Yazarın Arşivi

BOLLUK VE DARLIKTA MÜ’MİNCE DURUŞ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Biliyoruz ki hem refah ve bolluk zamanlarının hem de zor ve sıkıntılı dönemlerin kendine mahsus bir kısım imtihanları vardır. Bütün bu imtihanlarda kaybetmeme adına mü’mince tavır ne olmalıdır?

   Cevap: En başta ifade etmek gerekir ki bir mü’minin yüce bir mefkûreye bağlanması ve bütün hayatını bağlı olduğu mefkûre etrafında örgülemesi, maruz kalacağı imtihanlar karşısında onun adına önemli bir kalkan olacaktır. Eğer bir insan, “Hizmet varsa yaşamaya değer, yoksa yaşamanın da bir anlamı yoktur.” düşüncesini vird-i zeban edebiliyor ve dünyada kalmasının anlamını, kendisini adadığı davası adına bir şeyler yapabilme imkânına bağlıyorsa, ne nimetlerin sağanak sağanak başından aşağı yağması onu baştan çıkarabilecek ne de amansız hâdiselerin tazyiki onu isyana sevk edecektir.

Ne var ki böyle bir duygu ve düşünceyi içe sindirme ve tabiata mâl etme çok zordur. İnsanın sürekli içten gelen bir heyecanla bunu duyması, beyninin bütün guddelerinde hep bunu hissetmesi ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık gerektirir. Hakiki bir mü’min bu zoru başarmaya talip olmalıdır. O, hayatını i’lâ-i kelimetullah düşüncesine bağlamalı, bundan yoksun bir hayatı boş ve anlamsız görmeli, bu düşünceden koptuğu takdirde cansız bir cenazeye dönüşeceğinden korkmalıdır.

Evet, Allah rızasının, O’nun adını muhtaç sinelere duyurma cehdinin ötesindeki her şey tâlidir; olsa da olur, olmasa da. Rahat olsa da olur, olmasa da; hane olsa da olur, olmasa da; makam olsa da olur, olmasa da; servet olsa da olur, olmasa da. Fakat i’lâ-i kelimetullah için bunu diyemeyiz. Zira biz, onu oldurmak için burada olmuşuz. Yaratılışımızın asıl gayesi, sinelerde bu duyguyu canlandırabilmek, yaşatabilmektir. Bu açıdan bir mü’minin kilitlenmesi gereken asıl ve öncelikli hedefi bu olmalıdır.

Esasen bu meseleleri derinlemesine duymaya namzet olanlar çoktur. Allah, çoklarını bu donanımda yaratmıştır. Fakat önemli olan, istidat ve kabiliyetlerin inkişaf ettirilmesidir. Donanımın buna müsait olması yetmez; iradenin hakkının verilerek içteki istidatların ateşlenebilmesi, harekete geçirilebilmesi gerekir. Bir kıvılcımla, bir kibritle içini aydınlattıktan sonra da soluk soluğa bütün yeryüzünü dolaşıp, tutuşmaya namzet ne kadar mum varsa tamamını ateşleme azminde olmak gerekir. Allah yolunda yapılan, insanlığa hizmet adına ortaya konulan her işe bir mum tutuşturma şeklinde bakılabilir. Hz. Mevlâna’nın ifadesiyle bir mum, başka mumları tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.

   Başarılar Karşısında Mü’mince Mülâhazalar

İnsanın sa’y ve gayretine terettüp eden her türlü güzel netice, Zât-ı Ulûhiyet’in birer ihsan, ikram ve teveccühü olması itibarıyla çok kıymetlidir, çok büyüktür. Fakat insan, kendi nazarında bunları yetersiz görmeli ve “Allah’ın bana ihsan etmiş olduğu imkânlarla çok daha büyük işler başarılabilirdi.” diyerek daha fazlasına talip olmalıdır. Küre-i arzın yarısına söz dinletmiş biri olsa bile, “İrademin hakkını veremedim. Allah’ın ihsan ettiği imkânlarla duygu ve düşüncemi bütün dünyaya ulaştırabilirdim.” mülâhazalarını taşımalıdır. Aynı zamanda o, elde ettiği bütün başarıları Cenâb-ı Hak’tan bilmeli ve sürekli, “Bunları bana lütfeden Hazreti Allah’tır.” demelidir. Kendisini, haccetmek üzere Kâbe yollarına düşen karınca gibi görmeli, Allah’ın lütfu olmayınca çıktığı yolculuğu tamamlayamayacağının şuurunda olmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, aza şükretmeyenin çoğa da şükretmeyeceğini ifade buyurur. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 30/390) Bu açıdan Allah’tan gelen en küçük şeye bile şükretmek gerekir. Aksi takdirde O’na karşı saygısızlık yapılmış olur. Zira her şey Allah’ın eliyle meydana gelmektedir. Elde ettiğimiz şey, çok küçük olsa bile onu yaratan Allah’tır. Allah’tan gelmesi itibarıyla da küçük görünen şeyler bile gerçekte çok büyüktür. Fakat elde edilen başarıları bize bakan yönüyle küçültebildiğimiz kadar küçültmeliyiz. Dünyada bin tane üniversite açmış olsak, bunu az görmeli niye on bine ulaşamadık, demeliyiz.

Esasında bir mü’minin, yaptığı işleri, kendine ait yanıyla ayaklar altına alınıp ezilecek şekilde görmesi, yüzüne gözüne bulaştırdığını düşünmesi; fakat Zât-ı Ulûhiyet’in teveccühünün bir semeresi olması itibarıyla da çok küçük muvaffakiyetleri bile tebcil etmesi, haddizatında bir çelişkidir; düşünce istikametini koruyabilme ve hâdiseleri doğru değerlendirebilme adına onu dengede tutan güzel bir çelişki. Yoksa insanın elde ettiği başarıları kendisinden bilmesi, muvaffak olduğu güzel işleri kendine bakan yanıyla büyük görmesi, onun gurur ve kibir dünyasını besleyip büyütecektir.

Nimetler içinde yüzen, sürekli muvaffakiyetler sergileyen bir kişi, bunları kendinden biliyorsa hiç farkına varmadan Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu yönüyle de, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Nâziât sûresi, 79/24) diyen Firavun’dan bir farkının olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla ortaya konulan güzel işlerle Cennetlerin elde edilmesi de Cehennem’e müstahak hâle gelinmesi de mümkündür. Mesela çaba ve gayretleriyle ülkeyi baştanbaşa Cennet hâline getiren bir insan, “Bunu kendi dehamla başardım.” dediği anda hiç farkına varmadan şirk bataklığına saplanmış demektir. Oysaki bu güzellikleri kendine mâl etmek yerine öncelikle asıl sahibine (celle celâluhû) verebilse, ardından da, neticenin hâsıl olması için emek sarf edenlerin gayretlerini, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına şart-ı âdi planında bir davetiye manasına hatırlayabilse, Firdevslere otağını kurabilir.

İnsan bazen Karun gibi doğrudan, إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي “Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.” (Kasas sûresi, 28/78) sözleriyle ilâhî lütufları kendine mâl edebileceği gibi, bazen de hâl ve tavırlarıyla, işaret ve mimikleriyle bunu ortaya koyabilir. Neticede bunların hepsi şirk kokan ifade ve tavırlardır. Şirkten şükre geçmenin yolu ise büyük küçük her şeyi Cenâb-ı Hak’tan bilme ve O’na ait olması itibarıyla takdir etmedir. Nefse bakan yönü itibarıyla İstanbul’un fethi bile küçüktür; Allah’a bakan yönü itibarıyla ise yerde çırpınan bir karıncayı kaldırıp yuvasına koyma dahi çok büyüktür. Allah’ın hukukuna karşı çok duyarlı olmak lazım.

Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir evde neş’et eden ve Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) on seneye yakın hayat arkadaşlığı yapan Âişe-i Sıddîka, Allah Resûlü’ne, “Yâ Resûlallâh, Acaba eşinizi ahirette hatırlar mısınız?” diye soruyor. Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olan anamız, ne ameline ne de Efendimiz’e olan yakınlığına güveniyor. Efendimiz’in şefaatiyle kurtulabileceğini ümit ediyor. Efendimiz de onun bu sorusu karşısında, “Yâ Âişe, üç yerde hatırlayamam: Hesabın görüldüğü yerde, mizanda ve sıratı geçerken.” buyuruyor.

Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in ve diğer pek çok sahabinin duygu ve düşünceleri de bundan farklı değildir. Nitekim ömrünü i’lâ-i kelimetullah yolunda geçirmiş olan Hz. Ömer’i, başını yere koymuş, “Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme Allah’ım!” derken görürüz. Yaptığı amelleri kendisine bakan yönüyle küçük, Allah’a ait tarafıyla ise büyük görme meselesi, bu zatlarda tam anlamıyla temessül etmiştir. Acaba içimizde, kıtlıkları, kuraklıkları, zelzeleleri, toplumun değişik kesimlerinin birbirine düşmesini, zalim ve münafıkların başımıza musallat olmasını kendinden bilen, yüzünü yere koyup yalvaran, iki büklüm olup kıvranan ve “Allah’ım, benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diyen kaç kişi vardır?

   Kadere Rıza

Nimetlerle serfiraz olma ve rahata kavuşma insanı küstahlaştırabileceği gibi bela ve musibetlere maruz kalma da onu isyana sevk edebilir. Hâlbuki mü’mine düşen, bütün bunların birer imtihan olduğunu unutmama ve hayatını sabır, şükür ve rıza dairesinde geçirmedir. Nitekim Hz. Sadık u Masduk’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ، وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ “Allah’ın takdir buyurduğu şeylere razı olması insanoğlu için bahtiyarlık sebebi olduğu gibi, O’nun takdir buyurduğu şeyleri hoşnutsuzlukla karşılaması da onun adına bedbahtlık sebebidir.” (Tirmizî, kader 15)

Bu sebepledir ki Allah’a gönülden inanan bir insanın, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّاوَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًاRab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hz. Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razıyız.” (Buhârî, ilim 29; Müslim, sıyâm 197) duygu düşüncesini hep hatırında tutması ve bu mübarek sözü vird-i zeban etmesi çok önemlidir. Mü’min, bu sözleriyle, insanı var eden, yetiştiren, terbiye eden, onun hakkında değişik takdirlerde bulunan Allah’ın rubûbiyetinden; bir din, diyanet ve sistem olarak vaz edilen İslâm’dan, onun bize yüklediği bütün mükellefiyetleri gönül rızasıyla yerine getirmekten ve Hazreti Muhammed Mustafa’nın da peygamber olmasından razı olduğunu ifade etmiş olur.

 “Ne yaptım ki bu sıkıntılar başıma geldi! Neden bütün belâlar gelip beni buluyor?” şeklindeki sözler, mü’mince sözler değildir, mü’mine yakışmaz.

İnsanın, yaşanan olumsuz hâdiseleri Cenâb-ı Hakk’ın takdiri olarak görmesi ve bu takdirin de kendi hata ve günahlarına bağlı olabileceğini düşünmesi, onu, rızaya muhalif duygu ve düşüncelerden, -haşa- Rabbiyle iç cedelleşmelere girmekten kurtaracaktır. Kur’ânî mantık da bunu gerektirir. Zira pek çok âyet-i kerimede, maruz kalınan sıkıntıların sebebi olarak insanların işlediği hata ve günahlar gösterilmiştir. Bu açıdan bir mü’minin ağzından çıkacak sözler şunlar olmalıdır: Demek ki bir kısım günahlarımız varmış ki Allah bize bazı güveleri musallat etti. Onlar bizim asıl günahlarımızı bilemediklerinden ötürü sevaplarımıza iliştiler. Hz. Pir’in dediği gibi, bizim hiç yapmadığımız, yapamayacağımız, hatta düşünemeyeceğimiz şeylerden dolayı bize hücum ettiler.

Eğer yaşanan sıkıntılara bu şekilde yaklaşılırsa içte kabaran hafakanların üzerine rıza iksiri dökülerek eritilebilir. Bu iksir sayesinde, kafa karıştıran, beyin guddelerinde dolaşıp duran, kortekse girip oradaki dosyaları kirleten bütün olumsuz düşüncelerin üstesinden gelmek mümkün olur.

Allah’ın rızasını kazanmaktan başka maksatları olmayan samimi ve fedakâr gönüllere reva görülen kötülükler, düşmanca muameleler, zulüm ve gadirler karşısında zaman zaman bazı olumsuz mülâhazalar akla gelebilir. Hatta bunlar insanın uykusunu alıp götürecek, ona cinnet geçirtecek ölçüde ağır da olabilir. Nereden biliyorum bunları? Çünkü çok defa kendim yaşıyorum. İşte bu tür durumlarda, müstakim bir kısım düşüncelerle zihindeki bu tür olumsuzlukları izale etmeyi bilmelidir.

Ayrıca biz, dar ufkumuz ve kısır düşüncelerimizle, çoğu zaman meydana gelen hâdiselerin ne tür güzellikler doğuracağını da bilemiyoruz. Zaman zaman söylemişimdir. Eğer hayat serencamım benim düşünce ve plânlarıma bağlı cereyan etseydi, Korucuk köyünde Ramiz Efendi’nin oğlu olarak kalırdım. Fakat bugünden geriye dönüp sergüzeşt-i hayatıma baktığımda Cenâb-ı Hakk’ın tevcih ve lütuflarını daha net görebiliyorum.

İnsan, hususiyle can sıkıcı ve boğucu hâdiselerin çarkları arasında preslenirken olup bitenleri doğru okuyamayabilir, tekvinî emirleri yorumlamada bir kısım yanlışlıklara girebilir. Fakat daha sonra her şey daha berrak ve şeffaf olarak ortaya çıkmaya başlayınca hiç farkında olmasak da Allah’ın hayatımıza yön verdiği ve bizi ilâhî lütuflar ile serfiraz kıldığı anlaşılır. Bu sebeple insan, daha sonra Allah karşısında mahcubiyet yaşamak ve ızdırapla iki büklüm olmak istemiyorsa, yaşadığı hâdiseler hakkında hüküm vermede acele etmemeli ve asla rızadan ayrılmamalıdır.

Allah, bazen vereceği nimetleri zor ve çileli bir yolun sonunda verir. Bazen sizi öyle bir güzergâha iter ki orada inişler, çıkışlar, virajlar vardır. Bazen yokuşları çıkmanız bazen de kandan irinden deryaları geçmeniz icap eder. Bu tür zorluklarla mücadele ettiğiniz esnada bütün bunlara maruz kalmanızın ardındaki sırları anlayamayabilirsiniz. Cereyan eden hâdiselerin nereye varacağını bilemeyebilirsiniz. Fakat tepeye çıktıktan sonra dönüp geriye baktığınızda, daha önceki telâkki ve mülâhazalarınızın yanlış olduğunun farkına varır, “Ne kadar da isabetli bir yolda yürümüşüz.” dersiniz. Cenâb-ı Hakk’ın sevkinin ne kadar yerinde olduğunu görürsünüz. Bu açıdan, şimdiden neticenin hayır olacağı mülâhazasıyla, yürüdüğümüz güzergâhta takıldığımız şeyleri aşmaya çalışmalı ve Rabbimiz’in bize olan lütuflarını düşünerek şükretmeliyiz. (Devam edecek.)

Bamteli: GENÇLER İLE HASBİHÂL (2)

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Fethullah Gülen Hocaefendi, -çoğunluğu kız öğrencilerden/gençlerden oluşan ziyaretçilere yaptığı- bu haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir.”

Efendimiz’in her sözü, lâl ü gûherdir; onun için demişler ki: كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin sözleri, sözlerin sultanıdır.” Her sözü O’nun, sultandır; bu da öyle: “Sizin gençlerinizin en hayırlıları, yaşlılara benzeyenlerdir.” Ölüm emareleri etrafında tüllenmeye başlamış gibi yaşayan, dünyaya baktıkça hep karşısında, gözünün önünde, âhiret tüllenen gençler… Hayatlarını ona göre dizayn eden gençler… “Nasıl olsa bir gün öleceğiz!” diyen gençler… İşte öyle gençler.

Öyle de oluyor; öbür türlü -ikinci şıkta ifade edildiği gibi- de oluyor. Bu gençler, belki sizin ihtiyarlarınızdan da, ihtiyarlarınızın ihtiyarlarından da daha hayırlıdır. “İhtiyarların en şerlisi de, hevâ-i nefsine uymuş, pek çok günah etmiş kimselerdir.” Leyla Hanım’ın Naat’ındaki ifadelerle, “Huzura k(h)angi yüzle varayım yâ Rasûlallah!” diyecek hale gelmiş insanlar… “Hevâ-i nefsime uydum, pek çok günah ettim / Huzura k(h)angi yüzle varayım yâ Rasûlallah!” der Leyla Hanım. Ağzın şeker şerbet yesin, annem benim!..

Genç, bir yönüyle, böyle âhiret için yaşayan… Mus’ab İbn Umeyr’in temsil ettiği fütüvvet… “Hep Mus’ab’ına hayranım!” dedim bir Naat’ta. Hazreti Mus’ab aklıma gelince gözlerim dolar. İbn Cahş, aklıma gelince -halazâde- gözlerim dolar… Onlar, dünyada yaşamışlar ama hep gözlerinde âhiret tüllenmiş. Daha genç yaşında iken, dünya nedir bilmemiş, mâsivâ üzerine katiyen eğilmemiş… “Dünyasına, dünyasına / Aldanma dünyasına / “Dünya benim!” diyenin / Gittiydik dün yasına.” Öyle bakmışlar dünyaya. Mus’ab, öyle centilmen, öyle dahi bir insan ki!.. İnsanlığın İftihar Tablosu, Medine’ye mürşîd göndermeyi düşünürken -daha genç yaşında, 20 yaşında- onu gönderiyor. Demek ki o kıvamda; öyle bir adanmışlık ruhu var. Başka bir sevda, gözlerinin içine girmemiş; hiçbir şey, başını döndürmemiş.

Hazreti Mus’ab, annesini de idare ediyor. Annesi putlara tapıyor; her gün değişik tehditler filan: “Annenim ben! Sana sütümü/emeğimi haram ederim!” falan diyor. “Anne, ben sana hiç kusur etmem, haksızlık yapmam! Günah işlemem sana karşı. Ama beni yolumdan döndüremezsin! Ben, rehberimi buldum, adım adım O’nu takip ediyorum!” cevabını veriyor. Evet, bu çok önemli bir şeydir o yaşta. Hani biz olsak, ben olsam, akılsız, ya onu kırarım veya beri tarafta kusur ederim. Ne anneyi kırıyor, ne İnsanlığın İftihar Tablosu ile münasebetlerinde bir kusura giriyor. Bu kıvamdaki bir insan…

İnsanlığın İftihar Tablosu, insan keşşafıdır; insanlara bakınca, tavırları, davranışları, sözleri, sazları, vurgulamaları ile onları hemen keşfeder, “Ne işe yarar bu?!” diye. Medine’ye birini gönderirken, Mus’ab İbn Umeyr’i gönderiyor. Bir sene sonra da yetmiş insan ile İkinci Akabe Biatları’na geliyorlar. Ağza kolay; puta tapan insanlar bunlar. Orada başında hep kılıçlar kavis çiziyor; “Otur kardeşim!” diyor, “Bir dinle. Beğenmez isen yine ne yapacaksan yap; benim boynum hazır burada, karşı koyacak halim yok!” Yetmiş kadın, erkek, genç insanı, insan hissiyatını kontrol altına alarak, Allah Rasûlü’nün emrine getiriyor. Öbür sene biraz daha artıyor, öbür sene… Ve bir gün orası “Dâru’l-Hicret” oluyor. “Gençlerin en hayırlısı, ihtiyarlara benzeyen…”

   “Hayırlı ihtiyar, Allah yolunu ihtiyar edendir. O, Rasûlullah’ı, yârânlarını ve bütün ihtişamıyla âhiret bahçelerini seçen gönlü genç Hak eridir.”

“Yaşlıların en fenası ise gençler gibi yaşayandır.” Hafizanallah… Girmiş altmış yaşına, yetmiş yaşına, seksen yaşına, hâlâ hevâ-i nefsinden sıyrılamıyor bir türlü; onun güdümünde hareket ediyor. Aklına ne eserse onu yapmaya çalışıyor; sövüyor, sayıyor, gıybet ediyor, iftirada bulunuyor; kendi gibi düşünmeyen insanlar, başkalarını cennetlere götürseler bile “Harap olsun o Cennet!” diyor, “Yıkılsın, yerle bir olsun o Cennet!” diyor. Hafizanallah; böyleleri var.

Hiç gördünüz mü siz sahabe-i kiramın yaptığı hizmetleri yapmaya çalışan bu Hizmet erlerine yapılan eziyetler karşısında bir ses çıkaranı?!. İşkenceler, öldürülen çoluk-çocuk, hapishanelerde annesinden dünyaya yeni gelmiş çocuklar, gençler, delikanlılar… Türkiye’nin kıvamında, en entelektüel insanları ya sürgün edilmiş ya hapse atılmış. Merhum Akif’in dediği gibi -Evet, Akif’in Abdülhamid’e karşı söylediği şeylerdir bunlar- bunca mezâlim… Mezâlimi irtikâp eden insanlar yapıyorlar onu; gözlerini kırpmadan yapıyorlar.

Fakat beri taraftan “Müslümanım!” diye onların arkasından sürüklenenlerden bir tanesi de çıkıp demiyor: “Yahu biraz fazla olmadı mı bu?!. Bu insanlar ne yaptılar, nedir günahları bunların? İşte okuyorlar bunlar, ilim elde ediyorlar; kardeş gibi sarmaş-dolaş oluyorlar; dünya kardeşliğini tesise çalışıyorlar; dünyanın dört bir yanında örnek oluşumlar sergilediler. Ne yapıyorlar ki, bunlara siz böyle yapıyorsunuz; ‘terör örgütü!’ diyorsunuz.” Bir tanesi kalkıp bu mevzuda o yanlış anlayışa, sapık anlayışa “Yahu yeter; fazla oldu biraz!” demedi.

Toplum, nasıl çürümüş, onu ona göre değerlendirin. Çürümüş, tefessüh etmiş toplum tamamen. O tefessühâtı da yeniden formuna koymak, yani deformasyonu gidermek, yeniden formalize etmek size düşüyor, Allah’ın izni-inayetiyle. İki üç asırlık bütün ihmalleri kaza etmek size düşüyor Allah’ın izniyle.

Böyle yaşadığınız takdirde -çünkü hepiniz kıvamınızdasınız, elhamdülillah- o zaman ihtiyarlardan bin defa daha hayırlısınız. Efendimiz’in “hakiki kardeşim” dediği de işte sizlersiniz belki.

Ama bu arada bazı yaşlılar da başını almış gidiyor; nereye gideceği belli değil, pusulasız bir gemi gibi nerede aborde olacağı belli değil. Giden yaşlılar var altmış yaşında, yetmiş yaşında, seksen yaşında. Yaşlarının ne ifade ettiğinin de farkında değiller.

Avamca bir deyiş; bizim Erzurumlular kullanırlardı, benim de çocukluğumdan aklımda kalmış. Yaşları belli kademelerde ele alıp değerlendirme:

Yaş on -anne-baba nezdinde- bülbül dalına kon. -Sevimli, kucaktan kucağa, hep sevgiyle tebessümler ile karşılanır.-

Yaş yirmi, yumruk değirmi (yuvarlak).

Yaş otuz, yumruk topuz. (Biraz daha -günümüzün insanları gibi- cânî.)

Yaş kırk, sakalı bırak, bıyıkları kırk.

Yaş elli, her şey belli.

Yaş altmış, gelmiş-gitmiş.

Yaş yetmiş, işin bitmiş.

Yaş seksen, kafa biraz noksan.

Yaş doksan, ha varsan ha yoksan.

Bundan ders almayan bir insan, “Ha varsan, ha yoksan!” Bundan ders almayan insanın insanlığında şüphe vardır.

   “İmanı en kâmil mü’minler ahlâken de en güzel olanlardır.”

Esasen dinin önemli bir yanı, “ahlak”tır. Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ diyor. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celilini seslendirme mülahazası ile Kalem Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, en yüksek ahlak üzerinesin!” deniyor.

O, karşı tarafın mütemerritlerine, mütemerrid Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, İbn Ebî Muayt gibi kimselere, bir şey anlatmak mümkün değil. Bunlar, kafalarını -siyasiler gibi- tamamen kendi hayat felsefelerine kaptırmış; ne derseniz deyiniz size bir yumruk sallarlar. Fakat o Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi kimseler, Aşere-i Mübeşşere gibi kimseler, hemen yurdunu-yuvasını terk edip Habeşistan’a giden kimseler, sonra Medine-i Münevvere’ye giden kimseler…

Kadınlar da öyleydi; mesela Ümm-i Seleme validemiz dâhiydi, o bir dâhi idi. Ümm-i Meymune validelerimiz gibi kadınlar, “Hicret!” denince hiç gözlerini kırpmadan hemen kalktı, dağarcığının içine üç-beş eşya koydu, Medine’nin yolunu tuttular. Ümm-i Seleme validemiz, aynı zamanda Habeşistan’a da hicret edenlerdendir. Belli bir süre sonra dönüp geliyor Medine-i Münevvere’ye. Ve bunların sayıları çoktur. Sadece Ezvâc-ı Tâhirât arasında yerlerini alan değişik kabileden annelerimiz… Hepsi farklı farklı kabilelerdendir; çünkü onlar, Efendimiz ile kendi kabileleri arasında bir koordinasyon tesis ederler. Eve ait, kadınlığa ait meseleleri o aileler içinde, yakın akrabaları içinde onlara götürür-getirirler. Rahat girip çıkacakları evleri vardır orada. Onların yaptıkları da Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin yaptığından geri değildir. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.)

Fakat Siyer Felsefesi yazılamamış; yazılsa da onlar için -önemleri ölçüsünde- o meseleye yer verilememiş. Ben bu mevzuda teessürümü yaşarım. Haşa, Sahabe-i kirama, Tâbiîn-i ızâma karşı değil. “Siyer felsefesi yazıldığı zaman, Megazî yazıldığı zaman, Tabakât ortaya konduğu zaman, niye konumları itibarıyla onlara yer verilmemiş?” filan diye. Bunu söylerken, “Acaba hiç yer verilmedi mi?” denebilir. Hayır, yer verilmiştir belki fakat değerleri ölçüsünde değildir. Türkçemizdeki başka bir ifadeyle, değerleri ile “mebsûten mütenasip” (doğru orantılı) değildir.

Şimdi biz de çok defa şunu tekrar ediyoruz: Bir yerde öyle ideal bir toplum, küçük çapta bile olsa… Mesela şu kadar bir şey olsa… Evet, üç yüz insan… Var mı üç yüz insan? -İki yüz elli kadar, üç yüze yakın.- Evet, üç yüz insan; bu kadar insan bir araya gelmişler, böyle kaynaşmışlar, sarmaş-dolaş olmuşlar, muânaka yapıyorlar, boyun boyuna sarılıyorlar. Bunu deyince/görünce, “Yahu bunları böyle bu ölçüde bir araya getiren nedir? Siyaset yok, siyasî kazanım yok, burada dünyaya bakan bir yön yok; onlar neye dilbeste olmuşlar, ne için koşturuyor bu insanlar?” derler. En azından bir merak uyandırır o. Yani, bir yerde ideal bir toplum oluşturulduğu zaman, zannediyorum, o her şeyiyle okunmaya başlanacaktır, Allah’ın izni-inayetiyle.

Antrparantez; siz böyle bir şeye namzetsiniz. Bizim arkadaşlarımız/hemşirelerimiz böyle bir şeye namzettirler. O ütopyayı oluşturmak… Farabî’nin “el-Medinetü’l-Fâzıla”sı gibi bir şey oluşturduğunuz zaman, çok ciddi bir alaka, dünyada bir imrenme oluşacaktır, Allah’ın izni-inayetiyle. Değerlerini alacaklar onun, “Ahlak-ı Hasene”sini alacaklar onun.

Hadis-i şerifte yine ifade buyuruluyor: “Bir insanın amelleri içinde güzel ahlaktan daha yüksek bir şey yoktur.” deniyor Mizanda ağır basacak, ötede terazinin kefelerini kıracak bir amel var ise, o da güzel ahlaktır.

Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurmuş: تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlakı ile ahlaklanınız.” Yani, herkesi iyilikle kucaklayın; biri size “bir arpa boyu” iyilikte bulunmuş ise, siz onu “bir adım”a çevirmeyi ihmal etmeyin. “Bir adım” ile mukabelede bulunulmuş ise şayet, “adım”a, “adımlar” ile mukabelede bulunmayı ihmal etmeyin. Şayet normal bir “gezme” şeklinde size doğru gelinmiş ise, siz “koşarak” ona doğru gitme mukabelesinde bulunmayı ihmal etmeyin!.. Bunun gibi… İlahî ahlak, bu; Kudsî hadis ifade ediyor: “Kulum Bana bir karış gelirse, Ben bir adım gelirim. Bir adım gelirse, gezerek gelirim…”

Hâşâ, Allah gezmeden, adım atmadan, yürümeden, yer değiştirmeden münezzehtir.

“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda,

Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde. “Hudâ Rabb’im, nebîm hakkâ Muhammed’dir Rasûlullah.” diye başlıyor, sallallâhu aleyhi ve sellem.

Bunun gibi, hiç aksatmadan onu yaşıyorsa bir insan, nabzı tutulduğunda hep kalbinin atışları aynı ise, kalbi ritmik atıyorsa, inandırıcı olur. Dün başka, bugün başka, yarın başka yaşayan kimseler hiç inandırıcı olamazlar, Allah göstermesin!.. Hani bir de çirkin misalini arz edeyim onun: Bir kilise haziresinde veya havra haziresinde, manastır haziresinde Türkiye’deki genel manzarayı uzaktan seyretseniz, “Müslümanlık!” deseler buna, zannediyorum herkesin dilinin ucuna kadar gelen mülahazalar şunlardır: “Aman, Allah göstermesin!” Bir Suriye’yi görseler, Müslümanlık adına “Aman, Allah göstermesin!” derler. Bugün İslam dünyasında imrendiricilik kalmamıştır.

Bunu -inşaallah- o Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân’ın yolunda sizler, Efendimiz’in mesajları olarak gerçekleştireceksiniz, Allah’ın izni-inayetiyle. Ben bu mevzudaki inanç ve kanaatimi hiç kaybetmedim. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir çeşit tecelli dalga boyunda zuhurlarısınız.

   Hayatın her döneminde ve her şartta ahiret azığı hazırlamak için gayret göstermeli; ölüm gelip çatıncaya kadar ilim, imanda derinleşme, sâlih amel ve hizmete devam etmeli!..

Beğendiğim bir insan vardı: Hüsrev Hoca. Hiç görmedim ben. Arnavut idi, çok vukufluydu. Bir dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yapan Yaşar Tunagür hocanın da hocası, İstanbul’da hocası. Öyle çok vukuflu; talebelerine ders takrir ediyor. -Bir-iki küçük hususu arz edeyim; sıkılmadınız ise.- Yaşar hoca der ki: -Makamı Cennet olsun; o da Cennet’te inşallah, o da Cennet’te. Her şeye rağmen bize “inşaallah” demek düşer.- Bir gün talebe arkadaşlar ile -Mahmud Bayram hoca da o talebelerden birisi; hizmetimizi çok severdi, bayılırdı.- beraber derse giriyoruz. Baktık ki kapının önünde tabut var, teneşir var, kazanlarda su da kaynıyor. İçeriye girdik, oturduk. Hiçbir şey yokmuş gibi, hoca bize dersi takrir etti.

Antrparantez: Hüsrev Hoca “Tavzîh” okutuyor, Teftâzânî’nin. Felsefi düşünceyi Müslümanlaştıran adamlardan birisidir Teftâzânî. Seyyid Şerif Cürcânî ile muasırdır. (Ankara Savaşı’nda) Çubuk’a gelinceye kadar da Timurlenk’in ordusunda, onlar, serkârlık yapmışlardır. Öyle birisi Teftâzânî. Hüsrev Hoca onun “Tavzîh”ini okutuyor.

Son günlerinde, yatakta idi, en son durumlarında yatakta uzanmış, tefsiri elinde zor tutuyordu; bazen de kayıyordu kitap. Bir gün düştü elinden. Hıçkıra hıçkıra ağladı: “Allah’ım, bu kadarını bile yapamıyorum, artık kitabı elimde tutamıyorum, beni bağışla!” O hâle gelinceye kadar yapması gerekli olan şeyi yapmış. O hâle gelinceye kadar… Yatakta… Ya-tak-ta…

İşte o Hüsrev Hoca’ya o gün soruyorlar; “Hocam bu nedir, bu kaynayan su, kazan, filan?” Hani ben onu bütünüyle insanî hislerden tecrîd edilmiş olarak görürüm. Fakat “Hocam bu nedir?” denince, o “Yok bir şey” diyor; “Bizim, üniversitede okuyan bir kızımız vardı; vefat etmiş de onun için; burada yıkayalım, gömelim diye!..” Yapacağı şeyi yaparken, ne eşinin ölmesi, ne kızının ölmesi, ne şu, ne bu… Ben bu yüksek insanın kalbsiz olacağına ihtimal vermiyorum. Fakat nerede o kalbi kullanacaksın, nerede insanî değerlere sahip çıkacaksın, İ’lâ-i Kelimetullah için çırpınıp duracaksın; bunları birbirine karıştırmamak lazım.

Evet, işte Hazreti Pîr-i Mugân’ın durumu da o; dünyayı elinin tersiyle itmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu bir gün Hazreti Ebu Bekir de yanında olduğu zaman, birden bire, karşısında hiçbir şey olmadığı halde eliyle böyle (bir şeyi iter gibi) yapmış. O, adeta kendinden geçtiği ve bir daha kendine döndüğü o durumda, “Sorduk” diyor, “Yâ Rasûlallah, ne yaptın?!” Buyuruyor ki: “Dünya temessül etti Bana. ‘Sana kendimi kabul ettireceğim!’ dedi, Ben, ‘Bana kendini kabul ettiremezsin! Git!’ dedim. Döndü bana ‘Sana kabul ettiremeyeceğim ama Senden sonrakilere kabul ettireceğim!’ dedi.” Hazreti Ebu Bekir’e bir gün öyle buzlu-muzlu bir bardak su verilince, onu büyük bir nimet olarak görüyor, dudaklarına götürüyor; içmeden geri getiriyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve bu vakayı hatırlatıyor. Bir bardak su bile…

   Hazreti Musa’nın, fütüvvet ile alâkalı sorusuna Cenâb-ı Hakk’ın şöyle cevap verdiği nakledilir: “Fütüvvet, nefsini Benden tertemiz aldığın gibi, yine Bana tertemiz iade etmendir.”

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih bir hadis-i şeriflerinde, كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ “Her çocuk, İslam fıtratı üzerine dünyaya gelir.” Mâsumdur mutlaka. Yemin etseniz ki, “Vallahi, Billahi, Tallahi, bu, Cennet’e girer!” yemininizde hânis olmazsınız, günah işlemiş olmazsınız, hilâf-ı vâki bir beyanda bulunmuş olmazsınız. İnsan öyle tertemiz bir fıtrat ile gelir dünyaya. Onun için eskiler, rüşde ermemiş çocukları yağmur duasında, Husûf-Küsûf namazlarında yanlarına alır, onlara da “Âmin!” dedirtirlermiş. Böyle, mâsum. Biraz evvel içeriye girerken, bir-iki tane küçük vardı; ben onlara aynı şeyi söyledim; “Siz günahsızsınız, bana da dua edin!” dedim. Birisi eski talebelerimden birinin oğlu idi. Neyse söylemeyeyim, utanır; onu bilirim, ağlar o hemen; bilirim onu çünkü elli senedir tanıyorum. Şimdi o mâsum çocukları, böyle, dua ettirirlermiş. Çok ciddî gâye-i hayallerimiz var bizim, mefkûrelerimiz var, ideallerimiz var. Bunları Cenâb-ı Hakk’ın tahakkuk ettirmesi için onların dualarına sığınırız, vesayetine gireriz onların; “Onlar da bize dua etsinler!” deriz. Bu, hep öteden beri büyüklerin yapageldikleri şeylerdendir. Ve öyle de olmuştur Allah’ın izni-inayeti ile.

Evet, “Fütüvvet, nefsini Benden tertemiz aldığın gibi yine Bana tertemiz iade etmendir.” deniyor. Öyledir. Allah (celle celâluhu) temiz bir fıtrat ile bizi dünyaya gönderiyor: لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak, Biz insanı en mükemmel donanım ve surette yarattık.” (Tîn, 95/4) ayetinde de onu görebilirsiniz. Ama ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/5) Sonra, iradesini kötüye kullanması ile, meyelân veya meyelândaki tasarrufu ile onu esfel-i sâfilîne ittik. Ama orada kalmıyor. إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ “Ancak iman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnadır. Onlara ise hiç eksilmeyen bir mükâfat vardır.” (Tîn, 95/6) İman eder, amel-i sâlih yaparsa, o ufku ihraz eder.

Şimdi bunu tamamlama esasen şununla olur; bunun ikinci mısraı -o tabiri kullanmak caiz ise- ikinci mısraı şudur: Onu da hadis olarak aktarılan bir beyanla ifade etmek lazım: تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşamışsanız, öyle ölürsünüz; nasıl öldüyseniz, öyle dirilirsiniz.” Bir yönüyle, işte o iman ve amel-i sâlih ile meseleyi taçlandırdığınız zaman, namaz ile meseleyi taçlandırdığınız zaman, o başlangıçtaki temizliği yeniden kazanmış olursunuz.

İmam Rabbanî hazretlerinin buyurduğu gibi, “Namazı öyle bil ki, o, Mü’minin miracıdır.” Efendimiz, Miraç’ını semaları aşarak, Cenâb-ı Hakk’a mülâki olmakla taçlandırdı. Sizler de günde beş defa şuurlu, bilerek, bir yönüyle gönlünüzü O’na vererek o namazı kılarsanız, aynen Miraç yapıyor gibi olursunuz. “Namaz, Mü’minin miracıdır.”

Alvar İmamı hazretleri de -Efe hazretleri derdik biz ona-

“Namaz, dinin direğidir, nurudur,

Sefine-i dini namaz yürütür,

Cümle ibadetin, namaz piridir,

Namazsız, niyazsız İslam olur mu?!.”

diyor. O olmayınca, olmaz; o olunca da her şey oluverir, birden bire oluverir.

Bu açıdan da hedef dünyaya geldiğimiz gibi yine tertemiz Rabbimize mülâkî olmaktır. إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Allah’tan geldik, Allah’tanız; bir yönüyle O’nun tecellileri ile, O’nun halkı (yaratması) ile, O’nun inşası ile, O’nun ibdâsıyla. Yeniden O’na dönüyoruz.” diyoruz. O (celle celâluhu) bizi dünyaya tertemiz gönderdiği gibi, dünya levsiyâtı ile üstümüzü başımızı -çocukların önlüklerini kirlettikleri gibi- kirletmeden, yeniden tertemiz bir hal ile Rabbimize mülâkî olmayı bin can ile arzu ediyoruz. Vesselam.

SULHTA HAYIR VARDIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: “Sulhta hayır vardır.” âyeti, günümüzün küreselleşen dünyasında yaşayan Müslümanlara ne tür mesajlar vermektedir?

   Cevap: Günümüzde ortaya çıkan çatışma ve kavgaların temelinde yatan ana faktör, kendine takılmışlıktır. Herkes kendine göre bir insan, aile, şehir, devlet ve dünya yapısı kurma peşinde koşuyor. Herkesin kendi yapısının, kendi modelinin arkasında koştuğu bir dünyada ise ortada buluşmak mümkün değildir. Her bir entelektüelin, her bir hareketin, her bir devletin kendine göre bir kısım fikir ve sistemler kurguladığı, bunları yegâne doğru kabul ettiği ve başkalarının da buna uymasını beklediği bir dünyada kim neye uyacaktır! Maalesef günümüzde yaşadığımız gerginliklerin, dağınıklık ve keşmekeşliğin arkasında böyle bir gerçeklik vardır.

   Hoşgörü ve Müsamaha

Herkesin bağlı bulunduğu, mensup olduğu bir kısım meşrep, mezhep ve hizipler olduğu gibi; bunların her birinin de kendine göre bir kısım felsefeleri var. Her bir grup sahip olduğu felsefeye göre toplumu dizayn etmeye çalışıyor, bir dünya tasavvuru peşinde koşuyor. Kimse başkalarının da başka hissiyatlar taşıyabileceğini hesaba katmıyor. Herkes her şeyi kendi hissiyatına, kendi anlayışına göre şekillendirme ve organize etme hevesine düşüyor. Bu da insanlar arasında çok ciddi ihtilafların doğmasına, karışıklık ve dağınıklığın yaşanmasına sebep oluyor.

Zannediyorum yaşanan böyle bir problemi çözebilecek en önemli iksir; hoşgörü ve müsamaha vurgusudur. Farklı bir ifadeyle, söz konusu ihtilaf ve iftirakların halledilmesi, insanların hemen herkesle anlaşma ve uzlaşmaya açık bulunmalarına, başkalarıyla diyalog içinde olmalarına bağlıdır. Bunun için kendi kapris ve hırslarından, kendi duygu ve düşüncelerini yegâne doğru kabul etme hastalığından kurtulmalarına ihtiyaç vardır. Hiç şüphesiz bu da kişinin kendi enaniyetinden firar etmesine, “ben”i yıkmasına, nahnü (biz) aramgâhında bir miktar dinlenmesine ve ondan sonra da Hüve’ye (Allah’a) yolculuk yapmasına bağlıdır.

Enaniyetine, aidiyet mülâhazasına veya hizip sevdasına kapılan insanların sulha açık olmaları ve farklı fikirleri saygıyla karşılamaları çok zordur. Onlar, içinde bulundukları grubun çıkarlarını her şeyin üzerinde tuttukları ve tarafgirlikten kurtulamadıkları sürece, insanlığa huzur getirecek sulh stratejileri oluşturamazlar. Esasen bu tür insanların böyle bir hedeflerinin olduğunu söylemek de çok zordur. Belki de farklılıklara kapalı yaşadıklarından ötürü bu kabil şeyleri akıllarının köşesinden bile geçirmezler.

Hâlbuki günümüzün küreselleşen dünyasında insanlığın huzur içinde yaşayabilmesi için hoşgörü ve diyalogdan başka alternatif bulunmamaktadır. Hoşgörü kültürünün hâkim olması için ise gerek fertlerin gerekse toplumların kendilerini hakikatin mutlak temsilcisi gibi görmekten vazgeçmeleri; başkalarının düşünce ve yaklaşımlarının da doğru olabileceği ihtimalini her zaman göz önünde bulundurmaları gerekir. Farklı fikir ve düşünceler tamamıyla doğru olmasa bile en azından içinde bir doğruluk payının bulunabileceği unutulmamalıdır. Hazreti Pir’in, Mutezile ve Cebriye mezhepleri içinde birer dane-i hakikatin bulunduğu, fakat bu mezheplerin hakikati kendilerine münhasır gördükleri için hata ettikleri yönündeki değerlendirmeleri fevkalâde önemlidir. İşte farklı fikirlere bu gözle bakılır, onlardaki dane-i hakikatler alınırsa bir doğru üzerinde mutabakata varmak mümkün olur.

Günümüzde herkesin kendine göre bir doğrusu var. Birilerine göre doğru olan, başkaları açısından eğri görülüyor. Hatta bazen bir şeyin, sırf kendi mensup olduğu grubun dışından gelmesi eğri olarak görülmesi için yeterli oluyor. Farklı fikirlere karşı müdafaa silahı kullanıldığı ve önyargılı yaklaşıldığı için, çoğu zaman bunların doğru olup olmadıklarını tartışma adına uygun bir zemin bulmak dahi mümkün olmuyor. Bazen kendimiz bile inanmadığımız fikirleri demagojilerle savunmaya, sağlam argümanlara dayanan bir kısım fikirleri de yine demagojilerle reddetmeye çalışıyoruz. Fakat bazen söylediklerimize biz bile inanmıyoruz.

Ne var ki günümüzde farklı din ve kültürlere mensup olan insanların iç içe yaşamaya başladığı bir dünyada, bu tür tarz-ı telakkiler devam edip giderse, işin doğrusu ne ailede huzur kalır ne de toplumda. Böylesi bir durumda devletlerarası münasebetlerde ve insanlık çapındaki ilişkilerde de sağlıklı bir noktaya ulaşılamaz.

   Sulh Ailede Başlar

Oysaki Kur’ân, وَالصُّلْحُ خَيْرٌ “Sulh, hayırlıdır.” (Nisâ Sûresi, 4/128) buyurmak suretiyle Müslümanları uzlaşma ve anlaşmaya, başkalarının söz ve fiillerinde de bir hakikat payı olabileceğini kabul etmeye çağırmıştır. Bilindiği üzere bu âyet-i kerime, toplumun en küçük molekülü olan aileyle ilgili nazil olmuştur. Cenâb-ı Hak, eşler arasında yaşanan geçimsizlik ve huzursuzluklar karşısında takip edilmesi gereken yolu göstermiş, hemen boşanmaya gidilmemesi, bunun yerine karşılıklı anlaşmayla, bir şekilde ailenin devam ettirilmesi gerektiğini ders vermiştir.

Şayet Kur’ân-ı Kerim, ailede yaşanan bir sarsıntı, çatlama ve kırılmanın sulh yoluyla çözüme kavuşturulmasını istiyorsa; kasaba, şehir, devlet veya cihan dairesinde yaşanan problemlere sulh ile yaklaşmak evleviyetle gerekli olacaktır. Eğer üç-beş kişiden oluşan küçük bir yapıda sulh hayırlı ise milyonların huzur ve güvenliğinin söz konusu olduğu bir dairede sulh evleviyetle hayırlı olacaktır.

Bu açıdan inananlara düşen vazife, hangi dairede olursa olsun sulhu temin etmenin, sulh vesilesiyle elde edilecek fayda ve hayırların peşinde olmaktır. Bu konuda insanların farklı dinlere, kültürlere, etnik kimliklere, dünya görüşlerine sahip olması bir engel olarak görülmemelidir. Farklı dinlere mensup olan veya hiçbir dine inanmayan insanlar arasında bile beraber yaşamanın mümkün olacağı gösterilmelidir. Farklı mezheplere, dinlere, ırklara, hiziplere mensup insanlar arasında oluşması muhtemel gerginlik ve çatışmaların önüne geçmenin, toplumda huzur ve sükûnu temin etmenin en iyi yolu budur.

Bu itibarladır ki böyle umumî bir sulhun sağlanması istikametinde projeler geliştirilmeli, makul stratejiler ortaya konulmalıdır. Zira bunun sağlanması sanıldığı kadar kolay değildir, çok ciddi ceht ve gayretlere vabestedir. Böyle mühim bir neticeye ulaşma yolunda bazen kan kusarsınız da izah sadedinde “Kızılcık şerbeti içmiştim.” demeniz iktiza edebilir. Aynı şekilde geçmişte yaşanmış bir kısım kavgaları unutmak, affetmeye ve yeri geldiğinde taviz vermeye hazır olmak gerekir. Kısaca, insanların sulh ve barış içinde birlikte yaşamalarını temin etme adına katlanılabilecek her şeye -millî onurun ayaklar altına alınmaması kaydıyla- katlanabilmek lazımdır.

   Engeller Olgun İnsanlarla Aşılır

Ancak ruhta, gönülde, histe, duyguda ve düşüncede diri olan insanlardır ki toplumda birlik ruhu ve uzlaşı kültürü oluşturmaya muvaffak olacaklardır. Kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla diri olmayanların, maddî ve toplumsal açıdan bir diriliş hâsıl etmeleri de çok zordur. Diriler insanlara dirilik aşılar. Mânevî açıdan ciddi bir doygunluğa, dolgunluğa ve itminana ulaşan insanlar açısından çok büyük problemler bile küçüktür. Bunlar, kocaman hendekleri bile küçücük çukurları atlama rahatlığında geçiverirler. Fakat benliğinden sıyrılamamış, cismaniyeti bırakamamış, heva ve hevesin yönlendiriciliğinden kurtulamamış, kısaca kalb ve ruhun hayat derecelerine yelken açamamış birinin insanlığın huzur ve saadeti adına ifade edeceği çok bir şey yoktur.

Günümüzde yaşanan kırılma ve çatlamaların, çatışma ve kavgaların önemli bir sebebi de budur. Yeterince pişmemiş, olgunlaşmamış kimseler, küçücük şeylere karşı bile alınganlık gösteriyor, rahatsız oluyorlar. Hamlıklarını atamadıklarından ötürü, arzu ettikleri bakışı göremediklerinde, bekledikleri tavırlarla karşılaşmadıklarında hemen kırılıyor, inciniyorlar. Birisi onları canlandırmak, ikaz etmek ve harekete geçirmek için iğnenin ucuyla azıcık kendilerine dokunacak olsa, bir mızrak saplanmış gibi tepki veriyorlar.

Bin tane güzel şeyle karşılaşsalar, onların içinden canlarını sıkan bir şeyi bulup çıkarıyor ve geri kalan bütün güzellikleri yokluğa mahkûm ediyorlar. Dinledikleri bir saatlik bir konuşma içerisinde şayet onları rahatsız eden bir iki kelime geçmişse, söylenilen bütün sözleri o bir iki kelimeye mahkûm ediyor ve sanki bütün konuşma bundan ibaretmiş gibi tavır alıyorlar. Bütün bunlar da algılanan her bir şeyin nefis ve benlik laboratuvarında değerlendirildiğini ve dolayısıyla da yanlış sonuçlara ulaşıldığını, bunun akıbeti olarak da yanlış mülâhazalara girildiğini gösteriyor.

Hâlbuki iman ve Kur’ân’a gönül veren, günde beş defa huzur-u Kibriya’da iki büklüm olan ehl-i imana düşen vazife, kırıcı, incitici hâl ve tavırlar karşısında bile kırılıp darılmamaktır. Hatta onlar, kötü davranışlar ortaya koyan kimseleri suçlamak ve onlar hakkında suizanna girmek yerine, Allah’a yönelip şöyle demelidirler: “Allah’ım, muhtemelen bizim salaha mazhar olamayışımızdan dolayı bunlara maruz kalıyoruz. Sen bizi de onları da ıslah eyle!” Zira bu ölçüde ince, nazik ve civanmert olmayan ve meselelere bu açıdan yaklaşamayanların, dış dünyada yaşanan problemleri çözebilmeleri mümkün değildir.

Kimseye karşı kırılmama ve gücenmeme konusunda çok kararlı olmalı. Eğer kırılma ve darılmalar bizi meşgul ederse, kırılmaya darılmaya tahammülü olmayan işler yolda kalır. Bırakın maruz kalınan bir kısım nahoş muameleler karşısında kırılmayı, eğer insanlığa hizmete kendimizi adadıysak başımızı başkalarının ayakları altına koymaya, icap ederse bu uğurda ölmeye hazır olmak lazım. Seyyid Nigari’nin ifadesiyle söyleyecek olursak;

“Canan dileyen dağdağa-i cana düşer mi?

Can isteyen endişe-i canana düşer mi?”

Zannediyorum iki büklüm olmuş insanlığın belini doğrultmasına vesile olacak düşünce budur. Bu düşünceyi taşıyan nesillerdir ki toplum çapındaki kırılma ve çatlamaları tamir edebilecek, insanlığın huzur ve barış içinde yaşamasına vesile olacaktır. Yoksa şundan alınan, buna kırılan ve kırılmalarla toplumu da kırıp geçiren insanların insanlığa vaat edeceği hiçbir şey yoktur.

Bilindiği üzere İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud savaşı öncesinde bir grup sahabeyi Okçular tepesine yerleştirmiş ve her ne olursa olsun orayı terk etmemeleri gerektiği konusunda sıkı sıkı tembihlemişti. Fakat okçuların, emre itaatteki inceliği henüz kavrayamamış büyük bir kısmı, düşmanın kaçtığını görünce vazifeleri bitti zannıyla mekânlarını terk etmişlerdi. İşte bundan sonradır ki müşriklerin yeni bir manevrasıyla arkadan kuşatılan İslâm ordusu çok ciddi yara almıştı. Öyle ki Efendimiz’in bile mübarek başı yarılmış, dişi kırılmıştı. Fakat O, hiçbir şey olmamış gibi yine ashabını toplamış ve onlarla istişare yapmıştı. Hatalarını yüzlerine vurmamış; onlara karşı en ufak bir serzenişte bulunmamıştı. Bu ne iltifat esintisidir böyle!

Kim bilir onlar yaptıkları içtihat hatasından ötürü ne kadar ezilmişlerdi! Allah Resûlü, atılacak yeni adımlarla ilgili yine onların fikirlerine müracaat etmek suretiyle, hatasının farkında olan ve bunun psikolojisi altında ezilen ashabın yanan gönüllerine su serpmişti. Ruhlarda kahramanlığı tetiklemenin, meydana gelen kırık ve çatlakları tamir etmenin yolu budur.

   Hudeybiye Sulhu

Söz buraya gelince zannediyorum çoklarının aklına Hudeybiye anlaşması gelecektir. Zira İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekkelilerle bu anlaşmayı yapma adına taviz üstüne taviz vermişti. Bazı maddelerin kabulü kendisine çok ağır gelmiş olsa da sırf uzlaşı sağlayabilme ve sulh atmosferi oluşturabilme adına buna katlanmıştı.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’den ayrılırken ashabına Kâbe’yi ziyaret etme, umre yapma sözü vermişti. Bu sözü yerine getirme adına atın, devenin sırtında 400 küsur kilometrelik mesafeyi aşmışlar, Mekke’nin çok yakınlarına kadar gelmişlerdi. Hatta umre için ihrama girmişler ve yanlarına kurbanlarını da almışlardı. Fakat Hudeybiye’de Mekke müşrikleri karşılarına çıkmış, “Seni ne Mekke’ye sokarız ne de Kâbe’yi tavaf etmene izin veririz.” demişlerdi. Efendimiz’in gayretleriyle ve yüksek fetanetiyle müşrikler Hudeybiye sulhunu imzalamaya ikna edilmişti. Fakat onlar, anlaşma maddesi olarak umre yapmadan geriye dönme şartını dayatmışlardı. Böyle bir madde, sekiz yıldır Mekke’den ve Kâbe’den ayrılığın hasretini yaşayan sahabeye çok ağır gelmişti. Öyle ki Efendimiz’e, kendilerine verdiği sözü hatırlatmış, “Bu sene” demediği cevabını almış ama bir sonraki yıl umre yapacaklarına dair de yine O’ndan söz almışlardı. Fakat bütün bunların İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ne kadar yaralayacağını kestirmek zor olmasa gerek.

O gün itibarıyla henüz gözü hakikate açılmamış olan Halid İbn Velid, atının üzerinde bir o tarafa bir bu tarafa gitmiş, bu tavrıyla âdeta Müslümanlara meydan okumuş ve hatta onları provoke etmeye çalışmıştı. Öte yandan, anlaşma maddesine “Allah Resûlü” ifadesinin yazılmasına, Kureyş tarafının temsilcisi Süheyl İbn Amr tarafından karşı çıkılmış, bunun yerine “Muhammed İbn Abdullah” yazılması şart koşulmuştu. Aynı Süheyl tarafından zincire vurularak hapsedilmiş olan Süheyl’in oğlu Ebu Cendel, bir yolunu bulup kurtulmuş ve ayağındaki zincirleri sürüye sürüye kan revan bir şekilde Hudeybiye’ye kadar gelmiş ve kendisini Allah Resûlü’nün kucağına atmıştı. Ne var ki anlaşma maddesi gereğince babası, oğlunun kendisine geri verilmesini talep etmiş ve Allah Resûlü sulhu bozmama adına istemeyerek de olsa bunu kabullenmek durumunda kalmıştı.

Bütün bunlar öyle kolaylıkla hazmedilebilecek şeyler değildir. Hususiyle de yüksek bir onura, izzet ve şerefe sahip olan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) açısından. Zira yüce kametlerde öyle bir hassasiyet, öyle bir duyarlılık vardır ki bizim tahmin etmemiz mümkün değildir. Nitekim Kur’ân’ın, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Onlar iman etmiyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ sûresi, 26/3) beyanı da onun bu yüksek duyarlılığının bir ifadesidir. Fakat Allah Resûlü fevkalâde bir temkinle bütün bunları sindirmeyi bilmiştir.

O, meleklerin arkasında saf tuttuğu, Cibril’in iki adım geriye çekilip arkasında temenna durduğu, Hz. Âdem’in, “O’nun hürmetine beni bağışla!” diye Allah’a dua ettiği, ümmet-i Muhammed’in her gün şefaatini talep ettiği bir Nebiyy-i Zişan’dır. O’na bakarken bu donanımıyla, bu güzide şahsiyetiyle, bu pırıl pırıl hâliyle bakmak lazım. Sonra da o gün itibarıyla şirkten kurtulamamış üç beş tane putperestin O’nun karşısına çıkıp, yaptıkları kabalıklara ve reva gördükleri küstahlıklara bakın. Efendimiz’in onur meselesi yapmadan bütün bunları nasıl sineye çektiğini anlamaya çalışın. Hiç şüphe yok ki O, kırıcı ve incitici bu tavırların hiçbirine aldırmadan problemleri çözmeye, gönülleri fethetmeye, yeni bir sulh atmosferi oluşturmaya çalışıyordu.

Bir yönüyle bu, hâdiselere bütüncül bakmak suretiyle sulh ve hoşgörünün gelecek adına vaat ettiği güzellikleri çok iyi görme ve doğru okuma demekti. İnsanlığın İftihar Tablosu, bu tavrıyla aynı zamanda Müslümanlara da belirli konular üzerinde inat etmeme, enaniyetleri adına iş yapmama, sathî ve günlük değerlendirmelerden uzak durma, uzak görüşlü olma, insanları kırıp geçirmeme, sertlik ve şiddetle gelecek adına problemler üretmeme dersi veriyordu. İç içe gailelerden ve problemler sarmalından uzak kalmanın yolu budur.  

   “Biz Hudeybiye’yi Fetih Sayıyoruz!”

Evet, Hudeybiye sulhu bu ağır şartlar altında imzalanmıştı. Müslümanların izzet ve şerefleri rencide olmuştu. Fakat Kur’ân-ı Kerim, bu anlaşmanın açık bir fetih olduğunu müjdelemiş ve anlaşmanın neticeleri de bunu ispatlamıştı. Nitekim daha sonra sahabe-i kiram şöyle diyecektir: “Siz Mekke fethini fetih sayarsınız. Biz ise Hudeybiye’yi fetih sayıyoruz.” Çünkü Müslümanlar bu anlaşma sonrasında Arap yarımadasında rahatça dolaşma ve kendilerini anlatma imkânı bulmuşlardı. Kinlerin, nefretlerin, düşmanlıkların durulduğu bu süre içerisinde birçokları İslâm’ı daha yakından tanımış ve Müslüman olmuştu. Halid İbn Velid ve Amr İbn Âs gibi gelecekte İslâm’ı bayraklaştıracak askerî ve siyasi dâhiler bu süreçte daireye girmişler, Kur’ân’ın ifadesiyle insanlar fevç fevç İslâm’a girmeye başlamışlardı. (Nasr sûresi, 110/2)

Bu pratikten hareketle şunu diyebiliriz: Günümüz Müslümanları da ülke içinde ve dışında böyle bir sulh atmosferi oluşturmak istiyorlarsa, büyük fedakârlıklara katlanmasını bilmelidirler. Şayet kendilerine ters gelen bir kısım nahoş durumlara katlanamaz, sürekli onur ve gururlarını ön planda tutarlarsa, sulh vasıtasıyla elde edilecek büyük hayırlardan mahrum kalırlar.

Günümüz dünyasının şartlarına bakılacak olursa insanlığın, böyle bir anlaşma ve uzlaşmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacının olduğu görülecektir. Zira kangren olmuş pek çok problemin çözülmesi, ülkelerin parçalanmaktan kurtulması, güzergâh emniyetinin sağlanması buna bağlıdır. Bu açıdan Hudeybiye sulhundaki mantık ve muhakemenin çok iyi anlaşılmasına ve tatbik edilmesine ihtiyaç vardır.

Eğer Devlet-i Âliye, uzun asırlar boyunca farklı milletleri idare edebilmişse bunu anlaşmayla, uzlaşmayla, müsamaha ve hoşgörüyle başarmıştır. Bunlar olmaksızın bir yapının bu kadar uzun süre problemsiz götürülebilmesi mümkün değildir. Son asırlarda yaşanan problemlerin temel sebebi de bu sulh felsefe ve düşüncesinin tam yaşatılamamasıdır. İnsanlar kendi tarz-ı telakkilerine göre bir hayat yaşama hususunda serbest bırakılmadıkları için problemler çıkmıştır. Kendilerine bir kısım hususlar dayatılmaya başlayınca, onlar da kaybettikleri desteği dışarıda aramış ve neticede koca bir devlet-i âliye tarih olmuştur.

سوء الظن: مرض معنوي يهدم عرش الكمالات المادية والمعنوية

Herkul | | العربية

   سؤال: عدَّ الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي سوء الظن من الأمراض المعنوية التي تهدم عرش الكمالات، إلى جانب اليأس والعُجْب والغرور؛ فما الأمور التي يجب مراعاتها حتى يستطيع الإنسان إحسان الظن بالآخرين، ويتجنب إساءة الظن بمن يشاركونه دربه أو الذين ينتسبون إلى مشارب مختلفة؟ 

   الجواب: ركز الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي رحمه الله في مواضع مختلفة من مؤلفاته على بعض الأمراض المعنوية التي تعاني منها الإنسانية والعالم الإسلامي على وجه الخصوص، ووضع الوصفات العلاجية الخاصة بها؛ فمثلًا يذكر أن أكثر الأمراض الفتاكة في العالم الإسلامي هي “الجهل والفقر والفرقة”، وإلى أن يتمكن المسلمون من حل هذه المشاكل فلن يكون بإمكانهم التخلص من الذلة والخنوع، وكما حدث في عهد “التنظيمات”[1] عندما كانوا يترقبون ما تُمليه عليهم أوروبا سيظلون فيما بعد أيضًا يترقبون ما تمليه عليهم الدول العظمى، وبذلك لن يتخلصوا من براثن الوصاية ألبتة، ولن ينالوا حريتهم واستقلالهم، وسيُحكم عليهم بمواصلة حياتهم بأيدٍ مغلولةٍ وأفواهٍ مكمّمة.

وتبرز هذه الأمراض الثلاثة بشكل أكبر على المستوى الاجتماعي والسياسي، ولكن نظرًا لأن كل شيء يبدأ من الفرد، فلا يمكن غضّ الطرف عن انعكاسات هذه الأمراض على المستوى الفردي؛ فلا سبيل للمجتمع أن ينعم بالصحة والسلامة وهو يقوم على الذنوب والموبقات، أما بالنسبة للأمراض التي جاء ذكرها بالسؤال فهي تتعلق بحياة الإنسان الشخصية والمعنوية مباشرة.

وقد ركز الأستاذ النورسي على اليأس أولًا، مشيرًا إلى أن الثلاثة الأخرى تتولد عن اليأس من جهة ما؛ لأنه يرى اليأس حائلًا دون أي كمال؛ بمعنى أنه عائقٌ كبيرٌ يحول دون أيّ خير وجمال؛ ومن الصعوبة بمكانٍ أن تجد إنسانًا يائسًا قد نال الفلاح، ولهذا فإن الاستغراق في الأفكار السلبية من قبيل: “لقد ولى الزمان، فلا تشغلوا أنفسكم عبثًا، فالأمة المحمدية لا يمكن أن تستوي على عودها من جديد”؛ تُقنع الإنسان بأنه لا فائدة ولا خير يُرجى منه.. إن مثل هذه الأفكار التشاؤمية هي بمثابة ضربات قوية تكسر يدي الإنسان وجناحيه، وتثبط عزائمه، فمن يفكر بهذا الشكل، أو يثرثر بهذه الأفكار فلا مناص أنه يهدم عالمه ويدمر دائرته وبيئته.

وفي هذا الصدد يقول الشاعر الإسلامي محمد عاكف في منظومته الشهيرة:

اليأسُ مستنقع عميق الغَور، إذا وقعتَ فيه فأنت غريقُ

فتمسك بالأمل بقوة، وانظر ما ستؤول إليه حالك يا صديقُ

إن من يحيا يحيا بعزيمته وبأمله المنشودِ

واليائس يغلّل روحه وضميره بقيد حديديٍّ منضودِ

أما المرض الثاني الذي تم التركيز عليه فهو العجب؛ والعجب وإن اختلف قليلًا عن الفخر والغرور والكبر ببعض الفروق الطفيفة فكل هذه الأمراض ناشئة عن ذات المصدر الفتّاك، فلو توفر مثل هذا المنبع المشؤوم داخل الإنسان تصاعد العجب أحيانًا، والغرور أحيانًا، والكبر أحيانًا أخرى.. والعجب يعني الإعجاب بالنفس؛ أي إعجاب الإنسان بنفسه في الداخل، وإعجابه بالأعمال التي قام بها، ومثل هذا العجب يتجلى في الخارج في صورة افتخار أحيانًا، وغرور أحيانًا، وكبر أحيانًا أخرى؛ ولا ريب أن كل هذه الأمراض تمثل صفة شيطانية.

   “اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ”

يُضاف إلى هذه الأمراض مرضُ “سوء الظن”، وهو: امتلاء القلب بالظنون السيئة بالناس؛ حتى يطفح على اللسان والجوارح، ولقد نهى القرآن الكريم المؤمنين عن سوء الظن فقال: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ﴾ (سورة الْحُجُرَاتِ: 49/12)؛ ولهذا فإن الوظيفة التي تقع على عاتق المؤمن هي حسن الظن قدر الإمكان، وتجنب سوء الظن، بل على الإنسان إذا شاهد أحدًا في وضع مخلٍّ أن يلتزم بالمبدإ الذي وضعه الأستاذ النورسي وهو “حسن الظن المصحوب بالحذر”؛ أي يحسن الظن بالجميع، ولكن مع أخذ الحيطة والحذر، وعدم التخلّي عنهما.

ويقول سبحانه وتعالى في آية أخرى: ﴿وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا﴾ (سورة الإِسْرَاءِ: 17/36)، فهذه الآية الكريمة لها أهمية بالغة من حيث إنها تشير إلى عاقبة سوء الظن؛ لأن سوء الظن عبارة عن قناعة وتخمين سلبي لا يعتمد على معلومات قاطعة بحق شخص ما، والحال أن الآية الكريمة تنهى عن الاشتغال بما لم يقم على معلومات قاطعة، ولذا فإن من يعتقد في ظنه وتخمينه قطعية الثبوت والدلالة ويقيّم الناس على هذا الأساس فقد حمّل نفسه وزرًا عظيمًا، فمثلًا يقول القرآن الكريم: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ﴾ (سورة الْحُجُرَاتِ: 49/6)، فعلى الإنسان ألا يصدِّق كل ما يسمعه، وأن يذعن لأوامر ربه التي جاءت بالآية الكريمة، وأن يفتش ويدقق في مصدر الخبر المتناهي إليه، وفي خلفياته ومدى صحته؛ حتى تتبين له المسألة بوضوح، وفي هذا السياق يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “كَفَى بالمَرْءِ كَذِبًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ[2].

وأحيانًا قد تقع العينُ على بعض الأمور، ولكن لا تعني رؤية الإنسان للشيء إدراك حقيقة ما يراه دائمًا، فكما أن الإنسان يخطئ أحيانًا في رؤيته فكذلك ربما لا يستطيع أن يفهم بعض الأمور بشكل صحيح، فما يقع على الإنسان هنا هو ألا يتسرّع في إصدار الأحكام على كل حادثة يشاهدها، وأن يسعى أولًا إلى التأكد من صحة ما شاهده.

جديرٌ بالذكر أن الفؤاد قد ذُكر في الآية الكريمة بعد السمع والبصر، وأنه مسؤول أيضًا عن أفكار صاحبه وتأويلاته. أجل، إن كلًّا من السمع والبصر والفؤاد مسؤولٌ يوم القيامة عن أيِّ حكمٍ لم يقم على دليل قطعيّ أو معلومة ثابتة، وسيشهدون -حفظنا الله- على صاحبهم في ذلك اليوم، وهذا يوضِّح أن حكم الإنسان على غيره اعتمادًا على ظنه وتخمينه أمرٌ يستلزم مسؤولية كبيرة.

   سوء الظن بين الجماعات

سوء الظن مرضٌ يلحِق الضرر بالكمالات المادية والمعنوية، ورغم أنه مرض فرديّ في الأساس فقد يتحول أحيانًا إلى مرض اجتماعي، فلو داوم الفردُ على إساءة الظن بالآخرين وتأويل تصرفاتهم بشكل سلبي والاستهانة بهم وتحقيرهم فهذا هو سوء الظن على المستوى الفردي، وكذلك إن أساءت جماعة معيّنةٌ الظنّ في جماعة أخرى، واستخفت بأعمالها ومساعيها ففي هذه الحال تتسع دائرة سوء الظن أكثر فأكثر، ويمكن أن تشكل الأنانية الفردية تهديدًا أكبر لأنها تقوَى باعتمادها على الأنانية الجماعية، وإذا قويت بالأنانية الجماعية صارت غير قابلة للتزعزع أو الانهيار.

وللأسف فإن سوء الظن بين الهيئات الأخرى والجماعات المختلفة فضلًا عن سوء الظن الفردي قد يؤدي إلى نتائج مدمرة أكثر من الناحية الاجتماعية؛ فمثلًا قد تسيء المجموعة (أ) الظنَّ بالمجموعة (ب)، وتنتقد كل ما تفعله، فتأتي المجموعة (ب) وتسيء الظن في الأولى، وتعتقد كل مجموعة أن الخدمات التي تقدمها هي أكثر توافقًا مع الإسلام، وأنفع للإنسانية، ولا يستهويهم إلا ما يفعلونه بأنفسهم فقط، أما الخدمات والأعمال الخيرة العديدة التي قام بها غيرهم فيبحثون لها عن مسوّغ وينتقدونها بقسوة. 

وقد يصيب أربابَ الخدمة مثلُ هذا المرض إن لم ينتبهوا؛ فمثلًا قد يسيئون الظن ببعض الجماعات والكيانات المختلفة، ويخطئون في تقدير أجلّ الأعمال الخيّرة التي يقوم بها هؤلاء، علمًا بأن المعيار الذي وضعه الأستاذ سعيد النورسي في هذا المضمار بيِّنٌ واضح، حيث يقول: “إن تفضيل الإنسان لمشربه بناء على محبته له لا يستلزم عداوته للآخرين”، فقد يحب الإنسان طريقه ومسلكه ومشربه بجنون، بل يلزم أن يفعل ذلك، ولكن هذا لا يقتضي الاستخفاف والاستهانة بمشارب الآخرين ونقدها وإضمار العداوة لها، فإنني ما قابلتُ ولا علمتُ مذهبًا أو دينًا يقول بأن توبيخ الآخرين والطعن فيهم والتشنيع بهم نوعٌ من أنواع العبادة.. ولا يُقبَلُ أبدًا أن يسبّ الإنسان أخاه الإنسان بحجة أنه لم يتبع منهجه الفكريّ.

ومع الأسف فإن سوء الظن هو واحدٌ من أكبر أمراض العصر وأكثرِها انتشارًا، وتختلفُ أنماط الناس في كيفية التعامل معه؛ فمنهم من يكشف عن هذا المرض الذي يعتلج في داخله صراحةً وعلانيةً، ومنهم من يُطلق أفكاره ومشاعره السلبية من وراء الأبواب المغلقة.

وقد يتعرض لمثل هذا الهجوم والاعتداء مَن نذروا أنفسهم للخدمة ابتغاء مرضاة الله تعالى، فقد لا يكترث الآخرون ممن يسيئون الظن بالخدمات الجلية التي يقومون بها، أو يفتشون عن أهداف ونوايا مختلفة من وراء كل هذا، فلو أن أرباب الخدمة تعاملوا مع هؤلاء بنفس المعاملة فقد ارتكبوا أيضًا نفس الخطإ.

وليس من الصحيح تقدير الخدمات بالكمّ والمظهر الخارجي، فمثلًا قد تكونون أقمتم ألفَ مدرسةٍ في أماكن مختلفة من العالم، على حين لم يوفَّق غيرُكم إلا إلى بناء خمس مدارس فقط، فإن قلتم حينها: “ما قيمة هذه الخمس بجوار الألف؟!”؛ فقد وقعتم في ذنب عظيم، فأنتم لا تعلمون! فلربما كانوا مخلصين أكثر منكم عندما قاموا بهذه الأعمال! فذرّةٌ من عمل مخلص تفوق أطنانًا من الأعمال التي لا إخلاص فيها.

وعلى ذلك يجب عدم الاستخفاف بأي خدمة، أو الاستهانة بها، ولا بد من إحسان الظن بكل من يسعى في سبيل الله لخدمة الإنسانية. أجل، يجب على الإنسان أن يكافح دومًا حتى لا يعتري قلبَه سوءُ الظن، وأن يضع سدودًا منيعة أمام الأحاسيس السلبية في الداخل، وأن يُلزِم نفسه دائمًا بحسن الظن في الآخرين؛ لأن نبينا صلى الله عليه وسلم يقول في الحديث الشريف: “حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ[3].

   الجهاد الأكبر

لا ريب أن حسن الظن بحق الآخرين يأتي بالثواب والخير العميم؛ وذلك لأنه لا يسمح للوساوس الشيطانية والنفسانية والجسمانية والحيوانية بأن تجعلنا نصدر أحكامًا خاطئة إزاء أحوال الآخرين وتصرفاتهم، بل يساعدنا على مكافحتها والنيل منها، فاكبَحُوا جماحَ المشاعر السلبية في داخلكم، وغضوا الطرف عن عيوب الآخرين بأن تعطوا إرادتكم حقّها؛ بمعنى أن تصارعوا أنفسكم وتجاهدوها، فبينما سمَّى النبيُّ صلى الله عليه وسلم جهادَ الأعداء الجهادَ الأصغر أطلق اسم الجهاد الأكبر على الجهاد الداخلي الذي يحمل النفس على الاستقامة؛ لأن جهاد العدو عابرٌ مؤقت، أما جهاد الإنسان نفسه وأهواءه ورغباته وأحاسيسه السلبية فهو دائم مستمر، فربما يضطر الإنسان إلى مجاهدة هذه المشاعر السلبية في اليوم مائة مرة؛ وهذا يعني أنه في حالةِ حربٍ دائمةٍ مع نفسه. 

وسوء الظنّ هو أحد أعدائنا في هذه الحرب التي لا بد من شنِّها، وثمة عوامل ودوافع أخرى تثير هذا الشعور؛ منها بعض المعاملات السيئة التي يُخاطب بها الإنسان، أو بعض الأخطاء التي يشاهدها، أو ما يتعرض له من الأذى والمشاكل؛ فكل ذلك سببٌ في إثارة شعور سوء الظن، وما يقع على الإنسان عندما يتحرك لديه هذا الشعور هو أن يعمل على قمعه، سواء بإلقاء صخرة ثقيلة فوقه، أو بالقفز عليه، أو بهضمه ببعض الإنزيمات المعنوية… المهم هو القيام بما يجب، والبحث عن وسيلة للحيلولة دون ظهور هذا الشعور.

وخلاص الإنسان من سوء الظن منوطٌ بإنكار الإنسان ذاته من جهة ما، يقول مفخرة الإنسانية سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “اللّهُمَّ اجْعَلْنِي فِي عَيْنَيَّ صَغِيرًا وَفِي أَعْيُنِ النَّاسِ كَبِيرًا[4]، فلا بد هنا أن نسترشد بكلماته صلى الله عليه وسلم؛ لأنه صلى الله عليه وسلم مهما رأى نفسه صغيرًا فهو كبير عظيم، وهو لم يطلب أن يكون في أعين الناس كبيرًا لذاته، وإنما من مقتضى دعوته وما يحمله من رسالة إلهية قدسية، أما أنتم فعليكم أن تقولوا: “اللهم اجعلني في عيني صغيرًا، وبإخلاصي، وابتغائي رضاك، وخدمتي ساعيًا مجتهدًا”.

فإن استطعنا أن ننكر ذاتنا خمسين مرة في اليوم فلنفعلْ، وعند ذلك لن نشتغل بعيوب غيرنا، ولن نسيء الظن بهم، فلو كان لدينا بعض الفضل فليذكره الآخرون، أما التشوف لشيء يتعلق بذلك فهو مرضٌ خبيث، ولو فكّرنا في سلبياتنا قبل سلبيات غيرنا فلن نرمي الآخرين بالباطل ولن نتورط في سوء الظن، أما إذا لم ينظر الإنسان إلى عيوبه، ولم ينشغل بحصرها فسيظل طوال عمره يبحث عن العيوب فيمن حوله؛ ولن يصل أبدًا إلى المذنب الحقيقي.

***

[1]  يطلق مصطلح “التنظيمات” على مجموعة الإصلاحات التي أدخلها السلطان عبد المجيد في عام (1839م)، وقد انتهى عهد التنظيمات بإغلاق مجلس النواب عام (1878م).

[2]  سنن أبي داود، الأدب، 80.

[3]  سنن أبي داود، الأدب، 88.

[4]  البزار: المسند، 10/315.

Bamteli: O KUTLU SELAM UĞRUNA!..

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Zaman en önemli sermayedir; insî-cinnî şeytanların kışkırtmalarına karşı uyanık olunmalı ve en olumsuz şartlarda bile vakit israfından uzak kalınmalıdır.

En olumsuz, en kötü durumlarda ve kötü oluşumlar karşısında nasıl rantabl olabileceksek, ona bakmak lazım; yapılması gerekli olan şeyleri yapmak lazım. Zaman, mü’minlerin en önemli sermayeleridir; o israf edilmemelidir. İnsanlar, o mevzuda dağınıklığa düşerler ise, kendilerine ait çok şeyi kaybederler. Bu, insanları ulaşmaları gerekli olan hedeften alıkoyar, ulaşamazlar. Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, iki elimiz var, dört elimiz de olsa ancak peşine takıldığımız meseleye yeter; yoksa onda kusur ederiz, hafizanallah. Ben aynı kelimelerle ifade etmedim de aynı mana… İki elimiz var, dört elimiz de olsa yetmez, sekiz elimiz de olsa yetmez yapmamız gerekli olan şeylere.

Kaldı ki hava çok karışık, çok bulanık. Herkes kendine göre bir şey yapıyor; bir yönüyle etrafa bir şeyler püskürtüyor. O da bizi çok defa alıp kendi dünyamızdan uzaklara götürüyor; gözümüz görmez oluyor, kulağımız duymaz oluyor, ağzımız konuşacağı şeylerin ötesinde veya berisinde şeyler konuşmaya duruyor. Ve bize kayıplar yaşattırıyor, aslında… Ama bütün bunlardan kat’-ı nazar ederek kendi meselelerimize yoğunlaştığımız takdirde… Antrparantez; siz, onu büyük ölçüde yapıyorsunuz; inşaallah katlayarak yapmaya devam edeceksiniz. Şartlara ve konjonktüre göre de ileride yapmanız gerekli olan şeyler neler ise onları yapacaksınız, Allah’ın izni, inayeti, riayeti ve kilâeti ile…

Evet, bu zaman mevzuunda, mesâî mevzuunda dağınıklığa düşmeden, Allah’ın izni-inayeti ile, neyi hedeflemiş isek şayet, onun üzerinde durmamız lazım. Bir kısım zift medyası, bir kısım kirli düşünceler, sokakları kirletebilir esasen, düşünce dünyamızı karartabilir bizim. Kalkar “mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimânesi”ne göre hareket edersek, “Biz de onlara aynı şeyleri söyleyelim, edelim!” dersek, kendi karakterimizden tavizde bulunmuş oluruz; bir de zamanı israf etmiş oluruz.

Oysa, yapılması gerekli olan o kadar çok şey var ki!.. Belki insaflı bir insan demeli kendi kendine: “Gece yedi-sekiz saat uyuyoruz; zamanda israf olmuyor mu acaba?! Üç-dört saat ile iktifa etsek de arkadaşlar ile kafa kafaya versek, yapılması gerekli olan şeyler mevzuunda yeniden “i’mâl-i fikir”de bulunsak; işte Frenkçe “konsantrasyon”, o mevzu üzerinde yoğunlaşsak, dimağlarımızı daha velûd hale getirsek, Allah’ın izni-inayeti ile, yarınlara kârlı çıkarız.”

Karşı taraf, başkaları, size düşmanlık yapanlar, mefkûrenizi hedefliyor ve sizi ondan uzaklaştırmak istiyorlar. Onların arzusu budur, gâye-i hayalleri bu. Sizi o kendi karıştırdıkları şeyler ile meşgul ediyorlar ise şayet, hedeflerine ulaşmış olurlar. Bağışlayın, mesela size ne dediler: “Eşâşik!” (merkepler) dediler. Şayet “Ben de onlara diyeyim.” derseniz, kendi zamanınızdan bir şeyi “kırtladınız” mı diyeyim, “makasladınız” mı diyeyim, esasen, onların hesabına çalıştınız, hiç farkına varmadan. Ne derlerse desinler, ne söylerlerse söylesinler, ne yazarlarsa yazsınlar, ne çizerlerse çizsinler; esasen yol belli, yöntem belli, yapılması gerekli olan şeyler belli.

   Allah, sizi başlangıçta sıfırdan büyütüp geliştirdi; şimdi kayıplarınız var ama sıfır da değilsiniz; dün olan şeylerin çehresinde yarın da olabilecekleri okumalı ve hayır niyetine bağlı metafizik geriliminizi korumalısınız.

Aslında bugüne kadar Cenâb-ı Hakk’ın sizlere/arkadaşlarınıza çok büyük nimetleri oldu. Dünyanın dört bir yanına açıldınız. 170 ülke olduydu belli bir dönemde. Bazı yerlerde kafalar karıştı belki; birilerinin görüntülerine aldandılar, bir yönüyle onlara kandılar; size ait müesseseleri kapattılar. Evet, oldu bu ama hâlâ yüzde altmışı, yetmişi, sekseni ayakta duruyor, Allah’ın izni-inayeti ile. Bu, “sıfır”a göre çok önemli bir şey idi.

Fakat belli bir dönemde siz sıfırı görmediniz esasen; sıfırın solundaki rakama bakarak dünyanın dört bir yanına açıldınız, Allah’ın izni-inayeti ile. Beş-on yere gideceğiniz zaman da “Acaba orada kim karşılar, ne yaparız; gittiğimiz yerde ne yapabiliriz?!.” falan.. Bakın, Cenâb-ı Hak sevk etti, siz de oraya gittiniz; vüdd vaz’ edilmişti, gönüllere sevgi konmuştu sizin için. Herkes size kol-kanat açtı, yardımcı oldu; birdenbire -ee canım- 1400 tane okul; Allah (celle celâluhu) açtırdı, 1400 tane okul açtırdı. Ne planınız vardı, ne projeniz vardı, ne de öyle bir şey düşünmüştünüz. Ama küçük bir “niyet” ile… Hani hep “Kader Risalesi”nde okuduğunuz gibi, “şart-ı âdî planında”, “meyelân veya meyelândaki tasarruf”; itibârî varlığı olan bir şeyi kullanıyorsunuz, hakikî varlığı olan şeylere ulaşıyorsunuz, Allah’ın izni-inayeti ile.

Kendi hareketinizle, elde edilen şeyleri elde edeceğinize çok inanmıyordunuz ama birden bire karşınıza devasa işler çıktı. Her iş, başka bir işi hatırlattı; o iş başka bir işi hatırlattı. İş tedâîleri arasında bir ömür gergefi örgülediniz, Allah’ın izni-inayeti ile. Zaman konusunda dağınıklığa düşmediniz, sadece kendi işinizi yaptınız, başkalarının karıştırmalarına kulak asmadınız!.. Allah’ın izni-inayeti ile, o devasa işler oldu. Ve onlar -esasen- olacak şeylerin de en inandırıcı referansı idi ve oluyor hala. Hala çoğunuzun o metafizik geriliminin arkasında, olan şeylerin sizde hâsıl ettiği o güç, o kuvvet var. Onun ile siz, bir yönüyle لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ “Hakiki güç ve kuvvet sahibi sadece Allah’tır; olup biten her şey, ancak O’nun izni ve iradesi dâhilinde gerçekleşir.” hakikatini rasat ediyorsunuz. O mercek ile, o dürbün ile, o rasathane ile bakıyorsunuz; çok büyük şeyler görüyorsunuz, “Olur!” diyorsunuz. Olan şeylerin çehresinde olacak şeyleri okuyorsunuz, ciddî bir gerilime geçiyorsunuz, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Sen hep dava düşüncesini heceler, onunla oturur, onunla geceler isen, Allah (celle celâluhu) da senin gecelerini pırıl pırıl gündüzler haline getirir ve ahiretini bütün bütün nurlandırır.

Aslında bir taraftan bu olan şeylerin muhafaza edilmiş olması; bir diğer taraftan da gadre uğrayan, zulme uğrayan, azledilen, mahkûmiyete maruz kalan insanların hali… Hiç böyle bir şey duymamıştık; 27 Mayıs’ta (1960), 12 Mart’ta (1971), 12 Eylül’de (1980) hiç böyle bir şey duymamıştık. “Falan ile niye selamlaştın? Müebbet!..” “Filan ile lokantada yemek yemişsiniz. Müebbet!..” “Falanın evine gece gitmişsiniz. Niye gece gittiniz de gündüz gitmediniz? Müebbet!..” Böyle…

Böyle hukukî mantığa uymayacak şeylerle, sindirme politikalarına girmek suretiyle ufkunuzu karartmak isteyen insanlara rağmen, siz, gülerek oynayarak, şen-şakrak, hedef belli, ona doğru yürüyeceksiniz. Bir adım, iki adım kaldı İnsanlığın İftihar Tablosu’na ulaşmaya veya üç adım kaldı. On adım olsa ne olacak, yüz adım olsa ne olacak?!. Hazreti Pîr-i Mugân’ın dediği gibi, “Deseler ki bana: Hindistan’da İmam Rabbanî hazretleri zuhur etmiş! O kadar yol mehâlikine katlanarak onu ziyarete giderim. Binlerce Faruk-i Serhendî’ler ile muhât olan (kuşatılmış) Hazreti Ahmed Mahmud Muhammed Mustafa’yı görmek için niye acele etmiyoruz?!.” Gâye-i hayal olmalı!..

Binlerce, yüz binlerce, belki milyonlarca ehl-i hâl, ehl-i hakikat, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşmak için bütün ömür boyu çırpınıp durmuşlar. Hatta dünyada kendilerine hak ve hakikati neşretme, bir yönüyle yaşama imkânı tanınmadığı halde, onlar -İbn Beşîş veya Meşîş gibi- mağaralarda yaşayarak, hep O’na uzanma/ulaşma hülyaları ile nefes almışlar, Allah’ın izni-inayeti ile. Bir yönüyle, Cehennemin üstündeki Sırat köprüsünde Cennet zevkleri yaşamışlar.

Allah, size onu yaşattı. Onun için belki şimdiye kadar -mübalağa yapmıyorum- binlerce mektup… Görülen rüyalar.. İnsanlığın İftihar Tablosu.. koğuşları gezmesi.. Hazreti Ebu Bekir efendimizin koğuşları gezmesi, zindanda.. Hazreti Ömer efendimizin koğuşları gezmesi.. Sahabe-i kiram ile içli-dışlı olmaları… Böyle…

Böyle içinde bulunma mevzuu, davanın/Hizmet’in, dava düşüncesinin içinde bulunmaya vabestedir. Sen burada hep o dava düşüncesini heceler, oturur-kalkar onun ile gecelersen, Allah (celle celâluhu) senin gecelerini pırıl pırıl gündüzler haline getirir, Allah’ın izni-inayeti ile. Varsın el-âlem şeb-i yeldâyı yaşasın; bir türlü bitip tükenmeyen gecelerde otursun, kalksın, emeklesin; hep karanlıklar ile, zulmetler ile yaka-paça olsun!.. Allah’ın izni-inayeti ile, senin gittiğin yer belli; hep “Acaba bir-iki adım sonra mı karşıma çıkar, üç adım sonra mı karşıma çıkar, bana ‘Hoş geldin, ben de sizi bekliyordum!’ falan der, O’nun iltifâtât-ı Nebevîsi ile karşılaşırım!” mülahazası ile yol alırsın.

Yolunuz bu; binlerce dünya saltanatı buna mukabil gelemez. Yine onu da Hazreti Pîr’in ifadesine göre diyelim: Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet’in bir saatine mukabil gelmez. Cennet’in de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika Rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez. Şu ışık hızı ile trilyon, trilyon, trilyon seneler ihtivasında, genişliğinde, vüs’atinde kâinatların çehresine serpiştirilmiş güzellik, âhenk, hep iç bayıltıcı şeyler… İşte men hattı (Manhattan)… Ne olacak bunlar?!. Evet, hatlı şey, sınırlı şey… Asıl o sınırsız güzellikler başını döndürüyor insanın. Bed’ü’l-Emâlî’de dendiği gibi:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!”

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

Mü’minler, O’nu (celle celâluhu) keyfiyetsiz, kemmiyetsiz müşahede ederler.

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

Örneği, yok; misali, yok; benzeri, yok..

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

Gördükleri zaman O’nu, bütün cennet nimetlerini unuturlar; falan yerde on tane kasır varmış, elli tane de Huri varmış; Gılmanlar varmış, pırıl pırıl inci-mercan gibi Gılmanlar varmış, yolun sağında-solunda sizi istikbal ediyor gibi… Bunların hepsi gözünüzden silinir gider; sadece O’na takılırsınız. Öyle bir şey… Bunu benim ifade etmem mümkün değil; çünkü bu, مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ “Tatmayan, bilmez.” Ehl-i İ’tizâl, Rü’yet-i İlahîyeyi inkâr ettiklerinden dolayı, Bed’ü’l-Emâlî sahibi, فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ diyor: “Yuf be Ehl-i İ’tizâl’e, Cenâb-ı Hakk’ı görmeyi inkâr ediyorlar.”

   O kutlu selam uğruna!..

Şimdi bu türlü nimetler ile mev’ûd bulunan (kendilerine vaatte bulunulan) temiz gönüller, hususiyle günümüzde, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşlerim!.. Onlara selam söyleyin!” dediği insanlar, buna göre tavır belirlemeli ve hareket etmeli!.. Sahabe diyor ki…

Kurban olayın onların hepsine, en küçüğüne!.. En küçüğü yok aslında, ben böyle küçüğünü düşünüyorum, bakıyorum yine benden bin metre daha uzun boylu adam. Evet… İsmini verirsem onlardan birinin, “Demek sen onu küçük görüyorsun!” dersiniz. Ne siyahı, ne beyazı, ne akı, ne pembesi, ne turuncusu filan; hiçbiri küçük değil onların. Böyle… Onlar, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kadar yakın idiler ki, gözünün içine bakıyorlardı ve her zaman O’nun uğrunda hırz-ı cân etmeye teşne bulunuyorlardı.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam), âhirzamanda gelen, nifâkın/şikâkın ortalığı kasıp kavurduğu, ufku kararttığı bir dönemde, yeniden ellerindeki projektörler ile dünyayı, insanlığın dünyalarını aydınlatan, kapkaranlık geceleri, şeb-i yeldâları apaydınlık gündüzlere çeviren o insanlara “Kardeşlerime selam!” diyor. Sahabe “Biz, Sen’in kardeşlerin değil miyiz?!” deyince de “Hayır, siz, Benim arkadaşlarımsınız!” buyuruyor; onlara, “yol arkadaşlarım” diyor. Bakın tâ oradan buraya… Bin dört yüz sene sonrasına, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Selam!” diyor, “Selam! Selam!..”

Şimdi bunlar alınmışsa, alınıyorsa, alınabilecekse, başka alıntılara, alıntı şeklindeki sûrî şeylere takılmamak lazım, zihin açısından dağınıklığa düşmemek lazım, konsantrasyonu bozmamak lazım. Yoğunlaşırsak, Allah’ın izni-inayeti ile, böyle başlarımızı Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarının altında, Ömer’in ayaklarının altında, Osman’ın ayaklarının altında bulabiliriz; radıyallahu anhüm elfe merrâtin (Allah onlardan bin kere razı olsun). “Elfe” (bin) ne demek yahu; Elfu elfi merrâtin… Allah, milyon, milyon, milyon defa onlardan razı olsun, hoşnut olsun. O hoşnutluk atmosferi, o hoşnutluk zemini üzerinde, Cenâb-ı Hak, bizi de pâyidar eylesin!..

Siz, bugüne kadar hep o yolda oldunuz. Hususiyle de ne o dünyadan bir şey kopararak ne de bu dünyadan bir şeyler alarak/tadarak o yolda yürümediniz. Nefy-i nefy, ispattır; yok, yok olursa, var olur. Yok olması gerekli olan her şeyin tepesine bir balyoz indirdiniz, her şeyi yok ettiniz. Ondan sonra var olan şeyle meşgul olduk/oldunuz. Ben kendimi kastetmiyorum. Ben kim, onlar kim? Ama siz öyle yaptınız, Allah’ın izni-inayeti ile. Bundan sonra da Cenâb-ı Hak, size daha neler neler lütfedecektir, inşâallahu teâlâ.

Evet, عُذْرًا مِنْكُمْ  “Sizden özür dilerim!” وَعَفْوًا مِنَ اللهِ “Allah’tan da af rica ederim.” Rahatsızdım biraz; rahatsızdım çoktan beri. Evet, şikâyetçi değilim. Ben kendime öyle kayda alınacak bir insan nazarıyla da hiç bakmadım. Fakat bakıyorum, O öyle iltifat ediyor ki!.. Al sana ayağından bir hastalık!.. Al sana belinden bir hastalık!.. Al sana em’âdan bir hastalık, gözden bir hastalık!.. Biraz yere serdiler bunlar da… Ama o da güzel bir şey; O’nun teveccühü saymak lazım, iltifatı saymak lazım, “Arındırıyor!” demek lazım. أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً اَلأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الأَمْثَلُ فَالأَمْثَلُ Ee canım, o sultanları öyle bela ile, dert ile imtihan etmiş ise!.. Onların arkasındaki -Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i gibi- kuyruk sallayıp koşturan da ayrı düşünülmez ki!.. O da onlardan nasibini alır; eğer onlara takılmış, arkalarından gidiyorsa, alır nasibini.

Onun için, hani geldiniz, belki beklediniz… Hakkınızı helal edin, kusura bakmayın. Benimki israf-ı zamandan ibaret oldu. Söylediğim şeyleri siz çok daha iyi biliyorsunuz. Allah, âfiyet-i tâmme-i dâime-i kâmile-i şâmile-i dünyeviye ve uhreviye ihsan eylesin.

Öyle buyuruyor Kudsî Hadiste: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ “Hazırladım o Benim salih kullarıma, işlerini arızasız götürenlere, iman edip imana göre arızasız işler yapanlara, Kur’an’ın sâlih/sağlam amel dediği o işleri yapanlara…” مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ “Gözün görmediği” وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ “Kulağın işitmediği” وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Hiçbir insanın kalbine gelmeyen, tasavvurlar üstü şeyler hazırladım.”

   “Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesme; O, Raûf’tur, Raûf’tur, Raûf’tur. Fakat yol azığı konusunda da sakın gevşeklik gösterme, zira güzergâh mahûftur (korkunçtur), mahûftur.”

Evet, böyle çok kıymetli bir şey, Melikler Meliki’nden (celle celâluhu), Mâlikler Mâliki’nden, Sultanlar Sultanı’ndan bir nâme şeklinde, bir işlemeli paket şeklinde size gönderilmiş. Şimdi buna elinizi uzatırken başka şeylere gözünüz kayar mı?!. O’nun karşısında ayıp olur!.. Çoğunu aldınız… Alacağınız şeylere teşne bulunarak, Allah’ın izni-inayeti ile, öbür tarafta kıymet ifade eden şeylere tâlip olmak lazım. “Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler / “Yevme lâ yenfe’u”da kalb-i selîm isterler.”

Bir de (elektronik levhaya o an yansıyan tablo) bana diyor ki,

ألا صاحب الذنب لا تقنطن فَإِنَّ الإِلَهَ رَؤوفٌ رؤوفُ

 ولا ترحلنَّ بلا عدة ٍ فإِنَّ الطَّريقَ مخوفٌ مخوفُ

“Ey günahkâr, ey günahlar ile kirlenmiş utanmaz adam! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Allah, Raûf’tur, Raûf’tur, Raûf’tur. Ama hazırlıksız da yola çıkmaya bakma; çünkü bu yürüdüğün yol, biraz korkunçtur, korkunçtur, korkunçtur.” Siyasî çıkar karşınıza, gazeteci çıkar, idareci çıkar, hâkim çıkar… Öyle densiz insanlar karşınıza çıkar ki, size zulmedince, der: “Her birinize bir kere zulüm yapınca, müebbet verip içeriye atınca, bir umre sevabı kazanmış oluyorum!” Ya!.. Böyle bir mantık ile karşınıza çıkabilirler.

Evet, “Ne dünyada safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne Dergâh-ı Huda’dan mâ’adaya ilticâmız var!..” Ölüme giderken Erzurumlu Nef’î bunları söylemişti. Vesselam. Beni bağışlıyor musunuz?!. Allah, âfiyet-i dâime ihsan etsin.

حِيَلُ الشيطان

Herkul | | العربية

   سؤال: ما هي أدوات الشيطان الرئيسة التي يستخدمها من أجل إغواء البشر؟

   الجواب: مِن حِيَلِ الشيطان الخطيرة إظهارُه الذنوب الكبيرة التي تؤدي بالإنسان إلى جهنم وكأنها هفوات صغيرة، ويتحدث الأستاذ بديع الزمان بأسلوبه الخاص عن مدى خطورة هذه الذنوب التي تبدو وكأنها صغيرة بالنسبة للإنسان فيقول: “فاحذر! وخفِّف الوطء، وخَفْ من الغَرق، ولا تُهلِك نفسك بأكلةٍ أو كلمةٍ أو لمعةٍ أو إشارةٍ أو بَقْلَةٍ أو قُبلةٍ، فتَذهب عنك لطائفُك العظيمة التي شأنُها أن تستوعب العالمين”[1]، ويمكنكم ذكر المزيد من هذا، فمثلًا تصرفاتٌ مثل الاستخفاف بالآخر، ولمزه باللسان، وعبوس الوجه أمامه للإيحاء بسوء حاله؛ ربما تبدو صغيرة بالنسبة للبعض، إلا أن مثل هذه التصرفات والسلوكيات ليست صغيرة على الإطلاق عند الله تعالى.

في الواقع تلك الأعمال التي تبدو وكأنها صغيرةٌ هي الأشد خطرًا وفتكًا؛ فعقربٌ قد يكون أعظم خطرًا من ثعبان الكوبرا أحيانًا.. لأن عدوًّا واضحًا يُشعِر بنفسه من خلال أسلوبه في المجيء وصفيره وحفيفه يسهلُ الاحترازُ منه ودفعُ خطره حتى وإن كان كبيرًا.. لكن العقربَ يأتي خلسةً متخفّيًا؛ بين اللحاف أحيانًا، وتحت السرير أحيانًا، فيلدغ في وقت لا نتوقعه أبدًا.. لذلك فإن دفْعَكم خطرَه صعبٌ للغاية، وعليه ينبغي النظرُ إلى الذنوب والآثام بهذه النظرة، والخوفُ مما قد يأتي خلسةً أو على حجمٍ صغير كما العقرب.

أهم شيء بالنسبة للمسلم هو الابتعادُ عن كل أنواع الأخطاء والآثام دون تفريقٍ بين صغير وكبير، والتضرع إلى الله تعالى دائمًا أن يَقيَنا من ذلك، وإن أردنا التعبير عن ذلك بأسلوب بديع الزمان سعيد النورسي قلنا إن هناك أشياء صغيرة تبتلع أشياء كبيرة جدًّا، فالقلب واحدٌ من تلك الأشياء الكبيرة؛ لكنه وبالرغم من رحابته التي قد تستوعب الكون كلَّه فقد يُظلمُ أحيانًا بسبب أشياء تبدو صغيرة، وقد قال سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بشأن هذا: “إِنَّ العَبْدَ إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ، فَإِذَا هُوَ نَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ سُقِلَ قَلْبُهُ، وَإِنْ عَادَ زِيدَ فِيهَا حَتَّى تَعْلُوَ قَلْبَهُ، وَهُوَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَ اللَّهُ ﴿كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ﴾ (سورة الْمُطَفِّفِينَ: 83/14)”[2].

وبحسب شخصية كل فردٍ ووضعه فإن الشيطان يستخدم شتى أنواع الحيل والحجج ليدفع الناس إلى ارتكاب الذنوب؛ إلا أن هناك مجموعة من الأشياء لها الأولوية في استخدامه إياها ولجوئه إليها دائمًا، وهذه الأشياء في الأعم الأغلب هي ما يضعُف الناس أمامه ويستسلمون له، ويشقّ عليهم مقاومته والصبر والثبات أمامه، وفي درس “الهجمات الست”[3] يوجد حديث عن الوسائل الرئيسة التي يستخدمها الشيطان في عدوانه، يُمكن أن يُرجع أو يُضاف إليها وسائل أخرى مختلفة، لكننا سنقف على بعضها هنا.

إن حب الجاه والشهرة واحدٌ من أكثر الوسائل التي يستخدمها الشيطان كي يدفع الإنسان لمقارفة الذنوب، فرغبةُ الإنسان في الحديث والكتابة عنه دائمًا، ورغبتُه بأن يقف الناسُ لمجيئه احترامًا، وانزعاجُه عندما لا يحدث ذلك، ولهثُه وراء التصفيق والتقدير؛ مظهرٌ من مظاهر حب الشهرة.. في حين أن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم لم يرغب بذلك لنفسه وعارض هذا النوع من الحفاوة به قائلًا: “لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ، يُعَظِّمُ بَعْضُهَا بَعْضًا[4].

يحدثُ هذا، بينما حقُّ الوفاء لرسول الله يفرض على الجميع أن يقفوا احترامًا له إذا ما حضر، ولا أقصد بالجميع الأحياءَ فقط، بل الأحياء والأموات.. هذا هو معنى احترام النبي صلى الله عليه وسلم بالنسبة لنا، وهذه قضية مختلفة.. أما بالنسبة للجانب الآخر من الأمر فإن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يكشف بأسلوبه هذا عن تواضعه الجمّ العميم، ويقرر مبدأً دينيًّا مهمًّا في الوقت نفسه، فمن يُسَرُّ بوقوف الناس وتصفيقهم له وحديثهم عنه يفقد ما يجب السرور منه أساسًا، ويستخدم حقه الأخروي مهدرًا إياه في هذه الدنيا الفانية.

وبالمثل، فإن حب الجسد، والذي يمكن أن نسميه شغفًا بالراحة، هو إحدى الوسائل التي يستخدمها الشيطان بشكل متكرر، وهو عامل آخر يدفع الناس إلى الهلاك.. فالأكلُ والشربُ والخلودُ للنوم والاضطجاع، واللهو صيفًا وشتاءً، والسعيُ دائمًا للراحة والرغبات الجسدية؛ كلٌّ منها فرصة مهمة جدًّا يستغلّها الشيطان، في حين أن الإنسان لم يُخلق لهذا.. إنه بطبيعة الحال سيستفيد من بعض المتع في دائرة الشرع مثل الأكل والشرب، لكن الغاية المثالية التي سيظل المؤمن يركض وراءها دائمًا هي عبادة الله، ودعوة الناس للتوحيد والحق والحقيقة.

إن الشيطان بارع للغاية في اكتشاف نقاط الضعف لدى الناس، إنه يقترب من كل شخص وفقًا لحالته الخاصة. فمثلًا، إذا كان لدى شخص ميلٌ للحياة البوهيمية فإن الشيطان يفعل كل شيء حتى يجره إلى الخطيئة؛ إنه يمسكه فيخدعه بحججٍ كالتنزّه وتغير الجوّ إلى أن يسوقه للتجوّل في أماكن سيئة؛ ويهمس في أذنه بأن السباحة سُنَّةٌ نبوية إلى أن يطوفَ به الشواطئ واحدًا تلو الآخر، وفجأة يُعمي عينيه أو قلبه حتى ينخرط في البوهيمية دون أن يعي ذلك.

وبالطريقة نفسها عندما يجد الشيطان لدى الإنسان ضعفًا تجاه المال فإنه يشرع في استغلال نقطة الضعف هذه ليدفعه إلى الحرام ويسوقه إلى الأعمال غير المشروعة، ويجره إلى حيث يريد بواسطة الرَّسَن الذي أحكم لفّه حول عنقه، إن هذا وأمثالَه قد لا يدركون أن الشيطانَ هو الذي يقودُهم، ويعتقدون أنهم يقررون ما يُقرّرون بإرادتهم الشخصية، بل ويظنّون في بعض الأحيان أنهم يتجولون ويتحركون في المنطقة المشروعة؛ إلا أنهم في الحقيقة مساكين صاروا أُلعوبة في يد الشيطان منذ وقت طويل.

ومن أدوات الشيطان الأخرى إثارةُ شعورِ الحسد والغيرة.. والحسدُ هو “أن يتمنى المرء زوال النعمة عن غيره، وانتقالها إليه”، وقد قال سيدنا رسول الله صلى عليه وسلم: “إِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ؛ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ[5]، لينبّه بذلك كيف أن الحسدَ شعورٌ يجعل المؤمن خاسرًا، وقد رُوي عن الحسن البصري قوله: “ما رأيت ظالـمًا أشبه بمظلوم من حاسد، نفس دائم، وحزن لازم، وغم لا ينفد”[6]، فإذا كان الشخص يشعر بالانزعاج من إنجازات الآخرين، فهذا يعني أن فيه قابلية للتفاعل مع حِيَلِ الشيطان.. فالشيطانُ المحترفُ في عمله الخاص لا يضيع استغلال نقطة ضعف كهذه؛ فيستثمر ما لدى الإنسان من ميل إلى الحسد بما يؤدّي في النهاية إلى تدميره.

حتى إن الغبطة والمنافسة اللتين لا حرج فيهما إذا ما استُخْدِمتا في الطريق المشروع يمكن أن تكونا أداة مهمة بالنسبة للشيطان، ذلك لأنهما جارتان ملاصقتان للحسد، بل إنهما يبدوان وكأنهما توأمه، إلا أنهما يأتيان بعده، والتنافس المشروع يعني: “إخوتي هؤلاء يركضون نحو الفردوس ركض الخيل الفتية بالأعمال الطيبة التي يقومون بها، فلنركض مثلهم دون أن نضر بهم، علينا ألا نتخلف عنهم في فعل الخير،كنا هنا معهم؛ وعلينا ألا ننفصل عنهم في الآخرة أيضًا؛ فالقرآن الكريم يقول: ﴿فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/148)، ويقول أيضًا: ﴿وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ﴾ (سورة الْمُطَفِّفِينَ: 83/26)، لذا يجب على المؤمنين أن يتنافسوا في أعمال الخير.

لكن الشيطان غالبًا ما يريد أن يسيء استغلال هذا الشعور، فينشّطُ شعورَ الغيرة لدى الإنسان ويحوّل الغبطة إلى حسدٍ وعندئذ يبدأ الشخص يقول: “لماذا هو يركض؟ يجب أن أكون أنا من يركض بدلًا منه أساسًا”، بل إنه يحاول إعاقتهم، والإضرار بهم، وإرضاء إحساسه بالمنافسة من خلال لطمات يُنزلها على الآخرين، وفي كثير من الأحيان، لا يقف الأمر عند هذا الحد، بل يصبح عبدًا للانتماء، ولأنانية الجماعة، وهو أمر أكثر خطورة بالنظر إلى ما يُحدِثه من تدمير؛ لأن شخصًا كهذا يبدأ في اتخاذ موقفٍ تجاه الناس الذين ليسوا من طائفته أو من مذهبه.

إن شعورَ الحسد، وعدمَ تقبل الآخر، والتحزب هو الذي سبّب الفتن المختلفة التي بدأت في عصر سيدنا علي واستمرت لعدة عصور في تاريخ الإسلام، فقد تشكلت عشرات الجماعات مثل الخوارج والشيعة والزبيريين والأمويين والعباسيين، واتخذوا من الأشخاص الذين تجمعوا حول بعض الأفراد والأفكار جبهة ضدّ الآخرين؛ فتسببوا في حروب دموية.. ومَن تحرَّكَ منهم إيمانًا بفكرة: “سأكون أنا بدلًا منه في الإدارة”؛ جعلت كثيرًا من الناس يتقيؤون دمًا.. ولما أصبح المسلمون يأكل بعضهم بعضًا فيما بينهم، فقد سلط الله تعالى عليهم الكفار والظالمين؛ لأن الظالم سيفُ الله ينتقم به ثم ينتقم منه.

إن السبيل للتخلص من كل هذه المشاعر السلبية وعدم الانهزام لحيل الشيطان هو الإيمان القوي، والاستسلام لله، وسلامة القوام.. إذا كنتم قد استوعبتم الإيمان تمامًا فإنكم تستطيعون استيعاب أصعب الأشياء بإذن الله وعنايته.. وتقولون مثلما يقول الأستاذ بديع الزمان: “نحن فدائيو المحبة، ليس لدينا وقت للخصومة”[7]، وتعانقون البشرية جمعاء، بل إنكم حتى في مواجهة الأشخاص المجبولين على الشر ترجون لهم الإصلاح، وتسعون كي يتحقق السلام والهدوء في كل مكان، ولا تفكرون سلبًا بشأن الآخرين أبدًا.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة السابعة عشرة، ص 187.

[2] سنن الترمذي، تفسير القرآن، 83.

[3] ويقصد بهذا المصطلح ستة أنواع مختلفة من أعتى حِيَلِ الشيطان الخبيثة: حبّ الجاه والشهرة، والخوف، والطمع، والعنصرية، والأنانية والغرور، وحب الراحة والدعة، ولقد أورَدَها بالشرح والتفصيل بديعُ الزمان سعيد النورسي في المكتوبات، المكتوب التاسع والعشرين، القسم السادس، ص 505-529.

[4] سنن أبي داود، الأدب، 165.

[5] سنن أبي داود، الأدب، 44؛ سنن ابن ماجه، الزهد، 22.

[6] ابن عبد ربه: العقد الفريد، 2/158؛ القرطبي: الجامع لأحكام القرآن، 5/251.

[7] بديع الزمان سعيد النورسي: صيقل الإسلام، ص 494.

ŞEYTANIN OYUNLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: İnsanları saptırma adına şeytanın kullandığı başlıca argümanlar nelerdir?

   Cevap: Şeytanın önemli oyunlarından biri, insanı tepetaklak Cehennem’e götürebilecek büyük şeyleri, küçük göstermesidir. Hz. Pir, küçük gibi görünen şeylerin insan açısından büyük tehlike arz edebileceğini kendine has üslubuyla şöyle ifade eder: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma!” (Bediüzzaman, Lem’alar, 169-170) Bunları çoğaltabilirsiniz. Mesela bir başkasını hafife alma, dil ucuyla birisini kınama, bir yüz ekşiliğiyle muhatabın densizliğini vurgulama gibi tavırlar bazıları açısından küçük gibi görünebilir. Fakat Allah katında bu tür tavır ve davranışlar hiç de küçük değildir.

Esasında en tehlikeli şeyler, bu gibi küçük görünen amellerdir. Bazen bir akrep, kobradan daha tehlikeli olur. Zira gelişiyle, ıslığıyla, hışırtısıyla kendisini hissettiren bir düşman büyük bile olsa, ona karşı tedbir almak ve onun tehlikesini bertaraf etmek kolaydır. Fakat akrep sinsi bir şekilde gelir, bazen yorganın arasına, bazen yastığın altına saklanıp hiç ummadığınız bir zamanda sizi sokar. Dolayısıyla onun tehlikesini savmanız çok zordur. İşte günah ve hatalara da bu gözle bakmak gerekir. Onlar arasında asıl korkulması gerekenler, sinsice gelenler veya basite alınanlardır.

Bir Müslüman için en önemli şey, küçüğüne büyüğüne bakmadan, dinin çirkin gördüğü ve yasakladığı her türlü hata ve günahtan uzak durmak, bunlardan sıyanet buyurması adına sürekli Allah’a dua etmektir. Yine Hz. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla ifade edecek olursak, bazı küçük şeyler vardır ki çok büyük şeyleri yutar. Kalb de bunlardan birisidir. Zira o, kâinatları içine alacak genişlikte olmasına rağmen, bazen küçük gibi görünen şeyler yüzünden kararabilir. Nitekim Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) işlenen her bir günahın kalbde siyah bir nokta bırakacağını ve bu noktaların zamanla çoğalarak kalbi kaplayacağını ifade buyurmuştur. (Tirmizî, tefsîru’l-Kur’ân 83)

Şeytan, şahısların durumuna ve karakterine göre onları günaha sevk edebilme adına her türlü argümanı kullanır. Fakat onun birinci derecede kullandığı ve her zaman başvurduğu bir kısım şeyler vardır. Bunlar genel itibarıyla insanların zayıf ve mukavemetsiz olduğu; sabredip direnmekte zorlandığı hususlardır. Hücümat-ı Sitte’de şeytanın hücum adına kullandığı başlıca vesilelere yer verilir. Daha başka vesileleri de bunlara irca etmek veya eklemek mümkündür. Biz burada birkaçı üzerinde duracağız.

Bunlardan birisi olan şöhretperestlik, şeytanın insanı günaha sürükleme adına en çok kullandığı vesilelerden birisidir. İnsanın sürekli lehinde konuşulup yazılmasını istemesi, bir yere gittiğinde kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanması, kalkılmadığında gönül koyması, sürekli alkış ve takdir peşinde koşması, her başarısını popülizme bağlaması gibi tavırlar, şöhretperestlik hissinin birer tezahürüdür. Hâlbuki İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir meclise girdiğinde ayağa kalkılmasını şiddetle men ediyordu. “Acemlerin büyüklerine ayağa kalktığı gibi kalkmayın!” (Ebû Dâvûd, edeb 165) buyuruyordu.

Aslında Allah Resûlü  bir yeri teşrif ettiğinde değil diriler, mezardaki ölüler bile ayağa kalkmıyorsa vefasızlık yapıyorlar demektir. Bizim O Zat’a karşı saygı anlayışımız budur, bu ayrı bir konu. İşin öbür yanına gelince Efendimiz, bu tavrıyla hem engin tevazuunu ortaya koyuyor hem de önemli bir dinî disiplin vaz ediyordu. Alkışlanmaktan, bahsedilmekten, ayağa kalkılmasından hoşlanan bir kişi, asıl hoşlanılması gerekli olan şeyleri kaybediyor; ahiretteki hakkını burada kullanıyor demektir.

Aynı şekilde rahat tutkusu da diyebileceğimiz tenperverlik, şeytanın sıkça kullandığı vesilelerden birisi olup, insanı helakete sürükleyen faktörlerden bir diğeridir. Yiyip içip, yan gelip kulağı üzerine yatma, yazlıklarda kışlıklarda keyif çatma, hep rahatının, bedenî isteklerinin peşinde koşma, şeytan açısından değerlendirilecek çok önemli birer fırsattır. Oysaki insan bunlar için yaratılmamıştır. Elbette o, yeme, içme gibi mubah dairedeki bir kısım lezzetlerden istifade edecektir. Fakat mü’minin hep arkasından koşacağı gaye-i hayali, Allah’a kullukta bulunma, insanları tevhide, hak ve hakikate çağırma olmalıdır.

Şeytan, insanların zaaflarını keşfetmede çok profesyoneldir. Herkese, hususi durumuna göre yaklaşır. Mesela birisinin bohemliğe açık bir yanı varsa, şeytan ne yapar eder onu günahın içine çekmeye çalışır. Mesela tutar, onu, nefes alma ve tenezzühte bulunma gibi gerekçelerle kandırarak zift akan yerlerde dolaştırır; yüzmenin sünnet olduğunu kulağına fısıldayarak plaj plaj gezdirir. Derken onu, gözünün içinden veya kalbinden öyle vurur ki, hiç farkına varmadan bohemliğin içine salıverir.

Aynı şekilde bakar ki bir başkasının paraya karşı fazla tamahı var. Haramlara sürükleme, gayrimeşru işlere sevk etme adına onun da bu zaafını kullanır. Boynuna taktığı yular ile onu istediği yere çeker. Böyle birisi şeytanın güdümünde hareket ettiğinin hiç farkına varmasa, kendi iradesiyle karar verdiğini düşünse ve hatta bazen meşru alanda dolaştığını zannetse de çoktan şeytanın oyuncağı hâline gelmiş bir zavallıdır.

Şeytanın çokça suiistimal ettiği argümanlardan bir diğeri de haset ve kıskançlık hissidir. Haset, “Falanda olmasın, bende olsun.” düşüncesidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, hasedin de amelleri yiyip bitireceğini ifade buyurmak suretiyle (Ebû Dâvûd, edeb 44; İbn Mâce, zühd 22) onun mü’min açısından nasıl kaybettirici bir duygu olduğuna dikkat çekmiştir. Hasan Basri Hazretleri de, “Ben hasetçiden daha çok mazluma benzeyen bir zalim görmedim.” (İbn Abdi Rabbih, el-Ikdü’l-ferîd 2/158; el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân 5/251) demiştir. Eğer bir kişi, başkalarının başarılarından rahatsızlık duyuyorsa, şeytanın oyunlarına açık bir yanı var demektir. Kendi işinde profesyonel olan şeytan, böyle bir zaafı kaçırmaz. İnsandaki kıskançlık temayülünü öyle bir değerlendirir ki, neticede onun mahvına sebep olur.

Meşru yolda kullanıldığı takdirde mahzursuz olan gıpta ve rekabet dahi şeytan açısından önemli birer argüman olabilir. Zira bunlar hasetle sınır komşusudur; hatta bir nevi onun ikizi gibidir. Sadece bir fasıl ondan sonra doğmuştur. Meşru rekabetin manası şudur: “Bu kardeşlerim yaptıkları güzel işlerle doludizgin Cennet’e doğru koşuyorlar. Onlara zarar vermeden biz de onlar gibi koşalım, hayırda onlardan geriye kalmayalım. Burada onlarla beraberdik; ahirette de onlardan ayrılmayalım.” Kur’ân-ı Kerim, فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ “Hayırlı işlere koşun, hayırda yarışın.” (Bakara sûresi, 2/148; Mâide sûresi, 5/48) ve وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ “Öyleyse yarışanlar, bunu için yarışsınlar.” (Mutaffifîn sûresi, 83/26) gibi âyetleriyle mü’minleri hususiyle hayır işlerinde yarışmaya çağırır.

Fakat şeytan çoğu zaman bu duyguyu da suiistimal etmek ister. İnsanın içindeki kıskançlık hissini harekete geçirerek gıptayı hasede çevirir. Bu sefer kişi, “O niye koşuyor? Onun yerine koşan asıl ben olmalıyım.” demeye ve hatta haset ettiği insanların önüne geçmeye, onlara zarar vermeye başlar. İçindeki rekabet duygusunu başkalarına attığı çelmelerle tatmin etmeye çalışır. Çoğu zaman iş burada da kalmaz ve aidiyet mülâhazasına, cemaat enaniyetine dönüşür ki bunun tahribatı geniş alanlı olduğu için çok daha tehlikelidir. Zira böyle bir insan, sırf kendi meşrebinden, kendi mezhebinden olmayan insanlara karşı tavır almaya başlar.

İslâm tarihinde Hazreti Ali döneminde başlayıp asırlarca devam eden değişik hercümerçlere sebebiyet veren, işte bu haset duygusudur, hazımsızlıktır, aidiyet mülâhazasıdır. Haricîler, Şiiler, Zübeyrîler, Emeviler, Abbasiler gibi onlarca grup teşekkül etmiştir. Belirli şahıs ve fikirler etrafında bir araya gelen insanlar başkalarına karşı cephe almış ve kanlı savaşlara sebebiyet vermişlerdir. “Yönetimde onun yerine ben olayım.” düşüncesiyle hareket eden bir kısım gruplar, pek çoklarına kan kusturmuşlardır. Çoğu zaman Müslümanlar kendi içlerinde birbirlerini yemeye durduklarından ötürü Allah da kâfir ve zalimleri onların başına musallat etmiştir. Zira zalim Allah’ın kılıcıdır. Allah, istihkakı olanları, onu kullanarak cezalandırır; sonra döner onu da cezalandırır.

Bütün bu negatif duygulardan kurtulmanın ve şeytanın oyunları karşısında nakavt olmamanın yolu ise güçlü imandır, Allah’a teslimiyettir ve kıvamın sağlam olmasıdır. Şayet imanı tam sindirebilmişseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle hazmedilmesi en zor şeyleri bile hazmedebilirsiniz. Hz. Üstad gibi, “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 54) der bütün insanlığı kucaklarsınız. Kötülüğe kilitlenen insanlar karşısında bile sadece ıslah diler, her yerde barış ve huzurun hâkim olması adına gayret eder ve katiyen başkaları hakkında negatif düşüncelere girmezsiniz. 

التحرُّك الإيجابي البنّاء وأثرُه على المجتمع

Herkul | | العربية

   سؤال: في واقِعِ اليوم؛ كيف ينبغي لنا أن نفهم معنى التحرُّك الإيجابي البنّاءِ في ظلّ انتشار الظلم والألاعيب الشيطانية التي من شأنها أن تسوق أهلَ الإيمان إلى التحرك السلبي؟

   الجواب: تُرتكب اليوم في دولَتِنا وفي كل أنحاء العالم -كما ذُكر في السؤال- صنوفٌ شتى من الظلم، وتُمارَس العديد من الدناءات والفظائع، ويُتوسَّل إلى الكثير من الألاعيب الشيطانية المختلفة.. وفي ظلّ هذا الدوران التاريخي الدؤوب تعرّضَت الإنسانية حتى الآن للكثير من الظُّلْمِ والجَور، حتى إنه قد مرت عليها فترات انفرطت فيها -كما يقول المؤرخون- حباتُ عقد المجتمعات كلية، وربما تسبب في هذا الجنون بعض المستبدين من أمثال نابليون وهتلر وستالين عن طريق إثارة شعور الجنون لدى الناس؛ فبسبب غرام هؤلاء بالسلطة تسببوا في مقتل الملايين من الناس، وبعد أن أُصيبت البنية بالضعف تسلطوا على الإنسانية، وابتدعوا لها أنظمة سَامَتْها سوءَ العذاب.

ووفقًا لقناعتي القاصرة فإن عالم اليوم يشهد فترة أخرى من الفترات التي أصيبت فيها البشرية بالجنون تمامًا، فهذا يعتدي على هذا، وذاك ينكل بذلك، والحق في يد القوي، والقوي يعمد إلى قمع الناس وقهرهم وفرض الوصاية عليهم بكل ما أوتي من قوة، إلى أن تفشَّى هذا المرض في المجتمع بأكمله، لدرجة أن من تنقصهم الكياسة والفراسة العالية التي يستطيعون بها إدارة الدولة قد أصيبوا هم الآخرون بحب الإدارة، وبدؤوا يقولون في أنفسهم: “يا ترى ألا نستطيع نحن الآخرين أن نستولي على القوة، فنقوِّم المجتمع كما نشاء؟ لماذا لا نكون من الذين يُشار إليهم بالبنان ويصفق لهم الناس؟!”، والحال أن هؤلاء لا يرغبون في الإدارة والسلطة خدمةً لدينهم وغاياتهم الوطنية ومصلحة بلادهم، بل من أجل مصالحهم الشخصية ومستقبلهم، وللوصول إلى هذه الأهداف يستبيحون كل الوسائل من الكذب والخداع والنفاق؛ إلا أنهم ولو أحرزوا انتصارات مؤقتة فإن الحق تعالى سيمنِّيهم بهزائم أضعاف ما كسبوا.  

فكما يجب أن يكون الهدفُ مشروعًا فلا بدّ أن تكون السبل التي تؤدي إليه مشروعة أيضًا، ومتوافقة مع القوانين الإنسانية والأخلاقية والإلهية، واستحلالُ كلِّ وسيلة تؤدي إلى الهدف ليس بنمطٍ فكري يليق بالمؤمن، فكما أن هذا السلوك يبتعد فراسخ عن منهج الأنبياء العظام فيجب أن يبتعد فراسخ أيضًا عن وارثيهم.

أجل، لقد حاز التحرك الإيجابي أهمية خاصة في عالم اليوم، هذا العالم الذي أصبحت فيه المكيافيلية تهيمن على المجتمع بأسره، ويُتوسَّل فيه إلى الحيل والألاعيب الشيطانية، وتنحل فيه حبات عقد الإنسانية، والتحرك الإيجابي يعني عدم مقابلة التصرفات والأعمال السلبية بمثلها، والبعد عن الانشغال بالأقوال والأعمال المنفورة، وتجنب نشر الإشاعات، وعدم إهدار الوقت في الثرثرة الفكرية، والانصراف إلى الخدمة دائمًا من أجل تحقيق الغايات المثالية، والاشتغال بالإصلاح والتعمير، والسعي دومًا إلى تحقيق الوفاق والاتفاق.

   عدم الوقوع تحت وطأة الحوادث

ولقد ركز الأستاذ النورسي كثيرًا على الحركة الإيجابية البناءة في مؤلفاته، وكان يوصي طلابه بها على الدوام، فالوظيفة الملقاة على عاتق رجال الخدمة اليوم الذين يستهدفون غايات مثالية معينة وينطلقون لتحقيقها؛ هي السعي وراء الإيجابيات دون التعلق بالسلبيات، فالمنشغلون بالأحداث لا يستطيعون إدارتها، ولا يقدرون على حل المشاكل التي يلزم حلُّها.

فإذا انشغلتم بالردّ على ما يُقال ضدكم من أقوال وما يُوجَّه إليكم من إهانات وما يدّعى عليكم من افتراءات، وحددت هذه الأمورُ أسلوبَ تعاملكم مع الآخرين؛ فلن تكون لديكم القدرة على عمل ما يلزم من أجل أمتكم أو من أجل الإنسانية، ولن تستطيعوا أن تُنشئُوا المشاريع التي تهدف إلى حل مشاكل الإنسانية، ولا أن توفّروا الدعم اللازم للمشاريع والخطط الحاضرة.

ولا يخلو هذا العصر أيضًا من مخالفين وأعداء لا يتورعون عن الكذب والافتراء والإهانة وتشويه صورة المؤمنين الصادقين الذين يعملون في الخدمة في سبيل الله، فلو أنكم اكترثتم بالأقوال والأفعال السلبية التي تصدر عن هؤلاء لما استطعتم أن تقوموا بما يجب عليكم القيام به، قد تهُمّون اليوم بالرد على إهانة أحدهم، ولكن سيأتي في اليوم التالي شخص آخر يتوجه إليكم بأفظع وأشدّ ممّا قيل لكم من قبل، وعندها تستغرقون في التفكير في حلّكم وترحالكم محاولين إيجاد الرد المناسب لما قاله ذاك وفعله، ونتيجة لذلك لا تستطيعون التخلص من طوق الحوادث الذي تعيشون داخله، ولا يخفى أنه من المتعذر على الإنسان الذي يعيش تحت ضغط الحوادث وتأثيرها أن يُقبل على الحياة، ولا أن يمتلك القدرة على التأثير.

من جانب آخر لو انشغلنا بالسلبيات التي تنعكس على شاشات التلفاز أو صفحات الجرائد سنكون سببًا في تكدير أذهاننا ومشاعرنا وأفكارنا، وسنعيش دائمًا مع الانفعالات وردود الأفعال والإحباطات التي تولِّدها هذه الحوادث، وسنفقد التفكير السليم، ولا نقدر على التفوّه بالكلام الحسن، وإنشاء الأفكار الجميلة، ولن نجد حلًّا للمشكلات المتراكمة التي تنتظر الحل، أما بالنسبة لتوضيح وتصحيح وتكذيب الادعاءات والافتراءات والاتهامات التي ألصقها البعضُ بنا، فعلينا أن نعهد بهذا الأمر إلى أهل العقد والدراية بدلًا من أن ينشغل بها الجميع.

فالذي ينشغل بهجوم الآخرين واعتدائهم دائمًا يدمِّر نفسه، ومن دمّر نفسه لا يُنتظَر منه إعمارٌ ولا تنعقد عليه آمالٌ، فهل من أسلم نفسه لتيار الشلال تسعه قوته أن ينقذ شخصًا على وشك الغرق؟! إن محاولته لإنقاذ هذا الشخص من المحتمل أن تؤدي إلى إغراقه بشكلٍ أسرع، ومن ثَمّ فعلى الذين نذروا أنفسهم من أجل ترميم الحضارة التي ما زالت تتعرض للخراب والتشويه منذ ثلاثة قرون ألا يستسلموا لأي نوعٍ من السلبيات؛ لأن عملية الترميم هذه لا يقوى عليها أناسٌ أجهدهم التعب بسبب صراعهم مع الحوادث اليومية، فلا يقدِر على القيام بهذا العبء إلا الأبطال الذين تخلّصوا من ثرثرة الأفكار وحازوا سلامة الروح.

   النظرة الشمولية والدبلوماسية

على الذين اعتمدوا التحرك الإيجابي مبدأً لهم ألا يقابلوا السلبيات بمثلها، ولا يسمحوا باستشراء الحقد والغل بين جنبات المجتمع، بل عليهم بدلًا من هذا أن يلجؤوا إلى الدبلوماسية لحل المشكلات، وبدلًا من استخدام الشدة والعنف عليهم السعي لحل المشكلات بالمنطق والمحاكمة العقلية السليمة، وأن ينظروا إلى الحوادث نظرة إجمالية شاملة، ويضعوا في حسبانهم الأسباب وما يتولد عنها من نتائج.

فالمشكلات التي يُعتقَد أنها قد تم حلها باستخدام القوة الغاشمة والسحق والقهر هي في الحقيقة ليست حلولًا دائمة كما هو الحال في أي وقت كان؛ مثال ذلك المشكلة القائمة إلى الآن في جنوب شرق تركيا، كم من الدماء أُريقت، وكم من حروب ومعارك اندلعت، ومع ذلك لم يتمّ التغلب على المشكلة ولم تُحَلّ، حتى بعدما ظُن أنهم قد فرّوا إذ بهم يستعيدون عافيتهم ويرجعون من جديد، ويواصلون معاركهم بإستراتيجيات جديدة، لقد جُرِّبَتْ محاولاتٌ عديدة لقهرهم وسحقهم، لكنهم نهضوا من جديد، وعندما استمر التعامل مع المسألة بالقوة والعنف -وانطلاقًا من إحساسهم بالظلم والاضطهاد- حاولوا أن يجدوا لهم ظهيرًا في الخارج، ونجحوا في ذلك. 

بيد أنه لو تم النظر إلى المشكلة نظرة إجمالية شاملة، ولو تم تشخيص الأسباب جيدًا، وتم اختيار العلاج المناسب لاختفت هذه المشكلة منذ وقت بعيد، ولو أنهم استخدموا الطرق الدبلوماسية بدلًا من القوة والعنف لما أُريقت الدماء، ولا تشكلت العداوات، ولا توارثت الأجيال الغل والأحقاد، فإن تجنُّبَ العنفِ، والتخلي عن التصرفات الفظة، وعدم سحق الناس وممارسة الضغط عليهم، واللجوء إلى اللين والرفق والعقل والدبلوماسية في حلِّ المشكلات؛ هو أحد متطلبات التحرك الإيجابي. 

   روح الوحدة والاتحاد

من الأسس المهمة الأخرى التي لا بد من التركيز عليها في هذا الصدد هو بذل الجهد في سبيل ترسيخ روح الوحدة والاتحاد بين أفراد المجتمع، فإن أمكن إرساء هذه الروح بين الناس من خلال التراجع، فالتراجع حينذاك أولى من التقدم.. يجب ألا نستصغر هذا القدر البسيط من الجهد لأجل تحقيق الوحدة والاتحاد بين الناس، فلهذا الجهد قيمة عظيمة عند الله، فنحن لا يمكننا الجزم بنوع العمل الذي يفضي إلى خلاص الإنسانية، فربما ينقذ هذا التراجعُ الكثيرَ من الناس.

إن القيامَ بتصرفاتٍ من شأنها أن تعمل على تمكين روح الاتحاد ولم الشمل مثل التقرب من الناس بالحال اللين والقول اللين والفعل اللين، والتجاوز عن أخطائهم وتقصيراتهم؛ هو أمر له أهمية خاصة عند الله تبارك وتعالى، فالحق تعالى يأخذ مثل هذه النوعية من التصرفات في الآخرة فينمّيها، فينال بها صاحبها النعم الأخروية المهمة التي يتعذر الوصول إليها.

ولهذا لا بد من حسن الظن في الآخرين، وبَذْلِ الجهد قدر ما نستطيع لجمع الناس ولم شملهم، أما انتظار أن يتشبه الناس بنا، وأن يفكروا مثلنا، وأن يسيروا على طريقنا؛ فهو نوع من الأنانية، فالمهم هو أن نجتمع حول بعض القواسم المشتركة، فلكلِّ شخصٍ صوتٌ وفكرٌ ونظرةٌ مختلفة، وقد تتشكل جوقة موسيقية متناغمة من أنغام وأصوات مختلفة.

وباجتماع أصوات شتى وآلات موسيقية مختلفة تتشكل أوركسترا كبيرة، فرغم اختلاف الأصوات والنغمات فإنها تعبر عن معنى معين لدى السامع، وهكذا فالمهم هو القدرة على جمع هذه الاختلافات والتنوعات حول روح الوحدة، أما ترقُّبُ أن يكون الآخرون مثلنا فهو أمر يتنافى مع الفطرة ويعبّر عن الأنانية، ويسوق الناس إلى التمزق والتشتت، وليس إلى الوفاق والاتفاق.

وكما هو معلوم فإن المدينة المنورة لما شرَّفها مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم كان عدد اليهود بها حوالي أربعة آلاف، ومثل هذا العدد كان من المشركين، أما عدد المسلمين بقضهم وقضيضهم فكان يصل إلى حوالي ألف وخمسمائة، لكن النبي صلى الله عليه وسلم وجد سبيلًا إلى عمل وحدة مجتمعية بين هذه الطوائف، واستطاع أن يجمع اليهود والمشركين الذين يزيدون عن المسلمين خمسة أو ستة أضعاف حول وثيقة المدينة، فاستمر هذا الوفاق حتى العام الخامس من الهجرة إلى أن نقضه اليهود في النهاية.

فما يقع على عاتقنا هو أن نقبل كلَّ إنسانٍ في مكانه ومقامه، وأن نحترم فكره ومشاعره، فلو أنكم استهدفتم أفكار الناس ومعتقداتهم وحاولتم قصفها والهجوم عليها فستفرقونهم من حولكم، وتبعدونهم عن أنفسكم، وعندئذ لا تربحون شيئًا بل تكونون قد خاطرتم بسلامة الطريق الذي تسيرون فيه؛ لأن هؤلاء الذين فرقتموهم من حولكم وربما جعلتم منهم أعداء لكم لن يسمحوا لكم بالسير آمنين في الطريق الذي تسيرون فيه، بل سيظهرون لكم في كل ركن كالغيلان، يريدون تشتيت أذهانكم وهممكم وطاقاتكم، ومن ثمّ يجب أن تركزوا على الأعمال المطلوبة منكم، وإلا ستضطرون إلى الانشغال بالمشاكل التي سيسبّبها هؤلاء لكم بدلًا من الاشتغال بأعمالكم.

وهكذا فإن كنتم لا تريدون أن تتسببوا في كل هذا فلا بد أن تتحروا سبل التعايش في أمنٍ وطمأنينةٍ مع أصحاب الرؤى العالمية المختلفة، ولأجل هذا يجب أن تحترموا إنسانية الجميع، وألا تنالوا من قناعاتهم، وألا تؤذوا الناس بأيديكم وألسنتكم.

   محبة المنهج لا تعني التعدي على مناهج الآخرين

ولقد جعل بديع الزمان سعيد النورسي للحركة الإيجابية معيارًا، أشار فيه إلى ضرورة أن يحب الإنسان منهجه، ولا يتدخل في مناهج الآخرين، ولا يضمر لهم العداوة والبغضاء أبدًا؛ بمعنى أن محبة الإنسان لطريقه ومنهجه لا يستلزم وصف طريق الآخرين ومنهجهم بالقبح والباطل.

أجل، ما يقع على عاتق المؤمن الصادق هو أن يحب منهجه الفكري والاعتقادي، وأن يتمسك به بجنون، وأن يرعاه ويحميه بكل كيانه، بل يجب أن يكون فكرُه وشعوره على النحو التالي: “اللهم إنني أرضى أن أموت في اليوم عشرات المرات على أن تكون راية الإسلام المبين عالية خفاقة في كل أنحاء العالم”.. هذه هي محبّة الطريق والمنهج، وقد كانت هذه هي خاصية الصحابة الكرام رضوان الله عليهم، كانوا أوفياء بحق لمنهجهم، وعلى أهبة الاستعداد للموت في هذا الطريق عن طيب نفس.

ومن لم يحمِل هذه الأفكار وهذه المشاعر، ولا يقدم على أي تضحية في سبيل تبليغ القيم التي يؤمن بها إلى العالم، بل ويهدر وقته يمنة ويسرة؛ ويصب لعناته على الآخرين، ويوجه الإهانات إلى هذا وذاك، فلن يفيد عمله هذا بشيء سوى إثارة العداوات، وإرضاء الشيطان وإسعاده.

فلو كنا نريد جمع الناس والتأليف فيما بينهم فلا بد أن نراعي مشاعر الآخرين وتطلعاتهم ومواقعهم وتمسكهم ومحبتهم لِقيَمهم، ثم نتحرك بناء على ذلك، والله تعالى هو الذي يؤلف بين قلوب العباد كما تقول الآية الكريمة: ﴿وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ﴾ (سورة الأَنْفَالِ: 8/63)، فما يقع على عاتقنا هو مراعاة الأسباب دون قصور، والعمل على لمّ الشمل وتآلف القلوب، فلا نحوّل محبَّتَنَا لمنهجنا إلى عداوة الآخرين لنا، ولا نجعل اختلافنا سببًا للنزاع والخصام، بل نعمل دائمًا على نثر بذور المحبة في كل مكان، واحتضان كل البشرية، ورسمِ البسمة على وجوه الجميع.

MÜSPET HAREKET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ehl-i imanı menfi hareketlere sevk edebilecek zulümlerin ve şeytanî oyunların çokça görüldüğü günümüzde müspet hareket nasıl anlaşılmalıdır?

   Cevap: Soruda da bahsedildiği üzere günümüzde hem ülkemizde hem de dünyanın farklı yerlerinde çeşit çeşit zulümler işleniyor, şenaat ve denaetler irtikâp ediliyor, farklı farklı şeytan oyunlarına müracaat ediliyor. Tarihî tekerrürler devr-i daimi içerisinde şimdiye kadar insanlık kaç defa zulüm ve haksızlıklara maruz kalmıştır. Tarihçilerin ifadesiyle toplumların bütün bütün şirazeden çıktığı dönemler de olmuştur. Belki Napolyon, Hitler ve Stalin gibi bazı diktatörler de insanlardaki çılgınlık duygusunu harekete geçirmek suretiyle bu cinnete sebebiyet vermişlerdir. Onların dünya hâkimiyeti sevdasına düşmeleri, milyonlarca insanı canından etmiştir. Bünye bir kere zaafa uğradıktan sonra, insanlığın başına musallat olacak ve ona kan kusturacak en zalim sistemler ortaya çıkıvermiştir.

Kanaat-i acizanemce günümüz dünyası da insanlığın yine bütün bütün çılgınlaştığı dönemlerden birine şahit oluyor. O ona saldırıyor, o da diğerine. Kim kuvvetliyse o haklı görülüyor. Kuvvetli, kuvvetin hakkını vermesi gerektiği mülâhazasıyla hemen insanları hizaya getirmeye, toplum üzerinde vesayet kurmaya yöneliyor. Bu, toplumsal çapta öyle bir hastalık hâline gelmiş ki, devleti idare edebilecek yüksek bir firaset ve kiyaseti olmayan zayıf karakterli insanlar bile “yönetme” sevdasına tutuluyor ve “Acaba biz de gücü ele geçirip toplumu istediğimiz şekilde dizayn edebilir miyiz? Parmakla gösterilen, alkışlanan, el üstünde tutulan insan hâline gelebilir miyiz?” demeye başlıyorlar. Dinleri, millî mefkûreleri, ülke menfaati adına değil; kendi çıkarları ve istikballeri adına başa geçmeyi, muktedir olmayı ve toplumu yönetmeyi arzuluyorlar. Bu hedeflerine ulaşma adına da yalan, aldatma, ikiyüzlülük gibi her yolu mubah görüyorlar. Ne var ki bu gibiler muvakkaten yalancı zaferler elde etseler bile, Cenâb-ı Hak onlara bunun kat katı hezimetler yaşatacaktır.

Hedefin meşru olması gerektiği gibi, hedefe ulaşma adına kullanılacak bütün yolların da meşru, insanî, ahlâkî ve ilâhî kanunlara uygun olması gerekir. Bir hedefe ulaşma adına her vesilenin caiz görülmesi, mü’mince bir düşünce tarzı değildir. Böyle bir yaklaşım enbiya-i izamdan fersah fersah uzak olduğu gibi, onların vârislerinden de fersah fersah uzak olmalıdır.

Evet, topluma Makyavelist mülâhazaların hâkim olduğu, şeytanî oyunlara çokça müracaat edildiği ve insanlığın bütün bütün şirazeden çıkmaya başladığı günümüz dünyasında müspet hareket ayrı bir önem kazanmıştır. Olumsuz tavır ve davranışlara aynıyla mukabelede bulunmama, negatif söz ve eylemlerle meşgul olmama, güft u gûya girmeme, fikir gevezeliğiyle vakti israf etmeme; bunların yerine sürekli kendi mefkûresini gerçekleştirme istikametinde hizmet etme, hep tamir ve ıslahla meşgul olma, her zaman vifak ve ittifak peşinde koşma manasına müspet hareket.

   Hâdiselerin Tesirinde Kalmama

Bediüzzaman Hazretleri, eserlerinde sık sık müspet hareketin üzerinde durmuş ve her daim talebelerine onu tavsiye etmiştir. Belirli bir gaye-i hayalleri olan ve bunu gerçekleştirme istikametinde hareket eden günümüzün hizmet erlerine düşen vazife de, karşılaştıkları olumsuzluklara takılmadan hep olumlu şeyler peşinde koşmaktır. Hâdiselere takılan kimseler, hâdiseleri idare edemez, çözülmesi gereken problemleri çözemezler.

Aleyhinizde söylenen sözlere, size yapılan hakaretlere, hakkınızda iddia edilenlere mukabele etmekle meşgul olursanız ve hareket tarzınızı bu belirlerse, gerek milletiniz, gerekse insanlık adına yapılması gerekenleri yapamaz, insanlığın problemlerini çözme istikametinde projeler oluşturamaz, hâlihazırdaki projelere gerekli desteği veremezsiniz.

Bugüne kadar Allah yolunda hizmet etmeye çalışan samimi mü’minlerin, muhalifleri, düşmanları hiç eksik olmamış, her türlü yalan ve iftiraya başvurmaktan, hakaret etmekten, onları karalamaktan geri durmamışlardır. Eğer siz, bu tür insanların olumsuz söz ve davranışlarına takılır ve sürekli onlara cevap yetiştirmeye çalışırsanız, yapmanız gerekli olan işleri yapamazsınız. Bugün birisinin hakaretine cevap verirsiniz fakat öbür gün bir başkası, daha ağırını söyler. Bu defa oturup kalkıp onu düşünmeye, ona uygun bir karşılık bulmaya çalışırsınız. Dolayısıyla da bir türlü yaşadığınız hâdiselerin çemberinden kurtulamazsınız. Sürekli hâdiselerin tesiri altında yaşayan, onların güdümünde hareket eden bir insanın hayata yön verebilmesi ise mümkün değildir. Böyle biri, tesir kabiliyetini kaybedecektir.

Öte yandan, eğer televizyon ekranlarına veya gazete sayfalarına yansıyan olumsuzluklarla meşgul olur ve bunlara dalarsak, zihnimizi, duygu ve düşüncelerimizi kirletmiş oluruz. Sürekli bunların hâsıl edeceği infiallerle, tepkilerle, reaksiyonlarla yaşar, salim düşünceyi kaybederiz. Güzel sözler söyleyemez, güzel fikirler üretemeyiz. Çözüm bekleyen yığınla probleme çare bulamayız. Aleyhimizde ileri sürülen iddia, iftira, yalan ve karalamaların, tavzih, tashih ve tekzip edilmesi hususuna gelince, herkesin bununla meşgul olmasındansa onu, işin ehli belli bazı kimselerin uhdesine bırakmalıyız

Sürekli başkalarının saldırı ve tecavüzleriyle uğraşan, kendisini harap eder. Kendisini harap eden bir insanın ise imarda bulunması, bir ümran meydana getirmesi mümkün değildir. Kendini bir çağlayanın akıntısına kaptırmış bir insanın, orada boğulmak üzere olan birini kurtarmaya gücü yeter mi? Böyle birinin başkasını kurtarmaya çalışması, olsa olsa kendi boğulmasını hızlandıracaktır. Bu itibarla, üç asırdan beri harap olmuş, çok ciddi deformasyona maruz kalmış bir medeniyetin restorasyonuyla meşgul olan adanmışlar, kendilerini bu türlü olumsuzlukların içine salmamalıdırlar. Zira bu ölçüde büyük bir restorasyon hamlesi, günlük hâdiselerle boğuşmaktan dolayı yorgun hâle gelmiş insanların yapacağı bir iş değildir. Böyle bir yükün altından ancak, fikir gevezeliğinden kurtulmuş, hâdiselerin tesirinden sıyrılmış ve ruh selametine ulaşmış babayiğitler kalkabilir.

   Mahruti Bakış ve Diplomasi

Kendilerine müspet hareketi ilke edinenler, menfiliklere menfilikle mukabelede bulunmamalı, olumsuzlukları olumsuzluklarla gidermemeli, kin ve nefretlerin toplumda kök salmasına meydan vermemelidirler. Bunun yerine, problemlerin üzerine diplomasiyle gitmelidirler. Kaba güç ve şiddete başvurmak yerine akıl, mantık ve muhakemenin muhassalasıyla problemleri çözmeye çalışmalıdırlar. Hâdiselere mahruti bakarak, hangi sebeplerin hangi neticeleri doğuracağını çok iyi hesap ederek adım atmalıdırlar.

Kaba güç kullanarak, ezerek, sindirerek çözüldüğü sanılan problemler hiçbir zaman kalıcı olarak çözülememiştir. Mesela yıllardır Güney Doğu illerimizde yaşanan problemi nazar-ı itibara alabilirsiniz. Sürekli kan akıtılmış, savaş ve şiddete müracaat edilmiş fakat bir türlü problemin üstesinden gelinememiştir. Onlar “kaçtık” dedikleri zaman bile daha da güçlenerek geriye dönmüş ve oluşturdukları yeni yeni stratejilerle mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Sürekli ezilmeye çalışılmışlar fakat her seferinde yeniden ayağa kalkmışlardır. Meselenin üzerine güç ve kuvvet uygulanarak gidildikçe, onlar da mazlumiyet ve mağduriyet psikolojisini değerlendirerek kendilerine dışarıdan yardımcılar bulmaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuşlardır.

Hâlbuki problemin üzerine bütüncül bir nazarla bakarak gidilseydi, sebepleri çok iyi teşhis edilip sonra da uygun çareler bulunabilseydi, şimdiye kadar bu problem çoktan ortadan kalkmış olurdu. Güç ve baskı yerine diplomatik yollar kullanılabilseydi, kanlar akmaz, düşmanlıklar oluşmaz, kin ve nefretler arkadan gelen nesiller tarafından tevarüs edilmezdi. İşte şiddetten uzak durmak, kaba davranışları bırakmak, insanları ezmemek, onlara baskı uygulamamak; bilakis problemleri yumuşaklıkla, akılla, diplomasiyle çözmek de müspet hareketin gereklerinden birisidir.

   Birlik Ruhu

Bu konuda üzerinde durulabilecek önemli esaslardan bir diğeri de toplum fertleri arasında birlik ruhunu temin etme adına çaba sarf etmektir. Eğer oturmak suretiyle insanlar arasında vifak ve ittifakı sağlayabiliyorsanız, oturmanız, onu bozacak şekilde ayakta durmanızdan daha hayırlıdır. Birlik ruhunu temin edecekse yatmanız, bu birliği bozacak şekilde oturmaktan daha hayırlıdır. İnsanlar arasındaki birliği sağlama adına ortaya konulan bu kadarlık bir gayret dahi küçük görülmemelidir Nezd-i Ulûhiyette onun büyük bir kıymet-i harbiyesi vardır. Hangi amelin insanın kurtuluşuna vesile olacağını kestiremeyiz. Bazen böyle bir maksada matuf oturma, yatma bile insanı kurtarabilir.

İnsanlara, hâl-i leyyin, kavl-i leyyin ve tavr-ı leyyinle (yumuşak hâl, söz ve tavır) yaklaşma, onların hata ve kusurlarını affetme gibi bir araya getirici tavır ve davranışlar Allah katında ayrı bir değeri haizdir. Cenâb-ı Hak, ahirette, insanın bu tür davranışlarını alır, nemalandırır ve onu, elde edilemeyecek çok önemli uhrevî nimetleri elde etmeye muvaffak kılar.

Bu açıdan bize düşen, başkaları hakkında sürekli olumlu düşünmek, insanların bir araya gelip bir saf teşkil edebilmesi adına elimizden geldiğince gayret etmektir. Herkesin bize benzemesini, bizim gibi düşünmesini, yürüdüğümüz yolda yürümesini beklemek bencilcedir. Herkesin sesi, sözü, fikri, bakışı farklıdır. Önemli olan, bir kısım fasl-ı müşterekler etrafında bir araya gelebilmek; farklı ses ve müziklerden ahenkli bir koro oluşturabilmektir.

Çeşit çeşit seslerin, farklı farklı enstrümanların bir araya gelmesiyle büyük senfoni orkestraları oluşuyor. Ayrı ayrı sesler, nağmeler bir birlik meydana getiriyor ve dinleyenlere bir mânâ ifade ediyor. İşte önemli olan, toplumdaki farklılıkları, çeşitlilikleri böyle bir birlik ruhu etrafında toplayabilmektir. Herkesin bizim gibi olmasını beklemek hem fıtrata terstir hem de bir enaniyet ifadesidir. Böyle bir beklenti insanları birlik ve beraberliğe değil parçalanmaya götürür.

 Bilindiği üzere İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere’yi şereflendirdiğinde orada 4 bin kadar Yahudi ve bir o kadar da müşrik vardı. Bütün Müslümanların sayısı ise 1500 civarındaydı. Fakat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), toplamı Müslümanlardan beş-altı kat fazla olan Yahudi ve müşriklerle Medine Vesikası etrafında bir birlik oluşturmanın yolunu bulmuştu. Bu birlik, hicretin beşinci yılına kadar devam etmiş ve nihayetinde Yahudiler tarafından bozulmuştu.

Bize düşen, -çokça kullandığımız bir tabirle ifade edecek olursak- herkesi kendi konumunda kabul etmek ve herkesin duygu ve düşüncesine saygılı olmaktır. Eğer insanların inanç ve düşüncelerini hedef alarak bombardımana başlarsanız, onları etrafınızdan kaçırır ve kendinizden uzaklaştırırsınız. Bundan hiçbir kazancınız olmadığı gibi bilakis yürüdüğünüz yolda güzergâh emniyetini de tehlikeye atmış olursunuz. Çünkü kaçırdığınız ve belki de kendinize düşman hâline getirdiğiniz bu insanlar, size yürüdüğünüz yolda emniyetle yürüme fırsatı vermezler. Kendi kendinize sun’î düşmanlar oluşturmuş olursunuz. Her köşe başında bir gulyabani gibi karşınıza çıkarak zihninizi, himmetinizi, enerjinizi dağıtırlar. Bu yüzden odaklanmanız gerekli olan işlerinize odaklanamazsınız. Kendi işlerinizle uğraşacağınıza, onların karşınıza çıkardığı yüz tane problemle uğraşmak zorunda kalırsınız.

İşte bütün bunlara sebebiyet vermek istemiyorsanız, farklı dünya görüşlerine sahip insanlarla barış ve huzur içerisinde bir arada yaşamanın yollarını araştırmalısınız. Bunun için de herkesin insanlığına saygı duymalısınız. Kimsenin kanaatlerine karışmamalısınız. Elinizle, dilinizle insanları rencide etmemelisiniz.

   Mesleğin Muhabbetiyle Yaşama

Bediüzaman Hazretleri, müspet hareketin ölçüsü olarak herkesin mesleğinin muhabbetiyle yaşaması fakat başkalarının mesleğine karışmaması ve onlara düşmanlık yapmaması gerektiğini ifade eder. Yani bir insanın yürüdüğü yolu hak ve güzel görmesi, başkalarının yolunu bâtıl ve çirkin görmesini gerektirmemelidir.

Evet, samimi bir mü’mine düşen, kendi inanç ve düşünce sisteminin muhabbetiyle yaşaması, delice bunlara bağlı olması ve yürekten sahip çıkmasıdır. Öyle ki onun duygu ve düşüncesi şu olmalıdır: “Allah’ım, her gün on defe ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Yeter ki din-i mübin-i İslâm dünyanın dört bir yanında şehbal açsın.” Yolun, mesleğin muhabbeti budur. Sahabe-i kiramın hususiyeti bu idi. Kendi mesleklerine delice bağlı, seve seve o yolda ölmeye hazır idiler.

Bu duygu düşünceleri taşımayan, inandığı değerleri âleme duyurabilme adına ciddi fedakârlık ortaya koymayan, bilakis sağda solda vaktini heder eden bir insanın başkalarına lanet yağdırması, ona buna hakaret etmesi, düşmanlıkları tetiklemekten ve şeytanı sevindirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Eğer insanları bir araya getirmek ve onların arasını telif etmek istiyorsanız, başkalarının hissiyatlarını, beklentilerini, konumlarını, kendi değerlerine bağlılıklarını hesaba katmak ve buna göre hareket etmek zorundasınız. Âyet-i kerimenin ifadesiyle kalbleri telif edecek olan Allah’tır. (Enfâl sûresi, 8/63) Bize düşen ise sebeplere riayette kusur etmemek, hep birleştirici ve yakınlaştırıcı olmaktır. Kendi mesleğimize olan bağlılığımızı başkalarına karşı düşmanlığa çevirmemeliyiz. Farklılıkları kavga ve çatışma vesilesi yapmamalıyız. Bilakis her yere sevgi tohumları saçmalı, bütün insanlığı kucaklamalı, herkese tebessümler yağdırmalıyız.

الخدمة عليك والنتيجة على الله

Herkul | | العربية

   السؤال: يقول ربنا سبحانه وتعالى: ﴿وَإِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ﴾ (سورة الرعد: 13/40). فما الرسائل التي تبثها هذه الآية الكريمة للمؤمنين؟

   الجواب: لنقف بدايةً على المفهوم السامي لهذه الآية بإيجاز: يذكر ربنا سبحانه وتعالى في قوله ﴿وَإِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ﴾ أنه سيُري نبيَّه صلى الله عليه وسلم بعضًا من البلايا العظيمة والعواقبَ الوخيمة التي سيُمنى بها المنكرون والمشركون، فما الوعيد الذي تسوقه هذه الآية للمنكرين، وفي المقابل ضمنيًّا ما هي البشارة التي تعدُ بها المؤمنين؟

إن دخول الناس في دين الله أفواجًا، وانكسار شوكة الكفر والشرك، وانهزام الكافرين والمشركين أمام الإسلام والمسلمين، وخفقان راية الإسلام عالية في كل جنبات الأرض، وارتفاعَ الأذان المحمدي من مآذن الأرض إلى أعالي السماء، وإرساء الحق والعدالة والسلام والطمأنينة في الأرض مرة أخرى، واندحار الظلم والقمع والاضطهاد؛ كل هذا سيتحقق في ضوء التشريع الذي وضعه الله تعالى، وبفضل تبليغ رسوله صلى الله عليه وسلم هذا التشريع وتجسيده دون نقص أو تقصير.. ولذلك تذكر الآية أن الله سبحانه وتعالى قد يُطلِعُ نبيَّه صلى الله عليه وسلم على بعض هذه الجماليات التي ستتحقق في المستقبل.

ولكن مع تتمة الآية يقول سبحانه: ﴿أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ﴾ إشارة إلى أن ربنا جل وعلا قد يستدعي سيدَنا رسولَ الله صلى الله عليه وسلم إلى حضرتِه قبل أن يريه كلَّ هذه الجماليات التي وعد بها؛ ذلك أن النبي صلى الله عليه وسلم ظل طوال حياته السنية يبلّغ رسالة ربه التي عهد بها إليه حتى أكملَها وأتمها، ولا ريب أن ربنا سبحانه وتعالى لن يضيّع مساعيه عبثًا، وسيوافيه أجره عليها كاملًا غير منقوص، وحتى وإن لم يشهد نبيُّنا صلى الله عليه وسلم كلّ الجماليات التي وعِد بها في الدنيا فإن الله سبحانه وتعالى سيثيبه عليها جميعها حتى وإن ظهرت وظفر بها الآخرون من بعده، فلربما يحصد الآخرون ثمار البذور التي نثرها، ويقوم آخرون بحفظها في مستودعها، ولكنه سينال ثواب كل هذا تامًّا غير منقوص.

ويمكن أن نقول هنا إن هذه العبارة تتضمّن أيضًا معنى: “أننا سنتمّ عليك أفضالَنا دون أن ننقص منها شيئًا”، وإن كان المعنى الأول هو الأرجح إلا أن هذا المعنى يشير أيضًا إلى حقيقة مهمّة.

وسواء أكان المعنى هذا أو ذاك فالنتيجة لا تعنيك، ﴿فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ﴾، أي تبليغ الحق والحقيقة إلى الناس، وتمثيل جماليات الإسلام على الوجه الأكمل، ﴿وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ﴾.

ولمزيدٍ من الإيضاح نقول: “لا تُغرِق نفسَك في مثل هذه الحسابات، ولا تقل: “لو فعلتُ كذا لكان كذا”، لا تشغل نفسك بذلك، اشغل نفسك بمهمّتك فقط، وأعط وظيفتك حقّها، وركِّزْ على ما يسعك تحقيقه تبعًا للظروف التي تتواجد فيها، فأنت لا تدري بعد أن تنتقل إلى أفق روحك كم من الألطاف والمفاجآت تنتظرك، وكم من دول ستُقام، وكم من أنظمةٍ باطلة ستُقوَّض وتندثر! ولكن لا تضع حسابًا لكل هذا، فكلها أمور مدونة بصحيفة أعمالك عند ربك، فما عليك إلا أن تحسب حساب صحيفتك.

وقد قررت الأحداث التاريخية وأكدت هذا المعنى الذي أفادته الآية الكريمة، فقد وضع سيدُنا رسول الله صلى الله عليه وسلم البذرةَ في حياته السنية، وعندما رحل إلى أفق روحه لم تكن رسالته قد امتدّت إلى خارج مهدها، فالإمبراطوريتان الساسانية والرومانية في الشرق والغرب كانت القوة لا تزال بأيديهما، والعالم يخضع لسلطانهما، فدخلت العديد من الدول تحت حمايتهما، وخضعت لنفوذهما، ولكن بفضل البذور التي نثرها مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم بفضل الله وعنايته ظهر المسلمون كقوة، ولاحت شمس الإسلام حتى في مواطن نفوذِ هاتين الإمبراطوريتين.

وبالمناسبة يجب هنا أن نؤكد على مسألة مهمة، وهي أن البعض -في المناطق التي شرُفت بالإسلام بفضل الجيوش المبتعثة من قِبَلِ سيدنا عمر رضي الله عنه؛ فنالت عزها وانفتحت آفاقها- يضمرون عداوة كبيرة لسيدنا عمر رضي الله عنه، وبدلًا من أن يتوجهوا له بكل تقدير واحترام، ويدينوا له بالوفاء والولاء، ويحملوا له كلّ مشاعر الشكر والامتنان إذ بهم يرونه -حاشاه- جديرًا بكل إهانة واحتقار، على حين أنه لولا سيدنا عمر رضي الله عنه فمن يدري فربما كانوا ما يزالون يعبدون النار، ويؤمنون بالخرافات، ويتبنّون الاعتقادات الباطلة، فيا ليتهم يعرفون أنهم ما وصلوا إلى الإسلام الذي يعايشونه بهذه الطريقة أو تلك إلا على يد سيدنا عمر رضي الله عنه، ويا ليتهم يقرون له بالجميل!

إن نبينا صلى الله عليه وسلم بمقتضى هذه الآية قد ألقى البذور، ورحل إلى ربه دون أن يلتفت وراءه، فتحوّلت هذه البذور بإذن الله وعنايته إلى شتلات، حتى صارت أشجارَ دلبٍ تمتد أغصانها ذات اليمين وذات الشمال، يُذكر عن “كارل ماركس” المعروف بعداوته الشديدة للإسلام والمسلمين أنه تكلم عن عشرين دولة تشكلوا من خلال هذه البذور التي نثرها سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، وبفضل هذه البذور أيضًا تشكلت بعد النبي صلى الله عليه وسلم العديدُ من المجتمعات والشعوب والدول التي تتبنّى الكثير من الفلسفات الجديدة والأنماط الفكرية والرؤى العالمية المختلفة، وأخرجت القيمُ السماويةُ التي قدمها سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم للبشرية الكثير من العلماء والأدباء والفنانين والقادة ورجال الدولة، وغيرت هذه القيم مصير البشرية.

والخطاب في هذه الآية كما في الكثير من آيات القرآن الكريم موجَّهٌ إلى جميع المؤمنين في شخصِ رسول الله صلى الله عليه وسلم، بل يجدر أن نقول إن المقصد الأساس في الآية هو تعليم المؤمنين أكثر من النبي صلى الله عليه وسلم المنهجَ الفكري السليم، أو كما يقول المثل العربي الشهير -لو جاز التعبير-: “إياكَ أعني واسمعي يا جارة”، لأن النبي صلى الله عليه وسلم كان على وعي بهذه المسألة في الأصل، فقد كان يؤدي وظيفته، ولا يتدخل في شؤون الربوبية، لأنه أصدق ممثل لها، لكن هناك أمور يُخاطَب بها المسلمون في شخص النبي صلى الله عليه وسلم على اعتبار أنه الممثل للدين والمبلّغ له، فلو لم نعدّ أوامرَ القرآن الموجهة لنبي القرآن صلى الله عليه وسلم خطابًا مباشرًا لنا لتعذر علينا أن نفهم رسالة ربنا بكل أعماقها وأبعادها.

وفي هذا الصدد يقول بديع الزمان سعيد النورسي: “إن الذين يعملون في طريق الـحق ويـجاهدون في سبيلـه، في الوقت الذي ينبغي لـهم أن يفكروا في واجبهم وعملـهم فإنهم يفكرون فيـما يـخصّ شؤون الله سبـحانه وتدبيره، ويبنون أعمالـهم عليه فيـخطئون، فعلى الـمرء أن يؤدّي واجبه ولا يتدخل بتدبير الله سبـحانه وقَدَره”[1].

وهذه الفكرة بالغة الأهمية بالنسبة لمن نذروا أنفسهم اليوم للخدمة الإيمانية والقرآنية، فما يقع على عاتقهم هو بث إلهامات أرواحهم في الصدور المحرومة، وتبليغ قيمهم إلى كل أنحاء العالم، وتوصيل أصواتهم إلى الجميع، أما بالنسبة لعاقبة هذا ونتيجته؛ متى وكيف يكون، فهذا أمرٌ يرجع إلى الله عز وجل لا غير، وما يقع على عاتقنا هو عدم التفكير في كل هذا، يجب أن يكون أساس مهمتنا هو الدستور القائل: “ألق البذرة، وليرعها من يرعاها، وليحصدها من يحصدها، وليحفظها في مستودعها من يحفظها”، بل ينبغي للإنسان أن يرحل عن الدنيا ناسيًا أو متناسيًا ما فعل من خيرات، إلى أن يصعب حتى على الذين يقتفون الآثار معرفة واقتفاء أثر نسبة ذلك إليه، يجب أن تظل الأسئلة من قبيل “مَن ألقى هذه البذرة؟ مَن غرس هذه الشتلة؟” بلا جواب.. فكل هذا ليس مهمًّا، فحتى وإن كان فاعلُها مطمورًا فستذكره الأمة كذكرى جميلة، وتقول: “جزى الله خيرًا من ألقى هذه البذور أيًّا كان هو”.

فلو ملكت هذه الأفكارُ والمشاعرُ على الإنسان جوانحه، فسيعيش بوعي الوظيفة وأداء الواجب فقط، وسيفكر في كيفية استغلاله لموقعه بشكل مثمر، وسينشغل فقط بأداء الأعمال والخدمات التي يتيحها له موقعه ووظيفته، وسيحاول استغلال الإمكانات التي بحوزته بقدر ما يستطيع، وسيعمل على اقتناص الفرص التي تواتيه، ولن يتشوف إلى أي أجر أو مقابل لكل ما يقوم به من خدمات، فإذا حان أجله انسلخ من الدنيا ورحل عنها دون أن يلتفت وراءه، مطمئنًّا لكونه قام بالمسؤوليات التي تقع على عاتقه، ولا ينتظر حتى أن يقول الناس عنه وهم يصلون عليه الجنازة: “اللهم إننا راضون عنه”، لأن مثل هذا التشوف في الدنيا يُعدّ بمثابة عقبة كؤود أمام ما ينتظره في الآخرة؛ فما يكتسبه الإنسان من نِعم دنيوية يقلِّل بقدره من نعم الآخرة.

ولذلك نرى مهموم هذا العصر الذي ظل حريصًا على الإخلاص طوال حياته، وعاش بإخلاص تام يوصي طلابه “بعدم إعلام موضع قبره حفاظًا على سر الإخلاص ولئلا يجرح الإخلاص الذي في رسائل النور، فأينما كان الشخص سواء في الشرق أو الغرب وأيًّا كان فإن ما يقرؤه من الفاتحة يصل إلى تلك الروح”[2]، فما أهمية أن يعرفه الناس أو يجهلوه إذا عرفه الله! هذه هي الفكرة التي لا بد أن يتبنّاها المحتسبون الذين نذروا أنفسهم للخدمة الإيمانية؛ عليهم أن يقوموا بخدمات تقرّ بها العيون وتغبطها القلوب، لكن عليهم أن يواصلوا حياتهم كالمجهول، ثم ينضموا بعد ذلك إلى جيش المجاهيل، ويدَعوا أنفسهم بين شلالات مجهولٍ تجري إلى بحرٍ مجهول يذوبون فيه ويتلاشون.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة السابعة عشرة، المذكرة الثالثة عشرة، ص 180.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: السيرة الذاتية، ص 523.

SEN HİZMETİNE BAK, SONUCU SAHİBİNE BIRAK!

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ra’d sûresinde yer alan, وَإِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ “Ya onları uyardığımız birtakım belaların bir kısmını sana gösterir, ya da bundan önce senin ruhunu teslim alırız, senin açından bir farkı yok. Zira senin görevin sadece tebliğ etmektir, hesap görmek ise Bize aittir.” (Ra’d sûresi, 13/40) âyetinin mü’minlere verdiği mesajlar nelerdir?

   Cevap:

Öncelikle kısaca âyet-i kerimenin meal-i münifi üzerinde durmaya çalışalım. Âyetin başında yer alan, وَإِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ ifadesiyle Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inkârcıların başlarına gelip çatacak kötü akıbetin, maruz kalacakları belâların bir kısmının kendisine gösterilebileceği ifade ediliyor. Peki, inkârcıların uyarıldığı ve buna karşılık zımni olarak mü’minlerin de müjdelendiği şeyler nelerdi? Allah inanmayanları neyle uyarıyor, mü’minlere ise neleri vaat ediyordu? İnsanların fevç fevç İslâm’a girmeleri, küfür ve şirk düşüncesinin belinin kırılması, müşrik ve kâfirlerin mü’minler karşısında hezimete uğramaları, dört bir yanda Nam-ı Celil-i İlâhî’nin şehbal açması, her yerde minarelerden göklere doğru ezanların yükselmesi, yeryüzüne bir kere daha adaletin, sulhun ve huzurun hâkim olması, baskı, zulüm ve haksızlıkların son bulması… Bütün bunlar Allah’ın vaz’ etmiş olduğu disiplinler ve Efendimiz’in de bu disiplinleri kusursuz bir şekilde temsil ve tebliğ etmesi sayesinde gerçekleşecekti. İşte âyet-i kerimede, meydana gelecek bu güzelliklerin bir kısmının Efendimiz’e gösterilebileceği ifade ediliyor.

Fakat âyetin devamında أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ buyrularak, Allah’ın vaat etmiş olduğu bu güzelliklerin henüz hepsini görmeden Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzura alınabileceği de ifade ediliyor. Şöyle ki Efendimiz, hayat-ı seniyyeleri boyunca Allah tarafından kendisine tevdi edilen peygamberlik vazifesini kâmil ve kusursuz bir şekilde eda etmişti. Elbette Cenâb-ı Hak, O’nun bu gayretlerini boşa çıkarmayacak ve amellerinin karşılığını tastamam verecekti. Efendimiz, bu dünyada kendisine vaat edilen güzelliklerin tamamını görmese bile Allah, daha sonra ortaya çıkacak olan hayır ve güzelliklerin de sevap ve mükâfatını tastamam ona verecekti. Belki O’nun atmış olduğu tohumlar başkaları tarafından hasat edilecek, başkaları tarafından ambara konulacaktı. Fakat O, bunların da tastamam sevabını alacaktı.

Bu ifadenin, “Veya hiçbirini eksik etmeden Sana lütuflarımızı tamamlayacağız.” manasına da açık olduğunu burada ifade etmek gerekir. Daha ziyade üzerinde durulan birinci mana olsa da bu tevcih de önemli bir hakikate işaret eder.

İster o, ister bu olsun, netice Seni ilgilendirmemeli; فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ “Sana düşen sadece tebliğdir.” Hak ve hakikati insanlara duyurmak, İslâm’ın güzelliklerini kusursuz şekilde temsil etmektir. وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ “Bu işin hesabını görmek ise Bize aittir.”

Biraz daha açarak şunları da ilâve edebiliriz: Sen, bu tür hesapların üzerinde çok durma. Şöyle yaparsam şunlar meydana gelir, şunu yapınca sonrasında bu olur vs. deme. Kendini bu türlü hesaplarla meşgul etme. Sen kendini sorumlu olduğun vazifenin hesabına sal ve konumunun hakkını ver. İçinde bulunduğun şartlar itibarıyla nelerin realize edileceğine odaklan ve bunları gerçekleştirmeye çalış. Sen ruhunun ufkuna yürüdükten sonra ekstradan ne lütuflar ne sürprizler olacak! Sen gittikten sonra arkadan kaç tane devlet kurulacak, kaç tane bâtıl düzen hâk ile yeksan olacak. Fakat bütün bunların hesabını Sen yapmamalısın. Bunlar Allah’ın defterinde yazılı olan hususlar. Sen kendi defterinin hesabını tut.

Tarihî hâdiseler de âyet-i kerimenin bu manasını tasdik etmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde tohum atmış gitmiştir. Zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, henüz sınırlı bir bölgede kabul edilmişti. Sâsânî ve Roma imparatorlukları, biri Batıda, biri de Doğuda hâlâ gücü ellerinde tutmaya ve dünyaya söz geçirmeye devam ediyordu. Onların himayelerine girmiş, tesir alanında kalmış çok sayıda devlet ve kabile vardı. Fakat Allah’ın izni ve inayetiyle İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ekmiş olduğu tohumlar sayesinde kısa sürede Müslümanlar da bir güç olarak ortaya çıkmış, İslâm’ın güneşi, bu imparatorlukların etki alanlarında da kendini göstermişti.

Yeri gelmişken burada antrparantez ifade etmek gerekir ki Hz. Ömer sayesinde kelime-i şehadeti duyan, Müslümanlıkla müşerref olan, izzet kazanan ve ufukları açılan bir coğrafyanın bir kısım ahalisi, Hz. Ömer’e karşı çok ciddi bir düşmanlık beslemektedirler. Kadirşinaslık yapıp, vefalı davranıp ona karşı minnet duygularıyla dolu olacaklarına, öteden beri ağza alınmayacak hakaretler yapmayı ona reva görmektedirler. Eğer Hz. Ömer’in çaba ve gayretleri olmasaydı, kim bilir belki de onlar ateşe tapmaya, hurafelere inanmaya, bâtıl itikatlara sahip olmaya devam edeceklerdi. Keşke şöyle veya böyle yaşadıkları Müslümanlığı Hazreti Ömer eliyle elde ettiklerini bilseler ve azıcık kadirşinas olabilselerdi!

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu âyetin emri gereğince tohum atmış ve arkasına bakmadan gitmişti. Allah’ın izni ve inayetiyle o tohumlar önce fidelere dönüşmüş, sonra da sağa sola uzanan çınarlar hâline gelmişti. İslâm’a düşmanlığıyla bilinen Karl Marx bile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ektiği o tohumlardan meydana gelen yirmi tane devletten bahseder. Efendimiz’den sonra nice toplumlar, milletler ve devletler O’nun ekmiş olduğu bu tohumlar sayesinde çok farklı ve yepyeni bir felsefe, düşünce tarzı ve dünya görüşünü temsil etmeye başladılar. Efendimiz’in insanlığa takdim ettiği semavî değerler, bağrında nice âlimler, edebiyatçılar, sanatçılar, komutanlar, devlet adamları yetiştirdi ve bunlar insanlığın kaderini değiştirdiler.

Pek çok âyet-i kerimede olduğu gibi burada da hitap her ne kadar Efendimiz’e olsa da esasında âyetin hükmü bütün mü’minleri içine alır. Hatta âyetin asıl maksadı, Efendimiz’den ziyade mü’minlere doğru düşünce tarzını öğretmektir dense sezâdır. Türkçemizde meşhur olmuş bir sözle ifade edecek olursak, tabir-i caizse, “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!” demek gibidir. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zaten bu meselenin şuurundadır. O zaten kendi vazifesini yapar ve şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışmaz. Zira O, davasının en sadık temsilcisidir. Fakat bir rehber ve bir temsilci olması itibarıyla Müslümanlara denecek bazı hususlar O’nun şahsı muhatap alınarak söylenir. Eğer Kur’ân’ın bütün emirlerine doğrudan bize hitap ediyor gibi bakmazsak Allah’ın mesajını, kendine has enginliği ve derinliğiyle anlayamayız.

Bediüzzaman Hazretleri konuyla ilgili şöyle der: “Tarik-i hakta çalışan ve mücahede edenler yalnız kendi vazifelerini düşünmek lazım gelirken Cenâb-ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler… İnsan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 156) Hazreti Üstad belagatteki “müşakele”[1] üslubundan hareketle “vazife” kelimesini Cenâb-ı Hakk’a da nispet ediyor. Bizim anlayacağımız şekilde ifade edecek olursak şöyle de diyebiliriz: Sen vazifeni yap, şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışma.

Günümüzde iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren adanmışlar açısından bu düşünce çok önemlidir. Onlara düşen vazife, ruhlarının ilhamlarını muhtaç sinelere boşaltmaktan, kendi değerlerini dünyanın dört bir yanına duyurmaktan ve seslerini herkese ulaştırmaya çalışmaktan ibarettir. Bu meselenin hesabına ve neticesine gelince yani ne, ne zaman, nasıl olacak, işin bu kısmı Allah’a aittir. Bize düşen, bunları düşünmemektir. “Sen tohum at git, kim tımar ederse etsin, kim hasat ederse etsin, kim ambara doldurursa doldursun.” düsturu, mesleğimizin önemli bir esasıdır. Hatta elden geliyorsa, tohum attıktan sonra hatırlanmayacak şekilde gitmelidir. Kendini unutturmalıdır. İz süren kimseler dahi ona ulaşamamalıdır. “Bu tohumu kim atmıştı, bu fideyi kim dikmişti?” soruları cevapsız kalmalıdır. Önemli değil, o bilinmese bile millet onu bir yâd-ı cemil olarak zikredecektir. “Bu tohumları her kim attıysa Allah ondan razı olsun!” diyeceklerdir.

Eğer insan bu duygu ve düşünceleri içselleştirebilirse, sadece vazife şuuruyla yaşar; bulunduğu konumu rantabl olarak nasıl değerlendirebileceğini düşünür. Bulunduğu yer ve konum ne tür işler, hizmetler yapmaya müsait ise onlarla meşgul olur. Elinden geldiğince sahip olduğu imkânları değerlendirmeye çalışır. Önüne çıkan hiçbir fırsatı kaçırmaz. Yaptığı bütün bu hizmetler karşılığında da herhangi bir beklentiye girmez. Miadı dolunca kendisine düşen vazifeyi yapmış olmanın rahatlığı içerisinde arkasına bile bakmadan çeker gider. Musallada halkın, “Biz bundan razıyız.” demesini dahi beklemez. Zira dünyadaki her türlü beklenti ahirette beklenen şeylerin önünde aşılmaz bir engeldir. Burada ne kadar tadar, ne kadar yer, ne kadar istifade ederseniz ahiretteki nimetleri o nispette azaltmış olursunuz.

Hayatı boyunca hep “ihlas” demiş ve halisane yaşamış Asrın Çilekeşi, “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir-iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum.” diyor. (Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası, s. 186) Allah bildikten sonra insanların bilip bilmemesinin ne önemi var ki! İşte kendilerini hizmete adamış hasbîlerin sahip olmaları gereken düşünce budur! Onlar göz doldurucu ve imrendirici hizmetler yapmalı fakat hayatlarını bir meçhul gibi sürdürmeli, sonrasında da meçhuller ordusuna karışmalı; kendilerini bir bilinmezlik çağlayanına salmalı, neticesinde de bilinmez bir deryaya akarak kaybolup gitmelidirler.

*** 

[1] Müşakele: Bir kelimenin, şekil benzerliği sağlamak ve siyaka dikkat çekmek için bir bağlamda iki ayrı anlamda kullanılması. Genelde ilk kullanım gerçek anlamda, ikinci kullanım ise farklı anlamda olur.

الثبات أمام النعم الدنيوية

Herkul | | العربية

إن التغيُّر والتحوُّلَ السلبيَّ أشبه ما يكون بالفيروس والميكروب الذي إن التصق بالإنسان لا يتركه بسهولة ويسر، وإنما يلازمه ويتسلّط عليه، بالضبط كالميكروب الذي يستقر في جذور الأسنان وبعد فترة وجيزة يتكاثر بالآلاف ليصيبها بالعفن، فالتحوُّل السلبيُّ متى ما طرأ على الإنسان وأبدى له الإنسان استجابةً ولو بطرف لسانه، لا يمكن ردعه بعد ذلك، وكلُّ تنازلٍ يستدعي ويُولِّد تنازلًا آخر وراءه، وعندما يبتعد الإنسان عن قِيَمه الذاتية ويبدأ بالتغير والتحول يتقاذفه الشيطان والنفس، ويجعلانه يعيش في انحرافات ما كان له أن يتخيلها في بداية الأمر، وما إن يدخل الدائرة الفاسدة تلك حتى يخرج منها شخصًا آخر مختلفًا بالكلية مثل “بلعم بن باعوراء”.

   التعساء الذين وقّعوا على هلاكهم

وفقًا للروايات الواردة فإن بلعم بن باعوراء كان من العارفين لاسم الله الأعظم، وكان عندما يرفع رأسه للسماء يستطيع رؤية العرش الأعظم، وكان من الصالحين الذين لا ترد لهم دعوة، وبحسب رأي جمهرة المفسرين فإن قوله تعالى: ﴿وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِي آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/175) تشير إلى بلعم بن باعوراء دون ذكر اسمه، وفي تتمة الآية يقول الحق تعالى مبيّنًا كيف صارت عاقبته: ﴿فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ * وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/175-176) فرغم أن الجانب السماوي كان هو الغالب عند بلعم بن باعوراء لكنَّ الشيطان والنفس تمكّنا من خداعه، ليتعثر بالدنيا ويخلد إلى الأرض.

وهناك منقبة أخرى مماثلة وهي: أن سيدنا موسى عليه السلام وهو في طريقه إلى جبل الطور قابل شخصًا فقيرًا معدَمًا ينام على الرمال ويرتدي ثيابًا رثّة، فطلب من موسى عليه السلام أن يعرض حاله على الله قائلًا: “اعرض حالي على الحق تعالى واسألْه أن يوسّع علي رزقي”، فيتوجه موسى عليه السلام إلى الله تعالى يسأله أن يغني الرجل، ولكن الله تعالى يُعلِم موسى عليه السلام أن الفقر أصلح لحال ذلك الرجل، فيعود موسى عليه السلام للرجل ويخبره بذلك، إلا أن الرجل يصرّ على سيدنا موسى بأن يدعو الله له بالغنى، وفي النهاية يدعو سيدنا موسى عليه السلام ويستجيب الله دعاءَه، ويبارك له في أغنامه القليلة لتصبح مع الزمن قطعانًا ضخمة، وبعد مرور حقبة من الزمن يمر سيدنا موسى عليه السلام بتلك المنطقة مرة ثانية فإذا به يجد الناس مجتمعين لإعدام رجل، ويسأل فيعلم أن هذا الرجل هو الذي قابله فقيرًا منذ سنوات، وعندما يستقصي سيدنا موسى عليه السلام عن أصل المسألة يخبره الناس بأن هذا الرجل عندما منّ الله عليه بالمال والإمكانيات المادية تغيّر حالُه وتبدّل، واغترّ بماله وثروتِه، وذاتَ يومٍ سَكِرَ سكرًا شديدًا فقتل رجلًا دون أن يشعر، ولذلك استحق الجزاء بالإعدام.

ليس المهم بالنسبة لنا هنا هو صحة الرواية من عدمها ولكن المهم هو المعنى الذي يُستفاد منها.. ويذكر لنا القرآن الكريم والسنة النبوية المطهرة الكثير من الأمثلة للعبرة والاتّعاظ، وعلى سبيل المثال فقد وردَت في السنّة قصّةُ الرجل الذي أضلّه غناه وأغواه، كان ثعلبة من أمة النبي محمد صلى الله عليه وسلم، إلا أن ثروته أسكرته فَطَارَ عقلُه وتكدّر بصرُه، وبدخوله في الدائرة المفرغة للتغير السلبي أمضى توقيعه على هلاكه، فأصبح من التعساء الخاسرين.. إذًا فالتبدل والتغير السلبي يفتح على صاحبه بابًا من الغوائل والمصائب، وإن لم يحدث هذا في الدنيا ففي الآخرة يقينًا.

   دائرةُ التبدُّلِ الفاسدة

إن الذين تيسّرت لهم بعضُ الإمكانيات فقاموا بإنفاقها على كيفهم وراحتهم ورفاههم؛ هؤلاء يدخلون في مرحلة التبدل، أمسُهم مختلفٌ عن يومهم وغدُهم مختلفٌ تمامًا، فهؤلاء وإن حافظوا على تديُّنهم وأخلاقهم حال فقرهم وعجزهم؛ فإنهم عندما تسنح لهم الفرص يَفسدون فورًا ويُصبحون عرضةً للتحلل والانحلال، وبعض هؤلاء المساكين الذين دخلوا في الدائرة الفاسدة للتبدّل يتحولون إلى قارون الذي قال ﴿إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي﴾ (سورة القَصَصِ: 28/78)، والبعض الآخر يصير كفرعون الذي قال: ﴿أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى﴾ (سورة النَّازِعَاتِ: 79/24).

والتبدل بكل صوره وأشكاله، ينفتح بزاوية صغيرة في المركز ولكن مع مرور الأيام تتّسع الدائرة وتكبر، وبعد فترة وإن كان يظن نفسه يسير في هذا الطريق إذا به انحرف عن الطريق منذ أمد بعيد، ومثل هذا الشخص قد يؤمن بالله قولًا، ولكنه يحيا كما توجّهُهُ نفسُه عملًا وحالًا، قد يسلك الطريق على غرار أمثال سيدنا موسى عليه السلام ولكن عندما يقترب من نهاية الطريق يتحول دون أن يشعر إلى أمثال قارون، وقد يبدأ السير بأداء يشبه المسيح عليه السلام ولكن في مرحلة ما يتحول إلى “دقيانوس”، لأنه متى ما بدأ الإنسان في التغير والتبدل السلبي لا تدري أين سينتهي به الأمر في نهاية المطاف، فهو يصل إلى درجة من التحول والتغير بحيث لو التقطْتَ له صورةً وهو في حاله القديم وقدَّمْتَها إليه لما استطاع أن يتعرَّف على نفسه.

إن العوامل التي تدفع الناس نحو التغير السلبي مختلفة؛ فالبعض يتغير وهو يلهث وراء تقلُّد المناصب والمواقع، والبعض وهو يحاول تحقيق الشهرة والصيت، والبعض يغيره الشعور بالاسترخاء والراحة، والبعض الآخر تغيره الملذات الدنيوية كالطعام والشراب، وهناك كثيرون ساروا على نهج الأنبياء، لكنهم بعد مرحلة معينة من ذلك الطريق الذي ساروا فيه صاروا مثل قارون وفرعون، وما ذلك إلا لأنهم صاروا فيما بعد عبيدًا للثروة أو لأنهم ألَّهوا بعض الأشياء المادية الموجودة في هذه الدنيا.

وآخرون دخلوا في الحياة السياسية وهم يحملون نيات طيبة في بداية الأمر، وطلبوا المناصب، إلا أنهم تعرضوا في هذا السبيل بعد مدة لتسمّم السلطة؛ كان هؤلاء الناس يبدون متواضعين في البداية ويسجدون معكم جنبًا إلى جنب، لكنهم بعد ذلك تألّهوا فجأة، وصاغوا القوانين وشكلوا الأنظمة جميعها وفقًا لمزاجهم، واستعبَدوا الجميع لأنفسهم.

ينبغي ألا يُعتقد أن شخصيات قارون وفرعون والسامري وبلعم بن باعوراء عاشوا في مرحلة من مراحل التاريخ وولوا بلا رجعة؛ ففي عصرنا هذا يوجد الكثير من أمثالهم؛ تعرضوا لتغييرات مستمرة بسبب طول أملهم وتوهّمهم الخلود، ففي الطريق الذي ساروا فيه رافعين لواء “الدين” و”الديانة” صاروا لاهثين وراء الدنيا، بل إنهم رضوا عن بعض الأشياء الإلحادية، وهذا يعني أنه مهما بدا هذا النوع من الناس بشرًا ظاهرًا إلا أنهم مُسخوا سيرةً، تمامًا مثلما مُسخ بعض الأقوام الذين ورد الحديث عنها في القرآن الكريم، لكنهم لم يستطيعوا إدراك هذا، مخدوعين بسيماهم المنعكسة على المرايا.. لهذا السبب أيضًا واصلوا السير في الطريق الذي يسلكونه، وارتكاب السيئات التي يفعلونها، لا يسمحون أبدًا بكشف أخطائهم وزلاتهم، وإذا تجرأ أحدٌ على القيام بذلك اتخذوا موقفًا جادًّا تجاهه وبدؤوا في معاداته، بيد أن أصحاب البصيرة يرون ويفطنون كيف غيَّرَ أمثال هؤلاء الناس من ماهيتهم وهويتهم.

   الوقوف بحزم إزاء التغير السلبي

 في هذا العصر الذي اتبع الناس فيه أهواءهم بشكل كبير يجب على من نذروا أنفسهم لخدمة الإيمان والقرآن خاصة أن يكونوا أكثر حساسية وحذرًا في مسألة التغير السلبي، وأن يكونوا أكثر ثباتًا على موقفهم، ويجب عليهم أن يُحافظوا حتى النهاية على الفلسفة ونمط التفكير والرؤية العالمية التي بدؤوا بها طريقهم، وعليهم كذلك وهم يودّعون الدنيا أن يودّعوها في درجة أعلى بكثير من تلك التي كانوا عليها حين جاؤوها، يجب أن يحافظوا حتى النهاية على الرغبة والشوق الذي أحسُّوه عندما بدؤوا طريقهم، وألا ينهزموا للدعة والكسل، وألا يسمحوا للقيم التي يمتلكونها بأن تذبل وتشحب فتتلاشى.

إن أفكارًا من قبيل؛ “الآخرون يستفيدون من الدنيا هكذا فلنفعل مثلهم؛ وهؤلاء يَطعَمون هذا العسل، فلنغترف مثلهم”؛ هي نوع من التغير السلبي بالنسبة لمن نذروا أنفسهم لخدمة الإيمان والقرآن، ولقد شرَّف مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم الدنيا في منزل فقير بساطُه الحصيرُ، وسار إلى أفق روحه وجوار ربِّهِ على نفس الشاكلة دون أن يغير موقفه وسلوكَه أبدًا.

ولقد انزعج صلى الله عليه وسلم من الرغبات الدنيوية لأزواجه، فانزوى بركنِهِ واعتزلهنّ مدةً من الوقت، ولما جاءه سيدنا عمر رضي الله عنه ووجد نبيَّنا عليه الصلاة والسلام يرقد على حصير على هذا الحال حتى إن أثر الحصير بدا واضحًا في جنبه المباركِ؛ أخذ يبكي، فلما سأله الرسول صلى الله عليه وسلم عن سبب بكائه: “مَا يُبْكِيكَ؟” أجابه رضي الله عنه بقوله: “يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ كِسْرَى وَقَيْصَرَ فِيمَا هُمَا فِيهِ، وَأَنْتَ رَسُولُ اللَّهِ!”، فقال له عليه الصلاة والسلام: “أَمَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ لَهُمُ الدُّنْيَا وَلَنَا الآخِرَةُ[1].

بعد أن شرَّف رسولُ الله صلى الله عليه وسلم الدنيا عاش تغيرات حقيقيّة؛ فقد عرج إلى السماء، حتى إنه فاق جبريلَ والملائكةَ فيما وصل إليه من مكانة، وكانت هذه التغيرات تعني التطوّر والارتقاء معنويًّا وأخرويًّا وملكوتيًّا، ولا ينبغي الخلط بين هذه التغيرات وتلك التي تقع نتيجة الانخداع بالدنيا ومفاتنها؛ أي إن هناك تغيرات تقرّب المرء من الله ورضوانه ورضاه، ومن الجنة ونعيمها.. وهناك تغيرات تؤدي بالمرء إلى المصيبة والتهلكة، وما يجب الابتعاد عنه وتجنبه من تغيرات هو ذلك النوع الثاني.. فعلينا أن نسعى للارتحال من الدنيا كما جئناها.

ومن المقومات المهمة التي تحافظ على الإنسان من التغيّر والتبدّل السلبي الاستغناءُ وعدم التشوّف لشيء، وعدم ربط الخدمات المنجزة بأي مقابل؛ دنيويًّا كان أو أُخرويًّا، فمن الصعوبة بمكان بالنسبة لمن يطمعون في الدنيا وما فيها أن يحافظوا على مواقعهم ومواقفهم في مواجهة العروض المبهرة التي تعِنُّ لهم؛ فمثلُ هؤلاء الأشخاص “يمكن شراؤهم” من قِبَلِ الآخرين.. في حين أن من ابتغوا رضا الله ينبغي لهم ألا يُباعوا أو يَطمعوا في أي شيء دنيوي على الإطلاق، وألا يحنوا ظهورهم ويُطأطِئوا رقابهم لأحد أبدًا، يجب عليهم أن يكونوا في القمة من الصمود والشموخ والتصميم، وألا يقعوا تحت منّة أحد، وإن مَن يضعَفُ أو يتنازل ولو مرة واحدة في هذا المضمار فقد سلك طريقًا مجهولًا ودربًا لا تُعرَفُ عاقبته.

لذا فعلى الذين نذروا أنفسهم لخدمة الإيمان أن يعزموا تمام العزيمة على ألا ينحرفوا عن الطريق الذي سلكوه قيدَ شعرة، وكما أنهم لم يبرحوا السير على الصراط المستقيم فيجب عليهم أن يُمسكوا بأيدي رفاق الدرب، وأن يبذلوا قصارى جهدهم لمنعهم عن الانحراف هم أيضًا، وإذا ما رأوا فيمن حولهم علامات على التغير والتبدّل السلبيّ وجبَ عليهم أن يُنبهوهم بأسلوب ملائم وبطريقة لا تتسبب في نفورهم، وأن يساعدوهم على إدراك الاستقامة من جديد، يجب أن تظلَّ أعينُهم مفتوحةً دائمًا في مواجهة الانحرافات؛ تمامًا مثل الجندي المناوب على الجبهة، وعليهم كذلك أن يسعوا إلى تجاوزِ وإصلاحِ أخطائهم وعيوبهم بكل السبل.

وقصارى القول؛ إن كنا لا نريد أن نكون ممن يخسرون ونحن في طريقنا إلى الجنة، ولا نريد أن نتعثر على الطرق المستقيمة، فيجب أن نصمد في مواجهة التغيُّر والمتع الدنيوية، وأن ندعو الله باستمرار أن يثبّت أقدامنا، وأن نتحلى بالصبر في مواجهة مفاتن الدنيا المغرية، وأن نكون على يقظة وحذر دائمين من الدنيا حتى لا تُسلب عقولنا ولا تزيغ أبصارنا.. إن كنا لا نريد أن يَطالَنا تغير وتحوُّلٌ سلبي، ولا أن نتعرض لعناء الطريق ومشقّته، ولا أن تنقطع بنا السبلُ فعلينا أن نتتبّعَ العرفانَ والمعرفةَ واليقين حذوَ النعل بالنعل وحذوَ القُذّة بالقذّة، وإن كنا لا نريد الابتعاد عن الله تعالى عند مواجهة الإمكانيات الدنيوية فعلينا أن نجدد عهدنا وولاءنا لله رب العالمين في كل موضع ومرحلة من الطريق.

***

[1]  متّفق عليه.

DÜNYEVÎ NİMETLER KARŞISINDA DEĞİŞMEME

Herkul | | KIRIK TESTI

Başkalaşma âdeta bir virüs, bir mikrop gibidir. Bir kere insana musallat olmaya başladığı zaman artık kolay kolay onun yakasını bırakmaz. Nasıl ki dişin dibine gelip yerleşen bir mikrop hemen binlercesini de yanına çeker ve kısa sürede dişi çürütür; değişme ve başkalaşma da aynen böyledir. İnsan başkalaşmaya bir kez dilinin ucuyla evet demeye görsün, artık onun önü alınamaz. Verilen her taviz bir diğeri için bir çağrı ve davetiye olur. Dolayısıyla da her bir taviz, yeni tavizler doğurur. İnsan, kendi değerlerinden uzaklaşmaya ve değişmeye başladıktan sonra şeytan ve nefis bunu öyle bir değerlendirir ki, ona işin başında hiç tahmin edemeyeceği savrulmalar yaşatır. Bir kere başkalaşma fasit dairesi içerisine giren, neticede Bel’am İbn Bâûra gibi bambaşka biri olur çıkar.

   Kendi Helaklerine İmza Atan Tali’sizler

Rivayete göre Bel’am İbn Bâûra, İsm-i Âzam’ı bilen, başını kaldırdığında Arş-ı Âzam’ı müşahede edebilen, yaptığı dualar geri çevrilmeyen salihlerden biridir. Müfessirlerin çoğuna göre Kur’ân-ı Kerim’in şu âyeti isim zikretmeksizin ona işaret etmektedir: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِي آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا “Onlara, kendisine âyetlerimiz hakkında ilim nasip ettiğimiz kimsenin de kıssasını anlat.” (A’raf Sûresi, 7/175) Âyetin devamında onun akıbeti hakkında şöyle buyrulmuştur: فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ ۝ وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَٰكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الْأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ “Ama bu ilme rağmen o âyetlerin çerçevesinden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o âyetler sayesinde yüksek bir mevkie çıkarırdık; lâkin o, dünyaya saplandı ve hevasının esiri oldu.” (A’raf Sûresi, 7/175-176) Bel’am İbn Bâûra, semavî olma yolunda ilerlerken, şeytana ve nefsine aldanmış, dünyaya takılıp kalmış ve arzî olmaya razı olmuştur.

Buna benzer diğer bir menkıbe de şudur: Seyyidinâ Hz. Musa, Tur’a giderken kumların üzerinde yatan ve üzerinde doğru dürüst giyeceği bir elbisesi bile bulunmayan bir insanla karşılaşır. Bu kişi Hz. Musa’ya, “Benim halimi Cenab-ı Hakk’a arz ediver de bana biraz imkân nasip etsin!” der. Hz. Musa da onun isteğini yerine getirir fakat Allah Teâlâ, fakirliğin onun hakkında daha hayırlı olduğunu bildirir. Hz. Musa gelip bunu adama haber verince o, zenginliğin de kendisi hakkında hayırlı olabileceğini söyleyerek dua konusunda ısrar eder. Sonunda Allah yapılan duayı kabul eder; bu kişinin aldığı birkaç koyuna bereket nasip eder ve adam zamanla sürülere sahip olur. Gel zaman git zaman yine Hz. Musa bu bölgeden geçerken kalabalığın bir adamı idam ettiğine şahit olur. Olayın aslını soruşturunca da ölüm cezası verilen kişinin o zat olduğunu öğrenir; Allah’ın verdiği imkânlar karşısında değişmiş, mal ve serveti onu küstahlaştırmış ve baştan çıkarmıştır. Neticede bir gün içki içmiş, sarhoş olmuş ve sarhoşken bir adamı öldürmüştür, bu yüzden de idam cezasına çarptırılmıştır.

Bu hikâyenin aslının doğru olup olmaması bir tarafa, bizim için ifade ettiği mana önemlidir. Kaldı ki Kur’ân ve Sünnet’te ibret almamız adına bundan daha başka örnekler de zikredilir. Mesela Karun, servet ve zenginliğin kendisini baştan çıkardığı kişilerden birisidir. Aynı şekilde Efendimiz’in ümmetinden olan Salebe, servetin başını döndürdüğü, bakışını bulandırdığı ve başkalaşma kısır döngüsü içerisine girerek kendi helakine imza atan tali’sizlerdendir. Demek ki başkalaşma daha dünyada iken insanın başına farklı gaileler açabiliyor. Dünyada olmasa da Allah, verdiği nimetler karşısında küstahlaşan ve şımaran kişileri ahirette cezalandıracaktır.

   Başkalaşma Fasit Dairesi

Bir kısım imkânlar eline geçtiği zaman bunları hemen kendi keyfi, rahatı ve refahı için kullanan insanlar başkalaşma sürecine girmişler demektir. Bunlar dün başka, bugün başka ve yarın daha başka olacaklardır. Fakir, âciz ve zayıf oldukları zamanlarda ahlâk ve dindarlıklarını korusalar da bir kısım fırsatlar kendilerine göz kırpmaya başladığında bozulmaya, çürümeye maruz kalacaklardır. Başkalaşma fasit dairesine girmiş bu zavallıların kimisi, إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَىٰ عِلْمٍ عِندِي “Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.” (Kasas sûresi, 28/78) diyen bir Karun haline gelecek, kimisi de أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât Sûresi, 79/24) diyen bir Firavun.

Her çeşidiyle başkalaşma, merkezdeki çok küçük bir açıyla başlar ve zamanla büyür gider. Bir süre sonra o, şehrâhta yürüdüğünü zannetse de çoktan patikalara sapmıştır. Böyle biri, Allah’a inanıyorum der fakat nefsin güdümünde bir hayat yaşar. Musa’lara benzer şekilde gittiği yolda, yolun sonuna doğru hiç farkına varmadan Karunlaşır. Mesih edasıyla bir yola baş koyar; fakat belli bir fasıldan sonra Takyanus’laşır. Çünkü bir kere başkalaşmaya başlayan insanın artık nerede duracağını bilemezsiniz. O başkalaşa başkalaşa öyle bir noktaya gelir ki, şayet onun eski hâli ile yeni hâlinin bir fotoğrafını çekerek kendisine gösterecek olsanız, eski halini kendisi bile tanıyamaz.

İnsanı başkalaşmaya iten faktörler farklı farklıdır. Kimileri makam ve mevkiin arkasından koşarken başkalaşır; kimileri popülarite ve şöhret elde etmeye çalışırken. Kimilerini başkalaştıran rahat ve rehavet duygusudur; kimilerini başkalaştıran da yeme-içme gibi dünyevi hazlar. Peygamberler yoluna baş koyan niceleri vardır ki, sonradan servetin kulu kölesi olduklarından veya dünyaya ait bir kısım maddî şeyleri putlaştırdıklarından ötürü girdikleri yolun bir faslından sonra Karunlaşmış, Sâmirîleşmişlerdir.

Bazıları ise işin başında belki iyi niyetlerle siyasi hayata girmiş, yönetime talip olmuşlar fakat bir süre sonra bu yolda güç zehirlenmesi yaşamışlardır. İşin başında oldukça mütevazı görünen ve sizinle birlikte başını yere koyup secde eden bu insanlar daha sonra birdenbire tiranlaşmışlar, bütün nizam ve kanunları kendi keyiflerine göre şekillendirmiş, herkesi kendilerine kul-köle haline getirmişlerdir.

Karunların, Firavunların, Sâmirîlerin, Bel’am İbn Bauraların tarihte yaşayıp gitmiş şahsiyetler olduğu zannedilmesin. Çağımızda da bunların dünya kadar emsalleri vardır. Bunlar, bitip tükenme bilmeyen tul-u emelleri ve tevehhüm-ü ebediyetleri yüzünden ardı arkası kesilmeyen değişimlere maruz kalmışlardır. “Din” ve “diyanet” diyerek çıktıkları yolda “dünya, dünya” demeye, hatta dinsizliğe dair bazı şeylere rıza göstermeye başlamışlardır. Bu tür insanlar her ne kadar sureten insan görünseler de sireten mesh olmuşlar demektir; tıpkı Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen bazı toplulukların mesh olması gibi. Ne var ki onlar bunun da farkına varamazlar. Aynaya yansıyan suretlerine aldanırlar. Bu yüzden de yürüdükleri yolda yürümeye, yaptıkları fenalıkları yapmaya devam ederler. Hata ve yanlışlarının söylenmesine de asla müsaade etmezler. Birileri buna cüret edecek olsa ona karşı ciddi tavır alır ve husumet beslemeye başlarlar. Ne var ki basiret sahibi insanlar bu gibilerin nasıl mahiyet değiştirdiğini görürler.

   Başkalaşmaya Karşı Kararlı Duruş

İnsanların heva ve hevesleri istikametinde savrulup gittikleri bir dönemde özellikle Kur’ân ve iman hizmetine gönül veren adanmışların başkalaşmama mevzuunda daha hassas olmaları, durdukları yerde daha sağlam durmaları gerekir. Onlar girmiş oldukları yola hangi felsefe, düşünce tarzı ve dünya görüşüyle girmişlerse, yolun sonuna kadar onu devam ettirmelidirler. Dünyaya veda ederken de başladıkları noktanın çok daha üstünde veda etmelidirler. Yürüdükleri yola ilk defa baş koyarken duydukları arzu ve iştiyakı işin sonuna kadar devam ettirmeli, ülfet ve ünsiyete yenik düşmemeli, sahip oldukları değerlerin renk atmasına ve solmasına müsaade etmemelidirler.

“Başkaları dünyadan istifade ediyor, biz de edelim; başkaları bu bala parmak banıyor, biz de banalım.” şeklindeki düşünceler adanmışlar açısından bir başkalaşmadır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), zemininde hasır serili fakir bir evde dünyayı teşrif buyurmuş ve hiç tavrını değiştirmeden aynı şekilde ruhunun ufkuna yürümüştür.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), hanımlarının dünyaya ait bir kısım istekleri karşısında rahatsız olmuş ve cumbasına çekilerek bir süre onlardan ayrı kalmıştı. Bu sırada yanına gelen Hz. Ömer, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hasır üzerinde yattığını ve hasırın, bedeninde iz bıraktığını görmüş, ağlamaya başlamıştı. Bunun sebebini de şu cümlelerle ifade etmişti: “Yâ Resûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, Sen kuru bir hasır üstünde yatıyorsun.” Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu: “İstemez misin ya Ömer, dünya onların, ahiret bizim olsun.” (Buhârî, tefsir (66) 2; Müslim, talak 31)

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya geldikten sonra ciddi değişimler yaşamıştı. Miraçlara çıkmış ve geldiği noktada Cibrilleri dahi geride bırakmıştı. Bu değişimler, mânevî, uhrevî ve melekûtî olarak gelişmeyi, ileri gitmeyi ifade eden değişimlerdi. Bunları, dünyaya ve onun cazibedar güzelliklerine kapılma neticesinde hâsıl olan değişimlerle karıştırmamak gerekir. Yani bir insanı Allah’a, O’nun rıza ve rıdvanına, Cennet’e ve Cennet nimetlerine yaklaştıran değişimler vardır; bir de onu felaket ve helakete sürükleyen değişimler. Uzak durulması gereken, bu sonuncusudur. Dünyaya nasıl geldiysek o şekilde çıkmaya çalışmaktır.

İnsanı değişip başkalaşmaktan koruyacak önemli dinamiklerden birisi, beklentisiz ve müstağni olmaktır. Yapılan hizmetleri dünyevî yahut uhrevî herhangi bir karşılığa bağlamamaktır. Gözü dünyada olan insanların, önlerine çıkan cazip teklifler karşısında konumlarını muhafaza etmeleri çok zordur. Bu tür insanlar, başkaları tarafından “satın alınabilirler.” Hâlbuki Allah rızasına kilitlenmiş kimseler, dünyalık hiçbir şey karşısında satılmamalı, peylenmemelidir. Hiç kimseye bel kırmamalı, boyun bükmemelidir. Minnet altına girmeme konusunda son derece kararlı olmalıdır. Bu konularda bir kere taviz verip zaaf gösteren bir insanın işin sonunda nereye savrulacağı belli olmayacaktır.

Bu itibarla adanmışlar, çok küçük çapta bile olsa yürüdükleri yolda herhangi bir inhiraf yaşamama konusunda çok kararlı olmalıdırlar. Kendileri sırat-ı müstakimden ayrılmadıkları gibi, beraber yürüdükleri arkadaşlarının da ellerinden tutmalı, onların da inhiraf yaşamaması noktasında ellerinden geleni yapmalıdırlar. Çevrelerinde değişme ve başkalaşma emareleri gördüklerinde, tepkiye sebebiyet vermeyecek şekilde usulünce ve mülayimce onları ikaz etmeli ve yeniden istikameti yakalamalarına yardım etmelidirler. Âdeta cephede nöbet bekleyen bir asker gibi inhiraflar karşısında sürekli gözleri açık durmalı, ne yapıp edip bunların önüne geçmeye, hata ve yanlışların ıslahına çalışmalıdırlar.

Hâsıl-ı kelam, Cennet yolunda yürürken kaybedenlerden olmak, düz yollarda dökülüp kalmak istemiyorsak başkalaşmaya ve dünyevileşmeye karşı kararlı durmalı ve ayaklarımızı sabitkadem kılması adına sürekli Allah’a dua etmeliyiz. Dünyanın cazibedar güzelliklerine karşı sabırlı olmalı, dünya karşısında başımızın dönmemesi, bakışımızın bulanmaması adına daima teyakkuzda olmalıyız. Değişmeden ve başkalaşmadan salim kalmak, yol yorgunluğuna maruz kalmamak, kalıp yollarda dökülmemek istiyorsak, sürekli irfan, marifet ve yakîn peşinde olmalıyız. Dünyevî imkânlar karşısında Allah’tan uzaklaşmak istemiyorsak, yürüdüğümüz yolun her menzilinde, her aşamasında yeniden bir kere daha Allah’a ahd ü peymanımızı yenilemeliyiz.  

الدعاء الذي تعلمه سيدنا أبو بكر الصديق من رسول الله صلى الله عليه وسلم

Herkul | | العربية

   سؤال: سأل أبو بكر الصديق رضي الله عنه النبيَّ صلى الله عليه وسلم أن يعلّمه دعاءً يدعو به في الصلاة، فقال صلى الله عليه وسلم: “قُلْ: اللَّهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا، وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الغَفُورُ الرَّحِيمُ[1]، فما الرسائل التي يوجّهها لنا هذا الدعاء؟

   الجواب: لقد كان أبو بكر الصديق رضي الله عنه رجلًا ورعًا شديد التواضع، التزمَ الحساسية والدقّة المتناهية في حياته، وكمثالٍ على ذلك فلقد حدث أن قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذات يوم: “مَنْ جَرَّ ثَوْبَهُ خُيَلاَءَ، لَمْ يَنْظُرِ اللَّهُ إِلَيْهِ يَوْمَ القِيَامَةِ“، وعندما طرقت أذنَ أبي بكر الصديق تلك الكلمات قال مرتعدًا من تلك العاقبة السيئة: إِنَّ أَحَدَ شِقَّيْ ثَوْبِي يَسْتَرْخِي، إِلَّا أَنْ أَتَعَاهَدَ ذَلِكَ مِنْهُ؟! فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مهدئًا من روعه: “إِنَّكَ لَسْتَ تَصْنَعُ ذَلِكَ خُيَلَاءَ[2].

لقد كان أبو بكر الصديق رضي الله عنه من أوائل المؤمنين، وهو يصغر الرسول صلى الله عليه وسلم بعامين فقط، ومن ثم عايش المصطفى صلى الله عليه وسلم في مرحلة الطفولة والشباب، ومع أن ذلك قد يكون عقبةَ في طريق الإيمان إلا أنها لم تمثل أية عقبة له، بل إنه أول ما دعي إلى الإيمان أجاب مباشرة وبدون أدنى شبهة أو تردّد وعاش عمره كلّه بجوار رسول الله صلى الله عليه وسلم، وصاحَبَ مفخرةَ الإنسانية صلى الله عليه وسلم في رحلة الهجرة واختبأ معه في غار ثور، وقد أخبر الرسول صلى الله عليه وسلم أن سيدنا أبا بكر وسيدنا عمر وزيراه من أهل الأرض[3]، ومن ثم فإنه أحد السعداء الذين عاشوا الإسلام وفهموه فهمًا سليمًا، وممّا يُؤسَفُ له أن بعضَ التعساء يشنعون على وزيرَي رسول الله من أهل الأرض ويسيئون إليهما رضوان الله عليهما.

   أفق العبودية الحقّة

لقد توجّه صرحُ المعرفة هذا إلى الرسول صلى الله عليه وسلم يطلب منه أن يعلّمه دعاءً يتضرع به إلى الله في صلاته، فيقوم الرسول بتعليم صديقِهِ الصدّيق الذي يطلب المعية معه هذا الدعاءَ الذي يعبّر عن التواضع والمحوية والخجل، ولو أن لدينا صديقًا كهذا يتحلى بالتواضع والإخلاص وسألَنا أن نعلّمه دعاء فإننا سنمطره بالمدح والثناء، ولكن الرسول صلى الله عليه وسلم بدلًا من أن يقول له ما قد يسعد قلبه من ثناء؛ فقد اهتمّ بالأمور التي ستسعده في حياته الأخروية، ولم يمنحه المقامات والحظوظ الدنيوية، بل على العكس تمامًا فقد راح يوجّهه إلى أفق العبودية الحقة لله تعالى.

ويبدأ سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم الدعاء بتلك الكلمات: “اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا“، فلا يكتفي بأن يذكر كلمة الظلم بصيغة المفعول المطلق وما تحمله من دلالات تأكيدية بل يضيف إليها قيدًا لفظيًّا آخر، وهو: “كثيرًا”، وهكذا يكون فخر الإنسانية صلى الله عليه وسلم يقول لأقرب أصدقائه ناصحًا إياه أن يقول وهو بين يدي ربه: “كم ظلمت نفسي ظلمًا كثيرًا! وارتكبت من المعاصي ما لا يوصف ولا يسمى!”..

ويكمل الدعاء بقوله: “وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ“، وبهذه الإفادة يؤكد على أن الله وحده هو من يغفر ويعفو عن الذنوب، ويكمل بعدها بقوله: “فَاغْفِرْ لِي مغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي“، ويشتمل الدعاء على المعنى التالي: “يا رب! إنني لا أدري كيف ستغفر لي المعاصي التي ارتكبتها وهي كأمثال الجبال! ولا كيف يمكن أن تغفر لي وأنا حمّالُ المعاصي والآثام! فكيفما ستعفو يا الله بالتفاتك الخاص لحالي اعفُ عني وارحمني!”، ومن بعدها يقول: “إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمِ“، وبهذه العبارة فهو يتوجه مرة ثانية لرحمة الله ومغفرته.

من المعلوم أن الصلاة لا يصح فيها شيء من كلام البشر، ولذلك ينبغي أن تكون هناك حساسية عالية لما يردده المرء من أدعية أثناء الصلاة، فهذا الأمرُ مهمٌّ وحسّاس، لا سيما عند الأحناف، فهم لا يجيزون للمصلي أن يدعو أثناء صلاته إلا بأدعية قرآنية أو مستمدة من الأحاديث النبوية المشهورة والمتواترة، فأثناء توجهنا لجانب الحق جل شأنه وعندما نفرد أجنحتنا محلقين في طريقه فلا بد أن تكون ريشات أجنحتنا مستمدة منه سبحانه، لكنّ باقي المذاهب تتوسّع في هذا الأمر قليلًا، ولأن هذا الحديث الشريف من الأحاديث المأثورة ونُقل إلينا عبر قنوات صحاح؛ فالدعاء به أثناء الصلاة لا يكون محذورًا، ولا سيما أن سيدنا أبا بكر رضي الله عنه قد طلب دعاءً يتضرّع به في الصلاة على وجه الخصوص.

ويجوز الدعاء أثناء القيام والركوع والسجود في الصلاة، ولكن للدعاء أثناء السجود الأفضلية، فقد ورد عن الرسول صلى الله عليه وسلم قوله: “أَقْرَبُ مَا يَكُونُ العَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ”،[4] ولأن السجود ذروة العبودية، فيوصينا الرسول صلى الله عليه وسلم ونحن في أقرب مكان من الله أن تكون أصواتنا وأنفاسُنا تلهج بدعاء الحق جل جلاله.

   مكانة سيدنا أبي بكر

عندما ننظر إلى حياة سيدنا أبي بكر رضي الله عنه نجد أنه قامةٌ شامخة؛ لم يرتكب -بحسب قوله نفسه- أي نوع من الحرام لا بعد الإسلام ولا قبله، وكانت نظرة سيدنا عمر إليه رضي الله عنهما هكذا: “لَوْ وُزِنَ إِيمَانُ أَبِي بَكْرٍ بِإِيمَانِ أَهْلِ الْأَرْضِ لَرَجَحَ بِهِمْ[5]، ويُحتمل أنه بعد إسلامه لم يمر حتى بخياله ولا بحلمه الإثم والظلم، ولو أن شهادتي تُقبل بحقه لشهدت بذلك أنا أيضًا، لكن ما قيمة شهادتي والملائكة في السماء شهودٌ له!

إن توصية سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم سيدَنا أبي بكر بدعاء كهذا تظهر مدى تواضع سيدنا أبي بكر، وقدرته على الاستيعاب والتفهم.. إنه يعرف مكانه ويدرك موقفه أمام الله تعالى، ورسولُ الله أيضًا قال له ما قال لأنه علم أنه رضي الله عنه على وعي وإدراك لتلك الخصائص، ولما كان يعلم يقينًا أنّ صاحبه في الغار يمحو نفسه ويطهّرها باستمرار، وقد جعل التواضع والتفاني عمقًا في طبيعته فقد كان عليه الصلاة والسلام واثقًا من أن صاحبه سيتقبل هذا الدعاء بكل أريحية، وإلا فإن انزعاجَ إنسان -حفظنا الله- من النصيحة بمثل هذا ومقابلتَه بردّة فعل سلبية؛ يكون سببًا في سقوطه وهلاكه، ومع أن سيدنا أبا بكر لم يذكر شيئًا يتعلق بعدد مرات قراءته لهذا الدعاء لاحقًا؛ إلا أنه ربما يكون قد اتّخذه لصلواته وِردًا وللسانه ذكرًا.

وعلاوة على ما سبق فإنّ رسول الله صلى الله عليه وسلم ومن خلال هذا الدعاء قد أعطى رسائل مهمة للأجيال اللاحقة من بعده، وبعبارة أخرى: كان سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يعطي أمته رسالةً في شخص هذا الإنسان؛ إذ يعرف أن ذلك الشخص قدوة طيبة للغاية، فإذا كان سيدنا رسول الله يُوصي أقرب صحابته إليه -رفيقه في الغار والذي قال عنه “وزيري”- بأن يدعو هكذا، وأن ينظر هكذا إلى نفسه؛ فعلى أية حال يجب علينا نحن أن نكون أكثر حساسية ودقة في هذا الشأن.

والواقع أن هذا الدعاء يتطابق معنًى مع أدعية سيدنا آدم وسيدنا يونس عليهما السلام التي وردت في القرآن الكريم؛ إذ يقول سيدنا آدم عليه السلام متضرعًا إلى الله تعالى: ﴿رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/23)، ويقول سيدنا يونس عليه السلام: ﴿لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ﴾ (سورة الأَنْبِيَاءِ: 21/87).

   مفتاح الخير كله: التواضع والتفاني

أجل، إن الحق تعالى يستطيع أن يسمو بنا ويرفعنا بالتفاتاته السبحانية، وإحساناته الربانية، وإكراماته الإلهية، ويمُنَّ علينا بواردات وَهِبات مختلفة، فإذا ما بذلتم مجهودًا جادًّا للتوقف عن تخيُّل أنفسكم دائمًا في قاع البئر، ومشاهدةِ السماء من هناك وبذلتم جهدًا حقيقيًّا للحصول على أوجه الحسن والجمال التي ترونها فإن الله تعالى قادر على أن يبارك في قليلكم ويكثره ويزيده، إن تحبوا الله يُحببكم، وإن تطلبوا رضاه يرضَ عنكم، إن تبكوا مثل أيوب عليه السلام، وتفيض دموعكم مثل الجداول فإنه لا يردّكم خائبين، ويجعل دموعكم وسيلة إلى الهدف، فقد قال في حديث قدسي: “إِذَا تَقَرَّبَ العَبْدُ إِلَيَّ شِبْرًا تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعًا، وَإِذَا تَقَرَّبَ مِنِّي ذِرَاعًا تَقَرَّبْتُ مِنْهُ بَاعًا، وَإِذَا أَتَانِي مَشْيًا أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً[6]، أي إنه يقابل أبسط قُربات العبد بأضعاف أضعافها.

وعليه فإن الله تعالى لا يترككم وحيدين، وإنما يوصلكم إلى القمم من خلال ترقيتكم بكل عمل صالح تعملونه، وبفضل العبادة والطاعة يأتي يوم تحدون فيه أنفسكم في السماوات، وتنظرون إلى كل شيء نظرة مخروطية، وحين يصل الإنسان إلى نقطة كهذه يجب عليه ألا يُهمل قول: “يبدو أنني تائه! فهذه منزلةٌ لم أكن أنا الحقير أهلا لها!”، وحتى وإن قَدِر على إنجاز أعمال عظيمة جدًّا، وأدى مهام كبيرة للغاية، وحقق نجاحات مُبهرة فيجب عليه ألا ينسى أن “النفس أدنى من الكل، والوظيفة أسمى وأعلى من الكل”، وعليه أن يمتثل قول الشيخ محمد لطفي أفندي:

الجميع جيدون وأنا الحقير

كلُّ عبدٍ هو قَمْحٌ وَحَسَن

الجميع قمح، وأنا التبن

وَوَحْدِي أَنَا التِّبْنُ وَوَحْدِيَ الْقَبِيحُ

وإلا فإن من يرى نفسه في القمم، وأسمى من القمم لا مفر من أن ينقلب على رأسه يومًا ما؛ فيتدحرج في وادي غيٍّ دون وعي.

الواقع أن هذا إحدى ثنائيات المؤمن، فمن ناحية تسعون إلى معرفة الحق تعالى بأسمائه وصفاته، ومن ناحية أخرى تكونون حذرين، واعين بموقفكم وحقيقتكم مهما ارتقيتم وعلوتم.

وزيادةً في التوضيح تستطيعون أن تكونوا وسيلةً لتشكّلات وانفتاحات وفتوحات جديدة كي يتردد اسم الحق وتحلق الروح المحمدية في جميع أرجاء الأرض، وإلى جانب رقيّكم الشخصي تكونون وسيلةً لرقيّ وازدهار روح الإسلام والإحسان، ولكن العظمة الحقيقية هي عدم الانهزام للعُجب والغرور إزاء هذا كله؛ والتخلص من فكرة “أنجزنا أعمالًا عظيمة”؛ فكما أن الكبر والغرور مفتاح جميع الشرور؛ فإن التواضع والتفاني والحياء مفتاح جميع الخيرات.

لهذا السبب يجب على المؤمن دائمًا أن ينحني تواضعًا مثل العصا إزاء كثرة النعم التي يحظى بها، وروعة الإنجازات التي يُوفَّق إليها، فما يليق بالمؤمن ليس التكبر والتفاخر إزاء النجاحات والإنجازات، بل تفكّره بأخطائِه وذنوبِه مثلما فعل سيدنا أبو بكر، ولجوؤُه إلى رحمة الله تعالى ومغفرته، ذلك أن مضاعفة الله تعالى مظاهر إحسانه وإكرامه وإنعامه على عبده مرهون بتواضعه وتأدبه دائمًا أمام ربه تعالى، على العبد أن يشعر كلّما رفعه الله تعالى، بأنه في بئر أعمق، فإن تصوّرَ أن مظاهر الإحسان والحظوة التي نالها هي من عمل نفسه ومن عنده سلبه الله تعالى إياها يومًا ما.

ويمكننا هنا أن نتذكر قول سيدنا عليٍّ رضي الله عنه: “كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ”، ومن يعيش وفقًا لهذه الفكرة فقد ابتعد عن فكرة التفوق والتعالي على الغير، وتخلّص من مرض رؤية النفس أسمى من الآخرين، بل يجب على المؤمن الحقيقي ألا يرى نفسه أفضل ممن يبدون مجرمين ومذنبين؛ لأن الله فحسب هو من يعلم الوضع الحقيقي لكل إنسان، وهو المطلع على قلبه.

وحاصل الكلام أن ما يضمن طلب المؤمن الذُّرى دون أن تزلّ قدمه ولا يزيغ بصره، وبقاءه في أمن وطمأنينة مرهونٌ برؤيته نفسَه إنسانًا عاديًّا يسير على الأرض، مهما ارتقى، ومهما حلّق في الآفاق وطاف.

***

[1]  صحيح البخاري، الدَّعَوات، 16.

[2]  صحيح البخاري، المناقب، 33؛ صحيح مسلم، اللباس والزينة، 42.

[3]  سنن الترمذي، المناقب، 46؛ مسند الإمام أحمد، 1/134.

[4]  صحيح مسلم، الصلاة، 215.

[5] البيهقي: شعب الإيمان، 1/143

[6] صحيح البخاري، التوحيد، 50؛ صحيح مسلم، الذكر والدعاء، 2.

الأجيال التي نشأت في فراغ إيماني ورموز الإصلاح

Herkul | | العربية

من المؤسف أننا نعايش ومنذ عدة قرون موجةً لإبعاد الناس عن الإيمان بالله تعالى، واستئصالِ حبِّ النبي عليه الصلاة والسلام من الأذهان، وإمحاءِ حسّ العبودية، فلم يبق هناك شعورٌ بالخضوع والخشوع، وترَكَ الإسلام الحقيقي مكانه للإسلام الشكلي الظاهري، إلى أن ذاب الحماسُ وانمحق من القلوب، وضاعت الحساسية في المشاعر تجاه الحق تعالى، انسلخت الأرواح وولّت، وخَبَتْ حياةُ القلب، وتلوَّثَ المنطقُ والمحاكمة العقلية بلوث العصر، وانهزم البشر لأهوائهم ونزواتهم، ويشيرُ إلى ذلك الأستاذ “بديع الزمان سعيد النورسي” بقوله: “قلعةٌ خربةٌ منذ قرون”، أما الشاعر “محمد عاكف أرصوي” فإنه يصور الحقبة التي عاشها بهذه المصاريع:

أينَ الإسلام؟ بل أين الإنسانية؟

لقد افتقدناهما كلّيًّا وبالتمام

 

فإذا كانت الغاية خداع العالم؛

فلن يُخدَعَ أحدٌ في هذه الأيام

 

وكم من مسلم حقيقي عرفتُ!

إلا أنهم في القبر يرقدون تحتَ الركام

 

لستُ أدري أين أجِدُ الإسلام!

كأنّه في السماوات العُلى فوقَ الغمام!

إذا ما طرحتم الجانب الذي يدفع إلى اليأس؛ فهذه هي حقيقة الأمر، إنها قطعةٌ شعريةٌ رائعةٌ في رسم حالنا وتصويره.

شاشات التلفاز والحاسوب والهاتف تصبُّ باستمرار شتى أنواع اللوث في أذهاننا، والعين تثير المشاعر السلبية، والقدم تنزلق نحو الذنوب مباشرة، والأذن تسمع ما لا ينبغي لها أن تسمعه، واليد تمتد إلى الحرام… وكم من جرائم وجرائم تُتركب بهذه الصورة! يُجرح القلب بضع مرات يوميًّا، وفي الآخرة لا يُقبل إنسان يحمل قلبًا كهذا! ولا سيما إذا كان لا يستشعر غصَّة السلبيات التي يتعرض لها، ولا يتوجه بهذا الخوف إلى رحمة ربه الواسعة! وهذا يعني أنه عندئذ يرحل إلى الآخرة بلا زادٍ زاهدًا ومستغنيًا عمّا عند الله تعالى.

كيف تستشعر هذه الأدمغة -التي تلوَّثت إلى هذا الحد- الحق تعالى بشكل صحيح! وإلى أيِّ مدى تستطيع أن تعرف سيد الأنام! لا أعرف كم مرة يجب أن ننظف أذهاننا يوميًّا حتى يتسنى لنا الاقتراب إلى الأشياء الطاهرة بطهر ونقاء، إن اللامبالاة في مواجهة الذنب والإثم ذنبٌ أكبر من الذنب، وهو مما لا يُغتفر، والتحلُّلُ من المسؤولية بقول: “ما ذنبنا!”، واعتبار المرء نفسه بريئًا إثمٌ عظيم، ذلك أن إنسانَ اليوم ما زال يتصرف وكأن شيئًا لم يكن على الإطلاق.. وكما أن من وُلدوا في الظلام لا يعرفون النور، ومن نشؤوا في الشتاء لا يعرفون الربيع؛ فإن إنسان عصرنا الذي نشأ في حقبة حالكة الظلام منذ ثلاثة قرون مضت دون أن يرى ربيعًا أو صيفًا؛ يجد التلوث والروائح الكريهة المحيطة به أمرًا طبيعيًّا.

ولأننا نشأنا في فراغ إيماني فإننا لا نستطيع معرفة القيم الخاصة بنا ولا نقدرها حق قدرها، وما استطعنا هضمها ولا جعلها جانبًا من جوانب طبيعتنا، ولو أننا استطعنا فعل هذا لَالْتزمنا الاستقامة دائمًا في جلوسنا ونهوضنا ونومنا وحديثنا وتفكيرنا؛ نفكر باستقامة، ونتنفس باستقامة، ونتصرف باستقامة، ونعامل الآخرين أيضًا في إطار الاستقامة، نسأل الله أن يهنأ من عملوا في المساجد ومراكز تعليم القرآن ومدارس الأئمة والخطباء والمدارس الشرعية، وأخذوا بأيدينا.. فلولاهم أيضًا لما تحصَّلْنا ولو حتى على المعلومات البسيطة التي لدينا الآن.

إلا أن ما سمعناه وتعلمناه ظلَّ ضمن أطر التنظير، ولم نستطع أن نجعله جزءًا من وجداننا وضميرنا، وعجَزْنا عن تكوين كرةٍ من المعاني بداخلنا بحيث تُحركنا مثل الدينامو، وتدفعنا باستمرار إلى الخير والاستقامة.. إننا لم نستطع أن ندرك أفق العلاقة التي تقشعر فيها أبداننا عند ذكره تعالى، تأخَّرْنا في معرفة الله ومحبته؛ لأن من علمونا الإسلام دائمًا ما تجولوا حول النظرية، فكانوا لا يدرون شيئًا عن هؤلاء.

   الإسلام الشكلي

وعليه فإن الإسلام الذي يعيشه الناس في يومنا الحاضر إنما هو إسلامٌ تقليدي.. إنهم يعيشون دينهم كما رأوا من أجدادهم، فما تتجاوز العبادات عندهم الشكلَ، لقد وقَعْنا في هذا المَزْلَقِ ولم نُعطَ الفرصة للاطلاع والشعور ومشاهدة حقيقة وعمق الدين الذي نعيشه، لهذا السبب أيضًا لم نستطع أن نرى الإسلام ونتعرف عليه من مستوى وفلك مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، ظَللْنا بعيدين عن الإسلام الذي عاشه الخلفاء الراشدون والصحابة كل البعد، ما تسنى لنا أن ندرك أفق أمثال الأئمة أبي حنيفة والشافعي ومالك وأحمد بن حنبل رضي الله عنهم.. وما استطعنا اتباع منهج الشيخ الجيلاني والإمام النقشبندي ومولانا خالد والإمام الرباني قدس الله أسرارهم؛ ما قدرنا أن نرتقي بعبوديتنا إلى مستواهم، لقد ظَللْنا غرباء وفي منأى عن مشاعر وأحاسيس هؤلاء الأشخاص العظام الذين يقفون حتى الصباح بين يدي الله خشوعًا وخضوعًا والتجاءً وتذلُّلًا وتعبُّدًا.

تُرى لماذا كان مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم يتعبد حتى تتورم قدماه؟ ما الذي كان يُخيف الصحابة الكرام رضوان الله عليهم من أن يموتوا منافقين؟ ما المخاوف التي كانت تُغرق أولياء الله الصالحين في دموعهم؟ إذا ما فُحصت حياة معظمهم بدقة وعناية لما وجدتم ذنبًا ولو بقدر جناح بعوضة.. لقد كانوا يتلوّون ألمًا حتى بسبب بعض المواقف التي قد تعلق بخيالاتهم وتصوراتهم، والتي يعتبرونها من وجهة نظرهم غير لائقة بهم، بل إن معظمهم كان يخاف من ألّا يُختَمَ له على الإيمان.. أحد هؤلاء هو “الأسود بن يزيد النخعي” (ت: 75هـ) من التابعين العظام، حيث راح يبكي بحرقة حين أوشك أن يُسلم روحه إلى بارئها، فقال له قريبُه “عَلْقَمَة بن قيس” (ت: 681م): “ما هذا! هل تخاف من ذنوبك؟” فابتسم سيدنا “الأسود” متألمًا وردَّ عليه قائلًا: “أيُّ ذنب! إنني أخاف من أن أموت على الكفر!”، وبعد موته رآه علقمة في منامه فسأله كيف عامله الله تعالى، فأجابه قائلًا: “والله ما بقيت بيني وبين الأنبياء إلى مسافة أربعة أصابع”.

إن مَن لا يخشى على نفسه من سوء العاقبة هو مَن يجب أن يُخشى عليه مِن سوءِ عاقبته، فَمَن لا يحمل في قبله ووجدانه همَّ وخوفَ الرحيل إلى الآخرة حريٌّ أن يُخاف على عاقبته، إن هؤلاء الأشخاص العظام لما خافوا في الدنيا أمنوا في الآخرة؛ ذلك أنه ورد في الحديث القدسي أن الله تعالى لا يجمع بين أمنين ولا بين خوفين[1]، وبالتالي فإن من يترك لنفسه الحبل على غاربه، ويعيش حياة خالية من قيود الحذر والحَيطة يكون قد عاش الأمن والطمأنينة هنا، ولم يترك شيئًا للآخرة، والحال أنه يجب على الإنسان أن يحمل في داخله دائمًا همَّ الآخرة، وأن يقول: “أنا مرشح للأبدية، لرؤية جمال الله، لمقام يقول فيه تعالى “أنا راضٍ عنك”.. فيستحيل استبدال الذي هو أدنى بالذي هو خير”، ويجب عليه أن يعيش حياة حسّاسةً إلى حد كبير طلبًا لنيل هذه الأشياء الثمينة، وأن ينشغل ويهتم خوفًا من أن يفقدها بعد أن ينالها.

لقد نسينا هذه الملاحظات كلها في ظلِّ عواصف العصر، وظلّ الإسلام مربوطًا بالشكل، وبمعنى أصح لم يبق شيء كثير يمكن أن يفعله المسلمون من أجل إصلاح مستقبلنا.. ومثل هذا الفهم للإسلام لا يمنحنا أيَّ أمل ولا طاقة على الإطلاق، إننا وإن نكرر حياتنا خمسين مرة بنفس المنهجية الدينية التي تعلمناها من أجدادنا فإننا لا نستطيع أن نفعل شيئًا، ولا أن نبلّغ العالم شيئًا على مستوى الخلفاء الراشدين، ذلك أن أولئك الناس غيروا وجهَ العالم في حقبةٍ زمنية قدرُها ربع قرن من الزمان، وتلك النجاحات ليست مما يتحقق بالقوّة أو القدرة فحسب، وليست بإسلام لا يتجاوز كونه شكليًّا؛ إنها قضايا تُحَلُّ بلغة القلب والروح.

وكان “السلطان أحمد” يقول في عصر ازدهارنا:

بفراقك سيدي لم تبق فيَّ طاقة،

تمزق هذا القلب، ولم تبق في العشق محبة

لقد أبكاني أنا المسكين ذلك الحكم والقضا

فلم يتبق من البكاء لسيدنا يعقوب أية نوبة

كم هو مؤلم أن يتحول بنا الحال من مثل هؤلاء السلاطين لأناس مجانين مهووسين بالسلطنة والسلطة! والمجتمع أيضًا متذبذب مثل الأفراد تمامًا، فأحيانًا يسابق الملائكة، وأحيانًا أخرى يعيش انقباضًا مُريعًا، يُضيّق الفضاءات التي في ماهيته ويقلّصها ويخنقها، وبدلًا من أن يعمل على انفتاح فضاءات روحه يحبسها في ضيق الجسم وقوقعته.

إن الناس في عصرنا يعيشون خريفًا حقيقيًّا مقارنة بالعصور الوردية التي كانت في الماضي، والأكثر من هذا هو عجز البعض حتى عن إجراء هذه المقارنة! كم تردينا حتى إننا لا نستطيع الشعور بهذه الأعماق، ولا إجراء هذه المقارنات، إن العالم الإسلامي يحترق مستعرًا، ويُداس شرفنا وعزتنا تحت الأقدام، ومع ذلك لا نحزن ولا نتأثر! إننا نبخل حتى عن أن نذرف بضع قطرات من الدمع في هذا الشأن، وإن كانت الأمارات الخاصة بالبعث والإحياء محفوظة مستورة فإنني أظن أنه لم يحدث جدب ولا جفاف في أية فترة من التاريخ بقدر ما حدث في عصرنا، إنني أتردد دائمًا فيما إذا كان قول هذا صحيحًا أم خطأً.

وبالرغم من كل هذا أتمنى أن يكون لدينا توقع صادق ومخلص، ليتنا نستطيع القول: “تُرى هل هناك زمان أو يوم آخر من أيام الله؟” إنها الأيام التي حلَّق فيها الاسم الإلهي الجليل عاليًا، وعاش الناس حياتهم في طمأنينة خلف سيد الأنام، إن مثل هذا الفضول والتطلع يدفع الناس -على الأقل- إلى البحث عن الأيام الطيبة والمشرقة، يستحيل عليكم أن تجدوا شيئًا ما لم تبحثوا عنه.. وكما هو مذكور في أحد الأحاديث النبوية الشريفة فإن من يعيش بداخله قلقًا وهمًّا يخرج في رحلة السَّحَر، ويتوج سجادته بالتهجد والدموع، ومن يفعل هذا يصل إلى منزله ومستقره، لكن الإنسان حين يعتبر كل شيء يعيشه طبيعيًّا، ولا يكون لديه أيُّ فضول ولا رغبة، أي حين لا يقول “تُرى أليس هناك ما هو فوق ذلك؟”؛ سوف يُحكم عليه بالركود والثبات مكانه.

   إعمار قلعتنا الخربة منذ عصور

ينبغي علينا إعادة إعمار قلعتنا الخربة منذ عصور، فالإنسان الذي تعرَّضَ عالمه الروحي والمعنوي للشلل يجب إعادته إلى ماهيته الإنسانية كرة أخرى، فليس من السهل توجيهه نحو إحياء حياة القلب والروح من جديد، فكما أن إصلاح جهاز صغير يحتاج إلى علم وممارسة جادة، فما بالنا بإصلاح القيم المعنوية التي انقلبت رأسًا على عقب! لا شك أن الأمر يحتاج إلى همة عالية وجهد مكثف. نعم، يجب إصلاح القلوب الخربة، وإثارة حماستها من جديد، فإحياء الشعور الإسلامي المفقود يحتاج إلى بذل جهد كبير.

والذين يقفون في الصلاة أمام الله تعالى بغير إدراك ووعي من أمثالنا من المسلمين الشكليين لن يستطيعوا إصلاح هذه التخريبات العظيمة، وبغضِّ النظر عن إعمار القلعة العظيمة، أو إرشاد العامة للتمسك بالدين، فإن إيماننا هذا عاجزٌ عن إصلاح عالمنا الداخلي أصلًا، لأن الإسلام الشكلي لا يحل أية مشكلة، بل إن كل الشجارات المصنوعة باسم الإسلام تعود أصولها وأسبابها إلى الإسلام الشكلي، ومع الأسف فمن ناحية هناك جهّالٌ يقومون بتفجير أنفسهم وقتل الصغار والشيوخ والنفوس المعصومة باسم الإسلام ويظنون أنهم يخدمون الإسلام، ومن ناحية أخرى هناك فاقدو الحس والشعور الذين لا يبالون بأي شيء، وكما أن العنف والإرهاب والوحشية لن تحقق شيئًا فكذلك فقدُ الحس والشعور.. ودع عنك الحديث عن تعميرهم للقلعة الخربة منذ عصور، وتعمير القيم المنهدمة وإقامتها لتقف على قدم ثابتة من جديد، فإنني أعتقد أن هؤلاء لن يتمكنوا من مداواة جراحهم الداخلية أصلًا.

ولذلك ينبغي على الذين نذروا أنفسهم للإصلاح إعادة النظر في عبوديتهم، وفي صلتهم مع الله سبحانه وتعالى، عليهم أن يربطوا عبوديتهم بملاحظة أن الحقَّ مطلع عليهم وناظر إليهم في كل وقت وحين، ولذلك فالواجب عليهم أن يزيلوا كل الوسائط وأن يتوجّهوا مباشرة إلى طريق سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، والدخول في عالمه، وإدراك معنى الإسلام هناك.. وبدلًا من التوجه لمن يتقدمون الناس ويتزعّمونهم بعمائمهم وجببهم فالأولى التوجه إلى سيدنا أبي بكر الصديق وإلى سيدنا عمر الفاروق وإلى سيدنا عثمان وإلى سيدنا علي رضي الله عنهم أجمعين، فهؤلاء هم من يجب أن يكونوا قدوةً نهتدي بهديهم… والحذرَ الحذرَ من التعثر بالذين يقومون بمهامهم الدينية كأنهم ممثلون في المسرح أو كشخصية في أحد الأفلام أو المسلسلات من أصحاب الإسلام الشكلي..  إنما الواجب هو التوجه مباشرة إلى عصر السعادة ومعاينة حياة أربابه والمواظبة على الطريق الذي ساروا عليه.

وعلى الذين نذروا أنفسهم للإصلاح والتعمير أن يمتلكوا طاقة لا تنضب، وحماسة تمكنهم من الاستمرار في الطريق دون تعثر، وأن يبقوا عالمهم الوجداني طاهرًا على الدوام متجهزين لتوجه الله تعالى.. وما يشرحونه لا يكون بالألفاظ فقط بل هو أمانة استودعوها أحوالهم وأطوارهم، لأن كل أمر لا يصبح جزءًا من القلب ولا يُـمثَّل بالحال والطور لا يمكن أن يجد في قلوب الآخرين صدًى له.. إن الواردات لا تتنزل على الأرواح الميتة ولا القلوب الملوثة، أما الوجدان المنطفئ والعقول المتوقفة عن العمل فليس لديها ما تقدمه للآخرين.

وإذا أردنا أن ننجو من الظلمة التي نعيشها منذ ثلاثة قرون فعلينا بالتوجه إلى الله سبحانه وتعالى، فهو صاحب القدرة القاهرة والإرادة السبحانية، ولو تفضّل علينا بتوجهه ستتنور دنيانا وعقبانا معًا، وبقدر ما تفتحون وجدانكم للحقّ جل وعلا فستنفتح لكم صدور الناس، وبقدر ما تتوجهون إلى جناب الحق سيتوجه الخلق إليكم، وإن لم يحدث هذا اليوم فسيحدث غدًا..

   الشكل قنطرة للوصول إلى الحقيقة

إذًا، هل ما يقوم به المسلمون من عبادات شكلية يذهب سدًى؟ هذا ما لا يجوز لنا قوله، بل على العكس إن الشكل يُعد قنطرة موصلة للحقيقة، ولكن المهم هو عدم الاكتفاء بالشكل وبما تعلمناه في الكتاتيب ونحن صغار، ومواصلة الطريق للوصول إلى حقيقة الأمر، وهؤلاء الواقفون على قنطرة التقليد عليهم العمل للوصول إلى التحقيق..

إن علماء أهل السنة أقروا إيمان المقلد واعتبروه، فما هو الإيمان التقليدي؟ هو ما وجد أجداده عليه من إيمان وتلقّاه منهم أقوالًا وأفعالًا، ولكن دون أن يكتشفه بذاته أو يشعر به، ودون أن يكتسبه كعمقٍ في طبيعته، ويرى علماء أصول الدين أن هذا الإيمان مقبولٌ، لماذا؟ لأن هذا الطريق يُعد أول مرحلة، وقنطرةً للمرحلة التي تليها، وعلى الإنسان ألّا يبقى في هذه القنطرة، بل يمر من خلالها كي يصل إلى الحقيقة، ولكن إن لم تصلوا إلى التحقيق وبقيتم في أماكنكم، فوفقًا لرؤية أهل السنة الواسعة والرحيمة ستنجون، وعليكم ألا تنسوا أنكم عرضة للوقوع والزلل في كل وقت، فَقَدَرُ الواقفين على قنطرة التقليد السقوطُ معها إذا انهارت، نسأل الله السلامة للجميع.

نعم، يجب ألا نكتفي بالإسلام الشكلي ونسعى دائمًا للوصول إلى العبودية الحقيقية، فالأستاذ النورسي يقول بأن وقوف المرء في مكانه واكتفاءَه بذلك يُعدّ من قلة همته، والأليق بالإنسان أن يكون دائم السير في أفق “هل من مزيد؟” فعليه أن يستنطق كل شيء، ويبحث دائمًا عن أجهزة عرض متنوعة للحقيقة، وعليه ألا يتعثر أثناء بحثه بفلان وعلان، ولا ينخدع بالمظهر والزي، بل عليه أن يتوجّه إلى مداره الأصلي، وأن يوجّه النظر إلى القلب، والحماسة البادية على سيماء الوجه، والدموعِ الساكنة في العين، والإخلاص الداخلي، فالمتصفون بهذه الصفات هم القدوة وسبيلُهم موصلٌ إلى الله سبحانه، وإذا تُرك هذا الطريق فالمصيرُ هو التعثُّر في الشكل والصورة، والانخداع بالإسلام الشكلي السائد.

إن المستقبل أمانة من الله لأوليائه، وهؤلاء هم الذين يضبطون أفعالهم وحركاتهم بقدر عمق شعورهم بصلتهم مع الله تعالى، ويغذون إيمانهم بالعمل والفاعلية، ويتوجون الإيمان بالإحسان، ويسارعون دائمًا نحو “معية الله” وينقّبون عن الطرق الموصلة إلى القرب من الله تعالى ومن رسوله صلى الله عليه وسلم، وينصتون إلى الله تعالى في كل خفقة قلب، أما الهدف الذي يجعلونه عرشًا على عالم مشاعرهم وأفكارهم فهو الحياة وفقًا للإسلام -أمانةِ سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم- بصورته التامة والكاملة وإحياؤه في نفوس الآخرين، ولذلك فهم دائمًا في جلوسهم وقيامهم يشيرون إلى الله تعالى ويرددون “صحبة المحبوب”، والجدية المرتسمة على أطوارهم وأسلوبهم والبادية على سيماهم تذكّر كلَّ من ينظر إليهم بالله تعالى، فالأولياء هم الذين يداومون على ما قام به الأوائل ويتوّجون كلّ ذلك برضا الله تعالى، والمستقبل سيكون عامرًا على أيديهم، وأسأل الله أن يجعلكم منهم.

   طوبى للغرباء

لقد تفضل الرسول صلى الله عليه وسلم في أحد الأحاديث الشريفة فقال: “بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ[2].

لقد بدأ الإسلام غريبًا، لأن إدراك دين التوحيد، وفهمَ رسالة النبي صلى الله عليه وسلم، والتوجّه إلى جناب الحق، والشعور بلذة ونشوة هذا التوجه لم يكن ممكنًا لإنسان الجاهلية الذي كان يعبد الوثن والصنم، فالرسول صلى الله عليه وسلم أفاد أن الإسلام الذي نشأ غريبًا وسط الصحراء سيعيش غربة جديدة ومن بعدها يبشر هؤلاء الذين يتساءلون بِـهَـمٍّ في زمن الغربة بعد ما تبعثرت القيم وتهدمت عن إمكانية إصلاحها قائلين: “يا ترى هل من الممكن أن نقيم صرح الروح مرة أخرى؟”، وهذا يعني أن نيل هذه البشارة العظيمة لا يتحقق بالنوم كالمساكين، وإنما من خلال بذل الجهد والإصرار على تحقيق الأمر والعمل على استجلاب الربيع.

والذين أطلقوا لأنفسهم العنان في الراحة ستُمحى آثارُهم ويذهبون، إلا أنهم سيتركون للأجيال القادمة من ورائهم الكثير من الهموم والمشاكل، أما الذين يصرون على أسنانهم صبرًا في هذه الحياة ويظهرون قوامًا يقفون به خلف الصحابة رضوان الله عليهم؛ فسيتركون للأجيال من خلفهم دنيا عامرة، وفي هذه الأيام يبدو في الأفق الشفق الكاذب مبشرًا بالشفق الصادق، ولذلك فإنني لا أنظر إلى الأمور بنظرة سوداوية، فلقد بدأ المسلمون في تهجي القيم المترشحة من جذورهم الروحية والمعنوية، وسيأتي اليوم الذي يضعون فيه أجمل قافية لهذه القصيدة الشعرية، وأرجو أن تكون قافية هذا الشعر الصلاة على رسولنا صلى الله عليه وسلم.

***

[1]  انظر: ابن حبان: الصحيح، 2/406؛ البيهقي: شعب الإيمان، 1/483.

[2]  مسند الإمام أحمد، 2/177، 222؛ ابن أبي شيبة: المصنف، 7/83.

HAZRETİ EBÛ BEKİR’E (RADIYALLAHU ANH) TALİM EDİLEN DUA

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hz. Ebû Bekir’in namazlarda okuyacağı bir dua talebi üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ duasını öğretmiştir. (Buharî, daavât 16) Bu duanın bize verdiği mesajlar nelerdir?

   Cevap: Hz. Ebû Bekir Efendimiz, hayatını kılı kırk yararcasına hassas yaşayan oldukça müttaki, bir o kadar da mütevazi bir insandır. Mesela bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kim kibrinden dolayı elbisesini yerde sürürse, Allah kıyamet günü ona (rahmet nazarıyla) bakmaz.” buyurunca, kendisinin de bu kötü akıbete maruz kalabileceğinden endişelenmiş ve hemen, “Dikkat etmediğim takdirde benim elbisemin iki tarafından birisi mutlaka yerde sürünür?” demiştir. Efendimiz de, “Sen bunu büyüklenme kastıyla yapmıyorsun.” ifadesiyle onu rahatlatmıştır. (Buhari, menâkıb 33)

Hz. Ebû Bekir, Allah Resûlü’ne ilk iman edenlerdendir. Allah Resûlü’nden sadece iki yaş küçüktür. Dolayısıyla çocukluklarını, gençliklerini birlikte geçirmişlerdir. Fakat o, bu gibi engellere takılmamıştır. Kendisine mü’min olması teklif edildiğinde hiç tereddüt etmeden hemen iman etmiş ve bir ömür boyu da Allah Resûlü’nün yanından ayrılmamıştır. Hicret yolculuğunda ve Sevr sultanlığında İnsanlığın İftihar Tablosu’na arkadaşlık yapmıştır. Efendimiz, onun ve Hz. Ömer’in yerdeki iki veziri olduklarını ifade buyurmuştur. (Tirmizî, menâkıb 16; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/290) Dolayısıyla o, İslam’ı en iyi anlayan ve yaşayan bahtiyarlardan birisidir. Maalesef bazıları onlara tan u teşnide bulunmak suretiyle kendi talihsizliklerine imza atıyor, mühür basıyorlar.

   Gerçek Kulluk Ufku

İşte bu marifet âbidesi, Allah Resûlü’ne gelerek O’ndan namazlarında okuyabileceği bir dua istiyor. Efendimiz de kendisi ile beraber maiyete talip olan böyle bir insana tevazu, mahviyet ve hacalet adına çok manidar bir dua talim buyuruyor. Eğer böyle samimi ve mütevazi bir arkadaşımız bizden dua isteyecek olsaydı, kim bilir ona ne medh u senalarda bulunurduk! Fakat Allah Resûlü, Hz. Ebû Bekir’in gönlünü hoş edecek şeylerden daha ziyade, öbür dünyada onu memnun edecek hususlara ehemmiyet veriyor. Ona ne payeler ve makamlar veriyor ne de onun nefsini okşuyor; bilakis ona gerçek kulluk ufkunu gösteriyor.

Efendimiz ilk olarak duaya şu sözleriyle başlıyor: اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا “Allah’ım ben nefsime çok mu çok zulmettim.” Zulüm kelimesinin mef’ul-ü mutlakla tekid edilmesi, bu da yetmezmiş gibi كَثِيرًا kaydının da eklenmesi ile İnsanlığın İftihar Tablosu en yakın arkadaşına şöyle demesini öğütlüyor: “Ben, adı sanı belli olmayan ne zulümler ne zulümler irtikap ettim.”

Duanın devamında وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ ifadeleriyle günahları Allah’tan başka affedecek, bağışlayacak kimse olmadığı vurgulanıyor ve sonrasında da فَاغْفِرْ لِي مغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي ifadelerine yer veriliyor. Bu ifadeler şu manaları tazammun eder: “Ben irtikâp etmiş olduğum dağlar cesametindeki zulümlerin, günahların nasıl bağışlanacağını bilmiyorum. Benim gibi bir günah hamalı nasıl bağışlanacak, nasıl affedilecekse nezd-i ulûhiyetinden hususi bir iltifat ile onları bağışla ve bana merhamet buyur.” Daha sonra, إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمِ “Yarlığayan da rahmet eden de sadece Sensin!” ifadeleriyle tekrar Allah’ın rahmet ve mağfiretine müracaat ediliyor.

Namaza beşer kelamı sokmak namazı bozar. Dolayısıyla namazda okunacak dualarda da hassasiyet gereklidir. Özellikle Hanefi fakihleri bu hususta çok hassastır; namazda okunacak duaların ya âyetlerden ya da mütevatir veya meşhur hadislerden alınması gerektiğini söyler. Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederken veya O’nun yolunda kanatlanırken kanadımıza takacağımız tüyler de yine O’ndan gelmelidir. Fakat diğer mezhepler bu konuda çerçeveyi biraz daha geniş tutar. Yukarıdaki hadis me’surat içerisinde yer aldığından ve sahih kanallarla bize ulaştığından ötürü namazlarda okunmasında inşaallah bir mahzur olmaz. Zaten Hz. Ebû Bekir de bizzat namazlarında okumak için dua talebinde bulunmuştur.

Namazın rükûsunda da, kavmesinde de, celsesinde de dua yapılabilir; fakat en faziletlisi secdede yapılandır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ العَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهَوَ سَاجِدٌ فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Rabbine en yakın olduğu yer secdedir. O halde secdede çokça dua edin.” (Müslim, salât 215) Secde, Allah’a kulluğun zirvesi olduğu için Efendimiz de Allah’a en yakın olunan yerde sesimizi, soluğumuzu dua ile Cenab-ı Hakk’a duyurmamızı tavsiye etmiştir.

   Hz. Ebû Bekir’in Konumu

Hz. Ebû Bekir’in hayatına bakılacak olursa o, değil Müslüman olduktan sonra, bizzat kendi ifadesiyle Cahiliye döneminde dahi harama uçkur çözmemiş bir kamet-i bâlâdır. Hz. Ömer’in ona bakışı şu şekildedir: “Şayet Hz. Ebû Bekir’in imanıyla yeryüzündeki insanların imanı muvazene edilse, Ebû Bekir’in imanı ağır gelirdi.” (Beyhakî, Şuabu’l-iman, 1/143) İhtimal o, Müslüman olduktan sonra günahın ve zulmün rüyasını dahi görmemişti. Eğer benim şahadetimi kabul edecek olsalar ben de onun hakkında bu şahadette bulunurum. Fakat bizim şehadetimiz ne olacak ki! Gökte melekler onun şahididir.

Peygamber Efendimiz’in Hz. Ebû Bekir için böyle bir dua tavsiyesinde bulunması Hz. Ebû Bekir’in oldukça mütevazi olduğunu ve çok güçlü bir hazım sistemine sahip bulunduğunu gösterir. O, Allah karşısında nerede durduğunu bilen ve konumunun farkında olan insandı. Allah Resûlü de onun bu hususiyetlerinin farkında olduğu için diyeceği şeyi rahat diyordu. Yâr-ı Gâr’ının kendisini sürekli sıfırladığını, tevazu ve mahviyeti tabiatının bir derinliği hâline getirdiğini çok iyi bildiği için, söylediği duayı da çok rahat kabulleneceğinden emindi. Yoksa -hafizanallah- bir insanın böyle bir dua karşısında rahatsız olması ve onu tepkiyle karşılaması, sukûtuna sebep olur. Hz. Ebû Bekir, bu duayı daha sonra ne kadar okuduğuyla ilgili bir bilgi vermese de ihtimal o, bunu vird-i zeban haline getirmiş ve bütün namazlarında okumuştur.

Ayrıca Allah Resûlü, onun seviyesine ve ufkuna göre bir dua talim buyurmanın yanı sıra bununla arkadan gelenlere de çok önemli mesajlar veriyordu. Farklı bir ifadeyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o zatın çok iyi bir nümune-i imtisal olduğunu bildiği için, onun şahsında ümmetine de mesaj veriyordu. Efendimiz, Hira sultanlığında Yâr-ı Gâr’ı olan ve “vezirim” dediği en yakın dostuna böyle demesini, kendine böyle bakmasını tavsiye ediyorsa, herhalde bizim bu konuda çok daha fazla hassasiyet içerisinde olmamız gerekir.

Esasında bu dua, Kur’ân’da ifade edildiği üzere Hz. Âdem ve Hz. Yunus’un dualarıyla da aynı mânâyı ifade etmektedir. Hz. Âdem, رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet buyurmazsan kaybedenlerden oluruz.” (Â’raf sûresi, 7/23) ifadeleriyle Allah’a yalvarırken, Hz. Yunus da şöyle der: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh ve yücesin! Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim. (Merhamet ve affını bekliyorum Rabbim!)” (Enbiyâ sûresi, 21/87)

   Bütün Hayırların Anahtarı: Tevazu ve Mahviyet

Evet, Cenâb-ı Hak, iltifatat-ı sübhâniyesi, ihsanat-ı rabbâniyesi ve ikramat-ı ilâhiyesiyle sizi yükseltebilir, değişik varidat ve mevhibelere mazhar kılabilir. Eğer sürekli kendinizi kuyunun dibinde tahayyül etmeyi ve oradan gökyüzünü seyretmeyi bırakıp, gördüğünüz güzellikleri elde etme adına ciddi bir gayret ortaya koyarsanız Allah da sizin birlerinizi bin edebilir. Siz Mevlâ’yı severseniz O da sizi sever; rızasını talep ederseniz sizden razı olur. Eyyüb gibi ağlar, sular gibi çağlarsanız O da sizi cevapsız bırakmaz ve gözyaşlarınızı sizi deryaya ulaştıracak bir vesile kılar. Zira kudsi bir hadis-i şerifte O, kulunun bir adımına iki adımla, iki adımına yürüyüşle, yürüyüşüne koşmakla, yani kulun az bir yakınlaşmasına kat kat yaklaşmayla mukabelede bulunacağını ifade buyurmuştur. (Buhârî, rikak 38; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256)

Bu itibarla, Allah sizi yalnız bırakmaz ve yapacağınız her salih amelle terakki ettirerek zirvelere ulaştırır. İbadet ü taate devam ede ede bir gün gelir kendinizi gökyüzünde görmeye başlar ve her şeye mahruti bir nazarla bakarsınız. İşte insan böyle bir noktaya ulaştığında, “Galiba benim tersim dönmüş; nerede burası nerede ben!” demeyi ihmal etmemelidir. Çok büyük işlerin üstesinden gelse, çok önemli misyonlar eda etse, göz kamaştırıcı başarıların altına imza atsa bile, “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” mülahazasından ayrılmamalı, Alvar İmamı’nın ifadesiyle;

“Herkes yahşi men yaman,

Herkes buğday men saman.” demesini bilmelidir.

Yoksa kendisini yukarılarda, yukarıların da yukarısında gören bir insanın bir gün hiç farkına varmadan tepetaklak bir gayyaya yuvarlanması kaçınılmaz olur.

Aslında bu, mü’minin ikilemlerinden biridir. Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ı esmâ ve sıfatlarıyla tanımaya çalışacak, O idrak edilmezi idrak peşinde olacaksınız; ama diğer yandan da nereye çıkarsanız çıkın yine de temkinde kusur etmeyecek, nerede durduğunuzun, ne olduğunuzun şuurunda olacaksınız.

Biraz daha açacak olursak, Nam-ı Celil-i İlâhî’nin, Ruh-u Revan-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde yeni oluşumlara, yeni açılımlara, yeni fütuhatlara vesile olabilirsiniz. Şahsî inkişafınız yanında, imanın, İslâm’ın ve ihsan ruhunun inkişafına da vesile olabilirsiniz. Fakat asıl büyüklük, bütün bunların neticesinde katiyen ucbe girmemek ve gurura kapılmamaktır; “Büyük işler başardık.” düşüncesini zihinden söküp atabilmektir. Zira bütün şerlerin anahtarı kibir ve gurur olduğu gibi, bütün hayırların anahtarı da tevazu, mahviyet ve hacalettir.

Bu yüzden mü’min, mazhar olduğu nimetlerin çokluğu, muvaffak olduğu inkişafların mükemmeliyeti karşısında hep bir asa gibi iki büklüm olmasını bilmelidir. Mü’mine yakışan tavır, başarı ve muvaffakiyetleri karşısında gururlanmak değil, Hz. Ebû Bekir gibi hata ve günahlarını düşünüp Allah’ın rahmet ve mağfiretine sığınmaktır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın ihsan, ikram ve lütuflarının artarak devam etmesi, tevazu ve mahviyet ile sürekli O’nun karşısında el pençe divan durmaya bağlıdır. Allah yükselttikçe insan kendisini daha derin bir kuyuda hissetmelidir. Yoksa insan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve mazhariyetlerini kendi âsâr-ı bergüzidesi gibi algılarsa, Allah bir gün onları elinden çeker alır. 

Burada Hz. Ali Efendimiz’in, كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar arasında insanlardan bir insan ol.” sözünü hatırlayabiliriz. İnsanlardan bir insan olma düşüncesine göre yaşayan bir kişi, faikiyet mülâhazalarından uzak durmuş, kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulmuş olur. Hatta hakiki bir mü’minin, mücrim ve günahkâr görünen kimselerden dahi kendini, üstün görmemesi gerekir. Zira herkesin gerçek halini ve kalbini ancak Allah bilir.

Netice-i kelam, mü’minin ayağı kaymayacak ve bakışı bulanmayacak şekilde zirveleri talep etmesinin ve oralarda emniyet içerisinde kalabilmesinin garantisi; nerelere çıkarsa çıksın, nereleri gezerse gezsin, yine de kendisini ayakları yerde sıradan bir insan gibi görmesidir.                                               

صرح العفَّة: يوسف عليه السلام

Herkul | | العربية

   سؤال: إلامَ يرشدنا موقف سيدنا يوسف عليه السلام تجاه الخطيئة في قوله: ﴿رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/33)؟

   الجواب: عند النظر في قصة سيدنا يوسف عليه السلام نرى أن حياته كانت محاطة بالصعوبات والامتحانات منذ البداية؛ فقد أُلقِي في بئر وهو لا يزال صبيًّا حديث السن، وبيع في الأسواق مثل العبيد، وعاش بعيدًا عن بيته ووطنه، وافتُري عليه، وقضى زمنًا طويلًا في السجن.. ذلك لأن “أَشَدَّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ”[1]، لذا لم يتسنَّ لأي نبي أن يُبعث دون أن يذوق في حياته ألوانًا من الابتلاءات، ولو أمكن هذا لتحقق لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم مفخرة الإنسانية؛ إلا أنه في مكة قد أُوذي وضُرب وأهين بأبشع الصور، وقُوطع وعُزل عن المجتمع، فلما استحال عليه العيش في مكة ترك وطنه في وحشة وكرب، إلا أنه لم يسلم من أذاهم حيث ذهب أيضًا، فهناك عانى كل أنواع الإيذاء والقسوة والجفاء.

إذا ما نظرتم إلى صفحات التاريخ، فسترون أنه إلى جانب الأنبياء، هناك الكثير من أولياء الله قضوا حياتهم في خضم آلاف الصعوبات وتعرضوا لشتى أنواع العذاب، وعلى حد قول ضياء باشا (ت: 1880م):

الجاهل يعيش في ترفٍ ونزهةٍ ورخاءٍ

والعارف يسبح في دوّامة المحن والبلاء

 فبينما ينعم أهل الدنيا والهوى بترف العيش؛ يواصل العارفون حياتهم في عوز شديد، هذه سنة الكون، ولا نعرف حكمة الله في ذلك؛ فربما يريد أن يفيض بالنعم والمنن في الآخرة على عباده الأصفياء الذين يحبهم زخًّا زخًّا.

   الإكرامات الإهية المترتبة على الامتحانات

طلب سيدنا يوسف عليه السلام إلى نيل ذُرًى أسمى من كل الذُرى رغبة منه في معرفة الله ومحبة الله، وقد أخضعه الله تعالى لامتحانات مختلفة ليُعلِمَه أن “الطريق إليه سبحانه يمر من هنا”.. إلا أنه عليه السلام لم يُبدِ أي استياء إزاء أيٍّ منها، وإذا ما واصَلْنا تناول المسألة وفقًا للبيان القرآني ترون أنه عليه السلام لم ينبس ببنت شفة لإخوته الذين ألقوه في البئر، ولا اشتكى حاله إذ مكث في السجن ظلمًا، على العكس من ذلك، إنه عندما وجد في السجن بعض القلوب متوجهة إليه دعاها فورًا إلى الحق تعالى، ومن ثم جعل من السجن مدرسة، ومن يدري أي نوع من الأسس وضعه هناك؟!، ثم أي نوع من الأنشطة قد بدأه هناك بحيث سيؤدي لاحقًا إلى إيمان الكثير من الناس؟!

وكما هو معلوم فإن أحد الامتحانات الصعبة التي تعرض لها سيدنا يوسف عليه السلام كانت تتعلق بعفته، وعلى النحو الذي ذكر في سورة يوسف فقد خرج سيدنا يوسف عليه السلام من البئر الذي أُلقي فيه على يد أفراد القافلة، وباعوه في سوق النخاسة في مصر، واشتراه عزيزُ مصر، واتخذه ولدًا له وآواه، ونشأ وتربى في القصر، ولما صار شابًّا وسيمًا يجذب الانتباه، عرضت عليه امرأةُ العزيز الفاحشةَ، فرفض هذا العرض القبيح بقوله ﴿مَعَاذَ اللهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/23)، ونجح بعفته في اجتياز هذا الامتحان.

وهناك قولان مختلفان بشأن لفظ “ربي” الوارد في الآية الكريمة؛ وفقًا للقول الأول المقصود بهذا اللفظ هو العزيز، وفي هذه الحالة يكون المعنى هكذا: “لقد احتضنني سيدي وآواني، فكيف لي أن أخونه متجاهلًا كل هذه النعم والفضائل؟!”، أما بالنسبة للقول الثاني فإن المقصود من لفظ “ربي” هو الحق تعالى، إذ يحتمل أنه كان يقصد النعم التي منَّ بها عليه مالكُ الملك والملكوت الحقيقي، أيًّا كان ما يفهمه مخاطبوه.

لقد أنقذه الله جل جلاله من مثل هذه الخطيئة منحة إلهية وكرامة ربانية عليه، فقد يمنح الله بعض الناس قدرًا كبيرًا من الإمكانات المادية، وقد يأخذ بيد البعض الآخر من الشارع ويضعهم في مناصب مهمة، ويهب بعضهم أولادًا صالحين، كل واحد من ذلك كرم إلهي عظيم، ولكن لا شيء أعظم من صيانةِ المرء عفّتَه وسمعتَه ومجدَه وشرفه، والتزامِ العفة مدى الحياة، وحفظِ العينين والأذنين عن التدنيس، والسيرِ إلى حضرة الله بحسن الخاتمة.. كلُّ ذلك يُعد واحدًا من أعظم أنواع الإحسان والنعم التي يهبها الله تعالى للإنسان.

وهكذا منَّ الله تعالى على سيدنا يوسف مثل هذه المنَّة، ولم يسمح لشيء أن يُخلَّ بعفته، واستطاع عليه السلام بكل نزاهته وعفته أن يتخلص من نداء الخطيئة هذا، ولما صار لاحقًا مطمح نظر النساء شعر بالقلق من أن الأمر سيصير أكثر تعقيدًا ففضّل دخول السجن حتى يتسنى له الابتعاد عن الفتنة والخطيئة بقوله: ﴿رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/33)؛ وبالتالي فقد أوفى بحق إرادته مرة أخرى، وقاوم الخطيئة، واستطاع الصمود والبقاء رمزًا للعفة.

لقد أصبح السجن منحةً إلهية ليوسف عليه السلام؛ لأنه صِين هناك وأدى رسالةً ووظيفة مهمةً على حد سواء، وانفتح له الطريق المؤدي إلى المكانة الرفيعة، ولأنه استغل هذه المنحة الإلهية استغلالًا جيدًا صارت المنح الواردة فيما بعد مظهرًا لدائرته الصالحة، فالمنح تولِّد المنح، لقد اتسعت دائرة المنح إلى أن جاء يومٌ صار فيه يوسف عليه السلام شعلة ضياء ومصدر نور لأهل مصر فأضاء عالمهم.. بل إن أطياف ذلك الضياء استمرت حتى عهد سيدنا موسى عليه السلام.

   العلاقة بين العفة والإيمان

ليتنا نحن كذلك نستطيع امتلاك الشعور والفكر نفسه إزاء الخطايا، ليتنا نستطيع مجابهة الصعاب بدلًا من الغوص في الذنوب وعصيان الله تعالى، إن هذا مرهون بالإيمان القوي بالله تعالى، فهو ليس أفقًا يمكن إحرازه بإيمان تقليدي أو نظري، والإنسان يمكنه أن يقبل أسس الإيمان كلها بقوله (آمنت بالله…) متأثرًا بالبيئة الثقافية التي ينشأ فيها، لكن الإيمان الذي لا يُدعم بالأعمال الصالحة ولا يتعمق بالتفكر والتدبر يصعب عليه للغاية حماية الإنسان من الخطايا، ومن لا يستطيعون أن يجعلوا الإيمان ملء ضمائرهم ووجدانهم، وجزءًا لا يتجزأ منها، وعمقًا من أعماق طبيعتهم يستحيل عليهم أن يُصبحوا رموزًا للعفة.

إذا كان الإنسان يريد أن يعيش بأمان في ظل اسم الله “المؤمن”، فعليه أن يحاول إدراك أفق الإحسان؛ وهذا يعني أنه يجب عليه ممارسة عباداته وعبوديته بإحسان وكأنه يرى الله، وأن يؤديها مدركًا أنه جل وعلا يراه ويراقبه، ومن يتحرك بشعور المراقبة في جميع الأوقات، أي إن من يحوِّل إيمانه إلى مكتسبات في وجدانه بشعور الإحسان سوف تتاح له فرصة العيش الطاهر النظيف تمامًا دون أن تخالطه أو تلتصق به أدناس الخطيئة، ولا شك أن من أحرز قمم الإيمان والعبادة والإحسان إذا ما عُرض عليه عمل قبيح سيئ سيقول: ﴿رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/33).

   مخالفة النفس

وكما يلاحظ في الآية السالفة الذكر أن سيدنا يوسف عليه السلام لا يترك الحيطة والحذر بالرغم من أنه رمز للعفة والنقاء، إذ يقول ﴿وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ﴾، كما يقول في بقية السورة ﴿وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/53)، فيؤكد أنه لا يمكن الوثوق بالنفس الأمارة، وسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أيضًا يقول داعيًا الحق تعالى “يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ[2]؛ ذلك لأن المرء حين يختلي بنفسه ربما يأتي أفعالًا صبيانية، وربما يزل ويهوى، وقد ينخدع بحيل الشيطان وإغوائه، نسأل الله عز وجل أن يقينا مثل هذه المواقف والمحن.

وعليه فإن طريق التعبد السليم لله تعالى يمر من خلال معارضة أهواء النفس ونزواتها، وحتى تتسنى السلامة من ألاعيب النفس وحيلها وفخاخها يجب ابتغاء السبل الموافقة للإرادة الإلهية والاهتمام بالصدق والإخلاص، فإذا كنتم تضطلعون بأعمالكم كلها مراعاة لأوامر الله تعالى ونواهيه، فإنكم لا تسقطون في شراك النفس وشباكها، ويقول الإمام البوصيري في قصيدته “البُردة”:

وَخَالِفِ النَّفْسَ وَالشَّيْطَانَ وَاعْصِهِمَا   وَاِنْ هُمَا مَحَّضَاكَ النُّصْحَ فَاتَّهِمِ

أما في بيت آخر فيقول:

وَالنَّفْسُ كَالطِّفْلِ إِنْ تُهْمِلْهُ شَبَّ عَلَى   حُبِّ الرَّضَـــــاعِ وَإِنْ تَفْـطِمْهُ يَنْفَطِــمِ

أجل، إذا ما فُطم الطفل من الرضاع، وتحقق العزم والإصرار على تنفيذ ذلك فإنه لا يطلبه مرة ثانية، لكن الطفل إن لم يُفطَم في الوقت المناسب تعذّر فطامه بعد ذلك، وعليه فالمؤمن يجب عليه أن يكون حازمًا منذ البداية تجاه رغبات النفس وأهوائها، وألا يتهاون إطلاقًا في هذا الأمر، لدرجة أنه يجب أن ينظم حياته كلها ويقيمها على أساس مخالفة الشيطان والنفس، ولا سيما أنه أصبح من الصعب في عالمنا اليوم البُعد عن الخطايا بعد أن صارت أكثر شيوعًا وانتشارًا، وعليه فثمة حاجة ماسة للحيطة والحذر الدائم، واجتناب مواضع الشبهات.

   بناء الأسوار في مواجهة النفس

على الإنسان ألا يقع رهينة للنفس وألا يدخل في مجال تأثيرها بأن يقيم جدرانًا وأسوارًا دائمة بينه وبين الخطايا، وهو ما يُطلق عليه في المصطلح الديني اسم “سد الذرائع”، فقد وضع علماء الأصول مبدأً كهذا انطلاقًا من آيات كريمة مثل آية ﴿وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ﴾ (سورة الأَنْعَامِ: 6/152)، وآية ﴿وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا﴾ (سورة الإِسْرَاءِ: 17/32)، فعلى الإنسان أن يُغلق من البداية السبيل المؤدي إلى الخطايا والآثام المحتمل أن ترتكبها أعضاء مثل اليد والرجل والعين والأذن واللسان، وأن يكون يقظًا دائمًا أمام أسباب الخطايا وسبلها، وألا يتجول في الأماكن التي يحتمل أن يقع فيها في الخطيئة والزلل محترزًا “على أية حال”، حتى لا ينفرج الباب لأن تُذله نفسه لاحقًا، وكما أنه من المقدر أو المتوقع أن تزل قدم من يسير في الثلج، أو تغوص رجل من يسير في الوحل، أو يغرق من يغوص في الأعماق دون معرفة السباحة فيحتمل كذلك أن من يدنو من الخطايا والذنوب ويحوم حولها يقع فيها، ذلك أنه بعد الدخول في طريق الذنوب يكون الرجوع منه والتصدي لرغبات النفس وأهوائها أصعب.

وقد شبه سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في أحد أحاديثه الشريفة من يخرج بمفرده أو يخرجان بمفردهما في سفرٍ بالشيطان؛ وقال “الرَّاكِبُ شَيْطَانٌ، وَالرَّاكِبَانِ شَيْطَانَانِ، وَالثَّلَاثَةُ رَكْبٌ[3]، وبهذا يعلمنا ضرورة بناء أسوار وحواجز أمام الخطايا والشرور، والحذر منها منذ البداية، فاحتمالُ ارتكاب الفرد الواحد للخطإ مرتفعٌ، وحتى وإن كان احتمال ارتكاب شخصين للخطإ أقل بكثير من ارتكاب شخص واحد له، إلا أنهما قد يتفقان على شر معين، أما ارتكاب ثلاثة أشخاص لهذا الفعل فهو أقل وفقًا لحسابات الاحتمالات؛ لأن كل واحد منهم يراقب الآخر، ويصبح حارسًا على عينه ولسانه ويده وقدمه؛ فإذا كان أحدهم سيزل أو يتردى أمسك به الآخرون فورًا.

لهذ السبب، يجب على من يحرص على حماية نفسه من الأهواء والنزوات ألا يترك نفسه للوحدة؛ فمن ترك نفسه للوحدة فقد أهملها ولم يهتم بها، وإذا اعتبرنا أنفسنا غالية فيجب أن نتّخذ لها بعض الحراس بينما نخرج في طريقنا؛ فلا نُمكِّن الشيطان من أن يسرق قيمنا الخاصة بنا، ولا ندعها ضحية للنفس، ولا نضيعها بسبب الأهواء والرغبات.

نعم، إن العيش في جماعة -أي أن تكون في مجتمع متحد فكريًّا وشعوريًّا- سيقدم الجو المناسب كما تقدم الصوبة الزراعية ذلك لزروعها ونباتاتها، واللهُ يحمي الأفراد الموجودين في جماعة ويصونهم أكثر؛ فعناية الله بالجماعة مختلفة جدًّا، ومن يأخذ مكانه في جماعة لا يزل أو أنه نادرًا ما يزل، ذلك لأن أعضاء الجماعة يشبهون الحجارة المتراصة في القبة؛ فكما يمكن لهذه الحجارة التعاضد والوقوف معًا دون الوقوع والسقوط؛ فإن الأمر هكذا تمامًا بالنسبة للناس إذا شكلوا وحدة واحدة بتعاضدهم وتكاتفهم؛ إذ يحتمون بذلك من الانزلاق والسقوط، وخاصةً إذا عمقوا مجلسَهم بجلسات إيمانية، وأسد بعضهم الخير لبعض، وعززوا علاقاتهم وقووها، فإن الله يصونهم ويشملهم بحمايته، ويحفظهم من الانزلاق، لذلك من الضروري الانتساب إلى هيئة وطائفة صالحة.

   الدائرة المشروعة تكفي لتحقيق المتعة

ثمة أمر آخر يجب مراعاته من أجل عيش حياة تتميّز بالعفة، ألا وهو عدم السير في الاتجاه المعاكس للفطرة؛ وعدم إغلاق الأبواب أمام المتع والأذواق التي تكون في إطار الدائرة المشروعة، إن إغلاق الأبواب منعًا لاستفادة الشيطان من نقاط ضعفنا، وتدعيمها بالمتاريس من الخلف أمر مهم للغاية، ومن لا يستفيد من الملذات والمتع التي في الدائرة المشروعة، أي الذي لا يأكل ولا يشرب بقدر ما يحتاج إليه، ولا يتزوج في الوقت المحدد أو لا يستفيد من النعم الأخرى، يمكن أن يصعب عليه مقاومة حيل الشيطان والنفس، فعلى حين هناك إمكانية لحماية أنفسنا من بعض السلبيات عبر طريق الاكتفاء بالمتع والملذات التي في الدائرة المشروعة؛ فليس من الصواب أن ندين أنفسنا ببعض الحرمان دون وجود سبب قاهر يدفعنا إلى ذلك.

وهنا يجدر بنا أن نُذكِّر بأن هناك حالات خاصة ببعض الأشخاص لا يمكن أن تكون مثالًا وقدوة بالنسبة لنا، فهناك شخص واحد فقط يمكننا أن نتخذه قدوة لنا؛ إنه مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، علينا أن نسعى إلى اكتساب نظرة سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى الطعام والشراب والزواج والمنزل والمال والملك، واجبنا أن نتبع سبيل سيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام أولًا، ثم الصحابة من بعده، ثم سبيل السلف الصالح من بعدهم، ثم سبيل العلماء والفقهاء، فالطريق طريقهم، والمنهج منهجهم، يجب علينا أن نُلجم رغبات النفس وأهواءها عبر اتباعنا هذا الطريق والمنهج، وأن نُلزم أنفسنا بما في الدائرة المشروعة من ملذات ومتع، ونغلق أمامها كل الطرق المؤدية إلى الحرام.

 ***

[1] مسند الإمام أحمد: 10/45.

[2] النسائي: السنن الكبرى، 6/147؛ البذار: المسند، 13/49.

[3] سنن أبي داود، الجهاد، 79؛ سنن الترمذي، الجهاد، 4.

BOŞLUKTA NEŞ’ET ETMİŞ NESİLLER VE ISLAH KAHRAMANLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Maalesef birkaç asırdır Allah’a iman insanlara unutturulmuş, Peygamber sevgisi zihinlerden sökülüp atılmış, kulluk şuuru silinip gitmiş, hudû ve huşû hissi kalmamış. Hakiki Müslümanlık, yerini şeklî ve formel Müslümanlığa bırakmış. Ne kalblerde heyecan var ne de duygularda Cenab-ı Hakk’a karşı bir duyarlılık. Ruhlar çekilip gitmiş, kalb hayatı sönmüş, mantık ve muhakeme çağın levsiyâtıyla kirlenmiş, insanlar da hevâ ve heveslerine yenik düşmüş. Hz. Pir, bu mülahazaya işaret etme adına “asırlardan beri rahnedâr olan bir kale” diyor. Mehmet Akif ise yaşadığı dönemi şu mısralarıyla tasvir ediyor:

“Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile

Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile

Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir

Müslümanlık -bilmem ama- galiba göklerdedir.”

Ümitsizliğe itici yanını atacak olursanız, işin doğrusu bu, halimizi resmetme mevzuunda çok şahane iki beyittir.

Televizyon, bilgisayar ve telefon ekranları sürekli zihinlerimize levsiyât akıtıyor. Göz, insanın kalbinde olumsuz duyguları tetikliyor; ayak günaha doğru kayıyor, kulak işitmemesi gereken şeyleri işitiyor, el haramlara uzanıyor. Böylece ne cinayetler ne cinayetler işleniyor. Kalb, her gün birkaç defa yaralanıyor. Bu yaralı kalble insanı ahirette kabul etmezler ki! Hele bir de maruz kaldığı bunca olumsuzluğun endişesini içinde yaşamıyor ve bu korkuyla Rabbinin rahmetinin enginliğine teveccüh etmiyorsa! Bu takdirde o, ahirete hem sermayesiz olarak hem de Allah’a karşı müstağniyane bir tavırla gidiyor demektir.

Bu kadar kirlenmiş dimağlarla Cenâb-ı Hak nasıl doğru duyulur, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm ne ölçüde tanınır! Günde bilmem kaç defa zihnimizi temizlememiz lazım ki temiz şeylere temizce yaklaşabilelim. Günaha karşı umursamazlık, affedilmeyen bir günahtır. “Ne günahımız var ki?!.” demek, kendini masum saymak en büyük günahtır. Ne var ki günümüz insanı hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Karanlıkta doğmuş insanların ışığı bilemedikleri; karda-kışta neş’et etmişlerin baharı tanımadıkları gibi, son üç asırdır kapkaranlık bir devirde neş’et eden günümüz insanı da bahar ve yaz görmediği için kirliliği ve etrafındaki pis kokuları normal karşılıyor.

Bir boşlukta neş’et ettiğimiz için kendimize ait değerleri kendi kâmet-i kıymetiyle bilemedik, sindiremedik ve tabiatımızın bir yanı haline getiremedik. Eğer bunu yapabilseydik, otururken, kalkarken, yatarken, konuşurken, düşünürken hep istikamet içinde olacaktık; istikamet düşünecek, istikamet soluklayacak, istikamet tavırları sergileyecek ve başkalarına da istikamet içinde muamelede bulunacaktık. Camide, Kur’ân kursunda, imam hatip okullarında, medreselerde vs. vazife yapan ve elimizden tutan insanlar âbâd olsun. Onlar da olmasaydı şu anki sahip olduğumuz iptidai bilgiye bile sahip olamayacaktık.

Ne var ki duyduklarımız ve öğrendiklerimiz nazarîde kaldı. Onları vicdanlarımıza mâl edemedik. Bir dinamo gibi bizi harekete geçirecek, sürekli iyilik ve istikamete sevk edecek şekilde içimizde bir manalar yumağı oluşturamadık. Rabbimizi andığımızda burnumuzun kemikleri sızlayacak ölçüde O’nunla alâka ufkunu yakalayamadık. Marifetullah ve muhabbetullah konusunda yaya kaldık. Çünkü İslâm’ı bize öğretenler de hep nazarînin etrafında dolaşıp durdukları için bunlardan habersizdiler.

   Şekil Müslümanlığı

Bu itibarla günümüz insanlarının yaşadığı İslâm, taklide emanet. Dinlerini, atalarından gördükleri gibi yaşıyorlar. Yapılan ibadetler formalitelerden öte geçmiyor. Maalesef bizi bu hale getirdiler. Yaşadığımız dinin arka plânını okumamıza, duymamıza, müşahede etmemize imkân vermediler. Bu yüzden de İnsanlığın İftihar Tablosu’nun seviye ve yörüngesinden Müslümanlığı görüp tanıyamadık. Raşit Halifelerin ve sahabenin yaşadığı İslâm’dan uzak kaldık. Ebû Hanifelerin, İmam Şâfiilerin, İmam Maliklerin ve Ahmed İbn Hanbellerin ufkunu yakalayamadık. Hazreti Şah-ı Geylanî’nin, İmam Nakşibend’in, Ahmed Rifaî’nin, Hasan Şâzilî’nin, İmam Gazzâlî’nin, Mevlâna Halid’in, İmam Rabbanî’nin çizgisini tutturamadık; kulluğumuzu onların seviyesine yükseltemedik. Sabahlara kadar kemerbeste-i ubudiyet içinde Allah’a karşı el pençe divan durup iç döken o büyük zatların duyuş ve sezişlerine yabancı kaldık.

Acaba İnsanlığın İftihar Tablosu neden ayakları şişinceye kadar ibadet ediyordu? Sahabeyi münafık olarak ölmekten korkutan neydi? Allah dostlarını gözyaşlarına boğan hangi mülâhazalarıydı? Onların pek çoğunun sergüzeşt-i hayatları inceden inceye tetkik edilecek olsa, sinek kanadı kadar günah bulamazsınız. Onlar, tasavvur ve tahayyüllerine ilişen, kendilerine göre yakışıksız buldukları bir kısım duygu ve düşüncelerden ötürü dahi ızdırapla kıvranıyorlardı. Hatta birçoğu imansız olarak ölmekten korkuyordu. Bunlardan birisi olan Esved İbn Yezîd en-Nehâî, ruhunu Allah’a teslim vakti yaklaştığında hıçkıra hıçkıra ağlar. Akrabası Alkame, “Ne o, günahlarından mı korkuyorsun?” der. Acı acı tebessüm eden Hz. Esved şu mukabelede bulunur: “Ne günahı, ben kâfir olarak gitmekten korkuyorum!” Vefatından sonra onu rüyada görür ve Allah’ın kendisine nasıl muamele yaptığını sorarlar. “Vallahi, peygamberlerle aramda dört parmak mesafe kaldı.” der.

Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir. Ahirete nasıl gideceğinin korkusunu vicdanında taşımayan bir insanın akıbetinden korkulur. O büyük zatlar, korkuyu burada yaşadıkları için öbür tarafın teminatını almışlardır. Zira bir kudsî hadiste, Allah’ın iki korku ve iki güveni bir arada yaşatmayacağı ifade buyurulmuştur. (İbn Hibbân, es-Sahîh 2/406; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/483) Dolayısıyla burada kendisini salmış, laubali bir hayat yaşayan bir insan, emniyet ve güveni burada yaşamış, ahirete bir şey bırakmamış olacaktır. Hâlbuki insanın içinde hep bir akıbet endişesi olmalıdır. O, “Ben ebediyete, Rabbimin cemalini görmeye, ‘Ben, senden razıyım.’ diyeceği bir makama namzedim. Bu büyük şeylerin ucuza peylenmesi mümkün değildir.” demeli, bu pahalı şeyleri elde etme adına oldukça hassas bir hayat yaşamalı, elde ettikten sonra da kaybetme endişesiyle oturup kalkmalıdır.

Fırtınalı bir devirde bu mülâhazaların hepsini unuttuk. Müslümanlık şekle bağlı kaldı. İşin doğrusu şekil Müslümanlarının da geleceğimizi tamir etme adına yapabilecekleri fazla bir şey yoktur. Böyle bir İslâm anlayışı bize hiçbir ümit ve enerji vermiyor. Atalarımızdan öğrendiğimiz ilmihal çizgisindeki Müslümanlığı elli defa tekrar etsek, yine de Raşit Halifeler ölçüsünde bir şey yapamaz, dünyaya bir şey anlatamayız. Oysaki o insanlar çeyrek asırlık bir zaman diliminde dünyanın çehresini değiştirmişlerdi. Bunlar, sadece güçle, kuvvetle veya formaliteden öteye geçmeyen Müslümanlıkla elde edilecek başarılar değildir; kalb ve ruhun diliyle halledilecek meselelerdir.

İkbal dönemimizde Sultan Ahmed şunları söylüyordu:

“İftirakınla efendim bende takat kalmadı,

Pâre pâre oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı,

O kadar ağlattı ben biçareyi hükm-ü kaza,

Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı.”

Böyle sultanlardan, saltanat delisi insanlara kalmak ne kadar acı! Toplumlar da tıpkı fertler gibi bir inip bir çıkıyor. Bazen oluyor meleklerle at başı gidiyor, bazen de korkunç bir kabz yaşıyor. Mahiyetindeki enginlikleri nefsaniyet hesabına daraltıyor, büzüyor, boğuyor. Ruhunun enginliklerine açılacağına kendisini cismâniyetin darlığına hapsediyor.

Geçmişin gül devirlerine nazaran günümüz insanları ciddi bir hazan yaşamaktadır. Bundan daha ağır olanı, bazılarının bu mukayeseyi dahi yapamaması! Ne kadar sukût etmişiz ki bu derinlikleri duyamıyor, bu mukayeseleri yapamıyoruz. Âlem-i İslâm cayır cayır yanıyor, onur ve izzetimiz ayaklar altında pâyimâl ediliyor fakat bunun karşısında üzülmüyor, teessür duymuyoruz; bunun için iki damla gözyaşı dökme mevzuunda cimrilik ediyoruz. Dirilişe ait emareler mahfuz olsa da zannediyorum tarihin hiçbir devrinde günümüzde olduğu ölçüde bir kuraklık yaşanmamıştır. Bunları demek doğru mu, değil mi onda da hep tereddüt yaşıyorum.

Bütün bunlara rağmen keşke samimi ve yürekten bir bekleyişimiz olsaydı. “Acaba Allah’ın başka bir günü, başka bir zamanı var mıdır?” diyebilseydik. nam-ı celil-i ilâhinin şehbal açtığı, insanların Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın arkasında itmi’nan içinde hayatlarını sürdürdükleri günler. En azından böyle bir merak insanları iyi ve aydın günleri aramaya sevk eder. Aramayınca bulamazsınız. Bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi içinde bir endişe ve korku olan kimse gece yolculuğuna çıkar; seccadesini teheccütle ve gözyaşlarıyla taçlandırır; böyle yapan da menziline ulaşır. Fakat insan, yaşadığı her şeyi normal kabul edince, içinde hiçbir merak ve istek olmayınca, yani “Yok mu acaba bunun ötesi?” demeyince, yerinde saymaya mahkûm olacaktır.

   Asırlardır Rahnedâr Olan Kalenin Tamiri

Asırlardır rahnedâr olan bir kalenin tamir edilmesi, ruh ve mana dünyası itibarıyla felce uğramış insanın yeniden asli hüviyetine döndürülmesi, bir kere daha kalb ve ruh hayatına yönlendirilmesi hiç de kolay değildir. Bozulan küçük bir aletin tamiri bile ciddi bir bilgi ve mümarese gerektiriyor. Şayet tamir edilmesi gereken varlık, manevi değerleri itibarıyla alt üst olmuş bir insan ise hiç şüphesiz çok daha fazla gayret ve himmete ihtiyaç vardır. Evet, tahrip edilen kalb-i umuminin yeniden ıslah edilmesi, sönen heyecanların yeniden canlandırılması, kaybolan İslâmî şuurun bir kere daha kazanılması çok ciddi bir cehd ü gayret ister.

Allah karşısında el pençe divan dururken nerede durduğunun farkında olmayan bizim gibi şekil Müslümanları bu koskocaman tahribatın üstesinden gelemez. Eğer biz, Müslümanlığımızı sıradan insanların din telakkisine bağlı götürüyorsak, değil büyük bir kaleyi tamir edebilmek, kendi iç tamirimize bile muvaffak olamayız. Zira şekil Müslümanlarının çözebilecekleri problem yoktur. Esasında çok defa Müslümanlık adına kavga verenler de şeklî Müslümanlıklarının kavgasını veriyorlar. Ne yazık ki bir tarafta canlı bombalarla, masum insanların canına kıymakla, çoluk çocuk öldürmekle din adına bir yere varacaklarını zanneden cahiller var; diğer yanda da kendilerini çok ciddi bir durgunluğa salmış vurdumduymazlar. Şiddetle, terörle ve canavarlıkla bir yere varılamayacağı gibi; durgunlukla, his ve heyecan yokluğuyla da bir yere varılamaz. Bunların, değil asırlardır rahnedâr olan bir kaleyi tamir edip yıkılmış değerleri yeniden ayağa kaldırabilmeleri, zannediyorum kendi ruhlarında oluşan yaraları tedaviye muvaffak olmaları bile mümkün değildir.

Bu yüzden, kendilerini ıslaha adamışların, kulluklarını ve Allah’la münasebetlerini bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir. Onlar kulluklarını, Hakk’ı görüyor veya en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlamalıdırlar. Bunun için de aradaki bütün vasıtaları silerek doğrudan Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) koordinasyon sağlamaya, O’nun dünyasına girmeye ve O’nun dünyasında Müslümanlığı okumaya çalışmalıdırlar. Başına sarık, sırtına da bir cübbe alıp öne geçen insanlardan ziyade Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi örnek almalı, onların arkasından gitmelidirler. Tiyatro oynuyor, sahnede rol yapıyor veya filmde bir karakteri canlandırıyor gibi dinî mükellefiyetleri şekle irca eden insanlara takılıp kalmamalı, doğrudan doğruya devr-i Risâletpenâhi’ye gitmeli ve hayatlarını bu çizgide sürdürmeye çalışmalıdırlar.

Islah ve tamire kilitlenmiş adanmışlar, bir taraftan bitmez tükenmez bir enerjiye diğer yandan da derin bir heyecana sahip olmalıdırlar ki yorulup yollarda kalmasınlar. Aynı şekilde her daim gönül dünyalarını pak tutmalıdırlar ki Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne hazır hale gelsinler. Anlatacaklarını, sözlerden ziyade hâle emanet etmelidirler. Çünkü gönle mâl edilmeyen ve hâl ile temsil edilmeyen bir meselenin sinelerde mâkes bulması mümkün değildir. Ölü ruhlara ve kirli kalblere vâridat akmayacağı gibi; sönmüş gönüllerin ve durmuş dimağların da insanlara verebileceği bir şey yoktur.

Eğer iki üç asırdan beri içinde yaşadığımız zulmetten kurtulmak istiyorsak bir kere daha Allah’a yönelmeliyiz ki, O da kudret-i kahiresi ve meşiet-i sübhaniyesiyle teveccüh buyursun ve dünyamızı da ukbamızı da aydınlatsın. Siz vicdanlarınızı ne kadar Hakk’a açabilirseniz, insanlığın sadır ve sinesi de size o kadar açılacaktır. Siz ne kadar Hakk’a müteveccih olursanız, halk da size o kadar müteveccih olacaktır. Bugün olmasa da yarın mutlaka…

   Şekil, Hakikate Yürüme Adına Bir Köprüdür

O halde şekil ve formalitelerden kurtulamayan Müslümanların yaptıkları bütün ibadetler boşa mı gidiyor? Bunu söyleyemeyiz. Bilakis şekil, hakikate yürüme adına bir köprüdür. Ama sonrasında, ilk mektepte veya Kur’ân kursunda öğrenilen Müslümanlıkla yetinmeyip işin hakikatine ulaşmaya çalışmak çok önemlidir. Taklit köprüsünün üzerinde bulunan insanlar, bu köprüyü geçerek tahkiki elde etmeye çalışmalıdırlar. Ehl-i Sünnet uleması taklidî imanı muteber kabul etmişlerdir. Nedir taklidî iman? İnsanın, bizzat keşfetmeden, duymadan, içine sindirmeden ve tabiatının bir derinliği haline getirmeden atalarında gördüğü veya kendisine söylendiği şekilde inanması ve yaşamasıdır. Usûlüddin uleması bunu da makbul saymışlardır. Niçin? Çünkü o, yolun ilk merhalesinde bulunanları, bir sonraki merhaleye taşıyacak bir köprüdür. İnsanın bu köprüyü geçerek hakikate ulaşması gerekir. Şayet tahkike ulaşamıyor, hep yerinizde sayıyorsanız Ehl-i Sünnet’in engin ve müsamahalı görüşüne göre kurtulabilirsiniz ama her zaman kayma ihtimalinizin olduğunu da unutmamalısınız. Taklit köprüsü üzerinde duranların yıkılan köprüyle birlikte yıkılıp gitmeleri çok defa mukadderdir. Allah hiç kimseyi yıkılıp gitmeye mahkûm etmesin!

Evet, şekil Müslümanlığı ile iktifa etmemek ve sürekli hakiki kulluk arayışında olmak lazım. Zira Hz. Pir’in ifadesiyle insanın olduğu yerde kalması ve bunu yeterli görmesi, dûnhimmetliktir. Ona yaraşan, sürekli “Daha yok mu?” diyerek ufkunu açacak ve her şeyi kendisine ayan beyan gösterecek yeni projektörler arayışında olmaktır. Bunun için de falana filana takılmadan, kavuğa sarığa aldanmadan asıl yörüngeye yönelmek gerekir. Bakılması gerekli olan yer, şekil veya kılık kıyafet değildir; kalblerdir, çehrelerdeki heyecanlardır, gözlerdeki yaşlardır; içteki samimiyettir. İşte arkasından gidilecek insanlar da bütün bu vasıflara sahip olanlardır. Zira onların yürüdükleri yol sizi Allah’a ulaştırır. O yoldan ayrılırsanız şekil ve surette kalır, kültür Müslümanlığına aldanırsınız.

Gelecek, Allah’ın veli kullarına emanettir. Onlar, Allah’la ne ölçüde münasebet içinde bulunduklarını hisseden ve ona göre hareketlerini ayarlayan kimselerdir. İmanlarını amel ve aksiyonla besler, onu da ihsanla taçlandırırlar. Sürekli “maiyyet” arkasında koşar, Allah’a ve Resûlü’ne yakınlık yolları ararlar. Kalblerinin her atışında Allah’ı duyarlar. Onların duygu ve düşünce dünyalarına taht kuran yegâne mülâhaza, Efendimiz’e emanet edilen İslâm’ı kendi tamamiyet ve kemaliyeti içinde yaşayıp yaşatabilmedir. Bu yüzden de otururken, kalkarken sürekli Allah’ı ifade eder, “sohbet-i canan” derler. Tavır ve davranışlarındaki ciddiyet itibarıyla onların çehrelerine bakan, Allah’ı hatırlar. Evvelkilerin başlattığı ve sizin de şöyle böyle götürmeye çalıştığınız bu meseleyi Allah’ın rızasıyla taçlandıracak olanlar işte bu veli kullardır. Gelecek, onların eliyle mamur hale gelecektir. Allah sizi de onlardan eylesin!

   Gariplere Müjdeler Olsun!

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete avdet edecektir. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/177, 222; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/83)

İslâm garip olarak başlamıştı. Zira putlara, heykellere serfürû eden Cahiliye insanının işin başında tevhîd dinini bilmesi, Efendimiz’in mesajını anlaması, Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmesi, bu teveccühteki lezzet ve neşveyi duyması mümkün değildi. Efendimiz, böyle bir çöl gurbeti içinde neş’et eden İslâm’ın yeniden bir gurbet yaşayacağını ifade buyurmuş ve arkasından da bu gurbet zamanında insanların bozup dağıttıkları değerleri yeniden ıslah eden, “Acaba ruhumuzun abidesini bir kere daha ikame edebilir miyiz?” düşüncesiyle çırpınıp duran garipleri müjdelemiştir. Demek ki böyle bir müjdeye nail olmanın yolu, miskince yatma değil; bu konuda cehd ve gayret sarf edip baharı zorlamadır.

Kendilerini rehavete salan insanlar mahvolup gidecekleri gibi, arkadan gelen nesillere de birçok dert ve problem bırakacaklardır. Fakat burada dişlerini sıkıp iyi bir kıvam sergileyen ve böylece sahabenin arkasında yerini alan insanlar kendilerinden sonra gelecek nesillere de iyi bir dünya bırakacaklardır. Bu konuda günümüzde yalancı şafak emareleri görünmeye başladı. Bu yüzden her şeyi bütün bütün karanlık görmüyorum. Müslümanlar ruh ve mana köklerinden süzülüp gelen değerleri hecelemeye başladılar. Herhalde bir gün o şiirin mısralarını tamamlar ve şahane bir kafiye de koyarlar. Dilerim o şiirin kafiyesi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) olsun.

Bamteli: GENÇLER VE EMÂNET

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Fethullah Gülen Hocaefendi, -çoğunluğu öğrencilerden/gençlerden oluşan ziyaretçilere yaptığı- bu haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İçinde yaşadığınız toplumla birleşin, bütünleşin ama kendi değerlerinizi de koruyun; kalabalıklar içinde erimeyin!..

Çok eski yıllarda John O’Connor ile görüşmüştüm. “Gençlik, yeni nesiller mabetten, Allah’tan, peygamberden uzaklaşıyor!” diye serzenişte bulundu. Hatta o seviyedeki terbiyeli adama yakışmayacak bir söz söyledi: “Bu durum karşısında Tanrının yerinde olmayı hiç istemezdim!” Ben, nezaketle, onun o düşüncesini tadil etmeye matuf, “Ömrünü tamamen bu işe vermiş bir kardinalin, bu mevzuda, Ulûhiyet hakkında böyle demesi çok şık düşmedi!” dedim. “Çok haklısınız” dedi, “hata ettim ben!” Çok terbiyeli bir adamdı. Evet, buradaki gençlerin mabetten uzaklaşma halleri var.

Şunun için dedim bunu: Buraya birisi geldiğinde ısrarla bize şöyle dedi: “Aman burada asimilasyona karşı dikkatli olun! Bu toplum içinde erimeyin! Kendi değerlerinizi koruyun! Sizden evvel münferit gelen değişik toplumlar, burada Amerika toplumu içinde eridiler!” Böyle dedi, dert yandı ve bize yerimizde durmamızı, değişmememizi ısrarla tavsiye etti.

Zannediyorum, siz sıkı durursanız, değişmezseniz, asimilasyona karşı kararlı bulunursanız… Tabii bu toplumun bir ferdi olarak, birer ferdi olarak esasen… Amerika toplumu artık… Siz nereden gelirseniz geliniz, bu önemli değil; artık bundan sonra siz bu Amerika toplumu içinde, Amerika toplumunun birer ferdisiniz. Onda kusur etmemek lazım ama herkesin kendi değerlerini koruması da ayrı bir mesele, detayına kadar.

 Kaçamak bir şey yapmamak lazım: “Biz namazlarımızı bunların içinde kılarken, şöyle düşünürler, böyle düşünürler. En iyisi, bunlar ile beraber olduğumuz zaman, namaz kılmayalım. -Tâife-i nisâ (kadınlar) olarak- başımızı kapatırsak, onlar bir tavır alırlar!” (Bunlar kaçamaktır.) Oysaki kendi değerlerimize sımsıkı bağlı olmanın yanında, aynı zamanda onlara, onların değerlerine, dinî değerlerine, millî değerlerine saygılı olursak, daha inandırıcı oluruz. Kaçamaklar, insanları ürkütücü olur; “Ne çeviriyorlar, ne fırıldak peşindeler?” falan derler. Bence ne isek, onu ortaya koymalıyız; fakat o şekil -esasen- onların değerlerine saygılı olmaya da mâni değildir. Belki bunu daha evvel de -Fakir- âcizâne arz etmişimdir. Ee benim arz etmem de bir kıymet ifade etmeyebilir. Sizler benden iyi biliyorsunuz, bu işin içindesiniz; Cenâb-ı Hak, sa’yinizi meşkûr etsin.

   Kamplarda/kitap okuma programlarında geçirilen o alabildiğine duygulu ve aydınlık dakikalar, bilhassa ibadet, tesbihat, sohbet ve müzakere esnasında, beraberliğin de kazandırdığı sinerji ile, öylesine derinleşir ki, insan âdeta uhrevîlerle kucaklaşıyor gibi olur.

Ben, 1960’lı yıllarda, İzmir’de üçüncü kampı yaptım. Fakat üçüncü kampta bile bu kadar insanımız yoktu ve bir tek yerde kamp yapılıyordu. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın sizin sa’y ve gayretinize ihsan ettiği bir başarı, bir lütuftur. Evet, kendi ülkemizde, Müslüman olan insanlar… Ben idareci idim Kestanepazarı’nda; oranın iki yüz talebesi vardı. Demek ki onu da götürememişim. Dıştan gelenleri vardı; çadırlarda bir kamp yapılıyordu.

Fakat Cenâb-ı Hakk ihsan etti; şimdiki kamplar herkesin iştirak edeceği şekilde, modern şartlara uygun; yeme, içme, yatma… Size tuhaf gelir de -mesela- ilk iki kampta yemeği de ben yapıyordum. Altmış talebe, yetmiş talebe, yüz talebe; yemeği de ben yapıyordum. Dün de birisi hatırlattı, latife-vâri söyledim: Sütlaç yaptığım zaman, çadırımın önünde oturuyordum; kazanla getirip koyuyorlardı. Kepçeyi elime alıyordum, onlar da kendi çanaklarını ellerine alıp geliyorlardı. Ben onların çanaklarına birer kepçe sütlaç atıyordum; اِشْرَبِ الْحَلِيبَ، صَلِّ عَلَى الْحَبِيبِ (sallallâhu aleyhi ve sellem) diyordum. Onların da hoşuna gidiyordu: “Süt iç; Allah Rasûlü’ne salât u selâm oku!”

Modernizasyon, bu meseleyi daha bir yaşanır, daha bir yapılır hale getiriyor. Ne anne ne baba ne de talebeler bu mevzuda ürkmüyorlar, irkilmiyorlar. Elhamdülillah… Bir de bu kadar insan… Ama bu bütünü değil bu işin; değişik eyaletlerde arkadaşlar aynı programı yapıyorlar; buradaki, halkadaki arkadaşların her birisi de bir yere gitti, hâlâ gidiyorlar, bir yerlere gidiyorlar. Ee bence Müslümanlığın güzelliğini, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği din sisteminin güzelliğini burada sergileme, burada gösterme, çok önemli bir şey.

Evet, sizin bu insanlarınız… Genç, ihtiyar, küçük, büyük… İşte zannediyorum ortaokul talebesi, bazıları lise talebesi, üniversite talebesi, sizin dediğiniz gibi… Bazen gözümün ısındığı insanlar da var. Belki herkes o kıvamda o işe hâhişkâr olmayabilir; fakat o sinerji, herkesi o çizgiye getirebilir. Beraber olma… Namazın cemaat ile kılınmasının meşruiyeti… Hatta Ahmed İbn Hanbel gibi bir âlimin “Namazın rükünlerinden” sayması onu… Ve onun bir diğer kavli de onun vâcib olması, cemaatin vâcib olması.

Zannediyorum o cemaatteki omuz omuza verme, o heyecan teâtisi, heyecanın ondan ona, ondan ona geçmesi ve bu sayede çok ciddî bir sinerji ile geriye dönme mevzuu çok önemli. Hazreti Pîr’in ifadeleri içinde, siz burada böyle halka olduğunuz gibi -hani buradaki halka gibi- arkada da bir halka, arkada da bir halka, arkada da bir halka… Bu halkalar devam ediyor ta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar; meleklerin halkasına kadar devam ediyor. Dediğiniz her şeyi, onlar da diyor; sizin âcizâne dediğiniz şeyin yerine -esasen- koskocaman korodan bir ses gibi çıkıyor orada: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Allah’ım! Tek ubudiyet ne demek; biz hepimiz bu halkalar içindeki insanlar olarak Sana kullukta bulunuyoruz ve o kulluk adına da yardımı yine Sen’den istiyoruz!” deme gibi meseleyi gayet ulvî şekilde ele alma mevzuu; cemaat.

Şimdi bu meseleyi sadece bir namaz açısından da ele almamalı. Hani namaz kılarken oluyor cemaat; Cuma’da, bayramda ayrı bir şey oluyor, formatla oynamak suretiyle. Haşa ona formatla oynama demeyeyim; fakat Cenâb-ı Hakk’ın takdiri. Şimdi Cuma başka, bayram başka, bazı mübarek geceler başka, günde beş vakit başka. Bunlar bir de böyle değiştirilmek suretiyle her birisinin kendine göre bir tadı, bir halâveti var esasen; mânevî gıda gibi bunlar. Ve onları birer gıda gibi duyanlar da zamanla duyuyorlar ne demek olduğunu; onlar bu dediğim şeyleri de anlarlar. Fakat biz aynı zamanda insanımıza, gençlerimize, kardeşlerimize, dostlarımıza, taraftarlarımıza, sempatizanlarımıza, bizimle aynı yolda yürüyenlere, aynı güzergâhı takip edenlere aynı zevki, aynı ruhânî zevki, aynı ruhânî hazzı tattırıyor, tattırmaya çalışıyor ve duyurmaya çalışıyoruz.

   Sizden sonra gelecek nesli güzel ahlak ve iyi sıfatlarla donanmış olarak tam kıvamında yetiştirmelisiniz ta ki mukaddes emânet hiçbir zaman sahipsiz kalmasın!..

Evet, bugün sizin yaptığınız şeyleri gelecekte yapacak bu arkadaşları birer mimar gibi yetiştiriyorsunuz. “Sizden sonra ne olacak?” falan dedirtmiyorsunuz. İşte bu arkadakiler ne diyorsa, o olacak. Evet… Bu açıdan onların kıvamı, tam formlarını kesp etmeleri -Allah’ın izni-inayeti ile- o emanetin hiçbir zaman sahipsiz kalmayacağını gösteriyor.

Ahlak ve evsâf çok önemlidir. Bir hadis-i şerifte, إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ  (bir rivayette de وَأَعْمَالِكُمْ var) “Allah sizin suretlerinize bakmaz; asıl, kalblerinize (ve amellerinize) bakar.” buyuruluyor. “Allah (celle celâluhu) sizin suretlerinize bakmaz.” derken, bunu, şeklinize, mahiyetinize, fizyonominize, boyunuza, posunuza, edâ-endamınıza, yüz takallüslerinize, bakışlarınızdaki büyüleyiciliğe bakmaz şeklinde anlamak gerekir. Bunlara bakmıyor; وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ Diğer rivayet, وَأَعْمَالِكُمْ “Allah, sizin kalblerinize bakıyor ve amellerinize bakıyor (celle celâluhu).” Sizi değerlendirme kategorisinde ele alırken, ona bakıyor.

Şimdi bu zaviyeden, esasen her mü’minin her sıfatı mü’min olmayabilir. “Mü’minim!” diyor fakat “ahlâk-ı âliye”den nasibi yoktur, hafizanallah; ibadet ü taat ile alakası yoktur. Böyle, “Allah’a inandım!” falan diyordur ama o mevzuda, münasebetini güçlendirme/değerlendirme mevzuunda herhangi bir gayreti de yoktur onun. Aynı zamanda yalan söyler, iftira eder… Hani günümüzde bir kısım jurnallerin, medya mensuplarının hep yalan söyledikleri, iftira ettikleri, tenakuzdan tenakuza (yani zıt şeyden zıt şeye, birbirine ters şeyler içinde ondan ona) uçtukları gibi… Ondan ona uçmaları, ondan ona doğru kanat çırpmaları; bunlar günümüzde çok yaşanan şeyler ve bunların hepsi kâfir sıfatı. Bunlara karşı insanlarda bir nefret hissi uyarma; daha doğrusu kâmil insan olma, doğruluk ile, istikamet ile yaşama duygusu hâsıl etme çok önemlidir.

Hani bir Türk atasözü vardır, Türk kültürüne vâkıf olanlar bilirler ama burada doğmuş, burada neş’et etmiş olanlar hatırlayamayabilirler: “Yalancının mumu, yatsıya kadar…” derler. Ee iftira da öyledir, birini karalama da öyledir, ayrıştırma da öyledir, birinin gıybetini etme de öyledir. Bunun gibi ne kadar “mesâvi-i ahlak” diyeceğimiz, kötü ahlak, kötü huy varsa, bunların hepsi -böyle- birkaç adım küfre yakın şeylerdir. Hafizanallah, insan umursamadan bunları tekrar edip duruyor ise, hiç farkına varmadan bir gün “cup” diye onun göbeğinde kendisini bulur.

Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “İnsan, günah işlediği zaman -diyelim ki yalan söylediği zaman, yalan yazdığı zaman, yalan ile iftira ile birini karaladığı zaman- kalbinde bir leke meydana gelir.” “Kalb” derken, içimizde kan pompalayan o “sanevberî” organın melekûtî buudu. Eskiler böyle derdi eski tıpta, anatomide; sanevberî, çam kozalağı demek. Vallahi, çam kozalağı gibi de değil; o kadar mükemmel ki!  Onun da kendi içinde, o anatomi ile o kadar değişik misyonu/fonksiyonları falan var ki!.. Bunlar nazar-ı itibara alınırsa, kâinatın bir hülasası… (Bu antrparantez idi.) Orada bir leke olur, leke meydana gelir ve kalbde meydana gelen her leke, başka bir lekeye çağrıdır, aynı zamanda. Dolayısıyla zaman gelir, artık o, hakkı hiç duymaz olur; fenalıktan da rahatsızlık duymaz; eder eyler, yine kalkar zil takar oynar.

Evet, bu mevzuda kararlı durmak, kendi değerlerimizi korumak; uzaklaşmamaya bakmak kendi değerlerimizden, Allah’ın izniyle… Böylece insan bir gün onları tabiatının bir derinliği haline getirmiş, içine o kadar sindirmiş olur ki, yemek gibi, içmek gibi, uyumak gibi diğer beşerî ihtiyaçlar gibi, garîze-i beşeriyeler gibi, onları da hiç o mevzudaki emirleri düşünmeden yapmaya başlar. O mevzudaki emirleri nazar-ı itibara almadan, tabiatının gereği olarak, âdetâ bir içgüdü ile hep o istikamete sürüklenir, farkına varmadan.

O bizim kıldığımız namaz, oruç, hepsi… O mevzudaki emirleri nazar-ı itibara alarak, o dürtü ile onlara gidiyor değiliz; belli bir alışma artık, belli bir ihtiyaç… Mesela hiç Teheccüd bilmeyen bir insan, o Teheccüd’ü beş-altı ay kılsa, bir gün kaçırsa, zannediyorum kalkar onu kaza eder. Evet, inanıyorum buna. Aynen onun gibi, bir Evvâbîn’i kaçırsa, “Yahu niye?” der. Hani beş vakit namaz değil; nafile, “zevâid” diyoruz buna. “Kurb-i Nevâfil”e vesile oluyor bunlar. Kudsî hadiste Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Farzları yapar, nafileleri de yaparsa, gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum!” Bunlar da müteşâbih ifadeler; yani, artısı ile mukabelede bulunurum, mukabelede artısı ile bulunurum!” diyor. Aynen bunun gibi, o işi yapa yapa tabiatının bir derinliği haline gelir; artık hep yapmaya durur onu. Kötülükler de öyledir, iyilikler de öyledir. 

   Sarp yokuşlara, kandan irinden deryalara aldırmadan ve dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye takılmadan, Hakk’a vuslat yolunda cihana açılan adanmışların tutuşturdukları mumlar hala pır pır yanıyor.

Dünyanın değişik yerlerine, sizin vefalı arkadaşlarınız, açıldılar. Ellerine çantalarını aldı, oralara öyle gittiler. “Dünyevî herhangi bir beklenti, âhirete âit işleri -hatta dünyevî işleri bile- akîm bırakır.” Ama onlar, dünyevî beklentiye de uhrevî beklentiye de girmediler. “Dünya kardeşliğini dünyanın dört bir yanına duyurmak için -Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajları içinde duyurmak için- önümüze neresi çıkarsa oraya gidelim!” dediler. Sonra bu, öyle tatlı, öyle şeker-şerbet bir şey oldu ki!.. Ben o dönemi de hatırlıyorum, daha sonra makineden kuraların çekildiği dönemi de hatırlıyorum; böyle külahın içine sığmayacak kadar, her sene çok değişik yerlere insan gitti. Hayret ediyorum; gittiler, okullar açtılar; yirmi sene oldu, otuz sene oldu, kırk sene oldu orada. Aynı zamanda sevgi zeminine otağlarını kurdular; herkes tarafından hüsn-ü kabul görmeye başladılar.

Düşünün ki, günümüzde bir kısım düşmanlığa, kine, nefrete hayatını programlamış insanlar, senelerden beri açık-kapalı tahribat için uğraşıyorlar. Arkadaşlarımızın, o genç arkadaşlarımızın, çiçeği burnunda delikanlıların gittikleri yerlerde tüttürdükleri o ocaklar, tutuşturdukları o mumlar hala pır pır yanıyor, o cihanı aydınlatıyor. Tahribatlarına rağmen yüzde on nispetinde ancak tesirleri olabildi. Oysaki tahrip, kolaydır. Hani diyor ya Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân: Bir çocuk, kocaman bir binayı, içine bir bomba atar, harâb eder. Fakat böyle bir binanın yapılması, on sene, yirmi sene ister. Hele “Eski deseni tam işleyeceğiz!” falan deyince, orada iç dekorasyonu falan da düşününce, zannediyorum çok zamanınızı alır sizin. Şimdi, meslekleri tahrip etmek olan insanlar, etek etek para döküyorlar dünyanın değişik yerlerinde; fakat -Allah’ın izni-inayeti ile- tahrip düşünceleri ancak yüzde on nispetinde tesirli olabildi.

   Böyle bir zaman ve böyle bir zeminde ruhunun abidesini ayakta tutabilen bir insan nezd-i Ulûhiyet’te öyle kıymetlere erer ki, akıl idrakinden aciz kalır.

Cenâb-ı Hak, çok değişik şeyler lütfetti; inşaallah lütfettiği şeyler, lütfedeceği şeyler adına en önemli referanstır. Allah, Kendi yolunda yürüyenleri ve belli kazanımlar sergileyenleri, hiçbir zaman o yolda yüzüstü bırakmamıştır. Bir verdiğini iki vermiş, iki verdiğini üç vermiş… Öyle diyor: “Kulum, Bana bir karış gelirse, Ben ona bir adım giderim.” Mukabeledir bu; Allah, adım atmaktan münezzehtir, mukaddestir. “O, bana bir adım attığı zaman, Ben, gezerek gelirim ona. O, gezerek gelince, Ben, koşarak…” Hep sizin yaptığınız şeyin önünde ve üstünde bazı şeyler ile mukabelede bulunuyor, karşılığını veriyor. Bir yapıyorsun, on veriyor; on yapıyorsun, yüz veriyor. Kudsî hadis-i şeriflerinde, Cenâb-ı Hak, öyle ifade buyuruyor bunu.

Bu açıdan da ister dünyevî hizmetleriniz, isterse O’na karşı vazife ve sorumluluklarınız; bunların hiçbiri boşa gitmez. Ama Enbiyâ-ı ızâm dâhil hiçbir kimse de esasen bu mevzuda bazı şeyler çekmeden umdukları şeylere nâil olamamışlardır. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek sözleri, sözlerin efendisidir; kendisi insanlığın efendisi, sözleri de sözlerin efendisidir. Buyuruyor ki: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ، وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet, mekârih ile (tabiatının muktezası olarak insanın çok da hoş karşılamayacağı şeyler ile) kuşatılmıştır. Cehennem de insanın şehevî duyguları, garîze-i beşeriyesi, yeme-içme-yatma gibi istekleri, daha başka cinsî arzuları ve onların arkasından koşmaları ile kuşatılmıştır.”

İşte onları aşma, onlara katlanma, o “ikrâh” kelimesinin işaret ettiği insanların zorlanarak yapacağı şeyler, insana öyle şeyler kazandırır ki!.. Onun için, hani onun bir gereği sanki, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلأَنْبِيَاءُ ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu, peygamberlere; ondan sonra da derecesine göre Allah’a en yakın olanlara!..”

Şimdi, kayma zemininin çok güçlü, çok tesirli olduğu bir dönem.. böyle yabancı bir ülke.. burada görenek, gelenek falan… Bütün bunlar, insanların ruhlarında çok ciddî tahribat yapar. Böyle bir şey olmasına rağmen, kendi değerleri ile dimdik, bir âbide gibi hep ayakta duran bir insan, ruhunun âbidesini her zaman dimdik ayakta tutan bir insan, zannediyorum, nezdi-i Ulûhiyet’te öyle şeylere erer ki, aklımız ermez bizim bunlara!..

   Peygamber Efendimiz’in yirmi üç senelik Risâlet hayatının on sekiz senesi hep bela, çile ve ızdıraplarla geçmiştir.

Enbiyâ-ı ızâm da öyle olmuş. Hani çok küçük bir örnek ama meselenin O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait olması itibarıyla çok kıymetli bir örnek: Mekke-i Mükerreme’de Efendimiz’e kırk yaşına kadar “Emîn; en doğru insan!” diyorlar. Çok meseleyi, O’nun hakemliğine müracaat ederek çözüyorlar.

Hatta Kâbe-i Muazzama’ya Hacerü’l-Es’âd’ın konması hadisesini düşünebilirsiniz. Ben “Es’âd” (mutlu, en saadetli) diyorum; “esved” siyah demektir. O saadetli taş hâlâ Kâbe’nin köşesindedir; tavafa başlama noktasındaki köşededir o; kapıya da yakındır, Kâbe’nin kapısına da yakındır. Onu yerine koyma mevzuunda tartışma yaşanıyor; her kabile kendinden birinin koymasını istiyor. Benî Teym, Benî Adiyy, Benî Hâşim, Benî Mahzûm çok defa birbirleriyle cedelleşirlerdi; cedelleştiklerinde de onu tam maddî bir kavga ile noktalarlardı. Noktalı virgül değil, noktayı koyarlar; birbirlerinin canına okurlardı orada. O zaman da böyle çaresiz kalıyorlar; neredeyse yine herkesin eli kılıcın kabzasında, bir şey yapacaklar. İnsanlığın İftihar Tablosu -zannediyorum o zaman yirmi, yirmi beş yaşlarında- daha genç yaşında kendisini öyle tanıttırmış: Emîn. “Ha işte Muhammed, Abdulmuttalib’in torunu geliyor, O’na soralım!” diyorlar. O da hemen orada onlara bir akıl veriyor: “O taşı, böyle bir serginin içine koyun; battaniye gibi bir şeyin -battaniye sözünü ben diyorum- bir sergi gibi bir şeyin içine koyun. Bu kabilelerden her biri onun bir köşesinden tutsun; onu götürsün oraya koysun!” Mekkeliler, “Yahu ne güzel isabet ettin!” diyorlar. Çok mevzuda fikir danışıyorlar kendisine, “Emîn!” diyorlar. Gözlerinin içine yabancı, çirkin bir hayal girmemiştir; öyle tanıyorlar.

Düşmanlıkları Peygamberlik geldikten sonra… Lât, Menât, Uzzâ, İs’âf, Nâile putları karşılarına çıkıyor onların, onları bir şey zannediyorlar; özür dilerim, kıvır-zıvır, kendi elleriyle yaptıklarını bir şey zannediyorlar. Dolayısıyla O’na karşı düşmanlık duyguları tetiklenmiş oluyor. Ama on üç sene… Düşünün on üç sene… Hele o üç sene Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot var ki!.. Boykot… Aynen günümüzdeki Ferâinenin, kadınları, çocukları zindanlara koyup, bazılarını öldürüp, bazılarını âdetâ yurt dışına kaçsın diye zorlayıp yaptıkları mezâlim gibi… İki-üç senedir, dört senedir aynı şeyi yapıyorlar orada. Çokları acından ölüyor. Nihayet üç senenin sonunda o fermanı -bir de Kâbe’nin duvarına ferman asmışlar- iki güçlü kabilenin reisi yırtıyorlar; Kâbe’ye geliyorlar, o fermanı alıp yırtıyorlar. “İnsan, kendi vatandaşına, arkadaşına, kardeşine bu zulmü yapmaz!” diyorlar. Tabii onlara Cenâb-ı Hak ne sevap ihsan eder, onu bilemeyiz; hüküm vermeyelim fakat öyle bir şey İnsanlığın İftihar Tablosu, Ebu Tâlib, Hatice (Hadîce) validemiz ve Ashâb-ı Kiram için çok kıymetli oluyor.

Hatice validemiz, anaların anası; dünyanın bütün anaları bir araya gelse, onun ifade ettiği kıymeti ifade etmez. Efendimiz’e daha vahyin ilk faslında sahip çıkıyor. O’nu yalnızlıktan kurtarıyor. Bu, Hatice validemiz… Mübarek… Hadîce’nin manası da “erken doğan”dır, hakikate erken uyanan, varlığı erken idrak eden demektir.

Evet, bozuluyor o boykot ama yine rahat durmuyorlar. Nihayet Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) -hâşâ ve kellâ- öldürülmesine karar veriyorlar. Cenâb-ı Hak da Hicret emri vermiş. Medine-i Münevvere’ye gidenler gitmişler. O da çok ağır şartlar altında hicret ediyor. Allah koruyor o upuzun yolda. Dört yüz elli kilometre, beş yüz kilometre kadardır ama at ile, katır ile, yaya giderseniz, bu, günler alır. Ve her zaman yakalanma ihtimali vardır. O, yolda bile sıkıntı çekiyor.

Oraya gidiyor; haydi, Bedir harbi; Uhud harbi, ikinci senesi; beşinci senesi, Hendek savaşı. Hendek savaşında bile yirmi bin insan ile geliyor, orada otağlarını kuruyorlar. Bütün Medine-i Münevvere’yi yerle bir edecekler. Evet, Hendek savaşı beşinci Hicrî yılda. On üç sene Mekke’de, beş sene de Medine-i Münevvere’de; on sekiz sene; yirmi üç senelik peygamberlik döneminden beş sene kalıyor geriye. Hoş, ondan sonra da rahat olmuyor ya!.. Bu defa bakıyorsun bir Romalılar geldi, bir İranlılar tehdit etmeye başladı, bir Huneyn’deki insanlar -bunlar yaman okçular, onlar- geldiler; orada da yine rahat bırakmıyorlar.  Sürekli أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ Biri gidiyor, öbürü geliyor; biri gidiyor, öbürü geliyor.

   Yılmayın, usanmayın, ye’se düşmeyin!.. İnsanlık çok defa sarsılmış, hatta yokluk kertesine varmış fakat -Allah’ın izniyle- yeniden derlenip toparlanmıştır.

(Bu sırada elektronik ekrana yansıyan tablonun okunmasıyla devam ediyor sohbet.) Ama endişe etmeyin; “Şafak çoktan söktü, ufukta ışık cümbüşü / Zulmetler hırıltıda, soluk soluğa nurlar // Çözülüyor bir bir ufkumuzdaki sis-duman / Ve sökün söküne her yanda yeni bir bahar.”

Çekmişler yani, çekmişler. Bazı Türkler, Arapçadan alınmış bir sözü kullanırlar; esasen Arapça kaidelerine göre de aykırıdır o; اَلْمُؤْمِنُ بَلَوِيٌّ derler. Hani doğru olacaksa şayet, بَلِيٌّ demek lazım. “Mü’min, belâya maruz bir insandır; belâlı bir insandır mü’min.” Mü’min, belâdan âzâd olmaz.

Ben, yarım yamalak imanı olan bir mü’minim. Evet, sadece ümidimi sizin içinizde bulunmaya bağlamışım. Sizlere Cenâb-ı Hak “Geçin! Ben Sırât’tan geçme izni verdim size. Cennet’in kapısına kadar yürüyebilirsiniz; girdirme izni Bana ait.” buyurduğunda, ben de arkadan takılıyorum size: “Oh!.. Dünyada ne güzel bunların içindeydim.” O ulûfe-i şâhânelerde, hani Osmanlı padişahlarının ziyafet, ikram, kese-i Hümayun dağıttıkları dönemde, bazen de tufeylîler -çağrılmadan gelen insanlar- iştirak ederlermiş. “Tufeylî, sen de gel!” derlermiş; orada hakkı olmadığı halde ona da bir şeyler ikram ederlermiş. İşte öyle!.. Öyle ama bu yarım-yamalak Müslümanlığı ben hakikaten Cennet’teki sultanlığa bile değiştirmem; Cennet’teki sultanlığa bile değiştirmem. Çünkü yarım yamalak da olsa gönlümü O’na kaptırmışım; “İnsanlığın İftihar Tablosu ve Allah’ım!” demişim.

Erzurumluların bir duası vardır; bir mısralık bir şey: “Az ağrı, âsân ölüm, tekmil iman, Kur’an.” Bu mısra böyle tek başına endişe duyar, “Ne olur ne olmaz, yıpratırlar beni!” diye; bir şey ilave edeyim: “Nihayet rü’yet u Rıdvân, niam-ı cinân.” İyi, değil mi? İnsanın alacağı bir şey kalmıyor artık. Yahu sizden Türkiye’de yerinizi almışlar, ne ifade eder, ne yazar ki?!. Onların dünya dedikleri şey nedir? Dünya… Bir kere adından belli; horlanacak şey. “Denî” kelimesinden, “aşağı” kelimesinden. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı ile, اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ، وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya, bir cife yığınıdır; onun talipleri, arkasından koşanlar da kilâbdır.” “Kilâb” kelimesinin Türkçesini söylemiyorum.

Ama yılmayın, usanmayın, ye’se düşmeyin!.. İnsanlık çok defa sarsılmış, çok defa her şey yokluk kertesine varmış; fakat yeniden -Allah’ın izniyle- derlenip toparlanmıştır. Her şey aynı kıvama ulaşmış; insanlık her şeye eski kıvamını kazandırmış ve sonra o yıkılma, o çözülme dönemini bütün bütün unutmuş ve tarihe gömmüştür. Vesselam.

المرشد القدوة: شعيب عليه السلام

Herkul | | العربية

   سؤال: ما الرسائل الموجهة إلى رجال الإرشاد في خطاب سيدنا شعيب عليه السلام قومه في قوله تعالى: ﴿يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)؟

   الجواب: بادئ ذي بدءٍ من المفيد التأكيد على ضرورة معرفة خصائص الأقوام التي أُرسل إليها الرسل؛ من أجل فهم خطابات الرسل ونصائحهم فهمًا جيدًا؛ إذ ينبغي الانتباه إلى أن تصريحاتهم خاصة بظروف ومرحلة معينة، وأنها تشكلت وفقًا لمتطلبات بيئتهم الاجتماعية، وعند النظر إلى قصص الأنبياء المذكورة في القرآن يتبين لنا أن لكل قوم خصائصهم وعِللهم المختلفة.

وقد كانت مشكلة قوم سيدنا شعيب عليه السلام مختلفة عن غيرهم من الأقوام؛ فقد أُرسل عليه السلام نبيًّا إلى قوم مدين وإلى أصحاب الأيكة، وبحسب أحد التوجيهات الواردة في كتب التفاسير يُحتمل أنه عليه السلام نشأ في مدين، ولكنه كُلّف بإرشاد أهل الأيكة وتوجيههم أيضًا، ذلك أن القرآن الكريم حين تحدث عن إرساله عليه السلام رسولًا إلى مدين كان يستخدم عبارات ﴿وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/85)، (سورة هُودٍ: 11/84)، (سورة العَنْكَبوتِ: 29/36)، بينما لم يكن يستخدمها عند حديثه عن علاقته بأهل الأيكة قال تعالى ﴿كَذَّبَ أَصْحَابُ الأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ * إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ * إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/176-178).

وعند النظر إلى البيان القرآني يتضح أن كلًّا من تلك الأماكن كان مركزًا تجاريًّا مهمًّا في ذلك العصر، وقد حقق أهلُ هذه البلاد ثروات هائلة، فدفعهم ذلك إلى التعجرف، فكانوا يلجؤون إلى المضاربات في تجارتهم وبيعهم وشرائهم، فيختلسون أموال الناس، ويحتالون عليهم في البيع والشراء ويخدعونهم، وبالنظر إلى الآيات أيضًا يُحتمل أنهم كانوا يترصّدون طرق المنتجين ويشترون بضائعهم بثمن بخس، ويبيعونها للناس بثمن باهظ، ويفرضون الخراج على البضائع التجارية، ويأخذون ضرائب فادحة منها، ولهذا السبب فإن سيدنا شعيب عليه السلام أوصاهم دائمًا بالصدق والعدل في بيعهم وشرائهم، وألا يأكلوا أموال الناس بالباطل.

   الدعوة المشتركة بين جميع الأنبياء

على الرغم من تعدد أشكال دعوة الأنبياء أقوامهم بحسب أمراض ومشاكل مجتمعاتهم، إلا أن هناك حقائق ثابتة مهمة للغاية اتفق وركز عليها جميع الأنبياء الكرام، فمثلًا عند النظر إلى منهج الأنبياء في الدعوة، يتبين أنهم جميعًا يدعون الناس إلى التوحيد وإلى عبادة الله، فقد حاول جميع الأنبياء حماية أقوامهم من الكفر والشرك والضلال والإفساد، ولذلك فإنه على الرغم من أن الأنبياء العظام تناولوا عددًا من القضايا المتعلقة بالنواحي والظروف الداخلية لمجتمعاتهم التي نشؤوا فيها، إلا أن الغرض الرئيس من مهمتهم كان دعوة الناس إلى التوحيد والعبودية لله عز وجل.

وبالشكل نفسه أكد جميع الأنبياء أنهم لا ينتظرون مقابلًا ماديًّا ولا معنويًّا من أقوامهم لقاء وظيفة النبوة التي يؤدونها، وأن أجرهم على الله تعالى فحسب، فعند النظر إلى قصص الأنبياء الواردة في سورة الشعراء على سبيل المثال يتبين أن جميع الأنبياء قالوا بالإجماع ﴿وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/109، 127، 145، 164، 180) وما قاله الحبيب النجار لمن عزموا على قتل الأنبياء المرسلين إليهم يشير إلى الحقيقة نفسها بقوله: ﴿اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ﴾ (سورة يس: 36/21).

وهذا يفيد أن أهم متطلبات النجاح في مهمة الإرشاد هو عدم التشوف لأي شيء، فمن لا ينتظرون أجرًا على ما قدموا من خدمات قد حافظوا على إخلاصهم، ونالوا ثقة الآخرين، بينما من يُديرون حياتهم وفقًا لتطلعات وأهداف معينة لم يثبت أنهم أوصلوا أتباعهم إلى شاطئ السلامة، وعلى حد قول نيازي المصري:

لا تركننّ إلى أيِّ مرشدٍ      فينقلِب الفسيحُ أمامك إلى مضيق

أما مَن استرشدَ بـ”المعصومِ”   سَهُلَ عليه اجتيازُ وسلوك الطريق

وإن نموّ الخدمات التي يجري تنفيذها وتعاظمها ككرة الثلج التي تكبر كلما تدحرجت مرهون بأن تُتوَّج بالإخلاص.

   نيلُ الثقة

دعونا ننظر الآن عن قرب إلى الآية الكريمة المذكورة في السؤال؛ فسيدنا شعيب يبدأ حديثه بقوله “يَا قَوْمِ“، ويُلاحظ هنا أن ياء المتكلم (ي) قد سقطت من كلمة “قوم”، وربما يشير هذا إلى حماس سيدنا شعيب عليه السلام واستعجاله هداية قومه، ويمكن أن نجد مثل هذا الأسلوب في مواضع كثيرة من القرآن الكريم.. ويواصل سيدنا شعيب عليه السلام حديثه إلى قومه بقوله ﴿أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)؟

يدعو سيدنا شعيب عليه السلام قومه بهذه العبارات إلى التفكر مذكرًا إياهم بنعم الحق تعالى عليه؛ وبذكره أن الأموال والنعم التي يمتلكها إنما هي رزق حلال من الله تعالى عليه؛ يكون قد ألمح إلى أن أرزاقهم ليست حلالًا.

 وفي موضع آخر يوضح لهم طرق الكسب الحلال؛ حيث يقول في آيات كريمة أخرى: ﴿أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ * وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ * وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/181-183).

وكما ذكرنا سابقًا فإن قوم سيدنا شعيب اكتسبوا ثرواتهم بالظلم والباطل، ولذلك يُحتمل أنهم يرون رسولهم -حاشاه- مثلهم في هذا الشأن، ويسيئون الظن به؛ ذلك أنه عليه السلام من نسبهم ونشأ بينهم، وللحيلولة دون وقوع مثل هذا الظن السيئ كان عليه السلام يبين أنه اكتسب أمواله بطرق مشروعة، فعن طريق بيانه أن الأموال التي يمتلكها إنما هي إحسان إلهي عليه، ورزق حلال طاهر طيب كان يدفع الشكوك التي يحتمل أن تدُبَّ في أذهان مخاطبيه، ويمكن اعتبار موقفه هذا بمثابة تقديم كشف حساب لقومه عما يملكه.

أجل، يجب على كل مرشد أن يكون جاهزًا لتقديم كشف حساب عن حياته للمجتمع الذي يعيش فيه؛ لأن نيله الثقة في نظر المجتمع مرتبط بهذا، وإذا نظرنا إلى حياة الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي نرى أنه بين في الكتب التي ألفها حساب كل شيء يمتلكه بدءًا من الثياب التي يرتديها وصولًا إلى الطعام الذي يأكله؛ لأنه إذا ما تكونت أية شبهة لدى الناس بحقكم كأنكم “تبددون ممتلكات الأمة أو تستأثرون بشيء من ممتلكاتها لأنفسكم”؛ فقدتم ثقة الناس بكم.

إن من خرجوا من مناطق عشوائية بالأمس، وبرزوا على الساحة ينادون بـ”الوطن” و”الأمة”، أصبحوا اليوم يعيشون في يخوت وقصور، وصاروا شركاء في مؤسسات، حتى إنهم أكسبوا أولادهم وبناتهم وأصهارهم الثروات الطائلة إلى جانبهم، يستحيل أن يكون أمثال هؤلاء مُقْنِعين ألبتة، وإنهم وإن أخفوا وجوههم الحقيقية اليوم بألاعيب وحيل مختلفة ولم يُشعروا أحدًا بثرائهم الحقيقي الذي يمتلكونه فسيأتي يوم ينكشف فيه كل شيء للعيان؛ فيفقدون كل الثقة والمكانة التي نالوها، ولا تبقى لهم أية قيمة تُذكر، بل إنهم يُلعنون متى ذُكروا، لذا يجب على المرشد الحقيقي أن يعيش حياته كلها بالعفة والعصمة، ويتجنب مواضع التُّهم، ويُشعر الناس بهذا أيضًا.

أجل، إن النبي العظيم عليه السلام كان بقوله ﴿وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا﴾ (سورة هُودٍ: 11/88) يوضح أنه اكتسب ما لديه من أموال بطرق مشروعة، ويبيِّن أنه لا يفعل مثلهم، فلم يدخل في مضاربات محرّمة، ولم ينهب أموال الأمة، ولم يرتشِ، ولم يغش ويحْتَل في بيعه وشرائه؛ فكسب ما كسب بطريقٍ حلال، وبإشارته عليه السلام إلى كل هذا كان يؤكد على أمانته وجدارته بالثقة، وفي الوقت نفسه كان يمهد الطريق للنصائح التي سيسديها إلى قومه لاحقًا.

   مطابقة القول العمل

وبقوله عليه السلام: ﴿وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)؛ يلفت الانتباه إلى مبدإٍ آخر مهم في عملية الإرشاد والتبليغ، ألا وهو مطابقة القول العمل، فنجد النص القرآني في موضع آخر: ﴿أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/44) يوبخ بني إسرائيل لقولهم ما لا يفعلون.

أما الآية الكريمة ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ﴾ (سورة الصَّفِّ: 61/2) فليست تعني “إذا كنتم لا تفعلون فلا تقولوا”، بالعكس تعني: “ما دمتم تقولون فامتثلوا فعل ما تقولونه”، لأن هذا هو السبيل إلى التأثير الحقيقي، ومرهون به حسن قبول المخاطَبين للكلام الـمُقال.

   السعي إلى الإصلاح

في الأمور التي نبه إليها سيدنا شعيب قومه بيَّن أنه لا يرغب في أن تخالف أفعالُه أقوالَه، ثم كشف عن رغبته الحقيقية بقوله ﴿إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)، وهنا يمكن رؤية مدى الحذر والحيطة الكامن في كلام هذا النبي؛ فكان يسعى إلى أن يسود الصلاح والسلام والطمأنينة بين الناس، ولأجل هذا أيضًا كان حريصًا منذ البداية على أن يصل بهم إلى سلامة القلب والروح والفكر والحس، لأن العاجزين عن إصلاح عوالمهم الداخلية يظلون عاجزين بالتأكيد أمام تحقيق السلام المجتمعي وتأسيس النظام الاجتماعي، ومع ذلك كان عليه السلام يبيِّن أن الإصلاح المراد مرهونٌ بقدر الاستطاعة.

وقد قال رسول الله صلى الله عليه وسلم في أحد أحاديثه الشريفة: “إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيبًا وَيَرْجِعُ غَرِيبًا، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي[1]، فبشر سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بقوله ذلك بمن يركضون من أجل تحقيق الإصلاح في زمن فسدت فيه الأسواق والذمم، وغرقت البيوت في الجهل، وعجزت المدرسة عن تحقيق المرجو منها، وخبا العشق والحماس في المساجد، وعاش المسلمون فيه غرباء؛ ذلك أنهم سيركضون من أجل إصلاح المجتمع في مواجهة المفسدين وأرواحهم فداءٌ لذلك.

لهذا السبب يجب أن يكون الإصلاح هو الشغل الشاغل للمرشد وهمّه الأوحد، عليه أن يكون همه إصلاح الناس، وليس إصلاح دنياه الخاصة به فحسب، فحين يتم إصلاح الناس لن تبقى هناك مشكلة على وجه الأرض، فقد عرفت الأرض المشكلات مع الإنسان، فلا يمكنكم التغلب على المشكلات ما لم تصلحوا الإنسان.

هذا النبي المبارك المدرك للعجز والضعف البشري كان يتجرد من قوته المحدودة بقوله ﴿وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)، ويلتجئ إلى قوة الله تعالى المطلقة، لأنه كان يعلم جيدًا أن عناية الله تعالى هي مصدر جميع الإنجازات التي تتحقق؛ فبالاعتماد عليه واللجوء إليه يمكن تحقيق نجاحات حقيقية ودائمة، وعليه فإن ما يقع على عاتقنا هو أن نثق به عز وجل ثقة تامة ونعتمد عليه عند التخطيط والكتابة والحديث، بل وفي كل خطوة نخطوها، ونركن ونتوجه ونلجأ إليه جل وعلا فحسب.

***

[1] سنن الترمذي، الإيمان، 13.

İFFET ABİDESİ HAZRETİ YUSUF (ALEYHİSSELÂM)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Günah karşısında, “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni çağırdığı şeyden daha sevimlidir.” (Yusuf Sûresi, 12/33) diyen Hazreti Yusuf’un bu tavrı bize ne anlatmalıdır?

   Cevap: Hz. Yusuf’un kıssasına bakılacak olursa, onun hayatının baştan sonra zorluklarla, imtihanlarla kuşatıldığı görülür. Daha çocuk denecek yaşta kuyuya atılmış, bir köle gibi pazarlarda satılmış, yurdundan yuvasından uzak kalmış, iftiraya uğramış, zindanlarda yıllarını geçirmiştir. Zira bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere belanın en şiddetlisi başta peygamberlere, sonra da seviyesine göre diğer insanlara gelir. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23) Bu yüzden hiçbir peygamber hayatını bela cenderelerinden geçmeden götürememiştir. Eğer bu mümkün olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu götürürdü. Oysaki O, Mekke’deyken tartaklanmış, dövülmüş, türlü türlü hakaretlere maruz kalmış, boykota uğramış ve toplumdan tecrit edilmiştir. Mekke kendisi için yaşanmaz hale gelince, hicran ve ıstırap içinde yurdunu yuvasını terk etmiş fakat gittiği yerde de rahat bırakılmamıştır. Orada da türlü türlü eza ve cefalara uğramıştır.

Tarihin sayfalarına göz gezdirecek olursanız peygamberlerin yanı sıra bir sürü hak dostunun da hayatlarını bin bir sıkıntı içerisinde geçirdiklerini, türlü türlü işkencelere maruz kaldıklarını görürsünüz. Ziya Paşa’nın dediği gibi, bir sürü cahil zevk ü sefa içinde yüzerken, arifler hep mihnet-i kahr u belâda gezmişlerdir. Ehli dünyanın yaşadığı rahat hayata mukabil onlar hayatlarını hep patikalarda yürüyerek geçirmişlerdir. Bir yönüyle bu, insanlığın kaderi olmuştur. Allah’ın hikmetini bilemiyoruz. Belki de sevdiği mümtaz kullarının başından aşağıya ahirette sağanak sağanak nimetler yağdırmak istiyordur.

   İmtihanlar Neticesinde Gelen İkramlar

Seyyidina Hazreti Yusuf, marifetullah ve muhabbetullah adına zirveler üstü zirvelere talip olmuş, Allah da “Onun yolu buradan geçer.” diyerek onu farklı farklı imtihanlara tâbi tutmuştur. Fakat o, bunların hiçbirisi karşısında yılgınlık göstermemiştir. Kur’ân-ı Kerim’in beyanına bağlı meseleyi götürecek olursak, ne kendisini kuyuya atan kardeşlerine karşı tek kelime ettiğini görürsünüz ne de haksız yere zindanda kaldığı için halinden şikâyet ettiğini. Bilakis o, zindanda kendisine teveccüh eden bir kısım gönüller bulunca, hemen onları hakka davet etmiş ve böylece zindanı bir medrese haline getirmiştir. Kim bilir orada nasıl bir temel atmış, daha sonra nice insanların imanına yol açabilecek nasıl bir faaliyet başlatmıştı.

Bilindiği üzere Hz. Yusuf’un maruz kaldığı çetin imtihanlardan birisi de iffetiyle alakalı olmuştur. Yusuf sûresinde anlatıldığı şekliyle, kardeşleri tarafından atıldığı kuyudan kervancılar tarafından çıkarılıp götürüldüğü Mısır’da köle pazarında satılığa çıkarılmış, Mısır nazırı tarafından satın alınmış, evlatlık edinilmiş, bağra basılmış ve sarayda yetişmişti. Serpilip dikkat çeken bir genç olduğunda nazırın hanımı tarafından yapılan ahlaksız teklif karşısında, مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبِّي اَحْسَنَ مَثْوَايَ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ “Allah’a sığınırım. O benim Rabbimdir, bana ihsanlarda bulundu, güzel bir yere yerleştirdi (veya; efendim bana güzel baktı, iyi bir mevki verdi). Şu muhakkak ki zalimler asla felah bulmaz.” (Yusuf sûresi, 12/23) diyerek bu çirkin teklifi geri çevirmiş, maruz kaldığı bu imtihanı iffetiyle geçmişti.

 Âyet-i kerimede yer alan “Rabbim/Efendim” lafzı hakkında iki farklı tevcih vardır. Birinci tevcihe göre bununla kastedilen, nazırdır. Bu durumda mânâ şu şekilde olur: “Efendim beni bağrına bastı, bana yurt yuva verdi. Bu iyiliklerini görmezden gelerek nasıl ona ihanet ederim?” İkinci tevcihe göre ise “Rabbim” lafzıyla kastedilen Cenab-ı Hak’tır ki, muhatapları ne anlarsa anlasın muhtemelen Hazreti Yusuf bunu kastediyor, hakiki mülk sahibinin kendisine olan nimetlerini zikrediyordu.

Bir ikram-ı ilâhî, bir keramet-i rabbaniye olarak Allah (celle celâluhu) onu böyle bir günahtan kurtarmıştı. Allah bazı kimselere çok geniş maddi imkanlar verebilir, bazılarını sokaktan alıp önemli mevkilere getirebilir, bazılarına hayırlı evlatlar bahşedebilir. Bunlar, göz ardı edilemeyecek önemli birer ikram-ı ilâhidir. Fakat bunların hiçbirisi bir insanın iffetini, ismetini ve izzetini koruması kadar büyük değildir. Bütün bir hayatı iffetle yaşama, gözüne kulağına kir bulaştırmama, namusunu lekelememe ve tertemiz bir hatime ile Allah’ın huzuruna yürüme, Allah’ın bir insana lütfedeceği en büyük ihsan ve ikramlardan biridir.

İşte Cenab-ı Hak, Hz. Yusuf’a böyle bir ikramda bulunmuş, iffetinin haleldar olmasına meydan vermemişti. Hz. Yusuf, yüz yüze geldiği günah çağrısından bütün nezahetiyle sıyrılmasını bilmişti. Daha sonra kadınların matmah-ı nazarı olduğunda işin daha da çetrefilli hale geleceğinden endişelenmiş ve رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلاَّ تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَِ “Ya Rabbi, bu kadınların beni çağırdıkları şeydense zindanı yeğlerim. Eğer onların tuzaklarını benden uzak tutmazsan onlara meyledip bir cahillik yapmaktan korkarım.” (Yusuf Sûresi, 12/33) sözleriyle fitneden, günahtan uzak kalabilme adına zindana girmeyi tercih etmişti. Dolayısıyla bir kere daha iradesinin hakkını vermiş, günah karşısında mukavemet göstererek, bir iffet abidesi olarak dimdik durmasını bilmişti.

Hapishane Hz. Yusuf için Allah’ın bir ikramı oldu. Zira hem orada sıyanet edildi, hem önemli bir misyon eda etti hem de yüksek bir mevkiye giden yol kendisine açıldı. En başta Cenab-ı Hakk’ın ikramını iyi değerlendirdiği için daha sonra ikramlar salih dairesine mazhar oldu. İkram, ikramı doğurdu. İkramlar öyle enginleşti ki gün geldi Mısır halkına bir meşale ve bir ışık kaynağı olup onların dünyalarını aydınlattı. Öyle ki o aydınlığın tayfları ta Seyyidina Hz. Musa dönemine kadar gelip ulaştı.

   İffet-İman İlişkisi

Keşke biz de günahlar karşısında aynı duygu ve düşünceye sahip olabilsek. Günahlara dalmaktan ve Allah’a isyan etmektense zorluklarla karşı karşıya kalmayı göze alabilsek. Fakat bu, Allah’a çok iyi inanmaya bağlıdır. Taklidî bir imanla, nazarî plândaki bir inanmayla yakalanacak ufuk değildir. İnsan, içinde yetiştiği kültür ortamının etkisiyle “âmentü” esaslarını kabul edip söyleyebilir. Fakat salih amellerle desteklenmeyen ve tefekkürle derinleşmeyen bir imanın, insanı günahlardan koruması çok zordur. İmanı, vicdanlarına mâl edemeyen ve tabiatlarının bir derinliği hâline getiremeyenler, birer iffet abidesi haline gelemezler.

Eğer bir insan, Cenab-ı Hakk’ın “Mü’min” isminin gölgesi altında hayatını emniyet içerisinde sürdürmek istiyorsa, ihsan ufkunu yakalamaya çalışmalı; yani ibadetlerini ve kulluğunu Allah’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla yerine getirmelidir. Her an O’nun gözetimi altında olduğu şuuruyla hareket eden, yani imanını, ihsan şuuruyla vicdanî müktesebat haline getiren biri, günah kirlerine bulaşmadan tertemiz bir şekilde yaşama imkânına sahip olacaktır. İman, ibadet ve ihsanda zirveleri ihraz etmiş bir insan elbette kendisine bir fenalık teklif edildiğinde, “Allah’ım ya bunların hilelerini, komplolarını, fitne ve fesatlarını sav ya da beni zindanlara koy. Orası benim için daha sevimlidir.” diyecektir.

   Nefse Muhalefet

Yukarıdaki âyette görüldüğü üzere Hz. Yusuf, abide bir şahsiyet olmasına rağmen ihtiyatı elden bırakmıyor ve “Yâ Rabbi! Eğer onların tuzaklarını benden uzak tutmazsan onlara meyledip bir cahillik yapmaktan korkarım.” diyor. Yine sûrenin devamında, وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّي إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ “Doğrusu ben nefsimin masum olduğunu iddia etmiyorum. Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder. Şüphesiz Rabbim gafurdur, rahimdir.” (Yusuf Sûresi, 12/53) sözleriyle nefs-i emmareye güvenilemeyeceğini vurguluyor. Peygamber Efendimiz de (sallalâhu aleyhi ve sellem) dualarında, يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلٰى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ “Ya Hayy u ya Kayyum! Senin sonsuz rahmetine itimat edip inayetine sığınıyorum; bütün ahvalimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma.” (Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/147; Bezzâr, el-Müsned 13/49) buyurmuştur. Çünkü nefsiyle baş başa kalan bir insan, çocukluk yapabilir, kayıp düşebilir, şeytanın kündesine gelebilir. Allah bu türlü düşmelerden bizi muhafaza buyursun.

Bu itibarladır ki Allah’a sağlam bir kullukta bulunmanın yolu, nefsin heva ve heveslerine muhalefet etmekten geçer. Nefsin oyunlarından salim kalabilmek ve onun kurduğu tuzaklara düşmemek için de murad-ı ilâhîye muvafakat yollarının aranması, samimiyet ve ihlâsa çok önem verilmesi gerekir. Eğer bütün işlerinizi Allah’ın emir ve yasaklarına muvafakat içinde götürmeye çalışırsanız, nefsin tuzaklarına, ağlarına düşmezsiniz. İmam Buseyrî de Kaside-i Bürde’sinde şöyle der:

وَخَالِفِ النَّفْسَ وَالشَّيْطَانَ وَاعْصِهِمَا    وَاِنْ هُمَا مَحَضَاكَ النُّصْحَ فَاتَّهِمِ

“Sürekli şeytan ve nefse muhalefet et ve onlara karşı gel. Tamamen senin iyiliğine çalışıyor görünseler bile zinhar onlara güvenme!”

Bir başka beyitte ise şöyle der:

وَالنَّفْسُ كَالطِّفْلِ إِنْ تُهْمِلْهُ شَبَّ عَلَى   حُبِّ الرَّضَـــــاعِ وَإِنْ تَفْـطِمْهُ يَنْفَطِــمِ

“Nefis, çocuk gibidir; eğer sütten kesmezsen, büyür delikanlı olur da hâlâ süt emmek ister. Ama vaktinde sütten kesersen, kesilir.”

Evet, çocuk bir kere sütten kesilir ve bu konuda kararlı olunursa artık bir daha onu talep etmez. Fakat zamanında sütten kesilemeyen bir çocuğa daha sonra laf anlatmak hiç de kolay olmaz. Bu açıdan mü’min, nefsin arzu ve hevesleri karşısında daha baştan kararlı olmalı ve bu konuda hiçbir taviz vermemelidir. Öyle ki o, bütün hayatını, şeytana ve nefse muhalefet esasına göre tanzim etmelidir. Özellikle günümüz dünyasında günah çok yaygın hale geldiği için ondan uzak durmak hiç de kolay değildir. Bu açıdan sürekli teyakkuz hâlinde bulunmaya ve emin olunmayan zeminlerden uzak durmaya ihtiyaç vardır.

   Nefse Karşı Surlar Oluşturma

İnsan nefsin güdümünde olmamak ve onun etki alanına girmemek için sürekli günahlarla arasında bariyer ve surlar oluşturmalıdır. Bunun dinî terminolojideki adı sedd-i zerâî’dir. Usûl uleması, وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Yetim malına en güzel tarzdan başka bir şekilde yaklaşmayın, el uzatmayın.”, (İsrâ Sûresi, 17/34); وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰى Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ Sûresi, 17/32) gibi âyetlerden yola çıkarak böyle bir disiplin ortaya koymuşlardır. İnsan; el, ayak, göz, kulak ve dil gibi organların işlemesi muhtemel olan günahlara giden yolu en başta kapamalı, günahın sebep ve vesilelerine karşı sürekli teyakkuzda bulunmalı ve “ne olur ne olmaz” diyerek sürçme, düşme ihtimali olan yerlerde dolaşmamalıdır ki daha sonra nefsinin kendisini dize getirmesine kapı aralamasın. Buzda yürüyen bir insanın düşmesi, çamurda gezinen bir insanın batması veya yüzme bilmeden derinliklere dalan kişinin boğulması mukadder olduğu gibi, günaha yakın duran bir kişinin de onun içine düşmesi muhtemeldir. Zira günah yoluna girdikten sonra nefsin arzularına karşı koyarak geriye dönebilmek çok daha zordur.

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde tek başına yolculuk yapan veya iki kişi halinde yola çıkan kimseleri şeytana benzetmiş; üç kişinin ise cemaat olacağını ifade buyurmuştur. (Bkz.: Ebû Dâvûd, cihad 79; Tirmizî, cihad 4) Bununla bizlere, günahlara ve fenalıklara karşı sur ve siper oluşturulması, daha baştan uyanık olunması gerektiğini öğretmektedir. Zira tek kişinin günah işleme ihtimali yüksektir. Tek kişiye göre daha düşük bir ihtimal olsa da iki kişinin de bir fenalık üzerinde anlaşması mümkündür. Üç kişinin bunu yapması ise ihtimal hesaplarına göre oldukça düşüktür. Zira onlardan her biri diğerini kontrol eder; onun gözünün, dilinin, el ve ayaklarının bekçisi olur. Birisi sürçecek veya düşecek olsa hemen diğerleri tarafından tutulur.

Bu sebepledir ki heva ve heveslerinin arkasından sürüklenmek istemeyen bir insan kendisini yalnızlığa terk etmemelidir. Kendini yalnızlığa terk eden, bir yönüyle kendini terk etmiş, kendini önemsememiş sayılır. Eğer kendimizi önemli görüyorsak, yola çıkarken yanımızda bir kısım muhafızlar bulundurmalıyız. Ta ki sahip olduğumuz değerleri şeytana çaldırmayalım, nefse kaptırmayalım, heva ve heveslere feda etmeyelim.

Evet, cemaat yani duygu düşünce birliği olan bir topluluk içinde bulunmak çok önemli bir seradır. Allah bir cemaat içinde bulunan fertleri daha çok korur, sıyanet buyurur. Allah’ın heyete teveccühü çok farklıdır. Bir heyet içerisinde yerini alan bir kimse ya sürçmez ya da çok az sürçer. Zira heyet içerisindeki fertler kubbedeki taşlar gibidir. Nasıl ki onlar baş başa verip düşmeden, dökülmeden bir arada durabiliyor; aynen öyle de insanlar da baş başa vermek suretiyle bir birlik oluştururlarsa sürçme ve düşmelerden korunmuş olurlar. Hele bir de sohbet-i cananla meclislerini derinleştirir, sürekli birbirlerine hayırhahlık yapar ve irtibatlarını güçlü tutarlarsa, Allah da onları sıyanet ve himayesi altına alır ve kaymalardan korur. Onun için mutlaka bir heyet içerisinde yer almak lazım.

   Meşru Daire Keyfe Kâfidir

İffetli bir hayat yaşayabilme adına dikkat edilmesi gereken hususlardan bir diğeri de fıtrata ters bir yola girilmemesi; meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı kapıların kapatılmamasıdır. Şeytanın bizim zayıf yanlarımızdan istifade etmesine karşı kapıları kapama ve arkasına da sürgüler sürme adına bu oldukça önemlidir. Meşru dairedeki lezzetlerden istifade etmeyen, yani ihtiyacı ölçüsünde yiyip içmeyen, vakti geldiğinde evlenmeyen veya daha başka nimetlerden faydalanmayan bir insanın, şeytan ve nefsin oyunlarına karşı mukavemet etmesi çok zorlaşabilir. Meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmek suretiyle bazı olumsuzluklardan kendimizi sıyanet etme imkânı varken, herhangi bir mücbir sebep olmaksızın kendimizi bir kısım mahrumiyetlere mahkûm etmek doğru değildir.

Bazı kimselerin bu tür konulardaki bazı özel durumlarının bizim için örnek olamayacağını burada hatırlatmak gerekir. Bizim için her yönüyle örnek alabileceğimiz tek insan vardır; o da İnsanlığın İftihar Tablosu’dur. Efendimiz, dünyaya, yeme-içmeye, evliliğe, yuvaya, mala mülke nasıl bakmışsa bize düşen de bu bakış açısına sahip olmaya çalışmaktır. Bize düşen, öncelikle Efendimiz’in, arkasından sahabenin, sonrasında da selef-i salihînin, ulemanın, fukahanın yoluna uymaktır. Yol onlarındır, yöntem onların. Biz, bu yol ve yöntemi takip etmek suretiyle nefsin arzularına gem vurmalı, nefsimizi meşru daire içindeki zevk ve lezzetlerle frenlemeli ve harama giden bütün yolları tıkamalıyız.

أُسُسُ مسلك الخِلَّة

Herkul | | العربية

   سؤال: يقول الأستاذ بديع الزمان “وما دام مسلكنا هو الـخليلية، فمشربنا إذًا هو الـخلة”[1]؛ فمن أي الجهات يمكن تقييم ارتباط مسلكنا بسيدنا إبراهيم عليه السلام الملقب بـ”خليل الله”؟

   الجواب: يقول الله تعالى: ﴿ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/123)، هذه الآية الكريمة تظهر مدى الأهمية في اتباع سيدنا إبراهيم عليه السلام، ذلك أنه قيل لمفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم ذات مرة “يا خليل الله” فقال “لَا، إِنَّهُ إِبْرَاهِيم[2]، وفي موقف آخر أيضًا خُوطب بـ”سيدنا” فقال عليه الصلاة والسلام: “سَيِّدُنَا هُوَ إِبْرَاهِيم[3] مانحًا إيَّاه هذه المرتبة.

   الحنيفية

هنا سُمّي سيدنا إبراهيم أو طريقه بالـ”حنيف”، وكلمة “حنيف” تعني البعدَ التام عن أصغر الشرك، ومما لا شك فيه أن للبُعدِ عن الشرك درجاتٍ، والمعنى الأول الذي يُفهم من الحنيفية هو ألا يعبد الإنسان إلهًا إلا الله، وألّا يشرك به أحدًا، وأن يبعد عن جميع الأوثان، وهناك درجة أسمى للحنيفية، هي أن يحفظ الإنسانُ مشاعره وأفكاره عن كل ما يوحي بالشرك أو يومئُ إليه، ويتوجهَ إلى التوحيد تمام التوجه.

أما الدرجة الأعلى في هذا الأمر فهي أن يجعل الإنسانُ شعور الحنيفية جزءًا من طبيعته، وصوتًا ونفسًا لها، من يُوفق إلى هذا يبدأ في التصدي -وبصورة فطرية- حتى لأصغر الأشياء التي يمكن اعتبارها شركًا؛ فمثلًا إذا حاول شخصٌ أن يعزو إلى نفسه الأعمال الطيبة المتحققة رأى فعله ذلك مشاركة لله في شؤونه، وبالمثل فإن محاولة إبلاغ الآخرين بالأعمال الخيرة المنجزة وكشفها لهم شرك في نظره، والركض وراء التصفيق والتقدير شركٌ، والتشوف في الدنيا إلى جزاءٍ عن الأعمال الجميلة المنجزة شركٌ، وواجب المؤمن الحقيقي هو العمل على الابتعاد عن كل هذه الأنواع من الشرك.

   القنوت

أما الآية الكريمة الأخرى المُشار إليها في السؤال فهي ﴿إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/120)، والقنوت هو التأدب مع الله تعالى وإطالة القيام بين يديه، وعبادته عبادة تامة، والخضوع له والتذلل إليه، وسيدنا إبراهيم بخصلته هذه كان قانتًا تمام القنوت، لكن هذه الخصلة كانت نواة في سيدنا إبراهيم فتحولت إلى شجرة مع سيدنا محمد رسول الله صلى الله عليه وسلم؛ ذلك أنه كان يطيل القيام في الصلاة حتى تتورم قدماه كما نقلت السيدة عائشة رضي الله عنها.

   كان أمةً

يُذكر أيضًا أن سيدنا إبراهيم عليه السلام كان أمة بمفرده، وهذا يعني أن همته كانت عالية بحيث تكفي لاحتضان الجميع، وإنسانٌ همتُه على هذا المستوى من العلو ليس من الصحيح اعتبارُه فردًا واحدًا، فسيدنا إبراهيم حتى وإن كان إنسانًا واحدًا فإنه كان في عزم وجهد وسعي لاحتضان الإنسانية كلها؛ إذ كانت سعَةُ صدره كفيلةً بأنَّ من يدخلها لا يقلق هل سيجد له مكانًا فيها أم لا؟

ويشير إلى هذه الحقيقة الأستاذ بديع الزمان كذلك بقوله: “من كان همه أمته، فهو أمة بمفرده”، لأن الإنسان الذي يحمل همَّ أمته، هو الذي لا يعيش لنفسه، فقد داس تحت قدميه كل أنواع المتع والملذات الدنيوية، وصغرت في نظره المقامات المعنوية كأن يكون من الأولياء أو من الأصفياء؛ إذ إنَّ همه الحقيقي ومقصده الوحيد هو صلاح الإنسانية ونجاتها، وإنسانٌ يفكر في الإنسانية بهذه الدرجة -ولا سيما في الأمة الإسلامية- هو أمة بمفرده، وهو مطمح النظر حتى وإن لم يكن في البشرية مثله شخص آخر، فالله ينظر به إلى المخلوقات، وربما يعفو عن الإنسانية جمعاء إكرامًا وإجلالًا له، فماذا تكون أهمية المقامات الدنيوية إلى جانب نيل مرتبة كهذه؟

   الحِلم

أما في آية ﴿إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ﴾ (سورة هُودٍ: 11/75)، فقد وُصف سيدنا إبراهيم عليه السلام بأنه “حليمٌ، أوَّاهٌ، مُنيبٌ” إلى جانب الصفتين السابقتين “قانت” و”حنيف”.. فالله تعالى يذكر في هذه الآيات الكريمات الخصال الجميلة التي يتصف بها سيدنا إبراهيم، ويوضح لرسوله عليه الصلاة والسلام ولكافة المؤمنين من بعدِه علَّةَ وجوبِ اتباعِ سبيلِ سيدنا إبراهيم.

فكلمة “حليم” الواردة في الآية الكريمة تعني القدرة على استيعاب السلبيات بقابلية وملكة واسعة رحبة، وعدم الانفعال والهيجان فورًا إزاء المواقف التي تدفع إلى الغيظ والسخط؛ لأنه إن لم يتم التحكم في الغضب والسخط الذي يجعل صاحبه يعيش حالة من الجنون العارض؛ وإن لم يُخفف بالحلم فقد تقع مظاهر مرعبة شتى من الندم يتعذر الخلاص منها بعد ذلك، فالإنسان حين ينهزم أمام الغضب يرتكب أخطاءً لا تكفي قوّتُه لإصلاحها لاحقًا، ومن لا يرغب في مواجهة مثل هذه الصعاب مطالَب بأن يكون على قدرٍ كافٍ من الحِلْمِ.

قد يواجه الإنسان في بعض الأحيان مشكلات يصعب هضمها واستيعابها، ومن ذلك على سبيل المثال، أنه قد يتعرض لإهانات وافتراءات وتشويهات خطيرة، وقد يُظلم ويُجار عليه ظلمًا وجورًا يصعبُ للغاية تحمّله، وقد يتعرّض لخيانة وغدر من كان يظنهم أصدقاء، ولا جرمَ أنه من الصعب حقًّا تحمُّلُ هذه الأمور وضبطُ رداتِ الفعلِ إزاءها بالمعقولية ورباطةِ الجأش، وكي يستطيع استيعابه والتغلب عليها؛ يجب أن تتوفر في بنيته الروحية إنزيمات مثل الحلم والصبر والتحمل والعفو.

وكما هو معروف فإن الحليمَ واحدٌ من أسماء الله تعالى، ولقد توقّفَ سيدنا أبو بكر الصديق رضي الله عنه على حلمِ الله عز وجل وعدم تعجيله عذاب الكافرين والمشركين بالرغم من غطرستهم وتجاوزهم الحدود، وتعجّبَ من إمهالهم تارة بعد أخرى، فقال رضي الله عنه: “مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا”[4]، وعليه فإن أحد مظاهر الحلم المهمة يتمثل في عدم التعجل في الرد على الظالمين والطغاة المتغطرسين بمثل ما فعلوا، بل إمهالهم بعض الوقت حتى يعرفوا أخطاءهم ويرجعوا عنها، فلسنا ندري؛ فربما أن هؤلاء الأشخاص حين يرون أن هذا القدر من الفظاظة والعدوان الذي ارتكبوه قد قُوبل بالعفو والتسامح يندمون ذات يوم، ويعتذرون ويبدؤون في تقديم الورود لمن رموهم بالحجارة في الماضي.

فالله تعالى يقول: ﴿وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ﴾ ثم يكمل هذه الآية الكريمة بقوله تعالى ﴿وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/126) مبينًا بهذه العبارة ما هو أكثر فضلًا وخيرية؛ وهو العمل على عدم مقابلة الإساءة بالإساءة، بل الصبر والتحمل، والتغاضي عن تلك السلبيات، فإذا كان هناك ما هو خيرٌ فلماذا نرضى بالأقل! وكما قيل في إحدى الحكم والأمثال: “مقابلة الخير بالخير سمة كل إنسان، أمَّا مقابلة الشر بالخير فهي سمة الباسل المقدام فحسب”، وبينما يمكن للمرء أن يكون هُمامًا ويتصرف ببسالة فلماذا يقبلُ بأن يكون شخصًا عاديًّا بسيط الهمة!

   الأوَّاه

كشفت الآية الكريمة عن صفة أخرى من صفات سيدنا إبراهيم عليه السلام، ألَا وهي كونه “أوّاهًا”. حسنًا، فعلام كان يتأوه سيدنا إبراهيم؟ طبعًا لم يكن أنينُه بسبب المصائب والابتلاءات التي يتعرض لها، بالعكس كان يئن من خشية الله، ويتألم على حال المظلومين والضحايا، والمحتاجين والمُعدمين، والمذنبين الذين أبحروا في بحر العصيان وعجزوا عن العودة ثانية، ومن تدحرجوا في أودية الضلال والكفر، كان يتأوه ويسعى إلى إنقاذهم من الأزمات التي هم فيها، ويرشدهم إلى طريق الجنة.

وكيف لا يُحزن ويُتفجع على شخص شطَّ وذهب إلى جهنم! إن مفخرة الإنسانية عرج إلى السماء، و رأى هناك ما لم يُرَ، وبلغ ما لم يُبلغ، ووصل حدود عالم اللاهوت، وبلغ نقطة بين الوجوب والإمكان، كانت تلك النقطة هي التي تفصل الفانين عن الباقي جل جلاله، لكن هذا كله لم يُبهر عينيه، بالعكس حفّز فيه الشوق والرغبة في الأخذ بيد المزيد من الناس وإيصالهم إلى هذه النقطة، ولهذا عاد من تلك النقطة التي بلغها، لأنه كان يعيش من أجل إحياء الآخرين.

ومن يدري كم كان يحزن سيدنا إبراهيم عليه السلام عندما رأى ضلال قومه وكفرهم، وعندما جاءته الملائكة المكلفون بإهلاك قوم سيدنا لوط عليه السلام اشتعل حزنًا وألمًا، ودخل معهم في جدالٍ وحوار، قال تعالى: ﴿فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ﴾ (سورة هُودٍ: 11/74)، والقرآنُ لا يقدم بيانًا بشأن الجدال، من المحتمل أنه أبان عن رغبته في رفع العقاب عنهم، وتأخيره أو تخفيفه.. لماذا؟ لأنه كان يعلم أن هؤلاء القوم الهالكين يستحقون الغضب الإلهي، وإذا ما حلّ بهم فسيُكَبّون في جهنم على مناخرهم، فربما كان يرغب في فرصة أخيرة لهم حتى يعودوا عن الطريق الخاطئ الذي يسيرون فيه.

ولا ريب أن النحيب والتأوه على من ضلوا طريقهم، والتحرّقَ من أجل هدايتهم صفةٌ مهمة للغاية بالنسبة لرجال الخدمة في يومنا هذا، لأن أساس مسلكهم هو حب الإحياء، فواجب أبطال الإحياء التضحية بمشاعر الفيوضات، والتضحية أيضًا بالمتع والحظوظ المادية والمعنوية كيلا ينسوا الآخرين، وحتى وإن فُتحت لهم أبواب الجنة على مصاريعها وقيل لهم ادخلوها يجب عليهم أن يفضلوا البقاء في الدنيا كي يُسهموا في أن يدخل في الجنة مزيد من الناس.

   الإنابة

نأتي الآن إلى الوصف الأخير لإبراهيم عليه السلام في الآية الكريمة، ألا وهو الإنابة، ومنيب تعني كثير الإنابة، وكما أن الاستغفار عتبة التوبة وبدايتها فإن الإنابة قمتها وذروة سنامها، فيجب على الإنسان أولًا أن يطلب من الله تعالى التطهّر بالاستغفار، ثم يتوجه إليه تعالى بالتوبة، ويسعى إلى أن يستعيد العبودية الحقة التي فقدها، وبعبارة أخرى: عليه بعد أن تعرض للتشويه أن يسترد هيئته مرة أخرى، ويسعى إلى أن يبلغ عن طريق الإنابة إلى هيئة أسمى، ولذلك فالإنابة هي عنوانُ الانخراط في صلة أوسع بالله تعالى.

ومع أن سيدنا إبراهيم عليه السلام أحد أولي العزم من الرسل كان ذا مكانة متميزة بين الرسل الآخرين بفضل هذه الصفات التي يتحلى بها، إلا أن صفات الكمال هذه قد بلغت الذروة في سيدنا رسول الله الإنسان الكامل الحقيقي.. لقد كانت كلها مجتمعة في سيدنا إبراهيم عليه السلام على شكل نواة، لكنها أورقت وأشجرت وأثمرت مع فخر الكائنات سيدنا محمد عليه الصلاة والسلام.

يمكننا أن ننظر إلى كل هذه الصفات على أنها أسس مسلك الخلة، وبالتالي فإنه ينبغي للمنتسبين إلى هذا المسلك أن يكونوا منيبين إلى الله تعالى، إلى جانب اتسامهم بالحلم والتأوه في علاقاتهم بغيرهم، عليهم أن يركزوا نظرهم على نيل رضا الله ومرضاته، وأن يقووا دائمًا صلتهم به تعالى، وأن يتوجهوا إليه باستمرار، وأن يعتصموا بحبله المتين حتى لا ينفرط عقدهم ويفنوا عند أية زلزلة بسيطة.

إذا كان الإنسان يتصرّف بحِلم وسِلم في علاقاته مع الآخرين، ويتغاضى عن عيوبهم بقدر المستطاع، ويعفو ويتأوه لصالح الإنسانية، ويفتح صدره للجميع، ويستمد قوته دائمًا من الله تعالى، وبفطرته يصمد أمام حتى أصغر أنواع الشرك فيمكن أن يكون هو الآخر أمة قائمة بنفسها مثل سيدنا إبراهيم عليه السلام، يجب أن يكون هذا هدفًا للفدائيين الذين كرَّسوا أنفسهم ونذروها لخدمة الإنسانية، ونظرًا لأن الحق تعالى قدّر إبراهيم عليه السلام وبجّله بهذه الخصال، ووصفه بأنه أسوة لخلفائه كان واجب المؤمنين هو السعي إلى اكتساب هذه الصفات والتحلي بها.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة الحادية والعشرون، ص 224.

[2] صحيح البخاري، الأنبياء، 19.

[3] صحيح البخاري، فضائل الصحابة، 5.

[4] ابن هشام: السيرة النبوية، 2/218.

ÖRNEK BİR MÜRŞİD: ŞUAYB ALEYHİSSELÂM

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hz. Şuayb’ın, kavmine hitaben söylediği, “Ey kavmim, şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam; O da nezdinden bana güzel bir rızk ve nasip lütfetmişse, (sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmaz mıyım? Hem ben sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi de düşünmüyorum. Benim istediğim bir tek şey var o da, gücüm yettiğince toplumu ıslah etmektir. (Bu konuda) muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” (Hûd Sûresi, 11/88) şeklindeki sözleri, irşat erleri adına ne tür mesajlar içermektedir?

   Cevap: Öncelikle bir hususun altını çizmekte fayda var. Peygamberlerin kavimleriyle yaptığı konuşmaların ve onlara yönelttiği nasihatlerin iyi anlaşılması için, o kavimlerin hususiyetlerinin bilinmesi gerekir. Zira onların beyan ve ifadelerinin konjonktürel bir yanının olduğu, sosyal çevrenin gereklerine göre şekillendiği unutulmamalıdır. Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa, her kavmin farklı bir hususiyetinin, farklı bir hastalığının olduğu görülür.

Hz. Şuayb’ın kavminin problemi de diğerlerinden farklıdır. Hz. Şuayb, Medyen ve Ashab-ı Eyke’ye peygamber olarak gönderilmişti. Tefsirdeki bir tevcihe göre ihtimal kendisi Medyen’de neş’et etmiş fakat Eyke halkını irşat etmekle de görevlendirilmişti. Zira Kur’ân-ı Kerim, Hz. Şuayb’ın Medyen’e peygamber olarak gönderilmesinden bahsederken her seferinde “ehâhum-kardeşleri, içlerinden biri” demesine mukabil (A’raf sûresi, 7/85; Hûd sûresi, 11/84; Ankebût sûresi, 29/36), onun Eyke ile irtibatını anlatırken bu ifadeyi kullanmıyor. (Şuara sûresi, 26/177)

Kur’ân’ın beyanına bakıldığında buraların o gün itibarıyla önemli birer ticaret merkezi olduğu anlaşılıyor. Bunu fırsat bilen ahali önemli servetler elde etmiş ve bununla da küstahlaşmış ve şımarmışlardı. Ticaret ve alışverişlerinde spekülasyonlara başvuruyor, milletin malını hortumluyor, alışverişlerine hile katıyor ve insanları aldatıyorlardı. Yine âyetlerin ifadelerine bakılacak olursa muhtemelen yolları tutup üreticilerin mallarını ellerinden ucuza almak suretiyle halka pahalıya satıyor, ticaret mallarına haraç kesiyor ve bunlardan ağır vergiler alıyorlardı. Bu yüzden Hz. Şuayb, her seferinde onlara alışverişlerinde dürüst ve adaletli olmalarını tavsiye etmiş ve haksız yere insanların mallarını almamalarını öğütlemiştir.

   Bütün Peygamberlerin Ortak Çağrısı

Kavimlerin hastalık ve problemlerine göre peygamberlerin öne çıkardığı hususlarda bir kısım farklılıklar olsa da, bütün peygamberlerin ittifakla üzerinde durduğu çok önemli hakikatler de vardır. Mesela peygamberlerin, kavimlerine yaptığı çağrılara bakıldığında onların tamamının insanları tevhide ve Allah’a kullukta bulunmaya çağırdıkları görülecektir. Bütün peygamberler kavimlerini küfürden, şirkten, dalaletten ve ifsattan korumaya çalışmışlardır. Dolayısıyla enbiya-i izam neş’et ettikleri yerlerin şartlarına göre detaya ait meselelerde farklı bir kısım hususlar üzerinde durmuş olsalar da, onların misyonlarının asıl amacı, insanları tevhid ve ubudiyete çağırmaktır.

Aynı şekilde tüm peygamberler, yaptıkları nübüvvet vazifesi karşılığında kavimlerinden maddî-manevî hiçbir şey beklemediklerini, mükâfatlarının yalnız Allah’a ait olduğunu vurgulamışlardır. Sözgelimi Şuara sûresinde geçen peygamber kıssalarına bakıldığında, bütün peygamberlerin ağzından ittifakla şu sözlerin döküldüğü görülmektedir: وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Yaptığım bu külfetli hizmet karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum. Zira benim mükâfatım Rabbü’l-âlemin’e aittir.” (Şuarâ Sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180) Kendilerine gönderilen peygamberlerini öldürmeye azmetmiş kişilere Habib-i Neccar’ın söyledikleri de aynı hakikate işaret etmektedir: اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn Sûresi, 36/21)

Demek ki irşat mesleğinde muvaffak olmanın önemli gereklerinden birisi, beklentisiz olmaktır. Yaptıkları hizmet karşılığında kimseden bir şey beklemeyen insanlar, hem ihlaslarını muhafaza etmiş hem de insanlarda güven duygusu oluşturmuş olurlar. Çarklarını belirli beklentilere göre kurmuş olanların, arkasına aldıkları insanları sahil-i selamete ulaştırdıkları görülmemiştir. Niyazi Mısrî’nin ifadesiyle, “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Yapılan hizmetlerin, kartopu gibi yuvarlandıkça büyümesi, ihlâsla taçlanmasına bağlıdır.

   Güvenilir Olma

Şimdi soruda dile getirilen âyet-i kerimeye daha yakından bakmaya çalışalım. Hz. Şuayb, يَا قَوْمِ diyerek söze başlıyor. Bu hitapta mütekellim “ye” sinin düştüğü görülüyor. Bu da Hz. Şuayb’ın kavminin hidayeti konusundaki heyecan ve acelesine işaret edebilir. Yer yer Kur’ân’da bu tür tasarruflara rastlamak mümkündür. Devamla o, أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٍ مِنْ رَّبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا “Bana söyler misiniz, şayet ben (sizi davet ettiğim hususlarda), Rabbimden gelen bir burhan ve delil üzerine isem ve O bana nezdinden güzel bir rızık vermişse…?” diyor.

Hz. Şuayb, bu ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın kendi üzerindeki nimetlerini hatırlatarak kavmini düşünmeye davet ediyor. O, sahip olduğu malların ve nimetlerin Allah tarafından kendisine lütfedilmiş helâl bir rızık olduğunu zikretmek suretiyle, kavminin rızıklarının helâl olmadığına da bir göndermede bulunuyor. Nitekim o, daha başka âyet-i kerimelerde açıkça zikredildiği üzere, أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ * وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ * وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Ölçeği tam ölçün, eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın. Taşkınlık yaparak nizamı bozmayın!” (Şuarâ Sûresi, 26/181-183) şeklindeki ifadeleriyle, onlara helâl rızkın yolunu göstermiştir.

Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Hz. Şuayb’ın kavmi, sahip oldukları serveti, zulümle, haksız yollarla edinmişlerdi. Dolayısıyla onlar, -hâşâ- Peygamberlerini de kendileri gibi görebilir ve onun hakkında da suizanlara girebilirlerdi. Zira Hz. Şuayb onların içinde neş’et etmişti. İşte böyle bir suizannın önünü alma adına o, sahip olduğu malları meşru yollarla elde ettiğini belirtiyordu. Sahip olduğu malların, Allah tarafından kendisine ihsan edildiğini ve bunların helal, temiz ve güzel rızıklar olduğunu ifade etmek suretiyle onların zihnine gelebilecek muhtemel şüpheleri bertaraf ediyordu. Bir açıdan onun bu tavrını, milletine hesap verme olarak görmek de mümkündür.

Evet, her mürşid, içinde yaşadığı topluma karşı hayatının hesabını vermeye hazır olmalıdır. Çünkü onun, toplum nazarında güvenilen ve itimat edilen bir insan hâline gelmesi buna bağlıdır. Hz. Pir’in hayatına bakacak olursak, onun, giydiği elbiselerden yediği yemeklere kadar her şeyinin hesabını verdiğini görürüz. Zira insanların zihinlerinde size karşı “milletin malını çarçur ettiğinize veya milletin malından kendinize de bir şeyler apardığınıza” dair herhangi bir şüphe hâsıl olduğunda güvenilirliğinizi kaybedersiniz.

Dün gecekondudan çıktıkları ve “vatan”, “millet” diyerek ortaya atıldıkları hâlde, bugün yatlarda, yalılarda yaşayan, değişik şirketlere ortak olan, hatta kendilerinin yanında oğullarını, kızlarını, damatlarını da zengin eden insanlar katiyen inandırıcı olamazlar. Bugün farklı ayak oyunlarıyla gerçek yüzlerini perdelese ve sahip oldukları gerçek zenginliği kimseye hissettirmeseler bile, bir gün gelir ve her şey ayan beyan ortaya çıkar. İşte o gün onlar elde ettikleri bütün itibarlarını yitirirler; hiçbir kıymet-i harbiyeleri kalmaz. Hatta lanet ile yâd edilen birer melun haline gelirler. İşte bu sebepledir ki hakiki bir mürşid bütün bir hayatını iffetle, ismetle yaşamalı, her türlü töhmetten uzak durmalı ve bunu da insanlara ihsas etmelidir.

Evet, koca Peygamber, “Rabbim, nezdinden bana güzel bir rızk nasip etti.” demek suretiyle, elindeki imkânları meşru yollarla elde ettiğini ifade ediyor, onlar gibi olmadığını ortaya koyuyordu. O, spekülasyonlara girmemiş, milletin malını hortumlamamış, rüşvetle iş yapmamış, alışverişine hile karıştırmamıştı. Kazandığını helalinden kazanmıştı. Hz. Şuayb, bütün bunlara işaret etmek suretiyle emin ve güvenilir bir insan olduğunu vurguluyordu. Aynı zamanda o, daha sonra kavmine yapacağı nasihatlere de zemin hazırlıyordu.

   Özü Sözü Bir Olma

Hz. Şuayb, âyetin devamında, وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَىٰ مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ “Sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.” sözleriyle irşad ve tebliğ adına önemli bir prensibe daha dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede, أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara Sûresi, 2/44) buyrulmak suretiyle Benî İsrail, söyledikleri sözleri yapmadıklarından ötürü kınanmışlardır.

Şu âyet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff Sûresi, 61/2) Bu âyetin manası, “Yapmıyorsanız, söylemeyin” demek değildir. Bilakis, “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.” demektir. Çünkü müessiriyetin yolu budur. Söylenilen sözlerin muhataplar tarafından hüsnükabul görmesi buna bağlıdır.

   Islah Peşinde Olma

Hz. Şuayb, kavmini uyardığı hususlarda, fiillerinin, sözlerine muhalif olmasını istemediğini belirttikten sonra, asıl isteğini şöyle ifade etmiştir: إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ “Benim istediğim bir tek şey var, o da, gücüm yettiğince ıslahta bulunmak; kendim ve başkalarının ıslahı, sulh ve selamet yolunda çalışmaktır.” Burada peygamber sözündeki temkini de görmek mümkündür. O, insanlar arasında salahın, barışın, esenliğin hâkim olması için uğraşıyordu. Bunun için de öncelikle onları kalb, ruh, düşünce ve duygu selametine ulaştırmaya çalışıyordu. Zira iç dünyalarını ıslah edemeyen insanların, toplumsal barışı sağlamaları ve içtimai düzeni kurabilmeleri mümkün değildir. Fakat bunu, gücü yettiği ölçüde yapabileceğini belirtiyordu.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيبًا وَيَرْجِعُ غَرِيبًا، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Benden sonra insanların sünnetimi bozdukları bir dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!” (Tirmizî, iman 13) Efendimiz, çarşının pazarın kirlendiği, evin cehalet içinde yüzdüğü, mektebin kendisinden bekleneni veremediği, camide aşk u heyecanın söndüğü ve Müslümanların garipçe yaşadığı bir dönemde ıslah peşinde koşan insanları müjdelemiştir. Bazı kimselerin toplumu ifsat etmelerine mukabil onlar, canlarını dişlerine takıp hep salah peşinde koşacaklardır.

Bu sebepledir ki mürşidin tek derdi ıslah olmalıdır. O, kendi dünyasını değil, halkı ıslah etme derdinde olmalıdır. Halk ıslah edilince, yeryüzünde problem de kalmayacaktır. Yeryüzü, problemi insanla tanımıştır. Problemi insanda çözeceğiniz ana kadar, problemlerin hakkından gelemezsiniz.

İnsanî acz ve zaafının farkında olan bu kutlu Nebi, وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُMuvaffak kılacak yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” diyerek sınırlı gücünden tecerrüt ediyor ve Allah’ın sınırsız gücüne sığınıyordu. Zira o çok iyi biliyordu ki, elde edilen başarıların arkasında Allah’ın inayeti vardır. Ona dayanıp Ona sığınmadıktan sonra hakiki ve kalıcı muvaffakiyetler elde edebilmek mümkün değildir. O halde, bize düşen vazife, yazmamızda, çizmemizde, konuşmamızda, hatta attığımız her adımda bütün benliğimizle O’na güvenmek, O’na dayanmak, O’na yönelmek ve O’na sığınmaktır.

Kırık Testi: HİLLET MESLEĞİNİN ESASLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bediüzzaman Hazretleri, “Mesleğimiz ‘Haliliye’ olduğu için meşrebimiz ‘hıllet’tir.” buyuruyor. (Lemalar, s. 162) Mesleğimizin, Halilullah (Allah’ın Dostu) ünvanına sahip Hz. İbrahim’le (aleyhisselam) irtibatı hangi yönlerden değerlendirilebilir?
   Cevap: Allah Teâlâ, Nahl sûresinde şöyle buyuruyor: ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Sonra Sana şöyle vahyettik: İbrahim’in hanif yoluna uy. O hiç Allah’a şirk koşmadı.” (Nahl sûresi, 16/120) Bu âyet-i kerime, Hz. İbrahim’e ittibaın çok önemli olduğunu gösteriyor. Nitekim bir seferinde İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Ey Allah’ın halîli (dostu).” denildiğinde, “Hayır, o İbrahim’dir.” buyurmuştu. (Buhârî, enbiyâ 19) Başka bir gün “Efendimiz” manasına “Seyyidünâ” ile kendisine hitap edilince O yine, “Seyyidimiz İbrahim’dir.” diyerek bu pâyeyi ona vermiştir. (Buhârî, fezâilü’s-sahabe 5)
   Hanif Olma
Burada Hz. İbrahim veya onun yolu “hanif” olarak isimlendirilmiştir. Hanif ise şirkin en küçüğünden bile fersah fersah uzak durma demektir. Hiç şüphesiz şirkten uzaklığın da dereceleri vardır. Haniflikten anlaşılan ilk mana, insanın Allah’ın dışında hiçbir ilaha tapmaması, hiçbir varlığı Allah yerine koymaması ve bütün putlardan uzak durması demektir. Bir ileri derecesi, insanın duygu ve düşüncelerini şirk işmam eden her şeyden uzak tutması ve bütünüyle tevhide yönelmesidir.
Bu işin daha ileri bir derecesi ise insanın, hanif olma duygusunu bütün tabiatına mâl etmesi, onu tabiatının sesi soluğu hâline getirmesidir. Buna muvaffak olan, şirk sayılabilecek en küçük şeyler karşısında bile fıtrî olarak tepki vermeye başlar. Mesela birisi onun yanında, yapılan güzel amelleri sahiplenmeye kalkacak olsa o, bunu, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına ortak çıkma olarak görür. Aynı şekilde, yapılan hayırlı işleri başkalarına duyurmaya ve göstermeye çalışma da onun nazarında şirktir; alkış ve takdir peşinde koşmak şirktir; salih amel adına yapılan güzel işlerin karşılığını dünyada beklemek şirktir. Hakikî bir mü’mine düşen, bütün bu şirklerden uzak durmaya çalışmaktır.
  Kunut
Soruda bahsedilen diğer âyet-i kerime ise şu şekildedir: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet idi. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (Nahl sûresi, 16/120) Kunut, Cenâb-ı Hak karşısında el pençe divan durup uzun boylu kıyamda bulunma, kemerbeste-i ubudiyet içinde O’na ibadet etme ve O’na boyun eğme demektir. Bu yönüyle Hz. İbrahim, tam bir (kunut insanı manasına) kânitti. Fakat Hz. İbrahim’de çekirdek hâlinde bulunan bu haslet, Efendimiz’le birlikte bir ağaca dönüşmüştü. Zira Hz. Aişe’nin naklettiğine göre O (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazda ayakları şişinceye kadar kıyamda duruyordu.
   O Tek Başına Bir Ümmetti
Öte yandan Hz. İbrahim’in tek başına bir ümmet olduğu ifade ediliyor. Demek ki onun himmeti herkesi kucaklamaya yetecek kadar âli idi. Himmeti böyle yüksek olan bir insanı tek bir fert olarak görmek doğru değildir. Hz. İbrahim, bir insan olsa bile o, bütün insanlığı kucaklama azmi, cehdi ve gayreti içindeydi. Onun öyle engin bir sinesi vardı ki, oraya giren hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmazdı.
Hz. Pir de, “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.” sözüyle bu hakikate işaret eder. Zira himmeti milleti olan bir insan, kendi için yaşamıyor demektir. O, dünyevî her türlü zevk u sefayı ayaklarının altına almıştır. Evliya veya asfiyadan olma gibi manevî makamlar elde etmenin de onun nazarında çok bir ehemmiyeti yoktur. Zira onun asıl derdi ve yegâne maksadı, insanlığın salah ve kurtuluşudur. İşte bu derece insanlığı ve hususiyle millet-i İslâmiye’yi düşünen bir insan tek başına bir millettir. Hiç kimse olmasa dahi o, matmah-ı nazardır. Allah, mahlûkata onunla bakar ve bazen böyle bir kişinin yüzsuyu hürmetine bütün insanlığı bağışlayabilir. Böyle bir payeyi elde etmenin yanında dünyevî makamların ne ehemmiyeti olur ki!
   Hilm
Hûd sûresinde yer alan, إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ (Hûd sûresi, 11/75) âyet-i kerimesinde ise “kânit” ve “hanif” sıfatlarının yanı sıra Hz. İbrahim’in aynı zamanda “halim, evvâh ve münib” olduğu ifade edilmiştir. Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimelerde Hz. İbrahim’in sahip olduğu güzel hasletleri zikretmek suretiyle, Allah Resûlü’ne ve onun zımnında bütün mü’minlere niçin Hz. İbrahim’in yoluna uymaları gerektiğini de izah etmektedir.
Âyet-i kerimede yer alan hilm, öfke ve kızgınlığa sevk eden durumlar karşısında hemen feverana kapılmama ve engin bir hazım sistemiyle, maruz kalınan olumsuzlukları hazmedebilme demektir. Zira sahibine muvakkat bir cinnet hâli yaşatan öfke ve hiddet, hilm ile dengelenmez ve yumuşatılmazsa, altından kalkılamayacak korkunç nedametler söz konusu olabilir. İnsan öfkeye kapılarak öyle yanlışlar yapar ki, daha sonra onları tamir etmeye gücü yetmez. Bu tür zorluklarla karşılaşmak istemeyen, Hz. halim olmaya mecburdur.
İnsan, bazen hazmı çok zor bir kısım problemlerle karşılaşabilir. Mesela ağır hakaretlere, iftira ve karalamalara maruz kalabilir; kendisine katlanılması çok zor zulüm ve haksızlıklar reva görülebilir. Dost bildiklerinin vefasızlığına ve hatta gadrine uğrayabilir. Bir insanın bunları hazmedebilmesi, soğukkanlılıkla karşılayabilmesi ve makul tepkiler verebilmesi gerçekten zordur. Bütün bu olumsuzlukların sindirilebilmesi için onun manevi yapısında hilm, sabır, tahammül ve af gibi enzimlerin bulunması gerekir.
Bilindiği üzere halim, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biridir. Nitekim kâfir ve müşriklerin onca küstahlık ve haddi aşmışlıkları karşısında çarçabuk cezalandırılmadıklarını ve kendilerine mehil üstüne mehil verildiğini gören Hz. Ebû Bekir, مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Ne kadar Halîmsin ey Allahım!” demişti. (İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/218) Bu itibarla hilmin önemli bir tezahürü de kendini bilmez zalim ve mütecavizlere hemen mukabelede bulunmamak, hatalarını fark edip geri dönmeleri için onlara süre vermektir. Bilemiyoruz belki de onca kabalık ve saldırılarına af ve mülayemetle mukabele edildiğini gören bu insanlar bir gün pişman olacak, gelip incittikleri insanlardan özür dileyecek ve daha önce taş attıklarına gül vermeye başlayacaklardır.
Allah Teâlâ, وَاِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın (daha fazlasıyla değil).” (Nahl sûresi, 16/126) dediği âyet-i kerimenin devamında, وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Ama şayet sabreder (de mukabelede bulunmazsanız) bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” buyurmak suretiyle daha faziletli olanı göstermiştir. O da, nâseza nâbeca davranışlar karşısında mukabele-i bi’l-misil ile muamelede bulunmama, dişini sıkıp sabredebilme ve olumsuzlukları hazmetmeye çalışmadır. Daha hayırlısı varken, niye berisine razı olalım ki! Bir Türk atasözünde de ifade edildiği gibi, iyiliğe iyilik her kişinin kârıdır. Fakat kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır. Er kişi olmak ve yiğitçe davranmak varken ne diye sıradan ve basit biri olmayı kabul edelim!
Evvâh Olma
Âyet-i kerimede Hz. İbrahim’in diğer bir enginliği olarak onun “evvâh” olması gösterilmiştir. Evvâh, âh u vâh edip inleyen kimse demektir. Peki, Hz. İbrahim, neyin karşısında âh u vâh ediyordu. Elbette onun inlemesi, maruz kaldığı dünyevî sıkıntılar, belâ ve musibetler yüzünden değildi. Bilâkis o, Allah haşyetinden inliyor, mağdur ve mazlumların, muhtaç ve düşkünlerin, isyan deryasına yelken açıp bir daha geriye dönemeyen günahkârların, küfür ve dalâlet gayyalarına yuvarlanan kimselerin bu durumları karşısında âh u vâh ediyordu. Âh u vâh edip onları içinde bulundukları sıkıntılardan kurtarmaya ve onlara Cennet’e giden yolu göstermeye çalışıyordu.
Başını almış Cehennem’e giden bir kişi karşısında nasıl âh u vâh edilmez ki! İnsanlığın İftihar Tablosu, miraca çıkmış, orada görülmezleri görmüş, erilmezlere ermişti. Lâhût âleminin sınırlarına ulaşmış, vücûb-imkân arası bir noktaya varmıştı. Bu, fanileri bakiden ayıran bir noktaydı. Fakat bütün bunlar O’nun gözünü kamaştırmamış, bilâkis daha fazla insanın elinden tutup onları da bu noktaya ulaştırma heyecanını, iştiyakını tetiklemişti. Bu sebeple O, ulaştığı bu noktadan dönüp geriye gelmişti. Çünkü O, yaşatmak için yaşıyordu.
Kim bilir Hz. İbrahim, kavminin dalâlet ve küfrünü gördüğü zaman ne kadar üzülüyordu. Nitekim yanına gelen melekler, Hz. Lût kavmini helâk etmekle görevlendirildiklerini söylediğinde, âdeta yanıp tutuşmuş ve meleklerle mücadele etmeye başlamıştı. (Hûd sûresi, 11/74) Kur’ân, meleklerle onun arasında geçen konuşma hakkında bilgi vermez. İhtimal ki o, cezanın kaldırılması, ertelenmesi veya hafifletilmesi yönünde isteklerini arz etmişti. Neden? Çünkü helâk edilecek kavmin gazab-ı ilâhîye istihkak kesp ettiklerini ve tepetaklak Cehenneme yuvarlanacaklarını biliyor ve gittikleri yanlış yoldan dönmeleri adına muhtemelen onlara bir fırsat daha verilmesini arzu ediyordu.
Hiç şüphesiz yolunu sapıtmışlar karşısında âh u vâh edip inleme ve onların hidayete ulaşmaları adına çırpınma, günümüzün hizmet erleri açısından da oldukça önemli bir vasıftır. Çünkü onların mesleklerinin esası, yaşatma sevdasıdır. Ba’su ba’de’l-mevt kahramanlarına düşen, füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunmak ve kendilerine rağmen yaşamaktır. Onlar, ne maddî ne de manevî bir kısım zevklere takılarak başkalarını unutmamalıdırlar. Cennet kapıları ardına kadar açılsa ve içeriye buyur edilseler dahi, oraya daha fazla insanın girmesini temin etme adına, dünyada kalmayı tercih etmelidirler.
İnabe
Âyet-i kerimede son olarak Hz. İbrahim’in münib olduğu belirtiliyor. Münib, çokça inabe eden demektir. İstiğfar, tevbenin mebdei olduğu gibi, inabe de onun zirvesidir. İnsan istiğfarla öncelikle Allah’tan arınma talep etmelidir. Arkasından tevbeyle O’na yönelmeli ve kaybettiği kulluğu yeniden yakalamaya çalışmalıdır. Farklı bir ifadeyle, deformasyona uğradıktan sonra bir kere daha formunu elde etmeye, inabeyle de form üstü forma ulaşmaya çalışmalıdır. Dolayısıyla inabe, Allah’la daha engince münasebete geçmenin ad ve ünvanıdır.
Her ne kadar ulu’l-azm peygamberlerden olan Hz. İbrahim, sahip olduğu bu hususiyetleri ile diğer peygamberler arasında ayrıcalıklı bir konuma sahip olsa da, bu kemal sıfatları hakikî insan-ı kâmil olan Efendimiz’de zirveleşmiştir. Hz. İbrahim’de çekirdek hâlinde bulunan bir kısım hasletler, Efendimiz’le birlikte ağaç olmuştur.
Bütün bu vasıflara bir yönüyle hillet mesleğinin esasları olarak bakabiliriz. Dolayısıyla bu mesleğe intisap eden insanlar, başkalarıyla münasebetlerinde halim ve evvâh oldukları gibi, Allah karşısında da münib olmalıdırlar. Gözlerini hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna dikmeli ve O’nunla münasebetlerini hep kavi tutmalıdırlar. Her daim Allah’a müteveccih olmalı ve O’na “habl-i metin” (sapasağlam bir ip) ile bağlanmalıdırlar ki ufak bir sarsıntıda kopup gitmesinler.
Eğer bir insan başkalarıyla münasebetlerinde hilm ü silm ile hareket eder, mümkün mertebe kusurları görmezden gelir, affedici olur, insanlık adına sürekli âh u vâh eder, herkese bağrını açar, her zaman kuvvetini Allah’tan alır ve fıtratı itibarıyla şirkin en küçüğüne karşı bile kararlı durursa, o da tıpkı Hz. İbrahim gibi tek başına bir ümmet olabilir. Bu, kendini insanlığa hizmet etmeye vakfetmiş adanmışlar için bir hedef olmalıdır. Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’i bu vasıflarıyla takdir ve tebcil ettiğine ve aynı zamanda onu arkadan gelenler için bir numune-i imtisal olarak zikrettiğine göre, mü’minlere düşen vazife de onun bu vasıflarıyla donanmaya çalışmak olmalıdır.

المتكبرون في الماضي والحاضر

Herkul | | العربية

   سؤال: لا جرمَ أنّ تكبُّرَ بعض الأقوام المذكورين في القرآن الكريم وتمرّدَهم واحدٌ من أسباب استساغتهم ممارسة الإيذاء والتعذيب للأنبياء الذين بُعثوا إليهم، فما دور الكِبر في الظلم الواقع في حاضرنا؟
   الجواب: كما أن التواضع مفتاح كل الخيرات فالكبر أيضًا مفتاح كل الشرور، إن الكبر يعني أن الإنسان المخلوق العاجز الفقير الذي خلقه الله تعالى في الأرض يرى نفسه أكبر من حجمه الحقيقي، أو أن ينسب إلى نفسه بعض النعم التي منَّ الله عز وجل بها عليه ويعزوها إلى نفسه، وفي الحقيقة وجودُنا ونَيلُنا الحياة وخلقُنا بشرًا وتزويدُنا بمجموعة من الملكات والقابليات لطفٌ إلهي تام.. شكلُنا ولونُنا ونوعُنا وعقلُنا والخصائصُ الأخرى التي نمتلكها لا دخل لنا في أيّة واحدة منها على الإطلاق؛ فهذه جميعًا نعمٌ وهبَنا الله إياها منذ الخلقة فضلًا منه ومنّةً، ولقد كان من الممكن أن نُخلق خلقًا آخر أيضًا.
الوجه القبيح للكبر
إن ادعاء الإنسان حيازته لهذه النوعية من الخصائص التي ليست له، والتي لم يحصل عليها بإرادته وجهده، وزعمَه التفوّق بها على الآخرين يعني اغتصاب حقٍّ من حقوق الله، كما يعني سوءَ أدب معه جل وعلا، ولا يمكن أن يكون هناك عيب أقبح من هذا، ويمكننا فهم وضع شخص كهذا بمن ألبَسهُ الآخرونَ ثيابًا جميلةً للغاية وزينوه وجملوه؛ فنهضَ يتفاخر ويتبخترُ مغترًّا بهذه الثياب التي ليست له أساسًا.. فذاك هو الكبر.
وعلى حين يمتدح القرآن الكريم والسُّنة النبوية التواضع والتفاني، يذمان الكبر والمتكبرين ويعيبان عليهما، وليس في القرآن الكريم ولا في السُّنة النبوية المطهرة ولا بين كلام السلف الصالح شيء فيه تقدير للكبر واعتبار له، الاستثناء الوحيد في هذا هو ما رُوِيَ أن معاملة المتكبر بالمثل صدقة، ذلك لأن التواضع والخجل أمام المتكبرين المتغطرسين يكون مذلة، والأصل هو الوفاء بحق المكانة، والتعامل بعزّة مع أمثال هؤلاء.
وبخلاف هذا فقد عيب الكبر دائمًا؛ لأنه مرض عظيم يحول دون الإيمان كما يمكن أن يؤدّي إلى الخروج من دائرة الإيمان، فالحق والحقائق تفقد أهميتها وقيمتها في نظر الإنسان المتكبر؛ إذ يُعرض عن الحق بالرغم من رؤيته إياه، أو يسعى إلى إلباسه لباسًا آخر من خلال مجموعة من المغالطات، فليس من الممكن أن ينظر الإنسان المتكبر بإنصاف وحق إلى الحوادث والوقائع، وأيًّا كان السبب والحجة فإن من يرى نفسه أعلى من الآخرين وينظر إلى ما حوله باستحقار واستصغار لا يستطيع التصرف بعقلانية، ولا رؤية الحقائق على طبيعتها في معظم الأحيان.
فمثل هؤلاء الأشخاص يتصرفون وفقًا لما لديهم من أحكام مسبقة بشأن الآخرين دون أن يعرفوهم عن قرب، ولا أن يتحققوا من أمرهم بدرجة كافية، فالمتكبرون الذين يظنون أنهم يعلمون كل شيء يصنفون الناس من فورهم، ويذهبون إلى تعريفهم بحسب هواهم بدلًا من التعرف عليهم وعلى أفكارهم، وبعد أن يضع هؤلاء الناس تصورًا سلبيًّا في عقولهم تجاه البعض يصبح من الصعوبة بمكان أن يتم تغييرُ أفكارهم وآرائهم، حتى وإن لم يروكم ولم يقفوا على أفكاركم فإنهم لا يتورعون عن الكلام في حقّكم وانتقادكم بسهولة..
إنهم إن قرروا التصدي لكم وانتقادكم، سواء أكان ذلك بسبب الكبر الناشئ عن أنانيتهم الشخصية أو عن أنانيتهم الجماعية، فإنكم لن تستطيعوا منع تمرّدهم هذا لاحقًا مهمَا قلتم أو فعلتم.. إنهم يبدؤون في التشكيك حتى في أكثر تصرفاتكم براءة وعصمة؛ فيختلقون أمورًا يستحيل حدوثها، ويستخدمونها ضدكم.. بل إنهم يُحرفون إجاباتكم وردودكم على انتقاداتهم، وينتقون من أقوالكم، ويقتطعونها من سياقها وسباقها؛ فيستخدمونها ضدكم.
   متكبرو الماضي
بالنظر إلى سيرة حياة الرسل المذكورة في القرآن الكريم يتبين أن أمثال هؤلاء المتكبرين لم يغيبوا عن أي مرحلة من مراحل التاريخ، ليس مع المسلمين العاديين من أمثالنا فحسب، بل وعارضوا الرسل الذين بُعثوا إليهم وكافحوا ضدّهم كفاحًا مستميتًا، ولم تكف لهدايتهم وتصويبهم الصفات الأخلاقية السامية التي يتحلى بها الرسل ولا الوحي الذي جاؤوا به من عند الله تعالى، ولا المعجزات التي أيدهم الله تعالى بها.
فمثلًا عندما دعا سيدنا نوح عليه السلام، وهو من أولي العزم من الرسل، قومه إلى الإيمان بالله وعبادته وحده رد عليه كبار صناديد قومه فقالوا: ﴿مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/27). أجل، لقد استحقر كفار تلك الفترة المؤمنين من جانب، واتهموا سيدنا نوحًا عليه السلام بالكذب من جانب آخر، وإذا نظرتم إلى ظاهر ما قالوه رأيتم أنه يندرج تحت عنوان عريض ألَا وهو “الكبر”.
وبالشكل نفسه قابل قوم سيدنا هود عليه السلام دعوته بقولهم: ﴿يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ ۞ إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/53-54)، فهل هذا كلام يُقال للرسل الذين هم أكثر البشر منطقية ومحاكمة عقلية في الدنيا؟! لا شك أن من يقولون هذا الكلام الحقير -الذي يشق علينا مجرّدُ نقلِه- للرسل ذوي الصدق والأمانة والعصمة والفطانة، والمتصلين بعوالم الغيب الذين يعيشون في ظلال زخات الإلهام؛ لا شك أنهم يعيشون في لجة مرعبة ومخيفة من الكبر والتمرد.
ما تعرض له الرسل الآخرون على يد زعماء أقوامهم لم يكن مختلفًا عن هؤلاء، فقد جات تصرفاتهم العامة في صورة الإعراض عن أنبيائهم الذين يدعونهم إلى الحق والحقيقة، وسخريتهم منهم، وتكذيبهم إياهم، واستخفافهم بهم أو تهديدهم إياهم، ولم يقف سوء أدبهم وجرأتهم على أنبيائهم عند مجرد الكلام فحسب، فقد رجموا بعض الأنبياء بالحجارة، ولم يتركوا للبعض فرصة ليعيشوا حياة عادية بما مارسوه تجاههم من تضييق وضغط، وقد نفوا بعضهم، وقتلوا البعض الآخر.
أما أنواع الإيذاء التي تعرض لها مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم على يد كبار منكري وكفار قومه فقد كانت أكثر من الجميع، لم يتركوا نوعًا من أنواع الإيذاء والتعذيب إلا ومارسوه ضدّه عليه الصلاة والسلام، حتى إن شقه القمر بإشارة من إصبعه -وهي واحدة من معجزاته- لم يكف لكسر عناد قومه، فقد واصلوا كبرهم حتى بالرغم من هذه المعجزة الواضحة، وقالوا إن هذا ليس إلا سحرًا، وقد صور القرآن الكريم تمردهم إزاء هذه المعجزة بقول الله تعالى: ﴿وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ﴾ (سورة القَمَرِ: 54/2).
لم يقبل المشركون بآيات القرآن أيضًا ولم يعترفوا بها، ووصفوها بأنها “أساطير الأولين”، وينقل الله تعالى إلينا تمردهم هذا بقوله تعالى: ﴿وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ﴾ (سورة الأَنْعَامِ: 6/25).
كانت آيات القرآن الكريم تتحدث عن أخبار لا يمكن أن يعلمها إنسان أميٌّ نشأ في محيط مكة؛ كانت تحكي قصص الأنبياء السابقين، وتنبئ ببعض الأمور المستقبلية، وتصور مشاهد أخروية، وتشرح السنن والآيات الكونية، لكن كل هذا لم يكن يعني شيئًا بالنسبة للكافرين المتكبرين الذين يعاندون ويصرون على اعتقاداتهم التي توارثوها عن أجدادهم، ولذلك كانوا يجدون غلافًا يُغلفون به كل حقيقة، ويسترونها به، وقد عبروا عن كفرهم وعنادهم لما حكاه القرآن الكريم من أشياء خارقة للعادة: ﴿وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا﴾ (سورة الفُرْقَانِ: 25/5).
كل هذا يكشف كيف أن التكبر والمرض العقلي “رؤية النفس أكبر من حجمها الطبيعي” ساق الإنسان إلى التمرد والعصيان، ولا سيما إن كان مثل ذلك الشخص يستند إلى كيان قوي يعزو من خلاله كل شيء إلى نفسه، عند ذلك يستعصي كبرهُ على السيطرة، ومثل هذا الشخص يُصاب بجنون نفسي حتى إنه لا يتقبّل أية حقيقة تُبلّغ إليه من الخارج، ومن يدور في هذا الفلك من جاذبية الشيطان يهرب من كل أنواع المعية والصحبة الطيبة؛ فلا يرغب في القرب لا من الله تعالى ولا من رسوله الكريم.
   متكبرو يومنا الحاضر
وطالما أن تصرفات المتكبرين إزاء الحق والحقيقة كانت على هذا النحو منذ الماضي وحتى اليوم فإنها ستستمر هكذا لاحقًا أيضًا، ولن تكفي قوتكم لتغييرها، والمساكين الذين انهزموا لكبرهم هم وممثلو فكرة الإلحاد في يومنا هذا سوف ينظرون باستعلاء إلى القلوب المضحية التي تركض في سبيل إعلاء كلمة الله، وسيفعلون ما بوسعهم حتى يخربوا لهم طريقهم الذي يسيرون فيه، ويتهمونهم باتهامات باطلة لا أساس لها ولم تُعهد من قبل، فإذا كان هذا المنطقُ يرمي حتى الأنبياء بافتراءات يُسترفع عن ذكرها فما بالنا بما قد يُفعَل مع ممثلي نهج النبوة؟!
إن منطقًا واحدًا ينبعثُ منه كلٌّ من الإلحاد والإنكار والنفاق؛ فأنصار هذا المنطق الذين يحسبون أنهم عقلاء ويرون أنهم أسمى من غيرهم استعلوا على الجميع وحرصوا في كل فرصة على معاداة المؤمنين الذين لا يُشبهونهم، لم يتوانوا عن خداع الجموع الساذجة البسيطة بافتراءات غوغائية وجدلية وكاذبة، وسعوا دائمًا إلى جذبهم إلى جانبهم، ولكنه من الطبيعيّ أيضًا أن تأثيرَ كلامهم الملفق وأفكارهم المنحرفة هذه لا يدوم طويلًا؛ فكما يقال “شمعةُ الكذاب تنير حتى العِشاء”، و”حبلُ الكذبِ قصيرٌ”؛ إذ سينكشف يومًا ما الوجه الحقيقي لمثل هذه النوعية من شبكات الشر التي تبني كل خطاباتها وأقاويلها على الكذب والافتراء.
إن الأرواح المضحية في يومنا هذا تنتشر في جميع أنحاء العالم محمّلة بأفكار مثل القيام بأنشطة تعليمية وتأسيس جسور الحوار ومساعدة المحتاجين، وتسعى إلى تحقيق أفكارها تلك من خلال المدارس والجامعات ومراكز الحوار والمراكز الثقافية، وعلى حين تفعل هذا تتحرك بحساسية إلى أبعد الحدود لئلا تزعج وتؤذي أحدًا، لا تنتظر أي نفع ولا مصلحة من أحد، ولا تعمل ضد أحد، ولا تطمع في المناصب الدنيوية، كما أنها تترك دائمًا مسافة أمانٍ بينها وبين السياسة.
ومع أن هذه هي الأخلاق والتصرفات العامة لمتطوعي الخدمة إلا أن جهودهم البريئة في سبيل خدمة الإنسانية تزعج البعض؛ حيث يسعى هذا البعض إلى عرقلة الخدمات المبذولة، وذلك عبر استخدامه مجموعة من الحيل والدسائس التي لا تخطر على عقل ولا قلب، في حين أن الخدمات المتحققة حتى اليوم واضحة للعيان، فإن كان ثمّةَ شكٌّ وتردّدٌ وقلقٌ فيمكن الذهابُ إلى حيث توجد تلك الخدمات ومشاهدتُها، والتعرف عليها وعلى من يتبنّونها عن قُرْبٍ، فما يفعله إنسان لديه قليل من الإنصاف والإذعان هو الذهاب إليها ورؤيتها، والتحقق منها في مكانها، لكن المتمردين والمتكبرين يتحاشون ذلك على الإطلاق.
مشاق نهج النبي صلى الله عليه وسلم
لماذا أقول كل هذا؟
– لأن البعض قد يتساءلُ ضمنيًّا فيقول: “بالرغم من أننا نضطلع بهذا القدر من الأعمال الجميلة والخيرة لنفع وصالح الإنسانية وسلامتها، لماذا نتعرض لهذا القدر من الإيذاء والعناء؟”. حسنٌ؛ ألم يضطلع الأنبياء العظام بأشياء جميلة؟! وما الذي فعله مفخرة الإنسانية؟ لقد قصروا حياتهم كلها على تبليغ وتمثيل الحقائق الدينية، ولكنهم بالرغم من هذا أُهينوا وأُوذوا حتى من قبل الدوائر الأكثر لهم قُربًا.
فمثلًا عندما ننظر إلى الحياة السنيّة لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يتبين أن رمز الشفقة والرأفة هذا لم يطأ عن قصد ولو حتى نملة واحدة طيلة حياته، لقد وقف دائمًا إلى جانب الفقراء والمحتاجين، وحنَّ على اليتامى، وأطعم الجوعى، وسعى إلى احتضان البشرية جمعاء بحبّه ومودّته، إلا أنه بالرغم من هذا اتُّهم بأنه -حاشا وكلا- ساحرٌ، ووُصم ما جاء به بأنه “من أساطير الأولين”، وعارضه زعماء مكة في كل فرصة، وفعلوا ما بوسعهم من أجل إثنائه عن مواصلة الطريق.. وبعد أن فعلوا كل ذلك بالنبيِّ -أحبِّ عبادِ اللهِ إلى اللهِ- فلا غرابةَ أن يفعلوا بنا نحن الأشخاص العاديين مثلما فعلوا وأكثر.
حتى إن الحديث النبوي الشريف: “أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ”، يشير إلى أن السائرين في سبيل الله تعالى لا محالة سيتعرضون لمجموعة من الابتلاءات والمصائب، ونظرًا لأن الرسل لم ينجوا من هذا فإن الصادقين السائرين على طريقهم ومتبعيهم خطوة بخطوة سوف يُمتحنون وتحل بهم الزلازل والبلايا بقدر درجاتهم وإيمانهم، وكما حُورب الأنبياء سوف يُحاربون هم كذلك، وسيُحرم البعض من أوطانهم وبيوتهم، ويُنفى البعض الآخر من بلده، ويُسجَنُ آخرون وتُصادَرُ حرّيتهم، حتى إنه سيجري الحديث عن إعدامهم، وتُدبر المؤامرات والمكائد لاستئصالهم من الجذور.
وعليه فعند النظر إلى ما يحدث يمكن القول إن متكبري عصرنا أكثر حدة وطغيانًا مقارنة بمن كانوا في العصور السابقة، لأنهم يستطيعون الكذب براحة تامة دون خجل أو حياء على الإطلاق، ويلجؤون إلى تقوية ذلك بحسب الحالة، إنهم يُعدون مؤامرات وخططًا شيطانية من أجل القضاء على من جعلوهم أعداء لهم، حتى إنني أظن أن مثل هذه الأفعال لم تخطر ولو حتى على بال أبي جهل ولا ابن أبي معيط ولا عتبة ولا شيبة ولا الوليد، فثمة سلوك مفرط يُمارَس ضد الخدمة حتى إزاء أكثر أنشطتها براءة، حتى إنه يخيّل لي أن متمردي عصر الجاهلية أنفسهم لم يعيشوا جنون العظمة بقدر مَنْ في عصرنا.
   طريق الذين نذروا أنفسهم لله جل جلاله
بالرغم من كل هذا فمن المهم للغاية بالنسبة للسائرين في طريق النبي صلى الله عليه وسلم أن يثبتوا على الطريق الذي يسيرون فيه، ويواصلوا المسير دون توقف أو تردّد، يجب عليهم ألا يتوقفوا أو يضعفوا بحجّة ما يرونَه يُرتكب في حقهم ويُفعل بهم؛ لأن كل إنسان يفعل ما تستلزمه شخصيته؛ فالعقرب يلدغ، والثعبان يقرص، والورد يفوح زكيًّا، والبلبل يُغرد شجيًّا، وكلّ إناء بما فيه ينضح.. بعد إدراك هذا ووضعهِ بعين الاعتبار لا داعي للاستياء مما يفعله الآخرون.
وعليه فينبغي لمتطوعي الخدمة أن يعلنوا الحرب على الجهل والفرقة والشرور فحسب؛ وليس على من ضلوا طريقهم، ولا على الأشرار ولا على المتكبرين أنفسهم، يجب أن يكون هدفهم السعي إلى القضاء على صفات الشر والسوء مثل الإلحاد والضلال والتمرد والكبر بدلًا من الانشغال بالأشرار والفجار، عليهم أن يقولوا: “تُرى كيف لنا أن نخلص هذا الكيان النزيه الخالد الذي خلقه الله في أحسن تقويم من الفسق والفجور والكبر والغرور، ونوجهه إلى هويته الأصلية، ونحقق تواصله مع جذوره الروحية والمعنوية؟”، عليهم ألّا يتخذوا موقفًا من الأشخاص، ولكن من الصفات السلبية التي فيهم فحسب، وأن يشكلوا إستراتيجيات للقضاء على تلك السلبيات لا على الأشخاص، يجب عليهم إعلان التعبئة والوحدة ضد السلبيات عبر استخدام العلم والعرفان، والاعتماد على المحبة والمودة، وإعلاء القيم الإنسانية والكونية.
إن نضال متطوعي الخدمة كله عبارة عن هذا.. يجب عليهم أن يفعلوا ما يفعلون من أجل هذا؛ فرسالتهم الحقيقية هي محاربة “الجهل والفقر والفرقة” بشكل يلائم ظروف العصر، كما ذكر الأستاذ بديع الزمان في سنوات المشروطية.. عليهم ألا يتأخروا عن فعل ذلك مهما كانت الموانع قوية، وأن يثبتوا ويصرّوا على تجاوز الموانع والحواجز وعبور بحور الدم والصديد.
فضلًا عن ذلك فالإنسان في عصرنا هذا بدأ يصحو على الحق والصواب، ويقدر الأنشطة الخيرية بالفعل، وعليه فلا ضرورة للقنوط والسأم والاضطراب، وعلينا أن نسعى لإيقاظ الضمائر بقدر ما نستطيع من أجل تشييد صرح القيم الإنسانية على وجه الأرض، وأن نهتم بإنشاء عالمٍ خالٍ من الصراع والنزاع تمامًا، خالٍ من الأسلحة القاتلة الفتاكة المرعبة، وبهذه الطريقة يسعون إلى إقامة بيئة من السلم والسلام تشبه تلك التي في المدن الفاضلة، ومن أجل تحقيق هذا عليهم أن يَغُزُّوا السير بعزم وإقدام دون أن يأبهوا بأي شيء قد يعطلهم، وعليهم أن يركضوا في سبيل الخير حتى تنقطع أنفاسهم مثلهم في ذلك مثل الجواد الكحيلان.

Kırık Testi: TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE MÜTEKEBBİRLER

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Kur’ân’da anlatılan bazı kavimlerin, kendilerine gönderilen peygamberlere her türlü eza ve cefayı reva görmelerinin önemli sebeplerinden birisinin de onların kibir ve temerrütleri olduğu anlaşılıyor. Günümüzde maruz kalınan zulümlerde kibrin rolü nedir?

   Cevap: Bütün hayırların anahtarı tevazu olduğu gibi bütün şerlerin anahtarı da kibirdir. Kibir, Allah’ın yeryüzünde yarattığı aciz ve fakir bir varlık olan insanın, kendisini olduğundan büyük görmesi veya Allah’ın kendisine ihsan ettiği bir kısım kabiliyetleri sahiplenmesi ve kendinden bilmesi demektir. Gerçekte bizim var olmamız, hayata mazhar olmamız, insan olarak yaratılmamız ve bir kısım istidat ve kabiliyetlerle donatılmamız tamamıyla Allah’ın lütfudur. Şeklimiz, rengimiz, cinsiyetimiz, aklımız ve sahip olduğumuz daha başka özelliklerin hiçbiri üzerinde bizim bir dahlimiz yoktur. Bunların tamamı bize Allah tarafından ekstradan ve bidayeten verilen nimetlerdir. Pekâlâ başka türlü de yaratılabilirdik.

   Kibrin Çirkin Yüzü

İşte insanın kendisine ait olmayan, kendi iradesi ve cehdiyle elde etmediği bu tür hususiyetleri sahiplenmesi ve onlarla başkalarına üstünlük iddiasında bulunması, hem Allah’a ait hakların gasp edilmesi demektir hem de O’na karşı işlenen büyük bir saygısızlıktır. Bundan daha büyük bir ayıp olamaz. Böyle bir kişinin durumunu şöyle bir misalle anlamaya çalışabiliriz: Biri size çok güzel bir elbise giydiriyor, sizi süslüyor, donatıyor. Siz de kalkıyor âleme karşı size ait olmayan bu elbiseyle caka yapıyorsunuz. İşte bu, kibirdir.

Kur’ân ve Sünnet, bir taraftan tevazu ve mahviyeti öne çıkarırken, diğer yandan da kibri ve kibirlileri kınamış, ayıplamıştır. Kibrin takdir edildiğine dair ne Kur’ân’da ne Sünnet’te ne de selef-i salihinin sözleri arasında bir şey bulamazsınız. Bunun tek istisnası, hadis diye de nakledilen bir sözde[1] geçen, mütekebbire karşı aynıyla muamele etmenin sadaka olması meselesidir. Zira burnunu dikip çalım satan bir insana karşı tevazu ve hacaletle muamele etmek, zillet olur. Böyle bir kişiye karşı konumun hakkını vermek ve izzetli olmak asıldır.

Bunun dışında kibir, sürekli kınanmıştır. Çünkü o, hem mü’min olmaya mâni hem de iman dairesinden çıkmaya sebep olabilecek büyük bir hastalıktır. Kibirli bir insanın nazarında hak ve hakikatler önemini yitirir. O, hakkı gördüğü hâlde yüz çevirir veya bir kısım mugalatalarla onu başka şekilde göstermeye çalışır. Kibirli insanın hâdiselere insafla ve hakperestçe yaklaşması mümkün değildir. Hangi gerekçeyle olursa olsun kendisini başkalarından üstün gören ve çevresine küçümseyerek bakan insanlar çoğu kez makul davranamaz ve hakikatleri olduğu gibi göremezler.

Bu tür kişiler muhataplarını yakından tanımadan, onlar hakkında yeterince araştırma yapmadan önyargılarına göre hareket ederler. Her şeyi bildiğini zanneden mütekebbirler, kolayca insanları etiketler, onları kendi düşünceleriyle tanıma yerine kendilerine göre tanımlama yoluna giderler. Bu tür insanlar bir kere zihinlerinde birilerini olumsuz bir yere koyduktan sonra da artık kolay kolay onların fikirlerini değiştirmek mümkün olmaz. Sizi hiç görmese ve sahip olduğunuz düşüncelere vâkıf olmasa bile kolayca hakkınızda yorum yapabilir ve sizi eleştirebilirler.

Onlar ister şahsi enaniyetlerinden isterse aidiyet mülahazalarından kaynaklanan kibirle, eğer size karşı koymaya karar vermiş ve sizi tenkide kilitlenmişlerse artık bundan sonra ne derseniz deyiniz, ne yaparsanız yapınız onların bu temerrüdüne mâni olamazsınız. En masum davranışlarınızı bile sorgulamaya kalkarlar. Hiç olmayacak şeylerden malzeme üretir ve bunu da aleyhinizde kullanırlar. Eleştirilerine vermiş olduğunuz cevapları bile çarpıtır, onların da içinden bir şeyler bulur ve aleyhinize kullanırlar.

   Geçmişin Mütekebbirleri

Esasında Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamberlerin hayat sergüzeştlerine bakılacak olursa bu tür kibir abidelerinin tarihin her döneminde yer aldıkları ve bırakalım bizim gibi sıradan Müslümanlarla uğraşmayı, kendilerine gönderilen peygamberlerle bile amansız bir mücadeleye giriştikleri görülür. Peygamberlerin, ne sahip oldukları üstün ahlâkî vasıflar, ne Allah’tan getirdikleri vahiy, ne de gösterdikleri mucizeler mütekebbirleri yola getirmeye yetmemiştir.

Mesela Hz. Nuh, kavmini Allah’a iman etmeye ve sadece Ona kullukta bulunmaya çağırdığında, kavminin elebaşları bu ulu’l-azm Peygambere şu mukabelede bulunmuşlardır: “Bize göre, sen sadece bizim gibi bir insansın, bizden farkın yoktur. Hem sonra senin peşinden gidenler toplumumuzun en düşük kimseleri, bu da gözler önünde! Ayrıca sizin bize karşı bir meziyetiniz olduğunu da görmüyoruz. Bilâkis sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd sûresi, 11/27) O dönemin kâfirleri, bir taraftan inananları küçük görmüş diğer yandan da Hz. Nuh’u yalancılıkla itham etmişlerdir. Söylediklerinin çehresine bakacak olursanız üzerinde “kibir” yazıldığını görürsünüz.

Aynı şekilde Hz. Hûd’un kavmi de onun çağrısına şu şekilde mukabele etmiştir: “Ey Hûd! Sen bize seni tasdik edecek açık bir delil, bir mûcize getirmedin. Senin sözüne bakarak tanrılarımızı bırakacak değiliz. Sana inanacak da değiliz. Senin için denecek tek şey şu: ‘Galiba tanrılarımızdan biri seni pek fena çarpmış!’” (Hûd sûresi, 11/53-54) Bunlar dünyanın en mantıklı ve muhakemeli insanları olan peygamberlere söylenilecek sözler midir? Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilirlik), ismet (masumiyet, günahsızlık), fetanet (üstün bir akla ve yüksek bir mantığa sahip olma) gibi kâmil sıfatlara sahip olan, semalar ötesi âlemlerle münasebet hâlinde bulunan ve hayatlarını ilham sağanakları altında sürdüren peygamberlere, bizim naklederken bile zorlandığımız bayağı sözler söyleyen bu insanların korkunç bir kibir ve temerrüt içinde bulunduklarında şüphe yoktur.

Diğer peygamberlerin, kavimlerinin elebaşları tarafından maruz kaldıkları muameleler de bunlardan farklı olmamıştır. Onların genel tavırları, kendilerini hak ve hakikate davet eden nebilerden yüz çevirme, onlarla alay etme, onları yalanlama, hafife alma veya tehdit etme şeklinde olmuştur. Bu saygısızlık ve cüretleri sadece sözden ibaret de kalmamış, peygamberlerden kimisini taşlamış, kimisine uyguladıkları tazyiklerle normal yaşama imkânı bırakmamış, kimisini vatanından sürgün etmiş, kimisini ise öldürmüşlerdir.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavminin önde gelen inkârcıları tarafından maruz bırakıldığı eziyetler ise hepsinden daha fazla olmuştur. Mekke hayatı boyunca Efendimiz’e çektirmedikleri eziyet kalmamıştır. Bir mucize olarak bir parmak işaretiyle Kamer’i ikiye ayırması bile kavminin inadını kırmaya yetmemiştir. Onlar, bu açık mucize karşısında dahi kibirlerini devam ettirmiş ve bunun bir sihirden ibaret olduğunu söylemişlerdir. Kur’ân, onların bu mucize karşısındaki temerrütlerini şu şekilde resmetmiştir: وَإِن يَرَوْاْ ءَايَةً يُعْرِضُواْ وَيَقُولُواْ سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ “Onlar her ne zaman bir mucize görseler hemen yüz çevirir ve ‘Bu, kuvvetli ve devamlı bir büyüdür!’ derler.” (Kamer sûresi, 54/2)

Müşrikler, Kur’ân âyetlerini de kabul etmemiş ve onlar için “eskilerin masalları” demişlerdi. Allah Teâlâ, onların bu temerrütlerini de şu âyetiyle bizlere anlatmaktadır: وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا حَتَّى إِذَا جَآؤُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَآ إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ “Artık onlar her türlü mucizeyi görseler, yine de iman etmezler. O kadar ki yanına geldikleri zaman Seninle münakaşaya girişerek, ‘Bu (Kur’ân), eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ derler.” (En’âm sûresi, 6/25)

Kur’ân âyetleri, Mekke ortamında neş’et eden ümmî bir insanın bilmesi mümkün olmayan haberlerden bahsediyordu; geçmiş peygamberlerin hayatını anlatıyor, gelecekle ilgili bir kısım hâdiseleri haber veriyor, ahirete ait tabloları resmediyor ve kâinatta cereyan eden bir kısım tekvînî emirleri açıklıyordu. Fakat bütün bunlar, atalarından tevarüs ettikleri itikatlarında inat eden kibirzede kâfirler için hiçbir şey ifade etmiyordu. Dolayısıyla onlar, her hakikate bir kılıf buluyorlardı. Kur’ân’ın harikulade şeylerden bahsetmesi üzerine de küfür ve inatlarını şu sözlerle dile getirmişlerdi: أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا “Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” (Furkân sûresi, 25/5)

Bütün bunlar, tekebbürün, kendini büyük görme psikozunun, insanı nasıl bir temerrüde sürüklediğini gösteriyor. Hele bir de böyle bir kişi güçlü kuvvetli bir oluşuma dayanıyor ve bu da onda aidiyet mülahazası oluşturuyorsa, artık onun kibri yenilmez ve başa çıkılmaz bir hâl alır. Böyle biri öyle bir cinnet psikolojisine girer ki dışarıdan kendisine telkin edilen hiçbir hakikati kabule yanaşmaz. Bu kibriyle şeytanın çekim alanına giren birisi, her türlü maiyetten kaçar. O, ne Allah’a ne de Resûlullah’a yaklaşmak istemez.

   Günümüzün Mütekebbirleri

Kibirli insanların, hak ve hakikat karşısındaki tavırları dünden bugüne böyle olmuşsa, bundan sonra da aynı şekilde olmaya devam edecektir. Bunu değiştirmeye sizin gücünüz de yetmeyecektir. Günümüzde ilhad düşüncesinin temsilcileriyle kibrine yenik düşmüş zavallılar, i’lâ-i kelimetullah yolunda koşturan adanmış gönüllere tepeden bakacak ve onların yürüdükleri yolu yürünmez hale getirebilme adına ellerinden geleni yapacak, asılsız suçlama ve karalamalarıyla onlara olmadık ithamlarda bulunacaklardır. Peygamberlere bile ağza alınmayacak iftiralar atan bu mantık, peygamber yolunun temsilcilerine ne demez ki!

İlhad, inkâr ve nifakın mantığı hep aynı olmuştur. Kendilerini başkalarından üstün ve akıllı gören bu mantıkzedeler, herkese tepeden bakmış ve kendileri gibi olmayan mü’minlere her fırsatta düşmanlık yapmayı meslek edinmişlerdir. Onlar, demagoji, diyalektik, yalan ve iftira ile saf yığınları da aldatmaktan geri durmamış ve onları sürekli kendi yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Fakat onların bu asılsız sözlerinin ve çarpık fikirlerinin tesirinin de bir yere kadar olacağını unutmamak lazım. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” diye latif bir Türk atasözü vardır. Bütün söylem ve eylemlerini yalan ve iftira üzerine kuran bu tür şer şebekelerinin gerçek yüzleri de bir gün görülecektir.

Günümüzün adanmış ruhları, eğitim faaliyetlerinde bulunma, diyalog köprüleri kurma ve muhtaçlara el uzatma gibi düşüncelerle dünyanın dört bir tarafına dağılmakta ve açtıkları okullar, üniversiteler, diyalog merkezleri ve kültür lokalleriyle bu düşüncelerini gerçekleştirmeye çalışmaktalar. Bunu yaparken de kimseye ilişmeme ve kimseyi incitmeme adına olabildiğince hassas hareket ediyorlar. Kimseden herhangi bir çıkar beklentisine girmiyor, kimsenin aleyhinde faaliyette bulunmuyor, dünyevî bir kısım makamlara göz dikmiyor ve siyasete karşı hep mesafeli duruyorlar.

Hizmet gönüllülerinin genel ahlâk ve tavırları böyle olsa da maalesef onların insanlığa hizmet yolundaki bu en masumane gayretleri dahi birilerini rahatsız ediyor. Onlar, akla hayale gelmeyecek bir kısım hile ve desiseleriyle, yapılan hizmetleri engellemeye çalışıyorlar. Hâlbuki bugüne kadar yapılan bütün hizmetler ortada. Eğer bir şüphe ve tereddüt söz konusuysa, bir endişe taşınıyorsa gidilir ve yapılan hizmetler yerinde görülür; bu hizmetlere sahip çıkan insanlar yakından tanınır. Azıcık insaf ve iz’anı olan bir insanın yapacağı şey, gidip görmek, yerinde tetkik etmektir. Ne var ki mütemerrit ve mütekebbirler asla buna yanaşmaz.

   Peygamber Yolunun Cilveleri

Bütün bunları niye söylüyorum? Şunun için: Bazılarının aklından, “Bizler, insanlığın hayır ve selameti adına bu kadar güzel işler yapmamıza rağmen, niçin bir kısım eza ve cefaya maruz kalıyoruz?” şeklinde bir kısım düşünceler geçebilir. Peki, Enbiya-i izam güzel şeyler yapmamış mıydı? İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yaptıkları nelerdi? Onlar bütün hayatlarını dinî hakikatlerin tebliğ ve temsiline hasretmişlerdi. Fakat buna rağmen en yakın çevreleri tarafından tahkir edilmiş ve eziyet görmüşlerdi.

Mesela Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine baktığımızda, bu şefkat ve re’fet abidesinin hayatı boyunca bilerek bir karıncaya dahi basmadığı görülür. O, hep fakir ve muhtaçların yanında durmuş, yetimlerin başını okşamış, açların karnını doyurmuş ve bütün insanlığı sevgiyle kucaklamaya çalışmıştı. Fakat buna rağmen -haşa ve kella- O’na sihirbaz, O’nun getirdiği mesaja da “geçmişlerin masalı” denilmişti. Mekke’nin elebaşları her fırsatta karşısına çıkmış ve O’nu yürüdüğü yoldan çevirebilmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Allah’ın en sevgili kulları olan nebilere bunlar yapıldıktan sonra, bizim gibi sıradan insanlara yapılmasına şaşırmamak gerek.

Hatta, أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra da derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 24/245) hadis-i şerifi, Allah yolunda yürüyen insanların bir kısım belâ ve musibetlere maruz kalmalarının kaçınılmaz olduğuna işaret etmektedir. Peygamberler bundan kurtulamadıklarına göre peygamberlerin yolunda olan ve adım adım onları takip eden sadıklar da derecelerine göre ırgalanacak, sarsılacaklardır. Peygamberlerle uğraşıldığı gibi onlarla da uğraşılacaktır. Onlardan kimi yurtlarından yuvalarından edilecek, kimi memleket memleket sürgüne gönderilecek, kimine de hapishanelerde yer hazırlanacaktır. Hatta yapılan müzakerelerde onların idam edilmeleri konuşulacak ve onların kökten kazınması adına komplolar kurulacaktır.

Bu açıdan yapılıp edilenlere bakınca bir yönüyle günümüzün mütekebbirlerinin geçmiş dönemlerdekilere nispetle daha azgın ve daha taşkın olduğu söylenebilir. Zira bunlar hiç utanıp sıkılmadan çok rahatlıkla yalan söyleyebiliyor, yerine göre takıyyeye başvurabiliyorlar. Düşmanlaştırdıkları insanları bitirme adına öyle şeytanî komplo ve planlar tertip ediyorlar ki zannediyorum bunlar ne Ebu Cehil’in ne İbn Ebî Muayt’ın ne Utbe’nin ne Şeybe’nin ne de Velid’in aklına gelmiştir. Hizmet adına ortaya konulan en masum faaliyetler karşısında dahi öyle ifratkâr bir tavır takınılıyor ki belki cahiliye asrının mütemerritleri bile günümüzdekiler ölçüsünde bir paranoya yaşamamışlardır.

   Adanmışların Yolu

Fakat bütün bunlara rağmen Peygamber yolunun yolcularının, yürüdükleri yolda kararlı olmaları ve hiç duraksamadan yürümeye devam etmeleri çok önemlidir. Onlar, kendilerine yapılıp edilenlerin hiçbirine takılmamalıdırlar. Zira herkes kendi karakterinin gereğini sergiler. Akrep sokar, yılan ısırır, gül kokar, bülbül de öter. Herkes karakterinde ne varsa onu ortaya koyar. Bunun farkında olduktan sonra âlemin yapıp ettiğine küsmeye, darılmaya gerek yoktur.

Bu açıdan onlar sadece cehalete, iftiraka ve kötülüklere savaş ilan etmelidirler; yolunu sapıtmışlara, kötülere ve mütekebbirlere değil. Onların amacı kötü insanlarla uğraşmak yerine onlardaki ilhad, dalâlet, temerrüt ve kibir gibi kötü sıfatları izale etmeye çalışmak olmalıdır. Demelidirler ki, “Acaba ahsen-i takvime mazhar olarak yaratılan bu nezih ve abide varlığı dalaletten, fısk u fücurdan, kibir u gururdan nasıl sıyırabilir, onu aslî hüviyetine nasıl yönlendirebilir, ruh ve mana kökleriyle irtibatını nasıl sağlayabiliriz?” Onlar kişilere değil sadece onlardaki olumsuz sıfatlara karşı tavır belirlemeli ve bu olumsuzlukları ortadan kaldırma adına stratejiler oluşturmalıdırlar. İlim ve irfanı kullanarak, sevgi ve muhabbeti esas alarak, insanî ve evrensel değerleri öne çıkararak olumsuzluklara karşı seferberlik ilân etmelidirler.

Hizmet gönüllülerinin bütün mücadelesi bundan ibarettir. Onlar ne yapıyorlarsa bunun için yapmalılar. Asıl misyonları, Hz. Pir’in ta Meşrutiyet yıllarında dile getirdiği üzere, günün şartlarına uygun bir şekilde fakirlikle, ihtilaf ve iftirakla, cehaletle mücadele etmektir. Mâniler ne kadar güçlü olursa olsun, asla bundan geri durmamalıdırlar. Mâniaları aşma ve kandan irinden deryaları geçme mevzuunda kararlı olmalıdırlar.

Kaldı ki günümüz insanlığının çoğu itibarıyla doğruya uyanmaya başladığı, yapılan hayırlı faaliyetleri takdir ettiği de bir gerçektir. Bu açıdan ümitsizliğe düşmeye, yılmaya, sarsılmaya gerek yoktur. İnsanî değerleri yeryüzüne ikame etmek ve onlarla bir değerler abidesi oluşturmak için uyarabildiğimiz kadar vicdanı uyarmaya çalışmalıyız. Belli ölçüde bile olsa kavgasız ve çatışmasız bir dünyanın inşasıyla uğraşmalı, öldürücü korkunç silahları susturmaya ve böylece ütopyalardakine denk bir sulh ortamı oluşturmaya çalışmalıyız. Bunu gerçekleştirme adına da ciddi bir azm ü ikdamla hiçbir şeye takılmadan yürümeli, bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşmalıyız.

[1] Zeyneddin Irakî, Tahrîcü Ehâdîsi’l-İhyâ, 5/2032; Ali el-Kari, el-Esrâru’l-Merfûa, s. 163.

الجَرَّة المشروخة: الخدمة في أوقات المحنة والشدَّة

Herkul | | العربية

   سؤال: تفاقم الظروف وزيادة الضغوط والاضطهاد يمكن أن ينتج يأسًا لدى بعض الأشخاص؛ فما الذي يجب فعلُه في مثل هذه المواقف حتى يتسنى الحفاظ على خط الاستقامة؟

   الجواب: أوَّلًا: أجدُ فائدةً في التذكير بضرورة عدم الانخداع بالوجه الخارجي للأحداث الجارية؛ فالبعض قد تخدعه قوته وقدرته وسلطته في استئصال ما يريد، وجريان الأحداث لصالحه، ويظن أنه يستطيع من خلال هذا تحقيق ما يصبو إليه، في حين أنه على حد تعبير الإمام محمد لطفي أفندي: “كم من شخصيّاتٍ عظيمة، وسلاطين ذوي وجوهٍ نورانيّةٍ، وملوكٍ وأباطرةٍ كـ”كسرى أنو شروان” انقلبوا ورحلوا عن هذه الدنيا مثلما جاؤوها دون أن يفعلوا أي شيء، ولا أن يصلوا إلى مقصودهم، من جانب آخر فإن أشخاصًا من أمثال أبي عبيدة وسعد بن أبي وقاص والقعقاع وطارق بن زياد الذين عاشوا حياتهم كأشخاص عاديين هدموا قلاعًا حصينة، وتخطوا أسوارًا منيعة، واخترقوا أماكن مُحكمة، وحققوا نجاحات عديدة بإذن الله وعنايته.

   من أجل الوصول إلى ذروة القيم..

إذا ما ربطنا المسألة ببيان الآية الكريمة ﴿ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ﴾ (سورة الْحَدِيدِ: 57/21) وجدنا المؤمن الحقيقي لا يتعجرف ولا يتجبر إذا ما أنعم الله عليه، ولا ييأس ولا يقنط إذا ما مسه الشر واشتد به الأمر، فالنفس أدنى من كل شيء، والوظيفة أسمى وأعلى من كل شيء، قد يستصغر الإنسان نفسه، ويعتقد أنه ضعيف وواهن، وربما يكون هكذا في الحقيقة، ولكنه حين يلجأ إلى ذي الجلال ملك الملوك ويثق به يُوفق إلى إنجاز أعمال عظيمة عديدة تُدهش الآخرين وتأخذ ألبابهم.

يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “رُبَّ أَشعَثَ أَغْبرَ ذِي طِمْرَينِ مَدْفُوعٍ بِالْأَبْوَابِ لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللهِ لَأَبَرَّهُ[1]. أجل، ربما ترون رجالًا مساكين مشردين، ولكن لهم قيمة وقدرًا عند الله، وإن بدوا في الظاهر مثل أبنية خربة أوشكت على الانهيار فإن بواطنهم مليئة بالكنوز في حقيقة الأمر، والله تعالى يوفق مثل هؤلاء الأشخاص إلى القيام بأعمال عظيمة ومهام جسيمة؛ لأنهم يمتلكون قلوبًا صافية حقًّا، وقد توجهوا إلى الله تعالى بإخلاص وصدق، فقد محوا أنفسهم وأفنوها، فصارت سماتهم هذه وسيلة مهمةً لطلب عناية الحق تعالى ورحمته، وقد وفقهم الله تعالى إلى هذا.

ومن ثم تكون غاية المرء نيل رضا الله والفوز بمرضاته تعالى، وأن يبرأ من قوته وحوله ويلجأ ويلوذ إلى حول الله وقوته؛ فيبتعد عن جميع الأفكار التي تفوح شركًا مثل: “فعلت، وعملت، وخططت، ونجحت”، وأن يعزو إلى الله تعالى كل نجاح وتوفيق حظي به، فإن تم النظر إلى المسألة من هذه الناحية تحققت السلامة من الوقوع في الشرك، ذلك أننا لا نستطيع الوصول إلى أية درجة ما لم ننكر أنفسنا، على المؤمن أن يعلم يقينًا أن الله قادر على أن يجعل أفواج النمل تبني أبراجًا عظيمة طالما رضي عنها سبحانه، وأن يخسف بالآخرين الأرض إذا سخط عليهم.

أجل، إنه الواحد الأبدي، لا شريك له ولا مثيل، فإذا أردنا أن نعطي قيمة للبعض أمام “الأبدي المطلق”، ونضفي عليهم قيمة حقيقية فما نصيبهم إلا “الصفر”، فالعلاقة بين الله والإنسان هي ذات العلاقة فيما بين “الأبدية-والصِّفْر”؛ إلا أن الإنسان “صفرٌ” بحيث إذا وضعت (أ) لفظ الجلالة على يساره أصبح “10” على الفور، وتزيد قيمته أيضًا بكل صفر يُوضع بعد ذلك، وبالتالي فإن الإنسان مع أنه لا يحمل قيمة ذاتية إلا أنه يصل إلى أعلى القيم إذا ما ركن واستند إلى الله تعالى، والأهم أن يقدِّر الجميعُ وضعَهم الخاص تقديرًا صحيحًا.

   الأيام دُوَلٌ

ثانيًا: المخلصون في يومنا، الذين يؤمنون بالله تعالى إيمانًا صادقًا؛ قد يكونون محاصرين في قلب دوائر متداخلة، بعضها دون بعض، حصارًا من قبل أشخاص استسلموا للوهم والغطرسة والحسد أو أساؤوا فهمَ شعور المنافسة والتنافس، ولكن عند النظر إلى هذه اللوحة المشؤومة، لا ينبغي أبدًا الاعتقاد بأنها ستستمر وتدوم إلى الأبد؛ فتغيير هذه الصورة ليس في أيديهم ولا في أيدي القلوب المؤمنة؛ على العكس كل شيء في يد الله؛ إذ يقول سبحانه في إحدى الآيات الكريمة ﴿وَتِلْكَ الأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/140) فاليوم عيد بالنسبة للبعض، وغدًا عيد للبعض الآخر.. اليوم مأتمٌ بالنسبة للبعض، والغدُ مأتمٌ للبعض الآخر، هذه سنَّة الله وقانونها الإلهي، ولا أحد يستطيع أن يغير ذلك.

لهذا السبب فإن الوضع الراهن يشبه ظلام الليل؛ إذ يجب عدم الوقوع في اليأس والقنوط من خلال الاعتقاد بأن ذلك الوضع سيستمر ويدوم إلى الأبد، فلكلِّ ليلٍ صباحٌ، ولكل شتاءٍ ربيعٌ، ولا شك أن الله تعالى عونٌ لكل عبد من عباده يتحمّل ويصبر، وأبطال الصبر الذين يصبرون على ما هم فيه ويتجرّعونَ شوكَ “الصبرِ” الشائك سيرتشفون في النهاية الشهدَ بإذن الله تعالى.

وبالإضافة إلى الإيمان القاطع بأن نهارًا سيأتي بعد الليل، فإنه يجب القبول بليلية الليل وحساب الأشياء التي يمكن القيام بها في هذا الوضع، يجب التفكير في حلولٍ من أجل تقصير الليل بقدر المستطاع، والانتقال بسرعة إلى النهار، لأنه وكما أن هناك طائفة من الأعمال تنجز نهارًا، فإن الليل أيضًا له ظروفه الخاصة به التي يجب الاستفادة منها، وأيًّا كان التوقيت ليلًا أو نهارًا، يجب أن يؤخَذ المستقبل بعين الاعتبار عند وضع الخطط، وليس النظر إلى الوضع الراهن فحسب؛ فلا الليل مستمرٌّ ولا النهار، ويجب على من يعيشون النهار ألا ينسوا أن ليلًا ما سيأتي، وعلى من يعيشون الليل أن نهارًا ما سيأتي من بعده، ويجب عليهم أن يتحركوا وفقًا لهذا.

لنفترض أنكم تعيشون نهارًا مشرقًا وضاءً، و-باعتباركم قلوبًا نذرت نفسها لله- تركضون في نشوة وفرحة في سبيل نشر إلهامات روحكم في ربوع الدنيا؛ فتقيمون أسواقًا ومعارض في كل مكان، وتعرضون القيم الخاصة بكم، سواء قبِلها الآخرون أو رفضوها بإرادتهم الحرة؛ فهذه مسألة أخرى، ولكنكم تعتبرون هذا واجبًا عليكم، وتخشون حساب الله تعالى إياكم إذا لم تؤدوا هذا الواجب، وأثناء القيام بهذا يجب أن تكون لديكم خطط وإستراتيجيات لليلٍ يعقب النهار بالتأكيد، لأنه منذ أن خُلقت الدنيا والبشريةُ لم تنجُ من المتمردين والظالمين والملحدين، عليكم ألا تنسوا أن مثل هؤلاء الأشخاص يكمنون مستعدين لكم في أماكن معينة سيهجمون منها عليكم بمجرد حصولهم على الفرصة، وبهذه الطريقة لا تنخدعوا بضياء النهار وتعيشوا فرحين فخورين، ولا تستسلموا لظلام الليل ويلفَّكم الذعر.

لقد ربط الحق تعالى حتى عباداتنا وطاعاتنا كالصلاة والصوم والحج والزكاة والأضحية بمواقيت معينة؛ إذ من الواضح للجميع مواقيت الصلوات التي سيؤديها المؤمن خلال اليوم، فصلاة الصبح تُؤدّى في وقت السحر، والظهر والعصر تؤديان خلال النهار، والمغرب بعد غروب الشمس، والعشاء بعدها على الترتيب المعروف، بل إن النوافل مثل صلوات: التهجد والضحى والأوابين قد حُدّد لها مواعيد ومواقيت، ومثلما ربط الله تعالى سنواتنا وشهورنا وأيامنا بتقويم هكذا، فيجب علينا نحن أيضًا أن نحدد بصورة واضحة واجباتنا التي يلزم فعلها بحسب ظروف المرحلة الزمنية التي نعيشها، وفي هذا الصدد يجب على كل مؤمن أن يعمل كالخبراء العاملين في مؤسسات تحليل الأفكار والآراء، والمراكز الإستراتيجية، وأن يخطط بشكل جيد للغاية لحياته وحياة أسرتِه في المقام الأول، ثم يحدد كيف له أن يؤدي الواجب اللازم في المجتمع الذي يعيش فيه، عليه أن يُشغّل العقل والمنطق والمحاكمة العقلية التي منَّ الله تعالى عليه بها تشغيلًا كاملًا، وأن تكون له خطط ومشاريع مستقبلية، وعليه أن يُنتج باستمرار أشياء تفيد المجتمع والإنسانية.. باختصار: يجب أن يكون في نشاط وفعالية دائمة، وإلا فإنه يصدأ كالآلات العاطلة ويتعفن، ويصبح غير صالح للعمل.

   الإعلان عن سرِّ الحركة الدائمة

من جانب آخر فإنه يجب كشف ومعرفة سر الحركة الدائمة، أيًّا كانت ظروف المرحلة الزمنية المعيشة، من المهم للغاية تحديد إستراتيجيةٍ للحركة والعمل الصحيح عبر التفكير دائمًا في “ماذا يمكن أن نفعل الآن؟” سواء في النزول إلى الأسفل، أو في الصعود إلى الأعلى.. الشيءُ المهمّ هو القدرة على التحرك وفقًا للوضع دون توقف أبدًا، فأحيانًا تهرولون مثل “الهرولة” التي تحدث في جزء من السعي بين الصفا والمروة، وتستمرون في الركض، وأحيانًا أيضًا تواصلون طريقكم بخطوات وئيدة بطيئة كما هو الحال في الجزء الآخر من السعي، وإن لم تستطيعوا مواصلة السير بسبب الازدحام فإنكم تبدؤون في القفز مكانكم، ويكونُ حتى انتظارُكم نشطًا فعالًا، ولكنكم لا تتوقفون عن الحركة أبدًا.

إن تتوقفوا تنهاروا وتسقطوا، وحين تفقدون حركتكم تنكبون على وجوهكم، وتنجرفون لقوة جاذبية خطيرة وتبدؤون في التآكل بسبب الاحتكاك، وتذوبون وتختفون، ولكنكم إن لم تتوقفوا وتابعتم الحركة باستمرار فسوف تحافظون على حياتكم وحيويتكم، وستتحركون في تناغم مع الوجود، وتدورون باستمرار حيث أنتم دون أن يثنيكم عن ذلك ليلٌ ولا نهار، هذا سُنَّةٌ وضعها الله في الكون، والإنسان أيضًا تابعٌ لقوانين العالم الطبيعي في جانب ما.

وحاصل الكلام إذا واصلتم الحركة والعمل ظللتم صامدين دائمًا بإذن الله، وإذا تركتم أنفسَكم لليأس والكسل والراحة والدعة، وأصبحتم راكدين انهرتم وتعثّرتم في الطريق، وإذا ألقيتم نظرة استقراءٍ على التاريخ يمكنكم أن تروا العشرات من هذه الأمثلة، فعندما دخلت المجتمعات والدول في فترات الركود، وبدؤوا يقضون الوقت في القصور، ويُسلمون أنفسهم للراحة والفتور بدؤوا ينمحون ويزولون من صفحات التاريخ، أما المجتمعات التي تحافظ على حماسها وصفائها وتخلق مركز جذب بجهودها ومساعيها فقد اجتذبت إليها الكيانات الأصغر والأضعف، كما أنها نالت الصمود والبقاء.

***

[1] صحيح مسلم، الجنة، 46-48؛ سنن الترمذي، المناقب، 124.

Kırık Testi: ZOR ZAMANLARDA HİZMET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Şartların ağırlaşması, baskı ve zulümlerin artması bazı kimselerde ümitsizlik hâsıl edebiliyor? Bu tür durumlarda müstakim çizginin korunabilmesi adına yapılması gerekenler nelerdir?

   Cevap: Öncelikle bir hususu hatırlatmakta fayda görüyorum. Cereyan eden hâdiselerin dış yüzlerine bakarak aldanmamak lazım. Bazıları güçlerine, kuvvetlerine, tuttuklarını koparmalarına, hâdiselerin lehlerinde cereyan etmesine bakarak aldanabilir, bununla hedefledikleri şeyleri elde edeceklerini zannedebilirler. Oysaki Alvar İmamı’nın ifadeleriyle nice serv-i revan canlar, nice gül yüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar hiçbir şey yapamadan, maksutlarına eremeden geldikleri gibi devrilip gitmişlerdir. Öte yandan, sıradan insanlar gibi mütevazı yaşayan Ebu Ubeyde, Sa’d İbn Ebî Vakkâs, Ka’ka, Tarık İbn Ziyad gibi insanlar, yıkılmaz zannedilen kaleleri yıkmış, aşılmaz denilen surları aşmış, geçilmez bilinen yerleri geçmiş ve Allah’ın izni ve inayetiyle nice başarılara imza atmışlardır.

   Kıymetler Üstü Kıymetlere Ulaşmak İçin…

Meseleyi âyet-i kerimenin beyanına bağlayacak olursak, ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “İşte bu Allah’ın bir fazlıdır, ihsanıdır. Onu dilediği kimselere verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd Sûresi, 57/21) Bu açıdan hakiki bir mü’min ne imkânların genişlemesi karşısında küstahlaşır ne de şartların zorlaştığı dönemlerde ümitsizliğe düşer. Nefis cümleden edna; vazife cümleden âlâ. İnsan kendisini küçük görebilir. Zayıf ve güçsüz olduğunu düşünebilir. Gerçekten öyle de olabilir. Fakat büyükler büyüğü Zât-ı Zülcelal’e sığındığı ve güvendiği takdirde, görenlerde hayret ve hayranlık duyguları uyaran nice büyük işler yapmaya muvaffak olur.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle nice saçı başı dağınık, kapı kapı kovulan insanlar vardır ki ellerini kaldırıp “Ya Rabbi!” dediklerinde elleri boş dönmezler.[1] Onlara zavallı ve derbeder nazarıyla bakabilirsiniz. Ne var ki onlar, Allah katında çok kıymetlidirler. Dışarıdan yıkılmaya yüz tutmuş virane binalar gibi görünseler de gerçekte içleri define doludur. Allah, zayıf ve derbeder görünen bu tür insanlara çok önemli misyonlar, aşkın vazifeler gördürür. Zira onlar, ciddi bir kalb saffetine sahiptir. Allah’a gönülden teveccüh etmişlerdir. Kendilerini sıfırlamış, üzerlerine bir çarpı çekmişlerdir. Onların bu hususiyetleri Cenab-ı Hakk’ın inayet ve rahmetine önemli bir çağrı ve davetiye hükmüne geçmiş ve Allah da onları muvaffak kılmıştır.

İşte önemli olan da Allah’ın hoşnutluğunu elde edebilmek, O’nun rızasını kazanabilmektir. Kendi güç ve kuvvetinden teberrî ederek Allah’ın güç ve kuvvetine sığınabilmektir. “Ben ettim, ben yaptım, ben plânladım, ben başardım.” gibi şirk kokan her türlü düşünceden uzak durarak, elde edilen bütün başarı ve muvaffakiyetleri Allah’a verebilmektir. Meseleye böyle bakılırsa şirke de girilmemiş olur. Biz kendimizi nefyetmediğimiz sürece hem bir kıymet-i harbiyeye ulaşamaz hem de O’nu ispat edemeyiz. Bir mü’min yakinen bilmelidir ki O razı olduktan sonra karıncalara kocaman kuleler yaptırır; gazap ettiklerini de yerin dibine batırır.

Evet, sonsuz bir tanedir. O’nun yanında izafi sonsuzlar yoktur. Mutlak Sonsuz’un karşısında birilerine ille de bir değer verecek, onlar için bir kıymet-i harbiye biçeceksek, onlara düşen hisse “sıfırdır.” Allah ile insan arasındaki münasebet de sonsuz-sıfır münasebetidir. Fakat insan öyle bir sıfırdır ki lafz-ı celâlin “elif”i o sıfırın sol tarafına konduğu zaman birdenbire 10 olur. Daha sonra koyacağınız her sıfırla onun kıymeti de artar. Dolayısıyla insanın tek başına bir zati değeri olmasa da, Allah’a dayandığı takdirde kıymetler üstü kıymetlere ulaşır. Öncelikle herkesin kendi konumunu doğru takdir etmesi lazım.

   Bugün Birilerine Yarın Başkalarına Bayram

İkinci olarak, günümüzde Allah’a yürekten inanmış samimi insanlar; ilhada, kibre ve hasede yenik düşen veya hiss-i rekabet ve tenafüsü yanlış anlayan kimseler tarafından iç içe daireler hâlinde kuşatılmış olabilirler. Fakat bu meşum tabloya bakarken asla onun ilelebet sürüp gideceği düşünülmemelidir. Bu tablonun değişmesi ne bütünüyle onların elindedir ne de inanmış gönüllerin; bilakis her şey Allah’ın elindedir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: وَتِلْكَ الأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “İşte biz şu (zafer ve hezimet) günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/140) Bugün birilerine bayram, yarın başkalarına. Bugün birilerine matem, yarın başkalarına. Böyle bir ilâhî âdet, ilâhî kanun söz konusu. Bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.

Bu sebeple, hâlihazırdaki mevcut durum gece karanlığına benzer; onun ilelebet sürüp gideceğini zannederek ümitsizliğe kapılmamalı. Her gecenin bir sabahı, her kışın da bir baharı vardır. Şüphesiz ki Allah, dişini sıkıp sabreden her kulunun yardımcısıdır. İçinde bulundukları duruma sabrederek âdeta “sabir” denilen çölün o zehir zemberek otunu yiyen sabır kahramanları, neticede inşâallah şeker şerbet yudumlayacaklardır.

Geceden sonra bir gündüzün geleceğine katiyen inanmanın yanında, geceyi de gece olarak kabul edip mevcut durumda ne yapılabileceğinin hesabı yapılmalıdır. Geceyi olabildiğince kısaltma, bir an önce sıçrayıp gündüze geçme adına çareler düşünülmelidir. Zira gündüz yapılacak bir kısım işler olduğu gibi, gecenin de kendisine göre değerlendirilmesi gereken şartları vardır. Gerek gece gerekse gündüz, yapılan plânlar sadece hâlihazırdaki durum nazar-ı itibara alınarak yapılmamalı; mutlaka istikbal de göz önünde bulundurulmalıdır. Zira ne geceler ne de gündüzler devamlıdır. Gündüzü yaşayanlar, bir gecenin geleceğini, geceyi yaşayanlar da arkadan bir gündüzün geleceğini nazardan dûr etmemeli ve adımlarını buna göre atmalıdırlar.

Diyelim ki apaydınlık bir gündüz yaşıyorsunuz. Adanmış gönüller olarak ruhunuzun ilhamlarını dünyanın dört bir yanına duyurma istikametinde pürneşe, ferih fahur koşturuyorsunuz. Her yerde pazarlar, panayırlar kuruyor ve size ait değerleri teşhir ediyorsunuz. Başkaları hür iradeleriyle bunları kabul eder etmez, ayrı mesele. Fakat siz, bunu bir vazife telakki ediyor ve bu vazifeyi yapmadığınız takdirde Allah’ın hesap soracağından korkuyorsunuz. Bunları yaparken, mutlaka gündüzü takip edecek bir gece için de plânlarınızın, stratejilerinizin olması lazım. Zira dünya kurulduğu günden beri insanlık âleminde mütemerritler, zalimler, mülhitler hiç eksik olmamıştır. Bu tür insanların pusularını kurup bir yerlerde hazır beklediğini ve fırsat ellerine geçer geçmez hücuma kalkışacaklarını unutmamalısınız. Böylelikle ne gündüzün aydınlığına aldanıp ferih fahur yaşarsınız; ne de gecenin karanlığına takılıp paniklersiniz.

Cenab-ı Hak namaz, oruç, hac, zekât ve kurban gibi ibadet ü taatlerimizi bile belirli bir takvime bağlamıştır. Bir Müslümanın günün hangi saat diliminde hangi namazı kılacağı bellidir. Fecir vaktinde sabah namazı, gün içinde öğle ve ikindi namazları, güneş battıktan sonra da sırasıyla akşam ve yatsı namazları kılınır. Hatta teheccüt, kuşluk ve evvabin gibi nafile namazların dahi gün içerisinde hangi vakitlerde kılınacağı tayin edilmiştir. Nasıl ki Allah Teâlâ bizim yıllarımızı, aylarımızı ve günlerimizi böyle bir takvime bağlamıştır. Aynen bunun gibi bizim de içinde yaşadığımız zaman diliminin şartlarına göre yapılması gereken vazifeleri çok iyi tayin etmemiz gerekir. Bu konuda her mü’min, “think tank” kuruluşlarında, strateji merkezlerinde çalışan uzmanlar gibi hareket etmelidir. Başta kendisinin ve ailesinin hayatını, sonrasında da içinde bulunduğu heyet-i âliye içerisinde nasıl bir vazife eda edeceğini çok iyi planlamalıdır. Allah’ın kendisine ihsan ettiği aklı, mantığı, muhakemeyi çok iyi işletmelidir. İleriye yönelik plânları, projeleri olmalıdır. Sürekli topluma ve insanlığa faydalı olacak bir şeyler üretmelidir. Kısaca her daim faaliyet içerisinde olmalıdır. Aksi takdirde işlemeyen aletler gibi paslanır, küflenir ve işe yaramaz hâle gelir.

   Durmamanın Sırrını Keşfetme

Öte yandan içinde yaşanılan zamanın şartları her ne olursa olsun, durmamanın sırrını keşfetmek gerek. Sürekli, “Şimdi ne yapılır?” diyerek doğru hareket stratejisini belirlemek çok önemlidir. İster aşağı doğru inilsin, ister sarp yokuşlar çıkılsın, önemli olan, hiç durmadan hâle uygun hareket edebilmektir. Bazen olur Safa-Merve tepeleri arasında yapılan say’in bir kısmında olduğu gibi “hervele” yaparsınız; koşturur durursunuz. Bazen de sa’yin geri kalan kısmında olduğu gibi ağır adımlarla yolunuza devam edersiniz. Eğer izdihamdan ötürü yolunuza devam edemeyecek olursanız bu defa da yerinizde zıplamaya başlarsınız. Fakat durmazsınız.

Durursanız, dökülürsünüz. Hareketinizi kaybettiğiniz anda yere kapaklanırsınız. Ciddi bir cazibe kuvvetine kapılır ve sürtünmeden dolayı aşınmaya başlarsınız. Gideceğiniz yere varana kadar da meteorlar gibi eriyip yok olursunuz. Fakat hiç durmaz, varlıkla ahenk içinde hareket eder, gece demeden gündüz demeden bulunduğunuz yerde sürekli dönüp durursanız, canlılığınızı devam ettirirsiniz. Bu, Allah’ın kâinat kitabına koyduğu bir kanundur. İnsan da bir yönüyle fizik âlemin kanunlarına tâbidir.

Hâsıl-ı kelam, eğer hareket etmeye, işlemeye devam ederseniz Allah’ın izniyle hep dimdik kalırsınız. Kendinizi ümitsizliğe, tembelliğe, rahat ve rehavete salar ve durağanlaşırsanız dökülür yollarda kalırsınız. Tarihe bir göz atacak olursanız, bunun onlarca misalini görebilirsiniz. Ne zaman toplumlar ve devletler durağanlık dönemlerine girmiş, saraylarda vakit geçirmeye başlamış, kendilerini rahat ve rehavete salmışlarsa, tarihin sayfalarından silinip gitmişlerdir. Heyecan ve safiyetlerini koruyan, sa’y ve gayretleriyle bir cazibe merkezi oluşturan toplumlar ise kendileri ayakta kaldıkları gibi daha küçük ve zayıf yapıları da yanlarına çekmişlerdir.

[1] Müslim, cennet 46-48; Tirmizî, menâkıb 124.

الجَرَّة المشروخة: بعض المعايير الخاصة بالأخلاق الحسنة – 2

Herkul | | العربية

   منهج إصلاح الأخطاء

حاولنا فيما سبق الوقوف على مسألة عدم تعيير الناس أو تحقيرهم، والعفو عن تقصيراتهم، ويجب ألا يُستنبط من كل هذا ما مفادُه ضرورة السكوت على الأخطاء وعدم التدخّل والتصدّي لها بأي شكل على الإطلاق.. ذلك أن القرآن الكريم كلَّف المؤمنين من خلال عدد كثير من آياته بالأمر بالمعروف والنهي عن المنكر، بل إننا إذا ما نظرنا إلى قوله تعالى ﴿كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/110) وجدْنا أن هذه الخيرية رُبطت ورُهنت بالأمر بالمعروف والنهي عن المنكر، وسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أمر بذلك أيضًا فقال: “مَنْ رَأَى مُنْكَرًا فَلْيُنْكِرْهُ بِيَدِهِ، وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الإِيمَانِ[1].

إن محاولةَ منعِ الناس من فعل المنكرات وأمرهم بالمعروف واحدةٌ من أوصاف المؤمن الأساسية، إلا أن المنهج والأسلوب والنظام الواجب اتباعه هنا مهم للغاية؛ فعملٌ كهذا لا يمكن أن يتحقق بإحراج الناس وإخجالهم، لا سيما إذا اختلطَ المنهجُ والردُّ بما يعتبرهُ الإسلام مرفوضًا مثل الكذب والافتراء وتشويه سمعة الناس، فإن المشكلة تتضخّمُ وتكبر، والأصل هنا ضمان أن يستقر في القلوب جمال الأفعال التي وُصفت بأنها طيبة، وقبح الأفعال التي وُصفت بأنها سيئة، أي إقناع الناس بسوء أو حسن تلك الأفعال المعنية، والإسهام في أن يقوموا بضبط أنفسهم وفقًا لهذا، وإلا فإن فهمًا من قبيل “أنا أقول وأحكي، ولا شأن لي بخلاف ذلك” دون أخذ وضع المخاطب في الاعتبار، ودون التمكن من تحديد الأسلوب الصحيح، ودون التفكير في الطريقة التي يجب اتباعها؛ أمرٌ لا علاقة له بـ”الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر” لا من قريب ولا من بعيد.

وإذا نظرنا إلى حياة مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، نرى نماذجَ وأمثلةً كثيرة على ذلك، ومنها ما قاله صلى الله عليه وسلم لماعز الذي جاءه معترفًا بخطيئته حاملًا فكرة التطهّر في الدنيا على أن يترك الأمر للآخرة: “وَيْحَكَ، ارْجِعْ فَاسْتَغْفِرِ اللهَ وَتُبْ إِلَيْهِ“، إلا أنه حين أصر ماعز على تنفيذ العقوبة على الرغم من أنه صلى الله عليه وسلم ردَّه أربع مرات، كان على رسول الله أن يطبق العقوبة عليه، لكنه صلى الله عليه وسلم بقوله “اسْتَغْفِرُوا لِمَاعِزِ بْنِ مَالِكٍ، لَقَدْ تَابَ تَوْبَةً لَوْ قُسِمَتْ بَيْنَ أُمَّةٍ لَوَسِعَتْهُمْ[2]؛ حال دون أن يسيء الناسُ الظنّ بماعزٍ، لقد أراد ألا يُذكر ماعز على أنه إنسان عاصٍ، بل على أنه إنسان تطهّر من خطيئته وسار نقيًّا طاهرًا إلى الذات الإلهية.

لم يوجّه النبيُّ صلى الله عليه وسلم الإدانةَ واللومَ إلى أحدٍ طوال حياته السنية، ولم يكشف مساوئ أحد في وجهه، ومن خلال استقراءِ سيرته صلى الله عليه وسلم لا يمكن العثور على أي سلوك من قبيلِ فضح الناس، وتتبع مواضع زلاتهم وركلِ إنسان سقط على الأرض، ولا مقابلة السيئة بالسيئة، على العكس من ذلك، فقد منع المؤمنين من التجسس والبحثِ عن أحوال الناس الخفية، وأوصى بستر الأخطاء ما أمكن ذلك؛ فكان يتنفس دائمًا عفوًا وتسامحًا طوال حياته، وتلك الكلمات التي قالها بعد فتح مكة للمشركين -الذين كانوا قد مارسوا ضدّه كل أنواع الإيذاء لسنوات طويلة- لا تترك مجالًا لأي كلمة أخرى للتعبير عن عفوه ورحمته: “لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ، اذْهَبُوا فَأَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ[3]، فقد كان لينه هذا وصفحه وعفوه عليه الصلاة والسلام من أهم العوامل التي فتحت القلوب ومكّنت الناس من دخول الإسلام أفواجًا وجماعاتٍ.

من ناحية أخرى، كان سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم إذا ما لاحظَ تقصيرًا من أحد الصحابة لا يصارحه به ولا يضربه به في وجهه؛ بل يضمّن لذلك المعنى ولتلك الملاحظة من خلال حديثه عليه الصلاة والسلام وخطَبِه أمام العامة دون توجيه الكلام إلى شخصٍ بعينه، حتى إنه عندما يجدُ حركةً جماعية في الاتجاه الخاطئِ؛ فإنه يجمع أصحابه ويتحدث على العموم دون أن يوجه كلامه بشكل مباشر لمن ارتكبوا هذه الأخطاء، وهكذا حُلَّت المشاكل دون أن يتعرّض أحدٌ للإهانة أو التجريح أو الاستياء، ودون أن تتأذى كرامةُ إنسان، أو يخالطَ الأمر أية كراهية أو غضب.

وعليه فمن المهم للغاية أن يتعرف الناس إلى محيطهم، ولا سيما من في الريادة ومن يتحملون مسؤوليّات معينة، وأن يهتمّوا بمعالجة الأخطاء، كذلك يجبُ على المعلم في المدرسة أن يدرسَ الحالةَ العامَّة للطلّاب في فصله وأن يعرِفهم جيدًا، فهذا جانبٌ مهمٌّ من الواجب والمسؤولية، أما الجانب الآخر منها فهو معاملة كلّ فرد بإنسانية، وعدم الإساءة إلى أي شخص، ومحاولة دفع الشرور بأنسب طريقة، أي إنه يجب على المسلم أن يتصرف وفقًا لشخصيته حتى في الحالة التي يدفع فيها الشرور عن نفسه، وأن يظلّ مرتبطًا بمنهج رسول الله صلى الله عليه وسلم.

وكيلا يُساء إلى أي شخص ولا يُوسَّع نطاق المشكلة يجب تحديد الأسلوب وفقًا للحالة الخاصّة بكل شخص، ومراعاة كل حدث على حدة، وبدلًا من الرد الفوري على المشكلات التي تتم مواجهتها والتحدث عنها يمنة ويسرة من الضروري التفكير في المشكلة ومحاولة إيجاد أنسب حلٍّ لها، ومن المعلوم أن علاج القضايا بالفظاظة أو التجريح أو الإهمال يكسر قلوب الناس ويُبعدهم كما علّمنا الله جل جلاله، ﴿فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/159)…

علينا أن نعلم جيدًا أن هذه المهمّة في تحديد الأسلوب الخاص بكل حالة يُرادُ علاجها إنما تتطلب خبرة وحساسية.. لذا يمكن اعتبار هذا العمل من شأن النخبة والمثقفين.

وتجدر الإشارة إلى أن المشاكل لا يمكن حلها دائمًا عن طريق الحديث عنها، فالحديث عن بعض المشاكل قد يضخم الأزمة أكثر.. يجب أن يكون كلام المؤمن حكمة، وسكوته تأمّلًا وتدبّرًا.. إذا كانت الكلمات التي سننطق بها حكمة وجب علينا أن نتكلم، وإذا لم تكن كذلك وجب علينا أن نصمت وننتظر الوقت المناسب.. هناك بعض المواقف التي يجب على المرء التوقف عندها والتفكر والتأمل فيها، لأن الحكمة تتطور في أحضان التأمل.. إذا كانت هناك حكمة في حديثنا فسنتحدث، وإلا فإن حديثَ كل فرد كما يحلو له وكما يخطر على باله ليس إلَّا ضجيجًا وجعجعةً، وكما نعرفُ أنّ لكلِّ مقامٍ مقالًا فعلينا أن نتعرّف إلى فضيلةِ التحلي بالصبرِ والصمتِ والانتظار.

   محاسبة النفس

يشير سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في أحد أحاديثه الشريفة إلى أن الإنسان خُلق مهيأً لارتكاب الخطإ والوقوع في الزلل، وذلك بقوله عليه الصلاة والسلام “كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ، وَخَيْرُ الخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ[4]، وهذا يعني أن لدى الطبيعة البشرية ميلًا للوقوع في الخطإ، فالبعضُ يضيّق مجال هذا الميل أو يتغلب عليه تمامًا من خلال وفائه بحق إرادته؛ والبعضُ الآخر لا يستطيع النجاح في هذا الشأن بالقدر الكافي، والمهم هو أن يعتدل الشخص فورًا بعد أن يتعثر ويقع، وأن يتوجّه مباشرةً إلى المكان الصحيح، ويُدخل نفسه تحت صنابير التطهّر فيتطهر.

نعم، قد تزل قدم أي فرد، لكن الهجوم فورًا على ذلك الإنسان، والحديث عن زلتِهِ هنا وهناك وإحراجه لا يوافق الأخلاق الإلهية ولا منهج رسولنا عليه الصلاة والسلام، من واجبنا أن ننظر في عيوبنا وننشغل بتصحيحها بدلًا من أن ننشغل بعيوب الآخرين وأوجُهِ قصورهم، لأن من يتعامى عن عيوب نفسه أو لا يراها بالفعل، يظلّ دائمًا يبحث عن العيوب لدى الآخرين، لكنني أعتقد أن من انشغل بعيوب نفسه ما تفرَّغ لتتبع عيوب الناس.

علينا أن نستدير وننظر إلى أنفسنا قبل أن نلقي بالحجارة على أي شخص، إذا كنا نرتكب عيوبًا مماثلة، فيجب علينا أن نخشى أن يرتد هذا الحجر علينا ويصيبنا في رؤوسنا، يُروى أن سيدنا عيسى عليه السلام قال لمن كانوا ينتظرون وقد أمسكوا بالأحجار في أيديهم أثناء معاقبة أحد المجرمين: “ليُلقِ الحجرَ الأول من لا خطيئةَ له”، وهنا يُسارع كل واحد من الحضور بالتخلص ببطء من الحجر الذي في يده.

وأخيرًا، من المفيد التذكير بأنه لا عذر لنا إذا لم ننتبه إلى مثل هذه الأمور وذهبْنا نخوض مع الجموعِ عن عيوب وخطايا الآخرين، فحتى لو وقع العالم كلُّه في خطيئةٍ ما فإن ذلك لا يشكل عذرًا منطقيًّا لمشاركتنا في مثل خطيئتهم، وكما ورد في المثل فـ”إن كُلّ شَاةٍ سَتُنَاطُ بِرِجْلِهَا”، لا عذرَ يوم القيامة لكلمات من قبيل: “الجميع كان يتحدث وأنا أيضًا تبعتهم”، لأنه كما ذكرت الآية الكريمة ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى﴾ (سورة فَاطِرٍ: 35/18) فهناك يواجِه كلُّ إنسان فداحةَ ووطأة ذنبه وخطيئته، والواقعُ أنه إذا تسبّب شخصٌ في فتنةٍ وفسادٍ بكلماتِهِ أو كتاباتِه أو ما يصدر عنه؛ فإنه سيعاني أيضًا من وبال الخطايا التي تسبب فيها إلى جانب وبال خطيئتِه نفسه.

وبدلًا من الانسحاق في الآخرة تحت هذه الأعباء الثقيلة فإن الطريقة الأكثر حكمة -حيث تتوفر القدرة لذلك في هذه الحياة الدنيا- هي التحكم بألسنتنا وضبطها على إيقاعٍ كفيلٍ بعدمِ حدوث مشكلات من هذا القبيل، ومن دون ذلك فإنه يجب على المرء أولًا أن يتحقق من مشاعره وأفكاره المتعلقة بإخوته وأن يحافظ عليها نقية طاهرة، لأن ما يصدر عن اللسان هو الأفكار، وإذا كانت الأفكار قذرةً تخرج قذاراتٌ كثيرةٌ من اللسان، ومن يركز على عيوب الآخرين ويشغل ذهنه بها دائمًا فإنه سيعبّر عنها بحديثه النفسي أولًا، ثم يتناقلها ويرددها هنا وهناك.

ومن المؤكد أن من ينشغل بالتجسس وسوء الظن والإهانة ويتحدّث عن عيوب الآخرين باستمرار سوف يرى في الآخرة عقوبة خطاياه، لكن لا يمكن لشخص هكذا أن يكون مرتاحًا في الدنيا، بل إنه بذلك سيحول بيده حياته إلى جحيم، وسيُلوّث خلاياه العصبية، وسينقلبُ الأمرُ عليه ليكون له عقوبةً.

***

[1] صحيح مسلم، الإيمان، 78؛ سنن الترمذي، الفتن، 11.

[2] صحيح مسلم، الحدود، 22.

[3] البيهقي: السنن الكبرى، 9/199.

[4] سنن الترمذي، القيامة، 49؛ سنن ابن ماجه، الزهد، 30.

GÜZEL AHLÂK ADINA BAZI ÖLÇÜLER (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Hataları Giderme Yolu

Buraya kadar insanları ayıplamama, hor görmeme ve kusurları affetme üzerinde durmaya çalıştık. Bütün bunlardan hata ve yanlışlar karşısında sessiz kalınması ve hiçbir şekilde bunlara müdahale edilmemesi gerektiği gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim çok sayıda âyet-i kerimesiyle mü’minlere emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini önemli bir mükellefiyet olarak yüklemiştir. Hatta كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِSiz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/110) âyet-i kerimesine bakılacak olursa en hayırlı ümmet olabilmenin buna bağlandığı görülecektir. Peygamber Efendimiz de yapılabildiği takdirde kötülüklerin elle izale edilmesini, buna güç yetirilemediği durumlarda dil ile ikaz edilmesini, olmadı en azından kalben tavır alınmasını emretmiştir. (Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11)

Kötülükten insanları alıkoymaya çalışma ve onlara iyiliği emretme mü’minin temel vasıflarından biridir. Fakat burada takip edilmesi gereken usul, üslûp ve sistem çok önemlidir. Böyle bir faaliyet, insanları mahcup ederek, onların yüzünü yere baktırarak yapılamaz. Hele yalan, iftira ve karalama gibi İslâm’ın merdut saydığı bir kısım fiillerin de işin içine girdiği bir yerde problemlerin önlenmesi bir tarafa, onlar daha da büyütülmüş olacaktır. Burada asıl olan, iyi olduğu ifade edilen fiillerin güzelliğinin, kötü olduğu ifade edilen fiillerin ise kötülüğünün gönüllerde makes bulmasını sağlamaktır. Yani insanları söz konusu fiillerin iyiliği veya kötülüğü konusunda ikna ederek onların kendilerini buna göre yeniden ayarlamasını sağlamaktır. Yoksa muhatabın durumunu dikkate almadan, doğru üslûbu belirleyemeden, hangi yöntemin takip edilmesi gerektiğini düşünmeden “Ben söylerim, anlatırım, gerisine karışmam.” şeklindeki bir yaklaşımın emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerle bir alakası yoktur.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına bakacak olursak, ifade edilen hususların pek çok örneğiyle karşılaşırız. Mesela O, ahirete bırakmadan dünyada temizleme düşüncesiyle gelip günahını itiraf eden Mâiz’e, “Git tevbe et. Çünkü Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” demiştir. Dört defa geri çevirmesine rağmen Mâiz cezanın tatbikinde ısrar edince Allah Resûlü cezayı uygulamak zorunda kalmış fakat, “Mâiz için istiğfar edin, öyle bir tevbe etti ki tevbesi eğer yeryüzüne dağılsaydı herkese yeterdi.” (Müslim, hudûd 22; Ebû Dâvûd, hudûd 24, 25) şeklindeki sözleriyle halkın onun hakkında suizanna girmesinin önünü almıştır. Onun bir günâhkar olarak değil, günahından arınmış ve tertemiz hâlde nezd-i ulûhiyete yürümüş bir insan olarak anılmasını istemiştir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri boyunca ne kimseyi ayıplamış ne de kimsenin kusurunu yüzüne vurmuştur. O’nun hayatında, insanların kusurlarını ifşa etme, düşen insanlara tekme vurma, kötülüklere kötülükle karşılık verme gibi davranışların hiçbirisine rastlamak mümkün değildir. Bilâkis O, mü’minleri, tecessüste bulunmaktan (insanların gizli hâllerini araştırmaktan) men etmiş, her fırsatta hataların örtülmesini tavsiye etmiş ve hayatı boyunca hep af ve hoşgörü soluklamıştır. Mekke’nin fethini müteakip, yıllarca kendisine her türlü eza ve cefayı reva görmüş müşriklere karşı söylediği şu sözler başka söze ihtiyaç bırakmamaktadır: “Bugün size kınama yoktur. Gidin hepiniz serbestsiniz.” Esasen gönülleri fetheden ve insanların gruplar halinde İslâm’a dehalet etmelerini sağlayan en önemli faktörlerden birisi de O’nun bu yumuşaklığı ve affediciliğidir.

Öte yandan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabeden herhangi bir kimsenin bir kusuru olduğunda, bunu onun yüzüne vurmamış; umuma konuşmak suretiyle söz konusu şahsın da kendi hissesine düşen dersi almasını sağlamıştır. Hatta çok ciddi karşı koymaların, isyan ahlâkına girmelerin söz konusu olduğu yerlerde dahi bu hataları yapan kimselere bir şey demeden ashabını toplayıp umuma konuşma yapmıştır. Böylece hiç kimse rencide olmadan, yaralanmadan, küskünlüğe girmeden, hiç kimsenin onuru kırılmadan ve işin içine kinler, öfkeler karıştırılmadan problemler halledilmiştir.

Bu itibarla özellikle önde olan ve belirli sorumluluklar üstlenen kişilerin, beraber olduğu insanları tanıması, onların hatalarına karşı duyarsız kalmaması çok önemlidir. Okuldaki bir öğretmenin, kendi sınıfındaki öğrencilerin genel durumlarını bilmesi ve onları çok iyi tanıması gerekir. Bu, vazife ve sorumluluğun önemli bir yanıdır. Onun diğer yanı ise herkese insanca davranma, hiç kimseyi rencide etmeme ve kötülükleri en uygun şekilde savmaya çalışmadır. Yani bir Müslüman kötülükleri savarken de kendi karakterine uygun hareket etmeli, Peygamber yoluna bağlı kalmalıdır.

Hiç kimseyi rencide etmeme ve problemi daha da büyütmeme adına her şahsın hususî durumuna göre bir üslup belirlenmeli ve her olay ayrıca nazar-ı itibara alınmalıdır. Karşılaşılan problemlere hemen tepki vermek ve onları sağda solda konuşmak yerine mutlaka konu üzerine kafa yorulmalı ve en uygun çözüm şekli bulunmaya çalışılmalıdır. Eğer meseleleri kaba ve dikkatsizce bir üslupla ele alır, hem nalına hem mıhına vurursanız, insanları kırıp kendinizden uzaklaştırırsınız. Unutulmamalıdır ki nasihat ve irşat mesleği, uzmanlık ister, hassasiyet gerektirir. Bu yönüyle ona bir elit ve entelektüel işi olarak bakabiliriz.

Şu da bilinmelidir ki problemler her zaman konuşarak çözülemeyebilir. Bazı problemlerin konuşulması, krizi daha da büyütebilir. Bir mü’minin konuşması hikmet, sükûtu da tefekkür olmalıdır. Konuştuğumuz sözler hikmet olacaksa konuşmalıyız. Olmayacaksa susmalı ve uygun zamanı beklemeliyiz. Bazı haller vardır ki oralarda insanın durup düşünmesi gerekir. Zira hikmet, tefekkürün bağrında gelişir. Konuşmamızda hikmet varsa konuşuruz. Yoksa herkesin, aklına estiği gibi ulu orta bir şeyler söylemesi sadece gürültü doğurur. İnsan, yerine göre konuşmasını bildiği gibi, sabretmesini ve beklemesini de bilmelidir.

   Muhasebe

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ، وَخَيْرُ الخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ “Her insan hata eder. Hata edenlerin en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, kıyâme 49; İbn Mâce, zühd 30) şeklindeki sözleriyle âdemoğlunun hata ve günah işlemeye açık yaratıldığına işaret etmiştir. Demek ki insan tabiatının hataya açık bir yanı vardır. Kimisi iradesinin hakkını vererek bu açıklığı daraltır veya tamamen yok eder; kimisi de bu konuda yeterli ölçüde başarılı olamaz. Önemli olan, insanın sürçüp düştükten sonra hemen doğrulup yönelmesi gerekli olan kapıya yönelmesi ve arınma kurnalarının altına girip arınmasıdır.

Evet, herkes düşebilir. Fakat düşen bir insanın hemen üzerine yürümek, sağda solda onun aleyhine konuşmak ve onu mahcup etmek ne ilâhî ahlâka uygundur ne de Efendimiz’in yoluna. Bize düşen, başkalarının ayıp ve kusurlarıyla meşgul olmak yerine dönüp kendi kusurlarımıza bakmak ve onların ıslahıyla meşgul olmaktır. Çünkü kendi kusurlarını görmeyen/göremeyen, ömür boyu hep başkalarında kusur arar durur. Fakat bütün hesaplarını kendi kusurlarına bağlayan bir insan zannediyorum başkalarının kusurlarını görmez.

Birine taş atmadan evvel dönüp kendimize bakmalıyız. Eğer benzer kusurları biz de yapıyorsak bu taşın dönüp gelip kendi kafamıza vurmasından korkmalıyız. Seyyidina Hz. Mesih’in, suçlu birisi cezalandırılacağı zaman taşlar ellerinde bekleyen insanlara şöyle dediği nakledilir: “İlk taşı hiç günahı olmayan atsın.” Tabi herkes yavaşça ellerindeki taşları yere bırakıverir.

Son olarak şu hususu hatırlatmakta da fayda var. Günümüzde bu tür konulara hiç dikkat edilmemesi ve başkalarının ayıp ve günahlarının herkes tarafından uluorta konuşuluyor olması bizim için bir mazeret teşkil etmez. Hatta bütün dünya böyle bir günah yoluna girse bile bu bizim onlara iştirak etmemizi mazur göstermez. Bir Türk atasözünde ifade edildiği gibi her koyunu kendi bacağından asarlar. Ahirette mazeret olarak ileri sürülecek, “Herkes konuşuyordu ben de onlara uydum.” türünden sözlerin hiçbir geçerliliği yoktur. وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى “Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır Sûresi, 35/18) âyet-i kerimesinin ifade ettiği üzere orada herkes kendi günahının ağırlığıyla baş başa kalır. Hatta eğer bir kimse başkaları hakkındaki söz veya yazılarıyla fitne-fesada sebep olmuşsa, kendi günahının yanında sebep olduğu günahların da vebalini çeker.

Ahirette bu ağır yüklerin altında ezilmektense, bu dünyada imkân varken dilimize sahip olup bu kabil tamiri çok zor problemlere en başta sebebiyet vermemek en akıllıca yoldur. Hatta dilden de öte insanın öncelikle mü’min kardeşleriyle ilgili duygu ve düşüncelerini kontrol etmesi ve temiz tutması gerekir. Zira dilden dökülenler düşüncelerdir. Eğer düşünceler kirli olursa, dilden de kirli şeyler dökülecektir. Başkalarının kusurlarına odaklanan ve zihninde sürekli bunları evirip çeviren bir insan, önce kelam-ı nefsiyle bunları dillendirecek, arkasından da saza söze dökecektir.

Sürekli başkalarının kusurlarıyla meşgul olan ve bunları konuşan bir insanın tecessüs, suizan, gıybet ve tahkir gibi günahlarının cezasını ahirette göreceği kesindir. Fakat böyle bir kişinin dünyada rahat etmesi de mümkün değildir. Zihninde sürekli başkalarının kusurlarını evirip çeviren, bunlara dair farklı farklı kurgular ortaya koyan bir kişi kendi eliyle dünya hayatını da Cehennem’e çevirecektir. Falanın filanın yapıp ettikleriyle nöronlarını kirleten, oturup kalkıp bu tür kirli şeyleri konuşan bir insan için bütün bunlar bir azaba dönüşecektir.

الجَرَّة المشروخة: بعض المعايير الخاصة بالأخلاق الحسنة

Herkul | | العربية

   سؤال: تأمرنا السنة النبوية الشريفة بالحذرِ من تعيِير المؤمنين، واحتقارهم أو فضحِ عيوبهم، ثم تأمرنا أيضًا ومن ناحيةٍ أخرى بعدمِ السكوت على المظالم والشرور وبضرورةِ التصدي لها.. فما الموقف الواجب على المؤمن التزامه في هذا الشأن، وكيف ينبغي أن يحقق التوازن بين الأمرين؟

   الجواب: يقول رسول الله صلى الله عليه وسلم: “مَنْ عَيَّرَ أَخَاهُ بِذَنْبٍ لَمْ يَمُتْ حَتَّى يَعْمَلَهُ[1]، وبهذا نهى عن تعييب الآخرين وتعييرَهم، ولفت الانتباه إلى المصير الذي يؤول إليه مرتكبي مثل هذه الخطيئة.

   عدم التعيِير

وفقًا للحديث السابق فإن من عاب أخًا له وعيَّره على جرمٍ -فعلَه أو لم يفعلْه- لن يموت دون أن يرتكب الجرمَ ذاته، وقد يتسبب هذا التعييب والتعيير أحيانًا -حفظنا الله- في مشكلة تقع لزوجة العائب أو ابنته أو ابنه أو قريب آخر له، أي إن الله جل جلاله قد يُعاقب ذلك الشخص في نفسه عما ارتكبه من ظلم، وقد يُعاقبه في أحد أفراد أسرته.. وكثيرًا ما يجد الإنسان سبيلًا للتخلص من مشكلاته الشخصية، ولكن المشكلات التي يتعرض لها أقرب الأقربين إليه قد تقصم ظهره.

إننا لا نستطيع معرفة حقيقة الأمر؛ فربما يكون مثل هذا العقاب رحمةً بمن يستحقه؛ إذ قد يكون كفارة عن خطيئته، ومثل هذا الضيق والخجل الذي يعانيه في الدنيا ربما ينقذه من العقاب في الآخرة، وبعبارة أخرى: إن المرء بتحمله أخفّ العقابين يكون قد نجا وتخلص من أشدّهما.. وقد تكونُ الخطيئة المرتكَبة كبيرةً لدرجة أن الأزمات والعقوبات الدنيوية لا تكفي لتطهيرها؛ فمثلًا: إن جزاء الجرائم الجسيمة من انتهاكٍ للقانون، وتعدٍّ على حقوق العباد، وتهديد سلامة أرواح الناس وممتلكاتهم، والتلاعب بأعراضهم وشرفهم، ومقارفة أدناس الكفر والشرك والنفاق؛ لا يُرى إلا في الآخرة.

يستحيل علينا أن نعرف الحكمة؛ فالله يذيق البعض العذاب هنا، والبعضَ الآخر في الآخرة، فإن كنا لا نريد أن نعاني مثل هذا الخجل في الدنيا والآخرة فعلينا أن نضبط ألسنتنا عند الحديث عن الناس جميعًا، لا سيما المؤمنين منهم، بل وأن نراجع أفكارَنا بشأنهم.

ذلك أن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: “مَنْ يَضْمَنْ لِي مَا بَيْنَ لَحْيَيْهِ وَمَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ أَضْمَنْ لَهُ الجَنَّة[2]، ويقصد بالأول اللسانَ، وهو ما يسهُلُ إلجامه في البداية، ويصعبُ للغاية إصلاحُ ما تحطم وانهار بعد أن يمرّ منه الكلام، لذا فعلى مَن اغتابَ أحدًا أو عابه بسبب أخطائه وذنوبه أن يأتيه فيستسمحه عن ذلك على الأقل، وإلا يكون قد انتقل إلى الآخرة وعليه حقٌّ لِعبد، ومن المسلَّمِ أن هذا ليس بالأمر السهل؛ إذ يجب على الإنسان أن يغلق فمَه منذ البداية ويضمنَ سلامةَ ما بين لحييه بدلًا من الانسحاق تحت وطأة المشكلة وفداحتها.

فالحذرَ الحذرَ حتى حينما يقتضي الأمرُ إبلاغًا عن حادث ما، وعلينا ألا نتجاوز الإطار، وألا ننتهك الحدود، وأن نبرأَ من الغرض والطمعِ عند طرح أية مسألة للحديث، وأن نحذرَ من إيذاء أيِّ أحدٍ بسبب كلماتنا، وإلا فإن كانت جلساتنا وأحاديثُنا من قبيلِ “فلانٌ فعل كذا، وعلّانٌ فعل كذا، ولهذا السبب أصابنا ما أصابنا”، وانشغلنا بخطايا الناسِ وهفواتهم وسوء الظن بهم فإننا نؤلم الكثيرين ونظلم الناس ونرحل إلى الآخرة محمّلين بالخطايا والآثام.

من جانب آخر فقد صرّحَ النبي صلى الله عليه وسلم بأنّ من يعيب أخًا لذنب فعله يُعاقب بأن يأتي مثل ما أتى أخوه، وعليه يا تُرى كيف يكون موقف من يعيبون إخوانهم لأخطاء وذنوب لم يرتكبوها؟! من المؤكد أن أفعالًا مثل تشويه حيثية الأبرياء بالأكاذيب والافتراءات، ووسمهم بالجريمة من خلال المؤامرات والمكائد؛ ذنوبٌ جسيمة، كلٌّ منها أعظم من الآخر عند الله تعالى، لا سيما إذا كان المستهدفُ مجموعةً كبيرة وليس شخصًا واحدًا؛ فإذا ما سعى المفترون إلى تشويه طائفةٍ كبيرة من الناس بإلقاء الوحل والقاذورات عليهم والتلاعب بكرامتهم؛ فقد تحتّم الفشلُ واستحال الفلاحُ على أولئك المفترين.. لا توجد وسيلةٌ لتخليصهم من الذنوب والآثام إلا إذا قام كل امرئ منهم بطلب السماح من أفراد تلك المجموعة التي عابوها وعيّروها فردًا فردًا، لذلك فإنه من غير المحتمل أن يقوم مؤمن حقيقي بفعل مثل هذه الألاعيب الخاصة بذوي النفاق والكفر.

أجل، بقدر حساسية المؤمن في حماية كرامته وشرفه؛ فإنه مطالَبٌ بأن يُظهر الحساسية ذاتها بحق الآخرين أيضًا، يجب عليه ألا يؤذي أحدًا، لا بيده ولا بلسانه، بل عليه أن يطهّر حتى ذهنه من الأفكار القذرة، ويجعل إحسانَ الظن بالناس طبعَه وفطرتَه، فالأصلُ أن المؤمن -بالنظر إلى معنى الكلمة- يعني الشخص الأمين الذي يثق به ويأمنُه الجميع، فالمؤمنُ الحقيقيُّ يغرسُ ثقة هكذا في محيطه بحيث لا يقلقُ أو يتخوّف أحدٌ منه أبدًا؛ فلا يجد الآخرون قبالته أيَّ ذعر حقيقي أو وهمي؛ ولا يخافون أن يطعنهم من الخلف إذا ما أداروا ظهورهم، بل يعلمون أنهم حتى لو تسبّبوا بإيذائه فلن يتسبَّب هو في إيذائهم وإن استطاع، هذا لأن للمؤمن حدودًا معينة لا يستطيع تجاوزها أبدًا ومبادئ أساسية لا يمكنه انتهاكها ألبتة.

من المهم جدًّا أن تصبح بعض المواقف والسلوكيات سمة وسجية في المرء، وكل شخص لديه سجية خاصة به تنبع من الفطرة الإنسانية، ولكن هناك أيضًا السجية والشخصية الإسلامية المكتسبة لاحقًا، ويستطيع المسلم الذي يمثل الشخصية الإسلامية أداء بعض السلوكيات التي تستلزمها الأخلاق الحميدة دون أية صعوبة، فإن عُجِنَ إنسان في بوتقة إسلامية وتخلَّق بالأخلاق الإسلامية، فإنه لا يتخلى عن شخصيته حتى عند مواجهة المواقف العدائية للطغاة والمعتدين، ولا يرد عليهم بمثل ما فعلوه معه، أو بالأحرى لا ينزل إلى مستوى الناس العاديين.

ولكننا إن لم نتمكن من جعل الأخلاق الحميدة طبيعة فينا، فإننا نعاني صعوبة في بعض القضايا، ولا يمكننا دائمًا إظهار الصمود والثبات ذاته، وحتى لو تصرفنا برحمة إزاء الجميع فقد ننفعل إذا ما أُغضِبنَا ولو قليلًا، قد نعاني من عدم الخبرة في ردود أفعالنا، وتعاملِنا مع الناس بين الحين والآخر، ونفسد الأعمال التي سنقوم بها، ومن هذه الزاوية، فإنه مهمٌّ للغاية أن نجعل الأخلاق الإسلامية طبيعةً وجبلَّةً فينا بالضغط على أنفسنا قليلًا والتمرس والتدريب والترويض الدائم على ذلك.

   النهي عن التجسُّس

أجل، حرَّم رسولُ الله صلى الله عليه وسلم تعييرَ المؤمنين بسبب أخطائهم وذنوبهم، وأشارَ إلى أن الإسلام ليس فيه أيُّ تكليفٍ بالتحرِّي عن الشرور والسعي إلى الاطلاع على خطايا الآخرين، على العكس من ذلك، لقد حرّم القرآن الكريم هذا الأمرَ تحريمًا قاطعًا بقول الله تعالى ﴿وَلَا تَجَسَّسُوا﴾ (سورة الْحُجُرَاتِ: 49/12).

إن من ينشغلون دائمًا في التحقيق بأخطاء وعيوب الناس، مثلهم في ذلك مثل صياد شرير، سوف تتلوث طبائعهم وتتشوه فِطَرُهم شيئًا فشيئًا، وإذا ما تلوّثت طبائعهم فلن يقتصر التعييرُ والإساءةُ على المذنبين والمخطئين فقط؛ بل سَيَشْرَع ذووا الطبائع الملوثة في تشويه الأبرياء الأطهار أيضًا.. وخلافًا لذلك، فإن المرء إذا درَّب نفسَه على عدم الخوضِ في خطايا الناسِ حتى المذنبين منهم، ونزّهَ نفسه عن ذلك مهما خاضَ الناسُ فيه، وبرمَجَ نفسه على أن يكون ذلك فيه سجيّةً وفِطرةً؛ فإنه سينثر الضياء في من حوله وما حوله.

إنني كثيرًا ما أذكّر بقول الإمام الخادمي في تعليقه المسمى “البريقة” الذي كتبه حول “الطريقة المحمدية: “حتى وإن رأيتَ مؤمنًا في حالة سيئةً جدًّا، فلا تحكم عليه فورًا، امسح عينيك، وقل: “يا تُرى هل أنا أُبْصِرُ بشكل صحيح؟ هذا الرجل لا يرتكب ألبتة مثل هذه الخطيئة”، واستدِرْ ثم انظر ثانيةً، وتحقّق مما إذا كنتَ ترى بشكل صحيح أو لا حتى لا تتخذ قرارًا خاطئًا، تحقّقْ مرة أخرى معتقدًا أنك قد تكون مخطئًا، فإن فعلت هذا عشر مرات، وتكوَّنَتْ لديك القناعة بأن ما تراه صحيحًا فابتعِدْ قائلًا “إلهي! اللهم خلِّصْه من هذا الحال المشين، واحفظني من أن أقع في مثله”.

ومع أن الإمام الخادمي يريد بكلماته هذه أن يذكرنا بحقيقة مهمة، فإنني أعتقد أن السلوك الأصوب لأي شخص يواجه مثل هذه الخطيئة هو أن يقول: “ربما أنني رأيت بشكلٍ خاطئ”، ويولّه ظهره من أول نظرة، ويبرح المكان فورًا، ويبتعد من هناك، وألا يذكر ما رآه في أي مكان على الإطلاق؛ لأن الله لم يعيِّنَّا مدّعِين عموميين ولا محققين عن خطايا الآخرين.

لنضعْ نصب أعيننا دائمًا أن أحدَ أسماء الله الحسنى “الستار”؛ أي ستَّار العيوب والذنوب، وواجبُ المسلم هو أن يتحلى بهذا الخلُق، وانطلاقًا من هذه الحقيقة يقول صلوات الله وسلامه عليه: “مَنْ سَتَرَ عَلَى مُسْلِمٍ سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ[3]، وقد تعرض لنا أشياء كثيرة في الدنيا تخجلنا في الآخرة، إن لم نتحلَّ بهذا الخلق في هذه الدنيا فقد نفتضح في الدار الآخرة؛ أي إن الفضيحة والذلة التي نذيقها الآخرين في هذه الدنيا تحط علينا وتطوقنا في الآخرة، ومن الأفضل كفُّ البحث عن عيوب الآخرين وهفواتهم، فإذا ما اطّلَعْنا على ذلك صدفةً علينا ألا نكشفه للآخرين أو نتحدّث فيه.

   النهي عن التحقير والإيذاء

قال سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديث آخر من أحاديثه الشريفة: “بِحَسْبِ امْرئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ[4]، لا يمكن الاستهانة بأي شخص يؤمن بالله تعالى، وحتى وإن لم يكن مسلمًا؛ فإننا بحسب فهم سيدنا عليٍّ رضي الله عنه لا يمكننا تحقير أحدٍ أبدًا لأن جميع البشر متساوون معنا من حيث كونهم بشرًا، قد تكون لدى البعض صفات سيئة لا نقبلها؛ مثل الكفر والنفاق والضلال، وفي هذه الحالة يكون من غير اللائق بالنسبة للمؤمن مهاجمة هؤلاء الأفراد من خلال استهدافهم، بل يجب بذلُ الجهود لإنقاذ هؤلاء الأشخاص من تلك الصفات السيئة التي نبغضها؛ ذلك أن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم لم يُهن أو يُقلّل من شأن أيِّ شخص طوال حياته السَّنية.

بالشكل نفسه لا يمكن للمؤمن أن يقول بالنسبة لإنسان زلَّت قدمُه أو سقط على الأرض: “لأركلَه أنا أيضًا ركلةً أخرى”، لا يمكن للمؤمن أبدًا أن يكون واحدًا من السفاحين الذين يتسابقون إلى طعنِ من زلّتْ قدمُه وفقًا للمثل القائل: “إذا وقع الجملُ كثرت سكاكينه”، لا يمكن للمؤمن أن يطعن في حقِّ مَن وقعَ أو أخطأَ ولا أن يشنّعَ به ويتكلّم بعيوبه ويجعل منها حكاية تتناقلها الألسن، ولا يُخجله أو يُحرجه بأن يتحدث معه عن ذلك أمام الآخرين، لا سيما وأن إفشاء الأخطاء والذنوب التي وقعت وتضخيمَها والمبالغةَ فيها والحديث عنها هنا وهناك ليس من سلوك المؤمن بالتأكيد، إن الواجبَ على المؤمن هو أن يقدر ويحترم ويحفظ كرامة ومكانة وشرف جميع الناس كما يفعل ذلك لنفسه، إن واجبه إزاء أخطاء الآخرين وذنوبهم هو الاعتبار من حالهم، وبذل الجهد في مساعدتهم إن كان بوسعه، والتضرع إلى الله بالدعاء ألا يضعه في نفس الموقف.

إنه لَأَمْرٌ مؤلم حقًّا -خاصة بالنسبة لمن يتمتعون بسمعة عالية ومناصب اجتماعية- أن يجري الحديث هنا وهناك عن أخطاء وذنوب ارتكبوها، لأن أُسَرَهم وبيئتهم ومجتمعهم ينظرون إليهم نظرة مختلفة، لقد اعتادوا على التقدير والتصفيق لهم، ورفعوهم على كفوف الراحة، وبذلوا لهم الاحترام والتقدير، فمن غير المناسب الحطُّ من مكانتهم في أعين الناس تجاهلًا لوضعهم وموقعهم طالما لم يكن ذلك واجبًا علينا، ولنحذر من التورُّطِ في الحوادث التي تقع ضدهم، وحتى إذا كان هناك أيُّ جانب من المسألة يتعلق بنا، فينبغي لنا ألا نترك أو نتخلّى عن خُلُقِ اللين وخصلةِ الرفق، وأن نتنبّه ألا نضر أحدًا؛ فأخلاقُ المؤمن تتطلب هذا.

إن إحراجَ الآخرين وإيذاءهم لنا ليسَ عذرًا أو حجّةً لممارسة الفعلِ ذاته، لا يمكنُنا احتقارُ أيّ شخص حتى وإن احتقرَنا، لا يمكننا أن نُحرج أحدًا حتى وإن أَحرَجنا، لا نستطيع إيذاءَ إنسان حتى وإن آذانا، لأن إيذاء الناس وكسرَهم يُعتبر زلة وهفوة في منهجنا، إن إيذاءَ شخصٍ لآخرَ يُحسَبُ زلّةً على البادي المعتدي، فإذا ما قام المعتدى عليه بالرد بنفسِ الطريقة فسيقعُ في الخطإ نفسه وسيُحسبُ ذلك عليه زلة أيضًا، إذا كنتم تعتقدون أن الشتم والإيذاء والسلوكيات الوقحة أمر مخزٍ، فيجب عليكم ألا ترتكبوها مهما حصل، يجب ألا تنسوا كذلك أن الصبر على افتراءات الآخرين وتعييبهم إياكم وتشهيرهم بكم سيكون بمثابة كفارة لخطاياكم.

وما أجمل قول إبراهيم حقي:

لا تحْقِرنَّ أحدًا ولا تؤذه

ولا تحطِّمن قلبًا

لا تنصُرنّ نفسك

لِنرَ ماذا يقدر المولى

فما يقدر المولى هو الأجمل!

ويعبر الشيخ محمد لطفي أفندي كذلك عن الحقيقة نفسها بهذه الرباعية:

يقول عاشق الحقّ عن مُرهَفِ الحِسِّ:

لا تـمـتعـض مـمّـن يؤذي

فمن امتعض من الأذى

قلّتْ درجتُه عن المؤذي

تعلمون أن بعض الأوساط التي ناصبتنا العداء حتى اليوم هاجَمَتْنا وآذَتْنا عدة مرات، فهدّموا الجسور وقطعوا السبل، لقد قطعوا كل وسائل الاتصال البينية، وأحدثوا دمارًا وخرابًا خطيرًا للغاية بأكاذيبهم وافتراءاتهم وتشويهاتهم، واستباحوا بحقِّنا كل أنواع الظلم والقسوة عندما أُتيحت لهم الفرصة، ولا سيما في الفترة الأخيرة فقد ارتُكبت مظالم قاسية جدًّا هدفها السحقُ والإبادة التامة، ارتكبت شرورٌ تصل إلى حد الإبادة الجماعية، وبالرغم من كل ذلك فإننا لم نفكر في أن ننشغل بعيوب أحد على الإطلاق مثلما لم ننشغل في الرد بالمثل على ما فُعل إزاءنا، لم نفكر في ذلك ولو حتى مجرد تفكير.

 

***

[1] سنن الترمذي، صفة القيامة، 53.

[2] صحيح البخاري، الرقاق، 23.

[3] صحيح مسلم، الذكر، 38.

[4] صحيح مسلم، البر، 32.