113. Nağme: Engin Rahmet ve Ebediyet

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bazı “nağme”lerde ses ve görüntünün net olmadığının farkındayız. Bamteli sohbetlerinde sesi mümkün olduğu kadar yükseltiyor ve en güzel şekilde istifade edilmesine çalışıyoruz.

Fakat diğer kayıtlarımızı buradaki normal hayat akışı içerisinde ve bizi aşan şartlar arasında yapıyoruz. Bazen derste, bazen bir çay esnasında, bazen namazı müteakiben, kimi zaman ayak üstü, kimi zaman da muhterem Hocamız bir misafiri karşılarken ya da yolcu ederken onu muhatap alıp konuştuğu sırada.. hâsılı her an ve her ortamda kaydedebildiğimiz hakikat damlalarını size ulaştırmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla kayıt şartlarımız her zaman gönlümüze göre olmayabiliyor. Yine de az çok anlaşılabilen her konuşmayı bir fikir vermesi için sizinle de paylaşmaya gayret ediyoruz.

Bugün de namaz sonrası kaydettiğimiz bir hasbihali arz edeceğiz.

Dualarınız istirhamıyla…

112. Nağme: Benlik Çağı ve Kulluğa Rıza

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugünkü Tefsir ve Fıkıh dersimiz az önce bitti. Bu sabah Meryem Sûresi’nin son yirmi ayetini okuyup Tâhâ Sûresi’ne giriş yaptık. Muhterem Hocamız, iki sure arasındaki geçişle alâkalı açıklamalarda bulundu. Ayrıca, mehdilik, kutupluk, gavslık iddia eden bazı şahıslarla ilgili bir soru üzerine hakiki mü’minin nasıl düşünmesi gerektiğini anlattı.

Yaklaşık bir saat önce kaydettiğimiz 8 dakikalık “nağme”mizi bugünün hediyesi olarak arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması dileğiyle…

111. Nağme: Bir-İki Yudum Su, Doğruluk ve Dil

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

İnşaallah, pazartesi günü çok güzel bir Bamteli neşredeceğiz. Muhterem Hocamıza “rol modeli” olarak sahabe efendilerimizi sorduk ve enfes bir cevap aldık; önümüzdeki haftanın Bamteli’nde o cevabı bulacaksınız.

Bu arada, sohbetin çay faslı da başlı başına bir hasbihal oldu. O kısmı hiç beklemeden istifadelerinize arz ediyoruz.

Hürmetle…

110. Nağme: Derse Başlama Duası

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Dostlar,

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in talim buyurduğu üzere, Muhterem Hocamız her zamanı, mekanı ve hali dua için ayrı bir fırsat olarak değerlendiriyor. Zaman, mekan ya da hal değişikliği olduğunda mutlaka bunlardan her birini bir zarf olarak kullanıyor; içlerine en samimi niyazları yerleştirip Allah’a ısmarlıyor.

Aziz Hocamız, her gün Tefsir ve Fıkıh derslerimizi de dua ile açıp kapamamızı istiyor; bizzat talim buyurduğu lafızlarla Cenab-ı Hakk’a taleplerimizi seslendirirken kendisi de ellerini açıp niyazımıza “amin” diyor.

İşte bugünkü nağmemizde derse başlarken okuduğumuz o duayı ve mealini paylaşmak istiyoruz.

Muhabbetle…

Derse Başlama Duası 

اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَجِيمِ بِاسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِنَا وَرَسُولِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلَى اَلِهِ وَاَزْوَاجِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ

اَللَّهُمَّ اَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ عَوَارِفِ الْمَعَارِفِ

اَللَّهُمَّ افْتَحْ عَلَيْنَا حِكْمَتَكَ وَانْشُرْ عَلَيْنَا رَحْمَتَكَ

وَاَيِّدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ وَبِحَوْلٍ مِنْ حَوْلِكَ وَبِقَوَّةٍ مِنْ قُوَّتِكَ فِي كُلِّ شَأْنِنَا وَفِي كُلِّ أَمْرِنَا مِنَ الْخَيْرِ

وَعَلِّمْنَا مِنْ لَدُنْكَ عِلْماً

اَللَّهُمَّ اَيِّدْنَا وَاَيِّدِ الْاِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ وَاخْذُلْ مَنْ يُرِيدُ خِذْلاَنَنَا وَخِذْلاَنَ الْمُسْلِمِينَ

اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ اَللَّهُمَّ اِلَى مَاتُحِبُّ وَتَرْضَى

وَصَلَّى اللهُ وَسَلَّمَ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ

وَعَلَى اَلِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَاَصْحَابِهِمْ اَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ

اَمِينَ يَا ذَاالْجَلاَلِ وَالْاِكْرَامِ

 Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden…

Allah’ın adıyla başlarım mâsivâda hiçbir tesir gücü bilmeden.. O ki Rahman, dünyada herkese/her şeye merhamet eden ve Rahim, ahirette rahmetini mü’minlere tahsis eyleyen.

Bütün sena, şükür ve övgüler Kendisine layık bulunan Âlemlerin Rabbi’ne hamd olsun.

Peygamberimiz ve seyyidimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun nezihlerden nezih tertemiz ailesinin, eşlerinin ve ashabının hepsine salat u selam olsun.

Allah’ım, marifetine tam ermiş gökçek yüzlü kullarına bahşeylediğin o irfan nurlarından bizim üzerimize de bol bol yağdır.

Allah’ım bize hikmet kapılarını aç ve etrafımıza rahmet şualarını yay, hepimizi şefkatinle kuşat.

Bizi indinden bir ruhla te’yid buyur ve kuvvetlendir.. hayır olan her türlü halimizde ve her çeşit işimizde bize Kendi gücünden güç ve Kendi kuvvetinden kuvvet ver..

ve katından bir ilim öğret, ilm-i ledün ile bizi şereflendir ya Rabbi!.

Allah’ım bizi, İslam’ı ve Peygamber Efendimiz’in yolunda bulunan müslümanları te’yid buyur, güçlendir ve kuvvetlendir. Bizim perişan olmamızı ve Efendimiz’in yolunda sünnet üzere yaşayan Müslümanların hüsranını isteyen kimseleri hizlana uğrat.

Allah’ım bizi bağışla, başka değil Senin affını dileniyoruz, Senden maddî manevî sağlık ve afiyet istiyoruz, her şeyden öte ve her talebin üstünde Senin rızanı diliyoruz. Allah’ım bizi değersiz işlerin peşinde sürüklenmekten muhafaza buyur, gönüllerimizi hoşnutluğunu kazanmamıza vesile olacak tavır ve davranışlara yönlendir; sevdiğin ve razı olduğun hallere ve amellere bizi muvaffak kıl.

Allah’ım, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun nebi ve mürsel kardeşlerine ve hepsinin nezih, pak ailelerine, eşlerine, ashâbına salât ve selam eyle.

Âmin ya Zelcelali ve’l-ikram…

 

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

108. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 41:00 dakikalık görüntülü ve 4 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: En Büyük Hüsran

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son görüntülü sohbetinde şu suali cevaplıyor:

“Kehf Sûresi’nin sonunda, dünya hayatında çok iyi işler yaptıklarını sanan bazı mağrurların âhirette en büyük ziyana uğrayan kimseler olacağından bahsediliyor. Burada sâlih bir dairede bulunuyor görünen ve hep sâlih ameller işlediğini zanneden ama ötede en ziyade hüsrâna düşen talihsizlerden olmamak için davranışlarımızda ve hizmetlerimizde öncelikle hangi hususlara dikkat etmeliyiz?”

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Konumun Hakkı

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

“Cenab-ı Hak, peygamber hanımlarına, onların diğer kadınlar gibi olmadığını, dolayısıyla onların hal, hareket ve tavırlarında çok daha dikkatli olmaları gerektiğini ifade buyuruyor. Bu ilahî beyanın, günümüz insanlarına verdiği mesajlar nelerdir?”

sorusuna cevap veriyor.

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

 

106. Nağme: “Babacığım!..” Hitabındaki Üslup Dersi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sabahki tefsir dersimize ait bu 06:30 dakikalık ses kaydında aşağıda mealleri verilen ayetlerle alâkalı bazı nükteleri bulacaksınız:

Meryem Sûresi’nin 42-45. ayetlerinde mealen şöyle buyuruluyor:

Hazreti İbrahim babasına şöyle seslendi: “Babacığım, niçin işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bu putlara tapıyorsun? Babacığım, sana ulaşmayan bir ilim geldi bana, ne olur bana tâbi ol da seni dümdüz bir yola çıkarayım. Babacığım, sakın şeytana ibadet etme! Çünkü şeytan Rahman’a isyan içindedir. Babacığım, bu gidişle o Rahman’dan bile bir azabın gelip sana dokunacağından ve senin şeytana hemdem olacağından ciddî endişe içindeyim.”

105. Nağme: Hazreti Yahya ve Hamilelikte Hurma

Herkul | | HERKUL NAGME

Sabahki tefsir dersimize ait bu 05:24 dakikalık ses kaydında şu soruların cevaplarını ve aşağıda mealleri verilen ayetlerle alâkalı bazı nükteleri bulacaksınız:

İsmi Allah tarafından konulan Hazreti Yahya’nın hususiyetleri nelerdi?

“Hasûr” ne demektir; iffet ne zaman gerçek iffet olur?

Hazreti Meryem’in hamileliği esnasında hurma ile rızıklandırılmasının verdiği mesajlar neler olabilir?

Doğum esnasında uzak bir yere çekilme, su ve hurmanın ne türlü tesirleri söz konusu olabilir?

Meryem Sûresi’nin 7. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Zekeriyya! Biz, sana adı Yahya olacak bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce, kimseyi ona adaş yapmadık (Bu adı alan olmadı).”

Meryem Sûresi’nin 22-25. ayetlerinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Sonra çocuğuna hamile kaldı ve bu haliyle uzakça bir yere çekildi. Nihayet doğum sancısı onu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. ‘Ay!’ dedi, ‘n’olaydım, keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ Derken, ona aşağıdan şöyle seslendi: Sakın üzülme! Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi. Haydi, hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün.”

104. Nağme: Çocuk İsteği ve Hırs

Herkul | | HERKUL NAGME

Meryem Sûresi’nin 3-6. ayetlerinde mealen şöyle buyuruluyor:

“O Rab­bi­ne giz­li­ce ses­le­nip şöy­le ni­yaz et­miş­ti:  “Ya Rab­bî, iyi­ce yaş­lan­dım, ke­mik­le­rim za­yıf­la­dı, eri­di, ba­şım­da­ki saç­la­rım ağar­dı, be­yaz alev­ler gi­bi tu­tuş­tu. Ya Rab­bî, Sa­na her ne için yal­var­dıy­sam, as­la mah­rum kal­ma­dım. Doğ­ru­su ben ar­kam­dan ye­ri­me ge­çe­cek ak­ra­bam­dan ötü­rü en­di­şe­li­yim. Eşim de kı­sır! Ba­na lütf-u ke­re­min­den öy­le bir vâ­ris na­sib et ki ba­na da, Yâ­kub ha­ne­da­nı­na da vâ­ris ol­sun. Onu, ra­zı ola­ca­ğın bir in­san ey­le ya Rab­bî!” 

Sabahki tefsir dersimize ait bu 10 dakikalık ses kaydında şu soruların cevaplarını ve meali verilen ayetle alâkalı bazı nükteleri bulacaksınız:

Hazreti Zekeriyya’nın çocuk talebini gizlice dile getirmesinde hangi mülahazalar söz konusudur?

Allah Teâlâ’nın mukarrebîn ile muamelesi nasıldır?

Evlilik, çocuk, iş ve dünyalık bir meta peşine hırsla düşen her insan bunlarla imtihan olur mu?

Hangi hususlarda hırs gösterilebilir?

Mü’min, içinde daima kaynayıp durması gereken kavga gücünü nerede kullanmalı?

 

103. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Yeni Dönem

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Kırık Testi, Bamteli ve Herkul Nağme bölümlerimizi Ramazan’dan önce olduğu gibi belli periyotlarla yenilemeye devam ediyoruz. Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Yarından itibaren de günlük tefsir ve fıkıh derslerimizden bazı bölümler neşredeceğiz.

BAMTELİ: Ashâb-ı Kehf, Hızır ve Zülkarneyn

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde şu suali cevaplıyor:

Kehf Sûresi’ndeki kıssalar birbirinden ayrı hadiseler olarak mı ele alınmalıdır; yoksa mebdeden müntehaya bir dirilişin ya da bir medeniyetin sergüzeştine dair merhaleler şeklinde mi? Ashab-ı Kehf’in hali, Hazreti Musa’nın Hazreti Hızır’la yolculuğu, Hazreti Zülkarneyn’in seferleri ve seddi günümüz insanlarına neler ifade etmelidir?

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Miras Kavgaları

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

Günümüzde toplumumuzun önemli yaralarından birisi de miras kavgalarıdır. Miras taksimi yüzünden kardeşin kardeşe düştüğü, aile içi anlaşmazlık ve küskünlüklerin ortaya çıktığı görülüyor. Miras taksiminde mümince tavır ve davranış nasıl olmalıdır?

sorusuna cevap veriyor.

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

102. Nağme: 2012 Ramazan Mukabeleleri Hatim Duası ve Bayram Sabahı Duası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Gözlerimiz yaşlı, gönüllerimiz buruk. Şehitlerimizin uğurlanış manzaraları yürek dağlıyor. Gaziantep’teki hain saldırıda Hakk’a yürüyen vatandaşlarımıza ve Uludere’de minibüsün devrilmesi neticesinde şehit olan Mehmetçiklerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve yakınlarına sabr-ı cemil diliyor; yaralılara acil şifalar niyaz ediyoruz.

Muhterem Hocaefendi her sene hem burada teravih ve mukabelede yapılan hem de dünyanın dört bir yanında okunan ve duamıza dahil edilmesi istenen hatimler için dua yaptırıyor; kendisi de dua meclisimizi teşrif edip “amin” diyor.  Bu seneki Ramazanın sonunda yaptığımız hatim duasını aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.

Ayrıca, aziz Hocamız her bayram sabahı ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) için dua ettiriyor. Bazen bayram namazından önce de bir iki saat okunan dualara namaz akabindeki hulasa ile hatime veriliyor. Geçen bayram namazı sonrası yapılan duayı da ekte arz ediyoruz.

Bu duaları ve onlardan hasıl olan sevabı şehitlerimizin ruhlarına hediye eyliyoruz.

Hürmetle…

2012 Ramazan Mukabeleleri Hatim Duası:


Dosyayı indirmek için tıklayınız

***

2012 Ramazan Bayramı Duası:


Dosyayı indirmek için tıklayınız

101. Nağme: 2012 Ramazan Bayramı Hutbesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bazı değerli büyüklerimizin ve kıymetli arkadaşlarımızın talepleri üzerine istifadeye ve duaya vesile olması dileğiyle Muhterem Hocaefendi’nin huzurunda okunan Ramazan Bayramı Hutbesi’ni sesli ve yazılı olarak arz ediyoruz. Hürmetle…

 

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

 2012 Ramazan Bayramı’nda Muhterem Hocamızın Huzurunda Okunan Hutbe

الله أكبر كبيراوالحمد الله كثيرا  – وسبحان الله بكرة و أصيلا

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا.وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ. كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ. وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. وَصَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ أَكْبَرُ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

Muhterem büyüklerim, kıymetli arkadaşlarım,

Bayram, bütün bir ramazanın özünü, bereketini, neş’esini bünyesinde sıkıştırmış olarak ötelerin sihirli vâridâtıyla gelir ve bize bitiş içinde başlangıcın müjdesini verir. Böyle bir müjdenin duyulup hissedilmesi, fertten ferde, toplumdan topluma değişse de gönüllerin ramazan rengine tam boyanması ve şuurların ötelere, ötelerin de ötesine uyanması ölçüsünde bayram da daha bir nazlı gelir ve daha bir farklı idrak edilir. O, semaların en nurlu katmanlarından süzülmüş, meleklerin incelerden ince elleriyle örülmüş, sımsıcak, alabildiğine yumuşak bir tül gibi sarar benliğimizi.. ve kopup geldiği âlemlerin şefkatini ruhumuza işlercesine, bir anne gibi kucaklar hepimizi..

Bayram, dünya ve ötelere ait güzelliklerin birbirine karıştığı, bütün bir Ramazan boyu değişik ibadetlerle melekleşen insanlara teveccüh ve iltifat olarak meleklerin bayramlaşan o temiz ruhlar arasında uçuşup durduğu ve her şeyin lâhutî bir güzelliğe büründüğü öyle büyülü bir gündür ki, onu tam duyup yaşayabilenler kendilerini uyanmak istemedikleri bir rüya âleminde sanırlar. Nitekim, bir hadis-i şerifte haber verildiği üzere; bayram sabahı melekler yeryüzüne inerler; sokak başlarını tutup insanlar ve cinler haricinde bütün mahlûkâtın duyabilecekleri bir seda ile “Ey ümmet-i Muhammed, şu anda ihsanlarını bol bol yağdıran ve en büyük günahları dahi yarlığayan Rabbinize koşun!” derler. Mü’minler namazgâhta toplanınca Allah azze ve celle “Vazifesini güzelce yapıp ikmal eden işçinin hakkı nedir?” diye sorar. Melekler, “Ücretini tam olarak almaktır” derler. Bunun üzerine Rahmeti Sonsuz, meleklere “Sizi şahit tutuyorum ki, Ben kullarıma Ramazandaki oruçlarının ve namazlarının sevabı olarak, kendi rızamı ve mağfiretimi verdim.” der ve şöyle buyurur: Ey kullarım, ne dilerseniz benden isteyin bugün; izzet ve celâlime yemin olsun ki, âhiretiniz hesabına biriktirmek üzere ne isterseniz mutlaka vereceğim; dünyevî taleplerinizde de hikmetle muamele edeceğim. Siz hoşnut olacağım ameller yaptınız, Ben de sizden razı oldum. Şimdi evlerinize günah ve kusurları bağışlanmış kullar olarak dönün!”

Bu açıdan bayram, mükâfat, ferah ve huzur vaktidir; saadet, neş’e ve sürûr günüdür; engin bir inşirah, aşkın bir ümit, tarifsiz bir sevinç ve en ulvî hislerle ruhlarımızı coşturmaktadır. Fakat bir taraftan da o, bir hüzün, hicran ve özlem mevsimidir; gönüllerimize âdeta keder ve tasa pompalamaktadır. Zira, İslâm dünyası olarak biz üç asırdır hiç bayram yapamadık; hep o gerçek bayramların hayaliyle yaşadık.

Bayramlarımızın bayram olduğu günlerde, yollar kıvrım kıvrım bize uğruyor; kârbânlar ülkemiz için “şedd-i rihâl” ediyordu. Krallar, tenezzühlerini bizim yamaçlarımızda ve sahillerimizde düzenliyor, servetler yol yol ülkemize akıyordu. İremler, “Tâk-ı Kisralar” kemerimizde bir toka, yüzüğümüze bir kaş olmuştu. Adaletin temsilcisi, kimsesizlerin sahibi ve denge unsuruyduk; zulümler karşısında “Yeter artık!” diyerek sesimizi yükseltip gaddarları hizaya getirebiliyor, zâlime haddini bildiriyor ve vesayetimiz altındakilere insanca yaşama imkanları sunuyorduk. Hayat düzenimiz, içtimaî ahengimiz, maddî refahımız, huzurumuz, itminanımız ve ümitlerimizle “güneş devletleri”ni, “ütopyaları”, “el-Medinetü’l-Fâzılaları” bir menşurdan geçirir gibi özleştirmiş, hayalde varlık cilvesi göstermeye muvaffak olmuştuk. Sonra “kâbus-u hûn” bir korkunç dev, su menbâmıza oturdu, bağ ve bostanımızı kuruttu. Bir umumî yıkılış ve dökülüş başladı. Burçlar çöktü, surlar yıkıldı, göller kurudu, yollar perişan oldu. Atlastan cepkenli yiğit akıncının bir tepeye gömülüp üstünün taşlarla örtülmesinden bu yana biz bayrama hasret kaldık. Ağlamak kaderimiz oldu.

Azıcık vicdanı bulunan, mezarlara perde gerip arkasında zevk edemez ki!. Cenaze evinde düğün alayı olmaz ki!. Musallanın başında gülüp oynamak, değil Müslümana, herhangi bir insana yakışmaz ki!..

Şefkat Peygamberi, bir bayram günü, ağlayan tek bir yetimin yüzünü güldüreceği ana kadar bayram yapamamıştı. Oysa bugün koskoca bir ümmet adeta öksüz ve yetim.

İslâm’ın yüzünün akı Selçuklu atabeylerinden Nureddin Zengi, Kudüs-i Şerif’in Müslümanlar tarafından istirdadından tam 25 sene önce Mescid-i Aksâ’nın ölçülerine uygun bir minber yaptırmış ve hep onu yerine yerleştireceği günün hayaliyle yaşamıştı. Orada Ezan-ı Muhammedî yeniden yükseleceği ana kadar bayram etmemeye yeminli gibiydi. O minberi kendisinden emanet alan Şarkın şanlı sultanı Selahaddin Eyyubî emaneti yerine tevdi edeceği güne değin hiç gülmemiş; bir ev edinmesini söyleyenlere “Allah’ın evinin boynunda zincir varken Selahaddin’e ev mi olur!” cevabını vermişti. Halbuki, bugün yalnızca bir mescid değil binlerce mabed ruh-i revân-ı Muhammedi’ye hasret ve sadece bir belde değil, bütünüyle İslam coğrafyası sanki zindan-ı esaret..

Sultan Birinci Abdülhamid Han, Hotin ve Özi’deki Müslümanların katliama maruz kaldıkları ve Özi kalesinin düştüğü haberini alınca, “Ahh Özi!” diye inlemiş; kederinden o anda beyin kanaması geçirmiş; bir kalenin düşman eline geçişinin ve 25 bin müslümanın şehit edilişinin ızdırabına dayanamayıp rıhlet-i dâr-ı beka eylemişti. Allah aşkına, günümüzde Müslümanların düşmeyen kalesi kaldı mı? Mü’minlerin zulme uğramadıkları bir yer var mı?

Öyleyse, hangi bayram sevince gark edebilir inananları!.. Nasıl bir vicdan doyasıya yaşar sevinç, neş’e ve inşirahı!..

Yanı başımızda  Suriye.. ötede Myanmar.. bütün yeryüzünde zulüm, kan ve gözyaşı var!.. Müslümanların yaşadıkları coğrafyalarda cehalet, iftirak, fakr u zaruret diz boyu.. Ümmet-i Muhammed perişan, derbeder; İslam’ın bembeyaz çehresine zift atılmış, zulmet kopkoyu.

Her yanda yürekler tıpkı kamış kalemler gibi cızır cızır.. ve cızırdayan bu kalemler, kan rengindeki mürekkepleriyle tarihin en kirli sayfalarından birine ne utandıran notlar düşüyor: Ezenler kan kokusu almış köpekbalıkları gibi av peşinde; her gördüğüne saldırıyor ve herkese diş gösteriyor. Mazlumlar-mağdurlar ise, sürekli şaşkınlık içinde ve beyhude eforların yorgunu.. dört bir yandan gelip ruhlara çarpan acı haberlerle yığınlar sürekli tedirginlik içinde..

Nebî ifadesiyle, gerçek mü’minler sevgide, merhamette, şefkatte, gönülden davranmada bir vücudun uzuvları ölçüsünde kavî bir irtibat içindedirler ve her zaman birbirlerinin acılarını ruhlarında duyar, müteellim olur, sevinçlerini de paylaşır ve onlarla aynı mutluluğu beraber yaşarlar. Mümin olmak bunları gerektirirken ve çeşit çeşit mağduriyetlerin, mazlumiyetlerin ağındaki insanlar nazarlarını dikmiş melûl, mahzun ve mükedder yüzümüze bakarken nasıl ferah duyup bayram yapabiliriz ki!.. Hele şehit cenazeleriyle her gün yürekler dağlanırken ve “Beni testereyle ortadan biçsinler, ikiye bölsünler; fakat, ülkemin bir karış toprağına dokunmasınlar!” düşüncesiyle canı gırtlağında yaşayanları ağlatan manzara ortadayken biz nasıl sevinçle dolalım ki!.

Gözümüzün önünde cereyan eden bunca trajediyi görmezlikten gelemeyiz. Bunca fâcia ve bunca mezâlimi görmemek için sağır, kör ve kalbsiz olmak iktiza eder. Görüp duyuyorsak “adam sende!” diyemeyiz. Diyorsak, aman Allah’ım, bu ne büyük gaflet, ne derin uykudur ki, İsrâfîl’in sûru gibi tarrakalar dahi uyarmıyor?

Biz, milletçe devletler arası muvazenede o muhteşem yerimizi kaybettiğimiz günden beri dünyayı başıboşlar idare ediyor; insanlığın kaderi bulaşıklara emanet. Her yerde pusuya yatmış din düşmanları, dine-imana taarruz bahaneleri icat ediyor ve saldırı fırsatları kolluyor. Bir kısım densizler ise, insanların diyanet hislerini kullanarak dünya peşinde koşuyor.

Çoğumuz gafil, bedbin, dünsüz-yarınsız sefil birer hâlzede gibi aktüalite ile iç içeyiz. Yığınların rüya ve hülyaları ekonomi ve refah; taptıkları da dolar, dinar ve euro. Ruhlar meflûç, kalbler kötürüm, basîret âmâ, düşünceler kirli, davranışlar da tam buna göre… Doğru-dürüst hiçbir şey olamamışız, her şey olmuşluğun hesaplarıyla oturup kalkıyoruz. Ortada mülk yok, saltanat yok, Süleymanlık rüyaları görüyoruz. Boyumuzun kat kat üstünde bir gurur âbidesi gibiyiz.

Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenperverlik duygusu boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement; her biri birer gayya olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyoruz. İnsanlar birbirine yabancı, vifak ve ittifak nikâhı Allah’ın buğz ettiği talâka emanet, nefsanî duygularımız yeni iftirak cepheleri oluşturma peşinde ve hepimiz şahsî düşüncelere ipotek gibiyiz. Öyle ki, onca dert ve ızdırapla kıvrandığımız halde, sanki en büyük mesele oymuş gibi, aylarca öncesinden devletin zirvesini kimin tutacağı dedikodularıyla vakit tüketiyor, hatta en küçük bir memuriyeti kapma yolunda sen ben kavgalarına girişiyoruz.

Hizmet dairesinde küçük büyük bir yer tutan arkadaş!. Hususî planda sana bana gelince; Allah Teâla senden benden bütün mazeretleri de aldı. Artık, duymadık diyemeyiz, sözlerin en güzellerini, nasihatlerin en tesirlilerini dinledik. Görmediğimizi iddia edemeyiz, yaşantısıyla “mücessem İslam” olmuş büyüklerimizin hayatlarını müşahede ettik; derdi de ızdırabı da mukaddes hafakanı da onların temsillerinde gördük. Belki kendimiz tadamadık ama havf u recayı, yakaza ve temkini, likâ iştiyakını ve vuslata karşı sabrı iliklerine kadar hisseden başyücelere şahid olduk. Şayet istidatlı gönüller, bizim salonunda yaşadığımız dairelerin sadece kapısına ulaşsalardı, iştiyakla coşar ve bu yola ruhlarını adarlardı. Heyhat, biz vefalı davranamadık, bir türlü samimî olamadık, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizdik, durduğumuz yerin hakkını veremedik ve mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemedik. O halde bayram neşvesini nasıl tadalım, kalbimizde o inşirahı nasıl duyalım ki!

Muhterem Müslümanlar!

Hassas gönüllere sakîl gelmesinden korktuğum bu cümlelerden sonra, her şeye rağmen bayramı bayram olarak duyabilmemiz için biri ferdî biri de içtimaî iki ümit vesilemizin ve inşirah menbâmızın bulunduğunu hatırlatmak istiyorum:

Kâmil mü’minler olduğumuzu iddia edemeyiz; fakat, Hak ve hakikat namına hiçbir şey duyup tatmadığımızı söylememiz de nankörlük olur. Belki olmamız gerektiği gibi olamadık ama olduğumuza da çok şükür. Ya O’nu hiç tanımasaydık, ya O’nun nurundan büsbütün mahrum kalsaydık!

Hazreti Ömer, Yemâme Savaşında kardeşi Zeyd’in şehid olması üzerine çok üzülmüş, gece gündüz gözyaşı döküyordu; “Ahh Zeydim!.. Sabâ yeli estikçe senin kokunu alıyorum.” diyerek hüzünle ağlıyordu. Bir gün şâir Mütemmim bin Nüveyre onu ziyârete gelmişti. Onun kardeşi Mâlik de aynı savaşta yer almış ama mürtedlerin safındayken ölmüştü. Hazreti Ömer’in hüznünü gören Mütemmim, “Ey Ömer, Yemâme’de senin kardeşin şehid olup Cennet’e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem’e yuvarlandı. Eğer benim kardeşim de senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiç hiçbir zaman ağlamazdım” demişti.

Evet, bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını verememiş olsak da safımız belli ve hep yollardayız. Allah’tan başkasına Rab demedik; sadece hislerimizle de olsa, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan başkasını gerçek sevgili bilmedik. İman ile, ihtisapla karşıladığımız Ramazanın o ışıktan, renkten, sesten şivesiyle bir kez daha vuslat yaşadık; ezanları, sahurları, iftarları ve teravihleriyle Kutlu aydan nasibimizi aldık, Müslüman olmanın lezzetini iliklerimize kadar tattık… Ne kadar bahtiyarız!

Hele bir de vuslat çağına girdiğimiz hülyalarına kapılarak “eşref saat” beklentisiyle nefes alıp verdiğimiz, Medîne’nin peçesinin aralandığını, Ravza’nın perdesinin açıldığını, Şefkat Peygamberi’nin bayram meclislerine baktığını ve hatta ziyaretiyle asrın gariplerini sevindirip “Artık siz ne yetim ne de sahipsizsiniz, sizin sahibiniz benim” dediğini hayal ettiğimiz şu dakikalarda sûr sesi almış gibi dirildiğimizi hissediyor ve kendimizi O’nun anne kucağından daha sıcak bağrına atmak için sabırsızlanıyoruz.

Nasıl olmasın ki! Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bayramlık elbiseler giymiş çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını görmüştü. Onların yanından geçerken, yırtık elbiseli bir çocuğun kenarda oturup diğerlerini hüzünle seyrettiğine şahit olmuştu. Rahmet Peygamberi hemen onun yanına varmış; halini hatrını sorup gönlünü almak istemişti. Çocuk, babasının cihad meydanında şehit olduğunu söylerken ve kimsesizliğinden dert yanarken iyice gözyaşlarına boğulmuş ağlıyordu. Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtu vesselam) Efendimiz, çocuğun ellerinden şefkatle tutmuş, saçlarını sevgiyle okşamış; “Yavrum, Allah Rasûlü baban, Âişe annen, Fatıma ablan, Hasan ile Hüseyin de kardeşlerin olsun, ister misin?” demişti. Sonra da onu alıp hane-i saadetlerine götürmüş, yedirmiş içirmiş ve güzelce giydirmişti. Dahası “İsmim Büceyr” diyen bu yetime “Artık senin adın Beşir olsun” buyurmuş ve adeta ona yeni bir doğum yaşatmıştı. Beşir, oynayan çocukların yanına döndüğünde artık gülüyor ve bayram ediyordu.

İşte Şefkat Peygamberinin sımsıcak iklimine kendimizi salacağımız böyle bir bayramın hayalini kuruyor, mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz hicranlı günlerden sonra bizim kimsesizliğimizi de bitireceği ümidiyle bir yetim edasıyla boynumuzu büküp ona sesleniyoruz: Ya Rasûlallah! Yıllar var ki, Sana kırık-dökük beyanlarımızla davetiyeler çıkarıyor, arz-ı hâl edip yalvarıyor ve gönüllerimize taht kurup bizlere “Bendelerim!” diyeceğin ânı bekliyoruz. Hatta zaman zaman, on dört asır öteden lütfedip gönderdiğin “Kardeşlerim” iltifatına itimat ederek, kapımızın önünde duyduğumuz her ayak sesine “Bu O’dur!” diyor; mevlid okuyanların “Geldi bir akkuş kanadıyla revân” der demez ayağa kalkıp el bağlayarak senin doğumunu ayakta karşıladıkları gibi, hemen kıyam edip el pençe divan duruyoruz. Güllerin minik minik tomurcuğa durduğu, lalelerin gizli gizli tebessüm kesip yolunu gözlemeye koyulduğu, teşrifini bekleyenlerin “Talea’l-bedru aleynâ – Üzerimize Ay doğdu…” diyecekleri eşref-i saatin yaklaştığı şu dakikalarda, hasret ve hicranla yanan ruhlarımızı daha fazla bekletme gel! Gel de biz de bayram edelim!.

Aziz Müminler,

Cenab-ı Hak, “Hiç şüphesiz o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz!” buyurmuştur. Bu ayetle kibriya ve azametini vurgulamasının yanı sıra, bazı icraâtına sebepleri vesile kıldığını da ima eden Rabbimiz, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, onu korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vâkıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır. Şu da bir gerçektir ki, Kur’an’ın korunması, sadece Mushaf’ın ve lafızlarının korunmasından ibaret değildir; onun manası, muhtevası ve mesajları da hıfz-ı ilahî altındadır. Bu itibarla da, kıyâmetin kopacağı vakte kadar bu ümmetin içinde hidâyet üzere bulunan ve hakka sımsıkı sarılmış olan bir kesim her zaman var olacak; Allah’ın inayetiyle, sebepler planında O’nun dinini muhafazaya memur bulunacaktır.

Nitekim, son devirde beklenmedik bir şey oldu. Üç asırlık bir geceden, tayfunlu bir kıştan sonra inananların kefeni gömlek yaptıklarına, bir kere daha ölüm çukurundan kurtulduklarına ve bir kez daha tipiden-borandan yakayı sıyırıp bahara yürüdüklerine dair emareler zuhur etti. Asırlardır seması yağmur yağdırmayan, yeri ot bitirmeyen, er oğlu er vermeyen bir dünyada adanmış ruhlar boy gösterdi. Mevla-yı Müteal’in, rahmet yağmurlarıyla ve dertlilerin gözyaşlarıyla suladığı tohumlar canlanmaya, rüşeymler başını topraktan çıkarmaya ve dünyanın her yanında renk renk çiçekler gamzeler çakmaya başladı. Artık bugün bir kısım tipi-boranla beraber bahar esintileri, ölüm ve inkıraz gürültülerinin yanında diriliş neşideleri, bedbinlik ve karamsarlık hırıltılarının ötesinde ümit nağmeleri duyuluyor.

Onca zaman sonra rahmet yağmuru ve şefkat esintileriyle meydana gelen yeşillikleri Allah kurutur zannediyor musunuz? Mevla, pırıl pırıl gençlerin, onları yetiştirmek için kendinden geçmiş hizmet erlerinin köküne kibrit suyu dökülmesine izin verir zannediyor musunuz? Rahmeti Sonsuz, tütmeye başlamış ümit ocaklarımızın söndürülmesine müsaade eder ve ümitle şahlanmış gönüllerimize inkisar yaşatır zannediyor musunuz? Böyle bir zan, Allah’ı hakkıyla tanımamış olmanın neticesidir. Hayır, şu anda yeryüzü, tekmîl yağmur duâsına hazırlanmış gibi, urbalar alt-üst olmuş, eller aşağıya doğru çevrilmiş.. gözler ümitle açılıp kapanıyor ve yanık sîneler, güftesiz besteler mırıldanıyor… yeryüzünü şefkatle seyreden rûhânîlerin gözleri damla damla.. bilfarz, bulutların suyu tükense bile, sebepler ötesi âlemlerden gelecek rahmet meltemleri, yeryüzünü Cennetlere çevirecek ve her şey gibi bizim de hasret ateşlerimizi söndürecek keyfiyette.

İctimaî coğrafya sürpriz doğuşlar arefesinde ve gelecek, yeni bir doğuma hamiledir. Müjdesi verildiği üzere, şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek sadâ Hakk’ın sadâsı, Kur’an’ın sesi ve sahib-i Kur’an’ın nidası olacaktır. Yeryüzünde iman, huzur ve itminân son bir kere daha dalgalanacak.. ve hemen herkes, fıtrat ve düşünce dünyasının müsaade ettiği ölçüde bu yeni esintiden mutlaka istifade edecektir.

Evet, bükülen beller, nevmîd olan gönüller ve yaşaran gözlere Rasûl-ü Ekrem müjde veriyor ve buyuruyor ki:

 لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لاَ يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَذَلِكَ

“Ümmetimden bir bölük her zaman hak üzerine kâim ve sâbit olacak; başkalarının kendilerini yüzüstü bırakmaları onlara asla zarar vermeyecek ve onları hiç sarsmayacak; onlar, Allah’ın emri gelinceye, kıyâmet kopuncaya kadar bildikleri yolda istikamet üzere devam edecekler ve hallerini bozmayacaklar.”

Öyleyse, bize düşen; âidiyet mülahazasına girmeden muhtelif meşrepler içinde mevcudiyetlerine inandığımız bu insanlardan biri olmaya çalışmaktır. Zira, bu mücahede yiğitleri, Kur’an hâdimleri, tebliğ gönüllüleri ve temsil erleri arasında bulunduğumuz sürece hem kendimiz sağlam bir kulpa tutunmuş olacağız hem de dünyanın dört bir yanına saçacağımız tohumlar, Allah’ın inayetiyle bir gün mutlaka hayata yürüyecek; hattâ çürüyüp gittiğini zannettiklerimiz bile, mevsimi gelince yediveren, yetmişveren başaklar gibi salınıp kendi talihlerinin bestelerini mırıldanacaklar.

Muhterem Mü’minler,

Bayramlar, topluca sevinme günleri olduğu kadar da hep beraber düşünme, içtimaî murakabe günleridir. Bayramın bir şiarı “musâhabe” (bir araya gelip tatlı tatlı sohbet etme) olsa da, aynı zamanda onun en büyük bayramı hatırlatan bir “muhâsebe” yanı vardır. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü bayram hutbelerinde Ashab’ının nazarlarını asıl bayrama çevirmiş; mehafetullahı anlatıp Allah’a itaate teşvik etmiş; ölümü, ahireti, cenneti, cehennemi hatırlatmıştır.

Evet, ömrü Ramazan olanın ahireti bayram olur. Hayatını hem kendini hem de başkalarını imar yolunda değerlendirenler, son anlarında çağrıların en güzeliyle Cennet’e davet edilirler. Ölüm bayramdır onlar için:

يَۤا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ اِرْجِعِۤي إِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي

Ey gönlü itmi’nana ve huzura ermiş ruh! Sen O’ndan, O da senden razı olarak dön Rabbine! Haydi sen de katıl has kullarıma ve gir cennetime!” (Fecr, 89/27-30)

Kabrin, berzahın, mahşerin felaketlerinden hıfz-ı ilahî ile kurtulan, yüzlerine nûr, gönüllerine sürûr akıtılan mü’minler, bir de kitaplarını sağdan alma sevinciyle coşar, neş’e çığlıkları atar ve şükranla iki büklüm olurlar. O an daha farklı bir bayramdır:

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَۤاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَۤا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ

“Kitabı sağdan verilen şöyle der: ‘İşte alın, okuyun bu kitabımı, bakın amel defterime! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma inanıyordum’ Ve artık o, hoşnut olacağı bir yaşayış içinde, (meyvelerin) salkımları (burnunun dibine) kadar yaklaşmış cennettedir. Böylelerine şu şekilde nida edilir: “(Kullarım, ben çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna benim için katlanıyordunuz.) O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yiyin, için!” (Hâkka, 69/19-24)

Hele amel ve davranışların ötesinde, kalblerdeki hâlis niyetlere terettüp eden ilâhî hediyeler vardır ki, onlar bütün bütün tasavvurlar üstüdür: Bunlara nâil olmak bambaşka bir bayramdır:

لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ أُولٰۤئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“İyi ve güzel davranışlarda bulunan ihsan ehline en güzel mükâfat Cennet.. ve daha da fazlası olarak, Allah’ın cemalini rü’yet.. Onların yüzlerine ne bir leke bulaşır, ne de bir zillet! Onlar ashab-ı Cennet, hep orada muhalled” (Yunus, 10/26)

Nihayet, keyfiyetsiz, idraksiz, ihatasız ve misalsiz olarak Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede etme devletine erenler, Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklar; gayri sadece O’nu görecek, O’nu bilecek, O’nu duyacak, O’nun varlığının ziyasına bağlanacak ve pâr pâr parlamaya başlayacaklar. İşte, bu tarife gelmez bahtiyarlık da tasavvurları aşkın bir bayramdır.

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٌ

“O gün nice yüzler ışıl ışıl ışıldar ve Rabbi’ne bakar.” (Kıyâme, 75, 22-23)

Bütün bu mazhariyetlerin ötesinde ya da beraberinde bir de “Rıdvan” iltifatı müjdelenmektedir ki, belki de en büyük bayram onunla olacak. İşte içinde bulunduğumuz şu an, bütün o muhteşem bayramların küçük bir misali. Buradaki bayramları şükre ve zikrullaha vesile kılanlar, vicdanında imanın zevkine uyananlar, İslamî heyecanını hayatının sonuna kadar koruyanlar ve o büyük saadete erene dek sadece imar ve ıslah için yaşayanlar, hâsılı bir ömür kulluk orucuna devam edip Hazreti Azrail’in “gel” demesini iftar vakti sayanlar peşi peşine o harika bayramlara da kavuşacaklar.

 

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}. لَبَّيْكَ…

{ وقل الحمد لله الذي لم يتخذ ولدا ولم يكن له شريك في الملك ولم يكن له ولي من الذل وكبره تكبيرا}

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

(Hutbeyi yazan ve okuyan: Osman Şimşek)

99. Nağme: Hocaefendi, Ramazan ve Orhan Bebek

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Hocaefendi, Ramazan ayı başlamadan iki üç gün önce inzivaya çekildi. Cuma namazı haricinde büyük mescide bile çıkmıyor, misafir kabul etmiyor; cemaat sevabından mahrum olmamak için iç salonda birkaç insanla beraber namazlarını eda etmenin dışında vaktinin büyük bir bölümünü odasında geçiriyor. Önceki senelerde on gün yaptığı itikaf ibadetini -son birkaç yılda olduğu üzere- bütün Ramazana yaydığı için Allah’ın izniyle bu hal bayrama kadar devam edecek.

Allah’a sonsuz hamd olsun ki, kıymetli Hocamız tefekkür ve tezekkür de itikafın bir buudu olduğundan her sabah namazından sonra tefsir dersini teşrif ediyor. Sair zamanlarda olduğu gibi bir gün Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin eserinden okuyoruz, diğer gün de zikri geçen ayetlerle alakalı açıklamaları onbeş yirmi kadar farklı tefsir kitabından özetleyip arz ediyoruz.

Muhterem Hocaefendi, ilaçlarını ayarlayabilmek ve gün boyu şekerini/tansiyonunu dengede tutabilmek için bir sürü hesaplar yapıyor; fakat bütün rahatsızlıklarına rağmen orucunu tutuyor. Kendisi için orucun zorluğuna işaret ettiği hemen her zaman, maden ocaklarında alın teri döken işçilerden tarlada güneş altında kavrulan çiftçilere, ateş karşısında ocaktaki ekmekle beraber pişen fırıncılardan ekmek parası kazanmak için akşama kadar çalışıp didinen insanlara kadar çok zor şartlarda da olsa oruç ibadetini eda edenleri anıyor, asıl sevabı onların kazandığına vurguda bulunup onlara dua ediyor.

Değerli arkadaşlar,

Aslında Ramazan boyunca sohbetler olmadığından ve İnternetle, bilgisayarla meşgul olmak istemediğimizden “nağme”lerimize ara vermiştik. Fakat, hem birkaç cümleyle de olsa sizleri buradan haberdar etmek hem de bir Ramazan hediyemizi sizinle paylaşmak istedik.

Ramazan ayının başında, bulunduğumuz mekanda hizmet eden Burhan Bey ve Hatice Hanım’ın göznurları dünyaya geldi. Muhterem Hocamız sevgili yeğenimize Orhan ismini verdi. Orhan’ın huzura çıktığı ve sımsıcak bir kucakla kavrandığı anın fotoğraflarını Ramazan hediyesi olarak arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Muhterem Hocamız sevgili yeğenimize Orhan ismini verdi Muhterem Hocamız sevgili yeğenimize Orhan ismini verdi

98. Nağme: Zikrin En Yücesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Ramazan öncesinin son ikindi sohbetinde Muhterem Hocamıza aşağıda meali verilen ayet-i kerimeyle ilgili değişik sorular sorduk. Bugünkü nağmemizde o hasbihalin 06:30 dakikalık bölümünü arz ediyoruz.

Bu arada, Ramazan ayı boyunca bilgisayar ve İnternet gibi şeylerle meşgul olmak istemiyoruz. Dolayısıyla bir ay kadar -çok istisnaî haller hariç- nağme neşredemeyeceğiz.

Bu vesileyle, Ramazan-ı şerifinizi tebrik eder, bu kutlu zaman diliminin bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını dileriz.

Bayram sonrasında tekrar buluşmak ümidi ve dualarınız istirhamıyla…

***

Ra’d Sûresi’nin 28. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“İşte onlar iman edip gönülleri Allah’ın zikriyle, O’nu anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla itminana (huzura) kavuşur.”

97. Nağme: Aysbergler Gibi Enaniyetler

Herkul | | HERKUL NAGME

İnsanız..

Belki de hatalarımız doğrularımızdan daha çok!..

Kıymetli babacığım yaklaşık otuz senedir muhterem Hocaefendi hakkında epey malumât sahibi olmuştu; yazılarını okumuş, sohbetlerinden istifade etmiş, onun hakkında anlatılanları dinlemişti. Cenab-ı Hakk’ın izin, inayet ve lütfuyla, valideynimi burada ağırlamak da nasip olunca, babam aziz Hocamızla tanışmak şerefine de nâil oldu.

İki üç aylık misafirlikleri esnasında bir gün onu muhterem Hocaefendi’nin odasına götürdüm. İçeri girdiğimiz andan itibaren sanki babam, o tanıdığım insan değildi. Orada başlayan gözyaşları evde de akmaya devam etti. Öyle hislenmişti ki saatlerce konuşmadı desem mübalağa olmaz. Şunu söyleyebildi: “Hocaefendi’nin şatafatlı hayattan, köşkten saraydan fersah fersah uzak olduğuna zaten inanıyordum ama böyle bir tevazu beklemiyordum. Bu nasıl sade bir hayat!.. Bu nasıl mütevazi bir insan.. ve işin aslını bilmeden bu insana laf edenler nasıl bir günaha giriyorlar?!.” Evet, babama onca duyup dinledikleri görüp şahit oldukları arasında en çok Hocaefendi’nin o şirin ve sade odası tesir etmişti.

Sevgili dostlar,

Objektif olmayabilir ama babamın bu hayreti dünkü fotoğrafları neşretmemize vesile oldu. Zannediyorduk ki herkes “Bu fotoğraflar bana ne söylüyor? Başkasına değil bana ne mesaj veriyor?” şeklinde bakıp değerlendirme yapacak. O meseleye o şekilde yaklaşan dostlarımız olmuştur mutlaka. Fakat maalesef yine mevzuun başka şekillerde yorumlandığını da gördük; hatta resimleri yayınlamakla çok büyük bir suç işlemişiz gibi “Hocaefendi’nin mahremiyetini ihlal ettiğimiz” ithamıyla karşılaştık. Aziz Hocamız kendi reklamını yaptıracak, kulluğunun ifşâ edilmesini isteyecek bir insan asla değil. Onu göklere çıkarmak gibi bir düşünce de mü’minlerden ıraktır, böyle bir mülahaza da olamaz.

Evet, belki de yanlış yaptık; herkes o odaya babamın baktığı açıdan bakacak ve krallar, başkanlar, meşhurlar bir yana kendi küçük dünyalarımızla bile kıyaslandığında Hocaefendi’nin tevazuu ibret olacak zannettik. Allah kusurumuzu bağışlasın.

Bugünkü nağmeye gelince;

Muhterem Hocamızın mübarek Ramazan ayı öncesinde yaptığı en son sohbetin çay faslını dinleyeceksiniz. 9 dakikalık bu hasbihalde muhterem Hocamız istiğnayı ve onun en zor yanını, “manevi makamlar peşinde olmama” buudunu anlatıyor. Enaniyetlerin aysbergler misillü katılaştığı günümüzde hep hatırda tutulması gereken esasları hatırlatıyor.

Hürmetlerimizle arz ediyoruz…

96. Nağme: M. Hocaefendi’nin Odası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Neşredeceğimiz nağmeleri ses, görüntü ve resim dosyaları şeklinde taksim ediyor; her hafta buraya ait birkaç kare de fotoğraf sunmaya çalışıyoruz. Bugün merak eden arkadaşlarımızın isteklerini yerine getirerek kıymetli Hocamızın odasını gösteren iki fotoğraf paylaşacağız.

M. Hocaefendi, bu ukbâ televvünlü odada sürdürüyor hayatını. Burada yazıp çiziyor, burada okuyup çalışıyor, burada istirahat ediyor ve burada geceler boyu Cenâb-ı Hakk’a el açıp dua dua yalvarıyor. Önceleri derme çatma bir barınağı, evvelki gün bir cami penceresini ve dün tahta kulübeyi mesken edinen aziz Hocamız, bugün de bu mekanı misafirhanesi olarak görüyor. Bu mütevazı oda, hasret ve hicranını bağrında saklıyor Hocaefendi’nin; gözyaşlarına şahit oluyor muzdarip sakininin.

Garaz bataklığında çırpınıp duran bazı kimseler, herkesi kendi dünya tutkuları ve yaşama arzuları zaviyesinden değerlendirerek çiftliklerden, villalardan, lüks hayattan ve şatafattan bahsedip dursalar da, Hocaefendi bu odacıkta sabahlıyor akşamlıyor.

Bu hasır döşeli odada Hocamızın başucunda “teheccüd mushafı” (değişik boy ve ebatta olup her yaprağına iki, üç, dört, beş sayfalık ayet mecmuası sığdırılan ve nafile namazlarda, hatırlanamayan yerlere bakmak ya da yüzünden okumak suretiyle kıraati daha uzun tutmaya yarayan Kur’an) ve el-Kulûbu’d-Daria” adlı dua mecmuası göreceksiniz.

Kur’an okumanın en sevap olduğu yer namazın içidir. Bu hakikatin de sevkiyle olsa gerek, Hocaefendi, teheccüd ve teravih namazlarını özene bezene ve hatimle ikâme eder. Oldukça uzun süren kıraatini gücü yettiği kadar ayakta yapar; çok rahatsız olduğu zamanlarda oturarak kıldığı da olur ama yine de hatimle namazı aksatmaz. Dahası bir hatimle de yetinmez; birkaç defa gizlice teheccüd mushafını takip edip her teravihte dört cüz okuduğuna şahit olmuştuk. Kıymetli Büyüğümüz, teheccüd mushafını kendisi için fâtih (imam kıraatte şaşırınca ona doğrusunu hatırlatan arka saftaki insan) gibi mütalaa etmekte, kuvvetli hıfzına rağmen hatırlayamadığı yer olursa hemen ona bir atf-ı nazarda bulunup okumayı sürdürmektedir.

Fotoğraflarda, kendisine hediye edilen seccadede secde ettiği yere yumuşak bir kumaş koyduğuna şahit olacaksınız. Zira, mü’minlerin karakterleri, manevi yapıları ve cibilliyetleri alınlarındaki secde izinden bellidir; fakat, o secde izi de alındaki nasır değil, kalbin yüze aksetmesinden, siretin surete yansımasından kaynaklanan canlılık, câzibe, imrendiricilik ve nurâniyettir. Alnı sert yere sürtmek suretiyle orada bir iz hâsıl olmasına sebebiyet vermek, bir nevi riyakârlıktır. Bir insan çok namaz kıla kıla alnında böyle bir iz bıraktırabilir. Belki öyle çok namaz kılarken de samimidir. Fakat, o samimiyeti her zaman koruması çok zordur. Allah muhafaza, zaman zaman alnındaki o izi kendi kredisi hesabına kullanma gibi mülahazalar aklından geçebilir. “Alnımdaki secde izini görsünler de, kıymetimi bilsinler.” şeklindeki bir duygunun buğu halinde bile gönlü kaplaması o insanın felaketine sebebiyet verebilir. Bundan dolayı, secde ederken alınları yumuşak bir zemine koymak ve o kadarcık bir görünme duygusuna bile fırsat vermemek gerekir. Sahabe, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn efendilerimiz arasında günde beş yüz rekat namaz kılan insan sayısı hiç de az değildi. Fakat hiçbirinin alnında maddi manada bir secde izi yoktu. Bu mülahazalara binaen çok secde edilmeli, belki günde yüz rekat nafile namaz kılınmalı ama mümkünse ne ellerde ne dizlerde ne de alında o namazların izinin belli olmasına meydan verilmemeli.

Ayrıca, çalışma masasının tam ortasında ezan okuyan bir saat, şu anda üzerinde çalışılan dosyalar, belki de -tabir caizse- Hocamızın tek hobisi diyebileceğimiz tefarik şişeleri (farklı güzel kokuların belli ölçülerde karıştırıldığı küçük kaplar), diğer tarafta öğrenci evlerinde kullanılan türden yatak, acil durumlar için ilaç, pervane ve yelpaze fotoğrafta ilk nazara çarpan eşya…

Bir fikir vermesi için onca laf ettikten sonra iki fotoğrafı arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin odası Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin odası

95. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 45:00 dakikalık görüntülü ve 3 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: Muhtaca El Uzatmak, İsimsiz Müsemma Olmak ve Sıla-yı Rahim

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde (çay faslında) Muhtaçların yardımına koşmak, Allah’ın inâyetine sunulmuş en beliğ bir davetiyedir.  sözüyle başlayıp herkese el uzatmak gerektiğini ama bunu yaparken “isimsiz müsemma” olmanın lüzumunu ve güzelliğini anlatıyor. Daha sonra (soru cevap bölümünde) şu suali cevaplıyor:

“Kur’an-ı Kerim’de nazara verilen “sıla” mefhumunu Ra’d Sûresi’nin 20. ve 21. ayetlerinden hareketle değerlendirir misiniz? “Sıla” kavramının şümulüne hangi hususlar dahildir? Günümüzün şartları açısından sıla-yı rahimin şekli ve vesileleri adına bir ölçü lütfeder misiniz?”

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Hazımsızlık

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

Hazımsızlık ve çekememezlik gibi tavırlar karşısında üslubumuz nasıl olmalıdır?

sorusuna cevap veriyor; “Hazımsızlıktan Kardeş Katline”, “Cennet’e Merdiven Dayasanız Dahi…” ve “Hazımsızlığı Hazmetmek” alt başlıklarıyla mevzuu tahlil ediyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

94. Nağme: Sen Vazifeni Yap!..

Herkul | | HERKUL NAGME

8 dakikalık bu sohbette aşağıda meali verilen ayet-i kerimenin tefsirini dinleyebilirsiniz:

Ra’d Sûresi’nin 40. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Onlara (azab, sana da müjde olarak) va’dettiklerimizden bir kısmını sana göstersek de, ya da bundan önce senin ruhunu teslim alsak da, sana düşen yalnızca tebliğdir ve hesap bize aittir.”

 

93. Nağme: M. Hocaefendi Namaz Kıldırıyor

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün Muhterem Hocamızın en son kıldırdığı namazlardan birini daha paylaşmak istiyoruz. 08:52 dakikalık bu “nağme”de Muhterem Hocaefendi sabah namazının ilk rek’atında Burûc Sûresi’ni, ikinci rek’atta ise Târık Sûresi’ni okumaktadır. Kıymetli Hocamızın (cemaatin halini de gözettiği*) imâmet esnasındaki rüku ve secdesini kıyaslama imkanı da olması için kayıtta hiçbir kesinti yapmadan neşrediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

*Açıklama: “Cemaatin halini gözettiği” kaydında şu hususa dikkat edilmelidir:

Muhterem Hocamıza göre; “Bir insanın yalnızken derince ibadet edip başkalarının yanında sığ yapması riya; kendi kendine yaptığında verip veriştirip başkalarının yanında özenip bezenmesi ise şirk kabul edilmiştir. Rabb’inle arandaki münasebete bakacaksın; insanların mülâhazalarını nazar-ı itibara aldın mı, kirletiyorsun demektir.”

Bununla beraber, dinimizde imamet makamındaki insanın vazifesi icabı gözetmek zorunda olduğu hususlar vardır ki imamın, cemaati usandıracak şeylerden sakınması da bunlardandır: Meselâ bir imamın kırâati veya tesbihleri cemaate ağırlık verecek derecede uzatması doğru değildir. Cemaati tenfir, mekruh sayılmıştır. Rasûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususta şöyle buyurur: “İçinizden biri imam olduğu takdirde namazı uzatma yolunu tutmasın. Zira cemaatin içinde büyük vardır, küçük vardır. Hasta vardır, zayıf vardır. Önemli işi olanlar da bulunur. Kendi başına namaz kılan ise, namazı dilediği kadar uzatabilir.”

92. Nağme: Millete Hesap Vermek

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Öyle güzel sohbetler oluyor ki!..

Bir taraftan, her gün bir nağme yayınlamak suretiyle “hasbihal”leri mebzul ve sıradanmış gibi sunmaktan, sohbetleri ibtizale kurban etmekten çok korkuyoruz; fakat diğer yandan, duyduğumuz enfes hakikatleri bir an önce sizlere de duyurmak, çok önemli düsturları bir kere daha hatırlatmak ve mülahazalarımızı dostlarımızla paylaşmak istiyoruz.

Bugün de Bamteli olarak yayınlanmasını bekleyemeyeceğimiz 5 dakikalık bir bölümü arz ediyoruz.

Muhterem Hocaefendi bu hasbihalde şu hususlara değiniyor:

“Hakiki bir mürşid topluma karşı hayatının hesabını vermeye her zaman hazır olmalı!” sözünden maksat nedir?

Hazreti Üstad’ın topluma hesap verişine ve hayat tarzına dair misallerden bahseder misiniz?

Muhterem Hocamız nasıl geçiniyor; çiftlik de mi kalıyor? İçinde yaşadığı ev kendisine mi ait, kira mı veriyor?

Hocaefendi kardeşleri için nasıl dua etmiş?

 

91. Nağme: Biz Biz Deyip Bizlemeyin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

İkindi sohbetinden 5 dakikalık bir bölümü dualarınıza vesile olması dileğiyle (Bamteli olarak yayınlanmasını beklemeden) hemen arz ediyoruz.

Muhterem Hocamız bu hasbihalde “hillet” (candan kardeşlik) ve “hullet” (içten samimi dostluk) kelimeleriyle anılan hasletin gereklerini anlatıyor. En yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olabilmenin esaslarını ortaya koyuyor.

(Not: Bizlemek; ucu sivri bir değnekle dürtmek, “biz” denen tığ gibi büyük deri iğnesiyle  delmek ve akrep misillü sokmak manalarına gelmektedir.)

 

90. Nağme: Mecnun’un “Leyla” Dediği Kadar

Herkul | | HERKUL NAGME

Az önce sona eren bugünkü tefsir dersimizin 8 dakikalık bölümünde aşağıdaki soruların cevaplarını ve şu mealdeki ayetle ilgili bazı nükteleri bulacaksınız:

Ra’d Sûresi’nin 28. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“İşte onlar iman edip gönülleri Allah’ın zikriyle, O’nu anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla itminana (huzura) kavuşur.”

Zikir ne demektir ve nasıl olur?

Zikir ile kalb huzuru arasında nasıl bir münasebet vardır?

Bir insan Allah’ın kendisinden razı olup olmadığını nasıl bilebilir?

Bazı zikirleri belli sayıda tekrar etmek kalb huzuruna vesile olur mu?

Ölüm şeklinden daha önemli olan husus nedir?

Kim bu müezzin?

89. Nağme: “Final Gecesi”nden Kalanlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Daha önceki notlarımızda artık sadece ders ve sohbetlerdeki konuşmaları değil nerede ve hangi vesileyle olursa olsun gerçekleşen kısa hasbihalleri bile sizinle de paylaşmaya gayret ettiğimizi belirtmiştik. Dün akşam namazı öncesi Muhterem Hocamız birkaç hafta önceki bir Bamteli’nin konusu olan “Final Gecesi”ne sözü getirdi ve onunla alakalı bazı ziyade hususlara dikkat çekti. Bu güzel sohbetin sadece o salonda bulunanlara münhasır kalmasına gönlümüz razı olmadı; bazı bölümlerini (7 dakikalık ses kaydı şeklinde) sizlere de arz etmek istiyoruz.

Final Gecesi” ifadesinden maksatın ne olduğunu merak edenler için kısaca hatırlatalım:

Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o ana kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan derd, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi.

 

88. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 43:00 dakikalık görüntülü ve 3 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: Millet Kalesinin Tamiri ve Ramazan’da Kur’an

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde (çay faslında) asırlardan beri her yanıyla rahnedâr olmuş -bütün surlarında gedikler açılmış ve burçları yıkılmış bir kaleye benzeyen- ferdî ve içtimâî bünyenin tamirinde gözetilmesi gereken esasları anlatıyor ve (soru cevap bölümünde) şu suali cevaplıyor:

“Aslında bir mü’minin Kur’an-ı Kerim ile her zaman ciddi irtibat içinde olması gerekse de Ramazan ayında İlahî Kelam’la farklı bir münasebete geçildiği de bir gerçek. Ramazan-ı şerifi tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirebilmemiz için tavsiyelerinizi bir kere daha lütfeder misiniz?”

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Kamil Niyetin Özellikleri (2)

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

Niyet-i tâmme ne demektir; mü’minin amelinden daha hayırlı olduğu ifade edilen niyetin hususiyetleri nelerdir?

sorusuna cevap veriyor; “Başlangıçtaki Halis Niyetin Muhafazası”, “İlahî İnayete Sunulan En Beliğ Bir Davetiye” ve “İmkânları Aşan Niyetler” alt başlıklarıyla mevzuu tahlil ediyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

87. Nağme: Muhterem Hocaefendi Ders Esnasında

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Kıymetli Hocamızın hayatında kitapların ayrı bir yeri vardır. Sair zamanlarda her fırsatta onlarla meşgul olduğu gibi, ders sırasında da merak ettiği her konuyu kaynağından bir kere daha okumak ister, bazen kitapların biri gelir biri gider. Muhterem Hocaefendi’nin bu yanını bilen insanlardan değerli âlim Molla Bedrettin Efendi geçenlerde bir kitap göndermiş. Zat-ı alilerinin bu hediyeyi ilk inceleyişini size de göstermek istedik. Ayrıca, derste rüya ve hulüm bahsi geçince hemen konuyla ilgili eseri istedi ve malumatımızı tazelemek için uzun uzun okudu; o bölümden de bir iki dakika nakletmek diliyoruz. Bundan başka, ayetler arasındaki irtibata dikkat çektiği bir anda Kur’an-ı Kerim’i mütalaa edişine dair kısa görüntüyü de 04:28 dakikalık videoya ekledik, onu da arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Dosyayı indirmek için tıklayınız

86. Nağme: En Hayırlı Genç ve En Şerli Yaşlı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Sosyal medyaya adım atıp günlük mesajlar yayınlamaya başladığımız günden bu yana her an size hediye edeceğimiz malzemeyi temin düşüncesiyle oturup kalkıyoruz. Çoğunlukla derslerden latif bir bölüm, bazen bir kare fotoğraf, kimi zaman birkaç dakikalık video, başka bir vakit güzel bir hatıra veya hoş bir söz yakalayıp hemen size ulaştırmaya çalışıyoruz. Artık sadece ders ve sohbetlerdeki konuşmaları değil nerede ve hangi vesileyle olursa olsun gerçekleşen kısa hasbihalleri bile sizinle de paylaşmaya gayret ediyoruz. Bu işin hizmete vesile olduğuna inandığımız sürece de (Allah’ın izni ve inayetiyle) bu cehdimizde devamlı olacağız.

İşte bugünkü nağmemizde dersler ve sohbetler haricinde bir vesileyle dile getirilen hakikatleri arz ediyoruz:

8 dakikalık bu nağmede şu soruların cevaplarını ve aşağıda tercümesini kaydettiğimiz hadis-i şerifle ilgili bazı nükteleri bulabilirsiniz:

En hayırlı genç kimdir?

Yaşlı bir insan ne zaman zavallı bir mahluk haline dönüşür?

“Cenâb-ı Allah yedi kimseyi, Kendi zıllinden (gölgesinden) başka sığınak olmayan kıyamet gününde, zılli altında himaye edecektir.” hadis-i şerifinde zikredilen yedi zümrenin ortak özellikleri nedir?

Gerçek kardeşlik nasıl olur?

Ağlama ne zaman makbuldür?

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah yedi kimseyi, Kendi zıllinden başka sığınak olmayan (kıyamet) gününde, zılli altında himaye buyuracaktır. (İlki) âdil imam, (ikincisi) ömrünü ibadet neşvesi içinde geçiren genç, (üçüncüsü) mescidlere dilbeste olan kimse, (dördüncüsü) Allah için birbirini sevip, Allah için bir araya gelen ve Allah için birbirinden ayrılan iki insandan herbiri, (beşincisi) makam ve cemal sahibi bir kadının talep ağında (nefsine başkaldırıp) “ben Allah’tan korkarım” diyen adam, (altıncısı) solundakine infak ettiği şeyden, sağındaki birşey hissetmeyecek şekilde sadakasını gizli eda eden, (yedincisi) yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan.”

 

85. Nağme: Cuma Hutbesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bu nağmemizde sizlere Muhterem Hocamızın huzurunda bugün okunan Cuma Hutbesi’ni hediye ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَمَا تَوْفِيقِي وَلاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَلاَ نَظِيرَ لَهُ وَلاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ.

 فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

Sinelerin düşmanlığa yenik düştüğü, ruhlarda bulantıların yaşandığı, kinin, nefretin bütün bütün azgınlaştığı, herkesin birbirinin kurdu hâline geldiği şu meş’um ve kapkara günlerde bizim, sudan, havadan daha çok sevgiye, merhamete ihtiyacımız var. Şimdilerde sevgiyi unutmuş gibiyiz; şefkat sözlüklerde müracaatçısı olmayan garip bir kelime. Yok birbirimize merhametimiz, insanlara sevgimiz. Acıma hislerimiz körelmiş gibi, yüreklerimiz kaskatı ve ufkumuz düşmanlık duygularıyla simsiyah.. ve simsiyah görüyoruz herkesi ve her şeyi. Çoğumuz sürekli kavga vesilesi arıyor; yalan, iftira ve tezvirlerle birbirimizi karalıyoruz. Fertler arasında da, yığınlar mabeyninde de ürperten bir kopukluk var; “biz”, “siz”, “ötekiler” diye başlıyoruz başlarken söze. Bitmiyor parçalayıp bölme hıncımız. Kopuğuz birbirimizden ve her hâlimize aksediyor bu çözülüp dağılmalar. Bağı kopmuş tesbih taneleri gibi saçılmışız sağa sola; çekiyoruz birbirimizden, çekmediğimiz kadar gâvurlardan.

Aslında, biz Allah’tan koptuk, O da bizi birbirimizden kopardı. İnanıp sevemedik O’nu, sevilmesi gerektiği kadar; O da söküp aldı ruhlarımızdan sevme hissini. Şimdilerde, O’nsuzluğa mahkûm o bomboş sinelerimizde, sürekli bencillik hırıltıları, “sen”, “ben” homurtuları ve oturup kalkıp birbirimizi tepeleme projeleri üretiyoruz. Lânetlenmiş gibi bir hâlimiz var; çoğumuz sevme-sevilme fakîriyiz; açız şefkate, merhamete, mürüvvete. Sevmemişiz ki O’nu, aldı elimizden sevgiyi, saygıyı. Şu anda olsun dönüp de O’nu sevebilsek, sevdirecek O da bizi birbirimize. Ama uzağız sevginin asıl kaynağından; yürüdüğümüz yollar bizi O’na götürmüyor; belki daha da uzaklaştırıyor. Yıllar var ruhlarımıza sevgi yağmıyor; gönüllerimiz kupkuru çöller gibi; iç âlemimizde bir sürü boşluk.. boşluklar da âdeta yılan-çıyan yuvası. Bütün bu olumsuzlukların bir devası var; o da, Allah sevgisi…

Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır. Hep O’ndan akar gelir akıp gelecekse sinelerimize şefkat ve muhabbet. O’nunla olan alâkamız sayesinde güçlenip pekişecektir her türlü insanî münasebet.

Muhabbetin tecellî alanı ruhtur; biz onu nereye ve neye yönlendirirsek yönlendirelim o hep Allah’a müteveccihtir; kalbdeki dağılma ve kesrette boğulmaların ızdırabı ise bize ait, bize râcidir. Her şeye karşı duyduğumuz ve duyacağımız sevgi ve alâkayı tamamen O’na bağlayıp aşk u muhabbeti gerçek değerine ulaştırabildiğimiz takdirde, hem değişik dağınıklıklara düşmekten kurtulacak hem de dış yüzleri itibarıyla sevilip alâka duyulan şeylerden ötürü şirke düşmemiş olacağız; olacak ve bütün varlığa karşı muhabbet ve münasebetlerimizde doğru yolda bulunacağız.

Aslında O nazar-ı itibara alınmadan şuna-buna, şu nesneye-bu objeye duyulan alâka darmadağınık, gelecek vaat etmeyen, kararsız, neticesiz bir sevgidir. Mü’min herkesten ve her şeyden evvel O’nu sevmeli, diğer bütün sevimli şeylere de O’nun isim ve sıfatlarının değişik renk, değişik desen ve değişik edada birer tecellîsi olarak alâka duymalı, onları takdirlerle alkışlamalı, O’ndan ötürü öpüp öpüp yüzüne-gözüne sürmeli ve her temâşâ ettiği şeyde “Bu da Senden.. bu da Senden” deyip âdeta bir vuslat faslı yaşamalıdır. Ne var ki, bunu böyle görüp böyle duymak için de;

“Cemâlini nice yüzden görem diyen dilber / Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek..”

fehvasınca hep bir beyt-i Hudâ gibi tertemiz kalabilmiş gönüller, her simada Hakk’ı okuyacak âşina diller lazımdır.

Müşrikler sevdiklerini Allah gibi severler, mü’minler ise Allah’tan ötürü onlara karşı alâka duyar ve sinelerini açarlar. İnanmış gönüller, her şeyden evvel, her şeyden sonra, her şeyin önünde, her şeyin arkasında mutlak Mahbub, mutlak Maksud, mutlak Mâbud olarak Allah’a dilbeste olur; O’nu diler ve sonra da O’ndan ötürü, başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere bütün nebileri, velileri ve diğer muhabbete değer kimseleri severler.

Allah’ı seviyor gibi sevmekle, Allah’tan ötürü sevmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Böyle Hak yörüngeli bir sevgi, iman kaynaklı, ibadet edalı, ihsan televvünlü kutsal bir sevgidir ve kâmil mü’minlerin şiârıdır. Cismâniyet ve nefs-i emmâre üzerinde temellenen şehevânî muhabbetlerin, aşkların –ona da aşk denecekse– insan tabiatında meknûz bulunan fısk u fücûrun sesi-soluğu olmasına mukabil, Allah’a karşı olan aşk ve alâkadan başlayıp sonra her şeyi kuşatan sevgi ve o sevgiyle oturup kalkan muhibbin âh u vâhı, gökte meleklerin yudumlamaya koştukları kutsal bir iksir mesâbesindedir. Hele bir de muhabbet, maddî-mânevî bütün varlığı sevgiliye bağışlayıp kendine hiçbir şey bırakmama seviyesine yükselmişse –ki buna sevda da diyebiliriz– işte o zaman gönülde sadece mahbub mülâhazası kalır; kalb, ritmini ona bağlar, nabızlar o âhenkle atar, hisler bu âhenge dem tutar, gözler yaşlarla bu sevdayı dillendirir, kalbden, gözyaşlarının sır vermesine ve sinenin serinlemesine sitemler yükselir. Gözler çağlarken gönül ağyara dert yanma vefasızlığından iki büklüm olur ve ağlamalarına inler. Latîfe-i rabbâniye, içi kanarken, sinesi yanarken ağyara dert sızdırmamaya çalışır, çalışır ve kendi kendine;

“Âşığım dersin belâ-yı aşktan âh eyleme / Âh edip âhından ağyârı âgâh eyleme.”

diye mırıldanır. Aslında muhabbet, bir sultan; tahtı, gönüller; sesi soluğu da en tenha yerlerde ve sadece O’na açık dakikalarda seccadelere boşalan ümit, hasret ve hicran iniltileridir.

Mecazî muhabbet çocukları sokak sokak dolaşır, sevgiciklerinin dellâllığını yapar; rast geldiklerine dert yanar; mecnun gibi davranır ve sevdiklerini dillere düşürürler. Hak âşıkları gürültüsüz ve içtendirler; başlarını O’nun eşiğine kor, içlerini O’na döker ve yer yer kendilerinden geçerler; ama, kat’iyen sırlarını fâş etmezler. Ellerini-ayaklarını, gözlerini-kulaklarını, dillerini-dudaklarını O’nun emrine verir; kalbleriyle hep sıfât-ı sübhâniye matla’larında dolaşırlar. O’nun ziyâ-i vücudu karşısında âdeta erir ve bir muhabbet fânisi hâline gelirler: Duydukça daha derinden O’nu, yanarlar cayır cayır; yandıkça “daha!” derler.. yudumlarlar kâse kâse aşk şarabını; kandıkça “daha!” derler. Neler duyar neler hissederler gönüllerinin tepelerinde; duydukça “daha!” derler.. doymazlar bir türlü sevgiye; sever-sevilirler, “daha!” derler. Onlar “daha” dedikçe Hazreti Mahbub da onlara perdeler aralar, basiretlerine görülmedik şeyler sunar ve ruhlarına ne sırlar ne sırlar duyurur. Artık onlar duyarlarsa her zaman O’nu duyarlar, severlerse hep O’nu severler, düşünürlerse O’nu düşünürler ve her şeyde O’nun cemalinden, tasavvurları aşkın cilveler temâşâ ederler. An olur bütün bütün kendi havl ve kuvvetlerinden uzaklaşarak iradelerini O’nun iradesine bağlar, temayülleriyle O’nun isteklerinde erir ve bu yüce pâyeyi de O’nu gönülden sevip sevdirmeyle, bilip bildirmeyle değerlendirirler. Sevgilerini O’na itaatle seslendirir, aşklarını O’na vefa ve sadakatle dillendirir ve kalblerinin kapılarını ağyar düşüncesine karşı sürgü sürgü üstüne öyle bir sürgülerler ki giremez artık başka hayal o beyt-i mâmura. Onlar bütün benlikleriyle Hakk’a nâzırdırlar ve O’nu takdir ve tebcilleri de kendi idrak ufuklarını çok çok aşkındır. Bunun yanında, böyle bir vefaya Hakk’ın teveccüh buyuracağına da ümitleri tamdır. Öyle ki, Hak nezdindeki yerlerini, kendi nezdlerinde Hakk’a tahsis ettikleri yerle irtibatlı görür ve O’nun karşısında her zaman dimdik durmaya çalışırlar.

O’nu delice severken kat’iyen alacaklılar gibi davranmaz; her zaman verecekli olma hacâlet ve hulûsiyle, Râbiatü’l-Adeviye gibi: “Zâtına yemin ederim ki, Sana Cennet talebiyle kulluk yapmadım; Seni sevdim ve kulluğumu ona bağladım.” der, yürürler O’nun ulu dergahına coşkun bir aşk sermayesiyle; yürür ve hep O’nun kendilerine olan lütuf ve ihsanlarını yâd ederler. Kalbleriyle sürekli O’na yakın durmaya çalışır, akl u fikirleriyle de O’nun merâyâ-yı esmâsında müşâhededen müşâhedeye koşar; her şeyde muhabbetten sesler dinler, her çiçekte aşk u şevkten ayrı bir rayiha ile mest olur, her güzel manzarayı O’nun güzelliğinin tecellîsinden akisler gibi temâşâya alırlar. O’na karşı hep sevgi düşünür, sevgi duyar, sevgi konuşur, bütün eşyayı bir sevgi şöleni gibi seyreder ve bir sevgi armonisi gibi dinlerler.

Muhabbet, bu ölçüde otağını kalb yamaçlarına kurunca artık bütün zıt hâdiseler aynı şeymiş gibi duyulur; huzur-gaybet, nimet-musibet, acı-tatlı, rahat-mihnet, elem-lezzet hep aynı sesi verir ve aynı edada görünürler; zira, seven gönül, cefayı-safayı bir bilir, derdi derman gibi görür, ızdırapları kevserler gibi yudumlar; zaman ve hâdiseler ne kadar amansız olursa olsun, durur o kımıldamadan durduğu yerde en derin bir vefa duygusuyla. Gözleri hep kendisine aralanacak kapı aralığında, yatar pusuya ve değişik dalga boyundaki teveccüh ve tecellîlere açık durmaya çalışır. Sevgisini O’na saygı ve itaatle taçlandırır. Kalbi sürekli O’na inkıyat duygusuyla çarpar ve sevdiğine muhalif düşme korkusuyla tir tir titrer; titrer ve devrilmemek için de yine o biricik istinad ve istimdat kaynağına sığınır. Onun bu ölçüde sürekli sevdiğiyle muvafakat arayışı içinde olması, zamanla onu gökte ve yerde herkes tarafından sevilen bir mahbub hâline getirir. Onun hesabında sadece Hak vardır; ötelere göre de olsa beklenti içinde bulunmayı aşkına ihanet sayar; ama kendi kendine gelen iltifat ve teveccühleri reddetmeyi de saygısızlık kabul eder ve ne gelirse öper, başına kor, sonra da “Bunların istidraç olmalarından Sana sığınırım.” der inler.

Seven için aşk u iştiyak en yüksek bir pâye, sevgilinin arzu ve isteklerinde eriyip gitmek de en erişilmez bir mazhariyettir. Muhabbetin mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin… gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur. Seviyorum diyebilmek için kendinden, kendi isteklerinden arınmak, muhavere ve müzakerelerini hep O’na bağlamak, O’nu ihsas eden hususlar çerçevesinde dönüp durmak, O’nun tecellî edeceği mülâhazasıyla göz kırpmadan beklemek, bir gün mutlaka teveccüh buyurur düşüncesiyle yıllar ve yıllar boyu durduğu yerde kararlı durmak lazımdır ki bunlar sevgi yolunun ilk âdâbıdır:

Sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; mârifet ilimle ve iç-dış ihsaslarla beslenir. Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez. Bazen sevgi Allah tarafından kalbe atılarak iç ihsasların harekete geçirilmesi de söz konusu olabilir, –ki hepimiz bazen böyle ekstradan lütuflar bekleriz– ancak, plânlarını harikulâdeliklere bina ederek durgun bir bekleme başka, kıvrım kıvrım sancı içinde aktif bekleme daha başkadır. Hak kapısının sadık bendeleri beklentilerini harekete bağlar, dinamik bir duruşa geçerler; geçer ve o durgun gibi görülen halleriyle cihanlara yetecek bir enerji üreterek müthiş aktiviteler ortaya koyarlar. Bunlar, âşık u sâdıklardır ve belli hususiyetleri haizdirler: Sevgili’nin her muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılar ve Nesîmî gibi;

“Bir bîçare âşıkem ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem!”

der, hep bir vefa tavrı sergilerler. Her zaman ciddî bir vuslat arzusuyla kıvranır dururlar; ama, hallerinden de asla şikâyet etmezler. O’ndan başka bütün beklentileri kafalarından söker-atar, hep maiyyet rüyalarıyla oturur kalkarlar. O’nsuz geçen ömrü hiç mi hiç hesaba katmaz ve O’nsuz hayatı hayat saymazlar. Sohbetlerini hep sohbet-i Cânan hâline getirir, O’nun adıyla seslerini-soluklarını melekûtî bir derinliğe ulaştırır ve hep şu mülahazalarla dolup taşarlar:

Gönül Sen’i bulmuş ise / Başkasını arar mı hiç!

Ateşine yanmış ise / Başka nâra yanar mı hiç!

Sen’i bulanlar bulmuştur / Akıp akıp durulmuştur,

Senin aşkınla dolmuştur / Başkasıyla kanar mı hiç!

Var eden Sen’sin cihânı / Varlığın canların cânı;

Bulanlar Sen’de ummânı / Başka göle dalar mı hiç!

Adı her yanda okunan / Sînede dertlere derman,

Gönülden Sana inanan / Başkasın Rab sanar mı hiç!

Cemâline hayran kalan / Muhabbet yolunda olan;

Peteğinde balın bulan / Başka bala banar mı hiç!

Sen’i görüp Sen’i bilmiş / Koşup koşup Sana ermiş,

Gelip Haremgâha girmiş / Başkasını sorar mı hiç!

Peki ya, bir kulun acz, fakr, şükür, şevk ve iştiyak hisleriyle böyle sürekli inleyişine karşı engin rahmet sahibi Hazreti Ganiy-yi Mutlak’ın mukabelesi nasıl olur? Uhrevî mukabeleyi tavsif etmeye ne insan idraki ve tasavvur kabiliyeti kifayet eder ne de kelimeler yeter. Fakat Ehlullah’tan bazılarının meseleye tedellî zaviyesinden yaklaşıp “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna eremezsiniz.” demeleri mahfuz; şart-ı âdî planında kul Mevlâ’yı sevince, Mevlâ da onu sever; sever ve muhabbet-i münezzehesine yakışır şekilde muamele eder. Alvarlı Efe hazretleri bu hakikati ne güzel seslendirir:

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?
Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan,
Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?
Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed,
Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”

Evet, Zât-ı uluhiyete muhabbet ve ubudiyet, dünyalara bedeldir. Zira, O’na aşk u iştiyakla yönelen herkes, alâkasının seviyesine göre mukabele ve iltifâta mazhar olur; beşerî boşluklardan ve karanlıklardan kurtulur; hususî rahmet ve inâyetler bulur. Bu hakikati hikmetâmiz bir üslupla vurgulayan bildiğiniz bir menkıbeyi hatırlatarak hutbeyi bitireceğiz:

IV. Murad devrinde, Erzurum’da bir Habib Baba varmış. Evliyaullah’tan olduğu söylenen bu zat, hacca gitmeye karar vermiş. O dönemde hacılar dört bir taraftan gelip İstanbul’da toplanır, oradan da kervanlar halinde yola çıkarlarmış. Habib Baba da, İstanbul’a kadar gelmiş ve “Yola çıkmadan evvel bir temizlik yapayım” deyip bir hamama gidivermiş. Olacak ya, o gün Padişahın vezirleri hamamı kiralamış ve kendilerine tahsis etmişler; dolayısıyla onlardan başka hiç kimse içeri alınmıyormuş. Habib Baba da bu yasağa takılacakmış ki, “Oğul, bu garibe zorluk çıkarma, ben şu kurnacıkta yıkanıveririm, kimseyi rahatsız etmem” diye yalvarıp yakarınca, oranın sahibi bu ihtiyarın haline acımış ve ona bir köşede yıkanması için izin vermiş. Çok geçmeden vezirler bütün ihtişam ve debdebeleriyle gelmişler. Bu arada, tebdil-i kıyafet ederek halkın içinde dolaşmayı itiyad edinen IV. Murad da, bu hamama gelmiş; kimliğini izhar etmek istemediğinden o da bir miskin edasıyla istirhamda bulununca, bizim Habib Baba’nın yanında yıkanmak şartıyla, içeri girmiş. Bir aralık, Habib Baba ona sırtını keselemeyi teklif etmiş ve keselemiş. Sonra sırt keseleme sırası padişaha geçmiş. IV. Murad elindeki keseyi Habib Baba’nın sırtında gezdirirken, ona latife yapmak istemiş; “Bir bize bak, bir de şu vezirlerin keyifli hallerine. Bu dünyada padişaha vezir olmak varmış” demiş. Habib Baba mütebessim çehresine bambaşka bir sevimlilik katan ses tonuyla şöyle cevap vermiş: “A dostum, öyle bir Padişaha vezir ol ki, bütün bu vezirlerin padişahına, senin uyuzlu sırtını keseletsin!”

İşin doğrusu Habib Baba’yı zikrederken, günümüzün karasevdalılarını da anmadan geçemeyeceğim. Zira, dünyanın yüz kırkı aşkın ülkesinde renkleri, dilleri, dinleri, kültürleri farklı farklı insanların adanmış ruhlara ve onların samimi hizmetlerine kucak açmaları, değil Sultan’ın sırt keselemesiyle hiçbir dünyevî mazhariyetle kıyaslanamayacak bir hadisedir. Sultanlar Sultanı Mevlâ-yı Müteâl, devlet adamlarından tüccarına, akademisyenlerinden sanatçılarına, diyanet mensuplarından halkına kadar binlerce gönlü, muhabbet fedailerine musahhar kılmaktadır. Bunu, Allah sevgisinden ve O’nun hüsn-ü kabule mazhar etmesinden başka bir vesileyle açıklamak mümkün değildir. Evet, onlar muhabbet sermayesiyle cihana açıldılar, Mahbub-u Hakikî de bu kalb insanlarına melek kanadından tüyler ihsan ederek dünyada onları beklenmedik muvaffakiyet sürprizleriyle şereflendirdi. Dileriz ötede de vuslat gölgesiyle serinletir.. kutsîler arasına alır.. özel konuklarına gösterdiği iltifatı gösterir.. sonra da bütün bu lütuflarını hoşnutluğuyla taçlandırır.

Hâsılı: “Öyle bir dildâre dil ver, eyleye dilşâd seni / Öyle bir dâmeni tut ki, ede ber-murâd seni!”

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَأَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي الْكَلاَمِ.

 وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَتَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَآمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا} لَبَّيْكَ…

{ إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَيَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ }

 Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

84. Nağme: M. Hocaefendi Namaz Kıldırıyor

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün Muhterem Hocamızın en son kıldırdığı namazlardan birini paylaşmak istiyoruz. 09:19 dakikalık bu “nağme”de Muhterem Hocaefendi sabah namazının ilk rek’atında İnfitâr Sûresi’ni, ikinci rek’atta ise A’lâ Sûresi’ni okumaktadır. Kıymetli Hocamızın (cemaatin halini de gözettiği) imâmet esnasındaki rüku ve secdesini kıyaslama imkanı da olması için kayıtta hiçbir kesinti yapmadan neşrediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

83. Nağme: Milletçe Beraatımızın Vesilesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Keşke bu 9:30 dakikalık sohbeti daha erken hazırlayabilseydik de şu mübarek gecede dünyanın her yanındaki arkadaşlarımız anlatılan hususlarla alâkalı hislerle dolup dualar etselerdi.. heyhat, ancak yetiştirebildik. Evet, hem ferdî hem de içtimaî beraatımız için anahtar sayılabilecek hakikatleri ihtiva eden bu kısa hasbihali dualarınızda yer alabilmek reca ve istirhamıyla arz ediyoruz.

Gece âleminin taçlarından olan Beraat kandilinizi tebrik eder; dualarınıza muhtaç bulunduğumuzu hatırlatarak, sağlık, afiyet ve saadetler dileriz.

Muhabbetle…

81. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 44:00 dakikalık görüntülü ve 3 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ: Mü’minin Tatili ve Lüks Hayat

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son iki sohbetinde (iki günlük sohbeti beraber arz ediyoruz) şu soruları cevaplıyor:

Soru: 1) Özellikle yaz mevsiminde zihinleri tatil düşüncesi meşgul ediyor. Bazen sıla-yı rahim vecibesi de bahane yapılıp birkaç ay tatil psikolojisiyle geçiriliyor. Umumî manada mü’minlerin hususî planda da irşat erlerinin tatil anlayışları nasıl olmalıdır?

Soru:2) İmkanların genişlemesiyle birlikte “Allah kuluna ihsan buyurduğu nimetlerin eserini onun üzerinde görmek ister” hadis-i şerifi de mesned kabul edilerek, Kur’an-ı Kerim tarafından “mütrefîn” sözcüğüyle vasıflandırılan insanların hayat tarzı benimsenmeye ve yaygınlaşmaya başladı. Nimeti izhar etme ile mütref olmama arasındaki denge hangi hususlara bağlıdır?

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Kamil Niyetin Özellikleri

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

Niyet-i tâmme ne demektir; mü’minin amelinden daha hayırlı olduğu ifade edilen niyetin hususiyetleri nelerdir?

sorusuna cevap veriyor; “Ameller ancak niyetlere göredir” hadisini şerh ediyor; niyeti ağızla söylemenin bazen insanı aldatabileceğini ve niyette “kalbin kastı”nın esas olduğunu anlatıyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi

 

80. Nağme: Kur’an’ın Gölgesinde Ra’d Sûresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sabahki tefsir dersimizin 7:34 dakikalık bölümünde aşağıdaki soruların cevaplarını ve şu mealdeki ayetle ilgili bazı nükteleri bulacaksınız:

Ra’d Sûresi’nin 2. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Allah O’dur ki, gökleri direksiz yükseltti, onu görüyorsunuz, sonra arş üzerine istiva etti, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi. Her biri belli bir vakte kadar akar gider. Bütün işleri O yönetiyor. Âyetleri O açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınızı iyi bilesiniz.”

Merhum Seyyid Kutub, “Fî Zilâli’l-Kuran” adlı tefsirinde Ra’d Suresi’ne başlarken hangi hususlara değinmektedir?

Kur’an-ı Kerim’in esrârını kimler anlayabilir?

İlahî Kelam kimlere cömertlikte bulunur?

Arş ile alâkalı düşüncenin temeli nasıl olmalıdır?

Bütün işleri O yönetiyor.” ayeti âlem-i emir açısından nasıl anlaşılmalıdır?

 

79. Nağme: Nasılsınız?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

6 dakikalık bu hasbihalde şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Selef-i sâlihîn “Nasılsınız?” sorusuna ne cevap verirlerdi?

Gaye-i hayal ile âkıbet endişesi arasında nasıl bir fark vardır?

Ehl-i dünyanın bizde yaptığı en büyük tahribattan biri olan günümüzün hastalığı nedir?

Gerçek tevbe nasıl olur?

78. Nağme: Dağınık Halimiz ve İslamî Heyecan

Herkul | | HERKUL NAGME

5 dakikalık, muhasebe ağırlıklı bu hasbihalde şu soruların cevaplarını bulacaksınız:

Konuşan insan için dinleyicinin ilham vesilesi ya da varidât engeli olması söz konusu mudur?

Cuma hutbesi nasıl dinlenmelidir?

Cuma namazlarında iyice zâhir olan dağınıklığımızın asıl sebebi nedir?

Perişan halimizin hesabını sormaya nereden başlamalıyız?

İslamî heyecan nasıl olur?

77. Nağme: Müjdecinin Hediyesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sabahki tefsir dersine ait 05:39 dakikalık bu nağmede aşağıda meali verilen ayet-i kerimeyle alâkalı bazı nükteleri, Hazreti Yakup’un müjdeciye verecek bir şey bulamayınca ona dua etmesinin hatırlattıklarını ve ekte sıralanan soruların cevaplarını bulacaksınız:

Yusuf Sûresi’nin 101. ayetinde mealen şöyle buyuruluyor:

“Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hakimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri Yaratan! Dünyada da, âhirette de mevlam, yardımcım Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dahil eyle!”

Hazreti Yusuf (aleyhisselam) talebini dile getirmeden önce geçmişte mazhar olduğu nimetleri sayıp dökerken ne kastetmektedir?

Dua ve ibadetlerde istekleri sıralamadan önce Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâda bulunma adaptan mıdır?

Dua, hediye ve mükâfat sayılır mı?

Kur’an okumayı öğrenen, bir sure ezberleyen ya da hatim eden bir çocuğa nasıl mukabele edilmelidir?

 

76. Nağme: Hocaefendi Fıkra Anlatıyor: Kurttan Alınan Ders

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bazı arkadaşlarımız Muhterem Hocamızı hep gözü yaşlı gördükleri için çok üzüldüklerini ve tebessüm eden kareler de beklediklerini ifade eden mesajlar gönderiyorlar. İşin doğrusu yüzünüzde gülümseme ve gönlünüzde inşirah hasıl edecek görüntüler paylaşmayı çok arzuluyoruz. Heyhat ki karşımızda insanlığın ve ümmet-i Muhammed’in dertleriyle iki büklüm bir insan var.

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz hayatı boyunca sadece üç defa –kendisine yakışan keyfiyet içinde– gülmüş ve asla gayr-i ciddiliğe geçit vermemişti. Bununla beraber, tebessüm etme, insanlara yumuşak davranma, herkese bağrını açma ve yanında herkesin rahat hareket etmesine imkan tanıma hususlarında örnek olmuş; gerekirse mehafet ve mehabet halini bile baskı altına alarak insanları rahat ettirme ve onları boğmama esasına işaretlerde bulunmuştu. Muhterem Hocamız, Rehber-i Ekmel’in sünnetine uyarak muhataplarına hep tebessümle muamelede bulunuyor; şu kadar var ki, bir taraftan, hürmet duygularını davet eden bir vakar ve heybet, diğer taraftan da sevgiyi celbeden bir tevazu ve mahviyet içinde hareket ediyor.

Bazı hak dostlarının, sürekli marifet ufkunda bulunmaları itibarıyla hep mehabet ve mehafet yaşayan talebelerine biraz nefes aldırmak ve tam canları gırtlaklarına geldiği sırada onlara oksijen yudumlatmak için espri ve nüktelere başvurmaları türünden, bazen hikmet edalı olan ve belli bir gayeye matuf dile getirilen mizah diyebileceğimiz türden latife, nükte, kıssa ve menkıbeler de anlatıyor.

İşte, bu nağmede Muhterem Hocamızın en sondan bir önceki ikindi sohbetinde anlattığı bir fıkrayı seyredebilir ya da dinleyebilirsiniz.

Muhabbetle…

 

75. Nağme: Komutanlar da Ağlar mı?

Herkul | | HERKUL NAGME

Genelkurmay Başkanı’nın şehit cenazesindeki gözyaşları nasıl değerlendirilmelidir?

“Ağlamayan da kaybetti ağlayan da!..” sözüyle ne kastedilmektedir?

Cehennemin alevlerini söndürecek olan iksir nedir?

Hangi gözyaşları insana kayıplar yaşatır?

Peygamberce ağlama nasıl olur?

***

Sevgili Dostlar,

Muhterem Hocamız ikindi namazından sonraki çay faslında yukarıdaki soruların cevaplarını da ihtiva eden bir konuşma yaptı. O iç yakıcı sözleri 9 dakikalık video ve ses kayıtları şeklinde hiç vakit kaybetmeden sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Hürmetlerimizle…

74. Nağme: Bamteli ve Kırık Testi’de Bu Hafta

Herkul | | HERKUL NAGME

Bugünkü “Nağme”de (her pazartesi olduğu gibi) bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi’sini nazara vermekle yetineceğiz. Zira 36.51 dakikalık görüntülü ve 4 sayfalık yazılı sohbetin ikisi de bütün günümüzü dolduracak kadar muhtevalı.

BAMTELİ:  Nefis, İkbal ve Âhiret

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son sohbetinde şu soruları cevaplıyor:

Soru: 1) “Bir tevcihe göre, Hazreti Yusuf’un “Nefsimi tebrie etmem” deyişi ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in “Beni nefsimle baş başa bırakma” duası nazar-ı itibara alınırsa, peygamberler de nefislerinden korkmuşlar mıdır?”

Soru: 2) Kur’an-ı Kerim’in Hazreti Yusuf’a Mısır’da itibar ve iktidar verildiğini anlattıktan hemen sonra ahiretteki ücret ve mükâfata vurguda bulunması hangi mesajları ihtiva etmektedir?

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli

***

KIRIK TESTİ: Nazarî ve Amelî Milliyetperverlik

Muhterem Hocamız en son yazılı sohbetinde ise,

“Nazarî ve amelî milliyetperverlikten bahsediyorsunuz. Bu ifadelere yüklediğiniz mânâları lütfeder misiniz?”

sorusuna cevap veriyor; ırkçılık ile müsbet milliyetçilik arasındaki farkı ve “amelî milliyetçilik” tabiriyle kastedilenleri anlatıyor:

http://www.herkul.org/index.php/krk-testi/kirik-testi