“Kalk Ey Yiğit Uykudan!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

*Kendi yaptığı işi beğenme bir münafıklık alametidir. “Tam münafık olur!” demek doğru değil, alâmet. “Benim yerimde başkası olsaydı, bu iş daha güzel olurdu; daha çaplı olurdu; daha kalıcı olurdu!” mülahazası esas.

Keramet Tâlibi Değil İstikâmet Eri Olmalı!..

*Bu iş bize düştüğünden dolayı, bir tali’sizliğe maruz kalmış demektir. Keşke, kalbi, kafası, hisleri, duyguları, düşünceleri hep O’na müteveccih olan insanların elinde olsaydı! Otururken, kalkarken, göz kırparken, adım atarken hep O’nu mırıldananların elinde olsaydı! Dünyevîliğe dalmayan insanların elinde olsaydı! Şekil ve surete bağlı kalmayanların elinde olsaydı! Taklide kapılıp kalmayanların elinde olsaydı! Anasının-babasının yolunda, çevresinin yolunda; birkaç tane cahil imamın, müezzinin yolunda müslümanlığı bilen, tanıyan ve ona göre müslüman olan kimselerin değil de, hakikaten her gün bir adım daha ileri atarak, bir adım daha derinleşerek, imanda sürekli derinliği derinlik takip ettirerek yaşayan insanların elinde olsaydı… Kim bilir ne olurdu! Kendimize bakışımız böyle olmalı!

*Gökte uçsak bile, “Rabbim! Bu Sana karşı tam kulluk değildi. Ne olacak, ne kerameti var bunun? Hayvanlar da uçuyor!” diyecek kadar yürekli olmak! Gönül insanı olmak! Denizde batmadan yürüyen insanlar, “Ne olacak, köpek balıkları, balinalar da batmadan yürüyorlar.” O da hayvan işi yani. İnsan işi nedir? Seni ahsen-i takvîme mazhar yaratan Allah’tan hiçbir zaman, günün 24 saatinde kopmadan; otururken, kalkarken hep O’nu düşünmek, hep O’nu mırıldanmak.

*Bu, imanın marifetle bezenmesine bağlıdır. İmanlarını marifetle bezemeyen insanlar, yol yorgunluğundan kurtulamazlar! “İnandım” dedikten sonra, -onu isterseniz vicdanın, kalbin kültürü sözcüğüyle tercüme edebilirsiniz- marifet veya irfan ile bezeyerek arif olmak!

Değerlerin Yerini Şekiller Aldı ve Dinin Ruhuna İhanet Edildi!..

*Bizim yitirdiğimiz şeyler, kaybettiğimiz şeyler… İstirdadına (geri almaya, yeniden kazanmaya) ne zaman, kaç sene sonra muvaffak oluruz, bilemeyeceğim, bir şey söyleyemeyeceğim. Ama biz bize ait değerleri asırlarca evvel yitirdik! Onun yerini şekiller aldı! Vesayette dini idare edenler aldı! “Börekçi”ler, börekçilerden sonra çörekçiler, çörekçilerden sonra tatar börekçileri, onlardan sonra pilavcılar, pilavcılardan sonra da kadayıfçılar.. ve böyle gitti. Vesayette dinin canına okundu. Din, siyasî ideolojinin güdümüne girdi. Onlar ne diyorlarsa, din adına, ona “doğru” dendi ve dinin ruhuna hıyanet edildi! Asırlardır böyle!

*Bir de meseleyi bu şekilde ele alan haramîler, “Dinin ruhunu başkaları çaldı” demek suretiyle, hırsızlığı kendileri yaptıkları halde, onu başkalarına nispet etmek suretiyle, o töhmetten sıyrılma gayreti, cehdi içine girdiler. Ve dine yazık ettiler! Din bir muhakeme işiydi, tefekkür işiydi; din bir kalb işiydi; din bir vicdan işiydi; din Allah ile sımsıkı bir irtibat işiydi; din bir muamele işiydi, tavır ve davranışlarında milimi milimine doğru olma; bir sadakat işi, bir istikamet işi, bir hak işi, bir adalet işiydi! Kaçı var günümüzün insanında? Din, ehl-i dünya, cakacı, alkıştan hoşlanan, çalım çatan, Kur’ân-ı Kerim’in “temattî” sözüyle ifade buyurduğu üzere kasıla kasıla gezen, kendini bir şey zanneden, bir şey olduğuna inanan insanların elinde kaldı ve olan dine oldu. Avam halk, yığınlar, kitleler de zannettiler ki, din bunların dediği gibi. Onların dediği gibi değildi! Din, Kur’ân’ın dediği gibiydi! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı gibiydi!

*“Sizin üzerinize lazım olan, sımsıkı sarılmanız gerekli olan, Benim yolum, Benim yöntemim” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, “ve benden sonra da Râşid Halifelerimin yolu.” Kaç tane insan gösterebilirsiniz hayatını Hazreti Ebu Bekir gibi dizayn etmiş götürüyor? Baştakilerden bahsetmiyorum! Onlar bütün bütün vicdanlarını dünyaya kaptırmışlar. Halktan bahsediyorum! Kaç kişi Hazreti Ebu Bekir’in baktığı gibi dünyaya bakmış ve giderken ellerini çırpmış, “Dünya adına her şeyim gitti, hânumânım kalmadı” demiştir? Kaç insan gösterebilirsiniz ki, dünyayı Hazreti Ömer gibi yorumlamış, o da ellerini çırpmış, “Dû-cihândan vazgeçtim, hânumânım kalmadı” demiştir? Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi, Hazreti Hasan gibi, Hazreti Hüseyin gibi, Aşere-i Mübeşşere gibi kaç insan gösterebilirsiniz?

“Bugün din gariptir; siyasetin vesayetindekine din denmez; o olsa olsa din gibi bir şeydir!..”

*Din, selef-i sâlihîn tarafından arızasız, kusursuz temsil edildiği şekliyle dindir! İnsanların hevâ ve hevesinin, belli idarî sistemlerin vesayetindeki şekline din denmez. Şayet din ona göre idare ediliyorsa, ona “din gibi bir şey” denir. Bunlar da din gibi bir şey yapıyorlar galiba. Namaz kılıyor gibi yapabilirler, oruç tutuyor gibi, hacca gidiyor gibi yapabilirler. Ama namazlar onlar için sadece bir yorgunluk hasıl eder, oruçları da açlığa vesile olur gider, hacları ise turistik şekilde cereyan eder. Ama onun arkasında onlardan kazanan da kazanır. Hac kervanları teşkil ederler, meseleyi ticarî, turistik bir organizasyon haline getirirler ve vurgun vurgun üstüne yaparlar; dinin sırtından da geçinirler böyle.. ve bu, din gibi bir şeydir, din değildir.

*O saf kitleleri, yığınları aldatan da, onların önünde biliyor gibi görünen, o cehl-i mürekkep, cehl-i mük’ap insanlar.. üç-beş tane kitap karıştırmak suretiyle, “ben dini öğrendim” derler. Nazarînin dışına çıkamamışlardır. Bir dönemde isimsiz müsemmâ, ilklerin yaşadıkları gibi.. onlar o zamanki kalbî ve ruhî hayatı hiç duymamış, hiç yaşamamışlardır. Belli bir dönemde de isim müsemmâ birliği içinde.. tekke ve zâviyenin verdiği o ruhu veya onun kalbe bakan yanlarını da hiç duymamış, düşünmemiş, yaşamamışlardır. Ne gibi yaşamışlardır? Müsemmâsız isim!

*Böylece din bir gurbet yaşıyor. İnsanlığın İftihar Tablosu “Gariplere müjdeler olsun.” buyurur. Dinin gurbet yaşadığı bir dönemde; özüyle ele alınmadığı, tabiata mâl edilmediği, tabiatın bir derinliği haline getirilmediği dönemde din yetimdir, öksüzdür. O dönemde insanlar da öksüzdür. Fakat o dine sahip çıkan insanlar vardır, onu Sahabi ölçüsünde yaşamaya çalışan. O ölçüde yaşanmaz da, yaşamaya çalışan insanlar var. Onlar da kendi dönemlerinde gariplerdir. Anlaşılmaz onların halleri, tavırları. Bir hadis-i şerifte, “Bir insana, dininden, dini yaşayışından, dine bakışından, dini değerlendirişinden dolayı deli demiyorlarsa, o tam dindar değildir” buyuruluyor. Ehl-i dünyanın kıstaslarına, kriterlerine göre farklı olacak. Yani el-alemin böyle villanın, sarayın arkasından koştuğu; paranın arkasından koştuğu bir dönemde, bütün bunları elinin tersiyle itip, aç-susuz hicretleri iktihâm eden; dünyanın değişik yerlerine nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götüren, (hem de “Ben de sizin gibi düşünüyorum!” diyen insanların o mevzuda köstek olmalarına rağmen.. iğfâl ettiği insanlarla bu oluşumu engellemeye çalışan içteki münafıklarla beraber; münafıkların iğfâline rağmen..) dünyanın dört bir yanına giden insanlar.. onlar, dinin ruhunu götürmeye çalışıyorlar. Evet, din garip, hakiki dini temsil eden insanlar garip! Onlar paralel sayılıyor, başkaları da asıl sayılıyor.

*Yaşamaya gerçek derinlik kazandıran, onun yüksek bir mefkûreye bağlanmasıdır. Öyle yüksek bir mefkûreye.. yıkılmış bize ait değerlerin ikamesine.. kaybettiğimiz şeyleri bulmaya.. başkaları tarafından elimizden alınan, gasp edilenleri istirdat etmeye matuf yaşanıyorsa, yüksek bir mefkûre uğrunda yaşıyoruz demektir. Ama bunun tabiata mâl edilmesi lazım. Böyle bir mülahazaya kendini tam salan bir insan, Boğaziçi’nde bir yalı değil, buradaki Beyaz Saray’ı da verseler, Fransa’daki bilmem hangi sarayı da verseler, bir tükürükle onlara mukabelede bulunur, “Bana Seni gerek Seni” der Yunus Emre gibi; bir kenara çekilir, elinin tersiyle iter yitilecek şeyleri. Ama ne acıdır ki, bu duyguyu, bu düşünceyi bugün söndürmek isteyen sistematik şeyler var. Bütün sistem adeta o ışığı söndürme gayreti, çabası içinde. Fakat antrparantez diyeyim: O hiçbir zaman söndürülemedi, söndürülemeyecek ve kimsenin söndürmeye de gücü yetmeyecektir Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Ey örtüsüne bürünen Nebi! Kalk ve insanları inzar et!”

Soru: Peygamberliğin başlangıcında

يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَاَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ

ayetlerinin nazil olmasının hikmetleri neler olabilir. Bu ayetler günümüzün irşad erlerine hangi mesajları vermektedir?

*Evet, bunlar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’tan ilk mesajlarını aldığı döneme ait. İlk mesajın Hira Sultanlığı’nda اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ  olduğunu biliyoruz. Bundan sonra kaç ay geçti aradan, bunlar nâzil oldu. Müzzemmil Suresi’nin önce, Müddessir Suresi’nin daha sonra ya da tam tersi şekilde nazil olduğuna dair muhtelif rivayetler var; kronolojik olarak bu esbab-ı nüzul mevzuunda farklı mütalaalar var, onlara takılmamak lazım.

*Bundan evvelki sûrede “müzzemmil – ey örtüsüne bürünen insan” diyor. Burada da “müddessir” diyor. Disâr’dan geliyor; o da bir insanın üst tarafına aldığı ister bir giysisi, paltosu gibi bir şey olur ister hacıların yaptıkları gibi öyle bir ihram olur. Alttakine de peştamal manasına izar diyoruz. Hakiki manası itibariyle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ya vahyin ağırlığı altında veyahut da normal o güne kadar tabiî hayatını sürdürme, yani Hatice validemizle -O’na da ona da canımız kurban olsun- normal bir aile hayatı sürdürme mevzuunda ya yorganına ya disarına bürünen… O, dünyaya geldiği andan itibaren Cenâb-ı Hakk O’nu hep fakir olarak yaşamaya adeta mecbur etti, “Senin yolun bu” dedi. Vakıa izdivaç buyurduğu kadın çok zengindi. Hazreti Hatice validemiz kervanlar çıkaran, ticaret yapan mübarek bir kadındı ama vahiy gelmeye başladığı andan itibaren bütün servetini o yolda kullandı. O da aynen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri gibi gayet fakirâne bir hayat yaşamaya başladı. Bu açıdan da belki de hakikaten üzerlerine aldıkları sadece bir disâr (dış giysi) idi. Bir de bu meselenin farklı manaları olabilir. Biz de kendi aramızda öyle deriz: “Ne diye yan gelmiş kulağının üzerine yatıyorsun!” Türkçemizde böyle deriz: “Ne diye örtüne bürünmüşün de dünyadan habersiz bir haldesin!..”

*Şimdi misyonun büyüklüğü itibariyle, önemli bir misyon, önemli bir vazife seni bekliyor ey müddessir, disarına bürünen adam. Seni önemli bir misyon bekliyor: Vahy-i semaviyi insanlara duyurmak. -Bir sözde ifade edildiği gibi: Arayanlar mutlaka gelir sizi bulurlar; fakat sizi bilmeyenleri, aramayanları gidip bulmak size düşer.- “Ey müddessir! Kalk, sesini bütün dünyaya duyur. O örtüden sıyrıl, mesajını bihakkın yerine getir” diyor Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem).

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu türlü hitaplara muhatap mıydı? O kamet-i balayı kendi büyüklüğüyle nazar-ı itibara aldığımız zaman, “O ne yapacağını bilirdi” falan gibi aklımıza gelebilir. Fakat bazı şeyler var ki, vahyin gerekleri adına, Zât-ı Ulûhiyet adına, Sıfât-ı Sübhâniye adına, Esma-i İlahiye adına… bütün bunların duyurulması Cenâb-ı Hakk’ın talimine vabestedir. Allah (celle celaluhu) bunları talim etmezse, bir insan bilemez bunları. Ve aslında Allah’ın talimiyle o taallüm, onun bilmesi meselesi bile yine harikadır.

*“Kalk, şimdi sen Allah’ın sana sunduğu bu mesajın gereklerini realize etmeye çalış!” demek gibi bir şey oluyor. Bu açıdan da o mecaz oluyor bir yönüyle. Yani: Rahatını terk et; inzivada olma, insanların içine gir, sesini soluğunu onlara duyur. “Kalk, doğrul ve inzar et” peşi peşine iki emir. Kalk tabirini Türkçemizde de kullanırız. “Kalk şu iş seni bekliyor.” “Kalk yiğidim uykudan!..” Kalk, inzar et; eğri yolun encamından sakındır. Burada inzar kelimesi geçiyor; inzar ve tebşir mütekabil şeylerdir. Tebşir, isabetli bir yolun neticesinde insanın içinde beşaşet hasıl edebilecek, bişaret sayılabilecek bir şey söyleme demektir. İnzar da eğri yolun encamında insanın başına gelebilecek kötülüklerden o insanı sakındırma demektir.

*Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk muhatapları putlara tapan insanlar, her türlü mesâvîyi irtikâp eden insanlar, vahşet içinde bocalayıp duran insanlar, çamur içinde çamuru yüzlerine gözlerine süren insanlar.. cahiliye insanı.. dolayısıyla inzar: Eğri yolun encamından sakındırmak. Nasıl, onları topluyor Efendimiz ve “Ben size desem ki: Şu tepenin arkasından -Ebu Kubeys Tepesi- bir düşman geliyor. İnanır mısınız?” diyor. Herkes birden sesini yükseltiyor, adeta korodan bir ses, “inanırız” diyorlar, “Çünkü Sen eminsin.” Diyor: “Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir peygamberim.” O mevzuda çok farklı üsluplarla, Kur’ân ifadesiyle çok farklı tasriflerle onlara hep inzarda bulunuyor.

*“Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” Allah büyüktür. Tek büyük Allah’tır; diğerleri (büyük denilenler) O’nun büyüklüğünün gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir… Asıl varken gölgeye bir yönüyle değer atfedilmez. Hazreti Pir’in dediği gibi, bizim vücudumuz, varlığımız O’nun vücudunun (varlığının) gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir. Dolayısıyla ona hakiki vücut nazarıyla bakılmaz. “Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” yine bir emir burada ve aynı zamanda “Allahu Ekber” diye Allah’ın büyüklüğünü ilan et. “Lat” diyorlar, “Menat” diyorlar, “Uzza” diyorlar, “İsaf” diyorlar, “Nâile” diyorlar. Dünyanın değişik yerlerinde de başka putlar var. Bunların hiçbiri o ölçüde tazime, tekbire, tebcile, takdire sezâ değil. Bunların hepsine seza olan biri var, o da Allah’tır. Hem de bir iltifat var bu sözde: “Senin rabbin” diyor. Efendimiz’e bir iltifat. Belki bir yönüyle, şu anda onu hakkıyla ancak Sen anlarsın, O’nu Rab olarak Sen anlarsın, diğerlerine anlatmak Sana düşüyor. Senin Rabbin, Senin ufkun itibariyle Rabbin. Başkalarının o mevzuda şu şekilde, bu şekilde yorumuna tabi tutulan rab değil, Senin Rabbin. Ve gelecekte tasarrufat-ı sübhaniyesini ortaya koyacak Senin Rabbin. Camilerin minarelerinde “Allahu Ekber” diye kıyamete kadar ilan edilecek, ezan-ı Muhammedî ile hep o mazmun şehbal açacak, Senin Rabbin. O’nu ulula; yani ululuğunu ilan et.

*Bu iş için bir de “elbiseni temiz tut”. Zahiri manası itibariyle namaz için elbisenin temizliği. Bir de “eteklerine çamur bulaştırma” manasına iffet ve ismet konularında hassasiyet emri.

*Sonra, ister kulluğunda, ister civanmertliğinde, cömertliğinde, isterse isâr ruhunda insanlara karşı el uzatman, ellerinden tutman, onlara iyilikte bulunman, onları iyilikle serfiraz kılman mevzuunda minnet de etme veya yaptığın şeyleri gözünde büyütme, çok görme. Yani, İstanbul’u fethetseniz, “Benim yerimde başkası olsaydı, Belgrad’ı da fethederdi” diyebilmek. Yaptığınız o şeyi büyük görmeyin. Yaptığı işi beğenmek, büyük görmek bir münafıklık alametidir.

*Efendimiz, anlatılanlardan münezzehtir, müberradır fakat O’nun şahsında ümmete ders veriliyor burada. Bununla beraber, Efendimiz meseleleri kendi seviyesi, akrabu’l-mukarrabin olması açısından değerlendirmiştir.

*Kalk inzar et, Rabbini tekbir et, ilan et O’nu, “Allahu Ekber” de, sonra tathir-i siyabda (elbise temizliğinde) bulun, sonra bütün pisliklerden uzak dur, hicret et, onları bırak geride, gerinin gerisinde bırak; hayırlı işler yap, onu gözünde büyütme, çok görme… Bütün bunları dedikten sonra da “Bundan dolayı Rabbin için Sen sabret.” O’nun emirlerini yerini getirmeye matuf şeyleri yapınca değişik gailelere maruz kalacaksın, her zaman işin tabiatı öyle olmuş. Siz bir yönüyle levsiyat içinde olan, pislik içinde bocalayan insanların kurtarılması istikametinde bir şey yaptığınız zaman onları karşınızda bulursunuz, size eziyet ederler. Günümüzde dedikleri şeyler gibi, o gün de başka şeyler derler. Efendimiz’e -hâşâ- kâhin derler, sâhir derler, sihirbaz, şair ve başka başka şeyler derler. Hatta maddi eza ve cefa bile yapabilirler, mevsimi geldiğinde ordular teşkil eder üzerine yürürler. Günümüzde olduğu gibi algı operasyonlarıyla Müslümanları, inanan insanları sindirmeye çalışırlar. Bütün bunları yapınca bu türlü gailelerin sökün edip başına geleceğini hesaba katarak Rabbin hatırına, O’nun için, O’na mahsus olmak üzere sabret, dişini sık, aktif sabır içinde bulun.

*Aktif sabır, durağanlık içinde bir şeye katlanma demek değildir. “Biri önünü kestiği zaman, akan bir çay gibi kendine yeni bir mecra bularak mutlaka yoluna devam et!” demektir aktif sabır. Bir yolu tıkadıkları zaman by-pass yapmasını bilmelisin hemen, yeni bir yol bularak o yolda işine devam etmelisin. Hatta başkalarını hep şaşırtmalısın bu mevzuda, onlar takıldıkları bir hususta senin önünü almaya çalıştıklarında, bir de bakmalılar ki sen ayrı iki tane yolla, üç tane yolla yine hedefine doğru, insanî değerleri ikâme etmeye doğru, insana saygıyı ikâme etmeye doğru, Allah’ı hoşnut etmeye doğru, Rasûlullah’ı hoşnut etmeye doğru hâlâ yürüyorsun. Dolayısıyla bu türlü şeylerden rahatsızlık duyacaklar, üzerine gelecekler sen de sabırlı ol..

Zikredilen Ayetlerin Günümüzün Adanmış Ruhlarına Mesajları

*Bu ayetler günümüzün irşad erlerine de şu mesajları vermektedir: Yiyip içip kulak üzere yan gelip yatmamak icap ediyor. Farz olan hacca bir şey demem fakat günümüzde ruhumuzun abidesini ikâme etme istikametinde yapılması gerekli olan vazife, her türlü hizmetin üstündedir. Villalar, yalılar yapmanın çok üstündedir. Hatta (farz müstesna denilmişti) nafile hacca gitmenin de çok üstündedir. Onlarda şöyle böyle şahsi füyuzât hislerini tatmin gibi bir şey vardır. Fakat sıkıntılara katlanmak, dünyanın değişik yerlerine gitmek; bir müessese tesis edecekseniz amele, ırgat gibi çalışmak; sonra bir bursla durumu orada idare etmek, o insanlarla iyi geçinmeye çalışmak, yüz bulamamak, iltifat görmemek fakat buna rağmen katlanmak orada…

*Bir hizmet varsa, bir insanı iki yapma, ikiyi üç yapma, üçü altı yapma gibi bir hizmet bizi bekliyorsa bir yerde, kendi ülkemde veya başka bir yerde, size kasemle teminat veriyorum, bütün cürmüme rağmen şu anda cennetin kapıları açılsa, “O mu, bu mu?” diye sorulsa, benim tercih edeceğim bu olur. Yemin ederim, cennetin sekiz kapısı açılsa, bugün Hizmet’in eleman beklediği bir dönemde, “O cennetin kapılarını kapatın, girmiyorum ben içeriye, burada kalıyorum” derim.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’na denen şey aslında bize deniyor: Ey örtüsüne bürünen, dünyadan habersiz yaşayan, sadece kendi maddi manevi füyuzât hisleriyle oturup kalkan insanlar! Sıyırın üzerinizdeki o disârı (elbiseyi), kalkın ve insanları eğri yolun encâmından sakındırın. Başlarını almış gayyaya doğru yuvarlanıyorlar, isyan deryasına yelken açmışlar -şairin ifadesiyle- kenara çıkmaya fırsat ve imkan bulamıyorlar; dalalet deryasına yelken açmışlar, bir daha hidayete yönelemiyorlar, yeme içme yan gelip kulağı üzere yatma nâdanlığına, densizliğine yelken açmışlar, kenara çıkmaya fırsat bulamıyorlar. Öyleyse kalkın ve bunları o eğri yolun encâmından sakındırın, bir liman gösterin onlara, rıhtım gösterin, gelsin orada ârâm eylesinler. Rabbinizi dünyanın dört bir yanında büyüklüğüyle yâd edin, Ruh u revan-ı Muhammedi, nam-ı celil-i ilahi şehbal açsın her yerde.

*İffetli yaşamak, ismetli yaşamak, üzerimize bir çamur sıçratmamak. Hafizanallah sonra el-alem bunları size şantaj olarak kullanır. Günümüzde çok kullanılıyor bunlar. Müt’ayı kullandıkları insanlar var, pençelerine alıyor, dediklerini yaptırtıyor ve bir Persliğe sebebiyet veriyorlar ki hiç sorma gitsin!.. İçinizi bu türlü şeylerden temiz tutmadıktan sonra değişik angajmanlıklardan sıyrılamazsınız. Hep birileri bunları değerlendirir; bir yerde olumsuz bir şeye girmişsin, mesela Küçük Kıyamet’te gösteriyor, hakim kumarhanede kumar oynuyor ve onu orada tespit ediyorlar, fotoğraflıyorlar, şantaj yapıyorlar ve haksız yere bir mevzuda bir karar verdiriyorlar, bir masum insan hakkında olumsuz karar verdiriyorlar. İnsanlar hafizanallah bu türlü şantajlar karşısında o meseleyi öyle kabul etmedikleri halde belki din adına, diyanet adına, mefkure adına çok taviz verme mecburiyetinde kalırlar.

*Günümüzde sessiz kalan bir kısım kimseler, Allahu a’lem, haksızlık karşısında seslerini yükseltmeyen insanlar, hadisin ifadesiyle dilsiz şeytan olma durumuna düşen insanlar, ihtimal ya paraya ya villaya ya da bu türlü olumsuz şeylere yakayı kaptırdılar; karşı taraf da bunları kullanıyor. İffeti temiz tutmak lazım; etekleri kirletmemek, paçaları kirletmemek lazım; kimse bir şey demeyecek şekilde bir istikamet içinde yaşamak lazım. Yoksa günümüzde olduğu gibi mesâvîleri ortaya çıkınca, yalanla, tezvirle, başkalarını karalamak suretiyle yeni gündemler oluşturmaya kalkar, “Nasıl yapsak ki bunu unuttursak; haramîliği, çalmayı, çırpmayı, rüşveti, irtikabı, ihtilası unuttursak; kadınlarla münasebeti unuttursak!..” filan gibi ayrı bir hata içine girerler bu defa, yalan söylerler, iftirada bulunurlar, Müslümanları karalarlar. Böylece bir günah elli türlü günaha kapı aralar; hafizanallah o hale gelir ki o onları alır küfre götürür, zira “Her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır” diyor Hazreti Pîr-i Muğan, Şem-i Taban.

 

Bamteli: Hizmet’in Evrenselliği ve Gönüllülerinin Ortak Paydası

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu tevcih ettik:

“Mefkûre muhâcirleri ile dünyanın dört bir yanında onları istikbal edenler arasındaki irtibatın tamamen evrensel insanî değerlere saygıdan kaynaklandığı ifade ediliyor. Farklı ülke ve kültürden pek çok insanın, Anadolu’nun bağrından çıkan bu hareketle sonradan tanışmış olmalarına rağmen, “Siz bu Hizmet’ten el çekseniz bile artık biz asla ondan vazgeçmeyiz!” dedikleri naklediliyor. Bu açıdan, Hizmet’in evrensel bir ufka ulaştığı söylenebilir mi? Eğer öyleyse, bu, Hizmet gönüllülerine yeni sorumluluklar yükler mi?”

Hocaefendi, sualimize cevap sadedinde şunları söyledi:

*Her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine, keremine ve riâyetine veriyoruz. O’nun yardımı nümâyan, görüp gözettiği açık. Başkalarının zarar dokundurmasına fırsat vermedi, vermiyor! Onca ızrâr etmek isteyen insanlar çıkmasına rağmen, Allah’a hamd olsun, bugüne kadar çok küçük bir iki yerde, belki bize bir ders verme adına, bir tekleme, bir sekme ve hafif bir kırılma olsa bile, yüzde nispetinde dahi değil veya yüzde nispetinde gibi bir şey. Yeryüzü hizmet düşüncesiyle tanıştığı andan itibaren şöyle bir göz gerdirilse en hâlisane, en muhlisâne yapılan hizmetlerin hemen hepsinde bu ölçüde bir firenin olduğu görülebilir.

Yakın Körlüğü ve Haklarında Sevgi Vaz’ Edilenler

*İçlerinde neşet eden insanı görmezlikten gelme, beşerin tabiatında vardır ki buna yakın körlüğü diyoruz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu da, Mekke fethedileceği âna kadar, Mekkeliler tanıyamamışlardı. Tanıyan az insan vardı. Onların sayılarını Bedir’de ve Uhud’da görebilirsiniz, sayıları bellidir. (…) Saff-ı evveli teşkil eden insanlar az olmuş. Neredeyse bütün Mekke halkı, belki binlerce insan, Mekke fethedilene kadar Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep tavır almışlar. Buna da yakın körlüğü denebilir.

*Siz dünyanın 160 küsur ülkesine gittiniz. 160 küsur ülkede -zannediyorum- yüzde bir, belki yüzde iki fire oldu. Bunun dışında da hüsn-ü kabul gördünüz. Adeta Allah tarafından Hazreti Cebrail’e “Ben falanları seviyorum, sen de sev!” buyurulmuş. Hadiste anlatıldığı gibi, Cebrail (aleyhisselam) bütün gök ehline, “Allah falanları seviyor, ben seviyorum, siz de sevin!” diyor ve hadisin ifadesiyle sonra onlara yeryüzünde vüdd, sevgi, gönüllerin inşirahı, herkesin gönlünü onlara açması gibi bir hususiyet vaz’ ediliyor. Allah öyle bir lütufta bulunuyor.

*Bu arkadaşlarımız 160 küsur farklı kültürle, o kültürün atmosferinde yetişmiş insanları muhatap alıyorlar. O insanlara muhatap oluyorlar ve Allah’ın izni ve inayetiyle tepki almıyorlar. Tepki almak şöyle dursun, merkezinden, o arkadaşların gittiği merkezden sürekli oraya fiskos gidiyor, şeytânî vesvese gidiyor, nefsânî vesvese gidiyor: “Aman bunları iflah etmeyin, aman vermeyin!” falan gibi şeyler gidiyor. Fakat buna rağmen sahip çıkan o insanlar, “Bakın işinize, biz sizi tanıyoruz!” diyorlar. Meseleyi bir vüdd vaz’ edilmesine, Allah tarafından bir hüsn-ü kabul vaz’ edilmesine vermezseniz, bu problemi halledemezsiniz.

Ahireti Kazanan İnsan İçin Dünyada Kayıp Söz Konusu Değildir!..

*Nice ifsâdât akıntıları, tsunamileri karşısında -Allah’ın izni ve inâyetiyle- ne o yerin insanları sarsıldı, ne de o arkadaşlar sarsıldı. Allah sizi de sarsmasın, panikletmesin. Önemli değil! Öyle bir şeye Allah’ın izni ve inâyetiyle kimse muvaffak olamayacaktır! Emin olun bundan! Fakat ezkaza diyeyim ben, sizi bütünüyle bitirseler bile burada biteceksiniz, öbür tarafta -bitme yine- boy atıp gelişeceksiniz. Ahireti kazanan insan kaybetmiş sayılmaz. Allah’ın rızasını kazanan bir insan kaybetmiş sayılmaz. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) maiyyetine ermiş bir insan kaybetmiş sayılmaz. Dünyevî bir saltanatınız, bir debdebeniz, bir sarayınız, bir villanız, bir uçağınız, bir taksiniz olmadı sizin. Çoğunuz itibarıyla -işadamları müstesna; ticaret ile iştigal edenler, yatırımları olan insanlar müstesna- kira ile evde oturduğunuzu biliyorum; belki bazıları kira ile ev bile bulamıyorlar; oradan oraya, oradan oraya gidiyorlar. Belki bazıları çadır gibi, çardak gibi yerlerde ömürlerini geçiriyorlar. Umurunda değil kimsenin! Allah bizimle beraber olduktan sonra, bunlar teessür duyulacak şeyler değil.

*Bu bir mefkûre yolculuğu esasen, adanmışların yolculuğu; gönüllü hicret gibi bir şey. Bir dönemde Sahabe-i Kirâm Efendilerimiz, -Onların hepsinin ayakları başlarımıza taç olsun; onlara kurban olayım, siz de olun! Onlarla boy ölçüşülemez!- tazyik gördüklerinden dolayı, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. Önemliydi o! O sadece bir yerde birilerinden kaçma değildi. Kendi sitelerini kurmaya matuf bir şeydi. “Hele sen biraz bekle, Allah zalimlere mehil üstüne mehil veriyor. Sonra dönüp gelip, arzın göbeği sayılan o Kabe’de dahi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celîlini bir şehbal gibi dalgalandıracağız.” Şimdi bu mülahazaya bağlı olunca, çok yüksek bir gâye-i hayale, bir mefkûreye bağlı göç ettiler. O bakımdan meseleye sadece bir kaçma şeklinde bakmak doğru değil. Bir mefkûreyi realize etmek üzere, o bir basamaktı; orası bir zemindi, oluşuma müsait bir mekândı. Medeniyet Medine’de oturaklaşacaktı Allah’ın izni ve inâyetiyle. Bir dönemde Söğüt’te olduğu gibi, sonra ser çekecek ve tüm dünyayı sa’yesi altına alacak ve gölgelendirecekti.

*Günümüzdeki bir yerden kaçma değil. Durmaları için daha müsait bir yerde, annelerinin babalarının, eşlerinin, ailelerinin ve akrabalarının yanında vazifelerini yapmaları mümkünken, üniversitede vazife almaları mümkünken, her türlü okulda vazife almaları mümkünken, hatta en yakın yerlerde vazife almaları mümkünken, 10 bin kilometre ötede gidip vazife almaları ve hüsn-ü kabul görmeleri çok önemli bir şeydir.

Ortak Payda: Evrensel İnsanî Değerlere Saygı

*Evrensel insanî değerlere saygı, bir ortak paydadır esasen. Gittikleri her yerde insana saygı duyuyorlar. Bu insan müslüman olabilir. Müslümanlık adına yarı yolda da kalmış olabilir. Yani şöyle böyle pek çok dalaleti olabilir. Bakıyorsunuz, onlarla da uzlaşabilecek noktalar buluyorlar. Hristiyan olabilir. İnsanî değerler mevzuunda onlarla da ortak bir kısım paydalar bulabiliyorlar. Yahudi de olabilir, keza Budist, Brahmanist, Şintoist… daha dünyanın değişik yerlerinde, farklı anlayışta olan insanların hepsiyle bir ölçüde anlaşabiliyorsunuz. Belki insanî değerlere saygı, gelecekte bu insanları barıştıracak, uzlaştıracak hususlar arasında da en önemli faktör gibi görünüyor. Ben düşüncesi, aidiyet mülahazası, ırk mülahazası, kafatası mülahazası, dem-damar mülahazası; bunlar parçalayıcı şeylerdir.

*Vakıa, herkes neye, kime, hangi anlayışa, hangi dünya görüşüne, hangi hayat felsefesine bağlıysa, ona karşı fazlasıyla saygı duyması gayet tabiidir. Hatta bazıları bu mevzuda: “Vatan sevgisi imandandır.” demişler. Hadis olmasa bile, tenkit edeceğimiz bir yanı yoktur bunun. Fakat senin vatanını sevmen, milletini sevmen, kendi mefkûre dünyanı sevmen, ideallerini sevmen; başkalarına adâveti, düşmanlığı gerektirmez. Evet, her şeyden evvel, bir kere, insanî değerler ortak paydasında onlarla berabersin, insansın! Ahsen-i takvîme mazhariyet cihetiyle ortaksın! Bir diğer mesele de bu mevzuda; şöyle böyle hangi seviyeye kadar onları çekmek veya hangi seviyeye kadar bir yaklaşım temin etmek mümkünse, belki o insanlarda o duyguyu tetiklemek adına yapılması gerekli olan şey de yakın durmaktır.

Zamanın Çıldırtıcılığına Karşı Sabır

*Dünyanın geleceği ve gelecekteki huzuru biraz buna bağlıdır. Fakat çok büyük bir proje olduğundan dolayı, hem çok uzun bir zamana vâbeste hem de bu mevzuda zamanın çıldırtıcılığına karşı sabretmeye vâbeste. Vakt-i merhûnu intizar mevzuunda ölesiye sabretmeye vâbeste bir husus. Bilemeyiz ne zaman olacağını.

*Mefkûre yolculuğu.. çok yüksek bir gâye-i hayale dilbeste olma.. bunlar çok önemli şeyler. Niyetlerinin mükâfatını alırlar. İnsan öyle yüce bir gayeye dilbeste olunca, onun mükâfatını alır. Mefkûresi adına ülkesini terk ederse, onun mükâfatını alır. Gönlünden bir muhacirlik yaşarsa.. bir yerden kaçmıyor, kaçmayıp kalması gerekli olan bir yeri terk ediyor, gitmesi çok zor olan bir yere gidiyor! Kendisi için bidayette çok şey vaad etmeyen bir yere gitmesi çok zor bir mesele. Kalkıp oraya gidiyor. Fakat hemen her şey böyle orada hazırmış, ambalajı yapılmış, tutulacak size armağan gibi sunulacak gibi de değildir. Vakt-i merhûnu intizar çok önemlidir. İşte buna “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” diyoruz, sabrın bir cümlesi, bir kategorisi içinde mütâlaa ediyoruz bunu da.

Mefkûre Muhâcirlerinin Îsâr Faslı

*Hatta burada şunu da diyeyim. Biz madem insanlığa hizmet peşindeyiz. Bir yere kadar insanlara hizmet ettik; bir yerden sonra şayet onların içinden o hizmeti alıp daha ileriye götürecek insanlar, o kıvamda insanlar ortaya çıktılarsa, işte orada da bu defa îsâr faslı ortaya çıkıyor.. başkalarını kendimize tercih etme faslı öne çıkıyor. Yoksa gıpta duygularını tahrik edebiliriz. Aidiyet mülahazalarını harekete geçirmiş olabiliriz.

*Kendi ülkenizde size karşı öyle bir kıskançlık, öyle bir haset, öyle bir rekabet, öyle bir tenâfüs duygusu olunca, başka ırk ve başka milletlerde o duygunun oluşması çok tabiidir. (…) Ne kadar îsâr ruhu sergilerseniz, o kadar gönüllerde kurduğunuz o tahtın temellerini, blokajını pekiştirmiş olursunuz. Temel düşünce de bu idi: Bir îsâr ruhuyla kendini hiç düşünmemek; yaşatma duygusuyla, yaşamayı ayaklarının altına almak, çiğnemek.. “Kendimize ait her türlü arzuyu, nefsânîliği, şeytanîliği, garîze-i beşeriye, cismâniye ve hayvâniyeyi ayaklarımızın altına alıyor, başkaları için var olduğumuzu en gür sesle haykırıyoruz. Hazreti İsrafil’in suru ile haykırdığı gibi haykırıyoruz.” demek…

*Şimdi mebde’de böyle davrandığınız gibi, müntehâda da çok ciddi bir îsâr duygusuyla, başkalarını kendine tercih etme duygusuyla geriye çekildiğiniz zaman, biliyor musunuz ne yaparlar? Tutarlar, “Hayır o kadar vefasızlık yapamayız biz. Buyurun, bu güne kadar imamlık yaptınız, yine bundan sonra da o mihrapta imamlık size düşer. Sizin o kadar vefanıza karşı vefasızlık, altından kalkılmayan bir vebaldir!” derler. Tabii, bunu bekleyerek de onu yapmamak lazım! Biz bize düşeni, yine îsâr ruhuyla ortaya koymalıyız; hakikaten yaşatma hissiyle, insanlık çapında bir ba’s u ba’de’l-mevt meselesini tetiklemek suretiyle yapacağımız şeyleri yapmalıyız. Öyle bir şey döner gelirse, döner gelir. Yoksa, mesleğimiz peygamberlik mesleği olduğu için, yani onların kıtmirleri olduğumuz ve onların arkasından koşturduğumuz için, “Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.” (Şuarâ, 26/109) ve “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) ayetleri fehvasına göre hareket etmeli ve katiyen yapılan hizmet karşılığında kimseden bir şey beklememeliyiz!

*Yaptığı hizmet karşısında şunu elde etmek, bunu elde etmek, -bugün o insanlar demagojilerle, diyalektiklerle başkalarını kandırmaya çalışsalar da- tarihin sayfalarına şenâet, denâet ve rezâlet şeklinde kapkara kalemlerle işlenecektir. Tereddüdünüz olmasın. Fakat bizim tarih sayfalarımızın beyaz mürekkeple kaydedilmesi için lazım gelen şey ne ise.. sergüzeşt-i hayatımızı, bembeyaz mürekkeple tarihin sayfalarına işleyebileceğimiz şekilde, öyle bir fedakarlık yolunda, öyle bir hasbîlik yolunda, öyle bir îsâr duygusu yolunda -ki, îsârlaşma dedik buna.. îsârın ta kendisi olma- götürürsek Allah’ın izniyle, ne dünyada ne de ukbâda hiçbir kaybımız olmaz. Enbiyâ-ı İzâm’ın yoludur bu! O yolda yürümüş oluruz.

Dünya “Boş verin onların dediklerini, siz işinize bakın!” diyor.

*Öyle bir sevgi, öyle bir sempati hâlesi var ki Hizmet etrafında.. “Boş verin onların dediklerini, bakın işinize! Biz 20 senedir sizi tanıdık.” diyorlar, “Kendi içinizde sizi 20, 30, 40 senedir tanımayan kimseler varsa şayet, veyl olsun onlara; sizi tanımamışlar. Sizi bitirmeye, sizi yıkmaya çalışıyorlar.”

*Bitirme kelimesi iki manaya gelir: Bir, tüketme manasına; tenkildir bu, kökten kazıma.. bir de, tohumların neşv ü nema bulması, başağa yürümesi şeklinde bir bitme vardır. Bu açıdan da haksız yere sizi bitirmeye çalışanlar, farkına varmadan, sizde metafizik gerilimi artırarak adeta dibinize su salmış, kuvve-i inbatiyenizi coşturmuş, gübre atmış, güneşlendirmiş ve havalandırmış gibi sizin bir yönüyle boy atıp gelişmenize vesile oluyorlar. Bunlara teşekkür etmek lazım. Sizde o metafizik gerilimi, o pekişmeyi, o kenetlenmeyi, bünyan-ı marsus gibi birbirinizden kopmaz hale gelmeyi sağlıyorlarsa, onlara da “thank you very much!..”

*Tazyikler, baskılar bir yönüyle terakki rampalarıdır Allah’ın izni ve inayetiyle. “Karar kararabildiğin kadar zira kararmanın son noktası fecrin başlangıç noktasıdır.” Gecenin en karanlık noktası fecr-i kâzibe tekâbül eder. Fecr-i kâzibin kendisi yalancı bir fecirdir ama o, fecr-i sâdıkın en doğru şahidi ve en inandırıcı referansıdır.

Ne Kibir, Ne Nankörlük; Esas Olan Mahviyet ve Tahdis-i Nimet

*Bir yönüyle yapılan şeyleri küçük görmemek lazım. Çünkü yapılan şeyleri küçük görmek nankörlüktür. Hazreti Pir-i Mugan’ın ifadesiyle, birisi sana güzel bir cübbe giydirse, sen de o cübbeyle ayna karşısına dikilip kendi edana endamına bakıp kırıtsan ve “Ben çok güzel oldum, var mı benim gibi bir güzel?” desen, bu gurur olur, kibir olur. Fakat “Nerede o güzellik nerede ben, hiçbir şey yok bende!” desen, bu da nankörlük olur. Bu ikisi ifrat ve tefrittir. Bir de bu ikisinin ortası vardır; ona sırat-ı müstakim diyoruz. Orta yolu şudur: “Evet bir güzellik var fakat o güzellik bana o cübbeyle, o atlasla geldi, dolayısıyla da o güzellik o atlası bana giydirene aittir.” Bu da tahdis-i nimet olur.

*Cenâb-ı Hak size ve arkadaşlarınıza çok lütuflarda bulundu. Şimdi bunu görmezlikten gelmemek lazım, önemli bir lütuftur bu. Birileri de onu durdurmak için çok farklı hile ve hud’a versiyonlarıyla uğraşıyorlar. “Acaba nasıl yapsak ki bunu bir yerde durdursak, dağıtsak?” falan. Cenâb-ı Hak o fırsatı vermedi onlara. İş gidiyor Allah’ın izni ve inayetiyle. Bunu görmezlikten gelmeyelim. Bu Cenâb-ı Hakk’ın çok önemli bir lütfudur, ihsanıdır. Fakat Alvar İmamı merhumun buyurduğu gibi, “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” demeliyiz.

*Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğünün emarelerinden bir tanesi çok küçük unsurlarla büyük şeyler yapmaktır. Şu kocaman fizik âlemine bakın; atomlar, elektronlar, nötronlar, protonlar, partiküller.. onun altında esirden, eterden bahsediliyor ve belki onun altında başka şeyler var. Bu minnacık şeylerden başınızı döndüren şu koskoca fizik âlemini, kehkeşanları yaratıyor. Küçük şeylerden büyük şeyleri yapmak O’nun büyüklüğünün en büyük emaresidir. Bizim gibi küçük insanlarla Allah (celle celaluhu) büyük şeyler yapıyorsa, bu da O’nun büyüklüğüne emaredir.

*Hazreti Pir de “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ” diyor. Başka bir yerde de, “Dine hizmet ettim diye fahirlenme, Allah bazen bu dini fâcirin eliyle bile teyit buyurur, destekler!” diyor. Haşa, o kendi hakkında öyle düşünebilir. Bizim nazarımızda o mualladır, o müzekkadır, nefsini tezkiye etmiş bir insandır Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat rehberliği cihetiyle bize ders verir: Elinizden başarılar, muvaffakiyetler gelebilir; çok önemli başarılar sergileyebilirsiniz; o zaman da böyle demelisiniz.

“Burada da Senin nâm-ı celîlin dalgalansın yâ Rasûlallah!..”

*Meselenin bir diğer yanı da şudur: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) gösterdiği bir ufuk var; “Benim nam-ı celilim güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır.” Bir taraftan, o işi temsil eden babayiğitlere bir hedef gösteriyor; bir taraftan da gayb-bin gözüyle gördüğü bir şeyi söylüyor. El-hakk bugüne kadar çokları bir yere kadar götürmüşler onu. Fakat ne Raşid Halifeler’in elinde, ne Abbasîlerin elinde, ne Emevilerin elinde, ne de Osmanlıların elinde bugünün insanının sahip olduğu imkânlar yoktu. Bugün, o insanların şimdiye kadar iktiham ettikleri (katlandıkları, aştıkları) o mehâlik (tehlikeli yerler ve işler) ölçüsünde gayret gösterilir ve tehlikeler/zorluklar göğüslenirse, zannediyorum güneşin doğup battığı her tarafa gidebilir bu mesele. Onun için o hedeflenmeli. Alaska’ya, Grönland’a kadar nam-ı celîli götürmek âdeta bir sorumluluk, bir vazife olarak bize yükleniyor.

*Doyma bilmeyen hisle, hırsla -belki hırsın caiz olduğu yerlerden bir tanesi budur- kendi mübarek dinimizi, düşüncemizi anlatmalıyız. Bu, insanları nereden nereye getirecek?.. Bazıları tam sizin çizginizde veya sizin üstünüzde Osmanlı çizgisinde, Mehdi, Hadi çizgisinde, Ömer b. Abdülaziz çizgisinde, Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) çizgisinde bir yere gelir. Bazıları dost olur, “ilişmeyelim size” derler, “güzel insanlarsınız” derler ama düşünce dünyaları hayat felsefeleri farklıdır. Irkları, dilleri, anlayışları, felsefeleri farklıdır fakat bir dostluk, bir taraftarlık, bir sempatizanlık beslerler. Bir de Cemil Meriç merhumun ifadesiyle “âraftakiler”, bir o tarafa bakarlar, bir de bu tarafa bakarlar; ahval ve şerait lehte cereyan ettiğinde bu tarafta olurlar, biraz aleyhe dönüyor gibi olunca “Şimdilik ilişmeyin bize, bizi olduğumuz yerde bırakın böyle. Biz âraftakileriz, durumu idare ediyoruz. Siz de ne olur Allah aşkına, bizi idare edin.” derler. Olabilir!.. Herkesin immun (bağışıklık) sistemi aynı ölçüde değildir. Dolayısıyla bazıları çok küçük virüsle hemen yatağa düşebilirler. Fakat bazılarının da umurunda değildir; on türlü grip virüsü bile musallat olsa, yine hiçbir şey olmamış gibi kalkar, gezer, çalım çakarlar.

*Böyle bir mefkûre… Götürüp onu Mars’a da dikme Allah’ın izni ve inâyetiyle; “Burada da Senin nâm-ı celîlin dalgalansın yâ Rasûlallah!..” deme. Himmet bu ölçüde âlî olmalı, dûn-himmet olmamalı. Siz, himmetin böyle âlî olmasının mükâfatını görür, defterinize hasenat yazdırmış olursunuz. Nereye kadar muvaffak olur, nereye kadar bu işleri realize edersiniz? O bizi aşar.

*Bizim derdimiz bu! Ne devlet.. ne sultanlık.. ne ülke fethetme.. ne milletin sahip olduğu imkanları elinden alma… Bu gibi şeyler öteden beri hep bizim menfûrumuz oldu.

Muharrem, Kerbelâ ve Çağın Yezidleri

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şu konuları anlatıyor:

*Keşke herkes dese ki: “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ.” Herkes diyebilse ki: “Değildir bu bana layık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?” Herkes diyebilse ki: “Dine hizmet ettim diye fahirlenme! Allah bazen bu dini bir fâcirin eliyle de teyid eder. Müzekkâ olmadığından, sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin.”

Başkalarını en fazla karalayan insanlar, tepeden tırnağa levsiyâta batmış kimselerdir!..

*Şahsi hayatın itibarıyla, “Acaba ben bir fâsık mıyım? Nifakım var mı?” demelisin. Kendi durumunu bu şekilde belirlemezsen, hatalar hafif gelir, sevap iklimine de yanaşamazsın. Kendini, arınmaya muhtaç kusurlu bir insan görmedikçe, istiğfar bilmezsin, bilemezsin! Tevbe bilmezsin, bilemezsin! İnâbe bilmezsin, bilemezsin! Evbenin rüyasını bile göremezsin! “Üstümü başımı kirlettim, aklî melekelerimi kirlettim, tasavvur sistemimi kirlettim, tahayyül mekanizmamı kirlettim!” mülahazaları olursa, bir arınma kurnası ararsın. Fakat kendini pîr u pak, kusursuz, melekler gibi masun ve masum görürsen, tepeden tırnağa kir akıp durduğu halde, kirlerini görmezsin. Ve kendi kirlerini görmeyen insanlar, ruh haleti itibarıyla, -insan psikolojisinde vardır- dışarıda kirli aramaya durur. En çok başkalarını lekeleyen, onlar hakkında nâsezâ, nâbecâ sözler söyleyen, tepeden tırnağa levsiyâta batmış insanlardır.

*Bilmiyorum, hakikaten yamyamlar insanları yiyorlar mıydı, pişiriyorlar mıydı? Batılı misyonerler “yiyorlardı” diyorlar. Hatta ricâl-i devletten birini bile yediklerinden bahsederler. Zannediyorum onların durumları, günümüzde gıybetle insanların etini yiyen, iftira eden, her gün bir yalan ile onları karalamaya çalışan insanların durumlarından daha hafif idi! Geleneksel olarak onlar insan yemeyi öyle görmüş, öğrenmişlerdi. Fakat İslâmî gelenekte, yalanı adet haline getirmek, iftirayı adet haline getirmek, insanları karalamayı adet haline getirmek, intikam duygusunu adet haline getirmek ve birilerini bitirmeyi huy edinmek yoktur. Bunları, İslam geleneğinde, İslam’ın genel kurallarında, Kur’ân’ın temel disiplinlerinde, Sünnet’in temel esaslarında, Fukahâ-yı Kirâm’ın içtihadlarında, istinbatlarında, ahlak-ı âliye-i İslâmiye’yi telif eden o mübarek insanların kitaplarında görmek mümkün değildir!

Yezid bir tane değildir, her devrin Yezidleri ve Yezid ahlakı ile davrananları vardır!..

*Öteden beri olagelmiştir bu haksızlıklar, bu zulümler fakat bazı devirlerde zirve yapmıştır. Yezid döneminde Yezidler bunu zirveleştirmişlerdir. Yezid bir tane değildir; o Yezid’in ordusundaki insanlar başkaldırabilirlerdi. Ehl-i Beyt aleyhinde tavır almaya karşı başkaldırabilirlerdi. Fakat hem o tarafta, hem beri tarafta, bir kısım, Yezid ahlakı ile davranan insanlar vardı.

*Savaşamayacak insanların üzerine gitmek, insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus bir şeydir. Azıcık im’ân-ı nazar etseniz, günümüzde de, değişik yerlerde -buna Türkiye de dahil- aynı vahşeti görmeniz mümkündür… Yanı başınızda şeâmete dönüşmüş Şam’a bakınız.. ve bir yönüyle medeniyet merkezi, (Üstad’ın) “İslam’ın zeki bir evladı” dediği Mısır’a bakınız.. Myanmar’a bakınız.. Irak’a bakınız.. Bangladeş’e bakınız.. Dünyanın değişik yerlerinde hayalinizle bir seyahat tertip ediniz ve dolaşınız. İnsanlar vahşet içinde birbirlerini çiğniyorlar.

*Evet, dünya kan ağlıyor.. ve ahvâl-ı âdiyedenmiş gibi her yerde o ona bakıyor, o da ona bakıyor, “Galiba bunlar olağan şeylerdenmiş” diyorlar. Dolayısıyla o vahşet, o denâet, o şenâet, o yalanlar, o iftiralar, o intikam duyguları ve o birilerini karalamalar devam edip gidiyor. Yatarken sürekli bitirme hülyalarıyla yatan, bitirme senaryolarıyla meşgul olanlar; kalkarken de bizzat o senaryoların figüranlığını yapanlar; uykularını senaryo yapmakla, rüyalarını senaryolarla kirleten, kalktıkları zaman da o kirli senaryoları oynamak suretiyle bayağı aktörler olarak, etrafa sürekli levsiyat saçanlar… Herhalde İslam var olduğundan bu güne, çağımızda olduğu gibi/olduğu kadar, bu ölçüde kirlenmemiştir.

Devrin “Akıllı Mehmet”leri “No Problem” deyip duruyorlar!..

*Bununla beraber, İslam’a ait bazı şeyleri ikame iddiasında bulunuyorlar. Konjonktürden haberleri yok! İçtimâî coğrafyadan haberleri yok! Cehaletin bu kadarına pes!.. Kocaman kocaman iddialar ortaya atıldıkça, o mübarek milletimiz, tarihi adına çok önemli şeyler vaad eden milletimiz, problemler sarmalı içinde kendini buluyor. Güm diye sağ yıkılıp gidiyor, güm diye sol yıkılıp gidiyor, güm diye ileri yıkılıp gidiyor, güm diye arka yıkılıp gidiyor.

*Bunlarınki akıllı Mehmet’in hikayesine benziyor: Kırkı bir uçurumdan aşağı inmek için el ele tutunmuşlar, el ele tutunarak oradan inmek istemişler. Sonra hepsi çözülmüş, yere düşmüşler; otuz dokuzu ölmüş, birinin de kolu-kanadı kırılmış. “Akıllı Mehmet ne oldu?” demişler; “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık.” cevabını vermiş.

*Mübarek bir ülke.. istikbal vaad eden bir ülke.. bir Söğüt’te, söğütçükte ser çekmek suretiyle altı asır insanlığın kaderine hakim olan, devletler muvazenesinde muvazene unsuru olan mübarek Anadolu insanı… Fakat siz telekomünikasyonun çok inkişaf ettiği, tekniğin çok inkişaf ettiği ve bir düğmeyle dünyanın en uzak noktasına ulaşabildiğiniz bir dönemde, ülkeyi problemler sarmalı haline getirdiniz! Hâlâ da Akıllı Mehmet gibi “No Problem” diyorsunuz. Evet, tarih bunları, bir, ağlama sayfaları olarak onlara yazacak, bir de gülme sayfaları olarak.

Yezidlere Karşı Sa’d Bin Rebî’ Tavrı

*Evet, her devirde olmuştur böyle. Maalesef günümüzde de, dünyanın dört bir yanında böyle bir Yezidlik var. Yahu birader! Siz Seyyidina Hazreti Hüseyin’i çağırdınız, ehl-i beyti ile beraber, çocuklarıyla beraber. Hepsini kılıçtan geçirdiler. E madem çağırmıştınız, ey Persliler, ne diye onların imdadına koşmadınız? Yezid yerin dibine batsın, Allah’ın cezası bir insan; fakat sizinkine de Yezidlik denmez mi?

*Birileri Yezidlik yaparken, onca insanın, haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytanlık yapmasını, Yezidlik yapanlardan daha garip buluyorum. Evet, Yezid, Yezidlik yapıyor; fakat birileri onun Yezidliğine karşı, “Hayır olmaz bu!” demiyor. Madem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir parçası, ona sahip çıkmak gerekirken durup uzaktan o işe bakma.. sonra yalandan, onların orada şehadetleri üzerinde ağıtlar yakma… Bu, insanca bir tavrın işareti değildir! İnsanca tavrın işareti, Sa’d bin Rebî’in Uhud’da yaptığı şeydir! “Rasûllullah (aleyhissalatü vesselam) vefat etti!” diyorlar. Kılıcını çekiyor, ileriye atılıyor: “O’nun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz?” diyor. Böyle yapmak gerekmez miydi? Mus’ab ibn Umeyr gibi yapmak gerekmez miydi? Abdullah ibn Cahş gibi yapmak gerekmez miydi acaba? “Allahım! Tam fırsatıdır. Beni burada şehit etsinler; kolumu kol, bacağımı bacak, kafamı kafa… koparsınlar. Ben Senin huzuruna kanlar içinde geleyim. Bana Sen diyesin ki: ‘Abdullah sana ne oldu?’ Ben de ‘Rasûlullah’ın yolunda, önünde kalkan olmaya çalıştım, böyle oldum!’ diyeyim!” demek gerekmez miydi?

*Evet, hiçbir zaman Yezidler, Şimirler, İbn Mülcemler, Lü’lüler eksik olmadı. Onun için günümüzde olanlara bakıp da yadırgamayın. Hiss-i mürüvvetle, engin insanî duygularla kendimize dua ederken “Allahım bizi de, şirazeden çıkmış, endaze bilmeyen bu insanları da hidayet buyur. Cennet yoluna girmeyi lütfeyle ve onları da Firdevs’inle sevindir!” demek suretiyle, haklarında iyilik ve güzellik dilek ve temennisinde bulunalım.

*Yezid öyle bir Yezid’dir ki, Yezid ismini kirletmiş. Sadece Ehl-i Beyt muhabbetiyle meşbû insanlarda, Alevilerde değil, Sünnî dünyada da Yezid adı yoktur. Hiç koymamışlar. Oysaki Ashâb-ı Bedir arasında, bir tespite göre dört tane, başka bir tespite göre beş tane Yezid vardır. Yezid, Arapça bir kelime, “artar” veya “arttırır” manasına gelen ve çok kullanılan bir kelime. Fakat adeta Yezid ismi adına, Yezid’in dönemi bir dönüş noktası olmuş. Onunla artık Yezid ismi kullanılmayan, başkalarına verilmeyen mel’ûn bir isim haline gelmiş.

*Bakın, hukuk sistemi nereden alınıyor? Kavî şüpheye binaen. Hazreti Hüseyin’in şehadeti de kavî şüpheye binaen. Kavî şüphe şu: Bir yerde bu adamlar, tam bizim gibi düşünmediklerine göre, kuvvetli bir şüphe var. Dolayısıyla, bunları hemen alıp içeriye, derdest etmek lazım.. ve ona göre savcı uydurmak lazım; ona göre hakim uydurmak lazım; ona göre de polis uydurmak lazım. Kuvvetli bir şüphe var, bunların canına okumak lazım. Yezid düşüncesinden farkı yok!.. Ne diyor Yezid? “Şayet bunlar Kûfe’ye varırlarsa, Iraklıların bize karşı çıkmaları kavî bir şüphe teşkil eder. En iyisi biz bunların kellesini alalım, dolayısıyla o kavî şüpheye meydan vermeyelim!”

Mübarek Ay Muharrem’e Kan Bulaştı!..

Soru: Hazreti Hüseyin efendimizin Kerbelâ’da şehit edilişi hala ciğerleri dağlıyor; özellikle Muharrem ayı gelince yürekler bir kere daha yanıyor. Fakat bugün İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde değişik ölçeklerde Kerbelâlar yaşanmaya devam ediyor. Kerbelâ hadisesini nasıl okumak, anlamak ve anmak lazım ki yeni Kerbelâların önüne geçilebilsin?

*Dört bir yandan bela… bela sarmalı demektir esasen o… Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “Bugün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar / Bugün eyyam-ı matemdir, bugün âb-ı Revan ağlar.” Mehmet Akif farklı bir şekilde meseleye temas eder, onun kapkaranlık bir gün olduğunu ifade sadedinde:

“Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed

Aylar bize hep Muharrem oldu!

Akşam ne güneşli bir geceydi…

Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!

Âlem bugün üç yüz elli milyon

Mazlûma yaman bir âlem oldu:

Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;

Nâmûsa yabancı mahrem oldu!

Beyninde öten çanın sesinden

Binlerce minâre ebkem oldu

Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum,

İslâm’ı bırakma böyle bîkes,

Ümmeti bırakma böyle mazlum.

*Muharrem ayı aslında çok mübarek bir aydır. Hazreti Musa (aleyhisselam)’ın Firavun’un şerrinden kurtuluşu gibi güzel hadiseleri bağrında saklayan bu ay, Kerbelâ ile öyle bir kirlenmeye maruz kalmıştır ki, Rasulullah’ın Ehl-i Beyt’i orada şehit olmuşlardır. Onun için mah-ı Muharrem insanların, mü’minlerin, Sünnî Alevî herkesin ağladığı bir ay haline gelmiştir. O güzelim ay.. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vahşet ve denaetten sıyrılarak, Sevr sultanlığında muvakkaten ikamet buyurduktan sonra Medine-i Münevvere’ye hicret ettiği Muharrem ayı.. müslümanların sene başı olarak kabul ettikleri Muharrem ayı.. bir gün geliyor Kerbelâ’da Revan nehri kenarında öyle bir kirleniyor ki artık ondan sonra Muharrem ayı dediğimizde aklımıza o geliyor bizim.

Hazreti Ali’nin hane-i saadeti nasıl bir evdi?

*Hazreti Ali efendimizin İbn Mülcem denilen densiz insan tarafından şehit edildiği hadise anılması lazım. Fakat o hadise anılırken bence Hazreti Ali’nin şah-ı merdan, damad-ı Nebi, fatih-i Hayber, haydar-ı kerrar ve ikinci veya üçüncü Müslüman, Efendimiz’in terbiye-gerdesi olduğunun özellikle vurgulanması lazım.

*Hazreti Ali efendimizin, halife olduğu dönemde hükmettiği cihan bir yönüyle şimdiki Türkiye kadar yirmi idi. Fakat onun iki kat elbisesi yoktu. Merak mı ediyorsunuz? Merhum Seyyid Kutub’un “El-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam” adlı eserine bakın. Diyor ki: “Hazreti Ali kış günlerinde yazlık elbise ile tir tir titriyordu. Yaz günlerinde de bazen kışlık elbiseyle buram buram ter döküyordu. Çünkü iki kat elbisesi yoktu.” Hazreti Pir-i Mugan, onun kerametine veriyor; fakat Kutub, siyer ve megazi beyanlarına dayanarak bu mevzuda fakirane hayatını anlatıyor.

*Ehl-i Beyt kimdir, o hane nasıl bir hanedir? Bunun anlatılması lazım. Hazreti Ali’nin hanesinin iki göz olduğunu zannetmiyorum. Zannediyorum hücre gibi bir yerde kalıyordu halife olduğu dönemde. O mübarek validemiz… Hani siz dersiniz ki: “Yaşadığımız çağda olsaydı, hamal gibi koştururduk, bütün ihtiyaçlarını görürdük, o anamızın hayatı o kadar zorlukla götürmesine izin vermezdik.” Evinde öğütülecek unu kendi el değirmeniyle yapıyor ve canım çıksın elleri nasır bağlıyor. Hazreti Ali kuyulardan su çekerek evinin ihtiyacını karşılıyor. Su kuyudan çekiliyor; göze yok, kaynak yok o yörede.

Hazreti Fatıma’nın Masum Talebi ve Sonraki Devirlerde İstismar Edilen Humus

*Hazreti Fatıma Validemiz, Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğünde otuz yaşında ya var ya yok, Dayanamıyor o hicrana, türbe-i saadetine gidiyor Efendimiz’in, toprağı avuçlayıp alıyor; işiten herkesi hüzne boğan mısraları sıralıyor: Mealen, “Hazreti Ahmed’in türbesindeki kokuyu bir kere hisseden artık yaşadığı sürece güzel kokular koklamasa ne çıkar! (Ey sevgili ve muhterem babacığım! Senin ruhunun ufkuna yürümenden dolayı) üzerime öyle musibetler döküldü ki; şayet bunlar, gündüzlerin üzerine dökülseydi, nurlu günler kapkaranlık gecelere dönerdi.” diyor.

*Hazreti Fatıma bir gün Efendimiz’e geliyor, o nasırlı ellerini gösteriyor. “Ya Rasûlallah, diyor gelen o humustan…” (Ah istismar edilen o humus.. “İşin başındayım, bize düşen de bir humus var!..” Ah kör olası gözler.. sağır kulaklar.. ah şekli Müslümanlıkla müteselli olan, gerçek Müslümanlığı bilmeyen, hakikatinden haberdar olmayan ama “onu ikame edeceğim” diyen nankörler!..) “Ya Rasûlallah! Tahammülfersa oldu, artık götüremiyorum!” diyor. Efendimiz, “Eve gidin, beni orada bekleyin” diyor. Mübarek annemiz diyor ki -en sahih hadis kitaplarında- “Biz yatağa girmiştik Ali’yle. Efendimiz gelince, ayağa kalkmak istedik, ‘Olduğunuz gibi kalın’ dedi. (Detayına kadar anlatıyor annem; diyor ki) Ayağının serinliğini göğsümde hissetim! Buyurdular ki, ‘Ben size istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Yatağa girmeden önce 33 defa Subhanallah, 33 defa Elhamdüllilah, 34 defa da Allahu Ekber deyin, bu sizin için daha hayırlıdır!’ Pekâlâ, ya Rasûlallah!” Pekâlâ, ya Rasûlallah!.. Ali budur, Fatıma budur. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’in neşet ettiği hava buydu. Allah hepsinden razı olsun; Ehl-i Beyt’in gölgesini başımızdan eksik etmesin!

Ehl-i Beyt’in büyükleri nasıl yâd edilmeli?

*Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimizi anlatırken de insanların içinde onlara karşı olan o sevgiyi coşturacak, magmalar halinde fışkırtacak şekilde bir şeyler bulup anlatmak lazım. Bulma için zorluk çekmeyeceksiniz, Siyer’e, Megazi derinliklerine indiğiniz zaman onları göklere çıkarabilecek öyle ifadeler vardır ki!.. Onların gerçek konumlarını belirleyerek Kerbelâ’yı öyle destanlaştırmak, Hazreti Hasan efendimizin şehadetini öyle destanlaştırmak, İmam Cafer-i Sadık’ı, Muhammedü’l-Hanefiyye’yi, İmam Zeyd’i öyle destanlaştırarak anlatmak lazım.

*Falana filana lanet okumanın onların ruhlarına bir faydası yoktur, bize de bir sevap kazandırmaz. Lanetin kendisine lanet, sövmenin kendisine sövme, sebb. Bunların aslında bir sevabı yok. Ne Kur’an’da, ne Sünnet’te, ne selef-i salihînin beyanında, ne Hazreti Ali efendimizin beyanında, ne Hasan efendimizin beyanında, ne de Hüseyin efendimizin beyanında yok böyle bir şey. Olsa olsa Yezid’in beyanında, Haccac’ın beyanında olur. Öyle bir şey yok… Onları hatırladığımızda her zaman gönüllerimizde oturabilecekleri bir sandalyede oturuyor gibi, bize yeniden komut veriyor gibi, kumanda ediyor gibi, onları o büyüklükleriyle gönlümüzde duymamız lazım. Gözyaşlarıyla yâd etmemiz lazım. Yalanla değil, bağırıp çağırmayla değil, böyle yâd etmemiz lazım.

*İmkân olsa da keşke ister camide isterse cem evinde meseleye bu şekilde yaklaşma -Allah’ın izni ve inayetiyle- onların sevgisini gönlümüzde kalıcı kılacaktır.. ve dünya bir gün onların çizgisinde yeniden şekillenecektir.. herkes birbiriyle kucaklaşacaktır.. Yezidler duygusu toprağa gömülecek ve üzerine kayalar konacaktır.. bir daha hortlamasına meydan verilmeyecek şekilde defnedilecektir Yezidî düşünceler, Haccâcî düşünceler, Amnofisî düşünceler, Ramsesî düşünceler, İbnü’ş-şemsî düşünceler, İskenderî düşünceler, Napolyonî düşünceler!

Allah, bizi istikametten ve Ehl-i Beyt yolundan ayırmasın! Amin…

Haset ve Zulüm Karşısında İman, Ümit ve İtminan Solukları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

Daima Ümit Soluklamalı, Hep Ümit Kaynağı Olmalı!:.

*Gamı-tasayı bırak iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Öyle otur, öyle kalk, öyle düşün, öyle konuş, öyle davran ki, sana bakan insanlar ümitle şahlansınlar. Ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaş! En karanlık anlarda bile ümit solukla!

*Başkalarının da başvuracağı, kuyunuza kova salacağı bir “menhelu’l-azbi’l-mevrûd” (tatlı su kaynağı) olun! Herkes size kova salsın! Zaten kova salınmayınca kuyu kurur! Mutlaka bir şeyler vermesi lazım ki, ona bir şeyler verilsin. Hep vermenin yolunda olmak lazım. Verirseniz, verme lazım-ı gayr-ı müfârıkı, sıfat-ı sâbitesi olan Zât, O da size verir! Sürekli verene verilir. Elden tutanın elinden tutar. Başkalarını aydınlatanın yolunu aydınlatır. Siz bir mumla yola çıkarsınız, O hiç farkına varılmadık şekilde sizin önünüzde projektörler yakar; sizinle beraber başkalarının yolu da aydınlanır.

*Sırât-ı müstakîmde yürümek öbür tarafta sırâtı geçmenin referansı olur. Burada, sapmadan, devrilmeden, düşmeden, yola takılmadan o sırât-ı müstakîmde yaşıyorsanız, öbür tarafta da öyle küheylan gibi şahlanır geçersiniz. Hayır! Melekler gibi kanatlanır geçersiniz! Ve ateşteki zebâniler seslenir: “Çabuk geçin! Ateşimizi söndürüyorsunuz.” Burada ateş söndürmüşseniz, orada ateş söndürmeye namzetsiniz demektir. Uğradığınız her yeri güllük gülistanlık haline çevirirsiniz.

Birlik ve Beraberlikteki Güç

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü’min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü’minden daha faziletli, mükafatça daha üstündür.” Bir de doğrudan doğruya toplumun içinde kenetlenerek; onlarla beraber bir mefkûreyi, bir gaye-i hayali realize etmeye çalışmak vardır ki, bu çok büyüktür. İştirak-ı a’mâl-i uhreviye cihetiyle, sizinle beraber o mevzuda soluklanan, sizinle beraber koşan bir milyon insan varsa, siz o bir milyon insanın sevabına da mazhar olursunuz. 10 milyonla beraber hemdem, hemhâl iseniz; bir bünyân-ı mersûs gibi, kubbedeki taşlar gibi veya pırlantalar gibi başbaşa vermiş, orada ayakta duruyorsanız, 10 milyonun sevabı sizin defterinize de akar, 10 milyonun makbuliyetine göre Allah size bakar, 10 milyonun makbuliyetine göre mele-i âlânın sakinleri sizinle münasebete geçmek isterler; siz artık bir fert değilsiniz, 10 milyonsunuz!

*Bir ve beraber olma çok önemlidir. “Vifak ve ittifak tevfîk-i İlâhiyenin en büyük vesilesidir!” yine o Sultan’a ait bir söz. Birlik ve beraberlik içindeyseniz, Cenâb-ı Hakk’ın sizi muvaffak kılmasına bir dilekçe vermişsiniz demektir. O da Kendi kapısına giden dilekçelerin hiçbirisini boş çevirmez. Ellerinizi açmışsanız, soluklarınız da birleşmiş, bir koro halinde semalara doğru yükseliyorsa, ona cevap farklı olur! Böyle bir isteğin geriye dönüşü de çok farklı olur! Öyle bir isteğe çok farklı cevap verirler.

Kötülükte Yardımlaşanlar ve Vebal İskeletleri

*Meselenin müsbet/pozitif yanında bu böyle olduğu gibi, şirretlik, anarşi, tiranlık yanında, bir yönüyle narsisizm yanında da öyledir. İnsan, ferden ferdâ bu negatif şeyleri yaşıyorsa, o kadar zararlıdır. Bir tek insandır o; bir tek insanı zehirleyecek kadar negatif potansiyele sahiptir. Bir tek insanı şirazeden çıkaracak kadardır. Bu da o negatif cephede halvetîliktir, tek başına olmaktır.

*Fakat bir de konumu, makamı, müessiriyeti ve çevresi olan biri, kitle psikolojisiyle kendisini takip eden insanları arkasına almış, o da binlere, milyonlara, milyarlara ulaşmışsa şayet, hafizanallah, bir sürü insanı kör kütük arkasından sürüklemiş olur; onun da vebali o kadar olur. İnsanları körleştirme, kütük haline getirme, herhangi bir mefkûresiz arkasından koşturma, yalanına da doğru gibi baktırma! Böyle bir vebali irtikap ettiğinden dolayı onların içindeki o fertler, adeta o vebali temsil ediyor gibi olurlar. Onlar da bir vebal şahsı, âbidesi veya vebal iskeleti haline gelirler.. vebal iskeleti, günah iskeleti, hacâlet iskeleti, rezalet iskeleti haline gelirler. Ne mırıldanılıyorsa onu mırıldanırlar. Ortaya ne atılıyorsa, onun arkasından sürüklenir giderler. Kendilerini geriye dönülmez bir ırmağa salmışlardır ki, hafizanallah, birkaç adım ötede helâket, felaket kendilerini bekliyordur. Bu da o meselenin negatif yanıdır.

*Meselenin pozitif yanında bulunmamız gerekir. Kendimizi onların o -bağışlayın- densizce tavırları, densizce beyanları, densizce mütalaaları içine salmamak, onlarla meşgul olmamak, dağılmaya meydan vermemek lazım. Derlenip toparlanıp esas kendi dünyamızı ihyâ etmeye, kendi ruh âbidemizi ikâme etmeye bakmalıyız Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Yürüdüğünüz Yolda Şüpheniz Yoksa…

*Büyük ölçüde öyle de olmuştur Allah’ın izniyle. Siz burada nasıl kendinizi diğer arkadaşlarınızla beraber hissediyorsunuz, dışarıda esen o bâd-ı hazanın hiç tesirinde kalmamış gibi bir tavır içindesiniz, inanın bana, dünyanın değişik yerlerindeki o adanmışların, okul, üniversite, kültür lokalleri, okuma salonları, imam hatipler açmak üzere, irşad adına dünyanın değişik yerlerine giden arkadaşların hiçbirinde en küçük bir sarsıntı müşahede edilmedi. Belki sizin ülkenizde, o mübarek ülkede fırtınalar şiddetli esebilir. O fırtınaların tesiriyle -alfa, beta, gama tesiriyle- sarsıntı yaşayanlar olabilir. Bazen arzu ettiğiniz tabloyu göremeyebilirsiniz. Beklediğiniz potansiyeli bulamayabilirsiniz. Evinizde, yurdunuzda, üniversiteye hazırlık kursunuzda, üniversitenizde, değişik tehditler karşısında, baskılar karşısında -herkesin immun sistemi o kadar baskıya mukavemet edecek durumda değildir- sarsıntılara şahit olabilirsiniz. Fakat dünyanın hiç umurunda değil o mesele, herkes bildiği gibi yapıyor.

*Girdiğimiz ve yürüdüğümüz yolun doğruluğuna inanıyorsak, bize, Allah’ın izni ve inayetiyle, hiç sarsılmadan o yolda yürümek düşer. Allah’ın nâm-ı celîl-i İlâhîsini ilan etme mevzuunda şüpheniz var mı? Bunun olumlu bir şey olduğu mevzuunda şüpheniz var mı? Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın, Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasının çok önemli bir hadise olduğunda şüpheniz var mı? Herkes, Allah’ın size olan mesajı, şu mübarek Kur’ân-ı Kerîm’i tanısın, duysun, öğrensin; bunun isabetli bir iş olduğunda şüpheniz var mı? Tarihten tevârüs ettiğiniz, ruh ve mana köklerinden size akıp gelen o usarenin insanlık için yararlı bir şey olduğunda şüpheniz var mı? Şayet bu hususlarda şüpheniz yoksa, Allah sizinle beraberdir! Bunlara inanıyorsanız, gevşekliğe düşmeyin, tasalanmayın, Allah sizinle beraberdir! Ve Allah (celle celaluhu) taşıdığınız o şehbâli düşürmeyecektir izn-i sübhânîsiyle, kudret-i kâhiresiyle ve irâde-i bâhiresiyle!

İnanıyor ve Ahiret Yörüngeli Yaşıyorsanız, Tasalanmayın; Allah Sizinle Beraberdir!..

*Bir can yakmasına maruz kaldıysanız, başkaları da kaldı! Bugün size saldıranlar, sizin aleyhinizde olan insanlar, inanın bana, yemin bile edebilirim, sizden daha fazla ızdırap çekiyorlardır. Çünkü sizin, dünyayı kaybetseniz bile ahiretiniz var! Allahınız var! Peygamberiniz var! Yalanınız yok, iftiranız yok, isnadınız yok, intikam duygunuz yok, kininiz yok, nefretiniz yok, fezâzetiniz yok, gayzınız yok, toplumun içine iftirak ve ihtilaf atmanız yok! Dolayısıyla öbür tarafta böyle reftâre yürüyor gibi cennet bahçelerinde yürüyeceksiniz, dünyayı bütün bütün kaybetseniz bile. Ama inanın, yürüdüğünüz yolda halisane yürüyorsanız, Allah dünyada bile sizi yalnız bırakmayacaktır.

*Hicret esnasında Allah Rasûlü’nün yolu Sevr’e uğramıştı. Kendisini takibe koyulan Mekke müşrikleri bir aralık gölgeleri içeriye düşecek ve tehditleri Sevr’in duvarlarına çarpıp yankılanacak kadar yaklaşmışlardı. Arada bir metrelik mesafe ya vardı ya da yoktu ve Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) telaş içindeydi. Çünkü o esnada Allah Rasûlü’nün, kendisine emanet olduğunu düşünüyor ve O’nun adına endişe ediyordu. Hâlbuki Allah Rasûlü’nün dudaklarındaki tebessümde en küçük bir değişiklik yoktu. O itminan ve emniyet insanı, dostunu teselli ederek, “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir.” diyor ve ekliyordu: “İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.” Siz artırarak söyleyebilirsiniz: Üç iseniz, dördüncüsü -unutmayın- sizi gözeten Allah’tır, dört iseniz, beşincisi Allah’tır… İnsanlığın İftihar Tablosu, orada kendi yakîn, tevekkül, teslim ve tefvizini ifade etmenin yanı başında, aynı zamanda rehberliği açısından bize düşünmemiz, dememiz, etmemiz gerekli olan hususlar mevzuunda da bir ders veriyor: Böyle deyin:

لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا

“Tasalanmayın! Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 9/40)

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân, 3/139)

إِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ

Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. (Âl-i Imrân, 3/140)

*Şayet size bir yönüyle bir yaralama, ajite eden bir şey geldi, dokunduysa, sizden evvel onu size reva görenlere daha acısı gidip musallat oldu. Uykuları kaçıyordur, yastıkları da, yorganları da, döşekleri de yılan, çıyan yuvası haline gelmiştir. Başlarını koydukları zaman uyuyamazlar, “Acaba ne yapsak, daha ne uydursak, ne desek de teselli olsak!” diyorlardır. Bu da sizin daha avantajlı olduğunuzu gösteriyor. Çünkü öyle bir kulvarda yürüyorsunuz ki, o kulvarda yürüyenlere hiçbir zaman kaybetme yok; düştüğünüz yerde bile kendinizi ayakta, dimdik görüyorsunuz Allah’ın izni ve inayetiyle.. bu yol peygamberler yolu, nâm-ı celil-i ilahiyi duyurma yolu, millet ruhunu ikame etme yolu, ruh ve mana köklerimizden akıp gelen usareleri değerlendirme yolu.

Kast Sisteminin “Sen kimsin?” Nakaratlı Zavallıları Hasetle Kıvranıp Duruyorlar!..

*Negatif yanıyla meseleyi karşılaştırdığınızda nerede durduğunuzu daha net göreceksiniz. Elhamdulillah, Allah bizi böyle bir yolda istihdam buyuruyor elimizde olmayarak. Allah’ın sevkidir, insiyakıdır. Biz kendimizi daima belli yerlerde bulmuşuzdur, bulduğumuz yerde de dört yanımıza bakmış, “Burada da şu avantajlı şey var, burada da şu avantajlı şey var.. Allah Allah! Bunlar hazırlanmış birisi tarafından.” Kader Risalesi’nde ifade edildiği gibi, “Şu daha güzel” falan demek kadar bir meyelan… Şimdiye kadar yapılan şeyler bunlardan ibaret. Ve şimdiye kadar bu şekilde, bu çizgide yapılan şeyler, inanın en büyük devletlerin bile yapamadığı şey haline gelmiştir.

*Meselenin başkalarını rahatsız eden yanlarından bir tanesi de budur: “Allah Allah! Bu ne idüğü belirsiz (!) insanlar, yani çoluk çocuk bunlar… Bazılarımızın kariyeri var, bazılarımızın siyasi tecrübeleri var, bazılarımızın arkasında da şuursuzca sürüklenen kitleler var; biz dünyanın değişik yerlerinde otuz tane okul açamadık, bunlar dünyanın yüz altmış küsur ülkesinde bin üç yüz okul açmışlar!” derler. Ne kadar lokal var, onların sayısını bilmiyorum. Ne kadar okuma salonu var, onları da bilmiyorum. Aynı zamanda bu heyetin ne kadar ticari yatırımlar mevzuunda rehberlikleri var, onları da bilmiyorum. Ne kadar geldilere sebebiyet vermişlerdir, ne kadar gittilere sebebiyet vermişlerdir, onları da bilmiyorum.

*Bu, Cenâb-ı Hakk’ın sizi sevk etmesiyle, iç insiyaklarla, bir yönüyle vicdanın güdümünde yaptığınız şeylerdir. Bunu Allah’tan bilmek lazım. Allah’tan bilirseniz, bu bir şükür olur, Allah da size olan bu nimetini artırır. “İyilik yaptığından dolayı insanlara teşekkür etmeyen, -teşekkür ahlakı yok demektir- Allah’a da teşekkür etmez.” “Az şeye şükretmeyen, çok şeye de şükretmez.” Teşekkürü bir huy, bir ahlak, bir tabiat derinliği haline getirmek lazım. Ondan dolayı da Allah’a binlerce hamd u sena olsun, “Nefis cümleden edna, vazife cümleden a’lâ” “Herkes yahşi ben yaman, herkes buğday ben saman” şeklinde söylendiği gibi dûnhimmet olmamıza rağmen, çok farklı insiyaklarla hiç farkına varılmadık şekilde çok değişik hizmetlerin başında kendimizi bulduk, Allah da bunları lütfetti. Böyle bir mülahaza şükürdür Allah’a karşı. “Biz yaptık, biz ettik, biz evirdik, biz çevirdik” mülahazası Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki tasarrufunu görmezlikten geldiğinden dolayı, ona da nankörlük (nimeti görmeme) denir. Siz nimeti görmüyorsanız, Allah da nimeti, görmeyenlerin elinden alır, görenlerin eline verir. Bu açıdan sürekli metafizik bir gerilimle, şükürle gerilmeli, Allah’a hamd u senâda bulunmalı.

*Sizi ümmi, değersiz, kast sistemine göre onuncu basamakta görüyorlar, size tepeden bakıyorlar. Nitekim birisi “Lan sen kimsin, sen kimsin, sen kimsin!..” diyordu. Şimdi size böyle bakan insanlar, esas, kendi karakterlerini ortaya koyuyorlar, yani ne ise onu ifade ediyor, zavallı. Size böyle bakan insanlar, sizin elinizle Allah’ın ortaya koyduğu şeyleri sizden gördüklerinden dolayı, küfrün de ötesinde korkunç tahrip yapan hasede sapıyorlar, kıskançlığa sapıyorlar, hafizanallah.

Mazluma En Çok Benzeyen Zalimler

*Haset, çekememezlik… “Niye bunlar da biz değiliz.. neden bunlar da ben değilim.. neden dünyanın yüz altmış ülkesinde bana şöyle bakılmıyor, böyle bakılmıyor, hep bunların yaptıkları işlerden bahsediliyor?” Haset bazen öyle şeylere sebebiyet verir ki küfür ona sebep olmamıştır. Küfrün ötesinde insanlara nankörlükler işlettirir, hafizanallah.

*Şimdi bu kadar şeye Allah’ın izni ve inayetiyle muvaffakiyetiniz karşısında çekememezlikler olabilecektir. Bunlar da Hasan Basri hazretlerinin buyurduğu gibi “Ben haset edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zalim görmedim.” Kendine ediyor, kendi uykularını kaçırıyor. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

“Haset etmekten sakının! Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.” buyurur. Evet, haset insanın amelini, hatta emellerini, beklentilerini cayır cayır yakar, yok eder; tıpkı ateşin odunu yaktığı gibi. Dolayısıyla da haset o odun gibi insanları cayır cayır yakar. İnsan odun olmuşsa, yakılmaya namzet demektir, hafizanallah.

*Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki, sizi o derekeye düşürmedi, başkalarına böyle bakmadınız hiçbir zaman, bir kast sistemi mülahazasına girmediniz. “Onlar halayık, kapıkulu, tasmalı insanlar; bizler de onları yetmeye ve gütmeye müvekkel melekler gibiyiz!” Kendinize hiçbir zaman öyle bakmadınız. Böyle bir bakış batırır insanı, hafizanallah.

*Hazreti Pîr, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” diyor. Hangi mülahazadan dolayı “Dine hizmet ettim diye fahirlenme!” diyor. Dine elhak hizmet etmiş. Çağımızda onun kadar hizmet felsefesini bilen, tutarlı hizmet yapan ikinci bir insan çıkmamıştır. Çok büyük zatlar vardır; veliler vardır, kutuplar vardır; fakat Allah kime dilerse ona hizmet ettirir. Çok büyük insanlar var, etraflarına insanları toplayıp onları irşad eden, o insanların kalblerini Allah’a yönlendiren.. o insanların hepsinin ayağının altına başımı koyarım, o ayrı bir mesele fakat o zata Allah (celle celalühu) o iç içe karanlıklar, zulmetler olan çağda öyle bir hizmet yaptırmıştır ki… Belki günümüzün nesilleri bunu tam anlayamadılar, tanımadılar ama gelecek nesiller ona karşı yabancı kalmayacaklardır, onu tanıyacak ve arkasından gideceklerdir.

*Cenâb-ı Hak inayet-i tâmmesini üzerimizden eksik etmesin.. sizleri bizleri iki cihanda aziz etsin.. taksiratımızı af buyursun.. size haksız yere saldıran, haset eden, çekememezliğe giren insanları da hidayetiyle, ıslahıyla serfiraz kılsın; cennet mahrumu haline, değerler mahrumu haline, değerler yetimi haline getirmesin.

Dinin Afeti Üç Zümre

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu suali sorduk:

“Ulemâ-i sû” ne demektir ve bu sözle anılanlar nasıl kimselerdir? Ayrıca, hadis olarak rivayet edilen ve pek çok âlim tarafından üzerinde durulan bir sözde

آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ

buyuruluyor. “Fâcir fakîh”in ilk sırada zikredilmesinin hikmetini ve bu üç zümre arasındaki münasebeti lütfeder misiniz?

Kıymetli Hocamızın bu soruya cevap sadedinde anlattığı çok önemli hakikatlerden bazı mühim hususlar şunlar:

Kötülüklerden Sıyrılamamış Âlimler

*“Ulemâ-i sû” kötülüklerden sıyrılamamış, onlarla içli-dışlı âlimler demektir. Meseleleri hep iyilik yolunda değerlendirmesi, iyilikle yoğurması, sürekli meşrûyu takip etmesi ve meşrû dairede dolaşması gerekirken, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf buyurduğu malumâtı sûiistimâl eden veya yerinde kullanmayan ilim ehline “ulemâ-i sû” denir.

*Cenâb-ı Hakk’ın insana lütfettiği zâhir ve bâtın duygular, uzuvlar ve bütün mevhibeler -ulemanın ifadesiyle- “mâ hulika leh”ine, yani yaratılış gayesine uygun şekilde kullanılmalıdır. Bu cümleden olarak, Hazreti Üstad, Küçük Sözler’de göz ve kulak gibi uzuvların konumlarına dikkat çekmekte ve bunların, yaratılış hikmetlerine muvafık şekilde istimal edilmeleri gerektiğini nazara vermektedir. Mü’min, Hâlık’ının her emanetini, O’nun namına ve izni dairesinde istimal etmelidir ki ilim de bu emanetlerden biridir.

*Bu herkes için söz konusu olan bir meseledir; fakat muktedâ bih (kendisine uyulup ardı sıra gidilen) ve kudve (halk tarafından takip edilen) kimselerin, rehber konumundaki insanların sûiistimali çok kötü neticelere sebebiyet verir ki, işte o kötülüklere sebep olanlara “ulemâ-i sû” denir. İnsan bilgisiyle amel ediyorsa, zirve yapar. Onun için “Alimler peygamberlerin varisleridir!” buyurulmuştur. Fakat Sâdî’nin “Gülistan”da dediği gibi, bildiğiyle amel edene âlim denir. Şayet bir kimse çok biliyor, kitapları ezberlemiş bulunuyor ama malumatını fiiliyata taşımıyorsa, onun nasibi sadece dimağ yorgunluğu, kalb yorgunluğu, vicdan yorgunluğudur! Bildiklerini din ve diyanet adına pratiğe döküp onları realize etmeyen ve yaşamayan kimse -Sâdî’nin ifadesiyle- cahildir!

*Âlimler pozitif alanda nasıl değerlerini yükseltiyor ve kıymet üstü kıymete ulaşıyorlarsa, kötülük yaptıkları zaman da öyle esfel-i sâfilîne sukût ediyorlar. Çünkü onlara bakan, onların gözünün içine bakan, onların ağzına bakan, onların tavır ve davranışlarına bakan bir sürü insan vardır. Bir sürü insan vardır ki derslerini onların hallerinden, temsil keyfiyetlerinden, konumlarından, yorumlarından, dine bakışlarından, ciddiyetlerinden veya gayr-ı ciddi olmalarından alırlar. Onların hallerine göre diğerlerinin kalbî ve ruhî hayatlarında bir şekillenme olur. Bir insanın kendi kendine, şahsen, münferiden inhiraf yaşaması, sadece kendisi hesabına bir inhiraftır, kendisi hesabına bir sukûttur, kendisi hesabına bir tökezlemedir. Fakat milletin, gözünün içine baktığı bir cami imamı, bir müezzin, bir müftü, bir diyanet işleri reisi veya bir devlet başkanının vebali bir yönüyle tesir alanları ölçüsündedir. O insan inhirafıyla -hafizanallah- koskocaman bir milleti aldatıyor, bir beldeyi aldatıyor, bir kasabayı aldatıyor, bir köyü aldatıyor, bir cami cemaatini aldatıyor demektir. Şimdi bu, bir tek insanın münferit günahı, vebali, sûiistimali, âlim-i sû olması mesabesinde değildir. Bu çok daha büyüktür!

Dinin Afetleri

*Zikredilen hadis-i şerifte yukarıda anlatılan hakikate göre bir sıralama yapılmıştır: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ

“Dinin afeti üçtür: Fakîh-i fâcir (günahkar fıkıhçı), imam-ı câir (zalim idareci), müctehid-i câhil (kendi reyine göre ibadet ü taatte bulunan cahil kimse).”

1) Din adına bela, handikap, musibet, Allah’ın musallat kıldığı en kötü afet olarak sayılan üç zümrenin başında “fakîh-i fâcir” gelmektedir. Yani, fakîhtir; Kitap’la, Sünnet’le, Fıkıh’la meşgul oluyor ama fâcir; esas çizgisini koruyamıyor, fucûr yapıyor. Bağışlayın; yerinde bohemliğe düşüyor; yerinde rüşvet alıyor; yerinde hırsızlık yapıyor; yerinde millet malını gözetmiyor; helal haram düşünmeden, bir yönüyle “keyfe mâ yeşâ” nasıl isterse öyle yaşıyor. Bu açıdan da böyle bir fakîhin gözüne bakan onun gibi yaşıyor. Mesela; bir teolog “Efendim, bunda bir mahzur yok!” derse, millet o mevzuda boş durur mu? “Bu kadarcık, minnacık bir şey çalmışlar, ne olur bundan?!.” falan diyorsa, millet “İyi, bize de hırsızlık yolu açıldı!” der mi demez mi? “Efendim, buncacık rüşvetten ne çıkar?!.” falan dediği zaman, bütün işler bir yönüyle rüşvet yörüngesi üzerinde cereyan etmeye başlar mı başlamaz mı? Ve bütün bir milleti inhirafa sevk etmiş olur mu olmaz mı? Dolayısıyla ferdî bir inhiraf, sukût, kaybetme gibi değil, bunlarınki çok büyük olur.

*Böyle davrananlar -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın insanlara musallat ettiği şeytandan daha kötü kimselerdir. Çünkü şeytan soldan gelir bir yönüyle, size kötülükleri telkin eder, o yönden sizi baskı altına almaya çalışır. Fakat camide, taylasanlı gördüğünüz adam, bir teolog bunu yapıyorsa ve gevşek davranıyorsa, bir yönüyle halkı öyle bir inhirafa çağırmış, davet etmiş, sevk etmiş ve onları da gevşekliğe çekmiş olur hafizanallah. Onun için fakîh olan bir fâcir, dini biliyor gibi görünen bir insan, insanları ifsat edenlerin başında gelir. Denebilir ki, onların serkârıdır, pîşuvâsıdır, piştârıdır. Cehennem’e giderken de iğfal ve idlal ettiği insanların önünde yürüyecektir.. ve yürüdükleri o yolda yol boyu hep hacalet yaşayacaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu da hidayetlerine vesile olduğu, yürüyecekleri yolu gösterdiği nûrefşân toplulukların önünde yürüyecek; Sırât’tan geçerken Cehennem alttan seslenecek: “Çabuk geçin, ışığımı söndürüyorsunuz!” diyecek. Evet, iyi yola sevk edenler de öyle olacak.

2) İkinci sırada cevreden zalim sayılıyor. “Hiç kimseye cevr etme, hiç kimsenin canına kıyma, hiç kimseye eziyet etme; belki herkesi takdir et, herkese iyilik yapmaya bak!” Bunlar öteden beriye sofilerin hep söyleyegeldiği sözlerdendir. Bir hadiste de “Yedi zümre vardır ki, Allah (celle celaluhu) hiçbir gölgenin olmadığı, serinleme imkanlarının bütün bütün yok edildiği yerde, -ağacın değil, Cennet’in değil, Firdevs’in değil- Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir.” denilir. Kimdir birincisi? “İmâmun âdilun” deniyor. Tam bunun zıddı. Burada câir imam; zulmeden, cevreden, ajite eden, insanların canını yakan, haksızlık yapan, iftira eden, başkalarını karalayan devletin başındaki şeklî serkârlar! Arş’ın altında gölgelenecek olanlar ise adaletli idareciler.

*Bir tarafta zirve yapıyor; öyle ki enbiyâ-ı izâmın arkasında yerini alıyor. Bir arpa kadar ağzına haram girmemiş, yarım kelime yalan söylememiş, çeyrek kelime iftirada bulunmamış, çeyrek kelimeyle kimseyi rencide etmemiş, kimsenin haysiyet ve şerefiyle oynamamış; hele koskocaman, 10-15 milyon bir cemaati hedef alarak, onlar için nâsezâ nâbecâ -kafirin bile demediği- şeyleri dememiş. Eğer demişse, imam-ı câir; dememişse, imam-ı âdil.

*Mesela, Hareket için tahminlere göre, bütün dünyada 15-20 milyon kadar sempatizanı var. Bunların bütününe birden paralel dediğiniz zaman, sülük dediğiniz zaman, bu küfre denk bir günahtır. Onca insandan “Hakkını helal et” deyip rûberû haklarını helal ettirmedikçe, o insanın Cennet’e gitmesi mümkün değildir; elli tane İstanbul fethetse dahi mümkün değildir. Zaten Allah o kadar şey onlara lütfetmez de. Şimdi imam-ı âdil gibi zirve yapmış bir insan olmak varken, böylesine hadîde (çukura) yuvarlanmış, esfel-i sâfilîn mahluku imam-ı câir olmak, bir insan için ne kadar acı bir şey!..

3) Üçüncü olarak da “müctehid-i câhil” zikrediliyor. Çağımızda çok olan bir şey. Bakarsınız kimisi der: “Yahu bırakın şu Ebû Hanîfe’yi, İmam Malik’i, Şafi’yi, Hanbeli’yi…” Bazıları bakarsınız hadisi bile inkâr eder, sadece Kur’ân der. Oysaki Müslümanlık, bir yönüyle temel disiplinler açısından Kur’ân’da şekillenmiştir ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şerifleriyle onlara vuzuh kazandırmıştır. Dolayısıyla Kitab’ın yanında Sünnet de esastır. İşte usulüddin ulemasının beyanı: “Sünnet’in Kur’ân’a ihtiyacından daha çok -açması, açıklaması, her şeyi milimi milimine yerine oturtması açısından- Kur’ân’ın Sünnet’e ihtiyacı vardır.” Usulüddin ulemasının bu mevzuda beyanı böyledir. Zira Kur’ân inmiştir ama onun ne ifade ettiğini en doğru anlayan, milimi milimine doğru anlayan İnsanlığın İftihar Tablosu neyle ifade etmiştir onu? Kavlî sünnetiyle!.. Neyle ifade etmiştir? Fiilî sünnetiyle, ef’al-i nebevisiyle, ahval-i nebevisiyle, temsilat-ı nebevisiyle…

*Câhil müctehid Kitab’ı bilmez, Sünnet’i bilmez ama içtihatta bulunur. Günümüzde çok müctehid vardır. Zannediyorum, kütüb-ü ehâdîsiye açısından, o mevzuda uzman herkesin ilk planda okuması gerekli olan Kütüb-ü Sitte’dir. Yemin ederim, hocalık taslayan, müctehidlik taslayanlar bu kitapları -hele bir şerhle- katiyen okumamışlardır. Hatta hadisçiler bile bunları yakın takibe alarak baştan sona kadar okumamışlardır. Kaldı ki bunun dışında Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i var, İmam Malik’in Muvatta’ı var, zevâide dair yazılmış kitaplar var, Darekutniler var, Hakim’in Müstedrek’i gibi eserler var. Bir insanın, bütün bu hadisleri gözden geçirmedikten sonra Kur’ân’a dair incelikleri onlara has keyfiyet içinde, onların haysiyetini koruma keyfiyetinde bilmesi mümkün değildir. Şimdi bu tür insanların içtihattan dem vurmaları cehaletlerini ilandan başka bir şey değildir. İster tefsir uzmanı olsun, ister hadis uzmanı olduğunu iddia etsin, ister fıkıh uzmanı olduğunu iddia etsin, isterse de kelam uzmanı olduğunu iddia etsin; Kitap, Sünnet ve Fıkıh bütün külliyatıyla -bir de müzakere edilerek- gözden geçirilmemişse, Kıtmir onlara cehaletlerini bilmeyen cahiller nazarıyla bakar.

*Cehaletini bilmeyen cahiller bunlar. Unvanlar önemli değil. Kitapların fihristlerine bakar, fişlersiniz; fişleri bir araya getirir, işlersiniz; sonra bir şey olduğunuzu düşlersiniz; sonra da müctehid olduğunuzu düşlersiniz. Öyle fişlemeyle, işlemeyle, düşlemeyle müctehid olunmaz.

*O insanlar sabahtan-akşama kadar o işle meşgul oluyorlardı. Mesela, o koca Ebu Hanife!.. İmam Rabbani hazretleri gibi hüccet bir insan “Allah Rasulü’nün yolunu bir şehrah halinde yaşayan Ebu Hanife’dir.” diyor. Sen ben değil!.. Bize onlar baksalar “Bunlar mük’ab cahil!..” derler. Hazreti Ebu Hanife, talebeleriyle her meseleyi müzakere ediyor; (en az) 500 tane insan Hazret’in derslerini, takrirlerini dinliyor. Biz onlardan sadece 3-4 tanesini biliyoruz; İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam-ı Züfer, İbn Mübarek gibi kimseleri biliyoruz. Onlarla müzakere ediyor; onlar bir şey söylüyorlar, Hazret de bir şey diyor; fakat kafasına takılıyor o şey. “Ya İmam, Kur’ân’da mesele bir yerde böyle deniliyor, bir yerde de böyle deniyor. Sünnet-i Sahiha’da da böyle deniyor. Acaba bu farklı ifadeleri bir araya getirdiğimiz ve müşterek mütalaa ettiğimiz zaman ortaya çıkacak sentez nasıldır?” Talebeleri mütalaalarını ortaya koyuyorlar. Gidiyor, sabaha kadar Kur’ân-ı Kerim’i bir kere daha baştan aşağıya okuyor. Bazen gelip diyor ki, “Talebelerim! Yusuf’um, Muhammed Şeybani’m!.. Mesele sizin dediğiniz gibiymiş.” Onun için, Ebu Hanife’nin, talebeleriyle müzakere ettikten sonra kendi dediği şeylerden döndüğü, talebelerinin fetvasını kabul ettiği yerler vardır kütüb-ü fıkhiyede.

*Derinliğiyle beraber bu kadar da hakperest olan insanlardır onlar. Derin ve durudurlar. Baktığınız zaman sığ zannedersiniz fakat içine girdiğiniz zaman ummanlar kadar derin olduklarını görürsünüz. Onların sığ görünmeleri, duru olmalarındandır, duru ırmaklar gibi. Fakat o kadar da hakperesttirler, Hakkın hatırını âli tutarlar. Bunlar müctehid-i allâmdırlar. Sığ insanların yapacağı şey değildir bu mesele.

*Bu açıdan, ümmet-i Muhammedi ifsat eden, kalbleri bozan insanları sırasıyla kategorize ettiğimiz zaman “fakîh-i fâcir” en başta gelir. Sonra “İmam-ı câir”; zalim, cevreden, insanları inciten, haksızlığın haksızlık olduğunu bilmeyen, zulmederken bile bir şey yaptığını zanneden, zulmederken dahi kendisini hep haklı gösteren işin başındaki insanlar.. köyün muhtarından devletin başındaki adama kadar.. bunların hepsine din ıstılahı açısından imam denir. Ve sonra da “câhil müctehid”ler. Milleti mahveden insanlar…

Allahım İlmimi Arttır Ama Senden Uzaklaştıracak İlmi Verme Bana!..

*Cenâb-ı Hak, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrediyor: “Ey Benim şanlı Nebim! Vahiyle serfiraz Nebim! Habib-i Zîşânım! De ki: Rabbim benim ilmimi arttır!” (Tâhâ, 20/114) İlim -bir yönüyle- iman hakikatleri mevzuunda derinleşme, İslam hakikatleri mevzuunda derinleşme, irşad hakikati mevzuunda derinleşme; insanların elinden tutup onları sahil-i selamete çıkarma, râh-ı hidayete götürme vesilesidir. Bütün bunlarda “Arttır Allahım arttır, arttırdığın kadar arttır!” demek gibi. Hazreti Pîr-i Muğân’ın “Hel min mezîd” (Daha yok mu?) mülahazasıyla meseleyi irtibatlandıracak olursanız; doyma bilmeden imanda derinleştikçe derinleşme, derinleştikçe derinleşme, deryalara daldıkça dalma; dolayısıyla tâ o mercan adalarına ulaşma ve insanlara inciler, mercanlar sunma.

*Hadis-i Şerif’te de: “Allah’ım! Faydası olmayan ilimden Sana sığınırım” deniyor. Bu, “İlim verme!” demek değildir. Faydasız ilmi istememedir ki insan onunla ne kendi hayatını nizam ve intizam altına almıştır ne de başkaları için yararlı olmuştur hafizanallah. Faydası olmayan ilim! Yani, kalbî hayatım, ruhî hayatım, imanım, İslamiyetim, ihlasım, ihsanım, yakînim, tevekkülüm, teslimim, tefvîzim, sikâm itibarıyla benim için bir şey ifade etmeyen ilim. “Böyle bir ilimden Sana sığınırım!” Öyle ilim olacaksa, taklîdî Müslümanlık ondan daha iyidir.

*Levhalarda olan sözlerden bir tanesi de şudur: “Allah’ım! Beni Sen’den uzaklaştıracak muvaffakiyetler verme bana!” Yani, istersen hezimet ver ama Sen’den uzaklaştıracak şey verme. Çevirip şöyle de diyebilirsiniz: “Allahım! Bizi Sen’den uzaklaştıracak ilmi bize verme; taklîdî Müslümanlık, cahilâne Müslümanlık ondan daha iyidir.”

“İman hem nurdur hem kuvvettir.”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

*Belki İslam’ın zuhur ettiği andan itibaren şimdikiler gibi olmasa bile yine bir kısım herc ü merc yaşanıyor. O en güzide, en mümtaz insanlar arasında bile bu türlü şeylerin cereyan etmesi bize gösteriyor ki, bu ölçüde imana, iz’ana, yakîne, tevekküle, teslime sahip olmayan insanlar arasında haydi haydi bu meseleler olacaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kitabu’l-fiten ve’l-melâhim başlığı altında nakledilen hadislerinde ahirzamanda cereyan eden hadiseleri anlatmak suretiyle, tabiat-ı beşeriyenin her zaman o türlü şeylere açık olduğuna vurguda bulunuyor ve bize tembih buyuruyor; “Temkinli olun, bunlar olacak” diyor.

Zalim Allah’ın Kılıcıdır!..

*Asya’da herc ü merclerin yaşandığı bir dönemde, Necmeddin-i Kübra Hazretleri Cengiz’in oraları işgal etmesi sırasında savaşarak şehit olmuştur. Cengiz onu bağışlamak istemiştir ama “hayır” demiş, “Ben Efendimiz’den bişaret aldım bu mevzuda, böyle duracağım!” O Hazrete sormuşlar: “Neden Cenâb-ı Hak bu belayı başımıza musallat etti?” Demiş ki: “Biz Asya’da birbirimize düşmüştük, birbirimizle yaka-paça oluyorduk; ‘Zalim Allah’ın keskin bir kılıcıdır, Allah onunla intikam alır, sonra döner ondan da intikam alır.’ Biz birbirimizi yiyorduk, birbirimizle günaha giriyorduk! (İnsan birbirini yiyince birbiriyle günaha girer. O onu yediğinden dolayı haram işlemiş olur, o da onu yediğinden dolayı haram işlemiş olur.) Daha fazla birbirimizi yiyerek büyük günahlara girmememiz için, bizi günaha sokmamak üzere Allah zalimleri musallat ediyor; tepemize balyozlar iniyor, ‘Aklınızı başınıza toplayın!” diyor.” Aslında o mevzuda kullanılan balyoz veya tokmak Cengiz’dir. Fakat unutmamak lazım, o Cenâb-ı Hakk’ın yed-i kudretinde kullanılan bir tokmak, bir balyozdur.

*Önceki dönemlerde hakiki müslümanların belki avantajlı yanları şuydu: O türlü sadmeler, kırılmalar yaşandığı zaman, başlarını kaldırıp baktılarında karşılarında âbide bir şahsiyet Alparslan’ı görüyorlardı, Nureddin-i Zengî’yi görüyorlardı, Şîrkûh’u görüyorlardı -Selahaddin’in amcasıdır-, Selahaddin’i görüyorlardı. Bu insanlar hem güçleriyle hem kuvvetleriyle hem İslamiyet’e bağlılıklarıyla, bir taraftan adeta İslam için bir serhad oluşturuyor, İslam’ın ırzına, namusuna, haysiyetine, şerefine geçilmesine fırsat vermiyorlardı; bir diğer taraftan da temsilleriyle o düşmanlarının gönüllerine giriyor onları fethediyorlardı.

*Evet bunlar hep yaşanmış ama o dönemin insanları, başlarındaki bu serkârları, o âbide şahsiyetleri görünce, bütün bütün ümitsizliğe düşmemişler. Yani şöyle böyle o bela ve musibet aralıklarından, Cenâb-ı Hakk’ın hususi mahiyette eltâf-ı hâssesinin birer tecelli, birer şua şeklinde onların dünyalarına aktığını görmüşler ve mütesellî olmuşlar.

Cennet’e Koridor Oluşturmak da Olsa Popülist Mülahazalar Merduttur!..

*Günümüzde kaybettiğimiz şey esasen odur! Müslümanlığı şeklî bir sahiplenme var. Yani “kendi düşüncemiz, kendi felsefemiz, kendi dünya görüşümüz” çerçevesinde… Bu okul açmakla da olabilir, fakat derdiniz şudur: Onları kendi dünya görüşünüze göre, hayat felsefenize göre, size Emîru’l-Mü’minin demeye göre, birileriyle kavgaya hazırlamaya göre yetiştirirsiniz. Bu mülahazaların hiçbirinde Allah’ın rızası yoktur! Bunların hepsi mel’ûn mülahazalardır. Nâm-ı Celîl’i i’lâya matuf bir hareket yoksa, milli ruh ve milli düşünceyi i’lâya matuf tavır ve davranış söz konusu değilse, bütün bunlar nefis hesabına, popülizm hesabına, kendini ifade etmeye matuf densiz davranışlardır. İsterlerse cennete giden koridorlar oluştursunlar! Mülahazalar böyle kirliyse, bunlar densiz davranışlardır.

*Aslında bir mü’minin hedefinde her gün; bir, Allah ile münasebetleri açısından, bir de topluma karşı sorumlulukları açısından, derinleşmeye doğru bir cehd, bir gayret olmalıdır. “Hel min mezîd” (Daha yok mu?) abidesi gibi imanda derinleşmeye doyma bilmeme.. bu ufka ulaşma gayreti içinde olma. E ne yapacak bu insan? Namazını öyle bir derinlik içinde kılacak! Zira onca kötülük adına derinleşmiş insanlara karşı mevcut sığlığımızla mücadele edemeyiz. Onların dünyevî güç kuvvet itibarıyla, şeytanî stratejiler itibarıyla, münafıkça tavırlar itibarıyla vur-kaç hesabıyla sizin karşınıza çıkmalarına mukabil, siz o oyunları oynayamazsınız; çünkü hepsi gayr-ı meşru.. Makyavelist  mülahazaların ifadesi. Size düşen şey, dinde derinleşme, Allah ile münasebette kavî hale gelme, hakikaten kalbinizle O’nun arasında bütün vasıtaların yok olup gitmesini sağlama. Namaz bunu yapar ama namazın namaz olması, daha doğrusu insanın namazlaşması lazım.

Teheccüdsüz Geçen Gecemizi Ölü Bir Gece Saymalıyız!..

*Biz kabiliyetimizin, istidadımızın, iç donanımımızın nereye kadar müsait olduğunu bilmediğimizden dolayı, himmetimizi âlî tutmalıyız; gözlerimiz hep göklerde olmalı; meleklerin arasında saf tutacağımız mülahazasıyla oturup kalkmalıyız ve ibadetlerimizi de ona göre yapmalıyız. Teheccüdsüz geçen bir gecemizi ölü bir gece saymalıyız. Evvâbînsiz geçen bir akşamı, karanlık bir akşam saymalıyız. Kuşluksuz bir gündüzü, güneşsiz bir gün saymalıyız.

*Her insan gözüne kestirmeli; haliyle, tavrıyla, davranışıyla, temsiliyle, “Acaba her gün bir tane adamın gönlüne girebilir miyim? Bir adamın gönlüne -hak ve hakikat adına- otağımı kurabilir miyim?” Eğer böyle bir şeye muvaffak olursa, bir senede 365 tane adam kazanmış olur. Fiilen kazanmasa bile, defter-i hasenatına kazanmış gibi yazılır. O bunu dilesin, muvaffak olduğu kadar muvaffak olacak. Fakat niyeti o olduğundan dolayı, her gün bir adamın gönlüne otağını kurmuş gibi Allah ona sevap ihsan edecek. Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.

*Benim himmetim o kadarına yetmiyor, ne yapayım? Evet, indireyim, biraz aşağıya çekeyim ben bunu. Her hafta bir tane adam kazanma! Senede 52 tane insan yapar. Allah onun sevabını verir. Bir de muvaffak olursa… Niyet öyle olunca o mevzuda, azim öyle olunca… Bir de “Ben bu insanların gönüllerine taht kurmak istiyorum!” gayreti bir donanım ister, bir ufuk ister, onlara hitap etme seviyesi ister, o seviyede onlara hitap ister. Dolayısıyla o mevzuda donanımda da kusur etmeyeceksin! Bakın, iki yanlı mükemmeliyete doğru, insan-ı kâmil olmaya doğru bir yürüme var. Diyelim olmadı.. yahu her ay bir tane adamın gönlüne otağımızı kuralım. Senede 12 tane olur; 12 tane insan kazanırsınız. Bin tane insansanız ya da bir milyon insansanız, kaça vardığını düşünün onun…

Bari Senede Bir İnsan…

*Daha aşağıya çekelim bunu; yahu Allah aşkına senede bir tane! 20 yaşında bu işe gözünüzü açmışsanız, 70 yaşında da ölecekseniz, önünüzde 50 sene var. 50 sene içinde 50 tane adam kazanırsınız. Fakat her şeye rağmen himmet âlî tutulmalı! Bence birinci derecede meseleye bakmalı, o ilk kademede yapılması gerekli olan şeyler ne kadar bir cehd, ne kadar bir gayret, ne kadar bir performans istiyorsa, bence onu sarf etmeye çalışmalı.

*Demek ki birinci olarak imanda, Rabbimizle münasebetlerimiz açısından derinleşmeli; O’nun gerçekten bir güç kaynağı, bir kuvvet kaynağı olduğunu duymalı, onu o hale getirmeli. O mevzuda zirveleşmeli. Yoksa hafizanallah, niyetinde zirveleşme olmayan bir insan, hayatında zırvalaşmadan kurtulamaz. Bir diğer taraftan da siz bir yönüyle Allah’ı insanlara sevdirirseniz, Allah (celle celaluhu) da sizi sever.

Yalana Doymayanlara Takılmamalı!..

*Bunlar meselenin pozitif yanlarıydı; negatif yanları da şudur: Günümüzde bir sürü güft u gû var, yalan haber neşreden jurnaller var. Şimdi gazete diyoruz, ilk defa jurnal deniyordu ona. Zaten manasından da anlaşılıyor, esasen şunu bunu gammazlama, onun bunun kusuruyla ayıbıyla uğraşma.. Hâlihazırdaki durumları itibarıyla öyle mi değil mi? “Hayır” diyemezsiniz, maalesef öyle. Tam jurnal manasının temsilcisi bunlar. Yalana doymuyorlar bir türlü. Mü’minin iman adına meseleyi artırmaya doymadığı gibi onlar da yalana, iftiraya, isnada, intikam duygusunu tetiklemeye, haset duygusuyla hareket etmeye doymuyor, doymuyor..

*Şimdi, esas vazifeleri bu mu? Fakat bunu vazife edinmiş ve ondan başka bir şey düşünemeyen, başlarını o levsiyattan dışarı çıkaramayan, dünyaları sadece o işin içinde dönüp dolaşan o insanlar, sürekli levsiyat attıkça ister istemez sizi ve bizi bazen meşgul ediyor. Bir de işte böyle levsiyattan sıyrılmasını bilmek lazım. Bir iki arkadaş bizi alakadar edebilecek meseleleri takiple sorumluysa şayet tekzibimiz adına, tavzihimiz adına, tashihimiz adına, tazminatımız adına… Çünkü esasen rencide edilmek istenen bir yönüyle Hareket, Camia ve Hizmet itibarı, onurudur. Bu aynı zamanda heyetin, camianın şerefi ve haysiyetidir. Daha başkalarını da düşünebilirsiniz, hatta Kıtmir’i içinizde bir insan kabul ediyorsanız, ona atılan şeyleri de kendinize atılmış gibi düşünebilirsiniz. Bu açıdan da bizim o hakkımız her zaman mahfuzdur. Onlar bin defa yalan söylemişlerse, biz de bin defa tekzip davası, tashih davası, tazminat davası açarız.. kessinler seslerini.

*Herkes bunlarla meşgul olmamalı. Bütün himmetimizi şu biraz evvelki pozitif meselelerde teksif etmeliyiz. Önümüzü kestiler; bir yolda yürüyorduk, birdenbire heyelan oldu, altından kalkılmaz kayalar yolumuzu kesti. Şimdi o mevzuda alternatifimiz nedir, nasıl aşarız onu? Alternatif yolumuz olmalı. Allah’ın insan fizyolojisinde, anatomisinde sürekli tatbik buyurduğu bir şey var. Kalbi düşünün, ana damarlar var, fakat onlarda ufak bir problem olduğu zaman kollateraller (yardımcılar, taliler, ikinciller, tamamlayıcılar) hemen vazifeyi derpiş ediyor, deruhte ediyorlar. Mutlaka kollaterallerimiz olmalı bizim. Bir tane asfaltımız vardı, şehrahımız vardı yürüyorduk. Yanına bir tane daha yaptık, ihtiyat. Hayır öyle değil; o kalbdeki espri neyse bence ona göre. Katiyen tevakkuf yaşamamalı.

“Ona ‘kıtmîr’ dediğimiz zaman diğerleri hemen dağılır!” sandılar.. ve aldandılar.

*Onlar zannediyorlardı ki, böyle bir yere bir darbe vurduğumuz zaman, Kıtmir’e Kıtmir dediğimiz zaman, -Allah Allah arkasındaki de sanki -bağışlayın- koyun sürüsü- onlar hemen dağılacaklar.. ve aldandılar. Adanmış insan sürü değildir! Kendini bir davaya vakfetmiş insan sürü değildir! O kitle psikolojisiyle hareket etmez! O dünyevî bir kısım varidata bağlı hareket etmez! O, yaptığı hizmetin karşısında hiçbir şey almadan, îsârlaşmada öyle derinleşmiştir ki, -bir yönüyle- îsâr ruhuyla ona bakan insanlar Hazreti Ebu Talha’yı hatırlarlar; çanağa kaşığını boşuna tokuşturup misafirinin yemek yemesini sağlamıştır. O îsâr ruhunu anlamayanlar, öylesine kendini milletine adamışları tanımayanlar, hemen bir el darbesiyle, bir balyozla onları dağıtacaklarını, ürküteceklerini, korkutacaklarını veya algı operasyonlarıyla baskı altına alacaklarını zannettiler, zannederler, zannedecekler.

*Her zaman Selahaddinler, Fatihler, Alparslanlar, Kılıçarslanlar çıkaran o mübarek millet, o Anadolu insanı, bir kısım ne idüğü belirsiz insanların bu mevzudaki iğfâlatıyla, idlâlatıyla yürüdüğü yolda katiyen tevakkuf yaşamayacaktır. Hatta rolantiye bile geçmeyecektir. Hangi vitesle gidiyorsa, belki bir vites aşağıya düşürecek, “Bu yol biraz sarpa sardı, böyle gidersek yol alırız!” diyecek ama katiyen durmayacaktır. Bu sizin için inandırıcı olmanın en kuvvetli argümanıdır.

*İnandırıcı olma hususunda, durulan yerde dimdik durma çok önemli bir faktördür. Dimdik durmada temâdî onun on katı daha fazla önemli bir faktördür. Mıncıkladılar, çuvaldızladılar, bizlediler, mızrakladılar, iğne soktular.. hiçbir şey olmamış gibi -bağışlayın- pire ısırması nevinden…

*Gerçekten bir davaya gönül vermişsek, Allah’ın izni, inayeti, riayetiyle hiçbir şey bizi vazifemizden alıkoymamalı. Böyle ifritten gulyabaniler karşımıza dikilse, goriller önümüzü kesse, arslanlar kaplanlar panterler önümüze çıksa, -Allah’ın izni ve inayetiyle- milletimiz öteden beri hep bunların üzerine yürüdü, yine yürüyecektir ve bu mevzuda diğerlerinin komplolarını hep boşa çıkaracak, çarklarını ve düzenlerini kendi başlarına dolayacaktır.

*Allah mukavemetinizi arttırsın.. sizi imanda zirveleştirsin.. Allah ile münasebette meleklerle hemsaf haline getirsin. Amin…

Bayrama Hasret Asırlar ve Yumruklandıkça Güçlenen Bahadırlar

Herkul | | BAMTELI

BAMTELİ – ÖZEL

Sevgili dostlar,

Aslında “Bamteli” günü Pazartesi. Fakat, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi birkaç saat önce tamamladığı bayram sohbetinde çok hayatî mevzulara değindi. Biz de yaptığımız kaydı hiç bekletmeden yayınlamaya karar verdik. Haftanın Bamteli (ÖZEL) olarak arz ettiğimiz bu hasbihalin bazı satırbaşları şöyle:

Hasret Kaldığımız Gerçek Bayramlarımız ve Süleyman Şah Türbesi

*Bayramın Arapçası olan “îd” sevinç ve neşe günü demektir. Ama biz gerçek neşeyi ve sevinmeyi üç asır evvel kaybettik. Üç asırdan beri onu elde etme çabaları gösterilse de, o yolda makuliyet yakalanamadığından dolayı, belki daha doğru tabirle -Muhâsibî ifadesiyle- Kur’ân’ın makuliyeti yakalanamadığından dolayı, onu istirdat edemedik. Şeytan mı çalmıştı, şeytanın yeryüzündeki avenesi mi çalmıştı? Çalmışlardı onu! Onu istirdat etmek lazımdı. O mevzuda gösterilecek her gayret kutsaldı, şu Suriye’deki Süleyman Şah Türbesi mevzuunda -ciddi badirelere girilmediği takdirde- gösterilen gayret ne kadar kutsalsa.

*Evet, bir Süleyman Şah Türbesi mevzuunda sivil inisiyatif, askeriye, o meseleyi nasıl bir onur mevzuu yapıyoruz: “Aman dokundurmayalım, aman başkasının vesayetine girmesine meydan vermeyelim!” Doğrudan doğruya Allah’ın emaneti olan, üzerimizde bizim de bir emanetçi olarak taşıdığımız o değerleri.. hakiki kalbî ve ruhî hayat seviyesinde iman meselesini.. öze mâl olmuş, hayatın ve benliğimizin bir derinliği haline gelmiş İslam hakikatini.. bütün derinliğiyle ihsan hakikatini.. enginliğiyle ihlas, yakîn, aşk u iştiyak hakikatini.. Allah’a kavuşma mülahazasını… Bunları kaybettik. Kayıp mı ettik, dikkatsizliğimize kurban mı ettik, çaldılar mı?

*Bizim gerçek bayramımız, o değerleri yeniden istirdat ettiğimiz zaman olacak. Ömrü vefa edenler o günü görürlerse, benden de bir selam söylesinler. Çocukluğumdan beri hep onun hülyasıyla yaşadım. O değerler mecmuası, silsilesi, âbidesi -ne derseniz deyin, kıymet-i harbiyesini ifade etme adına kelimeler yetmez- istirdat edileceği âna kadar, bizler o değerlerin yetimiyiz, öksüzüyüz. Elde ettiğimiz zaman bayram yapacağız.

*Bizim gerçek bayramımız odur. Şimdilik bayram kopyalamalarıyla teselli oluyoruz. Fakat inanıyoruz ki bu kopyalamalar bir yönüyle hakiki bayramın en inandırıcı referansıdır. Bunları yaşaya yaşaya, tekrar ede ede, senede bir kere, iki kere; bir ömür boyu, altmış senede 120 kere tekrar ede ede Cenâb-ı Hak diyecek ki: “Hakiki bayramı vereyim de bari bunları iğnâ edeyim.” Böyle bir şeyin şerefesinde miyiz, arefesinde miyiz, arefeyi bayrama bağlayan gecesinde miyiz? Onu kestirmek mümkün değil! Fakat inşaallah sizler o meseleye yakın duruyorsunuz. Yakın duranları da Allah (celle celâluhu) hizlana, hicrana maruz bırakmaz.

Yürüdüğünüz Yol Doğru Yoldur; Hiç Tereddüde Düşmeyin!..

*Bir yolda yürüyorsunuz! -Benim sözüm inandırıcı olmayabilir, fakat kendim inanarak söylüyorum!- Zerre kadar kendinizi inhirafa salmadan yürüdüğünüz bu yol; baskılar ne kadar şiddetli olursa olsun, yürüdüğünüz yol, doğru yoldur!..

*Rüya ile amel edilmez! Fakat bu rüyalar 100-200-300 tane olursa şayet, onları görmezlikten gelmek de doğru değildir. Esas, dinin bağlayıcı unsurları, dinin temel disiplinleri Kitap, Sünnet, İcmâ-i ümmet ve Kıyâs-ı fukahâdır. Fakat Allah Teâlâ, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimizi -o tabiri O’nun hakkında kullanmak doğru değilse, o yüksek ruh beni affetsin- rüyalarla rehabilite ederek O’nu vahy sağanağını almaya hazır hale getirmiştir. (…) Şimdi bir kısım densizler, “Falanlar filanlar rüya ile amel ediyorlar” diyorlar. Rüya ile değil, Kitap’la, Sünnet’le, İcmâ-i ümmetle, Kıyasla, meşru dairede örfle, adetle, an’aneyle, geleneklerimizle, ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen şekerle şerbetle amel ediyoruz!

*Yürüdüğünüz yol doğrudur, inhiraf yaşamayın, yürüyün o yolda! Çünkü siz yaşatmak için yaşıyorsunuz! Ona ayrıca çıkıntılar yaparak, haşiyeler düşerek, bir yönüyle belki şerhler düşerek, farklı şeyler de ilave ediyorsunuz. Yani sadece ruhların ikamesi, ruh abidenizi ikame etme meselesi değil, sağda-solda yoksulluğa maruz kalmış, perişan, derbeder, dünyanın değişik yerlerinde ızdırapla inim inim inleyen insanlara el uzatmak da sizin vazifenizdir. Kurbanlarda kurban götüreceksiniz! Başka zamanlarda para imkânlarıyla imdatlarına koşacaksınız! Başka durumlarda hastaneler açacaksınız! İmkânlar el verdiği zaman da okullar açacaksınız! Bunları yapamayan insanların imdadına koşacaksınız! Keşke koşabilseydik, dünyada bu türlü mazlumun, mağdurun, mahkûmun, mevkufun, mustantakın – istintak edilen demek – sorguya çekilenin imdadına koşabilseydik.

Dilerim İttihatçıların maceraperestliğine düşülmez ve bu millete bir kere daha cihan harbi yaşatılmaz!..

*Size husumet besleyen, dershanelere ilişen, ülkeyi bir muhaberat devletine dönüştürme gayretine girişen insanlar iç içe inkisarlar yaşıyorlar. Dilerim Allah şu inkisarı onlara yaşatmasın: İttihatçıların koskocaman bir Devlet-i Aliye’yi, hislerine mağlub olarak, bir maceraya kurban ettikleri gibi, şurada burada savaşa girmek suretiyle bu millete bir kere daha birinci cihan harbi yaşatmasınlar. Onlar Osmanlı’yı bitirdiler, devletler muvazenesinde muazzam bir devleti, dümende oturan bir devleti bitirdiler. Bir parça kalmış bu devlet, aynı zamanda çevresinden kopmuş, çevresi kendisi için problemler sarmalı haline gelmiş, böylesine minnacık bir devlet, nüfusu çoğalsa bile bir şey yapamayan, eli kolu bağlı, zavallı, dediği her şeyde yanılan insanların elinde Cenab-ı Hak bir kere daha maceraya kurban etmesin. Türk milleti insanlığın kaderini değiştirme mevzuunda elli defa öyle misyonlar eda etmiştir ki, inanın Raşit Halifelerden sonra eşi menendi yoktur onun. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali.. Osmanlı. Unutmayın, budur. Ona birileri kıydılar. Bakiyesine, hiç olmazsa, çoluğuna çocuğuna, torunlarına, arkadan gelen nesillerine o şom ağızlar, o uğursuz eller, o uğursuz düşünceler bir daha kıymasınlar, bu millet bir daha belini doğrultamaz. Cenab-ı Hak aklı ermezlere bu milleti emanet etmesin.

*Bildiğiniz doğru yolda yürüyün. Sizin hizmetiniz çağlayan ırmaklar gibidir. Irmağı anası olan denizden ayıramazsınız, mutlaka anasına varacaktır. Sağdan yolunuzu kesseler, solu kullanırsınız. Soldan da önünüzü keserlerse üstten aşarsınız. Karşınıza kaya koyarlarsa, deler altından geçersiniz. O da olmazsa rölantiye alır beklersiniz. Doğacaktır, sana vadettiği günler Hakk’ın / Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. dersiniz, Cenab-ı Hakk’ın sizin için mukadder olan inayetini beklersiniz.

Yumruklandıkça, metafizik gerilim daha bir güçleniyor; dershaneler, okullar, üniversiteler yine dolup taşıyor!..

*Bir yerde bir darbe, kerte vurmak istediler, tutturamadılar. O üniversiteye hazırlık kursları Allah’ın izni ve inayetiyle, iğfale gelen üç beş tane insanın dışında, yine dolup taşıyor. Okuma salonları dolup taşıyor. O dolup taştıkça onu istemeyenler de kinle, nefretle dolup taşıyorlar, intikam hissiyle dolup taşıyorlar. “Okullara talebe vermeyin!” dediler ama kapasite aşıldı, şimdi “O talebeleri yerleştirecek yer bulamıyoruz!” diyor arkadaşlar. “Üniversitelere vermeyin!” Orada da kapasite doldu Allah’ın izni ve inayetiyle. Yurt içinde böyle, yurt dışında böyle. Yumruklandıkça, metafizik gerilim daha bir güçleniyor Allah’ın izni ve inayetiyle. Hiç endişe etmeyin.

“Kimse Yok mu” dünyanın yüz küsur ülkesine olduğu gibi Filistin’e de mutlaka bir yolunu bulup yardım ulaştırdı.

*Sonra getirdiler meseleyi kurbana bağladılar. “Kimse Yok mu” gönüllüleri, yetmiş ülkede fakirin, fukaranın, ihtiyacı olanın, perişanın, derbederin, kendisine bakıp göremeyenin imdadına koştular. Sel felaketine maruz kalanların imdadına koştular. Elli defa Filistin’e koştular. “Kimse Yok mu” oraya belli deliklerden girdi, yardım etti. Orada okuma salonları açıldı. İnsanlarla şu an dirsek teması içerisinde sizin arkadaşlarınız. Sessizce o yardım yapıldı. O zamanki ifadeyle diplomasi kullanılarak Allah’ın izni ve inayetiyle arkadaşlarımız için her yer yol oldu; o yollardan yürüdü ve o mağdur, mazlum, mahkum, haysiyetleri şerefleri rencide olmuş insanların imdadına koştular, yine koşacaklar Allah’ın izniyle.

*Geçen sene kurban serbestti, sağa sola et götürmek serbestti, fakat zannediyorum bu sene ikiye katlanmış. Demek ki engel oldukça -mucib-i hayret bir şey- Allah (celle celaluhu) daha bir güç, daha bir kuvvet, ruhlara daha ciddi bir heyecan lütfediyor. Birinin şuradaki madenine, burada kapattığı yere hücum edip, oralardaki imkânları onun için kapıyorlar. Fakat Allah başka yerlerden kapılar açıyor ve her sene yüz tane kurban veriyorken diyor ki, “Bu sene bin tane kurban veriyorum.”

Himmet duygusuyla şahlanmış Hizmet insanının önünü almaya hiçbir nifak düşüncesinin gücü yetmeyecektir!..

*Bunun da önünü almaya çalışırlarsa, -ana gibi şefkatlidir Anadolu insanı, babayiğittir hepsi onların, elli defa ölüm yollarını dirilme yolu haline getirmiştir Allah’ın izni ve inayetiyle- Anadolu insanı parasını cebine koyacak -o zenginler, o benim yürekten sevdiğim kardeşlerim- nereye yardım edilecekse gidip oraya yardım edecekler.. gidecek Filistin’e, Tanzanya’ya, Kenya’ya, Güney Afrika’ya yardım edecekler. Yardımla şahlanmış Anadolu insanının, bu küheylanların önünü almaya hiçbir nifak düşüncesinin gücü yetmeyecektir Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Şimdiye kadar doğru yolda yürüyen insanları hiç kimse engelleyemedi. Hazreti Musa’yı engellemek istediler, gitti ya Nil’e takıldılar, ya Kızıl Deniz’e takıldılar. Hazreti Nuh’u engellemek istediler, gitti tufana takıldılar. Hazreti İbrahim’i engellemek istediler, yerle bir edildiler. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu engellemek istediler, O da ayrıldı gitti, O da belli bir tazyik karşısında kendi sistemini tesis etmek üzere, tev’em bağrında yetiştiği Kabe’yi terk etti, ayrıldı, Medine-i Münevvere’ye gitti. Fakat o oluşun önünü Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler, İbn Ebî Muaytlar ve bunların hempaları alamadılar Allah’ın izni inayetiyle. Atılan her adım bir yönüyle O’nu mutlak manada bir fethe çekti götürdü ve bir gün o Kâbe de O’nun eline geçti, mihrabımız elde edildi, minberimiz elde edildi Allah’ın lütfu ve inayetiyle.

*Tarihî tekerrürler devr-i daimî içinde olup bitenler ilk değildir, şimdiye kadar 50 defa olmuştur, 50 defa kesretten kinaye, 50 bin defa olmuştur Hazreti Adem’den bu yana. Bundan sonra da olmaya devam edecektir. Hiç inkisar yaşamayın!

Dünyevî kayıp dünyalılar için söz konusudur; uhrevîler, dünya hesabına kaybettikleri aynı anda ayrı bir buudda kazanmış sayılırlar!..

*Kaldı ki muhalfarz -Cenâb-ı Hak göstermesin -dünyevî bir kaybınız olsa bile, dünyevî kayıp dünyalılar için bir önem arz eder. Uhrevîler için hiçbir kıymeti yoktur ki!.. Siz kaybettiğiniz aynı yerde kazanmış olursunuz.

*Onlar sizi bitirdiklerini zannetsinler, fakat siz ayrı bir buudda, ayrı bir derinlikte fevz ü necata ereceksiniz ve onlar orada da bunun inkisarıyla “Ya leytenî, ya leytenâ, yâ leytenâ!..” diyecekler: Keşke önlerini almasaydık! Keşke dersanelere burnumuzu sokmasaydık! Keşke şu kurban faaliyetlerini engellemeye kalkmasaydık! Keşke tertemiz bir nesle, paralel maralel diye -paranoyanın gereği- adlar namlar takmasaydık! Din, hümeze ve lümezeyi kebâir sayıyor, biz böyle bir kebâire düşmeseydik. Eğer ötede bunu demeyecekseniz, bahtiyarsınız, mutlusunuz, kurtulmuşsunuz demektir. Ama bu mevzuda, bu ölçüde hassasiyet göstermeyenler, esas kaybedenler onlardır.

*Son sözümü şöyle bitireyim: Allah onları da ıslah eylesin. Dilleriyle müminliklerini, kalblerinde müminlik haline getirsin. Şeklî ve sûrî İslamiyetlerini benliklerinin bir derinliği haline getirerek hakiki Müslümanlığın zevkini, şevkini duymaya, tatmaya muvaffak eylesin..

Kurbet Yolunun Dört Esası

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

*Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar. İnsan bu hakikati hep hatırda tutmalı; en büyük muvaffakiyetlerinde bile tevazu ve mahviyetten ayrılmamalı; Hazreti Ali’nin ifadesiyle, insanlardan bir insan olarak kalmalıdır.

Terk Mesleği

*Mizaç, meşrep ve zamanın ilcaatına göre –temel esas ve disiplinler mahfuz– insanı Allah’a ulaştıran yollar farklılaşabilir. Meselâ Muhammed Bahâeddin Nakşibendî Hazretlerinin yolu anlatılırken, bildiğiniz üzere şu dört esasa dikkat çekilir:

“Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:

Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

Yani Nakşibendî tarikatına göre dört şeyi terk etmek gerekir. Terk edilmesi gereken bu esaslardan birisi, terk-i dünyadır. Dünyayı terk etmek, hiç kazanmamak, mal mülk sahibi olmamak demek değildir. Elbette ki mü’min çok iyi çalışır, çabalar, kazanır; ama çalışıp kazanmasını sadece kendi rahatına, kendi yeme içmesine, dünyevî arzu ve hevesine bağlamaz ve hele elde ettiği imkânlardan dolayı asla gurura girmez, şımarıp küstahlaşmaz, servetinin altında ezilip kalmaz. Öyle ki o, yeri geldiğinde, elinde avucunda ne varsa hepsini Rabbisinin rızası istikametinde harcamaktan çekinmez.

*Dünyayı terk mevzuunda Hazreti Pîr’in verdiği ölçü dikkat çekicidir. O, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek gerektiğinden bahseder. Buna göre, mal mülk mevzuunda esas önemli olan, çalışıp kazanan bir insanın, kazandığı şeylerin kalbinde yer etmemesidir. Hazreti Üstad, dünyayı kalbe koymamanın ölçüsünü mealen şu şekilde verir: “Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ne de kaybettiği şeye mahzun olur.” Evet, o, dünyalık bir şey kazandığı zaman, Allah’a hamd eder ve kazandığı o şeyin hakkını nasıl vereceğini, onun şükrünü nasıl eda edebileceğini düşünür. Kaybettiği zaman da yine Allah’a tevekkül eder ve “Rabbime hamd olsun ki, dünyalık bu yükü benden aldı götürdü. Çok şükür ki, bu vesileyle o yükün altından sıyrıldık.” der.

*Terk-i dünyadan sonra terk-i ukbâ geliyor. Terk-i ukbâ ise, insanın yaptığı ibadet u taati uhrevî bir mükâfat ve bedele bağlamaması demektir. Allah’a kullukta bulunan, O’nun yolunda koşturan bir insanın, “Allah’ım ben bu kadar namaz kılıyor, oruç tutuyor ve dine hizmet adına koşturuyorum. Benim bu kadar koşturmama karşılık Sen de Cennet’ini bana ver!” demesi, kendi konumunu bilmemesi, bir gaflet ve küstahlık içine düşmesi demektir. Zira Cennet Allah’ın fazlıyla insana lütfedeceği bir nimettir. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü tahiyyat) bu hakikati ifade etme adına şöyle buyurur: “Hiç kimse ameliyle Cennet’e giremez.” Sahabe-i kiram efendilerimiz: “Siz de mi ya Resûlallah?” diye sorunca da şöyle cevap verir: “Allah rahmet ve fazlıyla sarıp sarmalamazsa ben de giremem.” (Buhari, Merdâ 19) Evet, Cennet Allah’ın fazlının neticesidir. Kulluk ve ubûdiyet Allah’ın hakkı, bizim ise vazifemizdir. Ukbâyı terk meselesi işte bu açıdan ele alınmalıdır. Yoksa ukbâyı terk, insan için, Cennet’i istememek ve Cehennem’den sakınmamak demek değildir.

İnsanın Benliğini de Terk Etmesi

*Nakşîlerin üçüncü düsturu terk-i hestîdir. Bunun mânâsı, insanın kendini nefyetmesi, kendini düşünmemesi demektir. Meselâ namazda, Allah huzurunda kullukta bulunurken, insanın kendinden sıyrılmaya talip olması, kendini bütün bütün silmesi terk-i hestîdir. Öyle ki, o insan, namaza durduğu esnada, âdeta “Acaba ben var mıyım, yok muyum? Şayet yoksam, nasıl oluyor da, dudaklarımdan niyete dair bu lafızlar dökülüyor. Demek ki varım. Hâlbuki O’nun var olduğu yerde ben nasıl var olabilirim ki? Bir yerde sonsuz varsa, onun karşısında sadece sıfır vardır. O hâlde bana düşen sadece sıfır olmaktır.” diyecek kadar, kendisinden sıyrılma gayreti içinde olmalıdır. Evet, terk-i hestî, insanın kendisini bütün bütün yok farz etmesi demektir. Bizim varlığımız O’nun varlığının ancak gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesinden (…) ibarettir.

*Kendisini/nefsini terk edebilmiş insanları Allah Teâlâ kimseye nasip olmayan işlere muvaffak kılar; sadece kendi varlığını gören kibirlileri de alçalttıkça alçaltır. Bu cümleden olarak, Napolyon, Bilal-i Habeşî hazretlerinin yaptıklarının onda birini yapamamıştır.

*Son olarak terk-i terk geliyor. Bunun mânâsı ise, dünyayı terk eden, mülâhazalarını ukbaya da bağlamayan ve kendisini de terk eden bir insanın, “İşte ben böyle bir târikim” mülâhazasına da kapılarını kapatması, böyle bir mülâhazanın bir kir hâlinde hayaline gelip konmasına dahi meydan vermemesi ve bütün bu terkleri de terk etmesi demektir. Yani terk-i terk, insanın, aklının köşesinden dahi: “Maşaallah, ben dünyayı da, ukbayı da, kendimi de terk ettim!” şeklinde bir düşüncenin geçmesine fırsat vermemesidir. Öyle ki, birisi gelip ona: “Sen şunu terk ettin, bunu terk ettin!” dediğinde, o, “hatırlamıyorum” diyecek kadar, bu terkleri düşünmekten uzak, onları unutmuş ve zihninden silmiş olmalıdır.

Acz, Fakr, Şevk ve Şükür Yolu

*Fakat günümüzde, özgüven mülâhazasıyla benlik, enaniyet ve ego öne çıkarılmış ve bu durum sâri ve öldürücü bir hastalık gibi yayılmıştır. Bu sebeple, Hazreti Pîr, günümüzün bu realitesini göz önünde bulundurup meseleyi mâkul bir mesnede dayandırdıktan sonra çağın insanına şöyle seslenir:

“Der tarik-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çiz.

Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz.”

Evet, enaniyetin çok ileri gittiği, kabarıp köpürerek âdeta damla iken derya hâline geldiği günümüzde, mâkul mesnetlerini ortaya koymadan, bütün bütün enaniyeti terk oldukça zordur. Bundan dolayı Üstad Hazretleri, mesnet ve gerekçelerini ifade ve izah etmek suretiyle günümüz insanını acz u fakr, şevk u şükür yoluna çağırmaktadır.

*Bu yolda, ilk olarak insanın acz u fakrını kabul ve itiraf etmesi gerekir. Çünkü insanın kendisini muktedir gördüğü yeme, içme gibi en basit hareket ve davranışlarda bile, kendi payına düşen iktidar yok denecek kadar azdır. Zira daha başta, mükemmel bir sistem hâlinde işleyen vücudu insana veren Allah’tır. Evet, bu baş döndürücü sistemi başta O kurmuş, O bahşetmiştir. Aynı zamanda, bu mükemmel sistemin işleyişi de, O’nun kudret, irade, tasarruf, inayet ve riayeti altında cereyan etmektedir. Bu kadar aciz ve muhtaç durumda olan insanoğlunun diğer taraftan hayat, sıhhat, ebediyet, Cennet… gibi sınırsız ve sonsuzluğa uzanan arzu ve emelleri vardır. İşte insan, varlığı itibarıyla, bu kadar acizdir. Onun hamuru âdeta aczden yoğrulmuş gibidir.

*Aynı zamanda o, muhtaç olduğu şeylerin yüzde birine sahip olamayacak kadar da fakirdir. İşte Üstad Hazretleri, “acz-i mutlak” ve “fakr-ı mutlak” diyerek bize bu hakikati anlatmış ve bu hakikatle ortaya çıkan yolu göstermiştir.

Arkadaşlarımdan Rica Ediyorum!..

*Cenâb-ı Hak, alın teriyle kazanan zengin fedakârların civanmertliği ve hizmet erlerinin de ona mukabil istiğnalarıyla dünyanın 160 ülkesinde size müesseseler açıp hizmet etme imkânı vermiştir. Allah’ın lütfettiği bu güven kredisinin devam etmesi için o müesseselerde vazife gören adanmış ruhların fakir kalmaları elzemdir. Evet, fakir kalalım bizler. Vefat ettiğimiz zaman, Ebu Zerri’l-Gıfâri gibi, “Acaba bir kefen bulabilir miyiz buna?” desinler. Ben arkadaşlarımdan bunu rica ediyorum. İtibarımızın korunması buna bağlıdır. O türlü şeylere gönül kaptırmayalım. Allah adamı Allah varken başka şeye gönlünü kaptırmaz. O işi ikâmeye gönül vermiş insan başka şeylerle meşgul olmaz.

*Diğer taraftan acz u fakr şuuruyla bezeli bir mü’min için, Cenâb-ı Hakk’ın öyle teveccühleri olur ki, bakarsınız Allah (celle celâluhu), hiç olmayacak şeyleri ona yaptırtır. Her şey öyle yerli yerindedir ki, dehrin hâdiseleri karşısında birilerinin onu kurtarmak için müdahale edip by-pass yapmasına ihtiyaç kalmaz. Bu durumu gören fert, olup bitenler karşısında “Ümitsizlik ve yeise düşecek ne var?” diyerek şevkle hareket eder. “Niçin şükür duyguları içinde O’nun yolunda koşturup durmayayım ki!” der, şevkle şahlanır. Daha sonra da sağanak sağanak başından aşağıya yağan nimetler karşısında sürekli tahdis-i nimet mülâhazasıyla gerilime geçer ve bir ömür boyu hız kesmeksizin yoluna devam eder.

*Üstad Hazretlerinin, insanı şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlaka ulaştıran acz u fakr mülâhazası kısaca budur. Yoksa buradaki fakirlik ve acziyetten kasıt, maddî fakirlik, insanın dünya adına hiçbir şeye malik olmaması demek değildir. Evet, Hazreti Pîr’in ortaya koyup anlatmak istediği acziyet ve fakirlik, insanın, insanî realiteler içinde neye malik olduğunu ve ne kadar aciz olduğunu görüp idrak etmesi demektir. İşte bu yapılabildiği takdirde kalbdeki nokta-i istinat ve nokta-i istimdat tam duyulup hissedilecek ve böylece insan, kendini Hakk’a ulaştıran, Allah’la münasebetini derinleştiren kestirme bir yola girmiş bulacaktır.

*Bediüzzaman Hazretleri ortaya koyduğu alternatif yolun dört esasına ilave ve tekmile olarak şefkat ve tefekkür disiplinlerini de saymıştır. Zira diğerlerinin tam anlaşılıp uygulanabilmesi için bu iki dinamik de lazımdır.

Musîbetlerin Perde Arkası ve Son Nefese Kadar Hizmet

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önceki sohbetinde şu mevzular üzerinde durdu:

Bela ve Musibetler Birer Kurbet Rampasıdır!..

*Sevap tek bir kanalla gelmez, çok farklı kanallarla gelir. Bu açıdan da gönülden arzu etmediğimiz, istemediğimiz şeylere maruz kaldığımız zaman, “Bu defa ilâhî tecelli olarak böyle bir kanal kullanıldı. Bizim sevap havzımıza bu defa da bu kanalla sevap akıyor, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna bu yolla yaklaşıyoruz, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı bu yolla hoşnut ediyoruz!” mülahazasıyla meseleye bakmalı.

*İnsanın maruz kaldığı şeylere daha baştan, sebebini bilmeden sabretmesi, işte esas sabır odur. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sabır, hadisenin şokunu ilk yediğiniz zamanki sabırdır.” buyurur. Sonra, biraz evvel arz ettiğim mülahazalara bağlı, döner hadiseleri yorumlarsınız: “Bak, bu bana şunu kazandırdı, şöyle gözümü açtı; elmas kömürden şöyle ayrıldı; mü’min münafıktan şöyle tefrik edildi…” Bu mülahazaları gözden geçirip değerlendirdikten sonra, “Yahu başıma gelen bu şey de sabredilecek bir şeymiş!” demek, bu da bir sabırdır; fakat işin esbabını bilmeden, daha hadisenin şokunu yaşadığın zaman sabretmen, çok farklı bir şeydir. En mübarek ibadetlerden daha fazla size sevap kazandırır. Bir hamlede, bir nefhada, bir rampaya binmiş gibi sıçrar, âlâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkarsınız. Kendinizi meleklerle hem-saf bulursunuz. Bela ve musibetler kadar insanı evc-i kemâlâta hızlı çıkaran başka bir şey yoktur.

*Dertlileri sever Rahman. Onların iniltisi nezd-i ulûhiyette, en tatlı dualardan, tazarrulardan, niyazlardan daha nâfiz, daha geçerli ise, bence endişe duymamalı, O’na tazarru ve niyaza yönelmeli. Ferdî hayatınıza gelip musallat olan virüsleri, problemleri, dertleri, hastalıkları… mutlaka Kendisine tazarru ve niyaza, Kendisine yönelmeye sevk etmek için değişik tecellî dalga boyunda size bir iltifatın ifadesi olarak görmelisiniz. Sizin iniltinizi duymak istiyordur, sizi tazarru ve niyaza sevk etmek istiyordur.

Nefse Takılmamanın Yolu Yüce Bir Gayeye Gönül Vermektir!..

*İ’lâ-yı kelimetullahın ve kendi ruhunuzun abidesini ikame etmenin dışında göstereceğiniz her gayret boştur, havanda su dövme demektir. Burada belki size bazı şeyler kazandırabilir; alkış kazandırabilir, takdir kazandırabilir, şuursuz kitle psikolojisiyle hareket eden yığınları sizin arkanızdan koşturabilir. Fakat bunların hiçbirinin uhrevî âlem itibarıyla Allah nezdinde bir arpa kadar kıymeti yoktur! Dağlar cesametinde kıymeti olan bir şey varsa, o da Allah yolunda mücahededir. “Bir kimse Allah yolunda ölesiye cihad ederse, yani kalbler ile Allah arasında engelleri yıkarak kalblerin Allah’la bütünleşmesini, buluşmasını sağlama istikametinde cihad ederse, işte o Allah yolunda bir cihaddır!” Onun dışındaki şeyler size şirin, tatlı görünebilir, fakat nezd-i ulûhiyette kıymet-i harbiyesi yoktur bunların.

*Yolunuz bu ise, -Budur inşaallah; bütün kardeşlerinizin, dostlarınızın, taraftarlarınızın, sempatizanlarınızın ve arkadan gelecek, münevver ve münevvir nesl-i âtînin gaye-i hayali de budur inşaallah.- bu gaye-i hayal ile yaşadığınız sürece Allah’ın izniyle eğriliklere, yamukluklara sapmayacaksınız. İnsan yüksek bir mefkûreye kilitlenmeli, onu realize etmeye çalışmalı ki, kendine takılmasın.

*Böyle bir gaye-i hayaliniz yoksa, insan hiç farkına varmadan kendi enaniyetine, egosuna takılır. Önce bir egoist olur o, her şeyi kendine bakan yanıyla değerlendirir. Çıkarlar… Hangi çıkarlar? “Bana faydası ne bunun?” düşümcesine bağlı menfaatler. İşte ona bağlanır. Millet çapında çıkarlar, toplum çapında çıkarlar, din-diyanet çapında çıkarlar, sizin arkadaşlarınızın açılımının kazandırdıkları çapında çıkarlar.. eğer kendisine bunlardan bir menfaat gelmiyorsa, bir kazancı yoksa, onun için bunların hiçbirinin kıymeti yoktur. “Bunların hepsi yıkılmalı, bu müesseselerin hepsi kapanmalı; çünkü bana dönen bir şey yok bunda!” Böyle bir egoizmaya sapma olur. Sonra daha da derinleşir, her şeyi kendine bağlı görür hafizanallah; o zaman da egosantrist olur. Meseleyi biraz daha ileriye götürünce bir narsist haline gelir. Gözü artık kimseyi görmez. Hatta mevhum bir kısım düşmanlara karşı bile nefretle oturur, nefretle kalkar. Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir!

“Sabır, Kurtuluşa Ermenin Sırlı Anahtarıdır.”

*İnsanlar her zaman bela ve musibetlerden çekmişlerdir. Size düşen de budur. Bir sözde derler ki; (her Musa için bir Firavun) her Firavun için de bir Musa vardır. Hazreti Musa’nın karşısında Firavun olmuştur. Hazreti İbrahim’in karşısında Nemrut olmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu hem Nemrutlarla hem Firavunlarla hem de daha ne türlü belalarla karşılaşmıştır. Raşit Halifeler de o belalarla karşılaşmışlardır. O büyük müceddidler de, Abdulkadir Geylani hazretleri de, İmam Gazzali hazretleri de hep çekmişlerdir. Bu dünyada hiçbir zaman firavunsuz yaşanmamıştır. Her zaman Yezidler, Haccaclar bulunmuştur ve onların karşısında da mazlum sahabi ve tâbiin bulunmuştur. Ama dişlerini sıkıp sabretmişlerdir. Kim sabreder, dişini sıkar, katlanırsa, Allah’ın izni ve inayetiyle zaferyâb olur, umduğu şeylere nail ve mazhar olur. “Sabır, kurtuluşa ermenin sırlı anahtarıdır.”

*“Boş değiliz!” diyen insan boşun ta kendisidir. Bunca iyilik ve güzellikler karşısında -insanız zayıfız, aklımızdan geçebilir- “Galiba biz de bir şey yapıyoruz!” dersek, Allah hemen tokadı suratımıza indirir. Her şeyi O’ndan bilmeli. “Biz de bir işe yarıyormuşuz!” derseniz, hafizanallah egoizmaya bir kanal açmış olursunuz. Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Günaha ve küfre doğru bir adım atmış olursunuz farkına varmadan. Kendi durduğunuz yerden bir adım uzaklaşmış, şeytanın durduğu yere bir adım yaklaşmış olursunuz. Her adım başka bir adıma çağrı olduğundan, ikinci adımı atmak biraz daha kolaylaşır hafizanallah. Üçüncüsü daha da kolaylaşır. Ve sonra insan kendisini bu yanlış adım atmalar sarmalı içinde bulur.

Geride Bir Atı, Bir Kılıcı ve Bir de Kalkanı Kalmıştı!..

*Büyük zafer ve muvaffakiyetler Cenâb-ı Hakk’ın inayetinden bilinmez de şahıslara verilirse, o şahıslar hafizanallah güç ve kuvvet zehirlenmesine maruz kalırlar.

*Halid b. Velid cihan çapında bir kumandandı. Allah (celle celâluhu), iki büyük imparatorluğu onun kılıcıyla dize getirmişti. Asker, başında Halid’i görmeyince bir yere hareket etmeyecek derecede ona bağlanmıştı. Bununla beraber, Yermuk muharebesi gibi Müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği bir sırada, Halife Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onu azletmişti. Emri tebliğ vazifesi kendisine verilen Muhammed b. Mesleme, Hazreti Halid’in başındaki sarığı boynuna takıp onu bu hâlde halifenin huzuruna getirivermişti. Hazreti Ömer “Halid! Allah şahit ki seni çok seviyorum. Ama halk bütün zaferleri senin şahsında buluyor. Hâlbuki bize bu zaferleri ihsan eden Allah’tır. İnsanların şirke düşmesine meydan vermek istemiyorum. Ve bunun için de seni kumandanlıktan azlediyorum.” demişti.

*Hazreti Halid b. Velid ruhunun ufkuna yürüdüğünde geriye bir atı, bir kılıcı ve bir de kalkanı kaldı. Yuh olsun başka şekilde düşünenlere!.. Kendisini bir şey zanneden egoistlere, egosantristlere.. imkan elde ettiği zaman kendi için yeni imkan yolları araştıranlara.. villalar, yalılar hazırlayanlara.. yuh olsun…

Öyle Bir Sevgiliye Gönül Bağla ki, Batıp Gitmesin, Gönlünü Dâim Şâd Eylesin!..

*Şu fâni dünyaya aldanmamalı. Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri ne hoş söyler: Yalancı dünyâya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez. Alvarlı Efe Hazretleri de şöyle der: “Acep bir karûbân hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden / Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.”

*Böyle ölümlü bir dünyada faniyât ü zâilâta dil bağlamamak lazım. “Afitâb-ı hüsn-ü hûbân âkıbet eyler üful / Ben muhibbi Lâ Yezâlim, “lâ ühıbbü’l-âfilîn.” (Güneş gibi güzel yüzler de sonunda batar gider; bu itibarla ben, fânî güzelleri değil, batmayan ebedî güzeli severim.) O güneş yüzlü sevgililer elbet bir gün gurub eder giderler, güzel çehreler akıbet eyler üfûl. Ben zâil olmayan birinin tutkunuyum, meftunuyum, muhibbiyim; batıp gidenleri sevmem. Arkasını bana dönüp kaçanları sevmem.

*Alvarlı Efe Hazretleri der ki: “Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni / Öyle bir dâmeni tut ki ede ber-murâd seni!” Yani, öyle bir sevgiliye gönül bağla ki, gönlünü şâd etsin. Öyle bir eteğe yapış ki, seni muradına erdirsin. Cenâb-ı Hak’tan başka kim size bunları verebilir?!. Onun için varsın sizin arkadaşlarınız fakir olarak yaşasın.. varsın yalısız, villasız, köysüz, dikili bir taşı olmadan yaşasın.. cepheden cepheye koşsun.. elin âlemin binlerce dolarla çalıştığı yerlerde “kût-u lâyemût” (ölmeyecek kadar)’la -hem de amele gibi çalışarak- geçinsin. Varsın olsun; zira bu dünya fanidir bunda kalınmaz. “Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.”   

*“Mala, mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi / Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.” Kimleri savurmadı ki?!. Ne Süfyanlar yuvarlanıp o gayyaya gittiler. “Bindirirler cansız ata, indirirler zulmete / Ne ana var, ne ata, örtüp pinhân ederler / Ne kavim var, ne kardeş, ne eşin var, ne yoldaş / Mezarına bir çift taş, diker nişan ederler.” İşte sen osun!..Dünya malı elde iken düşmanların dost olur / Elde bir şey kalmayınca dost bile düşman olur.” Öyle bir yâre gönül vermeli ki, her zaman dostluğu devam etsin ve o dostluk bir işe yarasın. Allah’tan başkası için bu düşünülemez; zılliyet planında da Ruh-u Seyyidi’l Enam’dan başkası için düşünülemez, Kur’an’dan başkası için düşünülemez, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l Enâm’ın yolundan başkası için bu düşünülemez.

Son Nefese Kadar Ubudiyet ve Hizmetten Dûr Olmamalı!..

*Biliyorsunuz, rahatsızdım, “konuşmayayım” diyordum. Fakat arkadaşların da isteği olunca “Acaba Cenâb-ı Hak beni de te’dib eder mi?” diye endişe duydum. Daha evvel, Yaşar Tunagür Hoca’dan bizzat dinlediğim bir hadiseyi size nakletmiştim: Merhum Yaşar Hoca gibi bazı tanıdıklarımın da kendisinden ders aldıkları Hüsrev Hoca, iyice yaşlanmasına rağmen sırt üstü yatarak dahi olsa talebelerine ders vermeye devam eder. Fakat son zamanlarında artık kitabı bile elinde tutamaz hale gelir. Onun bu hâlini gören talebeleri, bu durumun mâkul bir mazeret teşkil ettiğini söyleyerek hocalarının ellerinden kitabı almak isterler ama o vazifesine devam edeceğini söyler.

*Yaşar Hoca ve bir grup arkadaşı her gün Hüsrev Hoca’nın evine gidip ders almayı sürdürürler. Yine bir gün dersi tamamlayıp ayrılacakları esnada avluda kaynamakta olan bir kazan ile boş bir tabutun durduğunu görürler. Merak ve endişe ile Hüsrev Hoca’ya ne olduğunu sorarlar. Hoca ahirete çok iyi inanmış biri olarak, gayet rahat bir tavır içinde “Hani bizim üniversitede okuyan bir kız vardı ya, o bugün vefat etti” der.

*Hüsrev Hoca bütün manilere ve rahatsızlıklarına rağmen derslerini aksatmaz. Nihayet bir gün iyice takatten kesilen elindeki kitap kayar ve yere düşer. İşte o zaman Hüsrev Hoca ellerini kaldırıp “Allahım bağışla beni, bırakmak istemiyordum ama artık götüremiyorum!” der ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya durur.

*Bütün bu mülahazalarla, ben bu denen şeylerde bir şey olduğu kanaatini taşımayabilirim. Arkadaşları tasdî’ ettiğimi (başlarını ağrıttığımı) düşünebilirim. Fakat onlar bir şey olduğuna inanıyorlarsa, onların hatırına, en azından onların sevap saydıkları bu şey “olsun” dedim. Rabbime hesap verme endişesiyle, bugün de hasta masta -öğleden evvel, öğleden sonra ne çektiğimi Rabbim biliyor- o büyük insan gibi “Öleceksek, böyle bir şey yaparken ölelim.” mülahazasıyla geldim, o mülahaza ile başınızı ağrıttım.

Hayırhah Arkadaş ve Mâbeyn-i Hümâyûn

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu sohbetinde özellikle şu hususlara vurguda bulunuyor:

Herkes, Kusurlarını Kendisine Söyleyebilecek Hakperest Bir Arkadaş Edinmeli!..

*Her mü’min, zaaflarını bilen bir insan basireti ve idrakiyle, kendisine yer yer kusurlarını hatırlatacak bir arkadaş edinmelidir.

*İzmir’e ilk gittiğim yıllarda Erzurumlu, hayatını Sünnet-i Seniyye çizgisinde sürdürmeye çalışan kıymetli bir arkadaşım vardı. Gözünün içine baktığınızda, onda size Allah’ı hatırlatabilecek mânâlar görürdünüz. Bu arkadaşıma bir gün şöyle bir teklifte bulundum: “Yanlışlarımı gördüğün zaman sen beni ikaz edeceksin. Senin bir yanlışın olduğu zaman da ben seni uyaracağım.” Böylece çizgimizi bulma, Allah’ın bizi koyduğu yerde yörüngemizi takip etme ve yanlış yolda yürümeme adına birbirimize yardımcı olacaktık. İşte böyle bir mukaveleden sonra, namazın secde ve rükûlarında tesbihleri istenen seviyede söylememem karşısında bir gün yanıma geldi ve bana şöyle bir ikazda bulundu: “Falanlar gibi ne öyle namazı verip veriştiriyorsun. Allah’a en yakın olunan o hâli niye dolu dolu dua ile zenginleştirmiyorsun?” Onunla bu konuda bir kardeşlik mukavelesi yapmış bulunmamıza ve bunu da benim teklif etmiş olmama rağmen kemal-i teessüfle itiraf etmeliyim ki, fren yemiş araba gibi sarsıldım. Ancak, Rabbime hamd olsun ki, hemen kendi içime dönerek, “Gerçek sabır ilk anda gösterilen tahammüldür. Şimdi iradenin hakkını verme zamanı. Bu onun vazifesi olduğu için benim mukabelede bulunmamam gerekir. Zaten ben de bunu hak etmiştim. Namazda böyle bir hususa dikkat etmeliydim.” dedim.

*Eğer kendi kendimizi göremiyorsak, mutlaka bize bazı yanlarımızı hatırlatabilecek, “Bakışlarında, irisinde okuduğuma göre sende az kibir var gibi, tepeden bakıyorsun!” diyebilecek arkadaş edinelim. Böyle dediği zaman da rahatsız olmayalım. Çünkü bu iç dünyamız itibarıyla bizi tamire sevk eder.

Arkadaşlık Hukukunda da Usûl ve Üsluba Riayet Edilmelidir!..

*Hayırhah arkadaşı, bir eğri büğrüyü, bir kırık döküğü haber verdiği zaman insan darılmamalı; fakat o da üslup açısından muhatabını tepkiye sevk etmeyecek bir üslup kullanmalı; usûlü üsluba feda etmemeli. Denmesi gerekli olan şeyi mutlaka söylemek bir esastır; ama onu, rencide etmeyecek ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir tarzda söylemek de üsluptur. Bu açıdan bu tür durumlarda söylenecek şeyleri usûlüne göre söylemeliyiz. Karşımızdaki insanın karakterini iyi okumalı, ne ölçüde tepki verebileceğinin tespitini yapmalı ve işte buna göre alternatif üsluplar bulma yoluna gitmeliyiz. Aksi takdirde kusurları düzeltelim derken, insanları rencide edip incitirsek üslupta yapacağımız böyle bir hatayla her şeyi yıkıp yerle bir eder ve hiç beklemediğimiz sonuçlarla karşılaşırız.

*Herkesin bir hayırhah arkadaşa olan ihtiyacını o büyük sultanlar şeyhülislamlarını dinleyerek gidermişlerdir. Kanunî gibi büyük bir sultan adımını atarken bile Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye soruyordu. Fatih, Akşemseddin’in ve Molla Hüsrev’in gözünün içine bakıyordu. Onlar gibi, hakkın hatırını âlî tutan ve “Hünkârım, bu doğru değil!” diyecek kadar hakperest olan insanlardan birer mâbeyn-i hümâyûn oluşturmuşlardı.

Hazreti Fatih’in Adalet Karşısında Boyun Eğişi ve Hızır Çelebi’nin Hakperestliği

*Büyük sultanların hak karşısında boyun eğişlerine misal sadedinde şu hadise anlatılır: Fatih Sultan Mehmed Hazretleri, daha yirmi bir yaşında iken Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) övgüsünemazhar olup en muallâ mevkiye ulaşan bir ulu sultandır. O, İstanbul’u fethettikten sonra, yaptıracağı caminin belli bir sayıda sütuna oturtulmasını ister ve mimar Sinan Atik’e bu mevzuda talimat verir. Ne var ki mimar, bu talimata uymayarak sütun sayısını eksik tutar ve Fatih’e göre önemli bir mimarî hata işler. Bunun üzerine Fatih, onun elinin kesilmesini veya kırılmasını emreder. Cezası uygulanan Sinan Atik, mahkemeye müracaat eder ve mahkemece davasında haklı bulunur. Derken, Fatih mahkemeye celb edilir ve Hızır Çelebi’nin hâkimliğini yaptığı mahkemede Fatih’in de elinin kesilmesine ya da kırılmasına karar verilir. Hükmü öğrenen büyük sultan, gayet mütevekkil bir şekilde cezalandırılmayı kabul eder. Bu manzarayı gören Sinan Atik, hemen meseleye müdahale eder ve bu adaleti gördükten sonra, ailesinin geçinebileceği nafakayı Fatih’in vermesi şartıyla davasından vazgeçer. Böylece Fatih kısastan kurtulmuş olur. Sultan Fatih, mahkemeden sonra Hızır Çelebi’ye döner ve “Eğer Allah’ın hükmüyle hükmetmeseydin, şu kılıçla/topuzla senin kelleni indirecektim!” diye kükrer. Bu kükreyiş karşısında Hızır Çelebi de, “Eğer verdiğim hükmü kabul etmeseydin, ben de sana aynı şeyi yapacaktım!” sözleriyle karşılık verir ve sakladığı hançeri çıkarıp padişaha gösterir.

Hazreti Bediüzzaman, Allâme Hamdi Yazır ve Mehmet Akif de Mâbeyn’in Gazabına Uğramışlardı!..

*Ertuğrul Düzdağ Bey der ki: “Esas Abdülhamid’in (cennet-mekân) başına gelen o gailelerin arkasında mâbeyn-i hümâyûn vardı.” Mâbeyn-i hümâyûn dediğimiz o kalem-i mahsus (özel kalem) müdürleri, danışmanlar, mütebasbıs insanlar çevreyi sarınca, hiçbir hakikat doğrudan doğruya merciine ulaşmıyordu. Düşünün ki, Hazreti Üstad yüz sene önce güneydoğuda, doğuda üniversite yapma meselesini teklif etmişti. Doğunun problemi cehaletti, ilimle giderilecekti; ihtilaftı, ittifakla giderilecekti; fakirlikti, millete kazanma yolları gösterilmekle giderilecekti. Bediüzzaman bu reçeteyle gelmiş, mâbeyn-i hümâyûna müracaat etmişti. Heyhat, sesi yukarıya çok farklı ve çarpık aksettirilmiş; neticede hakkında deli denmiş ve Hazret tımarhaneye gönderilmişti. Bu, mâbeyn-i hümâyûnun, o çevrenin, o danışmanların, o kalem-i mahsus müdürlerinin gazabına uğrama demekti.

*Dolayısıyla o dönemde Abdülhamid’e (Mekânı Cennet olsun, ona karşı hürmetim yürektendir) alerji duymayan, ondan rahatsız olmayan bir elit yok gibiydi; hemen herkes rahatsızdı ondan. Mesela büyük müfessir Allâme Hamdi Yazır küstürülmüştü; Sultan hal’ edilirken fetvanın metnini o yazmıştı. Mehmet Akif gibi bir insan diyor ki, hal edildikten sonra, “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” Siz zannediyorum sıradan bir insan için bile kullanmazsınız bu tabiri. “Yıkıldın gittin ey mülevves devr-i istibdad” şiirinde açıktan açığa “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” diyor. Fakat bunu dedirten nedir? O mâbeyn-i hümâyûn. O her dediğine “Efendimiz, ne buyuruyorsanız, doğrusu odur! Nasıl ferman ediyorsanız, ne dediyseniz mahz-ı hikmettir efendim, mahz-ı maslahattır efendim, mahz-ı istihsandır efendim; siz kat’iyen yanlış söylemezsiniz!..” diyen kimselerdir.

“İstişare etmeyen hüsrandan kurtulamaz; iktisat etmeyen de fakirlik cenderesinden sıyrılamaz.”

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâl ediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Efendimiz, şöyle buyuruyordu: “İktisat eden fakir olmaz. İstişare eden de hüsrana uğramaz, pişmanlık yaşamaz.” Bunun mefhum-u muhalifi şudur: İstişare etmeyen haybetten, hüsrandan kurtulamaz; iktisat etmeyen de fakirlik cenderesinden sıyrılamaz.

*Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Aslında bu ağırdan alma, Allah Rasûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye Antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı. İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve zevcesi Ümmü Seleme validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş annemiz, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki, Allah Rasûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi; ne ki, böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu. Validemiz, Allah Rasûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Rasûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir.” Allah Rasûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. Onu böyle gören sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.

“Sen Ne Olmuşsun Böyle?!.”

*Fert planında hayırhah arkadaş edinmeden, toplum çapında da işler hakperest mâbeyn-i hümâyûnla götürülmeden hatalar sarmalından kurtulmak mümkün değildir. Kendilerine yahşi çeken, “Sen yahşisin, herkes yaman!” diyen kimselerin dürtülerini fikir kabul eden muhakemesiz insanlar ümmetin başına musallat oldukları sürece de ümmet, başındaki gailelerden, problemler sarmalından katiyen sıyrılamaz. Hem fert hem aile hem de toplum planında yanlışımızı hatırlatıp düzeltebilecek, yanlış yola girmemize meydan vermeyecek ve şehrahta yürümemizi sağlayabilecek hakikatbîn (hakikati gören) yol göstericilere ihtiyaç var.

*Talebelik arkadaşlarımdan biri, bir Ramazan-ı şerifte Edirne’ye uğramıştı. Ziyaretime geldiği bir gün pencerenin kenarına dayanmış konuşuyorduk. Ben bir münasebetle, “Hazreti Muhammed böyle buyuruyor, Hazreti Muhammed şöyle buyuruyor…” gibi bir-iki söz ettim. Haddizatında, bugün çoğu kimse öyle bir ifadeyi saygı sayıyor, kimi İlahiyatçılar dahi “Peygamber” deyip geçiştiriyor. Fakat son dönemde “Sen kimsin?” diye bağıran birine adeta “Sahi, Sen kimsin?” diyerek ilk cevap verenlerden olan o arkadaşım yüzüme garip garip baktı, gözlerini gözlerime dikti ve “Yahu, sen ne olmuşsun böyle! O senin babanın oğlu mu ki, O’ndan bu kadar rahat bahsedebiliyorsun?” dedi. Böyle bir ikaz karşısında, ilk anda fren yemiş araba gibi biraz zangırdadım. O anda içimde hâsıl olan sarsıntıyı tam ifade edemem; fakat çok sarsıldığımı söyleyebilirim. Ne var ki, biraz düşününce, -Rabbim şahit- içimden ona “Allah senden razı olsun! Gerçekten ben ne olmuşum!..” dedim. Evet, söylediğim sözlerde, şimdikilerin hürmet ifadesi için fazla bile buldukları “Hazret” tabiri vardı; ama o, benim nazarımda Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i (aleyhi ekmelüttehâyâ) tebcile yetmemeliydi ve medrese arkadaşım haklı olarak beni ikaz etmişti.

*Böyle arkadaş edinin eksiğinizi gediğinizi usulüne göre söylesin; siz de bu sayede kendinizi okuma fırsatını elde etmiş olun.

Yolumuzun Kaderi ve Vazifemiz

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yeni sohbetinde şu konuları anlatıyor:

*İmam-ı Gazalî hazretleri, günahları ve kötü fiilleri “mühlikât” (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) olarak isimlendirirken, sevapları ve salih amelleri de “münciyât” (kurtaran, felaha götüren ameller) başlığı altında ele alır.

Zâlimler kaybetmeye mahkumdur!..

*Günümüzün hadiseleri İmam Gazalî’nin ifadesiyle değerlendirilecek olursa, zalimlerin mezalim, mesavî, hud’a ve intikam şeklindeki değişik kötülükleri, kendileri hakkında mühlikât, mazlumlar için ise münciyât sayılır. İnsan onunla inlerse, onunla oturur kalkarsa, dualarında mağdurları da beraber dillendirir ve ne ölçüde moral verecekse, onlara moral verirse, bir taraftan çekerken, diğer taraftan da kazanmış olur.

*Tarih boyu hep çekenler ve çektirenler vardır. Eğer çektirilenler, hak ve doğru yolda yürüyorlarsa, onlar kazanıyorlar, diğerleri de kaybediyorlardır; bütün tarih boyunca böyle olmuştur. Zâlim hep kaybetmiştir; mazlum ise, şayet inanıyorsa, Allah’la irtibatı varsa, yüksek idealler uğrunda o mücadeleyi veriyorsa, hak hakikat adına dimdik duruyorsa ve bundan dolayı kendisine gelip gelip tosluyorlarsa, o mazlumiyet, o mağduriyet, o mahkûmiyet onun için bir kazanç vesilesi olagelmiştir.

*Tarih boyunca pek çok peygamber gelmiş ve Allah’ın mesajını getirmişlerdir. Ne var ki, hemen hepsi kavimleri ya da bazı düşmanları tarafından reddedilmiş, alaya alınmış ve zulme maruz bırakılmışlardır.

Peygamberlere de “sefih, kâhin, mecnun” demişler, size “haşhaşi” demelerine aldırmayın!..

*Hazreti Nuh (aleyhisselâm) nübüvvetle serfiraz kılınmış; insanları, Allah’a kul olmaya davet etmiş ve gemi mucizesi gibi harikuladeliklerle teyid edilmişti ama kavmi ona, -hâşâ- “sefih” ve “mecnun” diyordu. Size “haşhaşi” demişler, aldırmayın. “Çete” demişler, aldırmayın. “Sülük” demişler, aldırmayın. Peygambere “sefih” demişler; bunak demektir bu.

*Bazı edepsiz kimseler de İnsanlığın İftihar Tablosu’na hücûm etmiş ve O’na saygısız sözler söylemişlerdir. Âlemlerin şeref abidesi olan Peygamber Efendimiz’e -hâşâ ve kellâ- şair, kâhin, sihirbaz, cahil gibi en çirkin isnatlarda bulunmuşlardır; estağfirullah, yüz bin defa estağfirullah.

*Hazreti Âdem’den Hazreti Nuh’a, ondan Rasûl-ü Ekrem Efendimize kadar insanlığın tarihine baktığınız zaman, göreceksiniz ki, adet-i ilahi hiç değişmeden devam edegelmiş. Değişen nedir? Şartlara göre senaryolar değişmiştir; zulüm ve ceza şekillerinde bir kısım farklılıklar olmuştur.

Dağınıklığa düşmemeli!..

*Realiteleri kabul etmek ve dağınıklığa düşmemek lazım. “Şimdi ne olacak?” Bunlarla güç ve kuvvetimizi dağıtırsak, esas mükellef olduğumuz hususları yerine getirme mevzuunda kullanacağımız enerji kalmaz; enerjimizi beyhude kullanmış oluruz. Dağılmamak lazım. İki işi yapmaya çalışırken, üçüncü dördüncü bir meşguliyete kalkışırsak, bütün bütün dağılırız.

*Böyle bir feşel (fiyasko) yaşamamak için en ehemmiyetli konular üzerinde yoğunlaşmak gerekmektedir. O da şudur: Konjonktür bizi şöyle bir duruma itti. Bu durumda biz, gaye-i hayalimiz, mefkuremiz için rantabl olarak nasıl çalışırız? Şu anda içinde bulunduğumuz şartlar, neler yapmamıza müsaittir? Bu mevzuda hizmet adına ne türlü alternatifler oluşturabiliriz. İşte buna bakmamız lazım.

*Yoksa “Falan zalim şunu yaptı, filan zalim bunu yaptı. Falan kara yayıncı şunu yaptı, filan ak yayıncı bunu yaptı…” Bunlarla meşgul olduğunuz zaman, kafa dağınıklığına düşersiniz; nöronlar taşımaz bunu; korteks çatlayıverir birden bire. Sonra yapacağınız işlerde üst üste fiyasko yaşarsınız. Öyleyse, dağılmamak lazım.

*“Onlara şöyle mukabele edelim, böyle mukabele edelim!” gibi mülahazalara da girmemek lazım. Elbette ki iftiralar karşısında, tekzip, tavzih, tashih hakkını kullanma her zaman için mahfuzdur; avukatlar ve bilenler o hakkı usulünce kullanırlar. Ama “O bana bir şey dedi, ben de ona diyeyim! O benim için yakışıksız şu lafları atıverdi, ben de kendi kendime veya birkaç arkadaş içinde onun dediği şeye yakın bir şeyler söyleyeyim. O bana tilki dedi, ben de ona -bari- tavşan diyeyim.” Bunlar faydasız şeyler. Bunlarla geriye hiçbir şey dönmez. Aklı başında bir mü’min, yapacağı her hareketle geriye bazı şeylerin dönmesine göre planlar ve projeler oluşturmalı; “Ben ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım ki, hareketim bazı şeyler kazandırsın?” düşüncesiyle hareket etmelidir.

“Geçmiş ümmetlerin başlarına gelenlere mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?”

*Cenâb-ı Hak, ilahî âdeti gereğince insanları hayatları boyunca çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutar. Böylece tıpkı elmasın kömürden, altının da taş ve topraktan ayrılması gibi onların hasını hamından, saf olanını olmayanından ayırır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

“Elif, Lâm, Mîm. Mü’minler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebût, 29/1-2)

*Cennet’e uzanan peygamberler yolunun kendine göre bazı meşakkatleri vardır. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa şöyle dikkat çekilmiştir:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. Evet onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

*Cenâb-ı Hak, sabredip mücahedelerini sonuna kadar götürenlerle yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için kullarını imtihan etmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede O şöyle buyurmaktadır:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142)Allah (celle celâluhu) bu imtihanı, kullarının takınacakları tavrı öğrenmek için yapmamaktadır. Zira O (celle celâluhu), bu mevzuda sabredeceklerle etmeyecekleri ilm-i ezelîsiyle zaten bilmektedir. Ancak, bildiği bir hakikati, ilm-i şuhûdîsi ile kullarına da gösterip bildirmek istemektedir.

“Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz.”

*Habbab bin Eret (radıyallahu anh) anlatıyor: Allah Rasûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım, “Ya Rasûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.”

*“Mukabele-i bilmisil”de bulunmaya din cevaz vermiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Mefkûre kahramanları misliyle cezalandırma ruhsatını kullanmamalıdırlar; bu düşünceyle Hazreti Pir, “mukabele-i bilmisil” için “kaide-i zalimâne” tabirini istimal etmiştir. Zarar mevzuuna gelince, hadis-i şerifin ifadesiyle, “Zarar verme yoktur; zarara zararla mukabele de yoktur.”

*Bizim tek derdimiz rûh-i revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasıdır. Yahya Kemal ne hoş söyler:

“Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.

Gök nûra gark olur nice yüz bin minâreden,

Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî.

Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i,

Akseyleyince Arş’a lisân-ı Muhammedî.”

Olumlu düşünmeli, müspet hareket etmeli ve emanetin hakkını vermeli!..

*Siz yapılması gerekli olan şeyleri yapın; ötesini Allah’ın rahmet ve inayetine bırakın. Üstad Hazretleri, bu mevzuyla alâkalı Celâleddin Harzemşah’ın bir mülâhazasını nakleder: Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek O’nun vazifesidir.” Şe’n-i rububiyetin gereğine karışmam, ne dilerse onu yapar.

*Biz bugün bütün himmetimizle, şimdiye kadar yapılan şeyleri alıp ileri götürmeye bakmalıyız. Ötesinde, bize şu kötülüğü yapmışlar, bu kötülüğü yapmışlar.. onlar hakkında da “Cenâb-ı Hak günahlarını affetsin!” der, acıma hislerimizi ifade ederiz. Çünkü zulmedenler, imanları varsa ve imanlarına rağmen zulmediyorlarsa, onlara acımak lazım; zira size kazandırdıkları halde onlar kaybediyorlar. Ahirette umumi bir hukuka tecavüzün cezasını çekerler. Âmme hakkı, Allah hakkıdır; Allah hakkına tecavüz etmişliğin cezasını çekerler. Dolayısıyla da acımaya kesb-i istihkak ederler; acınacak durumdadırlar.

*Şu halde bize düşen şey, o durumda olan insanlar hakkında “Allahım bizleri de onları da sırat-ı müstakime hidayet eyle. Bize de onlara da yanlış şeyler yaptırtma. Öbür tarafta bir bela, bir musibet şeklinde gelip başımıza dolanacak şeyleri bize yaptırma!” demektir. Evet, biz hem onlar hem de kendimiz için hep olumlu düşünmek ve müspet davranmakla mükellefiz.

Sâdıklarla Beraber Olun!..

Herkul | | BAMTELI

Sadâkat, Allah ile bir mukavele, bir sözleşme ve bir iç yemindir. Ona başlangıcı itibarıyla ve bir yönüyle nazârî veya enfüsî sadâkat da denebilir. Neye söz verilmişse onu harfiyen yerine getirmek ise onun amelî yanını teşkil eder.

Sıdk ve Sadâkat

İç yemin şeklindeki sadâkati orada bırakıp da amel ve aksiyona taşımamak insanın çelişkisi olur. Bir taraftan Allah’a sadâkat beyan ederken, diğer yandan O’nun emirlerine muhalif davranan kimse, sâdık davranmıyor ve döneklik yapıyor demektir.

Sıdk; doğru sözün yanında doğru davranışı da ihtiva eden, her türlü uydurma beyan ve tavırdan arınmış olmayı da çağrıştıran ve insanın iç-dış, gizli-açık her halini aynı çizgide götürmesi, hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması manalarına gelen daha şümullü bir tabirdir.

Sadâkat ise; söz ve tavırlarla beraber duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde de doğru olma, hak ve hakikate yürekten bağlı kalma, dostlarına karşı hep vefa hisleriyle dolu bulunma, şartlar ne olursa olsun hainlik ve döneklik yapmama, gönül verdiği kapıdan asla ayrılmama ve riya, tasannu, maddî-manevî çıkar hesabı gibi kötülüklerden arınarak hâlis bir niyetle Allah yoluna bağlanma manalarının hepsini ifade eden muallâ bir kelimedir.

Tebük Seferi

Tebük Seferi, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Şam’da toplanan kırk bin kişilik Roma ordusuna karşı yapmış olduğu askerî harekettir. Bu hareket, Arap yarımadasının kuzeyinde, Medine ile Şam’ın ortasında bulunan, suyu ve hurmalığı bol bir yer olan Tebük’e kadar uzanıp orada sona erdiği için bu adı almıştır. Ciddî bir savaş hazırlığı içinde gidilip de, savaş olmadan geriye dönülen Tebük Seferi’nde, o zamana kadarki en güçlü ve düzenli İslâm ordusu techiz edilmiş; Romalılara karşı sindirme harekâtı ve savaş tatbikatı yapılmış ve neticesi itibarıyla askerî ve siyasî açıdan önemli bir zafer kazanılarak geri dönülmüştür.

Sıcaklık, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve düşman ordusunun gücü gibi unsurların iyice zorlaştırdığı bu sefere çok çetin bir savaş olacağı mülahazasıyla çıkılmıştı. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), güçlüsüyle zayıfıyla bütün müslümanları açıktan cihada davet etmiş ve inananlar arasında umumî seferberlik havasının yayılmasını sağlamıştı.

Münafıklar, her meseleye nefsanîlik açısından yaklaşıp her şeyi egoizmaya bağlı değerlendirdikleri için sürekli fesada sebebiyet verdikleri gibi, gerek Tebük gazvesi hazırlıklarında ve gerekse yolculuk sırasında fitne çıkarmaktan geri durmamışlardı. Münafıklardan yaklaşık seksen tanesi Tebük seferine katılmamak için Rasûl-ü Ekrem’e bir sürü bahane saymış ve izin istemişlerdi. Onlardan bazıları da, ganimet devşirmek ümidiyle orduya katılmış ama yol boyunca bozgunculuk yapmaktan bir an dûr olmamışlardı.

Geri Kalanlar, Mazeret Döktürenler ve Doğruluktan Ayrılmayanlar

Mü’min olduğu halde küçük bir ihmalden dolayı geride kalıp İslam ordusundan ayrı düşenler de mevcuttu. Kâ’b b. Mâlik, Mürare b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye de “nasıl olsa yetişirim” deyip ağırdan alan ama Tebük Kervanı’nı kaçırdıktan sonra ona ulaşma fırsatını bir daha da hiç bulamayan ve meşrû bir özrü olmadığı halde sefere katılmayan mü’minlerdendi.

Hazırlıklı, düzenli ve güçlü İslâm ordusunun her çeşit savaş riskini göze alarak Tebük’e kadar ulaşması, psikolojik bakımdan güç dengesini Müslümanların lehine çevirmişti. Hicaz’a saldırıp İslam coğrafyasını yakıp yıkmak üzere yola çıkan Heraklius ve askerleri, mü’minlerin cesareti karşısında çok korkmuş, dehşete kapılmış ve savaştan vazgeçmişlerdi. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) Tebük’te yirmi gün kadar kaldıktan sonra, Ashab-ı kiramın ileri gelenleri ile istişare ederek geri dönmeye karar vermişti.

Fahr-i Kainat Efendimiz, seferden döndüğü zaman, Tebük gazvesine katılmayıp Medine’de kalanlar tek tek gelip özür dilemişler ve mazeretlerini yeminlerle te’yit etmişlerdi. Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz de, onların sözlerini dış görünüşleri itibarıyla kabul edip, işin iç yüzünü ve onların niyetlerini Allah’a havale etmiş ve haklarında istiğfarda bulunmuştu. Sadece, Kâ’b b. Mâlik ve diğer iki arkadaşı Rasûl-ü Ekrem’in huzuruna girince bahane uydurma yoluna gitmeden doğruyu söylemiş ve haklarında verilecek hükmü intizar etmişlerdi.

Kâ’b b. Mâlik, Akabe’de İnsanlığın İftihar Tablosu’na bey’at etmiş, Bedir dışındaki bütün gazalara katılmış; kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı. Fakat, her türlü imkana sahip olduğu ve bir özrü de bulunmadığı halde Tebük seferine katılmamıştı. En muteber kaynaklarda nakledilen hadis-i şeriflere göre; Hazreti Kâ’b kendi serencamesini şöyle anlatmıştır:

Kâ’b b. Mâlik’in Hicranı

“Ben hiçbir zaman, katılmadığım bu gazve sırasındaki kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım. Vallahi Tebük Gazvesi’nden önce iki deveyi bir araya hiç getirememiştim; fakat, bu sefere çıkılacağı esnada, iki tane binek devesine birden sahiptim.

Aslında, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemezdi, bir başka yere gittiği sanılırdı. Ne var ki, bu gazve sıcak bir mevsimde, uzak bir yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için Rasûl-ü Ekrem hedefi açıkça söylemiş; iyice hazırlanabilmeleri için müslümanlara nereye gideceklerini haber vermişti.

Diğer taraftan, Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam) ile beraber harbe gidecek müslümanların sayısı çok fazlaydı. Herkesi isim isim bir deftere kaydetmek mümkün değildi. Savaşa gitmemek için gözden kaybolunduğu takdirde, hakkında bir âyet nâzil olmadıkça, işin gizli kalacağı zannedilebilirdi. Dahası, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu seferi meyvelerin olgunlaştığı ve gölgelerin iyice tatlılaştığı sıcak bir mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara pek düşkündüm.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile müslümanlar savaş hazırlığına başladıklarında, ben de onlarla beraber harp ihtiyaçlarını tedarik etmek için evden çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime de “Canım hazırlık da ne ki, dilersem çabucak hazırlanabilirim!” diyordum. Günler böyle geçti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile yanındaki müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ben hâlâ hiçbir hazırlık yapmamıştım. Bu maksatla bir süre daha çarşı-pazara gidip geldim; sabah evden çıktım, ama hiçbir şey yapamadan geri döndüm. Bu hal de böyle sürüp gitti. Savaş henüz başlamamıştı, ama mücâhidler bir hayli mesafe almışlardı. “Yola çıkıp onlara yetişeyim” dedim, keşke öyle yapsaymışım; heyhat, bu da bana nasip olmadı.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’den ayrıldıktan sonra, halkın arasına çıktığım zaman gördüğüm bir manzara beni çok üzüyordu: Savaşa gitmeyip geride kalanlar ya münafıklık damgası yemiş kimselerdi veya zayıflıkları sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın mazur addettiği özürlü mü’minlerdi.

Öte yandan, Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam) da Tebük’e varıncaya kadar adımı hiç anmamış. Orada ashâbının arasında otururken, “Kâ’b İbni Mâlik ne yaptı? (Ondan ne haber?)” diye sormuş. Bunun üzerine Benî Selime’den bir adam, “Ey Allah’ın Rasûlü! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu!” demiş. Bunun üzerine Muâz İbni Cebel ona, “Ne fena konuştun!” diye karşılık vermiş. Sonra da Peygamber Efendimize (aleyhisselâm) dönerek, “Yâ Rasûlallah! Yemin olsun, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz!” diye eklemiş. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir şey söylememiş.

Söz Vermemiş miydiniz?!.

Rasûlullah’ın (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimat) Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Bir aralık bir yalan uydurmayı düşündüm. Kendi kendime “Ne söylesem ki yarın Allah Rasûlü’nü (aleyhissalâtu vesselâm) darıltıp gücendirmekten ve O’nun tarafından cezalandırılmaktan kurtulsam?” dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim kimselerin fikirlerine de müracaat ettim. Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki saçma sapan düşünceler dağılıp gitti. İyice anladım ki, yalana başvurmakla asla kurtulamam… Her şeyi dosdoğru söylemeye karar verdim.

Derken Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir sabah Medine’ye geldi. O, bir seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî’ye girerek iki rek’at namaz kılar, sonra halkın arasına çıkıp otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna koştular; neden savaşa gidemediklerine dair mazeretlerini yemin billah ederek bir bir anlatmaya başladılar. Bu kimselerin sayısı seksenden fazlaydı. Peygamber Efendimiz onların ileri sürdüğü mazeretleri kabul etti; kendilerinden bîat aldı; Allah Teâlâ’dan bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı.

Sonunda ben de huzura girdim. Selâm verdiğim zaman Allah Rasûlü acı acı gülümsedi ve “Gel!” dedi. Yaklaştım ve önüne oturdum. Bana, “Niçin savaşa katılmadın? Sen Akabe’de bîat edip söz vermemiş miydin; hem sefer için binek hayvanı satın almamış mıydın?” diye sordu. Ben şu cevabı verdim: “Evet ey Allah’ın Rasûlü! Şu anda senin değil de dünya ehlinden bir başkasının yanında oturmuş olsaydım, inandırıcı mazeretler ileri sürüp, mutlaka öfkesini gidererek yanından ayrılırdım. Çünkü, -Allah’ın lütfu- insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat, yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile, yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğruyu söylersem, o zaman da bana kızacaksın. Ama ben doğruluğu seçerek Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özrüm yoktu. Hiçbir zaman gazâdan geri kaldığım sıradaki kadar da kuvvetli ve zengin olamamıştım!..”

Benim bu itirafım üzerine Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), “İşte bu doğru söyledi” dedi. Sonra da bana müteveccihen, “Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!” buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den bazıları peşime takılarak, “Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Sen de savaşa katılmayan diğerlerinin ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleseydin ya!.. Halbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber Efendimiz’in (aleyhisselâm) istiğfâr etmesi yeterdi!” dediler. Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Rasûlullah’ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimi inkar etmeyi bile düşündüm. Sonra onlara, “Benim vaziyetime düşen başka biri var mı?” diye sordum. “Evet iki kişi daha tıpkı senin gibi itirafta bulundular. Onlara da sana söylenen söylendi.” dediler. Onların kim olduklarını sorunca da “Biri Mürâre İbni Rebî’ el-Amrî, diğeri de Hilâl İbni Ümeyye el-Vâkıfî” diyerek, Bedir Gazvesi’ne katılmış olan nümune-i imtisal iki mükemmel şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönüp özür beyan etme fikrinden vazgeçtim.

Derken Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) gazveye katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar ve bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Öyle ki, yeryüzü bile bana yabancılaştı. Sanki dünya, o zamana kadar bilip tanıdığım dünya olmaktan çıktı..

İşte, bu minval üzere tam elli gün geçirdik. Diğer iki arkadaşım halktan uzaklaşıp boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerine kapandılar. Fakat ben onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle namaz kılar, çarşıda dolaşırdım. Ne var ki, kimse benimle konuşmazdı. Bazen namazdan sonra, ashabıyla oturmakta olan Rasûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) uğrayıp selam verirdim. “Acaba selâmımı alarak dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?” diye kendi kendime sorardım. Sonra O’na yakın bir yerde namaz kılar ve farkettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza durunca bana doğru yöneldiğini, ama kendisine baktığım zaman yüzünü hemen geri çevirdiğini görürdüm.

İmtihan İçinde İmtihan: “Bize Gel!..” Fitnesi

Müslümanların bana karşı sert tutumları uzun süre devam edince, bir gün dayanamayıp amcamın oğlu ve en çok sevdiğim insan Ebû Katâde’nin bahçesine gittim, duvardan içeri atladım ve selâm verdim. Hayret, vallâhi selamımı almadı. Ona, “Ebû Katâde! Allah aşkına söyle; Allah’ı ve Rasûlü’nü ne kadar sevdiğimi bilmiyor musun?” dedim. Hiç cevap vermedi. Tekrar “Allah aşkına…” dedim, yine konuşmadı. Bir daha yemin verince, “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşandı. Geri dönüp duvardan atladım ve oradan uzaklaştım.

Bir gün Medine çarşısında dolaşıyordum. Erzak satmak üzere gelen Şamlı bir çiftçi, “Kâ’b İbni Mâlik’i bana kim gösterir?” diye sordu. Halk da beni işaret etti. Adam yanıma gelerek Gassân Meliki’nden bir mektup verdi. Ben okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp okudum. Selâmdan sonra şöyle diyordu: “Duyduğumuza göre arkadaşın seni üzüyormuş. Allah seni değerinin bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye yaratmamıştır. Hemen yanımıza gel, seni aziz tutalım.” Mektubu okuyunca, “Bu da başka bir imtihan” dedim. Hemen mektubu tandıra atıp yaktım.

Bu boğucu elli günün kırkı geçmiş, fakat hakkımızda hâlâ vahiy gelmemişti. O sırada, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderdiği bir şahıs çıkageldi; “Allah Rasûlü (aleyhissalâtu vesselam) eşinden ayrı oturmanı emrediyor!” dedi. “Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım?” diye sordum. “Hayır, ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın!” dedi. Peygamber Efendimiz, diğer iki arkadaşıma da aynı emri göndermişti. Bunun üzerine eşime, “Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailene git ve onların yanında kal.” dedim.

“Doğruluğumla Kurtuldum!..”

Bu vaziyette, sıkıntısı gittikçe artan on gece daha geçirdim. Ellinci gecenin sonunda, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ’nın (Kur’ân-ı Kerîm’de bizden) bahsettiği üzere ruhum iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir halde otururken, Sel Dağı’nın tepesindeki birinin var gücüyle, “Kâ’b İbni Mâlik! Müjde!” diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan kurtulma zamanının geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.

Meğer Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’ın bizi affettiğine dair sevindirici haberi o gün sabah namazında halka duyurmuş, halk da bize müjde vermek üzere koşuşmuş. İki arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at koşturmuş. Eslem kabilesinden bir diğer müjdeci de koşup Sel Dağı’na tırmanmış; oradan bağırmaya başlamış. Tabii ses attan önce bana ulaşmıştı. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Rasûlullah’ı (aleyhissalâtu vesselâm) görmek arzusuyla yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahâbîler tevbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Gözün aydın, Allah’ın seni bağışlaması kutlu olsun!” diyorlardı.

Nihayet Mescid’e girdim. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashâbın ortasında oturuyordu. Peygamber Efendimiz’e selam verdiğimde memnuniyetten ışıl ışıl, mütebessim bir yüzle, “Müjdeler olsun! Annenden doğalıdan beri yaşadığın en hayırlı gününü tebrik ederim!” buyurdu. Ben de, “Yâ Rasûlallah! Bu sizin tarafınızdan bir bağışlanma mıdır, yoksa Allah tarafından mı?” diye sordum. “Hayır, bu Allah’tan gelen bir lütuftur!” buyurdu. Rasûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselam) vech-i mübarekleri, sürurlu anlarında, bir ay parçası gibi parıldardı. Biz onun sevindiğini böyle anlardık; o anda da memnuniyeti yüzünden okunuyordu. Ben önüne oturunca, “Ey Allah’ın Rasûlü! Tevbemin kabul edilmesine şükür olarak bütün malımı Allah ve Rasûlullah uğrunda tasadduk etmek istiyorum.” dedim. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Malının bir kısmını dağıtmayıp elinde tutman senin için daha hayırlı olur.” buyurdu. Ben de, “Hayber fethinde hisseme düşen malı elimde bırakıyor, gerisini bağışlıyorum!” dedikten sonra sözüme şöyle devam ettim: “Yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak beni doğru sözlülüğümden dolayı kurtardı. Tevbemin bir gereği olarak, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.”

İşte, Kâ’b b. Mâlik, Mürare b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye gerçek mü’min olduklarından Tebük Seferi’ne katılmamalarını mazur kılacak bir sebep göstermek için bir sürü bahane uydurma ve mazeret döktürme yerine suçlarını itiraf etmiş, Allah Rasûlü’nden bağışlanma dilemiş ve tevbelerinin kabul olması için istiğfar televvünlü bir bekleyişe koyulmuşlardı. Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimat) Efendimiz de, münafıkların mazeretlerini kabul etmiş olmasına rağmen, bu üç sahabiyi cezalandırmış; onları muvakkaten dışlamış ve Müslümanları onlarla konuşmaktan menetmişti. Çünkü, bu üç büyük insan, harem dairesine girmişlerdi bir kere, başkaları gibi davranamazlardı; şayet dışarıdakiler gibi hareket ederlerse, işte bu şekilde cezalandırılmaları da icap ederdi. Nitekim, elli gün süren, ama kendilerine elli bin sene gibi gelen, büyük bir imtihana tabi tutulmuş ve sadâkatlerini ispatlayınca Allah’ın mağfiretine nail olmuşlardı. Mazeret beyan etme kadar bile olsa, hilaf-ı vaki bir beyana tenezzül etmemeleri, doğru sözlülükleri ve samimi davranışları onlara ebedî kurtuluşun kapısını açmıştı. Münâfıklar uydurdukları yalan mazeretler yüzünden helâk olurken, onlar doğrulukları sayesinde selâmete çıkmışlardı.

Sadâkat Kahramanları

Cenâb-ı Hak, onlarla alâkalı olarak şu mealdeki ayet-i kerimeyi indirmişti:

وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لاَ مَلْجَأَ مِنَ اللَّهِ إِلاَّ إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“Allah, savaştan geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki dünya bütün genişliğine rağmen başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet, Allah’ın cezasından kurtulmak için yine Allah’ın kapısından başka sığınacak hiçbir yer olmadığnı anladılar da, bundan sonra, önceki iyi hallerine dönsünler diye, Allah onları tevbeye muvaffak kıldı. Çünkü Allah tevvâbdır, rahîmdir (kullarını tevbeye yönlendirir, sonra da onların tevbelerini kabul buyurur ve onlara hep rahmetiyle muamele eder.)” (Tevbe, 9/118)

Bu ayet-i kerimenin hemen ardından Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

“Ey iman edenler! Allah’tan korkup takva dairesinde korunun ve sâdıklarla beraber olun!..” (Tevbe, 9/119) Görüldüğü üzere, mesele sadâkate bağlanmakta; imanda, amelde, vaadde ve sözde doğru olmak, dürüst ve dosdoğru insanlar arasında yer almak öğütlenmektedir.

Kezib, bir kafir sıfatı olduğu gibi, -ki Hazreti Pîr “Yalan bir lafz-ı kâfirdir” diyor- sıdk da bir mü’min sıfatıdır. Kimde sadâkat varsa, ona mü’min nazarıyla bakılır. Ashâb-ı kiram bu mevzuda kendilerine düşeni yapmış ve Allah’ın inayeti ve lütfuyla, o işin kahramanları olmuşlardır. Kur’an-ı Kerim onların sadâkatini şu ilahi beyanla adeta destanlaştırmaktadır:

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzâb, 33/23)

Bugün bize düşen vazife de verdiğimiz sözde sabit-kadem olarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek, bu yarım-yamalak teveccühe mukabil O’nun da teveccüh edeceğine inanmak; sadâkat dili, sadâkat heyecanı ve sadâkat tavırlarıyla yaşayarak her zaman sadâkatimizi ortaya koymaktır.

Yalancı ve Yamacılar

Herkul | | BAMTELI

Bediüzzaman diyor ki: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” En olumsuz eyyâmda (günlerde), en olumsuz saatlerde, dakikalarda, saniyelerde ve anlarda dahi her hadiseyi güzel görmek, en azından hadiselerin güzel yanlarını görmek lazım.

Bu, Kur’ân-ı Kerim’in emrine uygundur; zaten uygun olmayanı söylemezler. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir, buna karşılık hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216)

Zamandan şikayet etmemeli!.. Havanın bütün bütün karardığı, tek bir ışık şulesinin kalmadığı, her şeyin renk attığı, en canlı şeylerin bile partallaştığı, kaldırılıp bir kenara atılabilecek duruma geldiği günlerde bile elden geldiğince işin bir açığıyla, bir menfeziyle yine güzel görmeye çalışmak lazım.

Günümüz açısından meseleye bakacak olursak, rahatsızlık verici şeyler vardır, fakat bunlar hiçbir zaman eksik olmamıştır ki!..

Yalan, Bir Küfür Sıfatıdır

Hazreti Pîr’in de dediği gibi, her kâfirin her sıfatı kâfir değildir; nitekim her mü’minin her sıfatı mü’min olmadığı gibi. Bazı mü’minlerde kâfir sıfatı bulunur. Mesela yalan bir küfür sıfatıdır; bir insan yalan söylüyorsa, yalan yazıyorsa…

Bir “basit yalan” vardır: Yalan söyler. Onun kendi tarifi içinde manası şudur: Bir insan bir şeyin doğrusunu bildiği halde hilâf-ı vâki beyanda bulunur. Hazreti Pîr bu yalana lafz-ı kâfir diyor. Fakat terminolojiye koyun bunu, bu basit bir yalan. Mürekkep, yani katlanmış değil, basit bir yalan. Ama yine de bir kâfir lafzı ve münafık sıfatı. İnsan, bir kere söyleyince bunu, münafıklığa doğru bir adım atmış olur. Hazreti Pîr’in ifadesiyle -bu bir küfür sıfatıysa şayet- “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Bir insan bir günah işlediği zaman, imandan o kadar uzaklaşmış ve küfre de o kadar yaklaşmış olur. İsterse namaz kılsın, isterse oruç tutsun, isterse hacca gitsin.

Bir de bunun muzaafı vardır: Silinmeyecek şekilde kaydedersiniz. Mesela bu yalanı -jurnal demek bana daha hoş geliyor, gazete onu ifade etmiyor- şunun bunun ayıplarıyla meşgul olma manasına gelen bir kısım jurnallere kaydedersiniz. Bu aynı zamanda arşivlere girer. Bu artık basit bir yalan değildir. Teki bir kâfir sıfatı olan yalanın katlanmış şeklidir. Bu onda 2, 3, 4 tane yalanın bulunması demektir. Dört tane yalanın sarmalı içinde, namaz kılsa dahi, bu zavallı derdesttir. Çünkü kaydediliyor ve arkadan gelen nesiller de o yalanı orada görecekler. Buna muzaaf yalan denir.

Bir de, bunun yalan olduğunu bildiği halde, nezd-i ulûhiyette o işin yalan olduğu mübeyyen olduğu halde, kendi de aksine ihtimal vermeyecek şekilde yalan olduğuna hükmettiği halde, bir lafz-ı kâfiri telaffuza veya kayda veya mâşerî vicdana duyurmaya kalktığı zaman -Ziya Gökalp’in terminolojimize kazandırdığı sözle ifade edeyim- buna da “mük’ap yalan” denir.. üç buudlu yalan.

Bir tane de ben ekleyeyim; “Kezib-i muhammes” beş buudlu yalan. Mekân üç buudludur, zaman itibârî bir buud olarak ona dördüncü bir buud olur. Bu, ilmin bu mevzuda ortaya koyduğu bir şeydir. Bu meselenin muhammesi yoktur. Beşlenmiş, beş derinlikli bir yalan haline gelmiş. Yazarken, çizerken, söylerken millet karşısında utanmadan, haya etmeden, o milletin de onun yalan olduğunu bildiği halde ve kendisi de yalan olduğunu bildiği halde durmadan tekrar ediyorsa bunu, bu muhammes bir yalandır.

Bir Yalan Medya Aracılığıyla Milyonlarca Yalana Dönüştürülüyor!..

Necip Fazıl, bir gazete için “Süper Kâfir” derdi. Süper kâfir bir yalan, bir lafz-ı kâfir ortaya atınca, diğerleri hemen onu paylaşırlar.

Hani günümüzde havuz mavuz filan var ya… İnsan girince bazen derinliğini bilmeden çıkamayabiliyor da.

Süper kâfir, bir lafz-ı kâfir ortaya atınca, diğerleri şerhler, haşiyeler de düşerek alıp onu değerlendiriyorlardı. Daha geniş kitlelere ulaşıyordu. O günkü o jurnal, o günkü tirajıyla -aklımda kaldığına göre- 70-80 bin, belki de bazıları günümüzde bir kısım jurnaller için yapıldığı gibi, bedava kapı altlarından içerilere atılıyordu, böylece sun’î bir tiraj yüksekliği sağlanıyordu. Fakat ayrıca 300-400 bin tirajı olan şeyler vardı, bunlar da bunu alıp yayınlayınca, bu milyonları aşan bir tiraja ulaşıyordu. Bir lafz-ı kâfir milyonlara ulaşıyordu. Ne demekti bu? Milyonlarca kafa karışıyordu. Milyonlarca mide bulantıya giriyordu. Milyonca insan ne yapacaklarını bilmiyorlardı.

Necip Fazıl, büyük yalancının bir yalan ortaya atması ve diğerlerinin onu yamamasını farklı şekillerde anlatılan bir avcı hikayesiyle misallendirirdi. Meşhurdur: Birkaç yalana şöyle böyle yama uydurulunca yalancı iyice cesaretlenmiş ve demiş ki: “Arkadaş, bir gün yayımı, okumu aldım; hani kuş avlarlar ya ben de işte öyle ava gittim. Daldım ormana, okumu, yayıma yerleştirdim, gerdim. Güvercinlere doğru bir attım. Bir de yanlarına gittim ne göreyim: Püryan olmuş, pişmiş onlar; yanında da soğan, sarımsak, yemeye hazır.“ Yamacı düşünmüş, düşünmüş ve şöyle mukabele etmiş: “Haydi diyelim ki sen oku attın, ok havada sürtündü, ateş çıktı; onlar püryan oldu. A be birader soğanı sarımsağı nereden bulayım?!.”

Yalancılara Cesaret Veren Yamacılar

Günümüzde de bazıları lafz-ı kâfiri telaffuz edince, diğerleri “Sürç-i lisan oldu!” diyor. Yani -hâşâ- “Peygamber bile gurura düştü!..” denince biri hemen yamayı yapıştırıyor; “Efendim, sürç-i lisan ettiler.” Böyle çok rahatlıkla, kâfir olmaya sürç-ü lisan etti diyen, o da ondan hissesini alır. Her devirde böyle yalancılar karşısında yamacılar da olmuştur.

Efendim birisi “makara” diyor kelimât-ı ilahiyeye. Şimdiye kadar oryantalistler bile demediler onu. Hatta Ebu Cehil de demedi, Utbe demedi, Şeybe demedi… Hatta Ebu Cehil diyor ki: “Vallahi bu adam yalan söylemiyor, doğru söylüyor. Fakat ben bunu hazmedemiyorum. Hâşimîlerle eskiden beri aramızda bir rekabet var. Onlar, rifâde, sikâye (hacca gelenleri yedirip içirme vazifesi ve şerefi) bizde diye övünüp duruyorlar. Bir de ‘peygamber de bizden’ derlerse işte ben buna dayanamam.”

Şimdi bu süper yalancılık öyle bir şey ki, bir tane yarım-yamalak yamalı yalanla, yamasız 99 tane yalanı yutturuyorlar.

Diğer taraftan, bir yama yamanıyor ama yalancıya bir cesaret daha kazandırılıyor; buudlu, derinlikli yalan söyleme cesareti kazandırılıyor.

Bazen mütevazıâne söylemek de yalana inandırma adına çok önemli bir argümandır; bu da kullanılıyor. Süper kâfir yalan söylüyor ve o yalan bir kısım jurnallerde değiştirilerek, haşiyeler düşülerek, şerhler düşülerek toplumun efkârı ifsat ediliyor, toplum paramparça hale getirilmeye çalışılıyor.

Bütün bunlar karşısında peygamberane bir azim veya velayetkarane bir azim lazımdır ki insan sarsılmadan bunları görmezlikten gelebilsin. Yani bir tarafta, sürekli yalan söyleyenler.. beri tarafta da o yalanları bazen “sürç-i lisan”la, bazen “maksat-ı şahaneler şu idi” sözüyle, bazen “Düşünceleri böyle idi, ama onu tam ifade edemedi, dolayısıyla da tarif etrafını cami, ağyarını mani olmadı, kusura bakmayın; halkımızın çoğu da böyle sarf nahiv bilmediğinden bunları bilmeyebilir, yanlış anladılar, öyle demek istememişti.” diyerek yamayanlar…

Demek ki İçlerinde Olan Buymuş!..

İçlerde olan buymuş demek ki; senelerden beri duygu ve düşünce adına içlerde, düşünce kuluçkasının altında yatan yumurtalarda bunlar varmış. Bahane arıyorlarmış bunları ortaya dökmek için. Hazmedemedikleri, sindiremedikleri, kıskançlıkla kıvranıp durdukları bir harekete karşı “Ah keşke bir şey olsa da patlayıversek, patlayıversek de içimizdeki eracifi dışa döküversek; ‘paralel’ desek, ‘çete’ desek, ‘şebeke’ desek…”

“Yahu hiç umurlarında değil, bu adamlar hiç aldırmıyorlar.” Ne aldıracaksın, numarası drobu uymuyor ki aldırasın. Herkes karakterinin gereğini sergiler. Kime o meselelerin numarası drobu uyuyorsa, o onlara çok iyi yakışıyor. İsterse bir endam aynasının karşısına dikilip baksınlar, nasıl yakışıyor kendilerine.

Fakat bunları bahis mevzuu etmeden, aldırmadan, küsmeden yola devam etmeli. Yoksa her hırıltı karşısında, her homurdanma karşısında “Şimdi buna ne yapacağız, buna ne diyeceğiz?” deyip onlara laf yetiştirmeye kalkarsanız -onlar o türlü lafların profesyonel temsilcileri- başa çıkamazsınız. Siz bir tane bir şey bulalım dersiniz, zaten yalan bir lafz-ı kâfirdir, mukabele edemezsiniz, doğruyla da karşı çıkamazsınız. Çünkü her gün çok farklı yalanlarla, düzme şeylerle, itibarla oynayıcı şeylerle karşınıza çıkacaklardır.

Binler Mukabilindeki Birlere Talip Olmalı!..

Bence enerjimizi, zihin aktivitemizi onlara yoracağımıza.. şimdiye kadar bire bir insanlarla meşgul oluyorduk; demek ki Allah (celle celâluhu) bunu az buldu.. sizin enerjiniz, aktiviteniz, iradeniz, insan olarak yaratılmanız, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam’a ümmet olmanız, Kur’ân’a cemaat olmanız adına bu yaptığınız şeyler az!.. Ne böyle bire bir insanlarla meşgul oluyorsunuz? Neden senede biri bin yapmıyorsunuz? Neden binlere ulaşmıyorsunuz alternatif yollarını bulup? Neden “Birim ama bine talibim, hatta bazen birim ama binler mukabilindeki birlere talibim.” Düşüncesiyle hareket etmiyorsunuz?!.

Biri bin etmediğimizden, bine ulaşma imkânı varken ulaşmadığımızdan dolayı Allah hırpalıyor. Allah en sevdiği insanları bile hırpalamıştır. Enbiyayı hırpalamıştır, evliyayı hırpalamıştır, asfiyayı hırpalamıştır. Bizimki bize göre avamca günahların karşılığıdır; onlarınki de mukarrabine göre Hak’la aralarındaki münasebetin keyfiyetine uygun durumu koruma.. harem dairesinde bulunan insanlara has bir tavır, bir davranış meselesi söz konusudur.

Biz Bilerek Bir Karıncaya Bile Basmadık!..

Sözün özü şudur: Şimdiye kadar nicelerine ne demişlerdir. Size böyle “paralel“ diyorlar, “sülük” diyorlar, “çete” diyorlar, şimdi de nasıl yaparız da “örgüt” deriz diye çabalıyorlar.

Biz bilerek bir karıncaya bile basmadık. Ben yirmi senelik arkadaşımla, benim çadırımın yanından geçen, belki de beni zehirleme ihtimali olan bir yılanın belini kırdığı için bir ay konuşmadım. “Neden onun yaşamasının önünü aldın?” Bunu bütün yakın arkadaşlarım bilir. Biz kimsenin kâkül-ü gülberlerine fiske ucuyla bile dokunmadık, ilişmedik.

Hırsızlığın ve Yolsuzluğun Suç Olmaktan Çıktığını Bilmiyorlarmış!..

Onlara dokunmalar oldu. Onu da bir espriyle ifade edeyim:

Necdet Hoca hikayesi: Arabasını sürüyormuş. Kırmızı ışığa gelince durmuş. Arkadan bir polis arabası gelip “küt” diye tampona vurmuş. Sonra da -hilaf olmasın, yakasına yapıştı mı tehdit mi etti- “Ne diye durdun?” demiş. Hoca kestirmeden, çok hızlı cevap vermiş: “Ben kırmızı ışıkta durma yasağının kalktığını bilmiyordum!”

Kanun-nizam bir şey istiyordu onlardan. Mevcut mevzuat diyordu ki: Sizler hırsızı takip edeceksiniz, değişik spekülasyonlara girenleri takip edeceksiniz, ihaleye fesat karıştıranları takip edeceksiniz, bir kısım yabancı servislerin elinde banka numaralarıyla belli olan dış bankalara para yatıranları takip edeceksiniz, çalıp-çırpan hırsızları takip edeceksiniz. Bunları diyordu kanun.

Onlar da kanunların kendilerine emrettiği şeyleri yapıyorlardı ve belli bir dönemde de yaptılar. Mesela; Süleyman Bey cumhurbaşkanı iken yeğenini içeriye attılar. Süleyman Bey devreye girseydi ki girebilirdi ama girmedi. Neden? Çünkü hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmemelidir. Evladın da olsa, eşin de olsa, kızın da olsa, yakının da olsa, hemfikrin de olsa, haksızlık karşısında, milletin hukukuna müteallik meseleler mevzuunda o hassasiyet gösterilmeli; kanun ve nizamın sana tanıdığı haklar/vazifeler yerine getirilmeli; yoksa sen bunu yapmazsan bir hainsin.

Kanun onlara bu hakkı vermişti. Onu bilmiyorum, belki o vazifeye intisap ederken de ellerini silahları üzerine koymuşlar; “Namusum, şerefim, haysiyetim üzerine, kanun ve nizam dairesi dışına çıkmayacağıma yemin…” demişlerdi. Bu türlü şeylerle elleri kolları bağlanmıştı. Yemin etmişler, kanun ve nizam var karşılarında. Fakat bir gün çalma meselesi suç olmaktan çıkmış. İhaleye fesat karıştırma suç olmaktan çıkmış. Değişik para transferleri suç olmaktan çıkmış. Bunlar bu tür şeylerdeki yasakların kalktığını bilmiyorlardı. Ve dolayısıyla da belki ondan dolayı tövbe etmeleri lazım!..

Düşen Maskeler ve Karakuşî Kararları

Herkul | | BAMTELI

*Her sıkıntı ve ızdırap bir kolaylığa gebedir ama haml (yüklülük) müddetine tahammül etmek gerekir.

*“Bi-kaderi’l keddi tüktesebü’l-meali – Sıkıntı ölçüsünde seviye/yükselme elde edilir.” Hatta denebilir ki, sıkıntı ne kadar şiddetli gelirse, “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6) hakikati zaviyesinden, Allah’ın izni ve inayetiyle, o zorluktan sonra gelen kolaylık da o ölçüde çaplı, çok derinlikli ve buudlu olur. Öyle bir inşirah yaşatır ki, çocuğunu dünyaya getiren anne gibi, daha önce çektiği bütün sıkıntıları unutur; “Bu Allah’ın ne büyük nimeti” der ve dedirtir.

Her Dönemin Ashab-ı Kehf’i ve Zalim Dakyanusları Vardır!..

*Geçmiş dönemlerde yaşayan mü’minlerin çektikleri sıkıntılar düşünülünce bugün maruz kalınan şeylere sıkıntı dememek icap eder. Mesela, Ashab-ı Kehf’i düşününüz. O insanlar, Dakyanuslar tarafından kurulan çarmıhlar karşısında dişlerini sıkıp sabretmişlerdir. Her zaman bir kısım Dakyanuslar olacaktır. İnançta, düşüncede, dünya görüşünde, hayat felsefesinde onlarla aynı şeyi paylaşmıyorsanız, biat etmemiş iseniz şayet, birkaç ay içinde üç defa yol, yöntem ve din değiştiren ehl-i nifakın sizi çepeçevre musibetler sarmalı içine alması kaçınılmazdır.

*Her dönemde Dakyanuslar vardır! Fakat inanın, ne Seyyidina Hazreti Musa’nın çektiğinin onda birini çekiyorsunuz, ne Hazreti İsa’nın, ne Hazreti Zekeriya’nın, ne Hazreti Yahya’nın, ne Hazreti Nuh’un, ne Hazreti Lut’un, ne de İnsanlığın İftihar Tablosu Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın çektiğinin onda birini çekiyorsunuz.

*Onlar yapacaklarını yaptılar, arkada bir gül devri bıraktılar. Bâkir topraklara tohumlar saçtılar ve ciddi bir ihlas ve samimiyet şuuruyla, bir îsâr ruhuyla; yani kendileri için bir şey düşünmeden, başkaları için yaşama felsefesiyle tohumu attı gittiler. “Biz tohum atalım, hatta icap ederse bunun tımarını da yapalım! Fakat kim hasat ederse etsin. Kim ambara taşırsa taşısın. O meselenin sonucuna kim sahip çıkarsa çıksın!” Böyle düşündü, böyle yaşadı ve arkada böyle bir miras bırakıp gittiler.

Musibet Varsa da Mübeşşirât da Devam Ediyor

*Kur’ân’a, tarih şuuruna, ruh ve mana köküne gönülden bağlılık içinde, dünyaya ütopyalar üstü bir hayat felsefesi sunma ve bunun için dünyanın dört bir yanına yayılma imkânı vermiş Cenâb-ı Hak. E canım o kadar hizmet, o kadar Cenâb-ı Hakk’ın muvaffakiyeti, o kadar teveccühât-ı Sübhâniye ve şimdiye dek belki bin defa –mübalağa etmiyorum– Hazreti Rûh-u Seyyidi’l Enâm’ın iltifatına mukabil bir kısım sıkıntıların olması tabii değil mi?!. İnsan olan insanların rüyalarında temessül buyuruyor: “Ben sizden hoşnutum, yaptığınız şeylerden. Durduğunuz yerde dişinizi sıkın, kemâl-ı sabırla sabredin, dimdik durun!..” diyor.

*Şimdi bunlar da kendilerine ait olmayınca, “Falanlar rüyayla amel ediyorlar” diyerek ta’n ediyorlar. Halbuki, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Benimle nübüvvet kesilir, fakat mübeşşirat devam eder.” buyuruyor. Gözler âlem-i şehadete kapanınca, âlem-i misâle ve âlem-i berzaha açılmalar oluyor. O açılmada değişik levhalar, değişik resimler ve değişik fotoğraflar belli hadiselerin sembolü olarak intikal ediyor. Koca İbn-i Sîrîn “Tâbirât” ile alakalı mücelledler yazmış; günümüzde bunların tercümeleri de var; hepiniz muttali olmuşsunuzdur.

*Yapılan iş Allah rızasına uygunsa, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l Enâm ondan hoşnutsa; iki üç ay içinde üç defa yol değiştiren, ortada durup “Acaba nerede olursam, orada daha fazla çıkar elde ederim!” mülahazasıyla hareket eden, Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “zıp orada zıp burada” insanlar tarafından tazyik görüyorsanız; bütün hayatlarını dünyevî çıkara bağlamış insanlar tarafından tazyik görüyorsanız, hakaret görüyorsanız, bunu size Allah’ın bir teveccühü ve iltifatı olarak kabul edin. Ve Fakir’e inanın burada: Allah sizi seviyor ki, sizi bu türlü şeylerle, hem de yakın gördüğünüz insanlarla imtihan ediyor. Çünkü Hazreti Rûh-u Seyyidi’l Enâm, “İnsan, dininin gücü, mukavemeti, enginliği ölçüsünde belalara maruz kalır.” diyor; bir başka hadis-i şerifte de “Belanın en çetini, en zorlusu Enbiyâ-i İzâma, ondan sonra da derecesine göre onların yolunda giden, onları adım adım takip eden ve izleyenlere gelir!..” buyuruyor.

*Bu ölçüde bişaretler varsa, bence, sinek ısırması nev’inden musibetlere aldırmamak lazım. Ölümle tehdit edebilirler, kanaat oluşturmaya çalışabilirler, korkutabilirler, sindirebilirler, bazı kimselere işkence de edebilirler; olabilir bütün bunlar.

*Molla Câmi ne güzel söyler: “Yâ Rasûlallah! Ne olaydı, Ashâb-ı Kehf’in köpeği gibi, Senin Ashâbının arasında Cennet’e girseydim. Onun Cennet’e, benim Cehennem’e gitmem nasıl revâ olur? O, Ashâb-ı Kehf’in köpeği; ben ise Senin Ashâbının köpeği!..” Büyükler kendilerine hep böyle bir “kıtmîr” olarak bakmışlar; biz kendimizi öyle görsek çok mu?

Bir-İki Eve, Birkaç Milyon İkramiyeye Peylenen İnsanları Tanıma İmkanı Buldunuz!..

*Halihazırda yaşananlar, Cenâb-ı Hakk’ın çok değişik tecelli dalga boyunda öyle lütuflar ifade ediyor ki, tahmin edemezsiniz. Sadece bir iki tanesinin kapağını aralayayım: “Mü’min, münafık birbirinden ayrıla, bayram o bayram olur!” Bu sayede, küçük bir tazyik karşısında bir eve peylenen insanları tanıma imkânını buldunuz. Ankara’nın göbeğinde iki eve peylenen insanları tanıma imkânını buldunuz. Bir sürü dönek insanın kaç kuruşla satıldığını görme imkânını elde ettiniz. Kimlerin gerçek fiyatının ne olduğunu görme imkânı oldu. Daha kritik dönemlerde bunların nasıl ters-yüz olacaklarını, tornistan olacaklarını görme imkânına sahip oldunuz. Bu size Allah’ın öyle bir lütfudur ki, hüsn-ü zan edersiniz, fakat böyle döneklerle bu büyük davanın gitmeyeceğine dair de adem-i itimad mülahazasını hatırınızın bir köşesinde daima muhafaza edersiniz veya hatırdan çıkarmazsınız.

*Çok kimseleri tanıma, öğrenme imkânı oldu. Hiç ihtimal vermiyordum! Baktım ki bir milyona satılan insan varmış. İki milyona, üç milyona, dört milyona, beş milyona yer değiştiren, tornistan olan, yüzken astar, astarken yüz olan bir sürü yüzsüz varmış. Bunları tanımak, size Allah’ın öyle bir lütfudur ki… Gelecekte bunlara da bağrınızı açarsınız, hüsn-ü zan edersiniz, tebessüm tasaddukunda bulunursunuz. Fakat “Bu yol uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var!” Bu yolu onlarla aşamayacağınıza, onların bu yolda size refakat edemeyeceğine dair bilginiz olsun diye, Cenâb-ı Hak, karakterleri kendilerine has resimleriyle, kabiliyetleriyle, donanımlarıyla ortaya koyuyor, “Dikkatli olun!” diyor. İbn Selulleri deşifre ediyor, onun arkasındaki 300 şu kadar insanı deşifre ediyor Allah (celle celâluhu). Siz de uzun yolun ancak kimlerle yürünebileceğini öğrenme imkânını elde ediyorsunuz. İnanın bana, bir trilyon para verseydiniz, bu kadar densiz, zıp orada zıp burada insanı tanıma imkânını elde edemezdiniz. Allah’ın öyle bir lütfu oldu ki size, bir sürü insanı iç dünyalarıyla, kinleriyle, nefretleriyle size tanıttırdı bu sayede; dolayısıyla güzergâh emniyetini sağladı. Yürüdüğünüz o upuzun yolda, yol emniyetini sağlamak adına, kimlerle uzun boylu bu yolculuk kat edilir, onu size talim buyurdu. Hem de nazarî bilgilerle değil, doğrudan doğruya pratikle. İşte bunu Allah size bahşettiyse, bunu alın, cebinize değil kalbinizin nöronlarına işleyin, tâ bundan sonra sûret-i haktan görünen bu türlü insanlar karşısında aldanmayasınız.

Hiç Paralel Olmadık, Hep Türkiye ve Mefkûremiz İçin Yaşadık!..

*Mağdur olan, mevkuf olan ve aynı zamanda istintak edilme durumunda bulunan insanlar vardır. Allah onların da yardımcısı olsun.. ve olacaktır da!

*Evvelki sohbetlerde de dedim: Paralel, paranoyanın nesebi gayr-i sahih, gayr-i meşru bir veled-i mülevvesidir. Hiç paralel diye bir şey yok. Ve dedim: Kim paralelse, Allah onun belasını versin. Çok rahat.. endişe duymuyorsunuz değil mi? Devletinize, milletinize, hükümetinize dünya çapında itibar kazandırdınız. Paralel olmadınız. Aklı başında olan insanlar, evvelki gün Süleyman Bey, daha sonra Turgut Bey, hatta Mesut Bey bu hizmetin yanında olmayı, Türkiye’nin gelişmesi, dünya tarafından tanınması adına çok önemli saydılar.

*Görüyorsunuz, bir yerde tek cepheli bir problemle başa çıkamıyoruz. Kırk senedir kan döküyoruz, dil döküyoruz, olmadı taviz veriyoruz, olmadı haysiyet ve şerefimizi ayaklar altına alarak pazarlıklara giriyoruz, vaatlerde bulunuyoruz. Tek bir cephedeki problemi halledecek kadar bir dirayet, bir kiyaset gösteremedik. Düşünün (Osmanlı’yı), 250 milyon ve içinde herkes var; Hristiyan var, Yahudi var, Ermeni var. Bunların hepsi insan ve her insana, ahsen-i takvime mazhariyeti cihetiyle o ölçüde saygı duymak bir mü’minin vazifesidir. İman ayrı bir meseledir. O sizin kendi yolunuz yönteminize karşı daha derince, daha içten, daha buudlu bir sevgi, bir alaka duymayı gerektirir. Fakat bu katiyen başkalarına adavet etme, onları bir cephe kabul etme, onları tahkir etme, onları tezyif etme, onların üzerine gitme densizliğini gerektirmez.

*Kürdüyle, Türküyle, Zazasıyla, Lazıyla, Çerkeziyle, Abazasıyla, Boşnağıyla, Makedonuyla, Arnavutuyla Anadolu insanı, el ele vermiş; dünyanın 160 ülkesinin okulunun arkasında duruyorlar. Öyle bir fasl-ı müşterek arkasında duruyorlar ki, bu meselenin makuliyeti katiyyen sorgulanamaz. Gittikleri yerlerden bu arkadaşlar hakkında en küçük bir şikâyet gelmedi. Üniversiteyi yeni bitirmiş ve bazıları da talebe olarak rehber gibi gittiler. Bu insanların hayat tecrübeleri yoktu. Rehabilitasyondan geçmemişlerdi. Kendilerine bir seminer verilmemişti. Demek ruhlarında bir saffet vardı, bir insanî sevgi vardı, bir alaka vardı ki, gittikleri yerlerde yadırganmadılar. İnsanca davrandılar. Demek ruhlarında bir yönüyle bir derinlik haline gelmişti İslam’ın engin ruhu. Bu muvaffakiyetin ikinci ve daha önemli yanı da Allah’ın iltifatıydı. Cenâb-ı Hak, onlar için kalblere vüdd (derin ve içten sevgi) vaz’ etmişti.

Dünyanın Bütün Şeytanları Toplansa da Mefkûre İnsanını Yolundan Alıkoyamaz!..

*Anadolu insanı, her rengiyle, her deseniyle, o dantela gibi şekliyle 160 küsur ülkede okul açıyor. Bir yönüyle yabancı elçilik yapıyor, ticarî münasebetler adına zemin oluşturuyor, ülkenizi tanıttırıyor, ruh ve mana köklerinizde nebeân eden zülali onlara tattırıyor. Birileri de kalkıp “Aman kapatın!” diyorlar. Bir kere demeyle iktifa etmiyorlar. Mesela, bir iki ay içerisinde Rusya’ya sekiz defa “Bu okulları kapatın!” diye başvuruda bulunuluyor. Öyle bir kin, öyle bir nefret, öyle bir iğbirâr, öyle bir haset, öyle bir intikam duygusu ki, yirmi değişik yol, yirmi değişik alternatif kullanılarak, Peygamber yolu olan o yoldan insanları vazgeçirmek için, şeytanın dürtüleriyle hiç durmadan uğraşıyorlar.

*Fakat bütün bunlar sizde katiyen sarsıntı meydana getirmemeli. Biz her birerlerimiz çarşıda pazarda demircilik yaparız, ayakkabı boyacılığı yaparız, şuna buna takke öreriz, çorap dokur satarız, Allah’ın izni ve inayetiyle bu işi devam ettiririz ve Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezler.

*Bu açıdan, böyle tutarsız şeylerle, inanan insanların yol emniyetini tehlikeye atıyor gibi tehdit etseler bile, Allah’ın izni inayetiyle diriğ etmemek, kâle almamak, belki şöyle düşünmek lazım: İhtimal, Allah bize çok geniş imkânlar bahşetti; herhalde bu imkânlar benim gibi birinin elinde değil de Ali, Veli, Bekir, Osman gibi birinin elinde olsaydı, Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle bu yapılanların beş katını yapardı. Demek ki, biz bazı şeyleri çok iyi değerlendiremedik. Zaman, imkan ve çevre adına Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkanları rantabl olarak değerlendiremedik. Cenâb-ı Hakk bu şekilde bizde bir metafizik gerilim hâsıl etti: Daha dikkatli olun! Bünyan-ı mersus gibi kenetlenin! Parmakların birbirine girmesi gibi birbirinize girin! Elli tane müfsit cereyan olsa, kopmamaya çalışın! Ve Kur’ân’a göre, Sünnete göre doğru bildiğiniz bu yoldan da ayrılmayın!

*Eğer yürüdüğünüz yol doğruysa, döndüğünüz zaman, tarih size de dönekler diyecektir; zıp orada zıp burada gezen münafıklar diyecektir. Allah hakkınızda böyle dedirtmesin. Ben hepinizi dırahşan çehreler, pırıl pırıl, aynı zamanda insanların içine ilham akıtabilen ilham kaynağı insanlar olarak görüyorum. İnşaallah o keyfiyet, o hususiyet ve o derinliklerinizi koruyarak, “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de câna safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” der, Allah’ın inayet ve riayetiyle yolunuzda yürürsünüz.

Paralel Bahane; Mesele Karakuşî Kararlarından İbaret

*Mağdurlar var, mazlumlar var, müstantakîn (sorguya çekilenler) var. “Kadı ola davacı ve muhzır dahi şahit / Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?” (Ziya Paşa) Hâkim davacı oluyor, ihzâren celbeden emniyetçi de şahit oluyor, o mahkemenin hükmüne derler mi adalet?!. Şimdi o kadar komik duruma düşüldü ki bu mevzuda, her gün bir skandal. Hatta riyâzî değil de, skandallar hendesî katlanarak gidiyor.

*Seleflerimiz, akıl ve mantıkla izah edilemeyen ya da kızgınlıkla veya tarafgirlikle verilen kararlara “Karakûşî Hüküm” demişlerdir. Kadı Karakuş’un kararları adeta birer fıkra ve darb-ı mesel niteliğinde dilden dile yayılmıştır. Bu anlatılanlardan biri de şöyledir:

*Bir hırsız adına yakınları, Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girilen evin sahibini şikâyet ederler: “Kadı Efendi, evin penceresine çok boya çalınmış, iyice kayganlaştırılmış; adamımız kaçarken düşmüş ve kolu kırılmış/felç olmuş!” derler. Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, pencereyi boyattım ama suç boyacıya aitti; o boyayı fazla kullanmış!” diyerek, işin içinden sıyrılır. Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir. Görevliler adamı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Vazifeliler gelip durumu haber verince, Karakuş, “Gidin daha kısa boylu bir boyacı bulun ve hükmü infaz edin!” der.

*Bu hadise, şu anda “paralel” yakıştırması ve bahanesiyle tutuklanan, sorgulanan ve sırada tevkifleri ve istintakları zalimîn güruhu tarafından söz konusu olan insanların durumuna da misal teşkil etmektedir. Mesele, Karakuşî kararından ibarettir.

İmtihan ve Hakta Sebât

Herkul | | BAMTELI

*Her hâlimizde, her tavrımızda, her davranışımızda, iman-ı ekmel, ihsân-ı ekmel, ihlas-ı ekmel, rıza-yı ekmel, yakin-i ekmel demeli, hayatımızı bu atkılar arasında bir dantela gibi düzgün işlemeye bakmalıyız. Bunda çok defa tam başarılı olamayabiliriz. Bazen falsolar cereyan edebilir. Fakat o hâl bizi o doğru duygu ve doğru düşünceyi vird-i zebân etmeden alıkoymamalı. Düşsek, sürçsek bile yine kalktığımız zaman “el ihsan ve’l ihlas” demeliyiz.

*Hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Hata edenlerin en hayırlısı, hata ettikten, düştükten, sürçtükten sonra hemen kalkıp doğrulup yine kemerbeste-i ubudiyetle Allah karşısında saygı, ta’zim, tebcil ve takdirle durandır.

*Peygamber Efendimiz, “Âdem (aleyhisselâm) unuttu, evlâtları da unuttu.”buyurur. Nisyan, insan mahiyetine, yaptığı devâsa iyilikleri unutmak için konmuştur. O iyilikleri hatırlamak insanı fahr, gurur, kendini beğenme ve “Yaptığımız şeyleri başkaları rüyalarında bile görmemiştir!” gibi şeytânî mülâhazalara sevkedebilir. Onun için bin tane iyilik yapsan, aklında kalanlar karşısında, tahdîs-i nîmet duygusuyla “Allah’ım bunu Sen yaptırdın. İçinde riya yoksa, süm’a yoksa, ucb yoksa, fahir yoksa şayet, bu iyilikler Sana aittir” demek ve mümkünse hasenatı hep unutmak esastır. Hatırlamayı da, en küçük hata her akla geldiğinde, “Meğer ben ne küstahmışım!” diyebilme istikametinde kullanmak lazımdır.

*İnsan kendisini tanırsa konumunu korumaya muvaffak olur. Allah potansiyel olarak bizi insan yaratmıştır, ama o insanlığın realize planında ortaya çıkması, bir yönüyle şart-ı âdî olarak sizin iradelerinize, cehdinize, teyakkuzunuza ve temkininize emanet edilmiştir.

*Şeytan sürekli aleyhimizdeki bazı şeyleri önümüze sürer, “Haydi siz de bir şey söyleyin bunlara karşı, hep sükût mu edeceksiniz?” der. Belki bazen sûret-i haktan da görünerek bir şeyler dürtükler; biz de hiç farkına varmadan onun dürtüklediği şeyleri söyleriz. Mesela “paralel” dediler bize. “Paralel” paranoyanın nesebi gayr-ı sahih veledidir. Biz de onlara diyelim: “Siz paralelsiniz!” Hayır, böyle mukabele etmemeli!.. Mesela, “sülük” dediler. Nedir? Kanı emen! Hakikaten birileri milletin kanını emiyor, kansız bırakıyor onu. Fakat mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerek “Kan emen sülükler sizsiniz!” dememeli!.. İlle de bir şey demek istiyorsanız; karbondioksit atma manasında, şöyle dersiniz: “Kim paralelse, Allah onun belasını versin. Kim sülükse, Allah onun bin belasını versin. Sülüklerin evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Bizsek yani. Kim çeteyse… kim örgütse… kim silahlı örgütse… kim milletine kötülük yapmak istiyorsa… kim milletin hakkı olan arpa kadar bir haram yemişse, Allah onun belasını versin!” Bunu söylerken kendi adınıza söyleyin!

*Densiz demeyi bile terbiyeme, saygıma uygun bulmadım. Onlar densizliğin her türlüsünü söylediler. Dedikleri ettikleri şeyleri saydılar, yakın tarihe kadar 200 tane küfür, tel’în, lanet lafından bahsettiler. Hepsini hatırımda tutmadım. Orada da Cenab-ı Hakk’ın bana verdiği nisyan hakkını kullandım. Demedik şey, atmadıkları iftira, söylemedikleri yalan ve sizi uğratmadıkları gadr bırakmamışlar.. etmedikleri emanete hıyanet bırakmamışlar. Fakat bütün bunları -Halk ifadesiyle, onu demek de doğru mu? Nezaketmizle telif edilebilir mi? Karakterimizin sesi soluğu olur mu? Değilse Allah bizi affetsin, mâşerî vicdan da bizi bağışlasın- buldukları bir günah keçisine yüklediler. Bir gün insanlık cennete gitme yoluna girse, sıratı da geçse, orada bir şeye takılsa, “Hele durun size bir şey soracağız!” dense, yine onların o paranoyasından doğan nesebi gayr-ı sahih paralel mülahazasına verecek ve diyecekler ki, “Bunların yüzünden oldu!” Şimdi öyle bir mantık ve öyle bir felsefe, zedelenmiş, yaralanmış, bir yönüyle ayıp örtme duygusuyla kıvranıp duran insanların ruhuna öyle hâkim olmuş ki, bütün mesâvîyi birilerine yüklemeyi o işin içinden sıyrılmanın tek yolu olarak görüyorlar. Fakat, bütün bunlara karşı centilmence davranmak size düşüyor.

*Biraz rahatsızlığımdan, biraz da bunlara cevap vermemek için, aylardan beri burada sizin karşınıza çıkmadım. Şayet sizin karşınıza çıkarken, birilerinin yaptığı fenalıklar karşısında hislerimi işin içine katarak konuşursam, bu marz-ı ilâhîye uygun düşmez, ihlasa muvafık düşmez, ihsan şuuruyla telif edilemez, yakîn ile telif edilemez; böyle olmayınca da o beş para etmez. Beş para etmeyen insanlar gayr-ı merğûb metâlarını her gün maşerî vicdan pazarlarına, panayırlarına sürseler bile, bize bu mevzuda yine karakterimizin gereğini ortaya koymak düşer. Karakterinizi bozmanız, onun gereğine göre laf etmemeniz, öyle bir davranışta bulunmamanız, kendi namusunuza dokunmak kadar çirkin ve şenî’ bir şeydir. Başkaları da kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlarmış, o bizi alakadar etmez.

*Kimse kimsenin vizrini, vebalini yüklenemez. Herkes kendi vebaliyle oraya gidecek. Kaldı ki mesleğiniz, meşrebiniz, mizacınız, mezakınız itibarıyla öbür tarafta görseniz ki birileri sizin vebalinizi sırtlanmış, beli bükülmüş bir hamal gibi o veballer altında inliyor, buna da razı olmazsınız. Bu mülahazayla, bilirsiniz, elli senedir aleyhimde yazı yazan insana bile sizi de şahid tutarak şahsıma ait hakları helal ettiğimi söylemişimdir. Ne var ki, şimdi denen şeyler onun dediklerini çok geçti. Lenin’in Müslümanlara dediği şeyleri çok geçti. Amnofis’in Hazreti Musa’ya dediği şeyleri çok geçti. Ramses’in bilmem hangi Allah makbulü kuluna dediği şeyleri çok geçti. Fakat elin âlemin dediği, ettiği şeyler hadden efzun hale geldiyse, bence bizim de hadden efzun bir haddimiz olmalı. Her şeyi, Allah’ın izni ve inayetiyle, Cenab-ı Hakk’ın ruh sistemimize, ruh midemize yerleştirdiği enzimlerle ezmeli, hamur etmeli, halletmeli, sonra da ıtrahat halinde atılacak yerlerde götürüp atmalı!

*“Aşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş/ İncinen incitenden.”Siz incitmeyen olun. Varsın başkaları inciten olsun. Çünkü sizin dünya adına bir talebiniz yok. Başkaları bir şey olduysa, onun ötesinde bir şey olmak için çırpınıyorsa, karakteri de ona müsaitse, yapmadık şey bırakmayabilir. Fakat sizin eğer Allah’ın rızasından, hoşnutluğundan başka, ila-yı kelimetullahtan başka, nam-ı celil-i Muhammedi’yi güneşin doğup battığı her yere ulaştırmadan başka bir hedefiniz varsa, “Biz de bir gün bir yerde küçük bir reis olalım, bir vekil olalım, bir bilmem ne olalım!” mülahazalarını taşıyorsanız, hiç farkına varmadan Allah’tan o nispette uzaklaşmış olursunuz.

*Hz. Pir-i Mugan, demokrasiye, evrensel insan haklarına hizmet ediyorlar diye belli bir dönemde altmışlar öncesi bazılarına karşı az tarafgirlik hissettiğini, fakat sonra yanlış olduğunu anladığını ve “Euzubillahi mineş-şeytani ves-siyaseti” deyip uzaklaştığını belirtir. Mesleğimiz, meşrebimiz budur. Sizin arkadaşlarınız da ayaklarının ucuna kadar gelen o şeyleri böyle bir mülahaza olmasaydı katiyen itmezlerdi. Varsın onun arkasından koşanlar koşadursunlar; siz onların hepsini elinizin tersiyle itin. “Bana Allah’ım gerek!” deyin. “Cennet dedikleri üç beş huri, üç beş gılman, üç beş villa, üç beş tane köşk. Sen onları isteyene ver, bana Seni gerek Seni!” deyin ve yolunda böyle yürüyün. Allah sizi yüz üstü düşürmeyecektir, inanın buna.

*Fırtınalara, tsunamilere gelince; şimdiye kadar bu yolun yolcularının sabit değişmez kaderi olmuştur. Hep imtihan olmuşlar, evlatla imtihan olmuşlar, malla imtihan olmuşlar; çağın tiranlarıyla, güç ve kuvvet zehirlenmesiyle mahvolmuş insanlarıyla imtihan olmuşlar. Seyyidina Hz. Musa, Mısır’dan Eyke’ye, oradan Medyen’e mekik dokumak üzere yurdunu yuvasını terk etmiş. Seyyidina Hz. Yusuf’un çektiği şeyler dillere destan. Yakup aleyhisselam’ın çektiği dillere destan. Hazreti İbrahim Halilu’r-Rahman doğup büyüdüğü Mezopotamya’dan, yurdundan, yuvasından kovulmuş. Diğer enbiya-ı izamın başına gelen şeyler malum. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi beldesinden, Kabe’den dışarı çıkarılmış. Bütün Peygamberler çekmişler. Veliler de çekmişler. Gazzali deliler gibi mezarlarda dolaşmış. Hasan Şazili hazretlerinin adeta boynuna zincir vurulmuş, ayaklarına pranga takılmış. İmam Şafii hazretleri zincirler içinde ta Bağdat’a kadar celbedilmiş, sürekli kan püskürte püskürte oraya kadar götürülmüş; dayanamamış bunlara 55 yaşındayken ruhunun ufkuna yürümüş. Koca Ebu Hanife zindanlarda kırbaçlanmış. Ahmed bin Hanbel gibi büyük muhaddis, bir milyon hadisi eleyerek Müsned’ini yazmış bir insan, “Kur’ân mahluk değildir” dediği için, Kur’ân’ın tek bir meselesinden dolayı hapishanelerde kırbaç yiye yiye ömrünü geçirmiş. “Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.” Eğer bu yolu böyle bilerek girmişseniz, bunlara da katlanacaksınız. Bazen Firavunlar yapacak, bazen Nemrutlar yapacak, bazen kefere ve fecere yapacak, bazen münafıklar yapacak. Bazen de Müslümanlığı sindirememiş, Kur’ân okudukları halde gırtlaklarından aşağı inmeyen, alınları nasır bağlayacak şekilde secdeden başlarını kaldırmadıkları halde nifaktan kurtulamayan insanlardan çekeceksiniz. Bir yönüyle çok defa çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyu olacak; bütün bunları bilerek bu yolda iseniz dişinizi sıkıp sabredeceksiniz.

*Kur’ân-ı Kerim’de

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber) sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş; daha sonra da, bu belâ ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir. Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfî ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve yüksek makamlara çıkarır.

*“Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Başınıza ne gelirse gelsin; “Gelse Celâlinden cefa, yahut Cemâlinden vefa; ikisi de cana safa, lütfu da hoş kahrı da hoş.” Bu Kıtmir kardeşiniz 27 Mayıs’tan bu yana -çoğunuz yoktunuz o gün- ölüm tehditleriyle her zaman preslendim. Askerliğimi yapmamış bir gençtim. O zaman ihtilalciler yapıyordu. 12 Mart’ta zindanlar gördüm, tehditler gördüm; Yargıtay’da o mesele duruyorken bir af çıktı, Cenâb-ı Hakk öyle sıyrılmak lütfetti, mahkumiyet ve sürgün kararları vardı. İnandığınız şeylere inanmayanlar, sizin değerlerinizi değer kabul etmeyenler sizi hiçbir zaman hazmedememişlerdir. 12 Eylül’de tam 6 sene -o sefillerde kaçan şaki gibi- kovalandım. Cenâb-ı Hakk onlara yakalatmadı. Arkadaşlarımdan birisi -makamı cennet olsun- ordudan ayrılmış Cahit Erdoğan dedi ki bir gün: “Hocam iyi ki ele geçmedin; öyle işkence, eza ve cefa ki, hastasınız, şekeriniz var, kalbiniz var, dayanmanız mümkün değildi. İyi ki Allah yakalatmadı.” Fakat, babayiğitler, başkan Muhsin gibi kahramanlar -makamı cennet olsun- 6 sene hücrede kaldılar.

*28 Şubat’ta da aynı şey oldu. Sonra Haziran Fırtınası koptu. Akabinde musibet musibeti takip etti. Şimdi o Haziran fırtınasında birilerinin işgüzarlık yaparak 300 sayfalık iddianameye sokuşturdukları şeyleri Neo-iddianame şeklinde yine hazırlamayı düşünüyorlar. 300 sayfalık iddianame ki burada niyabet tarikiyle istintak edilirken New Jersey başsavcısı baktı ve katıla katıla güldü; “Bu ne komik şey!” falan dedi. Bugünleri görseydi herhalde gülmekten bayılırdı.

*Hasılı; biz hep çektik, çektirenler de hep çektirdiler, bundan sonra da çektirecekler. Allah’a ahd-ü peymanımız var; dönmeme kararındayız. Allah döndürecekse, canımızı alsın. Allah bunları yapanlara da insaf, iz’an, bizimle beraber kalb salahı ihsan eylesin. Âmin…

Birlik, Dirlik ve Beraberliğin Yolu.

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 22 Aralık 2013 tarihinde (Türkiye saatiyle 10:30’da) yaptığı sohbet:

* Âdet olan şeylerde enbiya-i izamın taklit edilmesi ibadet sayılabilir. Başkalarının yaptığı şeyleri taklit birer saygının ifadesidir. Asıl mesele enbiya-i izâmdır; yemede, içmede, yatmada kalkmada, oturmada, konuşmada, hemen hayatın her yanında.. çünkü onlar bütün bir hayatı talim etmek üzere Allah tarafından gönderilmiş hususi, özel, âli payeli, mansıplı, semavî muallimlerdir -mücerred muallim tabiriyle ifade etmek istemedim-. Bir mecburiyet yoktur ille de onların o detaya ait taklitlerine; fakat hâlis bir niyetle detayda bile onları taklit ederek tavır ve davranışlarınızı bir yönüyle ibadet olarak, ibadet hanesine yazdırmış olursunuz. Âdetler de ibadet olur. Şöyle yerdi, şöyle içerdi, şöyle otururdu, şöyle kalkardı.. halkın içine çıktığı zaman çevreye şöyle tebessüm yağdırırdı.. en bedbin ruhlara bile onların yüzlerine bakmak suretiyle içlerine inşirah salardı. Bunlarda, belki başta iradeyi zorlayarak -her meselede öyledir zaten- biraz câli, sun’î, şeklî, nazarî durum; fakat sonra işleye işleye mesele tabiatın bir derinliği haline gelince, bu defa onları bir iç dinamizmle gerektiği yerde hemen ortaya koyar insan hiç farkına varmadan.. düşünmeden diyeceği şeyleri der. “Sübhanallah” diyeceği zaman düşünmeden der. “Allahu Ekber” diyeceği yerde düşünmeden der. İç heyecanının ifadesidir. Bütün bunlara isterseniz “iç tepki” deyin, “iç dinamizmin harekete geçirilmesi” deyin, isterseniz “vicdanın sesi-soluğu” deyin, isterseniz “latife-i rabbaniyenin dürtüsü” deyin, isterseniz “ruhun yönlendirmesi” deyin.. Bunlar sofi terminolojisi içinde mahiyet-i insaniyede çok önemli sistemler, mekanizmalar…

* Keşke her meselede mutlaka iktida edilmesi kazandıran o zatları taklit edebilsek! Her meselede İnsanlığın İftihar Tablosu başta olmak üzere, milimi milimine O’nun adımlarında O’nu izleyen, O’nu yakın takibe alan O’ndan sonraki sâdık u masdûk o büyük insanları.. ister sahabe-i kiram çerçevesinde meseleyi ele alırsınız, ister tabiin-i fiham efendilerimiz, isterse daha sonraki dönemdeki müçtehidin-i izam ve hiçbir asrı boş bırakmamak üzere o nurefşan Zât’ın zıll-ı ziyasını insanlara ifade etmek üzere gelen mücedditler.. sabit o hakikati insanların ruhunda her asırda yeniden bir kere daha bir yönüyle onun boyasını çalarak gözlere göstermek, ruhlara hissettirmek, kalbleri onunla heyecana getirmek üzere yenileyen insanlar.

* Cenâb-ı Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir. Nitekim, Mâide sûresinin 54. ayetinde şöyle buyuruluyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirir ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı yüzleri yerde, kâfirlere (küfür sıfatlarına) karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücahede ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olan Vâsi’ ve her şeyi en iyi şekilde bilen Alîm’dir.”

* Cenab-ı Hak, başka bir ayet-i kerimede de

إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

“Eğer isterse sizi götürür ve cedid bir kavim getirir.” (İbrâhim Sûresi, 14/19; Fâtır Sûresi, 35/16) buyuruyor. Dilerse böyle partallaşmış, eskimiş, dinin tozu-toprağı sadece üzerlerinde, kalblerinde onu derinlemesine yaşamayan, geceleri ah u vah etmeyen, başlarını yere koyup inlemeyen, derin bir muhasebe hissiyle kendilerini insanların en mücrimi görmeyen ve kendi hayallerinde büyüttükleri o cürümlere göre istiğfarla inlemeyen, tövbeyle o kapının tokmağına dokunmayan, inâbeyle sürekli O’nun murad-ı sübhanisini kollamayan, evbeyle her zaman “Dahası var mı ya Rabbi, öyle olayım!” demeyen insanları alır götürür -işe yaramadıklarından dolayı- yeni, cedit bir nesil getirir. Oturur kalkar hep onu düşünürler. Ve O’nun murâd-ı sübhânisine göre bir dünya kurgusunda bulunurlar; yani “İnsanlar keşke şöyle olsa, böyle derin olsa, imana saygıları olsa, insana karşı saygıları olsa, insan hürriyetine karşı saygıları olsa, insanları saygılarıyla ansalar.” (diye dertlenen) böyle bir kavim getirir. Ve insanlığın çehresi o sayede değişir. Yoksa duygu ve düşünce itibariyle partallaşmış, eskimiş şeyleri ruhaniler ve melekler alır bir tarafa atarlar, insan hiç farkına varmaz bunun.

* Arkadan yeni bir nesil, topraktan başını dışarıya çıkaran rüşeymler gibi başını dışarıya çıkarır, başağa yürür. Bir müddet de o ceditlerle cedit bir dünya oluşur. İman, yeni gökten inmiş gibi duyulur. Herkes meseleyi Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi duyar. Aşere-i mübeşşere gibi duyar. Hak dostları gibi duyar. Sanki böyle gökten yeni inmiş şebnemler gibi ruh yapraklarına dökülmüş de tazeliğiyle onu duyuyor ve heyecana geliyor gibi hissederler ve din gerçek manada, İslamî ruh ve mana gerçek manada, mefkuremiz gerçek manada, ruh abidemizin ikamesi de gerçek manada ancak o cedid nesille gerçekleşir. Yoksa birbirinin ayağını kaydıran, istemediği insanlara çelme takan, nâsezâ nâbecâ sözlerle insanları karalayan insanlar, Müslümanlık deseler de ondan fersah fersah uzaktırlar. Din deseler de ondan fersah fersah uzaktırlar.

* Müslümana “çete” diyen, “şebeke” diyen, “eşkıya” diyen ve onları inlere sığınmış goriller gibi, maymunlar gibi gören.. bunlar partallaşmış düşüncelerin sözlere, düşüncelere, ifadelere aksedişinden başka bir şey değildir ve bunlarla hiçbir eğri düzeltilemez. İnsanlığın beklediği o hakikatler hiçbir zaman bunlar sayesinde kazanılamaz. Emekler durur insanlık ve sürekli beklediği ümitlerinin inkisarıyla bir kere daha asâ gibi bükülür iki büklüm olur. Bir kere daha inler, bir kere daha inkisar yaşar. Bir kere daha ateş böceklerini Sirüs yıldızı gibi alkışlamış olmanın aldanmışlığı içinde hicap duyar, başını önüne eğer, “Affet beni Allahım!” der.

* Hakka-hakikate hizmet edenler, adanmışlar.. ömürlerini bazıları itibarıyla cami pencerelerinde -iffetlerine toz kondurmamak için- geçiren insanlar.. o cami pencerelerini “in” şeklinde görme; iki metre genişliğindeki tahta kulübeleri “in” şeklinde görme, sırf halka el açmamak, dilenmemek, hak yememek için hayatlarını belli bir darlık içinde o darlığa mahkum ederek geçirmek isteyen insanların o darlıklarını “in” gibi görme, esasen “in”in neden ibaret olduğunu bilmemenin ifadesidir. Evet, böyle diyecekler ve sizi bu tür düşüncelerle mâşerî vicdanda belli şeylere mahkum etmek isteyecekler ama bunların hepsi seviyesizliğin ifadesidir. Betahsis “densiz” tabirini kullanmadım. Hakka gönül vermiş insanlar, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda olanlar, bence aynı şeylerle de mukabele etmemeli. Hatta gözleriyle görseler bile.. Nitekim benim, velayetinden, hakka karşı gözünün açık olduğundan şüphem olmayan birisi, birisinin genel mefkuremize ve düşüncelerimize, gaye-yi hayalimize ve ideallerimize ters insanların arkasına takılıp -onlara takılmak suretiyle bir yere varacağını zanneden bir insan- onlar girdikleri yerde gorillere dönüşmüşlerdi, o da arkalarından girince, o da gorile dönüşmüş. Ama ben bunu kimseye söylemedim. Bunu kimseye söylemek bir insanı içine düştüğü o çamur içinde “Oh müstehak!..” demek gibi bir densizliktir. Mü’mine öyle bir densizlik yakışmaz.

* Kimin “in”de olduğunu Allah görüyor. Hazreti Ruh-u Seyyidu’l-Enâm da onu görüyor. Mele-i A’lânın sakinleri de şahittir. Fakat siz bu türlü şeyler karşısında, Kur’an’a gönül vermiş insanlar.. her kategoride.. bir mefkurede, bir gaye-i hayalde, bir Kur’anî mantıkîlikte, bir Din-i Mübîn-i İslama ait mâkûliyette bir araya gelmiş insanlar.. (Bunları kategorilere ayırdığınız zaman şöyle olabilir: Kardeş seviyesinde olabilir; çok rahatlıkla, Sahabenin birbirini kucakladığı gibi kucaklayabileceğiniz insanlar. “Canım, ırzım, her şeyim sana feda olsun!” diyecek kadar yakındır. Dost olur, meselenin makuliyetinde sizin yanınızda olur. Taraftar olur, “Yapılan bu şeyler milletimizin geleceği adına çok faydalı şeylerdir!” der. Muhib olur, “Bu insanları sevgi alanının dışında tutmamak lazım”. Beyne beyne olur, ârafta olur; sağa bakar, sola bakar, bir yönüyle mâkulü orada görür ve mâkule göre karar verir, “Bu isabetli bir iş!..” der; “Mabede gitmek gibi isabetli bir iş!” der, “Dünyanın yeniden bir hakikat üzerinde bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşaması ancak bu sayede olacaktır!” der o âraftakiler. İşte böylesine gayr-i mütecânis fertlerden müteşekkil bir heyet…) Bunlar bir şey yapıyorlardır ve bunlar bu yaptıkları şeylerden dolayı ta’n u teşnîye maruz kalabilirler. “İnlerdeki maymunlar, goriller, ayılar, sırtlanlar, yılanlar, çıyanlar gibi…” “İn” deyince onlar anlaşılır. Bu türlü töhmetler, ittihamlar karşısında kalabilirler. Fakat böylesine seviyesizliğe böyle seviyesizce mukabelede bulunmamak lazım. “Allah bizi de sizi de affetsin!”, “Allah kalblerimizi ıslah eylesin!” demekle mukabelede bulunmak lazım.

* Bir tavzihte daha bulunmak istiyorum. Siz şahitsiniz ben burada dedim ki: “Eğer birileri.. biz de dâhiliz buna ve bize nisbet edilen insanlar da.. -nisbetleri ne kadar doğru.. şu arz ettiğim kategori içinde olabilir- ve bunların binde birini ben tanımıyorum. Eğer onlar ve biz, bir yanlışlık yapıyorsak, Allah’ın ahkâmına göre, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Subhânîsine göre, adalet-i Kur’aniye’ye göre, modern hukukun adalet sistemine göre, bir yanlışlık yapıyorsak şayet, topluma hıyanet sayılacak bir yanlışlık yapıyorsak şayet, geleceğimizi karartma adına bir yanlışlık yapıyorsak şayet, Allah evlerimize ateş salsın, bizi yerin dibine batırsın!..” Bir şeye güvenerek böyle dedim. İnanıyorum ki, sizin içinizde, şu farklı kategorilere rağmen, şu gayr-i mütecânis toplumun değişik kategorilerdeki farklı renk, desen, şekil ve şivelerine rağmen, böyle bir şeye sukût etmiş insan yoktur inşaallah ve dolayısıyla da inşaallah Allah onların evlerine ateş salmaz. Sonra da dedim: “Hakka ve hakikate karşı saygısızlığı kim yapıyorsa, harâmîliği kim yapıyorsa, hırsızlığı kim yapıyorsa, milletimizin halâsı adına, arınması adına, aklanması adına, aklık peşinde koşanların aklanması adına, Allah onların evlerine ateş salsın.” Ama görüyorum ki sadece bu son kısmı bir yönüyle İnternette, “tweet”lerde, gazetelerde neşretmek suretiyle meseleyi çarpıtma hıyanetini irtikâb eden, kara ruhlu, kara düşünceli, kara vicdanlı, kara kalemli bir sürü kara-kapkara insan var. Meseleler böyle çarpıtılınca, bir kesime de meseleler öyle gidiyor; dolayısıyla toplumun değişik kesimleri birbirinden kopuyor ve uzaklaşıyor. Tavzihte bulunma lüzumunu hissettim; çünkü çirkin, densiz, seviyesiz bir iftira ve çarpıtmaydı.

* Haziran fırtınasında dine-diyanete karşı gelenler, kesme, biçme, yapıştırma, montajlama şeklinde o türlü bantları öyle yaptı, piyasaya sürdü ve bir şeyi karartmaya çalıştılar. Fakat oyunları tutmadı. O adliye içinde hakkaniyete bağlı, adalete bağlı, kalbiyle, ruhuyla, latîfe-i rabbânisiyle dipdiri hâkimler de vardı. İnşaallah hepsi öyle olsun, inşaallah hepsi öyledir. Ve Cenâb-ı Hak onlara o mevzuda doğruyu, isabeti gösterdi ve doğru ve isabetli bir karar verdiler, sıyrılma imkânı oldu. Buraya da geldi 300 sayfalık iddianame. “Bakarken, sağa bakman gerekirken sen sola bakmışsın, niye sola baktın?!. Efendim öne bakman lazım gelirken bazen dönüp arkaya da bakmışsın?!.” falan. Buradaki savcı, New Jersey’in başsavcısı, hezeyan sayılabilecek bu iddianamenin değişik paragrafları, maddeleri hakkında, meseleyi o kadar çok komik bulmuştu ki, hakkâniyetli davranmıştı. Falanın filanın bu mevzuda yardımı ile değil, hiç tanımadığımız, etmediğimiz bir insan, vicdanın sesini ve soluğunu dinleyerek burada, meseleleri yerinde değerlendirmiş ve ona göre bir rapor göndermiş, oradaki insaflı hâkimler de ona göre karar vermişti.

* Hiç kimseye karşı medyûniyetimiz yok, hiç kimseden hakkımızın dışında da bir talepte bulunmadık. Ancak din-iman hizmeti adına, mefkûre donanımı adına, gâye-i hayâli ikâme etme adına, insanlığın kalbde, gönülde, ruhta, sırda, histe, hafîde, ahfâda bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşaması adına verilen hizmeti dinamitlemeye karşı da, karşı çıkmak, bunu tasvip etmemek, ama centilmence, ama efendice, kimseyi kırmadan incitmeden.. bu da Hakkın hatırına bir vazifedir. Bunu yapmamak, Hakk’a karşı saygısızlık olur. Allah’a hesap veririz. Burada da dimdik durma bizim vazifemizdir. Misyonumuzun gereğidir.

* O misyonu temsil eden insanlar, -yine siz o kategoride mütalaa edilen insanlara havale edin- demek ki mesele çok sâlim; akl-ı selîm, kalb-i selîm, ruh-u selîm, vicdan-ı selîm olan insanlar bu meseleye “evet” diyorlar. Problemi olan insanlar “hayır bu olmasın” diyorlar. Akılda, kalbde, ruhta, histe, vicdanda problemi olanlar; yani selîm akla, selîm kalbe, selîm hisse, selîm vicdana sahip olmayanlar, bu mevzuda meseleye problem nazarıyla bakıyorlar. Bütün o çirkin planların, projelerin, komploların arkasında olan şey odur.

* Müstakîm harekete komplo deniyor, hıyanetin denâetin deşifre edilmesine komplo deniyor; hıyanet ve denâet müdafaa edilmeye çalışılıyor.

* Kimsenin hıyanet ve denâetini deşifre etme gibi bir vazifemiz yok. Fakat birileri onu yapmışsa, yapıyorsa şayet, ele almışsa, üzerine yürümüşse, o da bizi aşan bir mevzu. O mevzuda müdahale etme durumunda değiliz. Elli defa değiştirmeden sonra, operasyondan sonra, hâlâ birileri çıkıp böyle yapıyorsa, deriz ki: “Ne yapalım değiştirdiniz, aynı adamlar aynı şeyleri yapıyorlar. Değiştiriyorsunuz yine aynı şeyleri yapıyorlar. Ne yapalım!..”

* El-İnsaf. İnsaf dinin yarısıdır. İnsafı olmayan dinin yarısını kaybetmiştir. Burada er-geç hüsran yaşar, orada da ilahî hizlâna maruz kalır. Allah sizi bizi ve bütün mü’min kardeşlerimizi öyle bir hüsran, öyle bir hizlândan muhafaza buyursun.

* Başka türlü konuşamayız zaten. Şahısları söz konusu edemeyiz. Şahsî ayıpları setretmeyi vazife biliriz. Ve onunla Cenâb-ı Hakk’ın bize lütufta bulunacağına inanırız. Onu dinimiz adına bir sorumluluk biliyoruz, dinimiz adına önemli bir vazife biliyoruz. Ama birileri tarafından bazı şeyler deşifre edilmişse ve onu önleme bizim elimizden gelmiyorsa şayet, o mevzuda isnâdât karşısında herhalde tavzih adına, tashih adına bir şey söylemek.. kendini dine, imana, hizmete vakfetmiş bu insanların itibarı adına, onların karalanmaması adına onu da bir vecibe biliyoruz.

* Bunca insan senelerden beri -altmış seneden beri neredeyse Hazreti Pir’in ve onun talebelerinin hayatıyla irtibatlandırılacak olursa şayet- kulübe gibi, “in” gibi yerlerde yaşıyor, hakkı, hakikatı neşrediyorlardı ve dünyevî bir beklentileri de yoktu. İsteselerdi onlar da bir şey olurlardı. İçlerinde olacak insanlar da vardı, belki isteselerdi olurlardı. Fakat öyle değil. Esasen gaye-i hayalimize, o yüksek mefkuremize, millet ruhunun yeniden canlandırılmasına, tarihî misyonunu milletimizin ifade etmesi adına, devletler muvazenesinde belli bir dönemde muvazene unsuru olmasını yeniden elde etmesine matuf gayretler adına akla hayale gelmedik çileler çekilmiş, ızdırablara maruz kalınmış. Bizim çektiğimiz onların çektiğinin yanında onda bir kalır, onda bir bile olmaz.

* Altmış senesinden bu yana, bugün şunu bunu tenkit eden insanlar, ekmeğe “pepe” dedikleri dönemde polisler tarafından tazyik ediliyor, ölümle tehdit ediliyor, bazen birisi imdata yetişmezse şayet bir suikaste maruz bırakılıyorduk…. Askerlik öncesi… Askerde de içeri atılıyorsunuz, sadece Allah, Peygamber dediğinizden dolayı. Ondan sonraki hizmet hayatında, vazife hayatında başımıza gelen şeyleri sizler biliyorsunuz. Onda birine maruz kalan insanlar, onu destanlaştırdılar, onu bir kahramanlık saydılar. Biz bütün hayatımız boyunca hep aynı şeyleri yaşadık.

* Kimsenin bir müslümana karşı -hafizanallah- çelmeye getirme, onu elenseye alma, onu kündeye getirme gibi bir düşüncesi yok. Allah herkesi istediği şeyde payidar eylesin. Daha ilerisine, daha ilerisine, daha ilerisine… Türkiye’de zirveyi tutmanın dışında, isterse Avrupa’da da zirveyi tutsunlar, Asya’da da zirveyi tutsunlar, Afrika’da da zirveyi tutsunlar; liyakatleri varsa ve mâşerî vicdanın kabulüne mazhar iseler olsunlar, öyle dua edelim. Allah payelerini artırsın, arş-ı kemalata yükseltsin onları.

* Fakat bizim öyle bir derdimiz hiç olmadı, hiç olmaz. O türlü şeyleri söylemeden hicap duyuyorum. Bir insanın dünyaya en çok meyledeceği zaman, gençlik zamanıdır. Yirmi yirmibeş yaşındayken o türlü şeyler ayağımın ucuna kadar geldiği halde ittim, bugünleri de görmeden ittim. Allah’a hamd ederim dünyaya karşı hiçbir talebim olmadı. Bir tane dikili taşım olsun, onu bile taleb etmedim. Onun için ömrüm cami penceresinde, tahta kulübede, şimdi de sürgünde geçiyor. Kirasını vererek bir vakfın mekanının bir odasını kullanıyorum burada. Mâşerî vicdan da bunu böyle bilsin. Su-i zan edenler su-i zanlarından vazgeçsinler. Ben hakkımı helal ederim yerden göğe kadar. Fakat Allah hukukuna taalluk eden meselelerde ahirette paçalarını kurtaramazlar, yakalarını kurtaramazlar.

* Ben kirli demiyorum, mâşerî vicdanın kirli diye kabul ettiği bazı durumlar olmuşsa, onlardan arınmanın yolu, kursaklardaki, kolonlardaki o şeyleri atmak suretiyle aklanmaktır. Aklanmak suretiyle itibarımızı bir kere daha yenilemektir. Millet ruhunda vahdeti temin etmek, vifak ve ittifak yollarını araştırmaktır. Vifak ve ittifak yollarına müteveccih her hamle, Allah’ın izni ve inayetiyle tevfik-i ilâhinin en önemli vesilesidir.

* “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez.” Yüreklerin toplu çarpmasını sağlamak lazım. Birine çete, birine eşkıya, birine “in”deki goril, maymun gibi bakarsanız, gönüller bu ölçüde yıkılırsa, bunlar bir yönüyle mantık ve maslahatın gereği iltizamlarını devam ettirseler bile kalben sizi duadan dûr ederler. Ama biz etmeyeceğiz, duadan dûr etmeyeceğiz. Allah topyekun milletimizi payidar eylesin. Payesini ta arşa çıkarsın. Efradı beyninde adaletin teessüsüne onları muvaffak kılsın. “Milletin efradı beyninde olmazsa adalet / Çakılır zemine arşa çıkan paye-i devlet.” Ona meydan vermemek için milletin efrâdı beyninde adaletin tesisine bakmak lazım.

Yolsuzluk

Herkul | | BAMTELI

* İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevketmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği.

*Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır. “Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz / Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.” Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli.

* Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülmez. Şiddet, hiddet, öfke.. bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, ğilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.

* Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarınının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumunu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.

* “Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibariyle âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı, “Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile.”

* Koskocaman camiayı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden,

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir.

* Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler.

* Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’anın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir.

*Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiye’li kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysa ki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîbsin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâbsın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, çok farklı Cenâb-ı Hakk’a yönelmenin adları ve unvanlarıdır, erbabı için bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, evbe ve inabedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütufuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahimiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.  

* Fakat bazı cinayetler vardır ki bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur.

* Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar.

* Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah.

* Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye, hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz. Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım.

* Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır.

* Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.

* Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkanlarla.. Onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zamanda demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar, kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum. Bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafta kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum, dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin.

* Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o twitterlerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim.

* Allah her şeye nigehbân. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkanlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allahım, kardeşlerimi birilerinin iş yerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allahım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için, altı sene bir tahta kulubede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hala müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.

* Gönül çalabın tahtı / Çalab gönüle baktı / Kim gönül yıktıysa / O iki cihan bedbahtı. Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.

Doğruluk, Sadâkat ve İş Hayatının Sâdıkları

Herkul | | BAMTELI

* Peygamberler (alâ seyyidina ve aleyhimüsselam), özellikle sıdk, emanet, tebliğ, fetânet ve ismet-iffet gibi çok mümtaz vasıflarla muttasıftırlar. Peygamber yolunda yürüyenlerin de bu üstün ahlâkı esas edinmesi ve bu güzel vasıfları temsil etmesi lazımdır. (00:25)

* Peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her türlü ayıptan münezzehiyettir. Peygamberler masum, iffetli, sâdık, emin ve firaset sahibi insanlar oldukları gibi, her türlü ayıptan da münezzehtirler. Onların hastalıkları bile geçici bir imtihandır, kalıcı değildir. Onlar, kendi toplumları ve çevreleri tarafından asla tiksinti duyulmayan, görenlere Allah’ı hatırlatan, herkese emniyet vaad eden ve hallerine imrenilen insanlardır. Hazreti Câbir der ki: “Bir gün mescidde oturuyorduk. Ayın tam ondördüydü. Tepemizde kamer, ışıl ışıl parlıyordu. O sırada Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) mescide girdi. Bir aya, bir de O’na baktım; kasem ederim ki, Allah Rasûlü’nün yüzü aydan daha parlaktı.” (00:42)

* Sıdk dendiğinde daha çok doğru söz ve hakikate muvafık beyan akla gelmektedir. Fakat aslında sıdk; doğru sözün yanında doğru davranışı da ihtiva eden, her türlü uydurma beyan ve tavırdan arınmış olmayı da çağrıştıran ve insanın iç-dış, gizli-açık her halini aynı çizgide götürmesi, hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması manalarına gelen daha şümullü bir tabirdir. Nur Müellifi, “Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.” der. (02:54)

* Sıdk ve sadâkatte zirveyi tutan; hayal, tasavvur, duygu, düşünce, hatta mimiklerine kadar bütün hal ve tavırları itibarıyla doğruluğa kilitlenmiş olan hak erleri “sıddîk” ünvanıyla anılmaktadır. Özü sözü bir, her haline güvenilir bu kahramanlar, çok samimi, pek hâlis ve olabildiğine sâdık insanlardır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıddîklar üstü sıddîktır. O’nun getirdiği her şeyi tasdikte kemale erişen, kendisine sunulan mesajlara -aksine ihtimal vermeyecek şekilde- iman eden ve i’lâ-yı kelimetullahı hayatının gâyesi bilen Hazreti Ebu Bekir (radiyallahu anh) sıddîk-i ekberdir. Sıddîklar sıddîkının mualla zevcesi ve Sıddîk-ı ekberin kızı Hazreti Aişe-i Sıddîka annemiz de sıdk ve sadâkatiyle maruftur. (05:20)

* “İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh / Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah!” (09:19)

* Adanmış ruhların en önemli yanlarından biri de sadâkattir. Sadâkat; söz ve tavırlarla beraber duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde de doğru olma, hak ve hakikate yürekten bağlı kalma, dostlarına karşı hep vefa hisleriyle dolu bulunma, şartlar ne olursa olsun hainlik ve döneklik yapmama, gönül verdiği kapıdan asla ayrılmama ve riya, tasannu, maddî-manevî çıkar hesabı gibi kötülüklerden arınarak hâlis bir niyetle Allah yoluna bağlanma manalarının hepsini ifade eden muallâ bir kelimedir. Söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası haline getirip, insanlarla olan muamelelerinde hep dürüst davranan; günlük konuşmalarından mizahlarına, dost meclislerindeki muhaverelerinden tebliğ adına yaptığı konuşmalarına, ticaret sahasındaki uygulamalarından iş hayatındaki muamelelerine kadar bütün söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan ve dostluğun gerektirdiği vefayı hep muhafaza eden, sözünün eri ve güven timsali insanlara “sâdık” denir.

* Doğru olmayan bir mesele, İstanbul’un fethi gibi büyük bir iş bile olsa, ayağın ucuyla itilmeli ve “lazım değil” denmeli. (11:50)

* Kendini mefkûresine adamış insanlara diyorum bunları, başkaları beni alakadar etmez. Kabul ederlerse, kardeşlerime diyorum, dostlarıma diyorum.. günde beş vakit namazda -yemin ederim- “Kardeş, dost, taraftar, muhib, sempatizan.. Allahım ihya eyle onları!..” diye duam çerçevesi içine aldığım insanlara diyorum: Gaye-i hayallerini ikâme etmeye kendisini adamış insanlar, kendileriyle yüzleştiklerinde, şayet işin içinde bir bit yeniği varsa.. İstanbul’un fethi, Belgrad’ın fethi, yeraltından yolların yapılması, denizaşırı yerlere ulaşılması, olmaz şeylerin olması, göklere helezonların kurulması.. Merih’lerde, Utarid’lerde, Zuhal’lerde sarayların yapılması.. bütün bunlara muvaffak olsalar; sonra bir de dönüp nöronlarını adeta böyle teşrih masası üzerine yatırarak teker teker onları cımbızla yoklatsalar, mikroskopla baksalar.. şayet onlardan birisine bulaşmış böyle bir benlik varsa, bir takdir hissi varsa, yaptıkları bütün bu güzel şeyleri ayaklarının tersiyle itecek kadar o mevzuda sadâkat içinde olmalı ve Allah’a bağlılıklarını ortaya koymalıdırlar. Başkalarının başka şekilde bir kısım ruhsatları değerlendirmeleri ve kendilerine göre bir kısım fetvalar icad etmeleri, kendini hak ve hakikati ikâme etmeye adamış insanları aldatmamalıdır. Bunlar insî ve cinnî şeytanların tesvilâtıdır ve onlara karşı sur içinde sur oluşturulmalıdır. (14:45)

* Birilerini aldatırsak, esasen farkına varmadan dinimizin sinesinde bir yara açmış oluruz. Bir yerde yatırım yapıyoruz, iş adamıyız, birileriyle anlaşma yapıyoruz, birilerine hak ve hakikati anlatıyoruz; birileri bizi bir yere koymuş bir şey zannediyorlar.. biz şahsî hayatımız itibarıyla sadâkati/doğruluğu deldiğimiz takdirde hiç farkına varmadan karşı tarafın düşüncesinde, anlayışında, bakışında, dinde bir delik açmış oluruz; “Bu din de delik!.. Bunda da boşluklar var.” derler. Bu açıdan da bir hukuk-u âmme gibidir. Dine kendini adamış insanlar, öyle bir istikamet içinde yaşamalıdırlar ki, Ebu Zerr el-Ğıfarî gibi bir yerde kefensiz, gömleksiz ölmelidirler. Kefensiz, gömleksiz ölmeye hazır bulunmadır asıl mesele. (17:19)

* Allah size yüz kırk küsur ülkeye ulaşma imkanı vermiş. Bu imkanla, Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru olursanız, sözde, tavırda, davranışta, konuşmada, telkin ettiğiniz şeylerin arkasında olmakta ve yaptığınız şeylerde istikameti korumada başkalarını imrendirirsiniz, kendinizi ütopya yaşanan bir dünyadan gelmiş gibi gösterirsiniz ve “Keşke biz de bu dünyaya akabilsek!” dedirtirsiniz. Fakat, -hafizanallah- bir tarafta bir boşluk, hakkaniyetsizlik, kezib olursa, milletin bakışı da ona göre olur; “Demek ki bunların din adına dayandıkları temel sistemlerde böyle boşluklar var.” der ve dinden nefret ederler. Kimsenin hakkı yoktur insanları dinden nefret ettirmeye. Bizim vazifemiz; Allah’ı, Peygamber’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur’an’ı ve dini sevdirmektir, bu da sizin bu mevzudaki istikametinize vabestedir. Aksi takdirde, Devr-i Risalet Penahi’den bu güne kadar gelen hakiki mü’minler, Allah’ın huzurunda, bu türlü insanlardan davacı olurlar; “Biz bu emaneti bizden sonrakilere arızasız, kusursuz, delik deşik etmeden verdik, ama onlar onu kalbur gibi delik deşik ettiler, her gayr-ı meşruyu meşru saydılar, insanları dinden kaçırdılar, davacıyız Allah’ım” derler. (19:28)

* Dünyaya ait zevkler, sefalar, imkanlar, meşru dairede değilse, Allah’ın çizdiği çizgi içinde değilse, hesabını verebileceğimiz durumda değilse, bütün dünya bütün hezafiriyle yerin dibine batsın, bizi de batırsın.. ama meşru dairede ise, Allah size o istikamette şehbal açma lütfunu ihsan buyursun. (21:52)

* Sadakat ya hu!.. Evet, tekrar edelim: “Mü’mine sadakat yaraşır görse de ikrah / Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.” Doğru olmayana vâh vâh!.. Hususiyle öbür tarafta… (22:20)

* Yavuz Bülent Bakiler beyefendi, Türkçe Olimpiyatları münasebetiyle demişti ki: “Osmanlı Devleti, dünya muvazenesinde muvazene unsuru olan büyük bir devletti. Bütün devletlere sözünü geçirecek bir konumu vardı. Fakat o dönemde bile bu ölçüde bir açılım olmamıştı.” Bu açıdan mesele hafife alınmamalı. Bununla beraber, işin bir ikram-ı ilahiden ve istihdamdan ibaret olduğu da nazardan dûr edilmemeli. (23:18)

* Thomas Michell’e en çok tesir eden hadise, Güneydoğu’da ateşin karşısında çalışan bir demirci ustasının onca ter dökmesinin ve gayretinin sebebi sorulunca “Falan ülkede baktığım bir okul var; çalışmak zorundayım!” demesi olmuş. (24:56)

* Bozyaka’nın üst katında yapılan bir himmet toplantısında bir şeyler anlattım; herkes de bir şeyler taahhüt etti. Utanıyordum da.. kendime istemiyorum.. alan başkası, yazan başkası, hesap eden başkası.. ama yine de utanıyordum. Tabiatımda istemeye karşı bir utanma var ama hizmetin hatırına o dilenciliğe de “eyvallah!” Odama çekilmiştim ki askeriyeden emekli olmuş bir insan kapımın tokmağına dokundu; elinde şangır şangır anahtarlar, “Orada herkes himmet etti, benim verecek bir şeyim yoktu, evimin anahtarlarını veriyorum!” dedi. Bu ruh oluşmuştu. Bu öyle bir histir ki, Allah’a inanmayınca olmaz bu mesele. Dünyanın 150 ülkesinde Anadolu insanı kendi değerleriyle ve kendi kültürüyle varsa, esasen bu anlayış sonucunda olmuştur. (27:00)

* Ne yaparsak yapalım.. hatib hutbede konuşurken doğru konuşmalı, vaiz kürsüde konuşurken doğru konuşmalı, imam namaz kıldırırken doğru kıldırmalı, oruç tutan doğru oruç tutmalı.. tüccar, yatırımcı, sanayici, değişik işlerle meşgul olan insanlar da orada bulundukları birim itibarıyla, yer itibarıyla meselenin müsait olduğu ölçüde (belvâ-yı âmmdan istisna adına diyorum bunu: müsait olduğu ölçüde) sadakatten kat’iyen ayrılmamalılar. Allah onlara lutfeder, verdiklerinin on katını verir. Bir taraftan da sistemlerini, çağın gereklerine göre çok iyi işletmeliler; harama girmeden, akıllarını kullanmalılar; himmetleri tek başına bir yerde bir işe yaramıyorsa, himmet inzimamıyla, büyük projelere talip olmalılar. Bâkir Afrika’ya girmeliler, bir manada bâkir Brezilya’ya, Arjantin’e girmeli, yatırımlar yapmalılar. Bir taraftan, Türkiye zenginleşmeli; bir diğer taraftan da oralarda olan eğitim ve irşad hizmetlerine de arka çıkmalılar. Yani yaptıkları bir şeyle çok şey yapmalılar Allah’ın izni inayetiyle. (30:44)

* Hizmete kendini adamış insanlar da o arkadaşların teveccüh, güven ve itimadlarının sarsılmaması için dünyaya girdikleri gibi “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı.” (Ahmedî) diyecek kadar o mevzuda hasbî, diğergâm, hiçbir şeysiz olmalıdırlar. Hizmete kendini vakfedenlerin bankada bir şeyleri olmamalı; arsa ticaretinde olmamalılar; “Benim de bir yerde müsait bir evim olmalı!” falan düşünmemeliler. “Benim vazifem hizmettir, benim yeryüzünde bir dikili taşım olmamalı!” Aksi takdirde, güvenen insanları aldatmış ve onların itimadını sarsmış olurum. İtimad kırılınca da dünyanın dört bir yanına el uzatan o fedâkar insanlar tereddüt yaşarlar, “Acaba bunlar kendileri için mi bir şeyler yapıyor?” derler. Elli defa bizim hesaplarımızı, çıkınlarımızı, kredi alanlarımızı yoklasalar, hep “züğürt” diyebilmeliler. (32:25)

* Orta Asya’ya açılan iş adamlarının -çoğunun- genç eğitimciler kadar başarılı olamayışlarının sebebini açıklama sadedinde “hocalar hocası” Prof. Dr. Sabahattin Zâim’in ‘90’lı yıllarda yaptığı tahlil şöyle olmuştu: “Türkiye’de okul sistemimiz oturmuştu; öğretmenler, rehber talebelerimiz vardı. Bir de Türkiye’de sistemin felsefesi kabul edilmişti. Onun için biz sistemi buradan alıp öbür tarafta kurduk, başarılı olundu. Ama Türkiye’nin içinde, yatırım, sanayi, ticaret alanında henüz biz kendi düşüncemize göre sistemimizi kuramamıştık. Dolayısıyla o portatif şeyin bir parçasını alıp dünyanın değişik yerlerinde aynıyla uygulama imkanı bulamamıştık.” (35:13)

* Tuskon’daki arkadaşlar -Allah sa’ylerini meşkur etsin, birlerini bin etsin- o sistemi belli ölçüde Türkiye’de oturttukları gibi.. inşaallah bir gün tamamıyla oturur, en şiddetli ekonomik krizler karşısında bile sarsılmayacak kadar çok sağlam statiklerle, blokajlarla meseleyi Türkiye’nin içinde öyle oturturlarsa, o sistemi aynıyla bütün dünyada da uygularlar Allah’ın izniyle. Belli ölçüde yapılıyor bu şu anda. Çok ciddi bir teveccüh var, itimat var. Arkadaşların anlattıklarına göre; devlet başkanları ya da o ülkenin ticaretiyle, sanayisiyle meşgul olan bakanları “Biz bu projeyi sizinle realize etmek istiyoruz!” diyorlar. İnşaallah öyledir. Allah bizi kardeşlerimizle, kardeşlerimizi de bizimle utandırmasın. İnşaallah utandırmayacaklar, hep öyle gidecek, hep güven vadedecekler. Mesele belli ölçüde oturmuştur. Fakat bütün dünyada kabul edilen adeta bir marka haline gelmek zaman alır. Hatta sadece kendileri değil, başkalarını da yanlarına alarak, bazı projeleri refik kurumlarla beraber realize ederler. Sonra dünyada adeta bir marka haline gelir ve herkese “Bir iş yapılacaksa, ancak bu insanlarla yapılır!” dedirtirler. Bu da zamana vabestedir. (38:00)

* Hasılı; Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Necat (felah, fevz, başarı) doğruluktadır.” Doğruluğumuzla kendimizi ifade ettiğimiz zaman, Allah’ın izni inayetiyle, doğrulara bütün dünyanın kapıları ardına kadar açılacaktır kendi kendine.. top gülleleriyle değil, mancınıklarla değil.. bizzat sizin kapının tokmağına dokunmanızla, o tık tık sesi işitenler, “Buyurun sizi bekliyorduk!” diyecekler Allah’ın izni inayetiyle… (44:15)

Her Zaman Sulh Yolunda

Herkul | | BAMTELI

*Hususiyle günümüzde nifak ve şikâkın çok köpürüp durmasına karşılık, tadil edici ve tansiyonu aşağıya çekici ilaç türünden bir kısım pozitif tavır ve davranışlarda bulunmak yeğlenir. Kopma ve parçalanmayı hızlandırmamak için bazıları sineye çekmeli ve karakterleri itibarıyla oldukları yerde durmalılar.

*Bir dönemde, Hâricî, Harûrî, Zübeyrî ve benzeri isimler altında bir sürü insan, nüansların kavgasını vererek ortaya çıkmıştı. Onların içlerinde namaz kıla kıla alınları nasır tutmuş kimseler de vardı; fakat ihtilaf ve iftirâka öyle kilitlenmişlerdi ki, nüansların kavgalarını verirken aradaki bütün köprüleri yıkarlardı. Sabahlara kadar namaz kılarlar, kim bilir belki de üç dört günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi ama vifak ve ittifaka gelince ilk mektebin altının altının altının altının altında bile yerleri yoktu. Dün öyle insanlar yaşadığı gibi bugün de aynı türden kimseler mevcut ve yarın da görülecektir bunlar. Bunları deşifre etmek ve bâtılı tasvir ederek sâfî zihinlerin idlâline gitmek doğru değil; ancak, bir realiteye dikkati çekip olabilecek bazı şeyler karşısında mü’minleri teyakkuz ve temkine çağırmakta da fayda var.

*Adanmış ruhların faaliyetleri ve müesseseleri anılırken “Hizmet”, “Hareket”, “Cemaat” ve “Câmia” gibi farklı isimlendirmelerde bulunuldu. Aslında bu işin içinde her tür, her anlayış, her renk ve her desenden insan var; adeta çok nakışlı ve çok işlemeli gergef gibi bir şey. Bunlar, camide bir araya gelip beraberce saf tutan insanlara benzetilebilir; belki çoğu birbirini dahi tanımıyor ama bir makuliyette, bir mantıkiyette bir araya gelmişler.

*20 sene evvel, Kıtmir, konjonktürel olarak, dünyanın belli bir yere kayışı/gidişi karşısında bir toplantıda “Demokrasi, geriye dönüşü olmayan bir süreçtir.” demişti. Bugün belli şeylerle sizi karalayan insanlar, o kara ruhlu, kara kalemli, kara mürekkeple başkalarını karalamaya duran aynı insanlar, “Baksana adam demokrasi dedi!” dediler. Aradan beş on sene geçti, “demokrasi” dendi, elli defa dendi. Onu da aşarak, “laiklik” bile dendi. Onu hazmedemeyen, sindiremeyen insanlar tarafından tepki bile alındı başka bir dünyada.

*Şimdilerde de Kur’anî bir makuliyet etrafında bir araya gelmiş fedakâr insanlar hakkında “örgüt” sözleri ediliyor. Müslümanların bunu yapacaklarını zannetmiyorum. “İhtimal ki, birileri birilerinin adını kullanmak suretiyle bunu yayıyorlar!” diyerek bir kere daha meseleyi hüsn-ü zannıma bağlıyorum.

*“Örgüt” diyenlerin sözlerine müsaadenizle “haince” diyeceğim. Esasen resmî örgütler var. 30-40 senedir Kürt’üyle, Türk’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Zaza’sıyla (bir bütün oluşturan) Anadolu insanının başına bela olmuş, dış mihraklı bir kısım fitne ve fesat ocakları.. “örgüt” onlar.

*Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında, bundan yüz küsur sene evvel Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemişti. Biz düne kadar bunu telaffuz edemedik. Yine sizin gibi bu kervana gönül vermiş arkadaşlar, televizyonları, radyoları, lisan kursları ve üniversiteleriyle bu meseleye “evet” dediler. Bir cephe buna karşı “Barış sürecine katkıda bulunulmadı!” diyor. Hayır, vallahi bulunuldu billahi bulunuldu, tallahi bulunuldu. Hem de herkesten evvel bulunuldu. Bir kesim “bulunulmadı” demek suretiyle esasen “bir süreci baltalıyor” gibi göstermek istediler. Bir kesim de onu istemediklerinden dolayı ve hususiyle “Dershaneler de kapatılsın, biz de kendimize göre orada yurtlar, evler, pansiyonlar açalım; bölünmeyi hızlandıralım!” mülahazasıyla öyle söylediler; “Dershaneler kapatılınca meydana gelecek o boşluğu biz dolduralım!” düşünceleri şimdi tiz perdeden konuşuluyor. Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir.

*Kendi kardeşlerimden daha yakın saydığım Kürt kardeşlerimin bu mevzudaki boşluklarını doldurma, üniversitelerde/liselerde okumalarını sağlama ve şekavetle problemlerin çözülmeyeceğini anlatma adına bir gayret sergiliyorsam, buna sızma denmez. Bir insanın kendi ülkesinde vatandaşları için gerekenleri yapması hakkı ve vazifesidir.

*Evet, kara ruhlu insanlar olumlu şeyleri karalamaya çalışıyorlar. Şimdilerde de “örgüt” diyorlar. Tabiri caizse, muhtelif ecnastan bir topluluk olan ve işin makuliyetinde bir araya gelen insanlardan oluşan bir camia.. “Okul açmak, kültür lokali açmak, okuma salonları açıp fakir insanlara bedava ders vermek hayırlı bir hizmettir!” düşüncesiyle sizi hiç tanımadığı halde gelip “Bir tane de ben yapayım.” deyip o işe iltihak eden insanların da bulunduğu bir camia.. böyle bir camiayı örgütle telif etmek mümkün değildir. Ayrıca, “örgüt” kelimesi terminoloji açısından çok farklı bir manaya da geliyor. Belli ki bir kasta iktiran ettirerek, arkasında bir kasıtla söylüyorlar bu kelimeyi.

*Diğer taraftan bu camiaya örgüt derseniz, -hâşâ ben o terbiyesizlikte bulunamam- şimdiye kadar dinimize, diyanetimize kalbî ve ruhî hayatımız adına çok hizmet etmiş Küfrevî tarikatının temsilcisi Alvar İmamı’nın düşünce dünyası etrafında kümelenmiş insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalır, onlara da “örgüt” deme terbiyesizliğini sergilemiş olursunuz. Üftade Hazretleri’ne dayanan, Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri gibi milletimizin kalbî ve ruhî hayatına çok önemli hizmetler vermiş bir insanın çizgisinde hizmet etmeye çalışan, bir düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara da -binlerce ruhumuz onlara kurban olsun- “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Bir duygu-düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara karalayıcı mahiyette böyle bir nam taktığınız zaman, kendilerine göre bir anlayış, bir dünya görüşü, bir felsefe etrafında Muhammed Raşid Efendi hazretleri gibi büyük bir zata bağlanmış olan pırıl pırıl insanlardan oluşan Menzil Cemaati’ne de “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Türkiye’de yalancı bir şafağın atmadığı bir dönemde yüzlerce Kur’an kursu açan Süleyman Efendi Hazretleri’ne saygılarından dolayı, onun etrafında kümelenen, Kur’an kursları açan, yurt dışında da açılımlar yapan insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Dahası, Milli Görüş’e de bir “örgüt” deme zorunda kalırsınız.

*Bir lokma yemeği yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünmek de odur. Keşke muhataplarım mü’min olmasaydı, daha rahat olurdum ben. Bir mü’min öyle lambur lumbur konuşmamalı. Ağzından çıkan şey, mü’mince olmalı, yere düştüğü zaman da tertemiz vicdanlar tarafından kabul kapıları ona açılmalı; “Yahu ne iyi ettin de bizim eksiğimizi, gediğimizi, yanlışımızı söyledin!” dedirtmeli.

*Yapılan şey bir makuliyete, mantıkiyete bağlanıyor ve geleceğimiz adına önem arz ediyorsa, Türkiye’nin itibarı ve ikbal yıldızımızın parlaması adına bir şey ifade ediyorsa, bence o mevzuda da kararlı ve dik durmak lazım. Kimsenin kendi devletiyle ve başındaki iktidarıyla savaşma gibi bir niyeti yoktur; bunu öyle göstermek isteyenler -zannediyorum- ortada söz getirip götüren fitneciler, fesatçılar mekirciler, keydciler ve hud’acılardır. Cenâb-ı Hak ıslah eylesin.

*Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de çok ciddi bir problemle karşı karşıya kaldığı zaman dehalar üstü o yüksek fetanetiyle kendi aleyhinde gibi görünen bir tavır ve davranış ortaya koydu; kan dökmeden ve kimseyi incitmeden orayı aştı ve bir yönüyle gelecek nesiller adına, onların gönüllerine taht kurmaya ve işin inkişaf edip gelişmesine vesile oldu. İşte, Efendimiz’in hepimize örnek olması gereken o firaset ve fetanetine dikkat çekmek için Hudeybiye teşbihini değişik hususlara delaleti açısından değişik versiyonlar çerçevesinde arz etmeye çalıştım.

*(Çözüm Süreci’yle ilgili sohbette üzerinde durulduğu üzere) “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden ve kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, bazı fedakârlıklarda bulunarak sulh olmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Sulh hayırdır (elbette daha hayırlıdır.)” mealindeki (Nisâ, 4/128) ayet-i kerime meseleyi en küçük daire olan aileden başlatarak sulhun hayırlı olduğunu söylemiştir.Çünkü bir toplum yapısında bir aile, molekül mahiyetindedir. Bu molekül ne kadar sağlamsa, toplum da o ölçüde sağlam olur. O açıdan evvela Kur’an-ı Kerim’in bu irşadını hatırlatarak “Sulh hayırdır, nefisler cimrilik üzerine adeta kilitlenmiştir. Buna bağlı olarak insanlar birbiriyle huzursuzluğa düşebilirler. Hakemler tayin edin, hâkimlere müracaat edin, sulhu temin edin, uzlaşmayı sağlayın” dedikten sonra, Hudeybiye Sulhu’nu anlatıyorsunuz.

*Bir başka Hudeybiye teşbihi 2004-MGK’nın kararıyla alakalıydı: MGK-2004 kararıyla ilgili Hudeybiye teşbihi yaparken, o arkadaşların askerlerle ve o günkü idarede bulunan kimselerle beraber o meseleye imza atmalarını, şartlar ve konjonktürün gereği olarak, tıpkı Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gaileyi ucuz atlatma adına geriye adım atması gibi ele aldım. Hem de şu cümleyle dedim: “Bazen geriye bir adım atmak, ileriye on adım atma değerindedir.” Mesele siyakı ve sibakıyla ele alındığı zaman görülecektir ki, esasen orada imza atan arkadaşları korumaya ve mazur görmeye matuf bir ifade tarzıydı o.

*Evet, o sohbette “Kolum kanadım kırıldı!” da dedim; zira o imzadan sonra birileri, bazı işgüzarlar, o meseleyi uygulayıp durmuşlar, fişler falan olmuş, devam etmiş. Keşke orada Allah’ın izniyle makul atlatıldıktan sonra bu mesele devam etmeseydi; duyduğumda “Kolum kanadım kırıldı!” dedim, bunu da başka türlü anladılar. Bu Hudeybiye örneğinde, MGK’da “imza atanlar”ı, “müşrik” olarak anlamak mümkün müdür? Peygamber kim orada? Oysa ki, orada onlara Peygamber yolunda hareket ediyor gibi bir bakma vardı. Takdir edileceği yerde, yine bir kısım, kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalbli, karanlık yaşayan insanlar -keşke öyle olmasaydı- ortada fitne dellalları, bu meseleyi bu şekilde işâa etmek (yaymak) suretiyle toplumun değişik kesimlerini birbiriyle vuruşturma, karşı karşıya getirme gibi bir gayretkeşlik içindeler.

*Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

*Şeytandan istiâze adına okunabilecek dualar arasında sayılan

رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!”

(Mü’minûn, 23/97-98) niyazını sürekli tekrarlamak lazım.

 

Kara Propaganda ve Nefis Muhasebesi

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önce yaptığı sohbetinde, Hizmet erlerinin, maruz kaldıkları kara propaganda karşısında nasıl davranmaları gerektiğini anlatarak sözlerine başladı.

Yapılacak işlerde mazi, hal ve müstakbelin beraberce ele alınması lazım geldiğini ifade eden Hocaefendi, her zaman ahiretin ve hesabın hatırda tutulmasının önemine değindi. Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” derler.” (Furkan, 25/63) veBoş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.” (Furkan, 25/72) mealindeki ayet-i kerimeleri hatırlatarak, kötülüklere aynıyla mukabele etmemek gerektiğini vurguladı. Bu cümleden olarak, “furuât” sözünü tenkit edenlerin yanlışlıklarına imada bulundu, “usûl” ve “furuât” kavramlarını açıkladı. Ayrıca, “mâlikâne” iftiralarına temas etti.

Mü’minlerin farklı içtihatlarda bulunabileceklerini ama katiyen hakperestlikten ayrılmamaları gerektiğini belirten Hocaefendi, Ashab-ı kiram efendilerimizin karşı karşıya geldikleri zaman bile çok hakperest davrandıklarını söyledi. Hazreti Ali ile Hazreti Zübeyr’i misal olarak serdeden Hocaefendi şu hadiseyi anlattı: Hazreti Zübeyr, Hazreti Ali’nin karşısına atını sürüp çıktıktan sonra bir bahtsız adam onu şehit etmişti. Hazreti Zübeyr’i şehit eden kişi, daha sonra Hazreti Ali’ye yaranmak ve ondan bir pâye koparmak için huzuruna gelmiş ve “Safiyye’nin oğlunu, senin hasmını öldürdüm.” deyivermişti. Buna karşılık Hazreti Ali, “Ben bu kulaklarımla Rasûl-ü Ekrem’den şöyle işittim: Safiyye’nin oğlu Zübeyr’in kâtilini Cehennem’le tebşir ederim!” demişti.

İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma ve dili gıybetle, iftirayla kirletme gibi çirkin günahların, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü’minlerin gönül hayatına nasıl zehir akıttığına sözü getiren Hocaefendi, kimsenin günahının takipçisi olmamak, başkalarının hatalarını araştırmamak ve onların –amme hukukuna girmeyen– kusurlarına göz yummak gerektiğini ifade etti.

Muhterem Hocaefendi, başkalarının günahlarını teşhir etmemek ve hiç kimseyi utandırmamak lazım geldiğini şerh ederken hiç unutamadığı üç hadiseyi ilk defa anlattı.

Hakkın hangi kriterlere göre tesbit edilebileceği üzerinde duran Hocaefendi, hak bildiğimiz mevzuya sahip çıkarken kendi muhasebemizi yapmaktan da dûr olmamamız icap ettiğini belirtti. Özellikle Hazreti Üstad’ın “Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakiki sebebini şimdi anladım. Ben kemal-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’aniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemalâtıma alet yapmaklığımmış.” şeklindeki mülahazasını hatırlattı. İman ve Kur’an’a yapılan hizmetin, maddi beklentiler bir yana, varidat ve mevhibelere mazhar olma, velilik mertebesine erme gibi maksatlara da alet yapılmaması; hatta cennete girme, cehennemden uzak kalma gibi ulvî gayelere dahi vasıta kılınmaması; evvelen ve bizzat talebin ihlâs ve rıza-yı ilahi olması lazım geldiğini dile getirdi.

Muhtevasına sadece küçük bir işarette bulunduğumuz bu önemli sohbeti istifadeye medar olması recasıyla arz ediyoruz.

Hak Karşısında Mü’mince Tavır

Herkul | | BAMTELI

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 1 Aralık 2013 Pazar günü yaptığı sohbetinde enâniyet, şehvet, haset, hırs ve inat gibi duyguların yaratılış hikmetlerini anlattı.

Hocaefendi, sohbetinde şu hususları açıkladı:

*Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde “ben” deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, bir taraftan irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret ve benzeri duygularla donatmıştır.

*İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir. Bu duyguları kontrol altına alma kahramanlığını ortaya koyanlar, nefislerine köle olma ve şeytanın oyununa gelme zilletinden kurtulurlar. Zaten din, bizdeki iyiliğe açık nüveleri besleyip geliştirmek ve kötülük temayülleri taşıyan fena çekirdekleri de kurutup bodurlaştırmak için nazil olmuştur.. mahiyetimizde mündemiç bulunan şer meyillerinin önünü kesmek suretiyle kötü hasletlerin boy atıp karaktere dönüşmesine fırsat vermemek ve iyi yanlarımızı inkişaf ettirip bizi hakiki insanlığa ulaştırarak Cennet’e ehil hale getirmek için vaz’ edilmiştir.

*Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelimedir. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiki ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşya ve esrar-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz– insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur. Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice güçlüleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hanümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır.

*İnsan mahiyetindeki duygulardan biri de şehvettir; o, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşru isteklere karşı tavır almakla olur.

*İnsandaki kötü duygulardan birisi de “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz. Böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez ve o kişi, iradesinin hakkını tamı tamına vererek hak yoldan hiçbir zaman ayrılmaz. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, bu insanda hakta sebat ve hakikate teslim olma şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. İşte onun ortaya koyduğu inat çirkin bir sıfat değil hakta sebat idi.

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu. Hatta ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gitmişti. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hudeybiye’de o ağır şartlar karşısındaki anlaşmayı onur meselesi yapmadı. Bu, geriye adım atma demek de değildi. Problemi çözme adına karşı tarafın hissiyatını da hesaba katmaydı. O tablonun gelecek adına vaad ettiği şeyleri çok iyi görme ve tabloyu doğru okumaydı.. inat etmeme, enaniyeti hesabına iş yapmama, kırıp geçirmeme ve gelecek adına bir sürü problem oluşturmamaydı.

*Hazreti Ömer Efendimiz “el-vakkâf inde’l-hak” sözüyle anılmaktadır. Bu tabir, “her zaman doğrunun yanında yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan” demektir. Hazreti Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın hatırı için öfkesini yutarak kollarını hafifçe iki yanına salıverecek kadar duygularına hâkim bir insandır. O, Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi gibi hiçbir işi kendi düşüncesine göre yapmamış, hemen her meselesini mü’minlerle istişare etmiş; Kur’an’a, Sünnet’e ve İcma’ya uygun bir kararla karşılaşınca da hemen kendi düşüncesinden vazgeçebilmiştir. Şüphesiz onun bu hali, hâlis mü’minlerin ve takva ehlinin de halidir.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran…’ (Nisâ Sûresi, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

*Sizin gibi Kur’an’a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i hayalimize hizmete kendini adamış insanlar, ileriye adım attıkları gibi yerinde yanlışlarından dönmeyi de bilmeli ve geriye adım atmada da diriğ etmemelidirler. O, ileriye doğru atılan adımların on katı adım sayılır. Efendimiz o idi, Raşit halifeler onlardı; bize demezler mi, “Siz kimin ümmetisiniz, kimi temsil ediyorsunuz, neyin arkasındasınız, Allah aşkına?!.”

2004 MGK kararı hakkında hüsn-ü zan kolum kanadım kırıldı!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 29 Kasım 2013 Cuma günü Türkiye saatiyle 22:00’da yaptığı sohbetten bazı cümleler:

* Sineye çektiğimiz, ama zatında hazmedilemeyen şeyler var. Sabrın gereği, onları sineye çekiyorsunuz, yutkunuyorsunuz; çok rahat olan insanlar gibi hemen boşalmayı düşünmüyorsunuz. Çünkü boşaldığınız zaman, çoklarını kırıp geçirmeniz, rencide etmeniz söz konusu. Başkalarını kırmayayım diye, hazmedilmeyecek şeyleri atıyorsunuz içinize; bu defa siz kırılıp dökülüyorsunuz. İşin aslı bu.

* Bir yönüyle hep hüsn-ü zannımızın kurbanı olduk. “Bu mevzuda defaatle boğazlandık.” diyebiliriz. Ama hüsn-ü zan mümkün oldukça, hüsn-ü zan etmek ve hüsn-ü zanna kilitlenmek lazım.

* Fakat yine bir hadisin ifadesiyle, “Bir mü’min bir delikten bir defa ısırılır.” Hüsn-ü zan ettiğimiz şeylerde sürekli negatif bir kısım tavır ve davranışlarla karşı karşıya kaldıysak, bu defa Hazreti Pir’in verdiği ölçüler çerçevesinde, “hüsn-ü zan, adem-i itimat.” Başkaları hakkında kötü düşünmeme, elden geldiğince en olumsuz şeyleri bile iyiye yorumlama ve makul birer mahmil bulma; “ihtimal ki şundan dolayı yapmıştır” deme…

* İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) “İbadetin en güzelini arıyorsanız, mü’minler hakkında hüsn-ü zan etmektir.” buyuruyor.

* Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî, “Bir mü’mini fuhuş işlerken bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, o insan böyle çirkin bir işi yapmaz; yoksa ben yanlış mı gördüm!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha, bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak.” (diyor). Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı derin hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Zira, on defa gözlerini silip yeniden bakmaya ve o işi tahkik etmeye hiç gerek yoktur. Çünkü ilk bakışta insanın içinde hâlâ bir şüphe vardır ve bu şüphe, söz konusu insan hakkında verilecek kararın daha müsbet olması için bir menattır. Eğer mesele tahkik edilirse, kesin hükme varmaktan başka bir yol kalmayacaktır. Dolayısıyla, insan, gözüne bir çirkinlik iliştiği zaman, tecessüs, teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşmalı; “Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet!..” demeli ve gördüğünü de unutmalıdır.

* Öyle bir durumda bile olsa, insanlar hakkında hüsn-ü zan etmeli. CD’ler oluşturmak, chiplere değişik şeyler yüklemek, bazı kimselerin haysiyet, şeref, namus ve iffetiyle alakalı bazı şeyleri teşhir etmek suretiyle onları yıkmak ve devirmek, bir mü’minin yapmaması gerekli olan şeyler; caiz olmayan şeylerdir bir mü’min için.

* Kur’an-ı Kerim’de bazı hususlarda ahkam çok net, çok belirgin olduğu halde, İnsanlığın İftihar Tablosu o mevzuda hep Cenâb-ı Allah’ın hilm u silmini nazar-ı itibara alarak hilm ile muamele etmiştir. Madem Allah Halim’dir.. madem Allah Rasûlü’nün dedesi Hazreti İsmail Halim’di.. Hilm, olumsuz şeyleri müsamaha ile karşılama demektir; en olumsuz şeylerde dahi güzel bir kısım mahmiller bularak, ondan sıyrılma, sırtını dönme, üzerinde durmama, karşı tarafı yıkma gayreti içine girmeme demektir.

* Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, işledikleri günah sonrası, suçlarını itiraf ederek Allah’ın huzuruna temiz olarak gitmek isteyen Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için şöyle böyle bir mahmil bularak, “Dön, git, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” demiş ve tevbe yolunu göstermiş; kendi ısrarlı talepleriyle cezalandırıldıktan sonra da biri hakkında “Öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe şu iki dağ arasındaki insanlara paylaştırılsaydı hepsine yeterdi!”, diğeri hakkında da “O öyle bir tevbe etti ki eğer haraç alan bir mü’min dahi bu tevbeyi yapsaydı Allah affederdi!” buyurmuştu.

* Meselenin makuliyeti ve Kur’an aklîliği sayesinde her türden insanın bir araya geldiği bir camia.. Stantlarda değerlerinizi teşhir ediyorsunuz, beğenenler alıyorlar.

* Yeni değil, kadimden bu yana sizin yaptığınız bu şeylere karşı değişik komplolar oluşturulmuştur. Ta Pîr-i Mugan döneminden itibaren, bir taraftan iyilik adına açılımlar sergilerken, bir taraftan da birileri tarafından çelmeye, el-enseye maruz kalmışsınızdır.

* 2004’te de bir dayatma olmuş. Eğer daha sonra birileri tarafından “Ben kaç defa bu mevzuda bakanları değiştirdim, bu işi yapın filan diye…” Sürç-ü lisan kabilinden mi, sağlam mülahazaya alamama kabilinden mi, bu mesele böyle tekerrür edip durmasaydı.. o gün alınan kararların bir sonucu olarak, bugün bu meselenin üzerine gelme duygusu olmasaydı.. maşerî vicdanda böyle algılanma olmasaydı.. Bütün maşerî vicdan meseleyi şimdi öyle algılıyor; “Demek ki o zaman öyle karar verilmiş, sonra ardarda bunlar sürekli, o mevzudaki vazifelileri değiştirerek hep bu işin üzerine gitmişler” şeklinde.. Ama bunlar denmeseydi, hüsn-ü zannımın gereği şuydu: “Bu mesele konjonktüreldi. O günün şartlarını bilmiyoruz, hadisenin içinde değildik ki biz o hadiseyi arka planıyla görelim, felsefesiyle değerlendirelim.” derdim. Devamı, temadisi olmasaydı, meseleye öyle bakardım. Ama o mevzuyu te’yid eder mahiyette beyanların verilmesiyle, öyle bir mesele karşısında, maşerî vicdan karşısında da bana diyecek bir şey kalmıyor.

* Ben yoksa o meseleye nasıl bakardım biliyor musunuz? Hudeybiye Sulhu gibi bakardım. Derdim ki: “O mevzuda problem çıkarmamak için, bütün bütün o mevzuyu negatif hale getirmemek için, fonksiyonu yitirmemek ve bertaraf edilmemek için muvakkaten bir tavizden ibaretti bu. Fakat sonra meselenin üzerine gidilmemek suretiyle, mesele pozitif olarak değerlendirildi.” Bu nazarla bakar, işi hüsn-ü zanla yumuşatır ve maşerî vicdana da meseleyi öyle duyurmaya çalışırdım. Şimdi denen, edilen şeylerle şahsen benim kolum, kanadım kırıldığı gibi, dilime de bir kilit vuruldu. O gün öyle dendi, arkadan da ısrarla işin üstünde duruldu; “Atılan o imzaların hakkını yerine getirin!.” falan.. gibi, sürç-ü lisan değilse, bir zuhul değilse, bu mevzuda birilerinin dürtüleriyle söylenmiş sözler değilse şayet.. bu şunu-bunu değil, benim kolumu-kanadımı kırdı.. buradaki hüsn-ü zan sistemimi kullanmama mani oluyor.

* Her şeye rağmen ben düşünüyorum; “Acaba bunu bile nasıl bir hüsn-ü zan yorumuna bağlayabilirim?” Bir şey bulamadım şu ana kadar…

* Bu işlerle uğraşılırken, asıl meşgul olunması gerekli olan şeyler ikinci plana itilecek… Mesela genel orta dereceli okullarda %35 nisbetinde içki içen talebe var. Bu neredeyse ortaokul talebelerine kadar inmiş. %30 nisbetinde sigara içen öğrenci var. Bunlar yaygınlaşıyor. %15-20 nisbetinde uyuşturucu alışkanlığı var. Türkiye’nin esas problemi budur; gelecek nesillerin uyuşturucu, içki içen, sigara içen nesiller olması.. ve bizim bunlarla mücadele ediyor gibi bir tavrımız varken, böyle çok önemli, metastaz olmaya meyilli kanser gibi yarının yığınlarını batırabilecek bir problem varken, böyle bağışlayın, çok özür dilerim, böyle eften-püften meselelerle meşgul olmak, bir yönüyle mühimme takılıp da onlarca ehemmi görmezden gelmek gibi bir hal oluyor. Onu anlamakta da işin doğrusu zorlanıyorum.

* Hüsn-ü zan esas olduğu gibi, su-i zanna da sebebiyet vermemek lazım. O mü’minler de kendi haklarında su-i zanna sebebiyet verecek şeylerden sakınmalıdırlar. Yaptıkları şeylerin makul, Kur’an aklîliği içinde kabul edilir olması lazım. Esasen biz de kendi tavır ve davranışlarımızla, bu mevzuda olumsuz bazı şeylere mukabelelerimizde aynı su-i zanna düşmemeliyiz, su-i zan edilebilecek duruma düşmemeliyiz. O yüzden tedbirli ve temkinli olmalıyız.

* Bazı dostlarımız sükût çağrısı yapıyorlar. O bazı dostlarımıza deseniz ki, “Şu meselede siz de sussanız ya!..” Bakın ne derler: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”, Peygamber Efendimiz buyuruyor.” Geçen musahabede de geçtiği üzere, siz eğitim yuvaları açmak suretiyle, toplumunuza hizmet etmek suretiyle ve temel değerlerinizi tüm dünyaya tanıtmak suretiyle açılımlarınızda aklın, mantığın, muhakemenin gereği olarak, Kitap ve Sünnet’le test ettikten sonra bu meseleleri yanlış görüyorsanız, o yolda yürümeniz Hakk’a karşı saygısızlıktır. Fakat Kitap, Sünnet, İcma-yı Ümmet, Kıyas-ı Fukaha ve zamanın tefsirini arkanıza alarak bu yolda yürüyorsanız, hak demektir o. Bu defa da falanın filanın bu mevzuda önünüzü kesmesi, şöyle-böyle sizin üzerinize gelmesi karşısında yürüdüğünüz bu hak yoldan dönerseniz şayet, Hakk’a karşı saygısızlık yapmış olursunuz; dolayısıyla Allah’a, Kitap’a, Sünnet’e karşı da saygısızlık yapmış olursunuz. Yaptığınız şeylerde Allah’ın sevmediği, Peygamber’in kabul etmediği/etmeyeceği ve milli değerlerinize ters ne vardır? Üniversite hazırlık kurslarınızda uyuşturucu, sigara, alkol mü kullanılıyordur? Bohemlik mi yapılıyordur? Bunlar yapılıyorsa, ben de öyle derim, “Kapılarına kilit vurun, çekilin, iyilik yerine kötülük yapıyorsunuz siz!..” Eğer bunlar yok da, kendi toplum değerlerinize bir yürüyüş varsa şayet, bu haktır; bundan dönmek, nâhak bir şey olur. O zaman böyle bir mevzuyu müdafaa etmede susmak dilsiz şeytanlıktır.

* Kuvvet hakta olmalı, hak kuvvette değil. Kuvvet hakka tâbi olmalı. Kuvvetin en önemli derinliği, hakkı temsil etmesine bağlıdır. “Kuvvet bende!..” diye, “ben her şeyi yaparım” mülahazası çok defa insanı nâhak şeylere sevkedebilir.

Fırtınalar, Savrulmalar ve Hakta Sebât

Herkul | | BAMTELI

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en son sohbetinin satırbaşları:

*Ölüm ansızın gelir çarpar, ötesi de amel sandığı olan kabir. Orada senin değerin, arkada bıraktığın şeyler değil, amel, iman ve aksiyonun.. nasıl inandığın, ne ölçüde ne derinlikte inandığın ve “inandım” diye iddia ettiğin inanca göre neler yaptığındır. Bunları kıyaslarlar ve -hafizanallah- “Niye yalan söylüyorsun?” derler. Bu sözler bile azap adına insanı batıracak şeylerdir.

*Unutmamanız gerekli olan şeyler vardır. Zannediyorum aklımızda sıkı tutmamız, kontrol altına almamız, “aman kaçar” deyip de pek çok eskortla korumamız gereken şeyler vardır. Sürekli müzakere, sohbet-i Canan, işi evirip çevirip hep Allah’a, peygambere bağlamak… Bunlar da onun eskortu. Haramilere, kapkaççılara çaldırmamanın yolu bu. Paranız çalınsa ne olur ki!.. Bir gün yerine konur. Fakat çalınan sizin duygu ve düşüncenizse, siz kendi değerlerinizden yoksun hale gelirsiniz. Dolayısıyla değerler, kıymetler yetimi haline gelirsiniz. Şimdilerde rüzgârlar biraz muhalif estiğinden dolayı, bazen duygularda, düşüncede, ifadede, beyanda savrulmalar olabilir. Bunları hesaba katarak savrulmamaya karşı kararlı durmak lazım.

*“Birileriyle müşterek bazı projeler realize ediliyor; Sam amcanın çocuklarıyla, Ham amcanın çocuklarıyla, Tam amcanın çocuklarıyla..” diyorlar. (…) Şayet meseleye basitçe yaklaşmak icap etseydi ve ben de 10-15 yaşımdaki halime göre konuşsaydım, şöyle derdim: “Eğer birinin, benim gibilerin bu türlü iştirakler içinde zerre kadar hissesi varsa, Allah bin defa kahretsin. Yoksa.. öyle diyenler…” İşte gerisini demeye cesaret edemiyorum. Çünkü nasıl olsa Allah’a havale edilmiş o işte, şimdiye kadar haksız ilişenler, (cezalarını) bulmuşlardır; ben “Allahım, sav onların başından o belayı!” diye dua ediyorum.

*Hakkın müdafaası çizgisinden ayrılmamak lazım. Hakkın müdafaası çizgisi… Hata yapıyorsak, Allah bizi affetsin; doğru yapıyorsak, ondan dönmek en büyük hatadır. Fakat üslupta kusur etmemek lazım.

*“Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir” diyor Hazreti Pir. Birinin o ölçüde sevgiye, takdire, tayine, desteklenmeye hakkı yoksa şayet, siz o mevzuda aşırı gittiğinizden dolayı, Allah, “Onların hakkı o kadar değildi!” diye sizi tokatlayabilir. Ben yediğim tokatları bundan biliyorum. Şimdiye kadar hiç kimseye yapmadığımız şeyleri yaptık; “Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir”, Allah tarafından tokat yiyorum, Allah affetsin. (…) Zira kâmet-i kıymetinin üstünde, o ölçüde liyakati olmayan insanlara değer atfetme mevzuu, hakikati alt üst etme demektir. Kader, “Öyle değil bu mesele; alın siz ağzınızın payını!” dedi ve bize tokat üstüne tokat indirdi. Şamarı bir başkası değil, biz yiyoruz.

*Doğru istikâmetinde sâbit-kadem olmalı; dimdik durmalı, taviz vermemeli, evet dememeli, tabasbusta bulunmamalı, yaltaklık yapmamalı!.. Saygıda kusur etmemeli ama yaltaklık da yapmamalı!.. Yanlışlarımız varsa, birbirimizle konuşurken onları düzeltelim ama doğru bildiğimiz şeylerden de taviz vermeyelim. O, hakka karşı, Allah’a karşı, Peygamber’e karşı dünyanın hatırına, dünyevî geleceğin hatırına saygısızlık olur.

*Bir sarrafın bir altın ve gümüşü bir potada eritip altını gümüşten ayırması gibi, Allah da sizi hasınızı, hamınızdan ayırmak için imtihan eder. Cenab-ı Hak, temizleri, pakları ayırsın diye yapıyor bunu. (…) Duruyor musun yerinde, kaytarıyor musun, yan çiziyor musun? ‘Ben de ehl-i dünya gibi dünyaya meyledeyim, şirin görüneyim, birileriyle aynı çizgide olayım, zevk u safa içinde hayatımı sürdüreyim, belli makamlara, mansıplara, payelere bağlayayım’ filan.. Allah böyle imtihan eder sizi. Kayıyor musun, kaymıyor musun; dünyaya meylediyor musun, etmiyor musun?.

*Kur’an-ı Kerim, pek çok ayet-i kerimeyle bu imtihanları nazara veriyor:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ortaya çıkarmadan, kolayca cennete girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmran, 3/142)

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler.” (Bakara, 2/214)

*Peygamber dahi dedi: “Allahım yardım ne zaman?” Demir bir pençe ile sıkıldılar, Peygamber de sıkıldı. Bu açıdan da, böyle olmayı yanlış bir şey yapıyoruz şeklinde algılamamalı. Eğer bir demir pençe içinde sıkılma bir yönüyle yanlışın neticesi olsaydı, Allah celle celaluhu, Hazreti Adem’i başta öyle demir bir pençe ile sıkmazdı, Hazreti Nuh, 20-30 insanıyla yalnızlığa terkedilmezdi. Hazreti Musa Mısır’ı terk edip kaçmazdı. Hazreti Zekeriyya testereyle ikiye biçilmezdi. Hazreti Yahya bir yerde öldürülmezdi, Hazreti Mesih için çarmıhlar gerilmezdi. İnsanlığın İftihar Tablosu, tev’em, ikiz olarak, bağrında neş’et ettiği Kabe’den Beytullah’tan uzaklaştırılma mecburiyetinde bırakılmazdı. Burada bu kötü bir şey olsaydı, Allah en sevdiği kullarını bu türlü şeylere maruz bırakmazdı. Demek ki, bu yolun cilvesi bu!.. Burada kıvam sergileyen insanlar, kıvam sergileyecekler nezd-i uluhiyette.. Allah da onlara istikbal va’dedecek. Hakkı olmayan insanlar da elenip gidecek, has hamdan ayrılsın diye.

*Başkalarının saldırılarına karşı aynıyla mukabelede bulunmamak lazım. Siyon diyebilirler, miyon diyebilirler, çiyon diyebilirler, hıyon diyebilirler. Aynıyla mukabele etmemek lazım. Mü’mine yakışan şey odur. Öbürüne gelince, onu diyenlerin de mü’min olduklarına ihtimal vermeseydim, ona “densizlik” diyecektim. Fakat mü’min olduklarına ihtimal verdiğim için “densiz” demeyi bile nezaketsizlik sayıyorum.

*Yürünen yolu sık sık test etmek lazım; müzakerelerle, ortak akılla, Kur’an’ın temel disiplinleriyle, Sünnet-i Sahiha ile onun doğruluğunu test etmek lazım. Kanaat önderlerine, ulemaya, meşayihe o meseleyi sormak lazım, doğru mudur diye. Eksiği yanlışı varsa şayet, onları gidermek lazım. Onun ok gibi dosdoğru olmasını sağlamak lazım, ok doğru olmazsa hedefine varamaz. Doğru olduğuna inanılan meseleden de asla taviz vermemek lazım.

*Doğru ve makul olanda ısrar etmek lazım. Doğruda ısrar etmemek, bâtıla meyletmek demektir. “Yıkalım bu okulları.” Bâtıl bu!.. “Açılımı durduralım.” Bâtıl bu!.. Allah hesabını sorar. Sana ait bir şey değil ki, emanet bu!.. Buna karşı alakasız kalamazsınız; bu, hakka karşı alakasız kalma demektir; müdafaa edeceksiniz bunu, üslubunuzdan taviz vermeden mutlaka müdafaa edeceksiniz.

Hiç Durmadan Yürüyeceksiniz!..

Herkul | | BAMTELI

*Kimden gelirse gelsin sıkıntılar olgunlaşmanın en önemli yollarındandır. Öyle olmasaydı, Allah en sevdiği ibâdını adeta bir hamur teknesinde yoğurmaz ve yoğrulmalarına meydan vermezdi. (00:40)

*Tazyikler, ezilmeler, sıkıntılar ve arzumuza göre yaşama imkânlarından mahrum bırakılmalar karşısında Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı sübhânîsini arzularımıza tercih etmemiz lazım. (01:45)

*Zât-ı Ulûhiyet’in takdirini memnuniyetle karşılamanın yanında, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) nübüvvetine ve İslam dinine kanaat etme de çok önemlidir. Fiilî ve kavlî duadan sonra -netice ne olursa olsun- kader ve kazayı gönül hoşnutluğuyla karşılama bu kanaatin de gereğidir. Bundan dolayıdır ki, sabah akşam okunması sünnet olan dualar arasında şu ikrar da mevcuttur:

رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينـــــاً وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولاً

Rab olarak Allah’tan (celle celâluhu), din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” (02:13)

*Esasen, insan aklı, insan mantık ve muhakemesi -bunların hepsini tek bir şey kabul etmek de mümkündür- nübüvvet ve onun vaadettiklerini kabullenip, bu feyyaz kaynaktan tam yararlanabildiği müddetçe, bir yandan kendi alanının serhaddine ulaşma yoluna girerken, diğer yandan da başkalarını aldatan birer vasıta durumuna düşmekten kurtulmuş olur/olacaktır. Her şeyden evvel, böyle davranmada, bütün varlık ve eşyaya hükmeden sonsuz kudret ve muhit ilme teslim olma gibi bir husus söz konusudur. İsterseniz siz buna, akıl ve mantık ürünlerini, akılla, mantıkla elde edilen değişik projeleri ve farklı alanlardaki araştırmaları, tecrübeleri, yani bütün arzî olanları semavîleştirmek, arazî olanlarda da cevherin ruhunu aksettirmek için her şeyi vahye test ettirme de diyebilirsiniz. Aslında aklı yaratan da Allah’tır, ona vahiy ile derinleşme yolunu gösteren de… Allah, akılla insanların gözünü açmış, vahiyle de aklın doğru görüp, doğru düşünmesini sağlayarak, ona daha geniş bir muhakeme alanı hazırlamıştır; hazırlamış ve o kuşatıcı beyanıyla insanlar üzerinde bağlayıcı hüccetini ikame etmiştir. Tabir-i diğerle Allah, bütünü birden kucaklayan vahiy müessesesini, her zaman dağınık ve birbirinden kopuk bir durum arzeden akıl ve muhakemenin farklı yollarını birleştirecek ve bunların mukayese ürünlerini de test edebilecek bir laboratuar haline getirmiştir. (07:30)

*Başlangıçtan itibaren Ashâb-ı kiramın ve sonra selef-i sâlihînin Kur’an ile hadis mevzuunda sergiledikleri hassasiyet ve gösterdikleri takdire şâyân gayret sayesinde neyin sahih, neyin mevzû olduğu apaçık ortaya çıkmış; Kur’ân gibi sünnet de

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

“Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr Sûresi, 15/9) âyetinin şümulü içine girmekle ilâhî sıyânet altında bugünlere gelmiştir. Evet, zikri geçen beyan-ı ilahîde, Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanmasıyla beraber, Müsebbibü’l-Esbab’ın, bazı icraatına sebepleri vesile kıldığına da işaret edilmektedir. Kur’ân’ı indiren de, onu koruyan da Hazreti Allah’tır. Fakat, Rabb-i Hakîm, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, Yüce Kitab’ını korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vakıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır. Ahmed bin Hanbel gibi muhaddislerin büyüklüğüne bakıldığında bu hakikat daha güzel anlaşılacaktır (10:14)

*Kitap ve Sünnet endazesinden geçmiş ve İcma’ya muhalefeti görülmemiş bir şekilde irşad hizmeti ve mefkureyi ikâme gayreti devamlı olmalıdır. Yurtiçi ve yurtdışındaki eğitim müesseseleri böyle bir hizmet anlayışının neticesi ve problemleri “hal ile halletme” çabasının meyvesidir. (13:00)

*Lügat manası, Allah’ın kelimesini yüceltmek demek olan “i’lâ-yı kelimetullah”, ıstılahta Allah’ın adını veya İslâm dininin tevhid akîdesini şanına uygun bir biçimde yüceltip yayma manasına gelir. Bu terim “cihat” kelimesiyle de ifade edilmektedir. Peygamber Efendimiz, gerçek manada Allah uğrunda cihat edenin kim olduğu sorusuna cevap verirken şöyle buyurmuştur: “Sadece Allah’ın adı yüce olsun diye (i’lâ-yı kelimetullah için) cihat eden kişi Allah yolundadır.” Allah’a îman ve O’nun nâm-ı celîlîni i’lâ etme gayreti müminlik şiarıdır. Aslında, Allah’ın adı zatında yücedir, o her zaman âlîdir. Fakat, “O’nun adını yüceltme” ifadesini kendi idrakimiz itibariyle, kendi ufkumuzu aydınlatma açısından kullanıyoruz.. i’lâ-yı kelimetullah derken, kararmaya yüz tutmuş kalblerin kir ve lekelerinden arındırılarak asıl sahibine hazır hâle getirilmesini, gönül tahtının Mâlikü’l-Mülk’e, Melikü’l-Mülûk’e arz edilmesini ve Yaratıcı ile kullar arasındaki engellerin kaldırılmasını kastediyoruz. İşte bu niyetle yola çıkmış ve bir kısım hizmetlere azmetmişseniz, meselenin Kur’an ve Sünnet’e uygun olmasına bakıp kim ne derse desin yolunuza devam etmelisiniz. Unutmamalısınız ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hiçbir tavrı yanlış değildi; fakat, O’nun bile bir sürü muhalifi vardı. (16:12)

*Kur’an, Mûsâ (aleyhisselam) Tevrat’ı almak için ayrıldıktan sonra ümmeti, zinet takımlarından, böğürür gibi ses çıkaran bir buzağı heykeli yapıp tanrı edindiler. Görmemişler miydi ki o heykel onlara hitap edemiyordu, kendilerine yol da gösteremiyordu. Fakat buna rağmen onu tanrı edindiler ve zalimlerden oldular.” (A’raf, 7/148) der. Demek ki, atmosferin büyük ölçüde eşrâra kalması ya da ferağı, İsrailoğulları’nda buzağı düşüncesinin hortlamasına müsait bir zemin oluşturmuştu. Kendi iç âlemlerinde sessiz uyuyan o gulyabâni gibi düşünceler, birden hortlamış ve buzağı olarak şekillenmişti. Orada Sâmirî’nin –ki o da İsrailoğullarındandır– söylediği şey ise sadece kuru bir mazeretti; Hz. Musa’nın “Senin zorun nedir ey Sâmirî?” demesine karşılık o“Ben onların görmediklerini gördüm.” cevabını vermişti. Çoğu müfessir, meseleye, Sâmirî, Cibrîl’in bastığı yerden bir avuç toprak aldı ve onu buzağı yapımında kullandı şeklinde yaklaşmışlardır ki, bu gerçekten öyle de olabilir; evet o, nasıl gönüllerin ve ruhların dirilmesine vesile olan ilâhî vahyi taşıyordu; cansız cesetlerde hayat kaynağı da olabilirdi. Bu açıdan da onun ayağını bastığı yerler yeşerebilir, oradan alınan bir avuç toprakla bütün ölüler dirilebilir. Ne var ki, bunun doğruluğunu gösteren sağlam bir hadis bulmak mümkün değildir. Buradaki asıl husus, Kur’ân’ın Hazreti Musa’nın diliyle ifade ettiği gibi, bunun bir fitne ve imtihan olmasıdır. (18:30)

*İffetsizliğe düşme insanı dağınıklığa götürür. Dağınık insanların rüyaları da kirlidir, hayalleri de kirlidir. Tevhid-i kıble etme, sadece O’na yönelme, öyle bir konsantrasyon, insanın zekasını öyle keskinleştirir ki, o mevzuda bin tane dâhinin halledemediği meseleyi halleder. Enbiya-yı izam öyleydiler, onların iffetlerine, ismetlerine, fetanetlerine, idraklerine, büyüklüklerine aklımız ermez. Fakat, buna rağmen onlara da itiraz ediyorlardı. (20:48)

*Önemli olan mesele, Allah ne demişse onu yapmaktır. Bunu yaparken de falana muarız olma, filanın rağmına davranma, birilerine engel çıkarma veya “birileri bir şey yaparken biz niye onları bu güzergahta tek başlarına bırakıyoruz” gibi kıskanma/rekabet etme mülahazalarıyla yapmamalıdır. Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet-i Sahiha’nın sabit disiplinlerine uygunluk içinde yapılırsa, orada tereddüt yaşamamak ve engellemeye çalışan kim olursa olsun, onları görmezden gelmek lazım. “Bir kapı bend ederse bin kapı eyler kuşad / Hazreti Allah, efendi, Müfettihu’l-ebvab’dır.” (Şemsî) (21:29)

*Şimdiye kadar ben çok samimi bir müslüman olduğumu iddia edemem ama işin doğrusu hayatımı O’ndan başka bir şeye bağladığımı söylersem, Allah’ın o mevzudaki teveccühüne karşı saygısızlık yapmış olurum; bu da tahdis-i nimettir. Elli defa engeller olmuştur. Kendimi bildiğimden bu yana hiç presler arasında ezilmeden kurtulduğumu görmedim. Buradaki de öyle bir şey. Her zaman üzerime geldiler. Cenab-ı Hak aldı, bir yerden bir yere koydu, bir yerden bir yere koydu.. sizi de öyle… Hep böyle olagelmiştir. Fakat bunlar kat’iyen ye’se atmamalı, bizi inkisara uğratmamalı, yapmamız gereken şeylerden bizi geri koymamalı.  (23:28)

*Bütün âleme kabul ettirmek, sevdirmek bizim işimiz değildir. Allah Teala, Peygamberine (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile

إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

Sen dilediğin kimseyi/sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, lâkin ancak Allah dilediğini doğruya ulaştırır. O, hidâyete gelecek olanları pekiyi bilir. (Kasas, 28/56)

Hidayet sizin aklî, fikrî, ihtisâsî bütün letâifinizi hakikati arama istikametinde kullanma sonucu, Allah’ın sizin içinizde yakacağı bir meşaledir. Siz esbaba tevessül edersiniz, Allah o meşaleyi içinizde yakar, tutuşturur, projektör gibi.. her şeyi doğru olarak görürsünüz, O’na ait bir şeydir. Sa’d-ı Taftazani’nin ifadesiyle, “İman, Cenâb-ı Hakk’ın, istediği kulunun kalbine, cüz-ü ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği birnurdur.” (24:36)

*Üstad Hazretleri, bu mevzuyla alâkalı Celâleddin Harzemşah’ın bir mülâhazasını nakleder: Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek O’nun vazifesidir.” Şe’n-i rububiyetin gereğine karışmam, ne dilerse onu yapar.  (25:18)

*Her mü’min bu mülahazaya bağlı, Kitap ve Sünnet çerçevesinde yapması gerekli olan şeyleri yapmalı, ne dostun vefasızlığından, ne de düşmanın cefasından sarsılmamalı. Kimseyi de karşısına almamalı, garazî hareket etmemeli, yaptığı şeyler tepki edalı olmamalı; bunlar ihlası yıkan, götüren şeylerdir. Fakat, doğru bildiği şeyin müdafaasından da geriye durmamalı. Aksi takdirde doğruya karşı saygısızlık yapmış olur. (26:36)

*En zor şey gönüllere girmektir; bir yerde yaptığı hizmetler bitince, kenarda oturmayı istemeyip yeni bir vazife daha talep eden insanlara bunu biz yaptırtabilir miyiz? Belli ki burada bir meşiet-i ilahi var. İyilik yapıyor, iyiliğe doymuyor, “Hel min mezîd-Daha yok mu?” diyorlar. Akl-ı selim, hiss-i selim, ruh-u selim diyor ki: “İnsanlık adına bir şey yapacaksak, yol bu, yöntem bu!..” (31:16)

*Çok kötü şeyler duyabilirsiniz; rica ediyorum ben, aynıyla mukabelede bulunmamak lazım. Şimdilerde Twitter denen şeyler var; iyi şeylere tercüman olursa, Allah’ın rahmeti; insanları birbirine düşürüyorsa, Allah’ın belası şey. İnsanlar birbirine atıp duruyorlar. İnsanlar bu atmalara geliyor, bu defa da onlar atıyorlar. Birisi diyebilir ki “Maske düştü!..” A be birader, sen mü’minsin, yapma bunu. Eğer Kıtmirin maskesi olsaydı kırk seneden beri ehl-i dalalet onun yakasından elini çekerdi. 1960, 1970, 1980 ve 28 Şubat’ta preslendim. Ama sana demiyorum, “Niye senin yakana elini uzatmıyor?” Hazreti Musa, Hazreti İsa ve Peygamber Efendimiz (alâ seyyidinâ ve aleyhimessalâtü vesselam) yakalarını başkalarından kurtarabildiler mi? Bence senin kendi durumunu bir kere daha gözden geçirmen lazım. Ama ben, bana kalırsa, bu kadarcık da olsa bunları dememeliyim. İncinsek de incitmemeliyiz, kırılsak da kırmamalıyız. Hep gönül alıcı bir tarzda hareket etmeli, nazargâh-ı ilahi olan kalblere kat’iyen dokunmamalıyız. Bize düşen şey “Eyvallah!..” etmektir. (32:56)

*İlle herkes tarafından kabul edilmek, tahsin edilmek, hüsn-ü kabulle karşılanmak, takdir görmek.. bu türlü beklentilere girmemeli. Yapacağı şeyleri belli beklentilere bağlamış insanlar, hayatta başarılı olamamışlardır. Muvakkaten bazı şeyler sergilemiş olsalar bile bir muhalif rüzgâr karşısında savrulup gitmişlerdir. Beklentilere işi bağlamamak lazım. Bizim beklediğimiz bir şey var, o da Allah’ın hoşnutluğu ve bizim o meseleyi ihlasla O’na karşı sunmamızdır. Ne kin ne garaz ne nefret, ne kimseye firavun deme ne Nemrut deme ne de tiran deme!.. Fakat söylenen sözleri bazıları biraz numara/droba bakarak, güzergâh takip ederek üzerlerine alıyorlarsa, kendi yanlış te’villeriyle, tefsirleriyle meseleyi yanlış yorumluyor, kendilerine karşı saygısızlık yapıyorlar. (37.26)

*Unutulması gerekli olan şeyler dünya ve dünya nimetleridir. Dünya debdebesi dünya saltanatıdır. Allah’ın ekstradan verdiği kimseler de “Al sana bir okul, bir yurt, bir okuma salonu…” diyorlar. Size bu kadar güven duyuluyorsa, bu sizin kredinizdir. Bence kendi hesabınıza ondan bir şey koparmak suretiyle o krediyi kaybetmeyin; bu defa o yol tıkanır ve bypass yapmakla da açamazsınız onu. Güven sarsılmamalı, herkes sizi nasıl biliyorsa öyle bilmeli, ruhunuzun ufkuna yürüyeceğiniz ana kadar… Dünyaya çıplak olarak geldiniz; kefeniniz için sağa-sola koşmalı, “Acaba bu garibe bir kefen bulabilir miyiz?” demeliler.  (38:54)

*Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

فَفِرُّوا إِلَى اللهِ إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ

“O halde, Allah’a kaçın, çabuk Allah’ın himayesine koşun! Zira ben O’nun tarafından, sizi uyarmak için gönderilen âşikâr bir elçiyim.” (Zâriyât, 51/50) (40:47)

Fırtınalı Dönemlerde İstikâmet, Sabır ve Hâcet Namazı

Herkul | | BAMTELI

*Hazreti Pir, “Mühim ve büyük umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.” diyor. Evet, eğer hayırlı işlerin arkasındaysanız, şeytan ve onun cinnî-insî dostları sizinle de mutlaka uğraşacaklardır. (00:35)

*Bir Hak dostu, “Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol, ağaçlar şiddetli rüzgârların korkusuyla köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” der. Devrilme endişesi taşımayan insanlar hiç farkına varmadıkları yerde devriliverirler. (02:07)

*Muhalif rüzgarlar esebilir, çok defa insanları önüne katıp savurabilir. Karakter bakımından zayıf insanlar belli çıkarlar, belli menfaatler mülahazasında hep savrulabilirler. Olup biten bu şeyler karşısında kat’iyen sarsılmama, ye’se kapılmama ve ezilmeme mü’minin şiarı olmalıdır. (04:08)

*Fırtınalar hiçbir zaman dinmemiştir; kan seylapları hiçbir zaman durmamıştır; insanların köpüren nefretleri ve kinleri hiçbir zaman dinme bilmemiştir. Bazen bir tirandan gelebilir, bazen bir firavundan gelebilir, bazen bir nemruttan gelebilir, bazen bir Sezar’dan gelebilir, bazen de yanınızda sizinle beraber namaz kılan birisinden gelebilir. Aynı namazı kıldığınız halde namazın içerisinde bir çelme yiyebilirsiniz. Bütün bunlar karşısında duygu ve düşünce açısından sarsılmamak için Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak lazım. (05:36)

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’da başını yaran, dişini kıran ve yüzünden kanlar akıtan insanlar hakkında “Allahım bu etrafımdakilere hidayet eyle; beni bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı bunu!” diyor. Kime ittiba etmişsiniz, kimin arkasındasınız, kimin sözü sizin için aydınlatıcı, ışık tutucu, rehnüma, yanıltmayan sözdür. Bence onun arkasında durmak lazım. (06:40)

*İhtimal bizim bu dostlarımız, genelde ruh haletimizi bilemeyerek, bu türlü olumsuz şeylere kendilerini saldılar. “Allahım bizim ahvâlimizi, efkârımızı, a’mâlimizi ıslah buyurduğun/buyuracağın gibi, onların da ahvâlini, efkârını, ef’âlini ıslah buyur, Sana yönlendir gönülleri!” deme babayiğitliğini göstermek lazım; başka türlü davranmak düşmez bize. (09:04)

*Uhud Muharebesi öncesinde Hazreti Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) savaş stratejisi konusunda ashabını toplayıp istişare etmişti. Şahsî fikrine göre, şehir dışına çıkmak yerine Medine’de kalarak savunma harbi yapılmalıydı. Şehrin dışına çıkıp meydan muharebesi yapma taraftarları fazla olunca onların fikrine uyup Uhud’a çıktı. Okçular tepesinde nöbet bekleyenlerin içtihat hatalarının da tesiriyle harb yetmiş küsur sahabenin şehit olmasıyla neticelendi. Hemen bu savaş akabinde nazil olan ve her şeye rağmen meşvereti emreden Âl-i İmran Sûresi’nin 159. ayet-i kerimesi atf-ı cürümlere girmeme adına inananlara bir üslup öğretmektedir:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever” (Al-i İmran, 3/159) (10:50)

*Mıncıklayacaklar, çuvaldız saplayacaklar, önünüzü kesecekler, gittiğiniz yere gitmenizi istemeyecekler; bazen küfür kaynaklı olacak, bazen haset kaynaklı olacak, bazen hazımsızlık kaynaklı olacak. Bunlar insan ruhunda öyle marazlardır ki, dimağa musallat olmuş öyle virüslerdir ki, nöronları sarmış öyle rahatsızlıklardır ki, tımarhanelerde dahi tedavisi kâbil değildir. Gelin siz de -Allah aşkına- delice hareket eden bu insanlara küsmeyin, gönül koymayın, hatta Allah’a havale etme gibi şeylere bile gitmeyin. (15:05)

*“Kadı ola davacı ve muhzır dahi şahit / Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?” (Ziya Paşa) (16:34)

*Değil çuvaldızlara karşı, mızraklara karşı bile iğne kullanmamaya karar vermeliyiz. İğne kullanmama kararlılığı içinde olmalıyız. İncinsek de incitmemeliyiz, kırılsak da kırmamalıyız. Yollarımız daraltılsa da biz başkalarına karşı yol daraltmasına kalkmamalıyız. (17:50)

*Sana çuvaldız batırmıyorlarsa, “Onlara iğneyle mukabelede bulunmadım!” demenin bir kıymeti yok. Esas, incitene karşı, rencide edene karşı, oturup kalkıp sizin için kötülük planlayana karşı, yalan diyene karşı ‘yalan’ deme nezaketsizliğine girmeyecek kadar civanmertçe davranmak lazım. (19:25)

*Allah Teâlâ, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’u (aleyhimesselam), Firavun’a gönderirken, “Yumuşak sözle ona hitapta bulunun, yumuşak bir halle davranın, yumuşak bir düşünceyle karşısına çıkın, incitmeyen sözlerle diyeceğinizi ona deyin” (Tâ hâ, 20/44)  buyuruyor. Sizin karşınızdaki insanlar Nemrut değil, Firavun değil, Sezar değil, İskender değil, Napolyon değil, deli teke Hitler değil… Hele başları yerde secde eden insanlarsa, onlara karşı bize düşen şey hep saygılı olmak, hep takdir etmek, hep tebcille yâd etmek ve Cennetü’l-Firdevs’e beraber girme dilek ve temennisinde bulunmaktır. (22:50)

*İnsan her zaman Allah’a müteveccih olmalı. Hiçbir problemin olmadığı dönemlerde bile ıztırar halindeymiş gibi Allah’a dua etmeli. Çünkü, yüsr (rahatlık ve kolaylık) zamanında Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederseniz, bir gün başınıza zorluk diyeceğimiz usr geldiğinde, Allah onu da yüsre çevirir. (25:15)

*Başımı yere koyduğumda, secdelerimde, hep hâcet duasını okudum bu üzerimize gelen şiddetli fırtınalar karşısında. Bizim emeğimiz bunun içinde onda birdir, belki de hiç yoktur. Şimdiye kadar bu meseleye emek veren ne kahramanlar, bir asırdan beri adeta baldıran zehiri yudumlayarak bu meseleyi götüren, zindanlarda ömür tüketen insanlar, dünyada zevk sefa yüzü görmeyen insanlar, memleket memleket sürgüne gönderilen insanlar, hapishanelerde tecride maruz kalan insanlar, defaatle zehirlenen insanlar, “bu da vatan evladıdır” denmeyen insanlar… Bu işin içinde bütün bu insanların emeği vardır.. ve bu emekle meydana gelen şey hep sizin omuzunuzda bir emanettir. “Allahım bu bir emanettir, bize ait de değildir, bize muvakkaten yüklediler bunu. Senin emn u emânın bu işin eskortudur; o olmazsa biz bunu götüremeyiz, bunu Sana teslim ediyoruz Allahım!” (28:30)

*Dünya zevki adına bir şey bilmiyorum ben. Yeryüzünde bir dikili taşım olmadı. Dünyayı bana teklif edenlere karşı, anneme-babama karşı, dünyayı bana teklif ettikleri zaman.. canım hocam Yaşar Hocam, boynuma sarıldı ağladı, “Beni sen de dinlemezsen kim dinler?” dedi; teklif ettikleri dönemde, ben en sevdiklerime karşı, “Çok ciddi hizmetlerin insan beklediği dönemde benim ayağıma zincir mi vurmak istiyorsunuz? Başka şey düşünmek istemiyorum, Sadece O, Sadece O!..” dedim. Yalnız O’nu konuş, yalnız O’nu söyle, yalnız O’nu düşün, yalnız O’nu vird-i zeban et, yalnız O’nun için düşersen düş, yalnız O’nun için kalkarsan kalk, yalnız O’nu mırıldan. (30:15)

*Yeminle söylüyorum size; bu meselenin onda birine zarar vermektense, bir günde on defa ölmeye razıyım; on defa Azrail gelsin, öldürsün beni; bir daha dirileyim, bir daha öldürsün.. yemin edebilirim bu mevzuda; çünkü dünya ile zerre kadar alakam olmadı. Bazı miyoplar, mâlikanelerde yaşıyor diyebilirler. Ne yapalım şaşı baktığından dolayı yanlış görebilir. İbrahim Hakkı Hazretleri “Ağvere olma yakın ki sana eğri bakar” diyor. Ağver Allah’a da eğri bakar, peygambere de eğri bakar, dine de eğri bakar; sadece kendisine doğru bakar, o da kendini doğru görür mü görmez mi?!. (31:45)

*Sabredilen konular itibarıyla sabır çeşit çeşittir; ibadetlere devam hususunda sabır, günahlara girmeme mevzuunda sabır ve musibetlere karşı sabır en çok bilinen sabır çeşitleridir. (34:05)

*Zaman isteyen ve bir vakte bağlı cereyan eden işlerde, “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” söz konusudur. (37.37)

*Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları ancak seçkin kullara özel bir sabırdır. “Vuslata karşı sabır” da diyebileceğimiz mukarrebine has bu sabır çeşidi, Hak dostlarının can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Ne zaman Allahım, vuslat ne zaman?!.” mülahazalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri ve dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmalarıdır. (39.55)

*HÂCET NAMAZI: (42:35)

Cenâb-ı Allah’a arz edilen ihtiyaçlar, el açanların himmet hislerine göre farklılaşır. Kimileri, hayırlı eş, salih çocuk, geniş ev, bol rızık gibi isteklerinden dolayı hâcet namazı kılarlar; adanmış ruhlar ise, gece gündüz i’lâ-yı kelimetullah hesabına yalvarıp yakarırlar. Bir ihtiyacı, sıkıntısı, derdi ve isteği olan kimse dört rekât namaz kılar, Cenâb-ı Allah’ı sena eder, Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm), Enbiya-ı İzâm’a, Melâike-i Kiram’a ve selef-i salihîne salat ü selâm getirir, ümmet-i Muhammed’e dua eder, sonra şöyle yakarışa geçer ve ardından da ihtiyacını zikreder:

لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

اَللّهُمَّ أَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سـُبْحَانَ رَبِّ السَّـموَاتِ السَّـبْعِ وَرَبِّ الْعَـرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ

“Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrahimîn.

Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, Sana dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allahım, ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda beni başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bana merhamet et.”

Ayrıca; onulmaz gibi görünen bir derdi, bir hastalığı olan kimse de abdest alır, iki rekât namaz kılar; hamd ü sena, salat ü selam ve ümmete dua ettikten sonra şu tevessülün akabinde ihtiyacını dile getirir:

اَللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيّـِكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي أَتَوَجَّهُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللّهُمَّ فَشَفّـِعْهُ فِيَّ.

“Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ey şanı yüce Rasûl (aleyhissalâtu vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için Seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.”

Öldürücü Virüsler ve İnsan Kazanmak

Herkul | | BAMTELI

*İnsanın kendi konumunu belirlemesi ve Hak karşısında ona göre bir duruşa geçmesi çok önemlidir. Kendi konumunu belirleyememiş olanlar için iktidar, servet ve makam gibi nimetler yanıltıcı birer unsura ve öldürücü birer virüse dönüşebilir. (00:30)

*Bazen insanın güçlü olması onu yanıltabilir. Cenâb-ı Hakk’ın kudretini ifade eden isimlerinden biri her şeye gücü yeten manasına “Kâdir”, bir diğeri ise kâdir kelimesinin mübalağalı şekli olup çok güçlü, istediğini istediği gibi eksiksiz, kusursuz ve tam yapan, nâmütenahi kudret sahibi manasına “Kadîr”dir. Cenâb-ı Hak bir iktidar verdiği zaman bazen insan o konuda yanılabilir ve hafizanallah Zât-ı Ulûhiyete ait hususiyetleri hiç farkına varmadan -doğrudan doğruya olmasa bile dolaylı yoldan- sahiplenebilir. (01:07)

*Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak,

اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriya, benim ridâm, azamet ise benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” buyurmaktadır. Demek ki, kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır. (02:33)

*Farkına varmadan büyüklük çağlayanına kendini salan insanlar çok defa hem kendilerini mahvetmişler hem de çok insanın kanına girmişlerdir. Sezar, Roma mefkûresini kendi heva ve hevesine çiğnetmiş; Napolyon, Büyük Fransa idealini hırslarının ağına hapsetmiş ve öldürmüş; Hitler, Büyük Almanya gaye-i hayalini maceralı çılgınlıklarıyla yiyip bitirmiştir. Gönlünü Kur’an’a vermiş, adanmışlık mülahazası içinde meseleyi götüren insanlar kibre karşı hep mesafeli durmalılar; akıllarına azıcık “Ben bir şeyim!..” diye geldiği zaman günah-ı kebâir işlemiş gibi tevbe etmeliler. (05:00)

*Bir taraftan kendini büyük görmeye sebebiyet vermesi bir taraftan da insandaki hırs duygusunu beslemesi ve “kazanma.. kazanma.. ille de kazanma..” düşüncesini büyütmesi açısından servet ve imkan da bazen öldürücü bir virüse dönüşebilir. (08:33)

*Bin kazandığımız zaman, şayet içinde bir tane haram varsa, onun içine bir tane haksızlık girmişse, geri kalan dokuz yüz doksan dokuzu da kirletmiş oluruz ve Allah hepsinin hesabını sorar. Zaten, hadis-i şerifin ifadesiyle, zekatı verilmemiş bir mal bütünüyle kirlidir. (09:22)

*“Derken Kârun, ihtişam ve debdebe ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Kârun’a verilenin benzeri bize de verilseydi, doğrusu o çok şanslı’ dediler.” (Kasas Sûresi, 28/79) âyetinin ifadelerine göre Kârun, hayatı itibarıyla büyük bir kibir, çalım, gösteriş ve debdebe içindeydi. O servet ve imkanın altında kalıp ezildiği gibi başkalarına da kötü örnek oluyordu. Bugün de bulunduğu konumu şahsî çıkarları hesabına değerlendirmeye kalkışanlar, aynı zamanda başkalarına kötü örnek olduklarından onların veballerini de yüklenmiş sayılırlar. (10:20)

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o, bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmişti. Hakk’ın kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin arkasındaki iyilik sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh fahûr yaşamaya ve ifsada başlamıştı. Tabiî Cenâb-ı Allah da yaptıklarının karşılığı olarak onu bütün varlığıyla beraber yerle bir etmişti. Böylece Kârun, ulü’l-azm bir peygambere yakınlığın hakkını veremeyip kazanma kuşağında kaybeden ibret vesilesi, tâli’siz bir servet sahibi olarak tarih defterinin yaprakları arasında yerini almıştı. Evet, Karun, kendisine lütfedilen nimetler karşısında tavır ayarlaması yapamaması, inkâra sapması yüzünden neticede sahip olduğu her şeyle beraber yerin dibine geçirilmekle cezalandırıldı ki Kur’ân bunu şöyle resmeder:

فَخَسَفْنَا بِه وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرينَ

“Nihayet Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Zaten onun ne Allah’a karşı kendisine yardım edecek avenesi vardı ne de kendini savunup kurtulabilecek durumdaydı.” (Kasas Sûresi, 28/81) (13:04)

*Bir hadis-i şerifte “Dünya bir cîfedir (leştir, pisliktir); onun talipleri ise köpeklerdir!” buyurulmaktadır. Bir başka hadis-i şerifte ise, “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır!” denmektedir. (15:04)

*Rahata düşkünlük de bünyeye musallat olmuş öldürücü bir virüstür. Tenperverlik kanserden daha tehlikeli bir hastalıktır. (16:05)

*İktidar, servet ve rahata düşkünlük virüsleri birbirlerini de destekler durur. Bazen servetten büyüklük doğar, bazen büyüklük servet hesabına kullanılır ve bazen de o büyüklük o servet insanda rehavet hissi hâsıl eder. Bu marazlara düşmüş kimseler, bir de kalkıp “Bunca zaman koştuk, hizmet ettik; “humus” (ganimetin beşte biri) kullanmak da bizim hakkımız!” demek gibi şeytanî mırıltılarla gayr-ı meşru tavırlarına meşruiyet bahanesi aramaya çalışırlar. (16:35)

*Beklentiye düşme ve takdir görmeyi isteme de bir öldürücü virüstür. Halbuki mümin, övülmeyi sövülme gibi görmeli ve her işini sadece Allah’ın rızasına bina etmelidir. (20:40)

*Hizmetleri karşısında Allah rızasından başka beklentilere girenler,

أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا

Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz. Allah’ın verdiği o güzel ve hoş nimetleri israf edip bitirdiniz. Hakkınızı dünyada kullanıp ahirete bir şey bırakmadınız” (Ahkâf Sûresi, 46/20) âyetinin tokadına maruz kalırlar. (21:48)

*Bizim en büyük kredimiz istiğnadır; her türlü makam ve mansıp karşısında müstağnî davranmamız lazımdır. Makama bağlı vazifeler istenmemeli; talepsiz verildiğinde ise, ancak kerhen kabul edilmelidir. Bu meselenin tek istisnası vardır: Şayet bir vazifeyi sizin ölçünüzde yapabilecek başka bir müstakim mü’min yoksa, Hazreti Yusuf’un “Beni ülkenin hazinelerinin başına tayin et; çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim.” (Yusuf Sûresi, 12/55) diyerek Kıptîler içinde vazifeye talip olduğu gibi, o vazifeyi talep etmekte mahzur olmayabilir. Hazreti Yusuf (aleyhisselam), bu sözü hiçbir müslümanın olmadığı, peygamberlik esintilerinin bulunmadığı, Allah’ın bilinmediği bir yerde vazifeyi talep sadedinde söylemiştir. (23:50)

*Cevdet Paşa’nın, “Kısas-ı Enbiyâ”da temas ettiği üzere, riyâsete talip olmamak ve belli bir vazifeye tayin istememek gerektiği yönündeki nebevî uyarıları duyup dinleyen Hazreti Ebû Bekir (Allah’ın rıza ve rıdvanı onun üzerine olsun), Hazreti Ali’ye (radiyallahu anh) gönderdiği bir mektupta bu mevzuyla alâkalı şu ölçüyü dile getirmiştir: “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.” (24:48)

Soru: En büyük yatırımın insana yapılan yatırım olduğu vurgulanıp himmetlerin insan kazanmaya teksif edilmesi lazım geldiği üzerinde duruluyor. Ayrıca, eserlerde, bir insanı, dine ait hiçbir hakikati ve delili kabul etmemek demek olan “küfr-ü mutlak”tan inkarda ve itikatsızlıkta şüphe taşımak manasına gelen “küfr-ü meşkûk”e yürütmenin dahi “hizmet” olduğuna dikkat çekiliyor. Bu açılardan, insan kazanmak ne demektir ve nasıl anlaşılmalıdır? (27:46)

*Yeryüzü problemi insanla tanıdı; hatta şeytanın problemlerin babası oluşu da insanın yaratılmasıyla başladı. Bu açıdan da insanda problemi çözeceğiniz âna kadar ne yuvada, ne mektepte, ne camide, ne de idarî, siyasî, iktisadî hayatta asıl problemi çözemezsiniz. (28:26)

*İnsan kazanmanın değişik seviyeleri vardır: Bir insanı tahkikî imana ulaştırmak üst seviyede bir kazanma olduğu gibi, bir insanı taklidî ve nazarî Müslümanlık kapısından girdirme de bir kazanmadır. (31:40)

*Hilyetü’l-Evliya adlı eserinde Ebu Nuaym Hazretleri’nin naklettiğine göre, Sahabe efendilerimizdeki dini hassasiyete ve İslamî heyecana derin bir özlem duyan Hasan Basri Hazretleri, çağdaşı olan insanların hayatları ile Sahabenin yaşayışını kıyaslayıp çok üzüldüğü bir gün şöyle demiştir: “Yetmiş Bedir gazisine yetiştim. Onların çoğunun elbisesi basit bir yün kumaştan ibaret idi. Siz onları görseydiniz deli sanırdınız; onlar da sizin iyilerinizi görselerdi artık ahlakın kalmadığına hükmeder, kötülerinizi görselerdi onların hesap gününe bile inanmadıklarını söylerlerdi.” (34:04)

*Bir insanın demokratik tarz-ı telakki içinde sizi de bir yere koyup “Yaşamak onların da hakkı!” demesi de bir seviye ve bir kazanımdır. (35:30)

*Sadece kendiniz gibi düşünen insanları kazanılmış görürseniz hiç farkına varmadan daha farklı dairelerdeki kazanımlara sırtınızı dönmüş ve onların tepkilerine sebebiyet vermiş olursunuz. (38:00)

*Bütün insanlara kendinizi sevdirmeniz mümkün değildir; eğer mümkün olsaydı Peygamberler kendilerini herkese sevdirirlerdi. Mutlak manada İnsan-ı Kamil olan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman hala kendisine inanmayanlar vardı. Mesela, Ebû Leheb genel yapısı itibarıyla, şefkat ve mülayemet sahibi bir insandı. Rasûl-i Ekrem küçük yaşlarında Ebû Leheb’in evinde bulunmuş, hem Ebû Leheb hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimizi kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe’den süt emzirtmişlerdi. Ancak Ebu Leheb gururlu ve kibirli bir kişi olduğundan pohpohlanınca kendisine pek çok kötü şey yaptırılabiliyordu. Ona, “Sen Abdüluzza’sın, Benî Ümeyye kabilesiyle akrabalığın var. Haşimilerle Benî Ümeyye’nin iltika noktasını teşkil ediyorsun. Geniş bir oymağın başında bulunuyorsun. Sen şöyle adamsın, böyle adamsın…” diyor ve bu tür sözlerle onu hep oyuna getiriyorlardı. (38:50)

*Hazreti Üstad’ı pek çok gazeteci ziyaret etmiş. Pakistan’dan gelip röportaj yapmak isteyen gazeteci “Hayatımda Üstad kadar ihlaslı birini görmedim!” demiş. O dönemde dine ve dindara karşı hasım bilinen bir başka gazeteci de Hazreti Bediüzzaman’ı ziyaret etmiş. Hazreti Üstad gazeteciyi çok güzel karşılamış, ihtiram göstermiş ve mahviyet içinde onu uğurlamış. Daha sonra da talebelerini çağırıp şöyle demiş: “Bir insanın İslâmiyet’e düşmanlığı yüz ise onu doksan dokuza indirmek hizmettir, hatta yüz bire çıkartmamak dahi hizmettir. Sizin yüz tane düşmanınız varsa, onun yüz bir olmasını arzu eder misiniz? O yüz düşmanın doksan dokuza inmesini istemez misiniz?” (41:00)

*Bir gün Rasûl-ü Ekrem Efendimizin meclisinde herkes yerini almış otururken Cerîr İbni Abdullah el-Becelî hazretleri içeri girmişti. Hazreti Cerîr, kavminden 200 kişiyle birlikte Yemen’den Medine’ye gelerek müslüman olmuş saygıdeğer bir insandı. Genç, heybetli, güzel yüzlü ve imrendirici bir hâli vardı. Peygamberimizin huzuruna kim önce gelmiş ve nereye oturmuşsa orası onun hakkı idi; günümüzün nakil vasıtalarındaki numarasız koltuklarda olduğu gibi önce gelen arzu ettiği yere otururdu. Cerîr İbni Abdullah (radiyallahu anh) içeri girince oturacak yer bulamamıştı ve kendisine yer gösteren de olmamıştı. Bu durumu farkeden Peygamber Efendimiz, hemen cübbesini çıkarmış, künyesiyle ona seslenmiş “Ey Ebû Amr, al onu, üzerine otur!” demişti. Sonra da, çevresindekilere dönerek, “Bir topluluğun kerem ve şeref sahibi büyüğü yanınıza geldiği zaman, ona ikramda bulunun ve hürmet edin.” buyurmuştu. (42:55)

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a hitaben, “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ Hâ Sûresi, 20/44) buyurarak her şeyden önce peygamberâne bir üslubu nazara vermiş; muhatap, Firavun gibi kalb ve kafası imana kapalı bir insan bile olsa, yine de hak ve hakikati “kavl-i leyyin” ile anlatmak gerektiğine işaret etmiştir. (45:48)

Ahlakın Esasları: Hikmet, Şecaat, İffet ve Adalet

Herkul | | BAMTELI

*Sofilerin “ümmühât-ı huluk” (güzel ahlakın ana kâideleri) dedikleri hususlar, insanın yeniden inşası ve yıkılmış ruh âbidesinin ikâmesi için zarurî olan, onu ayağa kaldıracak temel esaslar/rükünlerdir; buna peygamber ahlakının rükünleri ya da Kur’an ahlakının esasları da diyebilirsiniz. Bu rükün ve esaslar sayesindedir ki, Ashab-ı Kiram efendilerimiz, çok sağlam inşa edilmiş ve kıvamını bulmuş insanlar olarak çok kısa sürede çok büyük işler başarmışlardır. (00:36)

*Ümmühât-ı hulukun başında hikmet gelir. Hikmet; faydalı ilim, irfan, herkesin bilmediği gizli sebep, fıkıh, felsefe, yaratılıştaki ilâhî gaye, sebeplerin ruhunu kavrama, eşyanın perde önü ve perde arkasına ıttıla, ibret almayı gerektiren herhangi bir söz, güzel huy, herkesin faydasına olan hizmet, bir kötülüğü önlemek veya bir iyiliği elde etmek için yapılan herhangi bir iş, sünnet-i seniyye, din, Kitap gibi… pek çok manalara gelmektedir. Kâinat kitabını iyi okuma, fizikle beraber metafiziği ve maverâ-i tabiatı hesaba katma, teşriî hükümlere riâyetin yanı başında tekvinî emirleri de göz önünde bulundurma, bir yandan Cenâb-ı Hakk’ın mâhiyet-i eşyaya yerleştirdiği maslahatları, diğer taraftan da dinin özündeki gayeleri kavramaya çalışma… gibi hususlar da hikmetin farklı yanlarını ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, hikmet kelimesiyle genel olarak, nasihat ve öğüt, ilim ve irfan, vahiy ve peygamberlik, Kur’an’ın incelikleri ve ilâhî sırlar kastedilmiştir. Ayrıca, akıl gücünün vasat (itidâl) mertebesi, hikmet tabiriyle ifade edilegelmiştir. Kuvve-i akliye’nin ifrat (aşırı) hâline, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme manasında “cerbeze”; tefrit durumuna, hiçbir şeyi doğru-dürüst anlayamama, en basit şeyleri dahi idrak edememe anlamında “gabâvet” ve “hamâkat”; mûtedil olanına da, eşya ve hadiseleri güzelce değerlendirip, lehte ve aleyhte olması muhtemel bulunan şeyleri birbirinden ayırabilme keyfiyetinin unvanı olarak “hikmet” denmektedir. Görüldüğü üzere, İslâm âlimleri, hikmetle alakalı çok farklı tarifler yapmışlar ve onun onlarca değişik manasını nazara vermişlerdir. Aslında, bu tariflerin herbiriyle hikmetin bir yanını dile getirmişlerdir. Fakat, çoğunluk itibarıyla, hikmeti “faydalı ilim ve salih amel beraberliği” şeklinde yorumlamışlardır. (05:45)

*Hazreti Üstad, “Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Hak’tan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” ifadeleriyle, Kur’ân’ın, kâinat kitabını şerh ettiğini söylemiştir. Eğer Kur’ân-ı Kerim kâinatın çehresine kendi ziyasını neşretmeseydi, bu kâinat bir kısım kaoslardan, korkunç kâbuslardan ve dehşet veren hadiselerden ibaret kalacaktı. Biz her şeyin gerçek yüzünü, her bir varlığın Cenâb-ı Hakk’ın pırıl pırıl bir sanatı olduğunu Kur’ân’ın kainat çehresine çaldığı ziya sayesinde gördük ve öğrendik. Nitekim, Recâizâde Ekrem “Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât. Hangi harfi yoklasan mânâsı Allah çıkar.” der. Hazreti Pir de kâinatın satırları teemmül edildiğinde onların mele-i âlâdan insana gönderilmiş birer mektup olduğuna dikkatleri çeker. Yani bu kâinatın sayfa ve satırları arasında gezen, onun kelimelerini kaldıran, harflerini yoklayan bir kimse onların manasının hep “Allah” diye haykırdığını görecek ve kendisi de Allah diyecektir. Çünkü böyle mükemmel bir sistemin başka bir şeye nispeti mümkün değildir. Gökleri ve yeri yaratıp onlarda mükemmel bir nizam kuran Allah olduğu gibi, insan mahiyetinde ve insan fizyolojisindeki ahengi temin eden de Allah’tır (celle celâluhu). İşte kâinattaki her bir eşya ve hadisenin O’nu hatırlatması da hikmetin ayrı bir yanını teşkil eder. (08:23)

*Hikmeti, yerli yerince davranma ve her şeyi yerli yerince kullanma şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Mutedil ve müstakim olma mânâlarına da gelen bu son tespiti şu şekilde biraz daha açmak mümkündür: İfrat ve tefrite girmeden her şeyin hakkını verip itidali korumak.. sorumluluklarımızı şer’î çerçeve içinde anlamak ve yerine getirmek.. esbap dairesi içinde kaldığımız sürece sebeplere riayette kusur etmemek.. iyiliklerde dahi olsa aşırılığa girmeyip dinin, her şart altında yaşanılırlığı düşüncesini korumak.. ve hayatı Sünnet programlı yaşamaya çalışmak.. Hakk’ın takdirlerini kendi tercihlerimiz önünde düşünmek ve O’nun şer’î ve kevnî her türlü icraatını gönül rızasıyla karşılayıp “Her işte hikmeti vardır, abes fiil işlemez Allah” mülâhazasını bir lahza bile hatırdan çıkarmamak. (09:38)

*İslam’da amelî hükümler, ibadetler ve muamelât olmak üzere iki başlık altında toplanabilir. Sözlükte, boyun eğme, itaat etme, tapınma, kullukta bulunma manalarına gelen ibadet, Allah rızasını kazanmak için yapılan, Allah’a yakınlık kazandıran ve şekli Allah tarafından belirlenmiş bulunan, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi şuurluca ortaya konan fiillere denir. Muamelat ise, evlenme, boşanma, akit, ceza, miras, şahitlik, alış-veriş ve davalar gibi ibadetlerin dışında kalan ve insanların gerek birbirleriyle gerekse toplumla olan münasebetlerini düzenleyen hususları ihtiva eden hükümlerdir. Taabbudîlik; ibadetleri sadece ubudiyet anlayışı ve kulluk şuuruyla yerine getirme, ibadetlerin arkasında emr-i ilahîden başka değişik sebepler aramama, onları zamanına, şekline ve keyfiyetine riayet ederek ifa etme ve neticesini de ahirette Allah’tan bekleme demektir. Genel manada ifade edilecek olursa, ibadetlerde taabbudîlik; muamelat alanına giren hükümlerde ise, hikmet ve maslahat esastır. Bununla beraber, her ibadetin pek çok hikmeti, her muamelenin de bir kısım taabbudî yanları vardır. Taabbudîlik, kulluk vazifesinin arkasında hiçbir şey aramama ve amelleri sadece Allah’ın emrine bağlama duygusunu, Allah’a (celle celâluhu) halisâne teveccüh hissini meydana getirdiği için çok önem arz eder. Hatta sadece ibadetlerde değil; ferdî, ailevî ve ictimaî hayatla alâkalı vaz’edilmiş esaslarda da bir taabbudîlik vardır. İnsan günlük hayatında yapageldiği işlerde ve muâmelâtta da sadece emredildiği için yapma niyetini gözetebilir. Âdiyât ve muâmelâtta akla, mantığa ve hikmete muvafık mânâlar daha çok görülse bile, insan onların da “emredilmiş olmaları”nı esas alabilir. Böylece ister ibadetlerini, isterse günlük hayatta yapageldiği şeyleri, taabbudîlik mülahazasına bağlı yapar ve kendisini hâlisâne kulluk ruhuna alıştırmış olur. Bu cümleden olarak, Peygamber Efendimiz’in ardından gitme ve O’na benzeme niyetiyle ortaya konan âdetler, örfî muameleler ve fıtrî hareketler dahi ibadet şeklini alır ve insana sevap kazandırır. Yeme-içme, oturup kalkma, alıp satma gibi sıradan iş, âdet ve muameleler esnasında ilahî emirleri ve Allah Rasûlü’nü düşünüp O’na tâbi olmaya niyetlenen insan, âdetlerini dahi ibadete çevirmiş ve böylece her hareketiyle sevap kazanmış olur. (10:05)

*Ümmühât-ı hulukun ikincisi “şecâat”tir: Cenâb-ı Allah insana, dışarıdan gelecek saldırılardan kendini koruması için “kuvve-i gadabiye” (öfke hissi) dediğimiz bir duygu vermiştir. Bu duygu, hariçten gelen hücumları önlemek için itici bir kuvvet ve tedbirli olmaya yarayan bir güçtür. Korkulacak şeyler karşısında temkinli davranma ve onları telâşa kapılmadan savmaya çalışma anlamındaki yiğitçe duruşun, yani “şecâat”in kaynağı olan bu duygu; bütün kin, nefret, hınç, hiddet, dargınlık ve kızgınlığın da menşeidir. Bazıları, korkulmayacak şeylerden dahi korkar, sürekli vehimlerle oturup kalkar ve değişik paranoyalarla hayatı yaşanmaz hâle getirirler ki, bunların halini “cebânet” (korkaklık) kelimesi ifade eder. Fakat, bazı insanlar da vardır ki, onlar âkıbeti hiç düşünmeden, ölçüsüzce ve muhâkemesizce her işe girişir ve neticesi mutlak felâket olan tehlikelere bile korkusuzca atılırlar. Kuvve-i gadabiyenin bu ifrat hâline de “tehevvür” (korkusuzluk ve saldırganlık) denir. “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir.” hakikatine bağlılık içerisinde, başa çıkılmaz ve aşılmaz gibi görülen dâhiyeleri aşma istikametinde sergilenen performansın adı olan “şecâat” ise güzel ahlakın çok önemli bir esasıdır. (13:20)

*Kör cesaret ve sağır şecâat bir fazilet değildir; şecâatin hikmetle dengelenmesi ve görür duyar hale getirilmesi lazımdır. (16:58)

*Mute Harbi, kuvvetler dengesinin olmadığı, bir müslümana mukabil otuz kırk düşman askerinin saldırdığı bir savaştır. Bizans o günlerde dünyanın süper gücüdür; Müslümanlar ise Medine’de kendilerine henüz yer-yurt edinmeye çalışma konumundadırlar.. sayıları az, imkânları dar, arka çıkanları da yoktur. Fakat, iman, aşk, şevk, cihad, gazâ, şehadet… gibi duygu ve inançlarla dopdolu üç bin insan, koskoca bir devletle çarpışmaktadır. Mute aynı zamanda, Allah Rasûlü’nün canı gibi sevdiği Zeyd İbn Hârise, Cafer İbn Ebî Talib ve Abdullah İbn Revâha’nın şehit düştüğü bir ulu meşheddir. Üç kumandanı peşi peşine şehit düşen askerin moral gücü malumdur. İşte Hazreti Halid kumandayı eline aldığında İslâm ordusunun hâli budur. Hazreti Halid üç gün üst üste, ordunun değişik kanatlarında yer alan insanları sürekli yer değiştirerek, Bizanslılara, takviye güçler geliyor imajını vermiş ve evvelâ moral olarak onları çökertmiştir. Bu arada cansiperâne savaşmış.. ve farklı rivayetlere göre o gün elinde 7 veya 9 kılıç kırılmıştır. Sonra da askerini usta bir manevra ile geriye çekebilmiştir. İşte Hazreti Halid’in böyle geriye çekilmesi, kısa veya uzun vadeli bir teknik ve taktiktir; tabir-i diğerle iki adım ileriye atlamak için bir adım geriye çekilmektir ve tam bir aksiyondur. Aynı zamanda şecâatin hikmetle dengelenmesinin çok güzel bir misalidir. (20:30)

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ve Ashab-ı Kiram’ın Hudeybiye’deki temkinli tavır ve davranışları da şecâat ile hikmet arasındaki münasebeti ortaya koyan güzel bir örnektir. (27:50)

*Ümmühât-ı hulukun üçüncüsü “iffet”tir. Daha önce de işaret edildiği gibi, İslâm ahlâkçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu söylemiş; belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp, fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine “kuvve-i akliye”; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce “kuvve-i gadabiye”; arzu, iştiha ve cismânî hazların menşei kabul edilen duyguya da “kuvve-i şeheviye” demişlerdir. Kuvve-i şeheviyenin, hayâ hissinden tamamen sıyrılarak her türlü cürmü işleyecek kadar kayıtsız kalma şeklindeki ifrat hâlini “fısk u fücûr”; helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da “humûd” olarak isimlendirmişlerdir. Kuvve-i şeheviye açısından istikamet ve itidal üzere bulunarak, meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalma tavrını ise “iffet” kelimesiyle ifade etmişlerdir. Bu zaviyeden iffet, umumî manâsıyla, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve behimî arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sefihlikten uzak durmak demektir. Evet, “iffet”, dil, göz, kulak, el, ayak gibi uzuvları günahlardan koruyarak ve helal dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa ederek haramlardan uzak kalmaktır. Ahlâkî değerlere bağlı ve günahlardan âzâde yaşamanın en mühim vesilelerinden biri sedd-i zerâî prensibine uygun şekilde davranmak ve ayakları kaydıracak zeminlere hiç yaklaşmamaktır. İffeti, düşünce namusundan meslek ahlâkına kadar geniş bir çerçevede değerlendirmek daha doğru olsa gerektir. Nitekim, müstağni davranmak, başkalarına el açmamak, dilencilik yapmamak ve kimseye yüz suyu dökmemek de iffetin çok önemli derinliklerinden sayılmıştır. (31:10)

*İffetin çok önemli bir buudu, istiğna ve beklentisizliktir. Gerçek insanlık ve beklentisizlik ufkuna doğru dikey yükselenlerden biri olan Amr ibn As (radıyallahu anh) kendisine ganimet verilmek istendiğinde: “Ya Rasûlallah, ben ganimet için Müslüman olmadım!” demiştir. Onunla aynı ruh halini paylaşan bir sahabîye de İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat, “Ya Rasûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben (boğazını göstererek) şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş ve neticede arzu ettiği gibi şehit olup ötelere yürümüştür. Kim bilir onların içlerinde daha kaç yüz tane öyle müstağni insan vardı ama kendilerini ifşâ etmediklerinden dolayı isimleri siyer ve megazi kitaplarına girmedi. (36:02)

*Ümmühât-ı hulukun dördüncüsü ise “adalet”tir. Dengeli olma, aşırılığa düşmeme, herkesin ve her şeyin hakkına riâyet etme, zulme girmeme mânâlarına gelen “adl” ve “adalet”, İslâm dininde ahlâkî ve hukukî yanlarıyla fevkalâde önemli bir esastır. (41:33)

*“Mukabele-i bilmisil”de bulunmaya (bir davranışa aynıyla karşılık vermeye) din ruhsat tanımıştır. Fakat, öyle zaman olur ki, bir kötülüğe karşı siz de aynıyla mukabele ederseniz, çok daha olumsuz hadiselere sebebiyet verebilirsiniz. Bu açıdan, o ruhsatı günümüzün insanları kullanmamalıdır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de düşmana ancak yaptığı kadarıyla karşılık verilebileceği beyan buyurulduktan sonra, “Eğer sabrederseniz, bu, sabredenler için daha hayırlıdır” (Nahl Suresi, 16/126) denmekte ve inananlar sabra teşvik edilmektedir. (41:52)

*İman ve Kur’an hizmetinin gönüllüleri her zaman şu ayetin ışığında hareket etmelidirler:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet Suresi, 41/34) (44:38)

*“Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.” demişler. Fakat bence size zulmedenlerin Hakk’ın divanında cezaya çarptırılmaları isteğinde de bulunmayın. Sizi karşı cepheden görüp 40-50 sene en olumlu işlerinizi dahi sorgulayan insan hakkında bile “Allah seni cehennemle cezalandırsın!” demeyin. İlle de bir şey diyecekseniz, “Allah benim kalbimi de senin kalbini de ıslah eylesin!” deyin. (45:37)

*Sabrın, sabırdan daha ötesine sabredeceğimi bileceği ana kadar dişimi sıkıp sabredeceğim. (48:28)

Adanmışın Manifestosu

Herkul | | BAMTELI

*İnsanların sürekli kendilerini yenilemeleri, duygu ve düşünce formatlarıyla oynamaları, kendi çağlarına göre her gün daha farklı bir zaviyeden hakikatlere bakıp “tecdîd” peşinde olmaları lazımdır. (01:16)

*Allah Teâlâ, enbiyâ-yı izâmla nübüvvet çerçevesinde hep “tecdîd” yapmıştır. Nübüvvetin sona ermesinden sonra da “tecdîd” büyük evliya ile devam etmiştir. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Allah Teâlâ her yüz senede bir, bu dini tecdîd edecek bir insanı gönderir.” (01:45)

*Aslında toplum hayatında olduğu gibi fert itibarıyla da sürekli tecdîde ihtiyaç vardır. Herkesin hem de her sabah yeni bir günün idrakiyle, dinini bir kere daha engince duyması lazımdır. Evet, Hak ve hakikat her gün daha bir derin duyulmalı, hissedilmeli ve o, vicdanlarda hep terütaze kalmalıdır. (05:30)

*Hazreti Ebû Zerr (radiyallahu anh), tam bir zühd kahramanıydı. (06:42)

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurmuştur:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.” (08:20)

*Bayezid-i Bistâmî Hazretleri der ki: “Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan, ‘Ey Bâyezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gayen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol!’ sesini duydum ve tembihini aldım…” (12:20)

*Zikredilen hadis-i şerif ahiret yolcusu için adeta bir manifestodur. Bununla beraber, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bu mübarek beyanı bir de hizmet-i imaniye ve Kur’aniye açısından değerlendirilmelidir. Gemi, yol, azık, yük, sarp yokuş ve ihlas gibi hususların adanmış ruhlar için neler ifade etmesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. (14:15)

* جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ Gemini restorasyona tâbi tut, sağını solunu gözden geçir; tamir isteyen yanlarını onar ve bakımını tamamla. Çünkü, ruhlar âleminden Cennet’e uzanan uçsuz bucaksız ummanda dağvârî dalgalarla karşılaşman kaçınılmazdır. Gemin sağlam olmalıdır ki, uzun sefere, hırçın dalgalara ve korkunç fırtınalara dayanabilsin. Küçük bir gölde tenezzüh için kullanılan kayık ile okyanus geçilemez; tekne ile açık denizde uzun süre yol alınamaz. Gemini öyle yenile, o kadar geliştir ve o denli bakımlı tut ki, bir transatlantiğin üzerinde ilerliyormuş gibi aşabilesin en zorlu engelleri!.. Bu hususun bir de iman hizmetine bakan yanı vardır. Adanmış ruhlar, kendi çağlarını ve içinde bulundukları şartları çok iyi okumalı; ona göre olgunluğa ermeli ve metafizik gerilimlerini hep korumalıdırlar. (14:33)

* وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ Azığını eksiksiz al, yol boyunca ihtiyaç duyabileceğin her şeyi tedarik et. Sahilden ayrıldıktan sonra artık erzak bulmakta oldukça zorlanırsın, hatta hiç bulamazsın; öyleyse henüz vakit varken ve gemin demir almamışken önündeki uzun seferde muhtaç olacağın levâzımâtı iyi düşün, güzelce hesapla ve tastamam hazırla! Hadis-i şerifteki, “zâd” kelimesi, yiyecek, içecek, giyecek, binecek ve sair ihtiyaçlar demektir; dilimizdeki “azık” sözcüğünün karşılığıdır. İnsan için iki yolculuk mukadderdir; ilki dünyada yolculuktur; ikincisi ise, dünyadan yolculuktur. Dünyada yolculuk için yiyecek, içecek, giyecek ve gerektiğinde harcayacak mal lazım olduğu gibi, dünyadan yolculuk için de azık lazımdır. İşte, ilkinden daha hayırlı olan bu zahîre, takva ve amel-i sâlih azığıdır. Hizmet insanının çağın şartlarına göre çok donanımlı olması da bir nevi azıktır. (18:50)

* وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ Azığını eksiksiz al ama yol boyunca sana lazım olmayacak yükleri boş yere yanında taşıma. Cehennem’e yakıt olacak bütün dünyevîlikler yüktür insanın sırtında. Küfür, fısk, isyan yüktür; her bir günah ve hata yüktür. Bu itibarla, yükün hafifletilmesinden maksat, mâsiyetten sıyrılmak ve günahlardan arınmaktır. Önündeki zorlu engelleri, aşılması güç geçitleri ve sarp yokuşları düşün; belini bükecek ağırlıklarla katedemezsin o uzun mesafeyi. Elli, yüz, yüz elli kiloluk bir ağırlığı belki birkaç adım taşıyabilirsin; fakat, onunla kilometrelerce yürüyemezsin, onca yükle hedefe varmaya güç yetiremezsin. Öyleyse, öteye adım atarken dünyevî ağırlıklarından kurtulmalı, ahirette işine yaramayacak hiçbir şeyin hamallığını yapmamalı ve yükünü hafif tutarak yürüyüşünü kolaylaştırmalısın. Hele dava adamıysan, iffet, ismet ve istiğna kahramanı olmalı, dünyevî ağırlıklardan kurtulmalı, elindeki bir çantacığınla dünyanın neresi nasipse oraya hicrete hazır olmalısın. Tek bir elbiseyle bazen üşüyen bazen de buram buram terleyen Hazreti Ali gibi yaşamaya rıza göstermeli ve hizmetlerini asla dünyevî çıkarlara vasıta yapmamalısın. (23:39)

*وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ  Yaptığın her işte doğru, samimî, katışıksız, dupduru, riyadan âzâde ve öz yürekli ol; amellerini sadece Allah’a tahsis et. Gönül safvetini ve fikir istikametini her zaman koru; Allah ile münasebetlerinde dünyevî garazlardan uzak kal. Vazife ve sorumluluklarını, sırf O emrettiği için yerine getir; bunu yaparken de yalnızca O’nun hoşnutluğunu hedefle ve O’nun uhrevî teveccühlerine yönel. Şüphesiz, her şeyi görüp gözeten, sadece cisimlere, suretlere değil kalblere ve niyetlere de nazar eden ve her ameli zâhir-bâtın yanlarıyla küllî olarak değerlendiren Rabb-i Rahîm senin yapıp ettiklerine de muttalidir. Allah Teâlâ ne yapıp ettiğini gördüğü gibi, onu nasıl bir niyetle ortaya koyduğunu da bilmektedir. Mevlâ-yı Müteâl, çok iş ve çok semereden ziyade, her işte rızasının gözetilmesine önem vermektedir. Evet, O’nun nezdinde “Bir dirhem ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana tercih edilir.” (29:25)

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ  “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllah’ ile yenileyiniz.” buyurmaktadır. Şu kadar var ki, Allah Rasûlü’nün bu nasihati, sadece dil ile Kelime-i Tevhidi söylemeye hamledilmemelidir. Bu mübarek beyan dil ile telaffuz edilirken, aynı zamanda vicdanda da duyulmalıdır ki, iman tecdîd edilmiş olsun. Bu itibarla da, “Lâ ilâhe illallah deyin” sözü, “Bu kelimeleri vicdanınızda duyun; din ve iman adına her an daha bir derinleşme peşinde olun; devamlı kendinizi yenileyin ve yaratılış gayesine ulaşma uğrunda sürekli mesafe katedin!..” demektir. İmanı yenileme meselesi devamlılık isteyen bir husustur. Bu yenilenme, mü’minin tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası hâline gelmelidir ki, o devamlı surette imanını derinleştirsin ve nihayet tahkikî imana erişsin. Evet, imanı tecdîd etme ve böylece ruhen yenilenme, kavlî olarak “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” demekle başlayıp, onun mahz-ı mârifet hâline getirilmesiyle devam eder; sonra da mârifetin muhabbeti, muhabbetin aşk u şevki ve aşk u şevkin de cezb u incizâbı netice vermesiyle en ileri seviyeye ulaşır. Mektubat’ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu karartmaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır. Her fırsatta cilalanmış, sürekli parlak tutulmuş ve tahkik ufkuna ulaştırılmış bir iman gemisiyle, değil dünyevî okyanuslar, Cehennem gayyaları bile rahatlıkla geçilebilecektir. (31:25)

Girdili-Çıktılı Aktarmalar ve Suizan Virüsü

Herkul | | BAMTELI

*En büyük kayıp, kazanma kuşağında kaybetmedir. Kaybedenler zaten kaybediyordur, Allah kurtarsın; fakat, mü’minlerin kaybetmesi çok acıdır. (00:55)

*Şeytan, bir parça dahi olsun iyilik düşünmeyen, tamamen fesada kilitlenmiş ve kötülük duygularıyla dopdolu bir varlıktır. Cenâb-ı Hakk’a başkaldırdığı andan itibaren o, insanın en büyük düşmanı olmuştur. Şeytan ve insî-cinnî yardımcıları beşere en büyük zararı verebilmek için öncelikle insanlara en faydalı olan şahısları hedef alır ve onlara hücum eder. Bu hususla ilgili bir menkıbe anlatılır: Ehl-i dünya veya bînamaz bir insan camiin bahçesinden geçiyormuş. O esnada elinde bir sürü gem olan birisini görmüş. Yanına sokularak kim olduğunu sormuş. O da, “Ben şeytanım!” diye cevap vermiş. Bu sefer elindeki gemlerin ne işe yaradığını sormuş. Bunun üzerine şeytan: “Şu camide gönlünü Allah’a vermiş âbid insanlar var. Dışarıya çıktıklarında, onları o atmosferden uzaklaştırıp kendi peşimden sürüklemek için bu gemleri elimde tutuyorum.” demiş. Adam kendisi için de bir gemin olup olmadığını merak etmiş ve şeytana, “Benim gemim hangisi?” diye sormuş. Şeytan, “Senin için geme lüzum yok ki, sen zaten küçük bir işaretle arkamdan koştura koştura geliyorsun!” demiş. (01:55)

*Şeytan, bir kısım kimselerin etrafında kötü bir atmosfer oluşturur; orada laubalîlik estirir, bâtılı tasvir ettirir, nefret hislerini alevlendirir ve insanın mahiyetindeki şehevî, gazabî duyguları harekete geçirir; böylece ağına düşürdüğü o şahısların bakışlarını bulandırır, başlarını döndürür. Evet, o vesveselerini sürekli üfler durur; onun insî borazanları da o üflemeleri yaldızlı sözlerle ve diyalektiklerle sese dönüştürürler. Aldatmak için yaldızlı (içi bozuk, dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler. Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sadece dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar. Bu açıdan da insî cinnî şeytanlardan gelebilecek hücumlara karşı latifelerimizi güçlendirmemiz, onlardaki nefsanî/şeytânî tuzaklara tepki gücünü artırmamız ve bu konuda Kur’an-ı Kerim’in talim buyurduğu üzere Allah’a sığınmamız gerekmektedir:

وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Sen de ki: Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, onların yanımda bulunmalarından (atmosferimi kirletmelerinden) Sana sığınırım!” (Mü’minûn Sûresi, 23/97-98) Nitekim, “Kur’ân okumak istediğin zaman, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl Sûresi, 16/98) mealindeki ayet-i kerime, İlahi Beyan’dan tam istifade edebilmenin bile öncelikle istiâzeye bağlı olduğunu ifade etmektedir. (06:55)

*Şeytan, en olumlu işlerin içine girdiler yaparak onu bulandırmaya/karartmaya çalışır. Ehl-i dünya da bazen “girdi” bazen de “çıktı” yapmak suretiyle insanları aldatmaktadır. Siz güzel bir söz söylemiş, güzel bir tevcihte bulunmuşsunuzdur; fakat, başından sonundan onları biraz kırpınca kuyruğu gitmiş, kulakları kesilmiş, dudağı burnu koparılmış bir şey kalır ortada. (09:15)

*Aramızda “Haziran Fırtınası” şeklinde maruf bulunan, “bant furyası” ya da “intikam almak için fırsat kollayan kimselere sünuh eden mevsim” de denebilecek olan günlerde girdili çıktılı montajların en çirkinleri hazırlanmıştı. Mesela; C, birilerinin nazarında çizgisi olmayan, istediği gibi yaşayan kafirin teki; fakat sen diyorsun ki “Arkadaş, ‘C kafirdir’ diyemezsiniz!” Sadece oradan o “diyemezsiniz”i kırptığında ne kalıyor geriye?!. “Falan kafirdir” kalıyor. (10:10)

*Yine mesela bazı gazetecilerle otururken elektronik levhada bir cümle çıkıyor: “Bazen güç ve kuvvet insanı kör ve sağır hale getirebilir.” Tam o esnada gazetecilerden biri soruyor, “O ne demek?” Siz de “Bazen güç ve kuvvet insanı başkalarını hesaba katmaz hale getirebilir.” diyorsunuz. Fakat, onlar kendi duygu ve düşüncelerine göre, hakaret sayılabilecek bir tabirle, bunu ifade edince, karşı taraf “Nasıl böyle bir şey der?” diyor. Oysa ki siz belli bir cümleye bağlı olarak, farklı bir münasebetle, konjonktür farklılığı içinde bir şey söylüyorsunuz ama o şeyin yeri değiştirilince, konjonktür kayması olunca, atmosfer farklılaşınca o mesele farklı manalara geliyor. O mesele o farklı manalarla sunulunca bir sürü gönlü yıkmış oluyorsunuz. (12:00)

*Biri hakkında kötü düşüncelere sahip olmaya “sû-i zan” denir. Cenâb-ı Hak, bir ayet-i kerimede, sû-i zannın çirkinliğini ifade sadedinde, “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı (ism) günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.” (Hucurât Sûresi, 49/12) buyurmuştur. Bundan dolayıdır ki Nur Müellifi, dört büyük hastalığı sayarken, yeis, ucb ve gurur ile beraber sû-i zannı da zikretmiş ve insanın hüsn-ü zanna memur olduğunu belirtmiştir. (14:55)

*Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ

“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât Sûresi, 49/6) Müfessirlere göre, söz konusu ayet, Benî Mustalik kabilesiyle alâkalı bir haber üzerine gelişen hadiseler münasebetiyle nâzil olmuştu. Velid bin Ukbe, Mustalik oğullarının zekat vermeye yanaşmadıkları ve Peygamber Efendimiz’le savaşmak için hazırlık yaptıkları şeklinde bir haber ulaştırmıştı. Bu haber karşısında çok heyecanlanan bazı sahabiler hemen saldırıya geçmek gerektiğini söylemiş ve âsilerin çabucak cezalandırılmaları istikametinde görüş beyan etmişlerdi. Haddizatında o birkaç sahabinin fevrîlikleri, Allah’ın dinine bağlılıklarından, kalblerindeki iman aşkından, küfre ve isyana karşı duydukları öfkeden dolayıydı. Mustalik oğullarının, Allah Rasûlü’nün emrine itaat etmediklerini ve zekat vermeye yanaşmadıklarını duyar duymaz, gönüllerindeki din gayretiyle hemen ayağa kalkmış ve Rasûl-ü Ekrem’e isyan eden bu kabileyle savaşmak üzere yola koyulma niyetlerini izhar etmişlerdi. Fakat, Allah Rasûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem) onların savaş isteklerini hemen kabul etmemiş, önce durumun incelenip haberin doğru olup olmadığının tesbit edilmesi lazım geldiğini söylemiş ve bu vazife için de Hazreti Halid’i görevlendirmişti. Hazreti Halid (radiyallahu anh) gece vakti Benî Mustalik mahallesine varmış, gözcülerini onların arasına göndermiş ve kendisi de etrafı kontrol etmişti. Gözcüler geri dönünce, Mustalik oğullarının İslam’a bağlı olduklarını, onların ezanlarını duyduklarını ve namazlarını gördüklerini haber vermişlerdi. Sabah olunca Hazreti Halid bizzat Mustalik oğullarına gitmiş; onların kat’iyen isyan etmediklerini, biatlarını koruduklarını, zekatı bir vazife bildiklerini ve onu îfâ etmeye gönülden razı olduklarını görmüştü. Şahit olduğu manzara karşısında çok memnun kalan Hazreti Halid durumu Rasûlullah’a iletince, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Tedbirli davranmak Allah’tan, acele ise şeytandandır.” buyurmuştu. İşte, bu olayın akabinde hükmü kıyamete kadar kalacak ve benzer meselelerde müslümanlara hep ışık tutacak olan söz konusu ayet indirilmişti. (16:00)

*Girdi ve çıktılar, en güzel sözleri bile hakiki manalarından uzaklaştırırır. Mesela, Rasûl -i Ekrem Efendimiz’in,

رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ

Nice oruç tutanlar vardır ki, nasipleri sadece açlık ve susuzluktur. Nice namaz kılanlar da vardır ki, nasipleri sadece yorgunluk ve zahmettir.” hadisinde “nice” anlamına gelen “rubbe” kelimesi cümlenin başından koparıldığı zaman ortaya bambaşka bir mana çıkar. (20:50)

*İçleneceği içleyen ve dışlanacakları da dışlayan her huzur eri, ihsas ve ihtisaslarını değişik şekilde ifade etse de, besteler ve nağmeler aynıdır. Zira onların mir’ât-ı ruhlarına akseden, tecelli-i Zât envârı ve sübühât-ı vech şuâlarıdır. Vâkıa, aynaların ve kabiliyetlerin istidat ve istiâblarına göre bazen duyuş, seziş ve seslendirişler farklı farklı olabilir; hatta bazı fıtratlar bu durumda iltibaslara da düşebilir; burada esas olan temkin, teyakkuz ve “usûlüddîn” prensiplerine bağlılıktır. Bize düşen ise, onlara ait bir kısım farklı iltibaslara mâkul birer mahmil bularak, böyleleri hakkında suizan kapılarını kapalı tutmak olmalıdır. Mesela, Muhyiddin ibn Arabi’nin vücud mülahazaları ve “Ene’l-Hak” diyen Hallac-ı Mansur hazretlerinin sözleri hüsnüzanla te’vile tabi tutulmalıdır. Ezcümle, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Şam’da baskıya uğradığı bir zaman ayağını yere vurur ve “Sizin taptığınız tanrı, benim ayaklarımın altındadır.” der. Bazıları onun bu türlü sözlerini ilhadına bir sebep sayarlar. Hâlbuki hazret, muhataplarının Karun gibi gönüllerini paraya kaptırdıklarını ve âdeta ona tapmaya başladıklarını düşünmektedir. Onların taptıkları bu tanrının, ayaklarının altında olduğunu ifade etmesinin ise, ayaklarının altında gömülü bulunan büyük bir hazineye işaret olduğu nice zaman sonra anlaşılmıştır. (21:52)

*Biz hepimiz insanız; söylediğimiz sözleri başından kestikleri, sonundan kopardıkları, ortadan deldikleri zaman su-i tevile uğramayacak şekilde beyanda bulunamayız. “Ben öyle bir konuşayım ki ne girdilerle ne de çıktılarla beni mahkum edemesinler!” İnsanın gücü yetmez buna. Mesela siz (terör işleyen, canlı bomba olup masum insanların canına kasteden ve İslam’ın aydınlık yüzüne zift püskürten kimselerden bahsederken) diyorsunuz ki: “Böyle hainler, böyle aşağılık mahluklar var müslümanların içinde.. Yahudilerin içinde de böyle aşağılık mahluklar olmuştur.. Hristiyanların içinde de olmuştur. Bugün de var mı yok mu? (…) Öyle müslümanları, Allah akıllarını başlarına getirsin, insaf versin, yoksa yerin dibine batırsın! Böyle davranan yahudiyi de Allah yerin dibine batırsın.” Fakat, bu cümlelerin başında zikrettiğiniz sıfatları ve şartları, mesela “Böyle davranan…” kaydını koparttıkları zaman geriye “Yahudîyi Allah yerin dibine batırsın!.. Musevîyi Allah yerin dibine batırsın!” kalıyor. Sonra “Konuşmanın falan dakika falan saniyesinde al sana bu kelimeler!..” deyip üstü üste vesika gibi şeyler yığmak suretiyle, bir de yanlış tercümelerle çok büyük kötülüklere ve suizanlara sebebiyet veriyorlar. Günümüzde bunları acı acı müşahede ediyoruz. Bütün bunlarda “tebyin”e gitmeme, arkasını araştırmama meselesi var. Demiyorlar “Orijinal bantta, sözün önüne arkasına bir bakalım! Girdi var mı, çıktı var mı?” Aceleci ruhlar ve zaten önyargılı/şartlanmış olan kimseler, hemen o ilk duyuma binaen bir hüküm veriyorlar; dolayısıyla düşmanlıklar, kinler, nefretler tetiklenmiş oluyor. (26:44)

*Suizan bir hastalıktır; aynı zamanda o öyle bir virüstür ki siz onu ortaya attığınız zaman başkalarına da bulaştırmış olursunuz. (32:28)

*Bir insan hakkındaki haberlerle ilgili hüküm verirken onun dünya görüşü, hayat felsefesi, durduğu yer ve o zamana kadarki gidişatına da bakmak lazımdır. Mesela; gönüllü olarak hizmete kendini vermiş ve adanmış insanların dünya adına dikili bir taşları yok. Bunlara yalvarsanız “Allah aşkına, peygamber aşkına, ne olur, gelin siz de siyasete girin, milletvekili olun, müsteşar olun, müdür olun.” deseniz, şöyle mukabele ederler: “Git Allahını seversen! Elhamdulillah her anlayışta bu işi temsil eden insan var. A istiyorsanız, A çizgisinde insan var; B istiyorsanız, B çizgisinde insan var… Madem hemen her düşüncede insan var, onlar temsil ediyorlar bu işi; siz bunlardan hangisini yararlı görüyorsanız, ülkeye ve millete faydalı görüyorsanız, onu intihab edersiniz, seçersiniz. Fakat o işin içine girme, ille nemalanma, yararlanma, bir makam bir paye sahibi olma… hırsıyla oturup kalkmak doğru değil. Mesleğimiz itibarıyla, Hazreti Pîr’in sözüne sonuna kadar sadığız: Euzu billahi mineşşeytani vessiyaseti: Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırız. Bu Allah’a sığınılacak bir şey değil, fakat biz, kendini i’lâ-yı kelimetullaha adamış, ruhunun âbidesini ikâmeye adamış insanlar, mesleğimiz itibarıyla ondan Allah’a sığınırız.” (34:52)

*Bir de konumu itibarıyla insanlara bakıp öyle hüküm vermek lazım. Siz birisi hakkında bir şeyler düşünüyorsunuz. O elli yaşına girmiş, altmış, yetmiş, yetmiş beş yaşına girmiş ve o güne kadar bu mevzuda en küçük bir istekte bulunmamışsa, ondan sonra kalkıp onun hakkında olumsuz şeyler düşünmek sizde bir fikir inhirafının var olduğunu gösterir; siz hiç farkına varmadan bir düşünce kayması yaşıyorsunuz demektir. Bu itibarla da insanlar hakkında hüküm vermeden önce numara ve drop arama çok önemlidir; o zaman pek çok meselede “Bunlar, bu insanların diyeceği/edeceği şey değildir.” denecektir. (37:13)

*Bize düşen şey; “Biz mü’minlerin bu türlü olumsuz şeylere tenezzül edeceklerine ihtimal vermiyoruz. Müslümanlara kötülük yapacaklarına, yaptıkları hizmeti engelleyeceklerine, yaptıkları hizmette onlara çelme takacaklarına ihtimal vermiyoruz.” mülahazası içinde meseleye yaklaşmak ve böylece musibeti/belayı ikileştirmemektir. (41:10)

*Genel duamız şudur:

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لَناَ شَأْنَناَ كُلَّهُ وَلاَ تَكِلْناَ إِلَى أَنْفُسِناَ طَرْفَةَ عَيْنٍ وَلَا أَقَلَّ مِنْ ذٰلِكَ

“Yâ Hayyu, yâ Kayyûm (gerçek hayat sahibi ve kâinatı ayakta tutan), rahmetin hürmetine Senden yardım diliyoruz; her halimizi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan daha kısa bir vakit olsun bizi nefsimizle başbaşa bırakma!” (41:54)

Mukaddes Mekanlar, Kutsal Zamanlar ve Mübarek Haller

Herkul | | BAMTELI

*Salih ameller zatında kıymetlidir; fakat, bazen mekan, zaman ya da hal zarfları, yapılan amele kıymetler üstü kıymet kazandırır. Ka’be, Arafat, Müzdelife gibi mekanlarda ve Hac mevsimi, Arefe günü, Kadir gecesi gibi zamanlarda yapılan ibadetlere bin kat fazlasıyla sevap yazılır.

*Mazrufa (sarılıp muhafaza edilen, zarfa konulan şeye) kıymet kazandıran zarflardan biri de “hal”dir. İbadete iyice yumulup kurbet hisleriyle dolduğu bir anda gözlerinden akan yaşlarla hislerini ifade eden bir mü’minin o andaki hali, yaptığı dualara kat kat değer kazandırır ve taleplerinin kabul edilmesine vesile olur.

*Ebu Eyyûb el-Ensâri Hazretleri’nin medfun bulunduğu mekanı ve ona benzer mescidleri ziyaret etmek hangi ölçüler içerisinde olmalıdır?

*Mina, Arafat ve Müzdelife’nin en önemli hususiyetleri nelerdir?

*Arafat ve Müzdelife vakfelerinde “kul hakları” da bağışlanır mı? Buralarda nasıl bir kurbete erilir?

*Mukaddes mekanlar ve kutsal zamanlarda mü’minin hali nasıl olmalıdır? İçteki haşyetin dışa yansımaları hangi surette gerçekleşir?

*Arafat günü ve Kadir gecesi mazhar olunan ilahî tecellilerin hususiyetleri nelerdir?

*Eşref saat ve eşref zaman ne demektir?

*Kurbet ve maiyyet atmosferinde geçen saniyelerin, hatta anların bereketi zılliyet planında Hak dostlarına ve seviyelerine göre mü’minlere de müyesserdir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir. Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah’ım, bir saniyecik Sen’in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..” dersiniz. Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır. Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz. İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal’in de, Rıdvân’ın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.

*“Tahiyyat”ta “Esselamu aleyke eyyühennebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtühu” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın Rasûl-ü Ekrem efendimize selamını yad ederken büyükler nasıl bir ruh haletine girerler?

*Arafat, Müzdelife ve Mina’da hac yapanların üzerine yağan ilahi tecellilerden dünyanın diğer yerlerindeki mü’minler nasıl istifade ederler?

*Hacca gidemeyenlerin Arafat vakfesi sırasında kendi memleketlerinde bir tepeye çıkıp dua okumaları doğru mudur?

*Arefe günü nasıl değerlendirilmeli ve hangi dualar yapılmalıdır?

*Adanmış ruhların duaları nasıl olmalıdır?

*Hazreti Ebû Hureyre (radiyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendin için sevip arzu ettiğin şeylerin diğer insanlar için de gerçekleşmesini dile ki, kâmil manada müslüman olasın!.” (Tirmizî, 4/551)

*Müslüman olmamış insanlara nasıl dua edilmelidir?

*Izdırar ruh haletinin duaya tesiri nasıl olur?

*Muztarrın niyazından başka bir de muzdaribin duasından bahsediyorsunuz; bu hususun izahını lütfeder misiniz?

*Bediüzzaman hazretlerinin Arefe günü bin İhlas Suresi okuduğu doğru mudur?

*Bu mübarek günlerde İhlas Suresi’nden başka okunmasını tavsiye ettiğiniz dualar var mıdır?

*Muhyiddin İbn Arabî hazretleri İhlas Suresi’ni nasıl okurmuş?

*Dua okumada “manevî ortaklık” söz konusu mudur? Uhrevî amellerin sevabı nasıl taksim edilir?

Ölümsüzlük İksiri ve İlim-Zühd Münasebeti

Herkul | | BAMTELI

Çay Faslından Hakikat Damlaları: Ölümsüzlük İksiri

*Yapılan pek çok hatanın temelinde insanın her şeyi bildiğini zannetmesi, kendi kendisine yeteceği mülahazası ve başkalarının fikirlerine müracaat etmeme inhirafı bulunmaktadır. Çağımızda bu körlük yaygınlık kazanmıştır. Halbuki, esas “Akla mağrur olma Eflâtun-ı vakt olsan dahi / Bir edib-i kâmil gördükde tıfl-ı mekteb ol!.” (Nef’î) sözünce yaşamaktır. Zira, Çekinme âkıl isen itiraf-ı noksandan / Emin olan delidir aklının kemalinden!” (M. Naci) (01:50)

*Halk arasında “Marifet iltifata tabidir.” şeklinde yaygın olarak kullanılan bir söz vardır. Belki pek çok insan için böyle bir disiplin söz konusu olabilir ama aslında o bencilce bir yaklaşımdır. Yani halk iltifatta bulunduğu takdirde bazı insanlar marifetlerini döktürür, kabiliyetlerini sergilerler. Aslında iltifat, umumi manada insanlar için teşvik edici bir unsur, hatta bir ihtiyaç olarak görülebilir. Fakat adanmış bir ruha göre, iltifat marifete tabidir. Siz yapmanız gerekeni yapar, ortaya koymanız gerekeni ortaya koyarsınız; bunun sonucunda âlem ister iltifat eder, isterse etmez; meseleyi asla buna bağlı götürmezsiniz. Hatta çok defa onların iltifatlarını gördüğünüzde, “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lutf ile ihsan nedendir” der, nefsinizi sorgulamaya durursunuz. (03:00)

*Bir ayet-i kerimede Hazreti İbrahim’in şöyle dua ettiği anlatılır:

وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي اْلآخِرِينَ

“Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!” (Şuarâ Sûresi, 26/84) Hazreti İbrahim’in bu duası kabul olmuştur; nitekim o, Müslümanlar (hatta Hristiyan ve Yahudiler) nezdinde hep bir yâd-ı cemîl olarak anılmakta ve dualarla yâd edilmektedir. Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz de öyle bir çizgide yaşamıştır ki O’nu hayırla anmamak mümkün değildir. Siz Allah rızasını gözeterek hizmet edin gidin, “Balık bilmezse Hâlık bilir” hakikati sizin için de cereyan edecek ve siz de yâd-ı cemil olacaksınız. (04:14)

*Mahmud, yerde-gökte övülüp methedilen, sena edilen zât demektir. Bu unvan, Peygamber Efendimiz’in ismi olarak Kur’ân’da yer almasa da, ezan sonrası okuduğumuz duada geçtiği üzere Sünnet-i Sahiha’yla sâbit bir ism-i mübarektir. Makam-ı Mahmud, mutlak mânâda İnsanlığın İftihar Tablosu’na has, hamîdiyet ve mahmûdiyetin bir araya getirildiği ulvî bir makamdır. Şöyle ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’a karşı yerine getirdiği hamdiyle hâmid, gökte ve yerde övülüp medhedilmesiyle de mahmuddur. Evet O, hamd u şükürle kullukta bulunmuş, kulluk yaptıkça Cenâb-ı Hak tarafından övülmüş, övüldükçe mütemadiyen kulluk yapmış, Allah O’nu medih, O da Allah’a hamd etmiş ve neticede övülme ve övgüye mazhar olma makamına ulaşmıştır. (06:50)

*Allah Rasûlü’nü (aleyhissalatü vesselam) salat ü selamlarla anmamızın neticesi yine bize dönüyor. O’nun şefaat dairesi genişliyor. Himmetine koşanlar himmet-yab oluyor. Kevserinin başına koşanlar orada âb-ı hayat yudumluyor, ölümsüzlük iksiriyle ölümsüzlüğe eriyorlar. (07:10)

*Günümüzün insanlarının yabancılaştığı bir şey: Kendi insanlığını duyma.. insanın Allah için var olduğunu duyma.. ötelere namzet olduğunu duyma… (07:45)

*Muhterem Hocaefendi’nin işaret ettiği hutbede okunan yazı: “Yolda Kalanlar da Var” (Sızıntı-Nisan 1982-Başyazı) (http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/yolda-kalanlar-da-var.html) (09:09)

*Yalana aldatmaya alışmış ve başkalarını da kendileri gibi zanneden zavallılar kendilerindeki takıyye ruhunu aksettirircesine “Ajandada ne var?” deyip duruyorlar. Ajandada iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhani var. Cenâb-ı Hakk’ı bilme adına bir türlü doymama var ve kendini hep gariplerden garip, fakirlerden fakir görme var. Zirvelerde dolaştığı halde, “Neden hala böyle zeminde sürüm sürümüm!” mülahazasını bir birleşik nokta haline getirerek zirve ile zemini beraber mütalaa etme var. Ajandamızda bunlar var ama hedeflerine dünyayı koyanlar bunları anlamazlar ki!.. (10:40)

*“Ben ben” diyen “Hû”yu duyamaz. (12:16)

Soru: İrfana erememiş ilm-i zâhir erbâbının sadece kalıplarla meşgul oldukları, onların özünü/gâyesini göremedikleri ve

مَنِ ازْدَادَ عِلْماً وَلَمْ يَزْدَدْ زُهْداً لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللهِ إِلاَّ بُعْداً

mazmununca âlâ-yı illiyyîn yolunda esfel-i sâfilîne sukut ettikleri ifade ediliyor. Bu zaviyeden mezkur hadisteki zühd nasıl anlaşılmalıdır? (13:38)

*Dünyevî hazları terk edip, cismanî meyillere karşı koyma mânâlarına gelen zühd; sofîlerce daha çok, dünya lezzetlerine karşı alâkasız kalıp, ömür boyu âdeta bir perhiz hayatı yaşamak, davranışlarında “takva”yı esas tutarak, dünyanın, kendine ve insanın nefsine bakan yönlerine karşı da kararlı, müstağni ve müstenkif bulunmak mânâlarına gelir. Şahsî kurtuluşunu düşünen bir insan için, Allah’ın helâlinden ihsan ettiği nimetlere karşı şükürle mukabelede bulunma ve mala-mülke terettüp eden bütün hakları yerine getirme şeklindeki bir çeşit zühd yeterli olsa da, sahabe mesleğini tercih edenler için zühd dünya lezzetlerine karşı alâkasız kalıp, ömür boyu âdeta bir perhiz hayatı yaşamak ve ebedî olan ukbâ saadeti için, muvakkat dünya rahatını terk etmektir. Bize hedef olarak gösterilen azamî zühde gelince; o, sıkıntı anlarında dahi dinin hudutlarını koruyup kollama, zenginlik ve genişlik zamanlarında da başkaları için yaşama; dünya adına elde edilen şeylerden sevinç duymama, kaybedilen şeylerden ötürü de mahzun olmama; medhedilince sevinmeme, zemmedilince de yerinmeme ve Hakk’a kulluğu her şeye tercih etme demektir. (14:14)

*Alvarlı Efe Hazretleri der ki: “Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni / Öyle bir dâmeni tut ki ede ber-murâd seni!” Yani, öyle bir sevgiliye gönül bağla ki, gönlünü şâd etsin. Öyle bir eteğe yapış ki, seni muradına erdirsin. (16:50)

*Bir insanın, herhangi bir araştırma lüzumunu duymadan, atalarından görüp duyduğu gibi inanması ve netice itibarıyla da davranışlarını ona göre ayarlaması bir taklittir ve sığlıktır. Bu türlü davranışta muhakeme ve dolayısıyla da “ilm-i yakîn” bulunmadığından, kitlelerin akışına, hârîcî müessirlerin ağır basmalarına göre, sık sık yer ve yön değiştirmeler olabilir. Ayrıca, fen ve felsefeden gelen dalâlet ve küfran karşısında taklit Müslümanları mukavemet edemezler. Bu itibarla, böyle kimselerin çoğu, cami gölgesinde ve sağlam bir toplum içinde neşet ettiklerinden dolayı müslüman olmuşlardır; fakat şayet bir kilisenin hariminde neşet etselerdi, (sebepler açısından) bu defa da birer Hıristiyan olurlardı. (18:55)

*Tahkîk; bir şeyin doğru olup olmadığını araştırmak ve o hususta hakikata ulaşmak için çalışıp didinmek, cehd ve gayret göstermek demektir. İman esaslarının mahiyet ve hakikatini araştırıp soruşturarak, sonra da onu amel vesilesiyle iyice tabiata mal ederek (yani tahkik sonucu) ulaşılan imana “tahkîkî iman” denir. Günümüzün insanı böyle bir tahkik peşine düşmediğinden, sadece taklit ile avunduğundan ve bir de bir kısım alkışçılar karşısında bütün bütün aldandığından bir sürü mehdî (!) zuhur etti, adeta mehdî enflasyonu yaşanıyor. (20:50)

*“Bak şu gedânın hâline / Bende olmuş zülfün teline / Parmağım aşkın balına / Bandıkça bandım, bir su ver!” diyen Gedâî gibi marifete doymamak ve daha ötesine ulaşmaya çalışmak gerekir. Tatma ve doyma (itminan) mertebelerinden de öte doyduktan sonra doymadığına inanmak ve sürekli doyma peşinde bulunmak lazımdır. Allah karşısında fevkalade terakki ile fevkalade tevazuu cemetmek esastır. (23:20)

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun şekilde) büyük göster” diye dua ediyordu. Hak dostları da “Allahım beni kendi nazarımda minnacık, pire kadar, sinek kanadı kadar kıl ama dinimde derin kıl.” manasına gelecek şekilde dualar etmişlerdir. (25:45)

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Mâiz’e ve Gâmidiyeli kadına tevbe yolunu göstermiş, kendi ısrarlı talepleriyle cezalandırıldıktan sonra da biri hakkında “Öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe şu iki dağ arasındaki insanlara paylaştırılsaydı hepsine yeterdi!”; diğeri hakkında da “O öyle bir tevbe etti ki eğer haraç alan bir mü’min dahi bu tevbeyi yapsaydı Allah affederdi!” buyurmuştu. (27:12)

*İnsan iman, marifet, muhabbet, zevk-i ruhânî, aşk u iştiyak ve marifette sabit-kadem olma mevzuunda öyle bir derinliğe ulaşmalı ki.. fakat kendisini sığlardan sığ görmeli. Zaten gerçekten öyle bir derinliğe ulaşan, kendisini insanların en hakiri görür. Mefhum-u muhalifi şudur bunun: Kendini başkalarının üstünde belli bir faikiyete bağlayarak ifade etmeye kalkan kimseler, insanların en zavallısıdır. Mü’min de olsa öyledir, münafık da olsa öyledir, kafir de olsa öyledir. Kendisine kendine göre hayalinde payeler kurgulayan, “Ben şuyum galiba.. şöyle önemli bir misyonu eda etmek üzere dest-i kudret tarafından hususi bir donanımla insanlığın elinden tutmak, onları evc-i kemalata çıkartmak üzere gönderilmiş bir meb’us-u hâssım!” mülahazasını taşıyan insan basbayağı bir zavallıdır ve onun sinek kanadı kadar bir kıymeti yoktur. Büyüklerde büyüklüğün alameti tevazu ve mahviyettir; küçüklüğün alameti de tekebbürdür. (28:00)

*İlm-i zâhir erbâbı, eşya ve hâdiselerin neye bakıp neyi gösterdiklerini okumadan daha ziyade, bir kısım naturalistlerin yaptıkları gibi sadece kalıplarla meşgul olur da onların özünü ve gâyesini göremezler; göremez de

مَنِ ازْدَادَ عِلْمًا وَلَمْ يَزْدَدْ زُهْدًا لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللهِ إِلَّا بُعْدًا

“Kimin ilmi arttıkça zühdü de artmazsa, o ancak Allah’tan uzaklığına uzaklık katmış olur.” mazmununca âlâ-yı illiyyîn yolunda esfel-i sâfilîne sukut ederler. (29:45)

*Alvarlı Efe Hazretleri,

“Ne ilmim var ne amâlim,

Ne hayr u taate kaldı mecalim;

Garîk-î isyanım, çoktur vebalim,

Acep rûz-i cezada ne ola halim!”

diyerek kendisine bakışını ortaya koyuyor. Aslında bütün büyüklerin kendilerine bakışı böyledir. (31:47)

Öfke, Sövüp Sövdürme ve Hizmet

Herkul | | BAMTELI

*Yaşamayı zorlaştıracak adetler edinmemek lazım. İnsan en ağır şartlarda bile yaşayabilmeye kendisini hazırlamalı. (00:38)

*Allah (celle celaluhu)

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmaktadır. Hazreti İbn Abbas, ayet-i kerimedeki “liya’budûn” ifadesini “liya’rifûn”, yani, “bilsinler, tanısınlar, mârifete ulaşsınlar” şeklinde tefsir etmiştir. Demek ki, kendisine şuur, idrak ve irade gibi bazı ilk mevhibeler verilen insan, bunları Hâlık-ı kâinatı bilme yolunda kullanmalıdır. İbtidaî bir Allah bilgisi ile de yetinmemeli; onu iyi değerlendirerek sonunda Cenâb-ı Hakk’a vasıl olabileceği bir kulluk yoluna girmeli; ibadet, ubudiyet ve ubûdet kanatlarıyla marifet ufkuna yürümelidir. Evet, insan önce icmâlen bilmeli; sonra da o bilgisini derinleştirmeli ve amel sayesinde onu marifete dönüştürmelidir. Zaten ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan ‎ şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesinden ibarettir. (02:40)

*İnsan olduğunun şuuruyla yaşayıp bütün mahlûkata karşı şefkatle muamelede bulunma acz, fakr, şevk, şükür ve tefekkür mesleğinin çok önemli bir rüknüdür. Başkalarına da canı, ciğeri, evladı gibi davranma bu şefkatin gereğidir. Âsi ve tâgî olacak evladın o felakete sürüklenmesine mani olmanın en akıllıca yolu onu kucaklamak, bağrına basmak ve şefkat sergilemektir. İşte, herkese karşı bu anlayışla hareket etmek esas olmalıdır. (05:00)

*Şimdiye kadar öfke, hiddet ve şiddetle çözülmüş -hatta çok küçük bile olsa- bir problem bilmiyorum. Sadece bazı kimseler korkusundan sinmiş olurlar. Fakat sinen öfkeler, kinler, nefretler, gayzlar civciv yapar ve gelecek nesillere intikal eder. (05:56)

*Hazreti Ebû Hüreyre’nin (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle bir hâdise anlatılmaktadır: Bir adam Allah Rasûlü’ne “Bana nasihat et!” dileğinde bulundu. Rasûlullah ona, “Gazaba kapılma, öfkelenme!..” buyurdu. Bunun üzerine, o şahıs, Rasûl-ü Ekrem’den tekrar tekrar nasihat etmesini istedi; Sâdık u Masdûk Efendimiz de her defasında ona “Gazaplanma!..” öğüdünü verdi. (07:00)

*Öfke, muvakkat bir cinnettir; sonucu da altından kalkılmaz, telafisi imkansız bir nedamettir. (07:25)

*Müstakim düşünceyi temsil eden insanlar, başkalarının ortaya attıkları tutarsız ve asılsız isnatlar karşısında bile asla çizgilerini değiştirmemelidirler. Elbette ki iftiralar karşısında, tavzih, tashih, tekzip ve hatta tazminat hakkını kullanma her zaman için mahfuzdur; şu kadar var ki, bunlar yapılırken de üsluba çok dikkat edilmelidir. Mesela, “Bu doğru değil” demekle “Siz yalan söylüyorsunuz!” sözü arasında fark vardır. Bunların her ikisi de usule dair bir hususu tamir etmeye matuf olabilir; fakat birinde üslup bozuktur. Dolayısıyla bu usulü de önüne katıp sürükler götürür. (07:53)

*Lügatlerde yalan, gerçeğe aykırı asılsız söz, vâkıaya mutabık olmayan beyan, zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma ya da söyleyen insanın bilgisini, düşüncesini, kanaatini -kasdî olarak- tam yansıtmayan bir ifade.. gibi değişik şekillerde tarif edilmektedir. Belâgat ilminde, yalanla alâkalı bir tarif daha vardır ki, o çok dikkat çekici ve ürperticidir. Bu zaviyeden, yalan, Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini söylemenin, Allah’ın bildiğine muhalif iddiada bulunmanın ve bir meselenin Cenâb-ı Hak nezdindeki keyfiyetine aykırı söz uydurmanın adıdır. (10:12)

*Sövüp saymakla, tahkir etmekle, tezyifte bulunmakla, başkalarını hafife almakla insanları zapturapt altına alamazsınız, yumuşatamazsınız, sırat-ı müstakime celbedemezsiniz. (12:44)

*Kur’an-ı Kerim bazı hususları nazara verirken meseleleri hep evsafa bağlıyor. “Allah Ebu Cehil’i sevmez” demiyor; sevmez Allah, Ebu Cehil’i. Kur’an’da “Allah Ebu Cehil’i, Utbe’yi, Şeybe’yi sevmez” denmiyor ama Cenab-ı Hakk’ın zâlimi, fâciri, fâsıkı, âsiyi sevmediği ifade ediliyor; böylece mesele sıfatlara bağlanmış ve insanlar tiksindirici o sıfatlardan tenfir edilmiş oluyor. (13:07)

*Günümüzde maalesef insanlar birbirlerinin tarlalarına sövüp sayma tohumları saçıyorlar. Öyle bir fasid daire (kısır döngü) ki, herkes birbirine kötü sözler söylüyor. Hâlbuki insan sâlih daire (doğurgan döngü) peşinde olmalı; her zaman güzel konuşmalı, böylece güzel şeyler duymaya da yatırım yapmış olmalı; hep iyilik yapmalı, iyilikler bulma yolunda kalmalı. (14:24)

*Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahiha’da bazı insanlara sövüp saymanın, hakaret etmenin sevap olduğuna dair herhangi bir beyan yoktur. Hatta dinde Firavun gibi tiranlara sövülmesi ve onlara lanet edilmesi gerektiğine dair bir emir de söz konusu değildir; sövüp saymanın hiçbir sevabı yoktur. Aksine, sövmeler saymalar, sövüp saymalara yatırım demektir. (14:24)

*Kötülere sövüp saymak yerine onlar hakkında bile “Allahım kalblerimizi ve onların kalblerini ıslah eyle” duasında bulunmak fazilettir. İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) belki çok incindiği anlarda Mevlâ-yı Müteâl’e halini arz ederek O’nun rahmetine sığınmış; fakat insanlara karşı hep şefkat tavrı ortaya koymuş, Uhud’da başı yarıldığı, dişi kırıldığı zaman bile “Allahım kavmimi affet, hidayet buyur, çünkü onlar beni bilmiyorlar!” diye dua etmişti. (18:20)

*Kur’an şöyle buyurmaktadır:

وَلاَ تَسُبُّواْ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّواْ اللّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

“Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah’a söverler. İşte böyle biz her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rabbilerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (En’am, 6/108) (20:07)

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde kişinin anne ve babasına sövmesinin büyük günahlardan olduğunu ifade etmiş, orada bulunanlar bu durumu yadırgayıp “Kişi hiç anne ve babasına söver mi?” diyerek istifsârda bulununca da, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm); “Evet, kişi tutar bir başkasının babasına söver, (nâseza, nâbeca sözler söyler), o da onun babasına söver; tutar annesine söver, o da onun annesine söver.” (Buhari, Edeb 4) buyurmuştu. (21:15)

*Adanmış ruhlar anılırken “cemaat”, “hareket”, “camia” ve ”hizmet” gibi unvanlar kullanılıyor. Bunların hiçbirini demek istemedim ben. Batılılar biraz “hizmet” diyorlar, belki mazur bir isim olabilir. Bu harekete gönül veren insanlar, gördükleri Kur’anî mantığa ve yapılan işlerin makuliyetine inandıklarından dolayı her türlü fedakarlığa katlanarak vatana, millete ve insanlığa hizmet ediyorlar. Bu hareketin sırrı, -cami cemaatinin namaz için biraraya gelmesindeki tabiilik gibi- işin mantıkîliğinde ve makuliyetinde aranmalıdır. Kalbi aynı his ve heyecanlarla çarpan ve insanlığın imdadına koşmaya amade bulunan insanların, cehalet, fakirlik ve ihtilaf gibi hastalıklarla mücadele konusunda yapılan çağrılara topyekün icabet etmesinde aranmalıdır. (23:08)

*Allah rızası için hizmet eden herkesi takdirle karşılamak ve onları da alkışlamak icap eder. (26:00)

*Meseleyi tamamen âidiyet mülahazası içinde ele alırsanız, hatta dualarınızı bile o çerçeve içinde ele alırsanız, insafsızlık yapmış olursunuz. Öyle değil esasen, kucaklayıcı olmak lazım, herkese bağrı açmak lazım, herkesin yaptığı güzel şeyi alkışlamak lazım. Bu ilahî ahlaktır. (27:02)

*Allah’ın güzel değerlendirdiği bir şeyi siz “Niye onlar yapıyor?” diye hafife aldığınız zaman, Allah’ın güzel gördüğünü siz çirkin görüyorsunuz demektir. (27:32)

*Nur’un kahramanlarından merhum Zübeyr Gündüzalp Afyon Mahkemesi’nde “Sayın savcı, ‘Bediüzzaman’a olan hürmetin şekli diğer müfessirlerde görülemiyor’ dedi. Doğrudur. Hürmet ve tâzim büyüklük ve kemâlâtın derecesine, minnet ve şükran da elde edilen istifadenin miktarına göre olduğuna nazaran, Bediüzzaman’ın eserlerinden azîm faideler elde ediliyor ki, ona olan tâzim ve minnettarlıklar da görülmemiş bir şekilde oluyor.” derken çok önemli bir hakikate dikkat çekmiştir. Evet, bir insanda din, meslek ve meşrep muhabbeti derinlemesine olabilir. Bununla beraber, o samimi, içten ve derin duygunun başkalarının başına balyoz vuruyor gibi ifade edilmesi doğru değildir. (27:54)

*“Varsa da biziz yoksa da biziz!” dediğiniz takdirde bir sürü düşman cephesi oluşturmuş olursunuz. Böylece hem başkalarını haset, gıybet ve olumsuz rekabet günahlarına sevk etmiş hem de güzergah emniyetinizi tehlikeye atmış olursunuz. (29:15)

Îsâr Ruhu: Başkalarını Kendine Tercih Etme Ufku

Herkul | | BAMTELI

*İnsanın, başkalarını kendisine tercih etmesi mânâsına gelen îsâr; ahlâkçılara göre, toplumun menfaat ve çıkarlarını şahsî çıkarlarından önce düşünmek demektir; tasavvuf erbabınca ise, en hâlisâne bir tefânî düşüncesiyle topyekün şahsîliklere karşı bütün bütün kapanıp, yaşama zevkleri yerine yaşatma hazlarıyla var olmanın unvanı kabul edilegelmiştir.

وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ

“Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) âyetiyle -Ashâb-ı Kirâm’ın yüksek ahlakının bir derinliği olarak- işaret edilmek istenen îsâr zirvesi de işte budur. (00:25)

*Abdullah İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- hazretlerinin anlattığı şu hadise Ashâb-ı Kirâm’daki îsâr ruhunu aksettirmektedir: “Yedi ev vardı, hepsi de yoksuldu. Birisi bu evlerden birine bir koyun kellesi gönderdi. Ev sâhibi, komşusunun daha muhtaç olduğunu düşünerek kelleyi diğer komşuya gönderdi. İkinci komşu da aynı düşünceyle kelleyi üçüncü komşuya gönderdi. Bu şekilde kelle yedi ev arasında dolaştıktan sonra tekrar ilk hediye edildiği eve gönderildi.” (01:40)

-Hazreti Ebû Hüreyre anlatıyor: Bir gün Huzur-u Risaletpenâhî’ye birisi geldi. Allah Rasûlü’ne yaklaştı ve şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Birkaç günden beri yiyecek bir şey bulamadım. Üst üste aç olarak oruca niyetlendim.” Allah Rasûlü etrafına nazarını gezdirdi. Fakat onu evine götürüp misafir edecek kimse göremedi. Neden sonra Allah Rasûlü’nün çok sevdiklerinden Ebû Talha ayağa kalktı ve: “Yâ Rasûlallah, onu ben misafir edeyim.” dedi. Sonra da alıp evine götürdü. Her şeylerini İslâm uğrunda harcayan bu insanların ellerinde avuçlarında hiçbir şey kalmamıştı.. ara sıra evlerinde bir çorba ya pişerdi veya pişmezdi. İhtimal o gün, hanımı Ümmü Süleym çocuklarına bir parça çorba yapabilmişti ve onu çocuklara içirecekti. Misafir eve gelince karı koca aralarında konuştular: “Bu gece çorbayı Allah Rasûlü’nün misafirine yedirelim. Biz nasıl olsa bugün de aç olarak oruç tutabiliriz. Çocukları ikna edip yatırırız.. sabah onların da çaresine bakarız.” Yapacakları şey şu idi: Yemek sofraya konunca, hanım yanlışlıkla mumu söndürecek ve ev sahibi kaşığını boş getirip götürecek.. zira çorba iki kişiyi doyuracak kadar değildi.. böylece misafir de karnını doyuracaktı. Plânladıkları gibi de yaptılar. Derken sabah oldu ve sabah namazında da Allah Rasûlü’nün arkasında yerlerini aldılar. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah namazını kıldırdı. Yüzünü onlara döndü, sonra da Ebû Talha’yı ve misafirini arayarak onlara sordu: “Bu gece ne yaptınız ki, hakkınızda şu âyet (Haşr, 59/9) nazil oldu:

وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ

“Kendileri sıkıntı içinde bulunsalar dahi başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.” (02:55)

*Yermük savaşında yaralı vaziyette yerde kıvranan ve susuzluktan kavrulan sahabîlerin (radıyallâhu anhüm ecmaîn) kendilerine verilen suyu, tam içmek üzere iken birbirlerine gönderişleri, nihâyetinde üçünün de bir damla su içemeden şehadet şerbetine kavuşmaları ne müthiş bir diğergâmlık örneğidir. Bu ibretli tabloyu Mehmed Akif Safahât’ında ne güzel anlatır:

Huzeyfetü’l-Adevî der ki: Harb-i Yermûk’ün,
Yaman kızıştığı bir gündü, pek sıcak bir gün.
İkindi üstü biraz gevşeyince sanki kıtâl,
Silâhı attım elimden, su yüklenip derhâl,
Mücâhidîn arasından açıldım imdâda,
Ağır yarayla uzaklarda kalmış efrâda.

 

Ne ma’rekeydi ki çepçevre göğsü kandı yerin!
Hudâ’yâ kalbini açmış yatan bu gövdelerin,
Şehîdi çoksa da gâzîsi hiç mi yok?.. Derken,
Derin bir inleme duydum… Fakat bu ses nerden?
Sırayla okşadığım sîneler bütün bî-rûh…
Meğerse amcamın oğluymuş inleyen mecrûh.
Dedim; “Biraz su getirdim, içer misin versem?”
Gözüyle “Ver!” demek isterken arkadan bir elem,
Enîne başladı. Baktım nigâh-ı merhameti,
“Götür!” deyip bana îmâda ses gelen ciheti.
Ne yapsam içmeyecek, boştu anladım ibrâm;
O yükselen sese koştum ki Âs’ın oğlu Hişâm.
Görünce gölgemi birden kesildi nevhaları;
Su istiyordu garîbin dönüp duran nazarı.
İçirmek üzre eğildim, üçüncü bir kısa “âh!”,
Hırıltılarla boşanmaz mı karşıdan nâgâh!
Hişâm’ı gör ki o hâlinde kaşlarıyla bana,
“Ben istemem hadi git ver,” diyordu, “haykırana.”

 

Epey zaman aradım âh eden o muhtazarı….
Yetiştim oh, kavuşmuştu Hakk’a son nazarı!
Hişâm’ı bâri bulaydım, dedim hemen döndüm,
Meğer şikârına benden çabuk yetişmiş ölüm!
Demek bir amcamın oğlunda vardı, varsa ümîd.
Koşup hizâsına geldim o kahraman da şehîd.
(03:30)

*Îsâr sadece maddî imkanlarda söz konusu olan bir fedakarlık değil; o aynı zamanda makam, mansıp, paye, nüfûz, müessiriyet.. gibi maddî-manevî hemen her konuda kardeşlerini öne çıkarma ve kendi gerilerden gerilere çekilerek arkadaşlarının başarılarının dellalı gibi davranma demektir. Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbûiyete, tâbiiyyeti tercih edip, imamet ve öncülük işinde başkalarını rahatsız edecek şekilde önde görünmeme, diğer mü’minlerin hizmetlerini de alkışlayıp onların muvaffakiyetleriyle mesrur olma da îsâr hasletinin bir derinliğidir. Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer efendilerimizin halife tayinindeki birbirlerine karşı tavrı da bu hususun en güzel örneklerindendir. (04:44)

*Hazreti Ömer efendimiz, ruhunun ufkuna yürürken, halife olarak oğlu Abdullah’ı (radiyallahu anhüma) tayin etmesini isteyenlere tek cümlelik cevap vermişti: “Bir evden bir kurban yeter!.” Hazreti Ömer bu sözüyle idareci olmanın sorumluğuna işarette bulunuyordu. (08:00)

*İhtimal burada îsâr ruhuyla yaşayanlar Cennet’e girerken bile o istikamette davranırlar. Nitekim, hadis kitaplarında ahirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar. Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu hadiseyi sadece gelecekten haber vermek için nakletmemiş, aynı zamanda ümmetine bir îsâr ufku göstermiştir. (10:15)

*Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, melekût âlemini seyerân eylemiş, daha sonra urûcunu, nüzulle taçlandırmış ve ümmetini Cenâb-ı Hakk’a götürmek için geri gelmiştir. Büyük velilerden Abdülkuddüs Hazretleri demiştir ki: “Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Mi’râç’ta gökler ötesi âlemlere gitti, Sidretü’l-Müntehâya ulaştı, Cenâb-ı Allah’la konuştu. Fakat, Cennet’in câzibedâr güzellikleri O’nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı. Döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah’a yemin ederim, eğer ben oralara gitseydim, o mertebelere ulaşsaydım, geriye dönmezdim!..” Bunu değerlendiren bir büyük zât ise, “işte nebi ile veli arasındaki fark” diyerek önemli bir hakikate işaret etmiştir. Peygamber Efendimiz’in bu tercihi -Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde- “îsâr-u îsârillâh” sözleriyle ifade edilen hâldir; apaçık hususî mazhariyetlere bile birer mahmil bularak, ücret ve huzûzât vaktinde bütün mevhibeleri nisyana gömüp, sadece ve sadece O’nu duyup, O’nun varlığının ziyasının gölgesi olduğunu hissetmektir ki, “Akrabü’l-Mukarrabîn”in yoludur. Bu mânâda, Hazreti Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman bir îsâr kahramanıdır. O’nun gökler ötesi âlemlerden, dönüp insanlar arasına inmesi, duyup tattıklarını ümmetine de tattırmak için müşriklerin eziyetlerine maruz kalacağı bir yolu seçmesi hiç kimseye nasip olmayan bir “îsâr” derecesi; ümmeti adına Cennet’ten çıkıp cehennemlere gözyaşı salması, salıp bütün insanları dilemesi de hiç kimsenin tasavvur bile edemeyeceği bir başka îsâr derinliğidir. (17:00)

*Adanmış ruhlar öyle istiğna ve fedakârlık ortaya koymalıdırlar ki adeta îsârlaşmalıdırlar. Onlar, sadece maddî fedakârlıklarla yetinmeyerek, manevî füyüzat hislerinde de başkalarını kendilerine tercih edebilmelidirler. Hazreti Üstad’ın, “Gözümde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım! Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. sözü adanmış ruhlar için bir ufuk ve o ölçüde istiğna duygusu bir hedeftir. (26:02)

*İnsanın mükemmel yaratılışını ve Hak katındaki kıymetini ifade eden Hazreti Ali (radiyallahu anh) “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; halbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün kâinatın bir fihristisin.” der. M. Akif de Hazreti Ali’ye isnad edilen bu sözü serlevha yapıp şöyle seslenir: “Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen, / “Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen. / Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.” İnsanlığa bu mahiyetini duyurma, günümüzün nesillerinin ona en büyük armağanı olacaktır. (31:44)

Peygamberâne İstiğnâ ve Geniş Manasıyla Yolsuzluk

Herkul | | BAMTELI

*Çok ciddi kalibrasyonlarla sesin doğrusunu bulmaya çalışmak lazım. Diyeceğimiz edeceğimiz her şeyi vicdanın kadirşinas terazilerinde tartarak sunmak lazım. (00:30)

*Her zaman Kur’an-ı Kerim’in

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd sûresi, 11/112) beyanı üzere hareket etmek gerekir. Aslında, namazlarımızda günde kırk defa Fatiha Sûresi okuyup “Bizi sırat-ı müstakime hidayet buyur” diyerek de istikamet talebimizi seslendirmiş oluyoruz. (03:35)

*Her yerde Hakk’ı heceleme ve hep O’nunla geceleme peşinde olanların solukları dahi ibadet sayılır. Nitekim yatsı namazını eda edip sabah namazına kalkma niyetiyle yatan bir insanın uykudaki nefeslerinin bile zikir/sadaka olacağını Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz bildirmektedir. (05:50)

*Cenâb-ı Allah kullarına rahmetinin enginliğiyle muamelede bulunmuş ve onlara güçlerinin yetebileceği vazifeleri tahmil buyurmuştur. İbadetlerimiz ve ubudiyetimiz, “teklif-i mâlâyutak” yani insana gücünün yetmeyeceği işleri yükleme denebilecek cinsten değildir; herkesin az bir gayretle altından kalkabileceği vazifelerdir. (07:27)

*Adanmış ruhların O’nu dileme ve O’nu dilettirmeden öte başka bir arzuları olmamalıdır. (08:35)

*Kudsî hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَـمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَرٍ

“Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurlarını aşkın şeyler hazırladım.” (09:50)

*O’nu dileme ve aynı zamanda başkalarında da O’nu dileme duygusunu uyarma.. işte bundan daha büyük bir şey yoktur. (11:28)

*İstiğnâ ve beklentisizlik, Peygamberlik mesleğinin şiarıdır; insanları kurtarmak için kendi hayatını istihkâr ederek her gün ölüp ölüp dirilme, sürekli çalışma, hep koşturma, zahmet çekip meşakkatlere katlanma ama bütün bunlara bedel hiçbir ücret istememe irşad yolunun hususiyetidir. Nitekim Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (Allah’ın salat ve selamı Efendimizin ve bütün peygamberlerin üzerine olsun) hep aynı cümleyi tekrar etmiş;

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.” (Şuarâ, 26/109) diyerek, bütün peygamberlerin ortak duygu ve düşüncesini dile getirmişlerdir. Mevlâ-yı Müteâl, Sultân-ı Rusül Efendimiz’e, “De ki: Sizden bu hizmetim için hiçbir ücret istemiyorum, malınız sizin olsun! Benim ücretim yalnız Allah’a aittir ve O, her şeye şahittir.” (Sebe’, 34/47) buyururken de nübüvvetin bu ulvî yönünü nazara vermiştir. (12:40)

*Allah Teala (celle celaluhu), Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimize şöyle demesini emir buyurarak İnsanlığın İftihar Tablosu’nun istiğna ruhunu nazara veriyor:

قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى

“De ki: Ben bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü, sizden akrabalık sevgisinden başka hiçbir karşılık beklemiyorum.” (Şûrâ, 42/23) Bu ayet-i kerimedeki “akrabalık sevgisi” diye meal verilen “el-meveddete fi’l-kurbâ” ifadesini bazıları “Sizden sadece benim en yakın akrabalarıma (Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma ve evlatlarına) sevgi beslemenizi istiyorum.” şeklinde anlamışlar; diğer bazıları “Sizden hiçbir ücret istemiyorum, sadece size olan akrabalığım sebebiyle, bu yakınlığın hukukunu gözetmenizi, bundan ötürü, bana bir sevgi göstermenizi, onun hatırına hakka yönelmenizi diliyorum.” manasıyla yorumlamışlar; kimileri de “Allah’a güzel davranışlarla yaklaşmayı arzu etmenizi istiyorum.” mefhumuyla açıklamışlardır. (20:00)

*Bir hadis-i şerifte, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hasır üzerinde istirahat buyurması ve hasırın da vücudunda iz bırakması sebebiyle Hazreti Ömer’in gözleri dolu dolu, “Yâ Rasûlallah! Sasaniler şöyle, Romalılar böyle…” diyerek O’nun da dünya nimetlerinden biraz istifade etmesi gerektiğini ima etmesi üzerine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” (Tirmizî, Zühd 44) Hepimiz biliyoruz ki, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) isteseydi, Ashab-ı Kiram evinde barkında ne varsa getirir ve O’nun altına sererlerdi. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisini, muvakkaten bir ağacın altında ârâm eden ve sonra da çekip giden bir yolcuya benzetip dünyayla olan münasebetinin bundan ibaret olduğunu ifade ediyor; ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar da hep bu ölçüye göre yaşıyor ve ümmetine de istiğna ruhunu talim buyuruyordu. (22:55)

*İnsanlığa hizmete kendini adamış olanlar, peygamber yolunda yürüdükleri zaman kalıcı eserler bırakırlar. Yoksa Harun olarak yola çıkıp sonra Kârunlaşan kimseler, bir gün hazineleriyle beraber yerin dibine batarlar da lanet ile yâd edilirler. Hiç olmazsa imana ve Kur’an’a hizmete kendini adamış bu daire-yi mübareke içinde bulunan insanlar, yaptıkları hizmetler içinde, konumları itibarıyla “Ben şunu kendi hesabıma bir avantaj olarak değerlendirebilirim. Hatırımı kullanarak ‘şöyle bir mukavelede/ihalede bana da şu kadar şey düşünün’ diyebilirim” mülahazalarından uzak olmalıdırlar. Eğer dilimde tel’in etmeye, “Yerin dibine batsın!” demeye azıcık açıklık bulunsaydı, dilimin bir parçasında bedduaya yer olsaydı, ‘millete hizmet ediyoruz’ dedikleri halde o iş içinde kendi çıkarlarını düşünenler, meseleleri çıkar çarkına bağlayanlar, ihalelerde kendilerine pay ayıranlar ve kendilerine pay verenleri mabeyn-i hümayun insanı haline getirenler hakkında “Allah sizi çoluk çocuğunuzla, beklentilerinizle, ümitlerinizle yerin dibine batırsın, mahvetsin!” derdim. Ama demedim; çünkü dilimde öyle bir şeye yer yok. İkbal’in dediği gibi, “Dua dua yalvardım; tel’ine, bedduaya ‘amin’ demedim!” (23:47)

*Yol, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Hazreti Ebu Bekir’in, Hazreti Ömer’in yoludur. Onların yol ve yöntemlerinin dışında yürümeye “yolsuzluk” denir. İnsan farkına varmadan elli türlü yolsuzluğa kaymış olur.. ve yolsuzluk, bir yerde insanı güldürse bile, bir gün öyle bir ağlatır ki, orada “Ah keşke ölüp gitseydim, toprak olsaydım da bunları duymasaydım!” dedirtir insana. (27:10)

*Dünya bir yandan çok kıymetli ve değerlidir; diğer taraftan ise o, hadislerde bir cîfe, bir leş yuvası olarak tarif edilmekte ve onun talipleri de köpeklere benzetilmektedir. Hazreti Üstad bu ikilem gibi gözüken meseleyi “dünyanın üç yüzü” vardır diyerek açıklığa kavuşturuyor: “Dünyanın üç yüzü var: Birinci yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukûşunu gösterir. Mâna-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedaniyyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır. İkinci yüzü, âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennet’in mezraasıdır. Rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır. Üçüncü yüzü, insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü: Fânidir; zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret bu yüzdedir. Kur’ân-ı Hakim’in kâinattan ve mevcudâttan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise, evvelki iki yüze bakar. Sahabilerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.” (28:55)

*Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِندَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

“Kadınlar, çocuklar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/14) Bu âyette “şehevât” olarak zikredilen sınıflar meşrû nimetlerdir; fakat gayr-i meşrû tarafa da sebep olma ihtimali vardır. Meşrû durumda bunları süsleyip cazip gösteren Allah Teâladır. Gayr-i meşrû olarak süsleyen ise, şeytan ve beşerin cehaletidir. Fena sayıp kınama bu itibarladır. Bu iştah çekici şeyler, dünya hayatını devam ettirmek ve geçip Allah’a gitmek için birer araç olarak verilmişken bunları amaç haline getirmek ve Allah katındaki güzel mevkiyi kaybetmek, büyük ahmaklıktır. Zira böyle yapanlar hayatlarının önemli bir kısmını o zevkleri elde etme hırsı ile yanıp tutuşarak geçirirler. Sonra da onlardan ayrılıp mahrum kalmanın acısını çekerler. (32:00)

*Zülcelâli ve’l-ikrâm unvanı, Cenâb-ı Hakk’ın mürekkep isimlerindendir. Bu isim, Allah Teâlâ’nın herkese ve her şeye, o şeyin istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde, seviye ve ihtiyaçları nisbetinde lütuf, ihsan ve ikramla taltifte bulunduğunu; aynı zamanda O’nun esmâ ve sıfatlarının aşkın ve ihata edilmez şekilde gâlibane, kâhirane, hâkimane zuhurlarının da mevcut olduğunu hatırlatan bir isimdir. (37:20)

*Unutulan/soğutulan çayın hatırlattıkları.. tarihî ibretlere uzanan hakikat damlaları… (38:28)

Hakiki Müslümanlık

Herkul | | BAMTELI

*İnsana insanlığından dolayı saygı duyulmalı. Şayet onun bir yanına karşı çıkılacaksa, onu ahsen-i takvîmden uzaklaştıracak söz ve davranışlarına karşı çıkılmalı. Mesela; yalan bir lafz-ı kafirdir, iftira bir lafz-ı kafirdir, gıybet bir lafz-ı kafirdir, birini karalama bir lafz-ı kafirdir, mü’mine takıyyeci deme bir lafz-ı kafirdir; onu yerden yere vurma, üzerine bir çarpı çekme, değişik haklardan mahrum etme birer fiil-i kafirdir. İşte, ille de karşı çıkılacaksa, bu elfaz-ı küfriyeye ve ef’al-i küfriyeye karşı çıkılmalıdır. (00:20)

*Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللهُ عَنْهُ

“Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir. Hakikî muhacir de, Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.” Evet, ideal mü’min, gerçekten silm, selâmet ve güvenlik atmosferi içine girip, o atmosferde kendini eritebilmiş ve mü’minlere, eliyle veya diliyle kötülüğü dokunmayan insandır. (03:03)

*Mü’min, diğer insanlara emniyet ve güven vaad eden, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu insandır. Emin ve güvenilir olma manasına emanet, bir Peygamber sıfatıdır. Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz o kadar emin idi ki, Mekke halkı, eşlerini ve gelinlik kızlarını birine emanet edecek olsalar akıllarına ilk olarak O gelirdi. Çünkü, Efendimiz’in gözlerinin içine katiyen haram girmemişti, giremezdi; Mekkeliler bunu bilir, O’nun iffet ve ismetine şehadet eder ve O’nu “Muhammedü’l-Emin” diye çağırırlardı. Peygamber Efendimiz’in hayatına ve ahlakına baktığımızda, O’nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hıyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda imanın sâdık temsilcisi olma gibi hususlar O’nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir. Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Mü’min”dir. Çünkü O, güven kaynağıdır. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine O’dur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve iman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve önemli bir ölçüde peygamberleri de Allah’a bağlar. (03:36)

*Peygamberler (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselam), özellikle sıdk, emanet, tebliğ, fetânet ve ismet-iffet gibi çok mümtaz vasıflarla muttasıftırlar. Peygamber yolunda yürüyenlerin de bu üstün ahlâkı esas edinmesi ve bu güzel vasıfları temsil etmesi lazımdır. (05:05)

*İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, “Gerçek müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir.” buyurduğuna göre, demek ki, müslümanlar bir insanın dilinden, elinden, bakışlarından, düşüncelerinden ve planlarından emin değilse, o hep kendi hesaplarına bağlı şeytanlık mülahazasıyla oturup kalkıyorsa, böyle biri hakiki mü’min ve gerçek müslüman değildir. (09:25)

*Bir mü’minin öncelikle diğer müslümanlara bakışı çok sağlam olması lazım geldiği gibi, aynı zamanda seviyelerine göre diğer insanlara karşı bakışı da sağlam olmalıdır. Bundan dolayıdır ki eğitim gönüllüleri dünyanın dört bir yanına “konuma saygı” düşüncesiyle açılmışlardır. (11:00)

*Saygı görmenin yolu saygı göstermekten geçmektedir. Belli inancın insanlarının vicdanlarında “Hazreti Muhammed’e kurban olayım, Ebu Bekir’e kurban olayım, Ömer’e kurban olayım, Osman’a kurban olayım, Ali’ye kurban olayım!” hissini oluşturmanın yolu da “Seyyidina Hazreti Mesih’e de o mübarek annesi Meryem validemize de ruhum feda olsun! Annesine de, kendisine de, o ilk safı tutan Havarilerine de kurban olayım!” demekten geçer. (11:46)

*Bir ziyaret esnasında bazı Musevîlerle beraber otururken onlara Hazreti Musa’ya bakışımızla beraber Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in tevazuunu anlatma sadedinde bir hadiseyi hatırlatmıştım: Bir sahabi ile bir Yahudi aralarında tartışırlar; yahudi, “Hazreti Musa daha büyüktür!” derken, bazı kaynaklarda Hazreti Ebu Bekir olduğu belirtilen sahabi de Aleyhissalatü vesselam Efendimiz’in daha büyük olduğunu söyler. Muhatabı ısrar edince, sahabi ona bir tokat vurur. Peygamber Efendimiz hadiseyi öğrenip o sahabinin Hazreti Musa’nın kadr ü kıymetine uygun düşmeyen bir söz söylediğini duyunca hemen olaya müdahale eder; “Beni, Musa b. İmrân’a tercih etmeyin. Zira, ben onu Mahşer Günü’nde Arş’ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim!” der ve orada meseleyi tadil eder. İşte, o mecliste ben bu vakayı anlatınca misafirler birbirlerinin gözlerine bakıp “Bak!..” der gibi işaretler yapmışlardı. Evet, Efendime karşı kalblerde şu kadarcık bir sevgi uyarmayı bir vazife biliyorum. Ne var ki, üslup çok önemlidir. Bazen hak ve hakikat adına bile olsa söyleyeceğiniz bir söz reaksiyona sebebiyet verebilir. (14:00)

*Temsilin gücü, konuma saygı ve diyalog sayesinde, yabancı ülkelerdeki bazı üniversitelerde Müslümanlar hakkındaki itirazları başka dinlerin müntesipleri cevaplamaya başladılar. Dün arkadaşlar anlattı: Bir tanesi yakışıksız sözler söyleyince daha arkadaşlarımız bir şey demeden papaz ve üniversite hocası olan biri kalkıp “Sen Hazreti Muhammed’e dair hiçbir şey okumamışsın; sen Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi hiç tanımamışsın; ne olur biraz da bunlara objektif olarak baksanız!” diyor. (20:30)

*Chicago’dan bir profesör, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in mübarek ismini bir kristale yazdırıp getirmiş ve “Bunu bana siz sevdirdiniz!” diyerek bana hediye etmişti. İşte bu bir adımdır ve insanlara o adımları attıracak şekilde hareket etmek bizim vazifemizdir. (21:35)

*“Günahım hadden efzûndur / Bana rahmeyle Allah’ım!..

Gözüm yaşı akan hundur / Bana rahmeyle Allah’ım!..

Acep nola benim halim / Bitince ta bu dermanım,

Azrail alınca canım / Bana rahmeyle Allah’ım!..

Penahımsın bu dünyada / Perişan etme ukbada,

Yatarken ben musallada / Bana rahmeyle Allah’ım!..” (Dikençoğlu) (23:14)

*Fuzuli ne hoş söyler:

Canımı cânan eğer isterse minnet cânıma / Can nedir kim, ânı kurban etmeyem cânânıma!..” (23:51)

Yolumuz ve Üslubumuz

Herkul | | BAMTELI

*“Gönül Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı / Kim gönül yıkar ise / İki cihân bedbahtı” (Yunus Emre) (00:24)

*Kalb, eskilerin ifadesiyle “nazargâh-ı ilâhî”dir. Cenâb-ı Hak, insana insanın kalbiyle bakar. “Allah sizin cisim ve suretlerinize değil kalblerinize nazar eder.” fehvâsınca, O’nun insanla muâmelesi kalbe göre cereyan eder. (01:28)

*Hazreti Üstad, “Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak. Kalb ve ruhun derece-i hayatına gir!” diyerek, kalb ve ruh ufkuna yükselmenin mü’minler için bir hedef olduğuna işaret etmiştir. (03:10)

*Gönül erbabının ruh ufkuna dair terminolojiye kattıkları başka hususlar da vardır: (Muhterem Hocamızın burada işaret ettiği sır, hafî ve ahfa kavramları için Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne bakılabilir. Bu hakikatler özetle şöyle ifade edilmektedir:) Sır”, hakikat ve ötesini temâşâ ve mütâlaa adına bir ilk rasat noktası ki, derecesine göre her mü’min, kalbinin bu derinliğinden halka ve Hakk’a ait esrarı, yine O’nun tevfikiyle ve O’nun vaz’ettiği emare, işaret ve delâilin çehresinde okur, değerlendirir ve irfan ufku ölçüsünde ancak yorumlayabilir. “Hafî”, vücud ve adem âlemlerine mahrûtî bakabilen bir ufk-u tarassud, seçkinler için özel teveccühlere bir âhize, esrar-ı ulûhiyet ve ilmî vücudlara nâzır kalbin hususî bir derinliği ve Zât-ı Ehad u Samed’in insana müstesna bir vedîasıdır. “Ahfâ” ise, Cenâb-ı Hakk’ın ibâd-ı mükerremine fevkalâdeden inayeti olarak, kenz-i mahfîye açık kalbin en önemli buudu ve bir latîfe-i rahmâniyedir. (03:50)

*Âşık Ruhsati şöyle der: “Bir vakte erdi ki bizim günümüz / Yiğit belli değil mert belli değil / Herkes yarasına derman arıyor / Deva belli değil dert belli değil.” İşte her şeyin böylesine belirsizleştiği bir dönemde kalb ve ruh ufkunda yaşamak zorlardan zor olsa gerektir. (05:50)

*Ötedeki bütün mazhariyetler, ruh, kalb ve sırra baktığı için şu kudsî hadis-i şerifte beden ve cismaniyet itibarıyla kavrayamayacağımız bu lütuf ve ihsanların birer sürpriz şeklinde sunulacağına işaret edilmiş;

أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَـمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَرٍ

“Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurlarını aşkın şeyler hazırladım.” buyurulmuştur. (07:17)

*Bir insan, istidadı ölçüsünde ilme’l-yakîn merdiveninde yükselir; ilme’l-yakînin de belki yüz basamağı vardır. Bu basamakların hepsini aşabilirse, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, ondan da eğer dünyada mümkün ise, hakka’l-yakîne geçerek marifetini derinleştirebilir. Hak dostları dünyadayken hakka’l-yakîne ulaşılıp ulaşılamayacağı konusunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bu cümleden olarak, İmam Rabbânî hazretleri Mektubât’ında önce bu hayatta hakka’l-yakîne ermenin mümkün olmadığını söylemişse de daha sonraki dönemlerde, ihtimal seyr ü sülûkunun ileri seviyelerinde, dünyada da hakka’l-yakîne erişilebileceğini ifade etmiştir. (09:44)

*Allah’ım, bize fevkalade istidatlar ihsan eyle! O istidatlarımıza da yeni yeni inkişaflar lütfeyle!.. (11:08)

*Meselelerin hep cismaniyete bağlı götürüldüğü günümüzde kalbe doğru yönelişe, insanların nazarlarını kalbe çevirmeye ve şefkat hissini harekete geçirmeye çok ihtiyacımız var. (12:10)

*Hazreti Mevlânâ’nın en çok sorgulanan ve tenkit edilen ifadelerinden birisi; “Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel. Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.” sözüdür. Bu söz aynıyla kendisine ait mi değil mi bilemiyoruz. Fakat bu söz onun olmasa bile, Hazreti Mevlânâ’nın bu mefhum ve mazmunu aksettirici birçok sözü vardır. Onun bu sözünü tenkit edenler, zannediyorum maksat ve niyetini tam olarak bilemediklerinden dolayı tenkit ediyorlar. Kanaatimce böyle bir söz söylemede mahzur yoktur. Çünkü hayatına ve eserlerine bir bütün olarak bakıldığında, Hazreti Mevlânâ’nın bu sözünün “Ne olursan ol, gel, bizim dünyamızdaki güzellikleri keşfet ve kendi özünü bul.” mânâsında olduğu anlaşılır. Mesleğimiz açısından biz Hazret’in davetine bir ilavede daha bulunuyor ve diyoruz ki, “Ne olursanız olunuz, siz zahmet etmeyiniz ve izin veriniz biz size gelelim.” (13:36)

*Almaya açık olduğunuz zaman, vermenize karşı açık olurlar. Almaya karşı kapalı olduğunuz zaman ise sizin vermenize karşı bütün kapıları kapar ve hiçbir şey almazlar. Dünyanın dört bir tarafına bu anlayışla ve şefkat sistemini kullanarak açılan arkadaşlarınız her yanda hüsn-ü kabul gördüler. Bir akademisyenin dediği gibi; eğer bazı yabancı misyon şefleri zihinleri bozmasalardı, girilmedik bir yer kalmayacaktı. Baltanın sapı bizden olmasaydı, ormandaki o ağaçlar da kesilmeyecekti. (17:30)

*Mizaç, meşrep ve zamanın ilcaatına göre –temel esas ve disiplinler mahfuz– insanı Allah’a ulaştıran yollar farklılaşabilir. Meselâ Muhammed Bahâuddin Nakşibendî Hazretlerinin yolu anlatılırken, bildiğiniz üzere şu dört esasa dikkat çekilir: “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” (18:52)

*Hazreti Üstad ise, günümüzün realitelerini göz önünde bulundurup meseleyi mâkul bir mesnede dayandırdıktan sonra çağın insanına şöyle seslenir: “Der tarik-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çiz: Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz.” (21:45)

*Bediüzzaman Hazretleri ortaya koyduğu alternatif yolun dört esasına ilave ve tekmile olarak şefkat ve tefekkür disiplinlerini de sayıyor. (27:10)

*Şefkat mesleği, herkese karşı merhamet kollarını sonuna kadar açmayı gerektirir. Ezcümle, soluklarını bile insanlık için kullananlardan Mevlâna Celaleddîn Rûmî hazretleri döneminde bazıları ağızlarına ne gelirse söylemekte ve Hazreti Mevlânâ’ya hakaret etmektedirler. Bir gün bir tanesi, “Sen inançsızlara bile kucak açıyorsun, onlarla bir araya geliyorsun; günah işleyenlere dahi “gel” diyorsun… Böyle yapmakla İslam’ın onurunu iki paralık ediyor, dinin izzetine dokunuyorsun.” cümlelerinden oluşan ve daha bir düzine hakaretle dolu sözler sarfeder. Hazret, ona tek cümle ile cevap verir; “Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!” der. (27:40)

*Herkese diyecek bir sözüm ve herkese öğretebilecek değerlerim var; fakat, herkesten öğreneceğim şeyler de var. İşte bu espriye bağlı gitmezseniz; ukalalıkla, tiranlıkla “Size şu sistemi, şu anlayışı dikte etmeye geldik!” derseniz, tepki alırsınız. “Almaya geldik; bizden alınacak bir şey varsa şayet, vermeye de geldik!..” düşüncesi esastır. (29:00)

*Size düşen şey, bu şefkat ve vicdan enginliğidir. Bana düşen şey demiyorum; çünkü ben o işin ehli değilim ama size inancım tamdır, Allah’ın izniyle inayetiyle. Kirlenmemişsiniz; kirli mürekkep size bulaşmamış; ruh çehrenizi, kalb çehrenizi kirletmemiş Allah’ın izni ve inayetiyle. Gelecek size emanet!.. Bu disiplinler çerçevesinde herkese kucağınızı açmak şiarınız olsun. Dövseler bile, sövseler bile.. Yunus ifadesiyle, dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek. Gönül tamirine bakmak lazım. (32:10)

*Bugüne kadar değişik değişik kötülükler yaptılar birileri… Cenâb-ı Hak bizim ve onların kalblerini ıslah eylesin.. düşüncelerini ıslah eylesin.. sırat-ı müstakime hidayet buyursun.. sırat-ı müstakimde sabit kadem eylesin!.. Ama bitmedi; gidenler gittiler dedikleriyle, arkadan gelenlere düşüncelerini miras bıraktılar. Duymuştum ben bunları: “Bunların evlerine (yani sizin şu samimane, vefakârâne, hırz-ı cân ederek, çok defa belki maaş almadan hizmet etmenize, gözünüzü kırpmadan dünyanın dört bir yanına gitme gibi bir civanmertlik sergilemenize karşılık) bunları bitirme adına şöyle bir şey yapılabilir: İki tane PKK’dan diyelim, PYD’den, PJAK mı var bir de, adlarını da belleyemedim, o kadar şer şebekesi var ki.. iki tane ajan kiralarsınız. Mesela dersiniz ki ‘Biz uyuşturucuyu bu hareket mensuplarından alıyoruz.’ Sonra bir kısım sistemleri harekete geçirirsiniz.” Bunlar söylendi. Size nisbeti söz konusu olan evlere baskınlar yaparlar, giderken de götürüp bir torbayla bir yere bir şey korlar.. silah da korlar. Telaffuz edildiği gibi “terörist diyebiliriz bunlara.” Bu defa da “uyuşturucu kaçakçılığı, teröre hazırlık filan diyebiliriz!..” Bunlar geçmişte dendi; geçmişte diyenler geleceğe emanet ettiler. Gelecekte gelenler de o emanete hıyanet etmeme (!) azm u cezm u kast ü kararlılığı içindeler. (33:30)

*Bütün bunlara rağmen, yolumuz ve üslubumuz bellidir: El-âlem insanlıktan fersah fersah uzaklaşabilir. Fakat bu, bizim insanlıktan uzaklaşmamızı meşru kılmaz. Biz, biziz; Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolundayız. O, Ebu Cehil’in ayağına elli defa gitmiştir. Elli defa ruhunun ilhamlarıyla onun gönlüne girmeye çalışmıştır ve hiç kırılmamıştır. “Âşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen incitenden.” (Alvarlı Efe Hazretleri) İncinsen de incitme, kırılsan da kırma, dövülsen de dövme, hakaret edilsen de hakaret etme. Başkalarının nâsezâ, nâbecâ şeyleri, senin, bu temel değerlerinden uzaklaşmana sebep teşkil etmemeli, vesile olmamalı, meşru kılmamalı onları. Biz insanlığımızı, re’fetimizi, şefkatimizi, âleme bağrımızı açışımızı bir namus gibi bilmeliyiz ve onu bir namus gibi korumalıyız, Allah’ın izni inayetiyle. Biz, buyuz; yedi cihan bir kere daha bunu duysun. (36:02)

 

İffet.. Allah Aşkına, İffet!..

Herkul | | BAMTELI

*Yunus Emre hazretleri ne güzel söyler: “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı/ Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ede bir söz.” Dil yarası kılıç yarasından daha acıdır. Nitekim, bir Arap atasözünde “Kılıç yarası geçer ama dil yarası geçmez!” denilmiştir. (00:40)

*Adanmışlık ve beklentisizlik, peygamberler yoludur; onlar, bütün hayatlarını mesajlarını sunma yolunda kullanmış ama kimseden bir şey beklememişlerdir. (03:30)

*Peygamberler (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselam), özellikle sıdk, emanet, tebliğ, fetânet ve ismet-iffet gibi çok mümtaz vasıflarla muttasıftırlar. Peygamber yolunda yürüyenlerin de bu üstün ahlâkı esas edinmesi ve bu güzel vasıfları temsil etmesi lazımdır. Peygamber yolunda yürümeyenlerin, Müslüman olsalar bile, yer yer şeytan güzergâhına girme ihtimali vardır. (05:00)

*“İffet”; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demektir. Aslı Arapça olan bu kelime, namuslu, şerefli ve ahlâklı olma halini ifade edecek şekilde dilimize de geçmiştir. Özellikle eski nesir ve nazımlarda, izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında “afîf” tabiri kullanılagelmiştir. İffet, umumî manâsıyla, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve behimî arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sefihlikten uzak durmak demek olsa da onu daha geniş ve şümullü olarak ele almak da mümkündür. Bediüzzaman Hazretlerinin, “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.” şeklinde dile getirdiği ölçüye göre iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir. Dolayısıyla, iffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır. (05:55)

*Hususiyle âli bir heyet içinde yürüyen insanların işledikleri küçük bir iffetsizlik, küçük bir ismetsizlik, küçük bir sadakatsizlik gibi hata ve günahlar, bütün o heyeti, o camiayı mahcup edecek şekilde ortaya çıkabilir. Öyle bir âli heyetin her ferdi tıpkı bir vücudun uzuvları gibidir. Bu açıdan onlardan hiçbiri “Ben topuktum, ben dizdim; bana sıçrayan çamurdan, levsiyâttan başkalarına ne!..” diyemez. (06:45)

*Allahım, benimle arkadaşlarımı mahcup etme; arkadaşlarımla da hem beni hem de arkadaşlarımı mahcup etme!.. (09:50)

*Bir topuk, kirlenme mevzuunda gerekli olan hassasiyeti göstermiyorsa, umum camianın hukukuna tecavüz ediyor ve şeytan gibi zararlı oluyor demektir. Umum o camia ona “Hakkımı helal ettim!” demedikten sonra onun Cennet’e girmesi şüphelidir. (10:05)

*İnanan insanlar, umumun hukuku adına, “Allahım, Senin sevmediğin bir şeye göz dikeceksem canımı al; kulak kabartacaksam canımı al, belimi kır, hak ile yeksan et!” diyecek kadar yiğitçe davranmalıdırlar. (11:15)

*Madem yol peygamberler yoludur, onların evsaf-ı lazimesi olan sıfatlarla serfiraz bulunma o yolda başarılı olmanın tek şartıdır. İffetli yaşama, dünyaya meyl ü muhabbet etmeme.. nifaka sapmama, insanları aldatmama, kendini alkışa salmama… Bu âlemin erkânı budur; ille de bu âlem içinde kendinize bir yer bulmak istiyorsanız, ismet-iffet, sıdk-sadakat, emanet, tebliğ ve fetânet lazım. Bunlar, yitirdiğimiz Cennet’in temel unsurlarıdır. Yeniden bir Cennet kurmayı düşünüyorsanız, malzemesi budur. (13:10)

*Merhum Mehmet Akif, bir taraftan,

“Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile;
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir,
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”

der. Yeis kapılarını kapamalı, arkasına da sürgüleri sıkıca sürmeli, ümitsizliğe düşmemeli; fakat halimizi sık sık murakabeye tabi tutmadan da dûr olmamalı. (16:00)

*Hazreti Ömer Efendimiz,

حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا

“Hesaba çekilmezden evvel sürekli kendi kendinizle hesaplaşın.” buyurmuştur. Esasen herkesin kendisiyle böyle bir hesaplaşması olmalıdır. İnsanın hesaplı yaşaması lazımdır ki ötede veremeyeceği hesaplarla karşı karşıya kalmasın. (16:40)

*Hesaplı yaşamak ve bir hata ile her şeyi batırmamak için Hazreti Üstad’ın şu ifadesine uygun davranmak gerekmektedir: “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma! Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma.” (17:40)

*Kutsî hadiste Allah (celle celâluhu), “Harama bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim Benden korkarak nazarını başka yere çevirirse, ona hazzı kalbde duyulan bir imanı tattırırım.” (18:20)

*Gelin Allah aşkına, Allah’tan utanarak, bir heyeti mahcup edecek densizliklere girmemek için sur üstüne surlar, kale üstüne kaleler oluşturalım, üst üste kapılar koyalım; şeytan ve avenesi geldiği zaman “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!.” diyelim. (19:33)

*Allah’ın bize lütfettiği dünyayı, ihsanları nefsimize uyarak yıkmayalım!.. Gelin insanımızı mahcup etmeyelim, iffetimizle yaşayalım. Arzularımızı unutalım, gömelim; üzerine kayalar yükleyelim onların.. ölmez insan.. ve öbür tarafımızı mahvetmeyelim!.. (20:05)

*Rabbim, zayıfım, tutarsızım, kaymaya müheyya bulunuyorum; kaydırıp yanlış iş yaptırıp bunca insanı benimle mahcup etme!.. (22:06)

*Yük ağır, emanet muhterem.. elli tane eskortla götürseniz yine de yetmez. Basiret eskortu, dikkat eskortu, temkin eskortu, cemaatten ayrılmama eskortu, dua eskortu, ibadet ü taat eskortu… Bu emanete dokundurmamak için elli tane eskortla gitseniz yine az gelir. (23:24)

*(Daha ne diyeyim…)

يَا مُتَجَلِّي اِرْحَمْ ذُلِّي، يَا مُتَعَالِي أَصْلِحْ حَالِي

“Ey her yerde isim ve sıfatlarının tecellileri görülen, her muhtaca ihtiyacına göre tecelli eden Rabbim, şu perişan halime merhamet et. Ey her şeyden yüce, yegâne büyük Allahım, derbeder halimi ıslah eyle.” (24:43)

Neredesin Vefa?!.

Herkul | | BAMTELI

*“Sefaletle inim inim koskoca bir dünyâ,
Bekliyor bir damla inayet, bir damla ziyâ…
Heyhat, umurunda değil bu hiçbir zâlimin!..
Kanla, gözyaşıyla çağlasa her bir deryâ…”
(00:35)

*İnsanlara, “Vefa umarken candan / Doldu gözüm hicrandan / Kaldım yaya dermandan.. / Hızlanla mı bitsin bu an?” dedirtmemek; değişik kazanımları bir vefasızlığa kurban etmemek lazım. (04:20)

*Levhalarda da var: “Vefa ya Hû!..” Ey insan, biraz vefalı ol!. Allah, kullarına vefalı olduğunu ifade ediyor:

وَأَوْفُواْ بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ

“Vefalı olup verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı vefa ile muamele edip ahdimi yerine getireyim.” buyuruyor. (Bakara, 2/40) (04:45)

*Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği üzere, “İman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” İnsan, kendi cehennemini kendisi tutuşturuyor ve insan mahiyetinde yaratılmış olma, mantık, akıl, ihsaslar, peygamber, müçtehid, müceddit, nasih, hatip… gibi itfaiyecilere yol vermiyor ki alevleri söndürsünler. (06:55)

*Recâizâde Ekrem’in ifadesiyle, “Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât / Hangi harfi yoklasan mânâsı Allah çıkar.” Hazreti Pîr de, kâinatın satırları teemmül edildiğinde onların Mele-i Âlâdan insana gönderilmiş birer mektup olduğuna dikkatleri çekiyor.

تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا – مِنَ الْمَلَاِ اْلاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ

“Kâinatın satırlarını dikkatle mütalâa et. Zira onlar, Mele-i Âlâ’dan sana gönderilmiş mektuplardır.” Yani bu kâinatın sayfa ve satırları arasında gezen, onun kelimelerini kaldıran, harflerini yoklayan bir kimse onların manasının hep “Allah” diye haykırdığını görecek ve kendisi de Allah diyecektir. Çünkü böyle mükemmel bir sistemin başka bir şeye nispeti mümkün değildir. Gökleri ve yeri yaratıp onlarda mükemmel bir nizam kuran Allah olduğu gibi, insan mahiyetinde ve insan fizyolojisindeki ahengi temin eden de Allah’tır (celle celaluhu). Böyleyken O’nu inkâr etmek ne büyük yanlışlıktır!.. (08:25)

*İman dediğimiz tûbâ-i Cennet çekirdeğini kalbinde inkişaf ettirebilenler, kâinatın her sayfasında O’na dair ayetler müşahede ederler. Duydukça daha derinden O’nu, yanarlar cayır cayır; yandıkça “daha!” derler.. yudumlarlar kâse kâse aşk şarabını; kandıkça “daha!” derler. Neler duyar neler hissederler gönüllerinin tepelerinde; duydukça “daha!” derler.. doymazlar bir türlü sevgiye; sever-sevilirler, “daha!” derler. Onlar “daha” dedikçe Hazreti Mahbub da onlara perdeler aralar, basiretlerine görülmedik şeyler sunar ve ruhlarına ne sırlar ne sırlar duyurur. Artık onlar duyarlarsa her zaman O’nu duyarlar, severlerse hep O’nu severler, düşünürlerse O’nu düşünürler ve her şeyde O’nun cemalinden, tasavvurları aşkın cilveler temâşâ ederler. (11:24)

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) çok vefalıydı. Huneyn’de elde edilen ganimetleri Allah Rasûlü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa bazı gençleri biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, halbuki en fazla payı da onlar alıyor!” demişlerdi. Bunu söyleyenler sadece birkaç genç de olsa, eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın haline gelebilir ve o yangın bazılarını ebedî ateşe sürükleyebilirdi. Çünkü Allah Rasûlü’ne karşı yapılacak bir itiraz, insanı dinden, imandan edebilir ve ebedî hasarete uğratabilir. Bunun üzerine, Efendimiz hemen Ensar’ın toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. Onlara şöyle buyurdu: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz, birbirinizle düşman değil miydiniz; Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Bütün bu sorular karşısında Ensar topluca “Evet, minnet Allah’a ve Rasûlü’ne!..” demiş ve hele “Herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?” hitabını duyunca hepsi gözyaşına boğulmuşlardı. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, “Şayet Ensâr vadiye veya geçide süluk etse ben de mutlaka Ensâr’ın gittiği vadiye ve geçide süluk ederim. Eğer hicret olmasaydı ben Ensâr`dan biri olurdum.” (13:45)

*Allah vefalı, Rasûlullah vefalı, Ashab vefalı, büyük insanlar vefalı… O yolda gidenler de vefalı olmalı ve asla vefasızca davranmamalı!.. Vefaya mutlaka vefayla mukabelede bulunulmalı!.. (16:48)

*Hazreti Mevlâna bir menkıbede Gazneli Mahmud ile onun kapısının eşiğindeki bir köpeği konuşturur: Köpek durmadan sarayın önündeki mezbelelikte eşinip durmakta, bazen hiç bir şey bulamamasına rağmen ertesi gün yine gelmektedir. Bir gün Sultan Mahmud bu köpeğe sorar: “Günlerdir bu çöplükte eşinip duruyorsun; halbuki bir şey de bulamadın, bıkıp usanmadın mı ki hâlâ aramaya devam ediyorsun?” Köpek kendi diliyle cevap verir: “Ben, bir gün bu çöplükte eşinirken bir kemik bulmuştum. İşte onun hatırına her gün buraya uğrar ve bir şeyler ararım. Belki bir gün yine bir kemik bulurum…” Evet, bu bir menkıbe olsa da aslıyla değilse bile faslıyla onun bize anlattığı çok derin manalar vardır. (19:50)

*Hayvanlar âlemi ile ilgili belgeseller çok dikkatimi çekiyor; bir taraftan insanın en vahşi canlıları bile nasıl ehlileştirdiğini, uysallaştırdığını, emrine amade kıldığını görüyor; diğer yandan bir yönüyle onlarda bile iyiliğe karşı iyilik ve vefaya karşı ciddi bir vefa bulunduğunu müşahede ediyorum. Epey evvel gördüğüm arslanlarla ilgili bir kısa film, geçenlerde gösterilen bir “kurt adam” belgeseli ve son günlerde muttali olduğum fillerle alakalı bir videoyu da gözyaşlarıyla seyrettim. (22:35)

*Vefa mevzuunda en önemli husus, vefasızlığa karşı bile vefa ile mukabelede bulunmaktır. (26:18)

*Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Mekke Fethi’nden sonra da Medine-yi Münevvere’de kalması bir yönüyle Ensâr’a karşı vefasının ifadesidir; zira onlara şöyle buyurmuştur: “Hayatım sizinle beraber, ölümüm de sizinle beraber!..” Diğer yönüyle de hilkatine vesile mübarek toprağının Medine’den alınmış olması sebebiyledir. Evet,  Peygamber Efendimiz nur-ı evvel, Hakikat-i Ahmediye ve maneviyeti itibariyle Mekke/Ka’be ile, hakikat-i Muhammediye ve cismaniyet itibariyle de Medine ile ciddi irtibatlıdır. Bir rivayette Efendimiz, “Kimin toprağı nereden alınmışsa, medfeni orasıdır (oraya gömülür.)” buyurmuştur. Bu itibarla, O’nun toprağı, esası, fizikî yapısı da Ravza-yı Tâhire’den alınmış olabilir. İşin hakikatini Allah bilir. (27:27)

Darılma Yok, Dayanma Var!..

Herkul | | BAMTELI

*İnsanlara dirilik aşılayabilmek için evvela diri olmak lazımdır; kalb ve ruhta dirileceğimiz âna kadar insanlara dirilik açısından vaad edeceğimiz bir şey yoktur. (00:33)

*İnsan kendinden sıyrılamamış, hayvaniyetten çıkamamış, cismaniyeti bırakamamış, kalb ve ruhun derece-yi hayatına yelken açamamışsa, onun ifade edebileceği çok fazla bir şey yoktur. Günümüzde çok defa kırılmalar da ondan kaynaklanmaktadır. Çok küçük şeylerden alınganlık gösteriyor ve hemen rahatsız oluyoruz. Kaynamamışız, pişmemişiz,  olgunlaşmamışız. (02:20)

*İmana ve Kur’an’a gönül vermiş bulunanlara, günde beş defa huzur-u kibriyada iki büklüm olanlara düşen; başkaları kırdıkları halde bile kırılmamak, darıltacak şeyler yaptıkları halde dahi darılmamak ve illa bir şey denecekse “Allahım, bizi de ıslah eyle, onları da ıslah eyle!” deyip ıslah duasında bulunmaktır. (05:10)

*Kırılmalar, darılmalar bizi meşgul ederse, kırılmaya, darılmaya tahammülü olmayan işler yolda kalır. (07:00)

*“Cânımı cânan isterse minnet cânıma / Can nedir ki anı kurban etmeyeyim cânânıma!” (Fuzulî) (08:08)

*Zannediyorum Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ve nübüvvetine yürekten inanmış bulunan ve kalbinde O’na karşı azıcık alaka duyan bir insan O’nun mübarek başının yarıldığını her hatırladığında “Keşke şu kaya gibi olan başım O’nun önünde olsaydı da kılıçlar ona inseydi!” heyecanıyla dolar. Hazreti Mus’ab bin Umeyr’in (radiyallahu anh) Uhud’daki hali bunun delilidir. (09:50)

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. Ebediyetlere yürürken de hayatına denk bir mahviyet duygusu içinde ve yüzü toprağa bulanmış vaziyette göçüp gitmişti. Bir rivayete göre, Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mus’ab’ının bu hâlini şöyle dile getirirler: “Hazreti Mus’ab hayatta olduğu sürece beni koruyacağına ve bana herhangi bir zarar dokundurmayacağına dair söz vermişti. Şimdi elleri ve kolları budandığı için ‘Ya Rasûlullah’a bir şey olursa?’ diye hicabından yüzünü kapatmaktadır.” (10:40)

*Allah Rasûlü hiçbir zaman kırılmamıştı. Uhud’da savaş stratejisi konusunda ashabıyla istişare ettikten ve onların fikirlerine uyarak meydan muharebesine çıktıktan sonra pek çok şehit verilmiş ve Kendisinin de mübarek başı yarılıp dişi kırılmış olduğu halde kimseye gönül koymamıştı; atf-ı cürümde falan bulunmadan, hiçbir şey olmamış gibi yine ashabını toplayıp onlarla istişare yapmıştı. (11:20)

*Hudeybiye Sulhü, pek çok yönden mü’minler için ilham kaynağıdır. Bununla beraber, Hudeybiye, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in temkini, fetaneti, sabrı, tahammülü, dimdik duruşu, katiyen darılmaması, kırılmaması ve gönül koymaması açılarından da özellikle okunmalı; bu zaviyelerden de ibretler alınmalıdır. (12:44)

*Hudeybiye Sulhü, Müslümanların kabullenemeyeceği öyle maddeler içeriyordu ki, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) Allah Rasûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sen Allah’ın Rasûlü değil misin?” diyecek kadar üzülmüştü. Allah Rasûlü o esnada dahi sükûnetini bozmamış ve Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) sorularına mülayemet ve sükûnetle cevap vermişti: “Evet, ben Allah’ın Rasûlü’yüm.” “Biz hak yolda değil miyiz?” “Evet, hak yoldayız.” “Öyleyse bu zilleti niçin kabul ediyoruz?” “Ben Allah’ın peygamberiyim ve Allah’a isyan edemem.” “Sen Kâbe’yi ziyaret edeceğimizi söylemedin mi?” “Evet, söyledim. Fakat bu sene demedim.Daha sonraları Hazreti Ömer, bu hâdiseyi her hatırlayışta ızdırapla iki büklüm olmuş ve nedamet yutkunmuştu. Kendi ifadesiyle, bu yolda nice sadakalar vermiş, nice oruçlar tutmuş ve nice istiğfarlarda bulunmuştu!.. (21:15)

*Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Aslında bu ağırdan alma, Allah Rasûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye Antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı. İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve zevcesi Ümmü Seleme validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş annemiz, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki Allah Rasûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi; ne ki, böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu. Validemiz, Allah Rasûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Rasûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir.” Allah Rasûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. O daha birkaç kurban kesmişti ki, sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı. (22:11)

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hudeybiye’de o ağır şartlar karşısındaki anlaşmayı onur meselesi yapmadı. Bu, geriye adım atma demek de değildi. Problemi çözme adına karşı tarafın hissiyatını da hesaba katmaydı. O tablonun gelecek adına vaad ettiği şeyleri çok iyi görme ve tabloyu doğru okumaydı.. inat etmeme, enaniyeti hesabına iş yapmama, kırıp geçirmeme ve gelecek adına bir sürü problem oluşturmamaydı. Peygamber Efendimiz, mahruti (yukarıdan ve bütüncül) bakıyor; elli sebep ile elli sonucu birbiriyle iç içe görüp ortaya çıkması muhtemel yirmi probleme karşı otuz tane çözüm yolu düşünüyordu. (25:57)

*Hudeybiye, Allah Rasûlü’nün mülayemet ve hilmiyle küfre indirdiği büyük bir darbeydi. Daha sonra da O, hep bir hilm kahramanı olarak davranmış ve istidatlı gönülleri teshir etmişti. Hudeybiye sayesinde sulh içinde geçecek bir zaman dilimi, Müslümanlar için çok mühimdi. Allah Rasûlü bu dönemde yetiştirdiği irşad ekiplerini çeşitli yerlere gönderme fırsatını buldu ki, bu da, bütün Arap Yarımadası’nda İslâm’ın sesinin duyulması demekti. Nitekim, bu fetih, Mekke’ye girişi de netice vermişti. Allah Rasûlü, Mekke’nin fethini müteakip bir kere daha o mahviyet ve tevâzuunu sergilemiş ve bindiği merkûbun üzerindeki eğerin kaşına, mübarek alnı değecek şekilde iki büklüm vaziyette bu mübarek beldeye girmişti. (27:44)

*Mekke’nin fethi gerçekleştirildikten sonra herkes Rahmet Güneşi’nin etrafında toplanır ve O’nun gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), heyecan ve endişeyle bekleşen Mekkelilere, “Şimdi size ne yapmamı umuyorsunuz?” diye sorar. Esasen O’nun nasıl merhametli, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı Mekkeliler, “Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin” şeklinde karşılık verirler. O’nun hedefi ne mal, ne mülk, ne hükümdarlık, ne de toprak fethidir; O’nun hedefi, adaletin ikâmesi, insanların kurtuluşu ve onların kalblerinin fethidir. Şefkat Peygamberi, o âna kadar düşmanlık yapan o insanlara karşı kararını şöyle açıklar: “Size bir zaman Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz.”Aslında bu yaklaşım, “İçinizde herhangi bir burkuntu duymayın. Kimseyi cezalandırma niyetinde değilim. Herkes karakterinin gereğini sergiler. Siz, bir dönemde kendi karakterinizi sergileyip üslubunuzu ortaya koydunuz. Benim üslubum da işte budur!” demek gibi bir şeydir. Evet, “Zâlimlere bir gün dedirtir Kudret-i Mevlâ / Tallâhi lekad âsereke’llâhü aleynâ.” (Ziya Paşa’nın bu sözü şu manadadır: Düşün ki, Hazreti Yusuf’a ne kadar zulmettiler. Allah’ın kudreti bir gün zalimlere, Hazreti Yusuf’un kardeşlerinin dediği gibi, “Şüphesiz ki, Allah seni seçkin bir insan halinde bize üstün kıldı.” (Yusuf Sûresi, 12/91) dedirtir.) (30:50)

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in her zamanki mülayemet, hilm ve civanmertliğini Hudeybiye Sulhü ve Mekke Fethi esnasında da ortaya koyması neticesinde öyle insanlar Müslüman olmuşlardı ki, onlar katiyen harplerde dize getirilebilecek kimseler değillerdi. Mesela, Hazreti Hamza’nın şehit edilmesine sebebiyet veren Hind bile daha sonra mücahede meydanlarında hizmet eden bir kahramana dönüşmüştü. Yine, Siyer’de nakledildiğine göre, onun eşi Ebu Süfyan hazretleri, isabet eden bir okla gözü eline düşünce, “Şu kadar sene Peygamberini tanımadın, ne işe yararsın ki sen!” diyebilmişti.  (32:20)

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hadiseler karşısındaki tavrı engin bir siyer felsefesiyle yeniden ele alınıp toplumumuza kevser gibi içirilmeli. (34:22)

*Yananlarla yanmamak için içilmesi gerekli olan şeyi içmek lazım; o da mülayemet âb-ı hayatıdır; yumuşaklık, başkalarının hissiyatına saygılı olma, hırçınlığı terketme ve temkinli olma kevseri ve zemzemidir. (35:30)

*Dünyevî her beklenti insanın bünyesine düşmüş bir güve gibidir; bir gün onu yer bitirir. (36:34)

Adanmış Ruhların Hayat Felsefesi

Herkul | | BAMTELI

*Ne dünya debdebesi ve saltanatı yolunuzu yönünüzü değiştirmeli ne de gözleri âhu dilberler, Boğaziçi’nde yalılar, yazlıklar-kışlıklar, servet ü sâmânlar, ikbal ve imkanlar, güç ve kuvvetler. Çünkü kendinizi vakfettiğiniz bu yol, adanmışlar yoludur, beklentisizler yoludur. (00:36)

*Sen güneş ol, başları okşa; sana ne hidrojen ne de helyum gönderen olsun!.. Kendine rağmen yan, kavrul.. fakat kimseden bir şey bekleme. Sen ırmaklar gibi çağla, ak; sür başını yerden yere; fakat zinhar kimseden bir şey bekleme. Toprak ol, her tohuma bağrını aç; analar gibi bağrında neler neler besle.. ayaklar altında ol, katiyen başlara sıçramayı düşünme. Rüzgar ol, es; onu onunla, onu da onunla aşıla; zinhar hiçbir şey bekleme. Yâd-ı cemil olmaya bile bel bağlama!.. “Cenazeme gelsinler” deme. “Namazımı kılsınlar” deme. Allah sana yeter!.. (03:00)

*Cenâb-ı Hak, başa kakmayı, insanları minnet altında bırakmayı ve bu şekilde onlara eziyet etmeyi yapılan işin sevabını iptal edecek bir sebep olarak zikrediyor: “Ey iman edenler! Sadaka verdiğiniz kimselere minnet etmek, onları incitmek suretiyle o sadakalarınızı boşa çıkarmayın.” (Bakara, 2/264) buyuruyor. Evet, her türlü sadakat emaresine bu açıdan yaklaşılmalı; riya, süm’a, eza, başa kakma ve minnet altında bırakma sebebiyle yapılan o iyilik zayi edilmemeli. Beklentilerle o iş kirletilmemeli. (06:27)

*İstiğnâ ve beklentisizlik, Peygamberlik mesleğinin şiarıdır; insanları kurtarmak için kendi hayatını istihkâr ederek her gün ölüp ölüp dirilme, sürekli çalışma, hep koşturma, zahmet çekip meşakkatlere katlanma ama bütün bunlara bedel hiçbir ücret istememe irşad yolunun hususiyetidir. Nitekim, Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (Allah’ın salat ve selamı Efendimizin ve bütün peygamberlerin üzerine olsun) hep aynı cümleyi tekrar etmiş;

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.” (Şuarâ, 26/109) diyerek, bütün peygamberlerin ortak duygu ve düşüncesini dile getirmişlerdir. Mevlâ-yı Müteâl, Sultân-ı Rusül Efendimiz’e, “De ki: Sizden bu hizmetim için hiçbir ücret istemiyorum, malınız sizin olsun! Benim ücretim yalnız Allah’a aittir ve O, her şeye şahittir.” (Sebe’, 34/47) buyururken de nübüvvetin bu ulvî yönünü nazara vermiştir. (07:00)

*Yâsîn Sûresi’nde anlatılan kahraman (Habib-i Neccar),

اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ

“Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) demek suretiyle, yine irşad erlerinin aynı vasfına dikkat çekmiştir. Habib-i Neccar, arkasında yürünecek rehberlerin en önemli iki vasfını nazara verirken, onların hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemediklerini ve herkesten önce kendilerinin dosdoğru yolda yürüdüklerini belirtmiştir ki, doğrusu, bu iki sıfatı üzerinde taşımayan kimselerin başkalarına hidayet yolunu göstermeleri hiç mümkün değildir. (08:00)

*İnsanlar canlı kitaplara bakarlar. Kitaplar kitaplaşan insanlarla bir şey ifade eder. (09:20)

*Kur’ân-ı Kerim, Yûsuf Sûresi’nde geçen,

قُلْ هٰذِهِ سَبِيلِۤي أَدْعُو إِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي

“De ki: İşte benim yolum! Ben Allah’a -körü körüne değil- basiret üzere davet ediyorum.. bana tâbi olanlar da öyle…” (Yûsuf Sûresi, 12/108) âyetiyle Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat ve tebliğ vazifesini basiret üzere gerçekleştirdiğine ve ümmet-i Muhammed’in de O’nun yolu üzere yürüdüklerine dikkatleri çeker. Öyleyse, adanmış ruhlar, ruhunun ufkuna yürürken zırhını rehin bırakan o Rehber-i Ekmel gibi yaşamalıdırlar. Evet, “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü-cihanım kalmadı” düşüncesi yeni bir dünyayı inşa edecek mimarların genel dinamikleri ve en büyük sermayeleridir. (12:14)

*Kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış insanların kredileri istiğnadır, tekeffüfte bulunmamaktır, halka el açmamaktır, beklentisiz yaşamaktır ve soluklarında sürekli “Fedakârlık ya Hû” deyip hep “Hû” çekmektir. Sizin arkadaşlarınız az imkanlarla dünyanın bin yerinde okul açmışlarsa, bunun arkasında da beklentisizlik, Hakk’a teveccühe Hakk’ın teveccühle mukabelesi ve yarım da olsa Müslümanlığı temsil edebilme vardır. (14:13)

*Sahabe efendilerimizdeki dinî hassasiyete ve İslamî heyecana derin bir özlem duyan Hasan Basri Hazretleri, çağdaşı olan insanların hayatları ile Sahabenin yaşayışını kıyaslayıp çok üzüldüğü bir gün şöyle demiştir: “Yetmiş Bedir gazisine yetiştim. Onların çoğunun elbisesi basit bir yün kumaştan ibaret idi. Siz onları görseydiniz deli sanırdınız; onlar da sizin iyilerinizi görselerdi artık ahlakın kalmadığına hükmeder, kötülerinizi görselerdi onların hesap gününe bile inanmadıklarını söylerlerdi.” Evet, dininden dolayı yer yer cinnet ve hafakanlara girmeyen, bu yolda dünyayı elinin tersiyle ittiğinden dolayı kendisine “deli” denecek ölçüde fedakârlıklar sergilemeyen kimselerin diyanetleri açısından kemâle ermeleri mümkün değildir. İslam hakikatinin mecnunu olmayanların da, insanlığa ebediyet şerbeti sunmaları imkânsızdır. (16:54)

*Îsâr; insanın kendi ihtiyacı olduğu halde diğer muhtaçların ihtiyaçlarını öne çıkarıp onları gidermesi, kardeşlerini kendine tercih etmesi, toplumun menfaat ve çıkarlarını şahsî çıkarlarından önce düşünmesi ve yaşama zevkleri yerine yaşatma hazlarıyla var olması demektir. Adanmış ruhlar öyle istiğna ve fedakârlık ortaya koymalıdırlar ki adeta îsârlaşmalıdırlar. Onlar, sadece maddî fedakârlıklarla yetinmeyerek, manevî füyüzat hislerinde de başkalarını kendilerine tercih edebilmelidirler. Zira, kendine im’an-ı nazar eden (yoğunlaşan) kimselerin başkalarını görmeleri mümkün değildir. (18:33)

*Hazreti Üstad’ın, “Gözümde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım!” sözü adanmış ruhlar için bir ufuk ve o ölçüde istiğna duygusu bir hedeftir. Adanmışın hayat felsefesi bu olmalıdır. (22:10)

*Amr ibn As, Halid ibn Velid ve Ebu Süfyan gibi insanların birden amudî yükselişlerine hayret ediyorum. Mesela; gerçek insanlık ve beklentisizlik ufkuna doğru dikey yükselenlerden biri olan Amr ibn As (radıyallahu anh) kendisine ganimet verilmek istendiğinde: “Ya Rasûlallah, ben ganimet için Müslüman olmadım!” demiştir. Onunla aynı ruh halini paylaşan bir sahabîye de İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat, “Ya Rasûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben (boğazını göstererek) şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş ve neticede arzu ettiği gibi şehit olup ötelere yürümüştür. (24:03)

*Hazreti Halid (radıyallahu anh) âhirete yürürken geride hiçbir şey bırakmamıştı. Sa’d ibn Zeyd diyor ki: “Hazreti Halid, herkesin övdüğü bir kumandan olarak yaşadı, İslam’ın bir yitiği olarak gitti.. gitti ve geride sadece atını, kalkanını ve kılıcını bıraktı.” (25:55)

*Hazreti İkrime, Müslüman olduğunda “Yâ Rasûlallah! Sana ve İslâm’a düşmanlık uğruna ne kadar mal sarfettiysem, bundan böyle İslâm için bunun iki mislini harcayacağıma söz veriyorum…” demişti. Yermük’te sözünde durmuştu.. ancak orada verdikleri arasında, canı da vardı. Yermük Muharebesi’ne hanımı ve çocuğuyla beraber katılır. O bu muharebede yaralanır ve alıp bir çadıra getirirler. Hanımı başucunda ağlarken İkrime, “Ağlama!” der, “Ben zaferi görmedikçe ölmeyeceğim.” Bu da ona ait bir keramettir. Biraz sonra çadıra amcası Hâris b. Hişâm girer: “Müjde, der, Allah bize zafer verdi!” İşte o zaman İkrime, “Beni ayağa kaldırın. Çünkü içeriye Allah Rasûlü girdi.” der ve Allah Rasûlü’nün ruhaniyatına hitaben şunları söyler: “Yâ Rasûlallah! Sana verdiğim sözümde durdum mu? Ahdimi yerine getirdim mi?” (26:30)

*İhtimal burada îsâr ruhuyla yaşayanlar Cennet’e girerken bile o istikamette davranırlar. Nitekim, hadis kitaplarında ahirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar. (28:06)

*Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلاً

“De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) (30:37)