Yazarın Arşivi

BOŞLUKTA NEŞ’ET ETMİŞ NESİLLER VE ISLAH KAHRAMANLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Maalesef birkaç asırdır Allah’a iman insanlara unutturulmuş, Peygamber sevgisi zihinlerden sökülüp atılmış, kulluk şuuru silinip gitmiş, hudû ve huşû hissi kalmamış. Hakiki Müslümanlık, yerini şeklî ve formel Müslümanlığa bırakmış. Ne kalblerde heyecan var ne de duygularda Cenab-ı Hakk’a karşı bir duyarlılık. Ruhlar çekilip gitmiş, kalb hayatı sönmüş, mantık ve muhakeme çağın levsiyâtıyla kirlenmiş, insanlar da hevâ ve heveslerine yenik düşmüş. Hz. Pir, bu mülahazaya işaret etme adına “asırlardan beri rahnedâr olan bir kale” diyor. Mehmet Akif ise yaşadığı dönemi şu mısralarıyla tasvir ediyor:

“Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile

Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile

Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir

Müslümanlık -bilmem ama- galiba göklerdedir.”

Ümitsizliğe itici yanını atacak olursanız, işin doğrusu bu, halimizi resmetme mevzuunda çok şahane iki beyittir.

Televizyon, bilgisayar ve telefon ekranları sürekli zihinlerimize levsiyât akıtıyor. Göz, insanın kalbinde olumsuz duyguları tetikliyor; ayak günaha doğru kayıyor, kulak işitmemesi gereken şeyleri işitiyor, el haramlara uzanıyor. Böylece ne cinayetler ne cinayetler işleniyor. Kalb, her gün birkaç defa yaralanıyor. Bu yaralı kalble insanı ahirette kabul etmezler ki! Hele bir de maruz kaldığı bunca olumsuzluğun endişesini içinde yaşamıyor ve bu korkuyla Rabbinin rahmetinin enginliğine teveccüh etmiyorsa! Bu takdirde o, ahirete hem sermayesiz olarak hem de Allah’a karşı müstağniyane bir tavırla gidiyor demektir.

Bu kadar kirlenmiş dimağlarla Cenâb-ı Hak nasıl doğru duyulur, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm ne ölçüde tanınır! Günde bilmem kaç defa zihnimizi temizlememiz lazım ki temiz şeylere temizce yaklaşabilelim. Günaha karşı umursamazlık, affedilmeyen bir günahtır. “Ne günahımız var ki?!.” demek, kendini masum saymak en büyük günahtır. Ne var ki günümüz insanı hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Karanlıkta doğmuş insanların ışığı bilemedikleri; karda-kışta neş’et etmişlerin baharı tanımadıkları gibi, son üç asırdır kapkaranlık bir devirde neş’et eden günümüz insanı da bahar ve yaz görmediği için kirliliği ve etrafındaki pis kokuları normal karşılıyor.

Bir boşlukta neş’et ettiğimiz için kendimize ait değerleri kendi kâmet-i kıymetiyle bilemedik, sindiremedik ve tabiatımızın bir yanı haline getiremedik. Eğer bunu yapabilseydik, otururken, kalkarken, yatarken, konuşurken, düşünürken hep istikamet içinde olacaktık; istikamet düşünecek, istikamet soluklayacak, istikamet tavırları sergileyecek ve başkalarına da istikamet içinde muamelede bulunacaktık. Camide, Kur’ân kursunda, imam hatip okullarında, medreselerde vs. vazife yapan ve elimizden tutan insanlar âbâd olsun. Onlar da olmasaydı şu anki sahip olduğumuz iptidai bilgiye bile sahip olamayacaktık.

Ne var ki duyduklarımız ve öğrendiklerimiz nazarîde kaldı. Onları vicdanlarımıza mâl edemedik. Bir dinamo gibi bizi harekete geçirecek, sürekli iyilik ve istikamete sevk edecek şekilde içimizde bir manalar yumağı oluşturamadık. Rabbimizi andığımızda burnumuzun kemikleri sızlayacak ölçüde O’nunla alâka ufkunu yakalayamadık. Marifetullah ve muhabbetullah konusunda yaya kaldık. Çünkü İslâm’ı bize öğretenler de hep nazarînin etrafında dolaşıp durdukları için bunlardan habersizdiler.

   Şekil Müslümanlığı

Bu itibarla günümüz insanlarının yaşadığı İslâm, taklide emanet. Dinlerini, atalarından gördükleri gibi yaşıyorlar. Yapılan ibadetler formalitelerden öte geçmiyor. Maalesef bizi bu hale getirdiler. Yaşadığımız dinin arka plânını okumamıza, duymamıza, müşahede etmemize imkân vermediler. Bu yüzden de İnsanlığın İftihar Tablosu’nun seviye ve yörüngesinden Müslümanlığı görüp tanıyamadık. Raşit Halifelerin ve sahabenin yaşadığı İslâm’dan uzak kaldık. Ebû Hanifelerin, İmam Şâfiilerin, İmam Maliklerin ve Ahmed İbn Hanbellerin ufkunu yakalayamadık. Hazreti Şah-ı Geylanî’nin, İmam Nakşibend’in, Ahmed Rifaî’nin, Hasan Şâzilî’nin, İmam Gazzâlî’nin, Mevlâna Halid’in, İmam Rabbanî’nin çizgisini tutturamadık; kulluğumuzu onların seviyesine yükseltemedik. Sabahlara kadar kemerbeste-i ubudiyet içinde Allah’a karşı el pençe divan durup iç döken o büyük zatların duyuş ve sezişlerine yabancı kaldık.

Acaba İnsanlığın İftihar Tablosu neden ayakları şişinceye kadar ibadet ediyordu? Sahabeyi münafık olarak ölmekten korkutan neydi? Allah dostlarını gözyaşlarına boğan hangi mülâhazalarıydı? Onların pek çoğunun sergüzeşt-i hayatları inceden inceye tetkik edilecek olsa, sinek kanadı kadar günah bulamazsınız. Onlar, tasavvur ve tahayyüllerine ilişen, kendilerine göre yakışıksız buldukları bir kısım duygu ve düşüncelerden ötürü dahi ızdırapla kıvranıyorlardı. Hatta birçoğu imansız olarak ölmekten korkuyordu. Bunlardan birisi olan Esved İbn Yezîd en-Nehâî, ruhunu Allah’a teslim vakti yaklaştığında hıçkıra hıçkıra ağlar. Akrabası Alkame, “Ne o, günahlarından mı korkuyorsun?” der. Acı acı tebessüm eden Hz. Esved şu mukabelede bulunur: “Ne günahı, ben kâfir olarak gitmekten korkuyorum!” Vefatından sonra onu rüyada görür ve Allah’ın kendisine nasıl muamele yaptığını sorarlar. “Vallahi, peygamberlerle aramda dört parmak mesafe kaldı.” der.

Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir. Ahirete nasıl gideceğinin korkusunu vicdanında taşımayan bir insanın akıbetinden korkulur. O büyük zatlar, korkuyu burada yaşadıkları için öbür tarafın teminatını almışlardır. Zira bir kudsî hadiste, Allah’ın iki korku ve iki güveni bir arada yaşatmayacağı ifade buyurulmuştur. (İbn Hibbân, es-Sahîh 2/406; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/483) Dolayısıyla burada kendisini salmış, laubali bir hayat yaşayan bir insan, emniyet ve güveni burada yaşamış, ahirete bir şey bırakmamış olacaktır. Hâlbuki insanın içinde hep bir akıbet endişesi olmalıdır. O, “Ben ebediyete, Rabbimin cemalini görmeye, ‘Ben, senden razıyım.’ diyeceği bir makama namzedim. Bu büyük şeylerin ucuza peylenmesi mümkün değildir.” demeli, bu pahalı şeyleri elde etme adına oldukça hassas bir hayat yaşamalı, elde ettikten sonra da kaybetme endişesiyle oturup kalkmalıdır.

Fırtınalı bir devirde bu mülâhazaların hepsini unuttuk. Müslümanlık şekle bağlı kaldı. İşin doğrusu şekil Müslümanlarının da geleceğimizi tamir etme adına yapabilecekleri fazla bir şey yoktur. Böyle bir İslâm anlayışı bize hiçbir ümit ve enerji vermiyor. Atalarımızdan öğrendiğimiz ilmihal çizgisindeki Müslümanlığı elli defa tekrar etsek, yine de Raşit Halifeler ölçüsünde bir şey yapamaz, dünyaya bir şey anlatamayız. Oysaki o insanlar çeyrek asırlık bir zaman diliminde dünyanın çehresini değiştirmişlerdi. Bunlar, sadece güçle, kuvvetle veya formaliteden öteye geçmeyen Müslümanlıkla elde edilecek başarılar değildir; kalb ve ruhun diliyle halledilecek meselelerdir.

İkbal dönemimizde Sultan Ahmed şunları söylüyordu:

“İftirakınla efendim bende takat kalmadı,

Pâre pâre oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı,

O kadar ağlattı ben biçareyi hükm-ü kaza,

Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı.”

Böyle sultanlardan, saltanat delisi insanlara kalmak ne kadar acı! Toplumlar da tıpkı fertler gibi bir inip bir çıkıyor. Bazen oluyor meleklerle at başı gidiyor, bazen de korkunç bir kabz yaşıyor. Mahiyetindeki enginlikleri nefsaniyet hesabına daraltıyor, büzüyor, boğuyor. Ruhunun enginliklerine açılacağına kendisini cismâniyetin darlığına hapsediyor.

Geçmişin gül devirlerine nazaran günümüz insanları ciddi bir hazan yaşamaktadır. Bundan daha ağır olanı, bazılarının bu mukayeseyi dahi yapamaması! Ne kadar sukût etmişiz ki bu derinlikleri duyamıyor, bu mukayeseleri yapamıyoruz. Âlem-i İslâm cayır cayır yanıyor, onur ve izzetimiz ayaklar altında pâyimâl ediliyor fakat bunun karşısında üzülmüyor, teessür duymuyoruz; bunun için iki damla gözyaşı dökme mevzuunda cimrilik ediyoruz. Dirilişe ait emareler mahfuz olsa da zannediyorum tarihin hiçbir devrinde günümüzde olduğu ölçüde bir kuraklık yaşanmamıştır. Bunları demek doğru mu, değil mi onda da hep tereddüt yaşıyorum.

Bütün bunlara rağmen keşke samimi ve yürekten bir bekleyişimiz olsaydı. “Acaba Allah’ın başka bir günü, başka bir zamanı var mıdır?” diyebilseydik. nam-ı celil-i ilâhinin şehbal açtığı, insanların Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın arkasında itmi’nan içinde hayatlarını sürdürdükleri günler. En azından böyle bir merak insanları iyi ve aydın günleri aramaya sevk eder. Aramayınca bulamazsınız. Bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi içinde bir endişe ve korku olan kimse gece yolculuğuna çıkar; seccadesini teheccütle ve gözyaşlarıyla taçlandırır; böyle yapan da menziline ulaşır. Fakat insan, yaşadığı her şeyi normal kabul edince, içinde hiçbir merak ve istek olmayınca, yani “Yok mu acaba bunun ötesi?” demeyince, yerinde saymaya mahkûm olacaktır.

   Asırlardır Rahnedâr Olan Kalenin Tamiri

Asırlardır rahnedâr olan bir kalenin tamir edilmesi, ruh ve mana dünyası itibarıyla felce uğramış insanın yeniden asli hüviyetine döndürülmesi, bir kere daha kalb ve ruh hayatına yönlendirilmesi hiç de kolay değildir. Bozulan küçük bir aletin tamiri bile ciddi bir bilgi ve mümarese gerektiriyor. Şayet tamir edilmesi gereken varlık, manevi değerleri itibarıyla alt üst olmuş bir insan ise hiç şüphesiz çok daha fazla gayret ve himmete ihtiyaç vardır. Evet, tahrip edilen kalb-i umuminin yeniden ıslah edilmesi, sönen heyecanların yeniden canlandırılması, kaybolan İslâmî şuurun bir kere daha kazanılması çok ciddi bir cehd ü gayret ister.

Allah karşısında el pençe divan dururken nerede durduğunun farkında olmayan bizim gibi şekil Müslümanları bu koskocaman tahribatın üstesinden gelemez. Eğer biz, Müslümanlığımızı sıradan insanların din telakkisine bağlı götürüyorsak, değil büyük bir kaleyi tamir edebilmek, kendi iç tamirimize bile muvaffak olamayız. Zira şekil Müslümanlarının çözebilecekleri problem yoktur. Esasında çok defa Müslümanlık adına kavga verenler de şeklî Müslümanlıklarının kavgasını veriyorlar. Ne yazık ki bir tarafta canlı bombalarla, masum insanların canına kıymakla, çoluk çocuk öldürmekle din adına bir yere varacaklarını zanneden cahiller var; diğer yanda da kendilerini çok ciddi bir durgunluğa salmış vurdumduymazlar. Şiddetle, terörle ve canavarlıkla bir yere varılamayacağı gibi; durgunlukla, his ve heyecan yokluğuyla da bir yere varılamaz. Bunların, değil asırlardır rahnedâr olan bir kaleyi tamir edip yıkılmış değerleri yeniden ayağa kaldırabilmeleri, zannediyorum kendi ruhlarında oluşan yaraları tedaviye muvaffak olmaları bile mümkün değildir.

Bu yüzden, kendilerini ıslaha adamışların, kulluklarını ve Allah’la münasebetlerini bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir. Onlar kulluklarını, Hakk’ı görüyor veya en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlamalıdırlar. Bunun için de aradaki bütün vasıtaları silerek doğrudan Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) koordinasyon sağlamaya, O’nun dünyasına girmeye ve O’nun dünyasında Müslümanlığı okumaya çalışmalıdırlar. Başına sarık, sırtına da bir cübbe alıp öne geçen insanlardan ziyade Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi örnek almalı, onların arkasından gitmelidirler. Tiyatro oynuyor, sahnede rol yapıyor veya filmde bir karakteri canlandırıyor gibi dinî mükellefiyetleri şekle irca eden insanlara takılıp kalmamalı, doğrudan doğruya devr-i Risâletpenâhi’ye gitmeli ve hayatlarını bu çizgide sürdürmeye çalışmalıdırlar.

Islah ve tamire kilitlenmiş adanmışlar, bir taraftan bitmez tükenmez bir enerjiye diğer yandan da derin bir heyecana sahip olmalıdırlar ki yorulup yollarda kalmasınlar. Aynı şekilde her daim gönül dünyalarını pak tutmalıdırlar ki Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne hazır hale gelsinler. Anlatacaklarını, sözlerden ziyade hâle emanet etmelidirler. Çünkü gönle mâl edilmeyen ve hâl ile temsil edilmeyen bir meselenin sinelerde mâkes bulması mümkün değildir. Ölü ruhlara ve kirli kalblere vâridat akmayacağı gibi; sönmüş gönüllerin ve durmuş dimağların da insanlara verebileceği bir şey yoktur.

Eğer iki üç asırdan beri içinde yaşadığımız zulmetten kurtulmak istiyorsak bir kere daha Allah’a yönelmeliyiz ki, O da kudret-i kahiresi ve meşiet-i sübhaniyesiyle teveccüh buyursun ve dünyamızı da ukbamızı da aydınlatsın. Siz vicdanlarınızı ne kadar Hakk’a açabilirseniz, insanlığın sadır ve sinesi de size o kadar açılacaktır. Siz ne kadar Hakk’a müteveccih olursanız, halk da size o kadar müteveccih olacaktır. Bugün olmasa da yarın mutlaka…

   Şekil, Hakikate Yürüme Adına Bir Köprüdür

O halde şekil ve formalitelerden kurtulamayan Müslümanların yaptıkları bütün ibadetler boşa mı gidiyor? Bunu söyleyemeyiz. Bilakis şekil, hakikate yürüme adına bir köprüdür. Ama sonrasında, ilk mektepte veya Kur’ân kursunda öğrenilen Müslümanlıkla yetinmeyip işin hakikatine ulaşmaya çalışmak çok önemlidir. Taklit köprüsünün üzerinde bulunan insanlar, bu köprüyü geçerek tahkiki elde etmeye çalışmalıdırlar. Ehl-i Sünnet uleması taklidî imanı muteber kabul etmişlerdir. Nedir taklidî iman? İnsanın, bizzat keşfetmeden, duymadan, içine sindirmeden ve tabiatının bir derinliği haline getirmeden atalarında gördüğü veya kendisine söylendiği şekilde inanması ve yaşamasıdır. Usûlüddin uleması bunu da makbul saymışlardır. Niçin? Çünkü o, yolun ilk merhalesinde bulunanları, bir sonraki merhaleye taşıyacak bir köprüdür. İnsanın bu köprüyü geçerek hakikate ulaşması gerekir. Şayet tahkike ulaşamıyor, hep yerinizde sayıyorsanız Ehl-i Sünnet’in engin ve müsamahalı görüşüne göre kurtulabilirsiniz ama her zaman kayma ihtimalinizin olduğunu da unutmamalısınız. Taklit köprüsü üzerinde duranların yıkılan köprüyle birlikte yıkılıp gitmeleri çok defa mukadderdir. Allah hiç kimseyi yıkılıp gitmeye mahkûm etmesin!

Evet, şekil Müslümanlığı ile iktifa etmemek ve sürekli hakiki kulluk arayışında olmak lazım. Zira Hz. Pir’in ifadesiyle insanın olduğu yerde kalması ve bunu yeterli görmesi, dûnhimmetliktir. Ona yaraşan, sürekli “Daha yok mu?” diyerek ufkunu açacak ve her şeyi kendisine ayan beyan gösterecek yeni projektörler arayışında olmaktır. Bunun için de falana filana takılmadan, kavuğa sarığa aldanmadan asıl yörüngeye yönelmek gerekir. Bakılması gerekli olan yer, şekil veya kılık kıyafet değildir; kalblerdir, çehrelerdeki heyecanlardır, gözlerdeki yaşlardır; içteki samimiyettir. İşte arkasından gidilecek insanlar da bütün bu vasıflara sahip olanlardır. Zira onların yürüdükleri yol sizi Allah’a ulaştırır. O yoldan ayrılırsanız şekil ve surette kalır, kültür Müslümanlığına aldanırsınız.

Gelecek, Allah’ın veli kullarına emanettir. Onlar, Allah’la ne ölçüde münasebet içinde bulunduklarını hisseden ve ona göre hareketlerini ayarlayan kimselerdir. İmanlarını amel ve aksiyonla besler, onu da ihsanla taçlandırırlar. Sürekli “maiyyet” arkasında koşar, Allah’a ve Resûlü’ne yakınlık yolları ararlar. Kalblerinin her atışında Allah’ı duyarlar. Onların duygu ve düşünce dünyalarına taht kuran yegâne mülâhaza, Efendimiz’e emanet edilen İslâm’ı kendi tamamiyet ve kemaliyeti içinde yaşayıp yaşatabilmedir. Bu yüzden de otururken, kalkarken sürekli Allah’ı ifade eder, “sohbet-i canan” derler. Tavır ve davranışlarındaki ciddiyet itibarıyla onların çehrelerine bakan, Allah’ı hatırlar. Evvelkilerin başlattığı ve sizin de şöyle böyle götürmeye çalıştığınız bu meseleyi Allah’ın rızasıyla taçlandıracak olanlar işte bu veli kullardır. Gelecek, onların eliyle mamur hale gelecektir. Allah sizi de onlardan eylesin!

   Gariplere Müjdeler Olsun!

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete avdet edecektir. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/177, 222; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/83)

İslâm garip olarak başlamıştı. Zira putlara, heykellere serfürû eden Cahiliye insanının işin başında tevhîd dinini bilmesi, Efendimiz’in mesajını anlaması, Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmesi, bu teveccühteki lezzet ve neşveyi duyması mümkün değildi. Efendimiz, böyle bir çöl gurbeti içinde neş’et eden İslâm’ın yeniden bir gurbet yaşayacağını ifade buyurmuş ve arkasından da bu gurbet zamanında insanların bozup dağıttıkları değerleri yeniden ıslah eden, “Acaba ruhumuzun abidesini bir kere daha ikame edebilir miyiz?” düşüncesiyle çırpınıp duran garipleri müjdelemiştir. Demek ki böyle bir müjdeye nail olmanın yolu, miskince yatma değil; bu konuda cehd ve gayret sarf edip baharı zorlamadır.

Kendilerini rehavete salan insanlar mahvolup gidecekleri gibi, arkadan gelen nesillere de birçok dert ve problem bırakacaklardır. Fakat burada dişlerini sıkıp iyi bir kıvam sergileyen ve böylece sahabenin arkasında yerini alan insanlar kendilerinden sonra gelecek nesillere de iyi bir dünya bırakacaklardır. Bu konuda günümüzde yalancı şafak emareleri görünmeye başladı. Bu yüzden her şeyi bütün bütün karanlık görmüyorum. Müslümanlar ruh ve mana köklerinden süzülüp gelen değerleri hecelemeye başladılar. Herhalde bir gün o şiirin mısralarını tamamlar ve şahane bir kafiye de koyarlar. Dilerim o şiirin kafiyesi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) olsun.

Bamteli: GENÇLER VE EMÂNET

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Fethullah Gülen Hocaefendi, -çoğunluğu öğrencilerden/gençlerden oluşan ziyaretçilere yaptığı- bu haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İçinde yaşadığınız toplumla birleşin, bütünleşin ama kendi değerlerinizi de koruyun; kalabalıklar içinde erimeyin!..

Çok eski yıllarda John O’Connor ile görüşmüştüm. “Gençlik, yeni nesiller mabetten, Allah’tan, peygamberden uzaklaşıyor!” diye serzenişte bulundu. Hatta o seviyedeki terbiyeli adama yakışmayacak bir söz söyledi: “Bu durum karşısında Tanrının yerinde olmayı hiç istemezdim!” Ben, nezaketle, onun o düşüncesini tadil etmeye matuf, “Ömrünü tamamen bu işe vermiş bir kardinalin, bu mevzuda, Ulûhiyet hakkında böyle demesi çok şık düşmedi!” dedim. “Çok haklısınız” dedi, “hata ettim ben!” Çok terbiyeli bir adamdı. Evet, buradaki gençlerin mabetten uzaklaşma halleri var.

Şunun için dedim bunu: Buraya birisi geldiğinde ısrarla bize şöyle dedi: “Aman burada asimilasyona karşı dikkatli olun! Bu toplum içinde erimeyin! Kendi değerlerinizi koruyun! Sizden evvel münferit gelen değişik toplumlar, burada Amerika toplumu içinde eridiler!” Böyle dedi, dert yandı ve bize yerimizde durmamızı, değişmememizi ısrarla tavsiye etti.

Zannediyorum, siz sıkı durursanız, değişmezseniz, asimilasyona karşı kararlı bulunursanız… Tabii bu toplumun bir ferdi olarak, birer ferdi olarak esasen… Amerika toplumu artık… Siz nereden gelirseniz geliniz, bu önemli değil; artık bundan sonra siz bu Amerika toplumu içinde, Amerika toplumunun birer ferdisiniz. Onda kusur etmemek lazım ama herkesin kendi değerlerini koruması da ayrı bir mesele, detayına kadar.

 Kaçamak bir şey yapmamak lazım: “Biz namazlarımızı bunların içinde kılarken, şöyle düşünürler, böyle düşünürler. En iyisi, bunlar ile beraber olduğumuz zaman, namaz kılmayalım. -Tâife-i nisâ (kadınlar) olarak- başımızı kapatırsak, onlar bir tavır alırlar!” (Bunlar kaçamaktır.) Oysaki kendi değerlerimize sımsıkı bağlı olmanın yanında, aynı zamanda onlara, onların değerlerine, dinî değerlerine, millî değerlerine saygılı olursak, daha inandırıcı oluruz. Kaçamaklar, insanları ürkütücü olur; “Ne çeviriyorlar, ne fırıldak peşindeler?” falan derler. Bence ne isek, onu ortaya koymalıyız; fakat o şekil -esasen- onların değerlerine saygılı olmaya da mâni değildir. Belki bunu daha evvel de -Fakir- âcizâne arz etmişimdir. Ee benim arz etmem de bir kıymet ifade etmeyebilir. Sizler benden iyi biliyorsunuz, bu işin içindesiniz; Cenâb-ı Hak, sa’yinizi meşkûr etsin.

   Kamplarda/kitap okuma programlarında geçirilen o alabildiğine duygulu ve aydınlık dakikalar, bilhassa ibadet, tesbihat, sohbet ve müzakere esnasında, beraberliğin de kazandırdığı sinerji ile, öylesine derinleşir ki, insan âdeta uhrevîlerle kucaklaşıyor gibi olur.

Ben, 1960’lı yıllarda, İzmir’de üçüncü kampı yaptım. Fakat üçüncü kampta bile bu kadar insanımız yoktu ve bir tek yerde kamp yapılıyordu. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın sizin sa’y ve gayretinize ihsan ettiği bir başarı, bir lütuftur. Evet, kendi ülkemizde, Müslüman olan insanlar… Ben idareci idim Kestanepazarı’nda; oranın iki yüz talebesi vardı. Demek ki onu da götürememişim. Dıştan gelenleri vardı; çadırlarda bir kamp yapılıyordu.

Fakat Cenâb-ı Hakk ihsan etti; şimdiki kamplar herkesin iştirak edeceği şekilde, modern şartlara uygun; yeme, içme, yatma… Size tuhaf gelir de -mesela- ilk iki kampta yemeği de ben yapıyordum. Altmış talebe, yetmiş talebe, yüz talebe; yemeği de ben yapıyordum. Dün de birisi hatırlattı, latife-vâri söyledim: Sütlaç yaptığım zaman, çadırımın önünde oturuyordum; kazanla getirip koyuyorlardı. Kepçeyi elime alıyordum, onlar da kendi çanaklarını ellerine alıp geliyorlardı. Ben onların çanaklarına birer kepçe sütlaç atıyordum; اِشْرَبِ الْحَلِيبَ، صَلِّ عَلَى الْحَبِيبِ (sallallâhu aleyhi ve sellem) diyordum. Onların da hoşuna gidiyordu: “Süt iç; Allah Rasûlü’ne salât u selâm oku!”

Modernizasyon, bu meseleyi daha bir yaşanır, daha bir yapılır hale getiriyor. Ne anne ne baba ne de talebeler bu mevzuda ürkmüyorlar, irkilmiyorlar. Elhamdülillah… Bir de bu kadar insan… Ama bu bütünü değil bu işin; değişik eyaletlerde arkadaşlar aynı programı yapıyorlar; buradaki, halkadaki arkadaşların her birisi de bir yere gitti, hâlâ gidiyorlar, bir yerlere gidiyorlar. Ee bence Müslümanlığın güzelliğini, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği din sisteminin güzelliğini burada sergileme, burada gösterme, çok önemli bir şey.

Evet, sizin bu insanlarınız… Genç, ihtiyar, küçük, büyük… İşte zannediyorum ortaokul talebesi, bazıları lise talebesi, üniversite talebesi, sizin dediğiniz gibi… Bazen gözümün ısındığı insanlar da var. Belki herkes o kıvamda o işe hâhişkâr olmayabilir; fakat o sinerji, herkesi o çizgiye getirebilir. Beraber olma… Namazın cemaat ile kılınmasının meşruiyeti… Hatta Ahmed İbn Hanbel gibi bir âlimin “Namazın rükünlerinden” sayması onu… Ve onun bir diğer kavli de onun vâcib olması, cemaatin vâcib olması.

Zannediyorum o cemaatteki omuz omuza verme, o heyecan teâtisi, heyecanın ondan ona, ondan ona geçmesi ve bu sayede çok ciddî bir sinerji ile geriye dönme mevzuu çok önemli. Hazreti Pîr’in ifadeleri içinde, siz burada böyle halka olduğunuz gibi -hani buradaki halka gibi- arkada da bir halka, arkada da bir halka, arkada da bir halka… Bu halkalar devam ediyor ta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar; meleklerin halkasına kadar devam ediyor. Dediğiniz her şeyi, onlar da diyor; sizin âcizâne dediğiniz şeyin yerine -esasen- koskocaman korodan bir ses gibi çıkıyor orada: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Allah’ım! Tek ubudiyet ne demek; biz hepimiz bu halkalar içindeki insanlar olarak Sana kullukta bulunuyoruz ve o kulluk adına da yardımı yine Sen’den istiyoruz!” deme gibi meseleyi gayet ulvî şekilde ele alma mevzuu; cemaat.

Şimdi bu meseleyi sadece bir namaz açısından da ele almamalı. Hani namaz kılarken oluyor cemaat; Cuma’da, bayramda ayrı bir şey oluyor, formatla oynamak suretiyle. Haşa ona formatla oynama demeyeyim; fakat Cenâb-ı Hakk’ın takdiri. Şimdi Cuma başka, bayram başka, bazı mübarek geceler başka, günde beş vakit başka. Bunlar bir de böyle değiştirilmek suretiyle her birisinin kendine göre bir tadı, bir halâveti var esasen; mânevî gıda gibi bunlar. Ve onları birer gıda gibi duyanlar da zamanla duyuyorlar ne demek olduğunu; onlar bu dediğim şeyleri de anlarlar. Fakat biz aynı zamanda insanımıza, gençlerimize, kardeşlerimize, dostlarımıza, taraftarlarımıza, sempatizanlarımıza, bizimle aynı yolda yürüyenlere, aynı güzergâhı takip edenlere aynı zevki, aynı ruhânî zevki, aynı ruhânî hazzı tattırıyor, tattırmaya çalışıyor ve duyurmaya çalışıyoruz.

   Sizden sonra gelecek nesli güzel ahlak ve iyi sıfatlarla donanmış olarak tam kıvamında yetiştirmelisiniz ta ki mukaddes emânet hiçbir zaman sahipsiz kalmasın!..

Evet, bugün sizin yaptığınız şeyleri gelecekte yapacak bu arkadaşları birer mimar gibi yetiştiriyorsunuz. “Sizden sonra ne olacak?” falan dedirtmiyorsunuz. İşte bu arkadakiler ne diyorsa, o olacak. Evet… Bu açıdan onların kıvamı, tam formlarını kesp etmeleri -Allah’ın izni-inayeti ile- o emanetin hiçbir zaman sahipsiz kalmayacağını gösteriyor.

Ahlak ve evsâf çok önemlidir. Bir hadis-i şerifte, إِنَّ اللَّهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ  (bir rivayette de وَأَعْمَالِكُمْ var) “Allah sizin suretlerinize bakmaz; asıl, kalblerinize (ve amellerinize) bakar.” buyuruluyor. “Allah (celle celâluhu) sizin suretlerinize bakmaz.” derken, bunu, şeklinize, mahiyetinize, fizyonominize, boyunuza, posunuza, edâ-endamınıza, yüz takallüslerinize, bakışlarınızdaki büyüleyiciliğe bakmaz şeklinde anlamak gerekir. Bunlara bakmıyor; وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ Diğer rivayet, وَأَعْمَالِكُمْ “Allah, sizin kalblerinize bakıyor ve amellerinize bakıyor (celle celâluhu).” Sizi değerlendirme kategorisinde ele alırken, ona bakıyor.

Şimdi bu zaviyeden, esasen her mü’minin her sıfatı mü’min olmayabilir. “Mü’minim!” diyor fakat “ahlâk-ı âliye”den nasibi yoktur, hafizanallah; ibadet ü taat ile alakası yoktur. Böyle, “Allah’a inandım!” falan diyordur ama o mevzuda, münasebetini güçlendirme/değerlendirme mevzuunda herhangi bir gayreti de yoktur onun. Aynı zamanda yalan söyler, iftira eder… Hani günümüzde bir kısım jurnallerin, medya mensuplarının hep yalan söyledikleri, iftira ettikleri, tenakuzdan tenakuza (yani zıt şeyden zıt şeye, birbirine ters şeyler içinde ondan ona) uçtukları gibi… Ondan ona uçmaları, ondan ona doğru kanat çırpmaları; bunlar günümüzde çok yaşanan şeyler ve bunların hepsi kâfir sıfatı. Bunlara karşı insanlarda bir nefret hissi uyarma; daha doğrusu kâmil insan olma, doğruluk ile, istikamet ile yaşama duygusu hâsıl etme çok önemlidir.

Hani bir Türk atasözü vardır, Türk kültürüne vâkıf olanlar bilirler ama burada doğmuş, burada neş’et etmiş olanlar hatırlayamayabilirler: “Yalancının mumu, yatsıya kadar…” derler. Ee iftira da öyledir, birini karalama da öyledir, ayrıştırma da öyledir, birinin gıybetini etme de öyledir. Bunun gibi ne kadar “mesâvi-i ahlak” diyeceğimiz, kötü ahlak, kötü huy varsa, bunların hepsi -böyle- birkaç adım küfre yakın şeylerdir. Hafizanallah, insan umursamadan bunları tekrar edip duruyor ise, hiç farkına varmadan bir gün “cup” diye onun göbeğinde kendisini bulur.

Onun için İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “İnsan, günah işlediği zaman -diyelim ki yalan söylediği zaman, yalan yazdığı zaman, yalan ile iftira ile birini karaladığı zaman- kalbinde bir leke meydana gelir.” “Kalb” derken, içimizde kan pompalayan o “sanevberî” organın melekûtî buudu. Eskiler böyle derdi eski tıpta, anatomide; sanevberî, çam kozalağı demek. Vallahi, çam kozalağı gibi de değil; o kadar mükemmel ki!  Onun da kendi içinde, o anatomi ile o kadar değişik misyonu/fonksiyonları falan var ki!.. Bunlar nazar-ı itibara alınırsa, kâinatın bir hülasası… (Bu antrparantez idi.) Orada bir leke olur, leke meydana gelir ve kalbde meydana gelen her leke, başka bir lekeye çağrıdır, aynı zamanda. Dolayısıyla zaman gelir, artık o, hakkı hiç duymaz olur; fenalıktan da rahatsızlık duymaz; eder eyler, yine kalkar zil takar oynar.

Evet, bu mevzuda kararlı durmak, kendi değerlerimizi korumak; uzaklaşmamaya bakmak kendi değerlerimizden, Allah’ın izniyle… Böylece insan bir gün onları tabiatının bir derinliği haline getirmiş, içine o kadar sindirmiş olur ki, yemek gibi, içmek gibi, uyumak gibi diğer beşerî ihtiyaçlar gibi, garîze-i beşeriyeler gibi, onları da hiç o mevzudaki emirleri düşünmeden yapmaya başlar. O mevzudaki emirleri nazar-ı itibara almadan, tabiatının gereği olarak, âdetâ bir içgüdü ile hep o istikamete sürüklenir, farkına varmadan.

O bizim kıldığımız namaz, oruç, hepsi… O mevzudaki emirleri nazar-ı itibara alarak, o dürtü ile onlara gidiyor değiliz; belli bir alışma artık, belli bir ihtiyaç… Mesela hiç Teheccüd bilmeyen bir insan, o Teheccüd’ü beş-altı ay kılsa, bir gün kaçırsa, zannediyorum kalkar onu kaza eder. Evet, inanıyorum buna. Aynen onun gibi, bir Evvâbîn’i kaçırsa, “Yahu niye?” der. Hani beş vakit namaz değil; nafile, “zevâid” diyoruz buna. “Kurb-i Nevâfil”e vesile oluyor bunlar. Kudsî hadiste Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Farzları yapar, nafileleri de yaparsa, gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum!” Bunlar da müteşâbih ifadeler; yani, artısı ile mukabelede bulunurum, mukabelede artısı ile bulunurum!” diyor. Aynen bunun gibi, o işi yapa yapa tabiatının bir derinliği haline gelir; artık hep yapmaya durur onu. Kötülükler de öyledir, iyilikler de öyledir. 

   Sarp yokuşlara, kandan irinden deryalara aldırmadan ve dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye takılmadan, Hakk’a vuslat yolunda cihana açılan adanmışların tutuşturdukları mumlar hala pır pır yanıyor.

Dünyanın değişik yerlerine, sizin vefalı arkadaşlarınız, açıldılar. Ellerine çantalarını aldı, oralara öyle gittiler. “Dünyevî herhangi bir beklenti, âhirete âit işleri -hatta dünyevî işleri bile- akîm bırakır.” Ama onlar, dünyevî beklentiye de uhrevî beklentiye de girmediler. “Dünya kardeşliğini dünyanın dört bir yanına duyurmak için -Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajları içinde duyurmak için- önümüze neresi çıkarsa oraya gidelim!” dediler. Sonra bu, öyle tatlı, öyle şeker-şerbet bir şey oldu ki!.. Ben o dönemi de hatırlıyorum, daha sonra makineden kuraların çekildiği dönemi de hatırlıyorum; böyle külahın içine sığmayacak kadar, her sene çok değişik yerlere insan gitti. Hayret ediyorum; gittiler, okullar açtılar; yirmi sene oldu, otuz sene oldu, kırk sene oldu orada. Aynı zamanda sevgi zeminine otağlarını kurdular; herkes tarafından hüsn-ü kabul görmeye başladılar.

Düşünün ki, günümüzde bir kısım düşmanlığa, kine, nefrete hayatını programlamış insanlar, senelerden beri açık-kapalı tahribat için uğraşıyorlar. Arkadaşlarımızın, o genç arkadaşlarımızın, çiçeği burnunda delikanlıların gittikleri yerlerde tüttürdükleri o ocaklar, tutuşturdukları o mumlar hala pır pır yanıyor, o cihanı aydınlatıyor. Tahribatlarına rağmen yüzde on nispetinde ancak tesirleri olabildi. Oysaki tahrip, kolaydır. Hani diyor ya Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân: Bir çocuk, kocaman bir binayı, içine bir bomba atar, harâb eder. Fakat böyle bir binanın yapılması, on sene, yirmi sene ister. Hele “Eski deseni tam işleyeceğiz!” falan deyince, orada iç dekorasyonu falan da düşününce, zannediyorum çok zamanınızı alır sizin. Şimdi, meslekleri tahrip etmek olan insanlar, etek etek para döküyorlar dünyanın değişik yerlerinde; fakat -Allah’ın izni-inayeti ile- tahrip düşünceleri ancak yüzde on nispetinde tesirli olabildi.

   Böyle bir zaman ve böyle bir zeminde ruhunun abidesini ayakta tutabilen bir insan nezd-i Ulûhiyet’te öyle kıymetlere erer ki, akıl idrakinden aciz kalır.

Cenâb-ı Hak, çok değişik şeyler lütfetti; inşaallah lütfettiği şeyler, lütfedeceği şeyler adına en önemli referanstır. Allah, Kendi yolunda yürüyenleri ve belli kazanımlar sergileyenleri, hiçbir zaman o yolda yüzüstü bırakmamıştır. Bir verdiğini iki vermiş, iki verdiğini üç vermiş… Öyle diyor: “Kulum, Bana bir karış gelirse, Ben ona bir adım giderim.” Mukabeledir bu; Allah, adım atmaktan münezzehtir, mukaddestir. “O, bana bir adım attığı zaman, Ben, gezerek gelirim ona. O, gezerek gelince, Ben, koşarak…” Hep sizin yaptığınız şeyin önünde ve üstünde bazı şeyler ile mukabelede bulunuyor, karşılığını veriyor. Bir yapıyorsun, on veriyor; on yapıyorsun, yüz veriyor. Kudsî hadis-i şeriflerinde, Cenâb-ı Hak, öyle ifade buyuruyor bunu.

Bu açıdan da ister dünyevî hizmetleriniz, isterse O’na karşı vazife ve sorumluluklarınız; bunların hiçbiri boşa gitmez. Ama Enbiyâ-ı ızâm dâhil hiçbir kimse de esasen bu mevzuda bazı şeyler çekmeden umdukları şeylere nâil olamamışlardır. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek sözleri, sözlerin efendisidir; kendisi insanlığın efendisi, sözleri de sözlerin efendisidir. Buyuruyor ki: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ، وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet, mekârih ile (tabiatının muktezası olarak insanın çok da hoş karşılamayacağı şeyler ile) kuşatılmıştır. Cehennem de insanın şehevî duyguları, garîze-i beşeriyesi, yeme-içme-yatma gibi istekleri, daha başka cinsî arzuları ve onların arkasından koşmaları ile kuşatılmıştır.”

İşte onları aşma, onlara katlanma, o “ikrâh” kelimesinin işaret ettiği insanların zorlanarak yapacağı şeyler, insana öyle şeyler kazandırır ki!.. Onun için, hani onun bir gereği sanki, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلأَنْبِيَاءُ ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu, peygamberlere; ondan sonra da derecesine göre Allah’a en yakın olanlara!..”

Şimdi, kayma zemininin çok güçlü, çok tesirli olduğu bir dönem.. böyle yabancı bir ülke.. burada görenek, gelenek falan… Bütün bunlar, insanların ruhlarında çok ciddî tahribat yapar. Böyle bir şey olmasına rağmen, kendi değerleri ile dimdik, bir âbide gibi hep ayakta duran bir insan, ruhunun âbidesini her zaman dimdik ayakta tutan bir insan, zannediyorum, nezdi-i Ulûhiyet’te öyle şeylere erer ki, aklımız ermez bizim bunlara!..

   Peygamber Efendimiz’in yirmi üç senelik Risâlet hayatının on sekiz senesi hep bela, çile ve ızdıraplarla geçmiştir.

Enbiyâ-ı ızâm da öyle olmuş. Hani çok küçük bir örnek ama meselenin O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait olması itibarıyla çok kıymetli bir örnek: Mekke-i Mükerreme’de Efendimiz’e kırk yaşına kadar “Emîn; en doğru insan!” diyorlar. Çok meseleyi, O’nun hakemliğine müracaat ederek çözüyorlar.

Hatta Kâbe-i Muazzama’ya Hacerü’l-Es’âd’ın konması hadisesini düşünebilirsiniz. Ben “Es’âd” (mutlu, en saadetli) diyorum; “esved” siyah demektir. O saadetli taş hâlâ Kâbe’nin köşesindedir; tavafa başlama noktasındaki köşededir o; kapıya da yakındır, Kâbe’nin kapısına da yakındır. Onu yerine koyma mevzuunda tartışma yaşanıyor; her kabile kendinden birinin koymasını istiyor. Benî Teym, Benî Adiyy, Benî Hâşim, Benî Mahzûm çok defa birbirleriyle cedelleşirlerdi; cedelleştiklerinde de onu tam maddî bir kavga ile noktalarlardı. Noktalı virgül değil, noktayı koyarlar; birbirlerinin canına okurlardı orada. O zaman da böyle çaresiz kalıyorlar; neredeyse yine herkesin eli kılıcın kabzasında, bir şey yapacaklar. İnsanlığın İftihar Tablosu -zannediyorum o zaman yirmi, yirmi beş yaşlarında- daha genç yaşında kendisini öyle tanıttırmış: Emîn. “Ha işte Muhammed, Abdulmuttalib’in torunu geliyor, O’na soralım!” diyorlar. O da hemen orada onlara bir akıl veriyor: “O taşı, böyle bir serginin içine koyun; battaniye gibi bir şeyin -battaniye sözünü ben diyorum- bir sergi gibi bir şeyin içine koyun. Bu kabilelerden her biri onun bir köşesinden tutsun; onu götürsün oraya koysun!” Mekkeliler, “Yahu ne güzel isabet ettin!” diyorlar. Çok mevzuda fikir danışıyorlar kendisine, “Emîn!” diyorlar. Gözlerinin içine yabancı, çirkin bir hayal girmemiştir; öyle tanıyorlar.

Düşmanlıkları Peygamberlik geldikten sonra… Lât, Menât, Uzzâ, İs’âf, Nâile putları karşılarına çıkıyor onların, onları bir şey zannediyorlar; özür dilerim, kıvır-zıvır, kendi elleriyle yaptıklarını bir şey zannediyorlar. Dolayısıyla O’na karşı düşmanlık duyguları tetiklenmiş oluyor. Ama on üç sene… Düşünün on üç sene… Hele o üç sene Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot var ki!.. Boykot… Aynen günümüzdeki Ferâinenin, kadınları, çocukları zindanlara koyup, bazılarını öldürüp, bazılarını âdetâ yurt dışına kaçsın diye zorlayıp yaptıkları mezâlim gibi… İki-üç senedir, dört senedir aynı şeyi yapıyorlar orada. Çokları acından ölüyor. Nihayet üç senenin sonunda o fermanı -bir de Kâbe’nin duvarına ferman asmışlar- iki güçlü kabilenin reisi yırtıyorlar; Kâbe’ye geliyorlar, o fermanı alıp yırtıyorlar. “İnsan, kendi vatandaşına, arkadaşına, kardeşine bu zulmü yapmaz!” diyorlar. Tabii onlara Cenâb-ı Hak ne sevap ihsan eder, onu bilemeyiz; hüküm vermeyelim fakat öyle bir şey İnsanlığın İftihar Tablosu, Ebu Tâlib, Hatice (Hadîce) validemiz ve Ashâb-ı Kiram için çok kıymetli oluyor.

Hatice validemiz, anaların anası; dünyanın bütün anaları bir araya gelse, onun ifade ettiği kıymeti ifade etmez. Efendimiz’e daha vahyin ilk faslında sahip çıkıyor. O’nu yalnızlıktan kurtarıyor. Bu, Hatice validemiz… Mübarek… Hadîce’nin manası da “erken doğan”dır, hakikate erken uyanan, varlığı erken idrak eden demektir.

Evet, bozuluyor o boykot ama yine rahat durmuyorlar. Nihayet Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) -hâşâ ve kellâ- öldürülmesine karar veriyorlar. Cenâb-ı Hak da Hicret emri vermiş. Medine-i Münevvere’ye gidenler gitmişler. O da çok ağır şartlar altında hicret ediyor. Allah koruyor o upuzun yolda. Dört yüz elli kilometre, beş yüz kilometre kadardır ama at ile, katır ile, yaya giderseniz, bu, günler alır. Ve her zaman yakalanma ihtimali vardır. O, yolda bile sıkıntı çekiyor.

Oraya gidiyor; haydi, Bedir harbi; Uhud harbi, ikinci senesi; beşinci senesi, Hendek savaşı. Hendek savaşında bile yirmi bin insan ile geliyor, orada otağlarını kuruyorlar. Bütün Medine-i Münevvere’yi yerle bir edecekler. Evet, Hendek savaşı beşinci Hicrî yılda. On üç sene Mekke’de, beş sene de Medine-i Münevvere’de; on sekiz sene; yirmi üç senelik peygamberlik döneminden beş sene kalıyor geriye. Hoş, ondan sonra da rahat olmuyor ya!.. Bu defa bakıyorsun bir Romalılar geldi, bir İranlılar tehdit etmeye başladı, bir Huneyn’deki insanlar -bunlar yaman okçular, onlar- geldiler; orada da yine rahat bırakmıyorlar.  Sürekli أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ Biri gidiyor, öbürü geliyor; biri gidiyor, öbürü geliyor.

   Yılmayın, usanmayın, ye’se düşmeyin!.. İnsanlık çok defa sarsılmış, hatta yokluk kertesine varmış fakat -Allah’ın izniyle- yeniden derlenip toparlanmıştır.

(Bu sırada elektronik ekrana yansıyan tablonun okunmasıyla devam ediyor sohbet.) Ama endişe etmeyin; “Şafak çoktan söktü, ufukta ışık cümbüşü / Zulmetler hırıltıda, soluk soluğa nurlar // Çözülüyor bir bir ufkumuzdaki sis-duman / Ve sökün söküne her yanda yeni bir bahar.”

Çekmişler yani, çekmişler. Bazı Türkler, Arapçadan alınmış bir sözü kullanırlar; esasen Arapça kaidelerine göre de aykırıdır o; اَلْمُؤْمِنُ بَلَوِيٌّ derler. Hani doğru olacaksa şayet, بَلِيٌّ demek lazım. “Mü’min, belâya maruz bir insandır; belâlı bir insandır mü’min.” Mü’min, belâdan âzâd olmaz.

Ben, yarım yamalak imanı olan bir mü’minim. Evet, sadece ümidimi sizin içinizde bulunmaya bağlamışım. Sizlere Cenâb-ı Hak “Geçin! Ben Sırât’tan geçme izni verdim size. Cennet’in kapısına kadar yürüyebilirsiniz; girdirme izni Bana ait.” buyurduğunda, ben de arkadan takılıyorum size: “Oh!.. Dünyada ne güzel bunların içindeydim.” O ulûfe-i şâhânelerde, hani Osmanlı padişahlarının ziyafet, ikram, kese-i Hümayun dağıttıkları dönemde, bazen de tufeylîler -çağrılmadan gelen insanlar- iştirak ederlermiş. “Tufeylî, sen de gel!” derlermiş; orada hakkı olmadığı halde ona da bir şeyler ikram ederlermiş. İşte öyle!.. Öyle ama bu yarım-yamalak Müslümanlığı ben hakikaten Cennet’teki sultanlığa bile değiştirmem; Cennet’teki sultanlığa bile değiştirmem. Çünkü yarım yamalak da olsa gönlümü O’na kaptırmışım; “İnsanlığın İftihar Tablosu ve Allah’ım!” demişim.

Erzurumluların bir duası vardır; bir mısralık bir şey: “Az ağrı, âsân ölüm, tekmil iman, Kur’an.” Bu mısra böyle tek başına endişe duyar, “Ne olur ne olmaz, yıpratırlar beni!” diye; bir şey ilave edeyim: “Nihayet rü’yet u Rıdvân, niam-ı cinân.” İyi, değil mi? İnsanın alacağı bir şey kalmıyor artık. Yahu sizden Türkiye’de yerinizi almışlar, ne ifade eder, ne yazar ki?!. Onların dünya dedikleri şey nedir? Dünya… Bir kere adından belli; horlanacak şey. “Denî” kelimesinden, “aşağı” kelimesinden. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı ile, اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ، وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya, bir cife yığınıdır; onun talipleri, arkasından koşanlar da kilâbdır.” “Kilâb” kelimesinin Türkçesini söylemiyorum.

Ama yılmayın, usanmayın, ye’se düşmeyin!.. İnsanlık çok defa sarsılmış, çok defa her şey yokluk kertesine varmış; fakat yeniden -Allah’ın izniyle- derlenip toparlanmıştır. Her şey aynı kıvama ulaşmış; insanlık her şeye eski kıvamını kazandırmış ve sonra o yıkılma, o çözülme dönemini bütün bütün unutmuş ve tarihe gömmüştür. Vesselam.

المرشد القدوة: شعيب عليه السلام

Herkul | | العربية

   سؤال: ما الرسائل الموجهة إلى رجال الإرشاد في خطاب سيدنا شعيب عليه السلام قومه في قوله تعالى: ﴿يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)؟

   الجواب: بادئ ذي بدءٍ من المفيد التأكيد على ضرورة معرفة خصائص الأقوام التي أُرسل إليها الرسل؛ من أجل فهم خطابات الرسل ونصائحهم فهمًا جيدًا؛ إذ ينبغي الانتباه إلى أن تصريحاتهم خاصة بظروف ومرحلة معينة، وأنها تشكلت وفقًا لمتطلبات بيئتهم الاجتماعية، وعند النظر إلى قصص الأنبياء المذكورة في القرآن يتبين لنا أن لكل قوم خصائصهم وعِللهم المختلفة.

وقد كانت مشكلة قوم سيدنا شعيب عليه السلام مختلفة عن غيرهم من الأقوام؛ فقد أُرسل عليه السلام نبيًّا إلى قوم مدين وإلى أصحاب الأيكة، وبحسب أحد التوجيهات الواردة في كتب التفاسير يُحتمل أنه عليه السلام نشأ في مدين، ولكنه كُلّف بإرشاد أهل الأيكة وتوجيههم أيضًا، ذلك أن القرآن الكريم حين تحدث عن إرساله عليه السلام رسولًا إلى مدين كان يستخدم عبارات ﴿وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/85)، (سورة هُودٍ: 11/84)، (سورة العَنْكَبوتِ: 29/36)، بينما لم يكن يستخدمها عند حديثه عن علاقته بأهل الأيكة قال تعالى ﴿كَذَّبَ أَصْحَابُ الأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ * إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ * إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/176-178).

وعند النظر إلى البيان القرآني يتضح أن كلًّا من تلك الأماكن كان مركزًا تجاريًّا مهمًّا في ذلك العصر، وقد حقق أهلُ هذه البلاد ثروات هائلة، فدفعهم ذلك إلى التعجرف، فكانوا يلجؤون إلى المضاربات في تجارتهم وبيعهم وشرائهم، فيختلسون أموال الناس، ويحتالون عليهم في البيع والشراء ويخدعونهم، وبالنظر إلى الآيات أيضًا يُحتمل أنهم كانوا يترصّدون طرق المنتجين ويشترون بضائعهم بثمن بخس، ويبيعونها للناس بثمن باهظ، ويفرضون الخراج على البضائع التجارية، ويأخذون ضرائب فادحة منها، ولهذا السبب فإن سيدنا شعيب عليه السلام أوصاهم دائمًا بالصدق والعدل في بيعهم وشرائهم، وألا يأكلوا أموال الناس بالباطل.

   الدعوة المشتركة بين جميع الأنبياء

على الرغم من تعدد أشكال دعوة الأنبياء أقوامهم بحسب أمراض ومشاكل مجتمعاتهم، إلا أن هناك حقائق ثابتة مهمة للغاية اتفق وركز عليها جميع الأنبياء الكرام، فمثلًا عند النظر إلى منهج الأنبياء في الدعوة، يتبين أنهم جميعًا يدعون الناس إلى التوحيد وإلى عبادة الله، فقد حاول جميع الأنبياء حماية أقوامهم من الكفر والشرك والضلال والإفساد، ولذلك فإنه على الرغم من أن الأنبياء العظام تناولوا عددًا من القضايا المتعلقة بالنواحي والظروف الداخلية لمجتمعاتهم التي نشؤوا فيها، إلا أن الغرض الرئيس من مهمتهم كان دعوة الناس إلى التوحيد والعبودية لله عز وجل.

وبالشكل نفسه أكد جميع الأنبياء أنهم لا ينتظرون مقابلًا ماديًّا ولا معنويًّا من أقوامهم لقاء وظيفة النبوة التي يؤدونها، وأن أجرهم على الله تعالى فحسب، فعند النظر إلى قصص الأنبياء الواردة في سورة الشعراء على سبيل المثال يتبين أن جميع الأنبياء قالوا بالإجماع ﴿وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/109، 127، 145، 164، 180) وما قاله الحبيب النجار لمن عزموا على قتل الأنبياء المرسلين إليهم يشير إلى الحقيقة نفسها بقوله: ﴿اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ﴾ (سورة يس: 36/21).

وهذا يفيد أن أهم متطلبات النجاح في مهمة الإرشاد هو عدم التشوف لأي شيء، فمن لا ينتظرون أجرًا على ما قدموا من خدمات قد حافظوا على إخلاصهم، ونالوا ثقة الآخرين، بينما من يُديرون حياتهم وفقًا لتطلعات وأهداف معينة لم يثبت أنهم أوصلوا أتباعهم إلى شاطئ السلامة، وعلى حد قول نيازي المصري:

لا تركننّ إلى أيِّ مرشدٍ      فينقلِب الفسيحُ أمامك إلى مضيق

أما مَن استرشدَ بـ”المعصومِ”   سَهُلَ عليه اجتيازُ وسلوك الطريق

وإن نموّ الخدمات التي يجري تنفيذها وتعاظمها ككرة الثلج التي تكبر كلما تدحرجت مرهون بأن تُتوَّج بالإخلاص.

   نيلُ الثقة

دعونا ننظر الآن عن قرب إلى الآية الكريمة المذكورة في السؤال؛ فسيدنا شعيب يبدأ حديثه بقوله “يَا قَوْمِ“، ويُلاحظ هنا أن ياء المتكلم (ي) قد سقطت من كلمة “قوم”، وربما يشير هذا إلى حماس سيدنا شعيب عليه السلام واستعجاله هداية قومه، ويمكن أن نجد مثل هذا الأسلوب في مواضع كثيرة من القرآن الكريم.. ويواصل سيدنا شعيب عليه السلام حديثه إلى قومه بقوله ﴿أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)؟

يدعو سيدنا شعيب عليه السلام قومه بهذه العبارات إلى التفكر مذكرًا إياهم بنعم الحق تعالى عليه؛ وبذكره أن الأموال والنعم التي يمتلكها إنما هي رزق حلال من الله تعالى عليه؛ يكون قد ألمح إلى أن أرزاقهم ليست حلالًا.

 وفي موضع آخر يوضح لهم طرق الكسب الحلال؛ حيث يقول في آيات كريمة أخرى: ﴿أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ * وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ * وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/181-183).

وكما ذكرنا سابقًا فإن قوم سيدنا شعيب اكتسبوا ثرواتهم بالظلم والباطل، ولذلك يُحتمل أنهم يرون رسولهم -حاشاه- مثلهم في هذا الشأن، ويسيئون الظن به؛ ذلك أنه عليه السلام من نسبهم ونشأ بينهم، وللحيلولة دون وقوع مثل هذا الظن السيئ كان عليه السلام يبين أنه اكتسب أمواله بطرق مشروعة، فعن طريق بيانه أن الأموال التي يمتلكها إنما هي إحسان إلهي عليه، ورزق حلال طاهر طيب كان يدفع الشكوك التي يحتمل أن تدُبَّ في أذهان مخاطبيه، ويمكن اعتبار موقفه هذا بمثابة تقديم كشف حساب لقومه عما يملكه.

أجل، يجب على كل مرشد أن يكون جاهزًا لتقديم كشف حساب عن حياته للمجتمع الذي يعيش فيه؛ لأن نيله الثقة في نظر المجتمع مرتبط بهذا، وإذا نظرنا إلى حياة الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي نرى أنه بين في الكتب التي ألفها حساب كل شيء يمتلكه بدءًا من الثياب التي يرتديها وصولًا إلى الطعام الذي يأكله؛ لأنه إذا ما تكونت أية شبهة لدى الناس بحقكم كأنكم “تبددون ممتلكات الأمة أو تستأثرون بشيء من ممتلكاتها لأنفسكم”؛ فقدتم ثقة الناس بكم.

إن من خرجوا من مناطق عشوائية بالأمس، وبرزوا على الساحة ينادون بـ”الوطن” و”الأمة”، أصبحوا اليوم يعيشون في يخوت وقصور، وصاروا شركاء في مؤسسات، حتى إنهم أكسبوا أولادهم وبناتهم وأصهارهم الثروات الطائلة إلى جانبهم، يستحيل أن يكون أمثال هؤلاء مُقْنِعين ألبتة، وإنهم وإن أخفوا وجوههم الحقيقية اليوم بألاعيب وحيل مختلفة ولم يُشعروا أحدًا بثرائهم الحقيقي الذي يمتلكونه فسيأتي يوم ينكشف فيه كل شيء للعيان؛ فيفقدون كل الثقة والمكانة التي نالوها، ولا تبقى لهم أية قيمة تُذكر، بل إنهم يُلعنون متى ذُكروا، لذا يجب على المرشد الحقيقي أن يعيش حياته كلها بالعفة والعصمة، ويتجنب مواضع التُّهم، ويُشعر الناس بهذا أيضًا.

أجل، إن النبي العظيم عليه السلام كان بقوله ﴿وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا﴾ (سورة هُودٍ: 11/88) يوضح أنه اكتسب ما لديه من أموال بطرق مشروعة، ويبيِّن أنه لا يفعل مثلهم، فلم يدخل في مضاربات محرّمة، ولم ينهب أموال الأمة، ولم يرتشِ، ولم يغش ويحْتَل في بيعه وشرائه؛ فكسب ما كسب بطريقٍ حلال، وبإشارته عليه السلام إلى كل هذا كان يؤكد على أمانته وجدارته بالثقة، وفي الوقت نفسه كان يمهد الطريق للنصائح التي سيسديها إلى قومه لاحقًا.

   مطابقة القول العمل

وبقوله عليه السلام: ﴿وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)؛ يلفت الانتباه إلى مبدإٍ آخر مهم في عملية الإرشاد والتبليغ، ألا وهو مطابقة القول العمل، فنجد النص القرآني في موضع آخر: ﴿أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/44) يوبخ بني إسرائيل لقولهم ما لا يفعلون.

أما الآية الكريمة ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ﴾ (سورة الصَّفِّ: 61/2) فليست تعني “إذا كنتم لا تفعلون فلا تقولوا”، بالعكس تعني: “ما دمتم تقولون فامتثلوا فعل ما تقولونه”، لأن هذا هو السبيل إلى التأثير الحقيقي، ومرهون به حسن قبول المخاطَبين للكلام الـمُقال.

   السعي إلى الإصلاح

في الأمور التي نبه إليها سيدنا شعيب قومه بيَّن أنه لا يرغب في أن تخالف أفعالُه أقوالَه، ثم كشف عن رغبته الحقيقية بقوله ﴿إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)، وهنا يمكن رؤية مدى الحذر والحيطة الكامن في كلام هذا النبي؛ فكان يسعى إلى أن يسود الصلاح والسلام والطمأنينة بين الناس، ولأجل هذا أيضًا كان حريصًا منذ البداية على أن يصل بهم إلى سلامة القلب والروح والفكر والحس، لأن العاجزين عن إصلاح عوالمهم الداخلية يظلون عاجزين بالتأكيد أمام تحقيق السلام المجتمعي وتأسيس النظام الاجتماعي، ومع ذلك كان عليه السلام يبيِّن أن الإصلاح المراد مرهونٌ بقدر الاستطاعة.

وقد قال رسول الله صلى الله عليه وسلم في أحد أحاديثه الشريفة: “إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيبًا وَيَرْجِعُ غَرِيبًا، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي[1]، فبشر سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بقوله ذلك بمن يركضون من أجل تحقيق الإصلاح في زمن فسدت فيه الأسواق والذمم، وغرقت البيوت في الجهل، وعجزت المدرسة عن تحقيق المرجو منها، وخبا العشق والحماس في المساجد، وعاش المسلمون فيه غرباء؛ ذلك أنهم سيركضون من أجل إصلاح المجتمع في مواجهة المفسدين وأرواحهم فداءٌ لذلك.

لهذا السبب يجب أن يكون الإصلاح هو الشغل الشاغل للمرشد وهمّه الأوحد، عليه أن يكون همه إصلاح الناس، وليس إصلاح دنياه الخاصة به فحسب، فحين يتم إصلاح الناس لن تبقى هناك مشكلة على وجه الأرض، فقد عرفت الأرض المشكلات مع الإنسان، فلا يمكنكم التغلب على المشكلات ما لم تصلحوا الإنسان.

هذا النبي المبارك المدرك للعجز والضعف البشري كان يتجرد من قوته المحدودة بقوله ﴿وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ﴾ (سورة هُودٍ: 11/88)، ويلتجئ إلى قوة الله تعالى المطلقة، لأنه كان يعلم جيدًا أن عناية الله تعالى هي مصدر جميع الإنجازات التي تتحقق؛ فبالاعتماد عليه واللجوء إليه يمكن تحقيق نجاحات حقيقية ودائمة، وعليه فإن ما يقع على عاتقنا هو أن نثق به عز وجل ثقة تامة ونعتمد عليه عند التخطيط والكتابة والحديث، بل وفي كل خطوة نخطوها، ونركن ونتوجه ونلجأ إليه جل وعلا فحسب.

***

[1] سنن الترمذي، الإيمان، 13.

İFFET ABİDESİ HAZRETİ YUSUF (ALEYHİSSELÂM)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Günah karşısında, “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni çağırdığı şeyden daha sevimlidir.” (Yusuf Sûresi, 12/33) diyen Hazreti Yusuf’un bu tavrı bize ne anlatmalıdır?

   Cevap: Hz. Yusuf’un kıssasına bakılacak olursa, onun hayatının baştan sonra zorluklarla, imtihanlarla kuşatıldığı görülür. Daha çocuk denecek yaşta kuyuya atılmış, bir köle gibi pazarlarda satılmış, yurdundan yuvasından uzak kalmış, iftiraya uğramış, zindanlarda yıllarını geçirmiştir. Zira bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere belanın en şiddetlisi başta peygamberlere, sonra da seviyesine göre diğer insanlara gelir. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23) Bu yüzden hiçbir peygamber hayatını bela cenderelerinden geçmeden götürememiştir. Eğer bu mümkün olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu götürürdü. Oysaki O, Mekke’deyken tartaklanmış, dövülmüş, türlü türlü hakaretlere maruz kalmış, boykota uğramış ve toplumdan tecrit edilmiştir. Mekke kendisi için yaşanmaz hale gelince, hicran ve ıstırap içinde yurdunu yuvasını terk etmiş fakat gittiği yerde de rahat bırakılmamıştır. Orada da türlü türlü eza ve cefalara uğramıştır.

Tarihin sayfalarına göz gezdirecek olursanız peygamberlerin yanı sıra bir sürü hak dostunun da hayatlarını bin bir sıkıntı içerisinde geçirdiklerini, türlü türlü işkencelere maruz kaldıklarını görürsünüz. Ziya Paşa’nın dediği gibi, bir sürü cahil zevk ü sefa içinde yüzerken, arifler hep mihnet-i kahr u belâda gezmişlerdir. Ehli dünyanın yaşadığı rahat hayata mukabil onlar hayatlarını hep patikalarda yürüyerek geçirmişlerdir. Bir yönüyle bu, insanlığın kaderi olmuştur. Allah’ın hikmetini bilemiyoruz. Belki de sevdiği mümtaz kullarının başından aşağıya ahirette sağanak sağanak nimetler yağdırmak istiyordur.

   İmtihanlar Neticesinde Gelen İkramlar

Seyyidina Hazreti Yusuf, marifetullah ve muhabbetullah adına zirveler üstü zirvelere talip olmuş, Allah da “Onun yolu buradan geçer.” diyerek onu farklı farklı imtihanlara tâbi tutmuştur. Fakat o, bunların hiçbirisi karşısında yılgınlık göstermemiştir. Kur’ân-ı Kerim’in beyanına bağlı meseleyi götürecek olursak, ne kendisini kuyuya atan kardeşlerine karşı tek kelime ettiğini görürsünüz ne de haksız yere zindanda kaldığı için halinden şikâyet ettiğini. Bilakis o, zindanda kendisine teveccüh eden bir kısım gönüller bulunca, hemen onları hakka davet etmiş ve böylece zindanı bir medrese haline getirmiştir. Kim bilir orada nasıl bir temel atmış, daha sonra nice insanların imanına yol açabilecek nasıl bir faaliyet başlatmıştı.

Bilindiği üzere Hz. Yusuf’un maruz kaldığı çetin imtihanlardan birisi de iffetiyle alakalı olmuştur. Yusuf sûresinde anlatıldığı şekliyle, kardeşleri tarafından atıldığı kuyudan kervancılar tarafından çıkarılıp götürüldüğü Mısır’da köle pazarında satılığa çıkarılmış, Mısır nazırı tarafından satın alınmış, evlatlık edinilmiş, bağra basılmış ve sarayda yetişmişti. Serpilip dikkat çeken bir genç olduğunda nazırın hanımı tarafından yapılan ahlaksız teklif karşısında, مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبِّي اَحْسَنَ مَثْوَايَ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ “Allah’a sığınırım. O benim Rabbimdir, bana ihsanlarda bulundu, güzel bir yere yerleştirdi (veya; efendim bana güzel baktı, iyi bir mevki verdi). Şu muhakkak ki zalimler asla felah bulmaz.” (Yusuf sûresi, 12/23) diyerek bu çirkin teklifi geri çevirmiş, maruz kaldığı bu imtihanı iffetiyle geçmişti.

 Âyet-i kerimede yer alan “Rabbim/Efendim” lafzı hakkında iki farklı tevcih vardır. Birinci tevcihe göre bununla kastedilen, nazırdır. Bu durumda mânâ şu şekilde olur: “Efendim beni bağrına bastı, bana yurt yuva verdi. Bu iyiliklerini görmezden gelerek nasıl ona ihanet ederim?” İkinci tevcihe göre ise “Rabbim” lafzıyla kastedilen Cenab-ı Hak’tır ki, muhatapları ne anlarsa anlasın muhtemelen Hazreti Yusuf bunu kastediyor, hakiki mülk sahibinin kendisine olan nimetlerini zikrediyordu.

Bir ikram-ı ilâhî, bir keramet-i rabbaniye olarak Allah (celle celâluhu) onu böyle bir günahtan kurtarmıştı. Allah bazı kimselere çok geniş maddi imkanlar verebilir, bazılarını sokaktan alıp önemli mevkilere getirebilir, bazılarına hayırlı evlatlar bahşedebilir. Bunlar, göz ardı edilemeyecek önemli birer ikram-ı ilâhidir. Fakat bunların hiçbirisi bir insanın iffetini, ismetini ve izzetini koruması kadar büyük değildir. Bütün bir hayatı iffetle yaşama, gözüne kulağına kir bulaştırmama, namusunu lekelememe ve tertemiz bir hatime ile Allah’ın huzuruna yürüme, Allah’ın bir insana lütfedeceği en büyük ihsan ve ikramlardan biridir.

İşte Cenab-ı Hak, Hz. Yusuf’a böyle bir ikramda bulunmuş, iffetinin haleldar olmasına meydan vermemişti. Hz. Yusuf, yüz yüze geldiği günah çağrısından bütün nezahetiyle sıyrılmasını bilmişti. Daha sonra kadınların matmah-ı nazarı olduğunda işin daha da çetrefilli hale geleceğinden endişelenmiş ve رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلاَّ تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَِ “Ya Rabbi, bu kadınların beni çağırdıkları şeydense zindanı yeğlerim. Eğer onların tuzaklarını benden uzak tutmazsan onlara meyledip bir cahillik yapmaktan korkarım.” (Yusuf Sûresi, 12/33) sözleriyle fitneden, günahtan uzak kalabilme adına zindana girmeyi tercih etmişti. Dolayısıyla bir kere daha iradesinin hakkını vermiş, günah karşısında mukavemet göstererek, bir iffet abidesi olarak dimdik durmasını bilmişti.

Hapishane Hz. Yusuf için Allah’ın bir ikramı oldu. Zira hem orada sıyanet edildi, hem önemli bir misyon eda etti hem de yüksek bir mevkiye giden yol kendisine açıldı. En başta Cenab-ı Hakk’ın ikramını iyi değerlendirdiği için daha sonra ikramlar salih dairesine mazhar oldu. İkram, ikramı doğurdu. İkramlar öyle enginleşti ki gün geldi Mısır halkına bir meşale ve bir ışık kaynağı olup onların dünyalarını aydınlattı. Öyle ki o aydınlığın tayfları ta Seyyidina Hz. Musa dönemine kadar gelip ulaştı.

   İffet-İman İlişkisi

Keşke biz de günahlar karşısında aynı duygu ve düşünceye sahip olabilsek. Günahlara dalmaktan ve Allah’a isyan etmektense zorluklarla karşı karşıya kalmayı göze alabilsek. Fakat bu, Allah’a çok iyi inanmaya bağlıdır. Taklidî bir imanla, nazarî plândaki bir inanmayla yakalanacak ufuk değildir. İnsan, içinde yetiştiği kültür ortamının etkisiyle “âmentü” esaslarını kabul edip söyleyebilir. Fakat salih amellerle desteklenmeyen ve tefekkürle derinleşmeyen bir imanın, insanı günahlardan koruması çok zordur. İmanı, vicdanlarına mâl edemeyen ve tabiatlarının bir derinliği hâline getiremeyenler, birer iffet abidesi haline gelemezler.

Eğer bir insan, Cenab-ı Hakk’ın “Mü’min” isminin gölgesi altında hayatını emniyet içerisinde sürdürmek istiyorsa, ihsan ufkunu yakalamaya çalışmalı; yani ibadetlerini ve kulluğunu Allah’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla yerine getirmelidir. Her an O’nun gözetimi altında olduğu şuuruyla hareket eden, yani imanını, ihsan şuuruyla vicdanî müktesebat haline getiren biri, günah kirlerine bulaşmadan tertemiz bir şekilde yaşama imkânına sahip olacaktır. İman, ibadet ve ihsanda zirveleri ihraz etmiş bir insan elbette kendisine bir fenalık teklif edildiğinde, “Allah’ım ya bunların hilelerini, komplolarını, fitne ve fesatlarını sav ya da beni zindanlara koy. Orası benim için daha sevimlidir.” diyecektir.

   Nefse Muhalefet

Yukarıdaki âyette görüldüğü üzere Hz. Yusuf, abide bir şahsiyet olmasına rağmen ihtiyatı elden bırakmıyor ve “Yâ Rabbi! Eğer onların tuzaklarını benden uzak tutmazsan onlara meyledip bir cahillik yapmaktan korkarım.” diyor. Yine sûrenin devamında, وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّي إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ “Doğrusu ben nefsimin masum olduğunu iddia etmiyorum. Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder. Şüphesiz Rabbim gafurdur, rahimdir.” (Yusuf Sûresi, 12/53) sözleriyle nefs-i emmareye güvenilemeyeceğini vurguluyor. Peygamber Efendimiz de (sallalâhu aleyhi ve sellem) dualarında, يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلٰى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ “Ya Hayy u ya Kayyum! Senin sonsuz rahmetine itimat edip inayetine sığınıyorum; bütün ahvalimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma.” (Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/147; Bezzâr, el-Müsned 13/49) buyurmuştur. Çünkü nefsiyle baş başa kalan bir insan, çocukluk yapabilir, kayıp düşebilir, şeytanın kündesine gelebilir. Allah bu türlü düşmelerden bizi muhafaza buyursun.

Bu itibarladır ki Allah’a sağlam bir kullukta bulunmanın yolu, nefsin heva ve heveslerine muhalefet etmekten geçer. Nefsin oyunlarından salim kalabilmek ve onun kurduğu tuzaklara düşmemek için de murad-ı ilâhîye muvafakat yollarının aranması, samimiyet ve ihlâsa çok önem verilmesi gerekir. Eğer bütün işlerinizi Allah’ın emir ve yasaklarına muvafakat içinde götürmeye çalışırsanız, nefsin tuzaklarına, ağlarına düşmezsiniz. İmam Buseyrî de Kaside-i Bürde’sinde şöyle der:

وَخَالِفِ النَّفْسَ وَالشَّيْطَانَ وَاعْصِهِمَا    وَاِنْ هُمَا مَحَضَاكَ النُّصْحَ فَاتَّهِمِ

“Sürekli şeytan ve nefse muhalefet et ve onlara karşı gel. Tamamen senin iyiliğine çalışıyor görünseler bile zinhar onlara güvenme!”

Bir başka beyitte ise şöyle der:

وَالنَّفْسُ كَالطِّفْلِ إِنْ تُهْمِلْهُ شَبَّ عَلَى   حُبِّ الرَّضَـــــاعِ وَإِنْ تَفْـطِمْهُ يَنْفَطِــمِ

“Nefis, çocuk gibidir; eğer sütten kesmezsen, büyür delikanlı olur da hâlâ süt emmek ister. Ama vaktinde sütten kesersen, kesilir.”

Evet, çocuk bir kere sütten kesilir ve bu konuda kararlı olunursa artık bir daha onu talep etmez. Fakat zamanında sütten kesilemeyen bir çocuğa daha sonra laf anlatmak hiç de kolay olmaz. Bu açıdan mü’min, nefsin arzu ve hevesleri karşısında daha baştan kararlı olmalı ve bu konuda hiçbir taviz vermemelidir. Öyle ki o, bütün hayatını, şeytana ve nefse muhalefet esasına göre tanzim etmelidir. Özellikle günümüz dünyasında günah çok yaygın hale geldiği için ondan uzak durmak hiç de kolay değildir. Bu açıdan sürekli teyakkuz hâlinde bulunmaya ve emin olunmayan zeminlerden uzak durmaya ihtiyaç vardır.

   Nefse Karşı Surlar Oluşturma

İnsan nefsin güdümünde olmamak ve onun etki alanına girmemek için sürekli günahlarla arasında bariyer ve surlar oluşturmalıdır. Bunun dinî terminolojideki adı sedd-i zerâî’dir. Usûl uleması, وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Yetim malına en güzel tarzdan başka bir şekilde yaklaşmayın, el uzatmayın.”, (İsrâ Sûresi, 17/34); وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰى Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ Sûresi, 17/32) gibi âyetlerden yola çıkarak böyle bir disiplin ortaya koymuşlardır. İnsan; el, ayak, göz, kulak ve dil gibi organların işlemesi muhtemel olan günahlara giden yolu en başta kapamalı, günahın sebep ve vesilelerine karşı sürekli teyakkuzda bulunmalı ve “ne olur ne olmaz” diyerek sürçme, düşme ihtimali olan yerlerde dolaşmamalıdır ki daha sonra nefsinin kendisini dize getirmesine kapı aralamasın. Buzda yürüyen bir insanın düşmesi, çamurda gezinen bir insanın batması veya yüzme bilmeden derinliklere dalan kişinin boğulması mukadder olduğu gibi, günaha yakın duran bir kişinin de onun içine düşmesi muhtemeldir. Zira günah yoluna girdikten sonra nefsin arzularına karşı koyarak geriye dönebilmek çok daha zordur.

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde tek başına yolculuk yapan veya iki kişi halinde yola çıkan kimseleri şeytana benzetmiş; üç kişinin ise cemaat olacağını ifade buyurmuştur. (Bkz.: Ebû Dâvûd, cihad 79; Tirmizî, cihad 4) Bununla bizlere, günahlara ve fenalıklara karşı sur ve siper oluşturulması, daha baştan uyanık olunması gerektiğini öğretmektedir. Zira tek kişinin günah işleme ihtimali yüksektir. Tek kişiye göre daha düşük bir ihtimal olsa da iki kişinin de bir fenalık üzerinde anlaşması mümkündür. Üç kişinin bunu yapması ise ihtimal hesaplarına göre oldukça düşüktür. Zira onlardan her biri diğerini kontrol eder; onun gözünün, dilinin, el ve ayaklarının bekçisi olur. Birisi sürçecek veya düşecek olsa hemen diğerleri tarafından tutulur.

Bu sebepledir ki heva ve heveslerinin arkasından sürüklenmek istemeyen bir insan kendisini yalnızlığa terk etmemelidir. Kendini yalnızlığa terk eden, bir yönüyle kendini terk etmiş, kendini önemsememiş sayılır. Eğer kendimizi önemli görüyorsak, yola çıkarken yanımızda bir kısım muhafızlar bulundurmalıyız. Ta ki sahip olduğumuz değerleri şeytana çaldırmayalım, nefse kaptırmayalım, heva ve heveslere feda etmeyelim.

Evet, cemaat yani duygu düşünce birliği olan bir topluluk içinde bulunmak çok önemli bir seradır. Allah bir cemaat içinde bulunan fertleri daha çok korur, sıyanet buyurur. Allah’ın heyete teveccühü çok farklıdır. Bir heyet içerisinde yerini alan bir kimse ya sürçmez ya da çok az sürçer. Zira heyet içerisindeki fertler kubbedeki taşlar gibidir. Nasıl ki onlar baş başa verip düşmeden, dökülmeden bir arada durabiliyor; aynen öyle de insanlar da baş başa vermek suretiyle bir birlik oluştururlarsa sürçme ve düşmelerden korunmuş olurlar. Hele bir de sohbet-i cananla meclislerini derinleştirir, sürekli birbirlerine hayırhahlık yapar ve irtibatlarını güçlü tutarlarsa, Allah da onları sıyanet ve himayesi altına alır ve kaymalardan korur. Onun için mutlaka bir heyet içerisinde yer almak lazım.

   Meşru Daire Keyfe Kâfidir

İffetli bir hayat yaşayabilme adına dikkat edilmesi gereken hususlardan bir diğeri de fıtrata ters bir yola girilmemesi; meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı kapıların kapatılmamasıdır. Şeytanın bizim zayıf yanlarımızdan istifade etmesine karşı kapıları kapama ve arkasına da sürgüler sürme adına bu oldukça önemlidir. Meşru dairedeki lezzetlerden istifade etmeyen, yani ihtiyacı ölçüsünde yiyip içmeyen, vakti geldiğinde evlenmeyen veya daha başka nimetlerden faydalanmayan bir insanın, şeytan ve nefsin oyunlarına karşı mukavemet etmesi çok zorlaşabilir. Meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmek suretiyle bazı olumsuzluklardan kendimizi sıyanet etme imkânı varken, herhangi bir mücbir sebep olmaksızın kendimizi bir kısım mahrumiyetlere mahkûm etmek doğru değildir.

Bazı kimselerin bu tür konulardaki bazı özel durumlarının bizim için örnek olamayacağını burada hatırlatmak gerekir. Bizim için her yönüyle örnek alabileceğimiz tek insan vardır; o da İnsanlığın İftihar Tablosu’dur. Efendimiz, dünyaya, yeme-içmeye, evliliğe, yuvaya, mala mülke nasıl bakmışsa bize düşen de bu bakış açısına sahip olmaya çalışmaktır. Bize düşen, öncelikle Efendimiz’in, arkasından sahabenin, sonrasında da selef-i salihînin, ulemanın, fukahanın yoluna uymaktır. Yol onlarındır, yöntem onların. Biz, bu yol ve yöntemi takip etmek suretiyle nefsin arzularına gem vurmalı, nefsimizi meşru daire içindeki zevk ve lezzetlerle frenlemeli ve harama giden bütün yolları tıkamalıyız.

أُسُسُ مسلك الخِلَّة

Herkul | | العربية

   سؤال: يقول الأستاذ بديع الزمان “وما دام مسلكنا هو الـخليلية، فمشربنا إذًا هو الـخلة”[1]؛ فمن أي الجهات يمكن تقييم ارتباط مسلكنا بسيدنا إبراهيم عليه السلام الملقب بـ”خليل الله”؟

   الجواب: يقول الله تعالى: ﴿ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/123)، هذه الآية الكريمة تظهر مدى الأهمية في اتباع سيدنا إبراهيم عليه السلام، ذلك أنه قيل لمفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم ذات مرة “يا خليل الله” فقال “لَا، إِنَّهُ إِبْرَاهِيم[2]، وفي موقف آخر أيضًا خُوطب بـ”سيدنا” فقال عليه الصلاة والسلام: “سَيِّدُنَا هُوَ إِبْرَاهِيم[3] مانحًا إيَّاه هذه المرتبة.

   الحنيفية

هنا سُمّي سيدنا إبراهيم أو طريقه بالـ”حنيف”، وكلمة “حنيف” تعني البعدَ التام عن أصغر الشرك، ومما لا شك فيه أن للبُعدِ عن الشرك درجاتٍ، والمعنى الأول الذي يُفهم من الحنيفية هو ألا يعبد الإنسان إلهًا إلا الله، وألّا يشرك به أحدًا، وأن يبعد عن جميع الأوثان، وهناك درجة أسمى للحنيفية، هي أن يحفظ الإنسانُ مشاعره وأفكاره عن كل ما يوحي بالشرك أو يومئُ إليه، ويتوجهَ إلى التوحيد تمام التوجه.

أما الدرجة الأعلى في هذا الأمر فهي أن يجعل الإنسانُ شعور الحنيفية جزءًا من طبيعته، وصوتًا ونفسًا لها، من يُوفق إلى هذا يبدأ في التصدي -وبصورة فطرية- حتى لأصغر الأشياء التي يمكن اعتبارها شركًا؛ فمثلًا إذا حاول شخصٌ أن يعزو إلى نفسه الأعمال الطيبة المتحققة رأى فعله ذلك مشاركة لله في شؤونه، وبالمثل فإن محاولة إبلاغ الآخرين بالأعمال الخيرة المنجزة وكشفها لهم شرك في نظره، والركض وراء التصفيق والتقدير شركٌ، والتشوف في الدنيا إلى جزاءٍ عن الأعمال الجميلة المنجزة شركٌ، وواجب المؤمن الحقيقي هو العمل على الابتعاد عن كل هذه الأنواع من الشرك.

   القنوت

أما الآية الكريمة الأخرى المُشار إليها في السؤال فهي ﴿إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/120)، والقنوت هو التأدب مع الله تعالى وإطالة القيام بين يديه، وعبادته عبادة تامة، والخضوع له والتذلل إليه، وسيدنا إبراهيم بخصلته هذه كان قانتًا تمام القنوت، لكن هذه الخصلة كانت نواة في سيدنا إبراهيم فتحولت إلى شجرة مع سيدنا محمد رسول الله صلى الله عليه وسلم؛ ذلك أنه كان يطيل القيام في الصلاة حتى تتورم قدماه كما نقلت السيدة عائشة رضي الله عنها.

   كان أمةً

يُذكر أيضًا أن سيدنا إبراهيم عليه السلام كان أمة بمفرده، وهذا يعني أن همته كانت عالية بحيث تكفي لاحتضان الجميع، وإنسانٌ همتُه على هذا المستوى من العلو ليس من الصحيح اعتبارُه فردًا واحدًا، فسيدنا إبراهيم حتى وإن كان إنسانًا واحدًا فإنه كان في عزم وجهد وسعي لاحتضان الإنسانية كلها؛ إذ كانت سعَةُ صدره كفيلةً بأنَّ من يدخلها لا يقلق هل سيجد له مكانًا فيها أم لا؟

ويشير إلى هذه الحقيقة الأستاذ بديع الزمان كذلك بقوله: “من كان همه أمته، فهو أمة بمفرده”، لأن الإنسان الذي يحمل همَّ أمته، هو الذي لا يعيش لنفسه، فقد داس تحت قدميه كل أنواع المتع والملذات الدنيوية، وصغرت في نظره المقامات المعنوية كأن يكون من الأولياء أو من الأصفياء؛ إذ إنَّ همه الحقيقي ومقصده الوحيد هو صلاح الإنسانية ونجاتها، وإنسانٌ يفكر في الإنسانية بهذه الدرجة -ولا سيما في الأمة الإسلامية- هو أمة بمفرده، وهو مطمح النظر حتى وإن لم يكن في البشرية مثله شخص آخر، فالله ينظر به إلى المخلوقات، وربما يعفو عن الإنسانية جمعاء إكرامًا وإجلالًا له، فماذا تكون أهمية المقامات الدنيوية إلى جانب نيل مرتبة كهذه؟

   الحِلم

أما في آية ﴿إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ﴾ (سورة هُودٍ: 11/75)، فقد وُصف سيدنا إبراهيم عليه السلام بأنه “حليمٌ، أوَّاهٌ، مُنيبٌ” إلى جانب الصفتين السابقتين “قانت” و”حنيف”.. فالله تعالى يذكر في هذه الآيات الكريمات الخصال الجميلة التي يتصف بها سيدنا إبراهيم، ويوضح لرسوله عليه الصلاة والسلام ولكافة المؤمنين من بعدِه علَّةَ وجوبِ اتباعِ سبيلِ سيدنا إبراهيم.

فكلمة “حليم” الواردة في الآية الكريمة تعني القدرة على استيعاب السلبيات بقابلية وملكة واسعة رحبة، وعدم الانفعال والهيجان فورًا إزاء المواقف التي تدفع إلى الغيظ والسخط؛ لأنه إن لم يتم التحكم في الغضب والسخط الذي يجعل صاحبه يعيش حالة من الجنون العارض؛ وإن لم يُخفف بالحلم فقد تقع مظاهر مرعبة شتى من الندم يتعذر الخلاص منها بعد ذلك، فالإنسان حين ينهزم أمام الغضب يرتكب أخطاءً لا تكفي قوّتُه لإصلاحها لاحقًا، ومن لا يرغب في مواجهة مثل هذه الصعاب مطالَب بأن يكون على قدرٍ كافٍ من الحِلْمِ.

قد يواجه الإنسان في بعض الأحيان مشكلات يصعب هضمها واستيعابها، ومن ذلك على سبيل المثال، أنه قد يتعرض لإهانات وافتراءات وتشويهات خطيرة، وقد يُظلم ويُجار عليه ظلمًا وجورًا يصعبُ للغاية تحمّله، وقد يتعرّض لخيانة وغدر من كان يظنهم أصدقاء، ولا جرمَ أنه من الصعب حقًّا تحمُّلُ هذه الأمور وضبطُ رداتِ الفعلِ إزاءها بالمعقولية ورباطةِ الجأش، وكي يستطيع استيعابه والتغلب عليها؛ يجب أن تتوفر في بنيته الروحية إنزيمات مثل الحلم والصبر والتحمل والعفو.

وكما هو معروف فإن الحليمَ واحدٌ من أسماء الله تعالى، ولقد توقّفَ سيدنا أبو بكر الصديق رضي الله عنه على حلمِ الله عز وجل وعدم تعجيله عذاب الكافرين والمشركين بالرغم من غطرستهم وتجاوزهم الحدود، وتعجّبَ من إمهالهم تارة بعد أخرى، فقال رضي الله عنه: “مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا”[4]، وعليه فإن أحد مظاهر الحلم المهمة يتمثل في عدم التعجل في الرد على الظالمين والطغاة المتغطرسين بمثل ما فعلوا، بل إمهالهم بعض الوقت حتى يعرفوا أخطاءهم ويرجعوا عنها، فلسنا ندري؛ فربما أن هؤلاء الأشخاص حين يرون أن هذا القدر من الفظاظة والعدوان الذي ارتكبوه قد قُوبل بالعفو والتسامح يندمون ذات يوم، ويعتذرون ويبدؤون في تقديم الورود لمن رموهم بالحجارة في الماضي.

فالله تعالى يقول: ﴿وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ﴾ ثم يكمل هذه الآية الكريمة بقوله تعالى ﴿وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/126) مبينًا بهذه العبارة ما هو أكثر فضلًا وخيرية؛ وهو العمل على عدم مقابلة الإساءة بالإساءة، بل الصبر والتحمل، والتغاضي عن تلك السلبيات، فإذا كان هناك ما هو خيرٌ فلماذا نرضى بالأقل! وكما قيل في إحدى الحكم والأمثال: “مقابلة الخير بالخير سمة كل إنسان، أمَّا مقابلة الشر بالخير فهي سمة الباسل المقدام فحسب”، وبينما يمكن للمرء أن يكون هُمامًا ويتصرف ببسالة فلماذا يقبلُ بأن يكون شخصًا عاديًّا بسيط الهمة!

   الأوَّاه

كشفت الآية الكريمة عن صفة أخرى من صفات سيدنا إبراهيم عليه السلام، ألَا وهي كونه “أوّاهًا”. حسنًا، فعلام كان يتأوه سيدنا إبراهيم؟ طبعًا لم يكن أنينُه بسبب المصائب والابتلاءات التي يتعرض لها، بالعكس كان يئن من خشية الله، ويتألم على حال المظلومين والضحايا، والمحتاجين والمُعدمين، والمذنبين الذين أبحروا في بحر العصيان وعجزوا عن العودة ثانية، ومن تدحرجوا في أودية الضلال والكفر، كان يتأوه ويسعى إلى إنقاذهم من الأزمات التي هم فيها، ويرشدهم إلى طريق الجنة.

وكيف لا يُحزن ويُتفجع على شخص شطَّ وذهب إلى جهنم! إن مفخرة الإنسانية عرج إلى السماء، و رأى هناك ما لم يُرَ، وبلغ ما لم يُبلغ، ووصل حدود عالم اللاهوت، وبلغ نقطة بين الوجوب والإمكان، كانت تلك النقطة هي التي تفصل الفانين عن الباقي جل جلاله، لكن هذا كله لم يُبهر عينيه، بالعكس حفّز فيه الشوق والرغبة في الأخذ بيد المزيد من الناس وإيصالهم إلى هذه النقطة، ولهذا عاد من تلك النقطة التي بلغها، لأنه كان يعيش من أجل إحياء الآخرين.

ومن يدري كم كان يحزن سيدنا إبراهيم عليه السلام عندما رأى ضلال قومه وكفرهم، وعندما جاءته الملائكة المكلفون بإهلاك قوم سيدنا لوط عليه السلام اشتعل حزنًا وألمًا، ودخل معهم في جدالٍ وحوار، قال تعالى: ﴿فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ﴾ (سورة هُودٍ: 11/74)، والقرآنُ لا يقدم بيانًا بشأن الجدال، من المحتمل أنه أبان عن رغبته في رفع العقاب عنهم، وتأخيره أو تخفيفه.. لماذا؟ لأنه كان يعلم أن هؤلاء القوم الهالكين يستحقون الغضب الإلهي، وإذا ما حلّ بهم فسيُكَبّون في جهنم على مناخرهم، فربما كان يرغب في فرصة أخيرة لهم حتى يعودوا عن الطريق الخاطئ الذي يسيرون فيه.

ولا ريب أن النحيب والتأوه على من ضلوا طريقهم، والتحرّقَ من أجل هدايتهم صفةٌ مهمة للغاية بالنسبة لرجال الخدمة في يومنا هذا، لأن أساس مسلكهم هو حب الإحياء، فواجب أبطال الإحياء التضحية بمشاعر الفيوضات، والتضحية أيضًا بالمتع والحظوظ المادية والمعنوية كيلا ينسوا الآخرين، وحتى وإن فُتحت لهم أبواب الجنة على مصاريعها وقيل لهم ادخلوها يجب عليهم أن يفضلوا البقاء في الدنيا كي يُسهموا في أن يدخل في الجنة مزيد من الناس.

   الإنابة

نأتي الآن إلى الوصف الأخير لإبراهيم عليه السلام في الآية الكريمة، ألا وهو الإنابة، ومنيب تعني كثير الإنابة، وكما أن الاستغفار عتبة التوبة وبدايتها فإن الإنابة قمتها وذروة سنامها، فيجب على الإنسان أولًا أن يطلب من الله تعالى التطهّر بالاستغفار، ثم يتوجه إليه تعالى بالتوبة، ويسعى إلى أن يستعيد العبودية الحقة التي فقدها، وبعبارة أخرى: عليه بعد أن تعرض للتشويه أن يسترد هيئته مرة أخرى، ويسعى إلى أن يبلغ عن طريق الإنابة إلى هيئة أسمى، ولذلك فالإنابة هي عنوانُ الانخراط في صلة أوسع بالله تعالى.

ومع أن سيدنا إبراهيم عليه السلام أحد أولي العزم من الرسل كان ذا مكانة متميزة بين الرسل الآخرين بفضل هذه الصفات التي يتحلى بها، إلا أن صفات الكمال هذه قد بلغت الذروة في سيدنا رسول الله الإنسان الكامل الحقيقي.. لقد كانت كلها مجتمعة في سيدنا إبراهيم عليه السلام على شكل نواة، لكنها أورقت وأشجرت وأثمرت مع فخر الكائنات سيدنا محمد عليه الصلاة والسلام.

يمكننا أن ننظر إلى كل هذه الصفات على أنها أسس مسلك الخلة، وبالتالي فإنه ينبغي للمنتسبين إلى هذا المسلك أن يكونوا منيبين إلى الله تعالى، إلى جانب اتسامهم بالحلم والتأوه في علاقاتهم بغيرهم، عليهم أن يركزوا نظرهم على نيل رضا الله ومرضاته، وأن يقووا دائمًا صلتهم به تعالى، وأن يتوجهوا إليه باستمرار، وأن يعتصموا بحبله المتين حتى لا ينفرط عقدهم ويفنوا عند أية زلزلة بسيطة.

إذا كان الإنسان يتصرّف بحِلم وسِلم في علاقاته مع الآخرين، ويتغاضى عن عيوبهم بقدر المستطاع، ويعفو ويتأوه لصالح الإنسانية، ويفتح صدره للجميع، ويستمد قوته دائمًا من الله تعالى، وبفطرته يصمد أمام حتى أصغر أنواع الشرك فيمكن أن يكون هو الآخر أمة قائمة بنفسها مثل سيدنا إبراهيم عليه السلام، يجب أن يكون هذا هدفًا للفدائيين الذين كرَّسوا أنفسهم ونذروها لخدمة الإنسانية، ونظرًا لأن الحق تعالى قدّر إبراهيم عليه السلام وبجّله بهذه الخصال، ووصفه بأنه أسوة لخلفائه كان واجب المؤمنين هو السعي إلى اكتساب هذه الصفات والتحلي بها.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة الحادية والعشرون، ص 224.

[2] صحيح البخاري، الأنبياء، 19.

[3] صحيح البخاري، فضائل الصحابة، 5.

[4] ابن هشام: السيرة النبوية، 2/218.

ÖRNEK BİR MÜRŞİD: ŞUAYB ALEYHİSSELÂM

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hz. Şuayb’ın, kavmine hitaben söylediği, “Ey kavmim, şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam; O da nezdinden bana güzel bir rızk ve nasip lütfetmişse, (sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmaz mıyım? Hem ben sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi de düşünmüyorum. Benim istediğim bir tek şey var o da, gücüm yettiğince toplumu ıslah etmektir. (Bu konuda) muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” (Hûd Sûresi, 11/88) şeklindeki sözleri, irşat erleri adına ne tür mesajlar içermektedir?

   Cevap: Öncelikle bir hususun altını çizmekte fayda var. Peygamberlerin kavimleriyle yaptığı konuşmaların ve onlara yönelttiği nasihatlerin iyi anlaşılması için, o kavimlerin hususiyetlerinin bilinmesi gerekir. Zira onların beyan ve ifadelerinin konjonktürel bir yanının olduğu, sosyal çevrenin gereklerine göre şekillendiği unutulmamalıdır. Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa, her kavmin farklı bir hususiyetinin, farklı bir hastalığının olduğu görülür.

Hz. Şuayb’ın kavminin problemi de diğerlerinden farklıdır. Hz. Şuayb, Medyen ve Ashab-ı Eyke’ye peygamber olarak gönderilmişti. Tefsirdeki bir tevcihe göre ihtimal kendisi Medyen’de neş’et etmiş fakat Eyke halkını irşat etmekle de görevlendirilmişti. Zira Kur’ân-ı Kerim, Hz. Şuayb’ın Medyen’e peygamber olarak gönderilmesinden bahsederken her seferinde “ehâhum-kardeşleri, içlerinden biri” demesine mukabil (A’raf sûresi, 7/85; Hûd sûresi, 11/84; Ankebût sûresi, 29/36), onun Eyke ile irtibatını anlatırken bu ifadeyi kullanmıyor. (Şuara sûresi, 26/177)

Kur’ân’ın beyanına bakıldığında buraların o gün itibarıyla önemli birer ticaret merkezi olduğu anlaşılıyor. Bunu fırsat bilen ahali önemli servetler elde etmiş ve bununla da küstahlaşmış ve şımarmışlardı. Ticaret ve alışverişlerinde spekülasyonlara başvuruyor, milletin malını hortumluyor, alışverişlerine hile katıyor ve insanları aldatıyorlardı. Yine âyetlerin ifadelerine bakılacak olursa muhtemelen yolları tutup üreticilerin mallarını ellerinden ucuza almak suretiyle halka pahalıya satıyor, ticaret mallarına haraç kesiyor ve bunlardan ağır vergiler alıyorlardı. Bu yüzden Hz. Şuayb, her seferinde onlara alışverişlerinde dürüst ve adaletli olmalarını tavsiye etmiş ve haksız yere insanların mallarını almamalarını öğütlemiştir.

   Bütün Peygamberlerin Ortak Çağrısı

Kavimlerin hastalık ve problemlerine göre peygamberlerin öne çıkardığı hususlarda bir kısım farklılıklar olsa da, bütün peygamberlerin ittifakla üzerinde durduğu çok önemli hakikatler de vardır. Mesela peygamberlerin, kavimlerine yaptığı çağrılara bakıldığında onların tamamının insanları tevhide ve Allah’a kullukta bulunmaya çağırdıkları görülecektir. Bütün peygamberler kavimlerini küfürden, şirkten, dalaletten ve ifsattan korumaya çalışmışlardır. Dolayısıyla enbiya-i izam neş’et ettikleri yerlerin şartlarına göre detaya ait meselelerde farklı bir kısım hususlar üzerinde durmuş olsalar da, onların misyonlarının asıl amacı, insanları tevhid ve ubudiyete çağırmaktır.

Aynı şekilde tüm peygamberler, yaptıkları nübüvvet vazifesi karşılığında kavimlerinden maddî-manevî hiçbir şey beklemediklerini, mükâfatlarının yalnız Allah’a ait olduğunu vurgulamışlardır. Sözgelimi Şuara sûresinde geçen peygamber kıssalarına bakıldığında, bütün peygamberlerin ağzından ittifakla şu sözlerin döküldüğü görülmektedir: وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Yaptığım bu külfetli hizmet karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum. Zira benim mükâfatım Rabbü’l-âlemin’e aittir.” (Şuarâ Sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180) Kendilerine gönderilen peygamberlerini öldürmeye azmetmiş kişilere Habib-i Neccar’ın söyledikleri de aynı hakikate işaret etmektedir: اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn Sûresi, 36/21)

Demek ki irşat mesleğinde muvaffak olmanın önemli gereklerinden birisi, beklentisiz olmaktır. Yaptıkları hizmet karşılığında kimseden bir şey beklemeyen insanlar, hem ihlaslarını muhafaza etmiş hem de insanlarda güven duygusu oluşturmuş olurlar. Çarklarını belirli beklentilere göre kurmuş olanların, arkasına aldıkları insanları sahil-i selamete ulaştırdıkları görülmemiştir. Niyazi Mısrî’nin ifadesiyle, “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Yapılan hizmetlerin, kartopu gibi yuvarlandıkça büyümesi, ihlâsla taçlanmasına bağlıdır.

   Güvenilir Olma

Şimdi soruda dile getirilen âyet-i kerimeye daha yakından bakmaya çalışalım. Hz. Şuayb, يَا قَوْمِ diyerek söze başlıyor. Bu hitapta mütekellim “ye” sinin düştüğü görülüyor. Bu da Hz. Şuayb’ın kavminin hidayeti konusundaki heyecan ve acelesine işaret edebilir. Yer yer Kur’ân’da bu tür tasarruflara rastlamak mümkündür. Devamla o, أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٍ مِنْ رَّبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا “Bana söyler misiniz, şayet ben (sizi davet ettiğim hususlarda), Rabbimden gelen bir burhan ve delil üzerine isem ve O bana nezdinden güzel bir rızık vermişse…?” diyor.

Hz. Şuayb, bu ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın kendi üzerindeki nimetlerini hatırlatarak kavmini düşünmeye davet ediyor. O, sahip olduğu malların ve nimetlerin Allah tarafından kendisine lütfedilmiş helâl bir rızık olduğunu zikretmek suretiyle, kavminin rızıklarının helâl olmadığına da bir göndermede bulunuyor. Nitekim o, daha başka âyet-i kerimelerde açıkça zikredildiği üzere, أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ * وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ * وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Ölçeği tam ölçün, eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın. Taşkınlık yaparak nizamı bozmayın!” (Şuarâ Sûresi, 26/181-183) şeklindeki ifadeleriyle, onlara helâl rızkın yolunu göstermiştir.

Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Hz. Şuayb’ın kavmi, sahip oldukları serveti, zulümle, haksız yollarla edinmişlerdi. Dolayısıyla onlar, -hâşâ- Peygamberlerini de kendileri gibi görebilir ve onun hakkında da suizanlara girebilirlerdi. Zira Hz. Şuayb onların içinde neş’et etmişti. İşte böyle bir suizannın önünü alma adına o, sahip olduğu malları meşru yollarla elde ettiğini belirtiyordu. Sahip olduğu malların, Allah tarafından kendisine ihsan edildiğini ve bunların helal, temiz ve güzel rızıklar olduğunu ifade etmek suretiyle onların zihnine gelebilecek muhtemel şüpheleri bertaraf ediyordu. Bir açıdan onun bu tavrını, milletine hesap verme olarak görmek de mümkündür.

Evet, her mürşid, içinde yaşadığı topluma karşı hayatının hesabını vermeye hazır olmalıdır. Çünkü onun, toplum nazarında güvenilen ve itimat edilen bir insan hâline gelmesi buna bağlıdır. Hz. Pir’in hayatına bakacak olursak, onun, giydiği elbiselerden yediği yemeklere kadar her şeyinin hesabını verdiğini görürüz. Zira insanların zihinlerinde size karşı “milletin malını çarçur ettiğinize veya milletin malından kendinize de bir şeyler apardığınıza” dair herhangi bir şüphe hâsıl olduğunda güvenilirliğinizi kaybedersiniz.

Dün gecekondudan çıktıkları ve “vatan”, “millet” diyerek ortaya atıldıkları hâlde, bugün yatlarda, yalılarda yaşayan, değişik şirketlere ortak olan, hatta kendilerinin yanında oğullarını, kızlarını, damatlarını da zengin eden insanlar katiyen inandırıcı olamazlar. Bugün farklı ayak oyunlarıyla gerçek yüzlerini perdelese ve sahip oldukları gerçek zenginliği kimseye hissettirmeseler bile, bir gün gelir ve her şey ayan beyan ortaya çıkar. İşte o gün onlar elde ettikleri bütün itibarlarını yitirirler; hiçbir kıymet-i harbiyeleri kalmaz. Hatta lanet ile yâd edilen birer melun haline gelirler. İşte bu sebepledir ki hakiki bir mürşid bütün bir hayatını iffetle, ismetle yaşamalı, her türlü töhmetten uzak durmalı ve bunu da insanlara ihsas etmelidir.

Evet, koca Peygamber, “Rabbim, nezdinden bana güzel bir rızk nasip etti.” demek suretiyle, elindeki imkânları meşru yollarla elde ettiğini ifade ediyor, onlar gibi olmadığını ortaya koyuyordu. O, spekülasyonlara girmemiş, milletin malını hortumlamamış, rüşvetle iş yapmamış, alışverişine hile karıştırmamıştı. Kazandığını helalinden kazanmıştı. Hz. Şuayb, bütün bunlara işaret etmek suretiyle emin ve güvenilir bir insan olduğunu vurguluyordu. Aynı zamanda o, daha sonra kavmine yapacağı nasihatlere de zemin hazırlıyordu.

   Özü Sözü Bir Olma

Hz. Şuayb, âyetin devamında, وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَىٰ مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ “Sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.” sözleriyle irşad ve tebliğ adına önemli bir prensibe daha dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede, أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara Sûresi, 2/44) buyrulmak suretiyle Benî İsrail, söyledikleri sözleri yapmadıklarından ötürü kınanmışlardır.

Şu âyet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff Sûresi, 61/2) Bu âyetin manası, “Yapmıyorsanız, söylemeyin” demek değildir. Bilakis, “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.” demektir. Çünkü müessiriyetin yolu budur. Söylenilen sözlerin muhataplar tarafından hüsnükabul görmesi buna bağlıdır.

   Islah Peşinde Olma

Hz. Şuayb, kavmini uyardığı hususlarda, fiillerinin, sözlerine muhalif olmasını istemediğini belirttikten sonra, asıl isteğini şöyle ifade etmiştir: إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ “Benim istediğim bir tek şey var, o da, gücüm yettiğince ıslahta bulunmak; kendim ve başkalarının ıslahı, sulh ve selamet yolunda çalışmaktır.” Burada peygamber sözündeki temkini de görmek mümkündür. O, insanlar arasında salahın, barışın, esenliğin hâkim olması için uğraşıyordu. Bunun için de öncelikle onları kalb, ruh, düşünce ve duygu selametine ulaştırmaya çalışıyordu. Zira iç dünyalarını ıslah edemeyen insanların, toplumsal barışı sağlamaları ve içtimai düzeni kurabilmeleri mümkün değildir. Fakat bunu, gücü yettiği ölçüde yapabileceğini belirtiyordu.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيبًا وَيَرْجِعُ غَرِيبًا، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Benden sonra insanların sünnetimi bozdukları bir dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!” (Tirmizî, iman 13) Efendimiz, çarşının pazarın kirlendiği, evin cehalet içinde yüzdüğü, mektebin kendisinden bekleneni veremediği, camide aşk u heyecanın söndüğü ve Müslümanların garipçe yaşadığı bir dönemde ıslah peşinde koşan insanları müjdelemiştir. Bazı kimselerin toplumu ifsat etmelerine mukabil onlar, canlarını dişlerine takıp hep salah peşinde koşacaklardır.

Bu sebepledir ki mürşidin tek derdi ıslah olmalıdır. O, kendi dünyasını değil, halkı ıslah etme derdinde olmalıdır. Halk ıslah edilince, yeryüzünde problem de kalmayacaktır. Yeryüzü, problemi insanla tanımıştır. Problemi insanda çözeceğiniz ana kadar, problemlerin hakkından gelemezsiniz.

İnsanî acz ve zaafının farkında olan bu kutlu Nebi, وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُMuvaffak kılacak yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” diyerek sınırlı gücünden tecerrüt ediyor ve Allah’ın sınırsız gücüne sığınıyordu. Zira o çok iyi biliyordu ki, elde edilen başarıların arkasında Allah’ın inayeti vardır. Ona dayanıp Ona sığınmadıktan sonra hakiki ve kalıcı muvaffakiyetler elde edebilmek mümkün değildir. O halde, bize düşen vazife, yazmamızda, çizmemizde, konuşmamızda, hatta attığımız her adımda bütün benliğimizle O’na güvenmek, O’na dayanmak, O’na yönelmek ve O’na sığınmaktır.

Kırık Testi: HİLLET MESLEĞİNİN ESASLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bediüzzaman Hazretleri, “Mesleğimiz ‘Haliliye’ olduğu için meşrebimiz ‘hıllet’tir.” buyuruyor. (Lemalar, s. 162) Mesleğimizin, Halilullah (Allah’ın Dostu) ünvanına sahip Hz. İbrahim’le (aleyhisselam) irtibatı hangi yönlerden değerlendirilebilir?
   Cevap: Allah Teâlâ, Nahl sûresinde şöyle buyuruyor: ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Sonra Sana şöyle vahyettik: İbrahim’in hanif yoluna uy. O hiç Allah’a şirk koşmadı.” (Nahl sûresi, 16/120) Bu âyet-i kerime, Hz. İbrahim’e ittibaın çok önemli olduğunu gösteriyor. Nitekim bir seferinde İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Ey Allah’ın halîli (dostu).” denildiğinde, “Hayır, o İbrahim’dir.” buyurmuştu. (Buhârî, enbiyâ 19) Başka bir gün “Efendimiz” manasına “Seyyidünâ” ile kendisine hitap edilince O yine, “Seyyidimiz İbrahim’dir.” diyerek bu pâyeyi ona vermiştir. (Buhârî, fezâilü’s-sahabe 5)
   Hanif Olma
Burada Hz. İbrahim veya onun yolu “hanif” olarak isimlendirilmiştir. Hanif ise şirkin en küçüğünden bile fersah fersah uzak durma demektir. Hiç şüphesiz şirkten uzaklığın da dereceleri vardır. Haniflikten anlaşılan ilk mana, insanın Allah’ın dışında hiçbir ilaha tapmaması, hiçbir varlığı Allah yerine koymaması ve bütün putlardan uzak durması demektir. Bir ileri derecesi, insanın duygu ve düşüncelerini şirk işmam eden her şeyden uzak tutması ve bütünüyle tevhide yönelmesidir.
Bu işin daha ileri bir derecesi ise insanın, hanif olma duygusunu bütün tabiatına mâl etmesi, onu tabiatının sesi soluğu hâline getirmesidir. Buna muvaffak olan, şirk sayılabilecek en küçük şeyler karşısında bile fıtrî olarak tepki vermeye başlar. Mesela birisi onun yanında, yapılan güzel amelleri sahiplenmeye kalkacak olsa o, bunu, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına ortak çıkma olarak görür. Aynı şekilde, yapılan hayırlı işleri başkalarına duyurmaya ve göstermeye çalışma da onun nazarında şirktir; alkış ve takdir peşinde koşmak şirktir; salih amel adına yapılan güzel işlerin karşılığını dünyada beklemek şirktir. Hakikî bir mü’mine düşen, bütün bu şirklerden uzak durmaya çalışmaktır.
  Kunut
Soruda bahsedilen diğer âyet-i kerime ise şu şekildedir: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet idi. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (Nahl sûresi, 16/120) Kunut, Cenâb-ı Hak karşısında el pençe divan durup uzun boylu kıyamda bulunma, kemerbeste-i ubudiyet içinde O’na ibadet etme ve O’na boyun eğme demektir. Bu yönüyle Hz. İbrahim, tam bir (kunut insanı manasına) kânitti. Fakat Hz. İbrahim’de çekirdek hâlinde bulunan bu haslet, Efendimiz’le birlikte bir ağaca dönüşmüştü. Zira Hz. Aişe’nin naklettiğine göre O (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazda ayakları şişinceye kadar kıyamda duruyordu.
   O Tek Başına Bir Ümmetti
Öte yandan Hz. İbrahim’in tek başına bir ümmet olduğu ifade ediliyor. Demek ki onun himmeti herkesi kucaklamaya yetecek kadar âli idi. Himmeti böyle yüksek olan bir insanı tek bir fert olarak görmek doğru değildir. Hz. İbrahim, bir insan olsa bile o, bütün insanlığı kucaklama azmi, cehdi ve gayreti içindeydi. Onun öyle engin bir sinesi vardı ki, oraya giren hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmazdı.
Hz. Pir de, “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.” sözüyle bu hakikate işaret eder. Zira himmeti milleti olan bir insan, kendi için yaşamıyor demektir. O, dünyevî her türlü zevk u sefayı ayaklarının altına almıştır. Evliya veya asfiyadan olma gibi manevî makamlar elde etmenin de onun nazarında çok bir ehemmiyeti yoktur. Zira onun asıl derdi ve yegâne maksadı, insanlığın salah ve kurtuluşudur. İşte bu derece insanlığı ve hususiyle millet-i İslâmiye’yi düşünen bir insan tek başına bir millettir. Hiç kimse olmasa dahi o, matmah-ı nazardır. Allah, mahlûkata onunla bakar ve bazen böyle bir kişinin yüzsuyu hürmetine bütün insanlığı bağışlayabilir. Böyle bir payeyi elde etmenin yanında dünyevî makamların ne ehemmiyeti olur ki!
   Hilm
Hûd sûresinde yer alan, إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ (Hûd sûresi, 11/75) âyet-i kerimesinde ise “kânit” ve “hanif” sıfatlarının yanı sıra Hz. İbrahim’in aynı zamanda “halim, evvâh ve münib” olduğu ifade edilmiştir. Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimelerde Hz. İbrahim’in sahip olduğu güzel hasletleri zikretmek suretiyle, Allah Resûlü’ne ve onun zımnında bütün mü’minlere niçin Hz. İbrahim’in yoluna uymaları gerektiğini de izah etmektedir.
Âyet-i kerimede yer alan hilm, öfke ve kızgınlığa sevk eden durumlar karşısında hemen feverana kapılmama ve engin bir hazım sistemiyle, maruz kalınan olumsuzlukları hazmedebilme demektir. Zira sahibine muvakkat bir cinnet hâli yaşatan öfke ve hiddet, hilm ile dengelenmez ve yumuşatılmazsa, altından kalkılamayacak korkunç nedametler söz konusu olabilir. İnsan öfkeye kapılarak öyle yanlışlar yapar ki, daha sonra onları tamir etmeye gücü yetmez. Bu tür zorluklarla karşılaşmak istemeyen, Hz. halim olmaya mecburdur.
İnsan, bazen hazmı çok zor bir kısım problemlerle karşılaşabilir. Mesela ağır hakaretlere, iftira ve karalamalara maruz kalabilir; kendisine katlanılması çok zor zulüm ve haksızlıklar reva görülebilir. Dost bildiklerinin vefasızlığına ve hatta gadrine uğrayabilir. Bir insanın bunları hazmedebilmesi, soğukkanlılıkla karşılayabilmesi ve makul tepkiler verebilmesi gerçekten zordur. Bütün bu olumsuzlukların sindirilebilmesi için onun manevi yapısında hilm, sabır, tahammül ve af gibi enzimlerin bulunması gerekir.
Bilindiği üzere halim, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biridir. Nitekim kâfir ve müşriklerin onca küstahlık ve haddi aşmışlıkları karşısında çarçabuk cezalandırılmadıklarını ve kendilerine mehil üstüne mehil verildiğini gören Hz. Ebû Bekir, مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Ne kadar Halîmsin ey Allahım!” demişti. (İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/218) Bu itibarla hilmin önemli bir tezahürü de kendini bilmez zalim ve mütecavizlere hemen mukabelede bulunmamak, hatalarını fark edip geri dönmeleri için onlara süre vermektir. Bilemiyoruz belki de onca kabalık ve saldırılarına af ve mülayemetle mukabele edildiğini gören bu insanlar bir gün pişman olacak, gelip incittikleri insanlardan özür dileyecek ve daha önce taş attıklarına gül vermeye başlayacaklardır.
Allah Teâlâ, وَاِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın (daha fazlasıyla değil).” (Nahl sûresi, 16/126) dediği âyet-i kerimenin devamında, وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Ama şayet sabreder (de mukabelede bulunmazsanız) bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” buyurmak suretiyle daha faziletli olanı göstermiştir. O da, nâseza nâbeca davranışlar karşısında mukabele-i bi’l-misil ile muamelede bulunmama, dişini sıkıp sabredebilme ve olumsuzlukları hazmetmeye çalışmadır. Daha hayırlısı varken, niye berisine razı olalım ki! Bir Türk atasözünde de ifade edildiği gibi, iyiliğe iyilik her kişinin kârıdır. Fakat kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır. Er kişi olmak ve yiğitçe davranmak varken ne diye sıradan ve basit biri olmayı kabul edelim!
Evvâh Olma
Âyet-i kerimede Hz. İbrahim’in diğer bir enginliği olarak onun “evvâh” olması gösterilmiştir. Evvâh, âh u vâh edip inleyen kimse demektir. Peki, Hz. İbrahim, neyin karşısında âh u vâh ediyordu. Elbette onun inlemesi, maruz kaldığı dünyevî sıkıntılar, belâ ve musibetler yüzünden değildi. Bilâkis o, Allah haşyetinden inliyor, mağdur ve mazlumların, muhtaç ve düşkünlerin, isyan deryasına yelken açıp bir daha geriye dönemeyen günahkârların, küfür ve dalâlet gayyalarına yuvarlanan kimselerin bu durumları karşısında âh u vâh ediyordu. Âh u vâh edip onları içinde bulundukları sıkıntılardan kurtarmaya ve onlara Cennet’e giden yolu göstermeye çalışıyordu.
Başını almış Cehennem’e giden bir kişi karşısında nasıl âh u vâh edilmez ki! İnsanlığın İftihar Tablosu, miraca çıkmış, orada görülmezleri görmüş, erilmezlere ermişti. Lâhût âleminin sınırlarına ulaşmış, vücûb-imkân arası bir noktaya varmıştı. Bu, fanileri bakiden ayıran bir noktaydı. Fakat bütün bunlar O’nun gözünü kamaştırmamış, bilâkis daha fazla insanın elinden tutup onları da bu noktaya ulaştırma heyecanını, iştiyakını tetiklemişti. Bu sebeple O, ulaştığı bu noktadan dönüp geriye gelmişti. Çünkü O, yaşatmak için yaşıyordu.
Kim bilir Hz. İbrahim, kavminin dalâlet ve küfrünü gördüğü zaman ne kadar üzülüyordu. Nitekim yanına gelen melekler, Hz. Lût kavmini helâk etmekle görevlendirildiklerini söylediğinde, âdeta yanıp tutuşmuş ve meleklerle mücadele etmeye başlamıştı. (Hûd sûresi, 11/74) Kur’ân, meleklerle onun arasında geçen konuşma hakkında bilgi vermez. İhtimal ki o, cezanın kaldırılması, ertelenmesi veya hafifletilmesi yönünde isteklerini arz etmişti. Neden? Çünkü helâk edilecek kavmin gazab-ı ilâhîye istihkak kesp ettiklerini ve tepetaklak Cehenneme yuvarlanacaklarını biliyor ve gittikleri yanlış yoldan dönmeleri adına muhtemelen onlara bir fırsat daha verilmesini arzu ediyordu.
Hiç şüphesiz yolunu sapıtmışlar karşısında âh u vâh edip inleme ve onların hidayete ulaşmaları adına çırpınma, günümüzün hizmet erleri açısından da oldukça önemli bir vasıftır. Çünkü onların mesleklerinin esası, yaşatma sevdasıdır. Ba’su ba’de’l-mevt kahramanlarına düşen, füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunmak ve kendilerine rağmen yaşamaktır. Onlar, ne maddî ne de manevî bir kısım zevklere takılarak başkalarını unutmamalıdırlar. Cennet kapıları ardına kadar açılsa ve içeriye buyur edilseler dahi, oraya daha fazla insanın girmesini temin etme adına, dünyada kalmayı tercih etmelidirler.
İnabe
Âyet-i kerimede son olarak Hz. İbrahim’in münib olduğu belirtiliyor. Münib, çokça inabe eden demektir. İstiğfar, tevbenin mebdei olduğu gibi, inabe de onun zirvesidir. İnsan istiğfarla öncelikle Allah’tan arınma talep etmelidir. Arkasından tevbeyle O’na yönelmeli ve kaybettiği kulluğu yeniden yakalamaya çalışmalıdır. Farklı bir ifadeyle, deformasyona uğradıktan sonra bir kere daha formunu elde etmeye, inabeyle de form üstü forma ulaşmaya çalışmalıdır. Dolayısıyla inabe, Allah’la daha engince münasebete geçmenin ad ve ünvanıdır.
Her ne kadar ulu’l-azm peygamberlerden olan Hz. İbrahim, sahip olduğu bu hususiyetleri ile diğer peygamberler arasında ayrıcalıklı bir konuma sahip olsa da, bu kemal sıfatları hakikî insan-ı kâmil olan Efendimiz’de zirveleşmiştir. Hz. İbrahim’de çekirdek hâlinde bulunan bir kısım hasletler, Efendimiz’le birlikte ağaç olmuştur.
Bütün bu vasıflara bir yönüyle hillet mesleğinin esasları olarak bakabiliriz. Dolayısıyla bu mesleğe intisap eden insanlar, başkalarıyla münasebetlerinde halim ve evvâh oldukları gibi, Allah karşısında da münib olmalıdırlar. Gözlerini hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna dikmeli ve O’nunla münasebetlerini hep kavi tutmalıdırlar. Her daim Allah’a müteveccih olmalı ve O’na “habl-i metin” (sapasağlam bir ip) ile bağlanmalıdırlar ki ufak bir sarsıntıda kopup gitmesinler.
Eğer bir insan başkalarıyla münasebetlerinde hilm ü silm ile hareket eder, mümkün mertebe kusurları görmezden gelir, affedici olur, insanlık adına sürekli âh u vâh eder, herkese bağrını açar, her zaman kuvvetini Allah’tan alır ve fıtratı itibarıyla şirkin en küçüğüne karşı bile kararlı durursa, o da tıpkı Hz. İbrahim gibi tek başına bir ümmet olabilir. Bu, kendini insanlığa hizmet etmeye vakfetmiş adanmışlar için bir hedef olmalıdır. Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’i bu vasıflarıyla takdir ve tebcil ettiğine ve aynı zamanda onu arkadan gelenler için bir numune-i imtisal olarak zikrettiğine göre, mü’minlere düşen vazife de onun bu vasıflarıyla donanmaya çalışmak olmalıdır.

المتكبرون في الماضي والحاضر

Herkul | | العربية

   سؤال: لا جرمَ أنّ تكبُّرَ بعض الأقوام المذكورين في القرآن الكريم وتمرّدَهم واحدٌ من أسباب استساغتهم ممارسة الإيذاء والتعذيب للأنبياء الذين بُعثوا إليهم، فما دور الكِبر في الظلم الواقع في حاضرنا؟
   الجواب: كما أن التواضع مفتاح كل الخيرات فالكبر أيضًا مفتاح كل الشرور، إن الكبر يعني أن الإنسان المخلوق العاجز الفقير الذي خلقه الله تعالى في الأرض يرى نفسه أكبر من حجمه الحقيقي، أو أن ينسب إلى نفسه بعض النعم التي منَّ الله عز وجل بها عليه ويعزوها إلى نفسه، وفي الحقيقة وجودُنا ونَيلُنا الحياة وخلقُنا بشرًا وتزويدُنا بمجموعة من الملكات والقابليات لطفٌ إلهي تام.. شكلُنا ولونُنا ونوعُنا وعقلُنا والخصائصُ الأخرى التي نمتلكها لا دخل لنا في أيّة واحدة منها على الإطلاق؛ فهذه جميعًا نعمٌ وهبَنا الله إياها منذ الخلقة فضلًا منه ومنّةً، ولقد كان من الممكن أن نُخلق خلقًا آخر أيضًا.
الوجه القبيح للكبر
إن ادعاء الإنسان حيازته لهذه النوعية من الخصائص التي ليست له، والتي لم يحصل عليها بإرادته وجهده، وزعمَه التفوّق بها على الآخرين يعني اغتصاب حقٍّ من حقوق الله، كما يعني سوءَ أدب معه جل وعلا، ولا يمكن أن يكون هناك عيب أقبح من هذا، ويمكننا فهم وضع شخص كهذا بمن ألبَسهُ الآخرونَ ثيابًا جميلةً للغاية وزينوه وجملوه؛ فنهضَ يتفاخر ويتبخترُ مغترًّا بهذه الثياب التي ليست له أساسًا.. فذاك هو الكبر.
وعلى حين يمتدح القرآن الكريم والسُّنة النبوية التواضع والتفاني، يذمان الكبر والمتكبرين ويعيبان عليهما، وليس في القرآن الكريم ولا في السُّنة النبوية المطهرة ولا بين كلام السلف الصالح شيء فيه تقدير للكبر واعتبار له، الاستثناء الوحيد في هذا هو ما رُوِيَ أن معاملة المتكبر بالمثل صدقة، ذلك لأن التواضع والخجل أمام المتكبرين المتغطرسين يكون مذلة، والأصل هو الوفاء بحق المكانة، والتعامل بعزّة مع أمثال هؤلاء.
وبخلاف هذا فقد عيب الكبر دائمًا؛ لأنه مرض عظيم يحول دون الإيمان كما يمكن أن يؤدّي إلى الخروج من دائرة الإيمان، فالحق والحقائق تفقد أهميتها وقيمتها في نظر الإنسان المتكبر؛ إذ يُعرض عن الحق بالرغم من رؤيته إياه، أو يسعى إلى إلباسه لباسًا آخر من خلال مجموعة من المغالطات، فليس من الممكن أن ينظر الإنسان المتكبر بإنصاف وحق إلى الحوادث والوقائع، وأيًّا كان السبب والحجة فإن من يرى نفسه أعلى من الآخرين وينظر إلى ما حوله باستحقار واستصغار لا يستطيع التصرف بعقلانية، ولا رؤية الحقائق على طبيعتها في معظم الأحيان.
فمثل هؤلاء الأشخاص يتصرفون وفقًا لما لديهم من أحكام مسبقة بشأن الآخرين دون أن يعرفوهم عن قرب، ولا أن يتحققوا من أمرهم بدرجة كافية، فالمتكبرون الذين يظنون أنهم يعلمون كل شيء يصنفون الناس من فورهم، ويذهبون إلى تعريفهم بحسب هواهم بدلًا من التعرف عليهم وعلى أفكارهم، وبعد أن يضع هؤلاء الناس تصورًا سلبيًّا في عقولهم تجاه البعض يصبح من الصعوبة بمكان أن يتم تغييرُ أفكارهم وآرائهم، حتى وإن لم يروكم ولم يقفوا على أفكاركم فإنهم لا يتورعون عن الكلام في حقّكم وانتقادكم بسهولة..
إنهم إن قرروا التصدي لكم وانتقادكم، سواء أكان ذلك بسبب الكبر الناشئ عن أنانيتهم الشخصية أو عن أنانيتهم الجماعية، فإنكم لن تستطيعوا منع تمرّدهم هذا لاحقًا مهمَا قلتم أو فعلتم.. إنهم يبدؤون في التشكيك حتى في أكثر تصرفاتكم براءة وعصمة؛ فيختلقون أمورًا يستحيل حدوثها، ويستخدمونها ضدكم.. بل إنهم يُحرفون إجاباتكم وردودكم على انتقاداتهم، وينتقون من أقوالكم، ويقتطعونها من سياقها وسباقها؛ فيستخدمونها ضدكم.
   متكبرو الماضي
بالنظر إلى سيرة حياة الرسل المذكورة في القرآن الكريم يتبين أن أمثال هؤلاء المتكبرين لم يغيبوا عن أي مرحلة من مراحل التاريخ، ليس مع المسلمين العاديين من أمثالنا فحسب، بل وعارضوا الرسل الذين بُعثوا إليهم وكافحوا ضدّهم كفاحًا مستميتًا، ولم تكف لهدايتهم وتصويبهم الصفات الأخلاقية السامية التي يتحلى بها الرسل ولا الوحي الذي جاؤوا به من عند الله تعالى، ولا المعجزات التي أيدهم الله تعالى بها.
فمثلًا عندما دعا سيدنا نوح عليه السلام، وهو من أولي العزم من الرسل، قومه إلى الإيمان بالله وعبادته وحده رد عليه كبار صناديد قومه فقالوا: ﴿مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/27). أجل، لقد استحقر كفار تلك الفترة المؤمنين من جانب، واتهموا سيدنا نوحًا عليه السلام بالكذب من جانب آخر، وإذا نظرتم إلى ظاهر ما قالوه رأيتم أنه يندرج تحت عنوان عريض ألَا وهو “الكبر”.
وبالشكل نفسه قابل قوم سيدنا هود عليه السلام دعوته بقولهم: ﴿يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ ۞ إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/53-54)، فهل هذا كلام يُقال للرسل الذين هم أكثر البشر منطقية ومحاكمة عقلية في الدنيا؟! لا شك أن من يقولون هذا الكلام الحقير -الذي يشق علينا مجرّدُ نقلِه- للرسل ذوي الصدق والأمانة والعصمة والفطانة، والمتصلين بعوالم الغيب الذين يعيشون في ظلال زخات الإلهام؛ لا شك أنهم يعيشون في لجة مرعبة ومخيفة من الكبر والتمرد.
ما تعرض له الرسل الآخرون على يد زعماء أقوامهم لم يكن مختلفًا عن هؤلاء، فقد جات تصرفاتهم العامة في صورة الإعراض عن أنبيائهم الذين يدعونهم إلى الحق والحقيقة، وسخريتهم منهم، وتكذيبهم إياهم، واستخفافهم بهم أو تهديدهم إياهم، ولم يقف سوء أدبهم وجرأتهم على أنبيائهم عند مجرد الكلام فحسب، فقد رجموا بعض الأنبياء بالحجارة، ولم يتركوا للبعض فرصة ليعيشوا حياة عادية بما مارسوه تجاههم من تضييق وضغط، وقد نفوا بعضهم، وقتلوا البعض الآخر.
أما أنواع الإيذاء التي تعرض لها مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم على يد كبار منكري وكفار قومه فقد كانت أكثر من الجميع، لم يتركوا نوعًا من أنواع الإيذاء والتعذيب إلا ومارسوه ضدّه عليه الصلاة والسلام، حتى إن شقه القمر بإشارة من إصبعه -وهي واحدة من معجزاته- لم يكف لكسر عناد قومه، فقد واصلوا كبرهم حتى بالرغم من هذه المعجزة الواضحة، وقالوا إن هذا ليس إلا سحرًا، وقد صور القرآن الكريم تمردهم إزاء هذه المعجزة بقول الله تعالى: ﴿وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ﴾ (سورة القَمَرِ: 54/2).
لم يقبل المشركون بآيات القرآن أيضًا ولم يعترفوا بها، ووصفوها بأنها “أساطير الأولين”، وينقل الله تعالى إلينا تمردهم هذا بقوله تعالى: ﴿وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ﴾ (سورة الأَنْعَامِ: 6/25).
كانت آيات القرآن الكريم تتحدث عن أخبار لا يمكن أن يعلمها إنسان أميٌّ نشأ في محيط مكة؛ كانت تحكي قصص الأنبياء السابقين، وتنبئ ببعض الأمور المستقبلية، وتصور مشاهد أخروية، وتشرح السنن والآيات الكونية، لكن كل هذا لم يكن يعني شيئًا بالنسبة للكافرين المتكبرين الذين يعاندون ويصرون على اعتقاداتهم التي توارثوها عن أجدادهم، ولذلك كانوا يجدون غلافًا يُغلفون به كل حقيقة، ويسترونها به، وقد عبروا عن كفرهم وعنادهم لما حكاه القرآن الكريم من أشياء خارقة للعادة: ﴿وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا﴾ (سورة الفُرْقَانِ: 25/5).
كل هذا يكشف كيف أن التكبر والمرض العقلي “رؤية النفس أكبر من حجمها الطبيعي” ساق الإنسان إلى التمرد والعصيان، ولا سيما إن كان مثل ذلك الشخص يستند إلى كيان قوي يعزو من خلاله كل شيء إلى نفسه، عند ذلك يستعصي كبرهُ على السيطرة، ومثل هذا الشخص يُصاب بجنون نفسي حتى إنه لا يتقبّل أية حقيقة تُبلّغ إليه من الخارج، ومن يدور في هذا الفلك من جاذبية الشيطان يهرب من كل أنواع المعية والصحبة الطيبة؛ فلا يرغب في القرب لا من الله تعالى ولا من رسوله الكريم.
   متكبرو يومنا الحاضر
وطالما أن تصرفات المتكبرين إزاء الحق والحقيقة كانت على هذا النحو منذ الماضي وحتى اليوم فإنها ستستمر هكذا لاحقًا أيضًا، ولن تكفي قوتكم لتغييرها، والمساكين الذين انهزموا لكبرهم هم وممثلو فكرة الإلحاد في يومنا هذا سوف ينظرون باستعلاء إلى القلوب المضحية التي تركض في سبيل إعلاء كلمة الله، وسيفعلون ما بوسعهم حتى يخربوا لهم طريقهم الذي يسيرون فيه، ويتهمونهم باتهامات باطلة لا أساس لها ولم تُعهد من قبل، فإذا كان هذا المنطقُ يرمي حتى الأنبياء بافتراءات يُسترفع عن ذكرها فما بالنا بما قد يُفعَل مع ممثلي نهج النبوة؟!
إن منطقًا واحدًا ينبعثُ منه كلٌّ من الإلحاد والإنكار والنفاق؛ فأنصار هذا المنطق الذين يحسبون أنهم عقلاء ويرون أنهم أسمى من غيرهم استعلوا على الجميع وحرصوا في كل فرصة على معاداة المؤمنين الذين لا يُشبهونهم، لم يتوانوا عن خداع الجموع الساذجة البسيطة بافتراءات غوغائية وجدلية وكاذبة، وسعوا دائمًا إلى جذبهم إلى جانبهم، ولكنه من الطبيعيّ أيضًا أن تأثيرَ كلامهم الملفق وأفكارهم المنحرفة هذه لا يدوم طويلًا؛ فكما يقال “شمعةُ الكذاب تنير حتى العِشاء”، و”حبلُ الكذبِ قصيرٌ”؛ إذ سينكشف يومًا ما الوجه الحقيقي لمثل هذه النوعية من شبكات الشر التي تبني كل خطاباتها وأقاويلها على الكذب والافتراء.
إن الأرواح المضحية في يومنا هذا تنتشر في جميع أنحاء العالم محمّلة بأفكار مثل القيام بأنشطة تعليمية وتأسيس جسور الحوار ومساعدة المحتاجين، وتسعى إلى تحقيق أفكارها تلك من خلال المدارس والجامعات ومراكز الحوار والمراكز الثقافية، وعلى حين تفعل هذا تتحرك بحساسية إلى أبعد الحدود لئلا تزعج وتؤذي أحدًا، لا تنتظر أي نفع ولا مصلحة من أحد، ولا تعمل ضد أحد، ولا تطمع في المناصب الدنيوية، كما أنها تترك دائمًا مسافة أمانٍ بينها وبين السياسة.
ومع أن هذه هي الأخلاق والتصرفات العامة لمتطوعي الخدمة إلا أن جهودهم البريئة في سبيل خدمة الإنسانية تزعج البعض؛ حيث يسعى هذا البعض إلى عرقلة الخدمات المبذولة، وذلك عبر استخدامه مجموعة من الحيل والدسائس التي لا تخطر على عقل ولا قلب، في حين أن الخدمات المتحققة حتى اليوم واضحة للعيان، فإن كان ثمّةَ شكٌّ وتردّدٌ وقلقٌ فيمكن الذهابُ إلى حيث توجد تلك الخدمات ومشاهدتُها، والتعرف عليها وعلى من يتبنّونها عن قُرْبٍ، فما يفعله إنسان لديه قليل من الإنصاف والإذعان هو الذهاب إليها ورؤيتها، والتحقق منها في مكانها، لكن المتمردين والمتكبرين يتحاشون ذلك على الإطلاق.
مشاق نهج النبي صلى الله عليه وسلم
لماذا أقول كل هذا؟
– لأن البعض قد يتساءلُ ضمنيًّا فيقول: “بالرغم من أننا نضطلع بهذا القدر من الأعمال الجميلة والخيرة لنفع وصالح الإنسانية وسلامتها، لماذا نتعرض لهذا القدر من الإيذاء والعناء؟”. حسنٌ؛ ألم يضطلع الأنبياء العظام بأشياء جميلة؟! وما الذي فعله مفخرة الإنسانية؟ لقد قصروا حياتهم كلها على تبليغ وتمثيل الحقائق الدينية، ولكنهم بالرغم من هذا أُهينوا وأُوذوا حتى من قبل الدوائر الأكثر لهم قُربًا.
فمثلًا عندما ننظر إلى الحياة السنيّة لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يتبين أن رمز الشفقة والرأفة هذا لم يطأ عن قصد ولو حتى نملة واحدة طيلة حياته، لقد وقف دائمًا إلى جانب الفقراء والمحتاجين، وحنَّ على اليتامى، وأطعم الجوعى، وسعى إلى احتضان البشرية جمعاء بحبّه ومودّته، إلا أنه بالرغم من هذا اتُّهم بأنه -حاشا وكلا- ساحرٌ، ووُصم ما جاء به بأنه “من أساطير الأولين”، وعارضه زعماء مكة في كل فرصة، وفعلوا ما بوسعهم من أجل إثنائه عن مواصلة الطريق.. وبعد أن فعلوا كل ذلك بالنبيِّ -أحبِّ عبادِ اللهِ إلى اللهِ- فلا غرابةَ أن يفعلوا بنا نحن الأشخاص العاديين مثلما فعلوا وأكثر.
حتى إن الحديث النبوي الشريف: “أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ”، يشير إلى أن السائرين في سبيل الله تعالى لا محالة سيتعرضون لمجموعة من الابتلاءات والمصائب، ونظرًا لأن الرسل لم ينجوا من هذا فإن الصادقين السائرين على طريقهم ومتبعيهم خطوة بخطوة سوف يُمتحنون وتحل بهم الزلازل والبلايا بقدر درجاتهم وإيمانهم، وكما حُورب الأنبياء سوف يُحاربون هم كذلك، وسيُحرم البعض من أوطانهم وبيوتهم، ويُنفى البعض الآخر من بلده، ويُسجَنُ آخرون وتُصادَرُ حرّيتهم، حتى إنه سيجري الحديث عن إعدامهم، وتُدبر المؤامرات والمكائد لاستئصالهم من الجذور.
وعليه فعند النظر إلى ما يحدث يمكن القول إن متكبري عصرنا أكثر حدة وطغيانًا مقارنة بمن كانوا في العصور السابقة، لأنهم يستطيعون الكذب براحة تامة دون خجل أو حياء على الإطلاق، ويلجؤون إلى تقوية ذلك بحسب الحالة، إنهم يُعدون مؤامرات وخططًا شيطانية من أجل القضاء على من جعلوهم أعداء لهم، حتى إنني أظن أن مثل هذه الأفعال لم تخطر ولو حتى على بال أبي جهل ولا ابن أبي معيط ولا عتبة ولا شيبة ولا الوليد، فثمة سلوك مفرط يُمارَس ضد الخدمة حتى إزاء أكثر أنشطتها براءة، حتى إنه يخيّل لي أن متمردي عصر الجاهلية أنفسهم لم يعيشوا جنون العظمة بقدر مَنْ في عصرنا.
   طريق الذين نذروا أنفسهم لله جل جلاله
بالرغم من كل هذا فمن المهم للغاية بالنسبة للسائرين في طريق النبي صلى الله عليه وسلم أن يثبتوا على الطريق الذي يسيرون فيه، ويواصلوا المسير دون توقف أو تردّد، يجب عليهم ألا يتوقفوا أو يضعفوا بحجّة ما يرونَه يُرتكب في حقهم ويُفعل بهم؛ لأن كل إنسان يفعل ما تستلزمه شخصيته؛ فالعقرب يلدغ، والثعبان يقرص، والورد يفوح زكيًّا، والبلبل يُغرد شجيًّا، وكلّ إناء بما فيه ينضح.. بعد إدراك هذا ووضعهِ بعين الاعتبار لا داعي للاستياء مما يفعله الآخرون.
وعليه فينبغي لمتطوعي الخدمة أن يعلنوا الحرب على الجهل والفرقة والشرور فحسب؛ وليس على من ضلوا طريقهم، ولا على الأشرار ولا على المتكبرين أنفسهم، يجب أن يكون هدفهم السعي إلى القضاء على صفات الشر والسوء مثل الإلحاد والضلال والتمرد والكبر بدلًا من الانشغال بالأشرار والفجار، عليهم أن يقولوا: “تُرى كيف لنا أن نخلص هذا الكيان النزيه الخالد الذي خلقه الله في أحسن تقويم من الفسق والفجور والكبر والغرور، ونوجهه إلى هويته الأصلية، ونحقق تواصله مع جذوره الروحية والمعنوية؟”، عليهم ألّا يتخذوا موقفًا من الأشخاص، ولكن من الصفات السلبية التي فيهم فحسب، وأن يشكلوا إستراتيجيات للقضاء على تلك السلبيات لا على الأشخاص، يجب عليهم إعلان التعبئة والوحدة ضد السلبيات عبر استخدام العلم والعرفان، والاعتماد على المحبة والمودة، وإعلاء القيم الإنسانية والكونية.
إن نضال متطوعي الخدمة كله عبارة عن هذا.. يجب عليهم أن يفعلوا ما يفعلون من أجل هذا؛ فرسالتهم الحقيقية هي محاربة “الجهل والفقر والفرقة” بشكل يلائم ظروف العصر، كما ذكر الأستاذ بديع الزمان في سنوات المشروطية.. عليهم ألا يتأخروا عن فعل ذلك مهما كانت الموانع قوية، وأن يثبتوا ويصرّوا على تجاوز الموانع والحواجز وعبور بحور الدم والصديد.
فضلًا عن ذلك فالإنسان في عصرنا هذا بدأ يصحو على الحق والصواب، ويقدر الأنشطة الخيرية بالفعل، وعليه فلا ضرورة للقنوط والسأم والاضطراب، وعلينا أن نسعى لإيقاظ الضمائر بقدر ما نستطيع من أجل تشييد صرح القيم الإنسانية على وجه الأرض، وأن نهتم بإنشاء عالمٍ خالٍ من الصراع والنزاع تمامًا، خالٍ من الأسلحة القاتلة الفتاكة المرعبة، وبهذه الطريقة يسعون إلى إقامة بيئة من السلم والسلام تشبه تلك التي في المدن الفاضلة، ومن أجل تحقيق هذا عليهم أن يَغُزُّوا السير بعزم وإقدام دون أن يأبهوا بأي شيء قد يعطلهم، وعليهم أن يركضوا في سبيل الخير حتى تنقطع أنفاسهم مثلهم في ذلك مثل الجواد الكحيلان.

Kırık Testi: TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE MÜTEKEBBİRLER

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Kur’ân’da anlatılan bazı kavimlerin, kendilerine gönderilen peygamberlere her türlü eza ve cefayı reva görmelerinin önemli sebeplerinden birisinin de onların kibir ve temerrütleri olduğu anlaşılıyor. Günümüzde maruz kalınan zulümlerde kibrin rolü nedir?

   Cevap: Bütün hayırların anahtarı tevazu olduğu gibi bütün şerlerin anahtarı da kibirdir. Kibir, Allah’ın yeryüzünde yarattığı aciz ve fakir bir varlık olan insanın, kendisini olduğundan büyük görmesi veya Allah’ın kendisine ihsan ettiği bir kısım kabiliyetleri sahiplenmesi ve kendinden bilmesi demektir. Gerçekte bizim var olmamız, hayata mazhar olmamız, insan olarak yaratılmamız ve bir kısım istidat ve kabiliyetlerle donatılmamız tamamıyla Allah’ın lütfudur. Şeklimiz, rengimiz, cinsiyetimiz, aklımız ve sahip olduğumuz daha başka özelliklerin hiçbiri üzerinde bizim bir dahlimiz yoktur. Bunların tamamı bize Allah tarafından ekstradan ve bidayeten verilen nimetlerdir. Pekâlâ başka türlü de yaratılabilirdik.

   Kibrin Çirkin Yüzü

İşte insanın kendisine ait olmayan, kendi iradesi ve cehdiyle elde etmediği bu tür hususiyetleri sahiplenmesi ve onlarla başkalarına üstünlük iddiasında bulunması, hem Allah’a ait hakların gasp edilmesi demektir hem de O’na karşı işlenen büyük bir saygısızlıktır. Bundan daha büyük bir ayıp olamaz. Böyle bir kişinin durumunu şöyle bir misalle anlamaya çalışabiliriz: Biri size çok güzel bir elbise giydiriyor, sizi süslüyor, donatıyor. Siz de kalkıyor âleme karşı size ait olmayan bu elbiseyle caka yapıyorsunuz. İşte bu, kibirdir.

Kur’ân ve Sünnet, bir taraftan tevazu ve mahviyeti öne çıkarırken, diğer yandan da kibri ve kibirlileri kınamış, ayıplamıştır. Kibrin takdir edildiğine dair ne Kur’ân’da ne Sünnet’te ne de selef-i salihinin sözleri arasında bir şey bulamazsınız. Bunun tek istisnası, hadis diye de nakledilen bir sözde[1] geçen, mütekebbire karşı aynıyla muamele etmenin sadaka olması meselesidir. Zira burnunu dikip çalım satan bir insana karşı tevazu ve hacaletle muamele etmek, zillet olur. Böyle bir kişiye karşı konumun hakkını vermek ve izzetli olmak asıldır.

Bunun dışında kibir, sürekli kınanmıştır. Çünkü o, hem mü’min olmaya mâni hem de iman dairesinden çıkmaya sebep olabilecek büyük bir hastalıktır. Kibirli bir insanın nazarında hak ve hakikatler önemini yitirir. O, hakkı gördüğü hâlde yüz çevirir veya bir kısım mugalatalarla onu başka şekilde göstermeye çalışır. Kibirli insanın hâdiselere insafla ve hakperestçe yaklaşması mümkün değildir. Hangi gerekçeyle olursa olsun kendisini başkalarından üstün gören ve çevresine küçümseyerek bakan insanlar çoğu kez makul davranamaz ve hakikatleri olduğu gibi göremezler.

Bu tür kişiler muhataplarını yakından tanımadan, onlar hakkında yeterince araştırma yapmadan önyargılarına göre hareket ederler. Her şeyi bildiğini zanneden mütekebbirler, kolayca insanları etiketler, onları kendi düşünceleriyle tanıma yerine kendilerine göre tanımlama yoluna giderler. Bu tür insanlar bir kere zihinlerinde birilerini olumsuz bir yere koyduktan sonra da artık kolay kolay onların fikirlerini değiştirmek mümkün olmaz. Sizi hiç görmese ve sahip olduğunuz düşüncelere vâkıf olmasa bile kolayca hakkınızda yorum yapabilir ve sizi eleştirebilirler.

Onlar ister şahsi enaniyetlerinden isterse aidiyet mülahazalarından kaynaklanan kibirle, eğer size karşı koymaya karar vermiş ve sizi tenkide kilitlenmişlerse artık bundan sonra ne derseniz deyiniz, ne yaparsanız yapınız onların bu temerrüdüne mâni olamazsınız. En masum davranışlarınızı bile sorgulamaya kalkarlar. Hiç olmayacak şeylerden malzeme üretir ve bunu da aleyhinizde kullanırlar. Eleştirilerine vermiş olduğunuz cevapları bile çarpıtır, onların da içinden bir şeyler bulur ve aleyhinize kullanırlar.

   Geçmişin Mütekebbirleri

Esasında Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamberlerin hayat sergüzeştlerine bakılacak olursa bu tür kibir abidelerinin tarihin her döneminde yer aldıkları ve bırakalım bizim gibi sıradan Müslümanlarla uğraşmayı, kendilerine gönderilen peygamberlerle bile amansız bir mücadeleye giriştikleri görülür. Peygamberlerin, ne sahip oldukları üstün ahlâkî vasıflar, ne Allah’tan getirdikleri vahiy, ne de gösterdikleri mucizeler mütekebbirleri yola getirmeye yetmemiştir.

Mesela Hz. Nuh, kavmini Allah’a iman etmeye ve sadece Ona kullukta bulunmaya çağırdığında, kavminin elebaşları bu ulu’l-azm Peygambere şu mukabelede bulunmuşlardır: “Bize göre, sen sadece bizim gibi bir insansın, bizden farkın yoktur. Hem sonra senin peşinden gidenler toplumumuzun en düşük kimseleri, bu da gözler önünde! Ayrıca sizin bize karşı bir meziyetiniz olduğunu da görmüyoruz. Bilâkis sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd sûresi, 11/27) O dönemin kâfirleri, bir taraftan inananları küçük görmüş diğer yandan da Hz. Nuh’u yalancılıkla itham etmişlerdir. Söylediklerinin çehresine bakacak olursanız üzerinde “kibir” yazıldığını görürsünüz.

Aynı şekilde Hz. Hûd’un kavmi de onun çağrısına şu şekilde mukabele etmiştir: “Ey Hûd! Sen bize seni tasdik edecek açık bir delil, bir mûcize getirmedin. Senin sözüne bakarak tanrılarımızı bırakacak değiliz. Sana inanacak da değiliz. Senin için denecek tek şey şu: ‘Galiba tanrılarımızdan biri seni pek fena çarpmış!’” (Hûd sûresi, 11/53-54) Bunlar dünyanın en mantıklı ve muhakemeli insanları olan peygamberlere söylenilecek sözler midir? Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilirlik), ismet (masumiyet, günahsızlık), fetanet (üstün bir akla ve yüksek bir mantığa sahip olma) gibi kâmil sıfatlara sahip olan, semalar ötesi âlemlerle münasebet hâlinde bulunan ve hayatlarını ilham sağanakları altında sürdüren peygamberlere, bizim naklederken bile zorlandığımız bayağı sözler söyleyen bu insanların korkunç bir kibir ve temerrüt içinde bulunduklarında şüphe yoktur.

Diğer peygamberlerin, kavimlerinin elebaşları tarafından maruz kaldıkları muameleler de bunlardan farklı olmamıştır. Onların genel tavırları, kendilerini hak ve hakikate davet eden nebilerden yüz çevirme, onlarla alay etme, onları yalanlama, hafife alma veya tehdit etme şeklinde olmuştur. Bu saygısızlık ve cüretleri sadece sözden ibaret de kalmamış, peygamberlerden kimisini taşlamış, kimisine uyguladıkları tazyiklerle normal yaşama imkânı bırakmamış, kimisini vatanından sürgün etmiş, kimisini ise öldürmüşlerdir.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavminin önde gelen inkârcıları tarafından maruz bırakıldığı eziyetler ise hepsinden daha fazla olmuştur. Mekke hayatı boyunca Efendimiz’e çektirmedikleri eziyet kalmamıştır. Bir mucize olarak bir parmak işaretiyle Kamer’i ikiye ayırması bile kavminin inadını kırmaya yetmemiştir. Onlar, bu açık mucize karşısında dahi kibirlerini devam ettirmiş ve bunun bir sihirden ibaret olduğunu söylemişlerdir. Kur’ân, onların bu mucize karşısındaki temerrütlerini şu şekilde resmetmiştir: وَإِن يَرَوْاْ ءَايَةً يُعْرِضُواْ وَيَقُولُواْ سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ “Onlar her ne zaman bir mucize görseler hemen yüz çevirir ve ‘Bu, kuvvetli ve devamlı bir büyüdür!’ derler.” (Kamer sûresi, 54/2)

Müşrikler, Kur’ân âyetlerini de kabul etmemiş ve onlar için “eskilerin masalları” demişlerdi. Allah Teâlâ, onların bu temerrütlerini de şu âyetiyle bizlere anlatmaktadır: وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا حَتَّى إِذَا جَآؤُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَآ إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ “Artık onlar her türlü mucizeyi görseler, yine de iman etmezler. O kadar ki yanına geldikleri zaman Seninle münakaşaya girişerek, ‘Bu (Kur’ân), eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ derler.” (En’âm sûresi, 6/25)

Kur’ân âyetleri, Mekke ortamında neş’et eden ümmî bir insanın bilmesi mümkün olmayan haberlerden bahsediyordu; geçmiş peygamberlerin hayatını anlatıyor, gelecekle ilgili bir kısım hâdiseleri haber veriyor, ahirete ait tabloları resmediyor ve kâinatta cereyan eden bir kısım tekvînî emirleri açıklıyordu. Fakat bütün bunlar, atalarından tevarüs ettikleri itikatlarında inat eden kibirzede kâfirler için hiçbir şey ifade etmiyordu. Dolayısıyla onlar, her hakikate bir kılıf buluyorlardı. Kur’ân’ın harikulade şeylerden bahsetmesi üzerine de küfür ve inatlarını şu sözlerle dile getirmişlerdi: أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا “Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” (Furkân sûresi, 25/5)

Bütün bunlar, tekebbürün, kendini büyük görme psikozunun, insanı nasıl bir temerrüde sürüklediğini gösteriyor. Hele bir de böyle bir kişi güçlü kuvvetli bir oluşuma dayanıyor ve bu da onda aidiyet mülahazası oluşturuyorsa, artık onun kibri yenilmez ve başa çıkılmaz bir hâl alır. Böyle biri öyle bir cinnet psikolojisine girer ki dışarıdan kendisine telkin edilen hiçbir hakikati kabule yanaşmaz. Bu kibriyle şeytanın çekim alanına giren birisi, her türlü maiyetten kaçar. O, ne Allah’a ne de Resûlullah’a yaklaşmak istemez.

   Günümüzün Mütekebbirleri

Kibirli insanların, hak ve hakikat karşısındaki tavırları dünden bugüne böyle olmuşsa, bundan sonra da aynı şekilde olmaya devam edecektir. Bunu değiştirmeye sizin gücünüz de yetmeyecektir. Günümüzde ilhad düşüncesinin temsilcileriyle kibrine yenik düşmüş zavallılar, i’lâ-i kelimetullah yolunda koşturan adanmış gönüllere tepeden bakacak ve onların yürüdükleri yolu yürünmez hale getirebilme adına ellerinden geleni yapacak, asılsız suçlama ve karalamalarıyla onlara olmadık ithamlarda bulunacaklardır. Peygamberlere bile ağza alınmayacak iftiralar atan bu mantık, peygamber yolunun temsilcilerine ne demez ki!

İlhad, inkâr ve nifakın mantığı hep aynı olmuştur. Kendilerini başkalarından üstün ve akıllı gören bu mantıkzedeler, herkese tepeden bakmış ve kendileri gibi olmayan mü’minlere her fırsatta düşmanlık yapmayı meslek edinmişlerdir. Onlar, demagoji, diyalektik, yalan ve iftira ile saf yığınları da aldatmaktan geri durmamış ve onları sürekli kendi yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Fakat onların bu asılsız sözlerinin ve çarpık fikirlerinin tesirinin de bir yere kadar olacağını unutmamak lazım. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” diye latif bir Türk atasözü vardır. Bütün söylem ve eylemlerini yalan ve iftira üzerine kuran bu tür şer şebekelerinin gerçek yüzleri de bir gün görülecektir.

Günümüzün adanmış ruhları, eğitim faaliyetlerinde bulunma, diyalog köprüleri kurma ve muhtaçlara el uzatma gibi düşüncelerle dünyanın dört bir tarafına dağılmakta ve açtıkları okullar, üniversiteler, diyalog merkezleri ve kültür lokalleriyle bu düşüncelerini gerçekleştirmeye çalışmaktalar. Bunu yaparken de kimseye ilişmeme ve kimseyi incitmeme adına olabildiğince hassas hareket ediyorlar. Kimseden herhangi bir çıkar beklentisine girmiyor, kimsenin aleyhinde faaliyette bulunmuyor, dünyevî bir kısım makamlara göz dikmiyor ve siyasete karşı hep mesafeli duruyorlar.

Hizmet gönüllülerinin genel ahlâk ve tavırları böyle olsa da maalesef onların insanlığa hizmet yolundaki bu en masumane gayretleri dahi birilerini rahatsız ediyor. Onlar, akla hayale gelmeyecek bir kısım hile ve desiseleriyle, yapılan hizmetleri engellemeye çalışıyorlar. Hâlbuki bugüne kadar yapılan bütün hizmetler ortada. Eğer bir şüphe ve tereddüt söz konusuysa, bir endişe taşınıyorsa gidilir ve yapılan hizmetler yerinde görülür; bu hizmetlere sahip çıkan insanlar yakından tanınır. Azıcık insaf ve iz’anı olan bir insanın yapacağı şey, gidip görmek, yerinde tetkik etmektir. Ne var ki mütemerrit ve mütekebbirler asla buna yanaşmaz.

   Peygamber Yolunun Cilveleri

Bütün bunları niye söylüyorum? Şunun için: Bazılarının aklından, “Bizler, insanlığın hayır ve selameti adına bu kadar güzel işler yapmamıza rağmen, niçin bir kısım eza ve cefaya maruz kalıyoruz?” şeklinde bir kısım düşünceler geçebilir. Peki, Enbiya-i izam güzel şeyler yapmamış mıydı? İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yaptıkları nelerdi? Onlar bütün hayatlarını dinî hakikatlerin tebliğ ve temsiline hasretmişlerdi. Fakat buna rağmen en yakın çevreleri tarafından tahkir edilmiş ve eziyet görmüşlerdi.

Mesela Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine baktığımızda, bu şefkat ve re’fet abidesinin hayatı boyunca bilerek bir karıncaya dahi basmadığı görülür. O, hep fakir ve muhtaçların yanında durmuş, yetimlerin başını okşamış, açların karnını doyurmuş ve bütün insanlığı sevgiyle kucaklamaya çalışmıştı. Fakat buna rağmen -haşa ve kella- O’na sihirbaz, O’nun getirdiği mesaja da “geçmişlerin masalı” denilmişti. Mekke’nin elebaşları her fırsatta karşısına çıkmış ve O’nu yürüdüğü yoldan çevirebilmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Allah’ın en sevgili kulları olan nebilere bunlar yapıldıktan sonra, bizim gibi sıradan insanlara yapılmasına şaşırmamak gerek.

Hatta, أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra da derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 24/245) hadis-i şerifi, Allah yolunda yürüyen insanların bir kısım belâ ve musibetlere maruz kalmalarının kaçınılmaz olduğuna işaret etmektedir. Peygamberler bundan kurtulamadıklarına göre peygamberlerin yolunda olan ve adım adım onları takip eden sadıklar da derecelerine göre ırgalanacak, sarsılacaklardır. Peygamberlerle uğraşıldığı gibi onlarla da uğraşılacaktır. Onlardan kimi yurtlarından yuvalarından edilecek, kimi memleket memleket sürgüne gönderilecek, kimine de hapishanelerde yer hazırlanacaktır. Hatta yapılan müzakerelerde onların idam edilmeleri konuşulacak ve onların kökten kazınması adına komplolar kurulacaktır.

Bu açıdan yapılıp edilenlere bakınca bir yönüyle günümüzün mütekebbirlerinin geçmiş dönemlerdekilere nispetle daha azgın ve daha taşkın olduğu söylenebilir. Zira bunlar hiç utanıp sıkılmadan çok rahatlıkla yalan söyleyebiliyor, yerine göre takıyyeye başvurabiliyorlar. Düşmanlaştırdıkları insanları bitirme adına öyle şeytanî komplo ve planlar tertip ediyorlar ki zannediyorum bunlar ne Ebu Cehil’in ne İbn Ebî Muayt’ın ne Utbe’nin ne Şeybe’nin ne de Velid’in aklına gelmiştir. Hizmet adına ortaya konulan en masum faaliyetler karşısında dahi öyle ifratkâr bir tavır takınılıyor ki belki cahiliye asrının mütemerritleri bile günümüzdekiler ölçüsünde bir paranoya yaşamamışlardır.

   Adanmışların Yolu

Fakat bütün bunlara rağmen Peygamber yolunun yolcularının, yürüdükleri yolda kararlı olmaları ve hiç duraksamadan yürümeye devam etmeleri çok önemlidir. Onlar, kendilerine yapılıp edilenlerin hiçbirine takılmamalıdırlar. Zira herkes kendi karakterinin gereğini sergiler. Akrep sokar, yılan ısırır, gül kokar, bülbül de öter. Herkes karakterinde ne varsa onu ortaya koyar. Bunun farkında olduktan sonra âlemin yapıp ettiğine küsmeye, darılmaya gerek yoktur.

Bu açıdan onlar sadece cehalete, iftiraka ve kötülüklere savaş ilan etmelidirler; yolunu sapıtmışlara, kötülere ve mütekebbirlere değil. Onların amacı kötü insanlarla uğraşmak yerine onlardaki ilhad, dalâlet, temerrüt ve kibir gibi kötü sıfatları izale etmeye çalışmak olmalıdır. Demelidirler ki, “Acaba ahsen-i takvime mazhar olarak yaratılan bu nezih ve abide varlığı dalaletten, fısk u fücurdan, kibir u gururdan nasıl sıyırabilir, onu aslî hüviyetine nasıl yönlendirebilir, ruh ve mana kökleriyle irtibatını nasıl sağlayabiliriz?” Onlar kişilere değil sadece onlardaki olumsuz sıfatlara karşı tavır belirlemeli ve bu olumsuzlukları ortadan kaldırma adına stratejiler oluşturmalıdırlar. İlim ve irfanı kullanarak, sevgi ve muhabbeti esas alarak, insanî ve evrensel değerleri öne çıkararak olumsuzluklara karşı seferberlik ilân etmelidirler.

Hizmet gönüllülerinin bütün mücadelesi bundan ibarettir. Onlar ne yapıyorlarsa bunun için yapmalılar. Asıl misyonları, Hz. Pir’in ta Meşrutiyet yıllarında dile getirdiği üzere, günün şartlarına uygun bir şekilde fakirlikle, ihtilaf ve iftirakla, cehaletle mücadele etmektir. Mâniler ne kadar güçlü olursa olsun, asla bundan geri durmamalıdırlar. Mâniaları aşma ve kandan irinden deryaları geçme mevzuunda kararlı olmalıdırlar.

Kaldı ki günümüz insanlığının çoğu itibarıyla doğruya uyanmaya başladığı, yapılan hayırlı faaliyetleri takdir ettiği de bir gerçektir. Bu açıdan ümitsizliğe düşmeye, yılmaya, sarsılmaya gerek yoktur. İnsanî değerleri yeryüzüne ikame etmek ve onlarla bir değerler abidesi oluşturmak için uyarabildiğimiz kadar vicdanı uyarmaya çalışmalıyız. Belli ölçüde bile olsa kavgasız ve çatışmasız bir dünyanın inşasıyla uğraşmalı, öldürücü korkunç silahları susturmaya ve böylece ütopyalardakine denk bir sulh ortamı oluşturmaya çalışmalıyız. Bunu gerçekleştirme adına da ciddi bir azm ü ikdamla hiçbir şeye takılmadan yürümeli, bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşmalıyız.

[1] Zeyneddin Irakî, Tahrîcü Ehâdîsi’l-İhyâ, 5/2032; Ali el-Kari, el-Esrâru’l-Merfûa, s. 163.

الجَرَّة المشروخة: الخدمة في أوقات المحنة والشدَّة

Herkul | | العربية

   سؤال: تفاقم الظروف وزيادة الضغوط والاضطهاد يمكن أن ينتج يأسًا لدى بعض الأشخاص؛ فما الذي يجب فعلُه في مثل هذه المواقف حتى يتسنى الحفاظ على خط الاستقامة؟

   الجواب: أوَّلًا: أجدُ فائدةً في التذكير بضرورة عدم الانخداع بالوجه الخارجي للأحداث الجارية؛ فالبعض قد تخدعه قوته وقدرته وسلطته في استئصال ما يريد، وجريان الأحداث لصالحه، ويظن أنه يستطيع من خلال هذا تحقيق ما يصبو إليه، في حين أنه على حد تعبير الإمام محمد لطفي أفندي: “كم من شخصيّاتٍ عظيمة، وسلاطين ذوي وجوهٍ نورانيّةٍ، وملوكٍ وأباطرةٍ كـ”كسرى أنو شروان” انقلبوا ورحلوا عن هذه الدنيا مثلما جاؤوها دون أن يفعلوا أي شيء، ولا أن يصلوا إلى مقصودهم، من جانب آخر فإن أشخاصًا من أمثال أبي عبيدة وسعد بن أبي وقاص والقعقاع وطارق بن زياد الذين عاشوا حياتهم كأشخاص عاديين هدموا قلاعًا حصينة، وتخطوا أسوارًا منيعة، واخترقوا أماكن مُحكمة، وحققوا نجاحات عديدة بإذن الله وعنايته.

   من أجل الوصول إلى ذروة القيم..

إذا ما ربطنا المسألة ببيان الآية الكريمة ﴿ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ﴾ (سورة الْحَدِيدِ: 57/21) وجدنا المؤمن الحقيقي لا يتعجرف ولا يتجبر إذا ما أنعم الله عليه، ولا ييأس ولا يقنط إذا ما مسه الشر واشتد به الأمر، فالنفس أدنى من كل شيء، والوظيفة أسمى وأعلى من كل شيء، قد يستصغر الإنسان نفسه، ويعتقد أنه ضعيف وواهن، وربما يكون هكذا في الحقيقة، ولكنه حين يلجأ إلى ذي الجلال ملك الملوك ويثق به يُوفق إلى إنجاز أعمال عظيمة عديدة تُدهش الآخرين وتأخذ ألبابهم.

يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “رُبَّ أَشعَثَ أَغْبرَ ذِي طِمْرَينِ مَدْفُوعٍ بِالْأَبْوَابِ لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللهِ لَأَبَرَّهُ[1]. أجل، ربما ترون رجالًا مساكين مشردين، ولكن لهم قيمة وقدرًا عند الله، وإن بدوا في الظاهر مثل أبنية خربة أوشكت على الانهيار فإن بواطنهم مليئة بالكنوز في حقيقة الأمر، والله تعالى يوفق مثل هؤلاء الأشخاص إلى القيام بأعمال عظيمة ومهام جسيمة؛ لأنهم يمتلكون قلوبًا صافية حقًّا، وقد توجهوا إلى الله تعالى بإخلاص وصدق، فقد محوا أنفسهم وأفنوها، فصارت سماتهم هذه وسيلة مهمةً لطلب عناية الحق تعالى ورحمته، وقد وفقهم الله تعالى إلى هذا.

ومن ثم تكون غاية المرء نيل رضا الله والفوز بمرضاته تعالى، وأن يبرأ من قوته وحوله ويلجأ ويلوذ إلى حول الله وقوته؛ فيبتعد عن جميع الأفكار التي تفوح شركًا مثل: “فعلت، وعملت، وخططت، ونجحت”، وأن يعزو إلى الله تعالى كل نجاح وتوفيق حظي به، فإن تم النظر إلى المسألة من هذه الناحية تحققت السلامة من الوقوع في الشرك، ذلك أننا لا نستطيع الوصول إلى أية درجة ما لم ننكر أنفسنا، على المؤمن أن يعلم يقينًا أن الله قادر على أن يجعل أفواج النمل تبني أبراجًا عظيمة طالما رضي عنها سبحانه، وأن يخسف بالآخرين الأرض إذا سخط عليهم.

أجل، إنه الواحد الأبدي، لا شريك له ولا مثيل، فإذا أردنا أن نعطي قيمة للبعض أمام “الأبدي المطلق”، ونضفي عليهم قيمة حقيقية فما نصيبهم إلا “الصفر”، فالعلاقة بين الله والإنسان هي ذات العلاقة فيما بين “الأبدية-والصِّفْر”؛ إلا أن الإنسان “صفرٌ” بحيث إذا وضعت (أ) لفظ الجلالة على يساره أصبح “10” على الفور، وتزيد قيمته أيضًا بكل صفر يُوضع بعد ذلك، وبالتالي فإن الإنسان مع أنه لا يحمل قيمة ذاتية إلا أنه يصل إلى أعلى القيم إذا ما ركن واستند إلى الله تعالى، والأهم أن يقدِّر الجميعُ وضعَهم الخاص تقديرًا صحيحًا.

   الأيام دُوَلٌ

ثانيًا: المخلصون في يومنا، الذين يؤمنون بالله تعالى إيمانًا صادقًا؛ قد يكونون محاصرين في قلب دوائر متداخلة، بعضها دون بعض، حصارًا من قبل أشخاص استسلموا للوهم والغطرسة والحسد أو أساؤوا فهمَ شعور المنافسة والتنافس، ولكن عند النظر إلى هذه اللوحة المشؤومة، لا ينبغي أبدًا الاعتقاد بأنها ستستمر وتدوم إلى الأبد؛ فتغيير هذه الصورة ليس في أيديهم ولا في أيدي القلوب المؤمنة؛ على العكس كل شيء في يد الله؛ إذ يقول سبحانه في إحدى الآيات الكريمة ﴿وَتِلْكَ الأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/140) فاليوم عيد بالنسبة للبعض، وغدًا عيد للبعض الآخر.. اليوم مأتمٌ بالنسبة للبعض، والغدُ مأتمٌ للبعض الآخر، هذه سنَّة الله وقانونها الإلهي، ولا أحد يستطيع أن يغير ذلك.

لهذا السبب فإن الوضع الراهن يشبه ظلام الليل؛ إذ يجب عدم الوقوع في اليأس والقنوط من خلال الاعتقاد بأن ذلك الوضع سيستمر ويدوم إلى الأبد، فلكلِّ ليلٍ صباحٌ، ولكل شتاءٍ ربيعٌ، ولا شك أن الله تعالى عونٌ لكل عبد من عباده يتحمّل ويصبر، وأبطال الصبر الذين يصبرون على ما هم فيه ويتجرّعونَ شوكَ “الصبرِ” الشائك سيرتشفون في النهاية الشهدَ بإذن الله تعالى.

وبالإضافة إلى الإيمان القاطع بأن نهارًا سيأتي بعد الليل، فإنه يجب القبول بليلية الليل وحساب الأشياء التي يمكن القيام بها في هذا الوضع، يجب التفكير في حلولٍ من أجل تقصير الليل بقدر المستطاع، والانتقال بسرعة إلى النهار، لأنه وكما أن هناك طائفة من الأعمال تنجز نهارًا، فإن الليل أيضًا له ظروفه الخاصة به التي يجب الاستفادة منها، وأيًّا كان التوقيت ليلًا أو نهارًا، يجب أن يؤخَذ المستقبل بعين الاعتبار عند وضع الخطط، وليس النظر إلى الوضع الراهن فحسب؛ فلا الليل مستمرٌّ ولا النهار، ويجب على من يعيشون النهار ألا ينسوا أن ليلًا ما سيأتي، وعلى من يعيشون الليل أن نهارًا ما سيأتي من بعده، ويجب عليهم أن يتحركوا وفقًا لهذا.

لنفترض أنكم تعيشون نهارًا مشرقًا وضاءً، و-باعتباركم قلوبًا نذرت نفسها لله- تركضون في نشوة وفرحة في سبيل نشر إلهامات روحكم في ربوع الدنيا؛ فتقيمون أسواقًا ومعارض في كل مكان، وتعرضون القيم الخاصة بكم، سواء قبِلها الآخرون أو رفضوها بإرادتهم الحرة؛ فهذه مسألة أخرى، ولكنكم تعتبرون هذا واجبًا عليكم، وتخشون حساب الله تعالى إياكم إذا لم تؤدوا هذا الواجب، وأثناء القيام بهذا يجب أن تكون لديكم خطط وإستراتيجيات لليلٍ يعقب النهار بالتأكيد، لأنه منذ أن خُلقت الدنيا والبشريةُ لم تنجُ من المتمردين والظالمين والملحدين، عليكم ألا تنسوا أن مثل هؤلاء الأشخاص يكمنون مستعدين لكم في أماكن معينة سيهجمون منها عليكم بمجرد حصولهم على الفرصة، وبهذه الطريقة لا تنخدعوا بضياء النهار وتعيشوا فرحين فخورين، ولا تستسلموا لظلام الليل ويلفَّكم الذعر.

لقد ربط الحق تعالى حتى عباداتنا وطاعاتنا كالصلاة والصوم والحج والزكاة والأضحية بمواقيت معينة؛ إذ من الواضح للجميع مواقيت الصلوات التي سيؤديها المؤمن خلال اليوم، فصلاة الصبح تُؤدّى في وقت السحر، والظهر والعصر تؤديان خلال النهار، والمغرب بعد غروب الشمس، والعشاء بعدها على الترتيب المعروف، بل إن النوافل مثل صلوات: التهجد والضحى والأوابين قد حُدّد لها مواعيد ومواقيت، ومثلما ربط الله تعالى سنواتنا وشهورنا وأيامنا بتقويم هكذا، فيجب علينا نحن أيضًا أن نحدد بصورة واضحة واجباتنا التي يلزم فعلها بحسب ظروف المرحلة الزمنية التي نعيشها، وفي هذا الصدد يجب على كل مؤمن أن يعمل كالخبراء العاملين في مؤسسات تحليل الأفكار والآراء، والمراكز الإستراتيجية، وأن يخطط بشكل جيد للغاية لحياته وحياة أسرتِه في المقام الأول، ثم يحدد كيف له أن يؤدي الواجب اللازم في المجتمع الذي يعيش فيه، عليه أن يُشغّل العقل والمنطق والمحاكمة العقلية التي منَّ الله تعالى عليه بها تشغيلًا كاملًا، وأن تكون له خطط ومشاريع مستقبلية، وعليه أن يُنتج باستمرار أشياء تفيد المجتمع والإنسانية.. باختصار: يجب أن يكون في نشاط وفعالية دائمة، وإلا فإنه يصدأ كالآلات العاطلة ويتعفن، ويصبح غير صالح للعمل.

   الإعلان عن سرِّ الحركة الدائمة

من جانب آخر فإنه يجب كشف ومعرفة سر الحركة الدائمة، أيًّا كانت ظروف المرحلة الزمنية المعيشة، من المهم للغاية تحديد إستراتيجيةٍ للحركة والعمل الصحيح عبر التفكير دائمًا في “ماذا يمكن أن نفعل الآن؟” سواء في النزول إلى الأسفل، أو في الصعود إلى الأعلى.. الشيءُ المهمّ هو القدرة على التحرك وفقًا للوضع دون توقف أبدًا، فأحيانًا تهرولون مثل “الهرولة” التي تحدث في جزء من السعي بين الصفا والمروة، وتستمرون في الركض، وأحيانًا أيضًا تواصلون طريقكم بخطوات وئيدة بطيئة كما هو الحال في الجزء الآخر من السعي، وإن لم تستطيعوا مواصلة السير بسبب الازدحام فإنكم تبدؤون في القفز مكانكم، ويكونُ حتى انتظارُكم نشطًا فعالًا، ولكنكم لا تتوقفون عن الحركة أبدًا.

إن تتوقفوا تنهاروا وتسقطوا، وحين تفقدون حركتكم تنكبون على وجوهكم، وتنجرفون لقوة جاذبية خطيرة وتبدؤون في التآكل بسبب الاحتكاك، وتذوبون وتختفون، ولكنكم إن لم تتوقفوا وتابعتم الحركة باستمرار فسوف تحافظون على حياتكم وحيويتكم، وستتحركون في تناغم مع الوجود، وتدورون باستمرار حيث أنتم دون أن يثنيكم عن ذلك ليلٌ ولا نهار، هذا سُنَّةٌ وضعها الله في الكون، والإنسان أيضًا تابعٌ لقوانين العالم الطبيعي في جانب ما.

وحاصل الكلام إذا واصلتم الحركة والعمل ظللتم صامدين دائمًا بإذن الله، وإذا تركتم أنفسَكم لليأس والكسل والراحة والدعة، وأصبحتم راكدين انهرتم وتعثّرتم في الطريق، وإذا ألقيتم نظرة استقراءٍ على التاريخ يمكنكم أن تروا العشرات من هذه الأمثلة، فعندما دخلت المجتمعات والدول في فترات الركود، وبدؤوا يقضون الوقت في القصور، ويُسلمون أنفسهم للراحة والفتور بدؤوا ينمحون ويزولون من صفحات التاريخ، أما المجتمعات التي تحافظ على حماسها وصفائها وتخلق مركز جذب بجهودها ومساعيها فقد اجتذبت إليها الكيانات الأصغر والأضعف، كما أنها نالت الصمود والبقاء.

***

[1] صحيح مسلم، الجنة، 46-48؛ سنن الترمذي، المناقب، 124.

Kırık Testi: ZOR ZAMANLARDA HİZMET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Şartların ağırlaşması, baskı ve zulümlerin artması bazı kimselerde ümitsizlik hâsıl edebiliyor? Bu tür durumlarda müstakim çizginin korunabilmesi adına yapılması gerekenler nelerdir?

   Cevap: Öncelikle bir hususu hatırlatmakta fayda görüyorum. Cereyan eden hâdiselerin dış yüzlerine bakarak aldanmamak lazım. Bazıları güçlerine, kuvvetlerine, tuttuklarını koparmalarına, hâdiselerin lehlerinde cereyan etmesine bakarak aldanabilir, bununla hedefledikleri şeyleri elde edeceklerini zannedebilirler. Oysaki Alvar İmamı’nın ifadeleriyle nice serv-i revan canlar, nice gül yüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar hiçbir şey yapamadan, maksutlarına eremeden geldikleri gibi devrilip gitmişlerdir. Öte yandan, sıradan insanlar gibi mütevazı yaşayan Ebu Ubeyde, Sa’d İbn Ebî Vakkâs, Ka’ka, Tarık İbn Ziyad gibi insanlar, yıkılmaz zannedilen kaleleri yıkmış, aşılmaz denilen surları aşmış, geçilmez bilinen yerleri geçmiş ve Allah’ın izni ve inayetiyle nice başarılara imza atmışlardır.

   Kıymetler Üstü Kıymetlere Ulaşmak İçin…

Meseleyi âyet-i kerimenin beyanına bağlayacak olursak, ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “İşte bu Allah’ın bir fazlıdır, ihsanıdır. Onu dilediği kimselere verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd Sûresi, 57/21) Bu açıdan hakiki bir mü’min ne imkânların genişlemesi karşısında küstahlaşır ne de şartların zorlaştığı dönemlerde ümitsizliğe düşer. Nefis cümleden edna; vazife cümleden âlâ. İnsan kendisini küçük görebilir. Zayıf ve güçsüz olduğunu düşünebilir. Gerçekten öyle de olabilir. Fakat büyükler büyüğü Zât-ı Zülcelal’e sığındığı ve güvendiği takdirde, görenlerde hayret ve hayranlık duyguları uyaran nice büyük işler yapmaya muvaffak olur.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle nice saçı başı dağınık, kapı kapı kovulan insanlar vardır ki ellerini kaldırıp “Ya Rabbi!” dediklerinde elleri boş dönmezler.[1] Onlara zavallı ve derbeder nazarıyla bakabilirsiniz. Ne var ki onlar, Allah katında çok kıymetlidirler. Dışarıdan yıkılmaya yüz tutmuş virane binalar gibi görünseler de gerçekte içleri define doludur. Allah, zayıf ve derbeder görünen bu tür insanlara çok önemli misyonlar, aşkın vazifeler gördürür. Zira onlar, ciddi bir kalb saffetine sahiptir. Allah’a gönülden teveccüh etmişlerdir. Kendilerini sıfırlamış, üzerlerine bir çarpı çekmişlerdir. Onların bu hususiyetleri Cenab-ı Hakk’ın inayet ve rahmetine önemli bir çağrı ve davetiye hükmüne geçmiş ve Allah da onları muvaffak kılmıştır.

İşte önemli olan da Allah’ın hoşnutluğunu elde edebilmek, O’nun rızasını kazanabilmektir. Kendi güç ve kuvvetinden teberrî ederek Allah’ın güç ve kuvvetine sığınabilmektir. “Ben ettim, ben yaptım, ben plânladım, ben başardım.” gibi şirk kokan her türlü düşünceden uzak durarak, elde edilen bütün başarı ve muvaffakiyetleri Allah’a verebilmektir. Meseleye böyle bakılırsa şirke de girilmemiş olur. Biz kendimizi nefyetmediğimiz sürece hem bir kıymet-i harbiyeye ulaşamaz hem de O’nu ispat edemeyiz. Bir mü’min yakinen bilmelidir ki O razı olduktan sonra karıncalara kocaman kuleler yaptırır; gazap ettiklerini de yerin dibine batırır.

Evet, sonsuz bir tanedir. O’nun yanında izafi sonsuzlar yoktur. Mutlak Sonsuz’un karşısında birilerine ille de bir değer verecek, onlar için bir kıymet-i harbiye biçeceksek, onlara düşen hisse “sıfırdır.” Allah ile insan arasındaki münasebet de sonsuz-sıfır münasebetidir. Fakat insan öyle bir sıfırdır ki lafz-ı celâlin “elif”i o sıfırın sol tarafına konduğu zaman birdenbire 10 olur. Daha sonra koyacağınız her sıfırla onun kıymeti de artar. Dolayısıyla insanın tek başına bir zati değeri olmasa da, Allah’a dayandığı takdirde kıymetler üstü kıymetlere ulaşır. Öncelikle herkesin kendi konumunu doğru takdir etmesi lazım.

   Bugün Birilerine Yarın Başkalarına Bayram

İkinci olarak, günümüzde Allah’a yürekten inanmış samimi insanlar; ilhada, kibre ve hasede yenik düşen veya hiss-i rekabet ve tenafüsü yanlış anlayan kimseler tarafından iç içe daireler hâlinde kuşatılmış olabilirler. Fakat bu meşum tabloya bakarken asla onun ilelebet sürüp gideceği düşünülmemelidir. Bu tablonun değişmesi ne bütünüyle onların elindedir ne de inanmış gönüllerin; bilakis her şey Allah’ın elindedir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: وَتِلْكَ الأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “İşte biz şu (zafer ve hezimet) günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/140) Bugün birilerine bayram, yarın başkalarına. Bugün birilerine matem, yarın başkalarına. Böyle bir ilâhî âdet, ilâhî kanun söz konusu. Bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.

Bu sebeple, hâlihazırdaki mevcut durum gece karanlığına benzer; onun ilelebet sürüp gideceğini zannederek ümitsizliğe kapılmamalı. Her gecenin bir sabahı, her kışın da bir baharı vardır. Şüphesiz ki Allah, dişini sıkıp sabreden her kulunun yardımcısıdır. İçinde bulundukları duruma sabrederek âdeta “sabir” denilen çölün o zehir zemberek otunu yiyen sabır kahramanları, neticede inşâallah şeker şerbet yudumlayacaklardır.

Geceden sonra bir gündüzün geleceğine katiyen inanmanın yanında, geceyi de gece olarak kabul edip mevcut durumda ne yapılabileceğinin hesabı yapılmalıdır. Geceyi olabildiğince kısaltma, bir an önce sıçrayıp gündüze geçme adına çareler düşünülmelidir. Zira gündüz yapılacak bir kısım işler olduğu gibi, gecenin de kendisine göre değerlendirilmesi gereken şartları vardır. Gerek gece gerekse gündüz, yapılan plânlar sadece hâlihazırdaki durum nazar-ı itibara alınarak yapılmamalı; mutlaka istikbal de göz önünde bulundurulmalıdır. Zira ne geceler ne de gündüzler devamlıdır. Gündüzü yaşayanlar, bir gecenin geleceğini, geceyi yaşayanlar da arkadan bir gündüzün geleceğini nazardan dûr etmemeli ve adımlarını buna göre atmalıdırlar.

Diyelim ki apaydınlık bir gündüz yaşıyorsunuz. Adanmış gönüller olarak ruhunuzun ilhamlarını dünyanın dört bir yanına duyurma istikametinde pürneşe, ferih fahur koşturuyorsunuz. Her yerde pazarlar, panayırlar kuruyor ve size ait değerleri teşhir ediyorsunuz. Başkaları hür iradeleriyle bunları kabul eder etmez, ayrı mesele. Fakat siz, bunu bir vazife telakki ediyor ve bu vazifeyi yapmadığınız takdirde Allah’ın hesap soracağından korkuyorsunuz. Bunları yaparken, mutlaka gündüzü takip edecek bir gece için de plânlarınızın, stratejilerinizin olması lazım. Zira dünya kurulduğu günden beri insanlık âleminde mütemerritler, zalimler, mülhitler hiç eksik olmamıştır. Bu tür insanların pusularını kurup bir yerlerde hazır beklediğini ve fırsat ellerine geçer geçmez hücuma kalkışacaklarını unutmamalısınız. Böylelikle ne gündüzün aydınlığına aldanıp ferih fahur yaşarsınız; ne de gecenin karanlığına takılıp paniklersiniz.

Cenab-ı Hak namaz, oruç, hac, zekât ve kurban gibi ibadet ü taatlerimizi bile belirli bir takvime bağlamıştır. Bir Müslümanın günün hangi saat diliminde hangi namazı kılacağı bellidir. Fecir vaktinde sabah namazı, gün içinde öğle ve ikindi namazları, güneş battıktan sonra da sırasıyla akşam ve yatsı namazları kılınır. Hatta teheccüt, kuşluk ve evvabin gibi nafile namazların dahi gün içerisinde hangi vakitlerde kılınacağı tayin edilmiştir. Nasıl ki Allah Teâlâ bizim yıllarımızı, aylarımızı ve günlerimizi böyle bir takvime bağlamıştır. Aynen bunun gibi bizim de içinde yaşadığımız zaman diliminin şartlarına göre yapılması gereken vazifeleri çok iyi tayin etmemiz gerekir. Bu konuda her mü’min, “think tank” kuruluşlarında, strateji merkezlerinde çalışan uzmanlar gibi hareket etmelidir. Başta kendisinin ve ailesinin hayatını, sonrasında da içinde bulunduğu heyet-i âliye içerisinde nasıl bir vazife eda edeceğini çok iyi planlamalıdır. Allah’ın kendisine ihsan ettiği aklı, mantığı, muhakemeyi çok iyi işletmelidir. İleriye yönelik plânları, projeleri olmalıdır. Sürekli topluma ve insanlığa faydalı olacak bir şeyler üretmelidir. Kısaca her daim faaliyet içerisinde olmalıdır. Aksi takdirde işlemeyen aletler gibi paslanır, küflenir ve işe yaramaz hâle gelir.

   Durmamanın Sırrını Keşfetme

Öte yandan içinde yaşanılan zamanın şartları her ne olursa olsun, durmamanın sırrını keşfetmek gerek. Sürekli, “Şimdi ne yapılır?” diyerek doğru hareket stratejisini belirlemek çok önemlidir. İster aşağı doğru inilsin, ister sarp yokuşlar çıkılsın, önemli olan, hiç durmadan hâle uygun hareket edebilmektir. Bazen olur Safa-Merve tepeleri arasında yapılan say’in bir kısmında olduğu gibi “hervele” yaparsınız; koşturur durursunuz. Bazen de sa’yin geri kalan kısmında olduğu gibi ağır adımlarla yolunuza devam edersiniz. Eğer izdihamdan ötürü yolunuza devam edemeyecek olursanız bu defa da yerinizde zıplamaya başlarsınız. Fakat durmazsınız.

Durursanız, dökülürsünüz. Hareketinizi kaybettiğiniz anda yere kapaklanırsınız. Ciddi bir cazibe kuvvetine kapılır ve sürtünmeden dolayı aşınmaya başlarsınız. Gideceğiniz yere varana kadar da meteorlar gibi eriyip yok olursunuz. Fakat hiç durmaz, varlıkla ahenk içinde hareket eder, gece demeden gündüz demeden bulunduğunuz yerde sürekli dönüp durursanız, canlılığınızı devam ettirirsiniz. Bu, Allah’ın kâinat kitabına koyduğu bir kanundur. İnsan da bir yönüyle fizik âlemin kanunlarına tâbidir.

Hâsıl-ı kelam, eğer hareket etmeye, işlemeye devam ederseniz Allah’ın izniyle hep dimdik kalırsınız. Kendinizi ümitsizliğe, tembelliğe, rahat ve rehavete salar ve durağanlaşırsanız dökülür yollarda kalırsınız. Tarihe bir göz atacak olursanız, bunun onlarca misalini görebilirsiniz. Ne zaman toplumlar ve devletler durağanlık dönemlerine girmiş, saraylarda vakit geçirmeye başlamış, kendilerini rahat ve rehavete salmışlarsa, tarihin sayfalarından silinip gitmişlerdir. Heyecan ve safiyetlerini koruyan, sa’y ve gayretleriyle bir cazibe merkezi oluşturan toplumlar ise kendileri ayakta kaldıkları gibi daha küçük ve zayıf yapıları da yanlarına çekmişlerdir.

[1] Müslim, cennet 46-48; Tirmizî, menâkıb 124.

الجَرَّة المشروخة: بعض المعايير الخاصة بالأخلاق الحسنة – 2

Herkul | | العربية

   منهج إصلاح الأخطاء

حاولنا فيما سبق الوقوف على مسألة عدم تعيير الناس أو تحقيرهم، والعفو عن تقصيراتهم، ويجب ألا يُستنبط من كل هذا ما مفادُه ضرورة السكوت على الأخطاء وعدم التدخّل والتصدّي لها بأي شكل على الإطلاق.. ذلك أن القرآن الكريم كلَّف المؤمنين من خلال عدد كثير من آياته بالأمر بالمعروف والنهي عن المنكر، بل إننا إذا ما نظرنا إلى قوله تعالى ﴿كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/110) وجدْنا أن هذه الخيرية رُبطت ورُهنت بالأمر بالمعروف والنهي عن المنكر، وسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أمر بذلك أيضًا فقال: “مَنْ رَأَى مُنْكَرًا فَلْيُنْكِرْهُ بِيَدِهِ، وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الإِيمَانِ[1].

إن محاولةَ منعِ الناس من فعل المنكرات وأمرهم بالمعروف واحدةٌ من أوصاف المؤمن الأساسية، إلا أن المنهج والأسلوب والنظام الواجب اتباعه هنا مهم للغاية؛ فعملٌ كهذا لا يمكن أن يتحقق بإحراج الناس وإخجالهم، لا سيما إذا اختلطَ المنهجُ والردُّ بما يعتبرهُ الإسلام مرفوضًا مثل الكذب والافتراء وتشويه سمعة الناس، فإن المشكلة تتضخّمُ وتكبر، والأصل هنا ضمان أن يستقر في القلوب جمال الأفعال التي وُصفت بأنها طيبة، وقبح الأفعال التي وُصفت بأنها سيئة، أي إقناع الناس بسوء أو حسن تلك الأفعال المعنية، والإسهام في أن يقوموا بضبط أنفسهم وفقًا لهذا، وإلا فإن فهمًا من قبيل “أنا أقول وأحكي، ولا شأن لي بخلاف ذلك” دون أخذ وضع المخاطب في الاعتبار، ودون التمكن من تحديد الأسلوب الصحيح، ودون التفكير في الطريقة التي يجب اتباعها؛ أمرٌ لا علاقة له بـ”الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر” لا من قريب ولا من بعيد.

وإذا نظرنا إلى حياة مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، نرى نماذجَ وأمثلةً كثيرة على ذلك، ومنها ما قاله صلى الله عليه وسلم لماعز الذي جاءه معترفًا بخطيئته حاملًا فكرة التطهّر في الدنيا على أن يترك الأمر للآخرة: “وَيْحَكَ، ارْجِعْ فَاسْتَغْفِرِ اللهَ وَتُبْ إِلَيْهِ“، إلا أنه حين أصر ماعز على تنفيذ العقوبة على الرغم من أنه صلى الله عليه وسلم ردَّه أربع مرات، كان على رسول الله أن يطبق العقوبة عليه، لكنه صلى الله عليه وسلم بقوله “اسْتَغْفِرُوا لِمَاعِزِ بْنِ مَالِكٍ، لَقَدْ تَابَ تَوْبَةً لَوْ قُسِمَتْ بَيْنَ أُمَّةٍ لَوَسِعَتْهُمْ[2]؛ حال دون أن يسيء الناسُ الظنّ بماعزٍ، لقد أراد ألا يُذكر ماعز على أنه إنسان عاصٍ، بل على أنه إنسان تطهّر من خطيئته وسار نقيًّا طاهرًا إلى الذات الإلهية.

لم يوجّه النبيُّ صلى الله عليه وسلم الإدانةَ واللومَ إلى أحدٍ طوال حياته السنية، ولم يكشف مساوئ أحد في وجهه، ومن خلال استقراءِ سيرته صلى الله عليه وسلم لا يمكن العثور على أي سلوك من قبيلِ فضح الناس، وتتبع مواضع زلاتهم وركلِ إنسان سقط على الأرض، ولا مقابلة السيئة بالسيئة، على العكس من ذلك، فقد منع المؤمنين من التجسس والبحثِ عن أحوال الناس الخفية، وأوصى بستر الأخطاء ما أمكن ذلك؛ فكان يتنفس دائمًا عفوًا وتسامحًا طوال حياته، وتلك الكلمات التي قالها بعد فتح مكة للمشركين -الذين كانوا قد مارسوا ضدّه كل أنواع الإيذاء لسنوات طويلة- لا تترك مجالًا لأي كلمة أخرى للتعبير عن عفوه ورحمته: “لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ، اذْهَبُوا فَأَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ[3]، فقد كان لينه هذا وصفحه وعفوه عليه الصلاة والسلام من أهم العوامل التي فتحت القلوب ومكّنت الناس من دخول الإسلام أفواجًا وجماعاتٍ.

من ناحية أخرى، كان سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم إذا ما لاحظَ تقصيرًا من أحد الصحابة لا يصارحه به ولا يضربه به في وجهه؛ بل يضمّن لذلك المعنى ولتلك الملاحظة من خلال حديثه عليه الصلاة والسلام وخطَبِه أمام العامة دون توجيه الكلام إلى شخصٍ بعينه، حتى إنه عندما يجدُ حركةً جماعية في الاتجاه الخاطئِ؛ فإنه يجمع أصحابه ويتحدث على العموم دون أن يوجه كلامه بشكل مباشر لمن ارتكبوا هذه الأخطاء، وهكذا حُلَّت المشاكل دون أن يتعرّض أحدٌ للإهانة أو التجريح أو الاستياء، ودون أن تتأذى كرامةُ إنسان، أو يخالطَ الأمر أية كراهية أو غضب.

وعليه فمن المهم للغاية أن يتعرف الناس إلى محيطهم، ولا سيما من في الريادة ومن يتحملون مسؤوليّات معينة، وأن يهتمّوا بمعالجة الأخطاء، كذلك يجبُ على المعلم في المدرسة أن يدرسَ الحالةَ العامَّة للطلّاب في فصله وأن يعرِفهم جيدًا، فهذا جانبٌ مهمٌّ من الواجب والمسؤولية، أما الجانب الآخر منها فهو معاملة كلّ فرد بإنسانية، وعدم الإساءة إلى أي شخص، ومحاولة دفع الشرور بأنسب طريقة، أي إنه يجب على المسلم أن يتصرف وفقًا لشخصيته حتى في الحالة التي يدفع فيها الشرور عن نفسه، وأن يظلّ مرتبطًا بمنهج رسول الله صلى الله عليه وسلم.

وكيلا يُساء إلى أي شخص ولا يُوسَّع نطاق المشكلة يجب تحديد الأسلوب وفقًا للحالة الخاصّة بكل شخص، ومراعاة كل حدث على حدة، وبدلًا من الرد الفوري على المشكلات التي تتم مواجهتها والتحدث عنها يمنة ويسرة من الضروري التفكير في المشكلة ومحاولة إيجاد أنسب حلٍّ لها، ومن المعلوم أن علاج القضايا بالفظاظة أو التجريح أو الإهمال يكسر قلوب الناس ويُبعدهم كما علّمنا الله جل جلاله، ﴿فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/159)…

علينا أن نعلم جيدًا أن هذه المهمّة في تحديد الأسلوب الخاص بكل حالة يُرادُ علاجها إنما تتطلب خبرة وحساسية.. لذا يمكن اعتبار هذا العمل من شأن النخبة والمثقفين.

وتجدر الإشارة إلى أن المشاكل لا يمكن حلها دائمًا عن طريق الحديث عنها، فالحديث عن بعض المشاكل قد يضخم الأزمة أكثر.. يجب أن يكون كلام المؤمن حكمة، وسكوته تأمّلًا وتدبّرًا.. إذا كانت الكلمات التي سننطق بها حكمة وجب علينا أن نتكلم، وإذا لم تكن كذلك وجب علينا أن نصمت وننتظر الوقت المناسب.. هناك بعض المواقف التي يجب على المرء التوقف عندها والتفكر والتأمل فيها، لأن الحكمة تتطور في أحضان التأمل.. إذا كانت هناك حكمة في حديثنا فسنتحدث، وإلا فإن حديثَ كل فرد كما يحلو له وكما يخطر على باله ليس إلَّا ضجيجًا وجعجعةً، وكما نعرفُ أنّ لكلِّ مقامٍ مقالًا فعلينا أن نتعرّف إلى فضيلةِ التحلي بالصبرِ والصمتِ والانتظار.

   محاسبة النفس

يشير سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في أحد أحاديثه الشريفة إلى أن الإنسان خُلق مهيأً لارتكاب الخطإ والوقوع في الزلل، وذلك بقوله عليه الصلاة والسلام “كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ، وَخَيْرُ الخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ[4]، وهذا يعني أن لدى الطبيعة البشرية ميلًا للوقوع في الخطإ، فالبعضُ يضيّق مجال هذا الميل أو يتغلب عليه تمامًا من خلال وفائه بحق إرادته؛ والبعضُ الآخر لا يستطيع النجاح في هذا الشأن بالقدر الكافي، والمهم هو أن يعتدل الشخص فورًا بعد أن يتعثر ويقع، وأن يتوجّه مباشرةً إلى المكان الصحيح، ويُدخل نفسه تحت صنابير التطهّر فيتطهر.

نعم، قد تزل قدم أي فرد، لكن الهجوم فورًا على ذلك الإنسان، والحديث عن زلتِهِ هنا وهناك وإحراجه لا يوافق الأخلاق الإلهية ولا منهج رسولنا عليه الصلاة والسلام، من واجبنا أن ننظر في عيوبنا وننشغل بتصحيحها بدلًا من أن ننشغل بعيوب الآخرين وأوجُهِ قصورهم، لأن من يتعامى عن عيوب نفسه أو لا يراها بالفعل، يظلّ دائمًا يبحث عن العيوب لدى الآخرين، لكنني أعتقد أن من انشغل بعيوب نفسه ما تفرَّغ لتتبع عيوب الناس.

علينا أن نستدير وننظر إلى أنفسنا قبل أن نلقي بالحجارة على أي شخص، إذا كنا نرتكب عيوبًا مماثلة، فيجب علينا أن نخشى أن يرتد هذا الحجر علينا ويصيبنا في رؤوسنا، يُروى أن سيدنا عيسى عليه السلام قال لمن كانوا ينتظرون وقد أمسكوا بالأحجار في أيديهم أثناء معاقبة أحد المجرمين: “ليُلقِ الحجرَ الأول من لا خطيئةَ له”، وهنا يُسارع كل واحد من الحضور بالتخلص ببطء من الحجر الذي في يده.

وأخيرًا، من المفيد التذكير بأنه لا عذر لنا إذا لم ننتبه إلى مثل هذه الأمور وذهبْنا نخوض مع الجموعِ عن عيوب وخطايا الآخرين، فحتى لو وقع العالم كلُّه في خطيئةٍ ما فإن ذلك لا يشكل عذرًا منطقيًّا لمشاركتنا في مثل خطيئتهم، وكما ورد في المثل فـ”إن كُلّ شَاةٍ سَتُنَاطُ بِرِجْلِهَا”، لا عذرَ يوم القيامة لكلمات من قبيل: “الجميع كان يتحدث وأنا أيضًا تبعتهم”، لأنه كما ذكرت الآية الكريمة ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى﴾ (سورة فَاطِرٍ: 35/18) فهناك يواجِه كلُّ إنسان فداحةَ ووطأة ذنبه وخطيئته، والواقعُ أنه إذا تسبّب شخصٌ في فتنةٍ وفسادٍ بكلماتِهِ أو كتاباتِه أو ما يصدر عنه؛ فإنه سيعاني أيضًا من وبال الخطايا التي تسبب فيها إلى جانب وبال خطيئتِه نفسه.

وبدلًا من الانسحاق في الآخرة تحت هذه الأعباء الثقيلة فإن الطريقة الأكثر حكمة -حيث تتوفر القدرة لذلك في هذه الحياة الدنيا- هي التحكم بألسنتنا وضبطها على إيقاعٍ كفيلٍ بعدمِ حدوث مشكلات من هذا القبيل، ومن دون ذلك فإنه يجب على المرء أولًا أن يتحقق من مشاعره وأفكاره المتعلقة بإخوته وأن يحافظ عليها نقية طاهرة، لأن ما يصدر عن اللسان هو الأفكار، وإذا كانت الأفكار قذرةً تخرج قذاراتٌ كثيرةٌ من اللسان، ومن يركز على عيوب الآخرين ويشغل ذهنه بها دائمًا فإنه سيعبّر عنها بحديثه النفسي أولًا، ثم يتناقلها ويرددها هنا وهناك.

ومن المؤكد أن من ينشغل بالتجسس وسوء الظن والإهانة ويتحدّث عن عيوب الآخرين باستمرار سوف يرى في الآخرة عقوبة خطاياه، لكن لا يمكن لشخص هكذا أن يكون مرتاحًا في الدنيا، بل إنه بذلك سيحول بيده حياته إلى جحيم، وسيُلوّث خلاياه العصبية، وسينقلبُ الأمرُ عليه ليكون له عقوبةً.

***

[1] صحيح مسلم، الإيمان، 78؛ سنن الترمذي، الفتن، 11.

[2] صحيح مسلم، الحدود، 22.

[3] البيهقي: السنن الكبرى، 9/199.

[4] سنن الترمذي، القيامة، 49؛ سنن ابن ماجه، الزهد، 30.

GÜZEL AHLÂK ADINA BAZI ÖLÇÜLER (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Hataları Giderme Yolu

Buraya kadar insanları ayıplamama, hor görmeme ve kusurları affetme üzerinde durmaya çalıştık. Bütün bunlardan hata ve yanlışlar karşısında sessiz kalınması ve hiçbir şekilde bunlara müdahale edilmemesi gerektiği gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim çok sayıda âyet-i kerimesiyle mü’minlere emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini önemli bir mükellefiyet olarak yüklemiştir. Hatta كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِSiz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/110) âyet-i kerimesine bakılacak olursa en hayırlı ümmet olabilmenin buna bağlandığı görülecektir. Peygamber Efendimiz de yapılabildiği takdirde kötülüklerin elle izale edilmesini, buna güç yetirilemediği durumlarda dil ile ikaz edilmesini, olmadı en azından kalben tavır alınmasını emretmiştir. (Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11)

Kötülükten insanları alıkoymaya çalışma ve onlara iyiliği emretme mü’minin temel vasıflarından biridir. Fakat burada takip edilmesi gereken usul, üslûp ve sistem çok önemlidir. Böyle bir faaliyet, insanları mahcup ederek, onların yüzünü yere baktırarak yapılamaz. Hele yalan, iftira ve karalama gibi İslâm’ın merdut saydığı bir kısım fiillerin de işin içine girdiği bir yerde problemlerin önlenmesi bir tarafa, onlar daha da büyütülmüş olacaktır. Burada asıl olan, iyi olduğu ifade edilen fiillerin güzelliğinin, kötü olduğu ifade edilen fiillerin ise kötülüğünün gönüllerde makes bulmasını sağlamaktır. Yani insanları söz konusu fiillerin iyiliği veya kötülüğü konusunda ikna ederek onların kendilerini buna göre yeniden ayarlamasını sağlamaktır. Yoksa muhatabın durumunu dikkate almadan, doğru üslûbu belirleyemeden, hangi yöntemin takip edilmesi gerektiğini düşünmeden “Ben söylerim, anlatırım, gerisine karışmam.” şeklindeki bir yaklaşımın emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerle bir alakası yoktur.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına bakacak olursak, ifade edilen hususların pek çok örneğiyle karşılaşırız. Mesela O, ahirete bırakmadan dünyada temizleme düşüncesiyle gelip günahını itiraf eden Mâiz’e, “Git tevbe et. Çünkü Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” demiştir. Dört defa geri çevirmesine rağmen Mâiz cezanın tatbikinde ısrar edince Allah Resûlü cezayı uygulamak zorunda kalmış fakat, “Mâiz için istiğfar edin, öyle bir tevbe etti ki tevbesi eğer yeryüzüne dağılsaydı herkese yeterdi.” (Müslim, hudûd 22; Ebû Dâvûd, hudûd 24, 25) şeklindeki sözleriyle halkın onun hakkında suizanna girmesinin önünü almıştır. Onun bir günâhkar olarak değil, günahından arınmış ve tertemiz hâlde nezd-i ulûhiyete yürümüş bir insan olarak anılmasını istemiştir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri boyunca ne kimseyi ayıplamış ne de kimsenin kusurunu yüzüne vurmuştur. O’nun hayatında, insanların kusurlarını ifşa etme, düşen insanlara tekme vurma, kötülüklere kötülükle karşılık verme gibi davranışların hiçbirisine rastlamak mümkün değildir. Bilâkis O, mü’minleri, tecessüste bulunmaktan (insanların gizli hâllerini araştırmaktan) men etmiş, her fırsatta hataların örtülmesini tavsiye etmiş ve hayatı boyunca hep af ve hoşgörü soluklamıştır. Mekke’nin fethini müteakip, yıllarca kendisine her türlü eza ve cefayı reva görmüş müşriklere karşı söylediği şu sözler başka söze ihtiyaç bırakmamaktadır: “Bugün size kınama yoktur. Gidin hepiniz serbestsiniz.” Esasen gönülleri fetheden ve insanların gruplar halinde İslâm’a dehalet etmelerini sağlayan en önemli faktörlerden birisi de O’nun bu yumuşaklığı ve affediciliğidir.

Öte yandan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabeden herhangi bir kimsenin bir kusuru olduğunda, bunu onun yüzüne vurmamış; umuma konuşmak suretiyle söz konusu şahsın da kendi hissesine düşen dersi almasını sağlamıştır. Hatta çok ciddi karşı koymaların, isyan ahlâkına girmelerin söz konusu olduğu yerlerde dahi bu hataları yapan kimselere bir şey demeden ashabını toplayıp umuma konuşma yapmıştır. Böylece hiç kimse rencide olmadan, yaralanmadan, küskünlüğe girmeden, hiç kimsenin onuru kırılmadan ve işin içine kinler, öfkeler karıştırılmadan problemler halledilmiştir.

Bu itibarla özellikle önde olan ve belirli sorumluluklar üstlenen kişilerin, beraber olduğu insanları tanıması, onların hatalarına karşı duyarsız kalmaması çok önemlidir. Okuldaki bir öğretmenin, kendi sınıfındaki öğrencilerin genel durumlarını bilmesi ve onları çok iyi tanıması gerekir. Bu, vazife ve sorumluluğun önemli bir yanıdır. Onun diğer yanı ise herkese insanca davranma, hiç kimseyi rencide etmeme ve kötülükleri en uygun şekilde savmaya çalışmadır. Yani bir Müslüman kötülükleri savarken de kendi karakterine uygun hareket etmeli, Peygamber yoluna bağlı kalmalıdır.

Hiç kimseyi rencide etmeme ve problemi daha da büyütmeme adına her şahsın hususî durumuna göre bir üslup belirlenmeli ve her olay ayrıca nazar-ı itibara alınmalıdır. Karşılaşılan problemlere hemen tepki vermek ve onları sağda solda konuşmak yerine mutlaka konu üzerine kafa yorulmalı ve en uygun çözüm şekli bulunmaya çalışılmalıdır. Eğer meseleleri kaba ve dikkatsizce bir üslupla ele alır, hem nalına hem mıhına vurursanız, insanları kırıp kendinizden uzaklaştırırsınız. Unutulmamalıdır ki nasihat ve irşat mesleği, uzmanlık ister, hassasiyet gerektirir. Bu yönüyle ona bir elit ve entelektüel işi olarak bakabiliriz.

Şu da bilinmelidir ki problemler her zaman konuşarak çözülemeyebilir. Bazı problemlerin konuşulması, krizi daha da büyütebilir. Bir mü’minin konuşması hikmet, sükûtu da tefekkür olmalıdır. Konuştuğumuz sözler hikmet olacaksa konuşmalıyız. Olmayacaksa susmalı ve uygun zamanı beklemeliyiz. Bazı haller vardır ki oralarda insanın durup düşünmesi gerekir. Zira hikmet, tefekkürün bağrında gelişir. Konuşmamızda hikmet varsa konuşuruz. Yoksa herkesin, aklına estiği gibi ulu orta bir şeyler söylemesi sadece gürültü doğurur. İnsan, yerine göre konuşmasını bildiği gibi, sabretmesini ve beklemesini de bilmelidir.

   Muhasebe

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ، وَخَيْرُ الخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ “Her insan hata eder. Hata edenlerin en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, kıyâme 49; İbn Mâce, zühd 30) şeklindeki sözleriyle âdemoğlunun hata ve günah işlemeye açık yaratıldığına işaret etmiştir. Demek ki insan tabiatının hataya açık bir yanı vardır. Kimisi iradesinin hakkını vererek bu açıklığı daraltır veya tamamen yok eder; kimisi de bu konuda yeterli ölçüde başarılı olamaz. Önemli olan, insanın sürçüp düştükten sonra hemen doğrulup yönelmesi gerekli olan kapıya yönelmesi ve arınma kurnalarının altına girip arınmasıdır.

Evet, herkes düşebilir. Fakat düşen bir insanın hemen üzerine yürümek, sağda solda onun aleyhine konuşmak ve onu mahcup etmek ne ilâhî ahlâka uygundur ne de Efendimiz’in yoluna. Bize düşen, başkalarının ayıp ve kusurlarıyla meşgul olmak yerine dönüp kendi kusurlarımıza bakmak ve onların ıslahıyla meşgul olmaktır. Çünkü kendi kusurlarını görmeyen/göremeyen, ömür boyu hep başkalarında kusur arar durur. Fakat bütün hesaplarını kendi kusurlarına bağlayan bir insan zannediyorum başkalarının kusurlarını görmez.

Birine taş atmadan evvel dönüp kendimize bakmalıyız. Eğer benzer kusurları biz de yapıyorsak bu taşın dönüp gelip kendi kafamıza vurmasından korkmalıyız. Seyyidina Hz. Mesih’in, suçlu birisi cezalandırılacağı zaman taşlar ellerinde bekleyen insanlara şöyle dediği nakledilir: “İlk taşı hiç günahı olmayan atsın.” Tabi herkes yavaşça ellerindeki taşları yere bırakıverir.

Son olarak şu hususu hatırlatmakta da fayda var. Günümüzde bu tür konulara hiç dikkat edilmemesi ve başkalarının ayıp ve günahlarının herkes tarafından uluorta konuşuluyor olması bizim için bir mazeret teşkil etmez. Hatta bütün dünya böyle bir günah yoluna girse bile bu bizim onlara iştirak etmemizi mazur göstermez. Bir Türk atasözünde ifade edildiği gibi her koyunu kendi bacağından asarlar. Ahirette mazeret olarak ileri sürülecek, “Herkes konuşuyordu ben de onlara uydum.” türünden sözlerin hiçbir geçerliliği yoktur. وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى “Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır Sûresi, 35/18) âyet-i kerimesinin ifade ettiği üzere orada herkes kendi günahının ağırlığıyla baş başa kalır. Hatta eğer bir kimse başkaları hakkındaki söz veya yazılarıyla fitne-fesada sebep olmuşsa, kendi günahının yanında sebep olduğu günahların da vebalini çeker.

Ahirette bu ağır yüklerin altında ezilmektense, bu dünyada imkân varken dilimize sahip olup bu kabil tamiri çok zor problemlere en başta sebebiyet vermemek en akıllıca yoldur. Hatta dilden de öte insanın öncelikle mü’min kardeşleriyle ilgili duygu ve düşüncelerini kontrol etmesi ve temiz tutması gerekir. Zira dilden dökülenler düşüncelerdir. Eğer düşünceler kirli olursa, dilden de kirli şeyler dökülecektir. Başkalarının kusurlarına odaklanan ve zihninde sürekli bunları evirip çeviren bir insan, önce kelam-ı nefsiyle bunları dillendirecek, arkasından da saza söze dökecektir.

Sürekli başkalarının kusurlarıyla meşgul olan ve bunları konuşan bir insanın tecessüs, suizan, gıybet ve tahkir gibi günahlarının cezasını ahirette göreceği kesindir. Fakat böyle bir kişinin dünyada rahat etmesi de mümkün değildir. Zihninde sürekli başkalarının kusurlarını evirip çeviren, bunlara dair farklı farklı kurgular ortaya koyan bir kişi kendi eliyle dünya hayatını da Cehennem’e çevirecektir. Falanın filanın yapıp ettikleriyle nöronlarını kirleten, oturup kalkıp bu tür kirli şeyleri konuşan bir insan için bütün bunlar bir azaba dönüşecektir.

الجَرَّة المشروخة: بعض المعايير الخاصة بالأخلاق الحسنة

Herkul | | العربية

   سؤال: تأمرنا السنة النبوية الشريفة بالحذرِ من تعيِير المؤمنين، واحتقارهم أو فضحِ عيوبهم، ثم تأمرنا أيضًا ومن ناحيةٍ أخرى بعدمِ السكوت على المظالم والشرور وبضرورةِ التصدي لها.. فما الموقف الواجب على المؤمن التزامه في هذا الشأن، وكيف ينبغي أن يحقق التوازن بين الأمرين؟

   الجواب: يقول رسول الله صلى الله عليه وسلم: “مَنْ عَيَّرَ أَخَاهُ بِذَنْبٍ لَمْ يَمُتْ حَتَّى يَعْمَلَهُ[1]، وبهذا نهى عن تعييب الآخرين وتعييرَهم، ولفت الانتباه إلى المصير الذي يؤول إليه مرتكبي مثل هذه الخطيئة.

   عدم التعيِير

وفقًا للحديث السابق فإن من عاب أخًا له وعيَّره على جرمٍ -فعلَه أو لم يفعلْه- لن يموت دون أن يرتكب الجرمَ ذاته، وقد يتسبب هذا التعييب والتعيير أحيانًا -حفظنا الله- في مشكلة تقع لزوجة العائب أو ابنته أو ابنه أو قريب آخر له، أي إن الله جل جلاله قد يُعاقب ذلك الشخص في نفسه عما ارتكبه من ظلم، وقد يُعاقبه في أحد أفراد أسرته.. وكثيرًا ما يجد الإنسان سبيلًا للتخلص من مشكلاته الشخصية، ولكن المشكلات التي يتعرض لها أقرب الأقربين إليه قد تقصم ظهره.

إننا لا نستطيع معرفة حقيقة الأمر؛ فربما يكون مثل هذا العقاب رحمةً بمن يستحقه؛ إذ قد يكون كفارة عن خطيئته، ومثل هذا الضيق والخجل الذي يعانيه في الدنيا ربما ينقذه من العقاب في الآخرة، وبعبارة أخرى: إن المرء بتحمله أخفّ العقابين يكون قد نجا وتخلص من أشدّهما.. وقد تكونُ الخطيئة المرتكَبة كبيرةً لدرجة أن الأزمات والعقوبات الدنيوية لا تكفي لتطهيرها؛ فمثلًا: إن جزاء الجرائم الجسيمة من انتهاكٍ للقانون، وتعدٍّ على حقوق العباد، وتهديد سلامة أرواح الناس وممتلكاتهم، والتلاعب بأعراضهم وشرفهم، ومقارفة أدناس الكفر والشرك والنفاق؛ لا يُرى إلا في الآخرة.

يستحيل علينا أن نعرف الحكمة؛ فالله يذيق البعض العذاب هنا، والبعضَ الآخر في الآخرة، فإن كنا لا نريد أن نعاني مثل هذا الخجل في الدنيا والآخرة فعلينا أن نضبط ألسنتنا عند الحديث عن الناس جميعًا، لا سيما المؤمنين منهم، بل وأن نراجع أفكارَنا بشأنهم.

ذلك أن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: “مَنْ يَضْمَنْ لِي مَا بَيْنَ لَحْيَيْهِ وَمَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ أَضْمَنْ لَهُ الجَنَّة[2]، ويقصد بالأول اللسانَ، وهو ما يسهُلُ إلجامه في البداية، ويصعبُ للغاية إصلاحُ ما تحطم وانهار بعد أن يمرّ منه الكلام، لذا فعلى مَن اغتابَ أحدًا أو عابه بسبب أخطائه وذنوبه أن يأتيه فيستسمحه عن ذلك على الأقل، وإلا يكون قد انتقل إلى الآخرة وعليه حقٌّ لِعبد، ومن المسلَّمِ أن هذا ليس بالأمر السهل؛ إذ يجب على الإنسان أن يغلق فمَه منذ البداية ويضمنَ سلامةَ ما بين لحييه بدلًا من الانسحاق تحت وطأة المشكلة وفداحتها.

فالحذرَ الحذرَ حتى حينما يقتضي الأمرُ إبلاغًا عن حادث ما، وعلينا ألا نتجاوز الإطار، وألا ننتهك الحدود، وأن نبرأَ من الغرض والطمعِ عند طرح أية مسألة للحديث، وأن نحذرَ من إيذاء أيِّ أحدٍ بسبب كلماتنا، وإلا فإن كانت جلساتنا وأحاديثُنا من قبيلِ “فلانٌ فعل كذا، وعلّانٌ فعل كذا، ولهذا السبب أصابنا ما أصابنا”، وانشغلنا بخطايا الناسِ وهفواتهم وسوء الظن بهم فإننا نؤلم الكثيرين ونظلم الناس ونرحل إلى الآخرة محمّلين بالخطايا والآثام.

من جانب آخر فقد صرّحَ النبي صلى الله عليه وسلم بأنّ من يعيب أخًا لذنب فعله يُعاقب بأن يأتي مثل ما أتى أخوه، وعليه يا تُرى كيف يكون موقف من يعيبون إخوانهم لأخطاء وذنوب لم يرتكبوها؟! من المؤكد أن أفعالًا مثل تشويه حيثية الأبرياء بالأكاذيب والافتراءات، ووسمهم بالجريمة من خلال المؤامرات والمكائد؛ ذنوبٌ جسيمة، كلٌّ منها أعظم من الآخر عند الله تعالى، لا سيما إذا كان المستهدفُ مجموعةً كبيرة وليس شخصًا واحدًا؛ فإذا ما سعى المفترون إلى تشويه طائفةٍ كبيرة من الناس بإلقاء الوحل والقاذورات عليهم والتلاعب بكرامتهم؛ فقد تحتّم الفشلُ واستحال الفلاحُ على أولئك المفترين.. لا توجد وسيلةٌ لتخليصهم من الذنوب والآثام إلا إذا قام كل امرئ منهم بطلب السماح من أفراد تلك المجموعة التي عابوها وعيّروها فردًا فردًا، لذلك فإنه من غير المحتمل أن يقوم مؤمن حقيقي بفعل مثل هذه الألاعيب الخاصة بذوي النفاق والكفر.

أجل، بقدر حساسية المؤمن في حماية كرامته وشرفه؛ فإنه مطالَبٌ بأن يُظهر الحساسية ذاتها بحق الآخرين أيضًا، يجب عليه ألا يؤذي أحدًا، لا بيده ولا بلسانه، بل عليه أن يطهّر حتى ذهنه من الأفكار القذرة، ويجعل إحسانَ الظن بالناس طبعَه وفطرتَه، فالأصلُ أن المؤمن -بالنظر إلى معنى الكلمة- يعني الشخص الأمين الذي يثق به ويأمنُه الجميع، فالمؤمنُ الحقيقيُّ يغرسُ ثقة هكذا في محيطه بحيث لا يقلقُ أو يتخوّف أحدٌ منه أبدًا؛ فلا يجد الآخرون قبالته أيَّ ذعر حقيقي أو وهمي؛ ولا يخافون أن يطعنهم من الخلف إذا ما أداروا ظهورهم، بل يعلمون أنهم حتى لو تسبّبوا بإيذائه فلن يتسبَّب هو في إيذائهم وإن استطاع، هذا لأن للمؤمن حدودًا معينة لا يستطيع تجاوزها أبدًا ومبادئ أساسية لا يمكنه انتهاكها ألبتة.

من المهم جدًّا أن تصبح بعض المواقف والسلوكيات سمة وسجية في المرء، وكل شخص لديه سجية خاصة به تنبع من الفطرة الإنسانية، ولكن هناك أيضًا السجية والشخصية الإسلامية المكتسبة لاحقًا، ويستطيع المسلم الذي يمثل الشخصية الإسلامية أداء بعض السلوكيات التي تستلزمها الأخلاق الحميدة دون أية صعوبة، فإن عُجِنَ إنسان في بوتقة إسلامية وتخلَّق بالأخلاق الإسلامية، فإنه لا يتخلى عن شخصيته حتى عند مواجهة المواقف العدائية للطغاة والمعتدين، ولا يرد عليهم بمثل ما فعلوه معه، أو بالأحرى لا ينزل إلى مستوى الناس العاديين.

ولكننا إن لم نتمكن من جعل الأخلاق الحميدة طبيعة فينا، فإننا نعاني صعوبة في بعض القضايا، ولا يمكننا دائمًا إظهار الصمود والثبات ذاته، وحتى لو تصرفنا برحمة إزاء الجميع فقد ننفعل إذا ما أُغضِبنَا ولو قليلًا، قد نعاني من عدم الخبرة في ردود أفعالنا، وتعاملِنا مع الناس بين الحين والآخر، ونفسد الأعمال التي سنقوم بها، ومن هذه الزاوية، فإنه مهمٌّ للغاية أن نجعل الأخلاق الإسلامية طبيعةً وجبلَّةً فينا بالضغط على أنفسنا قليلًا والتمرس والتدريب والترويض الدائم على ذلك.

   النهي عن التجسُّس

أجل، حرَّم رسولُ الله صلى الله عليه وسلم تعييرَ المؤمنين بسبب أخطائهم وذنوبهم، وأشارَ إلى أن الإسلام ليس فيه أيُّ تكليفٍ بالتحرِّي عن الشرور والسعي إلى الاطلاع على خطايا الآخرين، على العكس من ذلك، لقد حرّم القرآن الكريم هذا الأمرَ تحريمًا قاطعًا بقول الله تعالى ﴿وَلَا تَجَسَّسُوا﴾ (سورة الْحُجُرَاتِ: 49/12).

إن من ينشغلون دائمًا في التحقيق بأخطاء وعيوب الناس، مثلهم في ذلك مثل صياد شرير، سوف تتلوث طبائعهم وتتشوه فِطَرُهم شيئًا فشيئًا، وإذا ما تلوّثت طبائعهم فلن يقتصر التعييرُ والإساءةُ على المذنبين والمخطئين فقط؛ بل سَيَشْرَع ذووا الطبائع الملوثة في تشويه الأبرياء الأطهار أيضًا.. وخلافًا لذلك، فإن المرء إذا درَّب نفسَه على عدم الخوضِ في خطايا الناسِ حتى المذنبين منهم، ونزّهَ نفسه عن ذلك مهما خاضَ الناسُ فيه، وبرمَجَ نفسه على أن يكون ذلك فيه سجيّةً وفِطرةً؛ فإنه سينثر الضياء في من حوله وما حوله.

إنني كثيرًا ما أذكّر بقول الإمام الخادمي في تعليقه المسمى “البريقة” الذي كتبه حول “الطريقة المحمدية: “حتى وإن رأيتَ مؤمنًا في حالة سيئةً جدًّا، فلا تحكم عليه فورًا، امسح عينيك، وقل: “يا تُرى هل أنا أُبْصِرُ بشكل صحيح؟ هذا الرجل لا يرتكب ألبتة مثل هذه الخطيئة”، واستدِرْ ثم انظر ثانيةً، وتحقّق مما إذا كنتَ ترى بشكل صحيح أو لا حتى لا تتخذ قرارًا خاطئًا، تحقّقْ مرة أخرى معتقدًا أنك قد تكون مخطئًا، فإن فعلت هذا عشر مرات، وتكوَّنَتْ لديك القناعة بأن ما تراه صحيحًا فابتعِدْ قائلًا “إلهي! اللهم خلِّصْه من هذا الحال المشين، واحفظني من أن أقع في مثله”.

ومع أن الإمام الخادمي يريد بكلماته هذه أن يذكرنا بحقيقة مهمة، فإنني أعتقد أن السلوك الأصوب لأي شخص يواجه مثل هذه الخطيئة هو أن يقول: “ربما أنني رأيت بشكلٍ خاطئ”، ويولّه ظهره من أول نظرة، ويبرح المكان فورًا، ويبتعد من هناك، وألا يذكر ما رآه في أي مكان على الإطلاق؛ لأن الله لم يعيِّنَّا مدّعِين عموميين ولا محققين عن خطايا الآخرين.

لنضعْ نصب أعيننا دائمًا أن أحدَ أسماء الله الحسنى “الستار”؛ أي ستَّار العيوب والذنوب، وواجبُ المسلم هو أن يتحلى بهذا الخلُق، وانطلاقًا من هذه الحقيقة يقول صلوات الله وسلامه عليه: “مَنْ سَتَرَ عَلَى مُسْلِمٍ سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ[3]، وقد تعرض لنا أشياء كثيرة في الدنيا تخجلنا في الآخرة، إن لم نتحلَّ بهذا الخلق في هذه الدنيا فقد نفتضح في الدار الآخرة؛ أي إن الفضيحة والذلة التي نذيقها الآخرين في هذه الدنيا تحط علينا وتطوقنا في الآخرة، ومن الأفضل كفُّ البحث عن عيوب الآخرين وهفواتهم، فإذا ما اطّلَعْنا على ذلك صدفةً علينا ألا نكشفه للآخرين أو نتحدّث فيه.

   النهي عن التحقير والإيذاء

قال سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديث آخر من أحاديثه الشريفة: “بِحَسْبِ امْرئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ[4]، لا يمكن الاستهانة بأي شخص يؤمن بالله تعالى، وحتى وإن لم يكن مسلمًا؛ فإننا بحسب فهم سيدنا عليٍّ رضي الله عنه لا يمكننا تحقير أحدٍ أبدًا لأن جميع البشر متساوون معنا من حيث كونهم بشرًا، قد تكون لدى البعض صفات سيئة لا نقبلها؛ مثل الكفر والنفاق والضلال، وفي هذه الحالة يكون من غير اللائق بالنسبة للمؤمن مهاجمة هؤلاء الأفراد من خلال استهدافهم، بل يجب بذلُ الجهود لإنقاذ هؤلاء الأشخاص من تلك الصفات السيئة التي نبغضها؛ ذلك أن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم لم يُهن أو يُقلّل من شأن أيِّ شخص طوال حياته السَّنية.

بالشكل نفسه لا يمكن للمؤمن أن يقول بالنسبة لإنسان زلَّت قدمُه أو سقط على الأرض: “لأركلَه أنا أيضًا ركلةً أخرى”، لا يمكن للمؤمن أبدًا أن يكون واحدًا من السفاحين الذين يتسابقون إلى طعنِ من زلّتْ قدمُه وفقًا للمثل القائل: “إذا وقع الجملُ كثرت سكاكينه”، لا يمكن للمؤمن أن يطعن في حقِّ مَن وقعَ أو أخطأَ ولا أن يشنّعَ به ويتكلّم بعيوبه ويجعل منها حكاية تتناقلها الألسن، ولا يُخجله أو يُحرجه بأن يتحدث معه عن ذلك أمام الآخرين، لا سيما وأن إفشاء الأخطاء والذنوب التي وقعت وتضخيمَها والمبالغةَ فيها والحديث عنها هنا وهناك ليس من سلوك المؤمن بالتأكيد، إن الواجبَ على المؤمن هو أن يقدر ويحترم ويحفظ كرامة ومكانة وشرف جميع الناس كما يفعل ذلك لنفسه، إن واجبه إزاء أخطاء الآخرين وذنوبهم هو الاعتبار من حالهم، وبذل الجهد في مساعدتهم إن كان بوسعه، والتضرع إلى الله بالدعاء ألا يضعه في نفس الموقف.

إنه لَأَمْرٌ مؤلم حقًّا -خاصة بالنسبة لمن يتمتعون بسمعة عالية ومناصب اجتماعية- أن يجري الحديث هنا وهناك عن أخطاء وذنوب ارتكبوها، لأن أُسَرَهم وبيئتهم ومجتمعهم ينظرون إليهم نظرة مختلفة، لقد اعتادوا على التقدير والتصفيق لهم، ورفعوهم على كفوف الراحة، وبذلوا لهم الاحترام والتقدير، فمن غير المناسب الحطُّ من مكانتهم في أعين الناس تجاهلًا لوضعهم وموقعهم طالما لم يكن ذلك واجبًا علينا، ولنحذر من التورُّطِ في الحوادث التي تقع ضدهم، وحتى إذا كان هناك أيُّ جانب من المسألة يتعلق بنا، فينبغي لنا ألا نترك أو نتخلّى عن خُلُقِ اللين وخصلةِ الرفق، وأن نتنبّه ألا نضر أحدًا؛ فأخلاقُ المؤمن تتطلب هذا.

إن إحراجَ الآخرين وإيذاءهم لنا ليسَ عذرًا أو حجّةً لممارسة الفعلِ ذاته، لا يمكنُنا احتقارُ أيّ شخص حتى وإن احتقرَنا، لا يمكننا أن نُحرج أحدًا حتى وإن أَحرَجنا، لا نستطيع إيذاءَ إنسان حتى وإن آذانا، لأن إيذاء الناس وكسرَهم يُعتبر زلة وهفوة في منهجنا، إن إيذاءَ شخصٍ لآخرَ يُحسَبُ زلّةً على البادي المعتدي، فإذا ما قام المعتدى عليه بالرد بنفسِ الطريقة فسيقعُ في الخطإ نفسه وسيُحسبُ ذلك عليه زلة أيضًا، إذا كنتم تعتقدون أن الشتم والإيذاء والسلوكيات الوقحة أمر مخزٍ، فيجب عليكم ألا ترتكبوها مهما حصل، يجب ألا تنسوا كذلك أن الصبر على افتراءات الآخرين وتعييبهم إياكم وتشهيرهم بكم سيكون بمثابة كفارة لخطاياكم.

وما أجمل قول إبراهيم حقي:

لا تحْقِرنَّ أحدًا ولا تؤذه

ولا تحطِّمن قلبًا

لا تنصُرنّ نفسك

لِنرَ ماذا يقدر المولى

فما يقدر المولى هو الأجمل!

ويعبر الشيخ محمد لطفي أفندي كذلك عن الحقيقة نفسها بهذه الرباعية:

يقول عاشق الحقّ عن مُرهَفِ الحِسِّ:

لا تـمـتعـض مـمّـن يؤذي

فمن امتعض من الأذى

قلّتْ درجتُه عن المؤذي

تعلمون أن بعض الأوساط التي ناصبتنا العداء حتى اليوم هاجَمَتْنا وآذَتْنا عدة مرات، فهدّموا الجسور وقطعوا السبل، لقد قطعوا كل وسائل الاتصال البينية، وأحدثوا دمارًا وخرابًا خطيرًا للغاية بأكاذيبهم وافتراءاتهم وتشويهاتهم، واستباحوا بحقِّنا كل أنواع الظلم والقسوة عندما أُتيحت لهم الفرصة، ولا سيما في الفترة الأخيرة فقد ارتُكبت مظالم قاسية جدًّا هدفها السحقُ والإبادة التامة، ارتكبت شرورٌ تصل إلى حد الإبادة الجماعية، وبالرغم من كل ذلك فإننا لم نفكر في أن ننشغل بعيوب أحد على الإطلاق مثلما لم ننشغل في الرد بالمثل على ما فُعل إزاءنا، لم نفكر في ذلك ولو حتى مجرد تفكير.

 

***

[1] سنن الترمذي، صفة القيامة، 53.

[2] صحيح البخاري، الرقاق، 23.

[3] صحيح مسلم، الذكر، 38.

[4] صحيح مسلم، البر، 32.

Kırık Testi: GÜZEL AHLÂK ADINA BAZI ÖLÇÜLER

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hadis-i şeriflerde bir taraftan mü’minin ayıplanmaması, hakir görülmemesi ve kusurlarının örtülmesi emredilirken diğer yandan da zulüm ve kötülüklere karşı sessiz ve tepkisiz kalınmaması emredilmektedir. Bu konuda mü’mince duruş nasıl olmalı ve denge nasıl sağlanmalıdır?

Cevap: Tirmizî’de geçen bir hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), مَنْ عَيَّرَ أَخَاهُ بِذَنْبٍ لَمْ يَمُتْ حَتَّى يَعْمَلَهُ “Kim bir kardeşini herhangi bir hata ve günahı yüzünden ayıplarsa, kendisi de o ayıbı işlemeden ölmez.” (Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 53) şeklinde beyanlarıyla başkalarının ayıplanmasını ve kınanmasını yasaklamış ve böyle bir günah irtikâp edenleri nasıl bir akıbetin beklediğine dikkat çekmiştir.

   Kimseyi Ayıplamama

Hadise göre -işlediği veya işlemediği- bir suçtan ötürü bir kardeşini ayıplayan kimsenin aynı günahı işlemedikçe ölmeyeceği ifade edilmiştir. Bazen böyle bir ayıplamanın -Allah muhafaza- eşi, kızı, oğlu veya daha başka bir yakınıyla alâkalı bir probleme sebebiyet vermesi de mümkündür. Yani Allah (celle celaluhû) bazen kendisiyle bazen de aile fertlerinden birisiyle, yapmış olduğu zulmün cezasını ona çektirir. Çoğu zaman insan, kendisinin maruz kaldığı bir kısım problemlerden sıyrılmanın bir yolunu bulabilir de en yakınında bulunan insanların maruz kalacağı problemler onun belini bükebilir.

 Bilemiyoruz, belki de böyle bir misilleme onun adına bir vech-i rahmettir. Zira bu, onun günahına kefaret olabilir. Dünyada yaşadığı böyle bir sıkıntı ve mahcubiyet onu, ahiretteki cezadan kurtarabilir. Yani kişi cezanın daha hafifine katlanmakla daha ağırından sıyrılmış olur. Bazen de işlenen günah o kadar büyük olur ki dünyevî sıkıntılar onu temizlemeye yetmez. Mesela dünya kadar hukuka tecavüz etmiş, ağır kul hakkı ihlâlleri yapmış, insanların can ve mal güvenliğini tehdit etmiş, onların ırz ve namuslarıyla oynamış, küfür, şirk ve nifak kirlerine bulaşmış bir insanın işlediği bütün bu ağır cürümlerin karşılığı ancak ahirette görülecektir.

Hikmetini bilemeyiz, Allah bazılarına burada, bazılarına da ötede çektirir. Eğer ne bu dünyada ne de ahirette böyle bir mahcubiyet yaşamak istemiyorsak, başta mü’minler olmak üzere bütün insanlar hakkında dilimize hâkim olmalı, hatta onlar hakkındaki düşüncelerimizi gözden geçirmeliyiz.

Nitekim Efendimiz, “Kim bana çeneleri ile bacakları arası hususunda garanti verirse (dil ve namusunu haramlardan muhafaza ederse), ben de ona Cennet hususunda garanti veririm.” (Buhari, rikak 23) buyurmuştur. Bu açıdan dil, çok önemlidir. Başta ona kilit vurmak kolaydır. Fakat konuştuktan sonra kırılıp dökülenleri tamir etmek çok zordur. En basitinden mesela bir insan, hata ve günahından ötürü bir başkasını ayıpladığında gidip ondan helallik istemesi gerekir. Aksi takdirde ahirete kul hakkıyla gitmiş olur. Fakat bunun hiç de kolay bir iş olmadığı malumdur. İnsan, böyle altından kalkılmaz bir meselenin ağırlığı altında ezileceğine en başta ağzına fermuar vurmasını bilmelidir.

Vakayı rapor etmemiz gereken yerlerde bile çok dikkatli olmalıyız. Çerçeveyi aşmamalı, sınırları ihlal etmemeliyiz. Garazsız, ivazsız olmalıyız. Herhangi bir meseleyi müzakereye açarken öyle temkinli konuşmalıyız ki hiç kimse bizim sözlerimizden zarar görmemeli, incinmemeli. Yoksa “Falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı. Bu yüzden başımıza şunlar geldi.” diyerek söze başlar ve sürekli atf-ı cürümlerle, suizanlarla müzakereyi sürdürürsek çok can yakar, kul hakkına girer ve öteye de altından kalkılmaz günahlarla gideriz.

Öte yandan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hadislerinde, işlemiş olduğu günahtan dolayı bir kardeşini ayıplayan kimsenin aynı ayıbı işlemekle cezalandırılacağını ifade buyurmuştur. O halde, insanları yapmadıkları hata ve günahlardan ötürü ayıplayan insanların durumu nasıl olur acaba? Hiç şüphesiz, masum insanları yalan ve iftiralarla karalama, komplo ve tuzaklarla onları suçlu gibi gösterme gibi fiiller Allah katında çok daha büyük birer günahtır. Hele söz konusu olan, bir şahıstan ziyade büyük bir grup ise; atılan çamur ve ziftlerle büyük bir cephe karalanmaya çalışılıyor ve itibarlarıyla oynanıyorsa, bu günahı işleyenlerin kolay kolay iflah olmaları mümkün değildir. Söz konusu grubun her bir ferdi hakkını helâl etmedikçe bunu yapanların günahlarından arınmalarının imkânı yoktur. Dolayısıyla küfre ve nifaka ait bu tür ayak oyunlarını hakiki bir mü’minin yapacağına ihtimal verilemez.

Evet, mü’min, kendi itibar ve şerefini koruma noktasında ne kadar hassas ise, başkaları hakkında da aynı hassasiyeti göstermek zorundadır. O, ne eliyle ne de diliyle hiç kimseye zarar vermemeli, hatta zihnini bile kirli düşüncelerden temizleyerek insanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmayı fıtratı hâline getirmelidir. Esasen mü’min, kelime manası itibarıyla da herkesin kendisinden emin olduğu güvenilir insan demektir. Hakiki bir mü’min, çevresine öyle bir güven telkin eder ki hiç kimse ondan zarar göreceği endişesine kapılmaz; onun karşısında muhakkak veya mevhum bir panikleme yaşamaz; ona sırtını döndüğü zaman hançerlenmekten korkmaz. Hatta kötülük yapsa bile aynı kötülüğü ondan görmeyeceğini bilir. Zira mü’minin asla aşamayacağı belirli sınırları ve kesinlikle ihlâl edemeyeceği temel ilkeleri vardır.

Bazı tavır ve davranışların karakter hâline gelmesi çok önemlidir. Herkesin, insanlığından gelen kendine göre bir karakteri vardır. Fakat bunun yanında bir de sonradan kazanılan İslâmî karakter söz konusudur. İşte İslâmî karakterin temsilcisi olan bir Müslüman, güzel ahlâkın gerektirdiği bir kısım davranışları hiç zorlanmadan yerine getirebilir. Eğer bir insan İslâmî potada yoğrulmuş ve İslâmî ahlâkla ahlâklanmışsa o, saldırgan ve mütecavizlerin düşmanca tavırları karşısında bile karakterinden taviz vermez, onlara aynıyla mukabelede bulunmaz. Basit insanların seviyesine -daha doğrusu seviyesizliğine- inmeye tenezzül etmez.

Fakat güzel ahlâkı tabiatımız hâline getirememişsek işte o zaman bazı konularda biraz zorlanır, her zaman aynı kararlılığı gösteremeyiz. Herkese karşı civanmertçe davransak bile azıcık damarımıza basıldığında feveran edebiliriz. Vereceğimiz tepkilerde, insanlarla muamelelerimizde yer yer acemilik eder, yapacağımız işleri elimize ayağımıza bulaştırırız. Bu açıdan, başta kendimizi biraz zorlayarak, sürekli pratik yaparak İslâm ahlâkının huy hâline getirilmesi çok önemlidir.

   Tecessüste Bulunmamak

Evet, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kısım hata ve günahlarından ötürü mü’minlerin ayıplanmasını yasaklamıştır. Hemen ifade etmek gerekir ki İslâm’da kötülükleri araştırma, başkalarının günahlarına muttali olmaya çalışma gibi bir mükellefiyet yoktur. Bilakis Kur’ân, وَلَا تَجَسَّسُوا “Tecessüste bulunmayın, birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın.” (Hucurât Sûresi, 49/12) âyetiyle bunu kati olarak haram kılmıştır.

Bir kötülük avcısı gibi sürekli insanların ayıp ve kusurlarıyla meşgul olan ve bu konuda tahkikat yapan insanlar bir süre sonra tabiat kirlenmesine, fıtrat deformasyonuna maruz kalacaklardır. Bir kere de tabiat kirlendikten sonra artık ayıplanan ve dil uzatılan insanlar sadece günahkâr ve zalimlerle sınırlı kalmayacak, tertemiz insanlar da karalanmaya başlanacaktır. Bunun aksi olarak eğer bir insan günahlarla kirlenmiş insanlara dahi kir püskürtmemeyi tabiatı haline getirir ve kendisini buna göre programlarsa, el âlemin etrafa zift akıttığı durumlarda bile o, sürekli çevresine nurlar saçacak ve etrafını aydınlatacaktır.

Daha önce defalarca zikrettim, İmam Hadimî, Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazdığı Berika isimli şerhinde mealen şunları söyler: “Bir mü’mini çok fena bir halde dahi görsen hemen onun hakkında hüküm verme. Gözlerini sil, “Acaba doğru mu görüyorum? Bu insan böyle bir günah işlemez.” de, dön bir kere daha bak. Yanlış bir hükme varmamak için doğru görüp görmediğini kontrol et. Yanılabileceğini düşünerek dön tekrar kontrol et. On kez bunu yaptıktan sonra gördüğün şeyin doğru olduğuna kanaat getirirsen, “Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir günaha düşmekten koru!” diyerek oradan uzaklaş.” diyor.

İmam Hadimî, bu sözleriyle önemli bir hakikati hatırlatmak istese de kanaatimce böyle bir günahla yüz yüze gelen kimsenin yapması gereken en doğru davranış, “Belki yanlış görmüşümdür.” diyerek hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşması ve gördüğünü de hiçbir yerde zikretmemesidir. Çünkü Allah, bizi başkalarının günahlarını araştırmak için savcı tayin etmemiştir.

Allah’ın isimlerinden birisinin Settâr “ayıp ve günahları örten” olduğu unutulmamalıdır. Müslümana düşen de bu ahlâkla ahlaklanmaktır. Nitekim bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hakikati şu sözleriyle dile getirmiştir: مَنْ سَتَرَ عَلَى مُسْلِمٍ سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ “Her kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahiretteki ayıplarını örter.” (Müslim, zikr 38) Ahirette bizi mahcup edecek çok şey karşımıza çıkabilir. Eğer biz, bu dünyada bu ilâhî ahlâk ile ahlâklanmazsak öbür tarafta rezil rüsvay olabiliriz. Yani bu dünyada başkalarına çektirdiğimiz rezil ve rüsvaylık öbür tarafta gelir başımıza dolanır. İyisi mi başkalarının kusurlarını, ayıplarını araştırmaktan vazgeçelim, bunlara muttali olduğumuzda da başkalarına ifşa etmeyelim.

   Hiç Kimseyi Hakir Görmeme, İncitmeme

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur: بِحَسْبِ امْرئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ “Bir kimsenin, Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi (onun onuruyla, şerefiyle oynaması) kötülük olarak ona yeter (yani böyle bir şer, öbür tarafta onun başına dolanır ve onu mahveder).” (Müslim, birr 32) Allah’a iman eden bir kimse hafife alınamaz. Müslüman olmasa bile Hz. Ali’nin yaklaşımıyla bütün insanlar, insan olmaları açısından bizimle eşit olduklarına göre hiç kimseyi hakir göremeyiz. Bazı insanlarda küfür, nifak, dalalet gibi bir kısım tasvip etmediğimiz kötü sıfatlar bulunabilir. Bu durumda söz konusu şahısları hedef alarak onlara hücumda bulunmak mü’mine yakışmaz. Bilakis yapılması gereken, bu kişileri, beğenmediğimiz o kötü sıfatlardan kurtarma istikametinde gayret sarf etmektir. Zira İnsanlığın İftihar Tablosu, hayat-ı seniyyeleri boyunca hiçbir şahsı tahkir etmemiş, hafife almamıştır.

Aynı şekilde mü’min, sürçen veya düşen bir insan için, “Bir tekme de ben vurayım.” diyemez. Onun hakkında tan u teşnide bulunamaz. Katiyen onun ayıplarını şiirleştiremez, destanlaştıramaz. Bunları başkalarının yanında konuşmak suretiyle söz konusu şahsı utandıramaz. Hele yapılan hata ve yanlışları büyüterek ve abartarak sağda solda ifşa etmek kesinlikle mü’mince bir tavır değildir. Mü’mine düşen, bütün insanların haysiyet, şeref ve onurlarını kendi şerefi gibi aziz bilip korumaktır. Başkalarının hata ve günahları karşısında ona düşen vazife, bu tür insanların hâlinden ibret almak, elinden geliyorsa onlara yardımcı olmak ve kendisini de aynı duruma düşürmemesi için Allah’a dua dua yalvarmaktır.

Özellikle sosyal hayattaki itibar ve konumları yüksek olan insanların yapmış oldukları hata ve yanlışların sağda solda konuşulması, ortalığa saçılması onlar adına çok daha incitici olur. Zira ailelerinin, çevrelerinin ve toplumun, değişik zirveleri ihraz etmiş bu tür kişilere bakışı farklıdır. Onlar takdir edilmeye, alkışlanmaya alışmışlardır. Hep el üstünde tutulmuş ve saygı görmüşlerdir. İnsanlar nazarındaki konum ve durumlarını görmezden gelerek onları sıradanlığa mahkûm etmek yakışıksız düşer. Üzerimize lazım değilse onların aleyhinde cereyan eden hâdiselere hiç bulaşmamalı, eğer meselenin bizi ilgilendiren bir yönü varsa da yumuşaklıktan ayrılmamalı, can yakmamaya dikkat etmeliyiz. Mü’min ahlâkı bunu gerektirir.

Başkalarının bizi utandırması ve incitmesi de bu konuda bizim için mazeret olamaz. Bize hor baksalar da biz kimseye hor bakamayız. Bizi utandırsalar da biz utandıramayız. Bizi incitseler de incitemeyiz. Zira bizim telakkimizde insanları incitme, kırma bir kaymadır. Başkalarının sizi incitmesi onlar hesabına bir kaymadır. Eğer onlara aynıyla mukabelede bulunacak olursanız bir kayma da siz yaşamış olursunuz. Şayet siz, sövmenin, incitmenin, kaba tavır ve davranışların ayıp olduğunu düşünüyorsanız, aynı ayıbı siz de irtikâp etmemelisiniz. Ayrıca başkalarının haksız yere vurmasına, ayıplamasına, karalamasına sabretmenin, günahlarınız için kefaret olacağını da unutmamalısınız.

İbrahim Hakkı Hazretleri ne hoş söyler:

Hiç kimseye hor bakma

İncitme, gönül yıkma

Sen nefsine yan çıkma

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler.

Alvar İmamı da aynı hakikati şu dörtlüğüyle dile getirir:

Âşık der inci tenden

İncinme incitenden

Kemalde noksan imiş

İncinen incitenden.

Bildiğiniz üzere bugüne kadar düşmanlığa kilitlenmiş bir kısım çevreler kaç defa hakkımızda veryansın ettiler, üzerimize saldırdılar. Bazen bütün bütün köprüleri yıkıp yolları da yürünmez hâle getirdiler. Aradaki bütün irtibat vasıtalarını kopardılar. Yalanlarıyla, iftiralarıyla, karalamalarıyla çok ciddi tahribatlarda bulundular. Fırsat bulduklarında her türlü zulüm ve haksızlığı reva gördüler. Hususiyle son dönemde tamamıyla ezme ve yok etmeye yönelik çok ağır zulümler irtikap edildi. Soykırıma varan kötülükler yapıldı. Bütün bunlara rağmen biz hiçbir zaman aynısıyla mukabelede bulunmayı aklımızdan geçirmediğimiz gibi hiç kimsenin ayıplarıyla meşgul olmayı da düşünmedik.

الجَرَّة المشروخة: سلطان الدنيا والعقبى

Herkul | | العربية

   سؤال: قد تُرتكب أخطاء عند مطالعة الجوانب البشرية لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم المذكورة في كتب السِّير أو تناول بعض الأحوال والأوصاف الخاصة به، فما هي الأمور الواجب الانتباه إليها حتى يتسنى الحديث عنه بشكل يتلاءم مع مستواه ومكانته عليه الصلاة والسلام؟

   الجواب: من المؤسف أنّه يوجد في عصرنا فئة تتناول رسول الله صلى الله عليه وسلم وتتحدث عنه وكأنه شخص عاديّ، لهذا السبب هناك أناس كثيرون يخطئون بشأن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، نسأله سبحانه ألّا يحرمنا الاستقامة؛ فكُلُّ كلمة لا تناسب شخصيته المعنوية النورانية أو رسالته النبوية هي زلَّة، ومن يقع في مستنقع القناعات والأفكار الخاطئة بحقّه عليه الصلاة والسلام ربما يتعرّض للوقوع في زلات بحق الله تعالى كذلك، حفظنا الله جميعًا.

إنه عليه الصلاة والسلام دليلُ المؤمنين الأكمل، لهذا السبب فإن من يغادر الطريق الرئيس الذي سار عليه تتفرق به السبل وتتشعّب دون أن يدري، وبالتالي فإنه يبتعد عن الله، ذلك أن القريب من سيدنا رسول الله يكون قريبًا من الله تعالى، ومن يبتعد عنه مدركًا ذلك أو غير مدرك يكنْ قد ابتعد عن الله عز وجل، ومن المؤسف أن كثيرًا من الناس في الوقت الحاضر يتناولونه كشخص عادي، ويبتعدون عنه لأنهم يعيشون تحت سيطرة رغباتهم وأهوائهم.

   نظرة كلية إلى سيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام

دُوّنت كتبٌ ومدوّناتٌ كثيرةٌ في السِّيَرِ والمغازي والطبقات والشمائل والدلائل التي تتناول حياة رسول الله صلى الله عليه وسلم وأوصافَه النبوية وصفاته البشرية بمختلف جوانبها، ومما لا شك فيه أن كل هذه الكتب مهمة للغاية من حيث معرفته وفهمه حق المعرفة والفهم، لكن علينا ألَّا ننسى أن الأحداثَ التي قصّها أولئك الأشخاص العظام كُتَّابُ هذه الأعمال المذكورة، والمعلوماتِ التي قدموها ترتبط -في جانب منها- ببعض الملاحظات الشخصية وبأسلوب إحساسهم وتصوّرهم الخاص، وهم بالنظر إلى النتيجة سجلوا ما سمعوه وفهموه وأدركوا معناه، لهذا السبب فإنه عند قراءة الكتب التي تتناول أحوالَ رسول الله وأوصافَه فقد تُطرح بعضُ الملاحظات التي لن تلائم عظَمة قامته ومكانته، ومن ثمَّ فلا بد من جمع كل الأقوال والكلام الذي قيل بحق النبي الأكرم صلى الله عليه وسلم والنظر إليه عليه الصلاة والسلام نظرة كلية ومخروطية شمولية من خلال جميع الأقوال والتعبيرات والأوصاف.

ومما لا ريب فيه أن الصحابة الكرام يعرفون بشريةَ رسولِ الله صلى الله عليه وسلم عن قرب، ولا سيما كبار الصحابة مثل سيدنا أبي بكر وسيدنا عمر وسيدنا عثمان وسيدنا علي رضي الله عنهم، فقد قرؤوه أفضل منا، وشربوا من هذا المنهل العذب المورود حتى ارتووا، ولم يكتفوا بأن يستفيدوا منه هم فحسب؛ بل نقلوا كلَّ شيء سمعوه ورأوه منه إلى الأجيال التالية حتى تتعرف عليه، وواجبُنا هو احترام هذه المعلومات الواردة عنهم بطريق النقل والاستفادة منها، فكل واحد من الصحابة الكرام أحسَّ برسول الله صلى الله عليه وسلم بعمق مختلف من أعماقه، فإن جمعنا كلامهم ونظرنا هكذا إلى الشخصية الأحمدية حينها نستطيع أن نراه ونعرفه على نحو يليق بمستواه وقيمته ومكانته عليه الصلاة والسلام.

الإيمان بنبوة رسول الله صلى الله عليه وسلم، والارتباط بسنَّته هو وسيلة النجاة بالنسبة للمسلمين؛ فالقدرة على إدراك عظمته كونه صاحب النور الأول وغاية الخلقة أمر مهم للغاية، وثمة عبارة مشهورة تدور بين الصوفية بصفة خاصة، وذلك على الرغم من انتقادها من حيث علم السندِ ومصطلح الحديث، يقول فيها الله تعالى “لَوْلَاكَ مَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ”، وقد كتب المرحوم نجيب فاضل كتابًا حول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم وضع له عنوانًا مفاده “ذلك الذي نحن بسببه موجودون”.

لو لم يكن هو الشخص الذي سيضطلع بمهمة التشريفات لمشاهدي محشر الكون لما أمكن فهم معنى هذا الكون؛ ولما تسنى معرفة أن الوجود عبارة عن تجلي أسماء الله تعالى؛ ولتعذرت معرفة الله تعالى بأسمائه الحسنى وصفاته السبحانية، والأمر بالمثل بالنسبة للناس؛ فقد كانوا يعيشون ولا يدرون أنهم ضيوف في الدنيا وسيرحلون منها إلى عالم آخر؛ فكانوا عاجزين عن العثور على الطريقِ المستقيم والسيرِ باستقامةٍ والوصولِ إلى الأفق الذي يجب عليهم أن يصلوا إليه، فإن كنا نعلم شيئًا في كل هذه القضايا فإنما نعلمه بفضله عليه الصلاة والسلام، وتعبيرًا عن هذه الحقيقة يقول محمد عاكف:

مدين له مجتمعه، مدينون له أفراده؛

مَدينة لهذا المعصوم البشرية جمعاء

يا رب! احشرنا بهذا الإقرار يوم الحشر!

وعليه فإنه يستحيل على كتب السيرة أن تحتوي كلَّ كمالاته الشخصية.

ويعبر بديع الزمان عن هذه الحقيقة في أحد المواضع فيقول: “هذا النبي المبارك الذي هو أنبل نتائج الكون وأكمل ثمراته والمبلّغ عن خالق الكون، وحبيب رب العالمين، ماهيتُه الكاملةُ وحقيقةُ كمالاته لا تحصرها الأحوال والأطوار البشرية التي ذكرَتْها كتب السيرة والتاريخ، فأنّى لهذه الشخصية المباركة الذي كان كلّ من جبرائيل وميكائيل مرافقين أمينين له في غزوة بدر أن تنحصر في حالة ظاهرية أو أن تظهرها بجلاء حادثة بشرية كالتي وقعت مع صاحب الفرس الذي ابتاع الفرس منه ولكنه أنكر هذا البيع وطلب من الرسول الكريم شاهدًا يصدّقه فتقدم الصحابي الجليل “خزيمة” بالشهادة له، ولئلا يقع أحدٌ في غائلة الخطإ يلزم من يسمع أوصافه البشرية الاعتيادية أن يرفع بصره دومًا عاليًا لينظر إلى ماهيته الحقيقية، وإلى شخصيته المعنوية النورانية الشامخة في قمة مرتبة الرسالة، وإلا أساء الأدب، ووقع في الشبهة والوهم”[1].

أجل، يجب ألا يُنظر إلى بعض الأحوال والأطوار البشرية لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم فيُعتبر شخصًا عاديًّا كما يفعل البعض، فإلى جانب هذه النوعية من معاملاته يجب ألَّا يُنسى أبدًا أنه صاحب مقام الجمع، وأنه على اتصال دائم بعوالم ما وراء السماوات، وأن الله أمطره بالوحي زخًّا زخًّا، وصدرت عنه معجزات شتى، ومثَّل الأخلاق القرآنية أفضل تمثيل، لا بد من اعتبار كونه في معية الله الحق حتى وهو بين الناس، وأنه كان يتعامل معهم تعاملًا مختلفًا.

وعلى حد تعبير “البوصيري” فحتى المعجزات -مثل انقسام القمر إلى نصفين بإشارة واحدة منه، وجريان الماء فياضًا من بين أصابعه، وتحقق الشبع لجيش كامل بمؤونة قليلة، وتوضؤ ثلاثمائة فرد بقربة ماء- كل ذلك لا يكفي لإظهار قيمته الحقيقية، فلو أن المعجزات جرت وفقًا لعظمته لكان يلزم أن ينبعث الموتى من فورهم إذا ما قُرئ الاسم المحمدي فوقهم.

وفي موضع آخر يقول الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي كما أنه يتعذر عند النظر إلى البيضة التي خرج منها طائر الطاووس فهمُ جماله الذي يبهر العيون وإدراكُه؛ فإنه لا يتيسر إدراك قيمة الشخصية المعنوية له عليه الصلاة والسلام ودرجتها عند النظر لبداية حياته نظرًا ماديًّا سطحيًّا صوريًّا، ومن أجل إدراك قيمته الحقيقية يلزم النظر إلى الأنوار التي نشرها في كل الأرجاء[2]. أجل؛ إن طائر الطاووس بالنظر إلى بدايته خرج من بيضة، ولكنه بدأ لاحقًا يستعرض قوامه بألوانه التي تبهر العيون وزخارفه المتباينة الألوان، وجماله المُحيِّر، فيجب النظر إليه من هذه الزاوية.

وعلى ذات الشاكلة يجب أن يكون النظر إلى سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم؛ إذ يجب ألا نعلَق بقشر البيضة، فإن يجرِ تناول رسول الله باعتبار الأب والأم فحسب، والمنزل الذي نشأ فيه والبيئة التي كبِر فيها، ويُنظر إليه على أنه يتيم أبي طالب يستحلْ إدراك قدره وقيمته الحقيقية عليه الصلاة والسلام، إنه إنسان فريدٌ خلقَه الله تعالى في ماهية مخصوصة.. وإن صح التعبيرُ؛ فمن خلاله تنظر الذات الإلهية إلى الوجود، والعظماءُ الذين أدركوا قيمتَه هذه لم يُهملوا في دعائهم أن يطلبوا معيةَ الحبيب الأكرم إلى جانب معيةِ الله، ولقاءَ الحبيب الأكرم إلى جانب لقاءِ الله تعالى، وعليه يجب السعي إلى الإحساس به ومعرفته بكل جوانبه هذه عليه الصلاة والسلام.

وكما قال البوصيري أيضًا فإنه صلى الله عليه وسلم، بالرغم من كونه بشرًا، إلا أنه ليس بشرًا عاديًّا، إنَّ له يدين ورجلين وعينين وأذنين مثلنا تمامًا ويأكل ويشرب ويبيع ويشتري ويقضي غير ذلك من احتياجاته البشرية؛ إلا أنّ له -إلى جانب هذا- روحًا فريدة ولطائف ربانية وسرًّا وخفيًّا وأخفى، فإن لم يُنظر إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم بكل خصوصياته هذه فليس ممكنًا مشاهدة قيمته ومكانته الحقيقية ولا معرفتها.

محمد بشر وليس كالبشر ** بل هو ياقوتة والناس كالحجر

لا جرمَ أن إدراك مثل هذه النظرة قد لا يتيسر للجميع، علاوة على أن معرفة وفهمًا هكذا ليس ضروريًّا من أجل النجاة الأخروية، فباعتبار النتيجة يَعرفُ كلُّ مؤمن رسولَ الله بحسب معرفته واعتقاده وأفقه، فإن كان شخص يقول “محمد رسول الله” ويخلص لهذا العهد والشهادة فإنه يُرجى له أن ينجو بعناية الله وإحسانه ورحمته، ولكن هذه قضية مختلفة، الأمر الذي نقف عليه هنا هو معرفة سيدنا رسول الله بعمقه الذاتي، وجوانب حقيقته الأحمدية وحقيقته المحمدية.

   مهاجر أفق الإنسانية

إن الكلام عن سيدنا صلى الله عليه وسلم يمثل عشر معشار ما يجب أن يُقال بشأنه، إنه سلطان الدنيا والعقبى، إنه أول موجود -التعيين الأول- ظهر كنواة في العلم الإلهي، وكما يمكن النظر إليه من هذا الجانب على أنه نواة شجرة الكون من حيث الحقيقة الأحمدية؛ فإنه يمكن النظر إليه على أنه ثمرة تلك الشجرة من حيث الحقيقة المحمدية، ذلك أنه مثلما كان أول مخلوق ظهورًا بين المخلوقات من ناحية ماهيته ووضعه؛ فإنه من الجانب الآخر، وبالنظر إلى الرسالة التي جاء بها، قد وجَّه الإنسانية جمعاء إلى الله تعالى.

إذا اعتُبر الكون كتابًا فإن النور المحمدي هو مداد قلم كاتب ذلك الكتاب، فقد زين الله جل جلاله خطوط هذا الكتاب بمداد سيدنا أحمد صلى الله عليه وسلم، ويمكن القول كانت هناك أشياء خاصة به في جميع أسطر الكون، وإذا ما اعتُبر الكون معرضًا فإن النور المحمدي هو أمينُه ومرشده على حد سواء، ومن هذه الزاوية فإنه لا بد عند النظر إلى رسالة سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم من أن توضع في الاعتبار الحقيقة الأحمدية إلى جانب الحقيقة المحمدية، وتجري مطالعتهما سويًّا، عندئذ نستطيع أن نفهم كيف أن باب الكون انفتح بسيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام الذي هو مفتاح سري وسحري، وأن الله خلق الوجود تقديرًا لحرمة ماء وجهه.

إن رسول الله صلى الله عليه وسلم بالنظر إلى شمائله هذه هو مهاجر أفق الإنسانية، فبينما يأتي من عالم الأرواح أو من عالم التعيين الأول هاجر هجرة مهمة؛ إذ إن خروجه من الوضع الذي هو فيه وهجرته مثل هذه الهجرة أثقل من الهجرة التي قام بها من مكة إلى المدينة، فهجرة مفخرة الإنسانية إلى أفق الإنسانية يعني ولادتها من جديد؛ لأن العلاقة التي ستؤسسها بخالقها تساوي وجود وعدم إنسان لا يعرف الغاية من الخلق، والمقصد من البعث إلى الدنيا، وإلى أين ارتحل، إنَّ معلّمَ كل هؤلاء الأمور للإنسانية وموجدَ حلول مثل هذه النوعية من المشكلات الإنسانية هو محمد المصطفى صلى الله عليه وسلم، فالواقع أن ما جاء به من قوة الطرد المركزي وصل تأثيره حتى يومنا هذا، ومع ذلك فهذه أمور خاصة بالعلم الإلهي وخطة القدر وعالم الغيب بمعنى ما، أما وجودها خارج العلم الإلهي وتشكل مجموعة من الكيانات في العالم الخارجي فيختلف عن هذا.

   الإنسان الكامل حقًّا

لقد عاش رسول الله صلى الله عليه وسلم وكأنه أخروي حتى في الدنيا، لقد عاش حياته كلها لربه حامدًا، وبليله قائمًا ذاكرًا، لدرجة أنه يَذكر في إحدى المرات أنه يتحصل من عبوديته لله تعالى على المتعة واللذة التي يحصل عليها الأشخاص العاديون من الأكل والشرب والتنزه أو من غير ذلك من المتع الجسمانية، لقد كان يشعر من تعبده لربه وعبوديته له بعشق وشوق عظيمين، ولا ريب في أن هذا أيضًا يكشف عمقه في المعرفة، أما بعض المعاملات والتصرفات التي قام بها فيما يتعلق بالدنيا فقد كانت إحدى لوازم رسالته وتمثيله للدين الحق الذي جاء به، كان يهدف إلى تعليم أمته كيفية التصرف في مثل هذه الأمور، وإلا فلم يكن له كبيرُ تعلُّقٍ بالدنيا.

وعلى حد قول الجيلي فإن الإنسان الكامل حقًّا هو مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم وكونه الإنسان الكامل هو أحد نتائج عبوديته الحقة لله، ناهيك عن رسالته.. لقد حقق ذروة الكمال الإنساني في ظل عبوديته لله، وبالشكل نفسه فإن المعراج مكافأة له على عبوديته، لقد عرج سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم عبدًا لله؛ ورفرف وسار بولايته، واكتسب بعبوديته شفافية لا حد لها حتى إنه -وعلى حد تعبير الأستاذ- ارتقى إلى المعراج بجسده الكوكبي النوراني، لم يستطع أن يمنعه قانون الجاذبية الأرضية، ولا قوة الاحتكاك، ولا قيد الزمان والمكان، لقد ساح في ظل ولايته إلى عوالم ما وراء الطبيعة، ودخل هناك في بُعد طُويت فيه تحت قدميه مسافات تُقطع في آلاف السنين، رأى ما لم يُر، وسمع ما لم يُسمع، وحل بإذن الله تعالى ما استعصى من المشاكل على الحل، وتيسر له -وهو لا يزال حيًّا- لقاء الله ورؤيته تعالى.

ثم عاد بالرسالة من رحلة المعراج، وجاء أمته برسائل وبشارات، وعاد إلى موطن المحنة والبلاء هذا ثانية كي يأخذ بيد البشر ويبلغهم ما سمع، ويقدم لهم ما رأى، ويوصلهم إلى نفس المائدة الربانية، وأتم رحلة عروجه بالنزول منها، وبعد أن وصل إلى أفق “قاب قوسين أو أدنى” عاد مجددًا إلى ديار أمثال أبي لهب وعتبة وشيبة وعقبة بن أبي معيط، ترك نعيمَ الجنة وعاد إلى الحياة والدنيا المريرة، وهذا تعبير عن الحب والمودة العميقة التي يشعر بها تجاه أمته.

لَمَّا اقْتَرَفَ آدَمُ الْخَطِيئَةَ قَالَ: يَا رَبِّ أَسْأَلُكَ بِحَقِّ مُحَمَّدٍ لَما غَفَرْتَ لِي، فَقَالَ اللَّهُ: يَا آدَمُ، وَكَيْفَ عَرَفْتَ مُحَمَّدًا وَلَمْ أَخْلُقْهُ؟ قَالَ: يَا رَبِّ، لِأَنَّكَ لَمَّا خَلَقْتَنِي بِيَدِكَ وَنَفَخْتَ فِيَّ مِنْ رُوحِكَ رَفَعْتُ رَأْسِي فَرَأَيْتُ عَلَى قَوَائِمِ الْعَرْشِ مَكْتُوبًا لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ، فَعَلِمْتُ أَنَّكَ لَمْ تُضِفْ إِلَى اسْمِكَ إِلَّا أَحَبَّ الْخَلْقِ إِلَيْكَ، فَقَالَ اللَّهُ: صَدَقْتَ يَا آدَمُ، إِنَّهُ لَأَحَبُّ الْخَلْقِ إِلَيَّ ادْعُنِي بِحَقِّهِ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ وَلَوْلَا مُحَمَّدٌ مَا خَلَقْتُكَ”[3]، ومثلما فعل سيدنا آدم عليه السلام فإننا نحن أيضًا نتخذ النبي الأكرم عليه الصلاة والسلام شفيعًا في أدعيتنا، وعلى الرغم من أن البعض قد يعترض، فإن روحانيته بالنسبة لنا تشبه الصوبة الزراعية بالنسبة للزروع، فنحن نشعر بالأمان ونحن في مناخه وبيئته.

وكما لُذْنا هنا بصوبته وكنفه نأمل أن نجتمع تحت لواء حمده في الآخرة بمشيئة الله تعالى، إنه صاحب لواء الحمد، ومن يلوذون بلوائه ينجون بلطف الله تعالى وكرمه دون أن يتعرضوا لأي سؤال صعب.

وحاصل الكلام أن واجبنا الأهم هو أن نبلغ الإنسانية جمعاء بسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم وبكل خصوصياته وأعماقه هذه، ونحببها فيه، ذلك أن التحبيب فيه يعني تحبيبًا في الله تعالى في الوقت نفسه، فمن يتوجه إليه عليه الصلاة والسلام حتمًا سيتوجه إلى الله، فالطرق المؤدية إلى الله تمر من خلاله عليه الصلاة والسلام، ولما كان وصفه بكلمة “جسر” عليه الصلاة والسلام سوء أدب يمكننا أن نقول إنه “نقطة العبور” أو “الوسيلة”، من يصل إليه ويبلغ محيطه النوراني سيصل بالتالي إلى الله تعالى، ومن لم يصل إليه، ويلتقِ به ويستنشق هواءه المُنعش يصعبْ عليه الوصول إلى الله تعالى.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، المكتوب التاسع عشر، ص 105.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: المثنوي النورية، ص 182.

[3] الحاكم، المستدرك على الصحيحين، 2/672.

BİR NEFES (26)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten cümleler:

* Bir taraftan yapacağımız şeyleri yaparken -Siz yapıyorsunuz, Allah ebeden razı olsun!- diğer taraftan da bu ızdırarlar, ızdıraplar, ihtiyaçlar, iç yanmaları, sızlanmalar, sürekli “o kapı”ya müteveccih yaşamalar, güç kazandırıyor ona, bir sinerji kaynağı oluyor âdetâ.

* Bu ızdırar gücüyle, bu ızdırap gücüyle, bir taraftan da o yüksek gâye-i hayalimize dilbeste olarak -Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti ile- buluşunca, olmayacak şey yoktur.

* Dünyanın tamire ihtiyacı var; çehresinin değiştirilmesine çok şiddetli ihtiyaç var. Topyekûn insanlık ızdırap içinde.

* Şimdi kendi gücümüzün küçüklüğüne/yetersizliğine bakarak, “Kozalite mülahazasına göre, hiçbir zaman bu sebep ile o sonuç elde edilemez!” falan dememek lazım. Biz şimdiye kadar yaptığımız şeyleri kendi güç, kendi iktidar, kendi amîk efkârımız sayesinde yapmadık ki, bundan sonra yapılacak şeyleri de onlara bağlayarak meseleyi imkânsız görelim!.. 

* Allah, Kendi yolunda O’na doğru yürüyenleri hiçbir zaman o yolda yüzüstü bırakmamıştır. Sizi bırakacağına da ihtimal vermek, doğru değildir, O’na karşı suizan olur.

* İftihar Tablosu’nun önemli iki vazifesi vardı: Birisi “Tebliğ”, Allah’tan aldığı mesajları insanlığa sunmak; diğeri de temsil/hal, fiilen o meseleyi göstermek. Çok inandırıcı olmuştur bu; ne demiş ise, onun on katını yapmış orada.

* Ee öyle olmasa, Kur’an der mi, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Niye yapmadığınız/etmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz?” Bu, “Söylemeyin!” demek değil; “Söylediğiniz şeyleri yapıyor olun!” demektir bu; “Söylediğiniz halde o meseleleri yapmıyorsanız, nezd-i Ulûhiyette bir vesile-i gazab olacak bir şeydir.” diyor.

* Şimdiye kadar militarist sistemler, kadınları tamamen hayattan tecrîd etmişler, bir kenara itmişler. Esasen devr-i Risâlet’teki tarz-ı telakkiye muhalif bir tavır idi bu. 

* İşte hep âcizâne arz ettim; Hazreti Âişe validemiz, Hafsa validemiz, Meymûne validemiz, Hatice validemiz, Efendimiz’e mesajında, o ulvî mesajında öyle destek oldular ki!.. Eğer onlar, O’nu öyle desteklemeselerdi, bir yönüyle tâife-i nisa ile O’nun arasında koordinasyonu sağlayan nurânî bir ekip olmasalardı, o mesele, hanelere/evlere filan o kadar sürat ile yayılamazdı. 

* Bir de bir araya geldiğimizde mutlaka kitap okuma mevzuuna yönelmek lazım; mesela Risaleleri okumak lazım bu mevzuda. Bizim için hakikaten kuvve-i maneviyemizi takviye edecek, ümit gücümüzü güçlendirecek şeyleri müzakere etmek lazım. 

* Her zaman böyle bir beslenmeye ihtiyacımız var. Değişik faktörleri, değişik argümanları, değişik delilleri değerlendirerek sürekli iman adına hep canlı kalmamız lazım.

Not: Bu sohbetin (ister yazılı ister sesli/görüntülü) tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-canli-iradeler-ve-sinerji/

الجَرَّة المشروخة: الاستقامة

Herkul | | العربية

   سؤال: كيف ينبغي لنا أن نفهم قول الرسول الأكرم صلى الله عليه وسلم “شَيَّبَتْنِي هُودٌ وأَخَوَاتُهَا”[1]؟

   الجواب: ورد أنَّ أبا عليٍّ السري رضي الله عنه قال: رأيتُ النبي صلى الله عليه وسلم فقلت: “يَا رَسُولَ اللهِ رُوِيَ عَنْكَ أَنَّكَ قُلْتَ: “شَيَّبَتْنِي هُودٌ” قَالَ: “نَعَمْ” فَقلتُ له: “مَا الَّذِي شَيَّبَكَ مِنْهُ قَصَصُ الْأَنْبِيَاءِ وَهَلَاكُ الْأُمَمِ؟” فأجاب عليه الصلاة والسلام: “لَا، وَلَكِنْ قَوْلُهُ ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/112)”[2]، والحقيقة أن هناك سورًا وآياتٍ أخرى أحنت ظهر النبي عليه الصلاة والسلام، لكنه ذكر هذه الآية بصفة خاصة؛ لأن أمر الاستقامة لا حد له ولا نهاية؛ إذ إنه لم يوضع هنا حدٌّ معين كأداء خمس صلوات وصيام شهر واحد، فسيد السادات صلى الله عليه وسلم صاحب الوجدان القادر على فهم الوحي السماوي في إطار سعته وشموله يستخرج معاني واسعة جدًّا من هذه الآية، وبالتالي فإنه يجد صعوبة بالغة في الوفاء بهذا الأمر بالنسبة له.

لا ريب أن كل إنسان سيفهم هذا النوع من الآيات حسب مستواه، فلو سألنا شخصًا عاديًّا: ما هو التكليف المقصود بهذه الآية؟ فإنه يجيب: “الاستقامةُ هي أن تؤدِّي الصلوات الخمس التزامًا بشروطها وأركانها، وتصومَ رمضان كما يجب، وتخرج زكاة مالك إن كان لك مال بلغ النصاب، وتحج البيت إن كنت تستطيع، وتجتنب كبائر الذنوب”.. وربما يجيب آخر عن هذا السؤال هكذا: “الاستقامةُ هي أداءُ الفروض والواجبات بحساسية وعناية، واتّقاءُ المحرمات، والتصرُّف بحذر إزاء المكروهات، وتركُ بعض المباحات خوفًا من أن تكون مكروهة، وأن تدورَ الحياةُ في فلك التقوى”.

   كيف فهم سيدنا رسول الله الاستقامة؟

إن المعنى الذي فهمه سيدنا رسول الله من هذه الآية أكثر اختلافًا مما تقدم، وذلك بالنسبة له هو صلى الله عليه وسلم، وربما أنه لهذا السبب كان صلى الله عليه وسلم يتعبّد ليلًا حتى تتورّم قدماه، ولا سيما أنه واصل فعل ذلك عندما تقدَّم به العمر فكان يصلي النوافل جالسًا حيث لا يستطيع الوقوف على قدميه، وبحسب ما عرفناه من الصحابة الكرام فقد كان يقرأ البقرةَ وآل عمران والنساء في ركعة واحدة أحيانًا، ويكرر قراءة الآيات التي تدعو المؤمنين إلى التفكر حول كتاب الكون، ويبكي منتحبًا شجيًّا.. وذات يوم سألته أمنا عائشة رضي الله عنها إزاء فعله هذا أنْ “أليس قد غفر الله لك ما تقدم من ذنبك وما تأخر؟” فأجابها “أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا[3]“، أي إن رسولنا عليه الصلاة والسلام فهِم الاستقامة فهمًا واسعًا عميقًا هكذا.

لهذا السبب بدأ الشيبُ يُرى في شعره عليه الصلاة والسلام بعد أن نزلت هذه الآية، بحسب ما علمنا من الصحابة، فلما ذُكِّرَ عليه الصلاة والسلام بهذا قال “شَيَّبَتْنِي هُودٌ“، ويمكنكم أن تقولوا عن هذا “أحنت سورة هود ظهري، وأهرمتني”، لأن الآية المذكورة وضعت حكمًا مطلقًا ليس من الممكن تقييده عن طريق الوفاء بأعمال معينة خاصة به، ولما كان حد الاستقامة غير محدد فيستحيل القول -مهما أوتي من أعمال- إنه تم الوفاء بما تستلزمه الآية، ومن هذه الناحية وتحت التأثير القويِّ لإحساسه الدقيق وفهمه العميق فإن هذه الآية كانت ثقيلة للغاية على النبي الأكرم بطل الصبر التام والتوكل التام والتسليم التام والتفويض التام والثقة التامة بالله تعالى.

وثمة واحد من العظماء يصرح بملاحظاته فيما يتعلق بشكر الله تعالى هكذا: “رباه! كيف لي أن أؤدي شكري إياك! إن مجرد توفيقك إياي أن أشكرك نعمةٌ تتطلب الشكر في حد ذاتها، يجب عليّ أن أشكرك على كل شكر وُفِّقتُ إليه، إن أفنيتُ عمري بشكرك فلا أستطيع أن أؤدي شكر نعمك وآلائك التي أحسنت بها عليَّ”..

ويمكننا تناول المسألة وفقًا للتعبير الوارد في “كلستان” لسعدي الشيرازي: حيث يقول “يجب على الإنسان أن يشكر مرتين على كل نَفَسٍ من أنفاسه”، فكما أن الإنسان يموت إن لم يتنفس فإنه يموت إن لم يستطع إخراج ذلك النفس من جوفه، فالله يهب الإنسان الحياة مرتين حتى في شهيقه وزفيره، وكما أن الإنسان يعترف بأنه مدين بالشكر لمن يُسدُونَ إليه ولو حتى معروفًا بسيطًا فكيف ينبغي له أن يشكر الله تعالى الذي يغرقه بإحسانه! ولما كان سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم على وعيٍ بهذه المسألة فقد تلوى وهَرِم أمام الآية الكريمة ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْت﴾ (سورة هُودٍ: 11/112).

   معيار الاستقامة

لا جرمَ أنه من الواجب على المؤمنين الذين يتّبعون رسول الله ويصطفّون خلفه محاولة إدراك هذا الفهم والمعنى، يجب عليهم ألا يكتفوا في أي وقت على الإطلاق بالعبودية التي يضطلع بها كل واحد منهم باعتباره فردًا من أفراد “هل من مزيد؟”، وعليهم السعي دائمًا إلى إعلاء هممهم كي يستطيعوا إدراك الاستقامة، ذلك أن الله تعالى بشر عباده السائرين على درب الاستقامة قائلًا ﴿وَأَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا﴾ (سورة الْجِنِّ: 72/16) وزيادة في توضيح معنى الآية يمكننا القول إنكم “إن تركضوا في إثر الاستقامة، وتتبعوا الاستقامة، وتكونوا في قلب الاستقامة فإنني أُغرقكم في النعم”.

وفي هذا الصدد يجب على المؤمنين التفكير بتعمق وتفحّص حول الاستقامة، تُرى ما هو معيار الاستقامة؟ ما الذي يطلبه الله تعالى منّا بقوله “استقم”؟ أيّ نوع من أداء العبودية يطلب منا؟ لا شك أن السبيل إلى فهم هذا وتطبيقه يتأتى من اتباع النهج المقدس للأنبياء، كان يجب على الأقوام السابقين أن يتبعوا الرسلَ التي أُرسِلَت إليهم حتى يتسنى لهم أن يعيشوا حياتهم في إطار الاستقامة، والطريقُ الوحيد الذي تستطيع الأمة المحمدية من خلاله تحقيق الاستقامة هو اتباع سيدنا رسول الله صاحب مقام الجمع، الذي جمع في ذاته حقائق جميع الأنبياء، ومن هذه الزاوية إن كنا نرغب في أن نحيا حياة مستقيمة مثل سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يجب علينا أن نتبع سنته، ونسير على نهجه، إن استطعنا النجاح في فعل هذا، ولم نفقد استقامتنا يحسن الله تعالى علينا ببركات من الأرض والسماء.

ولو أن قومًا حادوا عن الصواب وضيعوا استقامتهم فإن النعم التي منَّ الله تعالى عليهم بها قد تكون ابتلاء لإغرائهم، والنعم التي أمطرهم الله بها من رؤوسهم حتى أخمص أقدامهم ربما تكون سببًا لعجرفتهم، كما أن الثروات التي يمتلكونها، والمناصب التي يشغلونها، والإمكانيات التي لديهم؛ ربما تضلهم وتغويهم فيزدادوا فسادًا يومًا بعد يوم، ويأتي يوم يسوي فيه الله تعالى هؤلاء القوم الظالمين بالتراب كما ورد في الآية الكريمة: ﴿فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾ (سورة الأَنْعَامِ: 6/45) أي إن كل واحدة من النعم التي نالها هؤلاء الأشخاص تصير مكرًا إلهيًّا، واستدراجًا لهم.

أجل، إن الهدف الأهم الذي يلزم الإنسان أن يدركه هو الاستقامة، أي مسألة أن تكون على طريق النبي أو لا تكون! ليس ممكنًا أن يصل أي شخص إلى مستوى الأنبياء، ولكن المهم هو السعي إلى الوصول إليه، والعمل على التحلي بصفاتهم وسماتهم عليهم الصلاة والسلام.

يمكن القول إن أساس الإسلام هو الاستقامة، ولهذا السبب فإننا يوميًّا نطلب الاستقامة من الله تعالى في صلواتنا بدعائنا إياه أن ﴿اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ﴾ (سورة الفَاتِحَةِ: 1/6)، أي إننا نسأل الله تعالى كلَّ يومٍ أربعين مرة على أقل تقدير وندعوه ألا نقعَ في إفراطٍ ولا تفريط، وأن نحيا على الاستقامة دون انزلاقٍ إلى الكسل والجمود، وإن قول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم للصحابي الذي طلب منه النصيحة “قُلْ رَبِّيَ اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقِمْ[4] ليبين مدى أهمية الاستقامة، لهذا السبب فإن الواجب علينا هو ألا نكتفي بطلبنا الاستقامة قولًا أربعين مرة في اليوم، بل أن نركض وراءها، ونتحرّى الطرق التي تقودنا إلى تحقيقها، ونعزم ونجتهد أن نعيش حياة مستقيمة ما حيينا.

   استخدام كل عضو في ما خُلِقَ من أجله

وكي يحقق الإنسان الاستقامة عليه أن يستخدم كلَّ عضوٍ من أعضاء بدنه باتجاه الغاية من خلقه، فقد منَّ الله تعالى على الإنسان بيدين ورجلين وعينين وأذنين ولسانٍ وشفتين؛ كلٌّ منها نعمة كبيرة، والمرءُ في معظم الأحيان لا يدرك قيمتها الحقيقية وأنَّ كلَّ واحدة منها نعمة عظيمة بالنسبة له إلا حين يُحرم منها ويفقدها، والآيات الكريمة ﴿أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ ۞ وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ ۞ وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ﴾ (سورة البَلَدِ: 90/8-10) تُذَكِّرُ الإنسان بقيمة هذه النعم، وتدفعه إلى التأمل والتفكر والتدبر والشكر.

إن الواجب على الإنسان في هذه الحالة ألا يدنس عينيه بالنظر إلى الخطايا والمحرمات، وأذنيه بسماع ما لا يليق ولا يصح من الأقوال، ولسانه بالغيبة والنميمة والكذب والافتراء، وألا يجدع يديه بمدهما إلى الحرام، ورجليه بالمشي إلى المحرمات والخطيئة، وقد بين القرآن الكريم ما هي الأفعال السلبية المسماة بالذنوب والمحرمات والمنكرات والفواحش بيانًا واضحًا وصريحًا، والواجب على المؤمن هو أن يستخدم كل عضو من أعضاء جسده وحواسه في دائرة الحلال وفي اتجاه الغاية من خلقه، وإلا فإن أعضاءه تلك سوف تشهد عليه في الآخرة كما أشارت إلى ذلك الآية الكريمة ﴿حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ﴾ (سورة فُصِّلَتْ: 41/20).

أجل، الأساس هو استخدام كل عضو في اتجاه الغاية من خلقه، فمثلًا وظيفةُ العين هي قراءةُ كتاب الكون قراءةً صحيحة، وتحليل الحوادث التي فيه والعثور بهذه الطريقة على السبل التي توصل إلى الذات الإلهية، فإن استخدم الإنسان عينيه في النظر إلى الآثام فإن هذه العين ستتكلم في الآخرة أمام الله تعالى “إلهي! إن عبدك هذا خالف أمر الآية الكريمة ﴿قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ﴾ (سورة النُّورِ: 24/30)، وتَحَرَّك على خلاف الحكمة من خلقي”، وستشكو من صاحبها، لأن العين التي تلوثت بالنظر إلى الآثام في الدنيا وعميت معنويًّا يكون أفق نظرها الخاص بالآخرة قد ضاق، وسُلب من يدها نصيبُها وحظُّها في الآخرة، وعينٌ هكذا يستحيل أن ترى مظاهر الجمال الخاصة بالعالم الآخر مناسبةً لإمكانياتها التي تمتلكها.

والأمر نفسه ينطبق على الأعضاء الأخرى؛ فالحكمة من خلق الأذن هي الإصغاء إلى كلام الله، وبيان رسول الله وكلام الأشخاص العظام الذين يستمدون الإلهام من هذه المصادر المقدسة، فإن تلوَّثت الأذن بلوث اللغو واللهو بدلًا من ذلك لم تستطع سماع المحاسن التي تُسمَع في الآخرة؛ ذلك لأنها ستحرم من قدراتها الكامنة فيها، ومن يدري كم يكون جميلًا سماع إحدى كلمات النبي أو كلام صحابي في الآخرة! ولا سيما سماع ولو حتى كلمة واحدة من الحق تعالى، إن ذلك يُكسِب الإنسان نشوة وفرحة يكاد يغيب فيها عن وعيه، إلا أن أذنًا تلوثت بالخطايا والذنوب في الدنيا يستحيل أن تسمع هذه المحاسن.

والأمر بالمثل بالنسبة للسان الذي يتلوث بالذنوب والخطايا كالكذب والغيبة والافتراء فليس ممكنًا أن يستجيب لهذه الكلمات المباركة، كذلك الرِّجلُ التي تركض وراء الحرام في الدنيا، وتذهب إلى أماكن يجب ألا تذهب إليها تُسلب القدرة على المسير الخاص بالآخرة، فإذا كان الإنسان قد لوث هنا أعضاءه التي يمتلكها، وحطمها وكسرها فإن هذه الأشياء المحطمة لن تحقق له فائدة في الآخرة، لذلك فإن الله الذي سيُنطق كل شيء في الآخرة سينطق هذه الأعضاء أيضًا، وستشهد هي أيضًا -حفظنا الله- على صاحبها.

ولن يُمنح هؤلاء حقَّ الاعتراض والطعن على شهادة أعضائهم بحقهم، ذلك أن الحق تعالى يقول ﴿الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ﴾ (سورة يس: 36/65) وعلى حد التعبير القرآني فإن الأفواه ستحاول -في الآخرة- أن تجد أعذارًا لها كما يفعل البعض هنا في الدنيا فيقولون ﴿رَبَّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/38)، و﴿رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءَنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا﴾ (سورة الأَحْزَابِ: 33/67)، من المحتمل أن الله سيختم على تلك الأفواه ولن يسمح لها بالحديث نظرًا لأنها ستحاول أن تجادل بالباطل هكذا، وبعد أن تصمت الأفواه ستبدأ الأعضاء الأخرى تتحدث عن الأخطاء والذنوب المرتكبة.

أجل، إن بعض الأخطاء والذنوب التي في هذه الدنيا سترتد في الآخرة على صاحبها بشكل مختلف جدًّا لا نستطيع تحديد ماهيته، ومن هذه الزاوية فعلى الإنسان أن يقوم هنا بأعمال صالحة، ويستخدم كل عضو من أعضائه في مكانه السليم الصحيح بحيث إنَّ تلك الأعمال حين ترتد عليه في الآخرة تسره وتسعده، وتمنحه جناحين فتجعله يطوف بهما في ربوع الجنة، وبدلًا من أن يُعطِّل أعضاءه بالذنوب، ويُذهِب قابلياتها ينبغي له أن يطورها أكثر باستخدامها في إطار الغرض من خلقها، والسبيل إلى هذا هو عدمُ الحياد عن الصوابِ والاستقامةُ مدى الحياة، وعدمُ الانحراف عن المسار والصراط المستقيم إلى طرق متعرجة.

   طريقُ مَن نذروا أنفسَهم لله

ومع ذلك فإن الحفاظ على الاستقامة ليس بهذا القدر من السهولة؛ فحياة معظم الناس مليئة بالمنعطفات والمنحنيات، ترون أن بعض الناس يشبهون الملائكة إلى حد ما، وتكونون وكأنكم تحسون أنفاس جبريل في أنفاسهم، لكنهم إن يعجزوا عن جعل الصواب فطرة فيهم، ويحاولوا الظهور أمام الناس بشكل مختلف من خلال تصرفات مصطنعة فإن شخصيتهم الحقيقية ومع أول ضغطٍ يُمارَسُ عليها سرعان ما تظهر على حقيقتها، فوضعُ هؤلاء الأشخاص يُشبه العقرب الذي لدغ رجلًا أنقذه من الغرق وساعده في العبور من الماء، فلما سأله الرجل: لماذا لدغتني وقد أنقذتك!؟ أجاب العقربُ: “ماذا عساي أن أفعل! فهذا طبعي!”، وعليه فإنَّ المهم هو أن يثبُت الإنسان على الخير والجمال.

لا يمكن لمن لم يحققوا الاستقامة أن يكونوا مقنعين في نظر الآخرين؛ فمن يتحركون هكذا يومًا، وهكذا يومًا آخر لا يبشّرون الآخرين بالثقة، حتى وإن كان الواحد منهم يتحلّى بأرقى مشاعرِ التضحية، وعلى استعداد لبذل كل أنواع الفداء في سبيل إقامة صَرحِ روحه، ويتمتّع بمشاعر الاستغناء غير منتظرٍ شيئًا على الإطلاق من أي أحد؛ فإنه يستحيل أن يكونوا مقنعين ما لم يجعلوا وضعهم ذلك صفة لازمة فيهم، وما لم يتخلوا عن التخبط والتغيُّر.

إن من يتفحصون نبض المؤمن يجب ألا يشاهدوا أيّ اضطراب فيه على الإطلاق، إن مخاطبيكم يصدقونكم إذا ما تفحصوا نبضكم بضع سنين ووجدوه يعمل بانتظامٍ وعلى شاكلة واحدة، وعليه فإن للاستقامة أهمية حياتية بالنسبة لمن نذروا أنفسهم ممن يعملون في فعاليات التبليغ والإرشاد.

لقد اُختُبر الأنبياء والصديقون والشهداء والصالحون مرات عديدة حتى اليوم إلا أنهم لم يتبدلوا أو ينحرفوا قط، وهذا هو سبب تقدير الله تعالى وتبجيله إياهم، لقد حافظوا على استقامتهم دائمًا في أيام العسرة التي تعرضوا فيها للمصائب والبلاء، وفي أيام الرخاء التي أدركوا فيها النعم والآلاء على حد سواء، فلم يجعلهم وابلُ النعم التي أُمطرت عليهم متعجرفين، ولا دفعهم حرمانُهم من بعض الأشياء إلى التشكي والتذمر، لقد نجحوا في الصمود والاستقامة والشموخ مثل الألف دائمًا، ولهذا السبب استطاعوا أن يكونوا أسوة حسنة لمن جاء من بعدهم.

أجل، لا يمكن أن يصل إلى الهدف المرجو من لم يستقيموا كالألِفِ، ومن يتلوون دائمًا، ويتخبطون هنا وهناك.. إن آلية السلوك من أقصر الطرق وأسرعها تكمن في القدرة على السير إلى الأمام مباشرة دون الانحراف يمنةً أو يسرةً، فإنْ كان كل واحد منكم يريد أن يكون عبدًا مخلصًا صادقًا أمام الله تعالى، ومرشدًا موثوقًا به في نظر الناس فعليه ألا يحيد عن الاستقامة، وأن يفكر بشكل صحيح دائمًا، ويتحدث صدقًا دومًا، ويركض في إثر الحق والصواب، يجب ألا تجعلنا ننحرف ونحيد عن الاستقامة مفاتنُ الدنيا التي تؤثر في رغباتنا وأهوائنا، ولا المناصب والمواقع ولا الضغوط والمظالم التي نتعرض لها؛ فجهدُ الإنسان وسعيُه في هذا الصدد يُسجَّلُ في قائمة سِجِلّ عباداته.

إن القرآن الكريم يبين لنا مدى أهمية الثبات بهذا الدعاء ﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/8) الذي يعلمنا إياه، ذلك أن الكثيرين من أمثال “بلعم بن باعوراء” أو “برصيصا” الذي تميز بعلمه وعبادته -حسبما ذُكر في المناقب- علقوا بالسنارة التي ألقاها أو الشبكة التي رماها الشيطان الغَدَّار، وصاروا فريسة له.

ليس مهمًّا أن تُعرِض الدنيا عنا، وليس مهمًّا أن تهرب منا وتولي عنا، بل يجب على طالبي الآخرة ألا يهتموا بالدنيا ولا بما هو على شاكلتها، ومن نذروا أنفسهم لإقامة صرح أرواحهم يجب عليهم ألا يركضوا خلف أي شيء سوى رضا الله تعالى.

***

[1] الطبراني: المعجم الكبير، 17/286.

[2] البيهقي: شعب الإيمان، 4/82.

[3] صحيح البخاري، التهجد، 16؛ صحيح مسلم، صلاة المنافقين، 81.

[4]  سنن الترمذي، الزهد، 61؛ سنن ابن ماجه، الفتن، 12.

Bamteli: CANLI İRADELER VE SİNERJİ

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Şimdiye kadar yaptığımız işleri kendi güç, iktidar ve derin fikirlerimiz sayesinde yapmadık ki bundan sonra yapılması gerekenleri de onlara bağlayarak ümitsizliğe düşelim ve meseleyi imkânsız görelim!..

Bir taraftan yapacağımız şeyleri yaparken -Siz yapıyorsunuz, Allah ebeden razı olsun!- diğer taraftan da bu ızdırarlar, ızdıraplar, ihtiyaçlar, iç yanmaları, sızlanmalar, sürekli “o kapı”ya müteveccih yaşamalar, güç kazandırıyor ona, bir sinerji kaynağı oluyor âdetâ; dolu dolu geliyor, ciddî bir metafizik gerilime ulaşıyorsunuz, Allah’ın izniyle. İnşaallah bu tutuşturulan ocaklar… “Ocak” mı diyelim, “projektör” mü diyelim?!. Bunların hepsi hafif kalır; Cenâb-ı Hakk’ın yakacağı “meşale” karşısında.

Tevbe Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi, يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ “Ağızlarıyla Allah’ın yaktığı nuru söndürmeye çalışıyorlar.” (Tevbe, 9/32) وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Kâfirler hoşlanmasalar bile Allah (celle celâluhu) o nurunu tamamlayacaktır.” (Tevbe, 9/32) Onlara “Hayır!” diyor, “Beyhude uğraşıyorsunuz!” يَأْبَى kelimesine bu manayı veriyorum. “Hayır!” diyor, “Beyhude yorulmayın; onu Ben yaktım!” Ziya Paşa’nın dediği gibi, “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez / Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!” Ayetin/nazmın manası/meali gibi bir şey oluyor.

Evet, inşaallah bu ızdırar gücüyle, bu ızdırap gücüyle, bir taraftan da o yüksek gâye-i hayalimize dilbeste olarak -Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti ile- buluşunca, olmayacak şey yoktur.

Dünyanın tamire ihtiyacı var; çehresinin değiştirilmesine çok şiddetli ihtiyaç var. Topyekûn insanlık ızdırap içinde. Çıkarlar/menfaatler, o yüksek gâye-i hayallerin yerlerine gelmiş, otağını kurmuş. Şeytan, dediği her şeyi çok rahatlıkla yapıyor/yaptırıyor, insanlara yakıştırıyor. Bu asra bir “Şeytan Asrı” denebilir; belki son üç asır, “Şeytan Asrı” sayılabilir. Hazreti Pîr-i Mugân öyle diyor: “Üç asırdan beri rahnedâr olan İslam kalesinin tamiri…” Sizin üzerinizde…

Şimdi kendi gücümüzün küçüklüğüne/yetersizliğine bakarak, “Kozalite mülahazasına göre, hiçbir zaman bu sebep ile o sonuç elde edilemez!” falan dememek lazım. Biz şimdiye kadar yaptığımız şeyleri kendi güç, kendi iktidar, kendi amîk efkârımız sayesinde yapmadık ki, bundan sonra yapılacak şeyleri de onlara bağlayarak meseleyi imkânsız görelim!.. Allah sevk etti, kendimizi belli bir konumda bulduk. Burada oturuyor gibi… Burada oturunca, benim şurada yaptığım dırdırlar gibi dırdır ediyorsun, onlar mırmır oluyor; bakıyorsunuz millet öyle kabul ediyor onu. Yeni bir kapı açılıyor, daha farklı şeyler görüyorsunuz; “Galiba şu da yapılırmış burada!” falan diyorsunuz.

Bu mesele böyle; konuma göre… İşin mebdeinde müntehasını görerek ona göre bir makro planımız yoktu. Ancak, Cenâb-ı Hakk’ın ittiği/konumlandırdığı yere bakıyorduk; “Yahu burada şöyle bir çıkış, şöyle bir açılım yapılabilir; buradan da böyle bir açılım yapılabilir!” Meşveret, önemli bir faktör idi; ortak akıl, çok problemleri çözüyordu. Ee gün geldi, sizin de bildiğiniz gibi, Türkiye’de kaç tane üniversite -bilmiyorum ben sayısını- kaç tane orta dereceli okul, kaç tane üniversiteye hazırlık kursu yapıldı!.. Ee birileri geldi bir gün, hazımsızlık gösterdi. Hazımsızlık öyle bir marazdır ki, akıl hastanelerinde bile şimdiye kadar tedavi edildiği görülmemiştir. Bu defa bu hazımsızlık, hased, kıskançlık geldi tosladı. Merkezde -esasen- bir zayiat, bir fay kırılması yaşandı.

   Cenâb-ı Hak dünyanın dört bir yanına açılma imkânları bahşetti; şimdi bize düşen, sözden ziyade hal ve temsil ile bu imkânları güzel değerlendirmek ve Efendimiz’e karşı vefamızı ortaya koymaktır.

Şu kadar var ki, çıktığımız yol, Allah yolu idi, Peygamberler yolu idi. Allah, Kendi yolunda O’na doğru yürüyenleri hiçbir zaman o yolda yüzüstü bırakmamıştır. Sizi bırakacağına da ihtimal vermek, doğru değildir, O’na karşı suizan olur.

Evet, gün geldi, şimdi dünyanın dört bir yanına saçıldınız. Bir zamanlar Türkiye’de öyle oluyordu; bir taksi ile, iki taksi ile bir yere gidilince, orayı fethetmiş gibi geliyordu. Şimdi, dünyanın dört bir yanına -hakikaten- birkaç başağa yürüyebilecek tohumlar gibi saçılma durumu/faslı yaşanıyor. Dünyanın dört bir yanına…

Başka türlü de gaye-i hayalinizi gerçekleştiremezdiniz. Türkiye’de durduğunuz zaman, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o gâye-i hayalinin nasıl gerçekleşeceğini kestiremezdiniz. “Benim adım güneşin doğup-battığı her yere gidecektir.” Bunu, ister gayb-bîn gözüyle meseleyi görüp söylemesine verin; isterse size bir gâye-i hayal olarak, bir hedef olarak göstermesine verin. İster öyle olsun ister böyle olsun ama nasıl olacaktı ki o Türkiye’den?!. O insanların çekememezliğini/hazımsızlığını aşarak nasıl gidecektiniz?!.

Fakat Cenâb-ı Hakk’ın öyle esrarengiz işleri var ki!.. Böyle bir meseleye, bu ölçüdeki bir açılıma öyle bir yer/zemin olmalıydı ki hakikaten dünya da ona bir şey demesin!.. Siz, mazlumiyet ile, mağduriyet ile, mahcûriyet ile, ma’zûliyet ile, mahrumiyet ile dünyanın dört bir yanına saçıldınız. Bir kere, insanların insan olarak şefkat duygularını tetiklediniz orada. Herkes bağrını/sinesini açtı size…

Bir taraftan söz olmalı ama hal onu desteklemeli. Söz ile, saz ile anlatılan şeyler her zaman arkada bir kuşku bırakır; fakat bunlar için -esas- güçlendirici veya doğrulayıcı, en inandırıcı referans, hal ve temsildir. Esas sizi görmeleri lazım; yatmanızı, kalkmanızı, Allah’a teveccühünüzü, düşüncelerinizi, insanlığa bakışınızı… O zaman onlar kendi kendilerine diyecekler ki, “Yahu bir taraftan, ‘Hümanizm’ deyip duruyorduk fakat bizimki çok geride kalmış…. ‘Hümanizm’ diyor yine de birbirimiz ile yaka-paça oluyorduk, yamyamlar gibi birbirimizi yiyorduk. Fakat gerçek Hümanizmi bunlar temsil ediyorlar! Bir diğer taraftan da ‘Kadınların hakkı çiğnendi, onlara hayat hakkı tanınmadı, şu oldu, bu oldu.’ deyip duruyorduk fakat gerçekten bu meseleyi bunlar realize ediyorlarmış!” Böyle diyecekler. Dolayısıyla da hal ve temsil -esas- çok inandırıcı olacaktır.

   Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, tebliğ vazifesini eksiksiz yerine getiriyordu; fakat O’nun tebliğden daha önemli bir yanı, hatta tebliğin birkaç kadem önünde bir enginliği vardı ki, o da temsil idi.

Değişik vesileler ile hep âcizâne arz etmişimdir: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun önemli iki vazifesi vardı; çok vazifesi vardı da, önemli iki vazifesi bulunuyordu: Birisi “Tebliğ”, Allah’tan aldığı mesajları insanlığa sunmak; diğeri de temsil/hal, fiilen o meseleyi göstermek. Çok inandırıcı olmuştur bu; ne demiş ise, onun on katını yapmış orada.

Mesela, demiş ki: Allah’a kulluk yapacaksınız! Ne kadar yaparsanız yapınız, onu da az bulacaksınız; velilerin dedikleri gibi diyeceksiniz: مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey Ma’bud-i Mutlak, Maksûd-i bi’l-istihkâk! Büyüklüğüne göre Sana kulluk yapamadık!” Bu duygu ile meseleyi kâfiyelendirme… مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ “Seni azametine yakışır şekilde zikredemedik!” Bu duygu ile ibâdet u tâat anlayışını kâfiyelendirme… مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Allah’ım, Sana hakkıyla hamd edemedik!” Bu duygu ile yine meseleyi kâfiyelendirme…

Ricâli de okuyoruz burada; orada görüyorsunuz. İbadetinin çokluğundan adeta ayaklarından kan damlıyor Enes İbn Mâlik’in; çünkü Efendimiz’e en yakın, hâdim-i Nebevî. Ebu Hüreyre’yi kurcalasanız, bakarsınız ki ondan da aynı şey damlıyor. Kendi çırakları onu anlatırken, ibadetteki derinliğini nazara veriyorlar. Aç, sürekli bayılır. Derste geçen metinde “Mecnun mu?!” ne diyorlar; ben zannediyorum ya Rical, ya Siyer kitaplarında “Sara” (epilepsi) olarak da okumuştum onu. Millet öyle bakıyor. “Oysaki” diyor “Bende sara yoktu, epilepsi yoktu.” diyor. Fakat orada, hangi Rical kitabından alınmış ise, “Mecnun!” falan diyorlar. “Oysaki mecnun değildim, açımdan bayılıp düşüyordum.” diyor. Oysaki niye açından bayılsın? Gider orada çalışır, eder, falan; karnını doyuracak bir şey bulur. Ama dünyaya hiç karışmamış; “Uzzâb” (mefkûresi uğruna aileye karışmamış bekârlar) arasında, öyle birisi. Enes İbn Mâlik değil de o (Ebu Hüreyre) Uzzâb’dan. Bunun gibi, sonraki dönemlere bakıyoruz, o Tâbiîn’de, o Tebe-i Tâbiîn’de hep o yüksek karakter kendisini gösteriyor, Allah’ın izni-inayeti ile. Âdetâ Peygamberâne bir tavır sergiliyorlar.

Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu. Hücresinde namaz kılıyordu. Onun içine -hâşâ- ucub ve fahr gibi şeyler gelmezdi; O’nun o ruh dünyası, o fikir âlemi, o tahayyülât âlemi o türlü şeyleri hiç misafir etmemiştir. Gelseler bile onlar, kendi kendilerine kovulmuştur o türlü şeyler. Fakat hücre-i saadetlerinde namaz kılıyordu. Hazreti Âişe validemiz anlatıyor. Büyük anamız, hepimizin anası… Evet antrparantez diyeyim: Cenâb-ı Hak, şefaatine bizleri mazhar eylesin!.. Anama karşı çok saygım vardır. Hatta bazen aklıma geliyor ki, “Acaba annem benim, O’na bu kadar saygımı duyunca kıskanır mı?” Zannetmiyorum… Çünkü o da O’nun sevdalısı idi. Âişe Validemiz diyor ki: “Ayakları şişinceye kadar yatmıyordu. Hücre öyle dardı ki, ben ayaklarımı uzatınca, secde edecek yer kalmıyordu. Ayakta ne kadar duruyordu, bilmiyorum. Ben bir fasıl uyuyordum. Sonra O rükûa varıyor, secdeye varınca eli ile ayaklarımı ittiriyordu; başını koyacak bir yer açılıyordu, canım çıksın!.. Başını oraya koyuyordu; kaldırıyordu. Ben yine uykuya dalıyordum; O yine yapıyordu, yapıyordu.”

Bûsîrî, kasidesinde bunu ifade ederken, ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنِ اشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ “Ben, o Peygamber’in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu.” diyor. İşte o temsil ve temsildeki derinlik öyle inandırıcı oluyordu ki!.. Ebu Bekir, O’nun delisi.. Ömer, O’nun delisi.. Osman, O’nun delisi…

Bu açıdan, bir yönüyle o sözler ile, ortaya koyduğunuz beliğ beyanlar ile, Firdevsî’nin beyanı gibi bir dil ile, bir üslup ile meseleleri ortaya koysanız, inanın bana, çok inandırıcı olamazsınız. Ama o meseleyi hal ile, temsil ile takviye ederseniz, beslerseniz, hali/temsili ona payanda yaparsanız, millet inanır ve koşa koşa arkanızdan gelir.

Ee öyle olmasa, Kur’an der mi, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeniz, Allah indinde şiddetli bir buğza sebep olur.” (Saff, 61/2) “Niye yapmadığınız/etmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz?” Bu, “Söylemeyin!” demek değil; “Söylediğiniz şeyleri yapıyor olun!” demektir bu; “Söylediğiniz halde o meseleleri yapmıyorsanız, nezd-i Ulûhiyette bir vesile-i gazab olacak bir şeydir.” diyor. Evet, temkin, dikkatli olmak…

İnşaallah sizler, çehreleriniz ile, genel tavırlarınız ile, şu âna kadar geliştirdiğiniz o hâl derinliği ile, temsil derinliği ile işi bir noktaya kadar getirdiniz; “Cenâb-ı Hak, size getirtti” diyeyim. “Siz bir adım atarsanız…” Öyle buyuruyor Kudsî hadiste; müteşâbih beyanlar bunlar, mukabele manasına. “O, size on adım ile gelir.” Yani, on adım mukabelesinde bulunur. “Siz, adım ile gelirseniz O’na, O koşma mukabelesinde bulunur.” Evet, “mukabele” demek lazım; yoksa Allah,

“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda;

Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.”

O (celle celâluhu) sıfât-ı selbiyesi ile Kendini bize böyle anlatıyor. Bu sözler de İbrahim Hakkı hazretlerine aitti ama kitabın ortasından. Allah, inayetini bizim ile beraber eylesin!..

   Kadınlar da bir taraftan dinî disiplinlerde kusur yapmamalı; diğer yandan da mutlaka hayatın içinde olmalı ve sosyal hayatta kendine düşen vazifeleri edaya koyulmalıdır.

Şimdiye kadar militarist sistemler, kadınları tamamen hayattan tecrîd etmişler, bir kenara itmişler. Esasen devr-i Risâlet’teki tarz-ı telakkiye muhalif bir tavır idi bu. Esas, dinin kurallarına riayet ederek hayatın içinde olmaları lazım. Bakıyoruz ki biz, Asr-ı Saadet’te tâife-i nisa, beyleri ile beraber savaşın içinde bulunuyorlar. Hatta bazen kılıç, korda, kama bile kullanıyorlar. Ama genelde oradaki o yaralıları gözetiyorlar; kanları dindirme, yaralıları tedavi etme, geriye çekme gibi işlerde hep bulunuyorlar. İnsanlığın İftihar Tablosu bile o mübarek annelerimizi, -Cennet’in hûrilerinin önünde olan annelerimizi- savaşa -On yedi savaşa/harekete iştirak ediyor; on yedi defa.- giderken her defasında onlardan bir tanesini alıyor yanına, götürüyor; örnek olsun diye alıp götürüyor.

Fakat belli bir dönemde… Hani Emevîler döneminde öyle miydi, bilemiyorum. Abbasîler döneminde ve daha sonra Osmanlılar döneminde de biraz öyle olmuş. Hayatın içine girmek isteyen Kösem gibi, Hürrem gibi sultanlar var ama bunlar bile ölüm ile tehdit edilmişler. Kösem’in kaçıp saklandığından bahsedilir. Belki Hürrem Sultan’a da aynı şeyi yaparlardı ama arkasında Kanunî hazretleri (cennet-mekân, aleyhir-rahmetu ve’l-gufrân) vardı. Bunun gibi; o bize ait bir kusurdur.

Bir taraftan dinî disiplinlere milimi milimine riayet etmek, bir tek kusur bile yapmamaya çalışmak, bir tek kusura bin defa “Estağfirullah!” demek… Fakat beri tarafta hayatın içinde olmak; muallim olabilir, doktor olabilir, Allah’ın izni-inayeti ile, üniversite hocası olabilir, talebe olabilir; her şey olabilir.

Siz, böyle bir düşünceyi, kendi dünyanız ve gâye-i hayaliniz adına böyle bir mülahazayı realize ediyorsanız şayet, hakikaten bir yönüyle bir diriliş mesajı temsil ediyorsunuz veya veriyorsunuz demektir. Bir “Ba’s-u ba’de’l-mevt” -Necip Fazıl merhum öyle derdi: “Ba’s-u ba’de’l-mevt.- mesajı veriyorsunuz demektir. İnşaallah daha da geliştirilir; hayatta hâkim hale gelirler. Mutlaka hayatlarında onların meşgul olacakları başka şeyler de var; evleri var, çocukları var, başka hususî halleri var. Bunlar, mesai iyi tanzim edilirse, a’mâl taksim edilirse, teâvün düsturu teshil edilirse karı-koca arasında, erkek-kadın arasında, zannediyorum hiçbir problem kalmaz. Herkes ne yaptığını bilir, dolayısıyla da yaptığı her şeyde mümarese sahibi olur; bağışlayın karambole iş yapmaz, bilerek yapar. Bu söylediğim üç tane düstur da Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân’a aitti; Cenâb-ı Hak, bizi de ona bağışlasın.

İşte hep âcizâne arz ettim; Hazreti Âişe validemiz, Hafsa validemiz, Meymûne validemiz, Hatice validemiz, Efendimiz’e mesajında, o ulvî mesajında öyle destek oldular ki!.. Eğer onlar, O’nu öyle desteklemeselerdi, bir yönüyle tâife-i nisa ile O’nun arasında koordinasyonu sağlayan nurânî bir ekip olmasalardı, o mesele, hanelere/evlere filan o kadar sürat ile yayılamazdı. Değişik hanelerden, oymaklardan insanlar vardır onlar arasında. Beni Mahzum’dan insanlar vardır, Beni Adiyy’den insanlar vardır, Beni Teym’den insanlar vardır; bunların hepsi güçlü kabileler. Birinden Hazreti Ebu Bekir var ise, birinden Hazreti Ömer efendimiz vardır; birinden, Beni Ümeyye’den, Hazreti Osman efendimiz vardır; birinden, Beni Hâşim’den, Hazreti Ali efendimiz vardır. Hepsi ile bir yakınlığı vardı Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem). O, hiçbir zaman cismaniyet ağırlığında bir hayat yaşamamıştı; esasen o mevzudaki şeyleri bile, mesajının sürat ile etrafa yayılması istikametinde değerlendirmiştir. O’na bin canım olsa, kurban olsun!..

   Farklı vesilelerle bir araya gelmeleriniz hem sinerjiye vesile oluyor ve kuvve-i maneviyeyi güçlendiriyor hem müzakereler sayesinde derinleşmeye kapı aralıyor hem de yenilenme ihtiyacını karşılıyor.

Bir taraftan bu yaptığınız şeyler, çok önemli; diğer yandan da yapılan şeyler diğer insanlara kuvve-i maneviye oluyor. Mesela çok sarsık bir hayat yaşıyorum ben şu anda da. Yaralıyor beni o arkadaşlarımızın, binlerce yüz binlerce arkadaşımızın hayattan tecrîd edilmesi, mahrumiyete mahkûm edilmesi. Her gün öyle bir şey ile yaralanıyorum yeniden. Hazreti Hamza’nın bağrına yediği mızrak gibi bağrıma bir mızrak yemiş gibi bir kere daha inliyorum; çok ağırıma gidiyor. Gecelerim bunun ile kirleniyor. “Kirleniyor” mu diyeyim, yoksa bir yönüyle “Beni hasta hale getiriyor.” falan mı diyeyim?!.

Ama hani bunlar meselenin bir yanı, insanî olma yanı. Duyuyorsunuz bunları; duymamak da bir yönüyle belki kabalık sayılır. Fakat bunlar, hiçbir zaman bizi bir ye’se, bir inkisara, “Artık bir şey yapamıyoruz!” duygusuna atmamalı, itmemeli. Hakikaten bir uçuruma, Ashâb-ı Uhdûd gibi uçurumun kenarına götürseler yine de ye’se düşmemeli!.. Orada hani o minnacık çocuk kucağında bir kadını da atacaklar, “Niye sen bu dine girdin?!” diye. İttiriyorlar kadını; kadın direniyor. Çocuğa bakıyor, çocuk sahipsiz kalacak diye düşünüyor. Üç tane çocuğun bebekken konuştuğundan bahsedilir, onlardan bir tanesi de odur. “Anne, at” diyor, “Korkma!” diyor, “At kendini!” diyor. Bunun üzerine kadın, Cenâb-ı Hakk’ın teminatına kendini salıyor..

Siz böyle bir araya gelince, böyle konuşunca, ben muvakkaten oksijen yudumluyor gibi oluyorum, hakikaten. Muvakkaten kendimden sıyrılıyorum, böyle. Siz olamam da kat’iyyen fakat siz oluyor ve rahatlıyorum böyle; sizin içinizde kendimi hissediyor ve rahatlıyorum, Allah’ın izni-inayeti ile. Bu mesele, sürekli o metafizik gerilimi koruma adına çok önemli bir şey; buna dikkat etmek lazım. O bir araya gelme de esasen o sinerjiyi meydana getiriyor. Mesela, burada bazen şöyle oluyor: Arkadaşlardan birisi namaz kıldırıyor orada, hislerine yenik düşüyor, bir ağlıyor, bir sinerji meydana getiriyor ki, saflarda ağlama meydana geliyor. Ha, ben bunu değişik yerlerde de gördüm; o camilerde, o gençlerin, kalabalık gençlerin beş-on tanesinin orada hıçkırıklara boğulması karşısında, bütün cami hıçkırıkla inliyordu. Zannediyorum çoklarınız herhalde muttalisiniz. Dolayısıyla bir de öyle bir sinerjiye sebebiyet verecek, o bir araya gelmeler.

Bir de bir araya geldiğimizde mutlaka kitap okuma mevzuuna yönelmek lazım; mesela Risaleleri okumak lazım bu mevzuda. Bizim için hakikaten kuvve-i maneviyemizi takviye edecek, ümit gücümüzü güçlendirecek şeyleri müzakere etmek lazım. Bazı arkadaşlarımızın bu mevzuda fevkalade fedakârlıklarını anlatmak lazım; mesela, tek başına gitmiş, bir ülkeyi -Allah’ın izni ve inayeti ile- ayaklandırmış gibi bir şey oluyor. Bütün bunlar…

Her zaman böyle bir beslenmeye ihtiyacımız var. Onun için Kur’an-ı Kerim, Sahabe-i kirama bile, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللهِ وَرَسُولِهِ  “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin.” (Nisa, 4/136) “Hele bir kere daha imanınızı yenileyin!” diyor. Üstadımız da bir yerde bunu serlevha yapıyor: جَدِّدُوا اِيمَانَكُمْ بِـ”لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللّٰهُ “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllah’ ile yenileyiniz.” Sürekli imanı yenilemeye ihtiyacımız var; değişik faktörleri, değişik argümanları, değişik delilleri değerlendirerek sürekli iman adına hep canlı kalmamız lazım.

Kırık Testi: DÜNYA VE UKBANIN SULTANI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) siyerde beyan edilen beşerî yönleri mütalaa edilirken veya O’na ait bir kısım ahval ve evsaf değerlendirilirken yanlışlara düşülebiliyor. O’nun kamet-i kıymetine uygun değerlendirilebilmesi adına dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

   Cevap: Maalesef günümüzde bir kesim, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıradan bir insan olarak ele alıp anlatıyor. Bu yüzden de günümüzde İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında yanlışlıklara düşen bir hayli insan var. Allah bizi istikametten ayrımasın. Zira O’nun nuranî şahsiyet-i maneviyesine veya peygamberlik misyonuna uygun düşmeyen her bir söz, bir çeşit kaymadır. O’nun hakkında yanlış bir kısım kanaat ve düşüncelere giren bir insan, Allah hakkında da kaymalara maruz kalabilir.

Mü’minlerin Rehber-i Ekmeli O’dur. Bu yüzden O’nun yürüdüğü şehrahtan ayrılan, hiç farkına varmadan patikalara düşer, dolayısıyla da Allah’tan uzaklaşır. Efendimiz’e yakın olan, Allah’a da yakın olur. Farkına vararak veya varmayarak O’ndan uzaklaşan da Allah’tan uzaklaşmış olur. Ne yazık ki günümüzde his ve heveslerinin güdümünde yaşadığından ötürü O’nu sıradanlaştıran ve O’ndan uzaklaşan bir sürü insan var.

   Efendimiz’e Bütüncül Bakış

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatının, nübüvvete ait vasıflarının ve beşerî özelliklerinin farklı yönleriyle anlatıldığı çok sayıda siyer, megazi, tabakat, şemail ve delail kitabı yazılmıştır. Hiç şüphesiz bütün bu eserler, O’nun hakkıyla tanınması ve anlaşılması adına çok önemlidir. Fakat söz konusu eserleri kaleme alan o büyük insanların anlatmış olduğu hâdiselerin, vermiş oldukları bilgilerin bir yönüyle sübjektif bir kısım mülâhazalara, kendi duyuş ve algılayışlarına bağlı olduğu da unutulmamalıdır. Netice itibarıyla onlar, duydukları, idrak ettikleri ve anladıkları şeyleri kaydetmişlerdir. Bu sebeple Allah Resûlü’nün ahval ve evsafının anlatıldığı eserleri okurken yer yer o Kamet-i Bala’nın büyüklüğüne uygun düşmeyecek bir kısım mülâhazalara girilebilir. Bu itibarla Nebiyy-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında söylenilen sözlerin tamamını bir araya getirip bütüncül ve mahrutî bir nazarla O’na bakılmalıdır.

Hiç şüphesiz insanlık âleminde İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) en yakından tanıyan kimseler sahabe-i kiramdır. Hususiyle de Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi sahabenin önde gelenleridir. Onların her birisi O’nu bizden daha doğru okumuş ve o Menhelü’l-azbi’l-mevrud’dan (tatlı su kaynağı) doya doya içmişlerdir. Kendileri istifade etmekle kalmamış, daha sonraki nesillerin de O’nu tanıyabilmesi adına duydukları, gördükleri her şeyi nakletmişlerdir. Bize düşen, onlardan nakille gelen bu bilgileri saygıyla karşılama ve onlardan istifade etmektir. Sahabe-i kiramın da her birisi Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayrı bir derinliğiyle duymuştur. Eğer biz, onların sözlerini bir araya getirip şahsiyet-i Ahmediye’ye öyle bakabilirsek işte o zaman O’nu kendi kamet-i kıymetine uygun görebilir ve tanıyabiliriz.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvvetine iman etme ve O’nun sünnetine bağlı kalma, mü’minler için kurtuluş vesilesidir. İlk nurun sahibi olması ve hilkatin gayesi sayılması itibarıyla O’nun büyüklüğünü görebilmek çok önemlidir. Öyle ki hadis kriterleri açısından tenkit edilse de özellikle sofiler arasında meşhur olan bir sözde Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmuştur: لَوْلَاكَ مَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ “Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.” (Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/214) Merhum Necip Fazıl da Efendimiz’le ilgili yazdığı bir kitabına “O ki O Yüzden Varız” ismini vermişti.

Kâinat meşherinin seyircilerine teşrifat memurluğu yapacak zat olmasaydı, bu kâinatın manası anlaşılamaz; varlığın, Allah’ın isimlerinin tecellilerinden ibaret olduğu bilinemez; esma-i hüsnasıyla ve sıfat-ı sübhaniyesiyle Zat-ı Ulûhiyet tanınamazdı. Aynı şekilde insanlar, dünyada misafir olarak bulunduklarından ve buradan başka bir âleme göçeceklerinden habersiz olarak yaşarlardı. Dolayısıyla da doğru yolu bulamaz, doğru yürüyemez ve ulaşmaları gerekli olan ufka ulaşamazlardı. Eğer bütün bu konularda bir şey biliyorsak O’nun sayesinde biliyoruz. Bu hakikati ifade etme adına Akif,

“Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi;

Medyundur o masuma bütün beşeriyet.

Ya Rab! Mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!” diyor.

Bu açıdan O’nun kemalat-ı şahsiyesinin siyer kitaplarına sığması beklenemez.

Bediüzzaman Hazretleri bir yerde bu hakikati şöyle ifade eder: “Şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinat’ın tercümanı ve sevgilisi olan o zat-ı mübareğin tamam-ı mahiyeti ve hakikat-i kemalâtı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahval ve etvara sığışmaz. Mesela Hazret-i Cebrail ve Mikail iki muhafız yaver hükmünde gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir zat-ı mübarek, çarşı içinde bedevî bir Arapla at mübayaasında münazaa etmek, bir tek şahit olan Huzeyme’yi şahit göstermekle görünen etvarı içinde sığışmaz. İşte yanlış gitmemek için, her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibarıyla işitilen evsaf-ı âdiye içinde başını kaldırıp hakikî mahiyetine ve mertebe-i risalette durmuş (otağını kurmuş da diyebiliriz) nuranî şahsiyet-i mâneviyesine bakmak lazımdır. Yoksa ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 105)

Evet, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kısım beşerî hâl ve tavırlarına bakarak bazılarının yaptığı gibi O’nu sıradanlaştırmamak gerekir. Bu tür muamelelerinin yanında O’nun gökler ötesi âlemlerle de irtibat halinde bulunduğu, Allah’ın sağanak sağanak başından vahiy yağdırdığı, kendisinden farklı farklı mucizelerin sâdır olduğu, Kur’ânî ahlakı en mükemmel şekliyle temsil ettiği, makam-ı cem’in sahibi olduğu unutulmamalıdır. O’nun, insanların içinde bulunduğu ve onlarla farklı muameleler yaptığı aynı anda Cenab-ı Hak’la da beraber olduğunu görmek gerekir.

Busirî’nin yaklaşımıyla tek bir işaretiyle ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından şakır şakır su akması, az bir erzakla bir ordunun karnının doyması, bir matara su ile üç yüz insanın abdest alması gibi mucizeler dahi O’nun gerçek kıymetini göstermeye yetmez. Eğer mucizeler O’nun büyüklüğüne göre cereyan etseydi, ölüler üzerine Nam-ı Celil-i Muhammedî okunduğunda hepsinin dirilivermesi gerekirdi.

Hz. Pir, başka bir yerde, içinden çıktığı yumurtaya bakarak tavus kuşunun göz kamaştıran güzelliği anlaşılamayacağı gibi; Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bidayet-i hayatına maddî, sathî ve surî bir nazarla bakmakla da O’nun şahsiyet-i maneviyesinin ve derece-i kıymetinin idrak edilemeyeceğini ifade eder. Onun gerçek kıymetinin anlaşılması için dünyanın her tarafına neşrettiği nurlara bakılmalıdır. (Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s. 76) Evet, tavus kuşu başlangıç itibarıyla bir yumurtadan çıkmıştır. Fakat daha sonra rengarenk deseniyle, göz kamaştıran renkleriyle, baş döndüren güzelliğiyle arz-ı endam etmiştir. Ona nazar etmeli.

Aynen bunun gibi Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakarken de yumurta kabuğuna takılıp kalmamalı. Eğer Allah Resûlü, sadece anne-babası, neş’et ettiği hane ve büyüdüğü ortam itibarıyla değerlendirilir, Ebu Talib’in yetimi olarak görülürse O’nun gerçek kadr u kıymeti idrak edilemez. O, Allah’ın hususi mahiyette yaratmış olduğu müstesna bir varlıktır. Zât-ı Ulûhiyet, bir yönüyle varlığa O’nunla bakar. O’nun bu kıymetinin farkında olan büyük zatlar, dualarında maiyyet-i ilâhiyenin yanında Habib-i Ekrem’in maiyyetini de, likaullahın yanında Habib-i Ekrem’e kavuşmayı da istemeyi ihmal etmemişlerdir. İşte bütün bu mazhariyetleriyle O’nu duymaya ve tanımaya çalışmak gerekir.

Yine Busiri’nin dediği gibi O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir beşer olsa da sıradan bir beşer değildir. Onun da bizim gibi eli ayağı, gözü kulağı vardır; yer içer, alışveriş yapar ve daha başka beşerî ihtiyaçlarını giderir. Fakat bunun yanında O’nun apayrı bir ruhu, latife-i Rabbaniyesi, sırrı, hafisi ve ahfası vardır. Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu hususiyetleriyle bakmayınca, O’nun gerçek kamet-i kıymetinin görülmesi ve bilinmesi mümkün değildir. O, bir beşer olsa da taşlar arasındaki yakut gibidir. Yakut da bir taştır ama sıradan bir taş değil.

Elbette böyle bir bakışın yakalanması herkesi için mümkün olmayabilir. Üstelik böyle bir bilme ve tanıma uhrevî kurtuluş adına da şart değildir. Netice itibarıyla her mü’min, bilgisine, inancına ve ufkuna göre Allah Resûlü’nü bilir. Eğer bir kimse “Muhammedu’r-Resûlüllah” diyor ve bu ahd ü peymanına sadık kalıyorsa, Allah’ın inayetiyle, ihsanıyla ve rahmetinin enginliğiyle kurtulabilir. Fakat bu ayrı bir meseledir. Bizim burada üzerinde durduğumuz husus, Efendimiz’in, kendi derinliğiyle, hakikat-i Ahmediye ve hakikat-i Muhammediye cihetleriyle tanınması ve bilinmesidir.

   İnsanlık Ufkunun Muhaciri

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında söylenen sözler, söylenmesi gerekenlerin ancak aşr-ı mişarıdır (yüzde biri). O, dünya ve ukbanın sultanıdır. İlm-i ilâhîde bir çekirdek halinde ilk defa belirlenen (taayyün-ü evvel) varlık O’dur. Bu yönüyle O’na hakikat-i Ahmediye açısından kâinat ağacının çekirdeği nazarıyla bakılabileceği gibi; hakikat-i Muhammediye açısından da o ağacın meyvesi nazarıyla bakılabilir. Zira O, mahiyet ve konumuyla mahlukat arasında ilk olarak varlık izhar ettiği gibi, diğer taraftan da getirdiği mesajı itibarıyla tüm insanlığı Allah’a yönlendirmiştir.

Eğer kâinata bir kitap nazarıyla bakılacak olursa Nur-u Muhammedî, o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Allah (celle celâluhu) o kitabın yazılarını Hazreti Ahmed mürekkebiyle işlemiştir. Âdeta kâinatın bütün satırlarında O’na ait bir şeyler olduğu söylenebilir. Eğer kâinata bir meşher (sergi) nazarıyla bakılacak olursa Nur-u Muhammedî onun hem teşrifatçısı hem de rehberi olur. Bu açıdan Efendimiz’in risaletine bakarken hakikat-i Muhammediye’nin yanında hakikat-i Ahmediye’nin de göz önünde bulundurulması, bu ikisinin birlikte mütalaa edilmesi gerekir. İşte o zaman kâinat kapısının nasıl âdeta sırlı ve sihirli bir anahtar olan Efendimiz ile açıldığını; Allah’ın varlığı O’nun yüzü suyu hürmetine yarattığını anlayabiliriz.

Bu hususiyetleri itibarıyla Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlık ufkunun muhaciridir. O, ruhlar âleminden veya taayyün-ü evvel âleminden bu ufka gelirken önemli bir hicret gerçekleştirmiştir. O’nun bulunduğu konumdan ayrılıp böyle bir hicret gerçekleştirmesi, Mekke’den Medine’ye yaptığı hicretten daha ağırdır. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insanlık ufkuna hicret etmesi, insanlığın yeniden bir kere daha doğumu demektir. Zira Yaratıcısıyla kuracağı münasebeti, hilkatin gayesini, dünyaya gönderiliş maksadını, nereye yolculuk yaptığını bilmeyen bir insanın varlığı ve yokluğu müsavidir. Bütün bunları insanlığa talim eden, insanlığın bu tür problemlerini çözen Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallahu aleyhi ve sellem). Nitekim asr-ı saadette O’nun meydana getirdiği anilmerkez (merkezkaç) gücün tesiri günümüze kadar ulaşmıştır. Ne var ki bunlar bir yönüyle ilm-i ilâhîye, kaderî plana ve âlem-i gayba ait şeylerdir. İlm-i ilâhinin haricî vücut kazanması, dış dünyada bir kısım oluşumların meydana gelmesi ise bundan farklıdır.

   Gerçek İnsan-ı Kâmil

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), dünyada bile uhrevî gibi yaşamıştır. O, bütün bir ömrünü Allah’a hamd ederek, sabahlara kadar O’nun adını vird-i zeban ederek geçirmiştir. Öyle ki bir seferinde sıradan insanların yemeden, içmeden, gezmeden veya daha başka cismanî zevklerden aldıkları lezzet gibi Allah’a kulluktan lezzet aldığını ifade edecektir. O, Rabbine karşı ibadet ve kullukta bulunmaya böyle bir aşk u iştiyak duyuyordu. Hiç şüphesiz bu da O’nun marifetteki derinliğini gösteriyordu. O’nun dünya ile alakalı yaptığı bir kısım muamele ve tasarruflar ise rehberliğinin ve temsilinin bir gereğiydi. Bu tür mevzularda nasıl hareket etmeleri gerektiğini ümmetine ders vermeye yönelikti. Yoksa O’nun dünya ile çok bir alâkası yoktu.

Cîlî’nin ifadesiyle gerçek insan-ı kâmil, İnsanlığın İftihar Tablosu’dur. O’nun insan-ı kâmil olması peygamberliğinden öte, kulluğunun bir sonucudur. O, kulluğu sayesinde gerçek insan-ı kâmil olma zirvesini yakalamıştır. Aynı şekilde Miraç da O’nun kulluğuna verilen bir mükâfattır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mirac’a bir kul olarak çıkmış; velayeti ile kanatlanmış ve yürümüştür. O, ubudiyeti ile öyle bir şeffafiyet kesbetmişti ki Mirac’a -Üstad’ın tabiriyle- cesed-i necm-i nuranîsiyle yükselmişti. Ne yer çekimi kanunu, ne sürtünme kuvveti ne de zaman ve mekân kaydı ona engel olabilmişti. Velayeti sayesinde tabiat ötesi âlemlere yolculuk yapmıştı. Öyle bir buut içine girmişti ki orada binlerce senede kat edilecek mesafeler ayağının altında dürülüvermişti. Görülmedik şeyleri görmüş, duyulmadık şeyleri duymuş ve Allah’ın izniyle çözülmedik problemleri çözmüştü. Daha dünyada iken likaullah ve rü’yetullah O’na müyesser olmuştu.

Sonra da Miraç’tan risaletiyle dönmüş, ümmetine mesajlar ve müjdeler getirmişti. İnsanların elinden tutup duyduğu şeyleri duyurmak, gördüğü şeyleri göstermek ve aynı sofraya onları da ulaştırmak için tekrar bu mihnet ve meşakkat yurduna dönmüş, urûcunu nüzulle tamamlamıştı. “Kâb-ı kavseyni ev edna” ufkuna ulaştıktan sonra yeniden Ebu Leheblerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn Ebî Muaytların yurduna dönmüştü. Cennet nimetlerini bırakıp yeniden zehir zemberek bir hayata avdet etmişti. İşte bu, O’nun ümmetine karşı duyduğu derin alâka ve sevginin bir ifadesidir. 

Zayıf bir rivayette Seyyidina Hazreti Âdem’in Cennet’te başına gelen zelle sonrası kırk sene boyunca başını semaya doğru kaldırmadığı, Allah’a teveccüh etme cesareti gösteremediği ve bir gün Cenâb-ı Hakk’a, “Hazreti Muhammed’in hürmetine beni bağışla!” diye dua ettiği nakledilir. (İlm-i muhitiyle her şeyi bilmekle beraber) Allah Teâlâ, “Sen nereden biliyorsun Muhammed’i?” buyurur. O da, “Beni Cennet’ten çıkardığın zaman onun kapısında ‘La ilahe illallah Muhammedu’r-Resûlüllah’ yazılı olduğunu gördüm. O’nun adını kendi adının yanına yazmışsın. Anladım ki nezd-i ulûhiyette O’ndan daha kıymetli bir başkası yok. Bu sebeple O’nu şefaatçi yaptım.” Hz. Âdem gibi biz de dualarımızda Nebiyy-i Ekrem’i şefaatçi yapıyoruz. Bazıları itiraz etseler de bize göre O’nun ruhaniyeti, sera gibidir. O’nun atmosferinde kendimizi emin hissederiz.

Burada O’nun serasına sığındığımız gibi inşaallah ahirette de O’nun hamd sancağı altında toplanmayı ümit ederiz. O, livau’l-hamd’in (hamd bayrağı/sancağı) sahibidir. O’nun livasının altına sığınanlar Allah’ın lütuf ve keremiyle herhangi bir ağır suale tâbi tutulmadan kurtulacaklardır.

Hâsıl-ı kelam, bütün bu hususiyetleri ve derinlikleri itibarıyla Efendimiz’in insanlığa anlatılması ve sevdirilmesi bize düşen en önemli bir görevdir. Zira O’nun sevdirilmesi aynı zamanda Allah’ın sevdirilmesi demektir. O’na yönelen insanların Allah’a yönelmemesi düşünülemez. Allah’a giden yollar O’ndan geçer. O’nun için “köprü” kelimesini kullanmak bir saygısızlık olacağından, “geçiş noktası” veya “vesile” diyebiliriz. O’na kadar ulaşan, O’nun nuranî iklimine eren insanlar Allah’a da ulaşmışlar demektir. O’na ulaşmayan, O’nunla buluşmayan, O’nun nurefşan atmosferini teneffüs etmeyenlerin Allah’a ulaşmaları da çok zordur.

Bamteli: KURBET YOLCULUĞU, GÜZERGÂH EMNİYETİ VE MUÂVENET

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Yaşananlara ahiret ve akıbet merceğiyle nazar edince bambaşka bir tablo çıkıyor ortaya!..

Uhrevî meselelerde dünyevî beklentilere girmek, o işin akametine sebebiyet verdiği gibi, bir yönüyle şirk de işmâm eder. Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ olsun ki, sıkıntılı da olsa konumumuzu belirlerken Kendisine (celle celâluhu) yaklaşmaya müsait bir rampada, bir alanda, bir limanda, bir rıhtımda bizleri durdurdu; “Burada bekleyin!” filan dedi. Belki birilerine havalarda uçmak, Jules Verne’in hikayelerinde olduğu gibi yıldızlar arası seyahat yapmak nasip olacak ama âkıbet karanlık olunca ne ifade eder ki?!. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân’ın değişik yerlerde ifade ettiği o çekirdeğin esasen bir açılımı oluyor: “İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” dediği gibi, hayatları boyunca da onlar o zakkumu hep yudumlayıp dururlar, hafizanallah.

Dolayısıyla biz, gırtlağımızda düğümlenme yapabilecek neye takılırsak takılalım, hemen gözlerimizi öbür tarafa (ötelere) çevirince, birden bire bütün problemler çözülür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hele bir de tamamen düzlüğe çıkınca, artık engeller bertaraf olunca!..

İnsanlığın İftihar Tablosu hayata gözlerini yumup ruhunun ufkuna doğru üveyikler gibi kanat çırpınca, her şey silinip gitmişti gözünden. Artık kalkamayacak durumda idi; canım çıksın!.. Hazreti Ebu Bekir, namaza geçmiş, namazı kıldırıyordu. Arkasındaki insanların kemerbeste-i ubudiyet içinde saf saf olup Kâbe’nin etrafında kümelendikleri gibi kümelendiğini görünce… Vakıa Medine’de idi ama Hazreti Üstad’ın ifadesi ile, insan nerede olursa olsun, halkalar halinde Kâbe’ye müteveccih olunca tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yolu var o meselenin… Evet, o tatlı, o yumuşak, o ümit vaad edici manzarayı görünce, Allah Rasûlü tebessüm buyurdular; çok tebessüm edecek gücü yoktu ama tebessüm buyurdular.

Cenâb-ı Hak, hepinize o zevkli, o lezzetli, o şirin, o tatlı dakikaları yaşatır inşaallah. Evet, dünyayı da sizin için bir Cennet haline getirebilir. Öyle bakınca bu dünya da çok farklılaşıyor.

Hani bir yerde -Kendisine isnad edilen bir sözde- buyuruyor ki İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ، وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya, bir cife yığını, esas çöplük gibi bir şeydir; arkasına düşenler de kelblerdir.” Lisân-ı nezihi ile böyle bir şey telaffuz ediyor ise, muktezâ-i zâhire mutabakattan dolayıdır. Artık öyle bir mazmunu başka hangi kelimeler ile ifade ederse etsin, ona denk gelmez! Oysaki O, konuştuğu her şeyi denk getirmiştir. Bu açıdan “kilâbün” diyor.

   Dünyayı ahiretin tarlası ve İlahî isimlerin meclâsı olarak değerlendirip burada hep görülüyor olma şuuruyla hayat sürenler, ötede Cuma Yamaçları rasathanesinden Cemâlullah’ı müşahede edeceklerdir.

Fakat bir de onun -yine Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi-  “mezraatü’l-âhire” (ahiretin tarlası) ve Esmâ-i İlahiyenin mecâlîsi/mezâhiri olması yanları var. Bakıp her yerde O’na dair nâmeler görmek mümkün: تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَإِنَّهَا * مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ “Kâinat satırlarını derinden derine teemmül et. Çünkü onlar Mele-i Âlâ’dan sana indirilmiş Allah’ın mektupları/mesajlarıdır.” “Bir kitabullah-ı âzâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” (R. M. Ekrem)

İşte bu yanlarına bakınca, bunlar bile O’nu işaretliyor esasen; birer mercek haline, birer projektör haline geliyor, insanın seviyesine göre. Yine bir yönüyle insan, O’nun temâşâsına koyuluyor, “Göreceğim!” diyor; “Görülüyorum. Görülüyor olduğuma inandığıma göre göreceğim de demektir inşaallah.” Cenâb-ı Hak, o iki ufku da seviyesi ve sırasıyla lütfeylesin inşaallah. “Görülüyor olma”ya hayatımızı bağlayıp sürdürelim. Cenâb-ı Hak, bir gün gelecek, bu defa “görüyor olma” ile şereflendirecek.

“Bed’ü’l-Emâlî”de dendiği gibi;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez.” Hadisin ifadesiyle, “Mü’minler, kemmiyetsiz, keyfiyetsiz temâşâya koyulurlar O’nu, dolunayı ufukta temâşâ ettikleri gibi.” Bu, çok rahat temâşâ edilmesinin müteşâbih bir beyan ile ifadesi. Yoksa Allah, ne dolunaydır, ne güneştir, ne öyle bizim göreceğimiz şeydir. Herkes mir’ât-ı ruhuna göre o kâinatı idare eden Zât-ı Ecell u A’lâ’yı temâşâ edecek.

Bu, ilk iki beyti idi o manzumun; devamı da var:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Gördükleri zaman da, Cennet’in bütün nimetlerini unuturlar. Köşk varmış da, altından ırmaklar akıyormuş da, Hûrîler gözlerini dikmiş seni bekliyormuş da… “Bütün bunlar ne olur ki?!” falan dedirtecek insana, bayıltan bir manzara karşısında. Öyle bir şey…

Şimdi bunlar kazanılmış ise, kazanılacak bir şey kalmamış demektir. Konumlandırma, o istikamette… Öyle konumlandıran Zât’a (celle celâluhu) canlarımız fedâ olsun, kurban olsun!.. O mevzudaki Rehberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yanıltmayan bir rehber. Bu çağda, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) tercümanı, -esasen- çağın sözcüsü de milimi milimine hep O’nu izleyen bir zat idi. O da Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’i ile -inşaallah- sevinsin öbür tarafta. O’nun eli omuzlarımızda bizim, arkamızda inşaallah; O’nun yolunda yürüyorsak, İhlas Risaleleri, Uhuvvet Risalesi, İ’lâ-i Kelimetullah mülahazaları ile. Allah’ın izni ve inayeti ile… Bu kadar güçlü eller tarafından garanti altında bulunuyorsanız, artık denecek/edecek şey kalmamıştır.

   Kendimizi pâka çıkarmamamız lazım; bütün kardeşlerimiz kendi adlarına derin bir muhasebe ve mesuliyet hissiyle iki büklüm olsalar ve kendilerinden sıyrılıp Allah’ın havl ü kuvvetine sığınsalar sezadır.

Meseleye tek zaviyeden bakmak doğru değil. Bir; adamlar -esasen- belli bir dönemde sizi hazmedememişler. Kendilerine göre bir sosyal yapı tesisi peşinde koşturup durmuşlar. Farklılıkla ortaya çıktığınızda, size karşı hased duygusu ile köpürmüşler. Mesela bir buna verilebilir. Fakat mesele sadece buna verilince, içimizde onları suçlama duygusu köpürür. Onu öyle kabul etmek de olabilir; bu yanlış bile olsa, “içtihad hatası” deriz buna. Çünkü şu anda yaptıkları mezâlim, mesâvî, me’âsî de onu gösteriyor. Günahın en katmerlileri, Ziya Gökalp’ın ifadesi ile “mük’ab”ları yaşanıyor.

Bir ikinci mesele de şudur: Cenâb-ı Hak, bize çok geniş imkânlar/fırsatlar verdi. Ben, bu güzel kardeşlerimi düşünürken, mülahazalarımı ona bağlayarak hiçbir zaman ifade etmek istemedim. Fakat hatırlatma nev’inden meseleyi kendime bağlayarak dedim ki: “Benim yerimde doğru dürüst, aklı başında bir insan olsaydı, herhalde bunca insanın böyle teveccühü, katlanarak öyle bir mük’ab hizmet haline gelirdi ki!.. Maalesef ben, bu işin önünü kestiğimden dolayı herhalde bana takıldı, o engebeye takıldı kaldı, belli bir yerde takıldı kaldı!..”

Kardeşlerim için onu düşünemem ben. Fakat burada şunu hatırlatmak istiyorum: Bütün kardeşlerimizin böyle bir mülahaza ile Cenâb-ı Hakk’a teveccühlerinde mahzur yoktur. “Tezkiye-i nefs etmemek suretiyle tezkiye-i nefs etmek” diyor Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân, bildiğiniz gibi. Kendimizi pâka çıkarmamamız lazım. Otuz Birinci Söz’de ifade ediyor: إِنَّ اللَّهَ لَيُؤَيِّدُ هَذَا الدِّينَ بِيَدِ الرَّجُلِ الْفَاجِرِ “Allah, bu dini, bazen fâcir bir insanın eliyle bile te’yîd buyurur.” Sonra diyor: “Müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin.” Bu açıdan da her şahsın kendisine böyle bakması, hem sık sık arınma kurnalarına koşması açısından önemlidir hem de kendine bir pay ayırmama mevzuunda çok önemlidir. Ne kadar kendi kudretlerimizden, iradelerimizden, meşîetlerimizden tecerrüt edersek, o ölçüde O’nun kudretine, meşîetine, inayetine, kilâetine teveccüh etmiş, sığınmış oluruz. Zaten doğru olan da odur: لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ “Havl ve kuvvet, Allah’a aittir; hiç kimsenin bir havli yoktur.”

Evet, bir de meseleye bu zaviyeden bakmak lazım; “Biz nerede, ne kusur yaptık!” filan… Mesela idrakimizin yetersizliğinden dolayı mı acaba?!. Bazen münferit hareket mi ettik acaba, münferit düşüncelere mi başvurduk bu mevzuda?!. Kafa kafaya verseydik, böyle kolektif şuura her şeyi emanet etseydik!.. Bu da başka bir mesele… Hani böyle daha değişik şeyler sıralanabilir bu mevzuda. Fakat ana hususlar olarak zikredilen üç temele ircâ etmek suretiyle meseleye umumî manada bakmak lazım.

   “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” Olumsuz hadiselerin yanı sıra Cenâb-ı Hakk’ın farklı lütufları bulunduğunu da görmek lazımdır.

Diğer taraftan, bir de meselenin güzel bir yanı var: Zaten her şey -bir yönüyle- öyle başlıyor. Mesela din, yasak ediliyor ülkede; bildiğiniz gibi, Kur’an kursları bile yasak ediliyor. Ben, öyle bir dönemde Kur’an kursuna gidiyordum. Ahırın bir yerinden bir delik açılarak, imam odasına giriliyordu. Orada işte biz çocuklar okuyoruz, 6-7 yaşlarında. Jandarmanın orayı bile bastığını hatırlıyorum. Böyle bir dönem… Bu defa Hazreti Pîr’in sistematiği içinde, ne oluyor? O kadar çok göze batacak gibi değil de iki-üç tane insan bir araya gelsin, bir evde, bir dershanede kalsın… Şimdi o sıkıntı, bir yönüyle çok farklı bir açılım açısı bize gösteriyor, Allah’ın izni-inayetiyle; hani bugünlere gelindiyse, öyle bir mebde ile, öyle bir başlangıç ile oldu.

Bir de meselenin böyle bir pozitif yanı var. Cenâb-ı Hak, şimdi tazyik ediyor ama فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirâh, 94/5-6) Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır; her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Kur’an-ı Kerim buyuruyor, İnşirâh Sûresi’nde. Demek ki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek canı çok sıkılıyordu Mekke döneminde. Onun için, وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ “Senin belini çatırdatan o ağır yükünü üzerinden indirmedik mi?” (İnşirâh Sûresi, 94/2-3) deniyor. “Senin sırtının kemiklerini çatlatacak/kıracak şekilde tazyikât…” O öylesine maruzdu. “… Ama bilmelisin ki bütün bu zorluklardan sonra bir kolaylık var.”

Şimdi bize ait yanlarıyla da bahsettiğimiz o olumsuz şeylerin yanı sıra, Cenâb-ı Hak, bir de böyle olumlu şeylere doğru bizi sevk etti; dünyanın dört bir yanına saçtı-savurdu… Bir dönemde ihtiyârî gidenlerin yanına… Onda da ayrı bir hikmet varmış; bizim aklımız ermez: Onlar önceden oralara gitmeselerdi, sizin hissiyatınıza, düşüncenize, temel felsefenize tercüman olmasalardı, arkadan muhacirler gittikleri zaman, o iltifatı göremeyeceklerdi. Siz (arkadaşlarınızla) çok iyi bir imaj uyardınız oralarda; arkadan giden insanlar da sımsıkı kucaklara, açılmış âğuşlara kendilerini attılar ve huzur içinde soluklanmaya durdular. İşte bunlar da pozitif şeyler.

Bundan sonra -esasen- konuma göre meseleyi nasıl değerlendirmek lazım ise, öyle davranmalı!.. Eskiden gitmiş arkadaşlarımız var. Birileri o ümranları yıksa, bir yönüyle harap etse, blokajlara dinamitler koysa, orada sizin bütün statik hesaplarınızın altını üstüne getirse de Allah’ın izni-inayeti ile siz vazifenizi yapmalısınız. Onlar tahribat cihetine gidiyorlar; belki, işleri kolay. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın inayeti karşısında bozguna uğrama mahkûmiyetini mutlaka yaşayacaklardır. Evet, bunu çok iyi değerlendirmek lazım; meseleye bir de böyle bakmak lazım bu dönemde.

   Biz kurbet yolcularıyız; hep rıza ufkunu kollamalı, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yörüngesinde yaşamalı, zamanın şartlarını gözeterek insanlığa hizmete koyulmalı ve böylece sürekli O’na doğru mesafe almalıyız!..

Vakıa her gün içimizi acıtan, içimizi kanatan tablolar karşısında kalıyoruz. Bütün bunlar kan damlaları oluyor, benim de içime damlıyor, uykumu kaçırıyor, değişik rahatsızlıklarımı tetikliyor. Fakat dişimizi sıkıp sabretmemiz lazım. Sürekli رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً -Bazı rivayetlerde رَسُولاً نَبِيًّا de var; رَسُولاً نَبِيًّا Sabah-Akşam dualarında olduğu gibi- “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” demek suretiyle, olumsuz gibi meydana gelen o duygu, o düşünce, o tahayyülât, tasavvurâtın tepesine bir balyoz indirmemiz lazım, Allah’ın izni-inayeti ile.

Bir taraftan rıza ufuklu yaşarsak, sürekli Cenâb-ı Hakk’ın rızasını ve hoşnutluğunu talep yörüngesinde meseleyi götürür isek, bir taraftan da hâlihazırdaki dünyaya ve bugünkü şartlara, konjonktüre göre, zamanın yorumlarının katkılarını yanımıza alarak hareketlerimizi planlar isek, Allah’ın izni-inayeti ile, hep Allah’a doğru yürüyoruz demektir, inşaallah. Biz, kurbet yolcusuyuz.

Sofiler tekkelerde onu yapıyorlardı: “Fenâ fi’ş-şeyh”, “Fenâ fi’r-Rasûl”, “Fenâ fi’llah”, “Bekâ billah-maallah”, “Seyr ani’llah”… Gideceksiniz; sürekli “nüzûl”lar ile “urûc”lar birbirini takip edecek. Gidecek, dolacak, doyacaksınız; lebrîz olacak, taşacaksınız, taşacak her şey Allah’ın izni ile. Diyeceksiniz ki “Ben başkalarına bu duyguları duyurma mecburiyetindeyim!” İnsanlığın İftihar Tablosu’nun halini Abdülkuddûs’un ifade ettiği gibi: “Öyle makamlara erdi, öyle şeyler gördü ki, vallahi ben oraya çıksaydım, geriye dönmezdim ama O döndü!” Bir başka Hak dostunun dediği gibi, “Peygamber ile başkalarının arasındaki farkı işte bundan anlayın!”

Bir, yaşatma duygusu. Bir de yaşama duygusu. O da hor-hakir değil; Cennet’e girersin, Hûrî-Gılmân olur… Allah, Kur’an-ı Kerim’de o kadar anlatıyor. Fakat hiçbir şey o yaşatma duygusu gibi olamaz. Binlerce insanın elinden tutacaksın, edeceksin, filan…

Bütün bunlar ile sürekli gel-gitler yaşayacağız; o duygular bizi hırpalarken, hemen beri tarafta bu türlü reçeteleri elimize alarak Cenâb-ı Risâlet-penâhînin eczanesine müracaat ederek, “Yâ Rasûlallah! Benim böyle bir derdim var; efendim, bunun reçetesi nedir?” falan diyeceğiz. O da belki diyecek ki: “Sen benim Siyer’imi okumadın mı?!.”

   Bulunduğumuz ülkelerde entegrasyonu sağlamanın yanı sıra dinimizin emirlerinden taviz vermemek de hedefimiz olmalı!..

Bir başka mesele de dünyanın değişik yerlerine hicret etmişiz, göç etmişiz. Nerede Kanada, nerede Kaliforniya, nerede Almanya, nerede İngiltere, nerede Hollanda, nerede Amerika ve nerede Afrika, siyah Afrika?!. Bu açıdan da oralarda yetişmiş insanlar, oranın insanını arka planı ile okumuştur, doğru okumuştur; isabetli değerlendirmeleri vardır. Kafa kafaya verir isek, مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İstişare eden insan, haybet (kayıp) yaşamaz!” kazanımını yakalamış oluruz. Onu yakalarız Allah’ın izni-inayetiyle veya yanılma nispetlerini aza ircâ etmiş oluruz ya da aza çekmiş oluruz, indirmiş oluruz.

Bu açıdan da coğrafyayı doğru okumak lazımdır. Dolayısıyla, dünyanın neresinde bulunuyorsak, oradaki insanlar ile dirsek temasında bulunmak suretiyle diyeceğimiz, edeceğimiz şeyleri belirlemek ve onları temsil ile derinleştirmek lazımdır. Yani Peygamberâne ifadelerin yanında, -“Peygamberâne ifadelerin yanında” diyorum- meseleye “hâl” ile “temsil” ile kâfiyeler koymak… Yani, davranışlarımız, dediğimiz şeylerin milimi milimine aynı olmalı esasen. Dolayısıyla böylece o topluma entegre olmuş oluruz. O toplum bizleri kendilerinden birer fert, kendilerinden birer toplum olarak görür!..

Bir diğer taraftan da böyle bir yerde, yabancı bir ülkede esasen ağır basan, bizim dışımızda, bize tesir edebilecek ister hayat tarzı, ister üslupları, isterse inanç sistemleri ile ilgili hususlar olabilir. Meselâ insanî değerleri çok önde olabilir… Fakat dinin bazı emirleri var. İşte hafizanallah, bohemliğe karşı kararlı durma, seralar oluşturma, hep onların içinde emn ü emân içinde bulunma… Bunlar bizim için, arkadan gelen genç nesiller için çok önemlidir. Gençlerin okudukları kitaplar, onlara (gidilen coğrafyanın kültürüne) aittir. Ne yapıp yapıp bizim değerlerimizi, methedip göklere çıkarmak suretiyle, onlara sevdirmek lazımdır. Hangi insan vardır ki Asr-ı Saadet’teki o toplumun âdetâ ütopik hayat tarzlarını görsün de beğenmesin onu?!. Bu açıdan da öyle bir şey serdedildiği, sergilendiği zaman -zannediyorum- kendi evlatlarımızı da imrendirecek ve asimilasyona karşı da seralar/surlar oluşturmuş olacağız, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Himmet, Asr-ı Saadet’ten beri süregelen bir uygulamadır; bugün adı, alanı, şekli biraz değişmiş ve “muavenet” olmuştur; hangi unvanla olursa olsun mağdurların yardımına koşmak üzerimizde bir borçtur.

İnsanlığın İftihar Tablosu mebdede meseleyi başlatırken insanların himmetine müracaat etmişti. Tebük’e gideceklerdi; çok ciddi donanıma ihtiyaç vardı. O günün şartlarına göre nasıl mekanize olunuyor ise, öyle mekanizasyona ihtiyaç vardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) himmete müracaat etti.

Sizinkinin de şimdiye kadar adı “himmet” idi zaten. Hemen her yerde himmet yapıyordunuz; burs veriyordunuz, bina yapıyordunuz, kurs açıyordunuz; bunları yapıyordunuz.

İnsanlığın İftihar Tablosu, orada en müessir şekilde konuştu. Konuşunca, O’nun sözlerine -bir yönüyle- dağ, taş, ağaç, hayvanlar bile cevap veriyordu. Üstad hazretlerinin, mucizâtı serdettiği yere bakacak olursanız, nelerin “Lebbeyk!” (Buyur yâ Rasûlallah!) deyip O’na koştuğunu göreceksiniz.

Orada birkaç mesele söz konusuydu: Hazreti Ebu Bekir efendimiz, Hazreti Ömer efendimiz, Hazreti Osman efendimiz, Hazreti Ali efendimiz… Hakikaten bunların her birerleri kâmet-i kıymetleri ölçüsünde yaptılar. Hazreti Ebu Bekir, malının bütününü getirdi; Hazreti Ömer efendimiz, yarısını getirdi; Hazreti Ali efendimiz, yarısını gizli, yarısını açık getirdi; Hazreti Osman efendimiz zaten beş yüz tane deve himmeti yaptı, malum. Dillere destan bütün bunlar.

Fakat bu meseleyi anlamayanlar da vardı. Mesela, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuştuktan sonra, “Ne yapılacak şimdi, alın teri ile kazandığımız şeyleri getirip bunların eteklerine mi dökeceğiz?!” falan… Birisi o inceliği anladı, hemen evine koştu; ya eteği veya avuçları dolu, ne var ise onun içinde, getirdi, “Al yâ Rasûlallah!” dedi. Hemen öbürleri dediler ki, “Demek böyle yapmak lazımmış!” Evet, bunun gibi.

Bu açıdan biz böyle körü körüne bir meseleye açılmış değiliz. Arkadaşlarımızdan, büyüklerimizden Allah ebeden razı olsun; onlar da bir himmet düşüncesi oluşturdular. Bu düşünce, bir dönemde öyle gelişti ki, Allah’ın izni-inayeti ile… Hani ben çok değişik yerlerde, değişik şeylere şahit oldum fakat sadece bir tanesini arz edeceğim; hatta yerini de arz edeceği onun:

Bozyaka’da, Bozyaka’nın salonunda… Yine Fakir, böyle derme-çatma bir şeyler konuşuyorum, işte burada başınızı ağrıttığım gibi. Ondan sonra da arkadaşlar, işin önündekiler, defteri kalemi alıyorlar; böyle, “Sen ne veriyorsun? Sen ne veriyorsun?” soruyorlar; insanlar da gönüllerinden koptuğu gibi taahhüt ediyorlar. Ben konuştuktan sonra çekildim, biraz utanıyordum. Yani onu da bir dilenme gibi görüyordum ama neylersin; başka türlü de o kocaman çark dönmüyor, ona göre bir çağlayan olması lazım ki döndürsün. Kendi odama çekildim ben. O sırada, astsubaylıktan emekli, orada hizmette de koşan birisi, elinde anahtarlar, koşa koşa geldi. Gözleri dolu dolu, “Hocam!” dedi, “Benim verecek param yok; astsubaylıktan emeklilik ikramiyesiyle aldığım evimin anahtarlarını veriyorum.” Unutamayacağım bir hadise…

Fakat o kadar çok unutamayacağım hadise var ki!.. Bir başka yerde neyse ki himmet az oldu, ben de çok sıkıldım. Dedim ki: “Ben bulurum bunu; ben de yüz bin lira taahhüt ediyorum!” Dedim ama belki hiç düşünmedim; nasıl bulurum diye de düşünmedim. Bir gün sonra, belki iki gün sonra, sizin çoğunuzun tanıdığı biri… Evet, her iki bacanak da öyle cömerttiler, Hizmet’in içindeydiler. Ne münasebetle ise ki, ben onun evine kahvaltıya gittim. Bir şey talep etmedim ben, istemedim ondan. O güne kadar da öyle çok önde görünmemişti. “Hocam” dedi, “Siz o gün himmet yapmışsınız, yüz bin lira taahhüt etmişsiniz. Kusura bakmazsanız, onu ben vermek istiyorum!” dedi. Evet, bir yerde siz cesurca bir adım atıyorsunuz; Cenâb-ı Hak, öyle mukabelede bulunuyor ki, hakikaten siz de utanıyorsunuz, iki büklüm oluyorsunuz asâ gibi.

Arkadaşlarımız böyle himmet ile muavenete de alışmışlardı; sadece işin adı, bir de alanı değişti. Eskiden mesele Türkiye’de cereyan ediyordu. Meselenin biraz şekli de değişti. Yurt dışına çıktık biz; burada bir hayli bakılacak insan var, muavenete muhtaç insan var. Kadınlar var, çocuklar var. İşte şehit olan insanlar var, gelip-giderken yollarda şehit olan insanlar var… Bunların hepsinin görülüp gözetilmesine ihtiyaç var belki.

Dışarıda, mesela Amerika’da bu türlü organizasyonları nasıl gerçekleştirebiliriz? Almanya’da nasıl gerçekleştirebiliriz? Bazı yerlerde böyle bu türlü muhtaçlara yardım fonları oluyor, yapıyorlar. O türlü organizasyonlar da olur ama bize inanmaları lazım, güvenmeleri lazım.

Dünkü sözlerimiz ile bugünkü hal ve temsillerimizin örtüşmesi, meseleyi koro haline getirecek, Allah’ın izni-inayeti ile. Herkes duyacak, herkes o çağrıya koşacak, Allah’ın izni-inayeti ile.

Kırık Testi: İSLAM’IN ESASI İSTİKAMETTİR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Resûl-i Ekrem’in (s.a.s) “Beni, Hûd ve benzerleri ihtiyarlattı.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 17/286) sözünü nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Beyhakî’nin rivayetinde Peygamber Efendimiz’e “Hûd sûresinde sizi ihtiyarlatan şey nedir? Peygamber kıssaları mı, yoksa ümmetlerin helâk edilmesi mi?” şeklinde bir soru yöneltildiğinde Efendimiz, “Bunların hiçbirisi değil, sûrede belimi büken şey, Cenâb-ı Hakk’ın, ‘Emredildiğin gibi dosdoğru ol!’ (Hûd sûresi, 11/112) sözüdür.” (Beyhakî, Şuabu’l-îmân, 4/82) buyurmuştur. Esasında Efendimiz’in belini büken çok daha fazla sûre ve âyet vardı. Fakat O, bu âyeti özellikle zikretmiştir. Zira istikamet emrinin ucu açıktır. Burada beş vakit namaz kılma veya bir ay oruç tutma gibi belirli bir sınır konulmamıştır. Semavî vahyi kendi enginliği içinde anlamaya müsait bir vicdana sahip olan Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu âyetten çok engin manalar çıkarıyordu. Dolayısıyla O’nun açısından bu emrin yerine getirilmesi çok zordu.

Elbette herkes bu tür âyetleri kendi kamet-i kıymetine göre anlayacaktır. Bu âyetle kastedilen mükellefiyetin ne olduğunu sıradan bir insana soracak olsanız o, “Eğer beş vakit namazını şart ve rükünlerine uygun olarak kılar, orucunu hakkıyla tutar, varsa mallarının zekâtını verir, imkânların elveriyorsa hacca gider ve büyük günahlardan da uzak durursan istikamet içinde olursun.” der. Bir başkası buna şöyle cevap verebilir: “Eğer farz ve vacipleri hassasiyetle eda eder, haramlardan sakınır, mekruhlara karşı dikkatli davranır, mekruhtur korkusuyla bir kısım mubahları terk eder, yani takva dairesi içinde bir hayat yaşarsan istikamet içinde olursun.”

   Efendimiz istikameti nasıl anlamıştı?

Fakat Efendimiz’in kendi adına bu âyetten anladığı mana, bunlardan çok daha farklıdır. Belki de bu yüzden O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakları şişinceye kadar geceleri ibadet ediyordu. Hususiyle yaşının ilerlediği dönemlerde ayakta duramayacak duruma geldiğinde nafile namazlarını oturarak devam ettiriyordu. Sahabeden öğrendiğimize göre bazen tek bir rekâtta Bakara, Âl-i İmran ve Nisa sûrelerini bitirdiği oluyordu. Secdeye kapanıyor, mü’minleri kâinat kitabı üzerinde tefekkür etmeye davet eden âyetleri tekrarlıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir gün O’nun bu durumu karşısında, “Ya Resûlallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği hâlde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?” diye soran Hz. Âişe’ye, “Şükreden bir kul olmayayım mı ya Âişe?” cevabını vermişti. (Buhârî, teheccüd 16; Müslim, salâtü’l-münâfikîn 81) Demek Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikameti böyle bir enginlikte anlamıştı.

Bu sebepledir ki sahabeden öğrendiğimize göre bu âyet indikten sonra onun saçlarında beyazlar görülmeye başlamıştı. Kendisine bu durum hatırlatıldığında da, “Beni Hûd sûresi yaşlandırdı.” mukabelesinde bulunmuştu. İsterseniz siz buna, “Hûd suresi belimi büktü ve beni iki büklüm hâle getirdi.” diyebilirsiniz. Zira söz konusu âyet öyle mutlak bir hüküm ortaya koymuştu ki onun belirli amelleri ifa etmek suretiyle kayıtlanması mümkün değildi. İstikametin sınırı belli olmadığı için ne kadar amel yapılırsa yapılsın yine de âyetin gereğinin yerine getirildiği iddia edilemezdi. Bu açıdan Allah’tan gelen bütün emirler karşısında tam bir sabır, tevekkül, teslimiyet, tefviz ve sika kahramanı olan Nebiyy-i Ekrem’e bu âyet çok ağır gelmişti. Zira Onun duyuşu, anlayışı çok derindi.

Büyük zatlardan birisi Allah’a şükürle ilgili şu mülâhazalarını dile getirir: “Ya Rabbi, Sana şükrümü nasıl eda edebilirim ki! Senin beni şükretmeye muvaffak kılman bile ayrıca bir nimet olması dolayısıyla bir şükür ister. Benim yaptığım her bir şükre de şükretmem gerekir. Ömür boyu hiç durmadan Sana şükretsem yine de Senin ihsan ettiğin nimet ve lütufların şükrünü eda edemem.” Meseleyi Sadi’nin Gülistan’ındaki ifadesiyle de ele alabiliriz: O, “Her bir nefes için iki şükür gerekir.” diyor. Zira insan nefes alamasa öleceği gibi, aldığı nefesi veremediği takdirde de ölür. Allah, bir nefes alıp vermede bile insana iki defa hayat bahşediyor. İnsanoğlu kendisine küçücük bir iyilikte bulunan kimselere bile teşekkür etmeyi borç bildiğine göre, onu baştan aşağı nimetler içinde yüzdüren Rabbine karşı acaba nasıl şükretmelidir! Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu meselenin şuurunda olduğu için “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!” âyeti karşısında iki büklüm oluyordu.

   İstikametin Ölçüsü

Allah Resûlü’ne ittiba eden ve O’nun arkasında saf bağlayan mü’minlere düşen vazife de bu anlayışı yakalamaya çalışmak olmalıdır. Onlar birer “hel min mezid (daha yok mu?)” ferdi olarak yaptıkları kulluğu hiçbir zaman yeterli görmemeli ve sürekli çıtayı yükseltmeye çalışmalıdırlar ki istikameti yakalayabilsinler. Zira Allah Teâlâ istikamet üzere olan kullarına şu müjdeyi vermiştir: وَأَنْ لَوْ اِسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا “Eğer onlar, Allah’ın yolunda dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur verir, rızıklarını bollaştırırdık.” (Cin sûresi, 72/16) Âyetin mealini biraz daha açarak şöyle diyebiliriz: “Eğer siz istikametin peşinde olur, istikameti takip eder ve istikamet içinde olursanız, ben de sizi nimetlere gark ederim.”

Bu açıdan mü’minlerin istikamet üzerinde derin derin düşünmesi gerekir. Acaba doğruluğun ölçüsü nedir? “Doğru ol” emriyle Allah bizden ne istemekte, nasıl bir kulluk performansı ortaya koymamızı talep etmektedir? Hiç şüphesiz bunu anlamanın ve yaşamanın yolu, peygamberlerin kutlu yoluna tâbi olmaktan geçer. Geçmiş kavimler hayatlarını istikamet içinde geçirebilmek için kendilerine gönderilen peygamberlerine uymalıydılar. Ümmet-i Muhammed’in, istikameti yakalayabilmesinin tek çaresi de bütün peygamberlerin hakikatlerini kendinde toplayan ve makam-ı cem’in sahibi olan Efendimiz’e uymaktır. Bu açıdan şayet biz de Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi müstakim bir hayat yaşamak istiyorsak, O’nun sünnetine ittiba etmeli ve O’nun yolunu takip etmeliyiz. Eğer bunu başarabilir ve istikametimizi kaybetmezsek, Allah da bize yerden ve gökten bereketler ihsan edecektir.

Şayet bir kavim doğruluktan ayrılmış ve istikametini kaybetmişse, Allah’ın ihsan ettiği nimetler bile onları baştan çıkarmaya matuf olabilir. Allah’ın, başlarından aşağıya yağdırdığı nimetler onların küstahlaşmasına sebep olabilir. Sahip oldukları servetler, makamlar, imkânlar onları baştan çıkarabilir de her geçen gün daha da şımarıklaşırlar ve öyle bir gün gelir ki, فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun ki böylece zulmedip duran o güruhun kökü kurutuldu.” (En’âm sûresi, 6/45) âyetinde de ifade edildiği üzere Allah bu zalim kavmi hak ile yeksan eder. Yani bu kişilerin nail oldukları nimetler kendileri için birer mekr-i ilâhî, birer istidraç olur.

Evet, insan için yakalanması gerekli en önemli hedef, istikamettir. Yani peygamber yolunda olup olmama meselesidir. Hiç kimsenin peygamberlerin seviyesine ulaşması mümkün değildir. Fakat önemli olan, ulaşma gayreti içinde olmak ve onların sahip oldukları özelliklere sahip olmaya çalışmaktır.

Denebilir ki İslâm’ın esası istikamettir. Bu sebepledir ki biz her gün namazlarımızda, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım bizi sırat-ı müstakime (ifrat ve tefritlerden uzak, dosdoğru yola, Senin yoluna) hidayet eyle!” (Fâtiha sûresi, 1/6) duasıyla Allah’tan istikamet talep ediyoruz. Yani Allah’tan günde kırk defa ifrat ve tefrite düşmeden, hiçbir şeyde aşırıya kaçmadan ve atalete saplanmadan istikamet içerisinde bir hayat yaşamayı istiyoruz. Peygamber Efendimiz’in, kendisinden nasihat isteyen bir sahabeye, قُلْ رَبِّيَ اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقِمْ “Rabbim Allah de, sonra da istikametten ayrılma!” (Tirmizi, zühd 61; İbn Mâce, fiten 12) buyurması da istikametin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Bu sebeple bize düşen, günde kırk defa lisanımızla istikamet talebinde bulunmakla yetinmeyerek onun arkasına düşme, onu elde edebilecek yollara tevessül etme ve bir ömür boyu müstakim bir hayat yaşama azm u cehdine sahip olmadır.

   Her Uzvu Yaratılış İstikametinde Kullanma

İstikamet içinde olmanın önemli bir gereği, her uzvun yaratılış istikametinde kullanılmasıdır. Allah insana elini, ayağını, gözünü, kulağını, dilini, dudağını büyük bir nimet olarak ihsan etmiştir. İnsan çoğu zaman, bunların gerçek kıymetini ve kendisi için ne büyük birer nimet olduklarını ancak onlardan mahrum kaldığında anlayabilir. Beled sûresinde yer alan, أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ * وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ “Biz ona görmesi için gözler, gönlüne tercüman olacak dil ve dudaklar vermedik mi? Ona hayır ve şer yollarını göstermedik mi?” (Beled sûresi, 8-10) âyetleri de insana bu nimetlerin kadr ü kıymetini hatırlatarak onu tefekkür ve şükre sevk eder.

Bu durumda insana düşen vazife, günahlara nazarla gözünü, nâseza nâbeca sözleri dinleyerek kulağını, gıybet, yalan ve iftira gibi haramları konuşarak dilini kirletmemesi; haramlara el uzatarak veya günaha doğru adım atarak el ve ayaklarını sakatlamamasıdır. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha günah, haram, münker veya fuhşiyat olarak isimlendirilen olumsuz fiillerin neler olduğunu açıkça beyan etmiştir. İnanmış bir mü’mine düşen vazife, sahip olduğu duyu ve uzuvların her birerlerini helâl dairede ve yaratılış istikametinde kullanmaktır. Aksi takdirde, حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Nihayet ateşin yanına geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları işleri söyleyip kendi aleyhlerinde şahitlik ederler.” (Fussilet sûresi, 41/20) âyetinin de işaret ettiği üzere ahirette onun bu uzuvları, aleyhinde şahitlik edecektir.

Evet, asıl olan, her uzvun yaratılışı istikametinde kullanılmasıdır. Mesela gözün vazifesi kâinat kitabını doğru okumak, ondaki hâdiseleri hallaç etmek ve böylece kendisini Zat-ı Ulûhiyet’e götürecek yollar bulmaktır. Eğer insan bunun yerine gözünü günahlara bakmakta kullanırsa ahirette bu göz Allah’a karşı, “Allah’ım senin bu kulun, ‘Mü’min erkeklere, gözlerini haramdan sakınmalarını ve ırzlarını muhafaza etmelerini (iffetli ve namuslu yaşamalarını) söyle.’ (Nûr sûresi, 24/30) âyetinin emrine muhalif davrandı. Benim yaratılış hikmetime muhalif harekette bulundu.” diyecek ve sahibinden şikayetçi olacaktır. Zira bu dünyada günahlarla kirlenen ve manen körelen bir gözün ahirete ait görme ufku daraltılmış ve ahiretteki nasibi elinden alınmış olur. Artık böyle bir göz öbür âleme ait güzellikleri sahip olduğu potansiyele uygun olarak göremez.

Aynı husus diğer uzuvlar için de geçerlidir. Kulağın yaratılış hikmeti, Allah’ın kelamına, Peygamberin beyanına ve ilhamını bu kutsi kaynaklardan alan büyük zatların sözlerine kulak vermektir. Eğer bunun yerine kulak lağviyat ve lehviyat kirleriyle kirletilirse o, sahip olduğu potansiyel kabiliyetlerden mahrum kalacağı için ahirette duyulacak güzellikleri duyamaz. Kim bilir ahirette bir nebi sözünü veya sahabi kelamını duymak ne kadar güzeldir! Hele Cenâb-ı Hak’tan tek bir kelime bile duymak, insanı orada zevkten bayıltır. Fakat burada günahlarla kirlenen bir kulağın bu güzellikleri duyması mümkün değildir.

Aynı şekilde burada yalan, gıybet ve iftira gibi günahlarla kirletilen bir dilin, bu mübarek sözlere mukabelede bulunması mümkün değildir. Keza burada haramlar arkasında koşan, gitmemesi gereken yerlere giden bir ayağın ahirete ait yürüme istidadı elinden alınmış olacaktır. İnsan burada sahip olduğu âlât u edevatı kirletmiş, onların kolunu kanadını kırmışsa, öbür âlemde bu kırık dökük şeyler onun bir işine yaramayacaktır. Dolayısıyla ahirette her şeyi konuşturan Allah, bu uzuvları da konuşturacak, onlar da -hafizanallah- sahibi aleyhine şahitlikte bulunacaktır.

Bu kişilere ahirette kendi uzuvlarının yapmış olduğu şahitliğe itiraz etme hakkı da verilmeyecektir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “O gün ağızlarına mühür vururuz da elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.” (Yâsin sûresi, 36/65)  Kur’ân’ın ifadesiyle, dünyada bazılarının yaptığı gibi orada da ağızlar mazeret beyanına kalkıp şöyle diyecek: “Başımızda bulunanlar bizi yoldan çıkardı. Onlar bize musallat olmasalardı biz bu hallere düşmezdik.” (A’râf sûresi, 7/38; Ahzâb sûresi, 3/67) İhtimal ahirette ağızlar bu tür diyalektiklere kalkışacaklarından, Allah onları mühürleyecek ve konuşmalarına müsaade etmeyecektir. Ağızlar sustuktan sonra da diğer uzuvlar işlenen hataları anlatmaya başlayacaktır.

Evet, bu dünyadaki bir kısım hata ve günahlar, öbür dünyada mahiyetini bilemeyeceğimiz çok farklı bir şekilde sahibine dönecektir. Bu açıdan insan burada öyle işler yapmalı, sahip olduğu her bir uzvu öyle isabetli yerlerde kullanmalıdır ki onların ahiretteki geriye dönüşleri insanı memnun ve mesrur etsin; âdeta onu kanatlandırarak Cennet yamaçlarında dolaştırsın. Sahip olduğu uzuvları günahlarla köreltmek ve kabiliyetlerini öldürmek yerine, yaratılış istikametlerinde kullanmak suretiyle onları daha da inkişaf ettirsin. Bunun yolu da bir ömür boyu doğruluktan, istikametten ayrılmamak, sırat-ı müstakimi bırakarak patikalara sapmamaktan geçer.

   Adanmışların Yolu

Ne var ki istikameti korumak öyle kolay değildir. Çoğu insanın hayatı zikzaklarla doludur. Bazı insanların bir yere kadar melek gibi olduğunu müşahede eder, âdeta soluklarında Cibril’in soluklarını duyar gibi olursunuz. Fakat o, doğruluğu bir fıtrat hâline getirememişse, yapmacık tavırlarla insanlara farklı görünmeye çalışıyorsa, bir gün damarına bastığınızda gerçek karakteri hortlayıverir. Kendisini boğulmaktan kurtaran ve sudan geçmesine yardımcı olan adamı sokan akrebin “Ne yapayım, huyum bu!” demesi gibidir bu kişilerin durumu. Bu açıdan önemli olan, insanın iyilik ve güzelliklerde sabitkadem olabilmesidir.

İstikameti yakalayamamış kişilerin başkaları nazarında inandırıcı olmaları da mümkün değildir. Bir gün öyle, bir gün böyle hareket eden insanlar başkalarına güven vaat etmezler. Siz, olabildiğine hasbî davranan, ruhunun abidesini ikame etme uğruna her türlü fedakârlığı göze alan ve hiç kimseden hiçbir şey beklemeyen müstağni ruhlu birisi olsanız bile, bu durumunuzu sürekli hâle getirmedikçe, zikzak çizmeyi bırakmadıkça inandırıcı olamazsınız. Mü’minin nabzını tutan insanlar onda hiçbir aritmiye şahit olmamalıdır. Eğer muhataplarınız bir, iki, üç… sene nabız yoklaması yaptıktan sonra kalbinizin çok ritmik attığını görürlerse size inanırlar. Bu açıdan tebliğ ve irşat faaliyetinde bulunan adanmışlar açısından da istikametin hayatî bir önemi vardır.

Nebiler, sıddîkler, şehitler ve salihler bugüne kadar defalarca test edilmiş ama hiç zikzak çizmemişlerdir. Onların Allah tarafından tebcil ve takdir edilmelerinin sebebi de budur. Onlar, hem bela ve musibetlere maruz kaldıkları acı günlerinde hem de nimet ve bolluğa eriştikleri tatlı günlerinde hep istikametlerini korumuşlardır. Ne nimetlerin sağanak sağanak başlarından aşağı boşalması onları küstahlaştırmış ne de yaşadıkları bir kısım mahrumiyetler onları şikâyete sevk etmiştir. Onlar her zaman elif gibi dimdik ayakta durmasını başarmışlardır. Bu sebeple de arkalarından gelenler için hep bir üsve-i hasene (güzel örnek) olabilmişlerdir.

Evet, elif gibi dosdoğru olmayan, sürekli kavisler çizen, bir oraya bir buraya savrulan insanların hedefe ulaşması mümkün değildir. İki nokta arasındaki mesafeyi en hızlı ve en kısa yoldan kat etmenin yolu, sağa sola sapmadan dümdüz ilerleyebilmektir. Eğer Allah’a karşı samimi bir kul, insanlar nazarında da güvenilir birer rehber olmak istiyorsanız, istikametten ayrılmamalı, hep doğru düşünmeli, doğru konuşmalı ve doğrunun arkasından koşmalısınız. Ne hevesatımızı tetikleyen dünyanın cazibedar güzellikleri ne makam ve mevkiler ne de maruz kalınan zulüm ve baskılar bize zikzak çizdirmemelidir. İnsanın bu konuda ortaya koyacağı ceht ve gayret onun için çok önemli bir ibadettir.

Kur’ân-ı Kerim, bize öğrettiği, رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا “Allah’ım bizi hidayete erdirdikten, hakikati gösterdikten sonra kalbimizi kaydırma!” (Âl-i İmrân sûresi, 3/8) duasıyla bize sabitkadem olmanın önemini göstermektedir. Zira menkıbelerde anlatıldığına göre ilmiyle ve ibadetiyle temayüz etmiş bulunan Bel’am İbn Baura veya Bersisa gibi niceleri, devvar-ı gaddarın saldığı oltaya veya attığı ağa takılmış ve şeytana av olmuşlardır. Varsın dünya bize küssün, varsın arkasını dönüp bizden kaçsın. Ahirete talip olan insanların dünya gibi bir derdi olmamalıdır. Ruhunun abidesini ikame etmeye kendini adamış olanlar, Allah rızasının dışında hiçbir şeyin arkasından koşmamalıdır.

الجَرَّة المشروخة: رسائل من حادثة الإفك

Herkul | | العربية

   سؤال: ما الرسائل الموجهة إلى المؤمنين في الآية الكريمة: ﴿وَلَوْلاَ إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ﴾ (سورة النُّورِ: 24/16) المتعلقة بحادثة الإفك؟

   الجواب: نزلت هذه الآية الكريمة في حادثة خاصة إلا أن الحكم الذي تتضمنه يشمل المؤمنين أجمعين؛ فهناك قاعدة مهمة في الأصول تنصّ على أن “العبرة بعموم اللفظ لا بخصوص السبب”، وبعبارة أوضح: بينما تبين هذه الآية الكريمة لسادتنا الصحابة الكرام كيف ينبغي لهم أن يتصرفوا إزاء هذا الافتراء القبيح بحق أمّنا عائشة رضي الله عنها، فإنها في الوقت ذاته تُعَلِّم من سيأتي بعد ذلك من المؤمنين ماذا يقولون وكيف يتصرفون إذا ما تعرضوا لافتراءات من هذا القبيل.

معلومٌ أن المنافقين قد أتوا بافتراءٍ وبهتان عظيم بشأن أم المؤمنين عائشة رضي الله عنها أثناء العودة من غزوة “بني المصطلق”، وعملوا على نشرِ هذه الفرية بين المسلمين، لدرجة أن بعض المسلمين المخلصين انجرفوا مع هذا التيار تأثرًا بالحالة النفسية العامة، وردّدوا هم أيضًا ما تقوله المنافقون هنا وهناك، وقد هزّت هذه الحادثة مفخرةَ الإنسانية صلى الله عليه وسلم وبيت سيدنا أبي بكر الصديق من الأعماق؛ حتى إن الطاهرة أم المؤمنين عائشة رضي الله عنها التي هي رمز العفة والعصمة والوقار صارت طريحة الفراش، ولم يرقأ لها دمع إزاء هذا الافتراء العظيم.

إلى أن نزل القرآن الكريم بالتزكية التامة والتبرئة الكاملة لأمنا عائشة رضي الله عنها بأكثر من خمسٍ وعشرين آية كريمة، وما زادت تلك الآيات أمَّنا عائشة إلا رفعةً ومنزلة، وبيَّنت أنها بكل صفاتها وسماتها جديرةٌ بسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، فكانت ولا زالت هذه الآيات الواردة في سورة النور تعكس نورانيَّتَها، وسيظل جميع المؤمنين إلى يوم القيامة يصدحون مرات ومرات بطهرها ونقائها وسمو منزلتها، فإن أثار شخصٌ ما بعضًا من الأفكار والتصريحات والادعاءات السلبية بحقّها رضي الله عنها بعد أن برَّأها القرآن الكريم فقد خرج من الدين بحسب ما ذكره العلماء؛ لأنه يخالف بذلك النصَّ القطعيَّ للقرآن الكريم.

   سترُ الخطايا

من الأمور التي تستدعي الأسف أن الغيبة والوشاية بالناس والافتراء عليهم أصبح بضاعة رخيصة في يومنا هذا، ولذلك يغتابُ الناسُ بعضُهم بعضًا بأريحية شديدة، يحدث هذا في حين أن الآية الكريمة ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ﴾ (سورة الْحُجُرَاتِ: 49/6) تدعو المؤمنين إلى التزام الدقة والحذر في هذا الصدد، وأن يتحرّوا الخبر الصادق من الكاذب، وأن يعرفوا ما إذا كان يستند إلى دليل أم لا.

 

فضلًا عن ذلك فإنه ليس من الصواب الحديث عن ذلك الخبر وترويجه يمنة ويسرة حتى وإن اتضح بعد التحقق منه أنه حقيقي وليس افتراءً؛ ذلك أن إخبار الآخرين بمجموعة من المساوئ التي اطلع عليها شخصٌ ما ليس أمرًا إلزاميًّا ولا تعبديًّا أيضًا، فلا ريب أنَّ هناك مجموعة من التدابير يلزم اتخاذها حفاظًا على سلامة المجتمع، وحيلولةً دون وقوع الأخطاء والآثام التي أصبحت مرضًا متفشيًا على مستوى المجتمع، ولا ريب أن إفشاءَ العيوب الشخصية وفضحَ مرتكبيها أو استغلال الافتراءات المزعومة ليس تصرّفًا يليق بالمؤمن.

وعليه فإنني أريد أن أنقل هنا ملاحظة للإمام أبي سعيد الخادمي[1] في هذا الصدد؛ إذ قال ما مفاده: عندما ترى مؤمنًا يرتكب منكرًا أَعِد النظر كي تتأكّد من الأمر، فإن لم يكن؛ فامسح عينيك ودقق النظر من جديد، ربما تكون أخطأتَ، اُنظُر مرة أخرى، وحتى بعد أن تنظر عشر مرات وتتأكد مما رأيت فقل: (اللهم أخرجه من هذا الوضع القبيح، ولا تُردني في ذنب كهذا)، وابرحْ ذلك المكان… إن السيد خادمي شخصٌ جليل، وإنني أُكِنُّ له احترامًا كبيرًا؛ فعندما سمعتُ عبارته هذه للمرة الأولى حدّثت نفسي قائلًا: “يا إمام! لماذا لم تقلْ لمن يرى حادثةً كهذا أنْ يولّها ظهره من أول نظرة، ويبرح المكان!” لأننا لسنا نوّابًا عموميين ولا محققين مع الآخرين.

وكذلك فإن التصرف اللائق بالمؤمن عندما يأتيه خبرٌ كهذا بحق الآخرين هو أن يقول: “هذا افتراء بيِّنٌ”، لأن حديث الناس بعضهم ضد بعض وغمزهم ولَـمْزَهم وتهويلهم أبسطَ الحوادث وتحديثَهم الآخرين عنها إنما يفتحُ أبواب الفتنة ويضع مختلف شرائح المجتمع في مواجهة مباشرة بعضهم ضد بعضٍ، لهذا قال سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “لَا يَدْخُلُ الجَنَّةَ قَتَّاتٌ[2] أي: نمّام. ومن هنا ندرك عظم هذا الذنب وشناعته.

   سدُّ الطرق أمام ظهور الافتراءات

إن حصر المسألة في حيِّز الذنوب الشخصية فحسب لهو تضييق لمعناها وفحواها، فهذه الآية الكريمة تُشير في الأساس إلى طبيعة التصرّف الواجب التزامه إزاء الادعاءات والافتراءات المزيَّفة التي تُلقى بشأن شريحة معينة من المجتمع، فبمقتضى أمر الآية الكريمة يمكن القول: إن ما يقع على كاهل المؤمنين تجاه مثل هذه الافتراءات هو أن يقولوا: ﴿مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ﴾ (سورة النُّورِ: 24/16)

فإن لم يكن ثمة حزم في هذه القضية ولم يُقطع السبيل أمام الافتراءات منذ اللحظة الأولى حدثت حزمةٌ من الانكسارات والتصدعات في المجتمع وسيستحيل التغلُّبُ على هذه الأمور لاحقًا؛ لأنه إن لم تتم السيطرة على الافتراء بمجرد ظهوره تفاقمَ أكثر وأكثر يومًا بعد يوم، فتتحطم القلوب، ويتزعزع شعور الثقة بين الناس، وتتشتَّتُ وحدة المجتمع ويتفرّق شمله، فأنى لمجتمعٍ قد فُقِدت الثقةُ والوفاق والاتفاق بين أفراده أن يحظى بالتوفيق الإلهي.

والآية الكريمة الأخرى التي وردت أيضًا في حادثة الإفك تبيّن وتوضّح كيفية التعامل مع مثل هذه الافتراءات التي ستقع في العصور اللاحقة، يقول تعالى: ﴿لَوْلاَ إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ﴾ (سورة النُّورِ: 24/12)

إذًا إن الحرصَ على قول “هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ” بشأن مثل هذه الحوادث من مقتضيات حسن الظن عند المؤمن الحق، فقد قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: “حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ[3]، وبالتالي فإنَّ من لا يُروجون مثل هذه الافتراءات ويتخذون موقفًا واضحًا إزاءها على اعتبار أن فعلهم ذلك من مقتضيات حسن الظن بإخوانهم المؤمنين؛ قد أدّوا حق إرادتهم، ونالوا ثوابَ ذلك، ربما أن أفعالًا مثل حسن الظن بالمؤمنين، والعزم والإصرار على ذلك، وإمساكِ اللسان تجاه الشائعات التي تُختلق بحقهم تبدو أمورًا بسيطة في الظاهر؛ لكنها في الحقيقة أعمال مهمة للغاية بالنسبة للإسلام.

من جانب آخر لو قام المؤمنون بإظهار موقفهم علانية إزاء مثل هذه الأكاذيب إلى جانب صيانتهم ألسنتهم عن الخوض فيها لقُطعتْ السبل دون وقوع فتن المنافقين ومفاسدهم، وأمام هذه العزيمة التي يتمسك بها محبو الحق والحقيقة تُبهتُ وتخرصُ شبكةُ النفاق التي تعبث بشرف المؤمنين وحيثياتهم من خلال الترويج لأخبار كاذبة وافتراءات وقحة.

﴿إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ﴾ (سورة النُّورِ: 24/11) يُفهَمُ منها أن مختلقي مثل هذه الافتراءات هم بضعة أفراد في معظم الوقت.. وقد يرمي بعضُ المنافقين المتخفين في صورة المؤمنين مثل هذه الافتراءات والأكاذيب بشكل منظم بقصد تشويه فئات معينة من المجتمع والتقليل من قيمتها، وربما يسعون إلى نشر هذه الافتراءات في المجتمع مستخدمين وسائل الإعلام بغيةَ التأثير أكثر فأكثر، فإن لم يقف -في مثل هذه المواقف- المؤمنون المخلصون خلف إخوانهم المتعرضين للافتراءات والأكاذيب ويدافعوا عنهم أثَّرَتْ هذه الأخبار التي لا أساس لها من الصحة على المجتمع بأكمله، وعليه فمن المهم للغاية إسكات تلك الأصوات النشاز من البداية، والوقوف إلى جنب من يتعرضون لهذه الافتراءات، والسبيل إلى ذلك هو أن يرفع المؤمنون أصواتهم بالحق مستغلين كلّ الوسائل المشروعة في سبيل ذلك، وأن يعبروا عن أنفسهم كما ينبغي.

لا ينبغي أن تُقصر المسألة على نصرة المسلمين فحسب، بل يجب دعمُ كلِّ من يتعرّض للظُلم والافتراء بغض النظر عن دينه وعرقه ومعتقده، ولنفترض أن مجموعة من الشائعات رُوِّجت بحق أفراد مسيحيين أو يهود أو غير ذلك؛ فإن محاولة أي مسلم الاستفادة منها لصالح نفسه أو اعتباره إياها عنصرًا لتحقيق مكسب ما أمرٌ لا يتوافق إطلاقًا مع قيم الدين الإسلامي الذي ينتسب إليه، وما عليه هو أن يردها بعرض يده؛ إذ يجب عليه التصرّف بحذر ودقّة إزاء الأمور التي من شأنها الإضرار بشرف الناس -جميع الناس، بغضّ النظر عن الانتماءات العرقية أو الدينية وغيرها- وكرامتهم وحيثيتهم، وينبغي أن يكون هذا خلقًا عامًا لأي مؤمنٍ.

***

[1]  محمد بن محمد بن مصطفى بن عثمان، أبو سعيد الخادمي (1113-1176 هـ): فقيهٌ أصولي، من علماء الحنفية، أصله من بخارى، ومولده ووفاته في قرية “خادم” من توابع مدينة “قونية” التركية، قرأ على أبيه وغيره، ونال الشهرة الواسعة بعدما ألقى درسًا في “أياصوفيا” بإسطنبول حول تفسير سورة الفاتحة، وله مجموعة من المؤلفات، منها: “البريقة المحمودية في شرح الطريقة المحمدية” أربعة أجزاء، و”مجمع الحقائق” في أصول الفقه، وشرحه “منافع الدقائق”، و”حاشية على درر الحكام” في فقه الحنفية، و”شرح الرسالة الولدية للغزالي”، و”حقيقة كلمة التوحيد عند الكلاميين والصوفية”. (الزركلي: الأعلام، 7/68).

[2]  صحيح البخاري، الأدب، 50.

[3]  سنن أبي داوود، الأدب، باب حسن الظن، 4993.

Kırık Testi: İFK HÂDİSESİNİN VERDİĞİ BAZI MESAJLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: İfk hâdisesiyle ilgili olarak Nûr sûresinde yer alan, “Nasıl oldu da onu işitir işitmez, ‘Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşa! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır.’ demediniz!” (Nûr sûresi, 24/16) âyetinde mü’minlere ne tür mesajlar verilmektedir?

   Cevap: Bu âyet-i kerime her ne kadar özel bir hâdise münasebetiyle nazil olmuş olsa da ifade ettiği hüküm bütün mü’minleri ilgilendirmektedir. Zira tefsir usulünde önemli bir kaide olduğu üzere sebebin hususiliği hükmün umumiliğine mâni değildir. Daha açık bir ifadeyle ifk hâdisesi münasebetiyle inen bu âyet-i kerime, bir taraftan sahabe efendilerimize Âişe Validemize atılan çirkin iftira karşısında nasıl davranmaları gerektiğini ifade ederken, daha sonra gelecek mü’minlere de bu tür iftiralarla karşı karşıya kaldıklarında nasıl düşünmeleri, ne demeleri ve nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini talim etmiştir.

Bilindiği üzere münafıklar, bir sefer dönüşünde Hz. Âişe Validemiz hakkında ağır bir iftira ortaya atmış ve sistematik bir şekilde bu iftirayı Müslümanlar arasında yaymışlardı. Öyle ki bazı samimi Müslümanlar bile kitle psikolojisiyle bu akıma kapılmaktan kurtulamamış ve onlar da sağda solda münafıkların söylediklerini söylemişlerdi. Bu hâdise hem İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de Hz. Ebu Bekir ailesini çok derinden sarsmıştı. İffetine, ismetine, itibarına çok düşkün olan paklardan pak Hz. Aişe Validemiz, atılan iftiranın ağırlığı karşısında yatağa düşmüş ve ağlamaktan gözlerinde yaş kalmamıştı. Mübarek Validemize atılan bu iftira, ahirette altından kalkılması mümkün olmayan çok büyük bir günahtı.

Neticede Hz. Aişe, bizzat Kur’ân tarafından iki sayfaya yaklaşan âyet-i kerimelerle tezkiye edilmişti. Bu konuda nazil olan âyetler onun kâmet-i kıymetini bir kat daha yükseltmiş, her yönüyle Efendimiz’e ehil ve layık olduğunu ortaya koymuştu. Nûr sûresinde yer alan bu âyetler âdeta onun nuraniyetini aksettirmişti. Kıyamete kadar gelecek bütün mü’minler, okudukları Kur’ân âyetleriyle onun temizliğini ve yüceliğini bir kere daha haykıracaklardı. Eğer bir insan, Kur’ân’ın onu temize çıkarmasından sonra hâlâ onun hakkında bir kısım olumsuz düşünce ve beyanlara girecek olsa, ulemanın da ifade ettiği üzere dinden çıkar. Zira o, bu tür düşünce ve sözleriyle Kur’ân’ın kat’î nassına muhalefet etmiş olur.

   Günahların Setredilmesi

Maalesef günümüzde gıybet etme, insanları çekiştirme ve iftirada bulunma çok ucuz bir meta hâline geldiğinden, insanlar başkaları aleyhinde çok rahatlıkla konuşabiliyorlar. Hâlbuki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَEy iman edenler, herhangi bir fasık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât Sûresi, 49/6) âyet-i kerimesi bu konuda mü’minleri dikkatli olmaya çağırmaktadır. Onlara düşen, başkaları aleyhinde duydukları bir haberin arkasını araştırmak, bir delile dayanıp dayanmadığına bakmaktır.

Kaldı ki araştırdıktan sonra söz konusu haberin iftira değil gerçek olduğu ortaya çıksa bile, sağda solda ondan bahsetmek doğru değildir. Zira görülen, bilinen bir kısım kötülüklerin başkalarına ihbar edilmesi ne bir mecburiyettir ne de bir ibadet. Elbette toplum çapında bir hastalık hâline gelmiş bir kısım yanlış ve günahların önünü alma ve toplum sıhhatini koruma adına alınması gerekli olan bir kısım tedbirler vardır. Fakat ferdî kusurların ifşa edilmesi, olumsuz şeyler irtikâp eden kişilerin rezil edilmesi veya ortaya atılan iftiraların değerlendirilmesi mü’mine yakışan bir davranış değildir.

Söz buraya gelmişken, daha önce de farklı vesilelerle üzerinde durduğumuz İmam Hâdimî’nin bir mülâhazasını burada nakletmek istiyorum. O, “Günah işleyen bir mü’mini gördüğün zaman, emin olmak için bir daha bak. Olmadı, gözlerini sil yeniden bir daha bak. Belki yanılmışımdır de, bir daha bak. On defa baktıktan ve gördüğünden emin olduktan sonra da, ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin hâlden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme!’ de ve oradan ayrıl.” mealinde sözler söylemiştir. Hâdimî Hazretleri büyük bir zattır. Benim de ona karşı derin saygım vardır. Ne var ki onun bu sözünü ilk defa duyduğumda kendi kendime şöyle demiştim: “Böyle bir hâdiseyi gören kişiye niye sırtını dönüp hemen oradan çekip gitmesini söylemiyorsun.” Çünkü biz, başkalarının ne savcısı ne de tahkikat memuruyuz.

Aynen bunun gibi mü’mine yakışan tavır, başkaları hakkında kendisine böyle bir haber geldiğinde hemen, “Bu apaçık bir iftiradır.” demesidir. Çünkü insanların birbirlerinin aleyhinde konuşmaları, birbirlerini gammazlamaları ve en küçük hâdiseleri abartarak başkalarına anlatmaları fitne kapılarını aralayacak ve toplumun değişik kesimlerini karşı karşıya getirecektir. Bu sebepledir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlar arasında laf getirip götüren koğucuların Cennet’e giremeyeceğini ifade buyurmuştur. (Buharî, edeb 50; Müslim, îmân 168) Buradan anlıyoruz ki bu büyük bir günahtır.

   İftiralara Hayat Hakkı Tanımama

Meseleyi sadece şahsî günahlar açısından düşünmek onun manasını daraltmak demektir. Esasında bu âyet-i kerime, toplumun belirli bir kesimi hakkında ortaya atılan asılsız iddia ve iftiralar karşısında da nasıl bir tavır alınması gerektiğine işaret etmektedir. Âyet-i kerimenin emri gereğince mü’minlere düşen vazife bu tür iftiralar karşısında, مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ “Böylesi iftiraları konuşmak bize yakışmaz. Hâşâ, bu pek büyük, pek çirkin bir iftiradır.” diyebilmektir.

Eğer bu konuda kararlı olunmaz ve daha ilk anda iftiraların önüne geçilmezse toplumda bir kısım kırılmalar, çatlamalar baş gösterecek ve sonrasında bunların önünü almak mümkün olmayacaktır. Çünkü iftira ortaya çıkar çıkmaz bastırılmadığı takdirde, her geçen gün daha da büyüyecek, zamanla kalbler kırılacak, insanlar arasındaki güven hissi sarsılacak ve toplumun birlik ve beraberliği dağılacaktır. İnsanların birbirine güvenmediği, vifak ve ittifakın kalmadığı bir toplumda tevfik-i ilâhî de olmayacaktır.

Hem Asr-ı Saadet’te vuku bulan ifk hâdisesi hem de daha sonraki dönemlerde yaşanacak bu tür iftira olayları karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiğini beyan eden diğer bir âyet-i kerime şu şekildedir: لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ “Siz ey müminler, bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip: ‘Hâşa, bu besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!’ demeniz gerekmez miydi?” (Nûr Sûresi, 24/12)

Demek ki bu tür hâdiseler hakkında, “Bu apaçık bir iftiradır.” diyebilmek hüsn-ü zannın bir gereğidir. Efendimiz’in ifadesiyle hüsn-ü zan ise en güzel ibadetlerden birisidir. (Ebû Dâvud, edeb 88) Dolayısıyla mü’minler hakkındaki hüsn-ü zanlarının bir gereği olarak bu tür iftiraları ağzına almayan ve onlar karşısında açıkça tavrını ortaya koyan kimseler iradelerinin hakkını vermiş ve bunun sevabını kazanmış olurlar. Belki mü’minler hakkında hayır düşünme, bu konuda azim gösterme, onlar aleyhindeki söylentiler karşısında dilini tutma gibi fiiller basit görünebilir. Fakat gerçekte bunlar Müslümanlık adına çok önemli birer ameldir.

Öte yandan şayet mü’minler bu tür bühtanlar karşısında dillerini tutmanın yanında açıkça tavırlarını da ortaya koyabilirlerse münafıklar güruhunun fitne ve fesatlarının önü alınmış olur. Hakperest insanların bu kararlılığı karşısında, ortaya attıkları asılsız haberler ve iftiralarla mü’minlerin itibar ve haysiyetleriyle oynayan nifak şebekesi sesini kesmek zorunda kalır.

Esasında âyet-i kerimenin, إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ “O iftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir güruhtur.” (Nûr Sûresi, 24/11) şeklindeki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere çoğu zaman bu tür iftiraları ortaya atanlar üç beş kişidir. Bazen mü’min görünümündeki bazı münafıklar, belirli kesimleri karalama ve itibarsızlaştırma adına sistematik bir şekilde yalan ve iftiralar ortaya atabilirler. Medya organlarını da etkili bir şekilde kullanarak bu iftiralarını toplum içinde yaymaya çalışabilirler. İşte bu tür durumlarda şayet samimi mü’minler iftiraya maruz kalan kardeşlerine arka çıkmaz ve onları müdafaa etmezlerse kısa süre içerisinde bu asılsız haberler bütün bir toplumu etkisi altına alabilir. Bu itibarla en başta bu tür çatlak seslerin bastırılması ve iftiraya maruz kalan insanlara sahip çıkılması çok önemlidir. Bunun yolu da mü’minlerin her türlü vesileyi değerlendirerek doğruluk istikametinde seslerini yükseltmeleri ve usulünce kendilerini ifade etmeleridir.

Meseleyi sadece Müslümanlarla da sınırlı tutmamak gerekir. Kendisine haksızlık yapılan, iftiraya maruz kalan her kim olursa olsun, dinine ve milletine bakmadan ona yardım edilmelidir. Diyelim ki Hristiyanlık veya Yahudilik dinine mensup bazı kimseler hakkında bir kısım dedikodular ortaya atıldı. Bir Müslümanın bunları kendi hesabına değerlendirmeye kalkması veya onları bir kazanım unsuru gibi görmesi mensup olduğu dinin değerleriyle asla bağdaşmaz. Ona düşen, elinin tersiyle bunları bir kenara itmektir. Zira bütün insanların haysiyet, şeref ve onurlarını rencide edecek hususlar karşısında dikkatli ve temkinli hareket onun üzerine bir vecibedir. Bir mü’minin genel ahlâkı bu olmalıdır.     

الجَرَّة المشروخة: الصدق

Herkul | | العربية

   سؤال: حين سُئل الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي “ما أول ما يلزمنا؟” أجاب: “الصدق”، ويعلّل ما قاله بأن ماهية الكفر هي الكذب، وماهية الإيمان هي الصدق.. وانطلاقًا من هذه النظرة هل لكم أن توضحوا مكانة الصدق بالنسبة للمسلمين؟

   الجواب: الصدقُ واحدٌ من خمس صفات أساسية للأنبياء عليهم السلام، بل إنه أولها، ويشير إلى هذا قول الحق تعالى عن سيدنا موسى وسيدنا إبراهيم عليهما السلام ﴿إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا﴾ (سورة مَرْيَمَ: 19/41)، وقولُه عن سيدنا إسماعيل عليه السلام ﴿إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولاً نَبِيًّا﴾ (سورة مَرْيَمَ: 19/54) لذلك فهم معصومون عن الكذب وعن مخالفة الحقيقة والواقع في أطوارهم وتصرفاتهم وكلامهم طوال حيواتهم؛ لأن تصديق الأخبار التي جاؤوا بها من عوالم ما وراء السماوات والإقرار بها مرهونٌ بامتثالهم الصدق في أحوالهم وأطوارهم وتصرّفاتهم وأقوالهم.

كما أن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم كان قبل أن تأتيه الرسالة يُوصف بـ”الصادق الأمين”، وقد شهد له حتى أعداؤه بالصدق بعد أن جاءته الرسالة؛ وأقرُّوا بأنهم لم يجدوا عليه في حياته كذبًا قط، إلا أنَّ الغطرسة والتمرّد ساقهم إلى الكفران والإنكار.

   تعريف الكذب

للكذب تعريفان: أولهما؛ الإخبار بشيء يتعارض مع قناعات واعتقادِ وإحساسِ ومشاهداتِ الإنسان، ومن ذلك على سبيل المثال، نفيُ شخصٍ رؤيتَه شخصًا آخر على الرغم من أنه رآه، فقد كذب لأنه أدلى ببيان مخالفٍ لمشاهدته الفعلية.

أما ثانيهما؛ فهو التعبيرُ عن شيء بخلاف الواقع، وتزييف حقيقته، وعليه فإن إنكار المرء لله تعالى هو كذبٌ، لأن الشواهد الكونية تقرّ بوجود الحق تعالى عبر مئات الآلاف من الشواهد والألسن، وعلى حد تعبير الأديب التركي رجائي زاده محمود أكرم  (ت: 1914م):

الكون كلُّه كتابٌ أعظم،

في أي حرف منه تفتش يظهر معناه اللهُ.

من ينكر الله يكون كاذبًا وفي الوقت نفسه قد كذَّب بجميع الشواهد الموجودة في الكون الدالة على وجود الله عز وجل، ولهذا السبب ينال أشد العذاب في الآخرة.

وفي المقابل لهذا يكون إيمان المرء بالله نتيجة قراءته الشواهد الكونية قراءة صحيحة، واستفادته من الرسائل السماوية جيّدًا تعبيرٌ عن الصدق، كما أن تعبيره عن الأشياء التي رآها وأحسَّ بها كما هي دون أدنى تغيير صدقٌ أيضًا، وكما أن الصدقَ من هذا الجانب خُلُقٌ مهمٌّ للغاية من أخلاق المؤمن فإنه أهم وسيلة تمنح الآخرين الثقة به، وهو في الوقت نفسه تعبير عن الوفاء والولاء.

والواقع أن الصدق هو من المعاني الضمنية التي في القلب، وإذا وقرَ الصدقُ في قلب الإنسان سرى إلى لسانه وأحكم السيطرة عليه، وأصبحتْ أعضاؤه تعمل وفقًا له، وسيختار بحساسيةٍ كلَّ عبارةٍ سيتفوّه بها، ولن يسمح ولو حتى لكملة واحدة مخالفة للحقيقة بأن تخرج من فيه، وإن بدر منه خطأً بيانٌ مخالفٌ للواقع شعر بانزعاج شديد جدًّا، وربما ردّد “استغفر الله” خمسين مرة، ومن هذا المنطلق تتمثل القضية الحقيقية في تكامل الصدق واندماجه مع الطبيعة البشرية.

أما الكذب فهو خيانة للصدق والولاء، ومن يخطو خطوة باتجاه الكذب يكون قد دمَّر بناء الصدق والولاء، ففي عالمنا المعاصر -حيث راج الكذب وصار مهيمنًا في كل مكان- بات من الصعب جدًّا على المرء أن يُمثل الصدق بحذافيره، لكن ينبغي أن يُعلم جيِّدًا أن الشيء المهم عند الله عز وجل هو النجاح في تحقيق الصعب.

   مقام الصديقية

يعتبر مقام الصديقية أسمى مقام في الإسلام بعد النبوة، ذلك أنه قد ورد ذكرُ “الصِّدِّيقِينَ” بعد النبيين مباشرة في الآية الكريمة ﴿وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/69).

 

وبالتالي فإن هذا المقام أسمى بكثير من مقامات الإحسان والعشق والمعرفة، فهو عنوانٌ للارتباط المباشر مع الله، ومن مستلزماته التفاني والتضحية بالغالي والنفيس، ومَنْ يمثل هذا المقام يَقْبَل كل أوامر الحق سبحانه وتعالى وتقديراته ويُقبِّلُها ويضعُها فوق رأسه دون اعتبارٍ لما إذا كان عقلُه استوعبها أم لا، ودون أن يهتم بالمنفعة والفائدة التي ستحققها لنفسه، ويقول دائمًا مثلما يقول “إبراهيم حقّي” (ت:1780م):

“لا تقل لماذا هذا هكذا،

وهذا مناسب هكذا،

وشاهد النتيجة،

لنرَ المولى ماذا سيُقدِّر

ما يُقَدِّرُه هو الأجملُ

والواقع يمكن اعتبار “تفويض نامه: رسالة التفويض” لإبراهيم حقي بأكملها على أنها “رسالة الصدق”.

وهناك آيات عديدة من القرآن الكريم يؤكد فيها على الصدق دائمًا بعبارات شتى مثل “مُدْخَلَ صِدْقٍ”، و”مُخْرَجَ صِدْقٍ”، و”لِسَان صِدْقٍ”، و”قَدَمَ صِدْقٍ”، و”مَقْعَد صِدْقٍ”، أي إنه ينبغي للمؤمن أن يكون زاده الأكبر خلال رحلته الحياتية المرتبطة بالآخرة هو الصدق، يجب عليه أن يمتثل الصدقَ دائمًا في جميع شؤونه، في حركاته وفي سكناته، في بادئ الأمر وفي منتهاه، يجب أن ينسج أطياف الصدّيقيّة في كل مكان يمر به، وحين يغادره يجب ألا يخلّف وراءه أية فكرة سلبية على الإطلاق، يجب عليه اتخاذ كل خطوة بصدق، وباتجاه الصدق أيضًا.

ورغم ذلك قد لا يمكن دائمًا قول كل صواب، قد يلزم السكوت في بعض المواقف، ويُملأ فراغ السكوت بالتفكر والتأمل أيضًا، فالصمت حكمة، ولكن حكماءهُ في العالم قليلون، من المؤسف أن معظم الناس يفضّلون الثرثرة على الصمت.. فيجب السكوت حيث يكون الكلام ضارًّا، وكذلك عندما يعجز المخاطب عن فَهْمِ الكلامِ واستيعابه، وفي القضايا التي لا يعرفها جيدًا، أو يتعذّر الكشف فيها عن صوت القلب والتعبير عنه، إن سرعة بَوْحِ شخص في لحظة ما بالمشاعر والأفكار الموجودة في أعمق نقاط قلبه دون أن يفكر على الإطلاق علامةٌ على عدم توفّر التربية الكاملة لديه، ونظرًا لأن هذه النوعية من الكلمات تكون محرومة من التناغم والنظام، وغير محددة فإنها عديمة الفائدة بالنسبة لقائلها وسامعيها، بل إنها قد تكون ضارة لهم أيضًا.

من جانب آخر فإن السبيل لكي تؤثر الكلمات المقولة في أصحاب الضمائر النقية مرهونٌ بأن تكون صادقة، ثم إن تمثيلَ الأمور الخاصة بالحقائق الإيمانية والقرآنية وتجسيدَها ونشرَها بشكلٍ صحيح يكون وسيلةً لأن تنفتح أعين الكثيرين عليها، علاوة على أن تمثيل المؤمنين للاستقامة سواء بأحوالهم وأطوارهم أو بأقوالهم وكلامهم والتزامهم الصدق يكون بمثابة دعاء ورجاءٍ منهم أن يثبتهم الحق تعالى على الطريق المستقيم، فلن يُبعدهم الله تعالى عن الصراط المستقيم إن ثبتوا منذ البداية على الاستقامة والوفاء بالوعد متخذين من الصدقِ شعارًا لهم في كل أحوالهم.

ولا سيما في عالمنا المعاصر الذي أصبح الكذب فيه شائعًا ومتاعًا مطلوبًا مرغوبًا فإن استقامة اللسان وعدم انحرافه يبدو أكثر أهمية، يجب على المسلم أن يبتعد عن كل أنواع الكذب؛ صغيره وكبيره، وأن يكون كل قوله صدقًا، نظراته وإيماءاته وكل أحواله وحركاته …، ويجب ألا يسمح لأي شكلٍ من أشكال القبح، لا سيما الغيبة والافتراء وشهادة الزور، أن تدنو منه، لأنه لا يمكن التوفيق بين هذه القبائح وبين الإسلام.

نعم، قد يحدثُ أن تجري على اللسان مجموعةٌ من الكلمات غير مرغوب فيها من خلال مرونة الارتجال أثناء الحديث، فيُرجى مطالعتها في فئة الأخطاء التي تقع في الاجتهاد، لكن الحديثَ المخالفَ للواقع وقولَ أشياء ترمي إلى خداع الناس عمدًا وبإرادةٍ تامّة صفةٌ من صفات الكفر.

والتعبير القرآني ﴿فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/10) يكشف عن أن أهم سبب لاستحقاق المنافقين العذاب الأليم هو الكذب، وبمناسبة هذه الآية يبين الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي كيف أن الكذب سمٌّ بالنسبة للفرد والمجتمع والدين على حد سواء بقوله: “الكذب أساس الكفر، بل الكفر كذب ورأس الكذب، وهو الأُولى من علامات النفاق، وما الكذب الا افتراء على القدرة الالهية، وضد للحكمة الربانية.. وهو الذي خرّب الأخلاق العالية.. وهو الذي صيّر التشبثات العظيمة كالشبحات المنتنة.. وبه انتشر السمّ في الاسلام.. وبه اختلّت أحوال البشر.. وهو الذي قيّد العالم الإنساني عن كمالاته، وأوقفه عن ترقياته.. وبه وقع أمثال مسيلمة الكذاب في أسفل سافلي الخسّة.. وهو الحِمْل الثقيل على ظهر الإنسان، وهو ما يعوقه عن مقصوده.. وهو الأب للرياء والأم للتصنع.. فلهذه الأسباب اُختص بالتلعين والتهديد والنعي النازل من فوق العرش”[1].

وفي المقابل يقول بشأن الصدق: ” الصدق هو أساس الإسلامية، وهو خاصة الايمان، بل الايمان صدق ورأسه.. وهو الرابط لكل الكمالات.. وهو الحياة للأخلاق العالية.. وهو العرق الرابط للأشياء بالحقيقة.. وهو تجلّي الحق في اللسان.. وهو محور ترقي الانسان.. وهو نظام العالم الإسلامي.. وهو الذي يطير بالبشرية في مدارج الترقي كالبرق إلى كعبة الكمالات.. وهو الذي يصيّر أقلّ الناس وأفقرهم أعزّ من السلاطين.. وبه تفوّق أصحابُ النبيّ عليه الصلاة والسلام على جميع الناس.. وبه ارتفع “سَيّدنا محمد الهاشميّ” عليه الصلاة والسلام الى أعلى علِّيِّيْ مراتب البشر”[2].

   مرض النفاق

من أهم أسباب وقوف بديع الزمان على الصدق بإصرار، وربطه نجاتنا وترقينا الاجتماعي به هو مرضُ النفاق الموجود في عالمنا الإسلامي المعاصر، فالانحرافات ومظاهر الضلال التي حدثت حتى يومنا هذا في أديان ولدى أقوام مختلفة ظهرت في صورة الميل إلى الكفر والإلحاد، وتم التعبير عن أفكار الإلحاد تحت اسم أيديولوجيات وتيارات مختلفة، وحُوِّلت هذه الأفكار إلى نظام للدولة في بعض البلاد، ومن أجل إقامة هذا النظام بين الناس وترسيخه استخدمت شتى مظاهر القمع والظلم الخطيرة، حتى إن ملايين البشر قد قُتلوا، إلا أن هذه النوعية من الأيديولوجيات لم تُعمر طويلًا لأنها تخالف طبيعة الإنسان وتحتوي في ذاتها على متناقضات، وبعد أن تفسّخت تلك الأيديولوجيات بدأ الناسُ يتوجّهون من جديد إلى أديانهم ودور عبادتهم الخاصة.

لكن التطورات في العالم الإسلامي جرت بصورة أكثر اختلافًا، فأعداء الإسلام تخفّوا تحت رداء النفاق بدلًا من أن يُصرحوا بعداوتهم هذه، وسعوا إلى إبعاد المسلمين عن الإسلام باستخدام مخططات ومشاريع شتى، ومما لا شك فيه أن الأضرار التي تعرض لها المسلمون بأيدي هؤلاء المنافقين المسلطين عليهم في بقاع شتى من العالم الإسلامي صارت أكثر تدميرًا وأعظم خطرًا مقارنة بالأشخاص الذي يعادون الدين صراحة، وقد بين القرآن الكريم جزاء المنافقين في الآخرة بقوله تعالى: ﴿إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/145) هذا يعني أنهم سيكونون في جهنم في دركاتٍ أعمق وأدنى من فرعون وأبي جهل أيضًا، وقد عبر الأستاذ بديع الزمان عن هذا المعنى بقوله: “المنافق أشد من الكافر وأخبث”[3].

المنافقون يقفون جنبًا إلى جنب معكم في المساجد، ولكنهم على غير وضوء، يتحدثون عن عزة الدين وقداسته إذا اقتضى الأمر ولكنهم يدبرون المكائد له في الخفاء، يكذبون عندما يتحدثون، تمامًا مثلما قال سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلاَثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ[4]، فبينما يعدد عليه الصلاة والسلام صفات المنافق في ذلك الحديث لفت الانتباه إلى كذبهم أول ما لفت، وهذا يعني أن الكذب واحدٌ من أخطر وأهم عناصر وآيات النفاق.

المؤسف أن المنافقين الذين تبوؤا أماكن ومناصب مختلفة في العالم الإسلامي قد نكسوا المجتمع بكذبهم وخداعهم وخيانتهم، وأحدثوا تشوّهات متداخلة فيه، ولو أنكم طلبتم من رسام بارع أن يرسم لوحة موافقة لمحتوى حديثنا وتشخيصنا لرأيتم أن هذه اللوحة تتطابق مع حال العالم الإسلامي اليوم، وعليه فإن إعادة العالم الإسلامي إلى هويته الحقيقية من جديد ربما هي أصعب من إيصال المجتمعات التي ينتشر فيها الإلحاد إلى هوية الإسلام الحقيقية، لذا يجب تناول القضية من الأعماق والجذور، وأن يُربَطَ كلُّ شيء بالإيمان بالله ومعرفته ومحبته؛ حتى يتسنى إعادة ترميم وإعمار بنية المجتمع التي فسدت.

   التقيّة

هنا سيكون من المفيد الوقوف بإيجاز على مفهوم التقية؛ لأنها، كما هو معروف، قد تبنتها شريحة معينة كواحدةٍ من المبادئ، ووضعتها ركنًا في دينها، وحاولت من خلال نظام التقية الذي طوَّرَتْه أن تتغلَّبَ على أعدائها بعد أن خَسِرَتْ معاركها معهم عن طريق القوّة والسطوة، ولسوء الحظ فإن شبكة التقية هذه سَرَتْ وانتشَرت في بعض الدول حتى أدق تفاصيلها باستخدام وسائل مختلفة للغاية في سبيل الخداع، واستولت على مناصب حيوية عديدة؛ فاستخدمت العديد من الأشخاص في سبيل تحقيق حساباتها ومصالحها الشخصية الخاصة، ونتيجة لذلك باءت بالشناعة والدناءة التي تقشعر لها الأبدان.

المؤسف أن شبكة التقية هذه اصطادت الغارقين في مستنقع الغفلة، ممن اتبعوا هوى أنفسهم وارتكبوا الذنوب في مجتمعنا وفي بلاد إسلامية أخرى أيضًا، ودفعتهم إلى الارتباط والعمل معها، إن نظام النفاق والتقية عادة ما يكون له تأثير القنبلة الذرية على المجتمع الذي يدخله، وبالتالي فإن البعض فقدوا حياتهم بما فيها من أشعة “ألفا”، والبعض  تعرض لهزة خطيرة للغاية بما فيها من أشعة “بيتا”، كما أن البعض تعرض كذالك لتأثيرات من قبيل الرشح والدوار والغثيان تأثرًا بما فيها من أشعة “غاما”.

التقية منهج شيطاني لأنها مظهر من مظاهر الكذب والخداع، وهي أكبر أسلحة نظام النفاق، لذلك لا يمكن لمن يستخدم التقية أن يكون مؤمنًا حقيقيًّا، ويستحيل أن ينجوا بسلام من سؤال منكر ونكير، أو أن يجتاز الميزان بسهولة، أو أن يعبر الصراط بيسر، لأن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بين بقوله: “مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا[5]، أن الكذب والنفاق يستحيل أن يتوافقا وينسجما مع الإسلام بأي شكل من الأشكال.

***

[1] – بديع الزمان، إشارات الإعجاز، ص 97.

[2] – بديع الزمان، إشارات الإعجاز، ص 98

[3] – بديع الزمان، المكتوبات، ص 97.

[4] – صحيح البخاري، الإيمان 24؛ صحيح مسلم، الإيمان 107.

[5] – صحيح مسلم، الإيمان 164.

Kırık Testi: SIDK (DOĞRULUK)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bediüzzaman’a “Her şeyden evvel bize lazım olan nedir?” diye sorulduğunda “sıdk (doğruluk)” cevabını veriyor. Bunun sebebi olarak da küfrün mahiyetinin yalandan, imanın mahiyetinin ise sıdktan ibaret olduğunu ifade ediyor. Onun bu yaklaşımı zaviyesinden Müslümanlar için sıdkın yerini izah eder misiniz?

   Cevap: Sıdk, peygamberlerin beş temel vasfından birisi, hatta birincisidir. Cenâb-ı Hakk’ın, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim için, إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا “O sıddîk bir nebiydi.” (Meryem Sûresi, 19/41, 56), Hazreti İsmail için de, إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِO sözünde dosdoğruydu.” (Meryem Sûresi, 19/54) buyurması da buna işaret etmektedir. Bu sebeple hayatları boyunca onların ne tavır ve davranışlarında ne de sözlerinde tek bir hilaf-ı vaki beyana rastlanmaz. Çünkü onların gökler ötesi âlemlerden getirdiği haberlerin tasdik edilmesi ve kabul görmesi hâl, tavır, davranış ve sözleriyle doğruluğun temsilcisi olmalarına bağlıdır.

Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz peygamberlik gelmeden önce “el-Emin” sıfatı verilmişti. Peygamberlik geldikten sonra düşmanları bile O’nun sıdkına şahadet etmişlerdi. Çünkü hayatı boyunca O’nun en küçük bir yalanına bile şahit olmamışlardı. Ne var ki sırf kibir ve temerrütlerinden ötürü O’nu inkâr etmişlerdi.

   Yalanın Tarifi

Yalan iki şekilde tarif edilmektedir. İlk tarifine göre o, bir insanın kendi kanaat ve inancının, ihsas ve müşahedelerinin aksine bir beyanda bulunmasıdır. Mesela bir insan, bir şahsı gördüğü hâlde onu görmediğini söylerse, kendi müşahedesine zıt bir beyanda bulunduğu için yalan söylemiş olur.

İkinci tarifine göre ise yalan, bir şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesinden farklı şekilde ifade etme, hakikatini çarpıtmadır. Buna göre bir insanın Allah’ı inkâr etmesi bir yalandır. Zira tekvinî emirler yüz binlerce dille Cenâb-ı Hakk’ı tasdik etmektedir. Recaizade Ekrem’in ifadesiyle;

“Bir kitab-ı âzamdır seraser kâinat,

Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.”

Allah’ı inkâr eden, kendisi yalan söylediği gibi aynı zamanda Allah’ın varlığına delâlet eden kâinattaki bütün şahitleri de yalanlamış olur. Bu sebepledir ki o, ahirette çok ağır bir cezaya çarptırılır.

Buna karşılık bir insanın tekvinî emirleri doğru okuması ve semavî mesajları iyi değerlendirmesi neticesinde Allah’a iman etmesi sıdkın ifadesi olduğu gibi, gördüğü ve duyduğu şeyleri olduğu gibi ifade etmesi de sıdktır. Bu yönüyle sıdk çok önemli bir mü’min ahlâkı olduğu gibi başkalarına güven vaat etmenin de en mühim vesilesidir. Aynı zamanda o, sadakatin bir ifadesidir.

Esasında sıdk, gönüldeki bir mânâ ve mazmundur. Gönlünde sadakat olan birinin dili sürekli bunu seslendirecek, organları da doğruluk istikametinde iş yapacaktır. Konuşacağı her ifadeyi hassasiyetle seçecek, hakikate mutabık olmayan tek bir kelimenin bile ağzından çıkmasına müsaade etmeyecektir. Kazara dudakları arasından hilaf-ı vaki bir beyan çıkacak olsa, çok ciddi rahatsızlık duyacak, belki elli defa “estağfirullah” diyecektir. Bu açıdan asıl mesele doğruluğun tabiatla bütünleşmesidir. 

Yalan ise sadakate ihanettir. Yalana doğru bir adım atan insan, sadakat binasını tahrip etmiş olur. Yalanın revaç bulduğu ve her yerde hâkim hâle geldiği günümüz dünyasında bir insanın milimi milimine doğruluğu temsil etmesi çok zordur. Fakat şurası da iyi bilinmelidir ki Allah katında değerli olan şey de zoru başarmaktır.

   Sıddıkiyet Makamı  

İslâm’da peygamberlikten sonra en yüce makam olarak sıddıkiyet makamı gösterilmiştir. Nitekim, وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًاKim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olan peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştırlar!” (Nisâ sûresi, 4/69) âyet-i kerimesinde de peygamberlerden hemen sonra sıddıklara yer verilmiştir.

Dolayısıyla bu makam, ihsan makamının da, aşk makamının da marifet makamının da çok üstündedir. Çünkü o, bağlanması gereken yere kayıtsız şartsız bağlanmanın ve çok hayatî gördüğü şeyleri bile bu uğurda feda edecek kadar hasbi olmanın unvanıdır. Bu makamı temsil eden bir kimse, aklının alıp almadığına, kendisine sağlayacağı fayda ve maslahatlara bakmadan Cenâb-ı Hakk’ın bütün emir ve takdirlerini öpüp başına koyar. Sürekli İbrahim Hakkı gibi;

“Deme bu niçin böyle,

Yerindedir ol öyle,

Var sonunu seyreyle,

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.”

der. Esasında Tefvizname’nin tamamına bir sıdkname gözüyle bakılabilir.

Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyet-i kerimelerinde “müdhale sıdk”, “muhrace sıdk”, “lisan-ı sıdk”, “kadem-i sıdk”, “mak’ad-i sıdk” gibi ifadelerle sürekli sıdk üzerinde durulmuştur. Demek ki ucu ukbaya uzanan bu dünya yolculuğunda bir mü’minin en büyük azığı doğruluk olmalıdır. O, bir işin içine girerken, işin içinden çıkarken, otururken, kalkarken, konuşurken hep doğruluğun temsilcisi olmalıdır. Onun uğradığı her yerde sadakat renkleri tüllenmeli, ayrıldığında da arkada olumsuz hiçbir düşünce kalmamalıdır. Her bir adımını hem doğrulukla hem de doğruluğa doğru atmalıdır.

Her doğruyu her zaman söyleme imkânı olmayabilir. Bazı durumlarda susmak gerekebilir. Sükût boşluğu da tefekkürle doldurulur. Sükût bir hikmettir. Ama dünyada hekimi az olan bir hikmet. Maalesef insanların çoğu, bunun yerine çene düşüklüğünü tercih eder. Hâlbuki konuşmanın zararlı olduğu, muhatabın söylenilen sözleri anlayamayacağı yerlerde, iyi bilinmeyen konularda, kalbin sesinin tam olarak ortaya konulamayacağı yerlerde sükût edilmelidir. Bir insanın kalbinin en derin noktalarında bulunan duygu ve düşünceleri hiç düşünmeden bir anda dışarı çıkarıvermesi, tam terbiye görmemişliğinin bir işaretidir. Bu tür sözler ahenk ve nizamdan mahrum ve endazesiz olacağı için hem söyleyen hem de dinleyenler için faydasızdır, hatta zararlı da olabilir.

Öte yandan, söylenilen sözlerin temiz vicdanlara tesir etmesinin yolu, doğru olmasına bağlıdır. Hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye ait meselelerin dosdoğru bir şekilde temsil ve neşredilmesi çoklarının gözünün açılmasına vesile olacaktır. Üstelik mü’minlerin gerek hâl ve tavırlarıyla gerekse sözleriyle istikameti temsil edip dosdoğru olmaları Cenâb-ı Hakk’ın onları doğru yolda yürütmesi adına bir dua, kırık bir dilekçe hükmüne geçecektir. Onlar doğruluğu şiar edinmek suretiyle, hiç zikzak çizmeme ve çark etmeme adına baştan kararlı durduklarında Allah da onları sırat-ı müstakimden ayırmayacaktır.

Özellikle yalanın mergup bir meta hâline geldiği günümüz dünyasında, dilin eğri büğrülüğe meyletmemesi çok daha fazla önem arz etmektedir. Müslüman, yalanın küçük-büyük her çeşidinden uzak durmalıdır. Onun her sözü doğru olmalıdır. Bakışları, mimikleri, bütün hâl ve hareketleri dosdoğru olmalıdır. Hele gıybet, iftira, yalan şahitlik gibi çirkinlikler onun semtine asla sokulamamalıdır. Zira bunların Müslümanlıkla telif edilmesi mümkün değildir.

Bazen konuşurken irticalinin esnekliği içinde, arzu edilmeyen bir takım sözlerin dilden döküldüğü vaki olabilir. Bunların, içtihatta yapılan hatalar kategorisi içinde mütalaa edileceği ümit edilir. Fakat kasta iktiran eden, insan iradesinin ürünü olan sözlerde hilaf-ı vaki beyanda bulunmak, insanları aldatmaya matuf şeyler söylemek birer küfür sıfatıdır.

Kur’ân’ın, وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ “Yalancılıkları sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır.” (Bakara Sûresi, 2/10) şeklindeki ifadeleri de münafıkların Cehennem azabını hak etmelerinin en önemli sebebi olarak yalanı gösterir. Hazreti Pir, bu âyet münasebetiyle yalanın fert, toplum ve din adına nasıl bir zehir olduğunu şu ifadeleriyle açıklar: “Kizb (yalan), küfrün esasıdır. Kizb, nifâkın birinci alâmetidir. Kizb, kudret-i ilâhiyeye bir iftiradır. Kizb, hikmet-i rabbâniyeye zıttır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden, kizbdir. Âlem-i İslâm’ı zehirlendiren, ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvâlini fesada veren, kizbdir. Nev-i beşeri kemâlâttan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsâlini âlemde rezil rüsvây eden, kizbdir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.” (Bediüzzaman, İşaratü’l-i’caz, s. 82)

Buna mukabil o, doğrulukla ilgili de şunları söyler: “İslâmiyet’in esası, sıdktır. İmanın hâssası, sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici (ulaştıran), sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı, sıdktır. Terakkiyâtın mihveri (ekseni) sıdktır. Âlem-i İslâm’ın nizamı, sıdktır. Nev-i beşeri kâbe-i kemâlâta îsal eden sıdktır. Ashab-ı kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren (üstün kılan), sıdktır. Muhammed-i Hâşimî’yi (aleyhissalâtü vesselâm) merâtib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.” (Bediüzzaman, İşaratü’l-i’caz, s. 83)

   Nifak Hastalığı

Hz. Bediüzzaman’ın ısrarla sıdk üzerinde durmasının ve içtimaî kurtuluşumuzu ve terakkimizi sıdka bağlamasının en önemli sebeplerinden birisi, günümüz İslâm dünyasında mevcut olan nifak hastalığıdır. Bugüne kadar farklı dinlerdeki ve milletlerdeki kaymalar küfür ve ilhad kayması şeklinde ortaya çıktı. Farklı ideoloji ve akımlar adı altında inkâr düşünceleri dile getirildi ve bu düşünceler bazı ülkelerde devlet sistemine dönüştürüldü. Bu sistemin halk arasında yerleştirilebilmesi için çok ciddi baskı ve zulümlere başvuruldu ve hatta milyonlarca insanın canına kıyıldı. Fakat bu tür ideolojiler insan tabiatına zıt olduğu ve kendi içinde çelişkiler barındırdığı için uzun ömürlü olmadı. Onlar çözüldükten sonra da insanlar yeniden kendi dinlerine, kendi mabetlerine yönelmeye başladırlar.

Fakat İslâm dünyasındaki gelişmeler daha farklı cereyan etti. İslâm’a düşman olan kimseler bu düşmanlıklarını açıkça dile getirmek yerine, nifak perdesi altına gizlendiler ve farklı farklı plân ve projelerle Müslümanları İslâmiyet’ten uzaklaştırmaya çalıştılar. Hiç şüphesiz İslâm dünyasının farklı yerlerinde Müslümanların başına musallat olan bu münafıkların onlara verdikleri zararlar dine açıkça karşı çıkan kimselere nispetle çok daha yıkıcı ve büyük oldu. Kur’ân, münafıkların ahiretteki cezasını şu şekilde beyan etmiştir: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ “Doğrusu münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisâ sûresi, 4/145) Demek ki onlar Cehennem’de Firavun’un da Ebû Cehil’in de altında olacaklar. Hz. Pir, bu manayı bir yerde şöyle ifade eder: “Münafık, kâfirden eşeddir.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 80)

Münafıklar, camide sizinle beraber namaz kılarlar ama abdestleri yoktur. Yeri geldiğinde dinin izzetinden ve kutsallığından bahseder fakat arkadan iş çevirirler. Konuştuklarında yalan söylerler. Nitekim Efendimiz de,  آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلاَثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vaat ettiğinde yerine getirmez ve emanete ihanet eder.” (Buharî, îmân 24; Müslim, îmân 107) hadisinde münafığın özelliklerini sayarken ilk olarak onların yalanlarına dikkat çekmiştir. Demek ki nifakın en önemli unsurlarından birisi yalandır.

Maalesef İslâm dünyasında farklı yer ve makamları işgal etmiş olan münafıklar yalan, aldatma ve ihanetleriyle toplumu dejenere etmiş, iç içe deformasyonların yaşanmasına sebep olmuşlardır. Eğer siz iyi bir ressamdan yukarıdaki hadisin muhtevasına uygun bir resim yapmasını talep edecek olsanız, bu resmin hâlihazırdaki İslâm dünyasına uygun geldiğini görürsünüz. Bu açıdan onun yeniden aslî hüviyetine döndürülmesi belki de inançsızlığın yayıldığı toplumlardan daha zordur. Mesele dipten ele alınmalı ve her şey iman, marifet ve muhabbet çizgisinde Allah’a bağlanarak götürülmelidir ki bozulan toplum yapısı yeniden restore edilebilsin.

   Takıyye

Söz buraya gelmişken kısaca takıyye üzerinde durulması da faydalı olacaktır. Zira bilindiği üzere belli bir kesim onu önemli bir esas olarak benimsemiş, dinlerinin içine bir rükün olarak sokmuş, güç ve kuvvetle karşı koyamadıkları düşmanlarını, geliştirdikleri takıyye sistemiyle ters yüz etmeye çalışmışlardır. Maalesef bu takıyye şebekesi, aldatma adına çok farklı vesileleri de kullanarak bir kısım ülkelerin kılcallarına kadar nüfuz etmiş ve çok hayatî konumları ele geçirmiş; yakın gibi durdukları pek çok kişiyi kendi hesaplarına kullanmış, onları kendi emellerine hizmet eder hâle getirmiş ve neticede tüyler ürperten nice şenaat ve denaatler işlemişlerdir.

Maalesef hem bizim toplumumuz içinde hem de daha başka İslâm beldelerinde gaflete dalan, heva-i nefsine uyan ve çok günahlara giren niceleri bu takıyye şebekesi tarafından esir alınarak angajmanlığa itilmiştir. Nifak sistemi ve takıyye, içine girdiği toplum üzerinde âdeta atom bombası tesiri yapar. Dolayısıyla kimileri onun alfa tesiriyle hayatiyetini kaybetmiş, kimileri beta tesiriyle çok ciddi bir sarsıntı geçirmiş, kimileri de gama tesiriyle burun akması, baş dönmesi ve bakış bulanması gibi tesirlere maruz kalmışlardır.  

Takıyye, yalan ve aldatmanın önemli bir tezahürü ve nifak sisteminin de en büyük silahı olduğu için şeytanî bir yoldur. Dolayısıyla takıyye yapan bir insanın hakikî mü’min olabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple takıyyeciler, münker ve nekirin sorgulamasından selametle kurtulamaz, mizanı kolaylıkla aşamaz ve sıratı rahatlıkla geçemezler. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, iman 164) sözleriyle yalan ve aldatmanın hiçbir şekilde Müslümanlıkla bağdaşmayacağını ifade buyurmuştur.

الجَرَّة المشروخة: الـحُبّ

Herkul | | العربية

   سؤال: كيف يمكن للمؤمن أن يمتلك القدرة على تطوير العلاقات القائمة على أسس الحب والاحترام والتقدير مع محيطه؟

   الجواب: الحب هو جوهر الوجود، وقد خلقَ الحقُّ تعالى الوجود تعبيرًا عن حب ذاته؛ وخلق الإنسانَ باعتباره فهرسًا لهذه العوالم العظيمة، وجوهرَها وعصارتَها، لكن هذا الحبَّ مقدّسٌ وطاهر، ولا يشبه حبّنا؛ لأن الحب الذي نعيشُه إما أنه تعبير عن ضعف ونزعات لا نملكها، وإما أنه شعورٌ صار عبر معالجته جانبًا من طبيعتنا وشخصيتنا، ويستحيل إسناد أيٍّ من هذه الأمور إلى الذات الإلهية، ولذلك نقول -تنزيهًا للذات الإلهية- إنه خلقَ الوجودَ تعبيرًا عن حبٍّ طاهرٍ ومقدّس ومبرّأ، ومن ذلك ما رُوِيَ في الأثر على أنه حديث قدسي: “كُنْتُ كَنْزًا لَا أُعْرَفُ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ، فَخَلَقْتُ خَلْقًا فَعَرَّفْتُهُمْ بِي فَعَرَفُونِي[1].

وهذا الأثر حتى وإن لم يُعضد بسندٍ متصلٍ فإنه صحيحٌ بالنظر إلى معناه، فهو يقرّر معنى هذه الآية الكريمة: ﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ﴾ (سورة الذَّارِيَاتِ: 51/56) وقد فسر ابن عباس رضي الله عنهما لفظة “ليعبدون” على أنها “ليعرفون”، وفي هذه الحالة يكون معنى الآية هكذا: “لقد خلقت الجن والإنس صِرفًا ليعرفوني وليعبدوني”، والواقع أنَّ معرفة الحق تعالى حقَّ المعرفة والاطلاعَ على كنه ذاته القدسية، والوقوفَ على أسرار ربوبيته، أي على تصرفه وشؤونه في الكون؛ سيوجِّه الإنسان إلى العبودية والمحبة.. وقد قال الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي: “إنَّ أسمى غايات الوجود هي الإيمان بالله ومعرفة الله ومحبته، والتي هي أسمى وأجلّ ثمار الفطرة”[2].

أجل، كما أن الحب هو جوهر الوجود وعُصارته، فهو عنصر حيوي للغاية بالنسبة للإنسان؛ فهو يعيش بالحب، ويصبح سعيدًا بالحب ويجعل بيئته سعيدة بالحب، ولا يوجد علاقة بين الناس أقوى من الحب، ويستحيل على أي إنسان محروم من الحب والرحمة أن يرتقي روحيًّا، ويصل إلى مرتبة الكمال، فالحب أساسٌ حيوي للغاية، وخاصة بالنسبة لورثة المنهاج النبوي؛ إذ لا يوجد طريق مختصر لفتح قلوب الناس أقصر من الحب.

   الحب المنطقي

وليس الحبُّ بالأمر السهل، وبما أنّ الإنسان مخلوقٌ صاحب إرادة فهو بحاجة إلى التمرين والتأهيل في هذا الشأن، لذا فعليه أن يبحث عن كل الوسائل التي تفتح أبواب قلبه للآخرين، ويأخذها بعين الاعتبار، وبعبارة أخرى: فالحب الموجودُ بين المخلوقات الأخرى كـ”لطفٍ جبري” يتوقّف انتشاره بين البشر على الجهد والسعي إلى تحققه، فإذا تحقق الإصرار على هذه المسألة وأُحكِم الحفاظ بقوةٍ على علاقات الحب القائمة يمكن أن يصبح جزءًا من الطبيعة البشرية مع مرور الوقت، بعد ذلك يصعُب اقتلاعه وطرحه، ويتحول مَنْ نُحِبُّهم إلى قيمة بالنسبة لنا تعدل الحاجة بل وحتى الضرورة، إنهم عندما يتركوننا ونحن على هذا الحال فإننا نشعر في أعماقنا بوحشة تركهم إيّانا، فرَحُهم سيكون فرَحُنا، وحزنُهم سيكون حزنُنا، وكأننا بدأنا نشاركهم حياتهم.. بعد ذلك يتدثر حب الإنسان بدثار منطقي ويصير أكثر قوة، ومثل هذا الحب مختلف للغاية عن الحب العاطفي والمجازي الذي يكون بملاطفة الناس والظهور أمامهم بمظهر جذاب، ويُسمّى هذا بـ”الـحب السطحي”.

حقًّا، كي يستقر الحب الحالي العاطفي على أساس منطقي يجب النزولُ إلى أسبابه وأخذُها بعين الاعتبار، والتفكيرُ فيها وإسنادُها إلى أساس عقلاني.. وعلى سبيل المثال؛ يُعَدُّ الاجتماع على الأرضية المشتركة للإنسانية أحد الأسباب الأكثر عموميّة وأهمية والتي تستدعي حبَّ جميع الناس ومودّتهم، فإذا لم يُعتبر الاتصاف بالإنسانية وتقاسم الكرة الأرضية رابطًا مهمًّا يقتضي الحب، ولم يشعر الناس بالحب والمودة بعضهم تجاه بعض لمجرد كونهم بشرًا فحسب، وبرزت مظاهر الحقد والعداوة بدلًا من ذلك كانت عواقب هذا وخيمة وفادحة؛ لا سيما في هذا العالم الذي أصبح اليوم قرية صغيرة.

ولِجعلِ العالم مكانًا أكثر ملاءمة للعيش اليوم، صار من الضروري إرساء السلم والسلام على مستوى البشرية جمعاء ومدّ جسور التسامح والحوار بين الناس من مختلف الديانات والقوميات، ولا ريب في أن الناس بحاجة إلى مساعدة ودعم بعضهم البعض لتحقيق ذلك، فليس ممكنًا تحقيق هذه الأهداف المشتركة في عالم يسوده الحقد والكراهية بدلًا من الحب.

إن الإنسانية اليوم تتوقُ لمثل هذا الحب والعطف، فالوحشيّةُ تعمّ الأرجاء، وهناك عمليات إبادة جماعية في مختلف أنحاء العالم، ونرى شتى أنواع الشناعة والدناءة تُرتَكَبُ في حق الإنسانية، ولا يصدح في الأنحاء يمنة ويسرة سوى ضوضاء الظالمين الطغاة وصخبهم، وأنين المظلومين والضحايا، يفكر الناس في الدم ويشرب بعضُهم دماء بعضٍ، يبدو الأمر كما لو أن العالم قد عُهد بأمره إلى القتَلة، لقد أُثيرت الكراهية والأحقاد التاريخية، وصار الناس بعضُهم لبعض عدو، الجميع يبحث عن ذريعة للتغلّب على غيره وتعزيز هيمنته عليه.

أعتقد أن إعادة إحياء المحبة -التي هي حقيقة مهمة للغاية في عالم هكذا- وضمان أن يتعاون الناس من جديد سيكون أعظم هدية تقدمها أمّتُنا للبشرية، إذا كنتم تطمحون إلى المحبة فيجبُ عليكم أن تفتحوا صدوركم للجميع وتحتضنوا البشرية جمعاء، يجب أن تسعوا إلى تحقيق تفاهمٍ واتفاق على مستوى البشرية جمعاء، ولكن لنعلم أن الأمر سيستغرق وقتًا، فهذا لا يحدث فجأة، من الضروري الصبرُ والسعيُ بعطفٍ وحذرٍ لفترة طويلة لحل المشكلات المزمنة والتخلّص منها.

وبالمثل، فإن هناك وسائل للمحبّة، ومن ذلك الإيمان بوجود الله وبوحدانيته، وأن نكون من أمة رسول الله صلى الله عليه وسلم، وكذلك الارتباط بفلسفة الخدمة، فمثلًا يمكن للمرء عندما ينظر إلى إخوته المؤمنين أن يفكر على النحو التالي: “هؤلاء سيكونون رفاقي في الدار الآخرة، سنكون معًا في المحشر، وعند الميزان، سوف نعبر الصراط معًا، سنذهب إلى الجنة معًا، من يدري، ربما سيأخذون بيدي هناك أيضًا، سوف يشفعون لي بإذن الله حيث أكون في ضيق شديد جدًّا”، وبما أن مثل هذه الأسباب تقتضي الأخوّة والحب، فإن التركيز عليها والتفكير حولها سيؤدي إلى الحب.

عندما ينظر المرء إلى أشخاص يسيرون في مسار واحد ويتقاسمون فلسفة خدمة واحدة، ويقول: “إذا أمسك بعضنا بأيدي بعض، وحافظْنا على وفاقنا وتحالفنا، تسنّى لنا حل العديد من المشكلات بإذن الله، يمكننا أن نحقق أهدافنا بشكل أسرع من خلال دعم بعضنا بعضًا”، كما أن اعتباره وجود إخوته ضرورةً بالنسبة له تتجاوز مجرّد الحاجة سيجعله أكثر ارتباطًا برفاقه وسيعزز أواصر الحب بينهم.

ذلك لأنه كلما زادت الأسباب التي تتطلب المحبة بين الناس كلما كان حبهم لبعضهم وعلاقتهم تجاه بعضهم أعمق وأوطد.. فمن الطبيعيّ أن يرتبط السائرون في نفس المسار والمهمومون بنفس الغاية المثالية مع بعضهم بروابط أقوى، وكلما ركّز المرء على هذه الأسباب التي تقتضي المحبة والأخوة وفصَّل المسألة بهذه الطريقة، أحبَّ إخوانه ورفاقه من صميم قلبه، وقرّر “لا أستطيع أن أفعل ذلك بدون إخواني”.

إذا لم تقفوا على أسباب المحبة ولم تفصّلوها وتركزوا عليها بهذه الطريقة؛ فسيظل حبّكم مجرد حس وشعورٍ، فالعاطفة والحب الحسي الذي يشعر به الإنسان تجاه الآخرين إنما هو محدود، لأنه مهما بدا الحبُّ العاطفي قويًّا فربما يتحطّم بسبب شعور آخر أقوى، وعليه فإن الأصل والضروري هو الحب المنطقي، والعشق المنطقي، والاشتياق المنطقي؛ لأن الحب المرتبطَ بمنطق معيّنٍ ليس من السهل أن يزول، لا ينبغي أن يُفهم من هذا أنه ليست هناك أية قيمة للعلاقة العاطفية. بالطبع لها قيمة بقدرها ووفقًا لها، ولكن المهم هو تقوية المحبة العاطفية وتعزيزها بالعقل والمنطق.

   معالجة المسائل بإنصاف

من الممكن أيضًا معالجة المشكلة من الاتجاه المعاكس، أي كما أن هناك العشرات، وربما المئات من الأسباب التي تتطلب الحب والإخاء فإن معظم الأعمال العدائية والصراعات القائمة بين الناس عندما يتم تناولها بعناية يتضح أنها لا تستند إلى أساس مهم، لسبب ما قد يشعر الشخص بالكراهية والغضب والحقد ضد بعض الأشخاص أو الجماعات، قد يتخذ موقفًا ضدّ بعض الناس بسبب أحوالهم وأفعالهم، ربما أنه لا يستسيغهم، ولكنه عندما تتم مناقشة هذه الأعمال العدائية بتفصيل، سيتبين أن معظمَها ليس له سببٌ وجيه.

تُرى هل يوجد بعضُ السلوكيات المخالفة لروح الإسلام لدى من تشعرون تجاههم بمشاعر سلبية؟! هل يرتكبون محرّمًا؟ هل يتوانون في تنفيذ ما يجب عليهم من التزامات؟ هل يعصون الله في شيءٍ؟ هل هناك ما يُقلق في علاقتهم وصلتهم بسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم؟ هل يسيئون إلى المقدسات؟ عندما يتم تفصيل القول في المسألة بهذه الطريقة، سيتبين أن مظاهر الكراهية والغضب التي بين الناس لا تنجم في معظم الوقت عن أي من هذه الأشياء المذكورة آنفًا؛ على العكس من ذلك، سوف نرى أنها تستند إلى اختلافات في المزاج ومجموعة من الآراء والتوقعات والخيارات المتباينة؛ فمثلًا قد لا تروقُنا أحوال البعض وحركاتهم، ربما أنها لطيفة ونحن مخطئون، إذا اتخذنا موقفًا ضدّ مَنْ حولنا بسبب قضايا فارغة وغير مهمّة ولا تستند إلى الحقيقة، فهذا يعني أننا ظلمناهم وجُرنا عليهم.

في بعض الحالات قد نشهد أن الأشخاص مِن حولنا يقومون بأشياء لا ينبغي لهم القيام بها، أو أنهم لا يقومون بالمهام المنوطة بهم، في مثل هذه الحالات يجب ألّا نتجاهل حقيقة أن الناس لا يمكن أن يتبعوا خطًّا مستقيمًا دائمًا من حيث طبيعتهم وعوالمهم الحسية، وأنهم قد يواجهون بعضًا من الانحرافات، فيجب التغاضي عن هذه الأحوال بقدر الإمكان، وألا نترصّد كل أخطائهم، يجب أن نمنحهم مهلة لمراجعة أنفسهم من جديد، واستجماع عقولهم، وإصلاح أخطائهم، فحتى هنا يجب أن نتعامل مع المشكلة بلغة المحبة وقوّتها وأُسُسِها، فلا شيءَ يصعبُ حلُّه إذا ما عولِجَ بالمحبّة، حتى الأقفال الصدأة منذ ألف عام يتسنى حلها عن طريق المحبة.

الواقع أنَّ ما يجب فعله بالنسبة لمَنْ يُضخِّم أخطاء أصدقائه البسيطة ويتخذ بسببها موقفًا تجاههم هو أن ينظر إلى نفسه أولًا؛ فالعديد منا مِمَّن يقومون بمراجعة مواقفهم وسلوكياتهم بشعور جاد من المحاسبة سوف يلاحظون أنهم أنفسهم لديهم العديد من المواقف والسلوكيات التي لا يشعرون إزاءها بالراحة إذا ما صدرت عن الآخرين، وبالتالي يتعلمون النظر إلى الأخطاء والعيوب بتسامح، لأنه سيكون من الغريب إدانة الآخرين واتخاذ موقف ضدهم بسبب مواقف وسلوكيات سلبية موجودة في أنفسنا أيضًا.

   تقوية الحبّ

ذات يوم وبينما كان النبيُّ صلى الله عليه وسلم جالسًا مع أصحابه مرَّ أمامهم رَجُلٌ، فقال أحد الجالسين وأومأ إلى الرجل: يا رسول الله، إني لأحب هذا، فقال له النبي صلى الله عليه وسلم: “أعلمتَه؟” قال: لا، قال: “أعلِمْهُ” قال: فلحِقه، فقال: إني أحبك في الله، فقال: أحبك الذي أحببتني له”[3]؛ ذلك أنه يروقُ كلّ إنسانٍ معرفته أنه محبوب من قِبَل صاحبه، هذا شعورٌ جِبلِّي، فالتعبيرُ عن مشاعر الحب تجاه الآخر سيقوّي أواصر الصداقة ويتوّج مشاعر الحب.

إلى جانب ذلك، فإن الدعاء للأحباب بظهرِ الغيبِ عاملٌ آخر يزيد من الحب، إنَّ رفعَ إنسان يديه في مكان خاص لا يراه فيه أحَدٌ، ودعاءَه: “اللهم أَسعِد فلانًا بالفردوس، واجعل حياتَه في الدنيا مثل الحياة في الجنة!”، لا بد وأنه ضرورة من ضروريات حبّه ووفائِه لذلك المدعوِّ له، علاوة على ذلك فقد بيَّن نبينا صلى الله عليه وسلم مدى أهمّية هذا النوع من الدعاء عند الذات الإلهية فقال: “أَفْضَلُ الدُّعَاءِ دَعْوَةُ غَائِبٍ لِغَائِبٍ[4].

من جهة أخرى، من المهم أيضًا أن نعرب عن حسن ظننا بمن نحبهم ونشهد لهم شهادة حسنة أمام الآخرين، فمثلًا عندما نقول: “الصديقُ الفلانيّ شخصٌ صادقٌ ومخلصٌ للغاية، أعتقدُ أنه كيانٌ مهمّ جدًّا في الدعوة لإعلاء كلمة الله”؛ نكون قد أبرزنا أنَّ مَنْ تحدثنا عنه شخص يجب تقديره ومحبته، ولا بأس في قول هذا طالما أننا نقول شيئًا حقًّا ولا نكذب في الأمر! لا سيما أن هذه الأمور ستربط القلوب ببعضها، وستزيد من المحبة.

إذا كان أصدقاؤنا ينفتحون على جميع أنحاء العالم ويخدمون فيها بشعور من التضحية والإخلاص، فلماذا لا نُحدِّث الناس عن ذلك؟ على العكس، يجب علينا أن نُحدِّث بذلك، لأننا في ظل هذا نكون قد قدمنا هؤلاء الناس الطيبين إلى الآخرين وحبَّبناهم إليهم، وكما يقول المثل الشعبي: “إن للجدران آذانًا”، فعباراتنا الإطرائية والتقديرية الصادقة من هذا النوع ربما تنتقل إلى آذانهم بتردّد لا نعرفه، فتزيد من المحبة بينهم وبيننا.

نعم، إذا تطوع شخص لدعوة آمن وأيقن بها، وألزم نفسه بها، ولم يتخلّ عنها لمدة ثلاثين أو أربعين سنة، كان حقًّا على الجميع أن يقبِّل رأسه، إنه إخلاص وولاء مهم للغاية، وفضيلة عظيمة يجب تقديرها وإخبار الآخرين بها، لذا فإنه يجب علينا -من جانب- الدعاء بأن تُقبِّل الملائكةُ رؤوسَ أمثال هؤلاء، وأن نعطيهم قيمتهم التي يستحقونها من جانب آخر.

ولكننا إذا أثنينا على أصدقائنا، وذكرنا فضائلهم باستمرار وصرنا مدَّاحين لهم فلا ينبغي لنا أن ننتظر الشيء نفسه منهم، علينا أن نفعل كل هذا دون مقابل، لأننا نُعلي من شأن خاطر الحق، ونذكر أمام الآخرين الحقائق التي نعلمها، نحن نقدر مَنْ يخدمون قيمنا وغايتنا المثالية، الذين يدعون إلى الله ورسوله، لأن هذه هي الأشياء التي نريدها، ولكن سواء فعلوا الشيء نفسه أم لا، اعترفوا لنا بنفس الفضل أم لا، فهذا شأنهم، ولا يعنينا في شيء.

   التوازن في الحب

إن أهمية الحفاظ على التوازن في الحب بقدر أهمية الحب نفسه، فالمؤمن يجب أن يحب الحق تعالى حدَّ الوَلَهِ في إطار جميع المعاني التي تعبّر عنها أسماء الله الحسنى، وأن يتأجّج بحبّه، إلا أنه ينبغي له أن يحافظ على الميزان في حبه لما سوى الله تعالى، لأنّ حبَّ الله فريدٌ في نوعه، ولا أحدَ يجدرُ أن نحبه كما نحبُّ الله، ذلك أن المشركين قد انتقدهم القرآن الكريم وعابهم لأنهم يحبون أوثانهم كما يحبون الله[5]، فالله تعالى المحيط بكل شيء ولا يحيطه أيُّ شيءٍ يجب أن يكون حبّه لا محدودًا ولا متناهيًا، إنه أسمى من مفهوم المستويات، وكلُّ ما سواه يكون بحسب مستواه.

على سبيل المثال يستحيل ألا يحب المؤمن بِوَلهٍ مفخرةَ الإنسانية مطمحَ نظر الله، ومرآة الأسماء الحسنى المجلاة، الذي عرّفنا بالله بشكل تام غير منقوص باعتبار أوامره التكوينية وأحكامه التشريعية، وكذلك أيضًا يحمل المؤمن محبة خاصة إزاء الخلفاء الراشدين والصحابة الكرام إضافةً إلى حبه لرسول الله صلى الله عليه وسلم، إلى جانب ذلك هناك مكان متميز في قلب المؤمن للمسلمين الذين يتجه معهم إلى قبلة واحدة، ولجميع الناس الذين يرى كلَّ واحد منهم عملًا فنّيًّا من صنع الله، لكن حب الله يجب أن يكون هو مصدر كل أنواع هذه المحبة، ويجب الحفاظ على التوزان في هؤلاء، وإلا فيُخشى أن ننالَ صفعةً بخلاف المقصد المراد.

من المؤسف أن هناك تطرّفًا في مواقف الناس وسلوكيّاتهم تجاه بعض الأشخاص؛ فقد يحظى بعض الناس بحب مفرط، كما أن البعض قد يُرفع إلى عنان السماء بسبب الحالة الروحية للجماعة، أو يُنظر إليهم وكأنهم نزلوا من السماء، وربما يقع إفراط في الأمر بالتقدير والمديح الموجه لهم، لكن ينبغي العلم بأنه عندما يقدم الإنسان مشاعر الحبّ لمن لا يستحقّها؛ فإن الله تعالى يصفعُه بأيدي هؤلاء الأشخاص، وهكذا فإنه من ناحية، يعاقبه على هذا الحبّ المفرط، ومن ناحية أخرى يظهر له أنَّ من أفرط لهم في المودة ليسوا جديرين بذلك إلى هذا الحد.

والواقع أن كلام سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم التالي يضع معيارًا مهمًّا في هذه القضية؛ إذ يقول عليه الصلاة والسلام: “أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا، وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا[6].

إذا كان الإنسان لا يريد أن يشعر بالخجل عندما يتحول الأمر إلى العكس، وألا يطأطئ رأسه، وألا يلوم نفسه فعليه ألا يضحي بالمعيار والاتزان في حبه، وبالطريقة نفسها فإنَّ مَنْ يبغض البعض لأنهم يحملون صفات سيئة، ويضع بينه وبينهم مسافة ينبغي له ألا يتجاوز الحد، وألا يدمر الجسور تمامًا، وألا يقطع علاقته بهم نهائيًّا، كي لا يندم الطرفان إذا ما زالت الخلافات ورجعوا إلى صوابهم ذات يوم.

من ناحية أخرى إذا أفرطتم في حبكم وجنحتم إلى المبالغة في تقديركم تكسرون عنق أخيكم على حد تعبير الحديث[7]، ويقول فضيلة الأستاذ بديع الزمان “أنا لا أُعجب بنفسي، أنا لا أعجب بأولئك الذين يُعجبون بي”، ليس كل شخص لديه مثل هذه الطبيعة الناضجة، ربما أن أنظمة الهضم لدى مَن لا تربطهم علاقات قوية بالله لم تتطور بما يكفي لاستيعاب هذا الثناء والتقدير، لهذا ربما ينهزمون أمام أنفسِهم، وينزلِقون في مراتع الفخر والغرور، وفي هذا الصدد جاء الأستاذ بهذا المبدأ: “يا إخوتي الأحبة! الثبات الثبات، الوفاء الوفاء… إن طريقنا في السمو والرقي هو الغلو في الارتباط والتساند فيما بيننا والسعي لنيل الإخلاص والأخوة الحقة، بدلًا من الغلو في حسن الظن والتطلع إلى مقامات أعلى من حدنا”[8].

ومعنى هذا: عليكم ألا تتخلوا عن رفقاء دربكم حتى وإن رأيتم فيهم خمسين عيبًا، عليكم أن تُمسكوا بأيدي رفاقكم الذين ترونهم تخلفوا عنكم، وتساعدوهم، فإن كانوا لا يستطيعون المسير معكم بنفس الخطى، ويتأخرون عنكم فعليكم أن تحملوهم على ظهوركم.

وبالمثل، يجب أن يحذر المؤمن جدًّا في التعبير عن حبه وعلاقته بأولئك الذين يعتبرهم “عظامًا”، وبغضّ النظر عن مدى عمق احترامه وحبّه وامتنانه لهم، وأيًّا كانت المكانة التي يرسمها لهم في عقله؛ فيجب عليه أن يكون حذرًا للغاية عند التحدث عنهم أمام الآخرين، وألا يخوض في عبارات مبالغٍ فيها، ينبغي ألا يدفع الآخرين إلى مشاعر الحسد والمنافسة من خلال إطلاقه على ذلك الشخص ألقابًا مثل “الغوث” و”القطب”، لأن كل واحدٍ يحترم مرشدَه وشيخَه ويضعه على واحدة من درجات الترقي، فإذا قمتم برفع شخص إلى جواره، فإنكم تضعونه في منافسة وتجعلونه يقول “لا، بل صاحبُنا أعظم”، وحتى ولو لم يقل ذلك أمامكم، فإنكم تؤدون به إلى أن يغتابك، ولذلك فإنكم تزجّون به في الخطيئة بهذا التصرّف، ولذا يجب أن يكون الأساس هو الإخلاص لمن تسيرون على دربهم، والالتزام بالقضية التي تتقاسمونها معهم، وليس منحُهم مراتب على خلاف العادة.

[1]  أنكره كثيرون واشتهر عند كثيرين، وقد أورده الآمدي معتَمَدًا في الإحكام في أصول الأحكام، 1/13.

[2]  بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، ص 253.

[3] سنن أبي داود، الأدب، 122.

 [4] ابن أبي شيبة: المصنف، 6/21.

[5] انظر: سورة البقرة: 2/165.

[6] سنن الترمذي، ِالبر، 60.

[7] صحيح البخاري، الشهادات، 16.

[8] بديع الزمان سعيد النورسي: الملاحق، ص 122.

Kırık Testi: İNSAN SEVGİSİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir mü’min, çevresiyle sevgi, saygı ve hürmet esaslarına dayalı münasebetler geliştirebilme ufkunu nasıl yakalayabilir?

   Cevap: Sevgi, varlığın özüdür. Cenâb-ı Hak, Zâtına muhabbetin bir ifadesi olarak varlığı yaratmış; bu koskocaman âlemlerin bir fihristi, özü ve usaresi olarak da insanı yaratmıştır. Fakat bu, mukaddes ve münezzeh bir muhabbettir. Bizim sevgimiz gibi değildir. Zira bizdeki sevgi ya zaafın ve elimizde olmayan temayüllerin bir ifadesidir; ya da işlene işlene tabiat ve karakterimizin bir yanı hâline gelmiş bir duygudur. Bunların hiçbirisi Zât-ı Ulûhiyet’e isnat edilemez. Bundan dolayı, Zât-ı Ulûhiyet’i tenzih etme adına O’nun, münezzeh, mukaddes ve müberra bir muhabbetin ifadesi olarak varlığı yarattığını söylüyoruz. Nitekim kudsî hadis olarak rivayet edilen bir söz şöyle demektedir: كُنْتُ كَنْزاً لاَ أُعْرَفُ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ، فَخَلَقْتُ خَلْقاَ فَعَرَّفْتُهُمْ بِي فَعَرَفُونِي Bilinmeyen bir ‘kenz-i mahfî’ idim. Bilinmeyi murad buyurdum ve varlığı yarattım. Kendimi onlara tanıttım onlar da beni tanıdılar.” (Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 2/155)

Bu rivayet her ne kadar sağlam bir senede dayanmasa da manası itibarıyla doğrudur ve şu âyete irca edilmesi mümkündür: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben, insanları ve cinleri başka değil sırf Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât sûresi, 51/56) İbn Abbas Hazretleri, âyet-i kerimede yer alan “liya’budûn (Bana ibadet etsinler diye)” lafzını, “liya’rifûn (Beni tanısınlar diye)” şeklinde tefsir etmiştir. Bu durumda âyetin manası şöyle olmaktadır: “Ben, insanları ve cinleri sırf Beni tanısınlar, sırf Bana ibadet etsinler diye yarattım.” Esasen Cenâb-ı Hakk’ın, mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle tam bilinmesi, onun esrar-ı rubûbiyetine yani kâinattaki geniş tasarruf ve icraatlarına vâkıf olunması, insanı, ubudiyet ve muhabbete yönlendirecektir. Üstad Hazretleri de yaratılışın en yüksek gayesinin, fıtratın en yüce neticesinin iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah olduğunu ifade etmiştir. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 253-254)

Evet, varlığın özü ve usaresi muhabbet olduğu gibi o, insan için de çok hayatî bir unsurdur. İnsanlar arasında sevgiden daha güçlü bir irtibat unsuru yoktur. Sevgi ve şefkatten mahrum bir insanın ruhen yükselmesi ve kemale ermesi mümkün değildir. Özellikle peygamber yolunun varisleri için o, çok hayatî bir esastır. Çünkü insanların gönüllerini fethetme adına sevgiden daha kestirme bir yol yoktur.

   Mantıkî Muhabbet

Fakat sevmek zordur. İnsan, irade sahibi bir varlık olduğu için en başta bu konuda alıştırma ve rehabilitasyona ihtiyacı vardır. Onun, ilk başta diğer insanlara karşı gönlünün kapılarını açacak vesileler her ne ise onları bulmaya ve bunlar üzerinde düşünmeye ihtiyacı vardır. Farklı bir ifadeyle, diğer varlıklar arasında cebr-i lütfî olarak mevcut bulunan sevginin, insanlar arasında yaygınlaşabilmesi ceht ve gayrete vabestedir. Bu konuda ısrarcı olunur ve sevgiyle kurulan münasebetler sıkı bir şekilde devam ettirilirse zamanla insan tabiatına mâl olabilir. Bundan sonra artık onun sökülüp atılması çok zor olur. Sevdiğimiz insanlar bizim için ihtiyaç hatta zaruret ölçüsünde bir kıymet ifade etmeye başlar. Bizden ayrıldıkları zaman, ayrılıklarını derinden derine hissederiz. Sevinçleri sevincimiz, üzüntüleri de üzüntümüz olur. Âdeta hayatı onlarla birlikte yaşamaya başlarız. İşte bundan sonradır ki insana karşı duyulan muhabbet mantıkî bir keyfiyete bürünür ve daha sağlam bir hâl alır. Böyle bir muhabbet, insanları idare etme ve onlara şirin görünme adına ortaya konulan ve sûrî (yüzeysel) sevgi gösterileri şeklinde tezahür eden hissî ve mecazî muhabbetten çok farklıdır.

Evet, hissî olarak mevcut olan sevginin mantıkî bir zemine oturması için onun sebeplerine inilmesi, bunlar üzerinde düşünülmesi ve bu sebeplerin aklî bir temele dayandırılması gerekir. Mesela insanlık ortak paydasında buluşma, bütün insanlar için sevgi ve muhabbeti gerektiren en genel ve en mühim sebeplerden biridir. Eğer insan olmanın ve aynı yer küreyi paylaşmanın sevgiyi iktiza eden nasıl önemli bir bağ olduğu görülemez, insanlar sırf insan olmaları hasebiyle birbirlerine karşı muhabbet ve alâka duyamaz, bunun yerine kin ve düşmanlıkları öne çıkarırlarsa, hususiyle dünyanın bir köy hâline geldiği günümüzde bunun neticeleri çok ağır olur.

Günümüzde dünyanın daha yaşanabilir bir yer hâline gelmesi için bütün insanlık çapında sulh ve barışın hâkim kılınması, farklı din ve milletlerden insanlar arasında hoşgörü ve diyalog köprülerinin kurulması bir zaruret hâline gelmiştir. Hiç şüphesiz bunların gerçekleşmesi adına insanların birbirlerinin yardım ve desteğine ihtiyaçları vardır. Sevginin yerini kin ve nefretlerin aldığı bir dünyada bu ortak hedeflerin gerçekleştirilmesi mümkün değildir.

Ne var ki günümüzde insanlık böyle bir sevgi ve muhabbete hasret gidiyor. Her yerde vahşet diz boyu. Dünyanın farklı yerlerinde soykırımlar yaşanıyor. Türlü türlü şenaatler, denaetler irtikâp ediliyor. Sağda solda duyulan sadece zalimlerin hay-huyu, mazlum ve mağdurların da iniltileri. İnsanlar kan düşünüyor, kan döküyor, kan kokluyor. Ortalık âdeta katillere emanet. Tarihten bugüne sürekli kinler, nefretler körüklenmiş ve insanlar birbirinin düşmanı hâline getirilmiş. Herkes bir başkasının tepesine binmek ve kendi hâkimiyetini güçlendirmek için bahane arıyor.

Böyle bir dünyada çok önemli bir hakikat olan muhabbeti yeniden ihya etmek, insanların bir kere daha el ele tutmasını sağlamak zannediyorum insanlığa sunulacak en büyük armağan olacaktır. Eğer siz, muhabbete talipseniz, vicdanlarınızı herkese açmalı ve bütün insanlığı bağrınıza basmalısınız. Topyekûn insanlık çapında bir uzlaşma ve anlaşmanın hâsıl olmasına çalışmalısınız. Fakat daha baştan bunun zaman alacağını kabul etmek gerekir. Bu, birden olmaz. Kronik problemlerin halledilmesi ve sökülüp atılması için sabırla, şefkatle ve temkinle uzun süre gayret etmek gerekir.

Aynı şekilde Allah’ın varlık ve birliğine inanma, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmeti olma, aynı hizmet felsefesine bağlanma gibi faktörler de çok önemli birer muhabbet vesilesidir. Mesela bir insan mü’min kardeşlerine bakarken şunları düşünebilir: “Bunlar, öbür âlemde benim arkadaşım olacak. Mahşerde, mizanda beraber bulunacağız. Sırat köprüsünü beraber geçeceğiz. Cennet’e beraber gireceğiz. Kim bilir, belki de orada benim elimden tutacaklar. Çok sıkıştığım bir yerde Allah’ın izniyle bana şefaat edecekler.” Bu gibi sebepler uhuvvet ve muhabbeti iktiza ettiği için, bunların üzerinde durulup düşünülmesi sevgiye vesile olacaktır.

Bir kişinin aynı kulvarda yol yürüdüğü ve aynı hizmet felsefesini paylaştığı insanlara bakarken, “Biz, el ele tuttuğumuz, vifak ve ittifakımızı muhafaza ettiğimiz takdirde Allah’ın izniyle pek çok müşkülü halledebiliriz. Birbirimize destek olmak suretiyle hedeflerimizi daha hızlı gerçekleştirebiliriz.” demesi ve kendisi için kardeşlerinin mevcudiyetini ihtiyacın da ötesinde âdeta bir zaruret gibi görmesi onu, arkadaşlarına daha çok bağlayacak ve aralarındaki sevgi bağlarını daha da güçlendirecektir.

Zira insanlar arasında muhabbeti gerektiren sebepler ne kadar fazlaysa, onların birbirlerine karşı sevgi ve alâkaları da o ölçüde derin olacaktır. Elbette aynı yola baş koyan ve aynı mefkûrenin dertlisi olan insanlar, daha güçlü bağlarla birbirine bağlanacaklardır. İnsan, sevgi ve kardeşliği iktiza eden bu gibi sebepler üzerine eğildikçe ve meseleyi bu şekilde detaylandırdıkça kardeşlerini can u gönülden sevecek ve “Kardeşlerim olmadan yapamam.” diyecektir.

Şayet bu şekilde muhabbetin sebeplerine inmez, onları detaylandırmaz ve üzerinde durmazsanız, sevginiz hissî kalır. İnsanın başkalarına karşı duyduğu hissî alâka ve sevgi ise bir yere kadardır. Çünkü hissî olan bir sevgi ne kadar güçlü görünürse görünsün, daha güçlü başka bir hisle paramparça olabilir. Bu açıdan asıl olan mantıkî sevgi, mantıkî aşk, mantıkî iştiyaktır. Zira belirli bir mantığa bağlanmış sevgi kolay kolay zail olmaz. Buradan hissî alâkanın hiçbir değerinin olmadığı anlaşılmamalıdır. Elbette onun da kendisine göre bir değeri vardır. Fakat önemli olan hissî muhabbetin akıl ve mantıkla takviye edilmesi, güçlendirilmesidir.

   Meselelere İnsafla Yaklaşma

Meseleye tersinden yaklaşmak da mümkündür. Yani sevgi ve kardeşliği gerektiren onlarca belki yüzlerce sebep varolduğu gibi; dikkatlice ele alındığında insanlar arasındaki düşmanlık ve çatışmaların çoğunun, esasında ciddi bir temele dayanmadığı görülecektir. İnsan, bir kısım kişilere veya gruplara karşı herhangi bir sebepten ötürü kin, öfke ve nefret duyabilir. Hâl ve hareketlerinden ötürü bazı şahıslara karşı tavır alabilir. Onlara karşı hazımsızlık yaşayabilir. Fakat onun bu düşmanlıklar detaylıca ele alındığında, çoğu itibarıyla ele avuca gelir ciddi bir sebebe dayanmadığı görülecektir.

Acaba kendilerine karşı olumsuz duygular taşınan kişilerin Din-i Mübin-i İslâm’ın ruhuna aykırı bir kısım davranışları mı var? Haram mı irtikâp ediyorlar? Yapmaları gerekli olan mükellefiyetlerinde gevşeklik mi gösteriyorlar? Allah’a karşı bir isyanları mı söz konusu? Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetlerinde endişe duyulan bir yanları mı var? Mukaddesata karşı saygısızlık mı yapıyorlar? Mesele bu şekilde detaylandırıldığında, çoğu zaman insanlar arasındaki kin ve öfkelerin, sayılanların hiçbirinden kaynaklanmadığı; bilakis, mizaç farklılıklarına, değişik bir kısım mülâhaza, beklenti ve tercihlere dayandığı görülecektir. Mesela birilerinin hâl ve hareketleri bizim hoşumuza gitmiyordur. Belki aslında hoştur da biz yanılıyoruzdur. Bir hakikate dayanmayan boş ve önemsiz bir kısım meselelerden ötürü çevremizdeki insanlara tavır alıyorsak, onlara insafsızlık ve haksızlık ediyoruz demektir.

Bazı durumlarda çevremizdeki insanların, yapmamaları lazım gelen bazı şeyleri yaptıklarına veya yapmaları gerekli olan vazifeleri yapmadıklarına şahit olabiliriz. Bu tür hallerde, insanların, fıtratları ve his dünyaları itibarıyla her zaman müstakim bir hat takip edemeyeceklerini, yer yer bir kısım inhiraflar yaşayabileceklerini göz ardı etmemeli ve mümkün mertebe onların bu durumlarına göz yummalı, her hatalarını görmemeliyiz. Ona, kendini bir kere daha gözden geçirmesi, toparlanması ve hatalarını telafi etmesi adına mühlet vermeliyiz. Burada dahi muhabbetin diliyle, eliyle, ayağıyla meseleye yaklaşmalıyız. Zira onun çözemediği problem yoktur. Ben, bin seneden beri paslanmış kilitlerin bile muhabbetle çözülebileceğine inanıyorum.

Esasında arkadaşlarının ufak tefek hatalarını büyüten ve bundan ötürü onlara tavır alan bir insanın yapması gereken, öncelikle kendine bakmaktır. Zira ciddi bir muhasebe duygusuyla kendi tavır ve davranışlarını gözden geçiren pek çoğumuz, başkalarında gördüğünde rahatsız olduğu pek çok tavır ve davranışın kendisinde de bulunduğunu fark edecek ve bu sayede hata ve kusurlara müsamahayla bakmasını ve göz yummasını öğrenecektir. Zira kendimizde de bulunan olumsuz tavır ve davranışlar yüzünden başkalarını mahkûm etmek ve onlara tavır almak garip olur.

   Muhabbeti Ziyadeleştirmek İçin

Bir gün Peygamber Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) beraber bulunan bir kişi, oradan geçen bir şahsı sevdiğini ifade eder. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o sahabiye, arkadaşına gidip bunu onun kendisine söylemesini ister. (Ebû Dâvud, edeb 122) Zira arkadaşı tarafından sevildiğini bilmek her insanın hoşuna gider. Bu, fıtrî bir duygudur. Böyle bir sevgi ifadesi dostluk bağlarını güçlendirecek ve sevgiyi taçlandıracaktır.

Bunun yanında sevilen insanlara onların gıyabında dua edilmesi de sevgiyi artıran faktörlerden bir diğeridir. Eğer bir insan, kimsenin görmediği ve bilmediği bir yerde ellerini kaldırıp bir arkadaşı için, “Allah’ım filanı Firdevs’inle sevindir. Onun dünyevî hayatını da Cennet hayatı gibi yap!” demesi ona karşı sevgi ve vefasının bir gereği olmalıdır. Üstelik Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “En süratle kabule karin olan dua, gâibin gâibe duasıdır.” (Ebû Dâvud, vitr 29) şeklindeki ifadeleriyle bu tür duaların Nezd-i Ulûhiyet’te ne kadar önemli olduğunu beyan buyurmuştur.

Öte yandan, başkalarının yanında sevdiğimiz insanlar hakkında hüsn-ü zanlarımızı ve hüsn-ü şahadetlerimizi ifade etmemiz de çok önemlidir. Mesela biz, “Filan arkadaş çok samimi ve yürekten bir insandır. Onun i’lâ-i kelimetullah davasında çok önemli bir ses olduğunu düşünüyorum.” dediğimizde, bahsettiğimiz kişinin takdir edilmesi ve sevilmesi gereken bir insan olduğunu göstermiş oluruz. Hakkı olan bir şeyi söyledikten ve işin içine yalan katmadıktan sonra bunları dile getirmede bir mahzur yoktur! Mahzur olması bir tarafa, bunlar, gönülleri birbirine bağlayacak ve kalblerdeki sevgiyi ziyadeleştirecek yollardır.

Eğer arkadaşlarımız ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla dünyanın dört bir yanına açılıyor ve oralarda gürül gürül hizmet ediyorlarsa biz bunu niye söylemeyelim ki! Bilakis söylemeliyiz. Zira bu sayede bu güzel insanları başkalarına da tanıtmış ve sevdirmiş oluruz. Hem yerin kulağı vardır. Bizim birileri hakkındaki bu tür takdir ifadelerimiz, bilemediğimiz bir frekansla onların da kulağına gidebilir ve onlarla aramızdaki muhabbeti artırabilir.

Evet, şayet bir insan inandığı bir davaya gönül vermiş, başını bir eşiğe koymuş ve otuz-kırk sene boyunca da başını bu eşikten kaldırmamışsa, bu baş öpülür. Böyle bir vefa ve sadakat çok önemlidir; takdir edilmesi ve başkalarına da anlatılması gereken büyük bir fazilettir. Dolayısıyla bize düşen vazife, bir taraftan böyle bir başı meleklerin de öpmesi adına Allah’a dua etmek, diğer yandan da ona hak ettiği değeri vermektir.

Fakat biz, arkadaşlarımızı sena etsek, sürekli onların faziletlerini zikretsek ve âdeta onların gazelhanı olsak da aynı şeyi onlardan beklememeliyiz. Bütün bunları karşılıksız yapmalıyız. Zira biz, Hakk’ın hatırını âli tutar, doğru bildiğimiz ve fayda mülâhaza ettiğimiz hususları başkalarının yanında zikrederiz. Değerlerimize ve mefkûremize hizmet eden, Allah’ı anlatan, Efendimiz’i sevdiren insanları takdir ederiz. Çünkü bunlar bizim de istediğimiz şeylerdir. Fakat onlar da aynı şeyi yaparlar mı yapmazlar mı, bize karşı aynı kadirşinaslığı gösterirler mi göstermezler mi, bu onları bileceği bir husustur, bizi alâkadar etmez.

   Sevgide Denge

Sevme ne kadar önemliyse, sevgide dengeyi koruma da o kadar önemlidir. Bir mü’min Cenâb-ı Hakk’ı, O’nun esma-i hüsnâsının ifade ettiği bütün manalar çerçevesinde deli gibi sevebilir/sevmelidir. O’nun sevgisiyle cayır cayır yanabilir. Fakat Allah’ın dışındaki varlıkların sevgisinde ölçünün korunması gerekir. Zira peygamberler de dâhil olmak üzere hiçbir varlık Allah gibi sevilmez. Nitekim müşrikler, Allah’ı seviyor gibi putları sevdikleri için Kur’ân tarafından kınanmış, zemmedilmiştir. (Bakara sûresi, 2/165) Muhit olan Allah, muhit bir sevgiyle yani seviyeler üstü, çerçevesiz bir muhabbetle sevilir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise kendi seviyelerine göre.

Mesela bir mü’minin, Allah’ın matmah-ı nazarı ve esmâ-i hüsnâsının mücella bir aynası olan, bize, tekvinî emirleri ve teşriî fermanları itibarıyla eksiksiz bir şekilde Rabbimizi tanıtan İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) delice sevmemesi mümkün değildir. Aynı şekilde o, Raşit Halifelere ve sahabe-i kirama karşı apayrı bir muhabbet taşır. Bunun berisinde aynı kıbleye yöneldiği Müslümanların ve Allah’ın birer sanat eseri olarak gördüğü bütün insanların mü’minin gönlünde ayrı bir yeri vardır. Fakat bütün bu sevgilerin kaynağı Allah sevgisi olmalı ve bunlarda ölçü korunmalıdır. Aksi takdirde maksadın aksiyle tokat yeme riski söz konusudur.

Maalesef insanların, bazı kimselerle ilgili tavır ve davranışlarında aşırılıklar olabiliyor, bazı şahıslara karşı ölçüsüzce sevgi gösterilebiliyor. Biraz da kitle ruh haletiyle birileri göklere çıkarılabiliyor veya gökten inmiş gibi görülebiliyor. Ona karşı ortaya konulan takdir ve övgülerde aşırılığa gidilebiliyor. Fakat şunu unutmamak gerekir ki insan, birilerine karşı hak etmediği aşırı bir alâka ortaya koyduğu zaman, Cenâb-ı Hak, bu kişilerin eliyle onu tokatlar. Böylece bir taraftan bu ölçüsüz sevgisinden ötürü onu cezalandırdığı gibi diğer yandan da ona, ifrat derecesinde muhabbet izhar ettiği kişilerin o ölçüde bir takdire liyakatleri olmadığını gösterir.

   Aslında Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu beyanları bu konuda önemli bir ölçü koymaktadır: أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا، وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا “Sevdiğini ölçülü sev. Belki bir gün düşmanın olabilir. (Sıfatlarından ötürü) birisine karşı buğz ediyorsan, orada da dengeli ol. Belki bir gün dostun olabilir.” (Tirmizî, birr 60)

Seven insan, iş tersine döndüğünde mahcup olmak, başını öne eğmek, kendi kendini levmetmek istemiyorsa, sevgisinde ölçü ve dengeyi kaçırmamalıdır. Aynı şekilde kötü sıfatlar taşıdığından ötürü birilerine buğz eden ve onlarla arasına mesafe koyan bir kimse de aşırıya gitmemeli, köprüleri tamamen atmamalı ve alâkasını büsbütün kesmemelidir ki yarın öbür gün bunlar pişman olup hâllerini düzeltip geri geldiklerinde her iki taraf da mahcubiyet yaşamasın.

Diğer taraftan sevginizde aşırıya gider ve takdirlerinizde mübalağaya kaçarsanız, hadisin ifadesiyle (Buhârî, şehadât 16) kardeşinizin boynunu kırmış olursunuz. Hz. Pir, “Ben, beni beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyor. Herkes böyle olgun bir tabiata sahip olamayabilir. Hususiyle Allah’la münasebeti güçlü olmayan insanların sindirim sistemleri bu tür övgü ve takdirleri hazmedecek kadar gelişmemiş olabilir. Bu yüzden de onlar benliklerine yenik düşebilir, gurur ve kibre girebilirler. Bu itibarla Hz. Pir, “fevkalâde makamlar vermek yerine fevkalâde sadakat” düsturunu getirmiştir. (Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, s. 63)

Bunun anlamı şudur: Siz beraber yürüdüğünüz insanların elli tane kusurunu görseniz bile onları terk etmemelisiniz. Geride kaldığını gördüğünüz arkadaşlarınızın elinden tutmalı ve onlara yardım etmelisiniz. Eğer o, sizinle aynı tempoda yürüyemiyor ve geride kalıyorsa, onu sırtınıza almalısınız.

Aynı şekilde bir mü’min, “büyük” olarak gördüğü kişilere karşı sevgi ve alâkasını ifade ederken de çok dikkatli olmalıdır. Ona karşı saygı, muhabbet ve minnettarlığı ne ölçüde derin olursa olsun, zihninde onu nereye koyarsa koysun; başkalarının yanında ondan bahsederken çok dikkatli olmalı, asla mübalağalı ifadelere girmemelidir. Ona, “gavs”, “kutup” gibi makamlar vermek suretiyle başkalarını haset ve rekabet hissine sevk etmemelidir. Zira herkes kendi pir-i muganına, şem-i tâbânına saygı gösterir ve onu terakkinin basamaklarından birine yerleştirir. Şayet siz birisini onun yanında yükselttikçe yükseltirseniz, onu rekabete sokar ve “Hayır, bizimki daha büyük.” dedirtirsiniz. Yanınızda bunları söylemese bile arkanızdan gıybet etmesine sebep olursunuz. Dolayısıyla bu tavrınızla onu günaha sokarsınız. Bu sebepledir ki yolunu takip ettiğiniz insanlara fevkalâde payeler vermek yerine, onlara vefayı ve onlarla beraber paylaştığınız davaya sadık olmayı esas kabul etmelisiniz.

الجَرَّة المشروخة: حقائق باتت ضحية الأسلوب – 2

Herkul | | العربية

   إعلاء شأن الحق

ثمة حاجة لأن تكون أحوالُ وسلوكياتُ ممثلي دعوة النبي صلى الله عليه وسلم بصفة خاصة ليّنة هيّنة مطلقًا حتى يتمكنوا من التأثير في مخاطبيهم، وذلك لدرجة أن تتحلّل النيازك القادمة من اليمين واليسار إلى ذرات حين تدخل في بيئتهم، وتتحوّل هذه الذرات بمثابة الألعاب النارية التي تبثّ في الناس الفرحة والبهجة وليس الخوف والفزع، فعليهم أن يُعلوا من شأن الحق، وأن يفضلوه على سائر الشؤون، وألا يجعلوا الأصول ضحية الأسلوب مطلقًا، بالعكس عليهم أن يستخدموا أسلوبًا يؤدي إلى احترام أصولهم وتقديرها حقّ قدرها.

وإنه لو استطاع ممثلو الدعوة النبوية أن يكسروا بأحوالهم وتصرفاتهم شوكة العنف والحدة الموجهة إليهم مهما بلغت غلظة وفظاظة، فإن من يُعادونهم سيأتونهم -إن لم يكن اليوم فغدًا- مهيضي الجناح متذللين ويقولون: “نعتذر منكم، ذلك أننا لم نكن قد عرفناكم، ولم نستطع أن نعرفكم”.

ولا سيما الفدائيين الذين جعلوا الدعوة إلى الله ورسوله غايتهم المُثلى، ويتفانون من أجل الرسالة النبوية يجب عليهم أن يكونوا قادرين على أن يعضوا على ألسنتهم مراعاة لخاطر الحق، ويفوضوا الأمر إلى الله نزولًا عند مبدإ “لا حول ولا قوة إلا بالله”، ويتغلبوا على ما اعترض طريقهم، بل ويختلُوا بأنفسهم إذا ما جُنّ جنونهم في مواجهة الحوادث الغادرة التي تُشيب رؤوسهم، وتقصم ظهورهم، وتُذهب طمأنينتهم، وتُحرم النوم عليهم.

فكل جهد يبذله المرء في هذا الشأن يُرجى أن يكون عبادة عند الذات الإلهية، لأنه جهد في سبيل الارتقاء إلى مستوى الإنسان الكامل، وهو ما يمكننا تشبيهه بصعود الدرج، فكلّما يصعد الإنسان خطوة على الدرج يحظى بثوابٍ مختلف.

وبالطريقة نفسها، حتى وإن كان المرء يتلوى ألمًا ويئن حزنًا ويتوجع قلقًا وأسًى إزاء الإساءة إلى القيم التي يؤمن بها، فإن محاولتَه التحكم في سلوكه وتصرفاته تجاه ذلك، وتجنّبَه مواقف رد الفعل المفرطة، وحسابَه بدقة بالغة وإجهادَه عقلَه حد النهاية في كيفية دفع هذه السلبيات وتبديدِها بأكثر الطرق عقلانية ولينًا؛ عبادةٌ مهمّةٌ تقرّبه من الله تعالى.

   عزم وإصرار نبويّ

إن السعي إلى إحقاق الحق محترِمًا القيم الإنسانية السامية حتى عند انتهاك الحقوق الأساسية، والتصرفَ باتزان نبوي تجاه أكثر الأفكار غلظة وجلفة، وعدمَ الانهزام للغضب والانفعال خصالٌ صعبة للغاية ومن الضروري التحلّي بها فعليًّا، وكي يستطيع الإنسان التغلب على هذه الصعاب يلزمه بداية أن يتحلّى بأخلاق وإرادة وعزم وإصرار نبوي شعورًا وفكرًا.

وعندما ننظر إلى قصص الأنبياء التي نقلها إلينا القرآن الكريم يتضح أن كلًّا منهم يمثل -بالنسبة لنا- قدوة حسنةً يجب علينا الاقتداء بها في هذا الشأن، لأنهم لم يحيدوا عن مبدئهم ولم يتخلوا عن هويتهم وواصلوا تمثيل الدعوة الحق التي جاؤوا بها، وذلك بالرغم من تعرُّضهم الدائم للإهانة والاعتداء والتعذيب من جانب أقوامهم، وعندما ننظر إلى الأحاديث التي دارت بينهم وبين أقوامهم يتضح لنا أن كلَّ واحدٍ منهم بطلٌ من أبطال الأسلوب.

فمثلًا سيدنا نوح عليه السلام عاش بين قومه ألف سنة إلا خمسين عامًا بحسب التعبير القرآني، ودعاهم خلال تلك السنوات الطويلة إلى الحق والحقيقة كما قصّت لنا سورةُ العنكبوت، ومع ذلك أُهين وأُوذِي وضُرب، لكنه إعلاءً لخاطر الحق واصلَ طرْقَ أبوابهم دون غضب ولا سخط، لدرجة أن موقف من ظلوا يواصلون تمرُّدَهم ضدّ عزمه وسعيه عليه السلام في مسألة التبليغ والإرشاد قد أثار غيرةَ الله تعالى.

أجل، هناك درجة محدّدة إذا وصل الظلم والعدوان إليها تُثار غيرة الله، إذ إن الله لا يعفو إذا ما اجتيزت هذه الدرجة، فبعد أن أثار إنكار قومه وتمردّهم غيرة الله أمر الله تعالى نوحًا عليه السلام بأن يصنع الفلك، وبينما يصنع نوح فلكه كان أشقياءُ قومه يأتونه ويواصلون مضايقته وإيذاءه.

ويتناول القرآن الكريم هذا الوضع بقوله: ﴿وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ * فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ﴾ (سورة هُودٍ: 11/38-39).

وحتى في تلك اللحظات التي دنا فيها العذاب لم يغير سيدنا نوح عليه السلام من سلوكه وتصرفه رغم إصرار قومه على الكفر والإلحاد وعنادهم وتمردهم، وحين أنهى الفلكَ دعا المؤمنين وأخذهم إلى الفُلْك، وبدأ ينتظر الأقدار الإلهية، بل إنه حتى حين بدأ الماء ينهال من السماء كما ينصب الماء من كوب، ويتفجر من الأرض لم يقل ولو كلمة واحدة ضد قومه من قبيل “أما كنتم تقولون لن يحدث شيء! تبًّا لكم.. هيا خذوا نصيبكم مما قلتم!”، حتى إننا عندما ننظر إلى قوله لابنه: ﴿يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلاَ تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/42) عندما اشتد الأمر وبدأ الماء يرتفع نجده لم يُغير قطّ من موقفه في اتباع القول اللين والحال اللين والأسلوب اللين.

   الصبر والعفو فضيلة

كما هو معلوم فقد أجاز القرآن الكريم مقابلة الفعل بمثله، وذلك بدليل الآية الكريمة ﴿وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/126) ولكن بقية هذه الآية ﴿وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/126) تلفت الانتباه إلى سلوك أكثر كمالًا وفضلًا.

وعليه فإنكم إذا لم تُقابلوا المعاملات الفظّة الخشنة والأذى والتعذيب والضرر بمثله وتحمّلتم وأعدتم ضبطَ أنفسكم وتهيئَتَها بحقٍّ، وقرأتم مشاعر مخاطبيكم مرة أخرى، وأحسنتم حسابَ وتوقُّعَ ما سيعود عليكم من وراء كل خطوة تخطونها، وتصرفتم وفقًا لذلك التصرف الأصح تجاه الآخرين فقد فعلتم الأفضل والأمر الخير بحسب التعبير القرآني.

وزيادة في التوضيح يجب اعتبار الحكم القرآني “المعاقبة بالمثل” رخصة وجوازًا لضعاف الناس، لأن بقية الآية أوصت أصحاب الهمم العالية والعزائم السامية بالصبر، ومن هنا فإن ما يقع على عاتق المؤمنين هو السعي إلى التحلي بعزم وصبر نبوي، ولما كان باب الوحي قد أُغلق فليس من الممكن أن يكون هناك نبي بعد رسول الله صلى الله عليه وسلم، لكن الإنسان بوسعه أن يجتهد لأن يتخلق بأخلاق الأنبياء ويتحلى بصفاتهم العالية التي يمتلكونها.

   تجنب مضاعفة المصيبة

الجانب الآخر من المسألة هو أن البعض ربما يتسببون في مجموعة من التخريبات بسبب خطئهم في الأصول أو الأسلوب على حد سواء، وكيفية التصرف إزاء مثل هذه الفئة من الناس مسألةٌ ترتبط بالأسلوب أيضًا، فلو تم تحميل الواحد منهم مسؤولية المحن والشدائد المعيشة ومخاطبته “بسببك حلَّ بنا هذا، لو أنك لم تقل هكذا، ولم تفعل هكذا لما أصابنا ما أصابنا”؛ هو أيضًا خطأ في الأسلوب، فمثل هذه الأقوال تُضاعف المصيبة، وتُعاظم من الآلام والمصائب الواقعة.

ربما يُخطئ البعض في الأسلوب، بل وربما يؤثّر خطؤُه هذا على الأصول، ولكن ما يجب فعله في هذا الموقف هو الاعتبار وأخذ الدرس من ذلك الخطإ، والسعي إلى عدم تكراره مرة أخرى بعد ذلك، وإلا فإننا إن بدأنا في الطعن والتشنيع على الطرف الآخر بأننا تعرضنا لطائفة من الأضرار ووصلنا إلى هذا الوضع بسبب الأخطاء التي وقعت، نكون قد أخَفْنا الناس وضيّعْنا أصدقاءَنا، وزعزعنا القوّة المعنوية بيننا.

والآيات الكريمة التي نزلت بشأن ما حدث في غزوة أُحد، وتصرُّف النبي صلى الله عليه وسلم أيضًا يخبرنا بأشياء كثيرة في هذا الصدد، فكما هو معروف لقد نبّه رسولنا الأكرم صلى الله عليه وسلم تنبيهًا شديدًا على الصحابة الذين مَوضَعَهم على جبل الرماة بألّا يبرحوا مكانهم، إلا أنهم حين رأوا أن العدوّ انهزم وفرّ هاربًا ظنوا أن الحرب انتهت، وما حدث كان مبنيًّا على عدمِ فهم ما في إطاعة الأمر النبوي بحذافيرِهِ من دقّة وحساسية، فتعقبوا العدو وتركوا أماكنهم لِأَخْذِ الغنيمة خطأً منهم في الاجتهاد، ولكن كان ثمة شيءٌ لم يتمكّنوا من حسابه جيّدًا؛ إذ إن خالد بن الوليد الداهية العسكري العظيم استفاد من تلك الفجوة استفادة جيدةً للغاية، فحاصر الجيش الإسلامي من الخلف وبدأ يُهاجمه؛ مما أدى إلى استشهاد سبعين صحابيًّا ولم يُستثنَ أحدٌ من الإصابات على اختلاف أنواعها، حتى إن وجهَ مفخرة الإنسانية شُجَّ، وكُسرت رباعيته.

قد تتبادر إلى أذهان الجميع بعض الانتقادات إزاء مثل هذه الصورة، نظرًا لوجود أحداث مهمة تتطلب ربطَ الجُرْمِ وعزوَه إلى فاعله، في لحظة كهذه كان من الممكن أن يقولوا: “كل هذا بسبب فلان وفلان”، وكان يمكن أن يُوبّخ سيدنا رسولُ الله صلى الله عليه وسلم الصحابة، وأن يتذمّر السادة الصحابة أبو بكر وعمر وعثمان وعلي رضوان الله عليهم، وتحدث حالة خطيرة من الهرج والمرج، ونتيجة لكل هذا كان من الممكن أن يحدث على سفوح “أُحُد” -التي تُعتَبَر شبهَ هزيمة وشبهَ انتصار- كوارث أكبر بكثير.

لكن الحق تعالى قطع السبيل أمام الأزمات المحتمل حدوثها من هذا النوع بتلك الآيات الكريمة التي أنزلها بسبب ما حدث، وأعطى رسائل مهمة بالنسبة للاحقين، فقال تعالى: ﴿فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/159).

بعد أن امتدح الحق تعالى لين قلب سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: ﴿وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ﴾، وبينما يلفت الانتباه إلى أهمية التصرف برفق ولين من جانب، يجذب الانتباه أيضًا إلى العواقب المحتملة للعنف والشدة من جانب آخر، ليس ذلك فحسب، بل يأمر الله عز وجل رسوله الكريم بأن يعفو عن الصحابة، أي أن يتغاضى عن خطئهم، ثم يطلب منه أن يسأل الله تعالى لهم العفو، وثالث شيء يأمُر به هو أن يشاورهم في الأمر؛ أي إن الله تعالى يأمر رسوله -الذي خرج إلى أُحُدٍ بقرار تمّ اتخاذه عن طريق الشورى- يأمره أن يجمعهم ثانية بعد ما حدث ويستشيرهم مرة أخرى.

الواقع أن الله سبحانه وتعالى يُعطي المؤمنين بهذه الآية الكريمة درسًا في غاية الأهمية في الأسلوب، إنه يُعلمهم كيفية التصرف عند مواجهة الفشل وخيبة الأمل نتيجة عيوبٍ وأخطاء ارتكبها بعضُنا قدرًا، ويعلّمهم عدم مضاعفة وتفخيم المصيبة والبلوى عبر إلقاء اللوم وتخطئة الناس من حولنا.

   اللجوء إلى الدعاء

ربما أول ما يجب قوله ههنا: إذا كنتم تريدون أن يتعرف الآخرون على ما تمتلكونه من قيم، وأن يهتدوا إلى الصراط المستقيم فاطلبوا هذا من الله بالدرجة الأولى، فإن كنتم لا تنهضون ليلًا، ولا تضعون رؤوسكم على الأرض، ولا تقولون “اللهم ربنا! لقد لجأنا إليك! اللهم اهدِ فلانًا وفلانًا”، فهذا يعني أنكم لستم مخلصين في هذا الشأن، ذلك أن الله تعالى يقول: ﴿وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ﴾ (سورة الأَنْفَالِ: 8/63).     

وبما أن القلوب بين يدي الله فإنه هو من يؤلف بينها ويهديها إلى صراطه المستقيم، ومن هنا فيجب بالدرجة الأولى ألا يُهمل الدعاء، وبعد ذلك نفعل ما يجب علينا كبشر من أجل تحقّق ما دعَونا الله تعالى به.

وبتعبير آخر، إن الأسلوب -الذي هو مسألة فرعية- يجب أن يتّصف بالحساسية والدقة البالغة حتى لا يطيح بالأصل من جذوره، وكما يجب استخدام العقل والمنطق على الدوام، يلزم كذلك ألَّا يُهمل التوجه إلى الله قلبًا وروحًا، واللجوء إليه، وطلب العون والعناية منه، ويجب أن نقول في دعواتنا باستمرار “إلهي، أريد أن أدعو الناس إليك وإلى حبيبك، فألهِمْني يا الله حُسن الخطاب، وقني الخطأ والتقصير!”.

ÜSLÛBA KURBAN EDİLEN HAKİKATLER (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Hakkın Hatırını Bütün Hatırların Üzerinde Tutma

Özellikle Peygamber davasının temsilcilerinin, muhataplarında tesirli olabilmeleri için mutlaka hâl ve tavırlarının yumuşak olmasına ihtiyaç vardır. Öyle ki sağdan-soldan gelen meteorlar bile onların atmosferine girdiğinde tuz-buz olmalı ve insanlara maytap zevki yaşatmalıdır. Onlar hakkın hatırını âli tutmalı, onu bütün hatırlara tercih etmeli ve katiyen usûlü üsluba feda etmemelidirler. Bilakis öyle bir üslup kullanmalıdırlar ki bu, usûllerine de saygı duyulmasına, takdir görmesine sebep olsun.

Başkaları ne kadar kabalık ve sertlik ortaya koyarsa koysun, eğer onlar hâl ve tavırlarıyla kendilerine yönelen hiddet ve şiddetleri kırabilirlerse, düşmanlık yapanlar bugün olmasa da yarın kolları-kanatları kırık bir hâlde onların yanına gelecek ve “Özür dileriz, meğer biz sizi tanıyamamış, bilememişiz.” diyeceklerdir.

Hususiyle Allah’ı ve Resûlü’nü insanlara sevdirmeyi gaye-i hayal bilmiş ve peygamber yoluna baş koymuş adanmışlar; saçlarını ağartan, bellerini büken, huzurlarını kaçıran, uykuyu kendilerine haram eden bir kısım amansız hâdiseler karşısında, hakkın hatırı için dillerini ısırmasını, bir “la havle” çekmesini, yaşadıklarını hazmetmesini ve hatta yer yer kendi cinnetleriyle baş başa kalmasını bilmelidirler.

Bir insanın bu konuda göstereceği her gayret nezd-i ulûhiyette ibadet sayılacaktır. Çünkü insan-ı kâmil olma yolunda bir gayrettir. Bunu merdiven çıkmaya da benzetebiliriz. İnsan her basamağa adım attıkça ayrı bir sevap kazanacaktır.

Aynı şekilde bir insanın, inandığı değerlere sataşılması karşısında, ızdırapla kıvranmasına, iki büklüm olup inlemesine ve şakaklarını tutup sızlanmasına rağmen bunlar karşısında tavır ve davranışlarını kontrol altına almaya çalışması, tepkisel ve aşırı tavırlardan kaçınması ve âdeta -Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle- “öz beynini burnundan kusarak” bu olumsuzlukları en makul ve yumuşak yollarla nasıl defedebileceğinin ince hesaplarını yapması da insanı Allah’a yaklaştıracak çok önemli bir ibadettir.

   Peygamberane Bir Azim ve Kararlılık

En temel hakların ihlâli karşısında bile üstün insanî değerlere saygılı kalarak ihak-ı hak etmeye çalışma, en kaba fikirler ve en hoyrat düşünceler karşısında dahi peygamberane bir temkinle hareket etme ve feverana kapılmama hakikaten sahip olunması gereken çok zor şeylerdir. İnsanın bu zorların üstesinden gelebilmesi için evvela duygu ve düşünce itibarıyla peygamberane bir ahlâka, iradeye, azme ve kararlılığa talip olması gerekir.

Kur’ân-ı Kerim’in bize nakletmiş olduğu peygamber kıssalarına bakacak olursak, onların hepsinin bu konuda bizim için ittiba edilmesi gereken çok önemli birer üsve-i hasene olduğu görülecektir. Zira onlar, kavimleri tarafından sürekli hakarete, saldırıya ve işkencelere maruz kalsalar da çizgilerini hiç değiştirmemiş, karakterlerinden hiç taviz vermemiş ve hak bildikleri davanın temsilcisi olmaya devam etmişlerdir. Onların kavimleriyle yaptıkları konuşmalara bakılacak olursa her birisinin birer üslup kahramanı olduğu görülecektir.

Mesela bunlardan biri olan Hz. Nuh, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle 950 sene kavminin içinde kalmış ve yıllarca kavmini hak ve hakikate davet etmiştir. (Ankebût sûresi, 29/14) Hakarete maruz kalmış, hırpalanmış, dövülmüş fakat hakkın hatırını âli tuttuğundan, kızmadan, öfkelenmeden onların kapılarını çalmaya devam etmiştir. Öyle ki onun tebliğ ve irşat mevzuundaki ikdamı ve cehd u gayreti karşısında hâlâ temerrütlerini devam ettiren insanların durumu en sonunda gayretullaha dokunmuştur.

Evet, yapılan zulüm ve haksızlıkların gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bu eşik aşıldıktan sonra artık Allah affetmez. İşte kavminin inkâr ve temerrütleri gayretullaha dokunduktan sonra Allah Teâlâ, Hz. Nuh’a gemi yapmasını emretmiştir. Fakat Hz. Nuh, gemisini inşa ederken bile kavminin şakileri gelip gidip ona sataşmaya devam etmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerim onların bu durumunu şöyle anlatır: وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ * فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ “Nuh gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler ise her ne zaman yanından geçseler onunla alay ediyorlardı. Nuh, ‘Siz’ dedi, ‘şimdi bizimle alay ediyorsanız, elbet bizim de sizinle alay edeceğimiz bir gün gelir. Artık rüsvay edecek azabın kime gelip çatacağını, ayrıca ahiretteki daimi azabın da kimin üzerine ineceğini yakında görüp öğrenirsiniz.” (Hûd sûresi, 11/38-39)

Azabın yaklaştığı anlarda kavminin hâlâ küfür, ilhat, inat ve temerrütlerini devam ettirmeleri ve her fırsatta alay etmeyi sürdürmeleri karşısında bile Hz. Nuh, tavrını hiç değiştirmemiştir. Gemiyi bitirince de iman edenleri çağırarak onları gemiye veya donanmasına almış ve Allah’ın takdirini beklemeye koyulmuştur. O, gökten bardaktan boşanırcasına yağmurlar  yağmaya, yerden sular kaynamaya başladığı anlarda bile kavmi aleyhine “Hani bir şey olmaz diyordunuz. Alın ağzınızın payını!” şeklinde tek bir söz söylememiştir. Hatta sular yükselmeye başladığı hengâmda, iman etmeyen oğluna söylediği, يَابُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ “Evladım, gel sen de bizimle beraber gemiye bin de kâfirlerle beraber kalma!” (Hûd sûresi, 11/42) şeklindeki sözlerine bakacak olursak kavl-i leyyin, hâl-i leyyin ve tavr-ı leyyin duruşunu hiç değiştirmediğini görürüz.

   Sabretmek ve Affetmek Fazilettir

Bilindiği üzere Kur’ân-ı Kerim, وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ “Ceza verecek olursanız, (en fazla) size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın (daha ötesine geçmeyin).” (Nahl sûresi, 16/126) âyet-i kerimesiyle misliyle mukabeleye cevaz vermiştir. Fakat âyetin devamı, وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Şayet sabredecek olursanız bu, sabredenler için işin daha hayırlıdır, bir fazilettir.” şeklindeki beyanıyla daha kâmilane bir tavra dikkat çekmiştir.

Buna göre şayet çirkin, hırçın ve kaba muamelelere, eziyet ve işkencelere aynıyla mukabelede bulunmaz, dişinizi sıkar katlanır, yeniden bir frekans ayarlaması yapar, tam doğru sesi bulabilme adına kendinizi ciddi bir kalibrasyondan geçirir, bir kere daha muhataplarınızın hissiyatını okur, atacağınız her bir adımın nasıl geriye döneceğini çok iyi hesap eder ve buna göre onlara karşı en doğru davranışı ortaya koyarsanız Kur’ân’a göre hayırlı olanı yapmış olursunuz.

Biraz daha açacak olursak Kur’ân’ın “misliyle karşılık verme” hükmünü zayıf insanlar için gösterilmiş bir cevaz ve ruhsat olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü âyet-i kerimenin devamı çıtayı daha yüksek tutabilen ve himmeti âli olan insanlar için sabır yolunu göstermiştir. Bu açıdan mü’minlere düşen vazife, peygamberane bir himmete, peygamberane bir sabra sahip olmaya çalışmaktır. Vahiy kapısı kapandığına göre bundan sonra hiç kimsenin peygamber olması mümkün değildir. Fakat insan, peygamber ahlâkına, onların sahip oldukları âli sıfatlara sahip olma adına gayret gösterebilir.

   Musibeti İkileştirmeme

Meselenin bir diğer yanı da şudur. Bazıları gerek usûlde gerekse üslupta hata yaptıklarından ötürü bir kısım tahriplere sebep olabilirler. Bu tür insanlara karşı nasıl bir tavır alınacağı da yine üslupla ilgili bir meseledir. Eğer yaşanan sıkıntılardan onlar sorumlu tutularak, “Senin yüzünden bunlar başımıza geldi. Sen şöyle demeseydin, böyle yapmasaydın bunlar başımıza gelmeyecekti.” gibi sözler söylemek de yine üslup hatasıdır. Bu tür atf-ı cürümler musibeti ikileştirecek, yaşanan acı ve felaketleri daha da büyütecektir.

Birileri üslup hatası yapmış olabilir. Hatta bu hatası usûle de dokunmuş olabilir. Bu durumda yapılması gereken, onu bir ders ve ibret olarak almak ve daha sonra aynı hatayı irtikâp etmemeye bakmaktır. Yoksa meydana gelen hata ile bir kısım zararlara maruz kaldık, bir yara aldık diye karşı tarafı ta’n u teşni etmeye başlarsak insanları ürkütmüş, kendi dostlarımızı kaçırmış ve kuvve-i maneviyeyi sarsmış oluruz.

Bu konuda Uhud’da yaşananlar karşısında nazil olan âyet-i kerimeler ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavrı bize çok şey anlatmaktadır. Bilindiği üzere Resûl-i Ekrem Efendimiz Okçular Tepesi’ne yerleştirdiği sahabilere oradan ayrılmamalarını sıkı sıkıya tembih etmişti. Fakat onlar emre itaatteki inceliği tam kavrayamadıklarından düşmanın bozguna uğradığını ve kaçtığını görünce harp bitti sanmış ve bir içtihat hatası olarak düşmanı takip etmek ve ganimet için yerlerini terk etmişlerdi. Ama hesap edemedikleri bir şey vardı. Müthiş bir askerî dehaya sahip olan Halid İbn Velid meydana gelen bu boşluğu çok iyi değerlendirmiş ve İslâm ordusunu arkadan kuşatarak saldırıya geçmişti. Sonrasında da yetmiş sahabe şehit olmuş, neredeyse yara almadık kimse kalmamış, hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yüzü yarılmış, dişleri kırılmıştı.

Böyle bir tablo karşısında herkesin aklına bir kısım eleştiriler gelebilir. Zira atf-ı cürmü gerektirecek önemli olaylar yaşanmıştır. Böyle bir anda onlar, “Bütün bunlar falanların yüzünden oldu.” diyebilirdi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabeye sitem edebilirdi. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali kükreyebilir ve bir anda orada ciddi bir hercümerç yaşanabilirdi. Bütün bunların neticesinde de yarı mağlubiyet, yarı zafer sayılan Uhud daha büyük felaketlere sebep olabilirdi.

Fakat Cenab-ı Hak meydana gelen bu hâdiseler üzerine indirdiği şu âyet-i kerimelerle yaşanabilecek bu türden muhtemel sıkıntıların önünü almış ve sonrakiler için de önemli mesajlar vermiştir: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “O vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet Sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar senin etrafından dağılır giderlerdi. Şu hâlde onları affet, bağışlanmaları için duada bulun! (Umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven! Çünkü Allah, kendisine tevekkül olanları sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/159)

Cenâb-ı Hak ilk olarak Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yumuşak kalbli olmasını methettikten sonra, “Şayet Sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar etrafından dağılıp giderlerdi.” buyuruyor ve bir taraftan yumuşak davranmanın önemine dikkat çekerken diğer yandan da hiddet ve şiddetin muhtemel neticelerine dikkat çekiyor. Bununla da kalmıyor, Efendimiz’e, sahabeyi affetmesini, yani onların kusurlarını görmezden gelmesini emrediyor. Daha sonra onlar için Allah’tan mağfiret talebinde bulunması emrediliyor. Ardından üçüncü bir emir olarak da onlarla istişare etmesi talimatını alıyor. Yani istişare neticesinde sahabenin çoğunluğunun kararına uyarak Uhud’a çıkan Allah Resûlü’ne, yaşanan bütün bu sıkıntılardan sonra tekrar onları toplayıp istişare etmesi emrediliyor.

Esasında Allah Teâlâ bu âyet-i kerimeyle mü’minlere çok önemli bir üslup dersi veriyor. Ezkaza bazılarının yaptığı kusur ve hatalar sonucunda bir kısım fiyaskolarla karşı karşıya kalındığında nasıl hareket edileceğini talim buyuruyor. Etrafımızdaki insanları suçlamak suretiyle musibeti ikileştirmememiz gerektiği dersini veriyor.

   Duaya Sığınma

Belki en başta söylenmesi gereken bir husus da şudur: Eğer siz, birilerinin sahip olduğunuz değerlerle tanışmasını ve sırat-ı müstakime gelmesini arzu ediyorsanız öncelikle bunu Allah’tan istemelisiniz. Eğer onlar için beş-on defa geceleri kalkmıyor, başınızı yere koymuyor ve “Allah’ım ne olur bahtına düştüm! Falanlara hidayet eyle!” demiyorsanız, bu konuda samimi değilsiniz demektir. Zira Allah (c.c.), Kelâm-ı Kadimi’nde şöyle buyuruyor: لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin yine de onların kalblerini birleştiremezdin, buna gücün yetmezdi. Fakat Allah’tır ki, onların arasını telif buyurdu, kalblerini birleştirdi.” (Enfâl sûresi, 8/63)

Kalbler Allah’ın elinde olduğuna göre onları telif edecek de hidayet nasip edecek de O’dur. Bu açıdan öncelikle kavlî dua ihmal edilmemeli, sonrasında da Allah’tan talep edilen şeyleri fiilen gerçekleştirme adına beşer olarak elimizden gerekenler yapılmalıdır.

Farklı bir ifadeyle tâlî bir mesele olan üslubun, aslî olanı temelinden yıkmaması adına çok temkinli ve dikkatli olunması, akıl ve mantığın sonuna kadar kullanılması gerektiği gibi, kalb ve ruhla Allah’a yönelme, O’na sığınma ve O’nun yardım ve inayetini talep etme de ihmal edilmemelidir. Dualarımızda sürekli “Allah’ım, Seni, Senin Habibini anlatmak istiyorum. Yanlış anlattırma!” demeliyiz.

الجَرَّة المشروخة: حقائق باتت ضحية الأسلوب

Herkul | | العربية

   سؤال: ركّزتم فيما سبق على ضرورة “ألَّا تتم التضحية بالأصول بسبب الأسلوب”، فهل يمكن توضيح هذا؟

   الجواب: لفظة “أصول” هي جمع كلمة “أصل”، وتأتي بمعني الأسس والثوابت، وقد اكتسبت في العلوم الإسلامية مثل الفقه والكلام والتصوّف والحديث، معاني اصطلاحية مختلفة وفقًا للعلم الذي تُستخدم فيه، لكنها باعتبار معناها العام تُستخدَم بمعانٍ مثل: أسس الإيمان، وأحكام الدين الثابتة، ومبادئ الإسلام الرئيسة، وعبر توسيع إطار المسألة نقصد من الأصول الواردة في العبارة السابقة أسسَ العقيدة الإسلامية، وكذلك جميع الأحكام التي طلب الإسلام فعلَها أو تركَها.

أما الأسلوب فهو شكل الحديث والحال والتصرف والسلوك الذي نلتزمه بينما نقدم للناس ما لدينا من قِيم، وبالتالي فإن توخي الحذرَ التامَّ والإخلاصَ في ذلك أساسٌ ومبدأٌ مهمّ للغاية لا سيما لدى أرباب الخدمة.

على سبيل المثال حقيقة “لا إله إلا الله، محمد رسول الله” أصل مهم للغاية يجب على المؤمنين الالتزام به، وألا يُفرطوا فيه أبدًا، لأنها تشكل ركن الإسلام الأول، تُرى كيف ينبغي لنا أن نقدّم للآخرين هذه الحقيقة التي يجب أن نثبتها في قلوبنا إلى أن تغدوَ جزءًا لا يتجزأ من طبيعتنا؟ هنا يأتي دور الأسلوب، إن لم نستطع استخدام أسلوبٍ صحيحٍ في هذه القضية فربما ننال صفعةً على خلاف مقصدنا، ذلك أنه حتى وإن كان مقصدنا هو تعريف الناس بالله جل جلاله وبرسوله صلى الله عليه وسلم وتحبيبهم فيهما فربما نجعلهم أعداء لهما في النهاية، ربما نتسبب في العديد من مظاهر الدمار بينما نروم البناء، وبالتالي فإن خطأً نرتكبه في الأسلوب يمكنه أن يدك نظامًا مهمًّا للغاية في الأصول.

إنكم حتى وإن تأجَّجَت قلوبكم حبًّا لله ورسوله، وكدتم تنفطرون من حماسكم تجاههما، وكنتم مغرمين بتعريفهما للإنسانية لدرجة فرار النوم من أعينكم؛ فقد يذهب هذا التفاني والسعي الحثيث وما تجرعتم من ألمٍ أدراجَ الرياح، إن عجزتم عن إيصال مشاعركم وأفكاركم هذه إلى الآخرين في إطار نظام صريح ومنطق صحيح، بل إنكم سترون أن هذه الحقائق المهمة للغاية -والتي أنتم على أتم الاستعداد للتضحية بأرواحكم عن طيب نفس من أجلها- قد فقدت قيمتها، بل وديست بالأقدام، وستتجرعون مرارة الألم على ذلك.

   معرفة المخاطب

إن الأمر بالمعروف، والنهي عن المنكر التزام ديني مهمّ للغاية يرد الأمرُ به في العديد من الآيات القرآنية والأحاديث النبوية الشريفة، فعلى سبيل المثال يقول رسول الله صلى الله عليه وسلم: “مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ[1].

وهذا يعني أن دعوة الناس إلى التزامِ السلوكيات التي حضَّت عليها الحضرة الإلهية، ودعوتَهم إلى التغلبِ على الآثام التي نهى عنها العلم الإلهي أساس مهم للغاية..

وبعبارة مختلفة: إن ضمان التقاء القلوب بالله تعالى عبر إزالة الحواجز بين الناس والله جل جلاله أساس مهم للغاية في الإسلام، أي إنه من جملة المهام والمسؤوليات الأساسية التي يجب الوفاء بها.

وإذا اعتبرنا أن كل مسألة دينية “أصل”، وجب علينا أن نتناول تلك الأصول ونعرضها بأسلوب صحيح حتى تحظى بالقبول لدى المخاطبين، لأجل هذا أيضًا ثمة حاجة ماسة لمعرفة البيئة الثقافية والعالم الفكري الذي نشأ فيه المخاطَب ووضعهما في اعتبار المُخاطِب، ثم يجب عرض المسائل بأسلوب لين بقدر الإمكان بحيث لا يؤذي المخاطب ولا ينفِّره ولا يستفزّه.

يجب أن تتحلوا بأعلى درجات الحذر والحساسية والحكمة، لا سيما إزاء مَنْ تقابلونهم للمرة الأولى، لأنكم لن تستطيعوا بلوغ المكان الذي تريدون الوصول إليه ما لم تتخيّروا الأسلوب الصحيح لذلك، فإن أثَرتم أي مشاعر سلبية من ناحيتكم ولو لمرة واحدة في نفس مخاطبكم، سيصعُب عليكم للغاية فيما بعد أن تصحّحوا ذلك، فإنكم إذا ما قللتم من قيمة سلوكياتكم وتصرفاتكم في نظر المخاطبين منذ البداية فصارت كقيمة النحاس، فسوف يصعب عليكم تغيير أفكارهم بشأنها حتى وإن تلفّظتم كلامًا ثمينًا من عقيق وجواهر، إذا كنتم لا ترغبون في تحويل جواهركم النفيسة إلى نحاس، وجب عليكم أن تحاولوا العثور على الأسلوب الصحيح لفعل ذلك.

وبغض النظر عن وضع الشخص الذي أمامنا، فحتى وإن كان واحدًا من المساكين الذين استعبدَتهم أهواؤهم وشهواتهم فلا يستطيعون التخلّص منها بأي حالٍ؛ فلا ينبغي أبدًا لطمه في وجهه بأخطائه وعيوبه، على سبيل المثال، إذا قلتم له “لقد أطعت هوى نفسك وابتعدتَ كثيرًا عن الله، ألا تترك الهوى وتتجه إلى الله؟”؛ فقد دمرتم الأصول بمثل هذا الخطإ الذي ارتكبتموه في الأسلوب، بل إن تصرفًا هكذا غالبًا ما يغلق جميع الأبواب والنوافذ أمامكم ويمنع من اتخاذ أية خطوات أخرى، وبالتالي فإنكم تُضيّقون مساحة الحركة الخاصة بكم، مما يجعل السبل التي ستسلكونها مستحيلة عليكم.

ولتوضيح الأمر أكثر فإنني أسوق لكم مثالًا آخر؛ تخيلوا أن تقولوا لقاضٍ أعمى البصر سيحكم عليكم في قضية ما بالمحكمة: “أيها القاضي الأعمى، لا تحكم علينا دون الاستماع إلينا، إذا غابت عن عينك الحقائق فإنها لا تغيب عن أعيننا”؛ فإذا كان القاضي سيحكم عليكم بنزاهة وعدالة في الظروف العادية، فإنه في هذا الموقف سيستفيد من مرونة القوانين لِيَقلب المسألة ضدكم ويقهركم.. وعندها تنالون صفعةً على خلاف مقصدكم.

قد تضطرون أحيانًا إلى التعامل مع أوساط تنكر الحق والحقيقة تمامًا، وأحيانًا مع الحائرين والمترددين، وأحيانًا مع المؤمنين الذين يحاولون أن يعيشوا دينهم بطريقة مختلفة، بدايةً يجب قراءة الشخص المُخَاطَب قراءةً جيدة، والتعرف عليه بشكل صحيح من حيث مزاجه ومشربه، ومعرفة البيئة الثقافية التي نشأ فيها معرفة جيّدة والاقتراب إليه بعطف ولطف، بعد تقييم كل هذه الأشياء ووزنِها يجب تحديد كيفية بدء الخطاب، ونوعية الأدلة والبراهين التي سيتمّ استغلالها، واللغة التي سيجري استخدامها معه، وطبيعة الأسلوب الذي سيُتَّبعُ معه.

على سبيل المثال، إذا بدأتم الحديث وأنتم تخاطبون شخصًا منكِرًا لله بقولكم: “يا هذا، لماذا لا تقبل بوجود ووحدانية الله بينما هناك قدرٌ كبيرٌ من الأدلة الواضحة وضوحَ الشمس والمرئية رأيَ العين؟! توقفْ عن الإنكار والضلال، وقل: لا إله إلا الله”؛ فإن محاوركم سيسُدّ أذنيه عنكم، ويصبح فيما بعد أصم أبكم أعمى، لا يعقل ما تقولون.. نعم، كلنا يعلم جيّدًا أنه حتى تناول الطعام على المائدة له أسلوبه الخاص به، وكذلك بالنسبة لأية مسألة كهذه تقدمونها لمخاطبيكم؛ فإن لم تراعوا آداب المسألة وأركانها تتسبّبون في انغلاق الأفهام والأذهان المتلقية دون كلامكم القيِّم والثمين الذي تقولونه لاحقًا.

يقول الحق تعالى: ﴿وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ﴾ (سورة الأَنْعَامِ: 6/108)، إذا كنتم ستهينون وتسبّون آلهة المشرك؛ سواءً كانت “اللات” أو “مناة” أو “العزى” أو “نائلة” أو “إيساف”… فقد مهّدتم الطريق أمامه كي يُهين القيم التي تؤمنون بها ويُهاجمها، ونتيجة لذلك، فإن أولئك المشركين سيتشبثون بِقِيَمِ البيئة الثقافية التي نشؤوا فيها ولن يتخلوا عنها بسهولة، إذا لم تتصرفوا باحترام تجاه معتقداتهم مع الإقرار بأنها باطلة، فلن تستطيعوا إثارة مشاعر الاحترام في مخاطبيكم تجاه قيمكم الخاصة، إن طريقة تقديمكم للأمور مع مراعاة وضع مخاطبكم مسألة مهمة جدًّا، يجب عليكم أن تضعوا في الاعتبار بشكل جيد للغاية أي نوع من التعبيرات، والكلمات والمفاهيم التي ينزعج منها أو لا، وكيفية البدء في الكلام ومواصلته معه، وكيف تنسجون أفكاركم وتحبكونها وما إلى ذلك.

هذا الأسلوب والمنهاج في الدعوة يمكن استنباطه من بديع الزمان سعيد النورسي، إذ قال في رسائله: “عليك أن تقول الحق في كل ما تقول، ولكن ليس لك أن تذيع كل الحقائق، وعليك أن تصدق في كل ما تتكلمه، ولكن ليس صوابًا أن تقول كل صدق”[2]، لذلك يجب أن يتحرى المؤمن الصدقَ في حديثه دائمًا، وأن تكون كل كلمة في كلامه حقيقة بالتمام، لكن لا ينبغي له أن يقول في بعض البيئات، وأمام بعض الناس بعضَ الحقائق التي يعرفها بتمامها، إذا كانت هذه الحقائق سوف تثير ردة فعل في الجانب الآخر، وتؤدي إلى اتخاذهم موقفًا تجاهكم، وتقلِّلَ من قيمة حقائقكم الثمينة كاللؤلؤ والمرجان فتجعلها مثل قيمة النحاس، فمن الأفضل أن تبقى تلك الحقائق في أذهانكم، ينبغي للمرء أن يتحلّى بالحكمة القائلة “لكل شيء وقتٌ وحينٌ”، وأن يتحلى بالصبر في هذه القضية إزاء تباطؤ الزمان الذي قد يُوصِل إلى حد الجنون، لأن العديد من الحقائق التي تُرفض عندما تُقال لأول مرة، تحظى بحسن القبول عندما تُقال في وقتها المناسب.

في البداية قد لا يكون المرء قادرًا دائمًا على أن يحدد بشكل صحيح متى وأين وكيف يتحدث مع محاوره، وطبيعةَ الأسلوب الذي سيستخدمه، لا سيما أنه من الصعب للغاية بالنسبة لأصحاب الطبائع المتهيجة التحلي بالصبر والمحافظة على وداعتهم وهدوئهم تجاه التصرفات والسلوكيات التي ينزعجون منها، لكنّ تعوُّدَ المرءِ على هذا وجعلَه بعدًا من أبعاد طبيعته يعتمد أيضًا على إعطاء الإرادة حقّها، ومهما شقّ عليه الأمر في أوله فإنه يستطيع أن يُعوّد نفسه على ذلك مع مرور الوقت، بل يجب عليه ذلك، فالمواقف التي يحاول الرجل إظهار أنها تأتي منه طواعية، في حين أنه يُجبر نفسَه عليها، ستكون جزءًا من طبيعته مع مرور الوقت، ثم إن روح الإنسان وأحاسيسَه ستكتسب الدُّربة في هذه المسألة، وكما يفعل أرباب الصناعات المختلفة أعمالهم الخاصة دون أية صعوبة نتيجة لاكتسابهم الخبرة والدُربة مع تراكم السنين، فإنه أيضًا سيدرب نفسه إلى أن يجعل أسلوبه محميًّا من الخطر حتى في أكثر المواقف صعوبة وإشكالًا.

   المحافظة على الوحدة والترابط

من المعلوم أن الحق سبحانه وتعالى وصف في بيانه الكريم أن المؤمنين إخوة، وكثير من الآيات القرآنية الحكيمة نبّهت على أهمية الوحدة والترابط، وهذا يعني أن تحقيق الوفاق والاتفاق أحد أصول الإسلام المهمة، لكن إذا ألقينا نظرة عامة على أحوال المؤمنين اليوم فمع الأسف سنجد الفرقة والاختلاف تسود بينهم وتفرض حكمها عليهم، ومن أجل إصلاح هذه المسألة فعلى المؤمنين السالكين طريق الإصلاح هذا أن ينتبهوا إلى الوسائل والأسباب ويولوهما الدقة والاهتمام.

قد يقف البعض على مسافة منكم لمختلف الأسباب، ولكن وبغض النظر عن أسلوبهم وأطوارهم تجاهكم فالواجب عليكم عدم التخلي عنهم، لأن المسلم عليه ألا يتخلى عن المسلم، لذلك فمهما هربوا منكم فعليكم الاقتراب منهم، ولكن أهم شيء هنا أسلوبكم في التقرب إليهم، فلو أنكم قلتم لهم: “إننا نقوم بالأمر على الشكل المطلوب، وطريقُنا ثمارُه أكثر، وفوائدُه جمة، وأنوارُه ساطعة، فتعقلوا بنا وانضموا إلينا، وكونوا عونًا لنا”؛ فإنكم بقولكم هذا تكونون قد أبعدتموهم عنكم أكثر فأكثر.

ولكن بدلًا من ذلك عليكم أن تتخذوا أسلوبًا أكثر لطفًا ومعقولية وإنسانية، فمثلًا يمكنكم مخاطبتهم هكذا: “إننا نحارب الجهل والفقر والافتراق عبر إنشاء وفتح المراكز التعليمية، والفاعليات الخيرية، وفتح طريق الحوار بين الناس، ولكننا لا نجزم أن ما نقوم به هو الطريق الصائب، فلا ندري هو صائب أم لا؟ ولذلك نريد أن نستفيد من أفكاركم وخبراتكم، بل إننا نريد أن يكون لنا مكانًا في قلوبكم فتذكرونا في دعواتكم وتضرعاتكم، فإن دعمكم هذا سيكسب الأعمال التي نقوم بها بركة خاصة”.

فلو أن الأمر تم الاقتراب منه داخل هذا الإطار السابق، وأظهرتم للناس احترامًا وتوجهًا صادقًا، سيقابلونكم بنفس الاحترام والتوجه؛ إن لم يكن اليوم فغدًا، ولذلك فإن قوبلتم بالرد والرفض فعليكم ألا تستسلموا، وإن أُغلقت دونكم الأبواب خمسين مرة، فعليكم طرقها مرة تلو الأخرى، والاتصال الهاتفي بهم، وعليكم أن تبحثوا عن طرق جديدة ومتنوّعة لتحقيق الوفاق والاتفاق، وعلى الإنسان أن يقول لنفسه: “قد أكون ذكرتُ الكثير من الأمور الجميلة ومع ذلك فإنني تصرّفت بشيء من الخشونة والوقاحة؛ ما كان عليّ أن أقول هكذا، يجب أن أجد أسلوبًا لائقًا وملائمًا أفضل من أسلوبي السابق، فإنني عاجز لدرجة أنني لا أعرف ما يجب علي أن أقوله لهذا الإنسان…”، وعليه أن يتوجه لهذا الشخص مرة أخرى ولكن هذه المرة عليه أن يقول له على سبيل المثال: “من فضلك لا تتركنا بمفردنا، كن عونًا وسندًا لنا، أَنِرْ لنا الدرب والآفاق بأفكارك الآفاقية، ولا تحرمنا من ألطافك”.

وإذا أُغلق الهاتف أو الباب في وجوهكم مجددًا، فعليكم بالتفكير المستمر، والبحث الدؤوب للنفوذ إلى قلب مخاطَبكم، وعليكم إيجاد البدائل، واستخدام الطرق المختلفة، وإن لم يحدث فعليكم حينها مراجعة “العقل الجمعي” وعليكم وأنتم تفعلون هذا أن تضعوا نصب أعينكم مدى إدراك المخاطب، وعالمه الروحي، وموقفه الديني، وتصوراته الدنيوية، ثم تحاولون إيجاد طرق مختلفة للتلاقي معه والوصول إليه.

ومن حيث المبدأ فليس شرطًا أن يسير الأشخاص وفقًا للطريق الذي رسمتموه، ولا أن يشاركوكم مساركم الخاص؛ فكونكم تعيشون وفقًا لمسلككم الخاص الذي تحبونه، هذا لا يستلزم منكم الشعور بالحسد والتنافس والعداوة تجاه الآخرين، فلتعشقوا مذهبكم ومسلككم ومشربكم الخاص ولتكونوا صادقين ومخلصين له لأبعد الحدود من ناحية، ومن ناحية أخرى لا تنسوا أن للآخرين أشخاصًا وقدواتٍ يحترمونها، ومبادئَ يُعلون من شأنها، ومسالكَ يتبعونها، وما يقع على عاتقكم هو أن تفتحوا قلوبكم للجميع، وألا تظهروا أدنى درجات التحقير لما يعتقده الآخرون ويجلّونه، وعليكم أن تذكروا بالجميل كلَّ من يخدم الدين، ولتجعلوا أبوابكم مفتوحة على مصاريعها لهم دائمًا أبدًا، وعبر هذا السبيل تتم المحافظة على سلامة الطريق وأمنه وخلوه من الحوادث المرورية؛ وإلا فستواجهكم مقطورة في كل أركان الطريق، لتتوالى الحوادث، وتكثر الضحايا.   

   رعاية الأسلوب حتى أمام الفراعنة والجبابرة

وكما أفدنا سابقًا وفي مناسبات مختلفة، إن الله سبحانه وتعالى عندما اختار اثنين من أحب عباده إليه وأرسلهم إلى فرعون، قال لهم في محكم التنزيل ﴿فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى﴾ (سورة طَهَ: 20/44) بينما فرعون هو الرجل الذي جمع قومه ليقول لهم ﴿أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى﴾ (سورة النَّازِعَاتِ: 79/24)، ففي الأساس كان لفرعون شخصية تبث الرهبة في نفوس الناس عند ذكر اسمه، ويتلعثمون ويرتجفون خوفًا إن مَثلوا أمامه، ورغم أن فرعون شخص من عِظم كبره وتكبره وتمرده يدعي الألوهية؛ لكن الله سبحانه وتعالى عندما أرسل إليه رسولَيه عليهما السلام أمرهما أن يستخدما معه أسلوبًا لطيفًا ليِّنًا، وكأن معنى الآية الكريمة: “نعم، إنه رجلٌ سيئ، ولكن هذا ليس مبررًا لأن تقذفوا أخطاءه في وجهه وتخاطبوه بأسلوبه، بل خاطبوه بتجرّدٍ تام، وقولٍ ليّن قد يسوقه إلى الحق ولا ينفّرُه منه”. 

وفي الظروف العادية فإن شخصًا متكبرًا متألِّهًا مثل فرعون، إذا جاءته مثل هذه الرسالة من الخارج فإن الفعل المنتظر منه -بالنظر إلى طبيعة شخصيّته وسلوكياته- هو أنه سيستشيط غضبًا، وسيقتل هؤلاء الرسل شرّ قتلة وعلى جناح السرعة -وهذا بغضّ النظر عن عصمة الله لهما من بطشه، فهذا أمر آخر- لكن بدلًا من ذلك نجد فرعون بدايةً يناقشهما في مسألة الرسالة الإلهية، وبعدها يقرّر عقد مناظرة ومنافسة بين سيدنا موسى عليه السلام والسحرة، وهذا يعني أن فرعون قد أصبح مجبرًا على فعل ذلك نتيجة الأسلوب اللين والكلمات المؤثرة والأطوار والأحوال والتصرفات والأفكار التي عرضها كلٌّ من سيدنا موسى وسيدنا هارون عليهما السلام. 

وعندما ينتصر سيدنا موسى عليه السلام على سحر السحرة يبدأ فرعون في اتخاذ موقف جدلي، ويبذل أقصى وسعه حتى لا يُساقَ إلى الإيمان، لكن كثيرًا من الحاضرين والمشاهدين لمعجزة سيدنا موسى عليه السلام تبدأ قلوبهم تشعّ بنور الإيمان، وعلى الأقل فجميعهم ينجون من دركة الكفر المطلق ويقعون في درجة التردّد، ومثل هؤلاء الناس الذين خطوا الخطوة الأولى تجاه الإيمان تكون خطواتهم التالية تجاه الإيمان أسهل وأيسر، انظروا كيف أن “القول اللين” و”الحال اللين” كانا سببًا في ذلك التوفيق العظيم.

وهنا أريد أن أستطرد قليلًا ثم أعود، فنبيّنا محمدٌ عليه الصلاة والسلام كان مثل نبيّ الله موسى عليه السلام، فقد كان يخرج مرات ومرات أمام فراعنة عصره من أمثال أبي جهل والوليد بن المغيرة، وعتبة بن ربيعة وغيرهم، ليبلّغهم الوحي الذي أنزله الله عليه، ورغم معاملتهم السيئة وفرضهم المقاطعة، إلا أنهم عاشوا سنوات عديدة في البداية دون أن يقرروا قتله ومن معه والخلاص منهم، ولو أنهم عزموا فعل ذلك ما كان الله تعالى ليعطيهم الفرصةَ بدليل ما حدث بعد ذلك، ولكن المهم هنا: أن رسول الله صلى الله عليه وسلم كان يتعامل معهم بأسلوبٍ راقٍ غاية في اللطف واللين، فلم يقل لهم ما قد يمسّ مشاعرهم وينال منها، ولم يكن في ألفاظِه وأطوارِه وأحوالِه يثيرُ حفيظتهم أو يستثيرها، فقد كان في أغلب الأوقات يجذبهم إليه بأسلوبه وينتصر عليهم بأفكاره، وعلى الرغم من أن المخاطبين كانوا يحيدون بالنظر عنه عنادًا وكبرًا، إلا أنه صلى الله عليه وسلم كان يحرز انتصارات داخل الضمير العام للمجتمع.

ومن جهة أخرى فإن الله سبحانه وتعالى قد أمر سيدنا موسى وسيدنا هارون باتّباع أسلوب ليّن في تبليغ فرعون، حتى يكون قد أزال من يد فرعون أية معذرة واهية قد يلجأ إليها في الآخرة، فلا يقول: “نعم قد جاءني الرسول وبلغني الرسالة، ولكنه عرضها بأسلوب غاية في الفجاجة والفظاظة، وقلّل من شأني، فصرت خجلًا أمام قومي”، وبهذا المعيار فحتى مثل هذه المعذرة الصغيرة نزعها الله من يد فرعون بقوله تعالى: “فقولَا له قولًا لينًا”.

ولا أدري اليوم ونحن في هذا العصر ندعي التمدّن والتحضّر ونقول بأن القيم الإنسانية أصبحت في المقدمة، هل استطعنا فهمَ رسالة هذه الآية بدقائقها الحقيقية أم لا؟! هل استطعنا أن ندرك الحكمة والمصالح وراء القول الليّن؟!

وفي محكم التنزيل هناك آية متعلقة بأهل الكتاب يقول الحق سبحانه وتعالى: ﴿وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ﴾ (سورة العَنْكَبوتِ: 29/46)، إذًا هذا يعني البحث أثناء مخاطبتهم على أفضل أسلوب وأحسنه، والحديث بصورة لا تجرح مشاعرهم، لأنه يجب أن تضبطوا أنفسكم وفقًا لحال مخاطبكم، وحينها تُفتَح القلوب وتصِلون إلى الغاية المبتغاة، لكن إن نظرتم إلى حال المسلمين اليوم وأطوارهم سترونهم لم يستطيعوا الوصول إلى هذا الأفق بعد. 

وإن كان من الواجب استخدام الأسلوب اللين مع فرعون ومع أهل الكتاب، إذًا علينا أن نعيد النظر في خطابنا تجاه بعضنا البعض مرات ومرات، وعلينا ألا نهدم القلوب لأن القلب هو بيت الله، وهدمُه هدمٌ لبيت الله تعالى، وخطاب المؤمن تجاه المؤمن يجب ألا يكون هدمًا للقلوب بل ينبغي أن يكون إعمارًا لها، وعلى هذا يجب أن يكون هذا حال المؤمن في كل أطواره من عافية وابتلاء وأفراحٍ وأتراح، وذلك ليكون مقنعًا لمخاطبيه.

ومما يجب ذكره هنا أيضًا، أنه لكي يصدر القول اللين من إنسان يجب أن يكون ليِّنًا في كل أطواره وأحواله، لأن الإنسان وفقًا لشخصيته فإن لم يكن ليِّنًا ولطيفًا فكذلك أفكاره وأقواله لن تكون لطيفة ولا لينة.

***

[1] صحيح مسلم، الإيمان، 78؛ سنن الترمذي، الفتن، 11؛ سنن أبي داود، الصلاة، 239.

[2]  بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، المكتوب الثاني والعشرون، ص 323.

BİR NEFES (22)

Herkul | | HERKUL NAGME

Bu sohbetin (ister yazılı ister sesli/görüntülü) tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-yol-cile-ve-akibet/