86/15-16) “Onlar, bir komplo peşinde koşuyorlar; Ben de komploya mukabelede bulunuyorum!” manasına… عُذْرًا مِنْكُمْ، عَفْوًا مِنَ اللهِ تَعَالَى (Sizden özür, Allah’tan da af dileyerek bunları ifade etmiş oldum.)

   Allah, evrensel bir davayı, Türkiye darlığına mahkûm etmemek için sizi âleme duyurdu ve her birinizi bir iklime savurdu; tâ ki oralarda birer tohum gibi başağa yürüyesiniz ve birer fide gibi söğüt olasınız.

Yürüdüğünüz yolu iyi seçmişsiniz. Ama ben bir şey daha diyeyim: O yolu size seçtirene binlerce hamd ü senâ olsun!.. Değişik şeylere maruz kalmışsınız. Allah’tan… “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ // İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” Esasen “hamd” kelimesi, Allah’tan gelen her şeye karşı rıza ve hoşnutluk ile mukabelede bulunma manasına gelir; şükür ise, O’nun lütuf ve ihsanları karşısında memnuniyet ve minnettarlıkla iki büklüm olma demektir. Tariflerde böyle ama Hazreti Gazzâlî musibetler karşısında da şükürden bahsediyor. Bence Hazret’in o mülahazasını esas alarak, اَلشُّكْرُ لِلَّهِ denebilir. Nitekim Hazret, o mülahazaya izah getirerek, haşiye düşerek diyor ki: “Ee daha kötüsü var!”

Hani, ilk Hristiyanların çarmıha gerilmesi gibi bir şey var.. ellerinden çivilenmeleri gibi bir şey var.. güneşin altında aç-susuz bırakılmaları gibi şeyler var.. Bilal-i Habeşî’yi kuma yatırmalar var, üstüne vücudunun ağırlığından çok daha fazla taşlar koyma var.. Yâsir’i zincire vurma var, Sümeyye’yi zincire vurma var; yetmedi hınçlarını almak adına onları öldürme var.. ve oğulları Ammâr’ı da öldürme tehdidinde bulunma var… Daha niceleri ve daha niceleri…

Evet, Dakyanus’lar da aynı şeyi yapıyorlar; Ashâb-ı Kehf döneminde de inananları zincirlere vuruyorlar, çarmıhlara geriyorlar. Saraydandır esasen, saraydan bir insandır onların başındaki Yemliha. İranlılar çevirdikleri filmde farklı isimler koymuşlardı ama biz “Yemliha” diyoruz ona; yedi tane sayarken de Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş ve bir de köpekleri Kıtmîr. Evet, o (Kıtmîr) da onlarla beraber Cennet’e girecek. Üstad’ın ifadesiyle, sermest-i câm-ı aşk olan (yaratılışı adeta aşkla yoğrulan ve Allah aşkıyla kendinden geçen) koca Mevlâna Câmi diyor ya:

یَا رَسُولَ الله چه بَاشَدْ چُونْ سَگِ أَصْحَابِ کَهْف،

دَاخِل جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَۀِ أَصْحَابِ تُو،

أَوْ رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ وَمَنْ دَرْ جَهَنَّمْ، کَيْ رَوَاسْت،

أَوْ سَگِ أَصْحَابِ کَهْف، مَنْ سَگِ أَصْحَابِ تُو

“Yâ Rasûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashâb-ı Kehf? / Dâhil-i cennet şevem der zümre-i ashâb-ı tû / O reved der cennet, men der cehennem, key revast? / O seg-i Ashâb-ı Kehf, men seg-i ashâb-ı tû!..” “Revâ mı yâ Rasûlallah! Ashâb-ı Kehf’in köpeği, onlara refakatten dolayı onlar ile beraber Cennet’e giriyor. Ben ise, Senin ashâbının köpeğiyim. Nasıl olur o köpek Cennet’e girer de ben -Senin ashâbının köpeğiyim, ben- dışarıda kalırım?!.”

Evet, çekenler çekiyor; çektiklerine katlanıyorlar. Onlar, ona katlandıkça, Allah da sevaplarını, Kendine yakınlıklarını katlıyor: “Alın size bir muzaaf yakınlık! Alın size bir mük’ab yakınlık! Alın size bir mük’ab der mük’ab yakınlık!” Mübalağa mı yapıyorum? “Kulum, bana bir karış gelince, Ben, bir adım yaklaşırım!” beyanı bu yaklaşmayı anlatıyor. “O, bana bir adım atarsa şayet, Ben, gezerek gelirim. O, gezerek Bana doğru geliyorsa…” Bu kudsî hadiste geçen “karış”, “zirâ/kulaç”, “gezinerek gelme”, “koşarak gitme” gibi ibareler, ona doğru gitme keyfiyetini ifade etme adına “müteşâbih” kelimeler, te’vîle muhtaç kelimeler… “O, Bana gezerek geliyorsa, Ben, koşarak gelirim!” Ee ben bir şey ilave edeyim buraya: Onlar koşarak geliyorlar ise şayet, Ben onları bağrıma basarım!.. İstemez misiniz, Cenâb-ı Hak tarafından “Hoş geldiniz, Benim bendegânlarım, Benim samimi kullarım!” buyurularak karşılanmayı?!.

Şimdi kim kazanıyor, kim kaybediyor?!. Biri, her gün bir zulüm ile intikam alıyor, bir şey kazandığını zannediyor. Siz ise bazı şeylere maruz kalıyorsunuz ama yolun başında mı, ortasında mı, sonuna doğru mu, bir yerde bulunuyorsunuz. Bunların hepsi -bir yönüyle- benim zanlarıma göre bina edilmiş şeyler; başında mı, ortasında mı, sonuna doğru bir yerde mi? İnşaallah sonuna doğru bir yerdedir. O’nun o rüyalarda dediği gibi “Bitti artık bu!” Ve dünya da sizi duydu artık, bütünüyle duydu. Bütün nöronlara Türkiye’de böyle bir cemaat, böyle bir hareket olduğu işlendi. Size düşen şey, dünyanın sağına-soluna saçılmışsınız, bu duyuşu iyi değerlendirmektir.

Bu gayr-ı iradî bir reklam. Trilyonlar verseydiniz, böyle duyuramazdınız kendinizi; böyle bir hareket, böyle bir hizmet, böyle bir cemaat olduğunu duyuramazdınız. Sağ olsunlar (!) Hüsn-i niyet ile yapsalardı, onlar da Cennet’e girerdi. Zalimler, hüsn-i niyet ile sizi tutup savursalardı, onlar da “Cup!” diye Cennet’e girerlerdi. Ama insanlar, niyetlerine göre mükâfat görürler; onların niyeti o değildi. Niyetleri kötü ama olan şeyler güzel. Allah (celle celâluhu) evrensel bir davayı, Türkiye darlığı içinde mahkûm etmemek için, “Bütün dünya duysun!” dedi; âlem duyduktan sonra da sizi savurdu, “Gidin!” dedi.

Şimdi herkes sizi duydu: Mağdurlar, mazlumlar, mehcûrlar, mescûnlar, mahkûmlar, mahrumlar, ma’zûllar… Hep “ism-i mef’ûl” kipi ile ifade ettim; bunlar, maruz kalınan şenaatler, denaetler, maruz kalınan şeyler. İnsanlar -bir yönüyle- kalblerini açtılar buna ve sizi dinlemeye kulak kesildiler. Ee hazır böyle bir pozisyon oluşmuşken, kendinizi anlatma çok önemli bir şeydir. Dolayısıyla bütün dünyaya Allah Rasûlü’nün o evrensel davasını (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyuracaksınız.

Siz hiç farkına varmadan, Allah, sizi sağa da savurdu, sola da savurdu, şimale de savurdu, cenuba da savurdu, savurdu, savurdu. Aynı zamanda sizi bir duyulmuş olmanın, bir bilinmiş olmanın üzerine sağa-sola savurdu tâ birer tohum gibi başağa yürüyesiniz, tâ birer fide gibi söğüt olasınız. Bir gün Söğüt’teki metamorfoz ile tırtılların kelebeğe dönüşüp dünyanın kaderine hâkim olduğu gibi, Allah’ın izni ve inayeti ile… Mefkûreniz ile.. sevgi mefkureniz ile.. şefkat mefkureniz ile.. Kur’an’ın elmas düsturları ile.. hınçlara karşı, kinlere karşı, nefretlere karşı onları kırıcı “re’fet”, “şefkat”, “inayet”, “kerem” malzemeniz ile, materyalleriniz ile… Kat’iyyen “silah” tabirini kullanmıyorum ben; silah yok bizim cephanemizde, silah yok. Bizim cephanemizde şefkat var, re’fet var, merhamet var, mülayemet var; dövene elsiz, sövene dilsiz olma var, gönülsüz olma var, kırılmasız olma var.

Cenâb-ı Hak, bu fırsatı verdi. Yolun neresinde olursak olalım, madem meseleyi sonuna kadar götürmeye, son soluklarımızı orada soluklamaya niyet etmişiz, Allah, o son noktada, insanlara lütfedeceği şeyleri, daha şimdiden size/bize lütfetmiş sayılabilir. Emin olabilirsiniz!..

Allah’ım! Beni, arkadaşlarımla, onları da benimle mahcup etme! Bizi bu Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye’de sâbit-kadem eyle!..

   Kibir, taklit ve alışkanlıklar gibi pek çok perdeler vardır ki, bunlar hakikatleri idrak etmeye manidir; en büyük hidayet ise, hicâbın kaldırılması ve hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak görebilmektir.

Hazreti Bediüzzaman diyor ki: “En büyük hidayet, hicâbın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.” “…görmektir” de diyebilirsiniz. İnsanın tabiatının icabı, insanın gözünde bir perde vardır. Gözün görmesi, “basar”; basarda perde vardır. Esas “bakma” başkadır, “görme” başkadır. Görmede “basiret” harekete geçer ve insan, onun ile görür. Tabir-i diğerle, bakmada, değerlendirme meselesi yoktur; esasen görmede, değerlendirme meselesi vardır. “Ne nedir?” Yani, “Bu resim, bana ne anlatıyor?” onu görmede…

Bunun için de “hicâbın kaldırması” adına önemli şeyler vardır. Bazıları üç tane şeyden bahsetmişler. Bunlardan bir tanesi “kibir”dir.

Hadis-i şeriflerde ifade edildiği gibi, aynı zamanda, “Kalbinde zerre kadar büyüklenme olan, Cennet’e giremez!” Ebu Cehil’e Peygamber karşısında -esasen- kaybettiren, Utbe’ye kaybettiren, Şeybe’ye kaybettiren, karşılarındaki bütün insanlığın medâr-ı iftiharı olan bir Peygamberi “Ebu Tâlib’in yetimi” ve kendilerini de çok büyük insan görmeleridir. “Urve İbn Mes’ûd es-Sekafî veya Velid İbn Muğîre; bu din inecek idi ise şayet, biri Tâif’te, birisi de Mekke’de olan bu iki zâttan birine inmeliydi. Çünkü bunlar, namlı, nişanlı, adlı, unvanlı insanlardı!” diyerek meseleyi büyüklüğe bağlayan, kibre bağlayan insanlar…

Hafizanallah, insanın kalbinde zerre kadar kibir var ise, o, İslamiyet’e girmesine mânidir. Bir hicap, budur. Bu büyüklenmelerin, böyle elli araba, altmış araba, yetmiş araba, zırhlı arabalarla fahir yapmaların arkasındaki şey de, bu kibirdir, bu alkış ve takdir bekleme hissidir. “Âlem, beni gördüğü zaman ayağa kalksın, herkes beni alkışlasın!” arzusudur. “Tasfîk” (alkış), İslam’da mekruhtur; (elleri çırpılıyor) bu, mekruhtur. Allah Rasûlü tarafından “tasfîk” deniyor. Ama “Mekruh olursa olsun, haram bile olsa, âlem beni alkışlıyor, göklere çıkarıyor ya, o, yeter!” Bunlar öyle hicap, öyle perdelerdir ki, apaçık Allah Rasûlü karşılarına çıksa, “Acaba -O bile- bir başkası tarafından bir temessül mü?!” diye belki O’nu bile hafife alırlar; inanın, hafife alırlar.

Bir ikinci mesele “taklit”tir; esas “tahkik”e geçememe mevzuudur. Meseleleri “tefekkür” ederek, “tezekkür” ederek, “tedebbür” ederek, arka planı ile ele alarak, analizlerde bulunarak çok doğru sentezlere ulaşmak suretiyle hakikate “Hakikat!” demek, o hicâbın, o perdenin yırtılması mevzuunda önemli faktörlerden bir tanesidir. Taklit, gözünüzde perde olduğu sürece, hakikati, kâmet-i kıymetine uygun göremezsiniz. Bu da ayrı bir davadır.

Onun için taklitten tahkike geçmek lazım. Taklit, bir adımdır, fakat çocuk adımı. Çocuk, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla annesi-babası hangi dili konuşuyorsa, o dili konuşur; hangi aksanda konuşuyorsa, o aksanı konuşur; Erzurum’da yetişmiş ise “Gelirem, gelir, gelirik, gelirsiz.” derler; Trabzon’da yetişmiş ise, Rize’de yetişmiş ise, “Calayum, calaysun, calayuz.” derler; daha başka yerde de öyle derler. Çocuk, kültür ortamında ne aldı ise, onu taklit eder.

Usûlüddin ulemâsı, “taklid”i makbul görmüşler. Ee öyle bir kültür ortamında yetişen insanların mebde’de öyle bir taklit yaşamaları muhakkaktır, kaçınılmazdır. Fakat o taklit, tahkikin bir basamağı olması itibarıyla makbuldür; yoksa sürekli orada kalma itibarıyla merduttur, hafizanallah ve şeytanın kaydırması için de şeytana bir fırsat verme demektir.

İnsan, hiçbir zaman tırmanma mecburiyetinde kaldığı o helezonun basamaklarında, o asansörün basamaklarında, o me’âricin -Meâric de Kur’an-ı Kerim’e ait bir tabir; merdivenler, çıkılan yerler, yükselme dereceleri anlamına gelen me’âricin- basamaklarının hiç birinde kalmaya kanaat etmemeli. “Ayetü’l-Kübrâ”da (nazara verilen mütefekkir yolcu gibi) hep “Hel min mezîd!” demeli. O evvelâ kendi ufku itibarıyla, kendi ufkuna müracaat ediyor ve bir şeyler dinliyor oradan ve bir heyecan duyuyor. Sonra bir mürşîd-i kâmile müracaat ediyor, mür-şîd-i kâ-mi-le; o da ona bir şey diyor. Sonra o mürşîd-i kâmil, O’nu işaret ediyor, Efendimiz’i işaretliyor. Peygamberler meclisinde Peygamberler ile hemhâl oluyor, peygamberler ile postnişin oluyor, diz dize geliyor, oturuyor. Onlardan dinliyor gibi oluyor ve yine diyor ki kendi kendine: “Yâ Rabbi, daha ötesi var mı onun?!”

Neden böyle diyor? Çünkü “Nâmütenâhî istikametinde yol bitmez bir türlü.” Sen kim oluyorsun ki, Allah’ı ihata edesin?!. لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez; fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) O, basarların, basiretlerin ihata edemeyeceği, kuşatamayacağı Zat’tır. “Muhît, muhit olduğu aynı zamanda muhât olamaz!” O (celle celâluhu) her şeyi kuşatmış ise şayet, O (celle celâluhu) kuşatılamaz artık. Dolayısıyla o mülahaza ile, en yüksek merdivende, en yüksek basamakta, insanın yükselebileceği her yerde, hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ulaştığı yerde, فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az.” (Necm, 53/9) buyurulan, fâniyi Bâkî’den ayıran noktada, “imkân”ı, “vücûb”dan ayıran o ufukta da “Yâ Rabbi! Dahası var mı?!” falan, diyecek kadar o mevzuda gözün hep yukarılarda olması…

Böylece insanın taklitten sıyrılarak “tahkik”e açık yaşaması, bir gün gözündeki perdeyi sıyıracak, görülmesi gerekli olan şeyleri “mahiyet-i nefsü’l-emriyeleri”ne -bu da eskilerin tabirlerinden, mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine- uygun olarak görecek. Ne, nedir? Onu olduğu gibi görecek, o mevzuda yanlış hükümlere saplanmayacak. Gözdeki perdelerden bir tanesi de bu; bunu da yıkmak lazım.

Bir insanda bu perde var ise… Ebu Cehil’de o da vardı. Maşallahı var, her şey var onda; günümüzün Firavunlarında, Yezîdlerinde, Haccaclarında olduğu gibi; kibir olduğu gibi, böyle bir perde de var. Taklit basamaklarında emekleyip duruyorlar; sürekli adım atıyorlar fakat aynı basamakta adım atıyorlar.

Diğer bir hicap da bu mevzuda “alışkanlık”lardır; esasen atalardan gördüğü şeylere takılıp kalmaktır. حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Biz, atalarımızı neye inanıp neyi uygular halde bulmuşsak, o bize yeter!” (Mâide, 5/104); بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” (Bakara, 2/170) Bütün kâfirlerin, peygamberlerin nûr-efşân mesajı karşısında, diyalektik adına söyledikleri sözler, hep bunlardır. “Sizin mesajınız bir yana, biz atalarımızı hangi yolda buldu isek, o yolda…” falan.. “Dedelerimizi hangi yolda buldu isek, o yolda…” Dünden bugüne bu tekerrürler devr-i dâimi içinde hep böyle devam edegelmiştir hiç farkına varmadan. Ve böyle bir anlayış, gözde hicap ise şayet, bir yönüyle hakikat görülemez, hakikate bunlar nikaptır, perdedir, hicaptır.

   Basiretimizin önündeki hicapların sıyrılıp kaldırılması adına günde yüz defa şu nebevî duayı tekrar etsek sezadır: “Allah’ım, bize hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmakla bizi rızıklandır; bâtılı da bâtıl olarak göster ve bize ondan gereğince kaçınmayı lütfet!..”

Onun için bizler, sürekli, sabah-akşam, gece-gündüz, namaza yürüdüğümüzde, namazı kılıp ellerimizi kaldırdığımızda şöyle dua etmeliyiz: اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ “Allah’ım! Bize hakkı, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun, hak olarak göster ve ona ittibâ ile bizi rızıklandır!..” Âmin. وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً “Batılı da, bâtıl ne ise, o şekilde bâtıl olarak göster!” وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ “Göstermekle de kalma, aynı zamanda ondan fersah fersah uzaklaşmakla bizleri serfirâz kıl, şereflendir!”

Fatiha sûre-i celîlesinde de biz, Cenâb-ı Hakk’ı tazim u tekrimde bulunduktan sonra, bu hidayeti talep ediyoruz. Bir de Kendisinin bize “Sen” deme izni vermesi, Kendisine öyle hitap etmemizi işaret buyurması lütfuyla bizleri şereflendirdiğinin ifadesi olarak إِيَّاكَ diyoruz. Hani adeta diyor ki: Bana tek başıma (müfret muhatap -2. Tekil şahıs- sigası ile) hitap ediyor gibi hitap edebilirsiniz. Yani, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dediniz, Beni andınız. اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ dediniz, Beni andınız. Öbür âleme geçtiniz; مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ dediniz, Beni andınız. Sonra Ben de size izin veriyorum, “Sen!” diyebilirsiniz: إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Ancak Sana kulluk yapıyoruz.”

Ama bu öyle zor bir şey ki; altından kalkamayız Sana kulluğun. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ، مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ، مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ، مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ، مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ، مَا سَبَّحْنَاكَ حَقَّ تَسْبِيحِكَ يَا سُبْحَانُ “Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Ma’bûd!.. Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!.. Ey topyekun varlık tarafından, kendilerine has dillerle, yâd ve zikredilen Mezkûr, Seni hakkıyla zikredemedik!.. Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!.. Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Ma’bûd-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik!.. Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan ve tesbih edilen Rabbimiz, şanına lâyık zikr u tesbihi yapamadık!..” Sen, böyle bir Zâtsın. Sana, ne hakkıyla hamd etmek.. Sana, ne hakkıyla kullukta bulunmak.. Seni, ne tesbih u takdiste bulunmak.. ne de idrak u ihâtada bulunmak… لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez; fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Sen, bu Sultansın!.. إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Allah’ım! Yalnız Sana kulluk yapıyoruz!”

Bir de “mütekellim maa’l-gayr” (birinci çoğul şahıs kipi) ile hitap ediyoruz. Kendi ibadetimizi az görüyor, Hazreti Pîr’in işareti içinde adeta şöyle düşünüyoruz: Şu Kâbe’nin etrafında halkalar var ya, onlardan başlayarak, dünyanın değişik yerlerinde namaz kılanların halkalarının hepsi… Bakın, Amerika’da siz, o halkanın içinde bulunuyorsunuz. İngiltere de o halkanın içinde bulunuyor. Tayland da, Tayvan da o halkanın içinde bulunuyor. Penguenler dünyasına kadar, ne kadar insan var ise, hep o halka içinde bulunuyor. Böyle hayalen baktığınız zaman, sürekli halkaları halkalar takip ediyor; halkalar, halkalar, halkalar, halkalar, halkalar… Hepsi kemerbeste-i ubudiyet içinde; el-pençe divan durmuş hepsi. Kendimi onlardan bir parça görerek hepsi adına diyorum: إِيَّاكَ نَعْبُدُ Çünkü benim kulluğum yetmez Sana karşı Allah’ım; bunların kulluğunu da Sana takdim ediyorum! Kulluğumu, bunların kulluğu kadar Sana takdim ediyorum!.. Hazreti Pîr’in izahı, bu. إِيَّاكَ نَعْبُدُ

Ama bu, öyle çetin bir şey ki, ben kim, bunu demek kim?!. Ben kim, bunu hazmetmişlik kim?!. وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Böyle bir mesele karşısında, şu hepimiz var ya, yine hepimiz bu mevzuda yardımı da Senden istiyoruz, istiânede bulunuyoruz! “İstif’âl” babında “sin” harfi, talep içindir. “Efendim sin-i istif’âl gelir bir nice manaya / Âna bir hoş nazar eyle, eresin bir yüce fehvaya / Sual ile talep, vicdan, tahavvül, itikad, iman / Tamam, teslim olur el-ân, rücu kıl Rabb-i A’lâ’ya!..” Sual ile talep, vicdan… Hem isteme, hem de talep… Tahavvül, itikad, iman… Tahavvül de diyebilirsiniz; yani, “Kendi kupkuru halimden sıyrılıyorum ve aynı zamanda onun öyle olduğuna da inanıyorum, itikad ediyorum.” manasına… Gördüğünüz gibi “Sin” harfinin bütün manalarını ifade ediyor. وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yardımı da Senden diliyoruz; şu halkalar var ya, yine onların yardım dileklerini, kendi yardım dileklerim içinde mütalaa ederek, Senden kocaman bir yardım dileğinde bulunuyoruz.” إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

Ama yetmiyor, bakın: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyoruz. İşte bu, o; yani, hicâbın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl görme/gösterme şeklindeki en büyük hidayetin talebi. Ama sırât-ı müstakîme hidayet edildik fakat -hafizanallah- teminatımız yok. “Âkıbetinden endişe etmeyenin âkıbetinden endişe edilir.” Herkes, her adımını korku ile atması lazım. Hafizanallah, ya çıktığım merdivenlerde, en yukarısında bile, şeytan bir oyun oynayarak bir çelmeyle, bir el-ense ile, beni oradan tâ geldiğim yere iterse!.. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ*صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ “İn’am’da bulunduğun nebiler, sıddîklar, şehitler ve sulehâ -sâlihler; amelini katışıksız, riyâsız, süm’âsız, ucubsuz, fahirsiz yapan insanlar- zümresine bizi dâhil eyle, ilhak buyur!” diyoruz. Tamam… Ama her şeye rağmen, önceki cümleden “atf-ı beyan” veya “bedel” olarak devam ediyoruz: Allah’ım, böyle yaptın.. ben de böyle bunları istedim.. hatta bunları istedik hepimiz beraber.. isteme korosu oluşturduk.. toptan hepimizin sesi, tâ Sidretü’l-Müntehâ’da, o tavaf edenlerin seslerine ulaştı.. zannediyorum Cibrîl de aynı şeye ses kattı.. Mikail de aynı şeye ses kattı. Buraya kadar geldik ama muktezâ-i beşeriyet, nefsimiz var, cismâniyetimiz var, hayvaniyetimiz var. Ne olur ne olmaz. غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ “Gazabına uğramışların ve sapıp gitmişlerin yoluna düşmekten bizi muhafaza buyur!..”

Vesselam.

Kırık Testi: DAR BİR AÇIDAN AHLÂK

Herkul | | KIRIK TESTI

“Huluk” kelimesinin çoğulu olan ahlâk; seciye, karakter, huy, iyilik ruhu, fenalıktan kaçınma tavrı, ahsen-i takvîme mazhariyet şuuruyla davranma manalarına gelmektedir. İnsanın fizikî ve maddî yanı “halk” sözcüğüyle anıldığı gibi, ruhî ve manevî yanına, diğer bir ifadeyle, mükemmel hilkatine göre Yaratan’ın istek ve emirleri çerçevesinde yaşama cehd ü gayretine de “huluk” denir.

Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha ışığında konuyla alakalı i’mâl-i fikirde bulunan ulemâ-i benâm, iyi huy ve fazilet edalı davranışlara “ahlâk-ı hasene”, “mehâsin-i ahlâk” ve “ahlâk-ı hamide”; fena huy, menfî tavır ve ahsen-i takvîmle yaratılmış olmaya uygun düşmeyen hâl ve davranışlara da “mesâvî-i ahlâk”, “sû-i huluk”, “ahlâk-ı zemime” ve “ ahlâk-ı seyyie” diyegelmişlerdir.

Bazı ehl-i tahkik de tavır ve davranışlarda pozitif olanlara “edep” aksine de “sû-i edep” demiş ve meseleyi bu çerçevede ele alarak düşüncelerini “edep” etrafında örgülemişlerdir. “Edep” yazısında da ifade edildiği gibi edebi, bu konuda insanı hakiki insan yapan hayatî bir unsur olarak görmüş ve bu mülahazalarını, “Edeptir kişinin daim libası, edepsiz kişi uryana benzer.”, “Edep ehli ilimden hâlî olmaz, edepsiz ilim okuyan âlim olmaz.”… gibi manzum sözlerle seslendirmişlerdir.

Bu kesim arasında yaygınca kullanılan edep mazmunu, bazen bir “Edep yâ Hû!” levhasıyla nazara verilmiş; bazen “Bî-edeb mahrum keşt ez lutf-i Rab – Bî-edep kimse Rabbin lütfundan mahrumdur.” lâl ü güher ifadeleriyle dillendirilmiş; bazen “Edep fukarânın itibarı, ağniyânın zîneti..” sözleriyle ifadelendirilmiş; bazen de âzâ u cevârihin dinî hudutlara bağlı hareket etmesi ve insanın iç dünyasının tahareti, şehevâni hislere karşı kararlı duruşu, dince şüpheli şeylerden hep uzak bulunuşu, ibadet ü tâatinde Hakk’a tahsis-i nazar etmesi, hayır yollarında yarış yaparcasına koşturup durması… gibi disiplinlerle ortaya konmuştur. Şimdi bu derin konuyu şu iki mısra ile noktalayıp bir kere daha “Ahlâk” demek istiyorum:

“Ehl-i irfan arasında aradım kıldım talep,
Her hüner makbul imiş, ille edep ille edep.”

İnsanlık var olduğu günden bu yana -fetret ve cahiliye dönemleri müstesna- hemen her zaman, “huluk” kelimesiyle ifade edilen “ahlâk” üzerinde durulmuş ve o, insanın yaratılış (hilkat) gayesinin çok önemli bir derinliği olarak yâd edilegelmiştir. Cesaret, şecaat, civanmertlik, iffet, ismet, istikamet, sadakat, adalet, hakkaniyet, vefa ve îsâr duygusu… gibi hususlar, tarihin en karanlık dönemlerinde bile vicdan erbabınca hep korunagelmiş ve bütün bütün yok edilememiştir.

İslâmî düşünce sistemlerinde ahlâkın yanıltmayan esas kaynağı, “metlüv”, “gayr-i metlüv” ilâhî mesajlar ve o mesajların ilk muhatapları, tebliğcileri, temsilcileri enbiya ve mürselîn hazerâtı olmuştur. Onlar, aldıkları mesajları tebliğ, temsil, hâl, tavır ve davranışlarıyla sergilemişler; ikinci derecedeki muhataplar da onların etrafında birer hâle haline gelmişlerdir. Zaten “Her şeyin en doğrusunu Yaratan bilir” temel disiplinine binaen ilâhî vahiy ve onun ilk muhatapları olan enbiya-i izâmın daire-i irşatları dışında, ahlâk üstadı, pedagoji uzmanı ve farklı alanlardaki düşünürlerin ahlâk konusuyla alakalı ortaya koydukları hiçbir disiplin ve kural uzun ömürlü, kalıcı olmamış ve insanoğlunu insanî kemalâta -kâmil manada- yönlendirememiştir. İnsanlık tarihinde bu husus belli aralıklarla da olsa en mükemmel şekliyle yalnız vahyin aydınlatıcı tayfları altında peygamberân-ı izâm tarafından gerçekleştirilmiştir. O yüce kametler, incelerden ince hâl, tavır ve davranışlarıyla Allah’ın istediği ahlâk-ı âliye-i ilâhiyenin nurefşan birer meclâsı ve mazharı olarak bu konudaki ilâhî muradı mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun en mükemmel şekilde temsil etmişlerdir. Bu hususun en zirve temsilcisi ise, peygamberlik manzumesi adına bestelenen ve hükmü bu manzumenin kafiyesi gibi en sonunda gelen, Ehadiyet hakikatinin ilk tecellisi ve Vâhidiyet sırrının en mümtaz meyvesi olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır. Daha sonra güzel ahlak, o Kamer-i Münîr’in nurani hâlesi sayılan Ashâb-ı Kirâm efendilerimizle topyekûn dünyaya, bütün insanlığa, en azından onun büyük bir bölümüne ulaştırılarak vicdanlar ahsen-i takvîme uygun vaziyet almaya tevcih edilmiştir.

Bir kere daha hatırlatmalıyız ki, İslâm ahlâkının temel kaynağı başta Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha olmak üzere, ilahî vahiy ve onun en doğru, aldatmayan temsilcileri olan nebiler kervanıdır. Analar anası Hazreti Aişe-i Sıddîka’ya (radıyallahu anha) Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahlâk-ı âliyeleri sorulunca, mualla validemizin: كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “O’nun ahlakı Kur’ân’dı”1 şeklindeki ifadesi bu hususu teyit eden çok önemli bir beyandır. Bu itibarla da bizim ahlâkiyatçılarımız, İslâm ahlâkının kaynağının; Kur’ân, Sünnet ve bu iki ilahî kaynağın mübarek temsilcisi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm olduğunda hep görüş birliği içinde bulunmuşlardır. Daha sonraları ise, Sahabe-i Kiram o müstesna konumlarıyla, tâbiîn-i izâm o keskin nazarlarıyla, fukaha, mütefekkirîn ve mutasavvıfîn o fâik anlayışları ve kalb-kafa mirsadlarıyla zamanın tefsir, te’vil ve yorumlarını da hesaba katarak konuyu kendine has evrenselliği ile ortaya koymuş ve nesl-i âtiye emanet etmişlerdir.

Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’da ahlâk; kökü itibarıyla, yerinde beyandaki siyak-sibak ve müstetbeâtü’t-terâkip açısından iyilik, hilm, takva, hidayet-i tâmme, ismet, istikamet, sadâkat, emanet, iffet, her türlü salih amel, şer’î ve aklî maruf, sağlam beşerî münasebetler ve en engin manasıyla ihsan duygusu… gibi hususları ihtiva etmektedir. Bunlara “ahlak-ı hasene”, “Kur’ân ahlâkı” veya “münciyât” denmesine mukabil; bu evsafın zıddı sayılan her türlü günah, masiyet, sapıklık, fuhşiyât, münkerât, kin, nefret, yalan, gıybet, iftira, fitne, fesat, zulüm, irtikâp, ihtilâs, rüşvet ve emsali bütün negatif şeylere de “mesavî-i ahlâk” ve “mühlikat” dene gelmiştir.

Evet, insan, ahsen-i takvîme mazhardır ve bütün esmâ ve sıfât-ı sübhâniyenin fihrist mahiyetinde mücellâ bir aynasıdır. O mücellâ ayna, aslî ve en geniş mânâsıyla da Hazret-i Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır. Bunu ifade sadedinde bir hak dostu ne hoş söyler:

“Bir âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim,
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

Aslî olsun, zıllî olsun böyle bir aynanın mesâvî-i ahlâk ve mühlikâtla karartılması, ahsen-i takvîme mazhariyeti bilememenin ve Hak nezdindeki konumuna saygısızlığın bir ifadesidir.

Ne var ki, konumu, hilkatteki yeri itibarıyla melekleşmeye namzet olan insanoğlu, yaratılışındaki o yüce hedefin, hatta bir dönemde meleklere mihrap ve kıble olmasının yanında, cismaniyetinin, hayvaniyetinin ve mahiyetindeki bir kısım beşerî ve nefsanî garizelerin dürtü ve tesiriyle hep dual bir varlık konumunda bulunmuş; Hazreti Mevlânâ’nın ifadesiyle, bazen incelik ve nezaketine melekleri imrendirmiş, bazen de kabalık ve küstahlığıyla şeytanları ürkütmüş ve tiksindirmiştir. İşte bu yönü itibarıyladır ki Kur’an, öyle esfel-i safilîn namzetlerine أُولَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvan gibidirler hatta ondan da sapkındırlar.” (A’râf sûresi, 7/179) diyerek, gaye-i hilkatini bilmeyen böyle densizlerin üzerini çizegelmiştir. Şeytan ve nefs-i emmârenin mesâvî-i ahlâkı telkin ile mehâsin-i ahlâktan koparıp bohemleştirdiği bu türden insanlar, ciğerinden vurulmuş kem talih bir kısım bahtsızlardır. Bir hak dostu bu hususu ne hoş resmeder: قَدْ لَسِعَتْ حَيَّةُ الْهَوَى كَبِدِي … فَلَا طَبِيب لَهَا وَلَا رَاقِيَ “Hevâ yılanı ciğerimi soktu; gayrı ona ne tabip ne de efsuncu bir şey yapabilir.”

***

  1. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 41/148; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/30.

 

Bamteli: ALLAH’A SIĞINIYORUZ!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Ne mutlu âhireti peyleme sevdasına tutulanlara; ne mutlu!.. Ne mutlu ki onlar, fâni ile bâkîyi birbirinden tefrik edebilecek dirayete, kiyasete, min vechin fetânete, min vechin firâsete sahipler. Neyin eğri, neyin doğru olduğunu görüyor, ona göre hüküm veriyorlar. Yürüyecekleri yolu, isabetli belirliyorlar. Önlerinde sürekli peygamberlerin izini görüyorlar; Râşid Halifelerin izini görüyorlar.

   Kötülük ve zulüm treninin son istasyonu, Cehennem; iyilik ve hakperestlik burağının nihâî durağı ise, Cennet’tir.

“Sahabî hayatı, sahabî düşüncesi, sahabînin hayat yorumu, hayat felsefesi, sahabînin peylediği şeyler!” diyen bir insan, attığı her adımla ayağını onların bastığı yerlere bastığı için, o izlerin çağrıştırdığı dünya kadar şey oluyor. Bir adımını atınca, sadakat adına birden bire gözünün önünde Hazreti Ebu Bekir tebellür ediyor (billurlaşıp beliriyor, meydana çıkıyor). Hak ve adaleti ikâme adına bir adım attığı zaman Hazreti Ömer tebellür ediyor. Edep ve hayâ adına, bohemliğe karşı koyma adına adımını attığı zaman da Hazreti Osman tebellür ediyor. Hak ve hakikati ikâme etme adına, Hayber kapılarını koparma izine ayağını bastığı zaman ise, birden bire Hazreti Ali tebellür ediyor. Daha niceleri, daha niceleri… Ve her haliyle, sıkıntıda olsa bile, başına balyozlar inse-kalksa bile o izlerle ayakta duruyor. Ulusalcı balyozu, çağdaşçı balyozu, kuvvacı balyozu, müstebit balyozu, diktatör balyozu… Bunlar başına indikçe, o, âdetâ onları duymuyor bile!.. Takip ettiği izler, onu öyle sevdalı hale getirmiş ki, kendinden geçmiş, mest u mahmur; “heymân” yaşıyor, hafakan yaşıyor, heyecan yaşıyor hep orada. “Amanın bu izleri kaybetmeyeyim!” diye, o izleri yakın takibe alıyor, takip ediyor.

Efendim, “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!” diyor, yedi asır evvel yaşamış Yunus Emre. Elbette bir kısım sıkıntıları vardır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih hadis-i şerifleri ile buyuruyor ki: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihaları kabartan) şehevâtla kuşatılmıştır.” Cennet; âdetâ -bir yönüyle- insanın ağırına gidebilecek, üstesinden zor gelebileceği, biraz da cismaniyet ve belki nefsi itibarıyla hor karşılayacağı şeyler ile kuşatılmıştır. Biraz dikenler vardır o yolda. Dolayısıyla da insan bazen balyoz yiyebilir; bazen başından bir külünk yiyebilir; bazen sinesine bir mızrak saplanabilir, Hazreti Hamza’nın sinesine saplandığı gibi… Ama neticede varacağı yer, sevdalı olduğu yer, sevdalıların yeridir.

Gözünde hep orası olduğuna göre, orası gözünün önünde tüllenince… Hani, bilmem deniyor musunuz bazen?!. Böyle gözünüzü yumup اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, koru!..” derken, magmalar gibi Cehennem ateşlerinin fışkırdığını, hayal dünyanız, gözünüzün önüne getiriyor. اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “İşte bundan koru!..” diyorsunuz. Sonra وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ “Bizi Cennete dâhil eyle!..” falan derken, birden bire bakıyorsunuz ki, güller açıyor, lâleler orada boy göstermeye başlıyor, bülbüller şakıyor, saraylar peşi peşine diziliyor. Gözlerinizi kapayıp dediğiniz şeyleri derken, böyle bir dünyaya dalıyorsunuz. Yürüdüğünüz yolda bütün bu türlü şeyler ile karşılaşacağınızdan dolayı, balyozların acısını/sızısını bile duymuyorsunuz.

Fakat dünyaya tapan insan, “Dünya adına sahip olduğum şeyleri elimden kaçırırım!” diye her adımında ayrı bir karın sancısı yaşıyor; her adımında kasıklarını tutuyor, “Aman!” diyor, “Çok ağır geldi bana; ya elimden alırlarsa bunu, ya kaçırırsam bunu!” Dolayısıyla o mevzuda akla hayale gelmedik firavunluklara giriyor. “Aman, şunların bunu elimden kaçırma ihtimali var; şunların elimden alma ihtimali var!” diye, paranoyalara bağlı değişik mesâvîyi irtikâp ediyor, değişik mezâlimi irtikâp ediyor; mesâvî ve mezâlim yolunda, mesâvî ve mezâlimin insanı götürdüğü/taşıdığı yere gidiyor.

Mesâvî ve mezâlim treninin son istasyonu, Cehennem’dir, esfel-i sâfilîndir, “gayyâ”dır. Orada “Haydi herkes dışarıya!” dendiği zaman, nereye döküleceğini düşüneceksin!.. Ama “a’lâ-i İlliyyîn-i kemâlât”a (Cennet’teki en yüksek dereceye, Cenâb-ı Hak indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesine) -bir yönüyle- teşne, gönül kaptırmış insanları da bir tren taşıyor; belki ayrı bir vasıta, daha hızlı bir vasıta taşıyor; belki kendileri melekler gibi kanatlanmışlar. “Haydi, aşağıya dökülün!” denip döküldükleri zaman, bülbül şakımalarıyla, güllerin onlara gülmeleriyle karşı karşıya kalacaklar.

Ve hele bir şey var, hele bir şey var, hele bir şey var ki!.. Onu müşahede edince, görüp ettikleri her şeyi unutacaklar. Hele bir şey var, hele bir şey var, hele bir şey var ki, görüp tattıkları, yaşadıkları her şeyi unutacaklar. فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأوْهُ * فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “O’nu gördükleri zaman bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Bir dakika rü’yet-i Cemâli, Cennet’in binlerce senesine fâiktir. Bu da kesretten kinaye; bir dakika rü’yet-i Cemâli, Cennet’in bir milyon senesine fâiktir. Çünkü sizin çehrenizden kâinatın çehresine kadar, sizin ahsen-i takvîme mazhariyet keyfiyetinizden kâinatın çehresine kadar her şeye serpiştirilen, içli-dışlı, maddî-manevî ne kadar güzellikler var ise, hepsi O’nun cemalinin tecellilerinden ibarettir.

   Müjdeler olsun birer tohum gibi dünyanın dört bir yanına saçılıp başağa duran ıslah kahramanı gariplere!..

Öyle eltâf-ı Sübhâniye ile karşılaşacaksınız ki orada, “Ne iyi olmuş da çektirenlerin çektirmelerine katlanmışız.. فَصَبْرٌ جَمِيلٌ ‘Artık bize düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir.’ demişiz.. وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ ‘Yardımına müracaat edilip sığınılacak sadece Allah var.’ diyerek, Allah’a sığınmış; şikayet edeceksek, halimizi O’na açmış, O’na dert yanmış, niyazda bulunmuşuz.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ ‘Tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Allah’a arz ediyorum!..’ demişiz.. يَا مَنْ هُوَ عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ ‘Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren!..’ diyerek, O’nun kapısının tokmağına dokunmuş; ‘Ey kalbi kırıklarla beraber olan Zât! Senin kapının önündeyiz, elimiz de kapının tokmağında. Sana geldik; şu, tepemize balyozlar indiren insanlara karşı, Sana geldik!’ diye yakarmışız. İyi ki bunları yapmışız!..” diyeceksiniz.

Yol bu ise, ses-soluk da bu olacaktır. Yol bu ise, varılacak yer de orası olacaktır. “Haydi, aşağıya inin!” dedikleri yerde, indiğiniz yerde, birden bire İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşınızda bulacaksınız; aile efradı ile beraber, Ehl-i Beyt’i ile beraber. “Kardeşlerim, hoş geldiniz!” diyecek. Dünyadayken size “Kardeşlerim!” dedi mi, demedi mi?!. “Kardeşlerim, âhir zamanda gelecek!”

Fitne ve fesadın boy gezdiği bir dönemde ıslah kahramanları, ıslah âbideleri… Gönülleri ıslah etmek, onların içindeki çirkinlikleri temizlemek, tezkiye etmek ve onların yüzlerini Hakk’a tevcih etmek için gayret sarf eden insanlar… طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ O gariplere, bir yönüyle her biri bir çeşit gurbete saçılan o insanlara ne mutlu!.. Onlar, elin-âlemin fitne-fesat çıkardığı, ortalığı bozduğu, yaşanmaz hale getirdiği dönemde saçıldıkları her yerde, başağa yürürler, ıslahçı olarak hareket ederler!.. Bozulmuş dimağları, huzura erdirirler; sarsıntı içinde olan kalblere kuvve-i maneviye olurlar; vicdanları rahatlatırlar, Allah’ın izni ve inâyetiyle. طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ İnsan şeklindeki bazı mahlukların halkı ifsat ettikleri dönemde, ahsen-i takvîme mazhariyetin hakkını veren ve onu koruyan, onu ayaklar altına almayan insanlar; onlar ıslahçılar…

Efendim, varsın o yol “uzun” olsun, “menzili çok” olsun, “geçidi yok” olsun, önünde “derin sular” olsun, aşılmaz uçurumlar bulunsun!.. Sonuçta konaklayacağınız yer, o ebedî saadet diyarı ise… Bu konaktan sonra… Ki burası “İki kapılı bir handır; konan göçer, konuk eğlenmez!” Fakat eğlenebileceğiniz bir yer, orası ise şayet, “Allah’a binlerce hamd u senâ olsun!” diyeceksiniz.

   Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ufuk karartan şeylerden Allah’a sığınıyordu.

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu duayı çok tekrarladığı rivayet edilmektedir: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, saygıyla ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.” Ayrıca O’nun daha başka musibet ve marazlardan da istiâzede bulunduğu nakledilmekte; bu cümleden olarak, Allah Rasûlü’nün “yaşarmayan gözden” de Allah’a sığındığı söylenmektedir.

Bir, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) genel karakteri, bir de sığındığı şeylerin (müsteâzun minh) keyfiyetleri nazar-ı itibara alındığı zaman, o müstesnâ gibi görülen şeyleri de onların içinde görmek, biraz o ifade tarzının tabiatının gereğidir: Böyle düşünen, böyle eden, böyle söyleyen bir insan, bunları da söylemiştir. Çünkü deyip-ettiği şeylere bakıldığı zaman, esasen bunlar aynı kategoriye dâhil şeylerdir. Ama bazıları çok önemli olduğundan dolayı, belki meseleyi ilk rivayet eden insanlar, o önemli şeyler üzerinde durmuşlardır. Onların olmaması insan için çok olumsuz şeyler “vaîd”inde (وَعِيد), tehdidinde bulunduğundan dolayı onlar üzerinde durmuşlar. Pozitif şeylerin mevcudiyeti de güzel şeyler “vaad” (وَعْد) ettiğinden dolayı onlar üzerinde durmuşlar.

Hani bunlar olmaması gerekli olan şeyler olduğundan dolayı, bunları yaptığınız zaman kötülük yapmış olursunuz esasen; bir yönüyle kendi dünyanızı, kendi ufkunuzu karartmış olursunuz. Dolayısıyla Allah Rasûlü, ufuk karartan şeylerden Allah’a sığınıyor.

   Allah’ım, fayda vermeyen ilimden Sana sığınıyoruz!..

Birinci olarak, başta buyuruyor ki: أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Faydalı olmayan ilimden Sana sığınırım!” Ee Kur’an-ı Kerim, كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) diyor. Yığın yığın kitap… Boyları aşkın kitaplar yazmış, etmiş; doktora üstüne doktora yapmış, duayen hale gelmiş. Fakat Sâdî’nin ifadesiyle, okuduğu şeyleri tabiatına mal edememiş, onu amel ile taçlandıramamış ise şayet.. meseleyi “marifet”e çevirememiş ise.. marifeti “muhabbet”e çevirememiş ise.. muhabbeti “aşk u iştiyâk-ı likâullah”a çevirememiş ise, beyhude yorulmuş o. Kur’an, lisân-ı nezihiyle meseleyi anlatırken böyle anlatıyor; bağışlayın, “sırtında kitaplar taşıyan eşek” diyor ona.

Günümüzde de çoktur böyle diplomalı cahiller. Ağızlarından hep zift akıyordur. Yalanlar, tezvirler mubah onlar için; iftiralar mubah onlar için; meseleleri ters anlamalar mubah onlar için. Bunların okudukları ilimler… Boyunuzu aşkın kitaplar da yazsalar… Hatta bunların çoğu İslam’ın kalbî ve ruhî hayatı ile ilgili kitap bile ortaya koysalar… Bunları tabiatlarına mal edememişler ise şayet.. söyleyecekleri/edecekleri her şey, Cenâb-ı Hakk’ın ortaya koyduğu kıstaslara göre değil ise.. attıkları her adım o kıstaslara göre değil ise… Allah Rasûlü’nün Allah’a sığındığı ilim, işte o ilimdir. اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!..” Bir yönüyle, beni alıp Allah’a ulaştıracak, beni alıp Cennet’e ulaştıracak, beni Allah’ın nimetlerine ulaştıracak bir ilim değil ise, yerin dibine batsın öyle ilim! Efendim, biz de diyelim: اَللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım! Faydasız ilimden Sana sığınırız!”

Çok kitap okuma, çok kitaba bakma, o çok önemlidir, bir yönüyle; fakat gerçek önemi onun, hayata mal olmasındadır. Sâdî, Gülistan’ında -Zannediyorum başına doğru bir yerde; unuttum, şimdi hatırımda değil, çünkü altmış sene evvel bakmıştım.- diyor ki: “Sen, ilmin ile amel etmiyorsan, sen cahilin tâ kendisisin!” Bilmez, bilmediğini de bilmez, kendini biliyor zanneder. Ziya Gökalp ifadesi ile “mük’ab câhil”, üç derinlikli cahil demek bu. Bilmiyor, bilmediğini bilmiyor; fakat kendini biliyor zannediyor.

Bu, öyle tehlikeli bir canavardır ki, hafizanallah, dünya kadar insanı şaşırtır, yoldan/şirazeden çıkarır ve onları da birer canavar haline getirir, sonra toplumun üzerine saldırtır onları. Bazı yerde ehl-i imanı kaçırırlar, eşkıyanın insan kaçırması gibi; götürür derdest ederler, onları zindanlara atarlar. Kaçırma projeleri/planları oluştururlar: “Şimdi bizim kaçırma usulümüzü öğrendiler, bunun önünü alabilirler; yeni projeler oluşturmamız lazım! Dünyanın her yerinde, ne kadar temiz ses-soluk var ise, hepsini kesmemiz lazım ki, bizim karbondioksitimizi ‘oksijen’ diye yudumlasınlar insanlar!” derler. Çünkü vicdan bozukluğu yaşıyorlar, dimağ tefessühü yaşıyorlar, ruh dejenerasyonu yaşıyorlar.

Bunları değiştirmek çok zordur. Zannediyorum Râşid Halifeler döneminde de olsalardı bunlar, Müseylemetü’l-kezzâb’ın saflarında yerlerini alırlardı. Geri dönecekler de Tuleyha’nın yanında yerlerini alırlardı. Bohemliğe düşkün olanlar da Secâh’ın yanında yerlerini alırlardı. Ama hiç biri Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin yanında yerlerini almazlardı. Bir daha diyelim: اَللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ

   Allah’ım, Zâtına karşı saygıyla ürpermeyen gönülden Sana sığınıyoruz!..

İkinci husus olarak, Efendimiz, وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ “Ürpermeyen kalbden, Allah’ım, Sana sığınırım!” buyuruyor. Bu duada zikredilen kelime “huşû” (خُشُوع / خ-ش-ع); “haşyet” (خَشْيَة / خ-ش-ي) ayrı bir şey. Huşû, bir yönüyle insanın tavırlarına da akseden şeydir; o, insanda, Allah karşısında duruşu belirleyen bir derinliktir. Şununla ifade edilebilir: İhsan şuuru ile, sürekli Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile hareket eden insanın halidir. لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ diyor Efendimiz; “Eğer kalbinde huşû (خُشُوع) olsaydı, o, aza ve cevârihine de aksederdi.” İşte huşû, öyle bir şey. Öbürü (haşyet), fokur fokur, içten içe, magmalar gibi kaynayıp duruyor; berikine gelince, o -bir yönüyle- lavlar gibi dışarıya vuruyor. Eğer Allah’a karşı böyle bir huşû ve haşyet var ise insanda, o gözünün irisine kadar, yüzündeki takallüslere kadar, el-ayak hareketlerine kadar, ses tonuna kadar, vurgulamalarına kadar, beyan keyfiyetine kadar, ortaya koyduğu fikirlere kadar her şeyine aksedecektir. لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ buyuruyor, Efendimiz.

Hani, Sir James Jeans karşısında İn’amullah’ın dediği şey var: Değişik sözler eviriliyor, çevriliyor bir şeye geliyor; orada (Pakistanlı) İn’amullah ona diyor ki… Sir James Jeans, filozof, hakperest esasen, bir yönüyle Pascal gibi. Manastır’ın pencerelerinden bakıp da -Hazreti Pîr-i Mugân’ın ağacın üstünde durup “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinini / Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.” dediği gibi- gökyüzünü temâşa edip “Allah’ım! Allah’ım!” diye inleyen insan, filozof… Ama temsil ve hal ile kendisine gidilmediğinden dolayı, bir yönüyle, A’râf’ta kalmış. A’râf’ta kalmış; fakat hep doğruyu arama, hep doğru peşinde koşma, onun şiarı olmuş. O Sir James Jeans da öyle birisi. Söz eviriliyor, çevriliyor, ona geliyor; İn’amullah da hemen yapıştırıyor: إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Gerçek şu ki, kulları içinde, Allah karşısında, ancak âlimler saygıyla ürperir.” (Fâtır, 35/28) Sir James Jeans, “Ne bu?!” diyor. İn’amullah, “Bu, Kur’an’dan bir ayet” diyor. “Bunu Hazreti Muhammed mi söylüyor?” “Hazreti Muhammed söylüyor!” “O bunu diyorsa, O, peygamberdir!” diyor. Anlayan, meseleyi başka türlü anlıyor. Bakın biz de okuyoruz: إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ Gerçekten ilmi sindirmiş insanlar, bütün benliğine mal etmiş insanlar, nöronlarına nakşediyor gibi onu nakşetmiş insanlar…

O davranışlarına öyle aksedecek ki, onu gören herkes لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diyecek. O hadis ricâli (Efendimiz’in hadislerini nakleden râvîler) içinde böyle insanlar vardı. Sokakta gezerken, onu görenler, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diyorlardı. Tavırlarından dökülüyordu, iki büklümdü, Allah tarafından görülüyor olma tavrını sergiliyordu. وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ Ürpermeyen kalbden Allah’a sığınıyor; latife-i Rabbâniyesi sürekli huşû ile köpürüp duruyor; dolayısıyla da bu onun tavır ve davranışlarına da aksediyordu. Bir temsil, bir hâl sergiliyordu ki, halledilmedik mesele kalmıyor; o temsil ile temessüle geçmeyecek insan da kalmıyordu.

Eksiğimiz/gediğimiz, bu olduğundan dolayı, o güzel sistemi, İslam sistemini, Allah sistemini, dünyaya olduğu gibi duyuramadık! Bilmem kaç asırdan beri… Hazreti Pîr “Üç asırdan beri, rahnedâr olmuş bir kaleyi tamir ediyoruz!” diyor. Üç asırdan beri… Demek ki -min vechin- surların bir kısmı yıkıldı, bazı yerlerde çatlamalar oldu, kubbede kopmalar oldu, dökülen taşlar oldu. Peşi peşine bütün bunlar oldu; bize gelinceye kadar hepsi zıp zıpır, “Müslümanım!” diyen cahillere kaldı. Dolayısıyla bu harap olmuş kale, tamir edilmek ister. Esasen o da tavır, davranış, temsil derinliğine bağlıdır. Onu görmeyince, insanlar niye sizin arkanızdan gelsinler ki?!.

   Allah’ım, doyma bilmeyen nefisten Sana sığınıyoruz!..

Peygamber Efendimiz, mezkûr duada üçüncü olarak, وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doymayan nefisten de Sana sığınırım!” buyuruyor. Hafizanallah, dünyaları versen doymayan nefis, hadisin ifadesiyle. Efendimiz ifade buyuruyor sahih hadiste: “İki dağ altını olsa, bir üçüncü dağı da ister.” Öyle bir tevehhüm-i ebediyet vardır ki!.. Tûl-i emel akıntılarına/çağlayanlarına kendini salmış; sürekli sürüklenip gidiyor; ne verirseniz verin, doyma bilmiyor!..

Evet, وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doymayan nefisten, Sana sığınırım!” Bir tane bir yerdeki varlığıyla yetinmez. Mesela, hafizanallah, Karun gibi davranır. Bir yerde bir hazine yaptı; “Yahu ne olur, ne olmaz; bunun kilidini kırar veya bir anahtar uydurur, çalarlar. En iyisi mi, bir hazine de başka bir yerde yapayım, bir hazine de başka bir yerde yapayım, bir hazine de başka bir yerde yapayım!” Ee nereden çıkarıyorsun bunları?!. Kur’an, onu anlatırken, buyuruyor: وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Kuvvetli on tane insanın, anahtarlarını taşıyacakları şekilde hazineleri vardı. Ee canım, büyük, o cami anahtarları gibi, şunun sapı gibi bile olsa, yine de on tane insanın taşıyacağı şeyi düşününce, her halde kucak kucak anahtar. Demek ki yirmi yerde, otuz yerde… Bakın, birine razı olmuyor.

Demek ki bir yerde bir tane villa yapıyor; “Yahu burada bıktım usandım; böyle, ülfet ünsiyet oldu; çocuklar hep çıkıyor, çıkıyor, aynı yeri görüyorlar; aynı bahçe!..” falan.. “Bu, bülbülün bile canını sıkar. Bir tane de başka bir yerde yapayım, bir tane de başka bir yerde yapayım! Ne olursa olsun; hatta tabii dengeye bile, ekosisteme bile dokunarak da olsa, falan yerde on bin tane ağacın kesilmesi pahasına, bir tane de orada yapayım. Bir tane de denizin kenarında yapayım; millet hazır, plaja girerken böyle, o enteresan şeyleri, bünyeleri temâşâ etmek için, gözlerimizin aydınlığı adına temâşâ etmek için, bir tane de denizin yanında yapayım. Bir tane de dağın başında yapayım; dağ, fazla oksijen almak için. Bir tane de çukur bir yerde yapayım, bilmem ne için. Bir tane de bilmem nerede, bir tane de bilmem nerede!.. Bunlar yetmez canım, bir de filolarımın olması lazım, denizin enginliklerine de yelken açmam lazım. Orada da neler oluyor, neler bitiyor, onları temâşâ etmem lazım!” Siz, bunlara itiraz etseniz, derler ki: “Âyât-ı tekvîniyeyi temâşâ etme adına, Zat-ı Ulûhiyetin eserlerini görme adına insana ne kazandırıyor, ne kazandırıyor; siz bilmiyorsunuz. Aklı ermeyen insanlar olarak ne diye bunlara itiraz ediyorsunuz?!.” Hemen orada meseleye dinî bir menât (temel, dayanak, merci) bulmak suretiyle kandırmayı pekiştirmeye çalışırlar.

Doymayan nefis… Allah Rasûlü, bunu o kadar tehlikeli buluyor ki, üçüncü derecede, faydasız ilim ve haşyetsiz kalbden sonra “doymayan nefis” diyor.

   Allah’ım, icâbet edilmeyen ve kabule mazhar olmayan duadan Sana sığınırım.

Bir de وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “Yapıldığı halde kabul olmayan duadan…” diyor, hafizanallah. Tirmizî hadis-i şerifinde, “kabul olmayan dualar” adına Allah Rasûlü şöyle buyuruyor: إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” Ne dediğinin farkında olmadan, ezberlediği şeyleri söylüyor. Hakikaten, dediği şeyler, doğru. Mesela diyor ki: اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut! Allah’ım bizi ateşten koru! Bizi Cehennem’den âzâd eyle!..” Söylüyor fakat ne dediğinin farkında değil.

Biraz evvelki mülahaza ile, اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ derken, gözleri kapayıp Allah huzurunda bulunuyor olma mülahazasıyla, hakikaten magmalar gibi veya lavlar gibi fışkıran bir Cehennem’i hayalinde canlandırmaya çalışmalı: “Allah’ım! İşte ben, ondan Sana sığınıyorum! Allah’ım, işte ben, ondan Sana sığınıyorum!” demeli!.. Duygusu/düşüncesi, Sırât gibi olacak bir yönüyle; Allah (celle celâluhu) o sığınmayı boş bırakmaz. Duygusu/düşüncesi; zihninde, bakışında bir Sırât gibi temessül edecek ve sonra da kendini o Sırât’ın üstünde görecek. Bir de وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ “Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullarla) beraber!..” derken, birden bire Cennet’in bağının/bahçesinin, otunun-ağacının, selvisinin-bilmem nesinin salınıp durduklarını görecek ve kendinden geçecek, mest olacak..

Efendim, وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “İcâbet edilmeyen davetten (duadan/yakarıştan) Sana sığınırım!” Gönülden dua etmek lazım; “lâğî-lâhî” (faydasız, manasız ve şuursuz) olarak değil, eğlence değil. Esasen, ellerimizi kaldırdığımız zaman… Birinin mülahazası ile arz edeyim: Bilmem kaç insan vardır, ellerini kaldırdığında, heyecanından, ellerinin içine bir şeylerin yağdığını hisseden? Ellerinin içine bir şeyler yağıyor gibi olur, gerçekten Allah’a teveccüh etmiş insanın. Şimdi o diplomalı cahiller belki bunu da sorgularlar; “Yok öyle bir şey. İlmihaller yazmıyor öyle bir şeyi!” derler. A be ilmihâlci adam!.. Sen, ilmihalin ötesinde bir şey bilmiyorsun ki!.. Sen, kalbinden habersiz yaşıyorsun, ruhundan habersiz yaşıyorsun!.. كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا Sen, o kadar konsantre olunca, tepeden tırnağa sende bir ihtizaz hâsıl olacak, kalbinin ritmi değişecek ve ellerine de âdetâ bir şeyler yağıyor gibi olacak. Objektif değil. Zorlayın kendinizi!.. Allah huzurunda durduğunuz mülahazası ile, ciddî bir konsantrasyon ile, eskilerin ifadesiyle “im’ân-ı nazar” ile, O’nun tarafından görülüyor ve O’nu görüyor olmaya tâlip olma mülahazasıyla yaptığınız zaman, Allah (celle celâluhu) duayı kabul buyuracak… Bir, bu.

Bir ikincisi: Dua yapar, yapar… Allah (celle celâluhu) kulun duasını istiyordur; onun defter-i hasenâtına onun geçmesini istiyordur. Dolayısıyla da vereceği şeyi, kulunun çok dua etmesine bağlamıştır. Bu da hadis: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Herhangi birinizin duasına icabet buyurulur, acele etmezse şayet.” Nasıl acele ediyor? “Dua ettim ettim de kabule karîn olmadı!” diyerek… Kırk sene dua etsen, Allah (celle celâluhu) seni kırk sene kapısında, kapısının eşiğine, rahmet eşiğine, şefkat eşiğine, re’fet eşiğine baş koymuş, yalvaran bir insan haline getirir: “Aferin Benim kuluma! Kırk sene, Ben, kulumun istediğini tam vermedim ama onu tam mahrum da etmedim. Yürüdüğü yolda avanslar verildi, değişik şeyler aldı ama kendi istekleri tamamen yerine getirilmedi. Fakat Benim kahraman kulum, hiç yılmadan, kırk sene, gönlünden gele gele, kalbinde ürpertiler hâsıl ede ede hep dua etti!”

Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kabul olmayan duadan da Sana sığınırım!” derken, lâğî-lâhî duadan ve duaya karşı bıkkınlık yapan insanların dualarından istiâzeye işarette bulunuyor, Allahu a’lem. Hazreti Pîr diyor ki kulunç rahatsızlığı için, “Otuz senedir şifa duasını ettiğim halde, duam zahirî kabul olmadığından, duayı terk etmek kalbime gelmedi. Zira hastalık, duanın vaktidir; şifa, duanın neticesi değil.” Vakıa yirmi bir defa zehirlenmiş. Bunlardan dolayı ben öyle “Allah’ım, bunları benden al, beni zehirleyenleri Sen de zehirle!” falan dediğini bilmiyorum; ben öyle bir şey görmedim; yok, öyle bir şey demiyor. Affediciliği ve bağışlayıcılığı şiar edinmiş bir insan. “Hakkımı helal ettim!” diyor. Bütün kötülükleri sayıyor, sıralıyor, paragraf paragraf; insanın içini bulandıracak şeyler yapılmış ama “Hakkımı helal ettim!” diyor. Evet, âbide şahsiyetlere düşen şey!..

   “Allah’ım, Sen’den diliyor ve dileniyoruz, gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat; Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat; gönlün şâk şâk oluşuna, ağyâr ateşine yanışına ağlat!..”

Ha, bu -antrparantez- size de düşen, bize de düşen şeydir. Balyozculara karşı, külünkçülere karşı, sürekli sizin üzerinize mızraklarla gelenlere karşı, sizi zindanlara atanlara karşı, şakî bir şebeke gibi gösterenlere karşı, siz de “Hakkımı helal ettim!” demeye kendinizi hazırlayın. Efendim, bu, yiğitçe bir şey olacak, babayiğitçe bir şey olacak.

Tabii ki, şimdi kıskaçlarına düşmemeye bakmak lazım; onun çarelerini araştırmak lazım; o mevzuda stratejiler oluşturmak lazım. Ama aştı sizi her şey, geldi çattı size her şey; o zaman da affa kendinizi hazırlayın. Çünkü insanca tavrın gereği budur!..

El-âlem insanca tavır yapmıyor… وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Sabrederseniz, bu, sizin için daha hayırlıdır!.. Hazreti Üstad, aynıyla karşılık vermeye  “mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi” diyor. Kötülüğe kötülük ile mukabele değil…

“İhsan, sana ihsanda bulunana ihsan değildir; ihsan, sana kötülükte bulunana karşı yapılan iyiliktir.” diyor Hazreti Ruhullah, Hazreti Mesih. Sana kötülük yapana iyilikte bulun!.. En azından bir tebessüm tasaddukunda bulun; tebessüm… Evet, karakteriniz, bu sizin. El-âlem canavarca davranmış… Ee, canavar, canavarca davranır. Allah, seni-beni insan yaratmış; bize düşen şey, insanca davranmaktır. Fedakârlıkta bulunulması, caiz olmayan bir şeydir, bu; fe-da-kar-lık-ta bu-lu-nul-ma-sı ca-iz ol-ma-yan bir şey, hakiki mü’min için.

Diğer bir husus da وَمِنْ عَيْنٍ لاَ تَدْمَعُ “Yaşarmayan gözden de Sana sığınırım!” Allah Teâlâ, şakır şakır gözyaşı dökmeye bizi muvaffak eylesin!.. Üç asır evvel biz, gözyaşlarını gömdük; üzerine de kocaman kayalar koyduk, “Bir daha kalkmasın!” diye. “Yerin altında otu-ağacı beslesin, bir su olarak; bize lazım değil!” falan dedik. Oysaki Cehennem’in alevlerini söndürecek bir iksir var ise, o da gözyaşlarıdır. Duaları kanatlandırıp Allah’a uçuracak bir şey var ise, o da Allah için dökülen gözyaşlarıdır.

Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı: وَلَا تُكْثِرِ الضَّحِكَ فَإِنَّ كَثْرَةَ الضَّحِكِ تُمِيتُ الْقَلْبَ “Çok gülmeyin! O, kalbi öldürür!” Kur’an da şöyle buyuruyor: فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلاً وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا “Çok az gülünüz ama çok, çok, çok ağlayınız!” (Tevbe, 9/82) Seccadeleriniz ıslansın; hal dili ile “Yeter yahu! Sıkılacak hâle geldim, yeter yahu!” desin. Gece karanlıkta, Berzah yolunda projektörler yakmaya çalıştığınız anda, gözyaşlarınızı da -bir yönüyle- onlara gaz gibi, enerji gibi gönderin! Onlar, daha güçlü aydınlıklar meydana getirecektir. Allah, o türlü gözlere sahip olanlardan eylesin!..

Vesselam.

Kırık Testi: DUA

Herkul | | KIRIK TESTI

Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin “hayhuy”u içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.

Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz vesilesidir. Biz, Allah’ın geleceğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri bilmesek de, her zaman ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o takdirin birer emaresi ve kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da –şart-ı âdî planında– onun bir vesilesi sayarız. Zira, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla; sonuçta herkesin elde edeceği netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi isteklerimize bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir. Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arz-ı hâlde bulunmaktır.

Aslında dualarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimiz’e saygımızı, güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son noktayı bazen bir sükûtla, bazen de –esbâba tevessül mülâhazası mahfuz– her şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: “Ne hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan..” mânâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen Kur’ân-ı Kerim, bazen de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan alıntılarla istediklerimizi Hakk’ın dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O’na döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı kapatarak sükût murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs ve samimiyetin derecesi ölçüsünde– en belagatli sözlerden daha beliğ ve en yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arz-ı hâl sayılır. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı Hak da: “Kullarım Beni senden sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara çok yakınım; Bana dua edenin duasına icabet ederim.”[1] mazmununca O, arzu ve isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi, ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: “Siz Bana dua edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim.”[2] buyurarak, bizi duaya teşvik etmekte ve dua etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır.

Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur. Cenâb-ı Hak da ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icap eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya muvaffak kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen “kurb” kahramanının görmesi, gözler ötesi bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir kulakla, diğer aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine yükselir; derken, her fırsatta Rabbi’yle dua ve icabet alışverişinde bulunur, yalvarış ve yakarışa, O’nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi olarak sımsıkı sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.

Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat’iyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-mânevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rabbilerine açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Böyle bir yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti neşvelerinin yanında, bazen de mehabet ve endişe esintileri hissedilebilir. İnsan, her şeye O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda, kalbinin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet ufkunun vüs’atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder. Kur’ân, mü’min tabiatındaki bu hisler halitasını: “Rabbinize huşû ile ve içten içe duada bulunun.”[3] diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk, azamet ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet kapılarının da ardına kadar herkese açık bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur.

Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden, besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla başkalarına bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O’na karşı tavırlarımızı devamlı ince ayara tabi tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir. Bizler âciz, zayıf ve muhtaç, O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı küstahça bir çalım; O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayriciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehabet ve beklenti mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız. O’nun bize çok yakın ve dualarımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve azametini rahmetinin vüs’at ve ihtişamıyla iç içe duyar.. haşyet ve râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir.. ses tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız. Bu mânâda dua her zaman, Cenâb-ı Hakk’a arzıhâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisane bir kulluk tavrıdır. Aslında bütün varlık, istidat, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na dua ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur.

Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış olabiliriz. O ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar, genişletir; dünya-ukba vüs’atine ulaştırarak, merhamet ve hikmetinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet O, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün ışıklarını yarınların zulmeti hâline getirmez ve bize iltifatlarda, teveccühlerde bulunurken başkalarına kat’iyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın ne inşirahlar, ne inşirahlar verir..

Bütün bu mülâhazalara açık bir gönül, ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini gören, soluklarını duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren her şeye Kâdir, her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O’nun merhameti, iradesi, meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç defa O’na yönelmek, kalbin gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve anlamlıdır ki, bir kere bu mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o kapıdan ayrılması düşünülemez. Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir kez daha o Yüce Dergâh’a yöneliyor ve O’nun kapısının tokmağına dokunarak inliyoruz:

Ey, varlığı canlarımızın cânı, nuru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen gözlerimize ziya çalmasaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl bilebilirdik.! Sen bizi önce taştan-topraktan, sonra da iman ve mârifet bahşederek iki kez var ettin. Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda bulunsak, yine de hakkıyla şükür vazifesini yerine getirmiş sayılamayız…

Ey, her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!

Ey, günahlarla kirlenmiş kimseleri hemen cezalandırmayan, haddini bilmezlerin ayıplarını görmezlikten gelerek onlara mânevî kirlerinden arınma fırsatları veren Merhametliler Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru; kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin var etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayaktayız. Her zaman Senin cömertliğini soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız. Dimağlarımıza aydınlık veren Sen; gönüllerimizi iman zevkiyle mamur kılan da Sensin. Akıl Seni buluncaya kadar şaşkınlıklar içinde bocalayıp duruyor, nefis de bâğîlikler peşinde koşturuyordu. Aklı rehber hâline getiren Sen, nefsin arzularını frenleyip, ona itminan ufkunu gösteren de Sensin.. Senin lütuflarınla kendimizi bulduk ve şurada-burada zayi olup gitmekten kurtulduk.

Gönüllerimiz Senin mârifetinle itminana erip oturaklaştı.. düşüncelerimiz Sana teslim olmakla öldürücü hafakanlardan sıyrılabildi. Bizler hemen hepimiz, ellerimiz Senin kapının tokmağında boynu bükük dilencileriz –Allah, bu dilenciliği sonsuza kadar devam ettirsin–. Dualarımızla Seni mırıldanıyor, içlerimizi çekiyor ve vereceğin cevabı bekliyoruz. Bugüne kadar Senden başka bizi duyan, yüzümüze bakan ve şefkatle başımızı okşayan olmadı. Ne bulduk, ne gördükse Sende bulduk, Sende gördük ve Sana inancımız sayesinde hayretten, dehşetten, gurbetten ve yalnızlıktan kurtulduk. Bütün benliğimizle son bir kere daha Sana yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz.

Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı hedefine yönlendir, kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle! Allah’ım, Senden her işimizde sebat, Kur’ân yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana baş kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara hususi muamelede bulun, küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu göster; göster de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta!..

***

[1]   Bakara sûresi, 2/186.

[2]   Mü’min sûresi, 40/60.

[3]   A’râf sûresi, 7/55.

 

Bamteli: HÂLE

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Hazreti Hasan rivayet ediyor: رَوَاهُ الْحَسَنُ Yani, seyyidinâ Hazreti Hasan ibn Ali ve Fatıma (radıyallahu anhüm).. عَنْ أَبِي الْحَسَنِ Hasan’ın babasından, yani, Hazreti Ali’den.. عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ O da, Hasan’ın dedesinden, yani, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem): إِنَّ أَحْسَنَ الْخُلُقِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ “Ahlakların en güzeli; güzel ahlaktır.” (Bazı rivayetlerde إِنَّ أَحْسَنَ الْحَسَنِ/الْحُسْنِ الْخُلُقُ الْحَسَنُ “Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır.” şeklinde geçmektedir.)

Allah Rasûlü’nün ahlakı, İlahî ahlak, hulukullah.. re’fet, şefkat, mülayemet.. kusurları görmeme, devâsâ kusurları affetmesini bilme.. içinde kin ve nefret taşımama.. “mehâsin-i ahlak” diyebileceğimiz güzel ahlak ile tahalluk etme.. “mesâvi-i ahlak”tan uzak durmaya çalışma, Allah’ın sevmediği, Kitap ve Sünnet’te “Kötü!” diye vasfedilen mesâvi-i ahlak’tan… Bazıları küfür derecesinde olan…

Yalan gibi, iftira gibi, tezvir gibi, hased gibi küfür derecesinde olan şeyler var. Bunları yapan kâfir olmaz; fakat mahzursuz görüp yapıyorsa şayet, kâfir olur; hafizanallahu teâlâ. Günah-ı kebâir, tevbe ile affedilir. Fakat umursama olmuyorsa şayet, “Adam, ne olacak?!. İşte biz bir mücadele, bir savaş içindeyiz; bu da hud’adır, onu yapıyoruz!” deniyorsa… O yazılı da olabilir, İnternet vasıtasıyla da olabilir, doğrudan doğruya bir toplum içinde de ifade edilebilir; nerede olursa olsun, o mevzuda ısrar etmek, küfürdür.

   İnsanlığın İftihar Tablosu, “Kamer-i Münîr” (her yanı nurlandıran ay) idi, etrafındaki sahabe-i kirâm da O’nunla aydınlanıp çevreye nur saçan “Hâle”; onların yolunda yürümeden zulmetlerden kurtulmak mümkün değildir.

Antrparantez; Râşid Halifeler’in yolunda yürümeyince hiçbir eğriyi düzeltmek mümkün değildir. Hazreti Ebu Bekir gibi, Ömer gibi, Osman gibi, Ali gibi yaşayacaksın!.. Cihanları fethedeceksin, Türkiye’nin otuz katı kadar bir coğrafyaya hâkim olacaksın ama giderken arkada bir dikili taş bırakmayacaksın; “Oğlum, damadım!” deyip onları kendi yerine tavsiye etmeyeceksin!.. Evet, onlar gibi olmayınca, hiçbir kırık tamir edilemez, hiçbir yara tedavi edilemez.

Böyle, hastalıkların diz boyu olduğu veya gırtlağa vurduğu bir dönemde yaşıyoruz, hafizanallah. Râşid Halifeler’in hayat tarzına dönmeyince, zannediyorum, kendi içinizde birbirinizle bir kardeşlik tesis edemezsiniz, birbirinizle kucaklaşamazsınız ve dünya ile de diyaloga geçemezsiniz. Sürekli herkese karşı bir kavga tavrı içinde bulunursunuz; bir gün birine söver-sayarsınız, sonra öbürü size sahip çıkıyor gibi olur, bu defa ona (öncekine) “Tevbeler tevbesi!” dersiniz, daha sonra öbürüne de sövüp saymaya başlarsınız. Günümüzde çok böylesi; musallat olmuş musallatlar, mü’minlere göz açtırmayan gaddarlar. Dün birine yüz defa sövdükleri halde, bugün onunla el ele, kucak kucağa; ertesi gün başka birine sövüp sayarlar, bu defa öbürü ile kucak kucağa, el ele, muânaka içinde bulunurlar. Bulunurlar; çünkü her şeyi tamamen şu mel’un, erâcif olan dünyaya bağlı yürütmektedirler.

Evet, çok tekerrür eden bir söz: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ Dünya, dünyaya bakan yönüyle.. Esmâ-i İlahiye’nin mecâlîsi olması yönüyle değil.. âhiretin mezraası olması yönüyle değil.. oranın koridoru olması yönüyle değil.. sanat-ı İlahiye’nin bir meşheri olması yönüyle değil.. ama insanların hevesâtına bakan, nefislerine bakan yönüyle, bir cife yığınıdır. “İlle filolar, ille villalar, ille apartmanlar, ille saraylar!..” filan deyip dünyada ölmeyecek gibi bir niyet, bir mülahaza, bir cehd, bir gayret içinde ölüp ölüp dirilme mevzuu; böylesine dünyaya tapma… Bunlar, dünyaya tapan insanlar.. camide secde etseler bile bunlar dünyanın kulları, dünyaperest insanlar.. Lât’a, Menat’a, Uzzâ’ya tapmadan farkları yok bunların yaptıklarının.

Yol ve yöntem, Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve ashabın yolu, yöntemi olmalı. “Hâle” (هَالَة) bunlar. İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Kamer-i Münîr” diyorlar, ifade ederken; “etrafa nur saçan ay.” Etrafındaki ışık hâlesi de Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve derecesine göre diğer sahabe-i kirâm. O çizgi ihraz edilmezse, bir yönüyle, o hayat tarzı sizin için “olmazsa olmaz” -hani “kırmızıçizgi” diyorlar- şeklinde kabul edilmezse, bence hiçbir yara tedavi edilemez, hiçbir kırık tamir edilemez. Üzerine gittiğiniz her şeyle yeni yeni komplikasyonlara sebebiyet verirsiniz. Bir kanserin üzerine giderken, yanlış mualeceler ile metastazı coşturduğunuz gibi, metastazı coşturursunuz, hafizanallah.

Onun için, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ مِنْ بَعْدِي، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim sünnetime sarılın ve Benden sonra doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” “Benim yolum, yöntemim…” وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Bazı rivayetlerde, “el-mehdiyyîn” kaydı yok. “Hidayete otağlarını kurmuş insanlar” demek.. ve aynı zamanda, rüşd içinde olanlar; ne yaptığını, ne ettiğini, nereye gittiğini, varlığa nasıl baktığını, Peygamberi nasıl tanıdığını, Allah hakkındaki mülahazası itibarıyla nasıl isabet ettiğini bilen insanlar… وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Hidayet blokajı üzerine otağlarını kurmuşlar.. hep doğruluk istikametinde hareket ediyorlar.. sırat-ı müstakîmde yürüyorlar.. Fatiha’da, sizin/bizim اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyerek hep isteyip durduğumuz hidayet… Hidayet; sırât-ı müstakîme hidayet. الْمَهْدِيِّينَ Sonra buyuruyor: عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişlerinizle, onlara sımsıkı tutunuz!” Bu, bir idyumdur; bir şeyi sıkıca tutma mülahazası ifade edilirken, Araplar, meseleyi öyle ifade ediyorlar.

O çizgide yaşayan insanlar da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun etrafındaki o yüce hâle. “Hâle” diyoruz; bu, çok yaygınca kullanılmamış ama şiirimizde kullanılmış, edebî nesirlerde kullanılmış bir kelime. Evet, zannediyorum, kullanılır bundan sonra, “Hâle”; Kamer-i Münîr’in etrafındaki ışık halkası demektir o.

Göz, hep onlarda olursa, tavır ve davranışlar da kendilerini ona göre ayarlarlar. Ayarlanmamış tavır ve davranış ile başkalarını ayarlamak mümkün değildir. O zaman ayarlama adına yapılan her şey, bir yönüyle, belki dağınıklığa, teşettüt-i ârâya sebebiyet vermiş olur.

Evet, yol, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu; yöntem, O’nun yöntemi; sistem, O’nun sistemidir. Cenâb-ı Hak, o yoldan ayırmasın!.. İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu bir şey varsa, o da Râşid Halifeler seviyesinde, o yüce hayat felsefesini, o yüce hayat düşüncesini ihraz etmektir. Derdin dermanı, odur; onulmaz derdin reçetesi, odur.

   “Kurtuluş umuyorsun ama yolunda yürümüyorsun; oysaki gemiler karada akıp gidemezler.”

Ebu’l Atâhiye, bencileyin insanları kınama sadedinde diyor ki:

تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ

“Yolunda yürümeden ve zorluklarına katlanmadan kurtuluş umuyorsun; oysaki şüphesiz gemiler karada akıp gidemezler.” Kurtuluşu, necâtı umuyorsun, recâ ediyorsun ama… Malum, İhyâ-i Ulûmiddîn’de “Havf u Recâ” bahsindeydik. Recâ, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ummak demektir; her şeyi o rahmet ummasına/recâsına bağlamak demektir. “O olmaz ise, biz Cennet’e giremeyiz; o olmaz ise Cehennem’den kurtulamayız; o olmaz ise, Sırât’ı geçemeyiz; o olmaz ise, burada istikametimizi muhafaza edemeyiz.” demektir.

Hazret diyor ki: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا “Sen, necât umuyorsun, recâ ediyorsun; fakat yolunda değilsin onun!” Böyle hevâ-i nefsine uymuşsun, cismâniyetine takılmışsın, bedenin güdümünde yaşıyorsun, “Dünya, dünya, dünya!” deyip onu vird-i zebân ediyorsun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demekten daha çok “Dünya, dünya!” diyorsun, sonra da kalkıp Allah’tan necât ümid ediyorsun. Bilmelisin ki, إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ “Gemiler, kuru zeminde yüzmezler. Mutlaka onların içinde bulundukları şeyin, derya olması lazım!” diyor.

Bir başkası, bu mevzuyu ifade ederken şöyle diyor; benzer bir laf olması itibarıyla, bu onu çağrıştırdı:

تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ * هَذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ

لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ * إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ

“Allah’a isyan ediyor, sonra da muhabbet izharında bulunuyor, seviyorum diyorsun. Hayatıma yemin olsun ki yapılan işler arasında bunun kadar tuhaf ve çarpık bir şey yoktur. Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın, O’na itaat ederdin; çünkü seven sevdiğine itaat eder.” تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ Allah’a isyan ediyorsun, sonra da kalkıp Allah muhabbetinden bahsediyorsun. هَذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ Hayatıma yemin olsun ki!.. Hayatımı ortaya koyuyorum!.. “Allah canımı alsın ki!” demektir Türkçe’de bu. لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ Allah’a muhabbetinde eğer doğru olsan, sen, O’na (celle celâluhu) itaat edersin! إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ Zira seven, sevdiğine dilbestedir, gönlünü ona kaptırmıştır. Gözünü açar-kapar, hep o sevgiyi mütalaa eder; kıpırdar, hep o sevgi ile kıpırdar; kalbi, o sevginin ritmine uyar. Kalbi atarken, bir yönüyle, tabii hali ile değil, Alvar İmamı merhumun kalbi gibi atar. Adeta her atışında لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ der, kalbi sürekli böyle atar. Hekim dinlerken bile, “Hazret, heyecanından biraz vazgeç ki kalbinin gerçek ritmini alabileyim!” der. لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ Muhabbetinde doğru isen, O’na itaat edersin!.. إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ Zira seven, sevdiğine dilbestedir, gönlünü ona kaptırmıştır.

Görüyorsunuz, o çizgide olan insanlar, meselelere hep aynı yaklaşım ile yaklaşıyorlar. Bu da diyor ki: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ “Sen, necât umuyorsun fakat onun yolunda değilsin, öyle kuru zeminde, gemi yüzmez.” لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ Bunu da Hazreti Pîr kullanıyor: لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ “Nefislerin arzu, iştiyak ve isteğine göre gemiler yüzmezler.” Geminin hedefinin belli olması lazım.. nereye gideceğinin belli olması lazım.. pusulası olması lazım.. dümeni olması lazım.. kaptanı olması lazım.

Şimdi rica ederim -hey’et-i ictimâiye-i insaniye veya hey’et-i ictimâiye-i İslamiye filan diyeyim- bunların içinde bulundukları geminin dümeni belli mi? Dümeni var mı? Dümende kaptanı var mı? Çok ciddî bir hedefleri var mı? Yani, “Allah’a doğru yürüyoruz!” diyebiliyorlar mı, içten, gönülden?!. Neredeyse, “O’nun dışındaki her şeye karşı kapamışız, gözümüz O’ndan başka bir şey görmüyor!” diyebiliyorlar mı?!. Hazreti Muhyiddin ibn Arabî gibi, Maktul Sühreverdi gibi, daha niceleri gibi, belki -Netâic’ine bakacak olursanız- İsmail Hakkı Bursevî gibi… Onlar, tamamen kendileri üzerine bir çarpı işareti çekerek, “Ben!” yok demişler. “Sen, tecelli eylemezsin; perdede ben var iken / Şart-ı izhâr-ı vücudundur, adîm olmak, bana.” Sen hâlâ “Ben, ben!” diyorsan, şayet o perdede sen var isen, Allah tecelli eylemez orada. Senin kendinden sıyrılman lazım ki, dolayısıyla o “isneyniyet” yok olsun; hissen, kalben, ihsâslar ve ihtisaslar açısından… Kendini öyle ademe mahkum etme, duygu ve düşünce itibarıyla. Sanki “Tâ böyle olmalı ki O tecelli eylesin!” denebilir.

Bakın, farklı farklı mülahazalar fakat bunların hemen hepsi aynı noktaya parmak basıyor. O Ebu’l Atâhiye böyle demiş: تَرْجُو النَّجَاةَ وَلَمْ تَسْلُكْ مَسَالِكَهَا * إِنَّ السَّفِينَةَ لاَ تَجْرِي عَلَى الْيَبَسِ Allah, şefaatine mazhar eylesin!.. Bir başkası, تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ demiş. Çağın Sözcüsü de لاَ تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهِي النُّفُوسُ sözünü kullanmış. Nefislerin hevâ ve heveslerine göre gemiler yürümezler. Bir kere deniz ister, bir kere rota ister, bir kere dümen ister, bir kere kaptan ister. İslam dünyası, bunların hepsinden mahrum; gemi rotasız, hedefi belli değil. Hedefi belli olmayan geminin rotası, denizin dibidir.

Onun için, hal-i hazırda görüyorsunuz, “İhya, ihya, ihya!” (diriliş/dirilme) derken, “imâte” (ölüm/öldürme) türküleri söylüyorlar. “İmar, imar, imar!” derken, hep “tahribat” nağmeleri mırıldanıyorlar. “Yaptık, yaptık, yaptık!” derken, mübarek bir toplumu mâil-i inhidam hâle getiriyorlar. Yalan… Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeminden men ettiğinden, onu tasvip etmediğinden dolayı, “Vallahi, billahi, tallahi!” denecek yerde, demedim bunu, demiyorum, dememiş kabul edin beni; fakat yemin bile edebilirim: Kaptan yok, dümen yok, pusula yok, hedef belli değil; belli değil, belli değil!.. “Bir vakte erdi ki bizim günümüz. / Yiğit belli değil, mert belli değil. // Herkes yarasına derman arıyor. / Deva belli değil, dert belli değil.” Ruhsatî’nin. “Herkes yarasına derman arıyor. / Deva belli değil, dert belli değil.”

   Günde en az kırk defa اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen bir insanın, gittiği yolun doğru olup olmadığını kontrol etmemesi bu duada samimiyetsizliğini veya talebinin ciddi olmadığını gösterir mi?

Ebu’l Atâhiye’nin sözünden hareketle, böyle bir soru akla gelebilir. Hazreti Pîr, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım! Bizi, sırât-ı müstakîme hidayet eyle.” ayetiyle talep ettiğimiz “hidayet” konusunda başlıca üç tane tevcihten bahsediyor, zannediyorum, aklımda kaldığına göre. Birincisi, esasen başta hidayete erme. İkincisi, o hidayeti -öyle diyeyim ben- tabiatına mal etme, tabiatının bir derinliği haline getirme; ondan kopmayı ölüm görme, hafizanallah. Bir diğeri de, onu -bir yönüyle- bir rasathane haline getirerek, esasen onun vadettiği şeyleri temâşâ zevkine kendini salma. Derece, derece…

Biz, bu hidayet talebini günde kırk defa tekrar ediyoruz. Zevâidi ile beraber nafile namazları da edâ ediyorsak, inşallah öyle edâ ediliyordur, mesela, dört rekât kuşluk (ve/veya Duha) namazı kılıyorsak, kırk dört yapar; dört veya sekiz rekât -Hazreti Pîr “iki” de demek suretiyle “lâekall”ini söylüyor.- Teheccüd de kılıyorsak, yapar kırk sekiz; İşrâk namazı da kılarsak, yapar elli; altı rekât Evvâbîn de kılarsak, yapar elli altı. Bu kadar defa اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyoruz. Ya doğrudan doğruya diyoruz veya diğerinin (namazda imamın) dediğine iştirak ediyoruz, onu paylaşıyoruz; o diyor, biz de içimizden اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Âmin!” diyoruz. Zaten sonunda da mesele, “bedel” veya “atf-ı beyan” ifadeleri ile tamamlanıyor.

Evet, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Nedir o Sırât-ı Müstakîm? صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ Senin nimet ile perverde eylediğin, inayetin ile serfirâz kıldığın, Sana gelen yolları kendilerine açtığın, yollarına ışıklar saçtığın o insanların yolları… مَنْ هُمْ؟ Kim onlar? Başka bir yerde diyor: وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Allah’a ve Rasûlüne itaat eden kimseler, işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar kıldığı nebîler, sıddîklar, şehitler, sâlih kişilerle beraber olacaklardır. Ne güzel arkadaşlardır bunlar!..” (Nisâ, 4/69) مِنَ النَّبِيِّينَ Nebiler.. وَالصِّدِّيقِينَ Hazreti Ebu Bekirler.. onun karakterinde olan insanlar.. sadakatle inleyen insanlar.. وَالشُّهَدَاءِ Ve şehitler.. Allah yolunda şehit olanlar.. وَالصَّالِحِينَ Bir de sâlihlerin, iman ettikten sonra imanlarını sâlih amelle sürekli teminat altına alan bahtiyarların yolu…

Şayet iman, amel-i sâlih ile beslenmez ise, o iman, kurumaya mahkûmdur. Namaz ile, yürekten; oruç ile, yürekten; Hac ile, yürekten; sadaka ile, yürekten; ahlâk-ı âliye-i İslamiye ile, bir âbide gibi hep dik duracak şekilde beslemek suretiyle onu (imanı) canlı kılacaksınız. Bunlar olmazsa, onu öldürmüş olursunuz, hafizanallah.

Ahlâk-ı âliye-i İslâmiye, huluk-i hasen… رَوَاهُ الْحَسَنُ، عَنْ أَبِي الْحَسَنِ، عَنْ جَدِّ الْحَسَنِ: إِنَّ أَحْسَنَ الْخُلُقِ/الْحُسْنِ اَلْخُلُقُ الْحَسَنُ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için Cenâb-ı Allah buyuruyor: وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, yüksek bir ahlak üzerinesin!” (Kalem, 68/4) “Sen, çok yüksek, yüce, büyük bir ahlak üzerinesin!” diyor. Âişe validemiz de kendisine ahlak-ı Rasûlullah’ı sorana karşı -yeğeni, ablasının oğlu Urve rivayet ediyor- buyuruyor ki: كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “O’nun ahlakı, Kur’an idi.” Kur’an’ı yaşıyor, milimi milimine.

Esas olan, onu, camilerde ses sanatkârlığı şeklinde -Nureddin Topçu merhum, “gırtlak ağaları” derdi- “gırtlak ağalığı” şeklinde tilavet etmek değildir; onu hayata hayat kılmak, bir haritada bütününü görüyor gibi onu anlamaya çalışmaktır esas. اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ اْلأَحَادِيثِ النَّبَوِيَّةِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ، اَللَّهُمَّ فَهْمَ الْقُرْآنِ “Allah’ım Kur’ân’ı anlaşılması gerektiği gibi anlamaya bizi muvaffak kıl; Peygamber Efendimiz’in mübarek söz, beyan ve takrirlerini anlaşılması lazım geldiği gibi anlamamızı lütfet!.. Allah’ım, Kur’an anlayışı; Allah’ım, Kur’an idraki ihsan buyur!..” Sürekli, oturup-kalkıp, “Allah’ım! Kur’an, Senin bize Efendimiz vasıtasıyla mesajındır. Zâhiren O’na inmiştir, fakat bize de inmiştir o…” deyip onunla meşgul olmalı. Ben, bana inmiş gibi görüyorum! Nereden nereye kadar? اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ’den مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ’ye kadar. Değişik ruh hâletlerim itibarıyla; taakkullerim, tasavvurlarım, tahayyüllerim itibarıyla; bazen içine girdiğim düşünceler ve bazen başkalarının mülahazaları zaviyesinden o koridorlarda dolaştığım zaman, bakıyorum ki hep benden bahsediyor Kur’an-ı Kerim: “Allah Allah! Allah, hep benden bahsediyor!..”

   Doktor İkbâl’e Baba Nasihati: “Oğlum, Kur’an’ı, sana inmiş ve her ayeti doğrudan sana hitap ediyormuş gibi oku!..”

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Doktor İkbal diyor ki… Bizim Akif’imiz gibi birisiydi o. Aynı zamanda Fıkha da vakıf, Usul-i Fıkha da vakıf. Aşağı yukarı on küsur sene Londra’da kaldığı halde, bir geceliğine bile olsa teheccüdü terk etmemiş bir insan. Okumuşsunuzdur belki, oğlunun adına izafeten yaptığı “Câvidnâme”si var; “Esrâr-ı Hôdî, Rumuzî bi-hôdî – Benlik Kazanma Sırları, Benlikten Vazgeçme Sırları” var. Peyâm-ı Maşrık adlı eseri var. Bunların hepsi tercüme edildi; Câvidnâme’yi Annemarie Schimmel tercüme etmişti, ellili yılların sonunda, zannediyorum. Kıtmîr de zaten o tercümelerden okumuştum bunları. Sizin Akif’inizin yerine koyabilirsiniz. Ve nitekim Akif, onun eserlerine muttali olunca -çünkü Akif’ten evvel- “Aynen benim gibi düşünüyor!” diyor.

Doktor İkbal diyor ki: “Ben hep Kur’an’ı tilavet ediyordum. Bana babam diyordu ki…” Demek ki, öyle babadan işte öyle evlâd olur. Öyle baba… Cenâb-ı Hak, babaları öyle baba eylesin; evlatları da öyle evlâd eylesin!.. Baba nasıl ise, evvela takliden, göre göre, evlâd da öyle olur. Sonra babanın tahkik iklimine açılır, tahkiku’t-tahkik iklimine açılır, hakikate açılır ve sonra yollar bir gün onu, “Hakîkatü’l-hakâik”a ulaştırır. Allah, o çizgide yol alanlardan eylesin!.. “Babam, durmadan bana diyordu ki: ‘Oğlum, Kur’an oku!’ Ben de hep okuyorum, hiç elimden bırakmıyorum Kur’an-ı Kerim’i.”

Zaten eserlerine baktığınız zaman, Kur’an’dan takattur eden şeyler olduğunu görürsünüz, onun sözlerinde onu görürsünüz. Hani Trablusgarp’ta Osmanlı ordusu zaferyâb olduğu zaman, hutbe îrâd ediyor. Bütün halk toplanmış başında, onu dinliyorlar orada. “Ben, şu anda kendimi Rasûlullah’ın huzurunda görüyorum. Bana diyor ki: ‘Doktor İkbal, Bana ne hediye getirdin?’ Ben de diyorum ki: Trablusgarp’ta savaşan Osmanlı ordusu… Sana bir bardak içinde onların kanlarını takdim ediyorum!” İkbal derken, ufku açısından, böyle bakmak lazım; o, böyle bakıyordu.

Baba: “Oğlum, Kur’an’ı oku!” diyor. İkbal, “Baba, ben hep Kur’an okuyorum, hiç elimden bırakmıyorum!” deyince, babası, “Oğlum, Hazreti Muhammed’e inmiş gibi değil, sana hitap ediyor gibi Kur’an oku!” diyor. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Allah, bana böyle dedi!.. اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ dedi, “Rahman, Rahîm” olduğunu söyledi bana!.. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ dedi bana: Din gününün Sahibi!.. Ayaklarım titremeli, kalbim titremeli benim; hesap vereceğim Mahşerde…

Evet, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ duasını sonuna kadar demek lazım: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ O “Sırât-ı Müstakîm” talebini tamamlayıcı faktörler, sonra gelen ifadeler. Peygamberlerin, sıddîkların, şehitlerin, sâlihlerin yolu… “Peygamber” olmak, mümkün değil. Kâmil manada “sıddîk” olmak da geçmişte kalmış; baba “Sıddîk-i Ekber”, kız “Sıddîka-i Kübrâ”. Seviyoruz onları ve başımı ayaklarının altına koyacağın günü cân u gönülden intizar ediyorum. Allah nasip eder mi?!. Bir an evvel, oraya gittiğimde, Ebu Bekir, kirli başıma bassın! Benim o güzellerden güzel anam, Âişe-i Sıddîka, bana “Sen de benim evlatlarımın evladısın!” falan desin; o da ayağını benim başıma bassın! Bunu diyoruz/diliyoruz. O (sıddîk olmak) da biraz zor. Ama “şehit” olunabilir günümüzde; çokları gibi… Fakat “sâlih amel” yapılır ve böylece iman kurumamış olur. Amelsiz iman, kurumaya mahkûmdur. Sonra bir de onun tam tersi var. Aman yâ Rabbi! İman ederiz, sâlih amel yaparız fakat gazabına uğramış olanlardan oluruz; “Dâllîn”den (اَلضَّالِّين), sapıp gitmiş olanlardan oluruz. Hafizanallah.

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın yol-yöntem olarak tayin buyurduğu, bize yol olarak “Bu yolda yürüyün!” dediği yolda yürümek esastır; bize o düşer. Ve bilmek lazım ki, esasen, Cenâb-ı Hakk’ın tayin buyurduğu yolda yürümemek, karada gemi yüzdürmek demektir. Bu açıdan da hidayet duasında samimi olmamızın ifadesi, Allah’tan talep ettiğimiz şeyleri hakikaten yapabilme adına da elimizden gelen gayreti sonuna kadar kullanmamızdır. Bunu ifade için, halk üslubu ile bir şey diyeyim ben; “göbek çatlayasıya” onu yapmaya çalışmak lazım. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “öz beynimizi burnumuzdan kusarcasına” onu yaşamaya çalışmak lazım. Zalimlerin, hainlerin, hâsidlerin, cebbârların, gaddârların, hattârların -bir de Müslümanlık hesabına yapıyorlar ise- balyozları başımızdan aşağıya inip-kalkmasına rağmen, istikameti korumamız lazım.

   Günümüz de Sümeyyeler, Yâsirler ve Mus’âblar ister; şu kadar var ki, çağın adanmışları, “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” anlayışıyla hareket etmeli; Kur’an’ın elmas düsturları ve şefkatin gönülleri fetheden diliyle insanları ışığa çağırmalıdırlar.

Onlar, zalimliklerini yapacaklar. كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ Kur’an diyor: “Herkes, karakterinin gereğini sergiler!” Sana gelince, sen, madem hakiki mü’minsin, karakterinin gereğini sergileyeceksin. Göğsüne Bilal-i Habeşî’ninki gibi taşlar konacak. O beyin kaynatan kumda, sıcak kumda sırtüstü yatırılacaksın ve saatlerce kaldırılmayacak o taşlar. Zorlanacaksın, “Dön dininden!” denecek sana; “Lât, de! Menât, de! Uzzâ, de! Dünya, de; villa, de; filo, de; iktidar, de; alkış, de; takdir, de!” Hazreti Bilal, bütün bu isteklere karşılık, “Ehad, Ehad!” diyor. “Ehad, Ehad! Allah, bir; Allah, bir; Allah, bir!” diyor. Birkaç ayetin nazil olduğu dönemler bunlar.

Yâsir ve Sümeyye, Ammar’ın annesi ve babası; oğullarının gözünün önünde öldürülüyor. Zannediyorum onlar da “Ehad, Ehad!” diyerek son nefeslerini veriyorlar. Evlat, dayanamayarak, yarım yamalak, meâriz nev’inden bir şeyler söylüyor ve sıyrılıyor işin içinden. Fakat sonra beyninden vurulmuş gibi Allah Rasûlü’ne koşuyor. Birkaç ayetin nâzil olduğu dönemdeki Müslümanların kıvamına bakın! Birkaç ayetin nazil olduğu dönemde, Müslüman kıvamı!.. Yıkılmayan âbideler gibi, esasen… “Ya Rasûlallah! Çok sıkıştırdılar; annem öldü, babam öldü orada, gözümün önünde. Bana da aynı şeyi yapacaklardı.” Belki de mülahazası şu idi. Bu da benim te’vîlim olsun; benim te’vîlim olarak kabul edin. “Senin yanında bulunma hatırına, hep yanında olma, sahabîn olma mülahazası ile ben diri kalma yolunu tercih ettim!” Esasen din de o kadarına cevaz veriyor. Müseyleme karşısında öyle diyen birisini de Efendimiz, takdir buyurmuştu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: إِنْ عَادُوا فَعُدْ “Onlar, aynı cebbarlığa, aynı hodfüruşluğa, aynı zulme, aynı müteessifâne tavırlara ve davranışlara başvururlar ise, sen de aynı şeyi söyle ve sıyrıl işin içinden!” Kurban olayım!.. يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyici olup sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz!”

Evet, balyozlar başınızdan aşağıya inebilir, zindanlarda kırbaçlanabilirsiniz. Anne, evlattan ayrılabilir… Ee zalimin huyu bu, karakteri bu; yapar bunu. Kendine ne derse desin; kendine “Cebrail!” diyebilir, “Mikail!” diyebilir, “İsrafil!” diyebilir; fakat şeytanın teki olduğunda şüphe yok. Diyebilir; o, karakterinin gereğini sergiliyor. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyen mü’min de kendi karakterinin gereğini sergileme mecburiyetindedir. Bilâl-i Habeşî gibi, Ammâr gibi, Sümeyye gibi, Yâsir gibi… Ölümüne o mevzuda sâbit-kadem olma, sâbit-kadem.

Hatta bir an evvel öbür tarafa kanatlanıp uçma adına hazır bulunma… Abdullah İbn Cahş gibi… O diyor ki: “Allah’ım! Senin Habibin yolunda bir kılıç darbesi bir kolumu götürsün; öbür kılıç darbesi başka bir kolumu götürsün; başka bir kılıç, bacağımı götürsün. Ve kılıç darbeleri ile yara-bere içinde, kanlar içinde Senin huzuruna geleyim. Sen bana de ki, ‘Abdullah, nedir bu halin?’ Ben de diyeyim ki: Yâ Rabbi! Senin Habibin önünde/yolunda beni bu hâle getirdiler!” Ve öyle oluyor, Uhud’da öyle oluyor.

Geçenlerde bir hutbede de îrâd edildi. Mus’ab İbn Umeyr; annenin gözbebeği. Anne yalvarıyor: “Oğlum, gitme o yoldan!” O diyor ki: “Anne! Senin hatırını kırmam ama benim yolum o yol!” Yine bir-iki ayetin nazil olduğu dönemde bu; belki yirmi yaşlarında var ya da yok daha. Caddeden geçerken, panjurlar, jalûziler sıyrılıyor; herkes bu yakışıklı, bu şık delikanlıyı görmek için pencerelere koşuyor. Kendisi donanımı itibarıyla nasıl mükemmel ise, fikrî yapısı itibarıyla da o kadar mükemmel ki, onca insan olmasına rağmen, Medine’ye irşad adına Efendimiz onu gönderiyor. Ve öyle başarılı oluyor ki!.. Bir sene içinde, Akabe’ye döndüğünde, kadın-erkek, çoluk-çocuk yetmiş insan ile dönüyor. Kılıçlar, başında kavisler çizdiği halde, zerre kadar sarsıntı yaşamıyor. Sa’d İbn Muaz öfke ile geliyor yanına. Ona diyor ki, “Bana istediğini yapabilirsin ama rica ederim, otur bir, mesajımı dinle; beğenmez isen, ondan sonra kellem emrine âmâde, alabilirsin!” O da onun yanına oturuyor; samimiyetle dilinden-dudağından dökülen şeyler, onu, o istikbaldeki büyük sahabîyi öyle fethediyor ki, o da bir yönüyle tamamen onun çizgisine geliyor. Ama ne oluyor bu zata (Mus’ab hazretlerine)? Daha dünyaya karışmadan, dünyaya bir adım atmadan, hicret-i seniyyenin üçüncü senesi, Uhud’da Allah Rasûlü’nün önünde şehit oluyor. “Bir dönemde, O beni buraya/Medine’ye gönderdi, bir dönemde ben O’nun nazarında bir şey ifade ediyordum; dolayısıyla bana şimdi, O’nun önünde kalkan olmak düşer!” diyor. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün önünde bir kalkan vazifesi görüyor; kol gidiyor, öbür kol gidiyor, sonra kalkan bir kılıç karşısında, “Efendimiz’e dokunur?” diye, boynunu uzatıyor. Sonra -bir hoca efendiden dinledim, kitapta görmedim- yüzünü yere kapatıyor, mübarek dudaklarından şunlar dökülüyor: “Yâ Rabbi! Senin huzuruna bu halim ile gelirsem, bana ‘Allah Rasûlü’nün önünde niye kelleni vermeden geldin?’ dersin!..” diyor, hicâb ile öbür tarafa yürüyor.

Hakiki mü’minler böyle idi. Sizler, bu yolun yolcularısınız. “Kalkın kavga edin!” değil. “Maddî kılıç, kınına girmiştir.” Kur’an’ın elmas düsturları.. şefkatin gönülleri fetheden dili.. esasen, kalblerin gül gibi olması.. dilden-dudaktan dökülen kelimelerin ıtır olması… Kullanacağınız malzemeler, bunlar. Dünyanın dört bir yanına bu malzemeler ile açılarak karanlıkta yaşayan insanları ışığa çağıracaksınız. Gölgesine takılmış insanları, Güneş’e yönlendireceksiniz, “Şemsü’s-Şümûs’a doğru yönlendireceksiniz.

Elbette ki, bu yol Peygamberlerin yolu olduğundan dolayı, bir kısım zalimler tarafından, “hainler” tarafından, “Allah bilmez, Peygamber bilmez fakat Onları da hiç dilden düşürmez hainler” tarafından ezâya, cezaya, akla-hayale gelmedik işkencelere maruz bırakılacaksınız. Değer bence; peylediğiniz şey itibarıyla değer!.. Neyi peyliyorsunuz? Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakikalık hayatına mukabil gelmeyen Cennet’i peyliyorsunuz. Cennet’in binlerce sene hayatı da bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini talep ediyorsunuz. -Buna “peyleme” demiyorum.- Ve Rıdvan’ını talep ediyorsunuz. Buna talipsiniz!.. Bence bu uğurda ne verirseniz, değer. Vereceğiniz şeyler, bu uğurdadır, Allah’ın izni ve inayetiyle.

İnşaallah, öbür tarafa gittiğimiz zaman, göreceğiz bunları. Haa siz bunları görürken, ne olur, Allah aşkına, düşe-kalka yürüyen, hayatını düşe-kalka yürüme içinde götürmüş Kıtmîr’i de unutmayın!.. Cenâb-ı Hak size sorarsa, “Bu da bizim içimizde idi!” deyin!..

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (4)

Herkul | | KIRIK TESTI

Habîbullah, Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem); veliyyullah ise Aliyyü’l-Murtaza idi. O hayata gözlerini açtığı andan itibaren, istikbalin haydar-ı kerrârı, fatih-i Hayber’i, damad-ı Şehinşâh namzedi olduğuna emare bir iffet abidesi olarak neş’et etmiş ve üzerine asla toz kondurmamıştı. Hayat sergüzeştisi itibariyle, Nebiler Sultanı’na damat olma, şah-ı evliya payesini ihraz etme, olmayacak gaileleri göğüsleme ve Canlar Canı’na can fedada bulunma gibi hususlara namzet olduğu, tavırlarından sürekli basiretlere aksedip duruyordu…

O da hemen her zaman, selefleri gibi, kendiyle yüzleşmede ve Hakk’a iç dökmede Rehnümâ-i âlem’in dediklerini diyor, O’nun gibi inliyor ve O’nun çizgisinde yürüyordu. Ama bir gün kendini değişik gaileler sarmalı içinde görünce, -Hakk’a teveccühte temel disiplinlere bağlılık mahfuz- ister kendi kendini sorumlu tutmanın, ister şartlar ve konjonktürün gereği, kendini derin bir tazarru ve niyaz, iç döküş ve sızlanışa saldı. Artık bir taraftan karşı karşıya kaldığı hadiselerden sıyrılma, diğer yandan da kendini sorumlu tutma adına çok daha farklı Hakk’a iç döküşler sergilemeye durdu.

Zamanın boz bulanık bir hal alması, kahredici seylapların seylapları takip etmesi ve bunlar karşısında ızdırabın gönülde kümelenip dile dökülmesiyle sızlanışta farklı renk ve desen oluşmaya başlamıştı. Bu garip ve yeni durum onu öncekilerden ayrı bir dil kullanmaya sevk ediyordu; ediyordu ve o zengin, engin beyan gücüyle haleflerine de malzeme mahiyetinde farklı bir yakarış ve sızlanış üslubu miras bırakıyordu. Hayat-ı seniyyeleri hep bir âh u vâh çağıltısıyla geçiyor, Hakk’a niyaz ve teveccühleri bir inilti zemzemesi şeklinde cereyan ediyor ve gaile fasit dairelerinin bitip tükenme bilmezliği şah-ı evliyayı farklı renk ve desende değişik niyaz, tazarru ve iç döküşlere yönlendiriyordu.

O, en içten duygularla sürekli Hak dergâhına yöneliyor ve halini Rabb-i Rahîm’ine şöyle arz ediyordu: “Allah’ım! Sen, Senden başka ilah olmayan biricik melik ve mâliksin ve Sen benim Rabb-i Kerîm’imsin; ben Senin kapında bir kulum.. pek çok kötülük işledim. -Ben buna “hâşâ” diyorum.- Nefsime zulmettim.. huzurundayım ve günahlarımı itiraf ediyorum. -Ah bir bilsem neye günah dediğini!..- Ey Gafûr, Şekûr, Hakîm, Rabb ü Rahîm! Bağışla günahlarımı! Yoktur Senden başka günahları affedecek.. başıma gelmesi muhtemel bütün zararlardan, her şeyi kaybetme haybetine uğramaktan, beni mahcup edecek ahvale dûçâr olmaktan, gam ve değişik tasalara maruz kalmaktan, iç içe negatif hadiseler karşısında çaresiz bulunmaktan Sana sığınıyorum; Beni koruyup kollayacak yalnız Sensin.” -Bilmem ki çocukluğunda dahi günahın rüyasını görmemiş bu dırahşan çehre neye günah diyor ve hangi halinden dolayı böyle âh u vâh edip inliyordu?!. Keşke bu mülahazaların bir damlası da bizler gibi günah hammalı sergerdanlarda bulunabilseydi!..-

O bir başka zaman, Hazreti Keremkâni’nin dergâhına yönelip derin bir muhasebe hissiyle şöyle sızlanıyordu: “Allah’ım, hatalarım çok büyük ve hadden efzun olsa da şüphesiz Sen’in aff u keremin daha büyüktür. Sana verdiğim sözü yerine getirmeye çalışacağım; Sen de bendenin şu perişan haline rahmetinin vüs’atiyle bir nazar lütfet; et ki ben ettiklerime bin pişmanım!” -Acaba fatih-i Hayber ne tür bir hata yapmıştı ki böyle bir pişmanlık hissiyle inliyordu?!.- Ve devam ediyordu: “Allah’ım! Gazabından, ikabından koru huzurunda kulluk tasmasıyla intizar-ı subh-i dîdâr olmuş bu bendeni!” -O bendeye canlar kurban, Rabb-i Rahim’imiz o hassasiyet ve kendiyle böylesi derince yüzleşmeyi biz sağır ve körlere de duyursun!-

Damad-ı Nebi iç döküşlerini devam ettirme sadedinde şunları da söylüyordu: “Tutmazsan Allah’ım elimden, zayi olur giderim; koruyup kollarsan, kaymam artık ebediyyen!” -Görmedi kimse senin kaydığını hiçbir zaman; dediklerin bize bir ders ise, ona bir “eyvallah” der geçeriz.-

Onun, fokur fokur kaynayan mehâfet ve mehâbet hislerine bağlı lâl ü güher saçan dudaklarından bir defa da şu inciler dökülüyordu: “Allah’ım eğer sadece ehl-i ihsanı affedeceksen, hevâ-i nefsine uymuş düşe-kalka yürüyenler kime emanet, onları kim affedecek? Ey Rab, eğer takva yolundan inhiraf etmişsem, şu anda huzur-u kibriyândayım. Gönlümde nedamet, dilimde tevbe; affet bendeni! Senin lütuflarını hatırlayınca korkularım buz gibi eriyor; günahlarım hücuma kalkınca da gözlerim yaşlarla doluyor.” -Sultanım sen hep ağladın, hiç gülmedin; dünya nedir asla bilmedin, nefis karşısında katiyen eğilmedin. Bu sızlanışlar bizi gerçek insanlığa uyarmaya matuf ise “eyvallah”, ama biz çoktan onları gaflet mezarına gömdük, taklit vadilerinde debelenip duruyoruz.

O başka bir zaman yine rahmet kapısının tokmağına dokunur ve başı o kapının eşiğinde şöyle sızlanır: “Allah’ım! Şayet dergahından uzaklaştırılır ve özel iltifatından mahrum kalırsam, gayri kimden af umup şefaat bekleyeyim?!.” -Âlem seni hep O’na bir mir’ât-ı mücellâ gördü ve Allah’ın izniyle seni hep şefaatkânî olarak bildi. Bu soluklar “akrabü’l-mukarrabîn” olarak, idrak ufkumuzu aşan senin incelik ve derinliğinin sesi-soluğu ise, biz o mülahazalardan uzaklaşalı asırlar oldu. Keşke o sızlanışlar bu kapkara gönüllerin karanlık ruhlarına bir şeyler ifade edebilseydi!..-

Ardı-arkası kesilmeyen ondaki bu inilti ve sızlanışlar hep sürer gider fasıl fasıl meleklerle at başı o ufuklarda.

Bu ölçüde hiss-i mehâfet ve mehâbetin onda biri yok günümüzün serkârlarında ve sergerdanlarında. Defterini sağdan almış gibi emniyetle oturup kalkanların sayısını Allah bilir. Kalb ile dil-dudak arası bir mesafe var ki münafıklara inat.. dünyanın şaşaası ve debdebesiyle başı dönen Allah’tan kopmuş bahtsızların hadd ü hesabı yok.. kalbler musallada birer ölü.. yalan, iftira ve mesâvî her türüyle en rayiç bir mergup meta… Merhum Akif ifadesiyle:

“Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî medlûl;
Yalan rayiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.
Beyinler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış ne iman, din harap, iman türap olmuş! 
Mefâhir kaynasın gitsin de vicdanlar kesilsin lâl…
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!”

Dünya ve onun cazibedar güzellikleri otağını ukbâ duygusu üzerine kurmuş.. din iman adına her yer ve her yöre taklit ve şekil hırıltılarıyla yoğun bakımda.. Mefisto Faust’u bir kez daha can evinden vurmuş.. hem de dinî değerleri argüman olarak kullanarak.. yeniden bir diriliş, bir başka bahara emanet gibi.. fecr-i sadık bekleyenlerin canları dudaklarında…

Her şeye rağmen biz, “ba’s ü ba’de’l-mevt” ümidimizi koruyoruz; koruyoruz ama deformasyona bakınca ümit mumlarında renk atmalar da birbirini takip edip duruyor; zira bu ölü dünyaya hayat üfleyecek diriliş erleri, öldüren bir baskı altında.. karanlıkları alkışlayanların hadd ü hesabı yok.. müterâkim dertler var, reçeteler hayalî.. ak-kara iç içe, yığınlar şuursuz.

“Bir vakte erdi ki bizim günümüz 
Yiğit belli değil, mert belli değil;
Herkes yarasına derman arıyor,
Derman belli değil, dert belli değil.”
(Ruhsatî)

Öyle anlaşılıyor ki, şöyle-böyle insanlığını idrak edenlere daha bir süre, “fesabrun cemîl” deyip, aktif sabır içinde zamanı, zamanîleri doğru okuyup, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhurunu beklemek düşüyor. Rahmeti gazabına sebkat eden Hazreti Muhyî, fecr-i sadık beklentileriyle milleti daha fazla inkisara maruz bırakmasın!.. (Âmin!..)

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ekim sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: BİNLER SELAM SANA EY NEBÎ!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Arz et cemâlin, göreyim, ey mâh-i tâbân Mustafa,

Ref’ et nikâb-ı rûyini, şems-i dırahşan Mustafa!” diyor Muhyî.

O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı gönülde iştiyak var ise, insan, rüyada/rüyalarda olsun, O’nu görme iştiyakı ile yanar tutuşur, “Arz et cemâlin göreyim, ey mâh-i tâbân Mustafa!” der. Gönülde öyle bir arzu yok ise, dilde de öyle bir nağme olmaz; çünkü dil, çok defa kalbin tercümanıdır. Bazen şeytanın dürtüleri ile onun dediklerine de tercüman olur; fakat dilin dil olması, “dil”e (gönle) dil (lisan) olmasına bağlıdır. Farsça “dil”, gönül demektir. İmanî heyecanın bir mızrap gibi oraya inmesi sonucu, diline-dudağına sıçrayan manalar ve mazmunları ifade etme esasen…

   Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak, İslam’a yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir.

Evet, gönülde var ise öyle bir iştiyak, insan, her zaman onu diler; “Ah! Keşke bir rüyamda bari görsem!” der. Bazen ızdırar halleri, zaruret halleri, mazlumiyet, mağduriyet halleri bir davetiye olur; tenezzülen onların ufkuna (te-nez-zü-len on-la-rın uf-ku-na) tecelli etmeleri her zaman söz konusu olabilir.

Şu anda da çeşit çeşit mazlûmiyetleri, işin müzâafını da değil mük’abını, mağduriyetin mük’abını yaşayan insanlar, O’nu görüyorlar. Hatta bazen “Yakazaten gördüm!” diyenler de var, açıktan açığa; İnsanlığın İftihar Tablosu, vücûd-i necm-i nûrânîsi ile -Miraç’ta Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıktığı o vücûd-i necm-i nûrânîsi ile- temessül ediyor. Siyer’de nasıl görülüyor ise, öyle temessül ediyor; Hazreti Ali’nin Şemâil’de anlattığı şekilde temessül ediyor. -Zaten o mevzuda, Muhyiddin İbn Arabî ile İmam Rabbânî’nin mütalaaları farklı biraz.- Bu, onları (mağduriyet ve mazlumiyet yaşayanları) moralize etme adına, kuvve-i maneviyelerini takviye etme adına, inkisar yaşamamaları adına… Bazı mahrumiyetler ve mağduriyetler yaşıyorlar ama Efendimiz’in “Canım, o kadar mağduriyet ve mahrumiyete mukabil, Benim sizin ile beraber olmam, size yetmiyor mu?!.” buyurması gibi bir şey…

Ve O’nun en sâdık yârânı/yol arkadaşları ki, “Ashabım, yıldızlar gibidir.” diyor; onlara “Yıldızlarım!” diyor. Bazen onlar da temessül ediyorlar, kılıkları ile, kıyafetleri ile, Şemâil’deki şekillerine uygun. Mesela, Hazreti Ömer efendimiz, o cesîm mahiyeti ile, geniş omuzları ile, omuzlarına kadar sarkan saçları ile, başında göz kamaştıran sarığı ile temessül ediyor; “Endişe etmeyin!” diyor, “Az kaldı!” diyor. Bunlar, bir kısım zaleme’ye (zâlimlere), fesaka’ya (fâsıklara) karşı onları moralize etme adına, kuvve-i maneviyelerini takviye etme adına çok önemli bir şey.

Fakat o türlü duruma maruz kalmayan insanlara gelince, onlarda da o istek olmalı; her zaman onu vird-i zebân etmeliler, onu dile dolamalılar, onu istemeliler. Hazreti Rûh u Seyyidi’l-enâm, bildiğiniz gibi, حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ buyuruyor. حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ “Allah’ı, kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin!” diyor. Sizin Allah’ı, kullarına sevdirme mevzuunda yaptığınız şeyler, şart-ı âdî planında bir “damla”; Cenâb-ı Hakk’ın sizi sevmesine gelince, o, “damla” değil, “derya”. Öyle bir damlayı ortaya koyunca, bir deryaya sahip oluyorsunuz; böyle bir kazanım bu.

O açıdan da sizin mesleğiniz -esasen- bu idi ve siz onu yapıyordunuz. Bu yolda, şahlanmış bir küheylan gibi, kalbiniz durasıya dünyanın dört bir yanına koşuyor ve “Nâm-ı celîl-i İlâhî, her yerde şehbal açsın!” diyordunuz. O’nu (celle celâluhu) sevdirmeye çalışıyordunuz tavırlarınız ile, davranışınız ile, hâliniz ile, temsiliniz ile, iktiza ederse bazen beyanınız ile. Beyan, hâlin ve temsilin yanında iki adım geriye çekilir, “Arkadaş! Söz, sizde!” der; çünkü onlar, daha inandırıcıdır. Söz, bazen yalan olabilir, siyasetçilerin sözleri gibi.

O’nu sevdirme, yolunuz/yönteminiz olduğundan dolayı, belli bir ölçüde Cenâb-ı Hak da hakkınızda bir “vüdd” vaz etti; yani kalblere, size karşı bir sevgi, bir alaka vaz etti. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) “Vüdd”, muhabbetin de ötesinde kalblerde duyulan derin bir alaka, bir kabul hissi, bir bağır ve sine açma işidir.

Allah’ı sevdirme, Peygamberi sevdirme, -zayıf hadise göre- üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden daha hayırlıdır; sıhhatli hadise göre ise, “yığın yığın kırmızı koyunlar/develer tasadduk etmekten daha hayırlıdır.” O gün Arap’ın değer atfettiği “develer” olduğundan “…kızıl develerden daha hayırlıdır.” diyebilirsiniz; bugünün değer hükümlerine göre, “yüz tane zırhlı araç”. Böyle göz kamaştırıcı; bir adamın hidayetine vesile olmak, o kadar malı tasadduk etmek gibi.

Allah’ı sevdirme, Peygamber’i sevdirme, mü’minin en önemli işidir. Öbürünü söylemiyor Efendimiz; ben, hatırlamıyorum, belki de söylemiştir: حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ diyor; öbürü de şu. -“Öbürü” de ne deme?- Diğer esas şu: حَبِّبُوا الرَّسُولَ، يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ “Rasûl-i Ekrem’i sevdirin ki, O da sizi sevsin!..” حَبِّبُوا الرَّسُولَ إِلَى أُمَّتِهِ، إِلَى اْلإِنْسَانِيَّةِ، يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ “Allah Rasûlü’nü ümmetine, insanlığa sevdirin ki, Allah Rasûlü de sizi sevsin!” Cennet’e girmekten daha hayırlıdır bu; çünkü her şeyi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde, O’nun bülbüllerin ötüşünün ötesindeki o insanı bayıltan beyanı sayesinde öğrendik. Ne gördük ise, o sayede gördük; ne bildik ise, o sayede bildik. Bildiklerimiz, gördüklerimiz de O’nun ortaya koyduğu şeyin öşr-i mi’şârı olmaz; yani, öşrün de öşrü olmaz. Bu tabiri Üstad kullanıyor; “mi’şâr” da esasen “onda bir” demek; ikisini ele alırsanız, onda birin onda biri (yüzde bir) yapar. Bizim gördüklerimiz o kadar da yapar mı, yapmaz mı, bilemeyeceğim.

   “Havf ü recâ insan gönlüne Allah’ın en büyük armağanıdır; bundan daha büyük bir armağan varsa o da bu iki duygu arasındaki muvazeneye riayet ederek, onları Allah’a ulaşmada birer nuranî kanat olarak kullanmaktır.”

Oturup kalkıp sürekli hep O’nu (celle celâluhu) hecelemeli, O’nun ile gündüzlemeli, O’nun ile gecelemeli!.. Geceler, O’nunla taçlandırılmalı, “teheccüd” adı/ünvanı ile; gecede yüzler, yere sürülmeli; seccadenin beklediği şey, seccadeye emânet edilmeli; gözyaşları, âh u vâh, O’na emanet edilmeli!.. Hiçbir şey boşa gitmez. O, biliyor; her şeyi biliyor. Dolayısıyla, eğer ümit bağlayacaksanız, işte o derin alakanız sayesinde ümit bağlayacaksınız. Tabii, aynı zamanda, bir korku dürtüsü ile “Amanın, Sen’den koparım!” endişesi ile meseleyi dengeleyeceksiniz.

Çokları o “Koparım!” endişesini öyle öne çıkarmışlar ki, sadece ye’se düşmemeye dikkat etmişler. Enbiyâ-ı ızâmın bile o mevzuda, Allah ile münasebetleri açısından, beyanlarına, tavırlarına bakılacak olursa, o korku fark edilecektir. İşte bakın Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enâm’a, “Allah’ın fazlı olmazsa, ben de Cennet’e giremem!” buyuruyor. Günümüzdeki sıradan -“kafa” değil “kelle insanı” diyebileceğimiz- insanların hiçbiri acaba bunu mülahazaya almış mıdır, hiç dillendirmiş midir?!.

O büyüklerden çokları havf hissiyle inlemişlerdir. Enbiyâ-ı ızâm, o mevzuda masûn (مَصُون – korunmuş, koruma altına alınmış) ve ma’sûm (مَعْصُوم – günahsız) olduklarından dolayı, Allah’ın lütfu, keremi, fazlı, menni, ihsanı ve inayeti ile onların Cennet’e girecekleri kat’îdir; onda şüphe yok. Fakat onların dışındaki insanlar…

Âişe validemizi düşünün!.. Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir mübarek hücrede, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yâr-ı vefâdârı oluyor, tilmizi (öğrencisi) oluyor ve eşi oluyor. Efendimiz’in gece hayatına vâkıf, gündüz hayatına vakıf… Fakat âkıbetinden hiç emin değil. Bir gün konuşurken, Allah Rasûlü’ne içini döküyor. Artık bir yönüyle mesele, vicdanından taşıyor, diline/dudağına dolanıyor; “Yâ Rasûlallah! Eşinizi, orada (mahşerde/ötede) hatırlar mısınız?!.” diyor.

Allah Rasûlü, bedavadan insanlara utûfet dağıtıyor gibi -o mevzuda- söz söylemiyor. O mevzuda söylenecek her şeyi, kendi şartlarına bağlı söylüyor. Abdest alırken, parmaklarını hilâllemeyen (aralarını ayırıp suyun nüfuzunu sağlamayan) birine buyuruyor ki: “Abdest alırken parmaklarını böyle yapmayan, böyle yapmayan kimsenin parmaklarını öbür tarafta ateş hilaller; onların aralarına ateş girer!” Ayağını yıkarken, kuru bir taban görüyor; وَيْلٌ لِلْأَعْقَابِ مِنَ النَّارِ “Ateşten çekeceklerinden dolayı şu topukların vay haline!..” diyor. Herkese ümit aşılayan, recâ duygusuyla herkesi sevindiren, Allah’a tevcih buyuran insan, o mevzuda, Allah’ın emirlerini yaşama mevzuunda, yaşatma mevzuunda öyle hassas ki!.. Abdest uzuvlarından birinde iğne ucu kadar kuru kalma varsa, o abdest, abdest değil ve sen abdestsiz namaz kılıyorsun demektir. Öyle de hassas…

İşte o hassasiyeti izhar sadedinde, mübarek zevcesine, zevce-i mükerremelerine/mümtâzelerine buyuruyor ki: “Ama üç yerde, asla!” Bu ne demektir?!. İnsanlığın İftihar Tablosu, demek o üç yerde… Hâşâ, O’nun için, ben onu düşünmek istemem ama O’nun sözünü naklediyorum. “Ben düşünemem kimseyi orada!” Yani, “Seni de düşünemem!” Bir yönüyle, herkes o badireleri, o üç tane bâdireyi burada aşmaya çalışmalı!.. O badireler burada aşılacak. O da Allah ile irtibatın derinlik üstüne derinlik kazanmasına/kazandırılmasına bağlı; Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile irtibata derinlik üstüne derinlik kazandırılmasına bağlı.

Bu açıdan, mü’min, bir taraftan Allah’ı ve Peygamber’i sevdirme mevzuunda gayret göstermeli; bir diğer taraftan da -sabah Hazreti Gazzâlî’de de okuduğumuz gibi- havf ve recâ dengesi içinde meseleyi götürmeli!.. İşte Âişe validemiz gibi, o endişeyle böyle tir tir titremeli!.. Hatta bazıları, kâfir olarak ölmekten korkuyorlar. Bir arkadaşınız var sizin, o da en çok ondan korkuyor; “Kâfir olarak ölürüm!” diye korkuyor. Başını yere koyduğu zaman -ben iyi tanıyorum onu da- başını yere koyduğu zaman, “Allah’ım! Kâfir olarak öldürme beni!” diye orada ne kadar içini döküyor O’na; ne kadar yalvarıyor, ne kadar sızlanıyor, Allah bilir onu; fakat “Kâfir olarak öldürme!” diye yakarıyor. O kim ki; günümüzün insanı, “sıradan bir insan” diyebilirsiniz, arkadaşınız da olsa sizin. Ama çok büyük insanlar da benzer endişeyle kıvranmışlar.

Esved İbn Yezîd en-Nehâî… Tabiîn döneminde, Ebu Hanife ekolünün de kurucularından, müessislerinden; Nehâî Ailesinin serkârı. Vefat edeceği zaman, yakını Alkame, kendisini ziyarete geliyor; “Iyâdetü’l-marîd” (عِيَادَةُ الْمَرِيض – hasta ziyareti) deniyor ona. Esved hazretlerinin canı dudağında; el el ile, ayak ayak ile, elvedâ/elfirâk ediyor. Öbür âleme göçme faslını hissediyor gibi. Öyle kıvranıyor, öylesine sızlanıyor, öylesine dert yanar gibi bir tavır sergiliyor ki!.. “Ne o!” diyor Alkame hazretleri, “Günahlarından mı endişe duyuyorsun?!” Acı bir tebessüm: “Ne günahı?” diyor, “Kafir olarak ölmeden korkuyorum!..”

Bir taraftan bu ölçüde bir korku ama katiyen Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’atinden ümidini kesmeme. Bu, bir kanat; bu, öyle bir kanat ki, sizi O’na doğru itiyor: “Aman, O’na sığının!” إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Gerçek şu ki, kulları içinde, Allah karşısında, ancak âlimler saygıyla ürperir.” (Fâtır, 35/28) Eğer biliyorsanız, Allah’a karşı ciddî bir iç saygısına sahip olacaksınız. İn’amullah’ın bu mevzudaki mülahazasını ve hatırasını hatırlayacaksınız: O, إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ ayetini Sir James Jeans’ın yanında okuyup onunla konuşmasında bu meseleyi anlatınca… “Gerçek âlimler… Allah’tan gerçek korkanlar, bunlardır!” İlmini, tabiatına mal etmiş.. bir yönüyle, ilmi, marifet haline getirmiş.. marifeti, muhabbet haline getirmiş.. muhabbeti, aşk-ı ruhanî haline getirmiş.. onu, zevk-i ruhanî haline getirmiş.. onu, aşk u iştiyak haline getirmiş. Esasen gerçek ulemâ, işte bunlardır; gerçek âlimler bunlardır. Bu ayeti, Jeans’ın yanında söyleyince, “Bunu, Hazreti Muhammed mi diyor?!” diye soruyor. Anlayan insanın hali başkadır. “Evet!” diyor, “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur’an’ın vahyi olarak bunu söylüyor!” Jeans, “Vallahi bunu o beyan ediyorsa, O’nun peygamber olduğunda şüphe yok!” diyor. إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ

Cenâb-ı Hak, öyle ilmi lütfeylesin!.. Onu, “haşyet” ile taçlandırmaya muvaffak eylesin!.. O “haşyet”, o “huşu” -ayrı şeyler bunlar-, o “havf”, o “mehabet” duygusu, bir yönüyle sizi, O’nun rahmet kucağına, inayet kucağına, kerem kucağına, şefkat kucağına, re’fet kucağına itiyor gibi bir faktör; öyle kabul edeceksiniz. Bir diğer taraftan da ne kadar korkarsanız korkun, ayaklarınız ne kadar titrerse titresin, katiyen gözünüz hep O’nun size açılacak kapısında olacak. “Bir gün, başımı koyduğum o eşiğin Sahibi, o kapıyı bana aralayacak ve açacaktır.”

   İmam Zeynülâbidîn doymaz dua ve niyaza; yetinmez rahmet ve şefaat kapısının tokmağına dokunmakla; yönelir mehâfet ve mehabet ufkuna, ümit edâlı ne havf u haşyet zemzemeleri sunar.

İmam Zeynülâbidîn’in mülahazaları çerçevesinde meseleye bakabilirsiniz: O, kendinden evvelkilerin, seleflerin, hâlesine doğru müteveccih olduğu kimselerin hissiyatına tercüman. Onlar nasıl düşünmüşler ve nasıl etmişlerse, onun gözü de onların üzerinde; aynı şeyleri vird-i zebân etmiş. Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin hissiyatlarını vird-i zebân etmiş, onu dillendiriyor. O, korkunun, tir tir titremenin yanı başında, reca soluklarıyla da Hakk’a teveccüh ediyor:

“Benim gibi âciz, fakir, kapısına eli boş gelen insanları şimdiye kadar hiç boş geriye çevirmemiştir. Ben de işte öyle eli boş, dağarcığı boş, sermayesiz, sırtında dünyanın yükü, iki büklüm dünya yükü altında, gelmiş bir dilenciyim! Utûfet-i şahâneden, ulûfe-i şahâneden oraya liyakati olmadığı halde gelen insanlar bile istifade ettikleri gibi, ben de o istifade mülahazasıyla o kapıya teveccüh ettim, o eşiğe başımı koydum! Bazen ‘Rahmet mülahazası!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Re’fet!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Şefkat, Allah’ım!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Rahmetin enginliği!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Sen’in va’din!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Benim ümidim, beklentim!’ dedim, başımı koydum.. bazen ‘Çaresizlik!” dedim, başımı koydum.. bazen “gidecek başka kapı olmadığı” mülahazasıyla başımı koydum…” -Bütün bunlar, çok farklı şekilde, o kapının tokmağına dokunma demektir- “Bir Sabâ nağmesiyle.. bir Uşşâk nağmesiyle.. bir Rast nağmesiyle.. bir Segah nağmesiyle.. bir Hicaz nağmesiyle… Farklı farklı mülahazalarla, hissiyatımı o kapının önünde dillendirdim; farklı farklı makamlarla dillendirdim.” Bu… O yetmedi, bir daha; ayrı bir kısım argümanları değerlendirme… İşte bu da bir recâ hissi.

İnsan, bu iki kanat ile kanatlandığı zaman, “Havf” ve “Recâ” ile kanatlandığı zaman, o kanatlardan biri “korku” ile sizi O’na doğru itecek, diğeri de “ümit” ile. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * شَيَاطِينِ اْلإِنْسِ وَالْجِنِّ، شَيَاطِينِ السِّيَاسِيِّينَ وَاْلاِجْتِمَاعِيِّينَ، وَالْعَسْكَرِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالْمُلْكِيِّينَ، وَسَائِرِهِمْ * شَيَاطِينَ الإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden! ‘Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken, ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım.’ (Mü’minûn, 23/97) Sana sığınırım insî ve cinnî şeytanların şerrinden… politikacı, sosyal hizmet memuru, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu ve diğerleri gibi hayatın her biriminden olan şeytanların şerlerinden ki, ‘Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.’ (En’âm, 6/112)” deyip Allah’a sığınacak. “İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Sana sığınıyorum!.. Nasıl gelecekleri, nasıl çarpacakları, nasıl balyoz gibi tepeme inecekleri, belli değil!..” Bunca düşman karşısında, bir insan, Allah’a sığınmayıp da ne yapacak?!. Bir kanadı o, meselenin; kanatlandırıyor, sizi Allah’a doğru kanatlandırıyor.

Ama tek kanat ile uçamayacağınızı biliyorsunuz. Onun için Allah, kuşlara da iki kanat vermiş. Size verdiği manevî yapınız itibarıyla, manevî anatominiz itibarıyla da öyle… Kalbî, ruhî, hissî, şuurî, vicdanî hayatınız itibarıyla, bir “havf” kanadı, “mehabet” kanadı vermiş; bir de “recâ ve ümit” kanadı vermiş. Bu ikisini yerinde kullandığınız zaman, O’na doğru bir üveyik gibi yükselmeye -Allah’ın izni ve inayetiyle- muvaffak olursunuz.

Cenâb-ı Hak, o dengeyi korumaya muvaffak eylesin!.. O mevzuda ifrat ve tefritlere düşmemek.. sadece korkuyla, ye’se yenilip, ümidi öldürmemek.. ondan sonra da sadece ümide takılarak mehâfet ve mehâbet hissini perdelememek.. bu kayıtlarla, her ikisini de canlı tutmak; dinç, yirmi yaşındaki bir delikanlı gibi dinç tutmak. Evet, bunları sağlam iki kanat gibi dinç tutarak her ikisini de O’na doğru kanatlanmaya vesile kılmak lazım.

   “Ey Sultan-ı Rusül, Allah’ın bizzat Sana salât etmesi yeter; O’nun melekleri de Peygambere salât ü selâm ederler.”

Başta, Allah (celle celaluhu), Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’e selam etmiş; اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ demiş. “Ey insanlara mesaj götürecek, onları uyaracak, varlığın mana ve mahiyetini vicdanlarına duyuracak, Bana karşı içlerinde aşk u iştiyak hissini uyaracak Nebî!” diyor; “Esselâmu aleyke!” (اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ) diyor. Dolayısıyla, ne haddimize Allah’ın dediği şeyi demeyeceğiz! “Selam!” diyeceğiz O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Allah (celle celâluhu), O’nu bir yönüyle pâyelendirdi ve o payelendirmenin hakkını vereceğini bilerek O’nu o donanım ile gönderdi. Öyle ki peygamberliğinden evvel o kırk senelik hayatında bile, hayaline ve rüyalarına dahi kirli bir şey misafir olmamıştır, muvakkaten bile olsa. “Muvakkaten, beni bir saniyeliğine misafir eder misin ey cismânî arzu, bedenî arzu, hevâî arzu?” Peygamberliğinden evvel olmamış… Öyle nezih yaşamış. Öyle nezih yaşamış ki, insafsızlığın ayyukta olduğu bir dönemde, kefere ve fecere, müşrikîn ve mülhidîn O’na “Muhammedu’l-Emîn!” demişler; “emniyet ve güven âbidesi insan” demek. Yani, “Ben bir yere gidiyorum, mesela savaşa gidiyorum; hanımımı, kızımı emanet etmek istiyorum; kime emanet etsem ki, yüzüne bile bakmasa?!. Ee en güzeli Hazreti Muhammed’e!” falan… “Malımı, mülkümü kime emanet etsem ben? Giderken, kapımı kime açık bıraksam? Şu meselede kime güvensem, dayansam? Çok rahatlıkla kime sırtımı dönsem ve bıçaklanmayacağıma inansam?!.” Bütün olumsuz şeylerden uzak kalma ve olumlu/pozitif şeylerle anılma mevzuunda illa akla gelen bir insan var ise, o Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm…

Antrparantez; بُشْرَى لَـنَا مَعْشَرَ الْإِسْلَامِ إِنَّ لَـنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ “Ne mutlu ümmet-i Muhammed’e ki, öyle, devrilmez/sarsılmaz bir Sütun’a, Allah ile irtibatlı bir Sütun’a dayanmışlardır.” diyor, “Kaside-i Bür’e”sinde (veya “Bürde”sinde) İmam Bûsîrî hazretleri. Öyle bir Rükn’e dayanmış bulunuyorsunuz, Allah’ın izni-inayeti ile.

Şimdi Allah, O’na “Es-selâm!” اَلسَّلاَمُ diyor. Allah (celle celâluhu), O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) vazifesini/misyonunu hakkı ile edâ edeceğinden اَلسَّلاَمُ diyor. Namaz vazifesi ile geriye döndürüyor O’nu Miraç’ta, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ dedikten sonra. Dolayısıyla, ümmet-i Muhammed’e ve Ümmet-i Muhammed’in “Selam!” demesine gelince, biz de o ilahî selamı tekrar ediyoruz. Ederken de Hazret’in bu mevzuda meseleye yaklaşımı çerçevesinde meseleye yaklaşmak lazım. Nasıl?

Biz, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ derken, Hazreti Bediüzzaman’ın da işaret ettiği manaları bütün olarak mülahazaya almalıyız. Kıtmîr, bazı zamanlarda ifade ettiğinde, “Muvacehe karşısında, doğrudan doğruya, o Ruh-u Seyyidi’l-Enâm bizi duyuyor gibi…” Zaten duyuyordur; çünkü sahih hadiste buyuruyor ki; “Bana salât u selam okuduğunuzda, iletilir Bana, bir melek getirir. Ben de mukabelede bulunurum!” diyor. Ne güzel şey, bu!.. Belki bazıları, Şah-ı Geylânî gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi gibi, belki “Enâniyete verilir!” diye söylememiş ama Hazreti Pîr-i Mugân gibi büyükler, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ dediklerinde, kulakları çınlıyor; belki وَعَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ sesini duyuyorlardır. Öyle bir mülahaza ile, bütün kalbî teveccühümüz ile O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccüh ederek, “Es-selâmu aleyke” (اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ) demek…

   “Ey Rasûl, her bir selamla bir kere daha Sana tecdîd-i biat edip, memuriyetini kabul, getirdiğin kanunlarına itaat ve evâmirine teslim sözü veriyor, taarruzumuzdan selâmet vaad ediyoruz!..”

Bu, ne ifade ediyor? Bediüzzaman hazretleri, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “selam” etmenin “tecdîd-i biat”, “memuriyetini kabul”, “getirdiği kanunlara itaat”, “evâmirine teslim” ve “taarruzumuzdan selâmet” ikrar ve vaadi ifade ettiğini belirtiyor.

Hazreti Bediüzzaman, bir taraftan diyor ki: “Bu, bir tecdîd-i bey’attır.” “Biat” diyoruz, “bey’at”. Bir yönüyle O’na verdiğimiz sözü yenileme: “Muhammedun Rasûlullah!” dedik. جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِـلاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllah’ ile yenileyiniz.” gibi. Bir kere daha -böyle- “Es-selâmu aleyke” demek suretiyle bey’atlerimizi yenilemiş oluyoruz; “Sen, Allah’ın Rasûlü’sün! Biz de Senin mübarek elini sıkıyor gibi, karşında kemerbeste-i ubudiyetle eğiliyor gibi, bir yönüyle boynumuzu uzatıyoruz.”

“Boynu uzatma…” sözü, Hazreti Mus’ab İbn Umeyr’i hatırlattı. Bugün hutbede de söylendi. Benim hayranlık ile her zaman üzerinde durduğum zat, Mus’ab İbn Umeyr. Gezdiği zaman, jalûziler sıyrılıyor, “Bir güzel insan, dünya güzeli insan görelim!” diye. Ama dünya adına hiçbir şey tatmadan, “Dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Dünya zevki namına bir şey görmedim!” dediği gibi Hazreti Pîr-i Mugân’ın… O, güzelliklerini, Uhud’a kadar taşıyor. Uhud’da, Allah Rasûlü’nün önünde, bir kalkan gibi duruyor; inen kılıçlara karşı kolunu kaldırıyor, diğer kolunu kaldırıyor, bacağını kaldırıyor ve en sonunda da boynunu uzatıyor. “Evvelâ, yaralanması, kesilmesi, koparılması gerekli olan birisi var ise, o da işte bu!” filan diyor. Nice sahabî, onun bu haline imreniyor: مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً “Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi; kimi de şehitliği (sıranın kendisine gelmesini) gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzâb, 33/23) Niceleri var ki, verdikleri sözü yerine getirdiler; Mus’ab gibi, İbn Cahş gibi, Hazreti Hamza gibi… Niceleri de “Acaba bize ne zaman sıra gelecek?!. Tâ şehit olmak suretiyle kanatlanalım. Allah Rasûlü’nün huzurunda hırz-ı cân etmek suretiyle, kanatlanalım!” diyorlar.

Şimdi onun mübarek elini tutuyor gibi, bey’ati yenileme: “Yâ Rasûlallah! Bize, nübüvvetini yeni duyuruyormuşsun ve biz de onu yeni duyuyormuşuz gibi… O dönemde birilerine duyurmuşsun… Öyle değil, hayır; şu anda bize duyuruyorsun gibi… O, Senin insanlığa emanet olarak sunduğun Kur’an-ı Kerim, Sana inerken, sanki şakır şakır bize de -böyle- kendisini ifade ediyor gibi… Yeniden bey’atimizi yeniliyoruz. Tıpkı Akabe’de, Senin yed-i mübârekeni sıkıp da Sana bey’at edenler gibi bey’atimizi yeniliyoruz!” Evet, birincisi: “Tecdîd-i biat”.

İkinci olarak; Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Selam!” gönderme, O’nun memuriyetini kabul etme demektir. Bir şey ile memur… Varlığın mana ve mahiyetini insanlığa duyurma.. dünyadaki konumumuzu haber verme.. dünyanın mahiyeti mevzuunda denecek şeyleri deme… Bir mezraadır burası. Dünya, kendi mahiyeti itibarıyla bir “cîfê”dir, arkasından koşturup duran varlıklar da “kelb”lerdir. Fakat o aynı zamanda, ahiretin koridorudur; Esmâ-i İlahiye’nin mecâlîsidir, mezâhiridir; âhiretin kazanılacağı bir yerdir, bir mezraadır. Burada tohumlar saçılır, öbür tarafta insan, başakları ile karşılaşır. Burada fideler dikilir, öbür tarafta o selvilerin gölgesinde insan, reftâre yürümeye durur. Bunları talim ediyor; varlık, eşya ve hadiseler kitabını okuyor; Kur’an-ı Kerim ile okuyor, düşülecek şerhler ile okuyor, düşülecek haşiyeler ile okuyor. Hiç müphem bir şey bırakmadan, esasen varlığın yüzünden nikabı sıyırarak… Biraz evvel şairimizin, Muhyî’nin dediği gibi: “Arz et cemâlin, göreyim, ey mâh-i tâbân Mustafa / Ref’ et nikâb-ı rûyini, şems-i dırahşan Mustafa!” Ay ve güneşimiz sayılan Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) de varlığın çehresinden bu türlü şeyleri sıyırmak suretiyle, onların ne ifade ettiğini gösteriyor.

Dolayısıyla da ikincisi, O’nun böyle bir misyonunu, böyle bir vazifesini kabul etme… اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ “Sana bir kere de bundan dolayı selam olsun!” Bir kere işte Peygamber olarak gönderildin; bey’atimizi yeniliyoruz Sana: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ Yahu yetmedi bu! İkincisi, memuriyetini kabul etme; Sen, o memuriyet ile gelmeseydin, biz, kapkaranlık bir dünyada olacaktık esasen. Ne varlığı, ne varlığın mahiyetini bilemeyecektik. Dünyanın ne işe yaradığını bilemeyecektik. Bir yuvarlak, güneşin etrafında şuursuzca dönüp duruyor; bir yönüyle Materyalistlerin, Natüralistlerin dedikleri gibi, “Yok, bir cazibe mazibe falan!..” diyecek, meseleyi hep Natüralizme bağlayacak, Pozitivizme bağlayacak, izah etmeye çalışacaktık. Ama Senin sayende -esasen- öğrendik ki, her şey, şu nizam-ı âlem, Cenâb-ı Hakk’ın İrade, Meşîet ve Kudreti ile böyle âhenk içinde devam ediyor. Onların dedikleri şeyler, meselenin sadece zahir yüzünü izahtan ibaret; meselenin arka planına giden şeyler değil bunlar. Evet, memuriyetini kabul…

   Hak dostları, Peygamber Efendimiz’e medyûniyet ifadesi olarak salât ü selam tekrarına doymamış, salât ü selamlarını en büyük rakamlarla ve çok farklı kalıplarla ifade etmeye çalışmışlardır.

Üçüncü olarak; O’na her “selam” verme, O’nun getirdiği kanunlara itaat etme ikrarı da demektir. Ne kadar disiplin getirmiş ise, onlara itaat etme… Bir kere de bundan dolayı, “Sana selam olsun!..” deme. Çünkü onlarla, o sayede siz -bir yönüyle- dünyada sırât-ı müstakîm üzere yaşayacaksınız; اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ İfratlara, tefritlere düşmeyeceksiniz. Biraz evvelki mülahazalarla, havf u recâyı iki kanat gibi kullanacaksınız dünyada.

Dolayısıyla Efendimiz’in getirdiği şeyleri değerlendirmek suretiyle esasen O’na ulaşma ve O’nun sayesinde ulaşacağınız şeye ulaşma… Dünyada O’nun rehberliğinde bunlara ulaştığınız gibi, âhirette de O’nun rehberliği ile “Livâu’l-hamd”i altında buluşacak, şefaati ile kurtulacaksınız. Bunları Kendisi ifade buyuruyor ve siz Ezan sonunda da diyorsunuz: اَللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلاَةِ الْقَائِمَةِ، آتِ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا اَلْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ، وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا اَلَّذِي وَعَدْتَهُ، إِنَّكَ لاَ تُخْلِفُ الْمِيعَادَ “Ey bu kâmil davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Efendimiz Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “vesîle”yi (en büyük kurbet makamını), Cennet’e ve ötesine ulaşmayı lütfet ve O’nu, kendisine vaadettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır. Şüphe yok ki, Sen asla sözünden dönmezsin.” diyorsunuz. Makam-ı Mahmud’un Sahibi, O; Livâu’l-hamd’i altında toplanacak olan, sizlersiniz. Dünyada sizi Cenâb-ı Hakk’a imanın etrafında halkalar haline -Allah’ın izni ile- getirdiği gibi, öbür tarafta da şefaatine mazhariyetin dışa vurması şeklinde “Livâu’l-hamd’i altında sizleri yine bir araya getirecek, O’dur.

Efendim, شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي buyuruyor; “Benim şefaatim, ümmet-i Muhammed’den günah-ı kebâir işleyenlere!..” diyor, ye’se düşmemeniz için. Günah-ı kebâir işlemişsiniz; korku, içinizi yakıyor; fakat O, hemen recâyı gözünüzün önüne bir âbide gibi dikiyor: “Bakın, güneş gibi pırıl pırıl, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’ati görülüyor!” diyor. Şimdi, hayatı başka türlü dengelemek mümkün değil. O, hayatı böyle dengeli olarak önünüze koyunca, siz de dengeli yaşıyorsunuz. Dengeli yaşadığınızdan, bu sırât-ı müstakîmi günde kırk defa, elli defa, bazen altmış defa Cenâb-ı Hak’tan talep ediyorsunuz. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım! Sen, bizi dengeye hidayet buyur! İfrat ve tefrit yolunun dışında, ifrata ve tefrite düşmeden, istikamet yolunda olanlardan eyle; hidayet eyle, istikamet yoluna hidayet eyle!” diyorsunuz.

Dördüncü olarak; her “selam” O’nun evâmirine (getirdiği emir, mesaj ve ilkelere) teslim manası taşıyor. O’na teslim olan, kurtulur, Allah’ın izni-inayeti ile. Dolayısıyla şimdi O’na teslim olmak vesile-i necat ise şayet, size düşen şey de esasen bol bol O’na selam etmektir: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ Evet, bir de “Sana teslim olma gibi bir yol bize bahşettiğinden dolayı, böyle bir kapı araladığından dolayı, yine Sana bir kere daha selam olsun!” diyoruz.

Beşinci olarak da her “selam”, taarruzumuzdan selâmet vaadidir. O’na karşı uygunsuz söz, davranış ve tavırlardan bizi âzâde kıldığından dolayı… Hâşâ ve kellâ, “Seni, dünya hesabına kullanmadığımızdan, kullandırmadığından dolayı.. Sana karşı saygısız davranmadığımızdan dolayı, davrandırılmadığından dolayı.. getirdiğin disiplinler ile Sana karşı hep saygılı olduğumuzdan dolayı yine Sana selam olsun!” demek gibi… İcmâlî, dar aklımın yettiği kadar bu mevzuda denecek şeyler bunlar gibi geliyor. Daha derini için, siz, kendi engin mülahazalarınız ile inşaallah kazarak temeline inmeye bakın!..

Diğer taraftan, Peygamberimize salât ü selam getirilirken sıkça tekrar edilen “Elfu elfi salâtin”, (أَلْفُ أَلْفِ صَلاَةٍ) ifadesi, kesretten kinayedir; yani, çok demektir. “Binlerce” dediğimiz zaman bile biz de zaten kesretten kinaye diyoruz. Bu “zerrât-ı kâinat adedince” ifadesi ondan da fazla… Zerrât-ı kâinat adedince.. denizlerin damlaları adedince.. atmosferdeki zerreler adedince.. bütün varlık içindeki atomlar adedince.. elektronlar adedince.. nötronlar adedince.. protonlar adedince.. eter adedince… Bunları söylediğiniz zaman, bunların hepsi bir yönüyle çokluk ifade etmek içindir. O kesretten kinaye olan “elfü elfi” de işte ona tekabül eder. Ama bütün bunların ötesinde, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “Allah’ın ilmi adedince, Allah’ın malumatı adedince…” sözü vardır ki, o nâmütenâhî demektir. Her şey, o ilm-i ilahi ve o malûmât-ı İlâhiyeye göre deryada damla kalır. Allah Rasûlü’ne karşı, bu kadar iştiyakla ve doyma bilmeme hissiyle salât u selam okuma: أَلْفُ أَلْفِ صَلاَةٍ، وَأَلْفُ أَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ

Ehlullahtan pek çoğu, salât u selam okurken hep bu tabirleri kullanmışlar. Cezulî hazretlerinin “Delâilü’l-Hayrât”ında da benzer ifadeler vardır. Onu haftanın yedi gününe taksim ederek, öteden beri âdet olarak hep okumuşlardır. El-Kulûbu’d-Dâria’da çokları var o salât u selamların. Hafta içinde söylenecekler var, haftanın bir gününde, mesela Cuma gününde, Cumartesi gününde, Pazar gününde, Pazartesi gününde söylenecekler var. Fakat bunların çoğunda görüyorsunuz ki hep أَلْفُ أَلْفِ صَلاَةٍ، وَأَلْفُ أَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ deniyor. Ve çoklarında “Zerrât-ı kâinat adedince.. yıldızlar adedince.. denizdeki dalgalar adedince.. kuşlar adedince.. melekler adedince.. meleklerin tesbihâtı adedince…” deniyor ki, böyle diyen Hak dostları, dedikleri şeylerin hiç birini yeterli görmeme ve o mevzuda yeni bir cehd, bir gayret sergileme tavrı ortaya koyuyorlar. “Ben şöyle kestirmeden bir şey dedim; mesela, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “Allah’ın ilmi adedince ve Allah’ın malumâtı adedince…” dedim, bitirdim. Nâmütenâhî… Hayır, ben böyle her zaman aynı şeyi tekrar etmek istiyorum. Onun için “Şu adetçe, bu adetçe…” demek suretiyle, bilmiyorum ki Sana karşı medyûniyetimin karşılığını ödemiş olur muyum?!. Çünkü Sana karşı o kadar borçluyum ki!..

“Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet / Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!..” diyor Mehmet Akif. “Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet / Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!..” Yâ Rab!.. Mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!..

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (3)

Herkul | | KIRIK TESTI

Şimdi de hâlede, yüzünde güneş gibi nur-ı Rahman, Zinnureyn Hazreti Osman var. Tavrı, düşüncesi, iç derinliği ve bu derinlikte nebî sesi gibi duyulan seleflerinin ah u vâhından -bana ait seviye vefasızlığıyla- birkaç damla!..

Duygu-düşünce dünyasında tın tın bir ney sesiyle hep o yirmi beş senenin ah u efganı duyuluyordu, ama bunlar onun kalb, ruh ve sırrına emanet, tekrarı canlara can, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın iç çekmeleri ve nağmeleriydi. O, bunlara kendinden bir şeyler katmanın beyan kevserini bulandıracağı mülahazasıyla, iç çekişleri ve Hak kapısındaki sızlanışları aynı bestelerle icra etme yolunu seçmişti. Bu sadâkat hissiyle, güftesiyle de bestesiyle de söylenenleri söylüyor ve denenleri diyordu.

Duygu-düşünce atlası birebir selefleriyle aynı idi. Gözleri Rehnümâ’nın gözlerinde, kulakları O’ndan gelenlere teşne; tazarru, niyaz ve iç çekişleri hep O’nun deyip ettikleri çerçevesinde cereyan ediyordu. Edep ve hayâ enginliği mercûhun râcihe tereccühü esprisine bağlı, seçeneği öyle olmuştu. O oturuş kalkışlarında O’ndan süzülüp gelenleri esas alıyor; “Denecekleri o dedi. Bana onları vird-i zeban etmek düşer.” teslimiyet-i tâmmesi içinde sürekli seleflerine saygı hissiyle oturup kalkıyor ve aksi davranışları çizgi kayması sayıyordu. Zahiren inlememiş, sızlamamış ve kendiyle yüzleşmemiş görünüyordu ama halveti yaşıyordu ve belki de halvetîlerin ilk piri oydu…

O ve selefleri, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir sarraf titizliğiyle, basiret merceğine bağlı öyle takibe almışlardı ki, güfte aynı, beste aynı, duyulan hep o canfeza nağmelerdi. Söz Sultanı, sözlerin sultanı beyanlarıyla nasıl inlemiş, nasıl sızlamışsa, ses tonu farklılığıyla nağmeler aynıydı; çünkü onlar o Kamer-i Münir’in hâlesinde her şeyi aynıyla aksettiren birer nur-efşân ayna mesabesindeydi. Dolayısıyla da Hakk’a teveccühte, O’na iç döküp sızlanmada ve nefisle hesaplaşmada hep o Rehber-i Zîşân’ın dillendirdiği argümanları kullanıyor; hemen her zaman da aynı makam ve ritimde Cenâb-ı Hannân ü Mennân’a iç döküp sızlanıyorlardı. Allah’a yalvarıp yakarmada Edep Sultanı’nın deyip ettiklerine muhalefetten korkuyor ve tir tir titreyip her hallerinde O’nun dilini kullanmaya fevkalade bir özen gösteriyorlardı.

Hazreti Zinnureyn, ruh inceliği, engin edep ve hayâsı, ailevî yakınlığıyla her dem bu hususların hâsıl ettiği varidatı yaşıyor; O’nun deyiş, ediş ve yakarışlarıyla soluklanıyordu. Bütün bunların yanında, bir münacat esprisi içinde “Yâ, yâ” nidalarıyla Münâdâ-i Münezzeh’in kapısının tokmağına dokunuyor; “Yâ men” enînleriyle, ”عِلْمُكَ بِحَالِي يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي“ arz-ı halini aksettiren bir üslupla ve adeta

Her şey Sen’den, Sen ganisin,

Rabbim Sana döndüm yüzüm!

Hem evvelsin hem âhirsin,

Rabbim Sana döndüm yüzüm!..”

mazmunuyla içini döküyordu. Kur’ân-ı Kerim’i bu iç çekişlere temel esas ve vesile ittihaz ederek, mebde’den müntehaya Beyan-ı İlâhî ufkundaki bu perdeli seyahatini Hakk’a sığınmanın nuranî vesilesi sayılan “Muavvizeteyn” ile noktalıyordu; noktalıyor ve bir kısım bahtsızların, onun ruhunun ötelere kanatlanmasına sebebiyet verecekleri âna kadar da o farklı vird-i zebanına devam ediyordu. Kur’ân’ının üzerine dökülen kanlar onun İlâhî Kelam’la yürekten irtibatının şâhid-i sâdıkıdır. O gözlerini hep Kur’ân ile açıp kapamıştı ve Kelâm-ı İlahî de son kez onun dünyaya gözlerini kapıyordu.

Cenab-ı Hak, elde-dilde Kur’ân, gönülde dünya ve mâfîha mülahazaları, çağın bedbahtlarına Kur’ân ruhunu tam duyurarak, onları gırtlak ağalığından halâs edip kalbî ve ruhî hayat ufkuna i’lâ buyursun!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Eylül sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: PEYGAMBER VÂRİSLERİ VE McCARTHY MİRASÇILARI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Kaderinizi ona bağlamışsanız, kaderiniz o ise şayet, sizin daireniz içinde bir karıncanın ayağı kırılsa, sizi zihnen meşgul ediyor. Kaldı ki şu anda çok farklı şeylerin kırılmaları söz konusu… Her ne kadar, Cenâb-ı Hakk’a tevekkül, teslimiyet ve tefvîz içinde bulunsanız dahi, bir insan olarak acısını duymanız ve teessürünü yaşamanız kaçınılmaz oluyor. Bu açıdan, akla gelen her yeri hemen sormak icap ediyor, hususiyle şöyle-böyle bazı fay kırılmalarının yaşandığı yerleri: “Acaba orada durum nasıl?” falan diyorsunuz.

   Selef-i sâlihîn sonraki nesiller için patikaları cadde yapma adına çok çekmiş, üzerine bir de ümit mührü vurup emaneti omuzlarınıza yüklemişler; emin bir emanetçi olduğunuzu ortaya koymak için siz de çilenize razı olmalısınız!..

Çünkü alâkadar olduğunuz şeyler, sizin semere-i sa’yiniz değil, Cenâb-ı Hakk’ın lütfu. Öyle demiş ve yürümüşsünüzdür: كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan.” مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) Yapılan şeylerde bir güzellik varsa şayet, Rabbimizi alâkadar eder, Peygamberimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâkadar eder, dinin ruhunu/özünü alâkadar eder güzel şeyler varsa, bunları bizim güç, kuvvet ve iktidarımız ile değerlendirmek, doğru değil. Tenâsüb-i illiyet prensibine göre, biz ve ef’âlimiz, bunlara vesile olamaz, sebep olamayız. Hazreti Müsebbibu’l-esbâb’ın (celle celâluhu) teveccühü, iltifatı, nefehâtı, ünsü, kurbu, maiyyeti… Dolayısıyla O’nun emaneti; tabii başta Hazreti Sâhib-i Şerîat’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’ndan sonra da değişik çağlarda gelen büyük insanlara emaneti…

Bu çağda da -öyle görülüyor- o emaneti, Cenâb-ı Hak, size yüklemiş. Bir: Yapılan şeylerin vüs’ati/genişliği, bunu gösteriyor; bu, bizim güç ve kuvvetimiz ile izah edilecek gibi değil; çünkü gönüllere Cenâb-ı Hak bir vüdd/sevgi vaz’ etmiş ki, siz, bunu temin edemezdiniz. İki: Enbiyâ-ı ızâmın, sonra asfiyâ-i kiramın maruz kaldığı şeylere maruz kalmanız; bu çizgi birliği, sizin doğru bir yolda yürüdüğünüzü gösteriyor. Yol, peygamberlerin yolu…

Onun için, rahatsız olsanız bile, huzursuzluk duysanız bile, yol o olduğu için katlanmalı ve yürümelisiniz. Onlar da çekmişler; çektiklerini çekiyorsunuz. Bu açıdan, meseleye bir “emanet” nazarıyla bakmak lazımdır.

Öyle olunca, duygularımız, düşüncelerimiz, mantığımız, muhakememiz, bir yönüyle, koruyucu ve himaye edici mahiyette, o işin üzerinde tir tir titremeli: “Aman bir zarar gelmesin; emanet, bize ait değil!” Biz, bizden evvelki nesillerden aldık ise bunu veya onlar getirip omuzumuza yükledirler ise şayet, bizden sonraki nesillere arızasız, zedelemeden o meseleyi intikal ettirmemiz, emanete vefanın ifadesidir. Mü’min, emanette emin olmalıdır ve mü’min -esasen- yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir. Hususiyle üzerlerine aldıkları bu önemli sorumluluk ve mesuliyet konusunda mü’minler emin olmalıdırlar.

Bunun için kafanızı, bu türlü şeyler çok meşgul eder. Keşke kafalar, hep bu türlü şeyler ile meşgul olsa; meşgul olsa da başka şeyler ile meşgul olma zaman zayiine/israfına girilmese!..

Yakışıksız, şık olmayan şeylere maruz kalabilirsiniz. Bunlar, bazen dokunur, can yakıcı olabilir. Fakat bütün bunları, yolun bir cilvesi, esasen, yolun bir hususiyeti olarak görmek lazım. Çünkü siz, arkadan gelenlere patikaları şehrâh yapma sorumluluğu altında bulunuyorsunuz. Çektiğiniz şeyleri onların çekmemesi için, elinizden gelen her şeyi yapacaksınız.

Sizden evvelkiler, her şeye katlandılar, o patikaları sizin için şehrâh yapma adına. Ve sonra meseleye bir “ümit” mührü de vurdular: “Ümitvâr olunuz; şu istikbal inkılabâtı içinde, en yüksek ve gür sadâ, İslam’ın sadâsı olacaktır!” dediler. O zatlar, hilâf-ı vâki ve mübalağa sayılacak beyanda bulunmazlar. Konuştukları her şey, onların kalblerine, kafalarına atılan varidâttır; her zaman ötelerden, ötelerin ötesinden gelen sinyallere açıktır onların kafaları. Dolayısıyla, eğer öyle demişler ise, ümitvâr olunuz; şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslam’ın sadâsı olacaktır!..

Demek ki nereye kadar olursa olsun, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın müjdesi ve gösterdiği hedef gerçekleşecektir. O da Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle diyor: وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ذُو مِرَّةٍ “O, asla hevâ ve hevesinden konuşmaz; O’nun size söyledikleri, ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibarettir. (Kur’ân’ı) O’na o pek güçlü ve kuvvetli (Cebrail) öğretti; pek metin, kemal ve üstün melekeler sahibi.” (Necm, 53/3-6) Hevâ ve hevesine göre konuşmaz. O’na dediği şeyi doğru diyen ve hiçbir engele takılmayan birisi, Allah’tan gelen o mesajları iletiyor; o da onu söylüyor. Bazılarına “metlûv” (okunan, manası ve lafzıyla beraber indirilen) diyoruz, Kur’an-ı Kerim gibi. Belki mütevâtir hadislere ve meşhur hadislere de aynı nazarla bakılabilir. Bazıları da “varidât” şeklindedir; ona, “mevâhib-i ledünniyye” diyoruz. Dolayısıyla hepsi Allah’tan; O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ın o mevzuda dediği şeylere tercüman oluyor. “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır.” Bunu çok duydunuz; başkalarından da duydunuz, Kıtmîr’den de duydunuz. Dolayısıyla esas sorumluluk ve vazife, o olmalı!.. O yolda yürüyorsanız şayet, size o yol gösterilmiş ise, yolun sıkıntılarına katlanmalısınız ve bilmelisiniz ki, o yolda çekilen şeylerin kat katını başta onlar çekmişler.

   Güllerimiz dikenlere takılı, bir güllere bir de dikenlere bakıp inliyoruz; şu kadar var ki, Güller Gülü’nün sabır ve metanetini örnek alıyor, neticede O’nun şefaatini diliyoruz.

“Gül hâre düştü, sîne-figâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib.” (Gül dikenliğe düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, inleye inleye oracığa yığılıverdi.) Evet, Sebk-i Hindî üzerine söylenmiş. (Edebiyat ıstılahında “Sebk-i Hindî” kökleri Hindistan’da gelişip yayılan bir akımın unvanıdır; ibâre tarz ve tertibi açısından Hint usûlü ve yoludur.) Teşbihler ve istiareler ile tahlili kâbil; Nâilî-i Kadîm’in ifadesi… Evet, gül, hâre düşünce, esasen bülbül zâr eder; bir güle bakar, bir de döner öbür tarafta feryat koparır. Aynen şu anda maruz kaldığınız şey…

Fakat bunları görünce, diyeceksiniz ki: Seyyidinâ Hazreti Nuh, ondan âzâde kalmadı ki!.. Hazreti Hûd, âzâde kalmadı ki!.. Hazreti Sâlih, âzâde kalmadı ki!.. -Kur’ân-ı Kerim’de, kronolojik olarak zikredilen çizgiye göre arz ediyorum.- Hazreti Lût, bundan âzâde kalmadı ki!.. Hazreti İbrahim, bundan âzâde kalmadı ki!..

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem); Mekke-i Mükerreme’de on üç sene… O tabiri O’nun hakkında kullanmak istemiyorum, fakat O’nun durumunu ve maruz kaldığı şeyleri ifade için denecek bir şey var ise, o da “kan kusturdular” ve “yapmadık şey bırakmadılar” demektir. Eğer O’ndaki o immün sisteminin gücü, o mukavemet olmasaydı, yapılan şeyler karşısında hakikaten kan kusardı. Fakat on üç sene dayandı; hiç şikâyet etmedi. Ben, Efendimiz’in, Âişe validemize “Kavminden çok çektim!” icmâlî beyanından başka, geçmişle alakalı şikâyet gibi olan bir şeyden bahiste bulunduğuna dair bir şey duymadım. Ne çekmiş, ne etmiş, neye katlanmış?!. Büyük insanların beyanına göre -bü-yük in-san-la-rın be-yâ-nı-na gö-re- “Everest Tepesi’nin başına düşseydi O’nun çektiği şey, o tepe, birden bire Lût gölüne dönerdi.” Meseleyi bu temsil ile de birkaç defa tekrar ettim, başınızı ağrıttım. “O’nun çektikleri, Everest Tepesi’nin başına düşseydi, Lût gölüne dönüşürdü.” Fakat zerre kadar şikâyette bulunmuyor.

Bazen dediği şeyler O’nun… O dediği şeylere cân kurban!.. Milimi milimine onları yapmak, en büyük ibadettir. O’nun dediği şeyler… O’nun dediği şeylere uymak ve arkasından yürümek, Allah’a doğru yürümenin en önemli emaresidir, alametidir. O’na doğru yürümeyenler, bence, Şemsü’ş-şümûs’a (Güneşler Güneşi’ne) (celle celâluhu) doğru yürümüyorlar; gölgelerine takılmışlar demektir. Dünyaya takılan insanlar, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) sırtlarını dönmüşler demektir; O’na sırtını dönen de -hâşâ ve kellâ- Allah’a sırtını dönmüş sayılır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), gâye ölçüsünde bir vesiledir, bir vâsıtadır. Bir vesiledir, bir vâsıtadır, bir sebeptir ama gâye ölçüsünde. Zaten Allah (celle celâluhu) da لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demek suretiyle, Lafza-ı celâl ile beraber “Muhammed” ism-i şerifini yan yana getirerek zikrediyor; o maiyyete dikkati çekiyor. “Bakın!” diyor Allah (celâluhu), onu o mahiyette yapıyor, değişik yerlerde. Hususiyle dinin esası olan, nazarî inanmanın esası olan لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ ikrarında veya أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ şehadetinde aynı meseleyi görüyorsunuz, o maiyyeti görüyorsunuz.

Onun kıymet-i harbiyesini bununla değerlendirmek lazım ki, bizim nâkıs idraklerimiz, o meseleyi -zannediyorum- tam ihata edecek durumda değil. Esas, O’nu bilemiyoruz; bilsek, belki her gün başımızı yere koyduğumuz zaman… Bugün bir münasebetle arz ettim; böyle başımı yere koyduğum zaman, ayaklarının altını öpüyor gibi… “Ne olur ya Rabbi! Böyle bir temessül etse de ben bir ayaklarının altını öpsem veya ayağının bastığı türâbı yüzüme sürsem!..” “O Medine izi-tozu, bu Kuddûsî yüzüne tûtiyâdır!” diyor Kuddûsî hazretleri: “Medine’nin izi-tozu, Kuddûsî’nin yüzüne tûtiyâdır!” diyor. Evet, meseleyi tam bilsek, O’nu kıymet-i harbiyesiyle tanısak, zannediyorum, her başımızı yere koyduğumuzda, “Keşke o mübarek ayağını başımıza bassa, kaldırım taşı gibi; o kadar şeref bize lütfeylese!” falan derdik.

O’nu tam bilsek… Ama insanlığın çoğu -size demiyorum- O’nu kıymet-i harbiyesiyle bilemediler, vazife ve misyonu itibarıyla kavrayamadılar, nezd-i Ulûhiyetteki yerini anlayamadılar. Sabah da okuduğumuz gibi orada, O, gaye ölçüsünde bir vâsıtadır. O, çok önemlidir Ahmedî yanıyla, Muhammedî yanıyla. O, ilk; kâinat, O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılıyor: أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ اَلْقَلَمَ “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir.” أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur.” buyuruyor O. Ve mahşerle alâkalı, kendi durumunu ve misyonunu ifade ederken de orada herkesin “Nefsî, nefsî!” dediği anda O, şefaat bayrağını dalgalandırmak suretiyle, “Livâu’l-hamd” altında başkalarına kucak açacak; Allah’ın izni-inayetiyle, başkalarının râh-i selâmete ulaşmalarına vesile olacak.

O’nu, kıymet-i harbiyesiyle, çoğumuz bilemedik, takdir edemedik… Bir taraftan bütün güç ve kuvvetimiz ile dünyaya bakarken, dünyayı yaşarken, dünyanın zevklerinden istifade ederken, saltanat ve debdebe arkasından koşarken, servet ü sâmân arkasından koşarken, konsantre olmamış/olamamış insanların O’nu kendine has derinliği ile duyması mümkün değildir. Onun için birilerine gönül koymayın!.. Dünyaya tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Servete tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Makama tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Saraya tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Alkışa tapıyorlar, ne yapsınlar?!. Bir sürü şeye tapınca, O sevilemez ki, Allah’a kulluk yapılamaz ki! O kadar dağınık bir insan, konsantre olamaz o mevzuda, O’nu idrak edemez. O’nu idrak edemeyen bir insanın dediği şeyler de sadece dilin-dudağın ifadesidir; mızrap yemiş kalbin sesi-soluğu değildir, dilin-dudağın ifadesidir.

Kalbin sesi-soluğu olmayan o dil-dudak kuruyuversin!.. Öyle Müslümanlık, öyle Müslümanlığı hayata hayat kılma, onun siyasetini getirme, tesis etme… Bütün bunlar kalbinin fonksiyonu değilse, o dil, kuruması gerekli olan bir dildir; o dudak, kuruması gerekli olan bir dudaktır. Ve bu türlü şeyler, yalandır; vallahi yalandır, billahi yalandır, tallahi yalandır!.. Bunlar, münafık hırıltısından başka bir şey değildir.

O’nu seven, O’ndan başkasını düşünmez! Zira bir gönülde iki mahbûb, birden bulunmaz. “Dilde keder var, lütfedip gelme ey sürûr / Bulunmaz (veya olamaz) bir hanede mihman mihman üstüne.” (Rasih Bey) diyor. Dilde keder var, lütfedip gelme, ey sürûr; zira bulunmaz bir hanede mihman, mihman üstüne. O’nu misafir etmişseniz şayet, diğer şeylerin bazen adını unutursunuz, namını unutursunuz, simasını unutursunuz. O mevzuda tam konsantrasyona girince, insan, “Allah Allah! Ne idi yahu benim şu evlatlarımın adı? Ne idi benim anamın-babamın adı?!.” falan der. Çünkü kendini tamamen o işe vermiş, “Fenâ firrasûl”, “Fenâ fillah” olmuş.

   Harbi hile değil strateji olarak gören Allah Rasûlü, kan dökmemeye ve husumeti büyütmemeye azami gayret gösterir; kalelerin değil her zaman kalblerin fethini hedeflerdi.

Bu açıdan da bir yönüyle tamamen dünyaya tapan o dünyaperestlerin durumuna aldırmayın; onlara gönül koymayın, darılmayın onlara karşı, ayıplamayın onları. “Nâdir bulunur tıynet-i kâmilde kusur / Kem-mâyeden eyler ne ki eylerse zuhur.” (Râgıb Paşa) Karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Râgıb Paşa diyor: “Kem-mâyeden eyler ne ki eylerse zuhur.” Siz de kendi karakterinizin gereğini ortaya koyacaksınız; hoş göreceksiniz, her şeyi hoş göreceksiniz. Hoş görmeseniz bile, nâ-hoş görmeyeceksiniz. Nâ-hoş görseniz dahi, dillendirmeyeceksiniz.

İmam Buhari’nin -sizin de bildiğiniz- bir sözü aklıma geldi burada: Koca İmam Buharî… İsrailoğulları döneminde olsaydı, peygamber olabilecek seviyede insanlardır bunlar: Buharî, Ebu Hanife, Ahmed İbn Hanbel, İmam Mâlik, İmam Şafiî… Öyle yüksek payeli insanlardır bunlar. “Hiç kimseyi gıybet etmeden, ta’n etmeden, Allah’a kavuşmayı arzu ediyorum!” diyor. “Bir tek kelime ile kimseyi ta’n etmeden Allah’a kavuşmayı arzu ediyorum!” Burada bir eksiğimi antrparantez arz edeyim. Ben, bu sözün Ebu Hanife’ye ait olduğunu zannediyordum. Daha sonra kaynağında gördüm ki, bu söz, İmam Buharî’ye ait. Ama Ebu Hanife (80-150 H.) de o sözü söylemiş olabilir; sonra İmam Buharî (194-256 H.) de aynı şeyi tekrar etmiş olabilir; çünkü Ebu Hanife’den sonra geliyor o. Hepsinin vird-i zebânı, aynı şey idi, esasen. Hoş görme meselesi, bir ahlak-ı âliye halinde tabiatlarının bir derinliği haline gelmişti. Kimseyi ta’n u teşniye yanaşmıyorlardı. Yalan, bilmiyorlardı. İftira, onların düşünce lügatlerinde yoktu. Ta’n u teşni, düşünce lügatlerinde/sözlüklerinde yoktu. Böyle bir şey söylediğiniz zaman, “Bu, ne manaya geliyor ki?!” diyorlardı.

Şimdi, günümüzde bir kısım kimseler -ki onlara “münafık” demeyeceğim, o da yakışıksız bir söz olur; fakat münafıkça bir sıfat olarak- gıybet ederken diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. İftira ederken diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. Ta’n ederken diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. İtibarsızlaştırırken diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ، اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ، اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. Bin tane mesâvî irtikâp ediyor, bin defa fırıldak gibi dönüş yapıyor; dönüyor ve her defasında diyorlar ki: اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ، اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ. Yani, “Savaş bir yönüyle oyundur, ayak oyunudur.” Hâlbuki o, maddî savaşlarda, maddî cihatlarda; hem de yalan söylememek, gıybet etmemek, falanı aldatmamak şartıyla/kaydıyla; belki strateji farklılığıyla başkalarını yanıltarak, az kan dökmeye matuf büyük zafer elde etme ile alakalı.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu konudaki tavrı icmâlî olarak, çok dar dairede, “en-Nûru’l-Halid”de, “Sonsuz Nur”da ifade ediliyor: Zaferleri en rahat elde etmek şartıyla/kaydıyla, çok farklı stratejiler uygulama, daima karşı tarafı bunun ile yanıltma… Mesela Mekke-i Mükerreme’ye gidecek; kimsenin haberi yok bundan. Haberleri olduğu zaman, bakıyorlar ki, beş kilometre ötede bin tane çadır kurulmuş. Bin tane çadır kuruyor, o da O’nun stratejisi. Kendi kafalarında, “Bin tane çadır. Her çadırda on tane insan olsa, on bin tane insan; yirmi tane insan olursa, yirmi bin tane insan. Mekanize birlik yirmi bin insan Mekke’nin kapısına dayanmış ise ve senin hiçbir hazırlığın yoksa, en iyisi mi, teslim-i silah etmek.” أَسْلِمْ تَسْلَمْ، يُؤْتِكَ اللهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ “Teslim ol, selâmeti bul! Allah da senin mükâfatını iki kat versin.” Bunu, Herakliyus’a yazdığı mektupta, nâme-i hümâyun-i nebevîde, Efendimiz, ifade buyuruyor: أَسْلِمْ تَسْلَمْ، يُؤْتِكَ اللهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ Evet, karşıdan çadırları görüyorlar ve merak edip soruyorlar: “Acaba kaç tane deve kesiliyor?” Bir de onun ile ölçüyorlar meseleyi. Ne kadar insan için bir deve kesildiğini onlar kendileri tahmin ediyorlar; o sayıyı öğrenmeye çalışıyorlar.

Kapılarına dayandığı zaman, yapacak hiçbir şey bilemiyorlar. Sonra O’na civanmertliğini sergilemek düşüyor orada. Kâbe’nin kapısının önünde durunca -Canım kurban olsun!..- karakterinin gereğini seslendiriyor: “Benden ne bekliyorsunuz?” diyor. “Sen, kerim oğlu kerimsin; Abdullah’ın oğlu, Abdulmuttalib’in torunusun; Sen, Hâşim’in torunu; Sen, Adnan’ın torunu; Sen, bütün onların üstünde Hazreti İsmail’in torunusun!” manasına “Sen, Kerim oğlu kerimsin!” اَلْكَرِيمُ بْنُ الْكَرِيمِ بْنِ الْكَرِيمِ بْنِ الْكَرِيمِ “Sen, öyle birisisin.” diyorlar. اِذْهَبُوا، أَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ “Gidin, hepiniz hürsünüz!” buyuruyor. Düşünün, Mekke fethediliyor; onlar, onurları kırılmış orada. Fakat bu sözler, onlara oksijen yudumlatıyor gibi oluyor. Ayrılıp gidiyorlar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözünü şunlarla -Hazreti Yusuf’un sözleri ile- kâfiyelendiriyor: لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Hayır! Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yusuf, 12/92)

“Bugün kınama yok! Allah, Erhamürrâhimîn’dir, sizin her şeyinizi affeder.” O güne kadar hep gezdiği yerde, tozduğu yerde, kin ve nefret duygusu sergileyip gezen Ebu Süfyân ve Hind bile eve kapanıyor, penceresinden bakıyor; “Vallahi, bu, Allah tarafından te’yid ediliyor.” diyorlar. Ve kısa zaman sonra, iki sene sonra da, Yermük Harbi olduğu zaman, o harbe, Ebu Süfyân, hanımı ile beraber iştirak ediyor. Allah Rasûlü’nün yolunda ve Allah Rasûlü’nün getirdiği şeyleri yıkmaya matuf gelen bir orduya karşı savaşıyor orada. Öyle amudî bir yükseliş sergiliyorlar ki!.. Dikey yükseliş demek; öyle bir dikey yükseliş sergiliyorlar ki, insanın aklı durur.

Ben burada antrparantez ifade edeyim: Ne Ebu Süfyân’ın böyle amudî yükselmesine, ne de Halid İbn Velid’in amudî yükselmesine akıl erdirebildim ben. Üç sene içinde insanların bu ölçüde, böyle seviye kat’ etmeleri?!. Hiç durmadan seyr u sülük-i ruhânî yapsa, ayda bir yemek yese, her hafta da bir yudum su içse, hep Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olsa, bir insan, bu seviyede yükselemez, mümkün değil!.. Ama işte bildiğiniz gibi, Hazreti Halid, çadırın içinde, vücudundan şakır şakır kanlar akıyor, “Vücudumda kılıç yarası almadığım bir tek yer yoktur. Ama gördüğünüz gibi çadırda böyle zelîlâne ölüyorum!” diyor. Efendim, bu ne yüksek bir seviyenin ifadesi, ne yüksek bir soluklanmanın ifadesidir; neyi soluklanıyor burada?!.

   “Bir müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun geçmiş günahlarına kefaret yapar.”

Şuradan bu girizgâha girmiştim: Başkaları, kendi karakterlerinin gereğini sergilerler; siz, size düşeni yapacaksınız. Sizden evvel gelenler -esasen- çekmiş, çekilecek şeyleri çekmiş; hatta kat katını çekmişler. Öyle buyurmuş zaten: أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu, enbiyanın başına gelendir; en aşılmazı, en belalısı, enbiyanın başına gelendir. Ondan sonra da seviyesine göre diğer inanan insanların…”

Kendi adıma ben meseleye baktığım zaman, hatalarımı, günahlarımı düşünüyorum. Bu mevzuda Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeylere göre, konumlandırmasına göre, esasen beklenen şeyi yerine getirmediğimden dolayı, O’nun ekstra bir lütfu olarak, beni arındırmak için bana çektiriyor. Fakat sizin de derecenizi yükseltmek için size çektiriyor bunu. Hizmet eden kardeşlerinize, hizmette öncülük yapan kardeşlerinize, dünyanın dört bir yanına yayılan kardeşlerinize, o yüksek gaye-i hayali realize etme istikametinde, yani, nâm-ı celîl-i nebevînin dört bir yanda şehbal açmasını gerçekleştirme istikametinde hareket eden kardeşlerinize çektiriyorsa… Bir; esasen çekme sizden evvelki büyüklerin çektiği şey olduğundan dolayı, o yolda iseniz, tevârüs ediyorsunuz onu. Evladın babasının malını miras aldığı gibi, tevârüs ettiği gibi o malı, aynen sizler de dava duygu ve düşüncesi açısından sizden evvelki o büyüklerin ortaya koydukları şeyi tevârüs ettiğinizden dolayı, onu belası ile, musibeti ile beraber tevârüs ediyorsunuz.

O iyilikler ve güzellikler… بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat miktarı, yükseklik tahsil edilir.” Yani, onlardan aldığınız o güzel emanet… O güzel emanet, sizi amudî yükseltecek; fakat aynı zamanda o, bir kısım meşakkatler ile, sıkıntılar ile kuşatılmış, öyle bir sera içinde. Dolayısıyla onu, onun ile beraber almış bulunuyorsunuz. Onun için meseleyi gayet tabii görmek lazım, gayet tabii… Ben göremiyorum, zayıf bir insanım esasen; âh u vah ediyorum, feryad ediyorum. Her yerdeki vızıltı karşısında ben de bir davul sesi ile ses vermeye hemen kendimi salıyorum, ses veriyorum. Ama inşaallah sizler, öyle yapmıyor, çekilen şeyleri bir arındırma çekmesi şeklinde değerlendiriyor, takdir ediyor; “Her işte hikmeti vardır, abes iş işlemez Allah!” diyor ve “Her halde bundan sonra Cenâb-ı Hakk’ın bize çok ekstradan lütufları olacaktır.” mülahazası ile meseleye yaklaşıyorsunuz. Size olmasa bile, sizden sonraki nesillere olacak ve sizin defter-i hasenatınıza sürekli hep hayırlar akıp duracak… Bence bu iş için her şeye katlanılır. İnşaallah sizler, “Uff!” demeden “Puff!” demeden katlanacaksınız; “Off!”ların “Puff!”ların yerine “Ohh be!” diyeceksiniz, oksijen yudumluyor gibi “Ohh be!” diyeceksiniz. Şimdiye kadar dediniz, haddim değil onu size didaktik bir üslup ile teklif etmek; bundan sonra da hiç durmadan çektiğiniz şeyler karşısında hep “Oohh!” deyin, “Ooh be! Bir kere çektirdi.”

Bir hadis-i şerife göre, ayağa batan bir diken bile, günahların dökülmesine vesile oluyor. Arınma vesilesi… Bir taş, ayağınızı incitiyorsa, ona vesile oluyor. Uygunsuzca bir tavır ile karşı karşıya kalıyorsanız, ona vesile oluyor. İtibarsızlaştırma adına bir şeye maruz kalıyorsanız, ona vesile oluyor. Dolayısıyla, sürekli -böyle- kazanma kuşağında yaşıyorsunuz. Kazanma kuşağında yaşayanlar, Şemsü’s-Şümûs’a doğru seyahate azmetmişler, karar kılmışlar; gölgeleri hep arkada. Karanlık zaten hep arkada olmalı; insan hep ışığa doğru yürümeli, Allah’ın izni-inayeti ile. Bugüne kadar olduğu gibi inşaallah şu küçük sarsıntıdan sonra, bugünden sonra da öyle olacak…

   McCarthy mirasçıları “cadı avı” deyip zulümlerine devam etseler de Hakk’a adanmış ruhlar Peygamber vârisi olmanın hakkını verecek, dertlerini derman bilecek ve sabr-ı cemîl ile kurtuluşa ereceklerdir.

Kalkıp bazıları diyecekler ki, McCarthy gibi, “Cadı avı devam ediyor!” Bakın; mirası kimden alıyorlar. Siz diyorsunuz ki, “Meşakkati ile, lezzeti ile, zevki ile, sefası ile, acısı ile, zehri ile, tatlısı ile, kederi ile, bunu biz Peygamberlerden, evliyaullahtan miras aldık.” O da konuştuğu yerde, McCarthy’nin sözünü söylüyor, “Cadı avı…” diyor. “İnsan kaçırmaya devam edeceğiz!” diyor. “Yedi cihanın haberi olsun bundan. Değişik yerlerde, komplolarla evleri basacak, kapıları kıracağız. Kosova’da yaptığımız gibi, Moldova’da yaptığımız gibi, Irak’ta yaptığımız gibi, Afganistan’da yaptığımız gibi, Pakistan’da yaptığımız gibi, daha değişik yerlerde, hayır adına, bayrağı dalgalandırma adına dikilmiş ne kadar direk varsa, hepsini yıkma pahasına, biz McCarthy’cilik yapacağız; çünkü biz, McCarthy’nin mirasçılarıyız. Ona ait bütün hususiyetleri de tevarüs etmişiz!” diyor. “Kapınıza gelirlerse, zinhar içeriye almayın! Zinhar onların bir kaşık çorbasına kaşık salmayın! Onlara bir kaşık çorba vermeyin!” diyor. Ezbere konuşmuyorum, yazıyor bunu adam, yazıyor; McCarthy’nin mirasçıları yazıyorlar.

Şimdi hanginiz bu duruma düşmeyi istersiniz, hafizanallah. Bütün esbâb bilkülliye sukût etse ve siz mecburen öyle bir uçurumun kenarına gelseniz, kendi kendinize -bütün esbâb bilkülliye sukût ettiğinden nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin zuhuruna dayanarak- niyaza durursunuz: “Aman yâ Rabbi! Bizi o seviyeye düşürme; McCarthy’nin mirasçıları yapma bizi! Biz, peygamberlerin mirasçıları olmaya çalışıyoruz. Biz, Ebu Hanifelerin, İmam Şafiîlerin, İmam Mâliklerin, Ahmed İbn Hanbellerin, Fudayl İbn Iyazların, Beyâzıd-i Bistâmîlerin, Cüneyd-i Bağdâdîlerin, Şâh-ı Geylânîlerin, Ebu’l-Hasan el-Harakânîlerin, Şeyhü’l-Harrânîlerin, Maruf-ı Kerhîlerin, Necmeddin-i Kübrâların, Muhammed Bahâuddin Nakşibendilerin mirasçıları olmaya çalışıyoruz!”

Çekmişler; bir an başları dertten âzâde olmamış, çekmişler. Tokmakların biri kalkmış, öbürü inmiş; çekmişler. Fakat hiçbir zaman çizgi değiştirmemişler, hep yürüdükleri yolda yürümüşler. Yolunuz, bu; Allah’ın izni-inayetiyle. Ama Cenâb-ı Hak, ekstradan bir lütufta bulunur, ufkunuzda yalancı şafakların bile atmadığı bir dönemde birden bire bakarsınız ki güneşin doğuşu, şafağın önüne geçmiş. “Allah Allah!” dersiniz, “Biz şafak bekliyorduk, birden bire güneş doğdu!” Doğurur doğurur; esasen doğmaya bakmayacaksın, güneşi doğuran Zat’a (celle celâluhu) bakacaksın orada. O, her şeye kâdir mi, değil mi?!. مَا شَاءَ اللهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ، أَعْلَمُ أَنَّ اللهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah Teâlâ neyi dilerse, o olur; olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilirim ki, Allah her şeye gücü yeten kadîrdir ve O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” Sabah-akşam, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vird-i zebânı içinde söylenen mübarek bir beyan. وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah her şeye gücü yeten kadîrdir.” Allah, buna da kâdirdir.

Bazı insanlar, sadece çektikleri belalarla evc-i kemâlât-ı insâniyeyi ihraz etmişler. Bazıları da bunu iradî olarak çekmişler; yani, seyr-u sülük-i ruhânîler ile, aç durmak, susuz durmak suretiyle. Şimdi bu, meselenin bir yanı; faktörlerden bir tanesi esasen “çekme” mevzuu. Hani Fuzûlî’nin bir şiirini biraz değiştiriyorum, Alvar İmamı’nın ifadesine göre çeviriyorum. Fuzûlî “aşk” adına kullanıyor o iki mısrayı, diyor ki: “Ya Rab, belâ-ı aşk ile kıl mübtelâ beni / Bir an belâ-ı aşktan eyleme cüdâ beni!..” Herhalde, diyorum, “Dertten büyük bir derman mı var / Bir sebeb-i gufrân mı var?” diyen Alvar İmamı, Fuzûlî’nin yerinde olsaydı, şöyle derdi: “Belâ-ı derd ile kıl mübtelâ beni / Bir an belâ-ı dertten eyleme cüdâ beni.” Çünkü bela-ı derd ile amudî olarak, dikey olarak yükselecek. Adam, onun derdinde, esasen, Allah’a yaklaşmanın derdinde. Yani bir; belâ ve musibetin, insanı böyle yükseltici bir yanı var.

Bir de “Uff, puff!” etmeden ona karşı, hatta biraz evvelki ifadeyle, “Ooh!”lar ile karşılayarak, “Elhamdülillah! Cenâb-ı Hak, beni imtihan ediyor. Demek ki hâlâ nezd-i Ulûhiyetinde bana izafî olarak bir kıymet atfediyor; kurban olayım O’na!” diyorsun; içinden geliyor böyle. Dolayısıyla sabrediyorsun orada. Böylece, bir kanat sana o belâya katlanma olurken, bir diğer kanat da esasen sabır oluyor. Laf etmiyorsun orada, “Uff, puff!” etmiyorsun, “Ohh!” ediyorsun. Bunlarla insan, başka şekilde ibadet u taat ile elde edeceği çok yüksek pâyeleri elde ediyor, Allah’ın izni-inayeti ile.

Sizler, başınıza gelen bu şeyler karşısında inşaallah, “Ooh!” diyorsunuzdur. Bu “Oohh!” demeler, Cenâb-ı Hakk’a karşı da atılmış öyle isabetli adımlardır ki!.. Siz farkına varsanız da varmasanız da Cenâb-ı Hak sizi öyle bir noktaya ulaştırır ki, orada Ebdâl gibi, Evtâd gibi, Aktâb gibi, ağzınızı açıp dilinizden dudağınızdan döktüğünüz kelimeler hüsn-ü kabul görür izn-i İlahî ile ve Cenâb-ı Hak, duanıza icâbet buyurur.

“Nasıl ki sadaka, belayı ref eder; ekseriyetin hâlis duası dahi ferec-i umumîyi cezbeder.” diyor Çağın Sözcüsü. Onun için söz birliği yaparak, Cenâb-ı Hakk’ın, belaları def etmesi, kardeşlerimizin Hizmet’te yolunu açması, patikaları şehrâh haline getirmesi adına, gece başımızı yere koyalım; seccade, bizim gözyaşlarımızla ıslansın, şâhid olsun nezd-i Ulûhiyette. Ve Cenâb-ı Hak, bize bir ferec, bir mahreç ihsan eylesin!.. Vesselam.

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

O şahsiyet, şems-i nur-i adalet olan Hazreti Ömer’dir. Peygamberler yolunun necm-i nûrânîsi bu âbide insan akrabü’l-mukarrabîn çizgisini takipte fevkalade hassas, arzda semavîlerle atbaşı, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla dudak ısırtacak enginlikte, Nebiler Serveri’nin mütemadi takdirleriyle serfirâz, koca koca devletlerin -buna Şecere-i Numâniye ile destanlaştırılan devlet de dâhil- yüz senede yapabildikleri ve elde ettikleri başarıları on sene gibi dar bir zaman diliminde gerçekleştirmekle rekor üstüne rekorlar kırmasına rağmen tevazu, mahviyet ve sıradanlık duygusuyla Kamer-i Münîr halesinde nurani bir konuma sahip, menendi bulunmayan, Mikâil’e denk bir erişilmezler erişilmeziydi.

O, Rehber-i Ekmel’in ve veliler serveri halifenin statiğini yapıp blokajını ortaya koydukları semâvî mirası değerlendirme ve akla durgunluk verecek seviyeye ulaştırmada -havl ve kuvvet Allah’tan, himmet Hazreti Rehnümâ’dan- sekene-i semâvâtı gıptaya sevk edecek bir kıvam sergilemiş ve mü’minleri sevinçle şahlandırmış, münafıklara da inkisarlar yaşatmıştı. Hayat-ı seniyyelerinin sonuna kadar zafer üstüne zaferlerle bir Zülkarneynlik göstermiş, ruhunun ufkuna yürüme faslında da isabetli bir halef intihabı yöntemiyle bu fani âleme veda etmişti.

Ömür boyu beraberliğini cihanlara değiştirmeyi düşünmediği Hazreti Pişdâr’ı ile berzahî hayat maiyyeti mülahazasıyla Hücre-i Saadet’e defnedilmeyi dilemiş ve öyle de olmuştu. Evet, O’na gönülden inanmış, ölesiye sevmiş, kâkül-ü gülberglerinin bir tüyünü dünyalara değiştirmeyecek bir ruh yüceliğinde bulunan insanüstü biri de başka türlü olamaz, başka türlü davranamazdı.

Hayatında, ikinci vezir, irade kahramanı, fenafillâh-bekâbillah abidesi olarak yaşadı. Ne süper güçleri yerle bir etmeye takıldı, ne cihanları hizaya getirme gururuna kapıldı ne de hakperestliği ve adaletiyle alkışlanma karşısında başı döndü, bakışı bulandı. Hatta hakkaniyet ve istikametinin hayranı vefalı kimselerin “emîru’l-mü’minîn” demelerinden rahatsızlık duydu ve çevresini hep ikaz etti. O (radıyallâhu anh), zirvenin zirvesi en önemli bir noktada bulunurken bile kendini hep âhâd-ı nastan biri bildi. Ne koruması vardı, ne de muhafız alayları.. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ demiş ve hep tek başına halkın içinde bulunmuştu.

-Keşke bütün bunlar çağın Firavun, Yezîd ve Haccac’larına bir şeyler anlatabilseydi!.. Ne var ki ölü gönüllerin, zehirlenmiş düşüncelerin, alkış budalası kendini bilmezlerin bunlardan bir şey anlayacağına vicdanım “evet” diyemiyor. Şimdi biz yokluğunda var görünen, varlıkta düz insan olmaya kapalı tali’sizlere, bu konuda söylenen her söz ve gösterilen her örneğin havada kalacağı kanaatini vurgulayıp geçelim…-

Allah’ın izniyle realize ettiği bu baş döndüren hadiselerin yanında, Nebiler Sultanı, onun daha harika şeylere imza atacağını, feyz menbaı bir kuyudan harıl harıl su çekişi şeklinde ifade etmişti ki, bu o şems-i nur-i hidayetin âlem-i manadaki kader dantelasının sadece birkaç örgüsünden ibaretti ve o mümtaz insanın daha pek çok göz kamaştıran muvaffakiyete nâil olacağını işaretliyordu. Duygu, düşünce, kabiliyet ve karakteriyle onca harika işlerine, meleklere “Eyvallah!” dedirtici aktivitelerine rağmen, o kendini hiç ender hiç görüyor; “Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz” beyanını hayat-ı mübarekelerinin bir düsturu gibi sayıyor ve hep o şehrâhta yürüyordu.

En başta o iç parçalayan sızlanışları, Server-i rehnümâsı ve selefi veliler serverinin vird-i zeban ettiği lal ü güher söz cevherleriyle idi; daha sonra yürek sızlatan o içten yakarışlarsa, onun inci-mercan haşiyeleri mahiyetinde iniltilerdi. O, Pişdâr-ı bîmisâl’in “akrabü’l mukarrabîn” ufku açısından kendiyle yüzleşmesi adına dediklerini sürekli meşk ediyor; o melek iniltisi zebercet beyanları Hakk’a iç döküş ve sızlanışlarında kullanıyor, onlarla nefes alıp veriyordu. Hazreti Rehnümâ ne demiş, Hakk’a iç döküşlerde hangi argümanları kullanmışsa, onları latîfe-i Rabbâniyesi üzerinde indirip kaldırıyor ve sürekli bunlarla soluklanıyordu. Zaten selef-i emcedi de aynı şeyleri yapmamış mıydı?!.

Bu ne safvet, bu ne kurbet duruluğu!.. Onca gaile ile yaka-paça olurken, hep peygamberler ufkunda yol alıyor ve vaktinin önemli bir bölümünü dua, tazarru, niyaz unvanıyla hep “Allah” deyip sızlanışlarla geçiriyordu. Hayatını, gece ve gündüzüyle, gün ve haftasıyla sürekli Hakk’a iç döküşlerle değerlendiriyor ve mukarreb ufku rüya mesâvîsiyle kendini farklı fasılalarla hep sigaya çekiyordu. Adeta,

Günahını hadden efzundur,

Bana rahmeyle Allah’ını;

Gözüm yaşı akan hundur,

Bana rahmeyle Allah’ını!

diyor ve dakikalarına dünya kadar inilti sığdırıyordu. Yoktu hayat dantelaları içinde muhasebe hissinin bulunmadığı bir an ve murakabe heyecanının inletmediği bir dakika. İşte o kendiyle yüzleşme ve iç murakabelerden birkaç damla:

Allah’ım, ayakta dururken, otururken, yatağa girip uyurken, İslam’a muvafakatim adına koru beni!.. Allah’ım, nezd-i ulûhiyetindeki hayırlarla serfirâz kıl ve şerlerden de muhafaza buyur fakiri!.. Allah’ım, Kitâb-ı Mübîn’i yürekten en ciddi tedebbür ve tefekkürle mütalaaya muvaffak eyle bendeni!.. Yarlığa Allah’ım ve kabul buyur tevbemi!.. Allah’ım kalbim katıdır ve kimse de muttali değildir o katılığa. -A Sultanım, sen ihkâk-ı hak etmeye katılık diyorsan, bu senin yüksek ufkuna mahsus bir keyfiyet; eğiliyoruz bu ince anlayış karşısında.- Sen engin hoşnutluğunla öteler istikametindeki hareketlerimle bana mülayemet lütfeyle!.. Allah’ım! Ben cimri kullarından biriyim. -Sen de cimri isen a dünyada tek dikili taşı olmayan gözümün nuru, söyle bendesi olduğun Zât aşkına, sana göre cömert kimdir?- Ne olur, israf ve tebzîre düşmeden, riya ve süm’aya sapmadan beni hep sahîce davranmaya muvaffak eyle! Her hal ve hareketimde sadece Senin rızanı ve öteler ötesini düşleyen bendegândan say beni!.. Allah’ım! Gaflet ve nisyanım çoktur. -Şem’-i tâbânım, bunlar senin kemalinin solukları.. hakkında böyle düşünenlerin de ağızları kurusun!- Rabbim! Her halükârda Zâtını, ölümü ve daha ötesini hülyalarında yaşatan kullarından eyle Ömer’im!.. Allah’ım, ubudiyet yönünde oldukça zayıfım. -A pir-i mugânım, secdede iken içten ağlayıp mâbed-i mübareki hıçkırık tufanına boğan sen değil miydin?!.- Kulluğumda bana halis niyet ve zindelik bahşeyle!..

Bu sızlanışlar, yüz yerde bu iç döküşler, bu iniltiler ve kendiyle yüzleşmeler, topyekûn geniş bir coğrafyada gönüllere Allah sevgisini, Peygamber muhabbetini işleyen ve aşılayan o şems-i nur-i hidayete ait. -Sunumdaki kusur Kıtmîr’in- Mezâyâ adına edip eylediklerini nisyana gömerek, sıradan bir insan edasıyla yüzü hep yerde, meleklere parmak ısırtacak bu içten sızlanışlar, âbide-i adaletin arkadakilere diriliş vaad eden “akrabü’l-mukarrabîn” soluklarıydı.

O temiz simada bunları görünce bir imrenme geliyor hüşyâr vicdanlara ve dudaklardan, “Keşke bu incelik ve derinliğin yüzde biri olsun günümüzün nefisperest, para-pul bendeleri sergerdanlarında bulunabilseydi!” dökülüyor…

Bu hususa da bir noktalı virgül koyarken içimden sana şöyle seslenmek geliyor:

Sen selefin ve o Mutlak Rehber’in gibi, her zaman iç derinliğiyle melekleri imrendirecek bir hayat yaşadın ve bizler gibi düşe-kalka yürüyen yol yorgunlarına nur-efşân ve yanıltmayan örnek bir pusula oldun. Anlamadı çoklarımız sencileyin hayatın gerçek renk ve desenini!.. Anlayabilseydik ve anlayabilseydi dünya muhabbetiyle başı dönmüş, bakışı bulanmış kem sergerdanlar, dünyamız imrendiren ütopik bir hal alacaktı. Heyhat, onlar bilerek dünya hayatını ötelere ve ötelerin de ötesine tercih ederek iç içe haybetler yaşadı ve yaşattılar; bütün dünya onların yüzünden İslam’ı bir terör topluluğu olarak değerlendirdi.. ve olan da bütün Müslümanlara ve bize oldu…

Ey boyuna erişilmez yüksek kamet!.. Kırık-dökük ifadelerimle seni şayet engin ufkunun dûnuna çektimse, densizliğime ver ve bu kapı kulunu bağışla!.. Sizi hep andım, anmaya devam edeceğim; etmemem de mümkün değil, zira beyanı sözlerin sultanı Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ irşadıyla, sizler hayat-ı seniyyelerinizle gönüllerimize emanet birer feyiz kaynağı oldunuz.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ağustos sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: ASIL HÜNER VE GERÇEK ZAFER

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Her türlü cefaya sabredin, şüphesiz hayırlı âkıbet müttakîlerindir; sonunda kazananlar, Allah’a saygıyla dopdolu bulunup O’nun himayesine sığınanlar olacaktır.

Umûr-i hayriyenin (hayırlı işlerin) muzır mânileri olur. Şeyâtîn-i ins u cin, bu hizmetin hâdimleri ile çok uğraşırlar.. ama her sınıf.. her birim.. dünyanın dört bir yanında. Ne var ki yerinde sâbit-kadem olanlar, sonunda kazanırlar.

Kur’an da o bişâreti veriyor; veriyor ve وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ diyor: “Sonuç, mutlu âkıbet, esasen, müttakîlere aittir.” Cenâb-ı Hakk’a karşı hiss-i mehâbet ve hiss-i mehâbet ile yaşayan ama yine de kurtuluş için O’nun vikayesine, himâyesine sığınan müttakîlere.. en acı günlerde de, en lezzetli, en tatlı günlerde de hep O’na sığınmayı birinci vazife bilenlere… O’nu bilenler, böyle yaparlar; O’nu bilmeyen nâdanlar ise, onlar da “sohbet-i nâdan ile eder telezzüz; divanelerin hemdemi divâne gerektir.”

Sonuç itibarıyla kazanılacak şeyi kazanmış olan insanlar, yürüdükleri yolda değişik kayıplara uğrayabilirler, zayiatlar verebilirler, yaralanmalar olabilir. Fakat netice itibarıyla, bir şehit gibi kazanacaklarını kazanmışlar ise şayet, bence müteessir olmamalılar. Ona kadar yolu var…

Hazreti Câbir’in babası Abdullah, Uhud’da şehit olanlardan. O, şehadetin şerbetini içince, mest-sermest kendinden geçiyor. Zât-ı Ulûhiyet de herhalde böyle kâmet-i bâlâlar ile hususî meşgul oluyor; iltifaten -“taltîfen” demek daha uygun- onlar ile hususî konuşuyor. O da Cenâb-ı Hakk’a rica ediyor: “Beni, dünyaya bir kere daha gönder; esasen bu yolda ölmenin lezzetini, halâvetini, tadını arkadakilere anlatayım!” Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Gönderme yok, buruya geldikten sonra. Ama Ben senin bu duyduğun şeyi, Peygamber vasıtası ile onlara iletirim!” Evet, kazanıyor. Bir-iki senelik Müslüman; fakat dikey yükseliş ile öyle bir zirve yapıyor ki, dağlar, onun ayağının altında Lût Gölü’ne dönüyor; öyle bir zirve yapıyor.

Geriye dönelim: Sonuçta bir insan kazanıyorsa şayet, o yolda kaybettiği şeylere hiç müteessir olmamalı. Şâir Nefi’nin Dördüncü Murad karşısında, onu ölüme götürdüğü anda, dediği bir söz vardır: “Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâya bir ilticamız var.” İlticâ edilecek, yönelinecek bir yöne yönelmiş iseniz, zannediyorum dünyadaki bütün iltifatları ayaklarınızın altına alırsınız; ezerken onu az görürsünüz, üzerinde raks etmeye durursunuz. Eğer gözleriniz öbür âleme müteveccih ise, Güneşe doğru yürüyorsanız şayet, gölgeniz sizin ayaklarınızın altında veya arkanızdadır; birazı ayaklarınızın altında, birazı da arkanızdadır. Önemli olan, Güneşe doğru yürümektir. Cenâb-ı Hak, öyle yapsın!..

   Kulluk, hem bir şehrâhta (otobanda/ana yolda/caddede) yürümek kadar kolay hem de Sırât’tan geçmek kadar zordur.

Bu, çok kolay değil. Yine dendiği gibi, “Kulluk -bir manada- Sırât’tan geçmek gibi zordur.” Tekâlif-i İlâhiye var, ibadetleri hakkıyla yerine getirme gibi külfetler var; abdest alma var, namaz kılma var, oruç tutma var… Bunları, takliden o işi yapanlar gibi değil, aynı zamanda derinden vicdanında duyarak yapma var. “Ben, tam görülüyor olma mülahazası ile yapamadım!” deyip daha iyiye talip olma var. Bir arkadaşınızdan duymuştum, demişti ki: “Ben, dört yaşında namaza başladım. Fakat istibrâ mevzuunda abdestime tam dikkat etmiş miydim, etmemiş miydim? Namaza başladığım günden yirmi yaşıma, o meseleyi idrak edeceğim âna kadar kıldığım namazların hepsini -bazı günler kırk rekât, bazı günler elli rekât kılarak, hepsini- kaza etmiştim!”

Eğer namazı doğru kılıyorsanız, bir yönüyle bu da bir cehd, bir gayret ister. “Görülüyor olma” mülahazası ile… Tabiî bir de “görüyor olma” mülahazası var. O, Cenâb-ı Hakk’ın, sonunda lütfedeceği bir şeydir: Allah huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde durarak.. kalb tir tir titreyerek… Biraz evvel dediğim gibi, gözler açık olacak ama orada hayal dünyanızda neler neler… Kur’an’ın ayetlerinde, ondan ona atlarken, kelimeden kelimeye atlarken, maktadan maktaya atlarken, değişik âlemlerde dolaşıyor gibi… Hep böyle “görüyor olma”ya namzet bir insan gibi hareket etmeli; “görülüyor olma” mülahazasını çok derince değerlendirmeli. Yüreği çatlayasıya… “Niçin öyle namaz kılamadım? Neden hayvanlığım yine üzerimde idi; öyle namaz kılamadım?!.” demeli. İşte zor; gördüğünüz gibi Sırât’tan geçmek gibi zor bir şey.

Zekât vermek de öyle… Alın teri ile kazanıyorsun, veriyorsun; yine zor. Hacca gitmek de öyle; yine kazandığın şey ile gidiyorsun, Hacda da bir kısım vazifeler var; yine zor. Allah yolunda yürüdüğünden dolayı başına sağanak sağanak belâ ve musibetler geliyor. Sözün bidayetinde ifade edildiği gibi, “umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur.” Şeytanlar, ordularını seferber ederler; “Ateş!” derler. Bir atış poligonunda, onların hedefinde bulunuyor gibi olursunuz; şakır şakır mermiler yağar üzerinize. Ne mermileri yağar? “Terörizm” mermileri yağar.. “âsî insan” mermileri yağar.. yağar.. yağar.. “itibarsızlaştırma” mermileri yağar.. “sizi ademe mahkum etme” mermileri yağar… Bunlar, çok kolay şeyler değildir.

   “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bütün bunlar karşısında, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) “Allah’ım! Sabr-ı cemîl!” “Sabr-ı cemîl” de Hazreti Yakub (aleyhisselâm) tarafından ifade edilmiş: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/86) Allah’ım! Dağınıklığımı ve tasamı, Sana arz ediyorum. Şikâyetim, Sanadır; ben, kendimi Sana şikâyet ediyorum. Ağır geldi bu işler… Eğer içime olumsuz bazı şeyler doğdu ise, kafama bazı şeyler girdi ise, nöronlarda bir kirlenme oldu ise, ben bu perişan halimi Sana arz ediyorum!.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ

Bazıları, şikâyeti ilave etmişler, Kur’an’da yok; bazıları “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü ilave etmişler: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..” Belki bazıları da, günümüzde, şunları ilave ediyordur: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي وَأَوْجَاعِي، وَأَسْقَامِي، وَأَمْرَاضِي، وَأَعْرَاضِي إِلَيْكَ “Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikâyetimi, şiddetli elemimi, yürek yangınımı, ağrılarımı, dertlerimi, bünyeme musallat olan marazları, hastalıklarımı ve başıma gelen musibetleri Sana şikâyet ediyorum.” Maruz kaldığım bu şeylerin hepsini, Sana arz ediyorum!

Bu arz meselesi, “naz”lanma değil, “niyaz” sadedinde söylemedir. “Sabır kahramanı” -Hazreti Pir’e ait bu tabir- Eyyûb (aleyhisselam) gibi, رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Ey Rabb! Bana, zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!” demektir. O (Hazreti Pîr) da o “Rabbî” (رَبِّي) kelimesini ilave ediyor; Kur’an’da öyle değil. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) Ayette, “Rabbine nidâ etti” diyor. Rabbine nidâ ettiğine göre, her halde “Rabbî” (رَبِّي) demiştir: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim! Bana zarar isabet etti; Sen Erhamürrâhimîn’sin!..” Arz-ı hâl; Sâhibine arz-ı hal.

Öyle birine arz-ı hâl edeceksiniz ki, problem nedir, onu çözebilsin; dolayısıyla, dilencilerin kapısına dilencilik mülahazasıyla gitmemek lazım. Dünyada sultanlığı ihraz eden insanlar bile dilenci sayılırlar. Onların elindeki şeylere zerre kadar tenezzül etmemek lazım; dünya sultanlığı bile olsa, tenezzül etmemek lazım. Çünkü Allah’a kulluk, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar çok yüksek bir pâyedir. Bütün kulluklardan sıyrılmanın yolu da Allah’a kulluktan geçer. Kendini bir şey zanneden insanlardır ki, esasen, Allah’a kulluğun tadını/zevkini duymamış ve tatmamışlardır. Onların, ne “ihsan”dan haberleri vardır, ne “ihlas”tan haberleri vardır, ne “marifet”ten haberleri vardır, ne “muhabbet”ten haberleri vardır, ne “aşk u iştiyâk-ı likâullah”tan haberleri vardır. Bildikleri bir şey varsa, o da yetiştikleri kültür ortamının kendilerine tepeden inme telkin ettiği “taklidî/sûrî/şeklî Müslümanlık”tır; ki Allah, öyle Müslümanlıktan muhafaza buyursun!..

Evet, “Bu yol, uzaktır.” Sırât kadar, Sırât’tan geçmek kadar zordur. “Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Yedi asır evvel, Yunus Emre’nin dediği bir şey. “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” “Kandan-irinden deryalar” sözü ile de ifade ediliyor; “aşılmaz gibi görünen uçurumlar” ile ifade ediliyor; “her köşe başında değişik gulyabanîler ile karşılaşma” gibi şeyler ile ifade ediliyor; ifade ediliyor…

Kulluk, Sırât’tan geçmek kadar zor; fakat insan bir kere de Cenâb-ı Hakk’a teslim oldu mu, her şey öyle kolaylaşır ki!.. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Demek ki, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6) Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ayeti ile başlayan beyân-ı Sübhânî içinde zikredilen bir hakikat. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. Zorluklar, bağırlarında kolaylığı beslerler, kolaylığı geliştirirler. Zorluklar, dölyatağında kolaylığı oluştururlar.

   Izdırap, en makbul niyazlardan daha değerli bir duadır; ızdırapsız bir sine, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten farksızdır.

Onun için nazmen bu hakikati dillendiren اِشْتَدِّي أَزْمَةُ تَـنْـفَرِجِي demiş: “Şiddetlen, şiddetlenebildiğin kadar. Ben biliyorum ki, şiddetlilik zirve yaptığı zaman -esasen- Cenâb-ı Hak bir ferec, bir mahreç ihsan edecektir, lütfedecektir.” Biz bunu, biraz lâzımî mana ile tercüme ederek diyoruz ki: “Karar, kararabildiğin kadar, ey gece! Çünkü kararmanın son noktası, yalancı bile olsa, şafağın attığı ândır!” O kararma zirve yapınca, arkadan “fecr-i kâzib” tulu’ eder. O fecrin kendisi kâzibtir ama bu kâzibin şehadeti doğrudur; çünkü o, “fecr-i sâdık”ın şâhididir, şâhid-i sâdıkıdır. Kâzibin bir şâhid-i sâdık olduğu, orada görülür. “Fecr-i kâzib”, “fecr-i sâdık”ın şâhididir.

Evet, bütün bunlara katlanınca, Allah’ın izni ve inayetiyle, birden bire geçilmez gibi görünen şeyleri, böyle yüzüyor gibi geçersiniz, uçuyor gibi geçersiniz; üveyikler gibi uçar gidersiniz, birden bire. Öyle zevk-i ruhânîler duyarsınız ki!.. “Bir ân-ı seyyâle vücûd-i enver, binlerce sene vücûd-i ebtere müreccahtır.” diyor yine Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân. Her ânınızı Allah’ın izni-inayetiyle öyle “vücûd-i enver” yaparsınız ve bunlar, âhiret hesabına size neler ve neler kazandırır!..

“Izdırap, en makbul dualardan daha makbul bir duadır. Izdırapsız sîneler, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten ibarettir!” Dîn için, diyanet için ızdırap çekmek… Kardeşler için, bacılar için, evlatlar için, çocuklar için, gençler için, ihtiyarlar için, şerden kaçarken deryada boğulanlar için, eşkıya tarafından derdest edilip yakalananlar için ızdırap çekmek… Bu, önemli bir ibadettir Allah’ın nezdinde. Böyle bir muzdaribin iniltileri, sürekli لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ çekmeye mukabil nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır. Ama bu mevzudaki duygusuzluk, hissizlik?!. O da biraz evvel arz ettiğim gibi… Kalb öyle ise şayet, bir bıçak çal, kes, onu şeylerin önüne at; bari onlar yesinler, onlar istifade etsinler. Senin işine yaramamış o, demek ki!..

Evet, أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztarrın yakarıp yalvarmasına icabet eden, Allah’tan başka kimdir?!.” O, öyle yalvarıyorsa, Allah (celle celâluhu) da o ızdıraplı, o ızdırarlı tabloyu değiştirir; Kendi inayeti ile, inşirah vesilesi olabilecek tablolar, pozisyonlar lütfeder; lütfedecektir.

   “Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenleri olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar; demek hüner, kesret-i etbâ’ ile değildir, belki hüner rıza-ı İlâhîyi kazanmakladır.”

Yine o Hazret diyor: Bazı peygamberler gelmiş ki, belki hiç ümmeti olmamış; belki bir tane olmuş, belki iki tane olmuş. Ama bunu yanlış anlamamak lazım; o Hazret öyle diyor da esasen İhlas hususuna dikkatleri çekme mevzuunda diyor. Onlar, o peygamberliğin yüksek pâyesinin sevabı ne ise, nezd-i Ulûhiyette kıymet-i harbiyesi ne ise, mutlaka ona mazhar olmuşlardır. Üveyik gibi kanatlanmış, yine Rü’yet ufkuna yükselmişlerdir, “Ben razıyım!” sesi ile sermest olmuş, kendilerinden geçmişlerdir. Ama ihlasları esasen bir hakikati ikame etme mevzuudur. Fakat onların, işte Hazreti Zekeriya (aleyhisselam) gibi testere ile biçilmesi, Hazreti Yahya (aleyhisselam) gibi şehit edilmesi, Hazreti İsa (aleyhisselam) gibi -hâşâ ve kellâ- bir şakî gibi takibe maruz kalması…

O’nun (Hazreti İsa’nın) âkıbeti ile alakalı, Kur’an-ı Kerim’de geçen farklı iki ayet, Yuhanna İncili’nde anlatılandan farklı iki ayet var. وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا “Yine, Allah’ın Rasûlü Meryem oğlu İsa (hakkında övüne övüne, “Onu) katlettik!” diye iddia etmeleri yüzünden -oysa onlar, İsa’yı öldüremediler, onu asamadı ve çarmıha geremediler; fakat şüpheye düşürülüp (bir aldanışa ve karışıklığa sürüklendiler). İsa ve dünyadan nasıl ayrıldığı konusunda ihtilâfa düşenler, asla bir gerçeğe dayanmayıp, zaten kendileri de hep şüphe içindedirler. Herhangi kesin bir bilgiye sahip bulunmadıkları için, ancak zanna tâbi olup gitmektedirler. Gerçek şu ki, onlar İsa’yı asla öldüremediler.” (Nisâ, 4/157)  إِذْ قَالَ اللهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “O zaman Allah şöyle buyurdu: Ey İsa! Artık (rasûl olarak vazifen tamamlanmakla) seni eceline yetirip geri alacak ve (misalî vücuda bürünmüş bedenin ve ruhunla birlikte) nezdime yükselteceğim ve seni o küfredenlerin arasından alıp suçsuzluğunu, paklığını ortaya koyacak ve sana tâbi olanları Kıyamet Günü’ne kadar küfredenlere üstün kılacağım. Sonra, her halükârda hepinizin dönüşü Banadır; işte o zaman, ihtilâf edegeldiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.” (Âl-i Imrân, 3/55) Tefsirlerde, öldürülmediğini ifade eden zatlar, ayette geçen مُتَوَفِّيكَ kelimesini izah ederken -antrparantez arz ediyorum- “Allah (celle celâluhu), Hazreti İsa’ya vereceği her şeyi tastamam verdi, tevfiyede bulundu.” manasını veriyorlar. Her ne ise, bu detaylara girmeyelim.

Şimdi O (aleyhisselam) bile giderken, işte on bir insan arkada bırakıyor. Düşünün “Rûhullah”; Meryem validemiz gibi birinden dünyaya geliyor. Herhangi bir erkek değil, doğrudan doğruya “Rûhullah”ın telkihi ile meydana geliyor ve öyle yetişiyor aynı zamanda. Annesinin burnundan düşmüş gibi yetişiyor. Daha kucaktayken, dünyaya gelir gelmez, konuşuyor. O ses O’nun sesi ise…

   Hazreti Meryem’in İffeti, Hazreti İsa’nın Gür Sesi ve Hazreti Musa’nın Tûr Hadisesi

Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu gibi, hani anne, telaş içinde: فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Derken, doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. (Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) ‘Keşke bu iş başıma gelmeden önce öleydim de adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ dedi.” (Meryem, 19/23) “Ah keşke, ölseydim de unutulup gitseydim!” diyor. Bu, iffetin söylettiği bir sözdür. Öyle yaşamış ki, mâbette, mihrâb gibi bir yere, bir odacığa kapanmış. Yahudilikte esasen kadınlar, havraya giremiyorlar. Fakat ayrı bir yerde kendisini Allah’a vermiş. Hazreti Zekeriya onun yanına girip çıkarken, önünde ekstradan semâvî yemekler görünce, “Nereden bunlar sana!” diyor. Kur’an ifade ediyor bunu; “Allah’tan, semadan!” diyor. Şimdi iffeti ile böyle yaşamış bir kadın; hep iffeti ile “müşârun bi’l-benân” olmuş veya “müşâratün bi’l-benân” olmuş. Şimdi ona o yapılan şey (itham ve iftira), öyle ağır gelir ki!.. يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Keşke bu iş başıma gelmeden önce öleydim de adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” deyince, aşağıdan bir ses geliyor: فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلاَّ تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا “(Bir ses) alt tarafından ona seslendi: Üzülme; bak Rabbin senin alt tarafında akar bir su meydana getirdi.” (Meryem, 19/24) Daha çocukken, dünyaya gelir gelmez, ayağının dibinde böyle diyor. Ses O’nun sesi ise… Veya O’nu nefh eden Rûh’un sesi de olabilir. İki ihtimal de var burada.

Fakat Kıtmîr’e göre, doğrudan doğruya, Hazreti Mesih’in sesi; çünkü Hazreti Meryem validemizin -esasen- öyle bir referansa ihtiyacı vardı. Onu, beşikteki çocuğu kucağına alıp Musevîlerin karşısına çıktığı zaman, endişe duymayacaktı. Onun için “Nereden Sana!” dedikleri zaman, “Nereden bu çocuk sana!” dedikleri zaman… “Senin baban öyle birisi değildi, annen de öyle birisi değildi; nereden bu çocuk sana?!” dedikleri zaman, hiçbir şey söylemeden mübarek validemiz/anamız -Allah, bizi ona bağışlasın!- çocuğu işaret ediyor. “Beşikteki çocuk ile mi konuşacağız?!” dediklerinde; onun (Hazreti İsa’nın) sesi gürlüyor. O kadar emin ki validemiz!..

Hazreti Musa hadisesine benzetiyorum ben bunu hep, bu ayeti dinlerken. Çünkü en çok dinlediğim yerlerden birisi; Meryem sûre-i celilesi, çok dinlediğim yerlerden birisi. Hafızların hemen belki otuz tanesinden ayrı ayrı dinlemişimdir onu. Seyyidinâ Hazreti Musa’nın Tûr-i Sînâ’da kendisine referans olabilecek öyle bir şeyden geçmesi gibi… Birden bire “Al asâyı, git sihirbazların karşısına çık!” denseydi, orada birden bire asanın yılan olması, kobra gibi, dinozor gibi insan üzerine gelmesi neticesinde orada korkar, titreyebilirdi. İlk defa öyle bir şey ile karşılaştığı zaman… Yine, elin bembeyaz olması filan; bunlar, sürpriz şeyler, insanda ciddî heyecan uyarabilir. Hâşâ ve kellâ, her dediğini doğru diyen ve dediği şeyler ile başkalarını tesiri altına alan koca Peygamber orada -hâşâ ve kellâ- panikleyebilirdi. Cenâb-ı Hakk, evvelâ Tûr-i Sînâ’da, Mukaddes Vadi denen yerde, “Ayakkabılarını çıkar!” buyuruyor. Demek ki tecelligâh-ı İlahî orası; orada Cenâb-ı Hak tecelli buyuruyor O’na, إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى “Bil ki, Ben senin Rabbinim; şimdi pabuçlarını çıkar; çünkü mukaddes Tuva Vadisi’nde bulunuyorsun.” (Tâhâ, 20/12) buyuruyor Tâhâ sûre-i celîlesinde. Fakat orada evvelâ bir tatbikat yaptırıyor. “At asânı yere!” diyor, “Çıkar elini!” diyor. Dolayısıyla Firavun’un karşısında yaptığı zaman, bunlar meydana geldiği zaman, sihirbazlar karşısında bunlar meydana geldiği zaman, onların oyunları karşısında “hîfê” (خِيفَةً) deniyor, hafif, çok küçük, cüz’î bir telaş yaşıyor ama Cenâb-ı Hak, لاَتَخَفْ “Endişelenme, korkma sen!” buyuruyor.

İşte, ben, hep ona benzetiyorum Meryem validemize Hazreti İsa’nın seslenişini. Nihayet, Hazreti Meryem, oraya geldiğinde, çok rahat, kalbi itmi’nan içinde, O’nu işaret ediyor. Bu, onun aynı zamanda hakikaten iffetli olduğunu da gösteriyor, onların da ağzına fermuar vuruyor; Onu ta’n edenlerin ağzına fermuar vuruyor: قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Derken bebek: Ben Allah’ın kuluyum, dedi, O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” (Meryem, 19/30) Vukuu muhakkak olan şeyler, Arap dilinde mazi kipi ile ifade edilir. İleride Allah Kitap/İncil verecek ona, “Ahd-i Cedîd”i verecek: آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” İleride Peygamber yapacak; وَجَعَلَنِي نَبِيًّا diyor. Çocuk daha, henüz vazife gelmemiş ama mazi kipinin hususiyeti, vukuu muhakkak; وَجَعَلَنِي نَبِيًّا Sonra, وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ “Nerede olursam olayım, Allah, Beni mübarek kıldı!” (Meryem, 19/31) diyor; onlara karşı diyor, Meryem validemizi itham edenlere karşı. Anasının şâhidi…

   Önceki gün havarîler, daha dün sahabîler, bütün meşakkatlerine rağmen Peygamber yolunda yürüdü ve geride silinmez izler bıraktılar; onların izlerini takip eden milyonlar hidayete erdi ve kurtuldular.

Evet, “Nâsıralı genç” deniyor, Eski Ahit’te de öyle deniyor. Nâsıralı genç, dolaşıyor her yerde. Hatta Hazreti Yahya da onu dinliyor. Onlar aynı zamanda halazâde (teyze oğlu), birbiriyle akraba. Onun konuşmalarını dinleyince sağda-solda… O da güzel konuşuyor; bir Peygamber, Peygamber gibi konuşuyor; fakat diyor ki, “Galiba bundan sonra söz onun.” “Söz Senin, devran Senin! Sen konuş!” diyor, Hazreti Mesih’e. Böyle diyor ama bu büyük insan, yürüyeceği yere -neresi ise, oraya- yürürken, arkada on bir insan bırakıyor.

Onlar (Hazreti İsa’nın havarîleri) da çok doğru izler bırakıyorlar. Yâsîn Sûresi ile alakalı Hammâm Tefsiri’nde de anlatıldığına göre; Allahu a’lem, Antakya’ya gelen elçiler de onun elçileri. Orada, o Habîb-i Neccâr, ona ilk inananlardan bir tanesi oluyor. Tâ Roma İmparatorluğu’nun içine giriyorlar, Romalıların içine. Onlar, onlardan rahatsız oluyorlar; Büyük Konstantin, Hıristiyanlığı din olarak kabul edeceği âna kadar işkence görüyorlar. Hatta vebanın, tâûnun, değişik hastalıkların sâri olduğu yerlerde, onları ölüme mahkûm ediyorlar. Fakat onlar, bıkmadan, usanmadan hakiki Hıristiyanlığı orada telkin ediyorlar. Şimdi böyle on bir tane insan bırakıyor; fakat sonra arkadan bir yönüyle sâhil-i selâmete çıkan, binlerce insan, onun bıraktığı o izlerde yürüyor, Hazreti Yahya’nın bıraktığı izlerde yürüyor, Hazreti Zekeriya’nın bıraktığı izlerde yürüyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde -bazı Siyer kitaplarında- “Yüz bin insan vardı.” deniyor. Fakat en büyük “Tabakât” el-İsâbe kitabında, İbn Hacer, on bin insandan bahsediyor. Üsdu’l-Gâbe’de altı-yedi bin insandan bahsediliyor. Zannediyorum bu “elli bin, yüz bin” diyen insanlar, böyle yeni girmiş insanları da sayıyorlar. Daha dün girmiş, Efendimiz ruhunun ufkuna yürümüş… Kadın, erkek, çoluk, çocuk, hasta, alil, melûl… Bunların hepsini dâhil ediyorlar.

İnsanlığın İftihar Tablosu… Yüzü suyu hürmetine var olduğumuz İnsan… Peygamberlerin sultanı… Ki, Türkçemizde biz, Arapçasını kullanıyoruz “Sultân-ı Enbiyâ” diyoruz, “Peygamberlerin Sultanı” diyoruz. Üstad Necip Fazıl, O’nun adına yazdığı kitabın adını şöyle koydu: “O ki, o yüzden varız!” O ki, o yüzden varız. O, hadis diye rivayet edilen güzel bir sözün manası, (ha-dis di-ye ri-vâ-yet e-di-len gü-zel bir sö-zün mâ-nâ-sı): لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ “Sen olmasaydın, gökleri, yeri yaratmazdım!” Yüzü suyu hürmetine… Manası, doğru bunun; çünkü onların manasını, o Kitâb-ı Kebîr’in manasını, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Sübhânîsini bize anlatmasaydı şayet, gelip bize anlatmasaydı, belki her şey abes, boşu boşuna olacaktı. Her şeyin anlamlandırılması, mana kazanması, O’nun sayesinde oldu. O, bütün varlığa dil ve tercüman oldu. Konuşan, Kur’ân idi; fakat semadan alıp onu konuşturan O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi. “Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Ama onun tercümanı, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi, Hazreti Rasûl-i Zîşân idi.

Fakat ne oldu? Kendinden, Kendisi ruhunun ufkuna yürüdükten sonra, çok fazla değil hemen on dört, on beş sene sonra, iki tane süper güç, İslam’ın vesayeti altına girdi: Pers İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu. Ordular bozuldu, kaçtılar; tâ Konstantin’e kadar kaçtılar. Konstantin soruyor: “Niye kaçıyorsunuz?” “Bizim ölümden kaçtığımız gibi, onlar ölüme doğru koşuyorlar; nasıl kaçmayacaksınız ki?!.” Evet, öyle diyor. Zannediyorum Şiblî’de görmüştüm bunu, zannediyorum; yanlış da aklımda kalmış olabilir, Mevlânâ Şiblî, Hindistan’da.

Şimdi İnsanlığın İftihar Tablosu bile arkada bu kadar insan bırakmış ise şayet, bence, o mesele küçümsenecek bir mesele değil. Bırakılan izler, çok önemlidir; bugün olmazsa yarın, Allah’ın izni-inayetiyle…

   Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor, Faust-Mefisto mücadelesi hız kesmeden sürüyor; ne mutlu zulme uğrasa da masum kalanlara ve müjdeler olsun insî-cinnî şeytanlara rağmen mü’mince davrananlara!..

Bir şey arz edeyim: Aslında, bu dünya çapındaki büyüklerin hiçbiri, yaşadıkları dönemde, daha sonraki durumları itibarıyla o parlaklığa şahit olmamışlardır. Efendimiz, onu görmüştür; “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” demiş, onu görmüştür; fakat dünya hayatındayken esasen onu görmemiştir. Çünkü yakın körlüğü yaşar insanlar. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, büyük bir insan. Ne kadar zaman sonra tanınmış biliyor musunuz, dünya çapında? Üç asır sonra… İmam Gazzâlî, beş asır sonra tanınmış; böyle büyük bir âlim, hâlâ da kıymet-i harbiyesine göre tanındığı söylenemez. Çağın Sözcüsü de öyle: Ta Meşrutiyet yıllarında yazdığı kitapları ile filan, yüz sene… Hâlâ Anadolu insanı tarafından tanındığı söylenemez. Hususiyle, evleviyetle tanıması gerekli olan, din adına eğitim görmüş insanlar ve hususiyle de teologlar -diğer bir ad (ilahiyatçı) ile anmıyorum ben onları, “teologlar”- tanımıyorlar. Zannediyorum, onların içinde takdir eden on insan yoktur. Siyasî mülahazalarına âlet etme maksadıyla birileri bazı kitaplarını neşretmek suretiyle kendilerine bir pâye kazandırmaya matuf bir tavırda, bir davranışta bulunmuşlardır. Ben söylerken, zannediyorum, resim/tablo, sinema şeridi gibi sizin gözünüzün önünde de canlanıyordur. Bunlar, münafık oyunları… Evet… Fakat tanınmamıştır, katiyen. Yakın körlüğü… Her devirde öyle olmuştur. Fakat hiçbir zaman bu körlük, devam etmemiştir.

Hadis ricali kritiği yapılırken, bir söz vardır: “Emsal arasında tenâfüs olur.” Aynı çağı, aynı devri, aynı dönemi paylaşan insanlar arasında, hafif hazımsızlık olabilir. Bu, ancak o büyükler arasında olmamış: Ebu Hanife, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Mâlik, Ebu Hanife’yi kıskanmamış; Ahmed İbn Hanbel, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Şâfiî, Ebu Hanife’yi kıskanmamış. Belki tanımadıkları dönemde, “Bir tanısak!” falan demişler ama birbirlerini tanıyınca, birbirlerinin takdirkârı olmuşlar. Fakat çok insan, emsallerini kaydırmak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar; inandıkları halde, ellerinden gelen her şeyi yapmışlar.

Nitekim günümüzde de değişik ülkelerde, İslam ülkelerinde hal böyle. Mesela doğruluğu temsil eden bir cemaate kötülük yapanlara karşı, “Meseleyi kökten kazımayınca siz rahat edemezsiniz; bunlar her zaman başınızı ağrıtır!” diyorlar. Birinin söylediği sözü naklediyorum burada. Evet, öyle biri ki, birisi bana iki defa fetva sormuştu da ben de biri vasıtasıyla “Ona sorsanız, daha iyi olur!” demiştim. Evet, o da onun karşılığını veriyor; diyor ki: “Şimdiye kadar yaptığınız bu meşkûr iş, şâyân-ı takdir iş, tarihte emsali, eşi bulunmayan bir iştir! Birilerini yok ediyorsunuz, fakat böyle biçme ile bu meselede yetinmeyin; hozan bile bırakmayın. -Ekinler biçildikten sonra geride bırakılana “hozan” denir.- Hozan bırakmayın. Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar gibi, yeniden bir kere daha biter bunlar. İmkânı varsa, sürün; bunların köklerini de yok edin. Hatta bunları tanımış, bunları takdir etmiş insanları bile derdest edin, değişik yerlerden onları yakalayın, postalayın; bir yönüyle, bütününün kökünü kazıyın!” Arapça kelime, dilimizde de kullanılır, buna “tenkîl” denir; tenkîl, kökten kazıma. Veya “ibâde” denir; bir daha olmayacakları şekilde, bütün bütün yok etme. اَللَّهُمَّ مُقَابَلَةً لِتَنْكِيلِ أَعْدَائِنَا، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ مُقَابَلَةِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım bize karşı düşmanlık hisleriyle oturup kalkan ve Hizmet’in kökünü kazımaya çalışan zalimlere öyle bir mukabelede bulun ki, bizi başka hiçbir mukabeleye muhtaç bırakmasın. Duamızı kabul buyur ey Erhamerrâhimîn!..”

Nâdân insanlar… “Nâdânla sohbet, zordur, bilene / Zira nâdan söyler, ne gelirse diline.” Onlar, kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Siz, Allah’a doğrudan doğruya inanmış, yürekten inanmış insanlar olarak, size yakışır şekilde davranacaksınız. Ama bilmiyorum tabii, öbür tarafta yükün ağırlığından dolayı meseleyi atf-ı cürüme getirir, “Yâ Rabbi, bunlar bize yaptılar!” der miyiz; o mevzuda teminat veremeyeceğim, kendi adıma bile teminat veremeyeceğim. Fakat şimdiki karakterimin gereği; ne yaparlarsa yapsınlar, bence Hâbil gibi hareket etmeli: Sen, bana, yumruğun ile gelsen, mızrağın ile gelsen, silahın ile gelsen, ben, sana dilimin ucuyla bile bir şey yapmayacağım!.. Evet, Hâbil, “Sen, esas, yaptığın şey itibarıyla, yaptığın şeyler ile Cehennem’e gideceksin!” diyor. Allah, Kâbil’in âkıbetinden muhafaza buyursun!..

Evet, belki bize yapılan tavsiye de bu. İnsanlar içinde, Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor. Goethe, “Faust-Mefisto” demişti; şeytan ve insan oyunu. O manada, “Oyun, hâlâ devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek” diyor. Oyun, devam ediyor şu anda da. Bence orada aldanan ol da aldatan olma!.. İyilik yapan ol da kötülük yapan olma!.. Kötülük yapanlara karşı, iyiliğe ihtiyaç duydukları zaman, iyilik yapma mülahazası ile otur-kalk, onun rüyalarını gör; bir yönüyle, kendini ona göre hazırla!.. Bir yönüyle kendinde ön yargı oluştur; şartlandır kendini, iyilik yapmaya şartlandır. Kötülük mülahazalarını unut, kim olursa olsun!..

Ve şimdiye kadar sizin arkadaşlarınız öyle davrandılar. İçlerinde müfteriler çıkmış olabilir; o kadarmış onlar. Aldanmışlar onlar; İbn Selûl’ün yoluna girmişler. Bazıları İbn Selûl’ün arkasında saf bağlamış olabilirler ama zannediyorum bunlar binde birdir. Binde birdir; binde dokuz yüz doksan dokuz, belki virgül dokuz, Allah’ın izni-inayetiyle hakta, hakikatte sabit-kadem olmuş; Allah’ın izni-inayetiyle, doğru bildikleri yolda yürümeye devam etmişlerdir.

Burada antrparantez şunu da arz edeyim: Kim olursa olsun, esasen zerre kadar insanca davranıyorsa, Müslüman sıfatı ile davranıyorsa, Allah, katiyen onu karşılıksız bırakmaz. Vesselam.

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (1)

Herkul | | KIRIK TESTI

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) tıpkı bir güneşti; tulûuyla, çağlar aydınlanmış ve bütün yıldızlar görünmez olmuştu. O, “Güneşler Güneşi”yle ziyadar olan pırıl pırıl bir “kamer-i münîr” idi; haricî vücut urbasıyla matla’ında belirince çevresinde o ziya ile nurefşân bir hâle oluşmuştu. Bu hâleyi teşkil edenler, nübüvvet minberinden O’nun dirilten soluklarına “Evet” diyen ilk bahtiyarlardı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), milimi milimine kendini izleyen ve O’nun enfes rengine boyanan bu bir numaralı kutlulara “Yıldızlarım” diyor ve arkalarından gelenlerin onlara uymalarının kurtuluş vesilesi olduğunu/olacağını hatırlatıyordu.

O’nun tarafından denen ve düşünülen şeylerin hiçbiri havada kalmamış; ötelerden, öteler ötesinden gelip o mir’ât-ı mücellâya akseden semâvî ziya O’nun çevresinde bir nur hâlesine dönüşmüştü. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), çevresindeki bu yıldızlar topluluğuna -gözlere aydınlık- sürekli o Nûru’l-envârı aksettiriyor; o aydınlık ruhlar da çevresinde hâlelendikleri kamer-i münîri bütün derinlikleriyle içtenleştirip mücellâ birer ayna halini alıyorlardı. Az bir değişiklikle Nâbî merhumun şu iki mısraı bu tabloyu ne güzel aksettirir:

Odur ki hâle içre kürsi-i nübüvvette,

Gürûh-i encüme nûr ayetin tefsir eden mehtap.

Evet, çok kısa bir süre içinde, her biri âyine-i kamer halini alan o müstaid fıtratlar, temel kaynak öteler ötesinden, o nurefşân zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlesi şeklini alan ve gözleri kamaştıran engin bir nurâniyete ermişlerdi. Pervaneler gibi sürekli o ışık kaynağı (aleyhissalâtü vesselam) çevresinde pervaz ediyor ve misliyet çerçevesinde hep O’na ait semâvî güzellikleri aksettiriyorlardı. Bu müstesna keyfiyetleriyle idi ki, onlar bütün cihanlara söz dinletecek kıvam ve derinliklerinin yanında, tevazu, mahviyet, sıradanlık görüntüleri ve sürekli kendileriyle yüzleşme hususiyetleriyle de dudak uçuklatacak bir derinlik sergiliyorlardı. Hele -bir şairimizin ifadesiyle- “Bû Bekr u Ömer u Hazreti Osman u Ali” efendilerimizin, kıyas kabul etmeyen enginlikleriyle gök ehlini imrendirecek bir konumda bulunduklarını söylemek mübalağa olmasa gerek. Onlar melekleri imrendirecek kalbî ve ruhî derinliklerinin yanı sıra her zaman kendilerini yerden yere vuruyor ve hep bir mücrim -hâşâ ve kellâ- tavrıyla oturup kalkıyorlardı.

Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh) bu hâlenin en parlak ve en nurefşân simalarından biriydi. Menhelü’l-azbi’l-mevrûdu ve beslenme kaynağı dilbeste olduğu/olduğumuz Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm mir’âtında temaşa etti verâlar verâsı envâr u esrârı. Kendiyle yüzleşip içini Allah’a dökerken, o veliler serveri Sıddîk-ı Ekber ve onu takdir eden de canlar canı Hazreti Peygamber olmasına rağmen şöyle sızlanıyordu:

Allahım, şüphesiz ben kendime çok zulmettim; günahlarımı Senden başka bağışlayacak yoktur. -A canımın cananı, sen cahiliyenin yaşandığı dönemde bile günahın rüyasını görmedin; şayet bu akrabü’l-mukarrabînden olmanın iniltileri ise, ‘Allah bizi de o iniltilere bağışlasın!’ der günahkâr dilime bir kilit vurur, sonra da sessizlik murakabesine dalarım. Dediklerin arkandan gelenlere mesaj mülahazasına bağlı bir beyan ise, bu kez de ‘Vay bizim halimize!’ der inlerim.- Beni affet ve bağışla; bana merhamette bulun. Şüphesiz Sen yegâne Gafur u Rahimsin.” Hayat-ı seniyeleri boyunca hiçbir zaman çizgi kayması yaşamamış ve her an bir adanmışlık ruhuyla hep O’na koşmuş, ruhanilere dudak ısırtan bu dırahşan çehre, yine “günah” diyor ve içinden gelen bir yarlığanma hissiyle Hakk’a yönelip O’na bu şekilde dil döküyordu…

Sayıp döktükleri hususların rüyasını dahi görmemiş bu abide insan, her şeyden evvel o nur hâlesi içinde otağını kuran ilklerden biri ve birincisiydi.. keza o, âyine-i Samed Andelib-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem) ötelerin sesi-soluğu İlâhî nefehâtı sunabileceği açık bir sine ararken, elini göğsüne vurup “Bana, bana” diyen en hüşyâr gönüldü.. bu kabullenmeyi hayatının sonuna kadar derinleştirerek yaşayan bir vefalı sadıktı.. Mekke’de on üç sene dilbeste olduğu Efendiler Efendisi’ni koruma adına bir sıyanet meleği tavrı sergilemiş ve kendisine “Mü’min-i Âl-i Firavn” dedirtmişti.. ölüm bacayı sarınca da, Canlar Canı’yla gözünü kırpmadan en tehlikeli bir yolculuğa “evet” demiş, yola koyulmuştu.. iç içe endişelerin yaşandığı Sevr Sultanlığında kalbi hep Efendisini sıyanet etme endişesiyle atıvermiş ve tir tir titremişti.. Hakk’ın inayetiyle bütün gailelerden sıyrılıp münevver şehre varınca da bu kahramanlığını devam ettirmiş ve melekleri gıptaya sevk edecek bir görüntü sergilemişti; sergilemişti ama bütün bu mezâyâsını nisyana gömerek hemen her zaman Allah’a iç döküşleriyle de bir sıradanlık tavrı içinde bulunmuştu.

Pişdârı ve pîşuvâsının -O’na canlarımız kurban!- deyip ettiklerini vird-i zeban etmenin (dile dolamanın) yanında, öylesine içten içe sızlanmıştı ki imrenme murakabesine dalmıştı melekler ve Hakk’ın mükerrem ibâdı. İşte o sızlanışlardan birkaç küçük damla: -Az bir tasarrufla Yakaran Gönüller’den-

Lütfet kuluna ki zâdı, azığı pek kalîl,

İflas etmiş hâliyle gelmiş kapına ey Celil!..

Günahı büyük mü büyük, yarlığa günahlarını ne olur;

0 bir şahs-ı garîb ve bir günahkâr abd-i zelil.

Ondan isyan, nisyan ve iç içe yanılma,

Bekliyor Senden ihsan üstüne ihsan ve atâ-i cezîl

Nice olacak hâlim, yok bende bir hayırlı amel,

Sû-i a’mâlim çoklardan çok, zâd-ı tâatim kalîl.

Beni yakacak ateşlere ‘Soğuyuver!’ de ey Rab!..

Tıpkı dediğin gibi dün fî hakkı’l-Halîl...”

O dipdiri gönülden kendiyle yüzleşme ve Hakk’a teveccüh adına bu ne derin sızlanış, bu ne engin bir iç murakabesi!.. Sanki yukarıda birkaç kelimecikle ifade edilen vefa abidesi o değilmiş de sıradan biri üslubuyla içini döküp durmuş gibi. Pek çok nebiye bile müyesser olmayan başarılara imza atması da, sayısız terör hareketlerinin hakkından gelmesi de, Hazreti Şehinşâh’ın onun hakkındaki takdirkâr ifadeleri de Hazreti Sıddık’taki o engin mehâfet hissi, mehâbet mülahazası ve ihsan şuuru televvünlü muhasebe duygusunu tadile yetmemişti.

Evet, o öyle başarılı bir devlet adamı, hakkaniyet ve adalet timsali, çizgi değiştirme ve kayma bilmeyen bir yüksek karakter idi ki, hayat-ı seniyyelerinin her faslı ayrı bir kahramanlık destanı mahiyetindeydi. -Merak edenler Mahmud Akkad’ın “Abkariyyât”ına bakabilirler.- Ama onun melekler kadar temiz ruhu hiçbir zaman bu edip eylediklerine takılmamış; o her zaman düz bir insan gibi Rehnümâ’sının arkasında tir tir titremiş ve kendini sorgulayıp durmuştu. Sorgulayıp dururken de yapıp ettikleri ve asırlarca cehd ü gayret isteyen baş döndürücü başarılar adeta zihninden silinip gitmiş gibiydi…

Keşke bu mülahazalar, pireyi fil gösteren bu çağın bencil sergerdanlarına da bir şeyler ifade edebilseydi!.. Ama heyhat, bugünün gafilleri bunları hiç görmediler ve hiçbir zaman görme azm u ikdamında bulunmadılar, bulunmayı da düşünmediler. Zira dünyaperestlik onları kör ve sağır haline getirmişti.. hayatları cismaniyet ve hayvaniyetin dar koridorlarında geçiyordu.. habersizdiler kalbî ve ruhî yaşamdan… Böylelerinin uyanmaları ekstra bir lütuf teveccühüne kalmıştır. Hakk’ın engin rahmetinden ümit kesilmez ama beyindeki nöronların bütünü şimdilik buna “evet” diyemiyor. Bu itibarla da ben böyle bir tenbih ve tenebbühü o inayet-i hâssaya havale ederek konuyu bir noktalı virgülle kafiyelendirip bir başka abide şahsiyete geçmek istiyorum.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Temmuz sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: DERT, RIZA VE RECÂ

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin!..”

Dert, hadiseleri, insanlara çok farklı okutturur. Asıl mesele, derdi derman bilmektir. Diyor ki büyük zat: “Dertten büyük derman mı var; bir sebeb-i gufrân mı var?” (M. Lütfî Hazretleri) Dert, sebeb-i gufrân oluyor; dertli insan arınıyor günahlardan, Türkçemizdeki ifadesi ile “pîr u pâk” oluyor.

Öbür tarafa öyle -bu yolla bile olsa- arınmış olarak gitme varken, bence olup biten şeyleri hiç kâle almamak lazım. Madem derd-i hicrana, onulmaz dertlere derman, O (celle celâluhu); gönül, dermanını bulmuş demektir. Üzülmemeli, müteessir olmamalı!.. İçine bir sıkıntı geldiği zaman, içini O’na dökmeli!.. Yine o büyük zatın dediği gibi: Kerem kıl kesme Sultan’ım keremin bî-nevâlardan / Kerem-kâne yakışır mı kerem kesmek gedalardan?!.” Kendini o konumda mütalaa et!.. O’nun kapısının tokmağına dokunacağın zaman, bu mülahazalar ile dokun! Hâlinden şikâyet etme; kendi konumunun hakkını ver!..

Siz, bu türlü -şikâyet barındıran- mülahazalara inşaallah girmezsiniz. “Gelse celâlinden cefâ / Yahut cemâlinden vefâ // İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” der, her şeyi hoşnut bir ruh hâleti ile karşılarsınız.

Zannediyorum “Râdıye” “Mardıyye” sırrının -esas- tecelli ettiği nokta da burası oluyor. Nefs-i Levvâme’den sıyrılma, nefs-i hayvânîden sıyrılma, Nefs-i Mutmainne’ye ulaşma… O da Cenâb-ı Hakk’ı çok zikir ile, çok tefekkür ile, çok tedebbür ile oluyor. Kur’an buyuruyor: أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “İyi bilin ki, gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) Eskiler “Âgâh u mütenebbih olunuz!” derlerdi; onların ifadesiyle, “Âgâh u mütenebbih olunuz ki, kalbler Allah’ı anmak ile oturaklaşır, itmi’nâna ulaşır.”

İtmi’nâna ulaşmış bir kalbin iki kanadı vardır: Bir kanadı itibarıyla, “Râdıye”dir; o, Allah’tan hoşnuttur. Biraz evvelki mülahazaya bağlı diyecek olursak, hem “Celâl” hem “Cemâl” tecellilerini rıza ile karşılıyordur. Diğer kanadı itibarıyla da “Mardıyye”dir; Allah’ın rızasına mazhardır. Bunu, Kur’an-ı Kerim ifade buyururken değişik yerlerde: رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut.” diyor.

Evvelâ, Allah’ın râzı olması… O (celle celâluhu) râzı olunca, senin gönlüne de rıza hissi doluyor. Şu kadar var ki, Allah, ilm-i muhît-i Sübhânîsi ile senin ne yapacağını biliyor, senden râzı oluyor. Hak dostu, el-Kulûbu’d-Dâria’da ifade edildiği gibi; “Sen, razı ol ki, ben de râzı olayım!” diyor. Senin Allah’tan -yürekten- râzı olman, her şeyi hoşnutluk ile karşılaman, O’ndan gelen bir esintidir, bir merhemdir.

Bazen bir muhalif rüzgâr esebilir, bazı şeyleri savurmuş gibi görünebilir ve arkasında da bu türlü fırtınalara sebebiyet veren, merhametsiz, mürüvvetsiz “gibi” görünen insanlar bulunabilir. Fakat sen, Allah’a nasıl inanıyorsan, nasıl sağlam, mutmain bir kalbe sahip isen, öyle davranmalısın!.. Enbiyâ-i ızâmın yolunda yürüdüğüne göre, onlar gibi davranmalısın!..

Vakıa, enbiyâ-ı ızâm arasında -o mevzudaki gayretine bağlı olarak- bir ölçüde şiddetli hareket edenler de olmuştur; Hazreti Nûh (aleyhisselam) onlardan biridir. Allah Rasûlü de buna işaret buyuruyor: “Hazreti Musa ile Hazreti Nuh…” diyor.

   Hazreti Nuh ve Hazreti Musa’da celal, Hazreti İbrahim ve Hazreti İsa’da cemal tecellileri daha ziyade görülmüştür; İnsanlığın İftihar Tablosu da kendisinin Halîlullah ve Ruhullah’a benzediğini ifade buyurmuştur.

Kur’ân’ın ifadesiyle, وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا “Nûh şöyle yakardı: Rabbim! Yeryüzünde, kâfirlerden yurt tutacak/gezip dolaşacak hiç kimse bırakma!” (Nuh, 71/26) “Ey Rabbim! Seni inkâr eden, Seni tanımayan, bütün tekvinî emirlere karşı gözünü kapayan, teşriî ayetleri anlamazlıktan gelen insanlara yeryüzünde bir yurt tutunma fırsatı verme!” Hazreti Nuh, kendine, anne-babasına rahmet okuduktan sonra da “Allah’ım, zâlimlerin helâk olmalarını artır!” diyor.

Fakat bir yerde, sesi-soluğu kesiliyor: فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Bunun üzerine Rabbine, ‘Ben yenik düştüm, bana yardım et!’ diyerek yalvardı.” (Kamer, 54/10) buyurulduğu üzere, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” diye yakarıyor. Esbâb bil-külliye sukût ediyor; çaldığı kapılar, hep yüzüne kapanıyor.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile, Hazreti Nuh, uzun zaman yaşıyor, yüzlerce sene yaşıyor. Dokuz yüz elli sene yaşama, istiğrap edilecek bir şey değil; bu, Allah’ın elinde bir şey. Evet, Kur’an-ı Kerim diyor: وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلاَّ خَمْسِينَ عَامًا “Nuh’u bir rasûl olarak halkına gönderdik ve aralarında bin yıldan elli yıl eksik bir süre kaldı.” فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ “Nihayet onları tufan (su felâketi) yakalayıverdi.” (Ankebût, 29/14)

Onca zaman kapı kapı dolaşıyor, kapı tokmaklarına dokunuyor. Ne diyor? “Sizi yaratan, -bakın- şu tekvinî emirleri var eden, sizin ile onlar arasında genel âhenk tesis buyuran Allah (celle celâluhu), Kendisine iman etmenizi istiyor.” İnsanlığın İftihar Tablosu, belli bir dönemde, قُولُوا لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، تُفْلِحُوا “Lâ ilahe illallah, deyin; kurtuluşa erin!..” “Böyle deyin ve felaha erin!” buyuruyor. “Felaha erin, kurtuluşa erin!..” Bunu başka kimse söyleyemez; bunu, O’nun ile irtibatı olan, vazifeli olan, yedi kat semanın ötesinde -esasen- muhabereye hazır bulunan bir Zat ancak söyleyebilir. Dolayısıyla “dâll bi’l-ibare” ile لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ; “dâll bi’l-işâre” ile -usuldeki ifadesiyle- مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ. Bütün peygamberân-ı ızâm, öyle diyor, aynı mesajı duyuruyor; Hazreti Nuh da öyle demişti.

Seyyidinâ Hazreti Musa da bir-iki yerde, mütemerrid kavmi için, hususiyle Firavun için -ki “Amnofis” diyor M. Akif, başka bir isim de olabilir; o dönemde çekmediği şey kalmıyor ondan- aleyhte dua ediyor. رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الأَلِيمَ “Musa, Allah’a şöyle yalvarıyordu: Rabbimiz! Sen, Firavun’a ve onun ileri gelen yetkililerine dünya hayatında göz kamaştırıcı bir debdebe ve bol servet verdin; (bunlara dayanarak) insanları Sen’in yolundan saptırıp dalâlet vadilerine atıyorlar Rabbimiz! Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalblerine sıkıntı üstüne sıkıntı ver; belli ki, o pek acı azabı görmedikçe iman edecek değillerdir.” (Yunus, 10/88) رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ “Rabbim! Âkıbet itibarıyla, insanları Senin yolundan şaşırtmaları için mi bu imhâlin?!.” رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalblerine sıkıntı üstüne sıkıntı ver.” diyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu buyuruyor ki: “Ben, peygamberân-ı ızâm içinde, Hazreti Nuh ve Hazreti Musa gibi değilim…” Bazen öyle olabilir; hususî bir fazilette, bir meziyette tam, aynen onlar gibi olmayabilir. Ama “Ben, ahlak açısından, Hazreti İbrahim ve Hazreti İsâ gibiyim!” diyor. Bu, ezbere değildir.

Hazreti İbrahim, babasından ayrılırken, babasının onca temerrüdüne rağmen, yine onun için dua ediyor: وَاغْفِرْ لأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ “Babamı da bağışla; çünkü o, sapıp gitmişler içinde bulunuyor.” (Şuarâ, 26/86) Âzer’in “Git başımdan, defol! Bırak beni!” filan demesine karşı, o yine “Allah’ım! Babamı da mağfiret buyur!” diyor. Âzer, babası ise şayet… Bazı tefsirler, “amcası idi” diyorlar; amcaya da “baba” dendiği için.

Seyyidinâ Hazreti Mesih de “İyilik, sana ihsanda bulunana yaptığın iyilik değildir; iyilik ve ihsan, sana kötülükte bulunana ihsanda bulunmandır!” diyor. Bu, seyyidinâ Hazreti Mesih’in huyu, ahlakı; İnsanlığın İftihar Tablosu, onu da benimseniş.

   “İyilikle kötülük bir olmaz; o halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak!..”

Kur’an, O’na diyor ki: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki, seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) “Hasene” ile “seyyie” bir değildir. “İyilik” ile “kötülük” birbirinden farklı şeyledir. Biri, bir ibre gibi, bir ok gibi -esasen- Cehennem yolunu gösterir; öbürü de diğer bir ok gibi, bir ibre gibi, kıbleyi tayin eden bir pusula gibi, sana Cennet yolunu gösterir. Birbirinden çok farklıdır bunlar. Açının en fazla açıldığı dönemde, bu meselelerin ikisi birbirinden o kadar uzak; açı o kadar geniştir hasene ile seyyie arasında. وَلاَ تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلاَ السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü iyilikle sav!.. ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ Sen kötülüğü iyilikle sav; o zaman bir de bakarsın ki, kalbinden senin için sürekli düşmanlığın fokurdayıp durduğu o insan, sana bağrını açar, seni kucaklamak ister.

Şimdi, bugün böyle bir imtihandan geçiyorsunuz. Yiğitlik odur ki, başkalarının yaptıkları hadden efzun (sınırı fazlasıyla aşmış) o kadar kötülük karşısında, iyilikten ayrılmayasınız. İlk Baba’nın evlatlarının iyisinin (Hâbil) kötüsüne (Kâbil) dediği gibi… Hâbil, Kâbil’e لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.” (Mâide, 5/28) Öldürmek için el kaldırsan bana, öldürme unsurlarını kullansan, balta ile tepeme vursan, balyoz ile tepeme vursan, sana el uzatma niyetinde değilim. Allah’tan korkarım! Fakat böyle bir şeyin sonu, esasen senin Cehennem’e gitmendir. Ben böyle yapıyorum ya, sen de öyle yapıyorsun ya; bana yaptığın bu şeyden dolayı senin Cehennem’e gitmen, âkıbet itibarıyla kaçınılmadır.

Aslında, Hâbil, kardeşinin Cehennem’e gitmesini de asla istemez. O istemez; Hazreti Âdem’in evladı, Hâbil… Bırak onu, Kıtmîr bile, size kötülük yapanlara karşı diyor ki: اَللَّهُمَّ لاَ تُعَذِّبْهُمْ بِعَذَابِكَ فِي اْلآخِرَةِ؛ أَجِرْهُمْ، خَلِّصْهُمْ، نَجِّهِمْ مِنْ عَذَابِ النَّارِ؛ إِنْ كُنْتَ سَتُعَذِّبَهُمْ فَعَذِّبْهُمْ فِي الدُّنْيَا عَذَابًا خَفِيفًا “Allah’ım, onları da ahirette azabınla cezaya uğratma; azabından onları da uzaklaştır ve halâs eyle; Cehennem azabından onları da kurtar. Şayet onlara azap etmeyi murat buyuruyorsan, o halde cezalarını dünyada ver ve onları burada hafif bir azaba uğrat!..” Zira öbür tarafta yüzleri asık, başları önlerinde; karşına çıkacaklar o mahcubiyet içinde. Bakışlarıyla senden şefkat dileniyor gibi dilenecek, o kötülük yapanlar. Bugün sana hakk-ı hayat tanımayanlar, seni itibarsızlaştırmaya çalışanlar, öbür tarafta boyunları bükük, başları önlerinde, senin yanına gelecekler… “Allah’ım! Orada öyle bir mahcubiyeti onlara yaşatmamak için, ille de bir şey yapacaksan, burada, adl-i Sübhânîn ile imhâlini sona erdirerek onlara yapacağını yap! Bahtına düştüm, öbür tarafta onları ta’zîb etme; onların ta’zîbi ile beni de azaba uğratma! Çünkü ben, dayanamam! Başkalarının cayır cayır Cehennem’de yanmalarına dayanamam!..”

Evet, o büyük insanların Kıtmîr’i böyle düşünüyorsa, elbette o, لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.” (Mâide, 5/28) der. Bu açıdan, ahlak ve karakter bu olmalı!.. O zaman, iyiliğin iyilik doğuracağını göreceksiniz. Siz hiç farkına varmadan, saçtığınız iyilik tohumları, iyilik başaklarına dönüşecek. Ve geriye dönüp bir baktığınız zaman, “Oo!.. İyilikten bir sürü başak türemiş; iyilik fidelerinden bir sürü çınarlar, selviler meydana gelmiş, Allah’ın izni-inayetiyle. Meğer bunlar, bu türlü şeyleri tevlîd edecekmiş, onlara vesile olacakmış; kazanmışım ben!” diyeceksiniz.

   “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner!..”

Şimdi, bu yol mu, yoksa onlara, yaptıkları aynı şey ile mukabele etmek mi?!. Farkına varmadan, bazılarımız, hadisenin şoku ile, onların yaptıkları şeyleri bahis mevzuu yapmak suretiyle nöronlarımızı kirletme durumuna düşüyoruz. Belki Kıtmîr, bunu kendi açısından söylüyor; belki sizin aklınızın köşesinden geçmiyordur. Benim aklımın köşesinden mi geçiyor, Talamus’umdan mı geçiyor, Hipofiz bezimden mi geçiyor, nöronlarıma mı gelip çarpıyor o tsunamiler; bilemiyorum. Fakat önemli olan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi; الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى “Sabır, hadisenin şokunun yaşandığı ândadır.”

Mesela Kıtmîr, 12 Mart Muhtırası’nı görmüştüm. Şimdi yetmişli senelere dair çektiğim hadiseleri anlatırken size, sizi güldürecek fıkralar şeklinde anlatıyorum. 12 Mart Muhtırası sonrası içeriye alınmışsın, hakaretler görmüşsün. Mesela zehirlenmişsin. -Vakıayı arz ediyorum; şimdi sizin kardeşlerinizin çektiği gibi aynen.- Sen, kendinde değilsin. Ertesi gün vazifeli adam geliyor. -Aynen, aynı ağzı kullanacağım, rahatsız olmayın; onun ağzı, benim ağzım değil bu.- “Lan hoca, dün geberiyordun!..” Evet, çekmişsin. Fakat şimdi ben bunları anlatırken, tebessüm ederek anlatıyorum; siz de tebessüm ile mukabelede bulunuyorsunuz. Fakîr, o zaman, üç sene mahkûmiyet, bir sene de Sinop’a sürgün almıştım.

Seksen senesi… “Niye dindarsın!” diye, “Neden Allah’a inanıyorsun!” diye, “Neden insanları Allah’a götürebilecek çizgide, o yörüngede ortaya konmuş kitapları okuyorsun!” diye çektiriyorlar. Bunların karşılığında hangi madde ile sizi mahkûm ediyorlar? 163’ün birinci fıkrası… “İktisadî, siyasî, kültürel, devletin temel nizamlarını dinî esaslar üzerine oturtmak maksadıyla cemiyet teşkil etme.” Tam altı sene ben kaçtım, onlar kovaladılar. Her yerde, billboardlarda (ilan tahtalarında, duyuru panolarında) resmim var, adım var, “Bu aranıyor!” falan diyorlar. Altı sene sonra… -Makamı Cennet olsun; Allah, şimdikilere de onun insafını, iz’ânını, aklını, firâsetini, Hak yolunda hizmete taraftar olma duygusunu ihsan eylesin!- Turgut Özal, ayağını sağlam yere basmıştı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda serkârlık yapmış; sonra bakan olmuş, sonra başbakan olmuş, sonra Cumhurbaşkanı olmuş. O, ayağını sağlam yere bastığı zaman, Allah’ın işine bakın ki -tam o zaman- sizi Allah, Burdur’da yakalatıyor.

İşte bu da sizi tebessüm ettiren bir fıkra: Şiddet ile, hiddet ile, celâdet ile, nefret ile sizi derdest ediyorlar. Hâlâ tüfeğin namlusunun böyle karnıma sokulduğunu hissediyor gibiyim. “Kıpırdarsan, lan, seni gebertirim!” diye yakaladılar. Fakat o gece, işte o günün başındaki insan, ağırlığını koydu yere; ertesi gün, hepsi temennâ durmaya başladı. Benim aleyhimde konuşup atıp-tutan, habire ha delil getirip insanın önüne döken ve orada ifade alan -rahmetlik pederin adında- birisi vardı; çok güzel (!) bir insan… Sonra o baştaki zat ağırlığını koyunca, salıverdiler bizi. İzmir’e götürdüler; İzmir de kabul etmedi bizi, “Biz aramıyoruz!” dediler. Öbürleri de “Zaten biz de aramıyoruz!” dediler. O kötülüğü yapan insan, “Yahu hocam!” dedi, “Müsaade buyur, şu mübarek elini bir öpeyim!” Evet… Bakın, tebessüm ettirdi mi, ettirmedi mi size?!.

Şimdi çektiğiniz şeylerin de gelecekte bir fıkraya dönüşüp size tebessüm ettirmeyeceği nereden belli?!. Onun için, “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.” Enderûnî Vâsıf. Siz onu, “Çözülme zülfüne, ey dil-ruba, dil bağlayanlardan / Kaçınma âteş-i aşkınla bağrın dağlayanlardan.” sözleri ile tanırsınız. Ama kadere imanın gereği dediği bu türlü şeyler de vardır: “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam-ı felek, böyle gelmiş, böyle gider.” “Zuhura gelir, ne ise hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.”

   İnsanın, musibetler karşısında ilahî takdire karşı rıza göstermesi ve içindeki kötülük duygusunun tetiklendiği anlarda dahi iradesinin hakkını verip mahiyetine muvafık bir tavır sergilemesi, dikey ve sırlı bir helezon gibi onu yükselttikçe yükseltir.

Evet, kadere rıza, öyle yüksek bir pâyedir ki!.. Hiçbir şey yapmamış gibi görünürsün; fakat sen öbür tarafa gittiğinde, terazinin bir kefesine koyarlar zühullerini senin. Sana “hata” demeyeceğim; hata da olabilir, çünkü hatadan kalem merfûdur. (Yazıcı meleklerin kalemleri, hataları ve nisyanları yazmaz; hata ve nisyandan mesuliyet olmaz.) Nisyanlarını bir kefeye koyarlar. Kefe, birden bire yere oturur. Sonra, hiç farkına varmadan, getirir oraya bir pazubent gibi bir şey koyarlar, öbür kefeye. Birden bire diğer kefe yukarıya kalkar; o, aşağıya iner. Sorarsın: “Ya Rabbi, bu nedir?” “Bu, kelime-i tevhîd.” denilir; o, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ hakikatidir: “Allah’tan başka Ma’bud-i bil-hak, Maksûd-i bil-istihkâk yok! Ben, onun Rubûbiyetine razı oldum!” رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا، وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً نَبِيًّا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl/nebi olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.”

Cenâb-ı Hak, musibetler karşısında “rıza” ile, O’ndan razı olmak ile, sizi öyle pâyelere yükseltir ki!.. “Allah Allah! Bu negatif şey ile, insan nasıl oluyor da böyle Cebrail ile hemhâl hâle geliyor, topuk topuğa geliyor, diz dize geliyor, omuz omuza geliyor?” Ve Cebrail yarım adım geriye çekilerek, -Öyle diyorum, çünkü Efendimiz’de adım adım geriye çekildi) “Allah Allah! Cismaniyet var, hayvaniyet var, garîze-i beşeriye var, farklı olumsuz duygular var bunda; bunları nasıl aştı, buraya ulaştı?!” diye hayret edecek. Çünkü sen farklı bir yapıya sahipsin. Onlar, nurdan yaratılmış, Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başka bir şey düşünmüyorlar. Fakat senin mahiyetinde şeytanın oklarına hedef yeri de var, melâike-i kiramın nazargâhı olan yerler de var, aynı zamanda -Melâike-i kiram için hâşâ “Bırakın!” demeyeceğim; onları katmayalım işin içine- Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâh-ı İlahîsi olan bir “beyt-i Hudâ” var. Bir beyt-i Hudâ… “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri.

Şimdi, “rıza” birden bire, amûdî olarak, -şimdi “dikey” deniyor, amudî olarak- seni öyle bir noktaya yükseltir ki, sonra kendin, öyle bir noktada döner, o dönemde başına gelen şeylere tebessüm yağdırırsın: “Ne komik şeyler imiş onlar! Bize ‘Terörist!’ demişler bir kısım komik insanlar, ‘Terörist!’ demişler.” dersin.

Biz, gönlümüzü O’na kaptırmışız. Gönül O’na kaptırılmış ise şayet, o türlü olumsuz şeyleri düşünmez. Nasıl, yine Alvar İmamı diyor, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm için: “Sana, Cânân, gönül hayran nedendir / Cemâlin gün gibi rahşan, nedendir / Kaşındır kâbe kavseyni ev ednâ / Yüzündür sûre-i Rahman, nedendir?!.” Öyle birisinin arkasında yürüyorsun ve öyle bir noktaya doğru yürüyorsun ki, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, ân-ı seyyâlesine denk gelmez! Kazanımın bu ise, burada çektiğin bu şeyler, seni o noktaya götüren faktörlerdir. رَضِينَا “Razı olduk!” de!.. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) de, soluklan; o, sana oksijen gibi gelecek: حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah, bana kâfi ve vâfîdir; O, ne güzel Mevlâ’dır.” عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ “Ben de işte o Mevlâ’ya tevekkül ettim!” وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Arş-ı Azîm’in Rabbi, O’dur. Benim de O’na bağlı olduğum, dilbestesi olduğum, dildârı olduğum, Arş-ı Azim’in Rabbidir O.”

Bütün bu kazanımlar karşısında, kazanma kuşağında kaybeden insanların size çektirdikleri şeyleri gözünüzde çok büyüterek, nöronlarınızı kirletmeyin!.. Elinizden geliyorsa, onlar için hidayet dileğinde bulunun!.. اِهْدِنَا وَاهْدِهِمْ “Allah’ım bize hidayet et; onları da hidayete erdir.” deyin. Kur’an-ı Kerim, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ duasını talim buyuruyor; mütekellim-i ma’a’l-ğayr (birinci çoğul şahıs sigası) ile. Onlar da girebilir buraya; fakat her şeye rağmen, siz, o meseleyi te’kid ile söyleyin; onları da dışarıda bırakmama civanmertliğini gösterin: اِهْدِنَا وَاهْدِهِمْ اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ، آمِين “Bize hidayet et; onları da doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.”

   Amelsiz hasenât beklemek veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği hâlde buhbuha-i Cennet’ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Hazreti Rahmân-ı Rahîm’e karşı bir saygısızlıktır.

Donanımınız itibarıyla, sizi donatan O’dur. Gelecek adına sergileyeceğiniz performanstan ötürü Allah (celle celâluhu), Rahmâniyeti ile, Rahîmiyeti ile muamele yapıp sizi bağışlayabilir. O, müsellem; o, mahfuz. Onu antrparantez geçelim. Fakat esas olarak, temel disiplin olarak, “iman”dan sonra “amel” gelir. Amelsiz iman, kurumaya mahkûm bir ağaç gibidir. Dolayısıyla da elli bin defa başından yağmur yağsa, toprak bütün kuvve-i inbâtiyesi ile onun imdadına koşsa, bilmem ne karbondioksitler başından aşağıya aksa, “Yahu diril bunlar ile!” dese, yine dirilmez, yine dirilmez, yine dirilmez. Amelsiz iman, sönmeye mahkûmdur. Ve aynı zamanda marifetsiz amel de yorgunluktan, insanda yorgunluk hâsıl etmekten başka bir şey yapmaz. “Marifet” olacak. Sonra marifet, o meşcereliğinde “muhabbet-i İlahiyeyi” geliştirecek. İçinizde bir “Allah Sevgisi” hâsıl olacak ki, siz, إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ beyanıyla işaret edildiği gibi, imandan amele, amel-i sâlihten marifete, marifetten muhabbete ve gücünüz yetiyorsa, “Hel min mezîd… Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!” deyip iştiyâk-ı likâullaha doğru hep adım atmaya devam edeceksiniz.

Bunlar, birbirini tamamlayıcı şeyler. Bu baştaki “amel” dediğimiz mesele, işin ilk basamağıdır. Bir şeye ilk adım, son adım adına çok önemli bir faktördür. Kötülük de öyledir; kötülük adına atılan bir adım, başka kötülüklere de kapı aralamış olur. Bir kere yalan söyleyen, her zaman söyleyebilir; bir yönüyle, yalana karşı kapıyı aralamış demektir. Bir kere iftira eden, her zaman iftira edebilir. Bir kere sabah başka, akşam başka beyanatlarda bulunan, ömür boyu sabah başka, akşam başka, başka türlü görüntüler ile karşınıza çıkabilir. Bir kere inhiraf etti mi, kalb bir kere lekelendi mi, كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapa geldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)” (Mutaffifîn, 83/14) damgasını yedi mi, o kirlenme başka kirlenmelere bir çağrı, bir davetiyedir. Kalb, كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ beyanında dikkat çekilen “reyn” ile, böyle bir leke ile bir kere lekelenirse, bu, başkalarına bir çağrıdır; kolaylaşır.

Ama çar çabuk, hemen, bir arınma kurnasına koşarsanız.. istiğfar ile yarlıgama dilerseniz.. tevbe ile “Sana döndüm!” derseniz.. inâbe ile dönüşünüzü te’kid ederseniz.. “evbe” ile -bir yönüyle- Hakk’a dönmede tamamen fâni olursanız.. artık “Ben!” diye bir şey yok.. “Sûrete nazar eyler isen sen ile ben var / Ammâ ki hakikatte, ne sen var ne de ben var.” Evbe’de, işte o durum söz konusudur. Artık ne “ben” var orada, ne de “sen” var; sadece O (celle celâluhu) var. Orada insanın kalbi, sadece “Hû” diye soluklanır, “Hüve” der durur.

Hazreti Gazzâlî’nin İhyâ’sında ifade ettiği gibi, aynı zaman Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-î Tâbân da ifade ediyor: İnsan için, rahmet-i ilahiye mülahazasıyla aldanma da muhtemeldir. Yapar, yapar, bağışlayın akla hayale gelmedik haltları karıştırır; sonra “Allah, Gafûr ve Rahim’dir!” der, teselli olur onunla. Bakın bu, şeytanın sağdan gelmesi demektir esasen. Yahu niye günaha girmeden önce, “Allah, Gafûr ve Rahîmdir!” demiyorsun?!. Hataların vardır, nisyanın vardır. Beyân-ı Nebevî içinde, “Kalem, hata ve nisyandan kaldırılmıştır, onları yazmaz.” Hata… Ama Rabbimize karşı ayıptır.

Kıtmîr’in istiğfarında: أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ، وَمِنْ كُلِّ خَطَإٍ، وَمِنْ كُلِّ مَعْصِيَةٍ، وَمِنْ كُلِّ مَا لاَ يُحِبُّ رَبُّنَا وَلاَ يَرْضَى، وَمَا لاَ يَنْبَغِي لَنَا، وَلاَ يَلِيقُ بِنَا “Bütün günahlardan, topyekûn hatalardan, Allah’a isyan manasına gelen her fiilden, Rabbimizin sevmeyeceği ve razı olmayacağı hal, tavır ve işlerin tamamından, bir de üstümüze vazife olmayan, bize dünya ahiret fayda vermeyen ve katiyen yakışmayan şeylerin hepsinden binlerce kere, milyon defa istiğfar ediyorum.” Bize yakışmayan, Allah karşısında… Ben bakıyorum da o hatanın, o nisyanın ne numarası, ne de drobu uymuyor bana! Beni ahsen-i takvîme mazhar yaratan, icabından meleklerin önüne geçme imkânını, istidadını veren Allah’a (celle celâluhu) karşı yakışıksız, yaraşmayan şeyler… Onlardan da Allah’a sığınırım!..

Şimdi sürekli iyilik yaptığın halde, dilin hep bunu vird-i zebân ediyorsa, kazanıyorsun, farkına varmadan. Çünkü yine Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm buyuruyor ki: “Ne mutlu o insana ki, defter-i hasenâtında istiğfar çok olur!” Çok olsun diye O -Âişe validemizin ifadesi ile- bir mecliste bazen, yetmiş defa “Estağfirullah!” diyordu.

Fakat ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, buhbuha-i Cennet’ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Hazreti Rahman-ı Rahim’e karşı da saygısızlıktır. Yani, değil sadece iyi bir şey işlememek, hep günah vadilerinde dolaşıp duruyor. Eli ile günah işliyor, dili ile günah işliyor, gözü ile günah işliyor, kulağı ile günah işliyor. Sürekli gıybet ediyor, iftirada bulunuyor, başkalarına kötülük yapıyor. Anneyi evladından ediyor; evladı annesinden ediyor. Birinin bir hata işlemesi ile, “Senin de falanlar ile irtibatın vardır!” diye, onları hapse atıyor.

Hâlbuki modern hukukta da İslam hukukunda da “suçun hususiliği” vardır. Suçun hususiliği, cezanın hususiliğini gerektirir. “Sen, falan ile, falan zamanda telefon ile konuşmuşsun; dolayısıyla mücrimsin!.. Günah işleyen birisi üzerinde 1 dolar taşıyormuş; senden de 1 dolar çıktığına göre, sen de cürümlü sayılırsın! Falanın başında desenli takke var; sen de o desende takke giydiğine göre, sen de onlardan sayılıyorsun, demektir. Terör örgütü; sen de terör örgütüsün!” Bu, Firavunların hukuk sisteminde bile görülmedik bir şeydir, hafizanallah. Böylesine Cehennem vadilerinde düşe-kalka yürüyen bir insan, “Müslümanım!” diyorsa, yemin edeceğim: Vallahi de değildir, billahi de değildir, tallahi de değildir! Onca cinayet işleyen bir insanın, Firavun’dan farkı yok, Hitler’den farkı yok, Lenin’den farkı yok, Saddam’dan farkı yok, Kazzâfî’den farkı yok!.. Cennet’ten dem vuruyor ama şeytanın sağdan gelmesi… Bakın, nasıl bir recâ hissiyle onu aldatıyor. Diyor ki: “Sen işliyorsun bunları ama boş ver, Allah Gafur ve Rahîm’dir; ne işlersen işle!”

   Günahlardan kaçınıp Allah’tan inayet beklemek, yarışırcasına hayrât ve hasenât yolunda koşup sonra da Allah rahmetinin enginliği mülâhazasıyla o kapıya yönelmek, gerçek bir recâdır ve sâdıkların ümit ufkudur.

Vakıa hep iyilik yapanlar demişler: “Ger günahım kûh-i Kâf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultan’ım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kâf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.)

İmam Şafiî hazretleri de demiş:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي * جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ * بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” “Yollar, sarpa sardı, daraldı; vicdanım da daraldı; öbür tarafa yöneliş başladı. Ama recâ hissimi, Sen’in affına merdiven yaptım!” diyor, İmam Şafiî. Elli beş senesini, beş yüz elli senelik sevap ile donatmış bir insan bu. Kendinden sonra gelen dev insanlar, onun yazıp ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzideyi, kendilerine rehber yapmışlar. Hayaline dahi günahın misafir olmadığı bir zat:

وَلَمَا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي * جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُلَّمَا

تَعَاظمَنِي ذَنْبِي فَلَمَّا قَرَنْتُهُ * بِعَفْوِكَ رَبِّي، كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Senin affına sığınıyorum. Affın, benim günahlarımdan çok daha büyüktür.” diyor. Bu, inanmış bir insanın recâsıdır, ümididir.

Ama mâsiyette düşe-kalka yürüyen.. hep zift bataklığı içinde zift neşreden.. her gün çok farklı iftiralar ile, din-i mübîn-i İslam’ın her yerde şehbal açmasını isteyen insanlara ayrı bir iftirada bulunan.. müfterilik adına kurulmuş ve bir zift jurnalciliği etrafında kümelenmiş, zift ruhlu insanlar.. zift düşünceli insanlar… Bunlar “Allah, Gafur ve Rahim’dir!” diye teselli oluyorlar ise, bu, şeytanın sağdan çarpması demektir; sûret-i haktan görünerek, o zavallıları, batıl yola sevk etmesi demektir.

Bunlardan birincisi gerçek recâdır ki, iyilik yaptığı halde bile kendisini çok mücrim, çok günahkâr görüyor; “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” diyor. Havf, bu. رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ “Hikmetin başı, Allah korkusudur.” Peygamber Efendimiz’in beyanı. Farklı şeklide ifade ederken, Kıtmîr, “mehabet” kelimesini kullanıyorum; “Hikmetin başı mehâbetullah’tır.” Bunu derken de meseleyi çocuklara anlatırken, böyle anlatmanın lüzumuna inanıyorum. Korku ile onları ürkütme değil de Allah’ın ululuğu, azameti ve büyüklüğünü nazara verme; “Bakın, O, büyüklüğüne rağmen, size şefkat ile, re’fet ile bakıyor!” demek suretiyle O’nu sevdirme… Cenâb-ı Hakk’ı sevdirme… Ama رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ “Hikmet’in başı, Allah korkusudur.”

“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır.

Yüreklerden silinsin -farz edelim- havf-ı Yezdân’ın,

Ne irfanın kalır tesiri, ne vicdanın.

Hayat, artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…”

Varsın, alçaklık yolunda sülûk edenler, o yolda yürüyedursunlar; siz, onlar hakkında bile iyilikler düşünmeye devam edin. Kötülüğe kötülük ile mukabele değil, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, Hazreti Mesih gibi, iyilikle mukabelede bulunmak suretiyle, centilmenliğinizi, insanlığınızı, karakterinizi ortaya koyun!.. كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) Herkes, karakterinin gereğini sergiler. Birileri karakterlerinin gereğini sergiliyorlar; zulüm ile oturup kalkıyorlar, zulüm söylüyorlar, zulüm düşünüyorlar, bakışlarından zulüm akıyor. Fakat sizin karakteriniz buna müsait değil. Zulüm değil, sizin bakışınızdan adalet dökülmeli, kulaklarınızda hep adalet çınlamalı, ağzınız hep adaleti telaffuz etmeli, kalbiniz adalet duygusuyla çarpıp durmalı!..

Allah, bizi bu seviyenin insanlarından eylesin! Dediğim şeylerden dolayı da beni affetsin! Siz de kusura bakmayın!..

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (5)

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir başka şekildedir Hazreti Kelîmullah’ın sergüzeştisi.. dünyaya teşrifleriyle daha beşikteyken ırmağa salınışı.. can alıcı hasımlar tarafından belli bir yaşa kadar korunup kollanışı.. bir kaza hadisesinden sonra maskat-ı re’si olan Mısır’dan ayrılışı.. bir başka diyarda dâussıla duygusu.. ve hâmîsiyle yaptığı mukavelenin gereklerini yerine getirirken adeta bir seyr u sülûk-i ruhânî yaşaması.. günler, haftalar değil senelerce erbaînlerden geçmesi.. selefleri gibi hep çile ve ızdırapla oturup kalkması… Hâsılı, “أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُBelanın en çetin ve altından kalkılmazı enbiyanın kaderidir.” fehvasınca hep çekmişti; sürekli çekiyordu ve gelecekte de hep çekecekti ama bela-i dertten âh etmeyecekti.

Onun, ilk iç dökme, Hakk’a teveccüh ve kendiyle yüzleşmesi, bir kaza yumruğuyla yere serdiği bir Kıptî’nin ölümüyle olmuştu. Vicdan azabı çekmeye durmuş; “Ya Rab! Ben zulmettim kendime, affeyle beni!” demiş, Allah da onu yarlıgamıştı. (Kasas Sûresi, 28/16) “Rabbim bana lütufların hakkı için, suçlulara asla arka çıkmayacağım.” (Kasas Sûresi, 28/17) diyerek içini döküp inlemişti.

Böyleydi o yüce kametlerin hal ve düşünceleri. Bizim küçük gördüğümüz veya hiç görmediğimiz şeyleri onlar birer büyük günah gibi görüyor ve hemen afv u mağfiret kurnalarına koşuyorlardı.. ve Allah da onları hep arı-duru kalma ufkuna yönlendiriyordu.

Hazreti Musa aleyhisselâm’ın bir misyonu vardı; çağının tiranına Allah’ı anlatmak ve İsrailoğulları’nı toparlayıp güvenilir bir yere götürmek. Fakat o günlerde Mısır’ın kaderine hükmeden mütemerrid Firavunlar vardı. Bunlar kendilerine muhalif gibi gördükleri herkesi -çağın Amnofisleri gibi- ya öldürüyor veya hapse atıyorlardı. Zordu Hazreti Kelîmullah’ın Tûr-i Sînâ’da aldığı emirleri yerine getirmek. Ne var ki emir O’ndan olunca “Hayır” demek de mümkün değildi. Bu itibarla hem peygamberlik misyonu yerine getirilecek hem de İsrailoğulları şeytana rahmet okutturan o zalimlerin tahakküm, tasallut ve tagallüplerinden kurtarılacaktı. Ruh-i seniyyeleri vahy-i semavî ile henüz taçlandırılmıştı ama o gözünü kırpmadan yürüdü işin üzerine Hakk’ın emriyle, ağabeyi Hazreti Harun’u da yanına alarak. Yürüdü Yaratan’ın inayet ve riayetine güvenerek çeşitli badirelerin üzerine.

Karşılaştığı problemler sadece mütemerrid idarecilere de münhasır değildi: Allah’ı açıktan görmeden kendisine iman etmeyeceklerini söyleyenler vardı.. kısa bir süre aralarından ayrılmasını fırsat bilen şeytan dürtüleriyle buzağıya tapanlar vardı.. “Sen gelmeden maruz kaldığımız şeylere maruz kalıyoruz!” diye mırıldanan bîvefa taraftarlar vardı.. gaileler aşılıp da emin bir sahile çıktıklarında, putperest bir kavmin yaptıklarına takılıp “Bize de bir put yap” diyen densizler vardı.. girilmesi için savaş verilmesi gereken bir yere girmemede direnip “Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturup dinleniyoruz.” diyebilen ayarsız kimseler vardı… Vardı, vardı ve vardı ama o ağabeyini de yanına alarak Hak’tan gelen mesajları realize etmekten asla geri durmadı; nihayet Tîh’teki ikamet günlerinde de ruhunun ufkuna yürüdü. Münasebetsiz muhataplarını -Kıptîler dâhil- Allah’a havale ettiği olmuştu ama yüklendiği önemli misyonu ciddi bir tevekkül, teslim ve tefvîz hissiyle yerine getirmekten de asla dûr olmamıştı.

Bilmem ki günümüzün düşe-kalka yürüyen rehber ve pîşuvâlarına bunlar bir şey ifade edecek mi?!. Ümidim; bugünkü derbederler olmasa da gelecekte hakâik-i Kur’âniyeyi temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd bu örnek âbidelerin yolunda, bütün insanlığın açlığını, susuzluğunu giderecek ve beklenen o “ba’s ü bade’l-mevt”i gerçekleştirecektir. Hak dileyince niye olmasın ki?!.

Kendini doğru okuyan, gözü Hak hoşnutluğunda, kalbi mehâfetullah ve mehâbetullahla tir tir dırahşan çehrelerden biri de “Zünnûn” diye anılagelen Hazreti Yunus aleyhisselâm’dır. Farklıydı onun nübüvvet sergüzeştisi.. Ninova diye anılıyor peygamberlikle tulû ettiği iklim.. oranın insanı da dinleyip anlamamıştı bu iç derinliğiyle serfirâz insanı.. o hep ilahi tedip ve tazip sinyalleri alıyordu nebîlik ufku itibarıyla. O güne kadar da hep öyle olmuştu; peygambere karşı gelip ilhadda ısrar edince ya sulara gark olmuştu münkirler, ya yerle bir edilmişlerdi, ya da semavî taşlarla kahr u tedmîre maruz kalmışlardı. Yüce nebî, emareleri ufukta böyle bir akıbetin olduğu/olacağı içtihadıyla, biraz da seleflerinin hareket tarzını benimseyerek -onlar da böyle bir durumda bulundukları yerden ayrılmışlardı- ayrılmaya karar verdi ve ayrıldı. Ama acaba mukarrabîn ufku itibarıyla öteden emir gelmeden ayrılmak doğru muydu, işte işin sır noktası!..

Hazreti Yunus bulunduğu yerden ayrıldı ve bir gemiye bindi; gerisi malum: Denize atılma ve bir balina tarafından yakalanıp yutulma… Büyük nebi, çaresizliğini topyekûn esbabın sukûtuyla derinden derine hissedip, nur-u tevhîd içinde duyulan sırr-ı Ehadiyyetin sevki diyeceğimiz peygamberane bir şuur ve tefviz ruhuyla ebedî mihrabı Hazreti Vâhid ü Ehad’in dergâhına yönelerek, kendiyle yüzleşip şöyle inledi ve sızlandı: “Ya Rab! Sensin biricik ilah ve mabud-u mutlak; Senden başka yoktur kuluna bir penah.. bütün noksanlıklardan münezzeh bir Sübhânsın Sen; doğrusu ben kendime zulmettim.. affını ümid ediyorum!” (Enbiya Sûresi, 21/87) Bu sızlanış ve ızdırar diliyle yakarışa, hemen ötelerden cevap verilmiş ve o kendini bir “şecere-i yaktîn” gölgesinde buluvermişti. Bu iç döküş ve tazarruun derinliği sayesinde o yeniden hayata döndürüldüğü gibi, bulunduğu bölgeye avdetiyle de binlerce insanın yeni bir “ba’s ü bade’l-mevt”ine vesile olmuştu.

Bilenler öyle bilmişti, o da biliyordu ki Cenab-ı Hak ıztırar ve ihtiyac-ı fıtrî ruh haletiyle Kendine teveccüh edip sızlananları asla yüz üstü bırakmamış; bununla beraber iç içe mükâfatlarla da mükâfatlandırmıştır.

Keşke sebeplerin bir cimrilik tavrına büründüğü günümüzün mazlum ve mağdurları da böyle bir ruh haletiyle ebedî mihraplarına yönelip ağlaya-sızlaya bir arz-ı halde bulunabilselerdi!.. Belki bir gün bulunup inleyecekler ama -inşaallah- geç kalmış olmazlar…

Hak saygısı, ruh inceliği, teslimiyet ruhu ve tefvîz ufuklu hayatı itibarıyla Hazreti Eyyûb aleyhisselâm’ın serencâmesi de diğer mukarrabînden oldukça farklıdır. O nebîlerden bir nebîdir; bu yanıyla diğer “Mustafeyne’l-Ahyâr”dan farkı yoktur dünyaya bakışında, ukbâ mülahazalarında, nübüvvete ait hususiyetleri sergileme hassasiyetinde. Fakat kaynakları sorgulanabilir bazı eserlerde, kalben Hakk’a müteveccih bu insanın meşru kesbine lütfedilen geniş imkânları olduğundan söz edilir. Hatta denebilir ki, umum mukarrabîn gibi o da “latîfe-i Rabbâniyesi”nin kapılarını bütün bütün dünyevî beklentilere kapamış, اَللهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ ufkundan gelen lütuflarla geniş imkânlara sahip olmuş, -mülahazamızı nebî karakterine bağlıyoruz- bütün mâmelekini, îsâr ruhunun emrine vererek, yaşatmayı yaşamanın birkaç adım -estağfirullah- kilometrelerce ilerisinde düşünen ve götüren bir âbide şahsiyetti. Öyle olunca varsın onun servet ve imkânları Karun’unkinden kat kat fazla olsun; kalb kirlenip O’na (celle celâluhu) ayna olma özelliğini kaybetmedikten sonra, ekstra lütuf sağanaklarıyla gelenler, talebi mahzursuz sayılan dünyevî nimetler kategorisine girer.

Şayet gerçekten o, mal, mülk, evlâd ü ıyâl açısından söylenegeldiği gibi ise, bize de “Varsın olsun!” demek düşer.. “Varsın olsun!”… Onunla alakalı serencâme şöyle cereyan ediyor: Bir gün beklenmedik bir hadise bütün mal ü menâlini alıp götürüyor. O bu hadise karşısında “Allah verdi, Allah aldı!” mülahazalarıyla soluklanıyor. Bir başka zaman evlatları ve yakınları böyle sürpriz bir hadiseyle yok ediliyor; kalbi aynı tefvîz ruhuyla çarpan nebînin dudaklarından aynı zebercet kelimeler dökülüyor. Bir müddet sonra değişik hastalıkların asimetrik tasallutuna maruz kalıyor; dişini sıkıp sabr-ı cemîl hısn-i hasînine sığınıyor. Ama bu rahatsızlıklar bir gün öyle bir hal alıyor ki, çağın sözcüsünün beyanıyla, -onun ufkundan- kalb fonksiyonunu, dil de vazifesini yerine getiremeyecek gibi oluyor. –Bunlar onun ihtisaslarına göre bir yaklaşım- İşte o zaman, derdini, içindeki hemhâl olduğu ‘âh’a bile açmayan nebî, talep, naz ve ısrarlı istemeye kapalı ve niyaz edalı bir arz-ı halle, “Ya Rab! Bu dertler bana tahammül-fersâ şekilde dokundu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya Sûresi, 21/83) diyerek halini Allah’a arz edip niyazda bulunuyor. Cenâb-ı Hak da, “Biz de onun niyazını kabul edip nezdimizden bir lütuf ve diğer kulluk çizgisinde olanlara da bir ders olmak üzere hastalığını giderip aile efradını ve yakınlarını ona lütfettiğimiz gibi bir o kadar daha ihsanda bulunduk.” (Enbiya Sûresi, 21/84) buyurdu. Allah, bir zamanlar verdiğini almış, sabır kahramanını öyle imtihan etmişti. Şimdi de aldıklarını onun sabrına, sadakatine mükâfat olarak kat katıyla veriyor ve onu sevindiriyordu…

Kur’an-ı Kerim’in bir başka sûresinde ifade edildiği üzere, o, vücudunu baştanbaşa saran hastalığı şeytan çarpmasına vererek Hakk’ı tenzihte bulunma inceliğiyle içini döküyordu. Beyan-ı Sübhânî konuyu bize şöyle aktarır: “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o Rabbine teveccüh ederek, ‘Ya Rab! Şeytan bana bir bitkinlik ve azapla ilişti.’ demişti.” (Sâd Sûresi, 38/41) Evet, yüce nebî böyle niyazda bulunmuştu ki bu, maruz kaldığı şeyleri şeytana vererek, hem mukarrabîn ölçüsünde ona açık bulunduğunu itiraf hem de Zât-ı ulûhiyeti takdis anlamına geliyordu.

Deryadan bir katre ile o “Mustafeyne’l-Ahyâr”ın Allah’la münasebetlerini, hayatlarını iç murakabeye bağlı sürdürdüklerini, hayallerine bulaşması bile söz konusu olmayan -keyfiyeti bizce meçhul- kendilerine yakıştıramadıkları hal ve tavırları itibarıyla fevkalade bir incelik sergilediklerini anlatmaya çalıştık. Allahu a’lem, böyle bir derinliğe gökteki melekler bile imrenedurmuş ve hayranlık temaşasına koyulmuşlardı. Ne kadar arzu ederdik bu yaklaşımın zerresine sahip olmayı, ama heyhat çoklarımız itibarıyla tepeden tırnağa levsiyât içinde bulunduğumuzun farkında bile değiliz.. hele serkârlar, hele serkârlar!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Haziran sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: MÜ’MİN UFKUNDA KURTULMAK VE KAZANMAK

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Durduğumuz yer ile ebedî duracağımız yer; bu ikisi arasındaki farkı çok iyi görerek, herhalde ona göre bir tavır ayarlamak icap ediyor. Biri muvakkaten misafirhane, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanı ile: مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا “Ne alakam var benim dünya ile?!. Benim durumum, tıpkı bir yolda giderken bir ağacın altında muvakkaten ârâm eden bir insana benzer. Sonra o kalkar, bineğine biner, göçer gider.” İşte o kadar hepsi…

   Âhiret ve ebedî saadet yolunda bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır.

Dünya hayatı, bir ağaç gölgesi altında dinlenme gibi bir şeydir. Ebediyet ile elli-altmış sene karşı karşıya getirildiği zaman, bu hiç görünmez. Mikroskop ile bile göremezsiniz, en büyültücü büyüteçler ile bile göremezsiniz; dünya öyle küçülür. Altmış sene, yetmiş sene, hatta bütün insanlığın ömrü, ebediyet yanında bir “ân-ı seyyâle” gibidir; gelir, uğrar, geçer, gider. Ve insana, bu iki âlem arasındaki konumu ve durumu itibarıyla, durum ayarlaması iktiza eder.

Kur’an-ı Kerim, Kârûn’a hitabı naklederken buyuruyor ki: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللهُ إِلَيْكَ وَلاَ تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mamur etmeye gayret göster. Dünyadan da nasibini unutma! (Dünyaya ihtiyaç ölçüsünde yönel.) Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et, (malını Allah yolunda infak et.)” (Kasas, 28/77) Allah’ın sana verdiği ile, âhiret hayatını peyle!.. “İbtigâ” (ابتغاء) kelimesi ile ifade ediyor, “vetlub” (وَاطْلُبْ) değil. İbtigâ fiili ile olunca, “Candan-yürekten arkasına düş, hep onun talebinde ol, soluk soluğa onu (âhiret hayatını) takip et!” demektir. وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Dünyadan da nasibini unutma.” Bir yiyecek kadar, bir içecek kadar, muvakkaten yaşayacak kadar. Ferdî hayat itibarıyla böyle olduğu gibi, içtimâî hayat itibarıyla da böyledir, fark yok.

İnsanın, öbür tarafa gittiği zaman, hiss-i nedâmet (pişmanlık duygusu) ile “Keşke!” dememesi, orada “keşke”lerle nedametini izhâr etme durumuna düşmemesi için burada hayatını çok iyi değerlendirmesi lazımdır. Bir Hak dostu ne hoş söyler:

“Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömrüm oldu heba,

Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan, bî-haber;

Ağlayıp nâlân edip düştüm yola, tenha, garîb,

Dîde giryan, sine piryan, akıl hayran, bî-haber.” (Niyâzî-i Mısrî) -Türkçe’mizde “püryan” derler; şiirde “Dîde giryan, sine piryan…”

Bir başkası der ki:

“Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir,

Bir mukim âdem bulunmaz ne acîb kâşanedir,

Bir kefendir âkıbet sermayesi şâh u geda,

Bes, buna mağrur olan Mecnun değil de ya nedir?”

Böyle gelip geçici, bir şimşek gibi çakıp kaybolucu, dünya hayatı… İnsan aldanıyor, gözünü hep ona dikiyorsa, ebedî ışığa karşı kapısını kapamış demektir, kendini bir ebedî körlüğe salmış demektir. Evet, öyle… Bir güzel söz de bu mevzuda -bunların hatırlattığı- Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerine ait:

“İki kapılı bir handır bu dünya (bu virane)

Bunda konan, göçer; konuk, eylenmez.”

Bakın hepsi aynı şeyleri söylüyor. Bu da size başka bir şeyi hatırlatır:

“Acîb bir kârubân-hane bu dünya,

Gelen gider, konan göçer bu elden,

Vefası yok, sefası yok, fani hülya,

Gelen gider, konan göçer bu elden.”

Alvarlı Efe Hazretleri’nden bir başka manzum:

“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş;

Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş!

Bu bir devvâr-ı gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer

Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.”

İki mısra atlayarak, sonunu söylüyorum:

“Hüner bir ibret almaktır / Hüner Hakk’a kul olmaktır;

Hüner irfanı bulmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”

Gördüğünüz gibi, çokları, âhirete karşı kendilerini bir körlük içine salmışlar; “Varsa da dünya, yoksa da dünya!..” Hatta dini, dinî değerleri, işte o “Varsa da, yoksa da dünya!” uğrunda kullanarak, ebedî kalacakmış gibi bu dünyada çırpınıp duruyorlar. Oysa ki,

“Ölüm demez, yiğit, koca,

Gelir bir gün, ya bir gece,

Kefen elinde bir hoca,

Yuyar bir gün, demedim mi?!.” Bu da Yunus Emre’ye ait.

   “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, kalblerimizi dininde sabit kıl.”

Dünyaya bakarken bu mülahazalar ile bakmak lazım; onun derinleştirilmesi, esasen derinlik mülahazasına insanın kendisini salması, mercan adalarına insanın kendisini salması lazım. Veya tâbir-i diğerle, insan, güneşe doğru hep bir seyahat tertip etmeli, bitip tükenme bilmeyen bir arzu ile, bir iştiyak ile ölesiye bir koşuş ile, hep ona doğru koşmalı, hep ona doğru, hep güneşe… “Daha! Daha!” demeli!.. Bu tabiri de Hazreti Pîr-i Mugân, Ayetü’l-Kübrâ risalesinde kullanıyor, “Hel min mezîd!” diyor. Bu söz, vakıa Cehennem’e atılan insanlara karşı Cehennem’in هَلْ مِنْ مَزِيدٍ “Daha yok mu?” (Kâf, 50/30) şeklindeki ifadesinden alınma ama pozitif şekilde de kullanabilirsiniz bunu. Allah bilgisi, marifetullah, muhabbetullah, aşk u iştiyâk-ı likâullah… Bu ufka ulaştığın zaman bile “Daha yok mu? Daha yok mu? Daha yok mu?!. Ne latif şey imiş bu!” deme.

“Ol suyu kim içse hemân,

Kalbe doğar nur-i cihân,

Verir hayat-ı câvidân,

Yandıkça yandım, bir su ver!” (Gedâî) “Yandıkça yandım, bir su ver!” diyor.

“Bana Hak’tan nidâ geldi: Gel ey âşık ki mahremsin!

Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefâ gördüm.” (Nesîmî)

Bu hitap ile, bu iltifat ile Cenâb-ı Hakk’a müteveccihen gitmek, bu “fâni” hayatı, “bâkî”leştirmek demektir.. bu “mezraa”yı, âhiret hesabına değerlendirme demektir.. O’nun değişik esmâsının mecâlîsi olan, tecellîgâhları olan yerleri, değerlendirme demektir.. âhiretin koridoru; bu koridorda doğru yürüme demektir. Dolayısıyla bunların hepsi, Allah’a doğru yürümenin, koşturmanın, ölesiye sa’y etmenin ifadesidir.

İnşaallah sizler, o yolda koşturuyorsunuz ve sonuna kadar da inşaallah koşturacaksınız. Allah’tan onu dileyelim: Cenâb-ı Hak, bizi, Kendi yolunda sâbit-kadem eylesin!.. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu duayı hiç durmadan vird-i zebân etmiş: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sâbit kıl!” اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ؛ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, kalblerimizi dininde sabit kıl. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..”

Kalbler, O’na karşı olan o iman, iz’an, marifet ve muhabbet ile hep aynı ritimde atmalı!.. Nabız dinlenirken, insan, hep onda “Hû, Hû, Hû” sesini duymalı!.. Bilmem, onu öyle dinleyen hekimler var mı; nabzın atışında “Hû” sesini dinleyen?!. Aslında her şey öyle “Hû!” diyor.

“Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât. / Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.” بِأَيِّ حَرْفٍ حَرَّكْتَ يَقُولُ: هُو Hangi harfi yoklasan, harekete geçirsen, “Hû!” ile karşılaşacaksın, “O!” diye bir nağme duyacaksın. Önce söylediğim şiir, Recâîzâde Ekrem’e ait idi: “Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât. / Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.” Celle celâluhu. Evet… “Varsın Sen İlahî yine varsın, yine varsın / Aklımda, gönlümde, ruhumda hep varsın!..” Bu da Cenab Şehabettin’e ait.

   “Ve yüzler de olacaktır ki, o gün, ümitsiz ve asık; bel kırıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşıyan…”

Böyle yaşamak, böyle oturmak, böyle kalkmak… Bulunduğumuz her yeri böylesine “sohbet-i Cânân” ile aydınlatmak.. ve hep aydınlık içinde, ışık tufanı içinde oturup-kalkmak.. hep ışık tufanı içine oturup-kalkmak. Yoksa -hafizanallah- insan, Kârûn gibi, kendisini zulmetlere salar; sonra da bir gün ak saray ile, kara sarayı ile, turuncu sarayı ile, pembe sarayı ile, villaları ile, filoları ile hasf edilir, yerin dibine batırılır. Her şeyi ile batırılır.

Batırıldı mı, batırılmadı mı? فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar // Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!” Hepsi geldikleri gibi gitti; toprağa gömüldü ve sizin ayaklarınızın altında kaldılar. Girdikleri o çukurdan, âdetâ melekleşerek O’na doğru, melekûtî âleme üveyikler gibi kanat açma varken, ayaklar altında çiğnenen mahlûklar haline geldiler.

Evet, bu da bana bugün Mü’min/Gâfir Sûresi’ndeki şu ayeti hatırlattı: فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ إِنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Bugün size söylediklerimi çok geçmeden hatırlayacak (ve bana hak vereceksiniz). Ben ise, tam bir teslimiyet içinde işimi Allah’a bırakıyorum. Allah, elbette kullarını çok iyi görmektedir.” (Mü’min, 40/44) Mü’min-i Âl-i Firavun’un bu sözü nakledildikten sonra şöyle buyuruluyor: فَوَقَاهُ اللهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ * النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ “Neticede Allah O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; buna karşılık, Firavun ailesini (hanedanını ve oligarşisini) o en kötü azap kuşatıverdi. Ateş; sabah ve akşam onun karşısına getirilir ve ona maruz bırakılırlar. Kıyamet’in kopup, hesapların görüldüğü gün de ‘Bütün Firavun ailesini (oligarşisini) azabın en şiddetlisine atın!’ (diye emredilir).” (Mü’min, 40/45-46) Âl-i Firavun’u da… Sadece Firavun değil, onun aldattıkları da var. Öbür tarafta yakasına yapışacaklar: “Bu, bizi aldı, sürükledi, götürdü!” Sabah-akşam, Berzah hayatında, gidecekleri yer, o kötü âkıbet onlara değişik kareler halinde hep gösterilecek. Kendilerini o karenin içinde görecekler. Ahirette de doğrudan doğruya onun içine yuvarlanacaklar.

Hafizanallah, sadece muvakkat bir dünyaya gönül bağlayanların akıbeti, o. Güneşe göre bir zerre ölçüsünde bile olmayan, bir zerreye bile tekâbül etmeyen bu dünya hayatına tapan dünyaperestlerin akıbeti!.. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ * إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ “Yüzler olacaktır o gün mutluluktan parıl parıl, Rabbilerine çevrilmiş.” (Kıyâme, 75/22-23) Allah, öyle eylesin inşaallah!.. وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ * تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ “Ve yüzler de olacaktır o gün ümitsiz ve asık. Bel kırıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşırlar.” (Kıyâmet, 75/24-25) Allah, öyle olmaktan da muhafaza buyursun!..

Bir, ayaklar altında çiğnenip lanet ile yâd edilme var. Bir de takdir ile yâd edilip “yâd-ı cemîl” olma var!.. Seçeceğimiz o yolu çok iyi seçmemiz lazım; bu misafirhaneyi çok iyi değerlendirmemiz lazım; bu misafirhane ile ebedî ikametgâhı peylememiz lazım! Dünya, çok küçük bir şey, beş kuruşluk bir şey; fakat Cenâb-ı Hak “Onu Bana verin…” diyor: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılık olarak Cennet’i verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Hepsi beş paralık şey… بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Bi-enne” ibaresindeki “bâ” harfi, mukabele ifade ediyor: “Cennet karşılığında satın almak istiyor.” demek; “Beş parayı verin, Ben size, onu vereyim, ebediyeti vereyim!” diyor.

Cenâb-ı Hak, onu değerlendirmeye muvaffak kılsın!.. İnsan, bu meseleyi iyi değerlendirdiği zaman, bu fânî hayatı, bâkî hayatı peylemeye müsait bir sermaye haline getirebilir; ebedî hayatı, bunun ile elde edebilir, Allah’ın izni-inayeti ile. Hatta bunun bir zerresiyle bile…

   “Hiç korkmayın, tasalanmayın ve vaad olunduğunuz Cennet ile müjdelenip sevinin!”

Bazen, böyle bir dakika güzel yaşamışsınız… “Bir ân-ı seyyâle vücûd-i enver (münevver); binlerce sene vücûd-i ebtere müreccahtır!” Devr-i Risâletpenâhi itibarıyla, cephelerde şehit olan öyle insanlar vardı ki… Müslüman oldu; Huzur-i Risâletpenâhi’ye geldi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dedi, sonra da şehit oldu. Bir vakit namaz kılmamıştı ama üveyik gibi kanatlandı, uçtu. Neye? Maiyyet-i İlahiye’ye.. teveccüh-i İlahiye’ye.. iltifat-ı İlahiye’ye.. niam-ı İlahiye’ye.. eltâf-ı İlahiye’ye… Uçtu, bir anda. Bir dakika bile olsa, iyi değerlendirilmiş olduğu takdirde, o koskocaman ebediyet âlemleri peylenmiş oluyor.

İşte, إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar ve (harpte, meşru müdafaada) öldürürler veya öldürülürler.” (Tevbe, 9/111) Ne olacak? Ölsen ne olur o yolda, kalsan ne olur o yolda?!. Ebedî varlık söz konusu olduktan sonra… Bir adım öteye gittiğin zaman, ebedî hayatın burcu burcu kokusu ile karşı karşıya kalacaksın; Cennet’in ıtriyat kokuları ile karşı karşıya kalacaksın!..

Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi: إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup, sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler.) (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size vaad olunan Cennet ile sevinin!” (Fussilet, 41/30) “Korkmayın, tasalanmayın!..” أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Muştular olsun, müjdeler olsun size, sizin için vaad edilen Cennet ile!..” diyecek melekler. Ve geriye dönüp baktığınızda, “Meğer ne vermiş, ne fedâ etmiş, neyi elde etmişim?!.” diyeceksiniz. Cenâb-ı Hak, o basireti ihsan eylesin; o lütuf ile lütuflandırsın!..

Esasen, ebediyeti kazanma adına insan, önden mızrak yese ne olur, arkadan mızrak yese ne olur?!. Fakat insan olarak, müteessir oluruz. Hani er-Risâle’de ve Çağrı’da, Hazreti Hamza efendimizin bağrından yediği mızrağı görünce sanki benim bağrıma saplanmış gibi hissetmiştim. O filmde de rol oynayanlardan bir tanesi, o manzarayı görünce deliriyor âdetâ, pencereye doğru koşuyor ki iyi bir temsil ifadesi idi o. Hazreti Hamza’ya karşı öyle…

Bi’r-i Maûne vakasında da Hazreti Haram İbn Milhân mızrakla şehit ediliyor. O insanlar esasen ehl-i irşad istemişler, talimciler, muallimler istemişler; İnsanlığın İftihar Tablosu da göndermiş. Ashâb-ı Kiram, Hudeybiye Musalahası’nın onlara açtığı o yolda, bir yönüyle güzergâh emniyeti sağladığı o yolda, dünyanın dört bir yanına yayılmışlar veya bölgenin dört bir yanına yayılmışlar, her yerde لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ bayrağını dalgalandırmışlar, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Hudeybiye, Müslümanlar için daha sonraki günler adına sürpriz inkişaflara gebe tam bir fetih olmuştu; Mekke Fethi ise, Hudeybiye Sulhu’nun sadece bir buuduydu.

Burada antrparantez arz edeyim: Onun için sahabî, Mekke Fethi’ne değil, Hudeybiye Sulhu’na “fetih” der. Çünkü Mekke Fethi’ne kadar -Medine dâhil- inanan insanların birkaç katı, esasen o sulh sayesinde, yani güzergâh emniyeti sağlanması sayesinde hidayete ermişlerdi. Çünkü Müslümanlar, istedikleri her yerde gezebiliyorlardı, akrabalarına uğrayabiliyorlardı; değişik argümanları değerlendirerek içlerinin heyecanlarını onların yanında boşaltabiliyorlardı. Dolayısıyla o kadar çok insan Müslüman oldu ki!.. İşte, sahabe sayısı yüz bine ulaştı ise, herhalde bu sayede -Allah’ın izni ve inayeti ile- ulaştı.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, bir günlük Müslüman da vardı, yolda olan, gelirken o acı haberi alan Müslüman da vardı. O da “Ben, inandım!” diyor fakat geldiğinde, Efendimiz, ruhunun ufkuna yürümüş; o ciddî bir teessüre giriyor ama sahabeyi görüyor, o sahabeyi görmekle ayrı bir şeref ile şerefyâb oluyor..

Biraz evvel bahsettiğim, başka bir sahabînin sergüzeştisidir. Müslüman oluyor ama bir savaşta; o savaşta savaşıyor ve hiçbir namaz kılmadan hemen şehit oluyor. O da kanat çırpıyor, kanat açıyor üveyik gibi; yürüyor ebediyet âlemine orada, inşirah içinde.

Üç günlük Müslüman olanlar var, bir aylık Müslüman olanlar var. Bazılarına göre Ebu Hüreyre hazretleri, sekiz sene evvel, bazılarına göre de Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesinden üç sene evvel geliyor. Devs’in arslanı… Efendimiz’den en çok hadis rivayet eden sahabî. Çünkü başını o eşiğe koymuş, hep o Suffe’de yatıp-kalkmış, hatta hiç yemeği-içmeyi düşünmemiş. Hadis ricâli okurken gördüğümüz gibi, bazen o minber ile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hücre-i saadeti arasında açlıktan bayılıp düşermiş de, “Bu, saralı!” falan derlermiş. Oysa diyor ki: “Millet bana öyle bakardı ama ben açlığımdan bayılmıştım orada!” Hiç umurunda değil; “Bugün ekmek buldum, yedim; yarın ne olacak!” falan, hiç umurunda değil. Tamamen o kapıya kilitlenmiş; böyle, o lâl-u güher döktüren, cevherler döktüren dudaklardan ne dökülüyorsa, onları kafasına koymaya çalışmış. O da -eğer üç sene ise- üç senede dikey yükseliş ile öyle bir noktayı ihraz ediyor ki, çok sahabe, onun gözünün içine bakıyor. Çok sahabe, gözünün içine bakıyor; âdetâ Peygamber Efendimiz’in örneği olmuş; ne diyorsa, ağzından ne çıkıyorsa, milimi milimine onu yaşamaya çalışıyor.

Bir de çocuklar var. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) oraya teşrif buyurduktan sonra dünyaya geliyorlar; O ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, yedi yaşında, sekiz yaşındalar. Ve nitekim Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimiz de o yaşta ama sahabî. Kucağına alıyor, minbere beraber çıkarıyor, sırtına alıyor onları ama onlar da sahabî. Fakat o insibağ ile, O’nun fırça çalması ile, öyle bir renk ve öyle bir desene bürünüyorlar ki, insanın başını döndürür.

İşte o Hudeybiye Sulhu sayesinde böyle dört bir yana yayıldılar onlar. Koşan koşana bu defa Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna. Sahabe, Tabakâtçıların rivayetlerine göre, yüz bine ulaştı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yine de insan “Az!” diyor. Öyle bir Güneş tulû etmiş; “Yahu neden yüz bin; neden bir milyon değil?!.” filan. Ama öyle bir iz bırakıyor ki, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer döneminde, işte bizim aklımızdan geçen o milyonlar oluşuyor, Allah’ın izni-inayeti ile. İmparatorluklar, en-Nûru’l-Hâlid (Sonsuz Nur) karşısında dize geliyor ve yıldızlar gibi görünmez oluyor.

Bûsîrî der ki: فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا * يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ “O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır. Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” Değil onlar, peygamberler bile -Bûsîrî’ye göre- O’nun yokluğu döneminde esasen yıldızlar gibi parlıyorlardı.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir güneş gibi doğunca, bütün yıldızlar gaybubet ettiler, küsûfa/husûfa uğradılar.

   “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtuldum/kazandım!..”

Evet, işte Haram İbn Milhân (radıyallahu anh) da o sahabeden birisi idi. İrşad için gitmişti. Fakat ihanet ettiler orada. Davet edenler de var mıydı onların içinde? Fakat mutlaka haberleri vardı ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o meseleden dolayı çok müteessir olmuş ve aynı zamanda onlara Kunût dualarında, uzun zaman beddua etmişti. Cenâb-ı Hak, belli bir dönemden sonra “Yeter!” demiş, dolayısıyla Efendimiz de kesmişti.

Sizin, bütün dünyayı saran fitne ve fesat karşısında, üç beş seneden beri okuduğunuz Kunût gibi. “Cenâb-ı Hak, belaları savsın, def etsin, ref’ etsin!” diye yapıyorsunuz: اَللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ، مُجْرِيَ السَّحَابِ، سَرِيعَ الْحِسَابِ، هَازِمَ اْلأَحْزَابِ، اِهْزِمْ أَعْدَاءَنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ فِي كُلِّ اْلأَحْزَابِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Ey Kitabı indiren, bulutları yürüten, hesapları çabuk görüp herkese haddini bildiren, İslam aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allah’ım! Farklı farklı hiziplerden olup bize karşı husumette bir araya gelmiş bulunan düşmanlarımızı da perişan edip hezimete uğrat; dünyanın dört bir yanında, hayatın her biriminde, bize karşı düşmanlıkla oturup kalkanları, en yakın, en yakın, en yakın zamanda, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insan kalbinin/aklının alamayacağı bir şekilde hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.” O (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmamış olsa, zaten sizin yapmanız da doğru değil. O yaptığı için, siz de yapıyorsunuz; maruz kaldığınız belalar karşısında yapıyorsunuz. Bi’r-i Maûne’deki vahşet İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok dokunuyor; O da öyle yapıyor.

İşte, Bi’r-i Maûne’de Haram İbn Milhân hazretleri o mızrağı sinesinden yiyince… Hiç beklemiyor onu; silahlı gitmemişler oraya. Bir yönüyle, ellerinde gül ile gitmişler oraya; onlara gül kokuları koklatmak için gitmişler. Ama gözü dönmüş hainler… Hani günümüzde bazıları, bazı karıncaya basmaz insanlara/efendilere, karıncaya basmaz efendilere “Terörist!” dedikleri gibi… Kendi karakterlerinin gereği esasen… Karakterlerinin gereği, oraya mızrak ile gelmiş insanlar var; bir de ellerinde gül demetleri ile, buketleri ile giden insanlar var. Ee canım gül ile, mızrağa karşı savaş verilmez ki!.. Zaten öyle bir niyetleri yoktu. Öyle bir niyetleri olsaydı, cephe oluştururlardı, bir tabye oluştururlardı.

Hazreti Haram İbn Milhân, mızrağı sinesinden yiyince, فُزْتُ وَرَبِّ الْكَعْبَةِ “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtuldum!” diyor. Demek ki daha o esnada -esasen- gördüğü bazı şeyler oluyor. Belki Cenâb-ı Hak, doğrudan doğruya teveccüh buyuruyor; belki Allah Rasûlü teveccüh buyuruyor; belki melekler “Ey Haram İbn Milhân, hoş geldin!” falan diyorlar.

Şimdi meselenin serencâmesi bu. Biraz evvel temas edilen ayet ile mesele irtibatlandırılarak denebilir ki: Birileri bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorlar ama birileri de zikredilen şu ayete mâsadak oluyorlar: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar ve (harpte, meşru müdafaada) öldürürler veya öldürülürler. Bu, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân’da da Allah’ın yerine getirmeyi uhdesine aldığı bir vaattir. Verdiği söze Allah’tan daha sadık kim olabilir? O halde (ey mü’minler), Allah’la yaptığınız bu alışverişten dolayı size müjdeler olsun! Budur gerçekten çok büyük kazanç, çok büyük başarı.” (Tevbe, 9/111) Cenâb-ı Hak tarafından bir hak olarak, değişmez, “lâyetebeddel” bir vaad olarak onlara vaad ediliyor.

Allah yolunda her şeye katlanmaya razılar, bir yönüyle. Zannediyorum, Hazreti Mus’ab, bu iştiyak ile İnsanlığın İftihar Tablosu’nun önünde kalkan gibi sağ kolunu kullandı, kalkan gibi sol kolunu kullandı ve sonra da -bir boynu kalmıştı, hâlâ canlı idi- yukarıya kalkan bir kılıç karşısında bu defa boynunu uzatmıştı; oradan da bir kılıç yemişti. Gerisini Siyer’de görmedim; fakat inandığım, ilmi oldukça ileri olan bir vâiz efendinin vaazında dinlemiştim: Yüzünü yere kapatıyor, görünmek istemiyor. “Yüzünü kapatıyor yere; niye böyle?” diyenlere, orada ifade edebildiği kadarıyla diyor ki: “Hâlâ başın üzerinde iken, eğer Allah Rasûlü’nün başına bir kılıç iner ise, Allah sana sorar onu!” Evet, Mus’ab kahramanlığı…

Abdullah İbn Cahş… Arkadaşı anlatıyor onu. O da Uhud Savaşı’nda. Bir kayanın dibine çömelmiş, dize gelmiş, yalvarıyor: “Allah’ım! Bir kılıç kolumu koparsın, başka bir kılıç öbür kolumu koparsın, boynumu alsın; Senin huzuruna kanlar içinde geleyim. Sen, bana de ki: ‘Abdullah, sana ne oldu?’ Ben de diyeyim ki: Ben, bunları Rasûlullah yolunda verdim!”

   Asıl kurtulma ve kazanma, âhirete müteveccih yaşayan, Cemâlullah’ı müşahedeye, rızaya ve Rıdvan’a müştak olan ve ebedî saadet uğrunda varını yoğunu feda etmeye âmâde bulunan insanın fevz ü necâtıdır.

Evet, işte bu, mü’min ufkunda kazanma telakkisi… Bazıları kazanmayı sadece dünyaya münhasır görürler, Kârûn gibi. Bazıları da zerre ile güneşi peylerler, damla ile deryayı peylerler; dolayısıyla bir damla verir, deryaya sahip olurlar; bir zerre verir, güneşe sahip olurlar. Şimdi kim kazandı, kim kazanmadı?!. Bazıları da -hafizanallah- o bir damlacık sermayeyi, yine hep böyle damla avlamak için kullanırlar; “Damla, damla, damla, damla, damla!..” der durur, sonra bir gün öbür tarafa doğru bir katran damlası gibi damlar giderler. “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar // Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!” Sonra hepsi birden boğulmuş; boğulmuş dünya sevdasıyla.

O (Allah ve rızası) varsa, esas kazanmış sayılırız. Şimdi yürüdüğünüz yolda, hedeflediğiniz ve niyet ettiğiniz ufuk ne ise şayet, onu kazanmış sayılırsınız; güneşi peylemiş sayılırsınız, bahr-i muhîti (okyanusu) peylemiş sayılırsınız, kazanmış sayılırsınız. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur.” Buharî’nin ilk hadis-i şerifi. “İnsana niyet ettiğinden başka ne vardır ki?!.” Dolayısıyla kazanmışsınız.

Ha, bunun ötesinde, esasen bugüne kadar dilbeste olduğunuz, gâye-i hayal haline getirdiğiniz ve onu çok önemli bir şey gördüğünüz -ve zaten önemli bir şeydir- i’lâ-i kelimetullah… Başka bir şey düşünerek siz dünyanın dört bir yanına saçılmadınız; her yanda ruh u revân-ı Muhammedî şehbal açsın diye saçıldınız. İstersiniz ki, bu da olsun; durdurulduğu yerden -bir yönüyle- veya durdurulmaya çalışıldığı yerden devam etsin. Yine Allah’ın izni-inayeti yetişsin; Cenâb-ı Hak, zâlimin, hainin, fâsıkın kolunu kanadını kırsın; onlar, Allah’tan bulsunlar ve siz de yeniden işi bıraktığınız yerde o emaneti yüklenerek o gâye-i hayal istikametinde koşmaya devam edin. İstersiniz bunu.

Siz, bir yere kadar götüreceksiniz. Sizden evvelkiler meseleyi bir yere kadar getirdiler; sonra emanet olarak size devrettiler. Dediler ki: “Bunu alın, şu hedefe doğru götürün!” Siz de aldınız, bir yere kadar getirdiniz; bir kısım gulyabânîler ile karşılaştınız, dolayısıyla engellemeye başladılar. Belki muvakkaten vites değiştirme durumunda kaldınız; düşürdünüz on altı vitesi, beşe, altıya düşürdünüz, dörde düşürdünüz, eskiden o kadardı zaten; bazen rölantiye aldınız, filan. Ama her zaman, bir fırsat doğunca hemen yeniden vitesi değiştirip yürümeye, yeniden azm-i râh etmeye âmâde ve teşne bulundunuz. Bu da sizin hakkınız; bunu istemede de bir mahzur yok.

Belki onu isteme de yine öbür âlem hesabına, esas başta istediğiniz şey hesabına farklı bir isteme yoludur. Yine O’nu istiyorsunuz ama üslup farklılığı içinde O’nu istiyorsunuz: “Allah’ım! Senin nâm-ı celîlin, her yerde şehbal açsın! Ey Rasûl! Senin nâm-ı celîlin, her yerde şehbal açsın! Bizim gibi fakir, hakir, müsî (مُسِيء – kötülük yapan, yaramaz, günahkâr), müsinn (مُسِنّ – yaşlı, geçkin, zamanı geçmiş) günahkâr insanları, bu kaderî program içinde istihdam buyur! Bizi bunun ile şereflendir!” mülahazası… “Bizler, birer hiçten ibaretiz, hiç ender hiçiz; âciziz, fakiriz, muhtacız, zeliliz, perişanız, derbederiz, mahviyet içindeyiz. Ama tek ümidimiz Senin bizi bunun ile şereflendirmen; bizimle, Senin nâm-ı celilini, ona muhtaç olan gönüllere duyurman!”

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, bu heyecan ile yaşadı; bu heyecan ile ruhunun iklimine yürüdü. Dolayısıyla, bu niyet ile oturup kalkıyorsanız, Cenâb-ı Hak, yeniden o imkanları lütfettiği zaman, işi bıraktığınız yerden alırsınız.. atınızı yine mahmuzlarsınız.. elinizdeki gül demetleri ile, buketleri ile dünyanın dört bir yanına sevgi mesajlarıyla gidersiniz.. gittiğiniz her yerde sohbet-i Cânân ile gönüllere İsrafil gibi hayat üflersiniz.. diriliş üfler ve topyekûn dünyaya bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşatırsınız, Allah’ın izni-inayeti ile.

Birincisi (ahiret buudlu yaşama ve hep Allah’ın rızasını arama), evvelen ve bizzat; ikincisi (ahireti ve rıza-i ilahiyi kazanma yolunda i’lâ-i kelimetullahı en büyük vesile bilip o yolda yürüme) ise -eski tasavvurî Mantık ifadesi ile- saniyen ve bi’l-araz. Birincisi, hakiki; ikincisi, izafî. Fakat öyle bir izafî ki, yine ona râci.

Nasıl ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ifade ederken diyoruz: “O, gâye ölçüsünde bir vesiledir.” Gâye ölçüsünde!.. Öyle olmasa -bakın- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ biter bitmez, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ gelir miydi?. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) gâye ölçüsünde bir sebep, bir vesiledir. O olmasaydı, ne bilebilirdik?!. Öğrenilmesi gerekli olan hangi şeyi öğrenebilirdik?!. Zât-ı Ulûhiyet hakkında neye sahip olabilirdik?!. Kâinatı doğru okuyabilir miydik, esasen?!. Bu dünyanın bir mezraa olduğuna vâkıf olabilir miydik acaba?!. Buranın mecâlî-i Esmâ-i İlahîye olduğunu bilebilir miydik acaba?!. Cennet’in burada peylendiğini bilebilir miydik acaba?!. Bütün bunları, O’nun mesajları içinde gördük. Dolayısıyla, “Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet / Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret.” Âmin.

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (4)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hazreti Yusuf aleyhisselâm’ı babasının gölgesinde kısmen konu etmiştik. Hususi sergüzeştisi açısından o; Hakk’a tevekkül ve teslimiyeti, başına gelen şeyler karşısında sarsılmaması ve metaneti, nefsaniyetini harekete geçirecek durumlar karşısında dimdik duruşu ve ismeti, zindanı bir medrese-i ruhaniye hâline getiren Hak’la irtibattaki sadakatiyle bir insan-ı kâmil ve numune-i imtisal müstesna bir şahsiyetti. O, hayatının her safhasında ayrı bir dâhiyeye maruz kalmış; bunları -o mutmain hâliyle- birer avantaja çevirmesini bilmiş ve bir inayet-i İlâhiye mâkesi, mele-i a’lâ gözdesi olarak bütün olumsuzlukları birer hayır vesilesine dönüştürmüş âbide insandı.

Kuyu dibi onun için nur-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet rasathanesi hâlini almış; bir köle gibi satılışı, -o köleye canlarımız kurban- vesileleri değerlendirerek zirvedekilerin hayat tarzlarını doğru okuma fırsatını sağlamış; zindana girişi, onun safvet ve derinliğinin görünüp bilinmesine vesile olmuş ve şer gibi görünen hususlar istikbaldeki misyonu adına ona birer basamak hâline gelmişti.

O, çocukluk ve gençlikte hep Hak gözetiminde yaşadı; daha sonraları ise, hısn-ı hasîn-i imana sığınarak yer-gök ehlinin gözdesi olma mevki-i muallâsına yükseldi. Birileri arzularına râm etmeye muvaffak olamayınca da zindana atılma tehdidi karşısında, “Ey Rabbim! Zindan, bu kadınların beni çağırdıkları husustan çok daha iyidir. Eğer Sen onların bu hile ve komplolarını benden uzaklaştırmazsan ednâ bir meyille de olsa onlara meyleder ve cahillerden olurum.” (Yusuf Sûresi, 12/33) sözleriyle inledi, “zindan” dedi, gönül rızasıyla oraya yürüdü. Gençti, güzeldi, garîze-i beşeriyesi tamdı ama iffet hissi etemm, ihsan şuuru ekmel, rü’yet ü rıdvan duygusu ve arzusu ona kendini unutturacak ölçüde derindi.

Gün geldi, melikin rüyasına âlemin “edğâs ü ahlâm” demelerine mukabil, onun “te’vîl-i ehâdîs” mülhemâtıyla yorumladığı rüya, amûdî olarak onu melikin nezdinde nezarete yükseltti. Kadınlar gelip cürümlerini ifade ettiler; o, bu tezkiyeler karşısında tavır değiştirmedi ve ciddi bir mahviyet ve tevazu sergileyerek, “Doğrusu ben nefsimi tebrie edip paka çıkarmak istemiyorum. Zira nefis, -Rabbin merhamet buyurup korumaya aldıkları müstesna- her zaman fenalığı âmirdir. Buna karşılık şüphesiz benim Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Yusuf Sûresi, 12/53) diyerek nebilere has bir tavırla yürüdü kendine yakışan o âlicenaplıkla mutlu istikbale doğru.

Kardeşlerinin bu iffet, ismet ve fetânet abidesi karşısında sergiledikleri tavır da üzerinde durulması gereken ayrı bir konu. Burada belirtilmesi lazım gelen en önemli husus ise; bir rüya etrafında cereyan eden bu sergüzeştide baba, anne ve evlatların bir şeb-i arûs neşve ve inşirahıyla bu serencâmenin finalini yaşamaları olmuştu. Herkes bu derin sevincin mest ü mahmuru oladursun, Yusuf Nebi (aleyhisselâm) o esnada kâmil insanların her zaman yapageldikleri farklı bir mülahaza ile ebedî mihrabına yönelerek içindekileri şöyle seslendirdi: “Rabbim, Sen bana hakimiyet ve iktidar lütfettin; te’vîl-i ehâdîsi talim buyurdun; ey yerleri-gökleri baş döndüren bir ahenk içinde yaratan Rabbim!.. Dünya ve ukbâda yardımcım ve velim Sensin; Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni sâlih kulların arasına ilhak buyur.” (Yusuf Sûresi, 12/101) Bu niyazla soluklandı ve dünyanın, dünyaperestlerin bir aldanmışlık içinde bulunduklarını vurguladı.

Zannediyorum, işin en can alıcı yanlarından birisi, onun bu mülahazalarıydı. Vazife ve misyonunu eda ettikten sonra ‘dünya ve mâfîhâ’yı elinin tersiyle iterek, Fuzulî ifadesiyle,

Canımı Canan isterse minnet canıma,

Can nedir ki kurban etmeyeni onu Cananıma.”

veya

Canımı Canan istemiş, vermemek olmaz ey dil!..

Ne niza eyleyelim, o ne şenindir ne benim.”

dercesine Canlar Canına yönelmek. İşte hep ebedî mihrabına müteveccih yaşamış bir kalb ve ruh insanı ve bir abide şahsiyetin imrendiren tavrı…

Şimdi birkaç cümle ile de, ömrünü Medyen ve Eyke arasında gel-gitle geçiren Şuayb Nebi’den ve onun, kavminin ilhad u inkârı ve nizam-mizan tanımazlığı karşısındaki dik duruşu ve iç enginliğinden bahsetmek istiyoruz. Tefsirlere göre Şuayb (aleyhisselâm), Hazreti Musa’yı himaye eden ve onu kızıyla evlendiren o sâlih insandır. Nübüvvet gözüyle keşfeder önemli bir misyon abidesini ve senelerce yanında tutar evladı gibi. Cenab-ı Hak bir nebiye bir nebi namzedini emanet eder, o da bu emanetullahı seve seve bağrına basar.

Umum nebiler gibi Şuayb (aleyhisselâm) da her şeyden evvel insanları Allah’a iman etmeye çağırıyor; bir de bu önemli misyonun yanında içtimai ve iktisadi spekülasyonlarla mücadele ediyor, vahyin nur ve ziyası altında Allah’ın murad-ı sübhânîsine göre toplumda içtimai adaleti tesis etmeye çalışıyordu. Hazreti Nuh dönemi âsileri, Hazreti Hud zamanı sergerdanları ve Hazreti Salih devri azgınları gibi onun kavmi de onu inkâr, temerrüt, alay ve istihza ile karşılıyordu. Dahası, o yüce nebiyi kendi batıl inançlarına girmeye zorluyorlardı. 0 ise bir nebi metanet ve celâdetiyle bunlara karşılık veriyor; diğer enbiya-i ızâm gibi, “Ben bu vazife karşılığında sizden bir ücret talep etmiyorum!..” deyip bir hak eri olarak dünyaya bakışını ortaya koyuyordu. Onlar inanmayıp hafife alsalar bile o, -âdet-i İlâhiyede- ki değişmez kanun zaviyesinden- Allah’ın kahr u tedmîrini hatırlatmayı da ihmal etmiyordu.

Şuayb aleyhisselâm’ın onları Hakk’a ve ebedî saadete çağırmasına karşılık mütemerrit yığınlar, değişik baskılarla -geçmişte ve günümüzde de olduğu gibi- onu o çarpık ve bâtıl inançlarına girmeye zorlayıp duruyorlardı. Buna karşılık nebinin cevabı belliydi: “Allah bizi sizlerin o bâtıl dininize sapmaktan kurtardıktan sonra -Allah göstermesin- dönüp sizin o din dediğiniz şeye girecek olursak, Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Bu itibarla da bizim, o dediğiniz şeye gelmemiz kesinlikle söz konusu değildir. Olmuş ve olacak şeyler mevzuunda Rabbimizin ilmi her şeyi muhittir. Biz yalnız Allah’a dayanır ve yürekten O’na inanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasındaki hususlarda o âdil hükmünü ver ve bizi fütuhat-ı Sübhâniyenle lütuflandır. Bu hayırlı fütuhatı yapacak yalnız Sensin, Sen.” (Araf Sûresi, 7/89) diyor ve onları başlarına gelmesi mukadder belaya havale ediyordu.

Bir gün, bu niyazlar ve içten içe sızlanmalar gider gayretullaha dokunur ve -hep olageldiği gibi- tiranlar, tiran bozmaları da hak ettikleri belayı bulurlar. Onlar kahr u tedmîrle yerle bir edilir; Hak’la beraber olma mazhariyetini paylaşanlar da kurtuluş sevinciyle beraber kahrolup gidenlerin acısını derinden derine duyarak doğru bildikleri yollarında yürürler Hak maiyetine doğru.

Dünden bugüne âdet-i sübhâniye hiç değişmemiştir. Mazlum ve mağdur iniltilerinin yanında zalim ve tiran hırıltıları da devam edegelmiştir. Bir gün bu ah u efgân varıp gayretullah ufkuna dayanınca da müstebit ve mütehakkimler gidip kendi kazdıkları kuyuya düşmüş, hep Hak deyip duran temiz vicdanlarsa onlardan çektiklerini unutarak onlar için inleyip durmuşlardır.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Mayıs sayısında neşredilen başyazıdır.

 

BAMTELİ: İNSANLARIN TAKDİRİ VE İHLÂSIN MUHAFAZASI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Olduğumuza da hamd ü senâ olsun!.. Ya dünyevîliklere dalıp biz de kirli birer akıntı gibi bataklıklara doğru aksaydık?!. Etrafı çölleştirmeye doğru aksaydık, ne olurdu halimiz?!. İyi ki imana açık bir ortamda dünyaya geldik. Taklidî bile olsa bize imanı yudumlattılar, yudumladık; onun ile beslendik, varlığımızı bugüne kadar devam ettirdik. Bundan sonra bize düşen, yeni kanatlar ilave ederek, “seyr ilallah”, “seyr ma’allah”, “seyr anillah” ufkunda ona seyahatler yaptırtmak… Biri diğerine benzemeyen, biri diğerinin üstünde olan sürekli seyirler yaptırtmak…

   Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini görenler Cennet nimetlerini dahi unuturlar, zira Cennet’in binlerce sene mesûdâne hayatı O’nun cemâlini bir dakika görmeye mukâbil değildir; işte siz ona talipsiniz.

Bunun bir yolu, o mevzuda ölesiye bir cehd ve gayret ortaya koymaktır. Ölesiye bir cehd ve gayret… Tavırlar ile, davranışlar ile o mevzuda sürekli bir cehd ve gayret sergilemek.. dil ile, dudak ile, kalbin heyecanını ifade ederek, o mevzuda bir gayret sarf etmek.. yani, dili-dudağı -esas- kalbin heyecanlarına tercüman yapmak.. hatta biraz aşağıya düştüğü zaman, kalbin itirazı karşısında “Allah, bunu bana sorar: Ne diye tam kalbinin dilini seslendirmedin?” filan diye kendini sorgulamak… Öyle dil-dudak olmalı ki, bir yönüyle, kalb, onun yanında kuyruğunu kısmalı, susmalı, pusmalı, sesini çıkarmamalı; “Beni geçti bunlar!” demeli. Örneği, insanın melekleri geçmesinde aranabilir.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Miraç’ta Hazreti Cebrâil’i geçti. Oysaki o, nurdan yaratılmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu ise, bir damla sudan yaratılmıştı; tabiatında beşerîlik vardı ama onları öyle aşmış, öyle geçmiş ve öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, Cibrîl, arkadan O’na bakarak, O’nun yürüyüşüne bakarak, o reftâre yürüyüşe hayranlık içinde, “Yürü! Top Senin, çevkan Senindir bu gece!” demişti. Bu ifade de Süleyman Çelebi’ye ait: “Yürü! Top Senin, çevkan Senindir bu gece!” O gece, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bizzat Cenâb-ı Hakk’ı, o engin vicdan aynası ile müşahede etti; Kadı Iyaz -Allâme-i Mağrib- ısrarla bunun üzerinde duruyor.

Sizi, Cenâb-ı Hak, iman ile bu dünyadan göçmeye muvaffak eylesin!.. Öbür tarafta O’nu (celle celâluhu) göreceğiniz vaadi var. Ama herkes kendi mir’ât-ı ruhuna göre bir müşahedeye mazhar olacak; ne ölçüde mazhar olursa olsun, kendinden geçecek, bayılacak.. Cennet’i unutacak, evinin yolunu, o Cennet’in köşklerini unutacak… Onlar, öyle dünyadaki kara saraylara, pembe saraylara, turuncu saraylara benzemez; başınızı döndürür orada; onlar enbiyâ-ı ızâmın bile başını döndürecek şekildedir. Fakat O’nun cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettiğiniz zaman, sarayın yolunu unutacaksınız. Hûrilerin çığlıklarını unutacaksınız. Öbür tarafa sizden evvel göç etmiş, وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ (ebedîliğe ermiş çocuklar) tabir edilen Cennet çocuklarını unutacaksınız. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, Allah Teâlâ, sizi çocuk sevgisinden mahrum etmemek için, o çocukları orada yine sizin kucağınıza verecek ama O’nu görünce onların oradaki o feryatlarını/çığlıklarını da unutacaksınız, bayılacaksınız.

Yine, Bed’ü’l-Emâlî’nin sözüyle meseleyi ifade edelim:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54) O’nu (celle celâluhu) görünce onları unutacaksınız, Cennet’in bütün nimetlerini, şatafatını, ihtişamını, hezâfirini… Dünya ne oluyor ki?!. Belki o esnada size sorsalar: “Dünya diye bir şey?!.” “Yahu öyle bir şey var mıydı?” diyeceksiniz. Hani, Kur’an-ı Kerim’de de diyor: كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?” (Mü’minûn, 23/112) Ne kadar yaşadınız? قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız, diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/113) “Belki bir gün, belki bir günden de az! Ama yine de her şeye rağmen, Sen bir bilene sorsan bunu, bir bilene sorsan!” diyorlar; yani, o yarım günden bile şüphe ediyorlar.

Ee bir de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edince ve bir de Cenâb-ı Hak’tan dalga dalga değişik tecelli dalga boyunda “Ben, sizden razıyım!” sözünü işitince… O’nun cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edeceksiniz; bir de “Ben, sizden razıyım!..” İliklerinize kadar öyle mest-sermest olacak, öylesine kendinizden geçeceksiniz ki, “Yahu bir dünya var mıydı, yok muydu?!” unutacaksınız onu. Sorsalar, kendi doğup büyüdüğünüz evi, resmedemeyeceksiniz. Öyle… İşte ona talipsiniz, onun arkasından koşuyorsunuz, Allah’ın izniyle. Ama onu da maksûdun bizzat yapmıyorsunuz; çünkü esas “Maksûdun Bizzât”a göre o da yine deryada damladır, güneşte bir zerre hükmündedir. Esası, O (celle celâluhu), Hüve… Hüve ile ifade edilen o ıtlakın ifade ettiği Şey, o ihata edilmez Şey… Cenâb-ı Hak, lütfuyla serfirâz kılsın! Bizi, kendi boşluklarımızın mahkumu etmesin!..

   Zikir ve niyazı ülfet ve ünsiyete emanet etmemek için -tevazu ve mahviyet içinde- sürekli yeni yeni teveccüh mülahazaları ile O’na yönelmek lazım.

Şunu diyordum, müsaadenizle: Bir taraftan tavır ve davranışlarımız ile hep o ulvî şeylerin peşinde olmak… Bir taraftan da dilimiz ile onu “vird-i zebân etmek”, “dile dolamak”. Bu, “zebân” kelimesi Farsça “dil” demek. Biz “dil” diyoruz, dil de “kalb” demektir. “Vird” tekrar demek, o da Arapça; onlar da almışlar onu, “tekrar etme” demek. “Dile dolamak” Türkçemizde vardır. Dile dolamak; aynı şeyi durmadan ve her yerde sürekli tekrarlamak.

Oturup kalkıp hep O’nu (celle celâluhu) dile dolamak lazım. Şimdi nasıl diyeyim?!. Bazen insanın aklına geliyor. يَا اَللهُ (جَلَّ جَلاَلُهُ)، يَا هُوَ (جَلَّ جَلاَلُهُ)، يَا رَبُّ (جَلَّ جَلاَلُهُ) diyor ama daha çok demeyi arzuluyor. “Yahu daha nasıl/ne diyeyim ben? En iyisi Esmâ-i Hüsnâ’yı sayayım!” بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ، يَا اَللهُ، يَا فَرْدُ، يَا حَيُّ، يَا قَيُّومُ، يَا حَكَمُ، يَا عَدْلُ، يَا قُدُّوسُ “Yahu daha ne desem ki?!” filan… Meseleyi ülfete ve ünsiyete fedâ etmemek için, tâbir-i diğerle meseleyi ülfet ve ünsiyete emanet etmemek için, sürekli yeni yeni mülahazalarla, teveccüh mülahazaları ile O’na yönelme.. her yönelişi âdetâ yepyeni, mebdeden bir yöneliş şeklinde, O’na doğru yapma… Bunlar ile yetinmeme esasen.

Bir şeyler duyarsın, bir şeyler hissedersin; kalbinde bir kısım inkişaflara şahit olursun, âlemin duymadığı, görmediği, etmediği şeylere muttali olmaya başlarsın. Fakat böyle hep üveyikler gibi kanat açıp yukarılara doğru uçtukça, yağmur damlaları gibi, tekrar tevazu, mahviyet ve hacalet içinde toprağın bağrına dönersin. خَاكْ شَوْ خَاكْ بِرُويَدْ بَا تُو گُلْ * كِه بَجُزْ خَاكْنِيسْت كَسْ مَظْهَرِ گُلْ “Toprak ol toprak ki, gül bitsin; zira topraktan başkası güle mazhar olamaz.” Toprak ol toprak ki, gül bitiresin!.. Senin büyüklüğünün alameti, kendini mahviyet ve tevazu içinde sıfırlamandır. Bir şey isen, duygu ve düşüncelerinde hep kendini sıfırlıyorsun demektir. Kendini sıfırlama mülahazası hâkim değilse sana, sen -Sana demiyorum; yani, ey insan-ı meçhul, sen- bir “hiç”sin, hiçsin…

Evet, yüksekliği ile makûsen mütenasip (ters orantılı) kendini mahviyet, tevazu ve hacalet içinde, “acz u fakr, şevk u şükür” içinde duymak… Hani onun daha ötesinde seyr-i sülûkta “nefsini terk edip bütün bütün unutmak.” Bir dönemde “iman” olduğundan, “İslam” olduğundan, insanlar “îkân mevzuunda, iz’an mevzuunda daha derinliklere çağrılma istikametinde öyle demişler. Hazreti Pîr, bu çağda bir şeyi imar etme, onun projesini yapma, statiğini yapma vazifesi ile sorumlu olduğundan dolayı, o, kendi çağının insanlarına göre en lüzumlu, en elzem olan şeyi ifade ediyor. Öbürü (Emir Buharî) diyor ki: “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” “Bizim yolumuzda (Nakşibendî yolunda) dört şeyi terk etmek bir esastır: Dünyayı terk etmek, ukbâyı terk etmek, nefsi terk etmek, terk ettiğini de terk etmek, unutmak. ”

Terk-i Dünya: Herhalde Hazret’in ölçülerine vurduğumuz zaman, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lâzımdır. “Dün geldi, bugün ayrıldı gitti; var mıydı, yok muydu, bana ne yahu!” diyecek kadar… Arkasından bakmamak.. gözyaşı dökmemek.. “Aman kaybederim!” endişesine kapılmamak… O endişeye kapılanlar, kazanma kuşağında kaybediyorlar. Farkında değiller, kaybediyorlar; her gün bir kere daha çok farklı bir kayıp kuyusuna yüzüstü abanıyorlar veya tepetaklak gidiyorlar. Dünyayı terk…

Terk-i Ukbâ; ukbâyı da terk. Çünkü ukbânın ötesinde Cemâlullah var, Rü’yetullah var, Rızaullah var; Enbiya-ı ızâm ile beraber aynı sofrayı paylaşma var, evliya-ı ızâm ile aynı sofrayı paylaşma var… Bütün bunların varlığı sana -bir yönüyle- ukbâyı da unutturacak. Seni alıp Cennet’te bir yere “Otağın burası!” deyip oturtacaklar; oturacaksın oraya ama görmeyecek gözün onu. Ukbâyı da öyle terk edeceksin. Terk-i dünya, terk-i ukbâ…

   Vird-i zebânımız: “Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm! // Hem evvelsin hem âhirsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm!..”

Terk-i Hestî: Kendini terk edeceksin; sen, kendini de sıfırlayacaksın. Bir çarpı çekeceksin kendi üzerine; O’na ulaşmanın yolu, bu. “Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” (Gavsî) Hep ben perdede görünüyorsam, sahnede görünüyorsam, ey Allah’ım, Sen tecelli eylemezsin. Zira Senin tecellin, benim yokluğuma vabestedir. Ben silinmeliyim ki, o zaman, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ hakikati tecelli etsin.

Ne yaparsam yapayım… “Bedir yaptım, Uhud’da hezimeti zafere çevirdim, Yermuk’ta bilmem ne yaptım!..” Bunları unutacak kadar… “Böyle bir şey yaptım mı, yapmadım mı?!.” Unutacaksın Hazreti Halid gibi. Zannediyorum ona sorsaydınız, Perslerin tepesine balyoz gibi, Romalıların tepesine balyoz gibi… “Sen ne yaptın?” “Vallahi ben bir şey yaptığımın farkında değilim. Sadece yaptığım bir şey var ki, onun ezikliği altında hâlâ eziliyorum: Okçular tepesinde, vazife ve sorumluluğunu unutan insanların oradan ayrılmalarını ganimet bilerek, Peygamber ordusuna arkadan hücum ettim! Aklımda kalan bu!..”

Altmış sene evvel işlediğim bir hata; aklıma yeniden gelince, zina etmiş gibi… أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ، أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Günahlarımdan tevbe ve nedamet edip Allah’tan binlerce, milyonlarca defa bağışlamasını diliyorum!” Zannediyorum Hazreti Hâlid’in, Ebu Süfyân’ın unutamadığı bir şey var ise, o da cahiliye döneminde, yani cahiliyenin yaşandığı dönemde -Ben o cahiliyeyi onlara da nispet etmekten hayâ ediyorum.- cahiliyenin hükümferma olduğu dönemde edip eyledikleriydi ki, ona da “zelle” diyeceğim. O zelleler, akıllarına geldiği zaman, Hazreti Âdem-vâri, رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Zulmettik nefsimize yâ Rab! Eğer Sen yarlığamaz, merhamet buyurmazsan, biz, kaybedenlerden, tepetaklak hüsrana gömülenlerden oluruz!” (A’râf, 23/7) رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا “Unuttuk veya hata ettikse, bundan dolayı bizi muaheze etme!” (Bakara, 2/286) diyorlardı.

Hayatını İlahî varidât çerçevesinde götürenler, kendilerini böyle sıfırlarlar. Sen, sende yok olunca esasen öyle şeffaf bir ayna haline gelirsin ki… Onun için Hak dostu, “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâke, hicâb et!” diyor. “Dil beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahmân, gecelerde.” diyor. Evet, kalb, öyle bir mir’ât-ı mücellâ haline gelince, o kalbinin vüs’ati, istiap haddi ölçüsünde O’nu duyarsın, O’nu hissedersin.

Fakat bütün bu duymalar ve hissetmelerin taçlandırılması, taçların da sorguçlandırılması, kendini sıfırlamaya bağlıdır. Allah, ne kadar senin üzerine iltifat-ı Sübhâniyesi ile sağanak sağanak şeyler yağdırıyorsa, o ölçüde kendini sıfırlayacaksın. “Bana biraz daha toprak olmak, toprağın altında bir şey olmak, toprağın derinliğinde bir şey olmak, bir şey olmak, bir şey olmak…” El-ayak hareketlerin ile, dil-dudak hareketlerin ile cihanlar fethediliyor, Hazreti Fatih’in İstanbul’u fethi gibi. Fakat bütün bunlar aklına geldiği zaman, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan!..” sözü ile meseleyi taçlandıracaksın; onlara katiyen sahip çıkmayacaksın, katiyen.. “Var bir güzellik ortada; tebessüm ediyor benim çehreme; sanki benim davranışlarımdan dökülmüş gibi ama tenâsüb-ü illiyet (kozalite) mülahazasına göre, tenâsüb-ü illiyet prensibine göre, belli ki bunlar, benim eserim olamaz, belli ki Sahibinin eseri!” diyeceksin.

Meseleye böyle bakmayanlar, farkına varmadan “Din, İslam!” dedikleri zaman bile, şirk bataklığında bata-çıka yürüyorlar demektir; şirk bataklığında bata-çıka yürüyorlar demektir. Fakat, bunlar batarken bile “Bir ay sonra her şey düzelecek.. bir hafta sonra her şey düzelecek.. iki ay sonra her şey düzelecek.. üç ay sonra her şey düzelecek!..” derler. Bunlara dense dense -Terbiyem müsait olsa şöyle derim… Ama burada terbiyenin müsaadesizliğini bozacağım; bunlara dense dense- “dırıltı” denir.

Evet, ne “dırıltı” değildir? Böyle ilham sağanağı altında, varidât sağanağı altında bulunduğun zaman bile, her şeyi ayân-beyân gördüğün zaman bile, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan!..” Bir el, bir ayak işareti ile, bir temsil, bir hâl işareti ile, cihan senin önünde dize geliyorsa şayet, yine orada, çok rahatlıkla كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ demesini bileceksin: “Her şey, Allah’tan!..” “Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm! // Hem evvelsin hem âhirsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm!..” İşte vird-i zebân, bu. Balyozlar senin başına inip-kalksa, mızraklar sinene saplansa, her gün bir yara ile -muktezâ-ı tabiat- inlesen, yine de gözün hep O’nda (celle celâluhu) olmalı, hep O’nda olmalı, hep O’nda olmalı…

Yaptığınız güzel işler vardır, Cenâb-ı Hak, onları devam ettirmeye muvaffak kılsın! Güzel bir şey vardır. Fakat o güzelden daha güzel bir şey varsa, o da, o güzelin sürekli güzellikler sâlih dairesi içinde devam ve temâdîsidir. Güzellik, bir yerde gidip çirkinliğe aborda oluyorsa, o güzele “güzel” denmez. Güzel odur ki güzel doğurur, o da güzel doğurur, o da güzel doğurur; bir “güzel doğurma sâlih dairesi, doğurgan döngüsü” ortaya konur.

   “Rıza-ı İlahî kâfidir; eğer o yâr ise, her şey yârdır; eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para etmez.”

Hazreti Bediüzzaman, insanların takdiri ve ihlâsın muhafazası konusunda çok önemli bir hususa dikkat çekiyor: “İnsanların takdiri/istihsânı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde “illet” ise, o ameli iptal eder. Eğer “müreccih” ise, o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer müşevvik ise saffetini izâle eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek Cenâb-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki, وَاجْعَلْ لِى لِسَانَ صِدْقٍ فِى اْلآخِرِينَ buna işarettir.”

“İnsanların takdiri/istihsânı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder.” İnsanların takdir ve istihsânı… “Takdir” bildiğiniz gibi, Türkçemizde de kullanılıyor; “istihsân” da “güzel görmek” demek. Uhrevî amellerde… Allah için yapıyorsak, öteler için yapıyorsak.. yani, bugünün insanı olmaktan sıyrılarak, yarınları olan insanlar gibi davranıyorsak.. upuzun yarını olan, ebedî yarını olan insanlar gibi davranıyorsak.. eğer yaptığımız güzellikleri, namazı, haccı, orucu, irşadı, bir yönüyle dünyaya nâm-ı celîl-i İlahî’yi, nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyurmayı gaye-i hayal yapmışsak… Bütün bunlarda eğer insanların takdirini “illet” yapıyorsak, o amellerimiz boşa gider. (İllet; sözlükte “hastalık, zafiyet, sebep ve gerekçe” gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise, hükmü gösteren veya gerekli kılan yahut hükmün kendisine bağlandığı durum, vasıf, mânâ, gerekçe demektir.)

İnsanlar takdir etsinler… “Maşallahı var; dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde okul açtılar!” desinler… Bu aklının köşesinden geçiyorsa… Bu gelince, nöronların kapısını çaldığında, hemen o kapıyı sürmelemeli, hemen; bir daha da o türlü duyguların açamayacağı hâle getirmeli. Fakat işte, eğer illet ise.. insan onun için yapıyorsa.. takdir edilsin istiyorsa.. “Bak, bunca insana duyurdum ben bu meseleyi!” filan diyorsa…

İyilikleri unutmak lazımdır esasen. Unutulacak bir şey var ise, o da kişinin kendi yaptığı/vesile olduğu iyilikleri unutmasıdır. Aklına geldiği zaman da “Allah Allah!.. Bencileyin bir insana Cenâb-ı Hak, nasıl oldu da bu lütufta bulundu?!” demek suretiyle -Bu da bir nevi tahdîs-i nimettir.- O’ndan bilmelidir. Yine onu kabul etme fakat O’ndan bilme… O’ndan bilince o hem “illet” sayılmaz, hem de insan o sâyede açık-kapalı şirke girmemiş olur. Öbür türlü, farkına varmadan insanların takdiri, insanların alkışı, insanların büyük görmesi, insanların parmak ile işaret etmesi, “Sen yaptın!” demesi, geldiğinde ayağa kalkılması; bütün bunlar, bir yönüyle yapılan güzelliklere illet sayılıyorsa, o ameli iptal eder. Bir şey yapmamış gibi olur.

Evet, ne gibi? رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُ Hadis: “Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan yanlarına kâr olarak sadece açlıkları ve susuzlukları kalmıştır.” وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ وَالْعَطَبُ (Bazı rivayetlerde son kelime النَّصَبُ ve التَّعَبُ şeklinde geçmektedir.) “Nice sabahlara kadar ayakta duran insanlar vardır ki, sadece yorgunlukları ve uykusuzlukları yanlarına kâr kalmıştır.” Öyle değil… Dolayısıyla ameli iptal eder o. O ameli iptal etmemek için, o güzelliğin yeni bir güzellik doğurması için, yaptığınız o şeylerde halkın takdirini, alkışını, müşârun bi’l-benân (parmakla gösterilir) olmayı hedef yapmamak lazım, illet yapmamak lazım; ameli iptal eder o.

   İhlâs; ferdin, ibadet ü tâatinde, Cenâb-ı Hakk’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması, vazife ve sorumluluklarını O emrettiği için yerine getirmesi ve sadece O’nun hoşnutluğunu hedeflemesi demektir.

“İnsanların takdiri/istihsânı, eğer amel-i uhrevîde “müreccih” ise, o ameldeki ihlâsı kırar.” Eğer müreccih (o ameli yapıp yapmama hususunda tercih ettirici sebep) ise… Bu, ondan (“illet” yapılmasından) beri bir şey oluyor; biraz daha “Tevhîd”e yaklaşılıyor, Tevhîd’e doğru bir adım atılmış oluyor. O işi yapıyorsunuz ama o takdiri, o alkışı, o mevzuda “illet” yapmamışsınız. Fakat “O da iyi bir şey; insanlar kabul ediyorlar bunu!” diyorsunuz. Bazen de şeytan şöyle dedirtir: “Bu insanlar kabul edince, onlar da sizin çizginizde yerlerini alırlar, size arka çıkarlar; onlar da size destek olurlar.” Bu da şeytanın sağdan gelme ayak oyunlarındandır. “Tercih ettirici bir faktör” ise, yani, başka şeyler yapacakken, onu tercih ettiriyor size… O da o ameldeki ihlâsı kırar. Çünkü ihlâs demek -esasen- bir şey emredildiği için yapmak ve yaparken sadece O’nun rızasını gözetmektir. “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlar ile hâlis olmayana müreccahtır.” beyanı da bu sözleri söyleyen, Hazreti Pîr-i Mugân’a ait.

Evet, siz ihlâslı amel ettiğiniz takdirde, Allah (celle celâluhu) hiç bilemediğiniz şekilde binlerce insanın sinesini açar. Ama ihlâslı amel ettiğiniz takdirde… Peygamberlere açılan kapılar da öyle açılmıştır. Dolayısıyla, insanların takdirini tercih ettirici bir sebep yapmak da o ameldeki ihlâsı kırar. İhlâs kırılınca, mesele yine Cenâb-ı Hak’tan koparılmış olur, hafizanallah. Tercihte bile… Amel var fakat ihlâs yok. Zannediyorum kabirden başlamak üzere bütün Berzah hayatında, Mahşer’de ve Mizan’da meselenin hesabı görülür; sorarlar: “Sen bunu yaptın ama çok ihlâslı değildin bu mevzuda!..”

Oysaki Kur’an-ı Kerim, çend yerde, ihlası nazara veriyor. Mesela, işte o Kısâr’dan (kısa sûrelerden) “Lemyekunillezîne” diye bilinen Beyyine Sûresi de onların başında geliyor. Orada şöyle buyuruluyor: وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ “Oysa onlara da ancak, Din’i bütün yanlarıyla içten kabul ederek ve sadece O’nun rızasını hedef alarak, küfür ve şirkten uzak, dupduru bir tevhîd inancı içinde Allah’a ibadet etmeleri, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılmaları ve zekâtı tastamam vermeleri emredilmişti. Budur kusursuz, sağlam ve dosdoğru Din.” (Beyyine, 98/5) Din, diyanet, Allah’a aittir. “İbadet”, “Ubûdiyet” ve “Ubûdet” Allah’a yapılır. Başkalarının o mevzuda takdir ve alkışının kıymet-i harbiyesi yoktur; onun tercih ettirici bir faktör olması ise, o ameldeki ihlası kırar.

“Eğer müşevvik ise, saffetini izâle eder.” İnsanların takdiri/istihsânı teşvik edici bir faktör olarak, yaptığınız iyiliklere ve güzelliklere tesir ediyorsa.. o, bunlarda bir müşevvik ise… İnsan arzu eder; “Başkaları teşvik etsin de yapayım!” İnsanın zaaflarından birisidir, bu; fakat insanın en zayıf olan zaaflarından birisidir. Yani, artık bütün bütün iptal değil.. aynı zamanda ihlâsın zedelenmesi, yara alması, berkenâr edilmesi de değil.. fakat müşevvik olduğundan, bu, o meselenin saffetini, duruluğunu esasen götürür; bulanıklık olmaya başlar onun içinde, bazen kapkaranlık çizgiler olur orada. Cenâb-ı Hakkın beğendiği, takdir buyurduğu, öyle olmasını istediği amel, desen bozukluğuna düşer. Oysaki o meseleyi ortaya koyarken, vaz’ ederken, “Bu meselenin şu desende ortaya konması lazım!” buyurmuştur. Öyle bir şey ki, ne “iptal etme” mevzuu, ne “ihlası zedeleme” mevzuu, ne de meselenin “saffetini izâle etme” mevzuu söz konusu olmamalıdır.

Evet, her şeyden evvel o, Allah için yapılmalı; iptal edilmemeli. Aynı zamanda elin-âlemin takdiri falan da beklenmemeli. Fakat aynı zamanda “Başkaları teşvik etsin de biz de bu güzel şeyi yapalım!” falan da denilmemeli. Çünkü teşvike meyletmek, bir yönüyle gözün teşvikte olması veya kulağın teşvikte olması, bu da meselenin saffetini izâle eder, hafizanallah.

   Kul ile Mabud münasebetlerinde sır tutucu olmak ve hep O’nun uhrevî teveccühlerine bağlı yaşamak da ihlâsın ayrı bir buududur.

Burada antrparantez bir şey arz edeyim: Sabahlara kadar bin rekât namaz kılarsın ve bu mevzuda kimseye sır vermek istemezsin. Karanlık, gece… Hatta “Yahu şu seccâde bile bilmese!.. Benim şu gözyaşlarımla ıslandı; bir an evvel kurusa da bilmese!.. Benim iç döküşlerimi bilmese! Döşeğim bilmese benim kendinden ayrıldığımı! Yorganım farkına varmasa! Varsa hayat arkadaşım, yanından ayrılıp gittiğimi bilmese!..” dersin. Meseleyi öyle sâfiyâne yapıyorsun, öyle dupduru olarak yapıyorsun. Allah’ın izni-inayetiyle, bir yerlere ulaşıyorsun, belki bir şeyler hissediyorsun. O türlü şeyleri hissetmenin tâlibi bile olmamalısın!:.

Çünkü talep ettiğin şey o kadar büyük ki!.. Bir insan neyi talep ediyorsa, aynı zamanda kendi kıymetini ifade eder. Talep edilen şeyin kıymeti, insanın kıymetini aksettirir. Kimisi bakırcılar çarşısında bakıra tâlip olur. Kimisi sarraflar çarşısında altına-gümüşe tâlip olur. Kimisi mercan adalarına dalar, ona tâlip olur. Bence sen, öyle bir şeye tâlipsin ki!.. “Allah!” diyorsun: “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için görüşünüz, Allah için konuşunuz; lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O zaman ömrünüzün dakikaları, saniyeleri, saliseleri, âşireleri, seneler hükmüne geçer.” Hazreti Pîr birini (dakikaları) diyordu, ben diğerlerini ilave ettim; ömrünüzün âşireleri, seneler hükmüne geçer.

Burada bile yine Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başka değişik şekilde bir beklenti olmamalı. Hani, “Firâsetim inkişaf etsin benim!” dememeli!.. Ettirirse ettirir… “Böyle her şeyi doğru okuyayım, bu yaptığım şeyler ile!” Bakın içinize bunlar gelebilir. Değişik makamlar, pâyeler, hatta nezd-i Ulûhiyetteki pâyeler… “Her gece rüyamda -bir yönüyle- kendi mir’ât-ı ruhumda O’nu temâşa edeyim!” Bunlar kendi kendine geliyorsa şayet, bence öpüp başa koymak lazım; tahdîs-i nimettir bu. “Allah Allah! Nasıl oldu da bencileyin fakire, böyle sultanlara armağan edilen şeyler armağan edildi, lütfedildi!” falan… Onu da o çerçevede ele almak lazım; evet, onu da karartmamak lazım.

Hatta bazı kimseler biliyorum ki veya duydum ki… Mesela herkes Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmeyi ister; ben de O’nu bir dakika görmeye, belki dünyaları fedâ ederim. Fakat öyle kimseler vardır ki, hafizanallah, “O’nu gördüm!” mülahazası, yaptığı şeylerde aklına geliyorsa, ona da razı olmaz. “Yâ Rabbi! Ben, O’nun için ölüp ölüp dirileyim, kalbim O’nun ateşi ile yansın. Leyla Hanım gibi diyeyim: ‘Yanarsam, nâr-ı aşkınla yanayım yâ Rasûlallah! / Ezelden kapında bağrı yanık bir gedâyım yâ Rasûlallah!’ Fakat, bana vereceğini öbür tarafta ver!..” der. “Yâ Rasûlallah!..” redifli nice naatlar söylenmiştir. “Yâ Rasûlallah! Yâ Rasûlallah!..” Meşgul olmuşsanız, görmüşsünüzdür bunları. Gönlünüz öyle olmasını arzu eder. Fakat “Ya ben onu suiistimal edersem; ‘Bana bir hususiyet olarak geldi!’ mülahazasına kapılırsam?!. Allah’ım! Onu da bana verme! Bana vereceğin şeyi öbür tarafta ver. Öbür tarafta ben, başımı O’nun ayaklarının altına koyayım!” O kadar…

   “Cenâb-ı Hak, insanların takdir ve istihsânını sırf makbuliyet alameti olarak, istenmeden ihsan etse, bunu o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-i tesiri namına kabul etmek güzeldir.”

Ama kendi kendine geldi… Bu defa da ciddî bir nefis muhasebesi ile, iç sorgulama ile, hemen Latife-i Rabbâniye’ne yönelerek, “Bencileyin bir insana bunların lütfedilmesi çok olacak şey değildi ama Cenâb-ı Hak -herhalde utûfet-i şâhâne, eltâf-ı şâhânenin olduğu dönemde tufeylîlerin de mahrum edilmediği gibi- bencileyin bir tufeylîyi de mahrum etmedi!” mülahazasıyla meseleye bakma… Havada uçsa, suda batmadan gitse, insanların çehresinde kalblerinden geçenleri okusa, iki tane kelime ile bir insanı hemen hakikatin göbeğine otağ kurmaya çağırabilse… Bütün bunlarda yine kendine bir şey çıkararak meseleye bakmamak lazımdır. Şu kadar var ki, kendi kendine gelmiş şeyler olarak onları inkâr etmemeli; çünkü O’ndan gelmiş şeylerdir, iltifattır.

Böyle olunca, “İnsanlardaki hüsn-i tesiri namına kabul etmek güzeldir ki, وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ ‘Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!’ (Şuarâ, 26/84) beyanı da buna işarettir.” Hazreti İbrahim diyor bunu: “Beni, arkadan gelen insanlar nezdinde yâd-ı cemîl kıl!” Örnek olarak söylüyor o peygamber. Kalbi ne kadar duru, ne kadar temiz!.. Beklenti ifadesi değil de hayır ile yâd edilme arzusu. O arzu, kabul buyurulmuş da Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) salât u selamlarda anarken, O’nu da anıyoruz. اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ فِي الْعَالَمِينَ رَبَّنَا إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ Bizde yok bazı ilaveler; bazı kelimeleri diğer mezhepler ilave ediyorlar. Herhalde Âhâdî şeyler olduğundan dolayı Hanefîlerde yok; Hanefîlerin Garîb, Âhâdî şeyleri namazda söyleyip söylememe konusuna karşı biraz hassasiyetleri var. Evet, Hazreti İbrahim, وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ diye dua etmiş; arkadan gelen nesiller tarafından da yâd-ı cemîl olarak yâd edilmiş.

Bir de bir örnek; Allah’a öyle bir teslimiyeti var ki!.. İşte her zaman O’ndan ders almalı!.. Mancınığa konup ateşe atılırken, daha ateşin içine düşmeden, Cebrâil yetişiyor orada: “Cenâb-ı Hakk’ın selamı var, senin için bir şey yapalım mı?” diyor. “O, haberdar ise, benim kimseden beklediğim bir şey yok!” cevabını veriyor.

İşte bu örneğe binaen esasen, hayat böyle götürülmeli. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” (Âl-i Imrân, 3/173) نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcı’dır!” (Enfâl, 8/40) غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Affını dileriz ya Rabbenâ, dönüşümüz Sanadır.” (Bakara, 2/285) رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) denmeli. Bu mevzuda şeref-nüzûl olmuş ne kadar beyan varsa, o mülahazaya bağlamak lazım. Esasen, Hazreti İbrahim bize de bu dersi veriyor.

Dolayısıyla, zannediyorum, وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ duasının baktığı mülahazalardan bir tanesi de, budur. Bu açıdan, o meseleyi de böyle makul bir mahmîle hamletmek lazımdır. وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ * وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!.. Ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl.” (Şuarâ, 26/84-85)

اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ * اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى * اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا، خَلِّصْنَا، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ؛ وَعَافِنَا وَاعْفُ عَنَّا وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِعَفْوِكَ يَا مُجِيرُ، بِفَضْلِكَ يَا غَفَّارُ * وَأَسْأَلُكَ بِحَقِّ هَذِهِ اْلأَسْمَاءِ الْكَرِيمَةِ الشَّرِيفَةِ، وَالصِّفَاتِ الْجَلِيلَةِ اللَّطِيفَةِ، أَنْ تُصَلِّيَ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، وَاحْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ، وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَاْلإِنْسَانِ، وَمِنْ شَرِّ الْبِدْعَةِ وَالضَّلاَلَةِ وَاْلإِلْحَادِ وَالطُّغْيَانِ؛ وَأَجِرْنَا، نَجِّنَا، خَلِّصْنَا مِنَ كَيْدِ وَمِنْ مَكْرِ وَمِنْ خِيَانَةِ وَمِنْ فِتْنَةِ وَمِنْ فَسَادِ وَمِنْ حِقْدِ وَمِنْ حَسَدِ أَعْدَائِنَا الْعَسْكَرِيِّينَ وَالشُّرْطِيِّينَ وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ وَالْعَدْلِيِّينَ وَالْمُلْكِيِّينَ، وَاجْعَلْهُمْ خَائِبِينَ خَاسِرِينَ فَاشِلِينَ مَخْذُولِينَ مَرْدُودِينَ مَطْرُودِينَ مَقْهُورِينَ مَنْفُورِينَ مُنْقَرِضِينَ مُنْهَزِمِينَ؛ بِحَقِّ ذَاتِكَ، بِحَقِّ عَظَمَتِكَ، بِحَقِّ كِبْرِيَائِكَ، بِحَقِّ أُلُوهِيَّتِكَ، بِحَقِّ رُبُوبِيَّتِكَ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ صِفَاتِكَ السُّبْحَانِيَّةِ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ أَسْمَائِكَ الْحُسْنَى، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ اسْمِكَ الْعَظِيمِ اْلأَعْظَمِ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ الْمُصْطَفَيْن اْلأَخْيَارِ، يَا رَحِيمُ يَا رَحْمَانُ، يَا ذَا اْلجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Allah’ım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allah’ım, Sen’den hidayet, takva, iffet ve (gönül) zenginliği dileriz. Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, halas eyle, koru. Bize af ve afiyet lütfeyle. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle. Affınla imdat ve himaye buyur ey Mucîr Allah’ım, fazlınla bağışla ey Gaffâr Rabbim. Bu şerefli ve mübarek isimlerin hürmetine, latîf ve celîl sıfatların hatırına Sen’den Efendimiz Hazreti Muhammed’e ve O’nun mübarek aile fertlerine salât ve selam etmeni diliyoruz. Bu makbul olduğuna inandığımız duaya şu talebimizi de ekliyoruz: Bizi nefis ve şeytanın şerrinden, cin ve insin şerrinden, bidat, dalalet, ilhad ve tuğyana düşmekten muhafaza buyur. Asker, polis, istihbaratçı, hukukçu ve idareci devlet memuru gibi hayatın her biriminden olup bize karşı düşmanca davranan kimselerin komplolarından, tuzaklarından, hıyanetlerinden, fitnelerinden, kinlerinden ve hasetlerinden bizi koru, uzak tut, muhafaza buyur. Düşmanlığa kilitlenmiş o şerirleri hayal kırıklığıyla kederli, eli boş kalıp hüsrana düşmüş, fiyasko yaşamış, perişan, hücumları akim kalıp püskürtülmüş, kovulup uzaklaştırılmış, kahra uğrayıp yara bere içinde kalmış, bozguna uğramış, yıkılıp batmış ve hezimet yaşayıp sönüp gitmiş hale koy!.. Ya Rahmân, ya Rahîm, ya Zelcelâli ve’l-ikrâm! Zat’ın, azametin, ululuğun, Ulûhiyetin, Rubûbiyetin hakkı için.. Sıfât-ı Sübhâniye’nin hatırı ve şefaati için.. Esmâ-i Hüsnâ’n hürmeti ve şefaati için.. İsm-i A’zam’ın hürmeti ve şefaati için.. Hazreti Muhammed Mustafa’nın hürmeti ve şefaati için.. seçkinlerden seçkin ve en hayırlı kulların enbiya/evliya hürmeti ve şefaati için duamızı kabul buyur. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, ailesine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu diliyoruz Rabbenâ!..”

KIRIK TESTİ: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (3)

Herkul | | KIRIK TESTI

Kendiyle yüzleşme âbidelerinden biri de hiç şüphesiz Halîlürrahmân olarak anılagelen Hazreti İbrahim (aleyhisselâm)’dır. O, yerde gökte her zaman “hullet” vasfıyla anılageldi. Öyle ki Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a bu vasıf nispet edilince -biraz da tevazu ve mahviyet mülahazasıyla- o vasfın Hazreti İbrahim’e ait olduğunu ifade buyurdu ve kendi derinliğini ortaya koydu. Vâkıa konuya belli hususlarda mercûhun râcihe tereccühü açısından da bakılabilir; fîhi nazar!..

Hulleti, varlığın Hazreti Vücûd-u Sübhânî karşısında bir gölge, bir tecelli tayfı şeklinde duyulması, bir maiyyet-i hususiyeye erme, bir enîs ü celîs olma şeklinde de anlayanlar olmuştur ki, o ufuktaki biri düşünürken O’nu düşünür; konuşurken hep O’nu dillendirir; “sevgi” ve “sevgili” derken hayal dünyasında “bî kem u keyf” O tüllenir; eşya ve hadiselere bakınca ef’âlden âsârına yürür.. âsâr mirsadıyla esmâyı hecelemeye durur.. esmâ teleskoplarıyla sıfât-ı Sübhâniyeyi temâşâ merakına takılır.. sonra da “Zât-ı Baht” der ve inler. Onun nazarında bütün varlık O’nu işaretleyen, O’ndan bir name; bütün sesler ve sözler de O’nu mırıldanan birer nağmedir. Onun düşünce dünyasında eşya ve hadiseler fasih birer lisan ve bu lisanların nağmeleri de hep “Hû”dur. Evet, bir şairimizin de ifade ettiği gibi her nesnede O’na delalet eden ne emareler ne emareler vardır: “Bir kitab-ı âzamdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.” O, o aşkın idrak ve basiretiyle sürekli bir maiyyet ve ünsiyet sermestîsi yaşar ve bir daha da o ufuktan ayrılmayı asla düşünmez.

İşte hullet yolu böyle nurefşân bir atmosferde seyahat etmektir ki, bu güzergâhın yolcularına da nisbî, izâfî hullet erbabı denir. Bu evsâfı kâmil manada ihraz eden hakiki anlamda bir ‘halîl’dir. Ondaki maiyyet ve muhabbet duygusu, tevekkül ve teslimiyet hissi, yüzündeki tebessümünden bütün aza ve cevârihine kadar her halinde kendini hissettirir. Böyle bir halîl, kötülükleri iyilikle savar.. kaba davranışlara karşı mukabele-i bilmisil mülahazalarına girmez.. bir meltem gibi eser, hep ihsan şuuruyla oturur kalkar.. sadece kendisini tutup destekleyenlere ve ona iyilikte bulunanlara değil, gayz ve nefretle köpürüp duranlara karşı dahi karşılık verme hakkını kullanmaz. Kullanmak bir yana en bayağı şeylerle üzerine gelmelere mukabil فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَArtık bana düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yusuf Sûresi, 12/18) deyip aktif bir sabırla kaderin tecellisini beklemeye koyulur. Bunlar, hullet ruhunun olmazsa olmazlarından sayılır ki Hazreti Halîlürrahmân bu yüksek ufkun “müşârun bilbenân” bir gözdesidir.

O, “Tevekkeltu alallah” diyerek ateşlere atılmış.. akla-hayale gelmedik sıkıntılara katlanmış.. yurdunu-yuvasını terk ederek başka coğrafyalara hicret etmiş.. hicretini yeni muhataplar peşinden koşarak değerlendirmiş.. Ken’an ili, Mekke-i Mükerreme ve Filistin arasında gelgitleriyle adeta bir tevhîd dantelası örgülemeye çalışmış.. mü’minlerin mihrabı ve Sidretü’l-müntehânın izdüşümü Beytullâh’ı, yerle bir edildikten sonra tekrar inşa ederek arkadan geleceklere armağan etmiş.. bu zirvedeki işle -Hazreti İsmail’le beraber- meşgul olurken bile kendiyle yüzleşerek ve bu yüzleşmeyi Hakk’a niyaza çevirerek, hiçbir iş yapmamış bir insan tavrıyla, “Ey Rab! Beni de neslimi de namazı devamlı ve gereğince eda eden kullarından eyle; -Bu ifadede edip eylediklerini nisyana gömdüğü açık- Rabbim, duamı kabul buyur. Beni, annemi, babamı -Bu, babaya dua yasağı gelmeden idi- ve bütün mü’minleri hesap gününe yürürken mağfiretinle serfirâz kıl.” (İbrahim Sûresi, 14/40-41) demiş inlemiş.. büyüklüğüne ve hullet-i tâmmeye mazhariyetine bakmamış, baktırılmamış ve hep bir sıradanlık tavrı içinde bulunmuştu.

Bu engin ve zengin hususiyetlerinden ötürüdür ki Cenab-ı Hak: “İbrahim ve onunla beraber olanlar size birer numune-i imtisal ve örnektir. Hani onlar bir zaman kavimlerine, ‘Bizim sizlerle de, Allah’tan gayrı tapageldiğiniz şeriklerinizle de işimiz yoktur!’ diye haykırdılar.. ve devamla, ‘Siz Allah’ın biricik ilah olduğuna inanmadıkça sizi de ilahlarınızı da redle, aramızdaki sevgi bağlarının kopup düşmanlığın, nefretin ortaya çıktığını ilan ediyoruz.’ dediler.(Mümtehine sûresi, 60/4) Bundan sonra gelmesi muhtemel kötülüklere karşı da Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e teveccühle O’na güven ve itimatlarını şöyle dillendirdiler: “Rabbimiz biz Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız. Ey Rabbimiz! bizi kâfirler eliyle fitneye maruz bırakma! Affet bizi, affet ki yegâne Azîz ve Hâkim Sensin.” (Mümtehine Sûresi, 60/4-5) Böyle iç döküşte bulundu, O’na güven duygularını arz etti ve O’nun hısn-i hasîn emânına sığındılar. İşte kalben inanmışların kendi kendilerini tarassut etmeleri, kendilerine bakışları ve Allah’la o içten içe münasebetleri!..

Şüphesiz bu mevzuda abide şahsiyetlerden biri de Yakup (aleyhisselâm)’dır. Kur’an ona oldukça geniş bir yer ayırır. Memuriyetindeki derin aşkı, kılı kırk yararcasına konumunun hakkını yerine getirmesi ve sorumluluğunu içtenleştirmesi açısından bu ince insan çevresindeki mütemerridlerle misyonu icabı meşgul olurken, dört bir yanda esip duran küfür ve ilhad şerarelerini kırma cehdiyle oturur kalkar ve cedlerinden tevarüs ettiği Hak’la münasebet disiplinlerini yakın uzak herkese duyurmaya çalışır. Bu ağır sorumluluklarım nübüvvet hassasiyetiyle ifa ederken bir de evlatlarıyla farklı bir imtihana maruz kalır. Üzer bu ince ve hassas ruhu, çocuklarının Hazreti Yusuf’u çekememeleri. Baba şefkatinin yanında peygamber duyarlılığı ve ötelerle münasebeti açısından Yusuf’u, Hazreti İbrahim ve İshak emanetini taşıyabilecek biri olarak görür ve ona ekstra bir alaka gösterir. Gel gör ki, diğer evlatlar onun bu iç sezilerine muttali olamadıklarından -ihtimal henüz rüşde ermemişlerdir- bir hazımsızlık içindedirler ve sürekli onun hakkından gelme kurgularıyla kendilerini yiyip bitirmektedirler.

Nihayet bir gün, o âna kadar düşünüp durdukları şeyleri uygulamaya karar verir, Yusuf’u babalarından koparır ve yapacaklarını yaparlar. O güne kadar, peygamberlik ufkuyla hep hissedip endişelendiği ve te’vîl-i ehâdîse açık ruhuyla sezegeldiği meş’ûm hadise bir kâbus gibi çöker üstüne; çöker ve bir yıldırım gibi çarpar o masum ve masûn insanı. Yusuf’un kayıplara karışması, evlatlarının cinayet işleyip yalan söylemeleri dilhûn eder onu; eder de engin ihtisasları sayesinde mazeret ve tesliye adına söylenenlerin hiçbiri ona inandırıcı gelmez. Ye’se düşmemiştir ve recâ hissi dipdiridir ama hadise ağır bir inkisara sebebiyet verecek mahiyettedir.

Esbabın silinip gittiği, iç içe inkisarların ruhunu sardığı o demde, nur-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet tecellî etti; o da ebedî mihrabı olan Hak kapısına olağanüstü bir olağanla yöneldi. -Zaten yüzü, gözü, kulağı ve kalbi hep o kapıdaydı.- Bir “fenâfillâh” derinliğiyle içini O’na döktü, inledi ve “Ben şu dağınıklığımı, keder ve tasamı yalnız Allah’a arz ediyorum; sizin bilmediğiniz birçok şeyi Allah’ın vahyetmesiyle biliyorum.” (Yusuf, Sûresi, 12/68) dedi. Ciddi bir tevekkül ve teslim ruh haleti içinde فَصَبْرٌ جَمِيلٌ ile nefeslenerek Hakk’a tefvîz-i umûr edip intizar-ı subh-i rahmete saldı kendini.

Onun bu ölçüdeki iç muhasebesi ve Hazreti Yusuf’un istikamet ve fetâneti, İlahî inayete bir çağrı olmuştu: Selametle kuyudan kurtulma, nisa taifesinin fitnesinden yüzünün akıyla sıyrılma, hapishaneyi bir medrese haline getirme, şirazeden çıkmış bir hayli insana “Allah” deyip ruhunun ilhamlarını duyurma, te’vîl-i ehâdîs mevhibesiyle nezaret makamını ihraz etme, kötülük yapan kardeşlerine ekstra ihsanda bulunma… gibi sürpriz bir sürü hadiseden sonra, bir rüya ile başlayan sergüzeşti gönüllere inşirah bir vuslatla noktalandı. Alvar İmamı ifadesiyle,

Canan ilinin bülbülünün bağı göründü,

Dost ikliminin lalesinin çağı göründü;

Yakub’a o gün Yusuf’unun kokusu erdi

Ve herkese hayat ırmağının çağı göründü.”

Ve böylece o iç içe acı ve kederli günler sona erdi; sona erdi ve o sona ereceğinden de emindi. Zira o ta baştan iç dünyasıyla yüzleşerek içini Allah’a açmış inlemişti ve artık onun için çektiklerinin meyvelerini derme faslı söz konusuydu. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat ile me’âli doğru orantılıdır; çekilen sıkıntı ölçüsünde seviye elde edilir.” fehvasınca üst üste sıkıntılar karşısında dişini sıkıp sabretmiş; derdini gönlündeki hemdemi olan âh u vâha bile tamamen açmamıştı.. ve artık dünyevî-uhrevî mutluluğun hâsıl ettiği şükran duygusuyla, şükürle oturup şükürle kalkıyordu.

Cenab-ı Âdil-i Mutlak çağın mağdur ve mazlumlarını da aktif sabır helezonuyla bu ufka ulaştırsın. Âmin!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Nisan sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: NESEBÎ VE MANEVÎ ÂL-İ BEYT

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İnsan, yalnızca Allah’a kul olamamış ise, elli türlü mahlûka kulluktan ve nefse cazip gelen dünyevîlikler karşılığında satılmaktan kurtulamaz.

Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Dünya lezzetleri, zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır.” كَمْ حَسَّنَتْ لَذَّةً لِلْمَرْءِ قَاتِلَةً * مِنْ حَيْثُ لَمْ يَدْرِ أَنَّ السَّمَّ فِي الدَّسَمِ “Nefis insana, nice öldürücü lezzetleri öyle şirin göstermiştir de insan onun yağın içinde zehir sunduğunu bilememiştir.” Kaside-i Bürde (Bür’e)’de, Bûsîrî, böyle diyor: كَمْ حَسَّنَتْ لَذَّةً لِلْمَرْءِ قَاتِلَةً * مِنْ حَيْثُ لَمْ يَدْرِ أَنَّ السَّمَّ فِي الدَّسَمِ İnsanı öldüren nice şeyleri, (nefis) insana lezzetli, şeker-şerbet gösterdi; zavallı bilmiyor ki o yağın/balın içinde zehir var!..

Öyle bir çağrıya (nefis ve şeytanın davetine) uyarak yer değiştiren, konum değiştiren dünya kadar insan oldu. “Dünya kadar” derken, yerinde sâbit-kadem olanlara, hep aynı izleri takip edenlere ve aynı yere ayak basanlara nispeten çok sayılmaz, öbürleri. Fakat bir hayli yer değiştiren insan oldu; gözleri kamaştı dünyanın câzibedâr güzelliği karşısında.

Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği üzere; زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara (süslenmiş) cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i Imrân, 3/14)

Bazıları, bohemliğe saldılar kendilerini… زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ Bazıları güya evlâd ü ıyâllerinin geleceğini düşündüler; esas, önemli bir geleceği kararttılar, hiç farkına varmadan!.. “Oğlum, kızım… Bunlara mutlu bir gelecek!” falan dediler ama ebedî bir geleceği kararttı, ebedî bir geleceğin ışığını/ziyasını söndürdüler. وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ Dolarlar, Eurolar, Dinarlar, altınlar, gümüşler; bunlar, çoklarının başını döndürdü, bakışını bulandırdı… Yer değiştirdiler; Allah varken, o şeylere tapmaya başladılar ki, onların da meseleyi nereye çekeceği belli değildi!.. وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا O zamanlar “at-katır”, insanların binekleri olduğundan dolayı, âyet-i kerimede ondan bahsediliyor. Günümüzde onlara tekabül eden, zırhlı arabalara kandılar, altınla yaldızlanmış klozetlere kandılar, banyo havuzlarına kandılar. Kandılar, aldandılar; o bâdirede iç içe yandılar, hafizanallah!..

Çok defa ehl-i dalâletin, dünyaperestlerin âkıbeti, bu olmuş ve çok defa Allah’a dilbeste olanların âkıbetleri de sizin ve emsallerinizin âkıbeti gibi olmuş. Fakat mutlak bir kararma olmamış; muvakkat bir “hüsûf” ve “küsûf” yaşanmış. Muvakkaten ay küsmüş, güneş darılmış, bazı şeyler kararmış; insan, gündüzü gece sanmaya başlamış. İnsan olarak, nihayet o, gözlerinin güdümünde, kulaklarının güdümünde, dilinin-dudağının güdümünde; başka türlü olması da çok zor!..

Her şeyi O’nun (celle celâluhu) güdümüne vermeyince, bir insan, çok farklı güdümlere girebilir. Değişik kulluklardan kurtulmanın yolu, sadece O’na kul olmaktan geçer!.. İnsan, O’na, sadece O’na ama sadece O’na kul olamamış ise, elli türlü şeye kul olmaktan paçayı sıyıramaz.

İnsanız, nihayet; değişik şeylere takılabiliriz. Ama o sarsılma, kısmen sendeleme, kısmen sürçme, olduğuyla kalmalı. Onu hemen bir doğrulma, yine aynı yolda azm-i râh edip “Yollar! Ben sizin emrinizde değilim; sizler, benim emrimdesiniz!” deyip yürüme takip etmeli. Yollara ayak öptürme, varacağınız tepelere ayak öptürme, el öptürme… Gerçi el öptürmeye, ayak öptürmeye meraklı değilsiniz sizler. Fakat siz istemeseniz dahi, yollar, ayağınızı öper; O’na doğru giden yollar, ayak öper. Öyle bir takdir ile gidersiniz ve öyle bir takdir ile hayatınız noktalanır.

Sizden evvel doğruluğu temsil eden insanlar, sizin öşrünü çektiğiniz şeyin onunu birden çekmişlerdir; onunu değil, onun da iki katını birden çekmişlerdir. Şayet onların çektikleri, dağların tepesine inseydi, dağlar, Lût Gölü’ne dönüşürdü. Çekmişler… İnanan insanların kaderidir o. Çok tekerrür eden bir husus, bu da tasdî’ yapmaz (baş ağrıtmaz, rahatsız etmez) inşallah: Hazreti Nuh, bildiğimiz, çeken insanlardan.. Hazreti Hûd, çeken insanlardan.. Hazreti Sâlih, çeken insanlardan.. Sodom-Gomore kahramanı, çeken insanlardan. -Evet, bir peygambere “kahraman” demek ancak bu türlü evsaf ile câizdir; yoksa onlardaki, “fetânet”tir.-

Peygamberler hep çekmişler ama vazifeleri mukabilinde oradan bir avuç bir şey alarak ayrılmamışlar, ayrılmayı düşünmemişler. El-etek silkmiş; “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dû-cihanım kalmadı” diyerek ayrılmışlar ayrıldıkları yerden. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar hepsi, dünyadan böyle ayrılmış ve geride maddî hiçbir şey bırakmamışlardır.

   Kırık testilerimize yükleyip Nebiler Sultanı’na hediye gönderdiğimiz salât ü selamlarımıza Muhammedî zümrütler, yakutlar ve zebercetlerle mukabele edileceği ümidini besliyoruz!..

Aleyhissalâtü Vesselam Efendimiz’in geride bıraktığı, içinde yattığı o Hücre-i Saadet’tir. Orasını da -ihtimal- Kendisine merkad olsun diye tutmuş elinde; yoksa “Burayı da alın, Mescid’e katın!” derdi. Ama orada Sultanlar yatıyor, üç tane Sultan; cihan sultanlığı ile değiştirilmeyecek sultanlık sahibi Sultanlar yatıyor.

O yerlerden birini, Âişe validemiz, kendisi için düşünüyor. Hazreti Ömer, bir zehirli hançer ile hançerlenince, Âişe validemize haber gönderiyor. Ne terbiyedir bu?!. Devlet reisi, iki süper gücü yere sermiş devlet reisi Hazreti Ömer, Hazreti Âişe annemizden izin istiyor: “Acaba müsaade buyururlar mı, ben, Peygamberimizin yanında, O’nun ayaklarının dibine gömülmek istiyorum?!.” Mübarek annemiz de öyle civanmert ki; “Ben, orayı, Efendimiz’in yanını kendim için düşünmüştüm ama Ömer’i nefsime tercih ederim!” diyor. Ve üçüncü şahıs, o oluyor. Candan sevdikleri İnsan’la, Berzah hayatını beraber yaşıyorlar orada. Aynı salât u selâmı paylaşıyorlar.

Siz de salât ü selam gönderiyorsunuz; Muvâcehe’ye çarpıyor, yankılanıyor orada. Paylaşıyorlar aralarında. “Paylaşma” değil; o iş, katlanarak onlara intikal ediyor. Onlar, nasıl orada katlanmış; bir, üç olmuş. Dolayısıyla sizden giden bir salât ü selam, otuz oluyor orada; otuz oluyor ve onlara ulaşıyor.

Antrparantez: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ cümlesini her Tahiyyât’ta söylerken, aklıma geliyor. Bu, Allah’ın, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylediği bir şeydir; bize de bir emanettir. Onu söylerken, el-Hüccetü’z-Zehrâ’da ifade edildiği gibi, doğrudan doğruya, Hazreti Rasûl-i Zîşân’a sunuyor gibi söylemeli. Muvâcehe’de, sanki oradan içeriye bakıyor gibi.. sanki O da içeriden bize bakıyor gibi.. “Bakalım ne diyecekler!” diye onu bekliyor gibi… Siz, sadakatinizin ifadesi olarak, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ “Bize, olmazlardan, bilinmezlerden, meçhullerden mesajlar ile gelen ey Sâhib-i Zîşân, Sana selâm!.. Ey Sâhib-i Zîşân, Sana binler selam!” diyorsunuz. Böyle salât ü selamlarınız O’na ulaşıyor. Ne geliyor geri O’ndan? “Benden de size selam! Benden de size selâm!..” Kendi buyuruyor: “Bana bir salât u selam okunduğunda, melek Bana haber verir; der ki: ‘Falan, Ali, Veli, Cemal Hoca, Reşid Hoca, Osman Hoca, Ramazan Hoca, Sana selam gönderdiler!’ Sen de Benden onlara selam gönder; onlara ‘Selam Harun!’ de; ‘Selam Reşid! Selam İsmail! Selam İbrahim! Selam Osman!..”

Ne gönderiyorsunuz, ne alıyorsunuz?!. Hani -antrparantez- adam, Bağdat’a giderken, “Padişaha ne götürsem?” diye düşünmüş. Bir testiye kendi beldesinden temiz, böyle Zemzem gibi bir su koymuş. Sonra Bağdat’a gidiyorken, Dicle’den geçerken veya bir ırmaktan geçerken, ırmağı görünce belki elinden testiyi atası geliyor: “Bu ırmak, onların kapısının önünde çağlıyorsa şayet, bir testi suyun ne kıymeti olur?!.” diye düşünüyor ama sonra “Yahu ben buraya kadar bunu taşıdım, getirdim; ne diye dökeceğim! Allah kerim!..” diyor. Elinde testi ile saraydan içeriye giriyor; onu hükümdara, Abbasî hükümdarına armağan ediyor. -Menkıbe, bu; aslına değil, fasla bakın!..- Padişah, yanındakilere hemen emrediyor: “O testiyi alın, o suyu, önemli bir yere boşaltın; sonra altın doldurun, verin ona!”

İşte senden Sultanlar Sultanı’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) giden armağan, bir testi su. Ama aldığın, o testinin birkaç katı dolu altın, gümüş, zebercet, yakut, cevher… Allah Rasûlü’nden sana gelen şey. Şimdi yol bu olunca, yolun sonu da bu olunca, bence bu uğurda insan, Hazreti Nuh’un da, Hazreti Hûd’un da, Hazreti Sâlih’in de, Hazreti Lût’un da, Hazreti İbrahim’in de, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da (alâ seyyidinâ ve aleyhissalâtü vesselam) çektiği şeylere gönül rızası ile katlanır. “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” der, sineye çeker, katlanır. Sen’den ne gelirse gelsin; رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً “Rabb olarak, Allah’tan razı olduk. Din olarak İslam’dan hoşnuduz. Peygamber olarak da Allah Rasûlü’nden bütün benliğimiz ile memnunuz!” der.

Ama gayr-ı meşrû yollar ile gelip belli koltuklara oturan insanlar, hiçbir zaman oldukları yerde ebedî kalamamışlar. Onlar, geldikleri gibi bir bir gitmişler, bulundukları yerleri terk etmişler; hem de geriye dönüp ağlayarak gitmişler. Şimdi öyle gitmek mi, yoksa geriye dönüp tebessümler yağdırarak, Allah’a doğru yürümek mi?!.

Yolunuz, bu… Kalbiniz bu heyecan ile çarpıyor. Ne mutlu size!.. Cenâb-ı Hak, bu mutlulukta sizleri sâbit-kadem eylesin. Sayılarınız binlerceye, milyonlarcaya ulaşıyor, o ızdırabı paylaşanlarla beraber… Bazıları, doğrudan çekiyor. Her ızdırap çeken insanın akrabası, annesi, babası, oğlu, eşi, baldızı, kayınvalidesi, kayınpederi, komşusu, onu “iyi” tanıyan insanlar var. Bunlar ile meseleyi çarptığınız zaman, riyazî düşünceye göre, milyonlara bâliğ olur. Paylaşırlar acılarını/acılarınızı, sizinle beraber. Fakat bulundukları yerde şikâyetçi değillerdir. “Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Küfür ve dalalete düşmedik ya, Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Ey Rasûl, Senden uzak düşmedik ya, Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Ey Allah’ım! Senden uzak düşmedik ya, Sana binlerce hamd ü senâ olsun!..” diye o yolda yürüyorlarsa, kazanma kuşağında kazanımlarını ona katlayarak elde ediyor, yüze katlayarak, bine katlayarak kazanıyorlar. -Bu kat kat kârı, Kur’an-ı Kerim söylüyor; on olur, yüz olur, bin de olabilir, Allah’ın izni-inayeti ile.- Hep böyle olmuş, bundan sonra da hep böyle olacak…

   Üstad Hazretleri’nin “Nesebî Âl-i Beyt” ile “Manevî Âl-i Beyt” tasnifi ve “Bu hizmet, bir Âl-i Beyt hizmetidir.” tespiti de nazar-ı itibara alınırsa, “Âl-i Beyt” denince kimler anlaşılmalıdır?

Burada bir şey daha diyeyim: Bazı ulemâ, fuhûl-i ulemâ (ilim ve faziletçe emsallerinden üstün olan, önde gelen âlimler) “Esas, Ehl-i Beyt, üç kategoride mütalaa edilir.” diyorlar. (“Ehl-i Beyt” sözlük itibarıyla “ev halkı” demektir; bu tabir, genel manada, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in ailesini ve yakın akrabalarını tanımlamak için kullanılmaktadır.)

Bir: Doğrudan doğruya Âl-i Abâ.

(Âl (آل) aile, akraba, sülale demektir; abâ ise, uzun, geniş, önü açık bir elbisesinin adıdır. Hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) Ümmü Seleme’nin evinde iken, “Ey Peygamberin şerefli hane halkı, ey Ehl-i beyt! Allah sizden her türlü kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzâb 33/33) meâlindeki âyet nâzil olmuş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’i abâsının altına alarak, “Allah’ım, benim ehl-i beytim işte bunlardır; bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!” diye dua etmiş. Bu vesileyle, Efendimiz ile beraber o dört güzide şahıs “Hamse-i Âl-i Abâ” unvanıyla anılagelmiştir.)

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), üzerlerine abâsını örtüp de dua buyurduğu aile fertleri: Kendisi, Hazreti Fâtıma, Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin. Dolayısıyla, mübarek Hatice validemiz -Ayağı başımın tacı olsun!..- yoktu o gün. Fakat o da başımızın tacı… Çünkü analar anası idi. Efendimiz’e en dar gününde sahip çıkmış ve sonuna kadar da sâbit-kadem -sâbite-i kadem demek daha uygun- olmuş ve bağrını hep Efendimiz’e açık tutmuştu. Onun gidişi de bir yönüyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için “hüzün senesi” (عَامُ الْحُزْنِ) olmuştu. Öyle derin bir hüzün ki, Cenâb-ı Hak, -adeta- “O hüznü, Benim Habîbimi huzuruma Mi’raç ile almak suretiyle giderebilirim!” demiş, Efendimiz’i huzuruna almıştı: “Sevgili Habîbim! Mahzun olma!.. Hatice’ni, Ebu Talip’ini kaybettin ama bak, Ben varım!” demiş, Mi’raç ile taçlandırmıştı benim Efendimi…

Mânen, kalbî ve ruhî hayatınızla, “mü’minin miracı” olan namaz hakikatiyle Allah sizi de taçlandırsın inşaallah!.. “Namazı öyle bil ki, o, mü’minin miracıdır.” diyor İmam Rabbânî. “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür / Cümle ibadetin, namaz, pîridir / Namazsız, niyazsız İslam olur mu?!.” Bu, Alvar İmamına ait, öbürü de İmam Rabbânî’ye ait. Rahimehumullah; Allah hepsine merhamet buyursun!..

Şimdi Ehl-i Beyt veya Âl-i Beyt denince, birincisi, doğrudan doğruya Âl-i Abâ anlaşılmaktadır.

İkincisi: O günkü kimseler, orta ölçekte Ehl-i Beyt sayılıyor. Öncekiler, ûlâ ölçekte, evlâ, bir numaralı Ehl-i Beyt; ehass-i havas (seçkinlerin en seçkini olan) Ehl-i Beyt. İki numaralı Ehl-i Beyt, havas (ileri gelenler, seçkinler) onlar; onlar da bütün Ashâb-ı kirâm, radıyallahu anhüm.

Üçüncü derecede, avam Ehl-i Beyt ise, onlar da Efendimiz’e yürekten bağlı olmuş, davasını bayraklaştıran bütün ümmet-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bugün o gaye-i hayali ve o kaderi paylaşan hizmetler, o kategoriye dâhildir; üçüncü derecede Ehl-i Beyt sayılırlar onlar. Çünkü bir yönüyle Ehl-i Beyt olma, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bıraktığı mirasa sahip çıkarak, o istikamette derdi paylaşma demektir.

Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) derdini paylaşmak… O (sallallâhu aleyhi ve sellem), âlem inansın diye nasıl bir ızdırap duyuyordu? Kur’an-ı Kerim’de iki yerde, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ tabiri geçiyor. Bir yerde: لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3); diğer bir yerde ise, فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “(Ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6) buyuruluyor. Evet, O, âlem inansın diye âdetâ ölürcesine bir ızdırap içinde yaşıyordu.

Bu açıdan, “Benim Efendim’in nâm-ı celili, güneşin doğup-battığı her yerde, minarelerde birer ses ve soluk haline gelsin!” diye koşturan insanlar, günümüzde Ehl-i Beyt’in vazifesini temsil ediyorlar. Dolayısıyla üçüncü derecede Ehl-i Beyt sayılırlar.

Böyle bir pâyeyi, başka bir şey ile değiştirmemeliler. Her birerlerine bir İstanbul fethi verilse, bence, yine bu pâyeyi vermemeliler onlara. Varsın başkaları kapkara saraylar karşısında rükûa, secdeye varsınlar!.. Bunlara mukabil, onlar, öyle bir şey karşısında, serfürû etmiş, el-pençe divan durmuşlar ki, bütün dünyalar verilse, yine de onun dengi olamaz, ona mukabil gelemez. Bir kere o şeref, o pâye yeter!..

   Birinci dereceden Âl-i Beyt olan o güzide insanlar şayet bugün yaşasalardı, nebevî ızdırabı paylaşacak ve nâm-ı celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda bayrak gibi dalgalanmasını temine çalışacaklardı.

Başka bir ifadeyle, Âl-i Beyt dediğimiz şey… Nübüvvet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile mühürlenmiş; O, “Hâtemü’l-Enbiyâ”. Fakat o misyonu O’ndan sonra edâ edecek olan, Evliyâ, Asfiyâ, Ebrâr, Mukarrabîn… Bunlar da çoğunluğu itibarıyla O’nun mübarek sulbundan gelenlerde aranması lazım. Yani, Hazreti Hatice’den dünyaya gelmiş Hazreti Fâtıma.. Hazreti Fâtıma’dan dünyaya gelmiş Hazreti Hasan ve Hüseyin efendilerimiz.. Onlardan dünyaya gelen İmam Câfer-i Sâdık gibi, Zeynülâbidîn gibi, Muhammed İbn el-Hanefiyye gibi kimseler… Günümüze kadar devam etmiş; öteden beri “Âl-i Beyt” vazifesi hep görülmüş.

Çağımızda da Çağın Sözcüsü… Âl-i Beyt olduğu konusunda kendisi “Ben böyle olduğumu bilmiyorum” diyor. Fakat onun hayat-ı seniyyesini karıştıranlar diyorlar ki; belli bir dönemde İslam dünyasında yaşanan -günümüzde yaşandığı gibi- baskılar karşısında, Anadolu, bir güven yeri olması itibarıyla, oralardan kaçıp gelerek, Anadolu’da ulaşılamayan bir yerde, bir tepenin başında, çok küçük bir köye sığınan bir ailenin çocuğu olabilir. Fakat nesebi kütüklerde, kayıtlarda öyle görünmediğinden dolayı kendisi “Ben, öyle olduğumu bilmiyorum.” diyor. Ama daha sonra birileri tespit etti onu. Aslında “bilmiyorum” deyişi, onun kendisine ait tevazu, mahviyet ve hacâletinin ifadesi; mesleğinin esası da o olduğundan dolayı, mesleğinin esasına meseleyi bağlıyor, öyle diyor.

Fakat kim olursa olsun, bugün o yola baş koyan insanlar, “Ehl-i Beyt” vazifesini görüyorlar, Allah’ın izni-inayetiyle. Dolayısıyla da -antrparantez arz edeyim- o Ehl-i Beyt’i, Hazreti Ali’yi, Hazreti Hasan’ı, Hazreti Hüseyin’i başlarında -bir yönüyle- birer kumandan gibi gördüklerini hatırdan çıkarmamalılar.

Diğer taraftan, onlar da çektiler. Birisi zehirlenerek şehit edildi. Öbürü de Kerbelâ’da, Revan nehri kenarında şehit edildi, çevresindeki otuz-kırk tane insanla beraber. Otuz-kırk tane insan ile beraber bir insan, bir yerde bulunuyorsa, bence onu tehlikeli görmek, tehlikenin ne demek olduğunu bilmeyecek kadar -bağışlayın- ahmaklığın ifadesidir. O ahmaklığı, o çağın Yezîd’i yapmıştı. “Yezîd”, fiil-i muzârî kelimesi, “zâde-yezîdu”dan geliyor. Daha da ziyadeleşerek çağımızda, çağın Yezîdleri yaşıyor. Evet, arta, arta, arta, arta, arta, arta müzâaf Yezîdler, mük’ab Yezîdler… Daha başkalarını saymama lüzum var mı? Yok!.. Biri, diğerini çağrıştırdığına göre, bence israf-ı kelâm olur; diğerlerini siz tahmin edin. Böyle uykuya dalmış kafanızdaki nöronlar harekete geçer, uyanırlar; “Galiba şu da o kategoride mütalaa edilebilir, şu da o kategoride mütalaa edilebilir, şu da o kategoride mütalaa edilebilir.” derler.

Yine antrparantez bir şey diyeyim: Bence bunları söyleyerek, düşünerek hayal dünyanızı kirletmeyin!.. O hayal dünyanızın, yapmanız gerekli olan şeyler için pâk, temiz, Türkçemizde kullanılan tabir ile “pirüpak” kalmasına dikkat edin. Nöronları ne kadar temiz kalmışsa, insan, o ölçüde isabetli düşünür, isabetli karar verir. Günümüzün insanının, isabetli düşünmeye, isabetli karar vermeye çok ihtiyacı var: Bu kadar sıkışıklık içinde, nasıl isabetli karar vermeliyiz ki, Allah’ın izni-inayetiyle, meseleyi durdurmaya, önünü kesmeye çalışan insanlara karşılık, biz, durmadan -Allah’ın izni ile- yolumuzda yürüyüp gidelim, hedefimize doğru; hiçbir şeye takılmadan, Allah’ın izni-inayetiyle…

Çünkü bu yol, Ehl-i Beyt yolu… Ehl-i Beyt olsaydı bugün, onlar bin sene yaşasalardı, iki bin sene yaşasalardı, sizin yaptığınızı yapacaklardı. Ne yapacaklardı?!. Nâm-ı celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda şehbal açıp bayrak gibi dalgalanmasını temine çalışacaklardı. Şöyle-böyle, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevârüs ettikleri -gelenek mi, an’aneler mi, ef’âl-i Nebeviye mi, takrîrât-ı Nebeviye mi, her ne ise şayet- bütün o güzellikler mecmuasını birer gerdanlık gibi ulaştıkları her yerde insanların boyunlarına takacaklardı. “Alın bir tane de siz boynunuza takın! Alın, bir tane de siz boynunuza takın!” diyeceklerdi. Bazılarını hakikaten yürekleri hoplayarak, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ deme duygusuna sevk edecek.. bazılarını yumuşak bakmaya sevk edecek.. bazılarını da “Yahu bunlar, iyi insanlar, diyaloğa da açık insanlar.” filan duygusuna sevk edeceklerdi. Dolayısıyla dünyada hep Muhammedî bir hava (sallallâhu aleyhi ve sellem) esip duracak.. meltemler eserken, her yerde Muhammedî bir koku (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyulacak.. ve âdetâ bir ıtriyat çarşısı gibi, herkes güzel bir gül kokusu duyacaktı.

   Kompleks sebebiyle veya menfaat beklentisiyle, Âl-i Beyt’ten olduğunu iddia eden yalancıların sayısı da az değil!..

Farklı bir mülahaza… Çokları da var ki, bir yönüyle o adı, o ünvanı da suiistimal ediyorlar. Esas, kütüklerde, kayıtlarda hiç öyle bir şey yok; kendini seyyid zannediyor. Şundan dolayı: Ezilmişler, hor görülmüşler; kendilerine ikinci sınıf insan nazarıyla bakılmış, kast sistemine göre; dolayısıyla bir kompleks içine itilmişler böylece.

Oysaki insan, insandır; onu hor görmen, hakir görmen, senin horluğunun/hakirliğinin ifadesidir. İnsan, böyle yapmak suretiyle bir yönüyle kendi konumunu belirlemiş oluyor, ne olduğunu ortaya koymuş oluyor.

Fakat böyle bir kompleksten dolayı bazıları, “Ee ne yapsam, ne etsem?” derken “En iyisi mi, etrafıma ‘Âl-i Beyt’tenim’ diyeyim!” Hele bir de kaderden kendisine bir tekke, bir zaviye lütfedilmişse şayet… Birisi bir tekke açmış, ona da bir hilafet vermiş ise… O, artık çok rahatlıkla Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) torunlarından birisi gibi, Ehl-i Beyt’ten birisi gibi…

Bir de böyle bir “Ehl-i Beyt” var; ona “Ehl-i Beyt’ten olma iddiasındaki kâzibûn” denir. Dinlerinden, diyanetlerinden dolayı bir şey denemez; fakat komplekslerinden dolayı ve öyle olmadıkları halde öyle olduklarını iddia ettikleri için günaha girmiş olurlar; çünkü yalan söylüyorlar, doğru değil esasen.

Diğer bir husus, Ehl-i Beyt’in kaderi… Onların başlarına da gelmişti hep Peygamberlerin başına gelenler… أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Belânın en çetin, en zorlusu, peygamberlerin başına gelmiştir. Efendimiz’in başına hepsinden fazla gelmiştir. Ondan sonra da seviyesine göre, diğer hâlis mü’minlerin başlarına gelmiştir. İşte, Hazreti Ali’nin başına gelen şey… İşte Hazreti Fâtıma vâlidemiz… Efendimiz’den sonra zannediyorum altı ay kadar dayanabildi; o hicrana dayanamadı mübarek anamız, gitti. Ama iki tane zebercet evlâd bıraktı geriye… Ve işte onlardan kıyamete kadar din-i mübîn-i İslam’a dilbeste olmuş insanlar.. çağın sözcüsüne kadar.. Hazreti Şâh-ı Geylânî’ye kadar.. daha nice sıddîklara kadar…

Esasen, Ehl-i Beyt’ten insanlar, ihyâ-ı dine vesile oldular; ba’s-u ba’de’l-mevte, dirilişe vesile oldular, Allah’ın izni-inayetiyle. Fakat, hep çektiler onlar; çekmeyen kalmadı.. İmam Zeynülâbidîn çekti.. İmam Câfer-i Sâdık çekti.. Muhammed İbn el-Hanefiyye çekti… Hatta o çizgide hareket eden, işte üçüncü derecedeki Ehl-i Beyt diyebileceğimiz insanlar çektiler; Ebu Hasan eş-Şâzilî hazretleri çekti.. İmam Rabbânî hazretleri çekti; İmam Rabbânî olduğu halde, ömrünün büyük bir kısmını zindanda geçirdi.. Ebu Hanife çekti.. Serahsî çekti; Hanefi Fıkhı alanında el-Mebsût isimli otuz ciltlik koca telifâtını, içine atıldığı bir kuyuda hazırladı; çok küçük bir yiyecek de attılar, herhalde az su da vardı orada, abdest alıyor, namaz kılıyor; talebelerine o kuyunun içinden o kitabı takrir ediyordu; öyle deniyor. Çekmeyen, kalmadı.. İmam Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altında çekti… Üçüncü derecede Ehl-i Beyt bunlar.

   Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, sizi tarihin ak sayfalarına yerleştirdi, hep hayırla yâd edileceksiniz; size zulmedenler ise, dünyada lânetle anılacak ve ötede ızdırap içinde kıvranacaklar.

Çağın Sözcüsü’ne gelince, o, çektiğini anlatırken -şikâyet mahiyetinde değil- diyor ki: -Yolun kaderi bu!.. Bir kitabın adını koydular: Yolun Kaderi. Yolun kaderi bu.- “Yirmi sekiz sene bana ceza çektirdiler. Memleket memleket, mahkeme mahkeme süründürdüler. Zindandan zindana attılar. Kimse ile görüştürmediler. Tecrîd ettiler, zehirlediler, türlü türlü hakaretlerde bulundular.” “…Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’ edildim. Defalarca zehirlendim.” Hele bir yerde, can gırtlağa gelince diyor ki: “Eğer dinim intihardan beni men’ etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” Öyle bir şeyi düşünmesi bile söz konusu değil, katiyen ve kâtıbeten. Esasen anlatmak istediği şey, çektikleri; başa gelen şeylerin tahammül-fersah olduğunu anlatıyor.

En sonuncusuna kadar, başa gelen şeyler, bunlar… Eğer, böyle bir doğru yolda yürümeye tâlip olmuş iseniz, sizin de bundan âzâde olmayacağınızı bilmeniz lazım. Doğru yolda yürüyorsanız… Şeytan, kendi avenesini, siyasî, askerî, iktisadî, idarî, bütün güçleri aleyhinizde kullanarak, dünyanın değişik yerlerindeki avenesini tahrik ederek darbeler yaptı. Şöyle-böyle Müslümanlığı yaşayan insanlara avenesini musallat etti ve onlar da onların bazılarını aldı, berdâr ettiler, astılar; bazılarını başka şekilde yok ettiler, bazılarını başka şekilde yok ettiler.

Evet, neyse ki Çağın Sözcüsü mahfuz kaldı. O gün idam edilen dünya kadar insan var; “on beş bin” diyorlar. Bu rakamı küçük saymayın; çünkü o zaman Anadolu’nun nüfusu on beş-on altı milyon kadar. Milyon başına, bin insan… Herhalde o idam kanunu kalkmasaydı -Günümüzde seksen milyonuz, değil mi?- zannediyorum seksen bin insan ancak onların hıncını dindirebilirdi. Seksen bin yere darağacı kurulurdu, seksen bin yerde sallanan insanlar görürdünüz. Temel felsefe, bu; temel anlayış, bu!..

Dolayısıyla, meseleye böyle bakarak “Yolun kaderi!..” deyip, bunu şeker-şerbet yudumluyor gibi yudumlamak lazım. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki.. tarihin bir dönemde ak sayfalar, bir dönemde de kara sayfalar.. bir dönemde tarihin sayfalarında ak paragraflar, bir yerde de kapkara paragraflar… O kapkara paragraflar içinde yer almamanız için, Cenâb-ı Hak, sizi ak paragraflar içine yerleştirdi. Birileri ile -şeytanla yâd ediliyor gibi- yâd edilmektense, bugün biraz çekerek esasen o ak paragraflar içinde yerinizi almanız şâyân-ı tercih bir husustur.

Evet, halinize hamdedin, şükredin. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha öbür gün inşiraha erecek ve ileride de hayırla yâd edileceksiniz. Fakat yarınsız insanlar, ızdırap içinde kıvranacaklar ve lânetle yâd edilecekler. Onlar, lânet ile anılan cebâbireye rahmet okutturacaklar; sizi de millet hayır ile yâd edecek.

Şuarâ Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi: وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ * وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!.. Ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl.” (Şuarâ, 26/84-85) Hazreti İbrahim’in ifadesi… Arkadan gelen nesiller tarafından yâd-ı cemîl olarak anılmak: “Allah sizden ebediyen razı olsun, bize güzel bir miras bıraktınız. Dünyanın dört bir yanında nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi bir bayrak gibi dalgalandırdınız!..” Yine, Yahya Kemal’in Ezan şiiri aklıma geldi:

“Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî

Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî

Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,

Fethetmeliydi âlemi, şân-ı Muhammedî..

Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,

Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî..

Ervâh cümleten görür “Allahu Ekber”i

Akseyleyince arşa, lisân-ı Muhammedî..

Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev gazel,

Bir tuhfe-i bedi’ ü beyân-ı Muhammedî.”

Evet, çizgisi ne olursa olsun, makamı Cennet olsun!..

Bamteli: ADALET, MÜLKÜN DE TEMELİDİR İNSANLIĞIN DA!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhîd mazmununun bir nabız gibi attığı görülür; eserlerde, Kur’ân’ın dört esası ve maksadı sayılırken “tevhîd” ile beraber “nübüvvet”, “haşir” ve -ibadeti de ihtiva eden- “adalet” özellikle vurgulanmaktadır.

Tevhîdnâme’de geçen bir dua: اَللَّهُمَّ عَدْلاً وَقِسْطًا، تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ كُلِّ جَوْرٍ وَظُلْمٍ “Allah’ım! Adalet, itidal, istikamet (lütfet!..) O sayede, bizi cevir ve zulümden müstağnî kıl!.. Sen’den istediğimiz, odur.”

Tevhîd, “Allah’ı birlemek” demektir; Ehadiyyet-i Zâtiye, Vâhidiyyet-i Sıfâtiyye ve Esmâiyye çerçevesinde, Zât-ı Ulûhiyeti bilmek, O’na karşı kulluk tavrı almak ve O’nun ile irtibat tesis etmek, gönül vasıtasıyla…

Allah’ı birleme, sadece لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demek suretiyle birleme değildir. Bütün tavır ve davranışlardan taşıp dökülen her şey, bir yönüyle, “Tevhîd” edâlı olmalıdır. “İhlas”ı, ona ircâ edebilirsiniz.. “İhsan”ı, ona ircâ edebilirsiniz.. “Muhabbet”i, ona ircâ edebilirsiniz.. “Marifet”i, ona ircâ edebilirsiniz.. “Sadâkat”i, ona ircâ edebilirsiniz.. “İstikâmet”i, ona ircâ edebilirsiniz.. daha ziyade sofiler tarafından kullanılan “Tevekkül”ü, “Teslim”i, “Tefvîz”i, ve “Sika”yı ona ircâ edebilirsiniz… Sâfî bir kalbi, mutmain bir kalbi, “Râdıye-Mardiyye” kanatlarıyla kanatlanan, mutmain bir kalbi, “Sâfiye”, “Zâkiye” ile üyevikleşen bir Latife-i Rabbâniyeyi, o “Tevhîd” duygusuna ircâ edebilirsiniz.

Yani, mücerred لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demekle değil… Ancak -bir yönüyle- sizin zâhiren müslüman olduğunuza hükmedilmesi adına, o, bir emaredir; o size Müslümanlık muamelesi yapılması için çektiğiniz beyaz bayrak gibi bir şeydir. Onu, sizde gördükleri zaman, size ilişmezler, “Teslim!..” demektir o. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Üsâme’ye, “Yarıp kalbine mi baktın!” buyurduğu andaki mübarek mülahazalarını bu istikâmette değerlendirebilirsiniz. Onun için Hazreti Gazzâlî’nin de ifade ettiği gibi “tasdîk-i kalb” önemlidir; sürekli Latife-i Rabbâniye’nin ve kalbin O’nun ile çarpması, O’nun ile atması, esasen…

Eğer kalbde haşyet olsa, o, tavır ve davranışlarda da olur. Efendimiz öyle demiş zaten: لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ خَشَعَتْ جَوَارِحُهُ “Kalbinde haşyet olsa, tavır ve davranışlarında da o görülür.” Gözlerinin irisine kadar, yüzünün mimiklerine kadar, el-ayak hareketlerine kadar… Namazda el-pençe divan durmaya kadar, kemerbeste-i ubudiyet ile arz-ı ubudiyette bulunmaya kadar, rükûa giderken temkin ile eğilmeye kadar, secdeye kapanırken “Ohh be! O’nun karşısında eğilmek, ne latifmiş!” demeye kadar… Her tavır ve davranışta tevhîd önemli; tamamen her şey ona bağlanmalı.

Tabii bunlar, pozitif şeyler; meselenin negatif şeylere bakan yanı da var. İşin içine “riya” katmama.. “süm’a” katmama.. “iç beğeni” diyebileceğimiz “ucub” katmama.. dışa karşı taşma diyebileceğimiz “fahir” katmama.. başkalarına tepeden bakma, kendini büyük görme diyebileceğimiz “kibir” katmama… O büyüklük, Allah’a mahsus bir hususiyettir. O mevzuda -hâşâ ve kellâ- kendini O’na şerik sandığın zaman, yine Tevhîd dairesi dışına çıkmış ve Allah’a şirk koşmuş sayılırsın.

Cenâb-ı Hak, bir kudsî hadis-i şerifte, الْعَظَمَةُ إِزَارِي، وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ buyuruyor: “Kibriya, Benim ridâm; azamet ise, Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım!” “İzârım.. Ridâm..” diyor, sonunda da قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ buyuruyor: “Bunlarda Benim ile -bir yönüyle- ortaklaşmaya kalkanları, Ben de derdest eder, Cehennem’e postalarım!” İşte bunlar da tevhîdin sağlam olması adına terkedilmesi gerekli olan negatif şeyler…

   Allah Rasûlü, nübüvvetinin gereği olarak bize her şeyden önce Cenâb-ı Hakk’ı zât-sıfât-esmâsıyla tanıtarak idrak edilmezleri ruhlarımıza duyuran bir muallimdir; aynı zamanda, dinî hükümleri tebliğ, insanî değerleri talim ve ahlâkî esasları temsil eden muvazzaf bir müşerri’dir.

Vahiy yoluyla haber almak, Allah’ın emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak demek olan “Nübüvvet” de Kur’an’ın ana maksatlarından biridir. Buna -nüansı mahfuz- “Risalet” de diyebilirsiniz. Bu “min verâ-i hicâb” (bir perdenin ardından) haber alıp getirmektir; İmam Rabbânî hazretlerinin ifadesiyle, ötelerden, ötelerin ötesinden, ötelerin ötesinden; verâlardan, verâların verâsından, verâların verâsından mesajlar getirmektir.

Peygamber, o haberler ile gelmese, siz, ne “Zât-ı Ulûhiyet” mevzuunda, ne O’nun “Âsâr”ı ve “Ef’âl”i mevzuunda, ne o ef’âlin arkasındaki “Esmâ”sı mevzuunda, ne o esmânın dayandığı “Sıfât-ı Sübhâniye” mevzuunda, ne de şöyle-böyle “Zât-ı Ulûhiyet” mülahazalarında sağlam bir bilgiye ulaşamazsınız. Dolayısıyla O’nun verdiği haberler sayesinde siz, bir yönüyle, şöyle-böyle o denen şeylere muttali oluyorsunuz. Bu açıdan da mesele “Nübüvvet” sözü ile ifade ediliyor.

“Risâlet”, ibadet u taat adına, ubudiyetiniz adına yapmanız gerekli olan şeyler veya sakınmanız gerekli olan şeyler adına mesajlar sunuyor. “Nübüvvet”, min verâ-i hicap haber getiriyor, insanları insan idraki ile, insan düşüncesi ile, insan muhakemesi ile ulaşamayacağı hakikatlere uyarıyor. İşte burada batıl felsefe, din mesajından ayrılıyor ki, Hazreti Pîr de ısrarla o meselenin üzerinde duruyor.

Dolayısıyla “Nübüvvet” derken de meseleye öyle bakmak lazım: “Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep / Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi. // Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet / Ya Rab, bizi Mahşer’de bu ikrâr ile haşret!..” Esas, o medyuniyeti gerektiriyor; çünkü O olmasaydı, biz ne “Ef’âl”den anlardık, ne “Âsâr”dan anlardık, ne “Esmâ”dan anlardık, ne “Sıfât”tan anlardık, ne bize “Dur!” denilen “Zât-ı Baht” mevzuundan anlar, kafa karıştırıcı şeylere girmekten sakınırdık… Ne Cennet’ten anlardık, ne onun köşkünden, villasından, sarayından, ırmaklarından, Huri’sinden, Gılman’ından anlardık!.. Ne kalbde imanın bir tûbâ-i Cennet çekirdeği taşıdığını anlardık, ne Cehennem’in bir zakkum tohumunu sakladığını anlardık!.. Evet, pozitifiyle negatifiyle bütün bunları bilmede/öğrenmede hep O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) medyûnuz.

“Nübüvvet” derken de esasen medyûniyetimizi öyle duymamız lazım. Bir yönüyle O’nu tam tanımamız lazım. “Marifet” diyeceğimiz O’nu tanıma neticesinde, O’nu sevmemiz lazım. Nasıl Zât-ı Ulûhiyeti sevmek bir esastır ve nasıl o bir vazife ve sorumluluk halinde insanlara yükleniyor?!. حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ، يُحِبِبْكُمُ اللَّهُ “Allah’ı, kullarına sevdirin ki, O da sizi sevsin!..” Biraz değiştirelim bu ifadeyi, حَبِّبُوا رَسُولَ اللَّهِ إِلَى أُمَّتِهِ، يُحِبِبْكُمْ رَسُولُ اللَّهِ “Allah Rasûlü’nü (ümmet-i davet ve ümmet-i icâbet, bütün) ümmetine sevdirin ki, Rasûlullah da sizi sevsin!” “Siz, Rasûlullah’ı, insanlığa, bütün insanlara sevdirin ki, Rasûlullah’ın nezd-i nübüvvetinde siz de sevgiye mazhar olasınız!” denebilir.

Bu açıdan nübüvveti anarken de kendi derinliği ile anlamak lazım. Öyle dile-dudağa emanet edilmiş bir مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demekle yetinmemek lazım. Kalb, uykuda o mevzuda, haberi yok. Latife-i Rabbâniye, Vicdan, His ve Şuur uykuda, onların da haberleri yok bundan. Dile-dudağa emanet olan o şey, sadece zâhiren işte beyaz bayrak çekme demektir o mevzuda. Sana yapılacak muameleden âzâde kalmak için “Teslim!” falan diyorsun; “Teslim!” deyince, sana ilişilmiyor o zaman; “Haa, sen de mü’min imişsin! Sen de müslim imişsin!” deniyor. Zât-ı Ulûhiyet mevzuunda öyle olduğu gibi; zât-ı nübüvvet mevzuunda da -esasen- meseleye öyle bakmak lazım.

   Fertlerin ebedî saadetini dileyen ve bir milletin huzurunu düşünen kimseler, en başta o millet için ahiret inancına giden yolları açmalı ve insanları, öldükten sonra dirilmeye inandırmalıdırlar.

“Tevhîd” ve “Nübüvvet” ile beraber Kur’ân’ın ana unsurlarından ve maksatlarından olan bir diğer esas (kıyametten sonra bütün ölülerin bir yere toplanmaları, Allah’ın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması demek olan) “haşir”dir.

Hazreti Pîr’in ifadesiyle, Kur’an’ın üçte biri haşirden bahsediyor. Delâletin değişik türleri ile; yani, “dâll bi’l-ibâre” ile, “dâll bi’l-işaret” ile, “dâll bi’l-iktiza” ile, “dâll bi’l-iltizam” ile, “dâll bi’d-delâlet” ile, değişik yerlerde hep ondan bahislerde bulunuyor.

Bazen açıktan açığa öldükten sonra dirilmeden bahsediyor. Ezcümle, مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ إِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ إِنَّ اللهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ “Sizin hepinizi yaratmak da, ölümünüzün ardından (Âhiret’te) hepinizi diriltmek de, (O’nun için) ancak bir kişiyi yaratmak ve diriltmek gibidir. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.” (Lokman, 31/28) diyor. Hem kudret-i nâmütenâhisini, ihata edilmezliğini ifade ediyor; hem de icraât-ı Sübhâniyesinin, O’na göre de gayet sehl/kolay olduğunu belirtiyor.

Yani, size zor gibi görünen şeyler, O’na gayet kolaydır; zira O’nun için “zorluk” sözü söz konusu değildir. O, bir şeyi murad buyurduğu zaman “Ol” der, o da hemen oluverir. إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ “O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.” (Yâ-Sîn, 36/82) Evet, “fe-yekûn” ibaresindeki “fe” harfini bir “sebebiyye” olarak düşünebilirsiniz, “hemen o sebep ile oluveriyor.” Fakat daha ziyade “takip” (“fâ-i tâkibiyye”) manasında gibi görünüyor; yani, “hemen müteakiben oluveriyor.” Onun için eskiler, “Kün fe-kân” demişler, Edebiyatta da “Kün fe-kân tezgâhı”, “Kün fe-kân fabrikası” gibi terkipleri çok kullanmışlar. “Kün fe-kân”; O, “Ol!” dedi ve hemen olacak şeyler de (mümkinât da) oluverdi.

Evet, “Haşir” meselesi çok önemlidir. Bir yönüyle, hayatı zapturapt altına alma, bir nizam haline getirme ona bağlıdır. Öldükten sonra dirilme, hayatın hesabını verme, öbür tarafta ebedî mutluluk yaşama veya hafizanallahu teâlâ, burada sorumluluklar yapılmadığı zaman ötede ebedî hızlâna maruz kalma gibi şeyler söz konusu olması itibarıyla, haşir üzerinde ısrarla duruluyor ki, Hazreti Üstad üçüncü esas olarak ondan bahsediyor orada.

   “Olmazsa bir milletin efrâdı beyninde adalet / Geçer zemine bir gün, arşa çıkan pâye-i devlet.”

İmam Gazzâlî, meseleyi üçe ircâ ediyor; Üstad hazretleri bir de “adalet” diyor. Esasen bir yerde “ibâdet” diyor; yani, o Kitâb’ın âmir bulunduğu şeyler, Sünnet-i Sahiha’nın âmir bulunduğu şeyler… Dinin temel disiplinleri açısından “İbadet”, “Ubudiyet” ve sofilerin ilave ettikleri “Ubûdet”. Herhalde, Allah’a kullukta tamamen fani olma, kendi hesabına bütün bütün mâsivâdan sıyrılma, bir yönüyle “fenâ fillah, bekâ billah-maallah” ufkunu ihraz etme şeklinde Cenâb-ı Hakk’a karşı vazife-i ubudiyeti yapmaya “ubûdet” demişler. Bu, Tasavvufta üzerinde durulan bir konu, yeri burası değil onun.

Dolayısıyla, Hazreti Üstad, “ibadet” de diyor, “adalet” dediği yerde bile. Adalet; bir yönüyle hep sırât-ı müstakîmde yol alma… اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım! Bizi, sırat-ı müstakîme hidayet eyle!” Yani; her türlü ifrattan, her türlü tefritten muhafaza buyur! Dosdoğru yol ne ise, o… Bu, inanç adına dosdoğru yol.. Sana kulluk yapma adına dosdoğru yol.. Peygamberini tanıma adına dosdoğru yol.. haşr ü neşr mevzuunda müstakîm bir düşünceye sahip olma adına dosdoğru yol… Bunu deme ve yaşama şeklinde bir şey, “adalet”. Ama bu arada insanlar arasındaki adaletin de ayrı bir yeri olabilir. Nitekim “Adalet, mülkün temelidir.” denmiş.

“Olmazsa bir milletin efrâdı beyninde adalet / İner zemine (veya düşer zemine) arşa çıkan pâye-i devlet.” Ziya Paşa, belli bir dönemde demiş: “Olmazsa bir milletin efrâdı beyninde adalet / Geçer zemine bir gün, arşa çıkan pâye-i devlet.”

Arşa çıkmış ise pâye-i devlet… Nice devletler, semâvîleşmiş… Bir yönüyle bu, yükselmelerinden kinaye; yoksa semâvîleşme söz konusu değil. Fakat mesela bir Râşid Halifeler dönemine bir manada semâvîleşme denebilir; çünkü hemen her meselede, tamamen her şeyde bir semâvîlik rengi var, deseni var, örgüsü var. Onların o hayat tarzına, o adalet ve istikâmetlerine bakınca, bir yönüyle, âdetâ bir mercek ile ahireti temâşâ ediyor gibi olursunuz; âdetâ sizi âhirete götürecek/taşıyacak bir koridor içinde kendinizi görebilirsiniz. Onların tavır ve davranışları, bunu ifade eder.

Ondan sonrakilerde, Emevîler’de, bir Ömer İbn Abdülaziz ve belki bir insan daha olabilir… Mesela komutanlardan Tarık İbn Ziyâd olabilir; o bana çok büyük geliyor. Musa İbn Nusayr’ın kölelikten alarak ordunun başına koyduğu bir insan… Kurtuba’da (veya Toleytula’da) kralın hazinelerine ayaklarını bastığı zaman diyor ki: “Tarık! Evvelki gün, bir köle idin; dün, hürriyete kavuştun; bugün, bir ordu kumandanı olarak burada muzaffersin! Unutma, yarın toprağın altına girip Allah’a hesap vereceksin!”

Mesela, bir Yavuz’u, o derinlikte görebilirsiniz. Çaldıran zaferi, Mercidabık, Ridâniye… Geriye döndüğü zaman, Üsküdar’da, herkes geliyor, istikbal ediyorlar cihan hükümdarını; “Topkapı Sarayı’nda herkes sizi bekliyor!..” diyorlar. “Hayır, bir zaferden dönen insanın beklendiği gibi karşılanmak istemem ben!” diyor. Evet, ne kadar büyükler ise, o kadar da tevâzu ve mahviyet içinde bulunmasını biliyorlar. Herkes uykuya daldığı zaman, o, sessizce geçiyor öbür tarafa ve sessizce Topkapı Sarayı’ndan içeriye sızıyor.

   Dünden bugüne zalimler, her kötülükleriyle aslında kendi feci akıbetlerini hazırlamış ve ahiret hesabına dillerinin lâl kesilmesine sebebiyet verdiklerinden en çok muhtaç oldukları anda Kelime-i Tevhîd’i söyleyememiş, hep “Lâ”da kalmışlardır.

Sızıyor… Hani kendi müesseselerinize girmeye de bir kısım şom ağızlar “sızma” falan dediler ya!.. “Her yere sızmışlar!..” Şom ağızlar… Evet, beddua etmiyorum, “Dilleri kurusun!” diye. Zaten ona kesb-i istihkak etmişler ise, er-geç kuruyacak o diller… Kelime-i Tevhîd’i tilavet edecekleri, okuyacakları zaman, kilit vurulacak, “Lâ, Lâ, Lâ…” diyecekler ama devamını diyemeyecekler.

Firavun da öyle gitti: وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لا إِلِهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ “Derken, İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Hemen Firavun, askerleriyle beraber haksız ve saldırgan bir şekilde peşlerine düştü. Nihayet boğulmak üzere iken: ‘İman ettim. İsrailoğulları’nın inandığı İlahtan başka tanrı yokmuş. Ben de Ona teslim olanlardanım.’ dedi.” (Yunus, 10/90) ayetinde ifade buyurulduğu üzere, آمَنْتُ بِالَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ “İsrailoğulları’nın inandığına iman ettim.” diyor. İnanırken bile, yine esas yakalaması gerekli olan üslubu yakalayamıyor. آمَنْتُ بِالَّذِي آمَنَ بِهِ مُوسَى وَهَارُونُ “Hazreti Musa ve Harun’un inandığı ilaha iman ettim.” diyemiyor da “Beni İsrail” diyor. Buzağıya tapan Beni İsrail.. Kârûn’un arkasından koşan Beni İsrail.. suyu geçtikten sonra, öbür tarafta puta tapan insanları görünce, “Sen de bize bir put yap!” diyen Beni İsrail.. فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلاَ إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ “Haydi sen Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın, biz işte burada oturuyoruz.” (Mâide, 5/24) diyen Beni İsrail… Dolayısıyla, Allah, tam söyleme lüzumunu duyduğu esnada bile, söylenmesi gerekli olan şeyi ona söyletmedi; ağzına fermuar vurdu, kilit vurdu, yanlış şey söyletti. Belki orada, آمَنْتُ بِالَّذِي آمَنَ بِهِ مُوسَى وَهَارُونُ deseydi, Allahu a’lem, Cenâb-ı Hak da geçmişteki her şeyini -Efendimiz’in Ebu Süfyân’a dediği gibi- silerdi ve yeni bir hayat faslı başlardı onun için; belki o da Seyyidinâ Hazreti Musa’nın arkasından yürür-geçerdi.

Evet… Bakın şimdi, nasıl ağza kilit vurulduğunu, bunun tedâî ettirdiği bir başka misalle anlatayım. İki idamlıkta ruhanî reis olarak bulundum, en genç imam olmama rağmen. Meclisin de imzaladığı “Artık bu, idam edilecek!” dediği bir insan; ben de hocalık kıyafeti ile girdim yanına onun. Hücresine girdim, orada “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah” dedirtmeye çalıştım; yani, “Sona geldik artık, bundan sonra çare yok!” dedim. O, başta, en büyük gördüğü adamın adını anarak, “O, gelecek, eve gideceğiz!” falan dedi. “Yahu Rasim! O gelmeyecek; bak, sen bir yere gidiyorsun, ‘Allah’ dediğin zaman -esasen- kurtulacaksın. Ne olur, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah’ de!” diye tekrar ettim. Ben belki on defa ona dedim: “Ne olur yahu, Allah aşkına, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah’ de!” Fakat o, inadına, “O, gelecek, eve gideceğiz!” dedi. Sadece bana karşı öyle demekle de iktifa etmedi. Gani bey, başsavcı idi. Rasim çıktı sandalyenin üzerine, ip sallanıyor yukarıda. Savcı, “Rasim! Son bir arzun var mı burada?” dedi. Son arzusu soruluyor. “O, gelecek” dedi, “Eve gideceğiz!..” Allah (celle celâluhu), bir aileyi öldürmüş o insana “Lâ ilâhe illallah” dedirtmedi. Aklını mı kaybetmiş, genel dengesi mi bozulmuş?!.. Kelime-i tevhîdi söyleyemedi.

Öbürü de bir cinayet işlemişti; adı Mehmet idi, “Memo” diyorlardı. Yalvardım, yakardım; yanına oturdum… Ama bir taraftan Jandarma komutanı, bir taraftan başsavcı, bir taraftan hapishane müdürü, bir taraftan da işte kılığı ile, kıyafeti ile -“ruhanî reis” diyorlar- bir din adamı, karşısında… Sandalyeye oturuyor. Bir “Âmentü’yü sonuna kadar okuyalım!” dedim; yarısına kadar geldi, gerisine dönmedi dili, telaffuz edemedi. Belli bir ölçüde inanıyordu fakat Âmentü’yü sonuna kadar okuyamadı. Melûl, mahzun; götürdü, onu da o sandalyeye çıkardılar, ipi boynuna taktılar, sandalyeyi çektiler; sallandı, bir saman çöpü gibi… Dilerim, inşallah, belli ölçüde inanmış ve sadece günahı ile gitmiştir, Cenâb-ı Hak da onu affeder.

Şimdi insan, hafizanallah, öyle mesâvî irtikâp ederse, Firavun’un diyemediği gibi, diyemeyebilir; “Lâ” der, kalır. Zira تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşıyorsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölüyorsanız, öyle dirilirsiniz.” Öyle sen zulüm yapacaksın.. insanların kanına gireceksin.. “Hak, adalet!” diyecek fakat ikisini de ayağının altına alacaksın.. adaletin üzerinde raks edeceksin.. inleyenin inlemesini duymayacaksın.. ağlayanın ağlamasını duymayacaksın.. değişik yerlerde “İlaç!” diye inleyen insanlara ilaç vermeyeceksin.. “Kalbimde aritmi var. Vücudum, onu taşımayacak; ben ölüyorum!” diyecek… İşte yakında ölen, bugün beni hıçkıra hıçkıra ağlatan, samimi, otuz-kırk senedir tanıdığım arkadaş… “İlacımı verin benim!” diyor, vermiyorlar. Bunlardan bir tanesi de benim kardeşim.. yüksek şekeri var onun.. ilaç istiyor, parmakları bozulmuş.. ilaç vermiyorlar. Sen, bunca mezâlimi irtikâp edeceksin de “Müslümanım!” diyeceksin. Ben burada yemin ederim, sen, kat’iyyen dediğin gibi değilsin! Sen, münafığın tekisin!..

   Geçmişte Demirel, Özal ve Ecevit gibi siyasetçiler Hizmet’e karşı adalet, hakperestlik ve insanlığın gereğini sergilediler, hep hayırla yâd edilecek civanmertliklerle destek verdiler; aksine şimdikiler, insanlığı utandıracak şekilde köstek olma yolunda yürüyorlar.

Belli bir dönemde, adımlar atılmıştı. Tam inanılarak o adım atılmış mıydı, yoksa birilerine karşı tepki hareketi miydi? İdam edilen bir zat vardı; ben, takdir ile yâd ederim. Hazreti Pîr de takdir ile yâd etmiş, Lahikalar’da gördüğünüz gibi. Namaz kılıyor muydu, kılmıyor muydu; şüphem vardı benim. Fakat bir şeye ağladım. Neye biliyor musunuz? İpe götürürken, orada, yanındaki insanlara döndü, dedi ki: “Müsaade ederseniz, iki rekat namaz kılayım!” Ben, sevincimden hıçkıra hıçkıra ağladım, “Elhamdülillah!” dedim, “Allah’a inanıyor, inşaallah!” Milleti, on sene şöyle-böyle idare etti: İmam Hatipler açıldı. Kur’an kursları -bir yönüyle- serbest vazife yapar hale geldi. Ezanımız bizim serbest oldu. O ezanın kelimeleri, ezanın rüknüdür. Ezanı hüviyet-i asliyesiyle duyma imkânını onlar hazırladı. Bir yere tepki hareketi miydi, yoksa onun öyle olmasına inandığından dolayı mı yapmıştı?!. İkinci şık, hüsnüzannımızın ifadesi, inşaallah. Evlatlarında gördüğüm de bunu teyîd ediyor. Birisi ile çok yakın tanışıklığımız oldu, defaatla gitti-geldi; Allah’a inanıyordu, namaz kılıyordu. İnşaallah, öyle idi, diyelim. Onunla bir yere kadar geldi..

Sonra, Devlet Su İşleri’nde genel müdürlükten bir yere gelen bir insan. İnanıyordu. Mesela vefatından üç-beş gün evvel, Fakîr’i aradı telefonla; “Hocam, ne olur, bana çok dua et!” dedi. Şimdi, inanmıyor olsaydı, benim gibi bir mücrimden dua istemezdi esasen. Ama sizin anladığınız manada bir kalbî derinliğe sahip olmayabilir; vicdanı inkişaf etmemiş olabilir. Fakat o kadarı bile, çok önemlidir. O Üniversite açılırken, başka çok büyük insanlar vardı orada. Bir partinin genel başkanı da vardı. Bir yerdeki bir müessesenin en başındaki insan da vardı, orada konuşma da yaptı. Hatta sizin durduğunuz gibi, ben böyle duruyordum, o da öyle konuşuyordu; yüzüme bakarak bana laf çarptı hep, öyle bir düşüncenin sahibi idi. Onlardan hiçbirine “Benim ile beraber gelin!” demedi; fakat sadece Kıtmîr’in elinden tuttu, “Gel yahu” dedi, “Bizler, arkadaşız!” Yanına oturttu. Azıcık meseleye karşı saygısı olmasaydı, bunu yapmazdı. Ayrıca, vazife yaptığı dönemde, belki otuz tane Cumhurbaşkanlığı patentli mektubun altına imza attı, verdi; o mektupları ben saklıyordum. Allah’ın, bunları boşa çıkaracağına ihtimal vermiyorum. Allah, Erhamü’r-râhimîn, A’delu’l-âdilîn, Ekremü’l-ekremîn, bir şey ilave ediyorum, Eşfakü’l-müşfikîn’dir. أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ، أَعْدَلُ اْلأَعْدَلِينَ، أَكْرَمُ اْلأَكْرَمِينَ، أَشْفَقُ الْمُشْفِقِينَ Onunla da mesele, bir-iki adım, bir yere kadar götürüldü.

Arkadan gelen, Amerika’da eğitim görmüş bir insan vardı. Anadolu insanı idi. Çok şey yaptı, rengini değiştirdi her şeyin. Ayrıca, değişik yerlerde gezdi, “Ben, kefilim bu işe!” dedi. En son, seyahatinde, ölümünden iki-üç gün evvel, Asya devletlerini dolaştı; nereye gittiyse, “Ben, kefilim!” dedi. Hatta arkadaşlardan bazıları refakat etmediklerinden dolayı, kendisine refakat etsinler diye, Kıtmîr’i bir vasıta ile aradı, “Ben, sizin için gidiyorum, niye arkadaşlar gelmiyorlar ki?!” dedi. “O okullar için gidiyorum ben!” dedi. Ve son hayrı bu oldu, o okullar adına; âdetâ refere etti Hizmet’i. Sonra döndü, geldi. Bana yakınında bulunan birisi anlattı: “Cuma namazı kılıyordu, ayağa kalkamadı.” Ve sonra da işte bantta yürürken… Yanındaki birisi -askerlikten ayrılma birisi- “Hocam, kat’iyyen…” dedi, “O, bantta yürümekten dolayı değil! Fakat kendisini çekemeyenler tarafından zehirlendi!” Daha sonra onun dediğini esasen kriminolojinin başındaki doktor teyîd etti; buraya geldiğinde dedi ki, “Hocam, zehirlenmiş ama benim öyle bir rapor vermemi istemediler; beni aldılar vazifemden. Ben, ‘Zehirlendi!’ diye rapor verecektim ama beni aldılar vazifeden.” dedi.

Onunla da mesele, bir yere kadar geldi. Bir şey oldu; bir şeyler yapılacaktı. Dünyanın yüz yetmiş ülkesine açılma oldu. O hayatta iken daha, belki iki yüz, üç yüz tane okul vardı, dünyanın değişik yerlerinde. Ee ondan sonra o çizgide, o hizada Allah’ın izni-inayetiyle, bin dört yüzlere ulaştı o okullar. Burada, Houston’da hastaydı; kendisini ziyarete gittim. Hastanede bana sarıldı, ağladı. Ve benim hissiyatım açısından da o gün hanımı odadan çıkmadı; sadece galiba “Hocama bir çay yap!” dedi, öyle dışarıya çıktı. Bir de gitmeye kalktığımız zaman, “Semra, hocam gidiyor, uğurla!” dedi, o kadar. Yani, bir hatıra bile bu kadar incelik izhar etti. Sarıldı bana, ağladı ve dedi ki: “Ben, bu okulların ne ifade ettiğini, bunlara bir türlü anlatamıyorum!” “Bunlar” dediği kimdi, bilemiyorum; bir “İ” mahallenin insanı mı, bir “A” sarayının insanları mı, bilemiyorum!.. “Ben, bunlara anlatamıyorum!” dedi; teessürünü ifade etti, sarıldı ve hissini bu şekilde dillendirdi.

Mesele, onlar ile bir yere kadar geldi. Yapmada onlar, bir yönüyle, âdetâ meselenin statiğini size verdiler. Bir de Sosyal Demokrat vardı. İki üç defa başta iken de görüştüm. Evine de gittim. Hatta tevazu, mahviyet başka şey; İslam sıfatı… Bizim Cevdet Bey de vardı yanımda, bir de askeriyeden ayrılma birisi vardı; bir de şimdi aleyhimizde yazı yazan, bizden ayrılan arkadaş vardı yanımda. Ben dedim ki, “Mutfağa gidin de çay yapın siz; yengemiz yapmasın orada o çayı!” “Hayır, misafirimizsiniz siz, çayı benim yapmam lazım!” falan dedi. O da öyle centilmence davrandı ki, ben utandım, hicap duydum. Düğmelerini iliklemeden Fakîr ile konuşmuyordu. Ben kim oluyorum ki, fakat öyle derin bir saygısı vardı. Bakın… Yanına sık sık giden arkadaşımız vardı, onu da bilirsiniz, burada, Amerika’da, Teksas’ta bulunuyor. “İnanın sizden telefon geldiği zaman, düğmelerini iliklemeden konuşmazdı, telefonla.” Sosyal Demokrat bir ortamda neşet etmiş bir insan, bir başbakan. “Bir şeyi söyledim ben kendisine!” diyor o arkadaş. Amerika’da, otuz tane okul; yani yüz kırk tane, yüz elli tane değil, otuz tane okul… “Bu yirmi-otuz tane okulda, yüzde otuz nispetinde seçmeli Türkçe dersi…” Öyle sevindi ki, neredeyse zil takıp oynayacaktı, “Amerika gibi bir yerde, benim dilim, Türk dili seçmeli ders olarak okutuluyor.” diye.

İşte birileri bu civanmertlikler ile meseleye destek oldular, bir yere kadar getirdiler. Gerçek adalet, bu idi.. hakka saygının ifadesi, bu idi.. dengeli davranmanın ifadesi, bu idi… Onlar, dengeli davrandılar; bir yere kadar mesele o denge ile, sarsılmadan, sürçmeden, takılıp yollarda kalmadan, Allah’ın izniyle, ilerledikçe ilerledi, ilerledikçe ilerledi. Zannediyorum hayatları devam etseydi, mesele iki katına çıkacaktı, Allah’ın izni-inayetiyle. Yerlerine gelen namertler, onların o işin yapılması adına destek olmalarına mukabil… -Halk ifadesi olduğu için, biraz avamca olduğundan dolayı mazur görürsünüz beni.- Onların destek olmalarına mukabil “köstek” olmayı kutsal bir vazife sayarak, köstek olmaya başladılar.

Şimdi, saydığım bu insanlar, “insan” idi; çünkü davranışlarına bakınca, hakkaniyete bağlı, adalete bağlı, derin insanlığa bağlı, insanca hizmete saygıya bağlı şeylerdi bunlar. Bir de şimdikiler ile mukayese yaptığımız zaman, şimdikilere “insan” demekte biraz zorlanırız. Bu kelime canlansa, “insan” kelimesi canlansa, davacı olsa, öbür tarafta, mizanda, terazinin aleyhimizde olan kefesi, ağırlığından dolayı aşağıya iner, hafizanallah.

   Adalet esasen dengeli olma, aşırılığa düşmeme, herkesin ve her şeyin hakkına riâyet etme ve asla zulme girmeme demektir; her insan, hem Rabbine, hem nefsine, hem de halka karşı adalet ve istikamet içinde bulunmakla mükelleftir.

Evet, adalet eğer denge ise, ifrata-tefrite girmeme ise şayet, Zât-ı Ulûhiyeti bilme mevzuunda, Peygamberliği kendi manasıyla kavrama mevzuunda hep denge… Bakın; bazıları, Zât-ı Ulûhiyeti tenzih adına, bir yönüyle korkunç, mutlak manada bir cebre sapıyorlar; bütün bütün iradeyi nefyederek, ayrı bir sapıklık içine düşüyorlar. Bazıları “Kul, fiilinin hâlıkıdır.” demek suretiyle, ayrı bir sapıklık içine düşüyorlar. Bazıları “teşbih” sapıklığı üzerine düşüyorlar. Bazıları, “hayyiz” sapıklığı içine düşüyorlar, hafizanallah. Oysaki

“Bulunmaz Rabbimiz’in zıddı ve ne niddi misli âlemde,

Ve sûretten münezzehtir, mukaddestir teâlallah.

 

Şerîki yok, berîdir doğmadan, doğurmadan ancak;

Ehad’dir, küfvü yok, İhlâs içinde zikreder Allah.

 

Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

 

Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

 

Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda;

Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.”

Hafizanallah. İşte bu, Zât-ı Ulûhiyet mevzuunda da dengenin ifadesidir esasen. Cenâb-ı Hakk’a karşı ibadet, ubudiyet ve ubûdet’in ifadesidir. O’na karşı dengeli kulluk yapmanın ifadesidir ki, günde farzları ve sünnetleri kılıyorsak, kırk defa… Buna Evvâbîn’i ilave ederseniz, Teheccüd’ü ilave ederseniz, Duhâ’yı ilave ederseniz, İşrâk’ı da ilave ederseniz şayet, zannediyorum altmış defa olur… Günde altmış defa biz -bazılarını dinleyerek, bazılarını da okuyarak- اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyoruz: “Allah’ım! Bizi sırât-ı müstakîme hidayet eyle!” صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “Kendilerine nimet lütfettiklerinin yoluna…” مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Nebîler, bütün duygu, düşünce, inanç ve davranışlarında dosdoğru ve Allah’a karşı tam bir sadakat içinde bulunan, özü sözü bir kimseler (sıddîklar); başkalarının inandığı gaybî gerçekleri bizzat tecrübe eden ve onların doğruluğuna hayatlarıyla şehadet edenler (şahitler/şehitler) ve inanç, düşünce, söz ve davranışları itibarıyla doğru yolda, sağlam, bozgunculuktan uzak, ıslah ve tamir gayesi güdenler (sâlihler). Ne güzel arkadaşlardır bunlar!..” (Nisa, 4/69)  Off!.. Onlara arkadaş olmak, refîk olmak; canlara can!.. Nebîlere, sıddîklara, şehitlere, sâlihlere…

Dengedir, bu; bu dengenin korunması da adalet, bir yönüyle. Meseleyi dar dairede ele almamak lazım. Ama ister İslamî hukuk sisteminde, isterse modern hukuk sisteminde “adalet” dendiği zaman, daha ziyade, insanlara karşı âdilâne hükmetme, karar verirken âdilâne hükmetme, kanunlar çerçevesinde hükmetme anlaşılıyor.

Böyle, gelişi güzel, insanları derdest etme, paketleme, bir yerden bir yere gönderme; ölümlerini tebessüm ile karşılama, “Yok oluyorlar!” diye zil takıp oynama, filan… Bunlar, “adalet” değil, zulmün tâ kendisidir.

“Zalimlere dedirtir bir gün Kudret-i Mevlâ / Tallâhi lekad âserekellahu aleynâ…” (Düşün ki, Hazreti Yusuf’a ne kadar zulmettiler. Allah’ın kudreti bir gün zalimlere, Hazreti Yusuf’un kardeşlerinin dediği gibi, “Şüphesiz ki, Allah seni seçkin bir insan halinde bize üstün kıldı.” (Yusuf, 12/91) dedirtir.) “Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var!” ve “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” demişlerdir. İşte örneği, Firavun… İşte örneği Ramses, Amnofis, İbn Şems… İşte örneği: Hitler’ler, Saddam’lar, Kazzâfî’ler…

Daha yüzlerce, binlerce örneği ile, tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde, لِكُلِّ فِرْعَوْن مُوسَى “Her zaman Firavun’un karşısında bir Musa…” Tersine çevirip şöyle de diyebilirsiniz: “Her Musa’nın karşısında bir Firavun olmuştur!” Günümüzde Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda yürüyenlerin karşılarında da Firavunlar olacaktır. Cenâb-ı Hak, ıslahlarını, hidayetlerini murad buyuruyorsa ve onlar da irade ediyorlar ise, Cenâb-ı Hak, Müslümanlığa hidayet eylesin!.. Yoksa Allah’a havale ediyoruz, Allah haklarından gelsin; seleflerinin âkıbeti ile onları da âkibetlendirsin!..

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hazreti Safiyyullah’ın sergüzeştisi de zaman ve varoluş hususiyetleri mahfuz, iç murakabe ve Hak’la münasebette birbirini çağrıştırır mahiyettedir: Hakk’a müteveccih yaşama, en küçük kaymaları sukût etme olarak değerlendirme, hiç dinmeyen âh u vâh, basar ve basiretin sürekli O’na açılan kapı aralığında bulunması ve dilde hep Hû…

İnsanlık ruhunun rahm-ı mâderi صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ – “Pişmiş çamur ve balçık”tan kainat kitabının cami bir fihristi olarak yaratılan, melâike-i kiramın kıblenüması olarak tebcil edilen, bu zîşuur kanun-i emrî ile madde birleşiminden var edilen Âdem Nebi, Hazreti Safiyyullah, bütün insanlık âleminin mükerrem ve muazzez babası.. nübüvvet silsilesinin neşv ü nemaya açık mümtaz çekirdeği.. semeredâr olmaya açık bir fidesi ve “ahsen-i takvîm”e mazhar tam bir mir’ât-ı mücellâ-i ilâhîydi. Farklı bir buuddaki bu ayine-i câmia, iç ve dış donanımıyla Hazreti İlm-i muhît, Kudret-i kâhire ve İrade-i bâhire’ye mücellâ bir ayine olmanın yanında kenz-i mahfinin de bir anahtarı konumundaydı. O’nun maddî ve manevî anatomisinin doğru okunup doğru tahlillere tabi tutulmasıyla açılacaktı erbâb-ı basirete ef’âl, âsâr, esmâ, sıfât, şuûn ve Zât-ı Baht kapıları. O’nu böyle okuyup böyle değerlendiren hüşyâr vicdanlar Hakk’a doğru uzayıp giden şehrâhta hiçbir yorgunluk hissetmeden hep yürüyeceklerdi, marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî diyerek o Mevcûd-u bîmisâl maiyyetine. Bu arada kalb menfezleri şeytânî sinyallere açık bir kısım tali’sizler de takılıp yollarda kalacaklardı ve öyle de oldu.

Bütün benî Âdem, mahiyetlerinde birer çekirdek olarak var edilen melekî ve şeytânî nüvelerle -irâde şart-ı âdî- bazen melekleri imrendirecek şekilde âlâ-i illiyyîn istikametinde kanat çırpacak, bazen de esfel-i sâfilînde ârâm edeceklerdi. Bu, büyüklerde bir sürçme ve zelle mahiyetinde; kalb kapıları kısmen de olsa şeytana açık ve onun güdümündekilerde ise ciddi sukûtlar şeklinde meydana gelecekti ve geldi. Büyük-küçük bu inhiraflar şimdiye kadar hep olagelmiştir; bundan sonra da bir kısım kalbzedelerde olmaya devam edecektir.

Âkif ifadesiyle, “Onun mahiyeti meleklerden de ulvîydi; avâlim onda pinhandı, cihanlar onda matvîydi” ama küçük bir sürçme diyeceğimiz zelle onun için de mukadderdi ki saffetini bulandırmayacak ölçüde ona çelmesi de söz konusu oldu. Ondaki bu muvakkat tekleme içtihadî olduğu için onun sevabı ikiden bire inmişti. Aslında o memnu meyveye el uzatmanın sebebi, iftar vakti sayılan bir i’lâmı tam belirleyememeydi; ama bundan dolayı Rabbi ona, bir mukarrabe edilecek şekliyle itap edecekti. Bir diğer yandan ise, fark edemediği iç ihtisaslarıyla, o çok mübarek meyveler verme zeminine itilmişti. Evet, Alvar İmamı’nın ifadesiyle: “Hakiki şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti!” Fakat bunları Safiyyullah’a anlatmak çok kolay değildi. Bu itibarla da o ömür boyu bu zelleyi gözünde büyüttü de büyüttü ve Rabbine muhalefet etmiş olma hissiyle sürekli inleyip durdu.

Evet, bu mukarrab sima, yıllar ve yıllar boyu öyle bir mehâfet ve mehabet ruh haletiyle sızlanıp durdu ki, ona asla yürek dayanmazdı. O, senelerce başı önünde yaşadı; hiss-i hicapla, başını semaya kaldırmadı ve kalbinin sesi olarak sürekli “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; şayet bizi yarlıgayıp afv u keremine mazhar kılmazsan haybet ve hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (Araf, 7/23) dedi inledi. Bu ne engin nefisle yüzleşme ve Hak’la münasebet hassasiyeti! Bu ne derin bir temkin ve teyakkuz ruh haleti!..

Onun bu yürek sızlamalarını dindiren, bir kısım zayıf kaynakların naklettiği şöyle bir husus da söz konusudur: O, günlerden bir gün ellerini kaldırıp “Allahım beni Habîb-i Edîb’in Hazreti Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselam) bağışla!” diye niyaz etmişti. Buna karşılık mele-i a’lâdan gelen inşirah bahş nida: “Sen O’nu nereden biliyorsun?” Hazreti Safiyyullah’ın cevabı şöyle olmuştu:

Ben Cennet’ten uzaklaştırıldığımda dönüp içinden geçtiğim kapıya baktım; üzerinde ‘Lâilâhe illallah Muhammedun rasûlullah’ olduğunu gördüm; iki ismin yan yana olmasından O’nun, Sizin nezdinizdeki yerine hükmettim ve O’nun şefaatini vesile yaparak beni/bizi bağışlamanızı diledim.” Süleyman Çelebi, “Kâb-ı kavseyn” muhaveresinde bu hususu şöyle seslendirir: Zatıma mir’ât edindim zâtını / Bile yazdım adım ile adını.” Zaten bağışlanma konumundaydı; bu son sızlanışla da onu elde etmiş oluyordu.

Ebu’l-beşer küçük bir zelle karşısında kendiyle böyle yüzleşmiş ve hep رَبَّنَا ظَلَمْنَا  deyip inlemişti. Bilmem ki bu tavır, bu temkin, bu teyakkuz bize bir şey ifade ediyor mu?!. Etmiyorsa, cismaniyetimizin altında kalıp ezilmiş birer vicdanzede olduğumuz aşikâr demektir…

Peygamberler silsile-i zebercedinin mümtaz simalarından biri de Nûh Neciyyullah (aleyhisselam) idi. Bu yüce kamet seneler ve seneler boyu soluk soluğa koştu ve kavmini hep O’na çağırdı ve O’na iman etmelerini istedi. Bu uğurda hakaretlere uğradı, tehditler aldı ama o yılmadan, sürekli “Allah” dedi durdu. Buna karşılık küfür yobazları da boş durmuyorlardı; hem onu hem de çevresindeki bir avuç insanı alay mevzuu ediyor, ondan koparmaya çalışıyorlardı. Ne var ki bütün bu olumsuzluklar onu asla yıldıramıyor ve sindiremiyordu; aksine o daha bir metafizik gerilimle peygamberlik sorumluluğunu farklı versiyonlarla daha bir kararlılık içinde anlatmaya devam ediyor ve rapor veriyor gibi umumi durumu da Cenâb-ı Hakk’a arz ediyordu. Kur’an’ın değişik sûrelerinde bu hususlar üzerinde durulduğu gibi, Nûh sûre-i celilesi de icmâlen bu kutsal sergüzeştiyi gayet net olarak ortaya koymaktadır.

O her zaman sızlanan bir sesti.. sorumluluğunu yerine getirme hususunda bir beklentisizlik ve adanmıştık fedakarlığı içindeydi. O bu hissini de Kur’an ifadesiyle şöyle dillendirirdi: وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ – “Ben bu hizmetimden ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum, benim ücretim Rabbü’l-âlemîn’e aittir.” (Şuara, 26/109) Böyle der, bir samimiyet ve istiğna tavrı sergilerdi ki, bu husus peygamberler yolunda olanların da olmazsa olmaz temel kuralıdır.

Evet, Hazreti Neciyyullah, o yüksek donanımını, engin ferasetini ve her nebinin hâssa-i gayr-ı müfârıkı olan fetânetini insanları Hakk’a çağrıda bir argüman olarak kullandı ve Allah teveccühünün dışında da hiçbir beklentiye girmedi; girmedi ve akla hayale gelmedik hakaretleri göğüsledi; yakışıksız tavırlar karşısında asla sarsılmadı. Aklı, dili, dudağı çevresine bir şeyler anlatmakla meşgul olduğu aynı anda kalbi de sürekli mehâfet ve mehabet hissiyle tir tir idi. Dert yanmaların, hal arz etmelerin bir türlü kâr etmediğini görünce de onları Allah’a havale etti, “Bulacaklarını O’ndan bulsunlar!” dedi ve Hakk’ın emriyle sefine inşa etmeye koyuldu. Ardı-arkası kesilmeyen alaylar, hafife almalar bu dönemde de hep devam edip durdu.

Nihayet, gelmesi mukadder felaket gelip çattı.. her taraf gökten gelen ve yerden fışkıran sulara gark oldu.. boğulan boğulana, onun oğlu da bu boğulanlar arasındaydı. Bu durumda o, bir baba yüreğiyle “Ya Rab! O da benim ehlimdendi ve vaadin vardı!” (Hûd, 11/45) diyerek arz-ı halde bulundu; ama Cenâb-ı Hak “Ey Nûh, o senin âlinden değildi, çünkü o dürüstlük içinde bulunan biri olmamıştı; öyleyse hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme; bilmeyenlerden olmayasın diye sana nasihat ediyorum.” (Hûd, 11/46) buyurdu. Hazreti Neciyyullah kendine yakışır şekilde bir mukarrab tavrıyla “Ya Rab! Hakkında kesin bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım; eğer beni affedip merhamette bulunmazsan kaybeden ehl-i hüsrandan olurum.” (Hûd, 11/47) dedi ve bir kere daha engin bir iç murakabesiyle Cenâb-ı Hakk’a niyaz ve teveccühte bulundu.

Hak kapısının sadık bendeleri ve emre itaatte teslimiyeti içtenleştirmiş âbide şahsiyetler hep böyle davranmış, içtihat hatası duygu, düşünce ve ifadelerinde tefviz soluklamış ve kendi ufukları açısından uygun düşmediğine inandıkları hareket ve davranışlardan ötürü de iki büklüm yaşamışlardır. Keşke, o yüksek mülahaza ve kendiyle yüzleşmenin onda biri de bizde bulunsaydı!..

Zannediyorum Cenâb-ı Hak basiretimizi açsa, bize kendimizle yüzleşme duygusunu lütfetse, deyip ettiklerimizin ne kadar gerisinde olduğumuzu görecek ve iki büklüm olacağız. Ama heyhat! Kapalı kalbimizin kapıları o şuur ve idrake; kapalı da kendimizi gördüğümüz kadar görülecekleri görmüyoruz. Gel gör ki, bu arada kendimizi bir şeyler biliyor sanıyoruz. Hele öyle sananlar var ki, bilmiyorlar bilinecekleri ve biliyormuşçasına çalım çakıyor, âleme yukarıdan bakıyor, batıyor ve batırıyorlar şuursuz kitleleri. Allah, cehl-i mük’ab darlığında bocalayan bu insan bozmalarına hayvaniyetten çıkma, cismaniyetin güdümünden sıyrılma ve kalbî-ruhî hayata yönelme basireti lütfeylesin. Amin!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Mart sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: ALLAH’IN YARDIMI VE SİHİRBAZ CELLAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.”

Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor ki: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

“Siz, sizden evvelkilerin başlarına gelenler başınıza gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?!.” Hazreti Nuh’un, Hazreti Hud’un, Hazreti Sâlih’in, Hazreti Musa’nın, Hazreti İsa’nın, Hazreti Zekeriya’nın, Hazreti Yahya’nın… Aynı zamanda mutlak manada insan-ı kâmil, belki vesile-i hilkat olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın çektiği şeyler… Onlar hiç hak etmemişti çektiklerini; fakat Cennet yolunun yolcularının başına gelmesi mukadder olan şeylerdi onlar.

“Sizden evvelkilerin başlarına gelenler başınıza gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz?!.” مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا Değişik sıkıntılar, baskılar, tazyikler, tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar, saldırmalar, hazımsızlıklar, yapılan şeyleri yıkmalar, tahripler, karşı çıkmalar, güzergâh emniyetini tehlikeye atmalar, pozitif bütün şeylere karşı ilân-ı harp etmeler… Bunlarla yüzleşmeden, karşı karşıya gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz?!. وَزُلْزِلُوا “Sarsıldılar!” diyor; adeta fay kırılmalarına maruz kaldılar; kırılmaları kırılmalar takip etti. Fiil kipinin esprisi, muttasıl kırılmalara dikkati çekiyor. وَزُلْزِلُوا Sürekli… Meçhul fiil olduğundan dolayı da “Allah, sarstı, zelzele verdi, fayı kırdı!” demiyor, “Sarsıldılar!” diyor; fiil, nâib-i fâile nisbet ediliyor.

Öyle bir sarsıldılar ki; حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ Bırakın başkalarını, Peygamber ve hemen arkasındakiler, yani Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali, Talha vu Zübeyr u Sa’d u Saîd… Bunlar bile مَتَى نَصْرُ اللهِ dediler: “Yâ Rab! Nusretin ne zaman?!.” Oysaki onlar, öylesine “Tevekkül”, “Teslim”, “Tefviz” ve “Sika”ya kilitlenmişlerdi ki, her şeyi Allah’tan biliyor, Allah’a güveniyor ve Allah’a dayanıyorlardı. Bir gün Cenâb-ı Hakk’ın onlara yardım edeceğine inançları tamdı. Ama can gırtlağa gelmişti ve öyle sıkışmışlardı ki, onlar bile o Akrabü’l-mukarrabîn ile مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?!.” dediler.

Sebepler bilkülliye sukût etmişti; kullanacak hiçbir sebep kalmamıştı. Şerirler, şirret kılıçlarını kullanıyor, salya atan dilleri ile onların üzerine gidiyor, her yerde onların aleyhinde havayı bozuyor ve zihinleri bulandırıyorlardı. Nöron kirletmesine kendilerini adamış/vakfetmişlerdi. Şimdilerde, devletin imkânları ile bugün bir yerde, ertesi gün başka bir yerde, daha ertesi gün daha başka bir yerde bir yalan ile, “Size bir hava meydanı!”, “Size bir liman!”, “Size bir yol!”, “Size bir saray!”, “Size bir restorasyon!” yalanları ile, iftiraları ile, kandırmaları ile yapıldığı gibi, bütün yolları kesiyorlardı. Hayır adına koşturan o insanları engellemek, tökezlemelerini sağlamak için -veya “tökezlemelerine sebebiyet vermek için” demek, kelimenin nüansı açısından daha doğru- ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı, maalesef. Dolayısıyla, bunlara maruz kalanlar مَتَى نَصْرُ اللهِ dediler.

İşte esbâb bil-külliye sukût edip nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur edince… Vâhidiyyet de diyebilirsiniz; kimisi öyle diyor, Hazreti Pîr böyle diyor: Nur-i Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Onlar tam Allah’ı birlediklerinden, “Allah’ım! Sen, Sen!..” dediklerinden dolayı… Hatta kuyu dibindeki Hazreti Yusuf gibi, balığın karnındaki Hazreti Yunus İbn Mettâ gibi… Sebep, yok; bütün sebepler “elvedâ” edip ayrılmışlar, ebedî yokluğa gömülmüşler âdetâ… İşte o zaman insan, bütün vicdanı ile, bütün vicdanî sistemleri ile, yani latife-i Rabbâniyesi ile, hissi ile, şuuru ile, mantığı ve muhakemesi ile, مَتَى نَصْرُ اللهِ diyor.

“Allah’ım! Yardımın ne zaman? Artık bittik!..” demekti bu, “Bittik!..” İşte o zaman, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” Başa gelenler öylesine zirve yaptığı zaman.. doruğa ulaştığı zaman.. iş gidip “gayretullah” çeperine dokunduğu zaman… İşte o zaman, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Allah’ın nusreti yakındır!” Allah, yakın zamanda onlara nusret ediyor; size de nusret etsin inşâallahu teâlâ!

   Çektiler, ta ki bir gün Allah’ın nusreti yetişti imdatlarına; çekiyorsunuz, inşaallah, o inayet koşacak sizin de yardımınıza; bugün değilse yarın, burada olmazsa ötede muhakkak kavuşacaksınız fevz ü necâta, rıza ve Rıdvân’a!..

Cenâb-ı Hak nusretini, çoğunuza başka yerlerde yüce mefkûrenizi anlatma fırsatı vererek lütfediyor. Esâsât-ı diniyenin temel disiplinlerini, geleneklerinizi ve an’anelerinizi dünya pazarlarında peyleme.. bunların sergisini yapma.. bir yönüyle, dünyadan alacağınız şeyleri almak için onları bir emtia gibi kullanma.. verme-alma muamelesine girme.. dolayısıyla böyle bir alış-veriş ile onlarla diyalog tesis etme.. çaylarını içme, çay içirme.. yemeklerini yeme, yemek yedirme.. güzelliklerinizi teşhir etme.. insan olarak onların da güzellikleri vardır, o güzelliklerden de istifade etme…

İşin hakikatini, mâverâsını (arka planını) göreceğimiz âna kadar bir kısım sıkıntılar olacak… Ashâb-ı Kirâm, Mekke-i Mükerreme’den, beldelerin en kerîminden beldelerin en münevverine, Medine-i Münevvere’ye hicret etmişlerdi. Orası Yesrib iken, nurlanıyor, medeniyet merkezi haline geliyordu onlar sayesinde. Onlar da oraya gittiklerinde, belli bir dönemde tanınmadılar, sindirilemediler. Hatta hayatlarının sonuna kadar onları sindiremeyen münafıklar oldu; onları geldikleri yere döndürmek için hep ayak oyunları ile, ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalıştılar. Müreysî Vakası, senelerce sonra olan bir vakadır; o zaman bile “Eğer Medine’ye dönersek, azizler zelilleri oradan çıkaracak!” diyordu şom ağızlı birisi; günümüzün şom ağızlılarının dediği gibi: “Size burada yaşama hakkı yok!” Başlarında, İnsanlığın İftihar Tablosu, Şeref-i Nev’-i İnsan, Ferîd-i Kevn ü Zaman’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bulunduğu Müslümanlara, O’na en yakın olanlara, Ebu Bekir’lere Ömer’lere, Osman’lara, Ali’lere, “Size Medine’de, münevver medeniyet merkezinde yer yok! Mekke-i Mükerreme’ye, yeniden!..” diyorlardı. Senelerce sonra, hâlâ o duyguyu paylaşıyorlardı; o duygu ile onlara karşı koyuyorlardı. Ve Müslümanlar yine çekiyorlardı, yine çekiyorlardı.

Çekme, böyle zirvede, Hicret-i Seniyye’nin beşinci senesine kadar, yani Hendek Vakası’na kadar devam etti. Bu, ne demek?!. Mekke-i Mükerreme’de, Peygamberlik on üç sene… O on üç senede çektiğini de kimse çekmemişti O’nun. Alvar İmamı’nın ifadesiyle diyeyim; o, başka bir mülahaza ile söylerdi: “O çekilen şeyler, Everest Tepesi’nin başına konsaydı, o dağ, tuz-buz olurdu!” Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, zerre kadar eğilmedi. O’nun asâ gibi eğildiğine kimse şahit olmadı. Ne boynunu sıktıkları zaman, ne sırtına bindikleri zaman, ne ölüm için şeytanın verdiği kararlara uyup evinin önünü kestikleri zaman ve ne de evine baskınlar yaptıkları zaman… Hiçbir zaman eğilmedi. Hep gözleri Allah’ın açacağı kapıda idi, bekliyordu. Recâ hissi, her gün biraz daha artıyordu. Ümitle her gün biraz daha ciddî metafizik gerilim içine giriyordu.

Çektiler… Cumbasında, Kur’an-ı Kerim okuyan Hazreti Ebu Bekir’e müdahale ediliyor. Bilal-i Habeşî, kuma yatırılıyor, üzerine taşlar konuluyor. O sıcakta beyin kaynar ve bir yönüyle bozulur. Böyle bir sıcakta kuma yatırıyorlar, üzerine de taşlar koyuyorlar. O yine orada hiç yılmadan, “Ehad! Ehad! Ehad!..” diyor. Ve esbâb bil-külliye sukût ettiğinden, nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor; o da “Ehad! Ehad! Ehad!..” diyor, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyor.

Ve gün geliyor, Allah (celle celâluhu) onlara bir ferec ve mahreç ihsan ediyor: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ Evet, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ım, yardımın ne zaman?!.” diyorlar. Allah buyuruyor ki: أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ

Şu kadar var ki, bu, böyle olmasa bile, esasen siz hedeflediğiniz şeyi elde etmiş olacaksınız; إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller başka değil ancak niyetlere göredir.” fehvasınca, elde edeceğiniz şeyi, Allah’ın izni ile şimdiden elde etmişsiniz. لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَدُومُ لِوَاحِدٍ – لَكَانَ رَسُولُ اللهِ فِيهَا مُخَلَّدَا “Şayet dünyada birinin ebedîliği söz konusu olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onda ebedî kalırdı!” Evet, eğer dünyanın ebedî olması söz konusu olsaydı, yüzü suyu hürmetine yaratılan Hazreti Muhammed Mustafa, ebedî olarak kalırdı!.. Fakat…

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir,

Gelen, gider; giden, gelmez! Bu bir sır.

Gelirse, gelir bir kıl ile, eyleme tedbir;

Giderse, gider; eylemez bir koca zincir.” (Anonim)

***

“Acib bir kârubân-hane bu dünya,

Gelen gider konan göçer bu elden,

Vefası yok sefası yok fani hülya,

Gelen gider konan göçer bu elden.” (Alvarlı Efe Hazretleri)

Siz de, biz de, onlar da, hepimiz gideceğiz öbür tarafa. Ama kaybetmiş insanlar olarak değil, kazanmış insanlar olarak gitme cehd u gayreti içinde olmalıyız. İnşaallah öylesiniz. İnşaallah metafizik geriliminiz hep devam eder; yapmanız gerekli olan şeyi, bugüne kadar yaptığınız gibi, bundan sonra da yaparsınız!..

   Bediüzzaman Hazretleri, hizmet insanı için en büyük tehlikelerden birinin de “meylürrahat” olduğunu belirtiyor; umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olarak vasıflandırdığı rahata düşkünlüğe “cellâd-ı sehhâr” diyor.

“Meylürrahat” tehlikelidir. (Rahata düşkünlük de diyebileceğimiz “meylürrahat”, aynı zamanda, dünyanın cazibedar ve zahirî güzellikleri karşısında hevesin uyanması ve insanda çalışmaya karşı bir gafletin hâsıl olması demektir.) Bir yönüyle daha hayattayken, kendini ölümün kucağına atma ve manen ölme demektir meylürrahat. Hele insan, onu tabiatının bir yanı haline getirmiş ise, hafizanallah, sıyrılması da çok zordur.

Yirmi Üçüncü Söz’de, farklı şekilde meseleye yaklaşılırken, yiyip, içip, yan gelip kulağı üzerine yatma, hayvanlara mahsus bir fiil olarak anlatılıyor. Vakıa hayvanlar, her zaman yan gelip kulakları üzerine yatmazlar. Hususi ile insanların terbiye ve te’nîsine tâbi tutulmuş, uysal, evcil hayvanlar… Bunlar, bir yönüyle kendilerine yüklenen vazifeyi yaparlar. Samanlıkta yerler-içerler fakat boyunlarına boyunduruğun konulacağı veya memelerinden sütün sağılacağı ya da yavrularına süt verecekleri meselesi, her zaman onların ihsasları içinde söz konusu olan şeylerdendir. Onun için, onları bu mülahaza ile nazar-ı itibara alan Kur’an-ı Mu’cizü’l-beyan, insan olma vazifesini yerine getirmeyen insanlara, كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar, hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan da daha aşağıdırlar!” (A’râf, 7/179) diyor. Yani, hayvan, şöyle-böyle ihsaslarıyla ne yapacağının farkındadır. Dar ihsas dairesi içinde, insan gibi öyle kafasında her şeyi çözebilecek nöronları yoktur; öyle bir mantığa ve muhakemeye sahip değildir. Ama hayatını ve hayatına başkalarının hayatları da bağlıysa şayet onların hayatını devam ettirme adına yapması gerekli olan şeyler mevzuunda, bir hassasiyet-i fevkaladesi vardır. Dolayısıyla bunda da tam bir “meylürrahat” olduğu söylenemez.

Onun içindir ki, “meylürrahat”a “cellâd-ı sehhâr” denebilir; esas, insanı büyüleyen, hipnoz yapan, sonra da -bir yönüyle- kellesini alan, onu boğazlayan bir şey demektir, hafizanallah.

Meylürrahat’ın temelinde olan şeylerden biri, insanın bir gâye-i hayalinin olmamasıdır. Bu, mefkûreden mahrum yaşaması ve moda ifadesiyle bir ideale sahip olmaması demektir. Bu da yine Hazreti Pîr’in beyanına bağlanacak olursa, “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân, enelere dönüp etrafında gezerler.” Nisyan veya tenâsî edilse: Ya doğrudan doğruya unutulsa veya unutma tavrı içine girilse. “Tefâ’ül” (تَفَاعَلَ) kipi إِظْهَارُ مَا لَيْسَ فِي الْبَاطِنِ İçte ve işin aslında olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme manasını da muhtevidir. Esasen çok da unutulacak gibi değil, ama… Hani tabipler, eskiden “temâruz” (تَمَارُض) derlerdi; bu, “hasta olmadığı halde hasta görüntüsü sergileme” demekti. “Tenâsî” de o esasen. Gâye-i hayal, unutulacak gibi değil; fakat kimi insan o mevzuda öyle bir gaflet içinde bulunuyor veya öyle hipnoz yapılıyor ki ona, unutuyor veya unutmuş gibi davranıyor.

Şeytan mı yapıyor, nefis mi yapıyor, hevâ mı yapıyor; yoksa şeytanın misyon ve vazifesini yüklenmiş insî şeytanlar mı yapıyorlar onu?!. Yapabilirler; çünkü Kur’an-ı Kerim buyuruyor, En’âm sûre-i celîlesinde: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözleri vahiy gibi telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (En’âm, 6/112) Demek ki, insanlar, şeytanlara; şeytanlar da insanlara lafların en süslü-püslüsünü vahyediyorlar. Kur’ân, bunu “vahiy” sözü ile ifade ediyor. Burada da “vahiy” kelimesi ile ifade edilmesi, bir şey hatırlatıyor insana: Meselenin en tehlikeli telkini, esasen dini kipler içinde, dinî argümanlar içinde sunulmasıdır. Ayette, “fısıldıyor” değil, “vesveseye bağlı sunuyor” değil, “yüvesvisu” değil; “yûhî” deniyor. Bu ifadeyle, insî ve cinnî şeytanların sanki doğru bir şey söylüyormuş gibi, sanki onu ayağa kaldıracak, onu insanî kıvama ulaştıracak, ahsen-i takvîme mazhariyetin gereklerini yerine getirecek kıvam yolunda bazı şeyler söylüyormuş gibi davrandıklarına işaret ediliyor.

Kur’an-ı Kerim’in bir kısım şeyleri ifade etmede seçtiği kelimeler, çok önemlidir. Buradaki, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا beyanında, “yûhî” fiiline de bu açıdan bakılmalıdır. “İlk defa Âdem aldandı, evlatları da aldandı!” diyor Efendimiz; “Âdem, nisyan etti/unuttu; evlatları da unuttu!” buyuruyor; meseleyi âdetâ genetiğe bağlar gibi bir şey söylüyor. Şeytan O’nu (aleyhisselam) aldatırken nasıl davranıyor, ne diyor?!. “Cenâb-ı Hak, bunu yasak etti; esasen siz burada böyle ebediyetten mahrum kalasınız diye!” Sûret-i haktan görünme… Şimdi Cennet’te kalma, Cenâb-ı Hakk’a sürekli muhatap olma, dolayısıyla ân-ı seyyâlesi cihanlara bedel olan bir hayatı yaşama söz konusu… Orada öyle bir şey ile vuruyor ki!.. “Bak; sen bu memnu meyveye yaklaşırsan şayet, burada ebedî kalacaksın!” diyor. İşte bu “sağdan vurma” demektir. Ve nitekim orada yine ifade ediyor: قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ “Şeytan, devam etti: Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!” (A’râf, 7/16-17) “Sağdan gelirim, soldan gelirim!..” Sağdan gelmesi, sûret-i haktan görünmesi, bir kısım kutsal argümanları kullanmak suretiyle aldatması demektir.

Şimdi, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا beyanı, bunlara da işaret etmektedir. Şayet şeytanlar bu şekilde hipnoz yapıyorlarsa, bir yönüyle, aldanan insan yer, içer, yan gelir kulağı üzerinde yatar; hayvanın yapmadığı şeyi yapar. Dolayısıyla Kur’an da ona, كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ der.

   Rahata düşkünlük kanserine karşı en müessir iksir, bir gâye-i hayale bağlı yaşamaktır; zira ancak Cânân dileyen, can dağdağasından ve ten mahbesinden kurtulur.

İnsanı ayakta dimdik tutacak şey, bir yüce gâyeyi realize etmeye matuf yaşamasıdır. Her yerde nâm-ı celîl-i İlâhî’nin bir bayrak gibi dalgalanmasını sağlama… Nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir bayrak gibi dalgalanmasını sağlama… Madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu istemiş veya öyle olacağını size vaad etmiş: “Adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” Yani, her yerde “Muhammedun Rasûlullah” denecektir. Şimdi insan böyle bir yüce gâye-i hayale dilbeste olmuş ise, herhalde rahattan rehavetten sıyrılır. O, rahatı onda görür; çünkü artık canını o uğurda fedâ edeceği Cânân’ı bulmuştur.

Seyyid Nigârî diyor ki: “Cânân dileyen, dağdağa-ı câna düşer mi?” “Cânân” diyor. “Cânân dileyen, dağdağa-ı câna düşer mi? / Cân isteyen, endişe-i cânâna düşer mi?” Canına takılıp kalmış isen sen, kendini rahata salmış isen sen, Cânân’ı düşünmeye yer kalmamıştır. Jalûzilerini kapamışsın, kapıyı kapamışsın sen onlara karşı. Ama sürekli “Cânân!” deyip, oturup kalkıyorsan… Hani sizin aranızda cây-i istimal (bir kullanma biçimi/şekli/yeri, çok kullanılan bir husus) var: “Sohbet-i Cânân”. Evet, oturup kalktığınız her yerde O’ndan bahsetme, sözü evirip çevirip hep O’na getirme, “Allah!” deme, “Peygamber!” deme… İşte orada (mescidin duvarındaki tablolarda) لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Bir tarafta Allah, diğer tarafta Muhammed. Diğeri, اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ Öbürü, إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ Bakın, Lafz-ı Celâle’nin olmadığı (bir tablo) yok. Şurada da أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ var.

Neden sizin dilinizde de hep O olmasın?!. Neden kalbiniz, hep O’nunla çarpmasın?!. Neden heyecanlarınızla hep O’nu ifade etmeyesiniz?!. Bence, o uğurda çok rahatlıkla insan, ruhunu fedâ etmeye teşne bulunmalı!.. Belki rahat işte orada olur. “Ben rahat edeceğim!” diye kendini rehavete salmada değil, yan gelip kulağı üzerine yatmada değil, kalbî huzuru/itmi’nanı orada olur. Ee Kur’an-ı Kerim buyuruyor: أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Dikkat edin ki, -Eskiler şöyle derlerdi: Âgâh u mütenebbih olun ki- kalbler, Allah’ı anmakla oturaklaşır, itmi’nâna ulaşır.” İtmi’nân da kalbin hevâ tesirinden sıyrılması, nefs-i emmâre olmaktan sıyrılması, nefs-i mutmainneye ulaşmasıdır. Nefsin “Râdıye” ve “Mardıyye” olması, “Safiye” ve “Zâkiye” ufuklarına kanat açması yolunda atılan bir adımdır esasen kalbin itmi’nâna ulaşması. Allah, kalblerimizi itmi’nan ile taçlandırsın, inşâallahu teâlâ.

Fakat gönlün O’na verilmesi lazım, âdetâ ölesiye O’na verilmesi lazım. “Cânân” dedim Nigârî’den: “Cânân dileyen, dağdağa-ı câna düşer mi? / Can isteyen, endişe-i cânâna düşer mi?” Son iki mısraı, biraz daha öldürücü: “Girdik reh-i sevdâya…” Reh-i sevdâ, aşk yolu demektir. “Girdik reh-i sevdâya, cünûnuz…” O yolun delisiyiz! “…Bize namus lazım değil, ey dil ki, bu iş, şâna düşer mi?” Anlamayanlar öyle derler: “Yahu deli mi bu adamlar?!” Ee işin esası da odur: Bir insan, dinî değerlerine hizmetten ötürü olan gayretleriyle anlaşılamıyorsa… O başkalarının anlayamayacağı şekilde, elinin tersiyle dünyayı itercesine, “Vârımı ol dosta verdim hânumânım kalmadı / Cümlesinden el yudum, pes dû cihânım kalmadı.” dediği için yadırganıyorsa… Başkaları onun bu haline bakınca, “Deli!” diyeceklerdir. Ne var ki, insan “Dininden dolayı kendisine ‘Deli!’ denmedikten sonra imanda kemâle ermiş olmaz!” Nitekim büyük tabiîn Hasan Basri hasretleri diyor ki: “Siz, sahabeyi görseydiniz, onlara ‘deli’ derdiniz. Onlar da sizi görseydi, ‘Bunlar inanmamış!’ derlerdi.” Böyle…

Dolayısıyla, şayet Cânân istiyorsa canını… “Girdik reh-i sevdâya, cünûnuz, bize namus lazım değil!..” O zaman, haysiyet, şeref, her şey ayakaltına… “Allah!” diyorsan, “Peygamber!” diyorsan, o ölçüde bir fedakârlığı sergilemen lazım. “Şuarâ leşkerine mîr-i livâdır sühanım!” Yani, “Şairler ordusuna, benim sözüm/beyanım, emir bayrağıdır” diyen Fuzûlî de der ki: “Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil / Ne niza’ eyleyeyim; o, ne senindir ne benim!” Evet, “Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil / Ne niza’ eyleyeyim; o, ne senindir ne benim!” “Cânımı Cânân isterse, minnet cânıma / Can, nedir ki, onu kurban etmeyem Cânânıma?!.”

“Can, nedir ki, onu kurban etmeyem Cânânıma?!.” Şimdi insanın gönlü, bu duygu ile, bu düşünceler ile, bu heyecan ile çarpıyorsa, zannediyorum bunların bahis-mevzuu edilmediği yerleri, davul-zurnanın hâkim olduğu yerler gibi görür ve öyle bir yere girdiği zaman içi bulanır, bir an evvel oradan çıkmak ister. Onun için mü’min, gâye-i hayal adına hep O’nu hedefe koymalı ve “Ben, ne yapmalıyım ki -Bu tabir de O’nun hakkında kullanılır mı?!- O’nun gözüne gireyim?” demelidir. “Ne yapmalıyım ki O’nun gözüne gireyim?!” sözünü müteşâbih ifadelerden kabul edebilirsiniz; evet, yorumlayabilirsiniz: Yani, ben tamamen gözlerimi O’nu görmeye teksif edersem, hep O’nu görmeye müteveccih yaşarsam, görülüyor olma mülahazasını bir rasathane yaparak görüyor olma mülahazasına müteveccih yürürsem, O da bana o görme mukabelesinde bulunur; görme mukabelesinde bulunur, boş bırakmaz.

   “Rahata düşkünlük kâtili ruhunuzu kabzetmeden evvel ‘İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.’ (mealindeki) mücâhid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhâra karşı gönderiniz.”

Hazreti Bediüzzaman “Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Siz de لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى olan mücahid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz.” diyor. Zira Necm Sûresi’nde şöyle buyuruluyor: وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ اْلأَوْفَى “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir.” (Necm, 53/39-41) “İnsana, sa’yinden başka ne vardır ki?!. Ve o, sa’yinin karşılığını görecektir.” M. Âkif, Yeis-Ümit şiirinde ifade eder bunu:

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

***

Sonra der ki bir başka şiirinde;

“Cihan kânun-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!

Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ-se’â vardı!..”

İnsana, sa’yinden başka ne vardır ki? وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَى İnsan, sa’yinin karşılığını, o mevzudaki cehdinin karşılığını mutlaka görür. Yani, “Ben kim, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak kim? Nâm-ı Celîli, dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalandırmak kim?” Sen, O’na dayanıyorsan, رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4-5) diyorsan, öyle güçlü bir kaynağa, öyle bir kuvvete dayanmışsın ki!..

Yine Akif’in sözünü hatırlatıyor bu: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol -varsa- budur, bilmiyorum başka çıkar yol!” Allah’a dayanmışsan, o istikamette de say’ u gayret içindeysen, Allah’ın izni ve inayetiyle yapamayacağın hiçbir şey yoktur. Dünyanın rengini değiştirirsin, şu kapkaranlık dünyaya bir atlas urba giydirirsin, Allah’ın izni-inayetiyle. İslam’ın kanayan yaralarını tedavi edersin. İslam dünyası canavarların boy attığı, salya döktüğü, diş gösterdiği, çirkin canavar dünyası haline gelmiştir. Ama sen, bu dünyanın rengini/desenini değiştirmeye azmetmiş isen, Allah’ın izniyle, o istikamette de sa’ye sarılmış isen, yan gelip kulağının üzerine yatmıyorsun demektir. Çünkü çok yüksek bir mefkureyi adeta oksijen gibi yudumluyorsun, yudumladıkça da “Hel min mezîd!” diyorsun, “Daha yok mu?!.”

Evet, Gedâî’nin sözü: “Bak şu Gedâ’nın haline / Bend olmuş zülfün teline.” Bend olmuş… Mecaz bunlar. Hak dostu, yetmiş yaşında, diyor ki: “Bak şu Gedâ’nın haline / Bend olmuş zülfün teline.” Allah’a bağlılığı kastediyor veya Peygamberin zülfünün teline bend olmuş. “Bend olmuş zülfün teline / Parmağı, aşkın balına / Bandıkça, bandım bir su ver!..” “Hel min mezîd!” Bandıkça, “Bir su daha ver, bir su daha ver, bir su daha ver!” diyecek; bir türlü doyma bilmeyecek; derinleştikçe derinleşecek, derinleştikçe derinleşecek. Bunu, isterseniz, “Fenâfillah”, “Bekâbillah Ma’allah” mülahazaları ile -Tasavvufî ifadelerle- değerlendirebilirsiniz. O konumda ele alabilirsiniz bu meseleyi; çünkü “Nâmütenâhî istikametinde seyir, nâmütenâhîdir.” Allah, nâmütenâhidir; tam vuslata mazhar olduğunuz zaman ve Cemâl-i bâ-kemâlini gördüğünüz zaman bile, nâmütenâhî olduğundan dolayı, “Allah’ım! Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) temâşâ ettiği ölçüde, acaba bizim için de mukadder mi? Ben, ona da talibim! Ben, ona da talibim!..” Hafizanallah, O’nu geçmek mümkün değildir ama söz konusu temaşaya talip olmalı!.. Ona talip olursan, yolun neresine kadar gidersen git, yolun sonundaki iltifâtât-ı İlâhiyeye mazhar olursun; Allah’ın izni-inayetiyle, o iltifata mazhar olursun.

Evet, sözün başına geldik: “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sohbetimiz cümle hemân, kıssa-i Cânân olsa!..” Kâfiye… Oldu mu?!.

Kırık Testi: BİR KURBET VESİLESİ: KURBAN

Herkul | | KIRIK TESTI

Mebdede her şey küçük bir açıyla başlar. Daha sonra arkadan gelenler o işe sahip çıkar, omuz verir, yeni yol ve metotlar geliştirir, farklı alternatifler ortaya koyarlar. İşte kurban da, bir dönem ülkemizde insanların sadece ferdî olarak yerine getirdikleri ve kestikleri kurbanın etini, konu komşuya dağıttıkları bir ibadet iken zamanla gerek ülke içinde, gerekse dünyanın değişik yerlerinde gönüllere ulaşma adına önemli bir vesile hâline gelmiştir.

   Kurban ve Îsâr Hasleti

Cenâb-ı Hak ikinci sûre-i celilenin hemen başında: وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”[1][1] buyurarak mülk sahibinin Kendisi olduğuna, bizim ise birer emanetçi konumunda bulunduğumuza işaret ediyor. Yani bizim verdiklerimiz esasen Cenâb-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği nimetlerdir. Allah Teâlâ, “Rızkı veren Biziz.” buyurarak, biter, tükenir endişesine kapılmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Bu husus başka bir âyet-i kerimede daha sarih olarak şu şekilde ifade edilir: إِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ “Bütün mahlûkların rızkını veren Rezzak-ı Âlem, her şeye güç yetiren kuvvet sahibi Hazreti Allah’tır.”[2][2]

Aslında bir insanın, ister zekât, ister fıtır sadakası, isterse kurban olsun sahip bulunduğu imkânlardan başkalarına vermesi, meselenin minimum yanını ifade eder. Yani bunun mânâsı, “Eğer bunu da yapmazsanız kendinize bir yer arayın!” demek gibidir. Meselenin maksimumu ise şu âyet-i kerimeyle hedef gösterilmiştir: وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir sıkıntı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”[3][3] Bu ruhla hareket eden insan, zamanını, imkânlarını, ilmini, irfanını, servetini, düşünce ufkunu, kısaca Allah’ın kendisine vermiş olduğu her şeyi son kertesine kadar insanların istifadesine sunacak, günümüzdeki yaygın kullanımıyla elindekileri başkalarıyla paylaşacaktır.

İşte kurban mevsiminde de, Müslümanlar lâakal bir kurbanla hiss-i semahatlerini ortaya koyacak, gönülleri fethedecek ve kestikleri kurbanların etlerinden tatmayanlara tattıracaklardır. Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, Cenâb-ı Hak da kesilen kurbanları sahipleri için öbür tarafta en çok ihtiyaç duyacakları yerde bir binek yapacaktır.[4][4] Bu durum karşısında insan orada bir taraftan takdir duyguları, diğer taraftan da taaccüp hisleriyle “Acaba şu kurbanlardan hangisine binsem?” diyecektir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) bir hadis-i şeriflerinde: مَنْ كَانَ لَهُ سَعَةٌ وَلَمْ يُضَحِّ فَلَا يَقْرَبَنَّ مُصَلَّانَا “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!”[5][5] buyurarak imkânı olan herkesin kurban kesmesini istemiştir. Bu hadis-i şerifte kurban kesmeme fiili çok ağır bir tehdide bağlandığından dolayı, Hanefî fukahası hadis lafzının lâakal vücuba delâlet edeceğini söylemiştir.[6][6] Yani nasıl ki, zekât için gereken nisap miktarı mala sahip olan herkesin, zekât vermesi farz ise, aynı şekilde kurban kesme imkânına sahip olanların da kurban kesmeleri vaciptir. Kurban vacip bir ibadet olduğuna göre imkânı olan herkesin kurban kesmesi gerekir. Zira hiç kimse Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” tehdidine muhatap olmayı istemez. مَنْ كَانَ لَهُ سَعَةٌ “imkânı olan” ifadesinden şöyle bir mânâ da anlaşılıyor. Demek ki toplumda imkânı olanların yanında imkânı olmayan insanlar da bulunacak. İşte bu durumda imkân sahiplerinin Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği nimetlerde fakir fukaranın da hakkı olduğunu unutmayarak onları görüp gözetmesi gerekiyor. Yani kurban kesen insanlar, kestikleri kurbandan, kendilerinden düşük seviyede olan kimseleri de istifade ettirmelidirler.

Bir âyet-i kerimede ise, لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ “Sevdiğiniz mallarınızdan infak etmedikçe birr u takvaya ulaşamazsınız.”[7][7] buyrularak sevilen malların infak edilmesi teşvik ediliyor. O hâlde insan ahirette sırtına bineceği kurbanlığını semiz hayvanlardan seçmelidir. Zaten bir hayvanın kurban olabilmesi için kör, sakat, aksak olmama gibi belirli şartları haiz olması gerekir. Çünkü yapılan her şey âlem-i misaldeki şekilleriyle öbür tarafta insana dönecektir. Ahiret âlemini bilemediğimizden, oradaki şeyleri bir kalıp içine koymamız mümkün olmadığından, bunların bize dönüşünün nasıl olacağını bilemiyoruz. Ama bunlar belki bir uçak, belki bir gemi, belki bir sandal, belki de yağız bir at gibi önümüzde temessül edecektir. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliği ve vaatlerinin doğruluğu zaviyesinden meseleye bakacak olursak, bunların mutlaka bir şekilde bize geri döneceğini söyleyebiliriz.

Hazreti Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kestiği kurbanın üçte ikisini dağıtmış ve evdekileri mahrum etmeme adına üçte birini de bırakmıştır.[8][8] Kestiği kurbanının etini sünnete uygun olarak değerlendirmek isteyen bir insan için ölçü budur. Fakat bir ailede bütün aile fertleri adına kurban kesiliyorsa, bu durumda daha farklı bir taksime de gidilebilir. Mesela böyle bir durumda kesilen kurbanlardan birisini veya onun yarısını ya da üçte birini eve bırakıp diğerleri tevzi edilebilir. Bu şekildeki bir taksimatla insan, hem yakınındakileri kurban etinden mahrum etmemiş, onlara bu etten tattırmış veya onların göz hakkını eda etmiş olur, hem de fakr u zaruret içinde bulunan diğer insanlara el uzatmış, onların temel bir ihtiyacını gidermiş, farklı kesim ve topluluklar arasında sevgi ve şefkat köprüleri kurmuş olur.

   Civanmertliğin Tabiat Hâline Gelmesi

Başta da ifade edildiği gibi bir dönem ülkemizde, herkes kurbanlarını kesiyor, bir miktarını kendi evinde bırakıyor, kalan kısmı da konu komşuya dağıtıyordu. Fakat bir gün geldi ki, kurban, sadece kendi mahalle ve köyümüzde değil, daha geniş bir dairede muhtaç insanlara ulaşmak için bir vesile hâline geldi ve imkânı olanlar, bu istikamette taahhütlerde bulundu. Bundan sonra bazıları bir taneyle iktifa etmeyerek iki tane, üç tane, hatta on tane, yirmi tane, otuz tane kurban vermeye başladılar. Bu, aynı zamanda civanmertliğin gelişmesinin ve verme duygu ve düşüncesinin tabiatlara mâl olmasının bir ifadesiydi. Ayrıca işin açıktan açığa yapılması insanların ruhunda bir teşvik tesiri meydana getiriyordu. Böylece verilen kurbanlarla ülkemizin dört bir tarafındaki fakir fukaraya sahip çıkılmaya başlandı. Yakın dairede bu işin oturduğunu görenler bu sefer, “Haydi, şimdi biz bu işi Allah’ın izni ve inayetiyle daha geniş bir dairede yapmaya çalışalım.” dediler ve mebdede küçük bir açıyla başlayan bu kurban hizmeti günümüzde muhit hattına ulaşınca kocaman bir alan teşkil etti. Bu fedakâr ruhlar, neredeyse Afrika’da gidilmedik ülke bırakmadılar. Zira ciddî derecedeki fakirlik daha çok bu kıtadaki ülkelerde bulunuyor. Oralarda yaşayan insanların birçoğu belki senede bir kere bile et yiyemiyorlar. İşte bunu bilen îsâr ruhlu arkadaşlar kurban taahhüdünde bulunmaya ve bu kurbanları oralara kadar ulaştırmaya başladılar.

Tabiî sadece Afrika’da değil, ülkemizin fedakâr insanları yeryüzü coğrafyasında, bulunduğu hemen her yerde kurbanlar kesip çevresindeki insanlara dağıtmaya başladı. Böyle bir hizmet farklı kültür ve anlayıştaki insanlara çok cazip geldi. Kestiğiniz bir kurbanın etini pişirerek veya pişirmeden götürüp o insanlara ikram etmeniz onların daha önce hiç görmedikleri, duymadıkları yeni bir şeydi. Kendi dünyalarında böyle bir uygulama yoktu. Evet, iki bardak çayı garanti altına almadan bir bardak çay ikram etmeme ahlâkının hâkim olduğu beldelerde, sizin bu tavrınız yeni bir ses ve soluktu. Bu vesileyle o insanlar, sizdeki bu güzel değerleri fark etti, İslâm’ın sehavetini, Müslümanların semahatini, îsâr ruhunu, kendi yemediği hâlde başkalarına yedirme duygusunu gördü ve neticede sizin temel dinamiklerinize karşı ciddî bir alâka ve sevgi duymaya başladılar. Kanaatimce, küreselleşen bir dünyada bu tür faaliyetler farklı kültürler arasında sevgi ve diyalog köprülerinin kurulması adına önemli bir vesiledir. Bu istikamette yapılan faaliyetler belli bir kerteye ulaşmıştır. Fakat mevcutla iktifa dûn himmetlik olduğundan[9][9] sürekli çıtayı yükselterek koşmak hedefimiz olmalıdır.

Meselenin bir diğer yanı da şudur: Siz her sene formatla oynayarak yaptığınız işlere yeni bir renk, yeni bir desen ilâve etmek suretiyle onu hep cazip göstermeye çalışmalısınız. Mesela kurban eti dağıtmanın yanında, hangar gibi depolar oluşturabilir, buralarda insanların kullanmadıkları eşyaları, elbiseleri toplar, sonra da bunları götürür fakir insanlara dağıtırsınız. Çünkü gidilen ülkelerde öyle yerler var ki, oralarda insanların üstlerine giyebilecekleri doğru dürüst bir elbiseleri dahi yok. Bakıyorsunuz, bir tarafta büyük gökdelenler var, fakat öbür yanda sizin varoş dediğiniz muhitlerden daha beter durumda olan insanlar. Hele Afrika’da öyle fakir ülkeler var ki, oralara yapılacak bir damlacık yardım dahi oradaki muhtaçlar için çok şey ifade edecektir. Dolayısıyla her defasında yaptığımız işlere yeni renkler, derinlikler ilâve ederek insanların yüzünü güldürmeye çalışmalıyız. Zira onların yüzünün gülmesi bizim de yüzümüzün gülmesine vesile olacaktır.

Bizim bu gayretlerimiz neticesinde Cenâb-ı Hak nasıl inayet eder, önümüze hayır adına daha başka hangi kapılar açar, bilemiyoruz. Bu sebeple her seferinde formatla biraz oynamalı, değişikliğe gitmeli, bazı orijinal katkılar yapmalı ve sürekli o insanların gönüllerini imar ve ihya etmeye çalışmalıyız. Sonra Cenâb-ı Hak ne yapar onu da Kendisi bilir. Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla biz vazifemizi yapar, şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışmayız.[10][10]

   Kurbanla Gelen Sürprizler

Aslında bütün ibadet ü taatlerde Allah’a kurbeti hedefleme, “Allah’ım, ben bu ibadetimi Senin için yaptım.” deme ve bunu içten içe duyma esas olmalıdır. İnsan, hayatını âdeta bu düşünceye kilitli olarak götürmelidir. Bu açıdan kurban ibadetini eda ederken de kasdü’l-kalb olarak tarif ettiğimiz niyeti çok sağlam tutmak gerekir. İnsan, “Allah’ım, Sen hayvan boğazlamamı istedin, ben de bu emri yerine getiriyorum. Eğer kendimi boğazlamamı emretseydin ben seve seve bu emri de tatbik ederdim. Eğer dinimi, namusumu, nefsimi, malımı veya ülkemi müdafaa adına bir cephe teşkil etmek icap ediyorsa ben ona da amade ve teşneyim.” diyecek kadar samimî olmalıdır. Yani insan canın yongası olan malını verirken aynı zamanda verebileceği şeyleri de hatırlamalı ve emre amade olduğunu göstermelidir. Nitekim Hazreti İbrahim ve İsmail’in durumu anlatılırken, فَلَمَّۤا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ “İkisi de Hakk’a inkıyat edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.”[11][11] buyrularak, onların ubûdiyetteki sırrı ve emre itaatteki inceliği kavradıklarına ve ona göre bir tavır aldıklarına işaret edilmiştir.

Eğer bir insan kurban ibadetini baştan böyle sağlam bir niyete bağlarsa, onun kurbanla ilgili bütün fiilleri ibadet hükmüne geçecek, böyle hayırlı bir iş yolunda yapılan diğer ameller de o hayırlı iş gibi sevap olarak geriye dönecektir. Yani kişinin pazara gidip kurban alması, boynuna ip geçirip onu bir yere bağlaması, sonra onu bir arabaya yükleyip mezbahaya götürmesi, belki birkaç gün onun başında durması, beklemesi veya evine getirip onu yemlemesi, ardından götürüp kesmesi, kestikten sonra etini tevzi etmesi gibi ucu size dokunan ne kadar iş varsa bunların hepsi birer sevap olarak amel defterine kaydedilecektir. Diğer yandan hayvanın boğazına bıçağı çalma, onun çırpınması, kanının akması… gibi rikkat-i kalbiye ve şefkat hislerinize rağmen emre itaatteki inceliğe bağlı olarak yerine getirdiğiniz ameller de ayrı bir sevap olarak hasenat defterinize yazılacaktır.

Burada yapılan bütün bu amelleri, bir yönüyle basit ve küçük görebilirsiniz. Fakat öte tarafta bunlar geriye döndüğünde hayret ve şaşkınlık içerisinde, “Allah’ım, Sen ne ganiymişsin. Bu küçük şeyleri aldın, nemalandırdın, büyüttün, genişlettin, farklılaştırdın, ebedileştirdin ve şimdi de bize sunuyorsun.” diyeceksiniz. Bu açıdan insan burada kurban ibadetini bir iç zenginliği ve kalb itminanıyla yerine getirmelidir. لَنْ يَنَالَ اللهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَۤاؤُهَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ “Fakat onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalblerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır.”[12] âyet-i kerimesinde de bu hususa işaret edilmektedir. Evet, eğer insan Allah’la irtibat, Allah’la münasebete geçme veya Allah’ın muamelesine bir vesile olması gibi mülâhazalara gönlünü bağlayarak bu ibadeti îfa ederse, öbür tarafta çok farklı zenginlik ve sürprizlerle karşı karşıya kalacaktır.

   Soru: Efendim, Kurban bayramından önce bazıları, “kurban kesme yerine sadaka verilse” şeklinde tekliflerde bulundular. Dinimize göre, bir ibadetin yerine başka bir hayırlı işin ya da ibadetin konulması söz konusu mudur?

Cevap: Belli maksatlarla ortaya atılan, bir demogojiden öte kıymet ifade etmeyen ve halkın zihninde dinin emirlerine karşı şüpheler bırakmaya matuf olarak seslendirilen bu tür sözlere değinmeyi hiç istemiyorum. Aslı herkesçe malum olmasına rağmen kasdî olarak tekrar tekrar söz konusu edilen meselelerde bir yönüyle tartışmalara dahil olmanın fayda değil zarar getireceğini düşünüyorum. Çünkü, dinimizde kurbanın yeri bellidir ve zannediyorum, işin uzmanları başta olmak üzere halkımız onun kıymetini çok iyi bilmektedir.

Son günlerde çokça duyup dinlediğiniz gibi kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’in, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) mealindeki ayetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslâm ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de, İbn Mâce’de ve Müsned’de geçen bir hadis-i şerifte “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. Bu ve benzeri nasslardan hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu kanaatine varmışlardır. Müsadenizle ben, kurbanı kimler kesmeli, kurbanlıkta aranan şartlar nelerdir gibi mevzuyla alakalı hususları ilmihal kitaplarına havale ederek, sorunuz münasebetiyle, bir başka meseleyi hatırlatmak istiyorum:

Kur’an- Kerim, Mâide Suresinin 27-29. ayetlerinde bize, Hazreti Adem’in iki çocuğunun kıssasını anlatır: Cenabı Allah buyurur ki, “Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”

Kur’an-ı Kerîm’de ve güvenilir hiçbir hadis-i şerifte, Hazreti Adem’in bu iki çocuğunun isimlerinden bahsedilmese de , Kütüb-ü sâlifede isimlerinin Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, kardeşi Habil’i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur’an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.

Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği üzere –ki bu konudaki malumatın çoğu İsrâiliyyat’tır- Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.

   İbadetlerde İllet ve Hikmet

Bugün de kurbana aynı mantıkla bakıldığı söylenebilir. Oysa, Allah’a yaklaşmak için bir yol olan kurban, özellikleri tesbit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibâdet maksadıyla ve usûlüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı Allah tarafından ortaya konmuştur ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etmeye ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur.

Sadece kurban değil, bütün ibadetler, fıkhî deyimiyle, taabbudî alana girer ve vahye göre şekillenmiştir. Hanefi fûkahası, taabbudî olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda kıyas bile yapılamayacağına kâildirler. Evet, ibadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O’nun istediği zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak, işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer. Kur’an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır.

Tabii ki, bu ilahî emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat, sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü, o ibadetlerin teşrîi doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde “illet” başkadır, “hikmetler” başkadır. Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl “illet” Allah’ın emretmesi veya nehyetmesidir.

Evet, ibadetlerde önemli olan Cenâb-ı Hakk’ın va’z ettiği formüllere uygun hareket etmektir. Yani, format Allah tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, bir ibadetin şekil olarak, kendi mantığınıza göre daha mükemmelini, daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. Aslında, yaptığımız ibadetler bizim almak istediğimiz şeylerin karşılığı olamaz; kulluk adına ortaya koyduğumuz niyet, gayret ve ameller talip olduğumuz Allah rızasına, Cennet ve Cemalullah gibi nimetlere bedel sayılamaz. Beklediğimiz netice karşısında ortaya sürdüğümüz bedel çok küçük ve yetersiz kalır. Fakat, beklentilerimizi bize lûtfedecek Allah’tır. Sahip olmak istediğimiz emtia, o mutluluk, o saray, o köşk, o villa her ne ise, onu satın alabilmemiz için vermek zorunda olduğumuz nakdi yaratan, o parayı basan da Allah’tır. Yani, darphane de ona aittir.

   İbadetlere Biçilen Değer

İşte, teşbihde hata olmasın, o darphanede Allah çeşit çeşit paralar basıyor. Sizin namazınız bir çeşit paradır, orucunuz bir çeşit paradır, zekatınız bir çeşit paradır, hatta tavırlarınız, davranışlarınız, hayırlı düşünceleriniz, samimi niyetleriniz birer paradır. Allah katında bunların herbirinin ayrı ayrı değeri vardır. Bütün bunlar, isteklerinizi peyleme adına, doğrudan doğruya takdiri Allah’a ait olan bir bağıştır size. Yoksa siz, size ait kıymetlerle alamazsınız istediklerinizi. Mesela, Allah’ın yüksek bir bedel takdir buyurduğu beş vakit namazla elde edeceğiniz ahiret nimetlerini, abdestinden duasına kadar o namaz sebebiyle katlandığınız meşakkatin elli bin katını ortaya koysanız yine de namazdan başka bir şeyle peyleyemezsiniz. Çünkü sizin ortaya koyduğunuz şeyler kalptır, sahtedir. İstekleriniz ise, ancak kalp (sahte) olmayan, gerçek değeri bulunan paralarla elde edilebilir. O gerçek paraların üstünde de darphane sahibinin mührü vardır; bir kağıt parçası O’nun sikkesiyle bir nakd olmaktadır.

Bir düşünün, siz kendi kendinize bir para bassanız; kullandığınız malzeme altın bile olsa, onun etrafına türlü türlü süsler de koysanız, zatî kıymeti itibariyle darphanedeki benzerinin on kat üstünde kıymeti de olsa, pazara götürdüğünüzde ona biçilecek değer sadece maden olarak ne ifade ediyorsa işte o kadar olacaktır. Siz onun üzerine kaç lira yazarsanız yazın, alacağınız bedel, onun madenî değerini geçmeyecektir. Fakat, ona benzer bir parayı darphane bassa, üzerine de “bir milyon” damgasını vursa, o para gerçekten bir milyon üzerinden değer görecektir ve insan onu verip “bir milyon” değerinde bir mal alabilecektir. Çünkü, o para kalp değildir; onu sahibi basmış ve değerini de bizzat o belirlemiştir.

Bu açıdan, ibadet ü tâatınız, Allah’ın va’z ettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O neye ne kadar değer biçmişse, O’nun belirlediği çerçevede siz onu ortaya koyduğunuz zaman ahiret nimetlerini ve ebedî saadeti satın alabilirsiniz. Şayet O, Sıratı geçmeyi namaza, kurbana bağlamışsa, geçiş bileti ancak bu paraya alınır demişse ve siz de geçmek istiyorsanız, o parayı vermeye mecbursunuz. Mesela, namaz değil de başka bir bedel vermek isteseniz; namaz yerine başka şeyler yapsanız; uzak doğu oyunlarına ait onlarca hareket sergileseniz, elli türlü marifet döktürseniz, olimpiyat şampiyonlarına has yüz çeşit kabiliyet gösterseniz de, ancak namaz karşılığında takdir edilen nimetleri onlarla alamazsınız. Çünkü onlar kalptır, kıymetsizdir, ortada bir fiil olması itibariyle asla benzese de sahtedir.

Öyleyse, bir ibadetin de Allah’ın darbına göre ortaya konması lazımdır. Çünkü, ona kıymet veren Allah’tır. Ameller, O’na nisbetle kıymet kazanır. Dolayısıyla, Allah o ibadetlerin herbirine ayrı ayrı değerler biçmiştir. Onların -izafî de diyemiyorum- zatî değerleri vardır. Çünkü, Allah, bir şey hakkında, “bunun bu değeri vardır” diyorsa, onun o değeri mutlaka vardır. O şey hakkında, “Sen benim şu kadar kıymet takdir ettiğim bu şeyi verirsen, onu ebedî saaadetinin bedeli sayacağım” diyorsa, ebedi saadet ancak O’nun işaret ettiği o şeyle alınabilir, başka hiçbir kıymetli şey onu satın almaya yetmez.

Bir münasebetle 29. Mektup’ta bu mevzuya misal veren Bediüzzaman Hazretleri, dini emirlerden bir kısmına “taabbüdî” denildiğini, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolduğu için yapıldığını ve hakikî illetin, emir ve nehy-i İlâhî olduğunu anlatır. Taabbüdî olan şeylerde bazı hikmet ve maslahatlar var olsa bile taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o maslahatların, pek çok hikmetten sadece bazıları olduğunu söyler. Ve şöyle der: “Meselâ, biri dese, “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir.” Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?”

Demek ki, Allah, bir kulun Cennet’e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ne ölçüde bir kıvam görmek istiyorsa, taabbudî ibadetlerle onu hasıl ediyor. Bunlara, avamca bir ifadeyle, insanın Allah’a yaklaşması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va’z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz. Dolayısıyla bunlarda, bir kısım dünyevî faydalar, maslahatlar ve hikmetler görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler, hikmetler vardır; zira bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’ı görmesi mümkün olmayan insanı, O’nu müşahede edebilecek bir keyfiyete yükseltiyor. Dünya adına ne kadar zengin olursa olsun, Allah’ın rızasını peyleyecek bir servete sahip olamayan insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor.

   İbadetlerin Ayrı Bir Derinliği

Bu ibadetlere en önemli derinliği katan ve aynı zamanda onları taklitlerinden ayıran husus da niyettir. İbadet niyetiyle yatıp kalkmalar, yerlere kapanmalar; aç susuz durmalar ve meşrû bir kısım arzu ve isteklerden uzak kalmalar insanı fanîliklerden kurtarır ve onun saniyelerini seneler kıymetine yükseltir. Oysaki, aynı hareketler, o samimi niyetten eksik olarak yerine getirildiği zaman, insana ızdırap ve yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Allah’ın hoşnutluğu gözetilmeden ortaya konan gayretler ve fiiller hiçbir işe yaramaz ve semere kazandırmaz. Mesela, birisi namaz yerine kalksa, otursa, yatsa; mafsallarına, bacaklarına, bileklerine egzersiz yaptırsa, hatta benzer hareketlerden de öte, aynen namazı kılsa, fakat namaz kılarken sadece mafsallarının açılması, belindeki kireçlerin çözülmesi ve omuzlarında hissettiği kulunçların hafiflemesi gibi maslahatları düşünse, o hareketler birer namaz kalpı haline gelir; onlar taklittir, sahtedir, namaz değildir.

Diğer taraftan, niyet ibadetlere ve kulluğa derinlik kazandırır çünkü, insan bu dünyada yaptığı şeyleri, belli bir zamana sıkıştırarak ve sınırlı olarak yaptığı için aslında onlarla ebedi bir hayatı peyleyemez. Fakat, kalbinin “ebed, ebed” diye atmasına da mani olamaz. Öyle ise, o muvakkati, müebbed haline getirmenin bir çaresini bulması lazım. İşte o çare de, ebediyet kastıdır; Allah’a sunulmuş samimi bir niyettir. Niyet, bu sınırlı ve geçici dünya hayatında, sınırsızlığa kapı açan esrarlı bir anahtar ve az bir ömürde ebedî saadete ulaşma yollarını aydınlatan bir meşaledir. Bu anahtarı ve bu meşaleyi ellerinden düşürmeyenler, ömürlerinde ölü ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde yaşar ve ebedî mutluluğa erebilirler. Çünkü insan, niyetiyle şunu demiş oluyor: “Allahım, altmış-yetmiş senelik hayatımda beni şu vazifelerle mükellef kıldın, ben de onları yerine getirmeye çalıştım. Eğer yüz altmış senelik ömrüm olsaydı; hatta bin altı yüz ya da bir milyon senelik ömrüm olsaydı, ben yine bu ubudiyetten ayrılmayacak, yine sana kulluk yapacaktım.” İşte bu niyet, muvakkat işe çok büyük bir derinlik katıyor ve insan o işi ebedi yapıyormuş gibi kabul ediliyor. Samimi bir niyet sayesinde, yapılan iş derinleşiyor. Mesela; namaz, berzah hayatında güzel endamlı, gökçek yüzlü bir refik, bir enîs-i celîs oluyor, öbür alemde de, Cennet saraylarının açılmasına yarayan sihirli bir anahtara dönüşüyor. Aslında, zâhirî adâlet gereğince, herkesin kendi ibâdet ve fazîleti kadar lütûf ve ihsâna mazhar olması uygun düşerdi ki; o da, salih kimselerin cennetteki ömürlerinin, iyi insan olarak dünyada yaşadıkları süre kadar olmasını gerektirirdi. Fakat, inşaallah, ebedî kulluk düşüncesi, ötede ebedî saadete vesile olacaktır. Yine bu sırdandır ki, inanan insanın aksine, inkâr eden de ebedî şekâvet ve talihsizliğe namzet olur. Ebedî inkar ve isyan düşüncesi de, ebedî talihsizliği netice verecektir.

Hasılı, ibadetlerde esas olan, onların taabbudî olmalarıdır. Bir ibadetin şeklini ve rükünlerini değiştirmek ya da onun yerine –diğer bir ibadet de olsa– başka şeyleri geçirmek özü bozmak, gerçek ile sahteyi, asıl ile taklidi karıştırmak demektir. Allah Teala bir ibadeti nasıl va’z etmiş ise, onun aynen uygulanması ve esas format olarak kabul edilmesi zaruridir. Ayrıca, asıl ile taklidi birbirinden ayıran en önemli unsur niyettir. Niyet, ibadetin ruhu olarak ona hem bir enginlik kazandırır hem de fani bir dünyada bitmeyen bir saadetin kapısını aralar.

[1]  Bakara sûresi, 2/3.

[2] Zâriyât sûresi, 51/58.

[3] Haşir sûresi, 59/9.

[4] Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 1/85; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.114; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/133.

[5] İbn Mâce, edâhî 2; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/321.

[6] Bkz.: es-Serahsî, el-Mebsût 12/8; el-Merğînânî, el-Hidâye 4/70; İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik 8/197.

[7] Âl-i İmrân sûresi, 3/92.

[8]  Bkz.: Müslim, edâhî 28; Ebû Dâvûd, dahâyâ 9, 10.

[9] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.791 (Lemaât).

[10] Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.163 (On Yedinci Lem’a, On Üçüncü Nota, Birinci Mesele).

[11] Sâffât sûresi, 37/103.

[12] Hac sûresi, 22/37.

Bamteli: REKÂBET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Varlık bilinip görülme fitilinin, sevgi çerağından tutuşturulması sonucu meydana gelmiştir; aslında dünya, köhne bir harâbeden ibarettir, onu taptaze ve canlı kılan sevgidir.

“Muhabbet bir Süleyman’dır / Gönül, taht-ı revan olmuş.”

Muhabbetten Muhammed hâsıl olmuş; O’nsuz muhabbetten ne hâsıl olmuş ki?!.

Allah, sevdiği için yaratmış ve sevgisini enbiyâ-ı ızâmı göndermek ve insanları doğru yola hidayet etmek suretiyle göstermiş. Sonucunda -esasen- o sevgiyi ortaya koymak üzere Cenâb-ı Hak bu türlü icraât-ı Sübhâniyede bulunmuş.

Varlık, sevgi ile var olmuş; sevgi ile devam ediyor. Allah (celle celâluhu) en büyük ve en mükemmel varlıktan en küçük varlığa kadar bütün mahlûkata nazar-ı re’fet, şefkat, merhamet ve mürüvvet ile bakıyor.

Şu halde, تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlakı ile ahlaklanın!..” Peygamber ahlakı ile ahlaklanın!.. Allah, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) takdir ve tebcil sadedinde, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, yüksek bir ahlak üzerinesin!” (Kalem, 68/4) buyuruyor. Sen, ahlakın en güzeli üzerinesin; öyle yaratılmışsın!..

Âişe validemize, huluk-i nebevî sorulduğu zaman, كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ buyuruyor; “Ahlakı, Kur’an’dı O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem).” Kur’an’a baktığınız zaman, işte orada Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahlak-ı âliye-i gâliye-i fâikasını görmeniz mümkün olacaktır, diyor.

Allah, re’fet ve şefkatini çok umumî manada sergilemiş. Hatta denebilir ki, varlık, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini ve re’fetini sergilediği bir sergi gibidir; her yerde O’nun re’fet ve şefkati müşahede edilmektedir. Ama onu görmek için “basiret” (gönül gözü) ister, “basar” yetmez; “bakmak” yetmez, “görmek” ister; görmeyi takdir etmek, değerlendirmek ister; görme ile beraber beynin bütün nöronlarını çalıştırmak ister.

Evet, böyle bir muhabbet dertlisi, muhabbet âşığı olmak.. sevginin aşığı, aşkın âşığı olmak.. aşkın âşığı olmak, ona kilitlenmek… Cenâb-ı Hak, gönüllerimizi o sevgi ile, o aşk u iştiyak ile mamur eylesin!..

Zira öyle bir muhabbetten mahrum gönül/insan/toplum harâbedir.

“‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar. Gördüğüm: Yer yer

Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler…

Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar;

Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar;

Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum;

Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”

diyor yokluğu seslendiren hicran insanı, büyük şâir Mehmet Akif.

   Maddî menfaat cihetinden gelen rekâbet, yavaş yavaş ihlâsı kırar; ayrıca hem hizmetin neticelerini zedeler hem de o maddî menfaati kaçırır.

İnsanın mahiyetinde olumsuz bir kısım şeyler/genler bulunduğu gibi, aynı zamanda hiss-i rekâbet de var. Ehl-i dünya, bu rekâbet duygusunu dünyevî şeyler hesabına kullanıyor. Mesela “Ben, zengin olayım, bütün imkânları ben elimde toplayayım. Kast sistemine göre, bütün halk benim gözümün içine baksın, her şeyi benden beklesin. Beni yok ettikleri zaman veya beni yok farz ettikleri zaman, kendilerinin de yok olacağını düşünsünler!..” Bu şekilde bakmışlar; o dünyevî rekâbeti değerlendirip bir yönüyle üste sıçrayan, Kast sisteminin üst basamağına sıçrayan insanlar, aşağıya doğru hep böyle bakmışlar.

Böyle biri ister ki, herkes onun gözlerinin içine baksın!.. O bir caddeden geçerken insanlar alkış tutsunlar, o da o alkış tufanı içinde gideceği yere gitsin. Hatta Allah’a doğru giderken bile, orada -hâşa ve kellâ- kendini O’nun gölgesi zannederek, geçtiği her yerde kendisine eğilmeler beklemek, rükûlar beklemek, secdeler beklemek… Zannediyorum, arzu ettikleri şeylerin geneline bakınca anlaşılıyor ki, kendilerine secde edildiği zaman bile, ona dahi makul bir mahmîl bulacaklar; diyecekler ki, “Efendim, bu, saygıyı tamamıyla ifade etmenin icabıydı, yoksa kulluk değildi bu; kulluk, Allah’a yapılır!” Böyle diyecek ve ona da diyalektik ile bir mahmîl uyduracak, onu da öyle ifade edecekler.

Alkış… “Sadece ben alkışlanayım!..” Ehl-i dünyanın rekâbeti… Evvela onu görmek lazım; demek ki insanın ruhunda o da var. Nasıl Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hazreti Âdem, hata etti; evlatları da etti!” diyor, adeta genetiği işaret buyuruyor: “Hazreti Âdem, nisyana maruz kaldı, unuttu; evlatları da unuttu!..”

Ee unutulmaması gerekli olan ama unutulan şeyler var: Hafizanallah, en başta Allah’ın unutulması.. dinin unutulması.. uhrevî âlemlerin unutulması… Ee onun berisinde bir sürü şeyin unutulması var: Allah’a karşı kulluğun unutulması.. biraz evvel geçtiği gibi, insanlara karşı alakanın unutulması.. re’fet ve şefkatin unutulması.. kendin kadar başkalarını da düşünmenin unutulması… Bir sürü nisyan.. ve bu nisyanların hepsi birer belâ.. insanın ötelerini/ukbâsını karartan birer belâ.

İnsanın tabiatında var bu. Ehl-i dünya, onu dünya hesabına kullanıyor; alkışa kullanıyor, “Ben alkışlanayım sadece!” diyor.. takdire kullanıyor.. makama kullanıyor.. mansıba kullanıyor.. güce kullanıyor.. “Güç, bende olsun; kuvvet, bende olsun! Hak da kuvvetin emrinde olsun!” diyor

   “Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir.”

Hazret, buna da temas ediyor, diyor ki: “Düstur-u nübüvvet, ‘Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir.’ der, zulmü keser, adaleti temin eder.” Bir yerde “İşte bunun delili de şudur.” diyor. Evet, ehl-i hak ve ehl-i hakikat, bütün kuvveti hakta bilecek; ondan sonra da o kuvveti hakkın emrine verecek, hakkı ikâme etme istikametinde kullanacak.

Antrparantez: Mesleğiniz bu sizin… Cenâb-ı Hakk’ın size verdiği maddî-manevî bütün imkânları, düşünce aktivitelerinizi, bedenî bütün gücünüzü, hatta rüyalarınızı, hülyalarınızı bu gaye-i hayal istikametinde kullanmak… Esasen, hakkı ikâme etmek, hakkı tutup kaldırmak…

Mehmet Akif, bir yerde, “Hâlık’ın nâmütenâhî adı var; en başı Hakk.” diyor. Vâkıa, Cenâb-ı Hakk’ın isimleri arasında, ism-i Zât hepsinden büyüktür; fakat aynı zamanda “Hakk” dendiği zaman da “Allah” anlaşılır; belki bütün esmâ-i İlahiye anlaşılır. Çünkü Hakk isminde izâfîlik olmayacaktır. Başkalarında izâfîlik görebilirsiniz. Mesela, Rahmâniyet’te izâfîlik görebilirsiniz; Rahîmiyet’te izâfîlik görebilirsiniz. Ama Hakk meselesine gelince, Zât-ı Hakk, haktır, gerçek haktır. حَقَائِقُ اْلأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ “Eşyanın hakikati sabittir.” dediğiniz şeyler, esasen Hazreti Pîr’in ifadesiyle, O’nun varlığının gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Demek ki “Hakk” dendiği zaman, “Mutlak zikir, kemâline masruftur.” fehvasında O anlaşılır. Evet, bu tavzihle, Akif’in sözüne makul mahmîl bulmaya çalışıyorum. Diyor ki:

“Hâlık’ın nâmütenâhî adı var; en başı Hakk,

Ne büyük şey, kul için, hakkı tutup kaldırmak..

 

Hani Ashâb-ı kirâm, “Ayrılalım!” derlerken,

Mutlaka sûre-i “Ve’l-asr”ı okurmuş, neden?

 

Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh,

Başta “iman-ı hakiki” geliyor, sonra “salah”,

 

Sonra “hak”, sonra “sebât” (sabır); işte kuzum, insanlık..

Bu dördü birleşti mi sende, yoktur sana izmihlal artık!..”

“İman”, “amel-i sâlih”, “hak” ve (doğru bildiğin şeyde) “sebât”. Mesâibe karşı sebât.. ehl-i dünyanın saldırılarına, belâ ve musibetlere karşı sebat.. ibadet u tâatte sebat… Çoğaltabilirsiniz; öbür âlemi şiddetle arzu etme mevzuunda, murad-ı İlahî’ye saygının gereği olarak sebat.. dünyada başınıza gelecek her şeye karşı sebat… Sebat, sebat… Çok önemli bir vasıf, kazandıran bir sıfat… Hak ve sebat…

Hakkı tutup kaldırmak, insan için en önemli bir gayedir. İnsanın, kendi varlığını ona bağlaması lazım. Yeryüzünde yıkılmış hakkı, harâb olmuş hakkı tutup kaldırmak; Hakk adına, onu tutup kaldırmak… Bu, en büyük bir mesele… İnsan, kendisini buna vermiş ve adamış ise, adanmışlığın en kutsalı, bu. Beklentisiz, kendisini buna vermiş ise, Allah’ın izni ve inayeti ile, bu dünyevî beklentilerden sıyrılır. Allah’ın izni ile, artık ne alkış bekler, ne takdir bekler, ne hakkın kuvvetin emrine girmesini bekler, ne geçtiği yerlerde milletin eğilmesini ve ona rükûda bulunmasını bekler, ne yalandan saygıyla takdir etmelerini bekler.

   Özellikle hak ve hakikate çağırırken, asla gırtlak ağalığı yapmamalı; meseleler dil ve dudağa emanet bırakılmamalı; telaffuz edilen her kelimeyi gönlün sesi-soluğu kılmalıdır.

Fakat maalesef, bütünüyle, tamamen dünya hedefleniyor. Bu hedeflenmede bazen işin içine öyle derinlemesine giriliyor ki, öbür taraf, bütün bütün unutuluyor; o, sadece dilde-dudakta kalıyor, zannediyorum yutaktan içeriye girmiyor. Onun için merhum Nureddin Topçu, bu türlü insanlara “gırtlak ağaları” derdi; gönlünde duymadan Kur’an okuyanlarına, ilahi okuyanlarına, bilmem nelerine “gırtlak ağaları” derdi.

Yerinde Kıtmîr de dinlemiştir bunu: “Ne zaman anarsam seni / Kararım kalmaz Allah’ım // Senden gayrı gözüm yaşım / Kimseler silmez Allah’ım” (Yunus Emre)  “Her kaçan Seni anarsam, çağlar gözlerimin yaşı!” falan diyor; fakat hiç alakası yok, adam fersah fersah uzak ondan ama söylüyor bunu. Dediği zaman, kalkıp gideceğin bir şey söylüyor. Terk et o meclisi!.. Çünkü “Hakk!” derken, “Allah!” derken, çok korkunç bir riyakârlık sergiliyor orada.

Şimdi, ehl-i dünya bunu hedeflediğinden dolayı, âhireti unutacak kadar bu mevzuda derinleşebiliyor. Neûzu billah, “Allah” deme bile, dil ve dudaktan ibaret kalıyor. Oysaki iman, -esasen- kalbin tasdikinden ibarettir. İmanın derinleşmesi, kalbe ait bir uf’ûledir (افعوله, görev, fonksiyon, vazife), bir aksiyondur; onun derinleşmesi, o inancın işe yarar hale gelmesi, çok ciddî aksiyona bağlıdır. Onun için, nerede “iman” denmiş ise, hemen arkadan “amel-i sâlih” de denmiştir; imanın amel-i sâlih ile takviyesine işaret edilmiştir. İmandan, iman-ı billah’tan hemen sonra “marifet” denmiştir, “muhabbet” denmiştir, “zevk-i ruhanî” denmiştir, “aşk u iştiyâk-ı likâullah” denmiştir. Bunlar ile takviye ediliyor ise şayet, o iman, imandır; yoksa dil ve dudakta kalan, onların kıpırdaması ile dökülen bir kısım yalancıktan kelimeler demektir.

Nitekim dil ve dudakla bazı şeyler diyebilirler. Mesela, “Siyasî İslam!” diyebilirler; “Onu getireceğiz!” diyebilirler. Hatta cetlerin ocaklarını o istikamette istismar edip kullanabilirler, “Osmanlı Ocakları” diyebilirler. O ocaklar, belli hakikati ikâme etmeye matuf idi; jurnalcilik yapmak için değil, istihbarat hesabına çalışmak için değil, kendileri gibi düşünmeyenleri arkadan vurmak için değil… Yapılan şeyler, şimdi onlar; onun için bunlar “teessüs” ediyor; bir kısım tesisatı yıkmaya matuf teessüsât bunlar. Geçiyoruz…

   “Ey kardeşlerim! Sizleri -inşaallah- menfaat-i maddiye rekâbete sevk etmeyecek; fakat menfaat-i uhreviye noktasında -bir kısım ehl-i tarikatın aldandıkları gibi- sizin de aldanmanız mümkündür.”

Mesâil-i uhreviyede rekâbete gelince, o daha tehlikeli, hafizanallah. Bu da dine-diyanete inanmış insanlar arasında oluyor, ehl-i tarikat arasında da oluyor. Ömrünü tekkelerde ve zaviyelerde geçirenler arasında mizaç, meşrep, mezâk farkı -hafizanallah- insanlara -ehl-i dünya gibi- çok kötülükler yaptırtabiliyor. O da “Allah!” diyor, insanları Cenâb-ı Hakk’a çağırıyor, “O’nun karşısında her zaman el-pençe divan durun!” diyor, “Kıyamı da yeterli bulmayın, iki büklüm olun!” diyor, onu da yetersiz görerek “Yüzünüzü yerlere sürün!” diyor…

Secdede اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allah’ım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran Yaratan’a secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allahım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” derken de ahsen-i takvîme mazhariyeti yâd etmek suretiyle, Cenâb-ı Hakk’a karşı zımnî bir tahdîs-i nimette bulunma.. “Sen’den, her şey Sen’den; beni böyle insan şeklinde yaratan, Sen’sin!” deme, secdede, Cenâb-ı Hakk’a en yakın olduğu yerde… أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ، أَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “İnsanın, Allah’a en yakın olduğu ân, secde ânıdır; öyle ise o en yakınlığı Cenâb-ı Hakk’a tazarru, dua, sual ve talep ile değerlendirmeye bakın!” deniyor, hadis-i şerifte. “Öyle şeyler söyleyin ki orada, onlar sizi bir adım daha Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırsın!..” deniyor.

Şimdi herkes bunu söylüyor ama küçük bir mizaç, mezâk, meşrep farklılığından dolayı da rekâbete girilebiliyor. “Ben diyeyim de âlem beni dinlesin! İnsanlar Cennet’e gireceklerse şayet, benim arkamdan girsinler! Allah’ı, Peygamberleri tanıyacaklar ise şayet, benim dememe göre tanısınlar. Nazarları benim üzerimde olsun, o hakikatleri ben realize edeyim!” gibi mülahazalar, zâhiren mahzursuz gibi görünebilir; fakat bunlarda da farkına varmadan ehl-i dünyanın düştüğü aynı badireye düşme ihtimali var.

Oysa esas, bir vücudun azaları gibi olmaktır. Müslümanlar anlatılırken, bir binanın tamamlayıcı parçaları gibi, bir vücudun uzuvları gibi anlatılmışlardır. El-ayak, göz-kulak, dil-dudak; bunlar bir vücudu meydana getiren parçalardır, bir araya geldiği zaman “tamamiyet” olur.

Bu mevzuda öyle bir îsâr ruhu ile hareket etmeli ki, “Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilaf çıkarmamalı.” Hani bazen insanın içinden gelmeyebilir bu. Siz, yolunuzu “en doğru” buluyorsunuz. Fakat -buna Üstad Hazretleri de işaret ediyor, diyor ki- “Bazen hasen (güzel), ahsenden (en güzelden) ahsendir (daha güzeldir).” Hasende anlaşmak mümkünse şayet, ahsende münakaşaya düşmemek lazımdır. Yani, şayet bir meselenin güzelinde mutabakat sağlayabiliyorsanız, “daha güzel”i, sizi birbirinize düşürmesin. Demek ki, insanların bir arada olması “hasen”de oluyorsa, o “ahsen”den daha ahsendir. Onun için “Bazen hasen, ahsenden daha ahsendir!” Hazret buna da vurguda bulunuyor.

Onun için vifâk ve ittifak çok önemlidir ve aynı zamanda denebilir ki “tevfîk-i ilahînin de birinci vesilesidir.” Cenâb-ı Hak, size inayet elini uzatacaksa, düştüğünüz yerden sizi kaldıracaksa, gideceğiniz hedefe sizi çok hızlı, fevkalâdeden ulaştıracaksa, bunu zannediyorum vifâk ve ittifak faktörüne bağlamıştır. Şart-ı âdî planında, “Ben, bu küçük şeye, Kendi tevfîkimi bağlamışım!” demiş ise şayet, o mevzuda onu değiştirmeye kimsenin gücü yetmez.

Şimdi mesele, bu ölçüde ehemmiyet ifade ettiği halde, “İlle de insanlar, beni dinlesin ve benim yolumda yürüsünler; Cennet’e gireceklerse, benim yolumda girsinler; Cehennem’den uzak kalacaklarsa, benim yolumda kalsınlar!” gibi mülahazalar, şeytanın sağdan gelmesidir. Çünkü şeytan, sağdan gelince, böyle sûret-i haktan görünür.

   Kökü mazide bir âtî olmak lazımdır; zira geçmişinden kopanların geleceğe yürümeleri çok zor, hatta imkânsızdır.

Şeytan, soldan geldiği zaman, insanda me’âsîyi; bohemlik duygusunu, yeme-içme, yan gelip yatma ve şehevî duygulara takılıp onların arkasından sürüm sürüm sürüklenmeyi tetikler. Önden gelince, ileriye matuf vesveseler verir; ötelere, daha ötelere, daha da ötelere gözünü kapamak suretiyle geleceği karanlık gösterir. Hani günümüzde ehl-i dünya ama “Allah’a da inandım!” diyen bazıları, “Ahiret, Allah, Peygamber, Rü’yet, Rıdvan!” falan dediğiniz zaman, “Yahu siz çok uzak şeylere gönlünüzü kaptırmışsınız! Şimdi dünyada yaşama var!” falan diyorlar. Önden gelince de böyle yapar; geleceğe matuf -bir yönüyle- sizi bakarken kör haline getirir, istikbali değerlendiremezsiniz. Tabir-i diğerle, “basar” ile bakarsınız meseleye ama “basiret” ile değerlendiremezsiniz.

Arkadan gelince de, sizi geçmişten koparır. Esasen sizin peygamberlere dayanan, Hazreti Âdem’e, Hazreti Nuh’a, Hazreti Musa’ya, Hazreti İsâ’ya ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselam) dayanan bir yanınız var. Yolunuz, peygamber yolu, onların arkasından giden Sahabî yolu, Havarî yolu. Dolayısıyla şeytan arkadan gelmek suretiyle onlardan ve onların yolundan koparır, hafizanallah.

Tevfik Fikret, Yahya Kemal’e, “Sen bir mazisin, âtî değilsin!” deyince, o da der ki: “Ne harâbîyim, ne harâbâtîyim / Ben, kökü mazide bir âtîyim.”

Geçmişten sizi kopardıkları zaman, geleceğe yürüme mevzuunda sürçmeler başlar. Geçmişten kopmaması lazım insanın ama bizim geçmişimizden; yani, enbiyâ-ı ızâma dayalı olan geçmişten.

Evet, şeytan, geçmişten koparmak suretiyle arkadan da böyle vurur. Tepeden, başka türlü şeyler ile vurur; alttan da bilemeyeceğimiz oyunlar ile vurur. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) duasında şöyle demektedir: اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِنَا وَآمِنْ رَوْعَاتِنَا؛ اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا، وَعَنْ أَيْمَانِنَا، وَعَنْ شَمَائِلِنَا، وَمِنْ فَوْقِنَا، وَنَعُوذُ بِكَ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا “Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah’ım, önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız.” (Efendimiz müfret/tekil sigasıyla söylüyor; bir topluluk içinde iseniz cemi’/çoğul sigasıyla da zikredebilirsiniz.) Evet, “Allah’ım, sağdan, soldan, önden, arkadan, üstten ve alttan bilinmedik şekilde çarpılmaktan Sana sığınırım.” buyuruyor. Ve bir yönüyle, bunları bizim için birer sur, birer sera yapmaya bizi çağırıyor, davet ediyor. Hafizanallah…

Geriye dönüyorum, müsaadenizle: Sağdan, sûret-i haktan görünerek gelir; böyle iyi şeyleri göstererek, “Yahu insanları Cennet’e götürüyorsun; dolayısıyla, meşrebinin, mezâkının ve mizacının fâikiyetiyle meseleyi senin takdim etmen lazım. ‘Benimki çok daha hızlı götürüyor oraya!’ demen lazım.” demek suretiyle -hafizanallah- farkına varmadan çok ciddî rekâbetlere sebebiyet verir. Rekâbet duygusunu tetikler. Bu defa -esasen- hakka/hakikate hizmet etme, hakkı/hakikati kaldırma ve ikâme etme meselesi genel vazife iken, “Varsın yok olsunlar onlar!” deme ve başkalarını yıkma peşinde koşturtur.

   Günümüzde, rekâbet hissinin de tesiriyle, vicdanlar adeta meflûç, dilsiz şeytanlık mergup meslek; insaf adına bir cümleciğin dahi duyulmadığı kapkaranlık bir dönem yaşanıyor.

Antrparantez arz ediyorum: Bakın, Allah yolunda hizmet eden siz ve sizin arkadaşlarınız… Siz ve sizin arkadaşlarınız, dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması için koşturdunuz/koşturuyorsunuz. Bu Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması, aslında O kimin/kimlerin yolunda idiyse şayet, bütün onların şehbal açması demektir. Bir yönüyle “gayb-bîn” gözüyle, “Benim adım, Güneş’in doğup-battığı her yere ulaşacaktır.” diyor. O’nun adı ulaşınca, Enbiyâ-ı ızâmın nâm-ı celili de ulaşacak; melâike-i kiramın nâm-ı celili de ulaşacak. Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i, Azrail’i, Hamele-i Arş’ı, Mühimmîn’i, Mukarrabîn’i, Münker-Nekir’i, Kirâmen Kâtibîn’i, Muakkıbât’ı, Sâffât’ı, Mürselât’ı, Nâziât’ı o sayede tanıyacaklar. Herkes O’nun nâm-ı celîlinin bir bayrak halinde dalgalandığı her yerde, bunları da görecek, bunlarla da karşılaşacak.

Evet, dünyanın dört bir yanında bunu yapmaya gittiniz ve çok şeylere katlandınız. Giderken, bütün sermayeniz bir çantanın içinde idi; herhalde yedek çamaşırlarınız vardı veya pijamalarınız vardı onda “Gittiğimiz yerde, nereden para buluruz? Nereden okul açarız; nasıl okul açarız? İnsanlar bize yardımcı olurlar mı? Gittiğimiz yerlerdeki insanlar, farklı kültürlerin insanları; acaba bize karşı kuşku duyarlar mı?” filan… Bunların hiçbirini hesaba katmadan, “Allah rızası için gidelim; olsun!” dediniz. Ee neden? Çünkü yolunuz, Sahabenin yolu, Havarî hazerâtının yoluydu. Bunlar, kalkıp nereden nereye gitmişler; mesela Havârîler, Nâsıra’dan Antakya’ya gidiyorlar. Malum, Yâsîn sûresinde anlatılanların da seyyidinâ Hazreti İsâ’nın elçileri olduğundan bahsediliyor; Habîb-i Neccâr’ın kurban olduğu meseleden Yâsîn Sûresi bahsediyor. “Tefsir-i Hammâm” diye kısa, bir parmak kalınlığında bir tefsir var; hususi olarak Yâsîn Sûresi’ni tefsire tahsis edilmiş bir kitaptır: Tefsir-i Hammâm.

Sizin arkadaşlarınız da bu mülahaza ve her şeye katlanma niyetiyle, dünyanın dört bir yanına gittiler, o bayrağı dalgalandırdılar. Ee başkalarının gitmesine karşı da bir şey demediler. Hatta sizin günahkâr arkadaşınız -Kıtmîr’iniz diyeyim ben- dedi ki: “Siz, şayet yüz elli ülkede okul açmış iseniz, bir yüz elli ülke daha yok zaten, üç yüz ülke yok dünyada, yüz elli ülkede de onlar açsınlar.  Veya siz -bir yönüyle- bin üç yüz tane okul açmış iseniz, onlar da gitsin, o kadar okul açsınlar; o zaman iki bin altı yüz tane okul olur, dünyanın değişik yerlerinde. O kadar yerde eliti siz yetiştirirsiniz. O kadar yerde insanların birbiri ile kucaklaşmasını siz sağlarsınız. Başkalarının hülyası ile yaşadıkları, ütopik şeylere mevzu yaptıkları hümanizmi, Allah’ın izni ve inayeti ile, siz gerçekleştirmiş olursunuz.

Bunu yaptınız ve çok şeylere katlandınız. Şimdi bundan dolayı da değişik belâ ve mesâibe maruz kaldınız. Kendi ülkenizde size yaşama hakkı tanınmıyor. “Siz, niye okul açtınız başka yerlerde? Neden bu Hizmet’e dilbeste oldunuz? Kim sizi kandırdı bu mevzuda?!.” filan… Oysaki kandırma mandırma yok. Peygamberler yolu, açık bir yol, şehrâh… Kendinizi bir otobanda buldunuz; bu otoban, sizi götürdüğü yere götürdü; sapmadınız, Allah’ın izni ve inayetiyle, patikalara…

Gelin görün ki, bir tanesinden müdafaa edici bir ses yükselmedi. Bakın nasıl bir rekâbet?!. Ben duymadım. Sadece bir zat -büyük diyeceğim bir zat- zannediyorum ya telefon etti veya bir adamı ile haber gönderdi Fakîr’e. “Ben, bu olumsuz şeyler karşısında, az buçuk olumsuzluklarını ifade edince, etrafımdaki müritlerim bile dağıldı!” dedi. Bu, doğru ise şayet, o zâtı Cenâb-ı Hak, pâyidâr eylesin! En azından tek başına sahip çıktı.

Burada söylemekten hicâb duyuyorum: Kendilerinden bir sesin yükselmesini beklediğimiz insanlar arasında, bundan elli sene evvel Fakîr’e talebelik yapan İlahiyatçılar var, üniversitelerde profesörler var… Yahu insafın ifadesi olarak, yarım kelimelik bir şey söylenemez miydi? En azından, bu ızdırap paylaşılamaz mıydı?!.

Onlar yapmadıkları gibi, kendilerini Allah yolunda zanneden o tekkelerden ve zaviyelerden de hiçbir ses yükselmedi!.. Ama hiçbir ses… “Değme, iyi oluyor. Yıkılmalarında yarar var bunların. Onlar yıkılınca, meydan bize kalacak orada!” mülahazalarına kapıldılar. Böyle tamamen din ile alakalı bir meselede hiss-i rekâbete yenik düştüler. Şeytan, o mevzuda onları nakavt etti; kündeye aldı veya el-enseye aldı ve dolayısıyla yere serdi, hafizanallah.

Her şeye rağmen, bakın ne diyorum: Cenâb-ı Hak, kendileri de istiyorlarsa, murad-ı Sübhânî de o istikamette ise, onlardaki insaf duygusunu inkişaf ettirsin; içlerindeki rekâbet hissini silsin, temizlesin!.. Ahsen-i takvîme mazhar hale getirsin onları; sizin dertlerinizi/ızdıraplarınızı sizinle beraber paylaşsınlar.

Çok tekerrür eden bir söz: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!” Açık manası bunun, yani müslüman değildir. Belki şöyle demek daha tedbirlice bir yorum olur: “Hakiki manada, ciddî manada müslüman değildir; şeklî müslümandır, sûretâ müslümandır, taklidî müslümandır.” İçtenleştirememiş müslümanlığı; tabir-i diğerle, imanı, iz’an haline getirememiş; imanı, marifet ile derinleştirememiş; marifeti, muhabbet ile taçlandıramamış; muhabbeti, aşk-ı ilâhî ile taçlandıramamış. Hafizanallah… Cenâb-ı Hak, olmamış bu türlü şeyleri oldurma adına onlara da lütufta bulunsun, oldursun! Dilsiz şeytan olmaktan kurtarsın onları!..

Hak karşısında, yıkılan doğrular karşısında sesini yükseltmeyenlere “dilsiz şeytan” denmiş. Zulme karşı sükût edenlere “dilsiz şeytan” denmiş. Sükût eden bir sürü insan var. İnsana yakışmıyor o.

Bize düşen şey hidayet talebidir; Cenâb-ı Hak, dillerini çözsün ama doğruluk istikametinde. Onlar da “Bunlar, bizim kardeşlerimizdi; çok değişik şeylere katlandılar, bugün de ızdıraplara katlanıyorlar, değişik ızdıraplara katlanıyorlar.” desinler.

   Öyle zulümler işleniyor ki, şeytan en başarılı günlerini yaşıyor, hatta zil takmış oynuyor. Nerede oynuyor? Camilerde oynuyor, minberin önünde oynuyor!..

Anne ile evlat birbirinden ayrı düşürülüyor. Doğum yapmış kadın zindana atılıyor. Ölen insanların hadd ü hesabı yok. İşkence görenlerin hadd ü hesabı yok. Kadına işkence ediliyor, çocuğa işkence ediliyor… İşte görüyorsunuz; “Eşrârın şerrinden, zâlimlerin zulmünden, füccârın fücurundan kurtulayım!” diye kaçarken, bu defa Meriç gibi bir fâcir ile karşı karşıya, bir kahredici cebbar ile karşı karşıya kalıyor; hadd ü hesaba gelmez insan, orada boğulup gidiyor. Çoğunun cenazesine ulaşılamıyor. Çoğunun adları, kendileriyle beraber gömülüyor. Adları da gömülüyor, ki bir yerde insaflılar, gıyaben onlara bir cenaze namazı kılsınlar!.. Kılamıyorlar!.. Adı yok… Ne diyeceksiniz? “O meçhul ölmüşlere gıyâbî cenaze namazı…” “Meçhul ölmüşlere” diyeceksiniz; o da olur mu olmaz mı, bilemeyeceğim ben onu.

Evet, bu kadar zulüm karşısında, insaflı bir sesin yükseldiğine şahit olmadım ben. Dolayısıyla dinî cephede bulundukları halde, sağınızda bulundukları halde, kendilerinden -bir yönüyle- size saygı beklediğiniz insanlarda, hiss-i rekâbet, onları öyle bir duruma itmiş ki, âdetâ tavır ve davranışlarından dökülen şeyleri Picasso felsefesi ile resmetseniz, “Oh oldu!” çıkacaktır. Resmetseniz, “Oh oldu! Müstahak! Ne işinize gelir sizin başka ülkelere gitmek?!. Ülkenizde oturma, yiyip-içip yan gelip kulağı üzerine yatma varken, bizi dinleme varken, geçtiğimiz yerlerde bize alkış tutma varken, bizi destekleme varken, ne işiniz var ki sizin başka yerlere gidiyorsunuz? Veya gittiğiniz yerlerde bizi bayraklaştırma varken, bizim dünyanın lideri olduğumuzu anlatma varken, siz ne yapıyorsunuz?!. Gidişiniz fuzûlî!” filan çıkacaktır. Bunun gibi mülahazalarla, hafizanallah, birileri işkence görüyor; diğerleri de kendilerini dilsiz şeytanlığa salmış, uzaktan uzağa seyrediyor ve belki de kıs kıs gülüyorlar.

Bunun yanında ne oluyor? Şeytan, en başarılı günlerini yaşıyor; zil takmış oynuyor. Nerede oynuyor? Camilerde oynuyor, minberin önünde oynuyor. Çünkü minberler, siyasetin sesi-soluğu haline geldi; kürsüler, siyasetin sesi-soluğu haline geldi. Umar mıydık, nâm-ı celîl-i İlâhî, mescitlerde sussun; siyasetin çirkin, çatlak sesi, minberde ve mihrapta yükselsin?!. Allah bahsedileceğine, Peygamber bahsedileceğine, mü’minlerin dertleri bahsedileceğine, onların (siyasetin, siyasîlerin ve aktüalitenin) bahsedilmesi gibi kendilerini tamamen dünyevîliğe saldılar. Hafizanallah…

Dert, büyük. Fuzûlî’nin sözüyle, “Dost, bî-vefâ; felek, bî-rahim; devran, bî-sükûn / Dert, çok; derman, yok; düşman, kavî; talih, zebûn.” Ama onun dediği gibi demeyelim, onunki yeis ifade ediyor. O, “Dert, çok; derman, yok; düşman, kavi; talih, zebûn!” diyor. Dert, çok; inşaallah derman ve Allah’ın inayeti de çok. Düşman kavî olsa da talih zebûn değil. Düşman kavî olabilir; talih zebûn değil, yenik düşmemiş, Allah’ın izni-inayeti ile.

Sıçrayıp doğrulacaksınız; bir Türkiye meselesini, dünya meselesi haline getireceksiniz. Dünyanın sağında-solunda insaflı pek çok kadirşinas insan ile karşılaşacaksınız ve bunlar, sizin destanlarınızı yazacaklar, Allah’ın izni-inayetiyle. Gelecekte dünyanın sesi-soluğu olacaksınız, Allah’ın izni-inayetiyle.

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ * اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ * اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى * اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا عَلَى أَعْدَائِنَا، اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا عَلَى أَعْدَائِنَا * اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِأَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، وَلاَ تُبَلِّغْهُمْ آمَالَهُمْ، وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Sübhânsın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) Allah’ım, bizi katından bir ruhla/bir güçle te’yid buyur. Sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kılıp onları bize sevdir; onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak eyle!.. Ey yegâne merhamet Sahibi!.. Hasımlarımıza karşı bize yardımcı ol!.. Bize düşmanlık yapanlara karşı bize nusret lütfet. Allah’ım, bize karşı adavet ve kinle bilenmiş kimselerin hepsini Sana havale ediyoruz; onları karanlık emellerine ulaştırma; onlara karşı bize yardım edip nusret ver. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, mübarek ailesine ve güzide ashâbına salât ü selam ederek bunu diliyoruz; kabul buyur Rabbimiz!..

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU

Herkul | | KIRIK TESTI

Ufkumuzu aşar onların Hak’la münasebetleri.. kendileriyle yüzleşmeleri.. ve masumiyetlerine rağmen Hak kapısındaki temkin üstü temkin edalı iç çekişleri. Sığmaz mücelletlere onların o ledünnî derinlikleri.. hiss-i mehâfet ve mehâbetleri.. verâlar verâsına müteveccih yana-yakıla niyazları ve bu konudaki sûzişî nağmeleri. Bizim deryadan bir damla, mehtaptan bir zerre kırık-dökük ifadelerimizle, tâ baştan yed-i rahmetle o arındırılmışların hangi mülahazaya binaen arınma kurnasından arınma kurnasına -istiğfar, inâbe, evbeye- koştuklarını değerlendirip dillendirmek muhal ölçüsünde zordur. Ama yine de onlara bakıp kendimize gelme adına, bir cüret de olsa bir şeyler söylemenin lüzumuna inanıyorum. Zannediyorum bu paragrafı, “Cenab-ı Hak onların bu yüce hissiyatlarının bir damlasını da bize lütfeylesin!” dileğiyle noktalama uygun olacaktır.

O silsile-i zebercette ilk gönülden iç çekiş ve sızlanış, bir zelle ile yâd edilegelen, iftar vaktini tayinde bir içtihad olmazı neticesindeydi. Hususiyle hata demiyorum, yeri gelince -inşaallah- üzerinde durulacaktır. Cenab-ı Hakk’ın kulları hakkında kullandığı kelimeler Rab ile kulu arasında her zaman saygıyla karşılansa da, bize o “Mustafeyne’l-Ahyâr” hakkında her zaman temkin edalı düşünme ve konuşma düşer.

Bununla beraber, bu hassas konuya, sondan gelip öndekilerin de önünde bulunan sırr-ı hikmet-i âlemin keşşâfı, ilmî varlığıyla evvellerden evvel, yer-gök ehlinin sertâc-ı ibtihâcı olan ve âlemşümul mesajlarıyla bütün insanlığa rehnümâ bulunan.. arz u sema ehlinin iftihar tablosu, o eşi-menendi bulunmayan ve “Sultan-ı rusül” diye yad edilegelen.. ruhânî-cismânî varlıklar arasında, Hâlık’ının birinci derecede matmah-ı nazarı olarak bilinen.. ötelerden gelen feyiz ve nur tayflarını imana açık gönüllere ifâza eden.. bütün mülk ve melekût alemlerinin kutb-u âzamı unvanıyla anılan.. ismet, iffet, emanet, sadakat, fetânet ve tebliğ hususiyetleri itibarıyla gelmiş geçmiş umum seçkinlerin önünde bulunan.. bir hak dostunun ifadesiyle:

   “Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kaim,

   Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür daim.”

payesiyle serfirâz olan.. önyargısız herkes tarafından, yürüdüğü yolun semâvî hususiyetleriyle Ehadiyyet ve Samediyyet hakikatlerinin biricik keşşâfı sayılan.. ve “Hakîkatü’l-hakâik”ın en fasih lisanı olarak takdirler üstü takdir gören.. bütün bunlara rağmen hep tevazu ve mahviyet yolunda yürüyen.. umum gönüllere Hakk’ı duyurma adına en kutsal vuslata muvakkaten veda eden bir îsâr kahramanı.. ve melekiyeti aşkın, eşi-benzeri bulunmayan bir nâdire-i fıtrat, bir âbide-i bîmisal ile “Vira bismillah!” demek istiyoruz.

Bunca fezâil ve iç derinliğine rağmen, O’nun tazarru, niyaz ve sızlanışları karşısında aklın zâhirî nazarına göre “niye, neden?” demekten kendimizi alamasak da O, Rabbiyle münasebetlerinde ubûdet yörüngesinde hep ihsan şuuruyla oturup kalkmıştı. Biz de şimdi icmâlen dahi olsa, O’nunla alakalı birkaç söz etmek istiyoruz.

Akl-ı sathî konuya safiyyullah olan Hazreti Âdem’den başlamayı öngörse de, gönlümüz sebeb-i hilkat-i âlem olması itibarıyla beraat-i istihlal nev’inden O’nunla “Vira bismillah!” deme temayülünde. Çünkü her şeyden evvel O, hâricî vücut nokta-i nazarından sonradan gelse de hep öndeydi ve öncüydü. Zira peygamberlik manzumesi O’nun adına nazmedilip bestelenmişti ama O, âlemşümul misyonuyla bir kafiye gibi bu nazm-ı mukaddesin sonuna yerleştirilmiş ve bu önemli misyon O’nunla noktalanmıştı.

Evet, bir manada O bir ilk, diğer manada da sondu. Her şeyden evvel O, vücûd-u necm-i nûrânîsi açısından أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي – “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdu.” pâyesiyle serfirâzdı ve bu manaya işareten bir gün O şöyle buyuracaktı: “Âdem nebi beyne’l-mâi ve’t-tîn iken ben peygamberdim.” Buyuracak ve bu ilk ve son muammasına imada bulunacaktı.

Bu açıdan biz de bu sırlı kıdeme binaen birkaç cümleyle de olsa, her an Hakk’a müteveccih bulunan o ruh-i emcedle bu silsile-i zebercede başlamak istiyoruz.

O, hayal ve rüyalarında dahi olsa hiçbir zaman hataya ve hatalara mihmandarlık yapmamıştır. Ama gel gör ki, bu Hakk’a aşina kutsal ruh, ölümün kardeşi sayılan uyuyup dinlenmeye yönelirken -Aslında O’nun uykusu da uyanık bir kalble, sırf bir göz yummaktan ibaretti.- şu meâldeki ayet/ayetler ve sureleri tekrar ederdi; onları okumadan katiyen o âleme yelken açmazdı: “Ya Rabbenâ! Eğer hata ettiysek -Neye hata diyorsa?!.- bundan ötürü bizi muaheze etme. Yâ Rabbenâ! Bize o öncekilere yüklediğin ağır yükleri yükleme. Rabbimiz! Bizi güç yetiremeyeceğimiz şeylerle yükümlü tutma!.. Affet bizleri, kusurlarımızı bağışla -Bilmem ki neye kusur diyor!- ve merhamet buyur bize!.. Sensin bizim mevlâmız ve yardımcımız, kâfirlere karşı yardım eyle bizlere. (Bakara Sûresi, 2/286)

Ey yüce ve müzekkâ ruh! Eğer bu iltica ve niyazın bencileyin sergerdanlara bir tembih ise, سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا  – “İşittik ve itaat ettik.” der, bu sızlanışlarını rehberliğine verir ve vücûd-u necm-i nurânîn karşısında eğiliriz. Yok, kendi adına dendiyse, o zaman da göz ve kulaklarımızı kapar, sükût murakabesine dalarız; dalarız zira Senin can alıcı hasımların, gayz ve nefretlerle köpürüp durdukları dönemde bile Sana “Emîn” diyor; ismet, iffet ve masumiyetin karşısında dillerini tutuyor ve homurtularını muvakkaten dahi olsa kesiveriyorlardı. Sesimi o vücûd-u hâkânîne duyurabilsem -buna sergerdanlığım mâni- ey Sevgili! Söyle Allah aşkına, Senin bu temkin üstü temkin edalı iniltilerin ve iç döküşlerin “akrabü’l-mukarrabîn”e ait bir sır mı yoksa biz derbederlere imalı bir emir mi?!.

Bilmem ki O’nun böyle engin düşüncesinin, hatta kılı kırk yararcasına gösterdiği incelik ve hassasiyetin arkasındaki, O’na Rabbimizin “Sen olmazsın ama ben deneceği dedim!” üslubunda şöyle bir hitap şekli miydi: “Biz Sana bu kitabı hakikatin ta kendisi olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın bildirdiği şekilde onunla hükmedesin ve hainlerin müdafaacısı olmayasın; öyleyse gel Allah’tan af dile, zira O Gafûr’dur, Rahîm’dir. (Nisa Sûresi, 4/105-106) Belki de bu, “O’na diyorum ama arkadakiler, sözün sizlere olduğu açık!” demekti. Fakat bu ferman O’nun rakîklerden rakîk, hassas ruhunda bir ney gibi inlemişti. Mübarek ruhunun duyarlılığıyla tıpkı “Beni Hûd Sûresi ihtiyarlattı.” beyan-ı nurefşânı misillü içtenleştirmiş olduğu, فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ  – “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd Sûresi, 11/112) beyan-ı sübhânîsinde duyduğu aynı şeyleri duyduğunda şüphe yoktu.

Ey yüce ruh! Bütün ruhlar Sana feda olsun!.. Hayat-ı seniyyen, doğru olmanın kat kat üstünde hep haşyet ve saygı içinde geçmişti; ama o İlâhî fermanı Sen kendi üzerine aldın ve inledin. Hâlbuki hedefte daha çok bizler vardık; fakat anlayamadık ve yandığın gibi yanamadık. Keşke Sana emredilen o şeylerin birer sorumlusu ve mükellefi olduğumuzu anlayabilseydik! Çok acıdır, gafletle yaşadık, gafletle oturup kalktık ve hiçbir zaman tamamiyet içinde konumumuzun hakkını veremedik.

Ey Şeref-i Nev-i İnsan ve ey Ferîd-i Kevn ü Zaman! Bizi bağışla! Arkanda olduğumuz iddiasında bulunup durduk ama hal ve temsil keyfiyetiyle -maalesef- fersah fersah uzaklarda emeklemeyle ömür tükettik. Ebedî mihrabına teveccüh buyurduğunda bu perişan ve derbeder ruhlar için de hep inleyip iç döktüğün gibi bir kez daha inle ve Cenab-ı Hak’tan Sen’den uzak düşmüş bu sergerdanların da yürekten Müslüman olmalarını dile!.. Dile ki Allah bizi de hakiki insan eylesin!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Kasım sayısında neşredilen başyazıdır.

 

ZULÜM, HİZMET GÖNÜLLÜLERİNİ ŞİDDETE SEVKEDER Mİ?

Herkul | | HERKUL NAGME

“Kötülük yapanları, kalben ölmüş insanları, nefis ve enâniyet cihetiyle hortlamış insanları, Allah’ım, insanlık ufkuna hidayet eyle! Gönüllerine lüyûnet lütfeyle. وَإِلاَّ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım kalblerini yumuşat; iman, İslâm, ihsan, sadâkat, istikamet ve muhabbete karşı, hizmetimize, hareketimize, cemaatimize, müesseselerimize karşı kalblerini yumuşat! Şayet muradın bu değilse, Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” diyoruz. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz! Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!..” Gücümüz yetmiyor, ne diyelim?!. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ

Gücümüz olsa bile, “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!” diyoruz. Silahla, hoyratlıkla üzerimize gelenlere, yumruğumuzla bile mukabele etmiyoruz. Yüz ekşitmekle bile mukabelede bulunmuyoruz, sert bir kelimeyle bile mukabelede bulunmuyoruz; çünkü bunları, insanî karakterimize aykırı buluyoruz.

El-âlem yapmış bunu fakat biz yapmayacağız; ahd ü peymânımız var, yapmayacağız!.. Ezseler bile, onlar gibi davranmayacağız! Öldürseler dahi onlar gibi davranmayacağız!.. Onlar gibi davranmaktansa, on defa ölmeyi tercih edeceğiz, yirmi defa ölmeyi tercih edeceğiz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Allah’a güvenmenin ve Allah yolunda olmanın gereği budur. Katlanacağız bunlara. Nöronlarımızı kontrol altına alacağız, şeytanın nüfuz etme deliklerini kapayacağız; meleklere nüfuz etme pencereleri, kale kapıları açacağız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve Cenâb-ı Hak’tan gelen o şeyleri hep hoşnutlukla karşılayacağız.”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinin tamamı “NE GÜZEL YOL, NE İYİ ARKADAŞLAR!..” başlığıyla şu linktedir: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-ne-guzel-yol-ne-iyi-arkadaslar/

Bamteli: ŞEFKAT KAHRAMANI KADINLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İnsanlığın İftihar Tablosu, büyüklüğüne ve faziletlerine rağmen hiçbir zaman üstünlük tavrı sergilemiyor; “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu her haliyle temsil ediyordu.

Her halimizde, her davranışımızda, Hazreti Ali efendimize nisbet edilen o söz çerçevesinde kalmamız lazım: كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar arasında, insanlardan bir insan ol!” Öyle davran ve yarım adım bile olsa önde görünerek bir fâikiyet, bir üstünlük tavrı sergileme! Hatta seni toplum içinde gördükleri zaman içten saygı duysalar bile, ilk bakışta seni belirleyememeliler.

Bu, aynı zamanda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavrı idi. Malum, Siyer’de anlatıldığı üzere, Medine-i Münevvere’ye teşriften evvel, daha sonra Kubâ Mescidi’nin yapıldığı yerde ârâm buyurmuşlardı. Muvakkat bir istirahat lütfetmişlerdi, o yeri şereflendirmişlerdi. Şimdi de koca bir cami var, minareleri ile. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada muvakkaten ârâm buyurduğu için, orada hususî mahiyette namaz kılmayı, insanlar, kendileri için Efendimiz’e saygının gereği olarak görüyorlar. Orada (Kubâ’da) Sevir sultanlığı arkadaşı (Hazreti Ebu Bekir) ile beraber, yan yana oturuyorlardı. Demek ki ciddî bir benzerlik de vardı. Siyer’de bir benzerlik var olduğunu görmedim; fakat şekil-şemâil itibarıyla -herhalde- bir benzerlik vardı ki, yeni Müslümanlığa ısınıp ona doğru adım atanlar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) oraya kadar teşrifini tebrik adına, gelip tebriklerini sunmak istediklerinde, bazen yanlışlıkla Hazreti Ebu Bekir’e gidiyorlardı. O (radıyallahu anh) da böyle eliyle işaret yapıyor, Efendimiz’i gösteriyordu.

Demek ki Efendimiz, aynen sizin oturduğunuz gibi, aynı çizgide oturuyordu; yarım adım ileride değildi; fâikiyetini ifade edebilecek bir tavrı yoktu, ne kılığında, ne kıyafetinde, ne tavrında, ne davranışında, ne bakışında, ne de oturuşunda. كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ Rehber-i küll ve muktedâ-bih olan o Zât, bu mevzuda da bizlere bir örnek, bir misal.

Zaten Kur’an şöyle diyor: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللهَ كَثِيرًا “Hakikaten, Allah’ın Rasûlü’nde sizler için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir numune vardır (o en güzel örnektir).” (Ahzâb, 33/21) İlle de birine uyacaksanız, iktidâ edecekseniz, birinin arkasından gidecekseniz, o, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmalıdır, illa O; çünkü O, mir’ât-ı mücellâ-ı İlahîdir. “Ayinedir bu âlem her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür daim!” (A. M. Hüdâî hazretleri)

Evet, Cenâb-ı Hak, o ahlak ile mütehallık eylesin!.. Bizleri şuna-buna fâikiyet mülahazasından masûn ve mahfuz buyursun!..

   Bu mazlumiyet ve mağduriyetler döneminde kadınlar da başka devirlerle kıyaslanamayacak zulümlere maruz kaldılar/kalıyorlar; ayrıca “şefkat kahramanı” da olmaları hasebiyle adeta her mazlumun elemini onunla paylaşıyorlar.

Kadınlar, birer şefkat âbidesidir. Başta çocuklarına karşı sergiledikleri şefkat, aynı zamanda sizin mesleğinizin de bir esasıdır. “Acz”, “fakr”, “şevk” ve “şükür”den sonra, “tefekkür” tedebbür, teemmül ve bir de “şefkat”. Bunlar, adeta imanın altı rüknü gibi, imana ve Kur’an’a hizmet mesleğinin altı rüknüdür; şefkat de onlardan bir rükündür.

Başkalarına karşı şefkatli olmak çok önemlidir. Kimde olursa olsun, şefkat mühimdir; fakat tâife-i nisâda, bu, müzâaf, hatta mük’ab şekilde vardır. Kadınlar, başta çocuklarında bunu gösterirler; hatta rahm-i mâderde iken bile, onu gözlerinden -âdetâ- esirgerler, “Nazarım değer!” diye; tir tir titrerler o mevzuda, dünya kadar meşakkate katlanırlar onun için. Bilmiyoruz biz onu, o dünyayı yaşamadığımızdan dolayı!.. Ne ihtimamlar gösterirler o mevzuda, “Amanın bir şey olur!” diye. Sonra dünyaya getirdikleri zaman, çocuklarını güller gibi koklarlar, öperler, bağırlarına basarlar; ağlar çocuklar, onlar uykularını terk eder ve onu dindirmeye çalışırlar.

Anneler, o şefkatli tavır ve davranışlarını belki hayatlarının sonuna kadar devam ettirirler. Hani, bunu hepiniz görmüşsünüzdür; bir babanın, bir annenin -hususiyle de annelerin- evlatları için nasıl yanıp yakıldıklarını!.. Onu, Kıtmîr de görmüştür. Buraya geldiğim defalardan birisinde, validem telefonla beni aradığında, sözleri birbirine karıştırdı, anlayamadım ben ne dediğini. Yakın zamanda vefat eden amcam -ki zannediyorum, o da kederden vefat etti; benden iki yaş büyüktü, sütkardeşimdi aynı zamanda- yanındaydı; “Telefonu ona ver!” dedim, “Ne demek istiyorsan, o söylesin!” Bana diyeceği şeyleri diyecek kadar bir gücü, bir iktidarı yoktu; şefkatine yenik düşmüştü o zaman. Evet, baba da sever ama annelerin şefkati ayrıdır.

Şimdi böyle bir dönemde, kadınlar öncelikle kendi evlatlarına, kendi yakınlarına yönelik o şefkat hislerini, şefkat potansiyellerini bu defa -bir yönüyle- diğer kardeşlerine, mü’min kardeşlerine kullanma için âdetâ yarışıyorlar. Burada ben de görüyorum, kermesler yapıyorlar: Gelip orada ocaklar tüttürme.. onun üzerinde kebaplar yapma veya ekmekten burma gibi bir şeyler yapma.. gelen insanlara onları fiyatında veya fiyatının üstünde satma.. onunla mazlumun, mağdurun imdadına koşma… “Muavenet” duygusu…

Sizler, eskiden Hizmet adına, insanları o hizmete çağırırken, “himmet” diyordunuz ve millet de himmet ediyordu. O himmetlerin santimi zâyi olmadan, santimi herhangi bir şahsa gitmeden himmet yoluna gidiyordu, himmet noktasında gidip temerküz ve tahaşşüd ediyordu. Onun yerinde okullar yapılıyordu, üniversiteler yapılıyordu. Fakat öyle okullar, öyle üniversiteler ki, onlar, hem tekkenin vazifesini/fonksiyonunun edâ ediyordu, hem câminin fonksiyonunu edâ ediyordu, hem de yuvanın fonksiyonunu edâ ediyordu. Cehalete karşı savaş ilan etmişti; fakirliği giderme gayreti içinde idi; ihtilaf ve iftirâka karşı, kalbi, muhabbet, meveddet ve şefkatle çarpıyordu. Aslında -antrparantez- bunlara karşı harp ilan etmek, onları yıkmak; mâbedi yıkmaktan daha büyük bir vebaldir. Onları kapamak, mâbedlerin kapısına bir dönemde kilit vurulmuştu, ondan daha büyük bir cinayettir.

Evet, bir zamanlar, “himmet” ünvanı ile o türlü şeyler yapılıyordu ve hemen hemen dünyanın bütününe -Allah’ın izni ve inayetiyle- ulaşıldı. Ve bu, yerinde bir şeydi; aynı zamanda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) işaretlediği bir hususu realize etme demekti. Buyuruyor ki: “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” Hedef gösterme şeklinde algılayın bunu!.. O zaman, o hedefi gerçekleştirmek size düşüyor. Gayb-bîn haberiyle, bu meseleyi haber verme şeklinde algılayın!.. Demek ki o iş olacak; öyle ise, olacak o işi oldurma mevzuunda ne diye küheylanlar gibi şahlanmıyorsunuz?!. İster meseleye öyle yaklaşın, isterse böyle yaklaşın.

Bir dönemde “Himmet!” dediler insanlar, bunu yaptılar. Döküldüler, saçıldılar ama hiçbir zaman o dökülüp saçılmada kendileri için bir dikili taşları olmasını düşünmediler. Çünkü Hizmet, kendini düşünmeme hizmetidir; ölesiye bir fedakârlıkta bulunma, adanmışlıkta bulunma ama o adanmışlığı bile hissettirmeme hizmetidir. Hizmet eri, o işe adanmış.. esasen o işin kölesi/bendesi olmuş.. sultanlara köle olmaya tenezzül etmeyen, hükümdarlara bende olmaya tenezzül etmeyen biri o ama nâm-ı celil-i Muhammedî dört bir yanda şehbal açsın diye hakikate bende olmuş.. “Biz, bu işe adanmış ruhlarız; onun dışında da bir şey düşünmüyoruz!” demiş.. giderken de dünyadan, “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dû cihanım kalmadı!” diyerek gidecek.. Münker-Nekir gelip, “Neyiniz var orada!” diyerek geriye dönüp baktıklarında, “Bir şeyleri yok; bunlara sual sormak fuzulî!” diyecekler!.. Kendilerine çok sualin sorulacağı insanlar, akıbetlerini düşünsünler; o da bizi alakadar etmez.

   Eşinden/çocuklarından koparılan, hapse atılan veya ıssız bir yerde aile birleşimi bekleyen ya da kendisi nispeten emniyette olsa da bütün elemleri gözyaşlarıyla paylaşıp kermes gibi vesilelerle imdada koşmaya çalışan on binlerce Hâcer…

Evet, bugün mezâlim, zirveye vurmuştur, onu söylemeye lüzum yok! Yürekler yakıcı, bütün şefkat duygusunu tetikleyici bir tablo var, bir manzara var. Bu resmi, genel olup-bitenlerin resim mülahazasını, siz iyi ifade ederek ortaya koysanız, Picasso’ya verseniz, zannediyorum, ortaya çıkacak tablonun karşısına dikilen herkes, gözyaşları ile yetinmeyecek, dize gelecek, başını yere koyacak, hıçkırıklarını seccadeye boşaltacaktır. Tablo odur ama zannediyorum bu mesele, benim zavallı ifade tarzım ile de ifade edilemediğinden dolayı, henüz kıvamında bir ifade tarzını bulmuş değil. O, iyi bir resmedilseydi, iyi bir tasvir edilseydi, zannediyorum, insanlık, şu âna kadar duyduğu tiksinti ve ürküntünün belki on katını duyacaktı ve aynı zamanda nefretle mukabele edecekti.

Eşinden koparılan.. hapse atılan.. çocuklarını kaybeden.. onlardan ayrı düşen.. Hazreti Hâcer misali, tek başına ıssız bir yerde aile birleşimi bekleyen… Binlerce mazlum ve mağdur kadın…

Hazreti Hâcer validemizi Hazreti İbrahim oraya götürdüğünde, Allah’ın emri ile götürüp oraya koymuştu. Hâcer validemiz de bunu bildiğinden dolayı “Beni buraya koymasını emreden Allah (celle celâluhu), beni burada zâyi etmeyecektir.” diyordu. Onun için mübarek annemiz, hiç ümidini yitirmedi. Sadece Hazreti İsmail orada bir çocuk olarak ağlayıp ayağını yere vurduğundan dolayı, Safa-Merve arası -şimdi öyle olmuş, mevcut hale dönüşmüş Safa-Merve arası- koştu; hep “Mâ, mâ, mâ!..” (Su, su, su!..) dedi durdu. İbranicede, Aramicede neydi o? Herhalde onlarda da yine “mû” meselesine geliyor; “mû”, su demek, “sâ” da orman demek; “Mûsâ” kelimesi esasen “su ve orman” demek. Herhalde öyle bir şey söyledi; Safa’dan Merve’ye, Merve’den Safa’ya koştu, koştu. Sonra yavrusunun yanına döndüğünde, şefkatle üzerine eğileceği zaman, onun ayağının altındaki suyu gördü.

Tabanla da su çıkar mı? Oralarda su bir yönüyle sondajlar ile ancak çıkarılıyor. Fakat Allah istediğinde olur. Seyyidinâ Hazreti Mûsâ’nın asâsı sert kayaya çarpıldığı zaman, on iki gözeden, on iki kaynağın fışkırması gibi, o mübarek yavrunun ayağının altında da su çıkmıştı. O yavruya canlarımız kurban olsun!.. Bir: Hazreti İbrahim’in evladı; iki, Hâcer validemizin evladı; üç, Efendiler Efendisi’nin cedd-i emcedi. Efendimiz, o mübarek tohumun meyvesi; o mübarek tohumun meyvesi… Hazreti İsmail, tabanını yere vurunca, oradan su fışkırıyor.

Ve mübarek validemiz… Bir: Allah’ın emrine inkıyat.. iki; Peygamberin emrine imtisal.. üç; gelip bir yerde tek bırakılma ve âdetâ bütün esbâbın bilkülliye sukût etmesi… Nur-i Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyyet’in zuhuru ve onunla hemen bir suyun fışkırması… Bütün bunları üst üste görünce, anamız, ciddî bir itminan içinde oluyor. Onun için, şimdiki insanlarda o ölçüde bir iman derinliği, o ölçüde bir teslimiyet, o ölçüde bir tevekkül, o ölçüde bir tefvîz, o ölçüde bir sika aramak doğru olmayabilir. Ben, “Bu işleri yapanlar, bunlardan mahrumdurlar!” demek istemiyorum. Fakat “Hâcer validemizin hususiyetini vurgulamak da hakkın hatırı adına önemli!” diyorum. Annemizin hususî mazhariyetleri vardı; dolayısıyla tek başına ıssız bir yerde bırakılmıştı ama ona katlanmıştı. Yine de bir insan, kadın, Peygamber hanımı…

…Ve kendisi nispeten emniyette olsa da bütün elemleri gözyaşlarıyla paylaşıp kermes gibi vesilelerle imdada koşmaya çalışan yüz binlerce kadın, “şefkat kahramanı” da olmaları hasebiyle derin acılar yaşıyorlar.

   Kardeşleriniz için dertlenmelerinizi, yürekten niyazlarınızı ve kermes gibi fiili dua sadedindeki gayretlerinizi Gören görüyor, Bilen biliyor; günümüzde de Cennet’in peylendiği bir alış-veriş gerçekleşiyor.

Zannediyorum, bazen Cuma bazen de Pazar günleri gelip burada da kermes yapıyorlar; sadece burada değil, dünyanın değişik yerlerinde de yapıyorlar. Eskiden sizin “himmet” dediğiniz şeye, şimdi “muavenet/yardım” diyorlar. Bu, Sarf’taki kip olarak esasen “karşılıklı yardımlaşma” ifade ediyor; siz, onlara bu mevzuda maddeten yardımcı oluyorsunuz; bir yönüyle onlar da dualarıyla sizin ahiretteki emniyetiniz adına yardımcı oluyorlar, size dua ediyorlar. Onlar, etmeseler bile, Gören görüyor, Bilen biliyor, Karar Veren veriyor; dolayısıyla iyilik edenlerin ahireti teminat altına alınıyor.

Varsın başkaları zulmetsin; esas kazanılan şey kazanıldıktan sonra… Birileri kaybediyormuş!.. Onların o acınacak durumuna da acımak ve ettikleri şeylerle mukabelede bulunmamak lazım; centilmenlikte bulunarak, “Cenâb-ı Hak, kalblerine re’fet, şefkat, mülayemet ihsan eylesin!” demek lazım. Yüzlerce insan, onlardan kaçarak Meriç’te boğuluyor. Onlardan bir kısım kimselerin, mesela erbâb-ı cerâidin (gazete, dergi, medya mensuplarının) bir tek kelime ile bile olsun insanca bir soluğunu, insanca bir nefesini duymadım; onlardan insanca bir nefese rastlamadım.

Böylesine tersliklerin yaşandığı belli bir dönemde, bazılarının bu mevzuda muavenette bulunmaları çok önemlidir. Aynı zamanda kaybetmiyorlar onlar; diğerleri gibi öyle kaybetmiyorlar, muavenette bulunuyorlar muhtaç olanlara.

Tabii bu arada bir de kanalların tıkanması meselesi var. Karar veriyorlar: “Yardımlar nereden geliyor? O damarları tıkamamız lazım!..” Onlar, bilmiyorum öyle diyorlar mı; öyle demiyorlarsa şayet, iftira olur. “Yardımları da gelmesin; açlarından gebersinler onlar! Bize muhtaç olsunlar; gelsin el-etek öpsünler, biatte bulunsunlar!” falan. Bütün bunlara binaen mi?!. Korkunç, öldürücü bir mahrumiyet yaşatmanın arkasında ne var, Allah bilir!..

Dolayısıyla böylesine bî-hadd ü pâyân zulme karşı, i’tisâfa karşı, haksızlığa karşı, o muavenet duygusuyla şahlanmış -özellikle- validelerimiz, âdetâ Cenneti peyliyorlar: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılık olarak Cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) “Bi-enne” ibaresindeki “be” harfi mukabele ifade ediyor. Allah’ın (celle celâluhu) Cennet vaadi mukabilinde onlar o işi yapıyorlar. Onlar, onu veriyorlar. Bir yönüyle küçük bir şey; fakat dünyadaki durumumuz itibarıyla büyük bir şey. Onlar, onu veriyorlar; fakat öyle bir şey kazanıyorlar ki!.. Öbür tarafa gittiklerinde, yaptıklarını tohum gibi, dâne gibi görecekler; verilen şeyi de Everest tepesi gibi görecekler; “Allah, Allah! Bu, bunu nasıl doğurdu!” diyecekler. Şimdi kim kazanıyor, kim kaybediyor burada?!.

Dolayısıyla bilemediğimiz şekilde “insiyaklar” ile, “ihsaslar” ile -bir yönüyle “sevk-i İlahî” ile demek daha uygun- o hemşirelerimiz -erkeklerin gösterdikleri gayretler gibi onlar da- kermesler yapıyorlar. “Kermes” galiba Latinceden gelmiş bir kelime. Kullanıyoruz biz de bunu ama yerleşmiş bayağı, otağını kurmuş içimize; kullanıyoruz ve ne manaya geldiğini hepimiz biliyoruz. Orada elimizde ne var, ne yok, hepsini Allah’ın izni ve inayetiyle yardımlaşma istikametinde değerlendiriyoruz. Ben oraya beş kuruş vereceksem, gücüm ona yetiyorsa, mutlaka onu vermeliyim; benim de o kadar muavenetim olmalı!.. Beş lira verebiliyorsam, onu vermeliyim. Bir yerden bir gelirim varsa ve beş bin lira vermem gerekiyorsa, onu vermeliyim. On bin lira gerekiyorsa, onu vermeliyim; yüz bin lira gerekiyorsa, onu vermeliyim. Nezd-i Ulûhiyette bu neye varır, varın onu siz hesap edin. Nezd-i Ulûhiyette… Şimdi, bacılarımızın yaptıkları şeyleri de değerlendirirken, bu espriye bağlı değerlendirmek lazım. Elimizden geldiğince bizim de yapmamız lazım.

   Allah rızası yolunda yapılan hiçbir iyiliği küçük görmeyin!..

Bir kere daha ifade edelim: Kadınlar, şefkat kahramanlarıdır. Şefkat, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyet’ine mazhariyetin ifadesidir. Bu da dünya ve ukbâda, Cenâb-ı Hakk’ın, bütün mahlukâtı re’feti ile, utûfeti ile -kucaklama tabiri caiz ise- kucaklaması, himaye etmesi, sıyânete alması demektir. Evvelâ onlar, böyle bir mazhariyetlerini, yüksek mazhariyetlerini sergilemiş oluyorlar. Bunu, insanlar görüyor ve gönülleri ile onlara açılıyorlar; ellerini açıp dua dua yalvarıyorlar. Allâmü’l-guyûb olan Hazreti Allah görüyor, Mele-i A’lâ’nın sakinleri de görüyor. Benim gibi cahiller -hatta zilzurna cahiller diyeyim- de…

Kendi kendime tahayyül ediyorum. “Tahayyül” diyorum bakın; el-âlem yanlış anlamasın bunu. Ben tahayyül ediyor ve onlar için dualarla iki büklüm oluyorum. Onlar orada böyle içleri dolu, hıçkıra hıçkıra ağlarken… Kimisi çocuğu için ağlayan… Çocuğu dilini yutmuş; annesi ve babası için hıçkırığı içinde düğümlenen… Bazıları eşleri için; bazıları anneleri, babaları için ağlayan insanlar… Ve bu krizli dönemde immün sistemi tamamen çöktüğünden dolayı, belli hastalıklara yenik düşen, beyin kanamasından giden, kalbi durup da öyle giden, dünya kadar -“katl” tabirini kullanıyorum- katledilen insanlar… Bütün bunlar için ehl-i vicdanın yürekleri sızlıyor, onlar da ağlayıp sızlıyorlar. Bunların boşa gitmeyeceği muhakkak!.. Bunlar, nezd-i Ulûhiyette öyle bir kıymete tekâbül eder ki, benim burada tasvir edeceğim kıymet, öbür tarafta gülünç olur onlara. “Meğer ne kadar basit şeylerden bahsetmiş! Meğer bu türlü gayretlere ve cehtlere Cenâb-ı Hak, neler ihsan ediyormuş?!.” derler.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: اِتَّقِ اللَّهَ، وَلَا تَحْقِرَنَّ مِنَ الْمَعْرُوفِ شَيْئًا “Allah’tan kork, takva dairesi içine gir, sığın Allah’a ve maruflardan hiçbirini hafife alma!” Maruf, “Allah’ın emrettiği, senin yapman gerekli olan şey” demektir.

Şimdi dünyada küçük gibi olabilir bunlar ama bugün gücümüz/takatimiz ölçüsünde çok ağır şeyler yapılıyor. İnsanlar, ellerinde-avuçlarında ne varsa, onu veriyorlar; “Olsun! Allah, Kerim; Cenâb-ı Hak, bana da verir!” diyorlar. Kimisi evinin anahtarını veriyor. Aynı zamanda kimisi götürüp bir muhtacın kapısının önüne bir şey koyuyor, “kimse görmesin” diye gizlice; pusula yazıyor, “Bunu çok rahatlıkla alabilirsiniz; ben, ihtiyacınızı biliyorum!” diyor. Böyle de çok vaka var. Şimdi onlar, bunu ihtiyaçlarına binaen alıyorlar fakat bir de onurları var; “Birilerinin eline muhtaç olduk; birileri bakmazsa, kendimize bakacak durumda değiliz!” diyorlar. Bütün bunlar, onlarda birer ızdırap haline geliyor. Berikilerde de yardım etme ızdırabı yaşanıyor. Toplu bir ızdırap yaşanıyor. Belki bu ızdırap, birkaç milyon insan tarafından yaşanıyor. Çünkü akraba ve taallukatı var, yakınları var, tanıdıkları insanlar var, bugüne kadar iyi dedikleri insan var, toz kondurmadıkları insan var. Toz kondurabilecek gibi de değil esasen o insanlar ama sen gel gör ki, zift püskürtülüyor üzerlerine; kapkara gösterilmeye çalışılıyor ruhu kara insanlar tarafından. Şimdi, bunlar, çok hafife alınacak şeyler değil. Dolayısıyla meseleyi biraz nezd-i Ulûhiyetteki kıymetlerine bağlamak lazım.

   Kur’an’da erkeklerin hicreti övülüyor, ya kadınlarınki; mü’min erkekler güzel vasıflarla yâd ediliyor, ya kadınlar?!.

Ümmü Seleme validemiz, Peygamber Efendimiz’e Kur’an-ı Kerim’de kadınların zikri ile alakalı sorular yöneltmiş; “Ey Allah’ın Rasûlü, Kur’an’da erkeklerin hicreti övülüyor, kadınların hicreti hakkında bir şey söylenmiyor. Erkeklerden bahsedildiği gibi kadınlardan bahsedilmiyor.” şeklinde istifsarlarda bulunmuştur.

Aslında, Kur’ân meseleleri Arapçadaki “tağlîb” tarikiyle (bir alâka ve ilgiden dolayı bir kelimeyi, başka bir manayı da içine alacak şekilde kullanma, ana-babaya “ebeveyn” denilmesi gibi) ifade etmektedir. Tağlîb tarikiyle bahsedilen şeyler, müzekker kipi ile ifade edildiğinden ilgili ayetler hep erkeklere inmiş gibi zannedilmiş olabilir. Hâlbuki tağlîb tariki şudur: Bir şeyi diğeri ile beraber zikrederken, esas ikisini tesniye (kelimeyi iki kişiye/şeye delâlet ettiren sîga) şeklinde ifade etme. Bu, ille de büyüğün esas alınıp diğerinin ona zammedilmesi ile ifade şeklinde de olmayabilir. Mesela, tabiî âlemden Ay ile Güneş’ten bahsedilirken, “Kamereyn” (iki ay) deniyor; yukarıdaki, aşağıdakine zammediliyor. Mesela, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’den bahsedilirken, Hazreti Ebu Bekir’e toz kondurulmuyor ama Siyer’de geçen şekli ile “Ömereyn” deniyor; Ebu Bekir, Ömer’in derecesine indiriliyor. Zira İmam Rabbânî, Mektubât’ında, “Onların faziletleri dahi, hilâfet sıralarına göredir; pâyeleri nezd-i Ulûhiyette öyle idi.” diyor: “Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali.” Ama tağlîb ile ifade edilirken “Ömereyn” deniyor.

Mesele böyle olduğu halde, mübarek Validemiz, herhalde o fevkalade iştiyakından dolayı, bir de Kur’an’da kadınların ayrıca ve açıkça ifade edilmesini arzuluyor; “İlle tâife-i nisâ da olsun!” diyor. Bu talebi kabul ediliyor ve o istikamette ayetler nazil oluyor. Esasen Allah’ın o şekilde ifade buyurduğu başka ayetler de var.

İşte Ahzâb Sûresi’ndeki -işaret edilen- ayet: إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا “Allah’a tam teslim olmuş erkekler ve tam teslim olmuş kadınlar.. hakkıyla ve gerçekten iman etmiş erkekler ve hakkıyla ve gerçekten iman etmiş kadınlar.. (İslâm’ın her hükmüne boyun eğmiş) tam itaatkâr erkekler ve tam itaatkâr kadınlar.. (bütün söz ve davranışlarında) dürüst ve yalandan uzak erkekler ve dürüst, yalandan uzak kadınlar.. (İslâm’ı yaşamada) sebatkâr ve başlarına gelenlere sabreden erkekler, sebatkâr ve sabırlı kadınlar.. (Allah karşısında) tam manasıyla saygılı ve boyunları önde erkekler ve tam manasıyla saygılı, boyunları önde kadınlar.. (Allah yolunda ve muhtaçlar için) infakta bulunan erkekler ve infakta bulunan kadınlar.. oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar.. ırzlarını, iffetlerini ve açılmaktan avret yerlerini koruyan erkekler ve ırzlarını, iffetlerini ve açılmaktan avret yerlerini koruyan kadınlar.. (ibadet içinde ve dışında) Allah’ı çok zikreden erkekler ve Allah’ı çok zikreden kadınlar: Allah, bu kutlu insanlar için sürprizlerle dolu bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/35)

Evet, Ahzâb Sûresi’ndeki bu ayet, validemizin suali üzerine nazil oluyor; böyle her vasıfla ilgili hem kadınlar hem de erkekler, hem kadınlar hem de erkekler zikrediliyor. Daha farklı yerlerde de esasen zikrediliyor bu mesele, bir yere münhasır değil. Bu açıdan esasen o mevzuda bir fark yok.

   Kadınların erkeklerden farkı yoktur; fark, değişik kültürlerin ve devlet yapılarındaki militarist düşüncelerin icadıdır.

Antrparantez bir şey arz edeyim: Farkı -zannediyorum- farklı kültürler, devlet yapılarındaki militarist düşünceler ortaya koymuş.

Mesela; Âişe validemiz, kadınların en afîfesi, en sıddîkası, en mâsûmesi, en masûnesi… Diğerleri de ondan geri değil, hepsi öyle. Ama o (radıyallâhu anha), Hazreti Sıddîk-i Ekber’in kızı; aynı zamanda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de çok genç yaşında zevcesi. Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir yerde, bir zeminde yetişmiş; âdetâ onun altında neşv ü nema bulan bir fidan, servi haline gelen bir fidan. “Âişe validemiz” derken, öyle bakmak lazım; Peygamber yuvasında, vahiy yağmuruyla, vahiy rahmetiyle neşv ü nema bulmuş bir fidan. Hazreti Ebu Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden, yani, dinimizin yarısını kendisinden aldığımız, hususi ile tâife-i nisâya ait meseleleri rivayet eden kadın.

O kadar erkek sahabî ondan hadis rivayet ediyor ki!.. Kûfe Mektebi’nden kimseler -Esved İbn Yezîd en-Nehaî’den alın da Tavus İbn Keysân’a kadar çok büyük kimseler- bile ondan hadis rivayet ediyorlar. Ama bir maksure arkasından… Sonra mü’minlerin anası, anamız bizim; o hususiyeti var. Sonra kimseye düşmüyor onlar; o hususiyetleri var. Ama buna rağmen, Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِنَ النِّسَاءِ إِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلاَ تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفًا “Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, (nâmahrem erkeklerle konuşmak zorunda kaldığınızda bir başka mü’min kadından daha fazla dikkatli olun) ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan bir kimse ümide kapılmasın. Konuşurken size yaraşır şekilde ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin, ölçülü konuşun.” (Ahzâb, 33/32) İşte, kalbinde marazı olan bir kısım insanlarda bir şey olur diye maksure arkasından konuşuyor. Bir de sesleri ona göre ayarlama gibi, terbiyeye ve edebe dair bir husus talim buyuruluyor kendilerine.

Bu açıdan kadınların erkeklerden farkı yok; bazı yerlerde kültürler farklılaştırmış onları. O mübarek (Hazreti Âişe) validemiz, bir dönemde de ata biniyor, Hazreti Ali’ye karşı çıkıyor, kumandanlık yapıyor. Günümüzde var mı böyle bir şey?!. Medenî ülkelere bakın; gayr-ı medenî emekleyen İslam dünyasına bakın; Peygamber yolunda yüzüstü sürüm sürüm giden insanlara bakın!.. Var mı böyle bir şey?!. Çok geriyiz bu mevzuda. Dolayısıyla, bir yönüyle belki hapse mahkûm etmişiz onları. Bu, esas -zannediyorum- militarist düşüncenin bir sonucu, bir neticesi. Yoksa buz gibi hayatın içindeler. Ama ne kadar? Çoluk çocukları var, ev işleri var tabii… Diğer taraftan, fırsat buldukları ölçüde, Allah’ın izni ve inayeti ile, sizin el attığınız meselelere onlar da el atıyorlar, onlar da sahip çıkıyorlar; onlar da o mevzuda sizin gibi göğüslerini geriyor, yapılması gerekli olan şeyleri yapıyorlar.

Antrparantez arz ettim bunu. Bu açıdan, farklılığı biz yapıyoruz. Hatta değişik vesileler ile arz ettiğim gibi; esas “fitne” dendiği zaman bile onlara bir tahfif hatıra gelmemelidir; o, esasen sizin için bir “imtihan unsuru” demektir. Çok defa onda erkekler imtihanı kaybettiklerinden dolayı, “imtihan kaybettiren bir unsur” demek oluyor. Çünkü bohemlik duygusu, insanı dize getiren, insanı sürüm sürüm hale getiren bir şeydir. O da bir yönüyle o unsur karşısında oluyor; ondan dolayı… Yoksa, hâşâ ve kellâ, fitne olacaksa şayet, o fitneye burnunu sokan insanların günümüzde emsâl-i kesîresi var ve siz de onları görüyorsunuz.

   Günümüzün mazlum ve mağdur kadınları, Hazreti Hatice, Âişe ve Hâcer gibi validelerimizin temsilcileridirler; Allah onları da zayi etmeyecektir; onların katlandıkları mağduriyetlerin ve yaptıkları iyiliklerin de hiçbiri boşa gitmeyecektir.

Geriye dönelim: Kadınların katlandıkları mağduriyetlerin ve yaptıkları iyiliklerin de hiçbiri boşa gitmiyor, Allah’ın izni ve inayetiyle. Esasen, onlar da tıpkı diğerleri gibi: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ “Allah, karşılık olarak cenneti verip mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar…” (Tevbe, 9/111) Şimdi o savaşma yok. يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ Allah yolunda mücâhede ederler. يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ بِاْلأَسَاسِيَّاتِ الْقُرْآنِيَّةِ Kur’an’ın temel disiplinleri ile, düsturları ile onlar da mücâhede ediyorlar.. nefislerine karşı mücâhede ediyorlar.. din-i mübîn-i İslam’ı neşretme adına mücâhede ediyorlar… Bir araya geliyorlar bir yerde, yine sohbet-i Cânân ile vakit geçiriyorlar, imanlarını yeniliyorlar. Sizden -bu yönleri ile- hiçbir farkları yok. Çoluk çocuklarına bakmanın dışında, ev işlerini görmenin dışında, sizin işlerinize de omuz veriyorlar, Allah’ın izni-inayetiyle, size de yardımcı oluyorlar.

Meseleyi dengeli anlamak lazımdır. Denge, “sırât-ı müstakîm” demektir. Ondan kayma, ya ifrat olur ya da tefrit olur. Bazıları bu mevzuda ifrata gitmiş, bazıları da tefrite gitmiş. Her ikisi de sırât-ı müstakîmden kayma demektir. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım! Bizi, sırât-ı müstakîme hidayet eyle; onda sâbit-kadem eyle, ayağımızı kaydırma!..”

Evet, kadınları, şahsen çok noktada kendimizden çok yüksek, çok fâik görüyorum. Onlar, Âişe validemizin, Hatice validemizin temsilcileridirler. Zaten dua ederken de, hiçbir tefrîğe (ayırıma) meydan vermeden dua ediyoruz. Nasıl diyoruz biz dualarımızda? اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا وَانْصُرْ إِخْوَانَنَا وَأَخَوَاتِنَا، وَأَصْدِقَاءَنَا وَصَدَائِقَنَا، وَأَحِبَّاءَنَا وَأَحْبَابَنَا فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، أَجْمَعِينَ “Allah’ım bize yardım et; dünyanın dört bir yanında ve hayatın her alanındaki erkek kardeşlerimize kadın kardeşlerimize, erkek arkadaşlarımıza kadın arkadaşlarımıza, erkeği ve kadınıyla bütün dostlarımıza nusret lütfet!..” diyoruz. Böylece hiç tefrik yapmadan, biraz evvelki ayetin mazmununa uygunluk içinde, kadın-erkek bütün kardeş, dost, taraftar, muhip ve sempatizanlarımızı -bu işe baş koymuş ne kadar insan varsa, hepsini- müşterek duada yâd ediyoruz. Cenâb-ı Hak hepsini ve hepinizi Hizmet-i imaniye ve Kur’âniyede, Peygamber Yolunda sabitkadem eylesin!.. Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali’ler yolunda sabitkadem eylesin!..

Gerçek Müslümanlık, onların yoludur: Ebû Bekir giderken, arkada bir dikili taşı yoktu. Ömer giderken, bir dikili taşı yoktu. İki süper gücü sağdan hizaya getirmişti, iki süper gücü -hutbede îrâd edildiği gibi- hem de on sene gibi kısa bir zaman içinde. Tank yoktu, top yoktu, uçak yoktu, gemi yoktu ve saire yoktu; var olan katır idi -bağışlayın- deve idi, merkûp idi. Bunların sırtında, sizin bir saatte varacağınız yere, bir ayda gidiliyordu. Kadını ile, erkeği ile, bu seferlerin hiçbirinden geriye kalmadılar. Sahabî itiraz ederdi: Yeni müslüman olmuş; iki senelik, üç senelik müslüman Ebu Süfyân’ın hanımı Hind. Ben-i Ümeyye’den; Mekke fethedileceği âna kadar da Allah Rasûlü’nün can alıcı düşmanlarından. Ama Yermük vakıasına iştirak ediyor. Bir an oluyor ki, karşı taraf, Müslümanların çadırlarına kadar geliyor. O esnada o da kılıcını çekiyor; kocası Ebu Süfyân’ın yanında, onunla beraber Romalılara karşı savaşıyor. Ve o savaşı kazanıyorlar; Romalılar kaçıyor, tabana kuvvet.

Kadını ile, erkeği ile…

Kırık Testi: İSTİKAMET ÂBİDELERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Bunlar bakışlarında bütüncüllerdir; doğru görür, doğru düşünür ve her hamlelerini hak mülahazasına bağlarlar. Nefis ve mâverâ-i tabiat arasındaki gel-gitleri hep bu temel espri etrafında cereyan eder. Onlar yerinde irade ve şuur merceğini kendi iç dünyalarını temaşaya yönlendirir ve fıtrat-ı asliyelerini kontrole koyulur; ardından da hemen onu ötelere ve ötelerin de ötesine tevcih ederek Yaratan’a iç döker, arz-ı halde bulunur, ahd ü peymân yenilemesine girer ve yerlere yüz sürmeye dururlar. Farkındadırlar “âyine-i samedâniye” olduklarının, bütün kevn ü mekânlara bir fihrist olarak yaratıldıklarının.

Bu engin mülahazayla, böyleleri hemen her zaman yaratılış gayesine uygun hareket etmek için çırpınır.. sık sık iç dünyalarını gözden geçirir.. kendileriyle yüzleşir.. mülâhaza kirlenmelerine karşı uyanık davranır.. kalb kararmalarına ve ruh paslanmalarına meydan vermeme hassasiyetiyle oturur-kalkar.. çok defa “Onları kirlettim!” endişesiyle, arınma adına Hakk’a teveccüh kurnalarına koşar.. ve sürekli “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin hakkını tam veremediği düşüncesiyle sızlanır dururlar.

Böyleleri, değil bu olumsuz şeylere tahayyül dünyalarında dahi kapı aralama, en küçük bir rüya kirliliği, tasavvur isi-pası, durağanlık sisi-dumanı karşısında bile tir tir titrer, yeni yeni teveccüh vesileleri aramaya koyulur.. ve her zaman elleri rahmet ve mağfiret kapısının tokmağında ruhanilerle atbaşı bir hayat sürdürürler.

Onlar birer kurbet eri, vuslat sevdalısı iseler, böyle yanıp tutuşanların yolu da aşk u iştiyak-ı likaullah güzergâhı olmalıdır. Evet, kendi uzaklıklarını aşıp o en yakınlardan yakın Zât’ın “bî kem u keyf” maiyyetine erme helezonu da bu olsa gerek!.. Erilecek ufka erenler böyle bir azm u ikdamla ermişlerdir; heva ve heveslerinin ağına takılıp kalanlar ise takılıp yollarda kalmışlardır.

Dünden bugüne gölgesini arkasına alıp sürekli güneşe müteveccih yürüyenler hemen her zaman çok farklı bir derinlikte kendileriyle mütemadiyen yüzleşmiş; kalb ve ruhlarında, tasavvur ve tahayyüllerinde var gördükleri veya var farz ettikleri kayma endişeleriyle tir tir titremiş; his, heyecan ve endişeleri dillerine emanet sürekli inleyip durmuş ve en içten “Ya Rab!” deyip sızlanmışlardır. Kamer-i Münîr ve mutlak manadaki o İnsan-ı Kâmil’den çevresinde hâlelenen yıldızlara kadar hemen hepsi, maiyyete uzanan peygamberler güzergâhının ayrılmaz yolcuları olmuş ve arkadan gelenlere yanıltmayan birer rehber tavrı sergilemişlerdir. Yolları açık olsun ve Cenâb-ı Erhamü’r-Rahimîn bizleri de o yolun yolcularından eylesin!..

Şimdi isterseniz bu nurani yolculuğun biricik pişdârı, gelmiş-geçmiş bütün kudsîlerin seçkinlerden seçkin müşârun bi’l-benânı olan Rehnümâ ile, O’na bakıp kendimizle yüzleşme kapısını -tabiî işin hakikatinin deryada damlası ölçüsünde olduğu kaydıyla- aralamaya çalışalım.

Akrabü’l-mukarrabîn olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (s.a.s), o engin ruh haleti, temkin tavrı ve arkasındakilere rehberlik mülâhazasıyla, sabahı ayrı bir teyakkuz faslı, akşamı ayrı bir teveccüh demi, içini Allah’a döker ve “Allahım, Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim. -Günah onun rüyalarına bile misafir olmamıştır- günahlarımı bağışlamanı diler ve rahmetini umarım!..[1] der; takipçilerine kendilerini kontrol yolunu gösterir ve baş döndüren bir tevazu ve mahviyet tavrı sergilerdi.

Yine günün aydınlığa kaydığı aynı dakikalarda, kendilerini ölüm uykusuna salmış kalbzedelere temcîd ve araftakilere tenbih edalı içten iniltileriyle rahmet kapısının tokmağına şu sızlanışlarla dokunurdu: “Allahım, zulmetmekten, zulme uğramaktan; haddi aşmaktan, başkalarının hukukuna tecavüz etmekten, hukukuma tecavüz edilmesinden; hata işlemekten ve bağışlanmayacak günaha girmekten -Bunlar O’nun tahayyül dünyasından bile fersah fersah uzak şeyler- Sana sığınırım.”[2] Keşke bu iç döküşün çeyreği bizde ve bizim serkârlarımızda da bulunsaydı!..

Nübüvvetinden önce ve risaletle serfiraz kılındıktan sonra, hayat-ı seniyyelerinin hemen her safhasında, nefis ve hevasını kayd u bend altına almış olmasına rağmen, her yeni tulûu yepyeni tulûatlarla, her zaman temkin edalı lâl ü güher şu sözlerle karşılardı: “Rabbim, beni nefsimle baş başa bırakırsan, altından kalkılmaz bir zaafa, kahreden bir ihtiyaca, belirsiz bir günah ve hataya itmiş olursun.” İçini hüşyar bir ruhun sesi-soluğu olarak bu ifadelerle dillendirdikten sonra kendine yakışan o mübarek teveccüh ve yakarışlarını şu ifadelerle noktalardı: “Ben yalnız ve yalnız Senin rahmetine güveniyorum; günahlarımı -Ruhum Sana kurban, hangi günahını?!.- bağışla; zira günahları bağışlayacak yalnız Sensin, Sen!”[3]

İç döküşlerine devam eder; tahayyül dünyasına bile gelmeyen nefis ve şeytana karşı -bence bendelerine tenbih sadedinde- “Allahım, nefis ve şeytanın şerrinden, şerareleriyle bana bir kötülük yapmalarından ve bir Müslümana kötülük yaptırmalarından Sana sığınırım.”[4] der ve bu içten iniltilerini dört defa tekrar buyururdu. Bu temkin üstü temkine canlar kurban; yetinmezdi bunlarla, eli rahmet ve hıfz u riayet kapısının tokmağında, “Ey Hayy u Kayyûm olan Allahım, rahmetini vesile ederek Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah buyur ve beni göz açıp kapama süresinde dahi nefsimle başbaşa bırakma!”[5] diye niyaz ederdi. Hayatını bata-çıka götürenlerin kör gözlerine, sağır kulaklarına sokulsun!..

O, nefis ve hevaya karşı -O’ndan kilometrelerce uzak olsalar bile- o kadar duyarlı ve hassastı ki, milyonda bir ihtimalle dahi O’nun o nurefşan düşünce dünyasına gölge edememişlerdi, edemezlerdi de!.. Biz yine, “derbeder bendelerine bir ders” deyip bir adım geriye çekilerek, o Söz Sultanı’nın teveccüh ve iniltilerine bir kez daha kulak kesilelim: “Allahım, nefsimin ve zimamları Senin elinde olan her varlığın şerrinden Sana sığınırım.”[6] Bu ne duyarlılık ve engin bir temkin duygusudur!..

Can alıcı hasımları bile O’na ayıbın en küçüğünü dahi isnad etme küstahlığında bulunmamış, bulunamamışlardı. Hem nübüvvetten evvel hem de ondan sonra eminler emini olarak biliniyor ve öyle yâd ediliyordu. Ama O’ndaki o yükseklerden yüksek ufka bakın ki, sanki bir ayıbı varmışçasına -biz yine bunlara, “rehberin terbiyegerdelere tenbihi” diyelim- “Allahım, bütün ayıplarımı setret ve beni bütün korku ve endişelerimden emin kıl!”[7] der dururdu. Mehâfet ve mehâbet düşünceleri itibarıyla her zaman tir tir titreyen bir gönlü vardı ve O bu konuda arkasındakilere gerçek fazilete giden güzergâhı işaretliyordu.

Uyurken de, “O bizim gibi uyurdu” demek O’na karşı büyük bir saygısızlıktır. Zira O, “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz”[8] diyerek bu konuya da bir nokta koymuştu. Ne var ki bu melekler üstü mümtaz ruh, kendince o farklı uykuya yönelirken dahi ciddi bir teveccüh-ü tâmla Hakk’a yönelir ve “Bismillah diyerek yan gelip yattım.. Allahım, günahımı yarlığa, şeytanımın sesini-soluğunu kes, nefsimle alakalı rehini çöz, beni katında o en yüce konumdakilerin arasına koyuver!..”[9] derdi. O dillere destan mümtaz konumuna rağmen bu iç çekişte dahi bizlere neler fısıldıyor neler…

O’nun miracı namaz kafiyeli, namazları da miraç edalıydı. O, salât unvanıyla bu yerdeki miraca yürürken bütün tavırlarında ihsan televvünleri belirir, varıp Hak karşısında el pençe divan durunca da dudaklarından, yapılacak ameliyenin “beraat-i istihlal”i nev’inden, şu mübarek sözler dökülürdü: “Allahım, Melik’sin, Senden başka ilah yoktur. Sen benim biricik Rabbimsin; ben ise Senin kulunum. Nefsime zulmettim; günahımı itiraf ediyorum, -Ey Canlar Canı, hangi günah?!.- bütün günahlarımı bağışla; Senden başkası onları yarlığayamaz.. beni ahlâk-ı haseneye hidayet buyur; zira ancak Sen hidayet edersin!.”[10] Bunlar, bizleri de o ufka çağırma niteliğinde şeyler; Allah bizi de o hidayet-i tâmmeye mazhar buyursun…

“Günah!” deyip inlediği husustan mağrib-maşrık arasındaki mesafeden daha uzaktı ama O, kalem ve mürekkebin sükût murakabesine dalıp yazmaz oldukları hata addettiği şeylere karşı dahi -hatalar O’nun rüyalarına bile misafir olmamıştır- olabildiğine bir temkin duygusu ve ihsan ahd ü peymanı ile içini dökmüş ve inlemişti : “Allahım, beni hatalarımdan, iki kutup arasındaki mesafe uzaklığıyla uzaklaştır. Rabbim, beni hatalarımdan, -kirleri en iyi temizleyenden kinâye- saf su, kar ve dolu (mâyi’iyle) arındırıyor gibi arındırıver.”[11] Bu ne derinlik, can içre Canım!.. Sen;

Sultan-ı Rusül Şah-ı mümeccedsin Efendim

Biçarelere devlet-i sermedsin Efendim

Divan-ı ilâhîde serâmedsin Efendim

Menşûr-u “Le’amruk”le müeyyedsin Efendim.

(Şeyh Gâlib)

Ey ziya-i himmet ve şem’-i tâbânım, böylesi iç döküş ve sızlanışlarınla “ben” deyip bizi o nurlu yolunda kendimiz olmaya çağırıyorsan, bizler sergerdanlarımız ve serkârlarımızla o ufka veda edeli yıllar oldu. Bizler, reca edalı tüllenen hülyalarımızla Senin yeni teveccühlerini bekliyoruz; Hak adına daha fazla bekletme!.

Hususiyle o has hâlene baktığın gibi kıtmîre de bak,

Ve kutsî aşkınla onu da cayır cayır yak;

Kararmasın atmosferi sensizlik hüznüyle,

‘O da bendendir’ de ki kalmasın Senden ırak.

Namazın sidretü’l-müntehâsı sayılan, أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ fehvasınca[12] kulun Allah’a en yakın olduğu halde, “Baş ayak aynı yerde, öper alnı seccade; işte insanı kurbete taşıyan cadde.” sözleriyle tahşiyelendirilen ufka yönelirken ve hiç kimse karşısında eğilmeyen mübarek başını en derin bir tevazu hissiyle yerlere sürerken, bir farklı üslupla içini döker ve şöyle sızlanırdı: “Allahım, bütün günahlarımı -Ey لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ ile[13] serfiraz şehinşâhım, Rabbin Sana geçmişte günah işletmedi; gelecekte günaha açılacak kapı ve pencereleri de Senin sadakat kilidinle kilitledi; söyle yüce şanın aşkına, Siz neye günah diyorsunuz!- evet, bütün günahlarımı, küçüğünü-büyüğünü, evvelini-âhirini, açığını-gizlisini, hepsini bağışla!”[14] Keşke bu melek soluklarını aşkın inilti ve sızlanışları, hayatlarını günah levsiyatı içinde geçirenler de anlayabilselerdi!.. Heyhat, kalbî hayata veda etmiş, ruh ufkundan habersizler bunları ne duyar ne de anlarlar.

İliklerine kadar Hakk’a kurbet ve o kurbetle zevk-i ruhaninin zirve yaptığı teşehhüdde O yine kendi marifet derinliğiyle doğru orantılı inler ve gönül tellerinden kopup gelen şu sözlerle ruhunun erişilmezliğini dillendirir: “Allahım, nefsime çok zulmettim -bu da biz bilmezlere bir hatırlatma herhalde- günahlarımı bağışlayacak yalnız Sensin Sen, nezd-i ulûhiyetinden hususi bir mağfiretle bağışla beni, bana merhamet buyur; şüphesiz yegâne Gafûr ve Rahîm Sensin.”[15]

Ah keşke bizler de “Rehber ve Rehnümâ nerede, biz neredeyiz?” deyip içten içe sızlanabilseydik!.. O, bizim için her zaman söz konusu olabilen, O’nun ufkundan da fersah fersah uzak bulunan bir kısım gönül karartan ahval için sızlanır ve engin bir yakarış ile duygularını şöyle seslendirirdi: “Allahım, kalb katılığından, gafletten -nerede onlar nerede Senin ufkun?!.- fakr u zaruretten, küfürden, fısktan, muhalefet mülahazasıyla birilerine düşmanlık tavrı almaktan, riyadan, süm’adan Sana sığınırım!”[16] Bilmem ki bu teyakkuz ve temkin, baş döndüren böyle bir derinlikle, o Masum-u Mutlak’ın dışında -mele-i a’lânın sakinleri dâhil- başka biri tarafından duyulmuş mudur? Ben zannetmiyorum; kimse de ihtimal veremez…

O Kamer-i Münîr’in tazarru, niyaz ve yakarışları adına deryadan damla bu kadarıyla mevzuya bir noktalı virgül koyarak, “Konu bitmedi, sırada o Mâh-i Tâbân’ın hâlesi sayılan ‘Mustafeyne’l-Ahyâr’ var.” diyor ve yanlışlarımdan ötürü Allah’tan afv u mağfiret diliyorum…

***

[1][1] Ebu Davud, edeb 108.

[2][2] Ahmed b. Hanbel, Müsned 35/520; Hâkim, Müstedrek 1/697.

[3][3] Ahmed b. Hanbel, Müsned 35/521; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 5/119; Hâkim, Müstedrek 1/697.

[4][4] Tirmizî, deavât 105; Ahmed b. Hanbel, Müsned 11/171.

[5][5] Ebu Davud, edeb 107; Ahmed b. Hanbel, Müsned 34/75; Taberânî, el-Mu’cemü’s-Sağîr 1/270 (Lafız Taberânî’den).

[6][6] Taberânî, ed-Dua s.128; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 7/122.

[7][7] Ebu Davud, edeb 107; İbn Mâce, dua 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned 8/403.

[8][8] Buhârî, menâkıb 24; Müslim, salâtü’l-müsafirîn 125.

[9][9] Ebu Davud, edeb 107.

[10][10] Müslim, salâtü’l-müsafirîn 201; Ebu Davud, salât 124.

[11][11] Buhârî, ezan 89; Müslim, mesâcid 147.

[12][12] Müslim, salât 215; Ebu Davud, salât 160.

[13][13] Fetih sûresi, 48/2.

[14][14] Müslim, salât 216; Ebu Davud, salât 156.

[15][15] Buhârî, ezan 151; Müslim, zikr 48.

[16][16] Hâkim, Müstedrek 1/712.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ocak sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: İNSANLIK KALESİNİN TAMİRİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğini, hastalıktan evvel sıhhatini, fakir düşmeden evvel varlıklı olmanı, meşguliyetten evvel boş zamanını ve ölüm gelmeden evvel hayatını ganimet bil!..”

Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşr u neşr olur, öyle dirilir, öyle bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşarsınız!” Onun için hayat, hep istikâmet içinde götürülmeli ki, âkıbet de istikamet içinde olsun.

Yine şöyle buyuruyor, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem): اغْتَنِمْ خَمْسًا قَبْلَ خَمْسٍ: شَبَابَكَ قَبْلَ هرَمِكَ، وَصِحَّتَكَ قَبْلَ سَقَمِكَ، وَغِنَاءَكَ قَبْلَ فَقْرِكَ، وَفَرَاغَكَ قَبْلَ شُغْلِكَ، وَحَيَاتَكَ قَبْلَ مَوْتِكَ “Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendir: İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin, hastalıktan evvel sıhhatin, fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın, meşguliyetten evvel boş zamanın ve ölüm gelmeden evvel hayatın kıymetini bil, bunların hakkını ver!”

Evet, yaşlanmadan evvel yapacağın şeyleri yap; zor yapacak duruma düşmeden, dûçâr olmadan evvel gençliğini ibadet u tâat ile taçlandır. Zihninin bütün nöronları çalıştığı dönemde, imandan marifete, marifetten muhabbete, ondan iz’ana, aşk u şevke, iştiyâk-i likâullaha, çalıştır beynindeki bütün nöronları, bütün sistemleri; bilinmesi gerekli olan şeyi, en iyi şekilde bilmeye bak!.. Gençlikte olur, bunlar. Yaşlandığında insan, zihninde durgunluk olur; gördüğünüz gibi bazılarında Alzheimer’ler de olur, en iyi bildiği şeyleri bile unutur, hıfzettiği şeyleri bile unutur. Gençlikte esasen…

Ve gençlikte ibadet yapılır; insan, bir günde yüz rekât namaz kılabilir. Bence onu öyle değerlendirmek lazımdır. Ayın belli günlerinde oruç tutma… Gençlikte yapılabilir, yaşlandığında zorlanır insan. Gücü yetiyorsa, “savm-ı Davud” tutar; bir gün yer, bir gün tutar. Orucun fezâili ile alakalı bir yazı vardı, Çağlayan mecmuasının son sayısında; orucun çok önemli olduğu, insanın maddî anatomisi üzerinde şu tesiri, kalb üzerinde şu tesiri, beyin üzerinde şu tesiri, göz üzerinde şu tesiri, iris üzerinde şu tesiri, şu tesiri, şu tesiri yaptığı anlatılıyordu. Dolayısıyla Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmalı; buna gücün yetmiyorsa, Kamerî ayın 13, 14, 15. günlerinde tutmalı, Allah Rasûlü’nün tavsiyesi (sallallâhu aleyhi ve sellem). Gücün yetiyorsa, “savm-ı Dâvud” tutmalı, bir gün yiyip bir gün tutmalı, Rasûl-i Ekrem’in ashâbına tavsiye buyurduğu üzere.

Fakat bazıları kendilerini öyle “ubûdiyet” çağlayanına salmışlar ki, bunları da az gördüklerinden dolayı, “Her gün, yâ Rasûlallah!” diyorlar, “Az oldu, her gün!” Namaz kılıyorlar, sabahtan akşama kadar, akşamdan sabaha kadar. “Bir parça kendinize de zaman ayırın!” deyince, hâşâ Rasûlullah’a itiraz değil ama adeta “Niye bizi bırakmıyorsun, böyle bütün hayatımızı ibâdet u tâate verelim!” diyorlar. Sahabî telakkisi…

Evet, insanın, yapacağı şeyleri gücü, kuvveti yettiği dönemde yapması lazım!.. Ölmeden evvel, hayatı bir ganimet bilmesi lazım!.. Sıhhati, hastalanmadan evvel, ganimet bilmesi lazım!.. Ganimet, bilmesi lazım, değerlendirmesi lazım, müzâaf değerlendirmesi lazım. Sonra bazı şeyleri yapamaz hale gelir ve hafizanallah, يَا لَيْتَنِي، يَا لَيْتَنِي، يَا لَيْتَنِي، يَا لَيْتَنِي، يَا لَيْتَنِي der durur. Niceleri böyle “Yâ leyte!” çekiyorlar. “Keşke!” demek, “Keşke!..” “Keşke!” dememek için hayatı “Keşke!” demeyecek şekilde yaşamak lazım. Onun her ânını, her santimini, her saniyesini, her sâlisesini, Rabbimizin rızası istikâmetinde değerlendirmeye bakmamız lazım. Dünyevî işler de o istikâmette çok rahatlıkla hâsıl olur. Kendini tamamen o işe kaptıran insanlar, muvakkaten bazı şeyler yapsalar bile, yaptıkları şeyler bir gün tamamen negatif duruma dönüşür, gelir onların başına dolanır, gâile olarak, bela olarak, musibet olarak. Fakat Allah yolunda yürüyen insanlar, hiç ummadıkları şekilde, çok sürpriz fereçler ile, mahreçler ile yüz yüze gelirler.

   “Kim takva dairesinde bulunup Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, Allah, zorluklar karşısında ona bir çıkış kapısı açar.”

Nitekim Kur’an şöyle diyor: وَمَنْ يَتَّقِ اللهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا “Kim Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, Allah, zorluklar karşısında ona bir çıkış kapısı açar.” (Talak, 65/2) Takva dairesi içinde olan.. Allah’tan korkan, mehârimden içtinap eden (haramlardan sakınan).. Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeyleri kemâl-i hassasiyetle yerine getiren.. “takvâ” kelimesi “vikâye” kökünden geldiği için, Cenâb-ı Hakk’ın himayesine/vikâyesine sığınan.. sürekli kalbi ile dili ile Cenâb-ı Hakk’a müteveccih yaşayan.. oturup kalkıp hep O’nu anan/yâd eden insan, hiç beklenmedik şekilde, Cenâb-ı Hakk’ın çok sürpriz eltâf-ı Sübhâniyesi ile karşı karşıya kalır. Elin-âlemin kaybettiği yerlerde, o kaybediyor gibi göründüğü alanlarda, hep kazanma kuşakları içinde kendini bulur. El-âlem, “Kazanıyorum!” diye kazanma kuşağında kayıplar yaşarken, o, “Kaybediyorum!” dediği yerde, iç içe kazanımlar yaşar, Allah’ın izni-inayetiyle…

Antrparantez: Hâlihazırdaki mağduriyet ve mazlûmiyetler de kim bilir ne türlü sürpriz şeylere gebedir; bilemeyiz onu, kestiremeyiz. Şu mağduriyet, şu mazlumiyet, şu mahrumiyet, şu ma’zûliyet, şu muhraciyet… Bu “muhraciyet” tabirini de kullanmıyorduk ama evet ilave edin/edelim; yani, bulunduğu vazifeden ihraç edilen insanlar.. hiçleştirilen insanlar.. itibarsızlaştırılan insanlar.. aç-susuz bırakılan insanlar.. “Ölsünler!” denen insanlar.. hatta “Ölsün!” tabiri kibarca oldu; biraz, sizin hatırınıza söyledim; onların dilleri ile ifade edecek olursak “Gebersinler bizi kabul etmeyenler, bize biat etmeyenler!”

Evet, birinciler kazanıyorlar; onlara böyle bakanlar da “Kazandım!” dedikleri o yolda, kazanıyor gibi göründükleri o yolda, hiç farkına varamadıkları şekilde haybet ve hüsrana yürüyorlar. إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا*وَأَكِيدُ كَيْدًا “Onlar, planlar yapmak, tuzaklar kurmakla meşguller; Ben de hilelerine mukabele ederim, (hilelerini boşa çıkarırım).” (Târık, 86/15-16) Onlar, komplo üzerine komplo, komplo üzerine komplo kuruyor ama Allah buyuruyor ki: “Ben, komplolarına mukabelede bulunurum!” وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarına mukabelede bulunuyordu. Allah tuzak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.” (Enfâl, 6/30) Onlar, hile/ayak oyunu peşinde koşuyorlar; başkalarını karalamak, halkın nazarında itibarlarını sarsmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Allah da “Ben, o mekre mukabelede bulunurum!” buyuruyor. Allah’ın mukabelesine kimse karşı koyamaz. Cenâb-ı Hak, öyle tepetaklak getirir ki, insan, hiç farkına varamaz, gider orada; meşîet-i İlâhiye, İrâde-i İlâhiye ile bir kündeye, bir el-enseye gider, yüzüstü kapaklanır yere.

Geriye dönelim: Çokları “Keşke, keşke, keşke…” diyecekler. يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا “Ah ne olurdu, keşke toprak olaydım!” (Nebe, 78/40) “Keşke, toprak olsaydım, bu haltları karıştırmasaydım! Bu melanetleri, bu mesâvîyi irtikâp etmeseydim!..” diyecekler. Allah, o melanetleri, o mesâvîyi irtikâp eden insanları -Murâd-ı Sübhânîsi o istikamette ise, onların da azıcık o istikamette dilekleri var ise- tam hidayete mazhar eylesin! Onlar, dilemiyorlar ise, şart-ı âdî planında iradelerini o istikamette kullanmıyorlar ise, meşîet-i İlâhiye de o istikamette tecelli etmiyorsa şayet, biz de onları Allah’a havale ediyoruz; Allah, istihkaklarını versin!

“Âbistan-ı sefa vü kederdir leyâl hep / Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar.” (Geceler hep sefa ve kedere gebedir / Gün doğmadan gecenin/yarının rahminden neler doğar.) Geceler, bir yönüyle, değişik şeylere gebe bir âbistandır. Âb, su demektir; o sonundaki “istan” ise gülistan ve baharistân kelimelerinde olduğu üzere “bulunduğu yer” manasına gelir. Âbistan; sulak, çimlenme yeri gibi, ağaçların fidelerinin boy atıp geliştiği yer gibi, bağ gibi, bahçe gibi bir şeyi ifade eder. Gülistandır, baharistandır, bostandır geceler. Gün doğmadan meşime-i şebden (gecenin rahminden) neler doğar; belli olmaz.

Bize düşen şey, Cenâb-ı Hakk’a teveccühtür. “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol!..” Doğru yolda yürümek… Cenâb-ı Hakk’a hep müteveccih yürümek… Cenâb-ı Hak, böyle yapanları yüz üstü bırakmaz, sahipsiz bırakmaz. Siz de emin olun!.. Allah’ın inayetinden emin olun!.. Sizi sahipsiz bırakmayacağından emin olun!.. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün… Elverir ki, istikâmet korunabilsin! İstikâmet, Cenab-ı Hakk’ın inayetine, geriye çevrilmeyen, reddedilmeyen en önemli bir çağrıdır! O çağrıyı kullanın!..

   İman hizmeti yalnız cüz’î bir tahribatı ve küçük bir haneyi değil, bilakis küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i de içine alan çok büyük bir kaleyi, “İnsanlık Kalesi”ni tamir ediyor.

Üstad hazretleri, Hizmet’in yalnız cüz’î bir tahribatı ve küçük bir haneyi değil, bilakis küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i içine alan çok büyük bir kaleyi tamir ettiğini söylüyor. Evet, “İslamiyet’i de içine alan…” diyelim; yani, esas insanlık için de bir tamirin söz konusu olduğunu işaretliyor. Tamire çalışılan bu kaleye, “insaniyet kalesi” denebilir mi? Evet, denir, evleviyetle denir.

Esasen, bugün yeryüzünde yaşanan mahrumiyetin arkasında, insanların imrenebileceği bir sistemin adem-i mevcudiyeti yatmaktadır. Ütopyalar ile resmedilmeye çalışılan, öyle bir insanî sistem.. insanlığın hak ve hukukunun gözetildiği bir dünya.. hümanizmin semâvîleştiği bir dünya.. kadın haklarının semâvîleştiği bir dünya.. insanlığın rahatlıkla içine koşup da “Ben, burada esas huzura ereceğim!” diyeceği bir dünya,.. imrenilen bir dünya. Bugün insanlığın problemi, böyle bir dünyanın adem-i mevcudiyetidir, yokluğudur. Onun fıkdânı (yokluğu, yitirilmiş olması) yaşanıyor yeryüzünde.

Dolayısıyla insanlar, birbirlerini boğazlıyorlar. Değişik boğazlama planları yapıyorlar: “Acaba neresinden başlasak kesmeye; boğazından mı, kollarından mı budasak, ayaklarından mı budasak, yoksa gözlerini mi oysak, kulaklarına mı kurşun döksek?!.” filan… Böyle şeytanî planlar… Hani “İdamı getirsek, böyle elli bin insan assak!.. Bir dönemde on beş bin kişi asılınca, insanlar korkularından hizaya gelmişlerdi. Şimdi de elli bin insanı berdâr edersek, zannediyorum kavminin Firavun’a biat ettiği gibi, bunlar da çağın firavunlarına biat ederler, çağın Amnofis’lerine, Ramses’lerine biat ederler!” mülahazaları var ya!.. Sürekli böyle şeytanî mülahazalar…

Şimdi İslam dünyasının çehresine bakan -“İslam dünyası” diyorum, umumî manada, onun çehresine bakan- veya bir mercek koyan ya da bir dürbün ile onu temaşaya koyulan, bunları görüyor, bunları okuyor ve meseleyi bu resim içinde mütalaa ediyorsa, niye imrensin ki, niye gelsin ki oraya?!. Bu açıdan da esasen İslam dünyasının problemi, başta “iman problemi”dir. Onun için Çağın Sözcüsü, bütün himmetini iman hakikatlerini insanların içine yerleştirmeye matuf kullanmış, o mevzuda hep tahkimatta bulunmuştur. Bir meseleyi belki on yerde, farklı üsluplarla anlatıyor. Bu üsluba da Kur’an-ı Kerim, kendine ait ifadeyle “tasrîf” diyor. Farklı versiyonlar ile anlatma… Allah’a imanı bir yerde bir üslup ile anlatıyor, başka bir yerde başka bir üslup ile anlatıyor, başka bir yerde daha başka bir üslup ile anlatıyor. Kabiliyetler, istidatlar, ilim ufukları, anlayışlar, meslekler, mizaçlar, meşrepler farklı olduğundan; insanlar farklı dillerden anladıklarından… Kimisi Hicaz’ı anlıyor, kimisi Uşşâk’ı anlıyor, kimisi Saba’yı anlıyor, kimisi Hüzzam’ı anlıyor, kimisi Segâh’ı anlıyor. Dolayısıyla bu değişik makamlarla meseleleri sunmak gerekiyor ki buna da “tasrîf” deniyor.

Değişik yerlerde, farklı versiyonlar ile meseleleri sunmada “Amanın herkes istifade etsin!” mülahazası ve gayreti vardır. “Herkes şu hakikatleri anlasın!” آمَنْتُ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ، وَكُتُبِهِ، وَرُسُلِهِ، وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى، وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ’dan olduğuna iman ettim. Yine iman ettim ki, öldükten sonra yeniden dirilmek haktır, gerçektir. Şehadet ederim ki Allah’tan başka mabud-u bilhak yoktur ve yine şehadet ederim ki, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasûlüdür.’ hakikatini anlasın!” Erkân-ı imaniye… Ama Üstad daha çok “Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Adalet” olmak üzere dört esas üzerinde duruyor; “Kur’an’ın dört maksadı” da dediği o dört esasta, bütün dinler ittifak etmişler. Hazreti Gazzâlî, birini diğerine ircâ etmek suretiyle “üç tane” diyor; esasen bu esaslar üzerinde tahşidatta bulunuyor.

Evet, insanlığın en önemli kaybı, iman kaybıdır; imanlarını yitirmiş insanlar. Allah’a inanmaları gerektiği ölçüde inanmamışlar; Peygamberimize inanmaları gerektiği şekilde inanmamışlar. Allah’a en sevdiklerinden daha fazla, aşk derecesinde muhabbet duyamamışlar. Bir Hazreti Ömer edasıyla, “Seni nefsim dâhil her şeyden daha fazla seviyorum yâ Rasûlallah!” diyecek kadar Allah Rasûlü sevgisi ile, o sevginin heyecanı ile oturup kalkmamışlar. Bu duyguyu, bu düşünceyi içtenleştirme; asıl mesele bu imiş. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, Ziyâ-i himmet, Çağın Sözcüsü, himmetini bu noktaya teksif ediyor; “iman meselesi” diyor. Bu kale tamir edildiği zaman, dolayısıyla bu, insaniyet kalesi adına da bir tamir olacak.

   Dünya örnek bir topluma muhtaçtır; yüz kişiden ibaret bile olsa, imrenilen ve taklide değer görülen bir toplum hemen dikkat çekecek ve başka yerlerde de onun emsali teessüs edecektir.

İslam neyi âmirdir? “Ahlâk-ı âliye-i İslamiye” dediğiniz zaman, ne kastederiz? Ahlak kitaplarına bakın!.. O gerçekleştirildiği zaman bu defa insanların yerinde meleklerin yürüdüğünü göreceksiniz. Camide mihraba geçen imam hakkında, “Yahu bu Cebrail mi, Mikail mi, İsrafil mi?” diyeceksiniz. Toplum, o hale gelecek ki!.. Mesela, “yalan” dendiği zaman, “O ne ki acaba?” denecek. Sözlüklerden bile silinip gitmiş yalan; yalan, kendini yalan çağlayanına salmış, bir daha geriye dönmemiş! İftira… İftira silinecek sözlüklerden, “Yahu o iftira denen şey nedir?” diyecekler. İtibarsızlaştırma, insanlar hakkında olumsuz düşünme… Bütün bu “mesâvi-i ahlak”, Hazreti Gazzâlî ifadesi ile “Mühlikât” (insanı helak olmaya sürükleyen kötü/menfî tavır, davranış ve sıfatlar), bütün bütün zihinlerden silinip gidecek ve insanlar, onları hatırlamak için soracaklar başkalarına: Yahu bu neydi acaba? Gazab neydi, kin neydi, nefret neydi, hased denen şey neydi, o mel’un neydi? Hani günümüzde bolca yaşanan o kıskançlık, o hased, o çekememezlik… “Sen yapıyorsun, ben yapamıyorum; dolayısıyla seni yok etmem lazım benim!” Bu mel’anet şeyler, bolca yaşanıyor bugün, enflasyonu var. Bunların sözlüklere mahkûm olduğu öyle bir dünya…

İman blokajı üzerine oturttuğunuz zaman.. o meselenin statiğini İslamî kıstaslara göre yaptığınız zaman.. yıkılmayacak, sarsılmayacak şekilde bina ettiğiniz zaman -ki Hazret, bütün himmetini o istikâmete teksif etmiş- ütopyalarla ulaşılamayan o dünyayı tesis etmiş olacaksınız. Halk ifadesiyle diyeyim, böyle çok uzakta muttali olan insanların ağızlarının suyu akacak. Çok tekrar ettim bunu: Campanella’nın “Güneş Devleti”nde olduğunun ötesinde bir dünya. O, Güneş Devleti’ni yazıyor, ütopyadan bahsediyor orada. Sonra o, Osmanlıların o parlak döneminde, hatta parlak dönemi de değil, biraz güneşin guruba meylettiği dönemde… Güneş guruba meyletmiş, hava az serinlemeye başlamış, ikindi sonrası dönem. O dönemi sorgulayabiliriz; o kıvam, yavaş yavaş renk atmaya başlamış, matlaşmaya başlamış. O dönemde bile, Osmanlı Devleti’ne muttali olunca, “Ben, beyhude bu Güneş Devleti’ni yazmışım!” diyor. Düşünün!.. Evet, bir cümle ile Şecere-i Numâniye’yi özetliyor gibi, Muhyiddin İbn Arabi hazretlerinin Osmanlılar ile alakalı yazdığı kitap, Şecere-i Numâniye, onu hatırlatıyor.

İmrenilen böyle bir yapı ortaya koyduğunuz zaman, zannediyorum hakikaten bütün insanlık için bir ümit kaynağı olacaktır. Çok şey alacaklardır sizden. İnsanlık adına, insanî değerleri temsil ettiğinizden dolayı, mesela “insana saygı”, mesela “hukuk”, mesela “adalet” gibi pek çok fazileti sizden almak suretiyle insanlar kendi dünyalarında da üfül üfül huzurun estiği bir dünya oluşturacaklardır. Kendi dünyalarında da… Bu açıdan da siz, sadece kendi dünyanız hesabına o âbideyi ikame etmiyorsunuz. İkame ettiğiniz âbide sizin dünyanıza münhasır olmuyor; aynı zamanda bütün dünya adına bir şey ifade ediyor. Öyle bir âbide dikiyorsunuz ki, dünyanın neresinden bakılırsa bakılsın, görülüyor; neresinden hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın, imreniliyor ona; “Yahu ne âbide imiş bu böyle?!.” Şimdi bugün insanlığın mahrum olduğu esasen böyle bir yapıdır. Bu yapının teessüsü lazımdır. Tabiî “teessüs” kelimesini özellikle kullanıyorum. Bu, “tekellüf”ten geldiğinden dolayı, göbek çatlatasıya bu mevzuda gayret sarf etmeye bağlı; şakak zonklatasıya bu mevzuda gayrete bağlı.

   İnanan sarsılsa da bütün bütün devrilmez; her şeye rağmen esas olan, ümidi yitirmemek, hep bir recâ hissi ve aksiyon gayreti ile dolu olmaktır.

Değişik fırtınalar, her zaman olmuştur. Enbiyâ-ı ızâm, o fırtınalara maruz kalmıştır. O tsunamilere maruz kalmışlar fakat yılmamışlar. Yine Hazreti Pîr’in ifadesiyle, yeryüzünde bir tek ümmeti olan yahut hiç ümmeti bulunmayan peygamberler bulunmuş. Bir başkasının o ifadede bulunduğunu hatırlamıyorum ama o türlü şeylerin var olduğunu hatırlıyorum: Evet, enbiyâ-ı ızâm arasında öyle peygamber olmuş ki, bir-iki tane ümmeti olmuş. Mesela, seyyidinâ Hazreti Mesih’i düşünecek olursanız, o (aleyhisselam) ruhunun ufkuna yürüdüğü veya A’lâ-i İlliyyîn’e yükseldiği, “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle Huzur-i Kibriyâ’ya (celle celâluhu) yükseldiği zaman, arkada bıraktığı on bir tane insan var. Ee canım, Hazreti İsa, “ruhullah”!.. Hazreti Zekeriya, ne kadar insan bırakmıştı arkada? Hazreti Yahya, o Mersin civarında, o havalide böyle dolaşıp durmuştu, ne kadar insan bırakmıştı -şehit edildiği zaman- arkada? Evet! Öyle peygamberler gelmiş ki, birkaç tane ümmetleri olmuş; öyleleri de var ki, hiç ümmeti olmamış ama bir iz bırakmış. Öyle tatlı bir hatıra bırakmış ki arkadan gelen insanlar, o hatıraya büyülenmişler; dolasıyla onu takip etmişler.

Bu açıdan günümüzün insanı da esasen “Şu olsun, bu olsun!” deyip beklemekten ziyade, doğru yolda yürümeli, iyi bir iz bırakmalı; “takip edilir bir insan imajı” uyarmalı, “Bunların arkasından gidilir!” imajı uyarmalı. Nasıl Sahabe-i Kiram efendilerimiz o imajı bırakmışlar, dolayısıyla biz, imrenerek onlardan bahsediyoruz; hangisini yâd etsek, bir yönüyle, belki tepeden tırnağa heyecan ile ürperiyoruz.

Diğer taraftan, seneler boyunca ortaya konan fedakârlık ve gayretlerle yapılan şeylerin tahribe uğraması, yıkılması, mutlaka içinizde bir ukdeye sebebiyet verebilir; hafif, tekme yemiş gibi bir sarsılabilirsiniz. Fakat her zaman âcizâne arz ettiğim gibi, mü’min sarsılsa bile asla devrilmez, ilelebet kapaklanmaz; sendeler fakat kalkar doğrulur, yine yolunda yürür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir mü’min -tek başına bile kalsa- Allah’ın izni ve inayetiyle, hiçbir zaman pes etmez.

Meydan okuduğu gibi birinin (Hazreti Bediüzzaman’ın): “Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz, bana ilişmeyiniz! İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben rahmet-i İlâhiyeden ümid ederim ki: Mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız varsa, göreceğiniz de var! Ben bütün tehdidatınıza karşı, bütün kuvvetimle bu âyeti okuyorum: اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اِيمَانًا وَ قَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ (Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallahu ve ni’me’l-vekîl – Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.) (Âl-i Imrân, 3/173)” Tek başına bütün âleme/cihana meydan okurcasına… Bence her mü’min, bu espriye bağlı, böyle davranmalı, böyle düşünmeli ve bu tavrı ortaya koymalı.

Fakat “Tekme yedim, sarsılmadım!” filan… Öyle de değil. Onu da ifade ederken, “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harplerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’ edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’ etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor. Bu da tekme yemiş, sarsılmış bir insanın ifadeleri.

Her şeye rağmen esas olan ümidi yitirmemek ve hep bir recâ hissi ile dolu olmaktır. Madem Allah bizimle beraberdir; dolasıyla o beraberliği devam ettirme mevzuunda hassasiyetimizi derinleştirmemiz lazım!..

   Musibetleri kâra çevirmenin yolu, bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi nefsi yerden yere vurmak, istiğfar edip gönülden Hakk’a yönelmek ve öze dönüp O’na verilen söze sâdık kalmaktır.

Olumsuz hadiselere bakarken, öncelikle “Acaba biz, Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfettiği o imkanları rantabl değerlendirdik mi?” zaviyesinden bakmalıyız. Mesela Cenâb-ı Hak dese ki: “Yüz yetmiş ülke tamam ama -dünyada o kadar ülke yok- niye üç yüz elli ülkeye gitmediniz?” O kadar ülke yok ama hani Dil ve Kültür Olimpiyatlarında gösteriliyordu; Merih’ten mi, Utarit’ten mi, Zühal’den mi, bilmem nereden gelen -temsilî- insanlar vardı. Onlar da o olimpiyatlardaki gösterilerinde filan kendi hislerini ifade ediyorlardı. “Allah’ım! Yeryüzünde bu mesele bitti, o okulları her yerde açtık; şimdi, göklerde okul açacak, üniversite açacak yer var mı acaba?!. Bize göstersen, bir merdiven lütfetsen de gitsek o şeyleri oralarda da yapsak?!” Şimdi beklenen şey bu ise Mele-i A’lânın sakinlerince; biz acaba Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfettiği o imkanları rantabl değerlendirdik mi? Dolayısıyla bu, Cenâb-ı Hak tarafından bir ikaz, bir tenbih, bir kulak çekme, bir enseden hafif bir tokat yemedir; “Aklınızı başınıza alın!” manasına.

O dünyanın dört bir yanına açılan ilk arkadaşların civanmertliğini, hasbîliğini, îsâr ruhlarını ifade ederken hep vurguluyorum: Hiçbir beklentiye takılmadan gittiler. Zira belli beklentilere takılarak yapılan işler, hiçbir zaman kalıcı olmamıştır! Yapacağı işleri bir menfaate bağlı götüren insanlar, sonunda hezimetle karşı karşıya kalmışlardır. Dolayısıyla ilklerin o hasbîliklerinin ve beklentisizliklerinin bir neticesi olarak hiçbirinin bir yerde bir dikili taşı olmadı. Hak dostunun dediği gibi “Dû cihandan el yudum / Hânümânım kalmadı!” deyip gittiler. Ama acaba bu yeterli miydi? Orada daha fazla bir îsâr ruhu sergilenebilir miydi? Mesela gidilen yerlerde o insanlara “Bir derdiniz var mı, bir sıkıntınız var mı? O derdinizi, o sıkıntınızı biz görelim!” falan denebilir miydi? Mesela ben biliyorum ki, mutlaka sekiz-on saat mesai yapıyorlardı; acaba o mesâîyi biz on altı saat yapsaydık, olmaz mıydı? Elimizdeki bu fırsatları rantabl değerlendirme adına on sekiz saat olmaz mıydı? Ee yeter canım, altı saat de evde çoluk çocuğumuz ile meşgul oluruz, uyuruz. Ama on sekiz olmasa bile, on altı saat olsun canım!.. Dört beş saat tabii uyku uyuyoruz, diğer vakitlerde çocuklar ile meşgul oluyoruz, yemek yiyoruz falan… Acaba zamanımızın çoğunu o işe vermedik de ondan dolayı mı oldu bu musibetler?!. Bir, meseleye böyle bizler açısından bakmamız lazım..

Yapılan hizmetler böyle ulvi bir yolda ise, Hazreti Ebu Bekir gibi, Ömer gibi, Osman gibi, Ali gibi davranmak lazım. O koca halife, Mescid-i Nebevî’de, kumlar üzerinde yatıyordu. Hazreti Osman efendimiz… Kendisi, Beni Ümeyye’den çok zengin bir insandı. Çok zengindi fakat halife olduğu zaman, Mescid-i Nebevî’de kumdan yastık, kumdan döşek, orada yatıyordu; gelen “Yâ Emire’l-Mü’minîn!” diyor, orada halini arz ediyordu. Mukayese yapın; Saddam’lar ile, Kazzâfî’ler ile, Hitler’ler ile ve daha bilmem kimler ile mukayese yapın. Onlar öyle idi, bahsettiklerim de böyle. Onlar, dünya adına asla beklentiye girmediler, dünya adına kendileri için bir şey yapmayı, hiç mi hiç düşünmediler. Dolasıyla Cenâb-ı Hak da onları muvaffak kıldı.

Şimdi, bu olup biten şeylere, bizim açımızdan bakmamızda yarar var. Yoksa suçu dışarıda aradığımız sürece, ömür boyu farkına varmadan hep suç işlemiş oluruz. Kendimizi bir debbağın deriyi yerden yere vurması gibi -Cuma günü arz etmiştim- vurmaz isek şayet, başkalarını, debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi vurmaya başlarız. Öyle yapıyorlar ya hani bazıları! Açıkgözler!.. Suçlarını, cürümlerini, mesâvîlerini başkalarına atfetmek suretiyle onları yerden yere vuruyorlar. Yerden yere vurulması gereken şeyi yerden yere vurmazsanız, hiç farkına varmadan, yerden yere vurulursunuz!..

Evet, kendimizi yerden yere vuralım: Acaba daha neler yapılabilirdi? Acaba yapmadık mı bunu? Bunun için, أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ، أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Günahlarımdan tevbe ve nedamet edip Allah’tan binlerce, milyonlarca defa bağışlamasını diliyorum!” diyelim. “Allah’ım! Yeniden bize o imkanları lütfeyle ve bizi -aynı zamanda- onları rantabl değerlendirmeye muvaffak kıl!” diyelim. Samimi olarak, içimizi Cenâb-ı Hakk’a dökelim. Mutlaka bu isteklere, bu taleplere, bu suallere Cenâb-ı Hak cevab-ı savab (doğru cevap, istenilen şekilde karşılık) verecektir, inanıyoruz. ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ “İsteyin, dua edin, icâbet edeyim!” (Gâfir, 40/60) buyuruyor. Hâşâ ve kellâ, Allah’ta hulfu’l-vaad olur mu? Vaad ediyor. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Sözünüzü yerine getirin, Ben de mukabelede bulunayım, aynı şekilde mukabelede bulunayım!” (Bakara, 2/40) diyor.

   Şeytanın avenesi tarafından hedefe konmak da doğru yolda bulunuyor olmanın bir emaresidir; enbiyâdan evliyâya bütün Hak yolcuları onların çelmelerine maruz kalmışlardır fakat ona rağmen hiç durmadan yol almışlardır.

Diğer bir husus; şimdiye kadar olumlu/pozitif şeyler karşısında, şeytan, kendi avenesini her zaman harekete geçirmiş; “Hazır ol, rahat, hücum!..” falan demiştir. Her dönemde öyle olmuş. Ee kime olmamış ki? Hazreti Nuh’a olmuş, Hazreti İbrahim gibi kalbi hep şefkat ile çarpıp duran bir insana olmuş, Hazreti Hûd’a olmuş, Hazreti Sâlih’e olmuş, Hazreti Lût’a olmuş, Hazreti Musa’ya olmuş, Hazreti İsâ’ya olmuş; bütün enbiyâ-ı ızâma (alâ seyyidinâ ve aleyhimüssalâtü vesselam) olmuş. İbrahim Hakkı hazretlerinin ifadeleriyle diyeyim:

“Biri Âdem, biri İdrîs ü Nûh ü Hûd ile Sàlih,

Hem İbrâhim ü İshàk ile İsmâil zebîhullah.

Dahi Yakub ile Yûsuf, Şuayb ü Lût ile Yahya;

Zekeriyyâ ile Hârûn, ah-i Mûsâ kelîmullah.

Ve Dâvud u Süleymân ve dahi İlyâs u Eyyûb’dur,

Birisi Elyesa’dır, dahi İsâ’dır o rûhullah.

Birisinin ismi Zülkifl ve biri Yûnus nebîdir hem,

Hitâmı ol habîb-i Hak Muhammed’dir Rasûlullah.

Uzeyr ü, Lokmân u Zül-karneyn’de ihtilâf olmuş,

Ki, bazı enbiyâdır der ve bazı der veliyyullah.

Cemî-i enbiyânın evvelidir Hazret-i Âdem;

Kamudan efdal u âhir Muhammed’dir Habîbullah.”

Hangisinin başına gelmemiş ki bunlar?! Bunların başına gelmekle beraber, onlardan sonra, onların gölgesi/zılli altında, izafi olarak -bir yönüyle- onların konumlarına ait şeyleri temsil eden büyük insanların başlarına da gelmiş. İbn Beşîş, tek başına hayatını mağarada geçirmiş. Şâh-ı Geylânî hazretlerinin çekmediği şey kalmamış. İmam Rabbânî hazretleri, zindanlara düşmüş. Mevlânâ Halid, değişik şeylere maruz kalmış. İşte son, en canlı misali, Hazreti Pîr-i Mugân, “Yirmi sekiz sene çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı!” falan diyor. Asliyet planında, esas, Allah ile münasebeti temsil eden insanlar, akla hayale gelmedik şeylere maruz kaldıkları gibi, aynı zamanda zılliyet planında, izafî manada onların yolunda yürüyen insanlar da aynı şeylere maruz kalmışlar.

Ha, bir yönüyle burada antrparantez arz edeyim: Eğer şeytanın avenesi tarafından böyle bu türlü şeylere maruz kalıyorsanız, doğru yolda yürüdüğünüze inanabilirsiniz! O zaman tercihinizi yapın!.. Doğru yolda, Allah’a doğru yürümek mi, Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın ayaklarının altına başınızı koymaya doğru yürümek mi; yoksa dünyada birilerine yalakalık yapıp bazı şeyler elde etmek mi?!. Özür dilerim, “yalakalık” tabirini kullandım. Argoca mı bu? Neyse canım, bu kadarını da affedersiniz herhalde!.. Şimdi, eğer enbiyâ-ı ızâma karşı çıkan kimseler, günümüzde de size karşı çıkıyor, size işkence ediyor, size eziyet ediyor, sizi öldürüyor, nehirlerde boğulmanıza sebebiyet veriyorsa -hep yapmışlar, aynı şeyleri yapmışlar- böylelerinin yolunda yürümek mi; yoksa bazı şeyleri çekmeye rağmen, peygamberlerin yolunda olmak mı?!.

Evet, bunu, doğru bir yolda yürümenizin emaresi saymalısınız. Öyle; bunda hiç şüphe yok, bir riyâzî katiyet içinde inanmalısınız ki, Allah’ın izni ve inayeti ile, bütün çağlar boyu, zâlimler, Allah yolunda yürüyenlere karşı çıktıklarına ve onları adım adım izlediklerine, takip ettiklerine, haramî kovalıyor gibi arkalarından koştuklarına göre, demek ki günümüzde de şeytanın avenesi, Allah yolunda yürüyenlere takılacak, onlara işkence edecek, onları aynı zamanda itibarsızlaştırmaya ve yollarından alıkoymaya çalışacaklar.

Ama size düşen şey -özür dilerim, yine bir tane uygun olmayan kelime kullanacağım- onları çatlatasıya yürüdüğünüz doğru yolda yürümektir. Yürümelisiniz hiç durmadan!.. Siz yürüdükçe, onlar da çatlayacaklar; belki bir gün hakikaten hasetten çatlayacaklar. Hasan Basri hazretleri buyuruyor ki: “Ben, hased edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmedim!” Hased eden, mazluma benzeyen bir zâlim!.. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, إيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ “Haset etmekten sakının! Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.” buyuruyor. Hazreti Pîr de, “Hased evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.” diyor. Evet, “Hased edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmedim!” diyor Hak dostu. Dolayısıyla o hasetten, o çekememezlikten, o hazımsızlıktan dolayı belki çatlayacaklar.

Fakat burada yine antrparantez arz edeyim: Ben kimsenin çatlamasını da istemiyorum; ne diye çatlasın?! Allah, ahsen-i takvîme mazhar olarak yaratmış; dönsün, kendi üzerine bir mercek koysun, kendini doğru okusun; “Allah, beni, Kendisine bir ayna olarak yarattı!” desin. “Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür, dâim.” Bu, Aziz Mahmud hazretlerine ait; “Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür, dâim.” Allah (celle celâluhu) onların da birer ayna olduğunu kendilerine göstersin! Ve dolayısıyla konumlarına göre, keyfiyetlerine göre, kendileri olma istikametinde bir adım atsınlar, ahsen-i takvîme mazhariyetin hakkını versinler; Allah’a kul olsunlar ve Cennet yoluna girsinler. Bıraksınlar siyasîce -bağışlayın, uygunsuz bir kelime- dırdır etmeyi!.. Vesselam.

Kırık Testi: KENDİ KENDİMİZLE YÜZLEŞME VEYA MUHASEBE (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanın kendiyle yüzleşmesi ve hayatını hep حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا çizgisinde sürdürmesi nefis ve hevâya karşı kararlı duruşa ve mutlak sonsuzluğun O’na ait olduğu iz’anıyla kendini sıfırlamasına bağlıdır. Aslında Sonsuz’a karşı âciz, fakir, muhtaç ve her şeyi O’ndan birer emanet olan insana düşen de budur. Aksine, “ben” deyip oturup-kalkana hakkı-hakikati görüp duyma menfezleri bütün bütün kapanır; dört bir yan zindana döner ve kapkaranlık bir hal alır. Ne hoş dillendirir bu hususu bir kalb ve ruh insanı:

“Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,

Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” (Gavsî)

Evet, istiğrak ve heymân halinde bile olsa, “ben” diyene bütün verâların kapıları kapanır; yukarıdan aşağıya şefkat tokatları inip kalkmaya başlar.. ve Sonsuz karşısında kendini sıfırlamaya gitmeyen böyle tali’sizler cebrî sıfırlanmaya tabi tutulurlar. Evet, “Nefy-i nefy ispattır.”, “Yok yok olsa var olur.” disiplinleri açısından, acz ü fakr sistemine göre hareket edilmediği takdirde, farkına varmadan insan bir yokluk çağlayanına kapılır gider de bir daha geriye dönemez.

Hakk’a kulluk mülahazasıyla, insanın konumu da işte bundan ibarettir. O, vicdanında hiçliğini duyup hissettiği ölçüde marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî ufkuna açılmış olur ve Hakk’ın mücellâ bir aynası haline gelir. Aksine, enâniyetle köpürüp, gurur ve kibirle gümleyedurunca da iç içe küsûflar yaşar ve şeytanın mel’abesi haline gelir. Böylesi kahredici bir duruma düşmemek için daha baştan geçilecek şeylerden geçilmeli ve seçilecek şeyler de Hak disiplinlerine göre isabetli seçilmelidir ki insan uzak yakın yarınlar itibarıyla âh u vâha düşmesin. İbrahim Hakkı hazretleri bu hususu şöyle noktalar:

“Az ye, az uyu, az iç!..

Ten mezbelesinden vazgeç!..

Dil gülşenine göç!..

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.”

Emir Buharî ise:

“Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:

Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

der; nefse bakan yönüyle dünyayı da, ukbâyı da, kendini de ve terk mülahazasını da kafadan silip atarak O’na teveccühü salıklar.

Onun bu oldukça çetin güzergâh disiplinlerine mukabil, yaşadığı çağa göre asrın sözcüsü, acz ü fakr, şevk u şükür, tefekkür ve şefkat düsturlarını nazara verir; “Der tarîk-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çîz / Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz!” diyerek konuyu teshîl edici bir kısım esaslarla dillendirir.

Kadd-i yâre kimisi ar’ar demiş, kimi elif,

Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif.”

(Muhibbî)

fehvasınca, kendimizi doğru okumaya, kendimizle yüzleşmeye ve Hak karşısında konumumuzu belirlemeye mâtuf söylenmiş her söz, lâl ü güher bir beyandır. Bu beyanlarladır ki, kalb, hayatını ihsan mülahazalarına bağlı sürdürür ve nurlanır.. insan, Hak karşısında konumuyla mütenasip durumunu korumuş olur.. bu yolda sık sık kendini analizlere tabi tutar.. kirli ve nurlu yanlarıyla kendini doğru okur.. isten-pastan arınma ameliyeleriyle oturur-kalkar.. üzerine yoğunlaştığı bu tür hamle ve aksiyonlarla başkalarının isini-pasını görmez, görse de onlarla meşgul olmaz. Yerinde Niyazî-i Mısrî gibi:

Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömrüm oldu heba,

Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.

Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,

Dîde giryan, sîne püryan, akıl hayran, bîhaber.”

der, inler. Yerinde Leyla Hanım içtenliğiyle,

Hevâ-i nefsime uydum pek çok günah ettim,

Huzura hangi yüzle varayım ya Resûlallah!..”

sözleriyle kendini yerden yere vurur ve sızlar. Yerinde Alvar İmamı M. Lütfi Efendi derinliğiyle,

Ne ilmim var ne a’mâlim

Ne hayr u tâate kaldı mecâlim,

Garîk-i isyanım, çoktur vebâlim,

Aceb rûz-i cezâda nola hâlim.

inkisarıyla içini döker ve sızlanır. Ve bu konuda “…حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ” mülahazasıyla iç döküp sızlamış daha niceleri…

Biz şimdilik tevbeden inâbeye, inâbeden evbeye koşup duran bu âbide şahsiyetlerle konuyu noktalayarak, حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ hâliyle hâllenmiş erbâb-ı kemâlin hâlini temaşaya yönelmek istiyoruz. Tevfik Allah’tan!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Aralık sayısında neşredilen başyazıdır.

 

Bamteli: KARDEŞLİĞİN KERÂMETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Üstad Hazretleri velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın ve samimiyetin dahi kerâmeti olduğunu belirtip “Bahusus, lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.” diyor.

   “Kerâmet” ihsan, lütuf, cömertlik mânâlarına gelen “kerem” kelimesinden türetilmiştir ve Allah’ın halk etmesiyle hak dostlarından sâdır olan fevkalâde hâl, söz, davranış, nazar, teveccüh ve tesir demektir.

Velâyetin kerâmeti, şimdiye kadar görülmüş; tarifinde de mucize ile arasındaki fark ortaya konulmuş. “Mucize”ler, peygamberin peygamberliğini ispata matuf emâreler, alâmetlerdir; Allah’ın yaratması ile peygamberin elinde gerçekleşen hârikulâde şeylerdir. Böyle hârikulâde şeyler, peygamberlerin dışında, Hak dostlarının eliyle ortaya konuyorsa, Allah onları veliler vesilesiyle yaratıyorsa, onlara da “kerâmet” deniyor.

Hazreti Bediüzzaman, kendi döneminde zuhur eden bir kısım hârikulâde hallere, kendisiyle de irtibatlı tevafuklar, vifâklar, ittifaklar ve güzel şeylere -bazıları rahatsızlık duyar diye- “kerâmet” deme yerine, “ikrâm” ifadesini tercih ediyor.

Siz de isterseniz öyle diyebilirsiniz. Doğrudan doğruya “kerâmet” demede, meselenin çok hafif, dolaylı yoldan, insanın kendi hususiyetlerine ait olması gibi bir mana melhuzdur. Fakat “ikrâm” denince, iş Sahibine verilmiş olur. İkrâm kelimesi, “if’âl” babındandır; esasen “birisi tarafından o ikrâm, o kerâmet lütfedilmiş” manası vardır. Dolayısıyla, Fâil-i Hakiki’yi (celle celâluhu) hatırlatma adına, “ikrâm” deme -başkalarının rahatsızlığının da ötesinde- daha ciddî bir espriye bağlıdır. İkrâm-ı İlâhî; bir “ihsân-ı İlahî”, bir “utûfet-i Rabbâniye”, bir “utûfet-i şâhâne” de diyebilirsiniz buna.

Ama velilerin kerâmeti, öteden beri olmuştur. Neye kadar? Zât-ı Ulûhiyet ile “üns billah” ufkuna ermeye kadar.. “Hazîratü’l-Kuds”a ulaşmaya kadar.. -Aklımız ermez bu türlü şeylere.- İlâhî tecelliler ile postnişin olmaya kadar.. Meseleyi biraz Kur’ânî makuliyet çerçevesinde ele alarak böyle dedim. İlâhî tecelliler ile doğrudan doğruya postnişin olmaya kadar… Artık her şeyi, nasıl esiyorsa öyle görme, öyle duyma. Ne “Ef’âl-i İlâhiye”, ne “Esmâ-i İlâhiye”, ne “Sıfât-ı Sübhâniye” ne de “Zât-ı Baht” mevzuunda herhangi bir tereddüde meydan bırakmayacak şekilde yakîne ulaşma. Tasavvuftaki ifadesi ile, her şeyi “Hakka’l-yakîn” ufkundan rasat etme… İmam Rabbânî hazretleri, “O, ancak Ahirette olacak!” diyor bir mektubunda; bir başka mektubunda ise, “Dünyada da bazı kimseler için bu (hakka’l-yakîn) müyesser olabilir!” diyor.

Cenâb-ı Hak, sizleri, ona mazhar eylesin!.. Ama mazhar ettiği o şeyleri de O’ndan bilme mazhariyet ve idraki ile -aynı zamanda- şereflendirsin!.. Yoksa kendinden bilme, hiç farkına varmadan enâniyete, gurura, kibre, ucba insanı ittiğinden dolayı, kazanma kuşağında kaybettirir tamamen; insan, hiç farkına varmadan Bel’am İbn Bâûra ufkundan birden bire Bel’am İbn Bâûra gayyasına yuvarlanır; Bersîsâ ufkundan birden bire Bersîsâ gayyasına yuvarlanır; hafizanallahu teâlâ.

Kerâmet, bu; bazen Hak dostu, kıymetli şahıslar eliyle Allah’ın yarattığı hârikulâde şeyler. Hazreti Şâh-ı Geylânî gibi… Bildiğiniz velileri diyeyim: Muhammed Bahâuddîn Nakşibendî… Hâlâ tâbîleri var, devam ediyor dünyanın değişik yerlerinde. Ebu Hasan Şâzilî hazretleri… Hâlâ tâbîleri var, devam ediyor dünyanın değişik yerlerinde. Mustafa Bekrî Sıddîkî hazretleri… Hâlâ tâbîleri devam ediyor, Türkiye’de bile uzantıları vardı; Kıtmîr’in tanıdığı insanlardan da vardı onlara tâbî olan, o yolda olan; Ehlullahtan, Hanefi mezhebinde olanlardan başta gelen bir serkârdır aynı zamanda. Bunların hepsinin elinden böyle hârikulâde bazı şeyler meydana gelebilir; Allah, bunları yaratır. Zât-ı Ulûhiyete nispet edilmesi açısından “ikrâm-ı İlâhî”dir; fakat o meseleye, hârikulâde olması itibariyle “kerâmet” deniyor.

   “En büyük kerâmet, arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır ve Allah’a en yakın olanlar da zannediyorum işte bu ruhun temsilcisi olanlardır.”

Böyle teker teker fertlerin kerâmetleri olduğu gibi; bir de şahs-i manevînin kerâmeti vardır. Tamamen bütünleşmiş, âdetâ tek bir insan haline gelmiş, bir “bünyân-ı marsûs” gibi olmuş insanların birlikteliğinin kerâmeti… Artık ayrı ayrı Ali, Veli, Bekir, Mustafa değil; Ali, Veli, Bekir, Mustafa’nın biri göz, biri kulak, biri dil, biri dudak, biri el, biri ayak, biri kalb, biri his, biri vicdan, biri bilmem ne; bir bütünün parçaları, bir bütünü meydana getiren uzuvlar haline gelmiş; âdetâ tek bir fert. Vifâk ve ittifak -Hazret’in dediği gibi- tevfîk-i İlâhî’nin vesilesidir. O tevfîk-i İlâhînin tecelli dalga boylarından bir tanesi de kerâmet ise şayet, işte böyle bir vifâk ve ittifak, öyle bir ikrâm-ı İlahîye, öyle bir kerâmete vesile olabilir. Evet, aynı zamanda o vifâk ve ittifaktan da -bir velinin eliyle olduğu gibi- bir kerâmet meydana gelebilir.

Kerâmetin meydana gelmesi mevzuunda Ehlullâhın mütalaaları farklıdır. Mesela, bazen insan, “tayy-i mekân” yapabilir; burada duruyorken, bir başka yerde de görünebilir. Hani bildiğiniz, büyük bir zatı, zindanda iken mescitte namaz kılarken görüyorlar. Sonra zindancıyı, oradaki gardiyanı, başgardiyanı tedip ediyorlar: “Ne diye bu adamı bırakıyorsunuz, mescide geliyor!” Fakat o kabul etmiyor onu; yani, kendisinin hem orada hem orada olduğunu kabul etmiyor da diyor ki: “Bazen bazı kimseler bazı insanlar suretinde temessül eder, öyle bulunurlarmış!”

Fakat öteden beri kabul edilmiş cârî bir durum var, bir hakikat var. “Ebdâl” (“Bedîl”in cem’i olup temiz, safderûn, derviş adam mânâlarına gelen ve Evliyâullahtan halkın işlerine nezaret etmeye mezun, ilâhî icraatın perdedârları ve alkışçıları hakkında kullanılan bir tabirdir.) esasen vücûd-i necm-i nurânîleri ile bir anda on yerde bulunabiliyorlar âdetâ. “Vücûd-i necm-i nurânî”leri, “vücûd-i necm-i sâkibî”leri, “vücûd-i necm-i hâkânî”leri ile. Tasavvufa ait ifadeler bunlar. “Vücûd-i necm-i nurânî” tabirini, Miraç münasebeti ile, Efendimiz hakkında, Hazreti Pîr de kullanıyor. Burada, sizin içinizde otururken, orada Kâbe’yi tavaf ediyor; sizin içinizde otururken, Muvacehe karşısında اَلصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ diyor, Hazreti Ebubekir’e selam veriyor: “Ey Sıddîk, esselâmu aleyke!” diyor. Bu türlü “ikrâm-ı İlâhî” dediğimiz kerâmetler zuhur edebilir şahıslarda.

Şahıslarda öyle kerâmetler zuhur edebilir; fakat mesele sadece buna münhasır değildir. Esasen tamamen her meseleyi “ihlas”a, “ihsan şuuru”na, “iştiyâk-ı likâullah”a bağlamış insanlar, bunları çok beride mütalaa ediyorlar. Öyle ki, hani bir yerdeyken on yerde birden görünmeden bahsedilince “Yahu bırak o türlü şeyleri, bunlar basit şeyler esasen. Aşk u iştiyâk-ı likâullah’ın yanında bundan söz mü edilir?!.” diyorlar. Biri hakkında “Suda batmadan yürüyor.” dense, onu önemsemiyorlar.

Hani Maruf-i Kerhî’nin sözlerini hatırlayın. O da hâlâ tasarrufu devam edenler arasında beşinci şahıs olarak söylenir; dört şahıs var, beşinci olarak onu da söylerler. Başka bir dinden İslamiyet’e girmiş; fakat birden bire öyle amudî yükselmiş ki, onlar seviyesine ulaşmış. El-Kulûbu’d-Dâria’da onun da virdleri var; üç tane virdi var, peşi peşine; hepsi de çok farklı, üzerinde durulması gerekli olan virdler. O Hazret de bu türlü şeyleri hafife alıyor: “Suda batmadan yürüyor onlar!” denince “Yahu hayvanlar da yüzüyorlar, ne var onda!” Yine, “Uçuyor adam!” denince, “Yahu hayvanlar da, kuşlar da uçuyor; ne var onda.” diyor. O kadar hafife alıyor. Neden? Büyük şey karşısında bunları küçük görüyor.

Allah’a âşık olma, Peygamber yolunda bulunma ve aşk u iştiyâk-ı likâullah ile sürekli kalbin çarpması karşısında bunlar çok küçük şeyler olarak görülüyor. Bir; bu türlü şeylere onların böyle bakışları var. Bir de sahiplenmeme bu türlü şeyleri; kendi kendine gelmiş bu türlü şeyler varsa, “Vallahi benim haberim yok. Birisi getirmiş, bana bir hil’at giydirmiş, bir cübbe girdirmiş; her şey Giydiren’e ait!..” deme…

   “Sırf Allah rızası için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin ciddî ve samimî tesânüdünün de çok kerâmetleri olabilir.”

Diğer taraftan, bazı kerâmetler vardır ki onlar, şahs-ı manevîye ihsan edilmiştir. Diyelim ki, hakikaten bir avuç insan, bir gün, çok büyük kimselerin, devletlerin yapamadığı işleri yapıyorlar. Mesela Devlet-i Aliyye’ye nasip olmayan işleri yapıyorlar. Bu çok önemli zira Hazreti Muhyiddin İbn Arabî, Osmanlı’yı Râşid halifelerden sonra ikinci olarak mütalaa ediyor. Özel bir yere, önemli bir konuma oturtuyor onları; Şecere-i Numaniye’de bu görülüyor. Hani onu heceleyen insanlar, hecelediklerinde görecekler, en azından bazı hecelerinde anlayacaklar; Devlet-i Aliyye’yi nereye oturttuğunu anlayacaklar. Fakat Devlet-i Aliyye’yi, dünyanın yüz yetmiş, yüz seksen ülkesinde okul açmaya, Cenâb-ı Hak, muvaffak kılmamış. İslam’ın bayraktarlığını yapmışlar, hiç attan inmemişler, değişik yerlerde devletler muvazenesinde muvazene unsuru olma konumunu korumuşlar… Başımızın tacı; hep hayırla yâd ediyoruz; onların da yaptıkları şeyler başkaları tarafından yapılmamıştır.

Bununla beraber, bazen de Allah (celle celâluhu) termite kümbet yaptırdığı gibi, böyle küçük insanlara çok büyük şeyler yaptırtıyor. Onlar, dünyanın yüz yetmiş ülkesinde değil, on yedi ülkesinde hususî okul açamamışlar, kendilerine göre. Hani fütuhât dairesinde, girdikleri yerlerde, onlara ait şeyler var ama böyle en uzak doğuya giderek, en kuzeye giderek, en güneye giderek, Güney Afrika’ya giderek, oralarda öyle şeyler yapamamışlar. Allah, bazen, daha küçük insanlara o şeyi yaptırtıyor. Bu da bir ikrâm-ı İlâhidir; Cenâb-ı Hakk’ın bir cemaate kerâmeti sayılabilir. Kerâmet-i İlâhiyedir bu; O’ndan bilmek lazım. Mesele cereyan şekliyle bir kerâmettir, cemaate terettüp eden bir keramettir ama insanlar bakarken, “Bu bir ikrâm-ı İlahîdir.” diye bakmalıdır. “Neye ikrâm-ı İlâhîdir? Vifâk ve ittifaka ikrâm-ı İlâhîdir. “Çünkü vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin vesilesidir.” sözünü tekrar ediyorum. Evet, mucize, kerâmet ve ikrâma bu şekilde bakmak lazım.

“Bahusus Lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddî, samimî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir.” İşte bünyân-ı marsûs… Bir hadis-in ifadesiyle, إِنَّ الْمُؤْمِنَ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا “Şüphesiz mü’minler birbirlerine kenetlenmiş bir binanın tuğlaları gibidirler.” Âdetâ kurşun ile, demir ile birbirine perçinlenmiş bir kubbe gibidirler. Bu mescidin kubbesi belki o ölçüde, o kıvamda değildir ama Devlet-i Aliyye döneminde yapılan o kubbeler çok sağlam yapılmıştır. Bazılarında belki duvarlar açısından merkez kaçlar olmuştur fakat kubbelerde bir çatlama olmamıştır. Hakikaten demir ile perçinlenmiş gibidir böyle, o kadar sağlamdır; o günden bugüne bir çatlama olmamıştır. Fakîr’in imamlık yaptığı camidekinde bir-iki küçük çatlaklık vardı ama düşünün aradan neredeyse beş buçuk asır geçmiş, altı asra yakın bir zaman geçmiş; o kadar bir şey. Günümüzde dün yaptıkları şey, bugün yerle bir oluyor. Hem böyle statik-mitatik dedikleri, zemin yoklaması filan dedikleri, blokaj dedikleri şeylerin çok ileri seviyede değerlendirildiği bir dönemde, dün yap bugün yıkılsın; öyle değil. Bir bünyân-ı marsûs, sağlam…

Şimdi, öyle kenetlenirse insanlar birbirine.. kardeşlerinin hissiyatı ile yaşarsa.. onların acılarını aynen vicdanında duyarsa.. bir kardeşinin sevineceği şeylere onun kadar sevinirse.. onun kendisine bağlı olduğu kadar, o da ona bağlı olursa, onu her şeye tercih ederse… Meseleyi biraz daha ileriye götürerek diyeyim bunu isterseniz: Hâşâ, Efendimiz’den sonra peygamber gelmemiştir; peygamberlik silsilesi, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile noktalanmıştır. Fakat O’nun ortaya koyduğu ruh açısından esasen o mana devam etmektedir. Her bir mü’min, hâlis mü’min, kardeşini kendi nefsine tercih etmediği takdirde, onun hakiki mü’min kardeşi olamaz. Hazreti Ömer efendimize dediği söze binaen diyorum bunu: Hazreti Ömer, “Seni, ben, eşimden, çocuklarımdan, aile efradımdan daha fazla seviyorum!” deyince, “Beni, kendi nefsinden de fazla sevmedikten sonra iman etmiş olamazsın!” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Onda öyle bir ruh var ki, bu söz karşısında anında, birden bire tornistan oluyor; “Yâ Rasûlallah! Seni, nefsimden de artık seviyorum!”

Kardeşliği o çerçevede ele almak lazım ki, “Seni, nefsimden de fazla seviyorum!” diyebilmeli!.. “Allah, sana bir musibet vereceğine bana versin!” diyecek kadar… “Senin evladın öleceğine ve senin üzüleceğine, benim evladım ölsün, ben üzüleyim!” diyecek kadar… Îsâr ruhu… Sadece yemede, içmede, hayatta nefsine tercih etme değil; bir yönüyle âlâmda ve lezâizde de kardeşini kendisine tercih edecek kadar zirvede bir îsâr ruhu yaşama… O ölçüde bir vifâk ve ittifak… Cenâb-ı Hakk’ın öyle bir topluma, öyle kerâmetleri olur ki, öyle ikrâmları olur ki, o, hakikaten, en büyük velilerin, Şâh-ı Geylânî’nin, İbn Beşîş’in, Ebu Hasan Şâzilî hazretlerinin, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretlerinin, Necmeddin-i Kübrâ’nın, İmam Rabbânî’nin, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî’nin kerâmetlerine denk olur, o ölçüde olur.

   Kardeşlik ve îsâr ruhunu sadece yeme, içme, giyme gibi hususlardan ibaret görmemek gerekir; belli bir makam, mansıp ve paye elde etme söz konusu olduğunda kardeşini kendine tercih etme de îsâr adına çok önemlidir.

Fakat zannediyorum bu, rehabilitasyon ile gerçekleşebilecek bir husustur, birden bire olmaz. Oturup kalktığımız her yerde, bu kardeşliği, bu ölçüde ele almak, hakikaten “bünyân-ı marsûs” haline getirme adına sohbetleri o istikamete kanalize etmek lazım; meseleyi hep o mecrâda götürmek lazım. O mecrâda götürülürse, zannediyorum, öylece işte o deryaya ulaşılır ve derya haline gelince de insan bu defa damlaya dönüşür; sonra rahmet olur, sonra bulut haline gelir. Sonra rahmet halinde sizin başınızdan aşağıya yağar, yer tarafından emilir, kaynaklar tarafından fışkırır, bir devr-i dâim haline gelir, yeniden deryaya doğru çağlayanlar halinde akar. Derya-damla, damla-derya arasında bir “sâlih daire” oluşur. “Sâlih daire” diyoruz; bu tabiri kullanmıyor hekimler. “Fâsid daire” diyorlardı eskiden, şimdi “kısır döngü” deniyor. Bu sâlih daireye de “doğurgan döngü” diyebilirsiniz.

Evet, istikamet korunur ve o ölçüde îsâr ruhu ile bir kenetlenme olursa, Allah’ın izni ve inayeti ile, bu durum yakalanır. Bence, bu kerâmet, insanın öyle havada uçma kerâmetinden, suda batmama kerâmetinden, aynı zamanda bir anda birkaç yerde birden -Ebdâl’ın bulunduğu gibi- bulunma kerâmetinden çok daha önemlidir. Hem böyle hususî bir şahsın eliyle ortaya çıkmadığından dolayı, zannediyorum enâniyet adına, ucub adına, fahir adına da değişik şeyleri çağrıştırmaz bu, insana tedâî ettirmez bu. Dolayısıyla bir cemaate terettüp eden ihsan-ı İlâhî olarak hakikaten doğru bakılırsa, doğru görülürse, meseleye o mercek ile bakılırsa, o irfan merceği ile bakılırsa, zannediyorum insan enâniyete düşmemiş, aynı zamandan kibirden, gururdan, ucubdan, fahirden de kurtulmuş olur, âzâde olur. Dolayısıyla öbüründen çok daha önemlidir. Şahsî kerâmetlerden, havada uçmaktan, kendini burada iken Cennet’te görmekten, Huri ve Gılmanlar ile tanışmaktan çok daha önemlidir; çünkü kendisine bir şey mal etmiyor.

Îsâr… Kardeşlik bu ölçüde olmalı: وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kıskançlık, bir ihtiyaç duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) Burada isterseniz şöyle diyelim: Birisi hakikaten havada uçacak kadar, çok önemli; bir kardeşi de var ki, o mevzuda derbeder, düşe-kalka yürüyor. Fakat onu öyle kıymetli görüyor ki!..  “O kardeşimin bazı meziyetleri var; o, benim çok üstümde, çok fâik! Keşke geçse de namazı o kıldırsa, ben de onun arkasında namaz kılsam!” diyor. Bir başka ifadeyle, herhangi birisi kendini havada uçar gibi görüyor. Biri de düşe-kalka yürüyor. Fakat öyle bir îsâr ruhu var ki, öyle bir kenetlenme var ki, şöyle düşünüyor: “Bunun bazı hususiyetleri var ki!.. Cenâb-ı Hakk’a bir teveccühü var ki!.. Bir-iki kere ben onun öyle ‘Allah!’ dediğine şahit oldum; öyle bir dedi ki, benim kalbim duracaktı. Dolayısıyla esasen bu hak ona ait!” diyor. İşte böyle düşünüp diyecek kadar…

Ayrıca, وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ ayetiyle işaret edilen îsâr duygusunu sadece, kendileri fakr u zaruret içinde iken, ellerindeki her şeyi başkalarına vermeleri şeklinde anlamamak lazım. Her hususta îsâr… “Millet, beni intihap etti; beni milletvekili yaptılar. Keşke falanı yapsalardı; o, karakter bakımından daha yüksek, daha iffetliydi; milletin arpa kadar malına elini uzatmayacak kadar namuslu idi, iffetli idi.” Veya “Beni bakan yaptılar; keşke falanı yapsalardı. Ben bakıyorum, esasen, karakter bakımından, insan olma bakımından, o, çok daha fâik bir insan; dün nasıldı, bugün de öyle, Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi.”

Hazreti Ebû Bekir bir kulübede yaşıyordu. On bir tane irtidât hadisesini bastırdı. Bir blokaj hazırladı, bir statik ortaya koydu; arkadan gelen Hazreti Ömer, iki tane süper gücü yerle bir etti. Ebû Bekir, öyle bir insandı. Fakat kendisine sorarsanız?!. Cübbesinin eteği yerde süründüğünden dolayı, “Yâ Rasûlallah, bu da kibir midir? Ben de onlar ile beraber tepe taklak mı giderim?” endişesini taşıyor. Bir taraftan öyle zirvelerde, âdeta başı, melekler ile beraber, onlar ile kanatlanmış bir üveyik gibi; fakat beri tarafta kendisini hiç ender hiç görüyor ve başkasını nefsine tercihe açık bulunuyor. Onun için kendisine biat edildiği dönemde, Hazreti Ömer’in elini sıkıyor, ona biat etmek istiyor; o ise, hemen kalkıp onun elini sıkıyor, “Ebû Bekir’in olduğu yerde, başkasına biat edilmez!” diyor.

Böyle bir îsâr ruhu!.. Başkalarını her zaman kendinden daha fâik gören bir ruh!.. “Ben, ona layık değilim!” diyecek kadar; bir yönüyle, şartların ve hadiselerin kendini bir yere getirmesi karşısında bile kendisini sorgulayacak, kendi ile yüzleşecek kadar acz u fakr duygusu içinde!.. Hacâlet ve mahcubiyet duygusu içinde kendisini yerden yere vuran, kendisi ile sürekli yüzleşen, nefsini sürekli sorgulayan, herkesi kendinden daha fâik gören ve “Keşke o olsaydı!” diyen insan… Böyle bir düşünce çerçevesinde kardeşlik, böyle bir kardeşlik… Onun için Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ömer efendimize dediği o söze bağladım meseleyi.

“Ben değil, esas benim kardeşlerim önemlidir; ben değil!..” Birinin mülahazası: Vaaz ediyormuş da bir adam, el-âlem de değer atfediyormuş ona, iyi konuşuyor diye. Fakat -ben kendisinden dinledim- diyor ki, “Esasen bu yanlışı yapıyor ve bu yamuk-yumuk sözleri söylüyorum, ta ki, bugün bunları kavrayan, dinleyen şu insanlar içinde bir gün bu kürsüye çıkacak, bu meselelerin doğrusunu söyleyecek insanlar olacaktır; ben, onlara yol açmak için o kürsüye çıkıyorum! Bir gün şunların içinden bir tanesi çıkacak, hakka-hakikate tercüman olacak; onun için konuşuyorum, yoksa yaptığım şey, küstahlıktır!”

   “Kardeşlik ruhuyla birbirine perçinlenmiş şahıslardan oluşan bir cemaatin şahs-ı manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir ve pek çok inâyete mazhar olur.”

Meseleye bu zaviyeden bakma, herkesi kendinden daha fâik görme… “Ben oturdum, konuştum da böyle, insanlar tesirde kaldılar, etrafımda kümelendiler, bir bünyân-ı marsûs haline geldiler!” Hafizanallah, bu düşünceler şeytanın dürtüleri, sağdan gelen dürtüleridir. İnsan, dinleyenlerin hepsini birden Kâbe’ye sevk etse ve hepsini bir yerde tavvâfînden eylese metâfta, bence yine kendine öyle bakmalı; “Allah Allah! Bu insanlar, benim ahmaklığımda nasıl oldu da böyle sülûk ettiler o yola!” diyecek kadar kendi ile yüzleşmeli, kendini yerden yere vurmalı!..

Sen, bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi, kendini yerden yere vurmazsan, hiç farkına varmadan başkalarında kusur aramaya başlarsın. Başkalarında kusur arayan insan da hayat boyu hep kusur irtikâp eder durur. Müddeî (savcı) gibi değil, âdil bir hâkim gibi davranmak lazım. Müddeî, kusur arar; “Daha başka bir suçu var mı bunun? Hele bakın, böyle etrafını bir karıştırın; kimlerle münasebeti vardı bunun, ne halt karıştırıyordu?” filan… Müddeî, öyle yapar ki bu insafsızlıktır. Fakat kanunlara bağlı hüküm veren insan, afîf ise, namuslu ise, doğru ve müstakîm yaşamış ise, orada ona göre hüküm verir. Evet, başkaları hakkında öyle davranmalıyız; kendimiz hakkında da bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi tavır almalı ve kendimizi yerden yere vurmalıyız. Böyle davranırsak, o kardeşlik şuurunu tesis etmiş oluruz ve ona kim bilir ne kerâmetler, ne kerâmetler ihsan edilir.

Tekrar ediyorum: Hazreti Üstad, “Bahusus lillâh için olan uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddî ve samimî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.” diyor. Hani, Abdulkadir Geylânî hazretleri.. Ebu’l-Hasan el-Harakânî hazretleri.. Harakan’da mı türbesi?!. Fakat Kars’ta olduğu söyleniyor. Onun yaşadığı dönem itibariyle Kars, Müslümanların elinde değil ama ihtimal sonradan onun mübarek na’şını oraya getirmiş olabilirler. Türbesi var, türbedarı var hâlâ, orada temessül ettiğine dair rivayetler var ve daha başka şeyleri de var ama söyleyince başkalarını kıskandırmış olur diye açmayacağım; yine sizin ile alakalı daha başka şeyleri de var. Sonra Şeyhu’l-Harrânî.. o da Harranlı olduğundan, sadece mekanına nisbeten söyleniyor. Böyle bazı zatların tasarrufları devam ediyor, Allah’ın izni ve inayeti ile. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın temessül edip şefaatlerinin devam etmesi gibi devam ediyor. Bir de Akîl Mimbecî var; Mümbicî filan da diyorlar; hani şimdi üzerinde kavgaların cereyan ettiği Menbic. Allah (celle celâluhu) orada öyle büyük bir zat yaratmış. Beşinci şahıs olarak da Maruf-i Kerhî hazretleri sayılıyor. Efendim, ne haddime benim başkalarını onlara altıncı şahıs olarak ilave etmek? Ama hüsnüzannım birileri için çok galip; zamanın sözcüsü Hazreti Sahipkırânı da bu çizgide sayıyorum; o da zamanın sözcüsü, Allahu A’lem.

Deyin, siz de deyin: “Çok sıkıldık, çok bunaldık; canlar gırtlakta, ruhumuz dilde-dudakta, çıkmak üzere… Çok bunaldık!” deyin ve onların şefaatlerine tevessül edin. Efendimiz’in şefaatine müracaat edildiği gibi: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ “Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için Seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” Hâcet duasında böyle dendiği gibi deyin: “Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı, hakkımızda şefaatçi kıl! Allah’ım, o Sultân-ı Zîşânı, hakkımızda şefaatçi kıl! Hazreti Muhammed Mustafa’ya bizleri bağışla!.. Zılliyet planında, izafiyet çerçevesinde, O’nun arkasında O’nun gölgesi gibi olan o zatlara, o Şâh-ı Geylânî’lere, o Ebu Hasan Şâzilî’lere, o Muhammed Bahâuddin Nakşibendî’lere, o İmam Rabbânî’lere, o Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’lere, o zamanın sözcüsü Pîr-i Mugân’lara, o Hazreti Üftâde’lere, O Hazreti Aziz Mahmud Hüdâî’lere, o Pîr-i Küfrevî’lere, o Alvar İmamı M. Lütfî’lere, o Hüseyin Kındığı hazretlerine kadar bu büyük insanlara bizi bağışla!..

Dünyanın değişik yerlerinde, daha niceleri, niceleri vardır ki, biz onlardan haberdar değiliz. Bir yerde ifade edildiği gibi, “Eğer yeryüzünde nizam ve âhenk devam ediyorsa, işte bu türlü mukarrabîn yüzünden o nizam, o âhenk devam ediyordur.” Cenâb-ı Hak, o nizamın devam etmesi için, o insanların şefaatiyle sizleri, bu mübarek cemaati şereflendirsin, taçlandırsın, daha büyük hizmetlere muvaffak kılsın!.. Değişik köşe başlarında yolunuzu kesen gulyabanîlerin şerrinden sizi muhafaza buyursun!..

“Hatta şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.” Bu ifade münasebetiyle, bunları dedim. Doğrudan doğruya denebilir ki, “Allah’ım! Bu cemaate, bu heyete bizi bağışla, ne olur!” Denebilir; çünkü kimin ne olduğundan kimsenin haberi yok fakat o cemaatin say’ u gayretine öyle şeyler terettüp ediyor ki, işte o büyük zatlara bile Cenâb-ı Hak, o lütufta bulunmamış; böyle şeyler terettüp ediyor. Buna da “şahs-ı manevînin kerâmeti” denir. Şahs-ı manevî…

Burada antrparantez arz edeyim: Zaten zaman, şahıs zamanı değil, şahs-ı manevî zamanıdır. Cenâb-ı Hak, eğer toplumu içinden bulunduğu badirelerden halâs eyleyecekse, o şahs-ı manevî velayetiyle -inşaallah- halâs eyleyecektir.

Kırık Testi: KENDİ KENDİMİZLE YÜZLEŞME VEYA MUHASEBE

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan kendini yakın takibe alamaz ve nefsini, iyiliklere açık, kötülüklere de meyyal yanlarıyla doğru okuyamazsa, sürçmelerden sıyrılamayacağı gibi, hayatını istikamet içinde sürdürmesi de çok zor hatta imkânsızdır. Bu konuda önemli hususların başında, hevâ-i nefsin dizginlenmesi gelmektedir. Nefs-i emmâre gemlenmez veya kontrol altına alınmazsa, insan “ahsen-i takvim”e mazhariyet sorumluluğunu yerine getiremez; bir kısım menfî tavır ve davranışlardan asla sıyrılamaz ve yaratılışındaki incelerden ince esrâra da nüfûz edemez. Evet, nüfûz edemez nefis ve hevâ perdede olduğu sürece. Böyle bir körlüğe düşen kimse, var oluş hakikati ve “hakikatü’l-hakâik” adına sürekli küsûflar yaşar; nefsânîliğin kararttığı atmosferden kurtulamaz; egoistçe düşüncelerinin güdümünde kahredici kaprislere takılır ve hep “ben, ben” der durur. Hele böyle birinin içinde neş’et ettiği muhît bu türlü duygulara dâyelik yapıyorsa…

Bu konuda, günümüzdeki içtimâî atmosfer oldukça sisli-dumanlı; yığınlar yaratılış gayesinden bîhaber; böyle bir gayeyi dillendirenler taklit gel-gitleri içinde; deyip edilenler kalb referansı olmayan dil-dudak mırıltısı; kutsallar, dünyevîlikler hesabına kullanılan birer argüman; servet-sâmân düşkünlüğü, tûl-i emel marazı, bohemlik zaafı, bilerek dünya hayatının ebediyetlere tercih edilmesi, üzerinde durulup düşünülmeyen bir muamma…

Böyle bir atmosferde yığınlar birer mezar-ı müteharrik tâli’siz, onları bu hâle getirip güdenler de insî şeytan ve makyavelist mürâîlerdir. Sergiledikleri tavır ve davranış itibarıyla bir yüce gaye-i hayalin ve hak mülahazasının mümessilleri gibi göründükleri halde, onlar genel duygu ve düşünceleri açısından nefis ve hevânın tesirinde birer Firavun, birer Nemrut ve birer Şeddad’dırlar. “Kul oldum, kul oldum!” diyecekleri yerlerde firavunâne naralar atarak herkesi kendilerine kul sayma düşüncesiyle oturur kalkarlar. Uğradıkları yerlerde derviş enînleri sergiler, sofîce tavırlara girer, “din”, “Allah”, “Peygamber” der durur ve kendilerini dinleyenleri büyülerler ama iç dünyaları itibarıyla bunlardan fersah fersah uzaktırlar. Ne hakperest oldukları beyanlarında ne de derviş gibi davranmalarında katiyen samimi değillerdir.

Bunlar birer dünyaperesttirler ve kullandıkları kutsallarla alakalı hususlar da suiistimal edilip atılan birer argüman mahiyetindedir. Âşık Paşa’nın ifadesiyle:

“Hakikî derviş odur ki dünyayı terk eder,

Gerçek mü’min de odur ki, dünya onu terk eder.”

Yoktur o dünyâperestlerde bu duygu ve mülahazanın zerresi; bir aldatma hırıltısıdır hepsinin soluğu sesi. Böylelerini iman, İslam ve ihsan açısından bir yere koymak çok zordur; zira bunların hemen bütünü bir anlamda birer İbn-i Selûl’dür. Düşünce dünyaları kirli, davranışları yapmacık, gaye-i hayalleri debdebe ve ihtişam, hedefleri de dünya ve mâfîhâdır. Dış görünüşe fevkalâde önem verir, makyajla oturur-kalkarlar.. yaldızlı beyanlarla çevrelerini büyülemeye çalışırlar.. levsiyatlarını gizleme mevzuunda ölür ölür dirilirler.. hep apak görünmek için türlü türlü demagojilere başvururlar.. mesâvîleri ortaya çıkınca da hemen sun’î gündemler oluşturarak irtikâplarını örtbas ediverirler.

Bilmez bunlar kalb safvetini, ruh nezâhetini; şeklî, surî Müslüman görünümüyle aldatır ve sürüklerler arkalarından şuursuz kalabalıkları.. hep birer hak eri ve diriliş kahramanı olduklarından dem vurur dururlar ama ne hakk u hakikatle bir münasebetleri vardır, ne de diriliş adına bir gayretleri.. çirkâptır duyguları ve düşünceleri; bilmezler kalbî-ruhî nezafet ve tahareti.. iç ve dış bütünlüğünün esas olduğunu.. nefis ve hevâ güdümünden sıyrılarak Allah’a hâlis kul olmayı. Vicdan mekanizması itibarıyla düşe-kalkadır azm u iradeleri.. taklit eksenli ve yapmacık kulluklarıyla aldatıcıdır her halleri. Abdest alır gibi görünür, namaz kılacakmış gibi ön safa yürürler ama her şeyleriyle göz boyamacadır tavırları.. kandırmacadır Hak karşısında kıyamları, kuudları.. bilmezler Allah tarafından görülüyor olmayı.. zihin ve ruh kirliliğiyle kirletirler miraç güzergahında bulunmayı.. arındıramamışlardır görünme ve bilinme levsiyâtından iç dünyalarını. Oysaki kulluk ve mü’minin miracı namaz böyle bir arınmayla namaz olur. Ne hoş söyler İsmail Hakkı Bursevî:

“Pâk ve tâhir eyle çirkâb-ı hevâdan nefsini,

Yalnız el-yüz yıkamayı sanma taharetten garaz!..”

Nefis ve hevânın farklı renk ve desendeki aldatıcı oyunlarından sıyrılamayan bu bedbahtlar, sabahları bir türlü, akşamları da başka bir türlü yaşamaktan kurtulamazlar.. düşünemezler yarınları, daha ötelerini ve iğneden ipliğe bir hesap gününü.. حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا “Hesaba çekin nefsinizi ve yüzleşin kendinizle, O ma’dele-i ulyâda hesaba çekilmeden evvel.” (Hazreti Ömer radıyallahu anh) mülahazasına kapalıdır vicdanları.. gerçek insan olma ufkuna yürümenin bu yoldan geçtiğinin farkında değillerdir; farkında değillerdir ancak böyle bir metafizik gerilimle nefis ve hevânın gemlenip beşerî garîzaların, hayvanî hislerin ve şehevâni duyguların üstesinden gelineceğinin.

Ne var ki, kendini nâma-nişâna, şöhret ü şâna, makama-mansıba, zevk u safâya, takdire-alkışa kaptırmakla zehirlenmiş bu ruhlar, böyle bir girdaba yelken açtıklarının da farkına varamazlar. Bilemez bunlar hakikî imanı, İslam’ı, ihsanı ve duyamazlar hakikî insan olmadaki enginliği. Nasıl duyabilirler ki, bunlar hem kalbleri ve kafalarıyla, hem de göz ve kulaklarıyla tamamen bu dünyaya hasr-ı himmet etmiş bir kısım yarını olmayan bedbahtlardır. Oysaki bugüne ve fâniyât u zâilâta göz ucuyla bakmaya mukabil, yarınlara ve daha ötelere bütün ihsas ve ihtisas sistemlerimizle yönelmez ve yönelemezsek “ahsen-i takvîm”e mazhariyetimize saygısızlık yapmış ve Allah’a karşı da nankörlükte bulunmuş olma durumuna düşmemiz söz konusudur.

Ama ne dersek diyelim, Hak’la hemhâl olmayan ruhların şeytânî ve nefsânî şerarelere takılmaları kaçınılmazdır. İmam Şafiî, “Sen kendini hakla meşgul etmezsen, bâtıl şeyler ruhunu sarar ve seni hep meşgul eder.” der ki, vicdanlarımıza emanet önemli bir reçete mahiyetindedir.

Bamteli: RAHMET, ÜMİT VE NİYAZ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Sohbet başlarken elektronik levhaya yansıyan hadis-i şerifte, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor ki: بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ “Bir mü’min kardeşini hor hakir görmesi, onu küçük düşürmesi insana şer olarak yeter.” Evet, bir insanın, müslüman kardeşini hakir görmesi, onun bitmesi, tükenmesi, batması adına yeterlidir. Günümüzde çok yaygın bir maraz: Bazen ferdin ferdi hafife alması, hakir görmesi; bazen bir mizaç, bir mezâk (zevk, tatma, lezzet, hoşa giden yol) erbabının bir başkasını hakir görmesi, onlara tepeden bakması; bazen bir hizbin, hizip saydığı başkasına öyle tepeden bakması. Bunların hepsi aynı kategoride mütalaa edilebilir.

   Her mümin, her canlının hakkını gözetip bütün varlığa rahmet nazarıyla bakmalıyken, bugün müslümanlığın temsilcisi olduğunu iddia eden bazı kimseler karıncaya basmaz masum insanları yok etme peşinde koşuyorlar.

İnsanları hor görme, hakir görme, küçük görme; bunlar, aynı zamanda kendini büyük görmenin ifadesidir. Bazen ferdî enâniyetler şeklinde kendini gösterir; daha ileriye götürülürse mesele, insan bir egoizm âbidesi, egosantrizm âbidesi hâline gelir. Bazen de âidiyet mülahazasına takılır. “Benim yolum, benim yöntemim, benim pîrim, benim şeyhim, benim üstadım, benim mürşidim, benim cemaatim, benim câmiam, benim halkam!…” mülahazaları hep o olumsuz şeytanî duyguyu besleyen, o istikamette sinyaller halinde insanın dimağına gelip otağını kuran şeytânî düşüncelerdir. Ve bunlar, insanı batıran faktörlerdir.

Aslında insan, hiçbir kimseyi küçük görmemeli.. bütün insanlara, İslamî vasıfları açısından bakmalı.. “Falan, bana, bu vasıfları itibariyle fâik geliyor!” demeli. Belki aynı dinî değerlere inanmıyor ama fevkalade merhametli; bir yönüyle sizin dertlerinizi duyduğu zaman gözleri doluyor, kalbi tir tir titriyor. “Demek müslüman sıfatları var onda; işte bu, bu noktada, münhasıran, benim önümde yürüyor.”

Bir de, öyleleri var ki, mü’min geçiniyor ama insanı, hayvan seviyesinde bile görmüyor. “Bunlar yok olmalı!” diyor; “Bunların yok edilmesi -bir yönüyle- bir vazifedir, bir sorumluluktur!” falan diyor. Bağışlayın, zannediyorum sizler, biti/pireyi -Özür dilerim, bit/pire tabirini kullandım.- o kadar hakir görmüyorsunuzdur. Biraz evvel şadırvanın etrafını temizlerken, bazı arkadaşlarımız, oradan, kaç tane sineği, sinek türü şeyleri, karıncayı, karınca türü şeyleri veya benzer haşereleri “Aman suda boğulmasın!” diye ellerini uzatarak çıkardı, kenara koydular. İşte bu, mü’min sıfatıdır. Bir karıncaya basmama, en küçük bir canlıyı bile hafife almama… Onlar, tabiatın içinde Cenâb-ı Hakk’a ait değişik Esmâ ve Sıfât-ı Sübhâniye’nin aynaları, mecâlîsidir; dolayısıyla onların da var olma, yaşama hakları vardır. Ve aynı zamanda -modern ifadesiyle- Ekosistem açısından da onlar lüzumlu birer unsurdur; onlar ile her şey tamam oluyor. Onlara kıymaya hakkınız yok. Bu açıdan da bilerek bir karıncaya basmaya hakkınız yok!..

Yaptığımız, bir hata olabilir; nisyâna (unutmaya) bağlı bir şey irtikâp etmiş olabiliriz. Dolayısıyla onu hatırlayıp bir kere ona إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz hepimiz Allah’a âidiz ve zaten O’na dönmekteyiz.” (Bakara, 2/156) manasında “Elfu elfi estağfirullah!” demek icap eder: “Evet, ben, bir karıncaya bastım; hakkım olmadığı halde bir sineği öldürdüm! Elfü elfi estağfirullah, elfü elfi estağfirullah!” (Binlerce, milyon kere istiğfar ediyor, Allah’tan bağışlanma diliyorum.) Şeriat bunları cinayet saymayabilir. Fakat burada Cenâb-ı Hakk’ın bir mü’minden istediği re’fet, şefkat ve o re’fetten, o şefkatten beklenen şey, budur esasen: Ona bile bir milyon defa estağfirullah çekmek.

Bizim yitirdiğimiz şeyler bunlar… Birkaç asır ötede kaldı. “Ben müslümanım, müslümanlığı temsil ediyorum; onu getireceğim!” diyen insanlar bile, ondan üç asır uzaktalar; üç asır… Üç asır yaşamaları lazım geriye doğru ki, o sözü söylemeye hak kazansınlar. Yalan söylüyorlar!.. Bile bile Allah’a karşı hilâf-ı vâki beyanda bulunuyorlar. İşledikleri cinayetler yetmiyormuş gibi, bir de kendilerini mâsum ve masûn gösterme hatasını irtikâp ediyorlar.

   Her hak sahibine hakkının verileceği, hatta boynuzsuz koyunun boynuzludan kısas sûretiyle hakkını alacağı bir gün var!..

Daha fazla sevgi istediğin zaman, daha çok sev!.. Daha fazla şefkat isteğinde, daha şefkatli ol!.. Saygı istiyorsan, insanlara karşı çok saygılı davran!.. Çünkü senin âlemden beklediğin şey, âlemin de senden beklediği aynı şeydir.

Hatta bunu tamim ederek, bütün mahlûkata karşı uygulamak, bu duyguyu, bütün mahlûkata karşı taşımak lazımdır. Bir hayvan… Özür dilerim, “hayvan” tabiri çıktı ağzımdan; huzurunuzda bu türlü şeyleri kullanmak, size karşı saygısızlık olur, kusura bakmayın!.. Ona bir kamçı vururken, bence bunu hesaba katmak lazım. Sırtına binmişsin, eyerin üzerine oturmuşsun, onun ağzına gem vurmuşsun, hayır kazanma istikametinde koşturuyorsun… Ona vururken bile, o istikamette davranmayıp, onun da “Vur, ben o kadarını hak ediyorum!” diyeceğinin üstünde bir garaz, bir kin, bir nefret ve bir öfkeyi ifade eder şekilde bir kırbaç indirdiğiniz zaman, unutmayın, o kırbacı öbür tarafta siz de yersiniz!..

Buyuruyor ki Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Boynuzsuz koyun, boynuzludan (koçtan) intikamını alacak orada!” Demek ki intikam için çok ciddî, umumî, evrensel, kâinat çapında veya bütün mahlûkat çapında bir haşr ü neşr, bir ba’s-u ba’de’l-mevt meselesi söz konusu. Hakkını alacak, sonra ne olacaksa olacak: Belki bir canlıda -genleri itibariyle- toplanacak; belki o genler vasıtasıyla o hayvan hesabına görülmesi, sezilmesi, zevk edilmesi gerekli olan şeyler zevk edilecek… Onu bilemem; Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem), orada icmâl yolunu tercih ederek bize de “temkin” telkin ediyor, “Ulu-orta konuşmayın!” diyor.

Evet, üzülmeyin!.. “Cihanda âdem olan bî-gam olmaz. / Anınçün bî-gam olan âdem olmaz.” İnsan iseniz, gamınız olacaktır; gamsız iseniz, âdemliğinizi bir kere daha gözden geçirmeniz lazım. Gama vesile olacak o kadar çok hadise var ki!.. Hâdiseler silsilesi, fâsid daire şeklinde cereyan ediyor; peşi peşine, nesebi gayr-ı sahih bir sürü hadise, bir sürü hadise doğuruyor. Gamlanmamak mümkün değil; insanız, insan olan gamlanır.

Fakat mümin, gamlandığı zaman, onu giderebilecek Ulu Dergâh’a teveccüh eder; o kapının tokmağına dokunur: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Ey Rabb! Bana, zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!” Bu… فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!” إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Tasamı, dağınıklığımı, Allah’ım, Sana arz ediyorum!” عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Derdi şerh etmeye ne gerek; hâlimi Sen biliyorsun!” demek gibi bir şey…

(Elektronik tabloda şimdi) ne çıktı, biliyor musunuz? اَللَّهُمَّ رِضًا تَامًّا تُغْنِينَا بِهِ مِنَ الْفَانِيَاتِ الزَّائِلاَتِ hatta مِنَ الشِّكَايَاتِ “Allah’ım! Fâniyât u zâilâtın, fâni olan ve zevâle mahkûm bulunan varlıkların bütününden müstağni kılacak bir rıza ile bizleri serfirâz eyle! Dahası bizi şikayet edip durmaktan da müstağni kıl!..”

   Esbâb bil-külliye sukût edince, nûr-i tevhîd içinde, sırr-ı Ehadiyyet zuhur eder; peki bizim için bütün sebepler tükendi mi?!.

Hazreti Pîr de bu meseleyi izah ederken, bir hususa dikkat çekiyor: “Esbâb, bil-külliye sukût edince, nûr-i tevhîd içinde, sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor!” O kapının aralanması veya ardına kadar açılması, o işin farkında olmaya bağlı. Şimdi bütün sebepler, “Allah’a ısmarladık!” demeden, bize el sallamadan çekip gittiler. Hani çocuklar bile giderken el sallıyorlar; fakat el sallamadan çekip gittiler, bütün sebepler. Yûsuf (aleyhisselam) gibi kuyuya düştünüz. Yunus İbn Mettâ (aleyhisselam) gibi balık tarafından yutuldunuz. Eyyûb (aleyhisselam) gibi tepeden tırnağa dert sarmalı içinde kaldınız; tırnağınızdan saçınızın ucuna kadar dert işgaline uğradınız…

Aslında, bütün enbiyâ-ı ızâm, benzer şekilde, değişik musibetlere maruz kalmıştır; sebepler, bil-külliye sukût etmiştir. Fakat onlar içinde şikâyet eden insan, yoktur! İşte biraz evvel bahsettiğim misal; Yakub (aleyhisselam): إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” (Yûsuf, 12/96) diyor. Eyyûb (aleyhisselam), tepeden tırnağa yara-bere içinde; hatta Hazreti Pîr’in menkıbelerden alma ifadesi ile, kalbine ve diline bile yaralar isabet ediyor. Kalbi ile O’nu duymasına, dili ile de O’nu vird-i zeban etmesine mâni olduğundan dolayı, işte o zaman, içten gele gele, رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” (Enbiyâ, 21/83) diye niyaz ediyor. “Hayvanlarımın üzerlerine binalar çökmüştü, umurumda değil. Çoluk-çocuğum ölmüştü, umurumda değil. Binam yıkılmıştı, umurumda değil. Vücudum tepeden-tırnağa yara olmuştu, umurumda değil!.. Ama şu kalbime ve dilime isabet eden yara var ya; bu, beni Seni anmaktan alıkoyuyor. Bundan dolayı: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

İşte esbâb bil-külliye sukût ediyor orada; Cenâb-ı Hakk’a gönülden teveccüh edince, nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet’in zuhuru gerçekleşiyor. Evet, belki “sırr-ı Vâhidiyet’in zuhuru” da diyebilirsiniz ama Hazreti Pîr “sırr-ı Ehadiyyet’in zuhuru” diyor; olsun… O zaman, insan, Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh ediyor; هُوَ اللهُ أَحَدٌ، اَلصَّمَدُ diyor. “Sen, teksin; ikincisi olmayan bir teksin Sen! Aynı zamanda herkes Sana muhtaç ama Sen hiç kimseye muhtaç değilsin! İşte Sen, O’sun ve Senin gibisi yok artık!” Orada, bu duygu ile O’na yöneliyor; Allah da (celle celâluhu) kapı aralıyor.

Esbâbın bil-külliye sukût etmesi… Bugün etti mi etmedi mi? Şimdi antrparantez arz edeyim: Şu anda başa gelen şeyler karşısında esbâbın bil-külliye sukût ettiği söylenemez. Ne fitne ve fesat kazanlarının kaynadığı yerde ne de o kazanlardan taşan ziftin etrafa sıçradığı diğer yerlerde -“Hel fehimtüm? – Anladınız mı?- esbâb bi’l-külliye sukût etmemiştir. Fakat buna rağmen, eğer o sukûtu da -yine antrparantez arz ediyorum- insanların manevî immün sistemleri ile değerlendireceksek, bir ölçüde sukût etmiş kabul edilebilir. O ölçüde “iman”, o ölçüde “tevhîd”, o ölçüde “iz’an”, o ölçüde “marifet”, o ölçüde “aşk u iştiyak” filan… Biz o ölçüde insanlar olmadığımızdan dolayı, olup biten şeyler bize çok ağır gelebilir. Yuvaların yıkılması.. ev fertlerinin birbirinden koparılması.. toplumun parçalanması, bölüştürülmesi, ayrıştırılması… Bütün bunlar bizim için kuyunun dibindeki Yûsuf’un durumu gibi olabilir. O zaman esbâb bi’l-külliye sukût etmişti. Fakat biz o ölçüde mukavemet edemediğimizden, immün sistemimiz o kadar güçlü olmadığından, hâlihazırda maruz kaldığımız musibetlerden dolayı aynı şeyleri hissedebiliriz.

   “İman tevhîdi, tevhîd teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dareyni iktiza eder.”

Ne var ki, bu türlü şeylerden ye’se düşmemeli, paniğe kapılmamalı!.. Madem Allah var, her şey var demektir. Öyleyse, “Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse, güzel eyler!..” demeli ve Cenâb-ı Hakk’a “tefvîz-i umûr”da bulunmalı. “Tevekkül”, Teslim”, “Tefvîz”. Tefvîz, zirvedekilerin işi; zirveyi aşanların ve konumlarını benim kavrayamadığım insanların işine gelince, o da “Sika”. Tevekkül, teslim, tefvîz ve sika. “Liyâkatimiz olmasa bile, Cenâb-ı Hak, o pâye (sika) ile taçlandırsın!” diyeyim. O, meşîet-i İlâhiye ve ekstra İlâhî sürprizler karşısında, sadece O’na bağlanıp gözün başka bir şey görmemesi demektir. “Gözüm, Seni görüyor ya!.. Kalbim, Senin için atıyor ya!.. Promete gibi, beni zincire vurmuşlar, bağlamışlar, başımı bile hareket ettiremiyorum; umurumda mı?!. Çünkü gözüm, Seni görüyor; kalbim, Senin için atıyor; nabızlarımı tuttuğun zaman yine hepsi “Hû” diyor.” Her halde ehl-i sikanın hali… Evet, göz, hep O’nda olmalı, derecesine göre ama bu, o tevekkülden, o teslimden, o tefvîzden geçerek ulaşılabilecek bir şeydir. Cenâb-ı Hak, o ufka i’lâ buyursun!..

O zaman, ümitten hiçbir şey kaybetmeden, bir kere en başta Allah’ın izni, inayeti, fazlı ve keremiyle yola devam edilir. Evet, “fazlı ve keremi ile” demek daha uygun; çünkü Efendimiz “fazl” kelimesini kullanıyor: “Hiç kimse kendi ameli ile Cennet’e giremez!” diyor; “Sen de mi yâ Rasûlallah?” denince, “Allah’ın fazlı olmazsa, Ben de!” buyuruyor. “Fazl” kelimesi, “ekstra, sürpriz” demektir; sürpriz olarak “Sen de gir!” falan denmesi gibi. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisi için böyle düşününce… Zannediyorum, arkasındaki insanlar için bu mülahazasını ders mahiyetinde ortaya koyuyor. Yoksa O (sallallâhu aleyhi ve sellem), mâsum-u mutlak, O masûn-u mutlak. Cenâb-ı Hakk’ın engin keremi ile, lütfu ile, menni ile çok önemli bir misyon edâ etmiş. Tek dakikasının sevabı, ümmet-i Muhammed’e tevzi’ edilse, yeter; tek dakikasının sevabı, bütün ümmet-i Muhammed’e yeter. Fakat ümmetine bir ders sadedinde buyuruyor ki: “Ben bile, Allah’ın fazlı olmazsa, Cennet’e giremem!” Fazl-ı İlâhî…

Bu sıkışık zamanda, fazl-ı İlâhîsi ile ye’se düşmemeli, ümitsizliğe düşmemeli, inkisar yaşamamalı!.. Esbâb bütünüyle sukût edince, çoğu mü’minlerin dahi ümid dünyaları tamamen kararıyor… Hakiki mü’min ise, ümit dünyası kararmaz. Ya çocuktur, o meseleleri bilecek durumda değildir. Daha evvel o türlü şeylerle tam, belli bir donanım elde edememiştir. Annesini alıp içeriye atmışlardır, babasını içeriye atmışlardır. Kendini hep onların kucağında hissediyordur ama birdenbire kolu-kanadı kırılmıştır. Dolayısıyla, onlar, o meselenin şoku ile felç olmuş gibi olabilirler. Evet, az da olsa böyleleri de var şu anda. Ya da donanımı eksik bazı kimseler bu türlü şeyler karşısında şoke olabilirler; hususiyle bu mevzuda tam donanımlı olmayan insanlar şoke olabilirler.

Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “iman”, “tevhîd”i; tevhîd, “teslim”i; teslim, “tevekkül”ü; tevekkül, “saadet-i dareyn”i iktiza eder. Eğer bu güzergâhtan geçmemiş ve bu ufka ulaşamamış iseler, bu türlü insanlar, değişik hadiselerin şokunda bazı karışıklıklar yaşayabilirler; beyin problemi yaşayabilirler, nöronlar yanlış çalışabilir, hafizanallah. Fakat esas bu meseleleri tam kavramış insanların, bu mevzuda onları rehabilite etmeleri ve o durumdan onları kurtarmaları lazımdır.

“Ye’s, mâni-i her kemaldir.” diyor, Hazreti Pîr-i Mugân. Akif de, “Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun. / Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! // Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me’yus olan, ruhunu, vicdanını bağlar. /// Ey dipdiri meyyit, iki el, bir baş içindir, / El de senin, baş da senindir, // Kurtarmaya azmin ne için böyle süreksiz, / Sen mi, yoksa ümidin mi yüreksiz!” diyor. Bence ye’s, yılan ağzına girmek gibi bir şeydir; oraya düşmemeye bakmak lazım.

Şimdi şu konumda ne yapılabilir? Bize düşen şey, onu yapmaktır. Bu gailelerden sıyrılma adına ne türlü stratejiler gerekli ise, beynimizi işleterek o stratejileri bulma, ortaya koyma ve böylece o yılanın ağzına düşmeme, kendini ısırılmaya terk etmeme, Allah’ın izni-inayetiyle… Siz, bu mevzuda şart-ı âdî planında iradenin hakkını verip onu ortaya koyduğunuz zaman -işte o zaman- nur-i Tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur eder. Birdenbire sürpriz bir kucaklanma ile kucaklanmış olduğunuzu görürsünüz. Bir kova iner kuyuya, hiç beklenmedik şekilde; siz de tutarsınız orada. Âlem “Su çıkarıyorum!” derken, Yûsuf Aleyhisselam gibi sizi çıkarır. Kim bilir belki onlar da bilmeyerek yaptıkları bu şeyden dolayı öbür tarafta onun mükâfatını görürler. وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ “Nihayet O’nu (Hazreti Yûsuf’u) kelepir fiyatına, sayılı bir kaç gümüş kuruşa sattılar. Ona ihtiyaç duymayarak, kıymetini takdir edememiş ve değerini pek düşük tutmuşlardı.” (Yûsuf, 12/96) Kıymetini bilmediklerinden dolayı üç-beş kuruşa satıyorlar onu bir yerde. Fakat onların hepsinde hikmet var, güzergâhta hikmet yön verici. Çünkü o büyük müfessirin dediği gibi, sûrenin yörüngesi -esasen- ilimdir; o da Allah’ın bildiği bir şey; o sûrede -Sûre-i Yûsuf’ta- çend defa geçiyor: عَلِيمٌ حَكِيمٌ، عَلِيمٌ حَكِيمٌ، عَلِيمٌ حَكِيمٌ

   “İşte Biz, mü’minleri böyle kurtarırız.”

Evet, siz şart-ı adi planında üzerinize düşeni yaptığınız zaman, birden bire bir kova iniverir, siz de tutunur çıkarsınız. Birdenbire Allah (celle celâluhu) niyazınıza icâbet buyurur. Hani, Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Eyyûb’un, رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِين şeklindeki duası zikredilince, فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ “Biz de, O’nun bu yalvarışını hemen kabul buyurup, katımızdan bir rahmet ve kendilerini Allah’a ibadete adamışlar için bir ibret olarak dert ve sıkıntılarını giderdiğimiz gibi, kendisine ailesinin yanı sıra bir o kadarını daha bağışladık.” (Enbiyâ, 21/83) buyuruluyor. Bakın, duadan hemen sonrası “fâ” edatı ile ifade ediliyor; buna “fâ-i sebebiyye” diyebilirsiniz ama “fâ-i tâkibiyye” de olabilir; “anında” demektir. فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ “Biz, icabet ettik… O dedi, Biz de hemen icabet ettik!..” Esbâb, bi’l-külliye sukût ettiğinden dolayı… ف harfine “sebebiyye” denirse, “Onun demesi sebebiyle” manasınadır veya “tâkibiyye” kabul edilirse, “Aralıksız, anında, hemen duasına icabet ettik; istediği her şeyi iade ettik kendisine, yeniden. Neyi kaybetmiş idiyse şayet, onların hepsini kendisine fazl u keremimiz ile lütfettik.” demektir.

Öbürü, Hazreti Yunus Aleyhisselam, balığın karnında, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ diyor. Lem’alar’da, hususî bir lem’a mevzuu bu da; serlevha olarak: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Hazreti Yunus bunu deyip duruyor orada, durduğu yerde; başka çâre yok. Hazmedilecek neredeyse orada fakat Allah yaşatıyor, fırsat veriyor ona; o da o fırsatı değerlendiriyor: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ “Sen’den başka Ma’bud-u bi’l-Hak, Maksûd-u bi’l-istihkak yoktur. Seni tesbih u takdis ederim. Sen, noksan sıfatlardan müberrâsın!” diyor. إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ diye devam ediyor, hem de işi te’kid manası katan “inne” ile ifade ediyor: إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ben, zâlimlerin tâ kendilerinden biri oldum!” diyor. Bu kadar hâl itirafı, esasen O’nun (celle celâluhu) karşısında itirafta bulunma… Bu da bir yönüyle yine arz-ı haldir, esasen niyazdır.

Allah (celle celâluhu) Hazreti Yunus hakkında da فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ “O’nun yalvarıp yakarışına da hemen icabet ettik ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık.” (Enbiyâ, 21/83) buyuruyor. Bir de وَكَذَلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ “İşte Biz, mü’minleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ, 21/83) diyor. Bu, şu manaya da geliyor: “Ey mü’minler! Bakın, size de deniyor. Ben, Yunus İbn Mettâ’yı, balığın karnından çıkardım, şecere-i Yaktîn’in altına koydum; sonra kavmine döndüğü zaman, inanmayan insanlardan yüz bin insanı inandırdım. Ona bunları yaptığım gibi, diğer müminleri ve sizi de öyle kurtarırım.” “Daha fazla” da diyor Kur’an-ı Kerim: وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ “Ve onu yüz bin insana ya da daha fazla olanlara elçi gönderdik.” (Sâffât, 37/147) Yüz bin veya daha fazla… O günün dünya nüfusu açısından meseleye bakacak olursanız, bu, çok önemli bir şey; yüz bin insan birden inanıyor.

O (aleyhisselam), inanmamışlar diye onlardan ayrılıp gidiyor; “Onların başına gelecek şey, benim başıma gelir.” diye, içtihad ediyor. İçtihatta bulunuyor; enbiya-ı ızâma bakıyor, onlar hep böyle davranmışlar; bela gelince ayrılıp gitmişler. Ama ince bir nokta var: Bela geldiği haber verildikten sonra “Ayrıl!” fermanını da intizar etmesi lazım, Allahu A’lem; bu da Kıtmîr’in bu mevzudaki mülahazası. Bu kadarcık, küçük bir şey; dolayısıyla eğer bir şey denecekse, “mukarrabîne göre -bize göre değil- içtihad hatası” denebilir. İçtihad hatası ama yalvarıyor, yakarıyor, içini döküyor; anında Cenâb-ı Hak necât veriyor. Sonra doğrulup Ninova’ya gidiyor. “Ninova” deniyor; modern tarihçiler de o Ninova’yı biliyorlar, Ninova’da meydana gelen hadiseleri de biliyorlar. Oraya gittiğinde, yüz bin insan birden, kemerbeste-i ubudiyet içinde O’nun arkasında el-pençe divan duruyor; Allah’a yöneliyor, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، يُونُسُ رَسُولُ اللهِ diyorlar.

   Mü’minin zâlimden özür dilemesi, zâlimin elini güçlendirir; bugün bize düşen vazife, sabr-ı cemîl içinde “Allah bize yeter; O ne güzel vekîldir!” deyip Mevlâ’ya sığınmaktır.

Evet, niyaz… Bize düşen şey de, yeis yerine, meselenin şoku karşısında tamamen kol-kanat kırılması yerine, (kavlî-fiilî) niyazdır. Yeis.. kolun kanadın kırılması.. “Ne yapsak ki acaba?” filan… “Gidip başkalarından özür mü dilesek?!.” Mü’minin, zâlimden özür dilemesi, zâlimin elini güçlendirir. Zâlimin işini kolaylaştırmak, bence zulme iştirak sayılır. Derdest etmiş, götürmüşler ise, onun için bir şey yapamazsınız ama yakalanmamış, ayrılmışsanız şayet, işlerini kolaylaştırma adına bir yerde ulu-orta dolaşmamanız lazımdır. Çünkü eşkıya arabayı yanaştırır, kaçırır sizi. Ali Baba’nın kırk haramileri, her yerde dolaşıyorlar; kafa karıştırıyorlar, zihinleri bulandırıyorlar. Dolayısıyla o mevzuda temkin ve teyakkuz içinde yaşayarak, zâlimin işini kolaylaştırmamak lazım.

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol // Yol varsa, budur, bilmiyorum başka çıkar yol!” Evet.. Vird-i zebân edelim, ne olur: رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) Hazreti İbrahim (aleyhisselam), ateşe -cayır cayır yanacağı ateşe- atılacağı zaman حَسْبِي اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ diye niyaz etmişti. Daha sonra o mancınıkların filan resimlerini yapmışlar; mancınıkları koymuşlar dağın tepesine. Demek öyle büyük bir ateş yakmışlar ki, düştüğü zaman hemen, anında kebap olacak. Fakat hiç umurunda değil; رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ diyor.

Hazreti Pîr-i Mugân da bu türlü şeylere, sizin maruz kaldığınız şeylerin kat katına maruz kaldığı zaman bu muhtevadaki duaları tekrar ediyor. Kendi Lahikalarda ifade ediyor: “Bin defa, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ dedim!” Allah, bana/bize kâfidir; O, ne güzel vekildir!.. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel vekildir, yardımcıdır!” Uzatın… غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Affını dileriz ya Rabbenâ, dönüşümüz Sanadır.” Ve aynı zamanda bir sûrenin sonundaki son ayeti de ilave edin. Bunu virdlerde söylerken, hep yedi defa söylüyorlar; belki bir-iki yerde bir kere söyleniyor: حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129)

Bu son yakarış hem de nerede deniyor; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), zuhuruyla, misyonuyla alakalı durum ifade edildikten sonra: لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız O’na ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128) Bu donanımla serfirâz Birisi geliyor. فَإِنْ تَوَلَّوْا “Buna rağmen aldırmaz, yüz çevirirlerse…” Her şeye rağmen; güneşe sırtını dönmüş, gölgesine takılmış gidiyor, tersine yürüyor. Sen “Cennet!” diyorsun, bağı ile, bahçesi ile resmini ortaya koyuyorsun; adamın umurunda değil, “Ben, Cehenneme gideceğim!” diyor. فَإِنْ تَوَلَّوْا O zaman, فَقُلْ “Söyle!” حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah, bana kâfidir. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ Ben de O’na tevekkül ettim, vekâletimi O’na verdim, umurumu O’na tefvîz ettim!.. وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ O, Arş-ı Azîm’in Rabbidir, biricik Rabbidir.

Şimdi eğer yol, enbiyânın yolu ise, O’nun yolu ise, size/bize düşen şey, budur. Şöyle-böyle bizim için de sebepler, biraz renk atmış -bi’l-külliye sukût değil renk atmış- iç bulandırıcı bir şekil almış. Karşı taraf, insafsızca, hep şeytanî planlar ve projeler ile işin üzerine geliyor. Hiçbir işleri yokmuş gibi, oturup-kalkıp hep bunun için yeni yeni -ona da “strateji” denecekse; strateji kelimesi, ahirette benden davacı olur; “şeytanî mülahaza” demek daha uygun; bu defa da Arapça kelime olan “mülahaza” benden davacı olur; “şeytanî dürtü” diyelim- her an bir şeytanî dürtü ile, “Bir de şunu deneyelim, bir de şunu deneyelim, bir de şunu deneyelim!” diyorlar. Buradaki bu mağdurlara, yani evde yiyecek bir lokma ekmeği kalmamış, beyi içeride kadına, hanımı içeride beyine sağda-solda insaflarının gereği olarak üç-beş kuruş gönderen insanlar hakkında, “Acaba kim, nasıl gönderiyor; bunun önünü keselim!..” diyorlar. Ha bunun manası nedir, biliyor musunuz? “Açlarından ölsünler bunlar!” demektir.

Bu, mü’minlik ile değil, gâvurluk ile bile telif edilemez; bağışlayın, hayvanlıkla bile telif edilemez. كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ diyor Kur’an-ı Kerim: “Hayır, bunlar hayvan gibidirler, hatta hayvandan daha aşağıdırlar!” (A’râf, 7/179) “O paranın yolunu keselim! Araştırın, bunun üzerinde durun! Hâlâ sağda-solda gaybûbet eden insanlar var ise, bunların da tepelerine binin, balyoz ile tepelerini ezin! Hâlâ birkaç tane aynı duyguyu paylaşan insan var ise, onların da hakkından gelin! Bitirin bunları!..” diyorlar. Bilerek karıncaya basmayan insanlar hakkında, bir yerde bir zorbanın, bir densizin “terörist” kelimesini kayda koydurması suretiyle, dünyanın değişik yerlerinde aynı hırıltıyı duyurmaya çalışıyorlar; karıncaya basmayan adamları terörist göstermek suretiyle itibarsızlaştırma, karalama gayreti içinde, cehdi içindeler.

Bu kadarı demem, size karşı saygısızlıktı, bana da yakışmıyordu; onlara karşı da böyle demek doğru değildi. Fakat… Küfre doğru kaymış giden o insanları, Allah hidayet eylesin; gerçek imanı onlara da müyesser kılsın!.. Vesselam.

Kırık Testi: RUH ZEHİRLENMESİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Ruh ötelere açık insanın en derin ledünnîliğini teşkil eder. O, insanın insan olarak kalmasında ve daha ötelere, ötelerin de ötelerine açılmasında sırlı bir kanat mahiyetindedir. Evc-i kemâlât-ı insâniye, o kanadın canlılığına ve metafizik gerilimine vâdedilmiş ilâhî bir utûfettir. Onun felç olması ise, insanın manevî anatomik sisteminin de felç olması demektir ki, biz buna kestirmeden “ruh zehirlenmesi” diyoruz.

Ruh zehirlenmesinin tedavisi oldukça güç, hatta bazı ahvalde âdeta imkânsızdır. Zira çok defa hissedilmez onun ağrısı-sızısı; duyulmaz bir hekime gidilme arzusu. Dolayısıyla da böyle biri kalbî ve ruhî hayat itibarıyla ölü gibidir ama varamaz farkına işin vahametinin. Dahası, iç dünyası açısından en tiksindirici deformasyonlara maruz kaldığı hâlde, şuursuzca, mevcut tahribatına yeni yeni tahribatlar ilâve etme arkasında koşar durur da göremez o kapkaranlık sonucu; göremez, zira o, ruhen zehirlenmekle bir basiret körlüğü yaşamaktadır.. görülecekleri mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun göremez.. “Görüyorum!” dediklerinin de arka planlarına akıl erdiremez. Nasıl erdirebilir ki, felç olmuştur onun idrak sistemi.. kırılmıştır ruh anatomisinin kolu kanadı.. ve işlemez olmuştur mantığı, muhakemesi.. dolayısıyla da değerlendiremez olup bitenleri, tefrik edemez akı-karayı. Zira zehir dumura uğratmıştır ondaki idrak ve temyiz kabiliyetlerini. Öyle ki, bu hâli ile o, zehri panzehir gibi görmekte; deniz suyuyla susuzluk giderme türünden, içtikçe yanmakta ve yandıkça da içmeye devam etmektedir.

İnsan ruhunu zehirleyen faktörler sayılmayacak kadar çoktur ve bunlardan bir tanesi dahi insanı insanlığından uzaklaştıracak mahiyettedir. Bunların birkaçının birden bulunması ise, Arap’ın “dâü’l-udâl” dediği maraz türünden, kâbil-i iltiyam olmayan iç içe ne illetlere ne illetlere sebeptir!.. Kibir, gurur, bencillik, ucub, fahirlenme, şöhret hissi, makam tutkusu, alkışlanma ve takdir edilme arzusu, servet sevdası, nefis ve hevâ esareti, menfaat ve çıkar zaafı, sonradan bulma ve görme küstahlaştırması… gibi hususlar bunların başında gelir. Bunlara karşı açık duran biri, enâniyeti, çalımı, cakası, şımarıklığı ve kaba tavırlarıyla öyle bir şirazesizlik sergiler ki, gayrı egosantrizm çağlayanına yelken açmış böyle birine -Hak’tan ekstra bir inayet olmazsa- ne o en güvenli sahiller, ne o en müsait limanlar, ne de herkese kucak açan o şirin rıhtımlar hiçbir şey ifade etmez ve o, sürüklenir narsizm çağlayanlarıyla Nemrutların, Şeddadların, Amnofislerin… helâk olup gittikleri girdaplara doğru. Sürüklenir gider de görüp sezemez o kahreden sû-i âkıbetini ve lânet ile yâd edilen biri hâline geleceğini. Görüp sezemez zira o, ruhu zehirlenmiş, mantık ve muhakemesi meflûç bir düşünce fakiri; hayatını hayvânî ve cismânî zevklerin tesirinde sürdüren şehevât-ı nefsâniyesi güdümünde bir bohem; mal-menâl, dünya debdebe ve şatafatını hak duygusu yerine koymuş bir sapkın; geçici zevk u safaları ötelerin ebedî güzelliklerine ve Hak hoşnutluğuna tercih etmiş bir kör, bir sağır, bir kalbsiz ve hayvânî tutkularının dürtüleriyle yarınları görmeyen bir hissizdir. Bir âyet-i kerimenin mazmunu çerçevesinde böyle biri şöyle resmedilir: Büyülenmiştir kadınlara/kızlara, yığın yığın mala, mülke, menâle; altına, gümüşe, dolara, dinara; ata, katıra ve emsaline -günümüz açısından- zırhlı lüks arabalara.. ve daha ne dünyevî debdebe ve ihtişama… Bu pes bayağı şeylerle görmez olmuştur öteler adına vâdedilen baş döndürücü güzellikleri ve Hak nezdindeki hüsn-ü âkıbeti.

Evet, insanın ruhî hayatındaki virütik alanlar böylesine cismânî ve nefsânî arzulara açık olursa, böyle birinin vicdânî hayatı için ölüm kaçınılmaz olmuştur. Mehâfet ve mehâbetullahla mamur olan bu en mühim sistem böyle felç olunca da gayrı öyle biri asla kendini doğru okuyamaz.. ahsen-i takvîme mazhariyetin ifade ettiği o engin gayeyi anlayamaz.. baş döndüren insan anatomisini, topyekûn kevn ü mekânların bir fihristi gibi göremez; göremez ve varlığı böyle bir temaşa ile değerlendiremez.. eşya ve hâdiseler arasında yer ve konumunu doğru belirleyemez; hatta bazen sebepler girdabına kapılarak natüralizm türküleri mırıldanmaya durur.. bazen hiç olmayacak faraziyelerin tesirinde materyalizm şarkılarıyla soluklanır.. bazen de hakikî din ruhuna aykırı bir çeşit dindarlık kisvesine bürünerek sûrî ve şeklî Müslümanlık görüntüsü sergiler ki, kanaatimce bu, diğer inhiraf ve sapmalardan daha tehlikeli ve münafıkça bir davranış biçimi aksettirmektedir. -Bu konu, üzerinde daha uzunca durulması gereken bir husustur; biz şimdilik sırf bir işaretle yetinmek istiyoruz-.

Yukarıdaki hususlardan hangisi olursa olsun, zehirlenmiş bir ruh, sürekli iç içe kalak ve ızdıraplar yaşar.. sürekli, o güne kadar elde ettiği şeylerin elinden gideceği hafakanlarıyla oturur-kalkar.. mevcudu muhafaza ve ona yeni şeyler ilâve etme hırsıyla tûl-i emelden tûl-i emele koşar ve yer yer tevehhüm-i ebediyet hezeyanlarına girer; bu konuda zihni olmazlara takılınca da ölüm korkusuyla soluklanmaya durur.. ve bu düşünce fasılalarının, daha doğrusu hezeyan vetirelerinin hemen hepsinde kendini çepeçevre ve iç içe zulmetlerle kuşatılmış gibi hisseder. O, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın resmettiği şu tablodaki bedbaht gibidir: “Onların/onun hâli -duygu ve düşünce itibarıyla- derin bir denizde yoğun bir karanlık içinde bulunan birine benzer ki, bir yandan denizde dalga dalga üstüne, diğer yandan üstünde ürperten kopkoyu bir bulut.. öyle ki bu üst üste karanlıklar içinde o, kendi elini çıkarıp görmek istese onu dahi göremez.” (Nur, 40) Evet, o genel atmosferi hep böyle görür ve elem üstüne elem kâbuslarıyla kendini cehennem gayyasında sanır.

Ruhunu mâsivâ ve mâlâyâniyât ile zehirleyip felç etmiş böyle biri, tıpkı avlanmak için ormana açılmış acemi bir avcıya benzer ki, bir yandan o “av, av” derken diğer yandan da başkası tarafından avlanma korkusuyla tir tir titrer ve bağırıp çağırarak müteselli olmaya çalışır. Aslında o çoktan his ve kaprisleri tarafından avlanmıştır ama bunun farkında değildir. Kapalıdır kapısı-penceresi fizik ötesi âlemlere. Ne mahiyet-i insâniyedeki derinliklerden bir şey anlar ne de fezâ-yı ıtlaktaki beş yüz milyar galaksinin, dört yüz elli milyar yıldız kümesinin ahenk içindeki nağmelerini duyar. O, enfüsteki pırıl pırıl parıldayan bir meşaleyi söndürdüğünden, ne o başları döndüren eşya ve hadiselerin nizam ve şiiriyeti ne de onun arkasındaki muhit ilim, kâhir kudret ve bâhir meşîet ona bir şey ifade etmez; etmez de o bu yoklar sarmalı içinde hep hiçlik soluklanır durur. Evet o, ruhunu zehirlemekle, görme, duyma ve değerlendirme mekanizmalarını da felç etmiştir. Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan böylelerini o enfes üslubuyla şöyle resmeder: “Kalbleri var ama idrak edilecek şeyleri idrak etmezler/edemezler; gözleri vardır fakat görmezler/göremezler; kulakları vardır ancak işitilecekleri işitmezler; bu itibarla da onlar -bir mânâda- hayvan, hatta ondan da sapkın ve sapıktırlar.” (Ârâf, 179)

Dünden bugüne bu tip ve bu çizgide dünya kadar insan, daha doğrusu insan suretinde pek çok kimse gelip geçtiği gibi, bundan sonra da o şeytan figürleri hep olagelecektir. Bunlara mukabil cismâniyetini kontrol altına alan, hayvaniyetten sıyrılıp kalbî ve ruhî hayata müteveccih bulunan dırahşan çehreler de eksik olmamıştır ve olmayacaktır. Bu durumda bize düşen şey, gölgemizi arkamıza alarak ihlâs, rıza ve iştiyak-ı likâullah yolunda soluklarımız kesilesiye O’na müteveccih yürümek olmalıdır; zira teveccühün teveccühe vesileliği değişmez bir âdet-i Sübhâniyedir. Ne hoş seslendirir bu hususu Muhammed Lütfi Efendi hazretleri:

Sen Mevlâ’yı sevende, Mevlâ seni sevmez mi?!.
Rızasına ivende rızasını vermez mi?!.

Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,
Ciğergâhın dağlasan, ahvâlini sormaz mı?!.

Cenâb-ı Hak, inâyet-i hâssasıyla, bizleri o özel lütfuyla lütuflandırsın.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Ekim sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: NİFAK VE ENÂNİYET ÇAĞINDA, İHLÂS VE İSTİKÂMET VESİLELERİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hakikî Müslüman, aldansa da aldatmaz; şu fani hayat için asla yalana ve nifaka tenezzül etmez.

Münafık, Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile de çok iyi bildiğiniz gibi, Cehennem’de en aşağı derekede, kâfirlerin de altındadır: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا “Münafıklar, Cehennem’de, kâfirlerin de altında, en derin derekededirler!” (Nisâ Sûresi, 4/145) İki yüzlülük yaptığından, dindar görünüp dinsizlik hesabına yarış atı gibi koştuğundan, hatta dinî değerleri, kutsalları kendi düşüncesi hesabına birer argüman olarak kullandığından, kâfirden daha tehlikelidir münafık.

Günümüzün insanına düşen şey, nifaktan uzak olmak ve münafıklara karşı teyakkuzda bulunmaktır. Dünyanın değişik yerlerinde her zaman, her yerde karşılarına da çıkabilir bunlar. Fakat zannediyorum, münafıklar, daha çok İslamî duygunun ve düşüncenin hâkim olduğu bir zeminde boy atıp gelişmişlerdir. Zira inkârcılar, güçlü ve kuvvetli oldukları yerde küfürlerini açıkça ortaya koymuşlardır. Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, İbn Ebî Muayt, Velid gibi kimseler nifak gibi bir şey yapma lüzumunu duymamışlardır; çünkü hâkimdirler, güçlüdürler, istediklerini yapmaktadırlar, kendileri gibi düşünmeyenleri zincire vurmaktadırlar. Fakat Medine-i Münevvere’de, Müslümanlar, güçlü hale gelince nifak düşüncesi de boy atmaya başlamıştır.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Yesrib’i Medine yapıp medeniyet merkezi haline getireceği âna kadar, münafıklar kendileri için ciddî, çok büyük pâyeler intizarı içinde idiler. Onların bekledikleri şey -esasen- bir taç idi, taçta sorguç idi; fakat o, Gerçek Sahibini (sallallâhu aleyhi ve sellem) bulunca, bunu katiyen sindiremediler, hazmedemediler.

Bu, bir kriterdir her zaman; birileri çok ciddî şeyler beklerler. Beklerler ki âlem, onları alkışlasın, takdir etsin; ister İslam dünyasında, isterse Müslüman olmayan dünyada… Fakat, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “bu çağ, enâniyet çağı” ve dolayısıyla da münafıklar asrı olduğundan, bunlar da daha ziyade İslamî duygu ve düşüncenin şöyle-böyle hâkim olduğu ve değerlendirmede bir misyon, bir fonksiyon edâ ettiği yerde bulunurlar. Yani, o duygular istikametinde bazı tavırlar sergileyince, insanları sürü gibi arkalarından sürükleyebilecekleri yerlerde -daha ziyade bu türlü yerlerde- boy atar-gelişirler; zemin buna çok müsaittir. Dolayısıyla bu argümanları değerlendirirler ve Müslümanlar, münafıklara çok aldanırlar.

Onun için Hazreti Pîr şöyle der: “İşte sulh-u umumî, afv-ı umumî ve ref’-i imtiyaz lâzım; tâ ki biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.” Bence, elli defa aldansak bile “hüsnüzan, adem-i itimâd” demeli; bizi bugüne kadar aldatan insanlara yine hüsnüzan ile bakmalı ama hançerleniriz diye sırtımızı da dönmemeliyiz!..

Evet, Hazreti Pîr “hüsnüzan, adem-i itimâd” diyor. Bir taraftan, biz ki Müslümanız, aldanırız; fakat aldatmayız. Neden? Yani, biraz dışa göre hareket ederiz; dil, söylüyorsa, ses ve soluk, o istikâmette çıkıyorsa, “yarıp kalbe bakma”ya kimsenin gücü yetmez. Bunu da Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur. Hem de kime? Çok sevdiği Zeyd İbn Hârise’nin oğlu Hazreti Üsâme’ye ki o, gözü gibi aziz bildiği birisidir. Hazreti Üsame, bir müşriği sıkıştırdığı zaman bir ağacın altında, o adam sıkışınca, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah!..” der. O Hazret (radıyallâhu anh) kendi şahsî içtihadı ile, “Bu, korkusundan dolayı söyledi bunu. Savaşıyorduk; düşman bu!” der, onu öldürür orada. Bu haber, Efendimiz’e ulaşınca, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sorar: “Niye öldürdün onu?” Hazreti Üsâme “Sıkıştığından dolayı öyle dedi!” cevabını verince, Efendimiz buyururlar ki, “Yarıp kalbine mi baktın!”

Bakın; bu, sizin için de, bizim için de her zaman söz konusudur. Ağzı “Allah!” diyorsa, “Peygamber!” diyorsa, “Din!” diyorsa, “Diyanet!” diyorsa, “Ben sana inanmıyorum!” diyemezsin. Çünkü sana derler ki, O der ki, gök ehli der ki “Yarıp kalbine mi baktın? Ne biliyorsun belki kalbinden dedi!” İşte bu, hüsnüzan. Fakat hakikaten kalbinden mi dedi, yoksa meseleyi dile-dudağa emanet edip öyle mi söyledi?!. O zaman da “hüsnüzan, adem-i itimâd”. Test etmeden, birkaç defa onu imbikten geçirmeden sırtını dönmemelisin; hançer yiyebilirsin sırtından!.. Evet,, sırtını dönmemelisin, hançer yiyebilirsin sırtından!.. Elinden tutup bir Şah İsmail koltuğuna oturtmamalısın, sırtından yiyebilirsin bir hançer!..

   Münafığı tanımak çok zordur, çünkü o her zaman sinsi ve birkaç yüzlü davranır; fakat “Allah düşmanlarınızı pek iyi bilir; size dost, koruyucu ve yardımcı olarak Allah yeter.”

Onun için münafığı idare etmek, tanımak, onu duyguları ile analiz etmek çok zordur. Onu tam analiz edemeyince de bir karara varamazsınız, düşünceleri hakkında bir sentezde bulunamazsınız. Evvela bir tahlil lazım ki, ondan sonra terkibe gidilebilsin. O tavra göre tahlilde bulunmada çok zorlanırsınız: Bazen Kâbe’de, Mültezim’e yüzünü koymuş ağlarken görürsünüz. Bazen Hacerü’l-Es’ad’e yüzünü sürüyor bulursunuz; “Sana kurban olayım!” der. Fakat kalbi, Ebu Cehil’den daha kirlidir, Utbe’den daha kirlidir, Şeybe’den daha kirlidir. Kâbe’de bile ıslık çalınıp alkışlanmayı bekler; orada da herkes takdir etsin, “Yaşa, senin gibisi yok! Eşin yok, menendin yok; kâkül-i gülberglerinin tek kılına bütün acem mülkü fedadır!” desin. Çevresindekiler böyle yapıp edince, o da kabarır onunla, hindiler gibi.

Geriye dönüyorum: “Bu çağ, münafık çağıdır, enâniyet çağıdır.” İnsanlar, bir damla iken, kendilerini derya görünmeye salmışlardır; bir zerre iken, güneş gibi görünme sevdasına tutulmuşlardır. Ve dolayısıyla da beklentileri, hep öyle büyük olmuştur: “Gittiğimiz her yerde, alkışlarla karşılanalım; âlem, ayağa kalksın, el-pençe divan dursun, Allah karşısında durduğu gibi!..”

Neûzu billah, bir kendilerine “Allah” demeleri kalıyor. Firavun, onu da demişti, çünkü bunlardan daha mert (!) idi; küstahlığını açıktan açığa ortaya koyduğundan dolayı Kârûn da biliyordu, Hâmân da biliyordu, seyyidinâ Hazreti Musa da biliyordu, Hârun da biliyordu.

Ama günümüzdekilere gelince, bunlar, “mine’l-kalâliş”. Evet, Türkçe’den Arapça’ya çevrilmiş mükesser bir cemi; Arapça bilenlere sorarsınız, “kalâliş” ne manaya geliyor? (Kalâliş, burada “kalleş”in çoğulu olarak kullanılıyor.) Dolayısıyla sürekli başkalarını aldatma, kapıkulu yapma, halka -kast sistemine göre- parya nazarıyla bakma; “Sen, benden aşağıda, tâ onuncu basamakta oturan bir varlıksın!” deme, onların huylarıdır.

Böyleleri, mesela biri kalkıp da “Sana dokunmak, ibadettir!” falan, dediğinde, “Sana -Thank you very much!- teşekkür ederim; ne kadar kadirşinas bir insansın!” derler. “Allah’ın bütün vasıflarını hâizdir!” dendiği zaman, “Aman ne kadar takdirkâr, ne kadar kadirşinassın!” mülahazası ile karşılarlar; “Yahu bunu söyleyenlerin ikisi de kâfir oldu!” diyemezler. Fakat Hizmet eden.. Allah rızası için dünyanın dört bir yanına yayılan.. bayrağımızı, millî kültürümüzü, dinimizi ve diyanetimizi bayraklaştırmak isteyen.. Rûh-u Revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasını isteyen insanlara, çok rahatlıkla küfür ve dalalet isnat ederler. Bir yerde konuşurken, bir tek insana da demiyor, “Osman hoca!” demiyor, “Ergün hoca!” demiyor, “Reşit hoca!” demiyor, “Ben, bunların dininden şüphe ediyorum!” diyor. Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi bayraklaştıranların dininden şüphe ediyor. Fakat Kur’an’a “bakara-makara” diyenin dininden şüphe etmiyor; “Ona dokunmak, ibadettir!” diyenin dininden şüphe etmiyor!..

Dolayısıyla -zannediyorum- bunlara bakarak, “münafık”ı okuyabilirsiniz. Okursunuz ve bir gün aldansanız bile, ertesi gün aldanma çağlayanına kendinizi salmamış olursunuz.

Ama her şeye rağmen, وَاللهُ أَعْلَمُ بِأَعْدَائِكُمْ وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “Allah düşmanlarınızı pek iyi bilir. Allah size dost ve koruyucu olarak yeter; Allah, size yardımcı olarak yeter.” (Nisâ, 4/45) Allah, size veli olarak yeter!.. Allah, size vekil olarak yeter!.. Ebu Hasan eş-Şâzilî hazretleri, kendi virdinde, وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا beyanının on defa tekrarını söylüyor. Onun hikmetini ben bilemem; fakat, يَا غَارَةَ اللهِ، حُثِّي السَّيْرَ مُسْرِعَةً “Ey Allah’ın gayreti, ey gayretullah, çabuk yetiş imdadımıza!..” dedikten sonra, müteakip iki mısranın sonunda, وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا diyor; on defa tekrar ediyor bunu. Allah, size yardımcı olarak yeter; Allah, size vekil olarak yeter!.. “Allah’a güven, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa, budur; bilmiyorum başka çıkar yol!” Bunu söyleyen de görünüşü ruhu kadar derin, ruhu görünüşü kadar engin, çağın güçlü şairi Mehmet Akif, rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten.

   “Dininizi görünüşte âlimlerden değil iç dünyası derin ulemadan öğreniniz.”

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e nisbet edilen bir beyan şöyledir: “Dininizi ulemadan öğreniniz, hukemâ ile hemhal olunuz, kalb ve ruh insanlarıyla içli-dışlı bulunmaya çalışınız.” Öncelikle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne buyuruyorsa, O, söz sultanı olduğu gibi sözleri de sözlerin sultanıdır. O’nun söylediği her şey -bir yönüyle- “Cevâmiü’l-kelim” kabilindendir ama cevâmiü’l-kelîm dediğimiz çok mana ifade eden üç-beş kelimelik beyanları, daha ziyade İmam Tirmizî, kendi Sünen’inde nakleder. Buhârî’den, Müslim’den, Ebu Davud-i Sicistânî’den, Nesâî’den, İbn Mâce’den daha ziyade Tirmizî, bunlar üzerinde durur. Mütalaa etmiş olanlar, bilirler bunu. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne demiş ise, hakikaten çok kestirmeden, çok az kelimeyle, çok muhtevalı sözler söylemiştir. Dolayısıyla, benim aklım, O’nun dediği o derin şeylere çok ermez ama sığ aklım ve idrakimle, mezkûr beyanla ilgili aklıma gelen hususları diyeyim:

“Dininizi, ulemâdan öğrenin!” diyor. Ulemâ, ulemâ-i zâhir değil. Sâdî’nin ifadesi ile, bildiğiyle amel edene âlim denir. Âlim; bildiği şeyleri, okuduğu şeyleri, kitap satırlarında, paragraflarında, sayfalarında, mücelletlerinde gördüğü şeyleri tabiatına mal eden, doğrudan doğruya kitaplaşan insandır. İnsanlar ona baktıkları zaman, ilmi pratiğe döktüğünü görürler. “Ben, Buhârî’yi, Müslim’i, Ebu Davud’un Sünen’ini okudum; Ebu Hanife’nin Fıkh-ı Ekber’ini okudum; Ebu Yusuf’un şu kitabını, İmam Muhammed’in şu kitabını okudum!” filan… Asıl mesele, o değil; okuma değil esasen, okuduğun gibi olmaktır. İmam Muhammed’i okudun ise, İmam Muhammed gibi olmak; Ebu Hanife’yi okudun ise, Ebu Hanife gibi olmak; İmam Ebu Yusuf’u okudun ise, İmam Ebu Yusuf gibi olmak… “Kitaplaşma” derken, esas olan budur. Dolayısıyla “ulemâ-i zâhir” değil, esas “ulemâ-i bâtın”, kitap ne diyorsa, ona göre yaşayan âlimler…

Onun için Sâdî, Gülistan’ında der ki: “Bir zat, okuduğu ilimlerle, o ilimlere göre, amel etmiyorsa, o, câhilin tekidir!” İsterse otuz tane diploması olsun, ona “diplomalı cahil” derler; isterse Ord. Prof. (ordinaryüs profesör) olsun, o, cahilin zil-zurna tekidir. “Zil-zurna” biraz avamca oldu; rahatsız oldunuz mu? Bazı şeyler, “muktezâ-i hâle” değil, “muktezâ-i zâhir”e öyle mutabık düştüğünden dolayı… Evet, bu ikisi arasında, İlm-i Beyan’da bir farklılık vardır; yoksa öbürü ile söyleseniz, tam denk gelmiyor; kelime, sizin ifade etmek istediğiniz manaya uygun düşmüyor.

Bu itibarla, “Dininizi, ulemâdan öğreniniz!” deyince, kitaplaşmış insanlar akla gelmelidir; Allah huzurunda dururken, evvelâ kemerbeste-i ubudiyet ile, ihsan şuuru ile, ihlâs mülahazası ile, aşk u iştiyak heyecanı ile Allah huzurunda duran insanlar ki bunlara “ulemâ-i benâm” (seçkin, namlı, ünlü, parmakla gösterilen âlimler) denir. Hakka, hakikate açık insanlar… Sadece “ihlâs” değil, aynı zamanda Cibrîl hadisinde ifade edildiği gibi, “İman”, “İslam” ve “İhsan”; Allah’ı görüyor gibi Allah’a kulluk yapma veya lâakall Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile eğilip-kalkma, O’na kulluğunu ifade etme… İşte dininizi böyle/bu türlü ulemadan öğreniniz.

Sakın onların diplomalarına bakıp aldanmayınız; onlar, günümüzde çoklarını aldattıkları gibi, sizi de aldatırlar. Geceleri sabahlara kadar namaz kılanlara bakınız!.. Teheccüdünü kaçırdığı zaman, kalkıp gündüz kaza edenlere bakınız!.. Yok teheccüdü kaza etme mevzuu ama ben sizin arkadaşlarınızdan gece teheccüdünü kaçırınca gündüz onu kaza edenleri biliyorum; sizin arkadaşlarınızdan. Evet, “Aman, ben bir Evvâbîn’i kaçırırım!” diye endişelenen; “Çünkü bunu ulemâ-i benâm kılıyordu. Yoksa ben nasıl Efendimiz’in sünnetlerine iktidâ ettiğimden bahsederim; O, bunları yapıyordu; O, sabaha kadar ayakta duruyordu. Yahu ben de hiç olmazsa, Müzzemmil Sûresi’nde ifade buyrulduğu gibi, gecenin üçte ikisinde mi, onun yarısında mı, gecenin son üçte birinde mi, hiç olmazsa bir süre kalkıp, kemerbeste-i ubudiyet içinde, Allah karşısında, arz-ı ubudiyette bulunmalıyım!..” mülahazasıyla dolu olan; böyle ulemadan dininizi öğrenin.

Ara sıra camiye gelen.. gelirken de abdestli mi, değil mi, belli değil.. “Bir an evvel hutbeyi bitirse de namazı kılıp ayrılsak!” diyen.. hatta orada, Cuma namazlarında, Zuhr-i âhir gibi veya vaktin son sünneti gibi kısımları terk eden… -Ki İbn-i Âbidîn, değişik fukahâ-i kiramın büyüklerinden nakillerde bulunarak, Devlet-i Aliyye’nin hâkim olduğu, baştaki insanların Cuma kıldıracak kadar, hutbe okuyacak kadar -bir yönüyle- kıvamda bulunduğu bir dönemde, “Esasen o son sünneti kılmak da gereklidir!” diyor. İsterseniz bakın İbn-i Âbidîn’e, Cuma bahsine bakın.- Evet, Fıkıh’tan dem vuran ama Fıkıh bilmeyen o diplomalı cahiller… Basit cahil değil, muzaaf cahil de değil, mük’ab cahiller, üç buutlu cahiller. Allah, şerlerinden muhafaza buyursun! Serkârları, şirazeden çıkaranlar da bunlar. Tesbihin bağını koparıp, dânelerin sağa-sola saçılmasını arzu eden de bunlar. “Haklarından gel!” diyen de bunlar. Ve bunların sözüne bakarak, birileri de zulümlerini muzaaf, hatta mük’ab hale getirerek irtikâp ediyorlar.

Öyle ulemadan değil; elinizi-ayağınızı öpüyorum, dininizi öyle ulemadan öğrenme değil!.. Gece, sabahlara kadar ibadet yapan.. lâakall Pazartesi-Perşembe oruç tutan.. işi, biraz daha düşük götürerek, Eyyâm-ı Bîd’de, her ay 13. gün, 14. gün, 15. günde oruç tutan.. teheccüdünü kaçırmayan.. Evvâbîn’i kaçırmayan.. İşrâk’ını, Kuşluğunu kaçırmayan.. değil beş vakit namaz, nafileleri de ihmal etmeyen… Bir Kudsî hadiste buyuruyor ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بِشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا، وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا “Kulum Bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum nâfilelerle Bana yaklaşmaya devam eder; nihayet Ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” İnsan, farzlarla Allah’a yaklaşır. Nevâfil ve zevâid sayılan ibadetler de “cebren li’n-noksan” edâ edilir; farzlarda kusur var ise, yırtığı bunlar yamarlar demektir. Cebren li’n-noksan, kırığı sargılama ve noksanı tamir etme manasına geliyor. Onun için, Allah buyuruyor ki, “Ben o mü’minin gören gözü, işiten kulağı ve aynı zaman da konuşan ağzı olurum.” Bir de “Yürüyen ayağı olurum!” diyor. Ne demek? “Onu doğruya yürütürüm Ben! Artık, ayaklarını/adımlarını atarken bile, Benim dediğim gibi atar!” demektir bu. Başka şekilde anlamayın onu; müteşâbih bunlar. O “…gören gözü, işiten kulağı, konuşan ağzı…” ifadeleri de müteşâbih. Bu, sizin uzaklığınızı aşmanız demektir; ibadet u taat ile, hassasiyet ile, size sizden daha yakın olan Zat’a, sizin uzaklığınızı aşmanız, sizin uzakta bulunmanızı aşmanız demektir. Böyle uzaklığını aşmış ve aynı zamanda yakınlardan yakın olan Zat’a yaklaşmış bulunan, ulemâ-i benâmdan dininizi öğrenin. Evet, icmal bu, icmal; doğrusunu bilen, daha çok şey söyleyebilir burada.

   “Hikmet ehli ile hemhal olunuz, kalb ve ruh insanlarıyla içli-dışlı bulunmaya çalışınız.”

İkinci husus olarak, “Hukemâ ile hemhâl olunuz!” diyor. Hikmet ehli ile.. söylediği şeyler arasında bir tutarlılık olan.. dünü-bugünü birbirinden farklı olmayan.. dün ne dedi ise, hakikati elli defa araştırmış, elli defa bulmuş, öyle söylemiş.. dün başka, bugün başka; sabah başka, akşam başka; bir ay evvel başka, bir ay sonra başka; öyle değil.. esasen, otuz sene evvel dediği şeyi, otuz sene sonra aynen öyle söyleyen.. çünkü “tenâsüb-i illiyet” prensibi ile, ne demiş ise şayet, o “sebeb”i çok iyi belirlemiş; o sebebe terettüp eden kaç tane sonuç var ise, onları da çok iyi bellemiş; Frenkçe ifadesiyle, meseleleri kozalite mülahazasıyla ele almış, sebep-sonuç mülahazasına göre meseleleri vaz’ etmiş. Bu zaviyeden, “Dininizi ulemadan öğreniniz!”; aynı zamanda böyle “Hukemâ ile hemhal olunuz!” Biraz evvel zikri geçen sözünde Akif’in dediği gibi, “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol.” Hekimler ile otur-kalk!..

Vakıa “hekim” derken, biz, feylesofları daha ziyade, yüksek düşünce insanlarını, kalbiyle beraber kafasını çalıştıran.. Latife-i Rabbâniyesi ile beraber ruhunu çalıştıran.. ruhunu, Sır ufkuna tevcih etmesini bilen.. Sır ufkunu, Hafi ufkuna tevcih etmesini bilen.. Hafi ufkunu, Ahfâ ufkuna tevcih etmesini bilen.. Esmâ dairesinden Sıfât dairesine yönelen.. Sıfât dairesinden Zât-ı Baht dairesine yönelen insanları kastediyoruz. İşte öyle hukemâ ile hemhâl olunuz, postnişin olunuz; onlarla oturup kalkınız. Dolayısıyla, اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ buyuruyor Söz Sultanı, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” Kiminle postnişin iseniz, aynı postta oturuyorsanız, öbür tarafta da beraber haşrolursunuz. Cenâb-ı Hak, öyle oturmaya, öbür tarafta da öyle haşredilmeye bizleri muvaffak eylesin!.. Meccânen, fazlı ile, lütfu ile, keremi ile!.. Bizi, bizim yaptıklarımızla değil, Kendi büyüklüğü ile, ululuğu ile, fazlının enginliği ile ona muvaffak eylesin!.. Bu da onun duası olsun. Başınızı ağrıttım!..

Üçüncü husus: “Kalb ve ruh insanları ile içli-dışlı bulunmaya çalışınız!” Kalb ve ruh insanları… Çok defa âcizâne arz etmeye çalıştım: Sonradan değişik müesseseler oluştu; fakat Devr-i Risâletpenâhi’de, İnsanlığın İftihar Tablosu döneminde her şey bir bütünlük içinde ele alınıyor, ifade ediliyordu. Mesela, bir insan ele alındığı zaman, o, bir “maddî anatomisi” ile ele alınıyordu, bir de “manevî anatomi”sinin varlığı vurgulanıyordu. Maddî anatomisi; eli-ayağı, gözü-kulağı, dili-dudağı, içi-dışı, kalbi, em’âsı (bağırsakları), batnı, beyni, nöronları, Hipofiz bezi, Talamus bezi filan… Maddî anatomisini düşündüğünüz, bunu teşrih masasına yatırdığınız zaman karşınıza çıkacak şeyler, bunlar ve bunlara benzer şeylerdir. Bir de insanın, kalb, ruh, sır, letâif gibi şeyleri vardır; his gibi, ihtisas gibi şeyleri vardır. Bunlar da insanın manevî anatomisini teşkil eder. Bu yönüyle “kalb ve ruh insanları ile” diyor esasen.

Bu kalb ve ruhu, cismâniyetten ayırma mevzuuna, Hazreti Pîr-i Mugân dikkat çekiyor. O da Söz Sultanı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gölgesinde, zılliyet planında bir söz sultanıdır. Diyor ki: “Madem hakikat böyledir; hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” Çünkü kalb ve ruhun derece-i hayatı, sizin bu cismanî hayatınızın çok üstündedir. Bir yönüyle, sadece cismâniyete baktığınız zaman, şayet okuyabiliyorsanız onu, bir enfüste, bir fihristte, kâinatı ne kadar okuyabilecekseniz, öyle okursunuz. Ama meseleye “kalb gözü” ile, “ruh gözü” ile baktığınız zaman, insanı bir fihrist gibi görürsünüz, kâinatı da bir kitap gibi okursunuz ve Kur’an’ın kâinatı vird-i zebân ettiğine şâhid olursunuz. Yine onun dediği gibi: “Sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.”

Kalb ve ruh… Böyle kalb ve ruh insanları ile içli-dışlı bulunmaya çalışınız, sadece dar cismaniyet dürbünüyle bakan kimselerle değil!.. Kalb ve ruh rasathanesi ile, Esma’dan hemen Sıfât dairesine yükseldiğin, Sıfât dairesinden Zât-ı Baht mülahazasına kendini bağladığın zaman, mest ve sermest olursun; orada “hayret” yaşarsın, orada “heymân” yaşarsın, orada “dehşet” yaşarsın, orada kendinden geçersin!.. Dolayısıyla, bu türlü kalb ve ruh insanlarını bulduğunuz zaman, onlarla oturup-kalkmayı ihmal etmeyin!..

   İslam dünyası, isim-müsemma birliği içindeki tekke, mektep, medrese ve mabet gibi yerlerde, mahrûti bakışlı hakikat eri muallim rehberlerin Kitap ve Sünnet çerçevesinde ciddi bir adanmışlık ruhuyla yerine getirecekleri irşad ve rehabilitasyona muhtaçtır.

Evet, devr-i Risâletpenâhi’de insan ve mahiyeti bir bütün olarak ele alınıyordu. Kur’an-ı Kerim’in İnsanlığın İftihar Tablosu’na nüzul ettiği dönemde, O’nun tarafından, nurâniyeti ile bir kere bu neşrediliyordu. Bir taraftan, şekil olarak ibadet ü taat anlatılıyordu; ibadet ü taat, yani medresenin verdiği ilimler anlatılıyordu. Bir taraftan, meselenin ruhu, ruhlara ifâza buyuruluyordu. Bir taraftan da günümüzde fünûn-i müsbete diyebileceğimiz meseleler, zihne, dimağa, nöronlara emanet ediliyordu. O insanlar, bunları toptan alıyorlardı ki, bu meseleler, insanın “ekânim-i selâse”si, “üç uknum”u, “üç temel unsuru” (üçlü sacayağı) idi. Kalbî ve ruhî hayat.. ondan sonra, bir yönüyle bedenî mükellefiyetler.. bir taraftan da muhakemeye müteallik meseleler, hikmete müteallik meseleler. Bunlar, o devirde, fiilen yaşandığından dolayı, Rehber’inden (sallallâhu aleyhi ve sellem) fiilen alınıyordu. Ha, “Bu, şudur; bu, şudur; bu, şudur!” denmiyordu; onlar, iç içe, hiç farkına varmadan yaşanıyordu.

Bir gün geldi, bunlardan bazılarında kusurlar oldu. Dolayısıyla mesele, “medrese” şeklinde ele alındı; “Ulum-i diniye, burada tedris edilmeli!” dendi. O güne kadar, medresenin yanında aynı zamanda tekke, zâviye ve halvethanelerin fonksiyonu da edâ ediliyordu; bir gün geldi, medrese ile tekke ve zâviye de birbirinden ayrıldı. Bu müesseselere, “Bakın başınızın çaresine, bakın başınızın çaresine!” dendi; bunlar talak-ı selâse ile tatlîk edildi. Hatta Doğu Anadolu’da ifade edildiği gibi, talak-ı selâse ile de değil “üçten dokuza” boşandı. Tekvinî emirlerin mütalaaya alınması, Kur’an’ın satırlarında kainat kitabının okunması; ayların, güneşlerin, yıldızların, zemin yüzünün, otun, ağacın, haşerâtın, oksijenin, karbondioksitin, havanın, çağlayan suların, yağan yağmurun, tebahhuratın; bütün bunların doğru okunması da bir yönüyle mektebe emanet edildi.

Talak-ı selâse ile boşanma duygusu yavaş yavaş Hicrî beşinci asırda başladı. İstanbul fethedilince, bir yönüyle, güç ve kuvvetin de tesiriyle “Yahu böyle de oluyormuş!” filan denilerek yavaş yavaş uzaklaşma da başladı, bunlar birbirinden daha da uzaklaştı. Sonra, son iki ve üç asra gelince, birbirinden tam uzaklaştılar. Tekke ve zâviye, babadan miras gibi bazı kimselere miras kalmaya başladı; medrese, hocaların elinde, satırlara/paragraflara emanet edildi; mektepte, fünûn-i müsbete, sadece Batı filozoflarının düşüncelerine göre işlendi veya tâbir-i diğerle, Materyalizme, Natüralizme, Pozitivizme “Alın, bunlar size emanet!” falan dendi. Ayrıldı, birbirinden koptu. Böylece devr-i Risâletpenâhi’de içli-dışlı, bir hakikatin üç yüzünden ibaret olan o vâhid parçalanmış oldu. O, parçalandı; dolayısıyla Müslümanlar da kalacakları yerde kaldı ve onlar da paramparça oldular.

Bu itibarla, yeniden bir araya gelmenin yolu, “kalb ve ruh insanları ile içli-dışlı olma”ya bağlıdır. Onlar, kafayı çalıştıracak, hikmete râm olacak; kalbi ve ruhu çalıştıracak, onlar ile oturup kalkacak ve Allah’ın izni ile, bu talak-ı selâse ile boşanmış şeyleri de bunca zevc-i âherden sonra yeniden bir araya getireceklerdir. “Yahu yeter, Allah aşkına, bu kadar zevc-i âher! Bir tanesi yetiyordu bir araya gelmek için; fakat üç asırdan beri, belki otuz defa zevc-i âher yaptınız. Yeter, Allah aşkına; birleşin ne olur!..” diyeceklerdir.

Fakat bilmem ki, sizin nesliniz bu birleşmeyi görecek mi?!. Cenâb-ı Hakk’ın inayeti, her şeyi en kısa zamanda yapabilir; damlayı derya yapar, zerreyi güneş yapar. Allah, bir vâhidin üç yüzünden ibaret olan bu üç hakikati, sizin elinizle bir araya getirmeye muvaffak kılsın! Âlim görünen, bilen görünen cahillerin tasallutundan, tahakkümünden, fikrî galebesinden sizi halâs eylesin!..