30.01.2012 Bir Kere Daha “Emanet”
Soru:1 )
يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ
وَتَخُونُۤوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ Ayet-i kerimesinde
nazara verilen ve çoğul olarak zikredilen “emanet” ne demektir? “Emanet”
kelimesinin muhtevasına neler dahildir?
-Soruda zikredilen ayet-i kerimenin meali şöyledir: “Ey iman edenler!
Allah’a ve Rasûl-ü Ekrem’e hıyanet etmeyin, bile bile aranızdaki emanetlerinize
de hıyanet etmeyin!” (Enfâl, 8/27) Ayette geçen “hıyanet” kelimesi,
hâinlik, vefasızlık, itimadı kötüye kullanmak ve sözünde durmayıp oyun etmek
manalarına gelir. (00:50)
-Arapça’da “güvenmek, korku ve endişeden
emin olmak” mânasındaki “emn” masdarından gelen emânet kelimesi, hıyanetin
zıt anlamlısı olarak isim şeklinde kullanıldığı gibi, “güvenilir olmak”
manasında masdar şeklinde de kullanılır. Ayrıca “emîn bir kimseye koruması
için geçici olarak verilen şey” mânasına da gelmekte olup kelimenin bu son
kullanılışı daha yaygındır.“Mü’min” ism-i şerifi, Cenâb-ı Hakk’ın
esma-yı hüsnasından biri olduğu gibi, aynı zamanda O’na inananların da en önemli
isimlerindendir. Kur’ân-ı Kerîm’de emanete riayet, müminlerin başlıca
meziyetleri arasında zikredilmektedir. Buradaki “Ey iman edenler!”
hitabı sayesinde, emanetin imanla alâkasına işarette bulunulmuş ve söze latif
bir iltifatla başlanmıştır. (01:20)
-Özellikle,
إِنَّا عَرَضْنَا اْلأمَانَةَ عَلَى السَّموَاتِ وَاْلأرْضِ وَالْجبَالِ
فَأبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلإِنْسَانُ
إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً “Biz, emaneti (teşriî açıdan
değil, tekvinî zâviyeden) göklere, yere, dağlara teklif ettik de, onlar bunu
yüklenmekten çekindiler ve böyle bir sorumluluktan korktular. (Mahiyet ve
donanımı itibarıyla) bu emaneti insan üzerine aldı. Doğrusu (pek çoğu
itibarıyla) insanoğlu, (bu emanetin hakkını gözetemediğinden), çok zalim ve çok
cahil bir hale düştü.” mealindeki âyet hakkında çeşitli yorumlar
yapılmıştır. Buradaki emanetin “ruhî ve bedenî kabiliyetler, mârifetullah,
dinî vecîbeler, okuma yazma, akıl ve düşünme kabiliyeti” gibi anlamlara
geldiği ileri sürülmüştür. Bu ayeti, Otuzuncu Söz’e serlehva yapan Üstad
Hazretleri de, “Göklerin, zeminin, dağların tahammülünden çekindiği ve
korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi, «Ene»dir”
demiş; belki de sorumluluk cihetiyle en büyük emanetin “ene” namıyla,
insanın nefsine takılan benlik olduğunu beyan etmiştir.
(03:36)
-Nefsimiz, imanımız, ibadetlerimiz... her şeyimiz emanet olduğu
gibi, yüce dinimiz, hizmet düşüncemiz, dünya görüşümüz ve hayat felsefemiz de
bize emanettir. Bunlar, dün seleflerimizin omuzlarına konmuştu; bugün bizim
üzerimizde bulunuyor; yarın da sonraki nesillere aktarılacak. Bu emanetleri
deformasyon görmüş bir halde devretmek doğru değildir. Şayet, biz emanetlere
sahip çıkmaz, onları gereğince korumaz ve sağlam bir şekilde haleflerimize
teslim etmezsek, istikbalin sahiplerini bir ruh travmasına maruz bırakmış oluruz
ki, bu hem davaya ihanet hem de yarının insanlarına karşı büyük bir
haksızlıktır. (05:50)
-Sorulan ayetteki “وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ - bile bile (biliyor olduğunuz,
farkında bulunduğunuz halde)” kaydında şu manalar akla gelmektedir: Gerçi
hainlik mü’minde huy haline gelmez. Ancak mü’min de olsa insan gaflet edebilir,
maişet derdiyle, mal ve evlat endişesiyle bazen böyle bir zaafa düşebilir. O
halde biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız sizin için fitneden başka bir şey
değildir, bunlar sizi meftun edip günaha ve belaya sokabilir. Öyleyse, ne mala,
ne evlada, ne de başka bir mahbuba meftun olup hıyanet tehlikesine düşmeyin,
düşüp de o büyük ahiret ecrinden mahrum kalmayın. (08:00)
Soru: 2) Emânetin zayi edilmesi kıyametin alametleri
arasında sayılıyor? İlgili hadisteki emanet sadece idarecilikle mi alakalıdır
yoksa daha şümullü bir manaya mı gelmektedir? (10:50)
-Bir hadis-i şerifte, yeryüzünde “Allah Allah” diyen kalmayınca kıyametin
kopacağı haber verilmektedir. Demek ki o en büyük emanet zayi edilince dünya da
manasını yitirmiş olacaktır.. ve kıyamet kopacaktır. (11:00)
-Bir
defasında Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Emanet zayi
olduğu zaman kıyameti bekleyin!” buyurmuştur. “Ey Allah’ın Rasûlü!
Emanetin zayi olması ne demektir?” diye sorulunca, Hazreti Sâdık u Masdûk
Efendimiz; “İş, ehli olmayan kimselere verilince emanet zayi edilmiş olur;
işte o zaman kıyameti bekle, kıyametin kopması pek yakındır.” (Buharî, İlim
2) cevabını vermiştir. (12:01)
-Bir atasözünde denildiği gibi, “balık
baştan kokar.” Bu itibarla, her işin başına ehlini, erbabını getirmek icap eder
ki, bu da bir emanettir. Bu, devlet başkanından mahalle bekçisine varıncaya
kadar hayatın her biriminde geçerli ve tazeliğini hiçbir devirde kaybetmeyen
ilâhî bir emirdir. İslam, kendisine sahip olamayan, ruhuyla bedeni, dünyasıyla
ahireti, işiyle ibadeti arasında denge kuramayan; hayatı sadece yeme, içme,
eğlenme, para kazanma ve şahsi yatırım yapma çerçevesinde düşünen kimselerin
başa geçmelerine, idarî işlerin ağırlığını yüklenmelerine cevaz vermez. Çünkü bu
vasıfları taşıyanlar, iş başına getirildiği takdirde, önce o memleketin, ilin,
ilçenin ya da o ünitenin kıyameti kopar. Bugün bahar yaşadığı iddia edilen
ülkelerde hazan emarelerinin görülmesi de oralarda dünden bugüne emanetin zayi
edilmiş olmasındandır. (13:20)
Soru: 3)
وَاذْكُرُۤوا إِذْ أَنْتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْضِ
تَخَافُونَ أَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَاٰوَاكُمْ وَأَيَّدَكُمْ بِنَصْرِهِ
وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ Ayet-i
kerimesi bugünün mü’minlerine, bilhassa yokluk, azlık ve zayıflık günlerini de
görmüş ya da dinlemiş Hak erlerine hangi mesajları vermektedir? (19:30)
-Soruya mevzu teşkil eden ayetin meali şöyledir: “Hani hatırlayın bir
zamanlar siz yeryüzünde az ve zayıf idiniz. Öyle ki insanların sizi tutup
kapacağından endişe ediyordunuz. Bu halde iken Allah size yer yurt nasib etti,
sizi yardımıyla destekledi; sizi temiz ve helâl şeylerle rızıklandırdı, ta ki
şükredesiniz.” (Enfâl, 8/26) (19:58)
-Cenâb-ı Hak, mü’minleri
tahdis-i nimete sevketmek için onlara önceki hallerini hatırlatıyor ve adeta
şöyle buyuruyor: Mekke’de iken Kureyş’in elinde hemen ezilebilecek zayıf bir
azınlık idiniz. Veya bir zamanlar Farslar ve Bizanslılar açısından önemsiz
görülen, küçümsenen ve onların idareleri altında ezilen bir topluluk idiniz.
İnsanların sizi ezip geçivermesinden korkuyordunuz. Çevredeki insanlar size
böylesine bir kin ve öfkeyle bakıyorlardı ve siz onlardan kendinizi koruyacak
durumda da değildiniz, sizin için güvenli bir yer de yoktu. Daha sonra Allah
sizi yerleştirdi, yuva sahibi yaptı. Medine’ye göç ettirip, iskân eyledi,
emniyet ve asayiş verdi. Sizi yardımıyla güçlendirdi; Ensar’ı size yardımcı
yaptı, melekler ile imdat eyledi; Bedir’de zafer ihsan edip güçlendirdi ve o
kâfirlere karşı sizi destekledi; helâl ve güzel nimetlerden size rızıklar ihsan
etti, ganimetler nasip eyledi. Hâsılı o ezilmişlikten, o aşağılanmışlıktan
kurtarıp, böyle şanlı ve şerefli bir hayata geçirdi ki, şükredesiniz; bu
nimetleri hatırlayıp şükrünü eda edesiniz. (19:58)
-Bu ilâhî beyan, o ilk
saftaki Müslümanları Allah’ın nimetlerini görmeye ve şükürle mukabele etmeye
çağırdığı gibi, günümüzün inananlarını da dün ile bugün mukayesesi yapmaya,
hangi badireleri aştıklarını hatırlamaya ve minnet duygularıyla Cenâb-ı Hakk’a
teveccühte bulunmaya davet etmektedir. Bu cümleden olarak, hareket, cemaat, ya
da câmia denilip üzerine yürünen ve belli mevsimlerde bazı kesimlerce hedef
tahtasına konulan gönüllüler hizmetini de Rahman u Rahim muhafaza etti. Hatta,
üzerine gelindikçe onu daha bir güçlendirdi ve büyüttü. (26:45)
-Bununla
beraber, Allah’ın hıfz u inayetinin devam etmesi ve bu hayırlı hizmetleri
muvaffak kılması için -şart-ı adi planında- vefa gerek, sadâkat gerek, samimiyet
gerek, adanmışlık gerek, beklentisizlik gerek… (30:37)
-Ülkemizin ve
milletimizin öz değerlerimiz adına gurbet seneleri yaşadığı bir dönemde,
Muhterem Hocaefendi’nin askerlik öncesi bir gün radyodan gelen mehter marşını
duyunca heyecandan hıçkırıklara boğulması ve ayaklarının bağının çözülüp oracığa
yıkılıvermesi.. ve daha sonraki yıllarda bir televizyon programında Yavuz Bülent
Bakiler Beyin kendi kültürümüze ait bazı mevzuları anlatışını dinleyince bu defa
da yatağına yığılıp kalıvermesi, “Bugünleri de görecek miydik?” deyip şükür
duygusuyla dolması… günümüzdeki nimetlerin ve imkanların kadr u kıymetini
bilmemiz gerektiği açısından anlatılıyor. (32:18)
Çay Faslından Hakikat Damlaları…(35:35)
-Hiç kimseyi hakir görmemeliyiz. Özellikle mü’minleri kat’iyen hafife
almamalı ve bir şekilde düştüklerinde onları ayıplamamalıyız. Biz asla düşene
tekme vurmamalı, onun ayıplarını yaymamalı, kimsenin haysiyet ve şerefiyle
oynamamalıyız. (35:53)
-Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ne hoş söyler:
“Hiç kimseye hor bakma / İncitme, gönül yıkma / Sen nefsine yan çıkma /
Mevlâ görelim neyler / Neylerse, güzel eyler...” (38:13)
-Aslında,
hiç kimse onur ve haysiyetiyle oynanmasını istemez; izzet ve şerefine leke
sürülmesine razı olmaz. Ne var ki, bu konuda bazı insanların durumu çok daha
hassastır. Siz kendi vicdanınızda onlara bir yer verin ya da vermeyin, bazı
kusurlarından dolayı onları sorgulayın veya sorgulamayın; onlar kendilerine o
güne kadarki payeleri ve konumları itibarıyla, kendileri için takdir edilen onur
seviyesinden bakarlar. Dolayısıyla, size bir iğne ucunun değmesi kadar
rahatsızlık veren meseleler onlara çuvaldız saplanmış gibi tesir eder. Bu
itibarla, iğnenin ucuyla dokunma kadarlık bir tahkir ve tezyifi bağrına zıpkın
saplanmış gibi derinden hisseden bu insanları, onların özel konumları ve kendi
mülahazaları itibarıyla değerlendirmek gerekir. Yoksa o insanlar dengesizliğe
itilmiş, hissiliğe sevk edilmiş ve mantık dışı hareketlere zorlanmış olur.
(38:51)
-Hazreti Mesih (alâ nebiyyinâ ve aleyissalâtü vesselâm),
birisinin taşla cezalandırılacağını görünce eli taşlı kalabalıklara şöyle
seslenmişti: “İlk taşı, hiç günahı olmayan atsın!” Bu bağlayıcı
ifadedeki inceliği anlayan hangi fert, taşlanacak başı varken, başkasını
taşlamaya yeltenir? Keşke, hayatını başkalarının hayat muhasebesinde tüketen
günümüzün talihsizleri bunu anlayabilselerdi!.. (41:50)
-Günaha karşı
tavır almak ayrı bir meseledir, günahkâra karşı tavır almak ise daha başka bir
meseledir. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz günahlar
karşısında tavizsiz yaşamıştır; fakat, günahkâr insanlara karşı hep müsamaha ve
merhametle muamelede bulunmuştur. Bu konuda Mâiz ve Gâmidiyeli kadın hadiseleri
ibret verici ve ufuk açıcı birer misaldir. Allah Rasûlü onlara tevbe yolunu
göstermiş, kendi ısrarlı talepleriyle cezalandırıldıktan sonra da biri hakkında
“Öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe şu iki dağ arasındaki insanlara
paylaştırılırsaydı hepsine yeterdi!”; diğeri hakkında da “O öyle bir tövbe etti
ki eğer haraç alan bir mü’min dahi bu tövbeyi yapsaydı Allah affederdi!”
buyurmuştu. (42:45)
-“Fâriğ ol, aybın gözetme kimsenin / Tâ ki Hak
setreyleye aybın senin.” Hazreti Settâr’ın senin ayıplarını setretmesini
istiyorsan, sen de sâtir (setreden, örten, kapatan) ol, ört başkasının
ayıplarını!.. (45:29)
|