7. Nağme: Fincana İşlenen İrfan Nakışları

Herkul | | HERKUL NAGME

Fincana İşlenen İrfan Nakışları

Muhterem Hocamızın kahve sevdiğini bilen arkadaşlarımız bazen sabah dersleri arasında ya da ikindi sohbeti öncesinde kahve ikram ederler. Hocamız kahveyi içtikten sonra fincanı iki eli arasına alır; yavaş yavaş o yana bu yana çevirir, yukarıdan aşağıya hareket ettirir, telvenin aldığı yola ve bıraktığı izlere derin derin bakar. İslam’ın fal ile alakalı hükümlerini ve Hocamızın dinin emirleri karşısındaki hassasiyetini bilmeyen bir kısım misafirler, bu sahnelere şahit olunca, onun kahve falına baktığını bile zannedebilirler! Oysa Hocaefendi, irfan ve estetiğin telveye dahi aksedebileceğini gösterircesine kahve ile ebru yapmaktadır. Bazen öyle nakışlar ortaya çıkmaktadır ki görenleri hayrette bırakmaktadır. İşte öyle bir kahve faslından sonra kaptığımız fincanlardan birinin fotoğrafı:

5. Nağme: Klorak

Herkul | | HERKUL NAGME

Klorak

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, her hadiseyi bir mesaj olarak algılayan ve her vakıadan ibretler çıkaran bir insandır. Bugünkü dersten iki misal aktarmak istiyoruz:

  1. Hocamızın küçük vantilatörünün kabzası az lekelenmiş. Zat-ı alileri lekeyi giderebilmek için biraz klorak istedi. Elindeki ıslak bezle kabzayı silerken şöyle dedi:

“Küfür kalbin içine nüfuz etmiş bir lekedir; onu klorak çıkarmaz; fakat, günah yüzeydeki bir kir sayılır, vakit geçirilmeden üzerine tevbe klorağı dökülürse onu temizlemek mümkündür.”

  1. “Mescid-i Dırâr” ile alakalı değişik tefsirleri arz ettiğimiz esnada, bir arkadaşımız Rasûlullah’ın (aleyhissalatü vesselam) kendisine “el-Fasık” dediği, Müslümanlar aleyhinde dolaplar çeviren Ebû Âmir’in ismini zikretti. Tam ismin telaffuz edildiği anda salonun kapısı gürültüyle çarpıp kapandı: Hocamız şöyle dedi:

“Evet, o (Ebu Âmir) nifakı sebebiyle kendi üzerine kapıyı ebediyyen kapattı.”

4. Nağme: Yanık Tesbih

Herkul | | HERKUL NAGME

Yanık Tesbih

Bugünkü derste Tevbe sûresinin 61-72. ayetlerinin on küsur eserden hazırladığımız tefsirlerini Hocamıza arz ettik ve kendilerinin yorumlarını dinledik.

Hocamız her ayetle alâkalı pek güzel açıklamalar yaptı ama kalblerimize en çok tesir eden husus en sonda anlattığı hadise ve ondan çıkarttığı ibretti:

Bir Hak dostu büyük vecd içinde tesbih çekiyor; Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber dedikçe kâinatın zerrelerinin de kendisiyle beraber zikrettiğini duyuyormuş.

Bir aralık yanındaki talebe aklına gelmiş ve ona da işittirircesine sesini yükseltmiş. Tam o esnada Hazretin önünde manevi bir perde açılıvermiş, başka bir buud aralanmış.

Bakmış ki elindeki tesbihin her tanesi bir yıldız gibi ışık saçıyor, parıl parıl parlıyor; sadece bir tesbih tanesi ise adeta simsiyah, yanık ve kupkuru görünüyor.

Hazret hayretle meseleyi anlamaya çalışırken bir ses duymuş:

Yıldız gibi olan taneler sırf Allah rızası için yaptığın zikirle çekilmiş olanlar;

o kupkuru ve simsiyah tane ise “duysunlar, desinler, görsünler” düşüncesiyle nurunu kaçırdığın zikirden geriye kalan.

Muhterem Hocamız bunu anlattı ve ekledi:

Tesbih telafi edilebilir fakat ya nuru kaçırılan ömürlere ne demeli?!.

Allah muhafaza, ya bir ömür, hizmet ediyoruz zannedip de hep görünmede kalmışsak ve ötede hayatımızın tesbih tanelerini kapkara ve kupkuru bulursak, nice olur halimiz!..

2. Nağme: Sonsuz Nur’dan Sonsuz Nur İçin Selam

Herkul | | HERKUL NAGME

Sonsuz Nur’dan Sonsuz Nur İçin Selam

Kıymetli dostlar,

Geçen gün Muhterem Hocamızın “Sonsuz Nur” adlı eserinin Ezher Üniversitesi’nde ders kitabı olarak okutulduğunu bildiren bir kısa mesaj neşretmiştik. Dün o dersi veren Arapça Belagat Hocası Fethi Hicazî’nin bir mektubunu aldık. Hazret, Sonsuz Nur derslerine devam etmesi için müşevvik olan bir rüyayı ve selamı yazmış; sizinle paylaşmak istedik:

Fethi Hoca, Ezher Camii Osmanlı revaklarında siyer derslerine başladıktan bir hafta sonra adeti olduğu üzere ziyaret için köyüne gitmiş. Orada bulunduğu sırada birisi yanına gelerek kendisini  bir Hak dostunun gönderdiğini ve şu rüyasını nakletmesini istediğini söylemiş:  

İmam Şaravî ile beraber bir yerde oturuyorduk. Ona “Buraya teşrif etmenizin hikmeti nedir?” dedim. İmam Şaravî şöyle cevap verdi: Beni Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz gönderdi. ‘Sonsuz Nur derslerine başlaması vesilesiyle git Fethi Hicazî’ye selamımı bildir’ dedi.

Yaptığı Sonsuz Nur derslerinin henüz maruf olmadığı, çok az kimse tarafından bilindiği o günlerde böyle bir müjde alan Fethi Hicazî Hoca diyor ki: “Rüyayı gören bu zatla tanışmıyorduk. O da Allah Rasûlü’nün selamını ulaştırmak için beni epey aramış ve bir aracıyla bana bu mesajı göndermiş. Bu kutlu haberi derslerin devamı adına bir işaret ve bişaret olarak kabul ettim.    

Ayasofya

Herkul | | HERKUL NAGME

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ekim-1990 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

***

Mezopotamya yamaçlarındaki muhteşem kubbelerin inşasına ait usûlün en parlak örneği, en sadık temsilcisi ve Suriye ilhamlarının en can alıcı timsali, en kalıcı mâkesi Ayasofya, şarkın ilk “metropolitik” kilisesi ve “feth-i mübîn”e kadar da Hristiyan dünyasının biricik “büyük mabed”i büyük fetihle “iki bahr” arasında salîbin savleti kırılınca “Konstantiniyye” İstanbul, “büyük kilise” de Ayasofya Camii olur. Bu kutlu vazife ve mübarek unvan, 1934’te “fezasında ezanın susup” kubbesinde “Mevlâ’nın yâdının silineceği” ve asırlarca milletimizin ruhî hayatıyla iç içe olan ulu mabedin, kolu kanadı kırılıp bir müze hâline getirileceği âna kadar da devam eder.

Ayasofya, ilk basit şekliyle ve sıradan bir mabet hüviyetiyle Konstantin ve oğlunun eseri. Değişik aralıklarla üç müthiş yangın ve eski hâline benzetme istikametinde sürekli inşa ve onarımlar, bu tarihî katedralin, bugünkü sisli dumanlı durumuna denk bir tâli’sizlik… İmparator “Jüstinianus”un emriyle Hazreti Meryem’e armağan edilmek üzere, kâmilen tuğladan yapılması, camileşen bu büyük kilise uğrunda sergilenmiş en büyük tarihî gayret misali… Mimarî güzellik, iç debdebe, dış ihtişam ve Meryem Valideye ithaf gibi yürekleri hoplatan maddî-mânevî bütün güzellik unsurlarını ihtiva eden ulu mabet, görkemine uygun muhteşem bir küşâdla ibadete açılır. O güne göre her şey o kadar eksiksiz, o kadar parlak, o kadar büyüleyici düşmüştür ki, bir tarafta kendinden geçip naralar atan halk yığınları, Hazreti Mesih’i hoşnut ettiklerini sayıklarken, diğer yanda imparator, yapıp ortaya koyduğu bu büyük eserle meşhur, Hazreti Süleyman’ı kastederek “Süleyman seni geçtim!” diye haykırmaktadır. Gariptir; bu şatafatlı açılış üzerinden henüz çeyrek asır geçmemiştir ki, ulu mabet bu defa da şiddetli bir zelzele ile sarsılır.. o muhteşem kubbenin bir yanı çöker.. vaiz kürsüsü ve Hristiyanlarca mukaddes ekmek ve şarap dolapları paramparça olur. Derken mabet yeniden onarıma alınır.. inşa, tezyin.. çok geçmeden, arkadan Lâtin’lerin Konstantiniyye’yi işgalleri ve yüce mabedi yakıp yıkmaları.. içindeki kıymetli eşyayı yağmalamaları ulu mabedin bir türlü bitmeyen çileli ve sisli hayatından sadece birkaç satır… Yapıldığı günden itibaren hiçbir zaman belini doğrultma fırsatını bulamayan Ayasofya, ancak on beşinci asrın son yarısına doğru, gerçek sahiplerinin eline geçince beş asırlık bir gül devri idrak edebilecektir.

Tam akide boğuşmalarının azgınlaştığı, Bizans’ın temelinden sarsıldığı, Ayasofya’nın da mânâ ve muhtevasıyla müntesiplerinin elinde sürüm sürüm hâle geldiği çok buhranlı bir dönemde, bu defa da statiğin vefasızlığı en ürpertici şekilde kendini hissettirir. Ve âdeta, Bizans’taki yıkılış çalkantılarına, Ayasofya’nın kubbe ve duvarları da bütünüyle iştirak ediyormuş gibi, kubbe ve kubbe istinatları arasında bir iftirak, bir kaçış baş gösterir.

Konstantiniyye’nin İstanbul olma “sath-ı mâili”ne girdiği bu esnada mail-i inhidam ulu mabede, hayırlı el mimar Hayreddin’in dâhiyane tedbirleri imdada koşar.. onu çevresinden payandalar ve mukadder bir çöküşten kurtarır ki, rivayete nazaran Edirne’de hükümdarın karşısına çıkan koca mimar: “Hünkârım! Ayasofyanın minarelerinin ayaklarını hazırladım. Artık onu cami yapmak da size kalıyor.” der; padişahın rüyalarını onunla paylaştığını gösterir. Böylece Ayasofya son bir kere daha ölüm çukuruna yuvarlanmayı Müslüman Türk’ün kolları arasında atlatır. Ve sağlam bir zemine oturur; ölümsüzlüğe erer.

Fatih ve fetih ordusu ilk cuma namazlarını Ayasofya’da eda ederler.. daha sonra cami olma yolunda evolüsyon görüyor gibi minareleri, sağında-solundaki ilaveleri ve her yeni hükümdarın, devrinin sanat anlayışı içinde ona değişik bir boya çalmasıyla yüce mabet, şekillene şekillene bugünkü halini iktisap eder ve bugünlere gelir ulaşır…

Bağrında eda edilen ilk cuma namazından itibaren Müslümanların gönlüne giren ve daha sonra günde beş defa onların ruhî hayatıyla bütünleşen Ayasofya, bize o kadar ısınmış bizimle o kadar içli dışlı olmuştu ki; bir gün İstanbul’u işgal edip camileşen bütün kilise ve manastırları eski hâline çevirerek, minarelerine çan takmak isteyen “ehl-i salîb”e karşı, en yüksek ve gür sadâ onun kubbesinden taşıp Anadolu’nun dört bir yanında yankılanmıştı. Bu mânâlı ve görkemli kükreyişle milletimiz istiklale giden yolları bulmuş ve Ayasofya da kubbesine salîb yerleştirilmeden kurtulmuştu. Kurtulmuştu ama; bugüne kadar hep ruh ve irade nesilleriyle temsil edilen, daha çok da bir “kuvve-i kudsiye”ye musahhar olan ulu mabet, bir zamanlar, bütün bütün maddîleşen bir dünyadan kaçıp, mânânın temsilcisi Muhammedî ruha teslim olduğu gibi, bu defa da beş asır boyunca kendisine sahip çıkanların, materyalist Batı ile zifaf sevdasına düşmeleri karşısında cami-kilise arası bir berzaha yuvarlanmış ve bir kurtarıcı ruh beklemeye başlamıştı… Ayasofya’yı düştüğü bu son berzahtan kurtarıp yeni bir dirilişin Arasat’ına ulaştırmak için Hızır çeşmesinden su içmiş Hızır Çelebi’lere, Ulubatlı Hasan’lara, Akşemseddin’lere ve Fatih’lere ihtiyaç var. Yani, medresenin ilim ruhuna, tekyenin gönül hayatına, kışlanın disiplinine ve bu sacayağını bütünleştirecek bir baş yüceye ihtiyaç var…

Ayasofya, milletimizin ruhuyla o kadar bütünleşmiş ve onun benliğine o kadar sinmiştir ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen onun hâlâ, o kendine has ışıktan atmosferi sessizliğe boğulmuş nurlu minareleri ve aydınlık devirlerini tedai ettiren çevresi, iklimine uğrayan hemen herkese, kadimden onların dostuymuş gibi bir şeyler mırıldanır, bir şeyler sayıklar ve bir şeyler anlatmaya çalışır.. bizler, her semtine uğrayışımızda onu şanlı geçmişimizden ve muhteşem cedlerimizden bize intikal etmiş bir pırlanta gibi seyrederiz; o da gözlerimizin içine gülerek bizlere bazı imalarda bulunur ve ruhlarımıza bir kısım gizli duygular fısıldar.

Evet o, bugünkü hüzünlü hâli, yürekler acısı yalnızlığı ve zaman karşısında morlaşan mağlup hevasıyla dahi, hep kendinden söz ettirmek, kendini sevdirmek isteyen bir çocuk gibi, ne yapıp yapıp, bir yolunu bulup gözlere, gönüllere girmeye çalışmakta ve geçmişteki rengi, ışığı ve atmosferiyle bir şiir olup ruhlarımıza akmaktadır.

Ayasofya, hafif sisli görünüşü, ince turuncu havası ve şimalli tabiatıyla, Anadolu’dan daha çok, Batı yamaçlarının vahşi gülleri gibi, ilk bakışta duygularımıza biraz sertçe çarpar geçer.. ama arkadan beş asırlık dostluk ve ünsiyetin bütün ışıkları, bütün renkleri, bütün incelikleri buğu buğu zevk dalgaları hâlinde dört bir yanımızı sarınca, onu en sıcak duygularla kucaklar ve öz be öz kendi bahçemizin gülü gibi koklamaya başlarız. Geçmişin hülyalı mavilikleri içinde onu, pırıl pırıl, taze tenli, gencecik günleriyle tahayyül eder ve gönüllere girdiği mânâ derinlikleriyle duymaya çalışırız. Bu esnada o, kendi mûsıkîsini mırıldanmak için bir mızrap gibi eski hatıralar üzerine inip kalkmaya başlar ve bir ses yumağı, ses paketi misillü bağrında sakladığı ak-kara, acı-tatlı, hoş-nâhoş bin yedi yüz senelik bütün geçmişini, bütün sergüzeştini haykırmak ister. İster de ağzına bant yapıştırılmış veya fermuar vurulmuş bir insan gibi, yutkunur.. bir şeyler anlatmaya çalışır; fakat anlatamaz.. anlatamaz da hicranla iki büklüm olur.. mosmor kesilir ve bir tuğla yığını gibi yerinde kala kalır.

Ayasofya, asırlar ve asırlar boyu bizim dünyamızla o kadar kaynaşıp bütünleşmiştir ki, ona halis bir İstanbul nazarıyla bakabiliriz. Evet, dört bir yanında onu destekleyip ayakta kalmasını sağlayan istinat duvarları, harimindeki irili ufaklı Osmanlı hükümdarlarına ait ilaveleri, cihan devletinin dört asır boyu idare merkezi sayılan Topkapı sarayının himaye, vesaye ve komşuluğuna mazhariyeti.. nihayet, yanı başındaki Sultanahmet Camii ile bunca zaman içli dışlı yaşaması onu bizim dünyamızın kopmaz bir parçası hâline getirmiştir.

Her gün güneş doğarken onun minareleri arasından dalga dalga ışıklar yayılır; kubbesini yalar geçer ve gider Sultanahmet Camiine ulaşır.. batarken de Sultanahmet Camiini kucaklayan ziya hüzmeleri, ikindi sonrasının hüzünlü esintileri ile Ayasofya’yı okşar ve Topkapı sarayının üstünden boşluğa kayar. Işık, günde iki defa, bu iki ulu mabet arasında gelir-gider.. ve âdeta Hazreti Mesih’den Hazreti Ahmed’e Hazreti Ahmed’den Hazreti Mesih’e birer tahiyye akisleri sergiler durur.

Bilhassa hüzne açık sineler bu iki mabet arasında ve Topkapı sarayı güzergâhında sürekli doğudan batıya doğru, sisli ve serin bir havanın estiğini duyar; bu esinti ile beraber ruhlarına çarpan çaresizlikle burkulur ve inlerler. Bazen ufukları bütün bütün sis ve duman kesilir. Bazen de, hafakan hâline gelen ızdırapları, Kudreti Sonsuz’un inayetiyle bütünleşir ve birer şehadet parmağı gibi hep öteleri gösteren minareler arasında, değişik bir temâşâ zevkine ulaşır ve ye’sini parçalayacak bir büyü bulmuş gibi iradesine fer gelir.. ve bir adım daha atınca, bizler için her zaman ardına kadar açık bulunan Rahmeti Sonsuz’un rahmet kapısından içeriye girer.. bütün kalbiyle ona yönelir ve “Ey açılmaz kapıları açan Rabbimiz! Şimdiye kadar lütfedip açtığın binlerce kapı gibi, Ayasofya’nın paslı kilitlerinin pasını çöz, kapılarını aç artık ve yıllardan beri secdesizlikten simsiyah kesilmiş zeminini secdeli başlarla nurlandır..!” hicran dolu niyazlarıyla yakarışa geçerler.

Ayasofya’nın bugünkü durumu, hemen herkese dâhiyane; fakat ızdıraplı bir şeyler söyletecek mahiyettedir. Evet onun, yüreklere oturan buruk halini, yüzümüze bakıp bakıp konuşamayan bir insanınkine benzer şekildeki melâlini her müşâhede edişimizde ruhumuzun derinliklerine, iç âlemimize benzeyen emeller ve hülyalarımıza benzeyen arzular aşılar.. bu esnada, uykuya yatmış gibi olan bütün duygularımız uyanır, onu bir sabah aydınlığı içinde kucaklar.. çehresindeki geçmişe ait rüyalarımızı, gelecekle alâkalı hülyalarımızı bir kere daha temâşâ eder ve o sis-duman içinde kendimizi en tatlı düşlerin akıntısına salıveririz.

Bazen, Sultanahmet minarelerinden yükselip, ta Topkapı Sarayı’na kadar ulaşan ezan seslerini, Ayasofya’dan kopup gelen çığlıklar hâlinde dinler; mazinin tat ve şivesi ile gönüllerimizi bir büyünün sardığını duyar ve âdeta sihirli kanatlarla geçmişin semalarında uçuyor gibi oluruz. Bazen ezanla gelen tedailerle, ruhlarımıza o kadar derin şeyler siner ki, sanki minarelerden yükselen “emr-i bülend”e fetih ordusu da mehteriyle, gülbanklarıyla refakat ediyormuş gibi ihtişam esintileri duyulur her yanda…

Ayasofya’nın çevresindeki o ihtiyar ağaçlar, ihtiyar duvarlar ve kim bilir hangi hatıralarla dolup-taşan kubbeler, kubbecikler, zaman zaman ruhlarımızda öyle anlaşılmaz hisler hâsıl eder ki, onun bugünkü gecesinden kopup gelen bu duygular tıpkı birer matkap gibi sinelerimizi deler ve gönüllerimizde silinmeyecek izler bırakır geçerler. Ne var ki, bu hâl çok uzun sürmez; birdenbire inanç ve ümit ufkumuzda şafaklar tüllenmeye başlar.. ve kışın bahar emareleri karşısında bozguna uğradığı; gecenin, şafağın pençesinde hırıltıya düştüğü gibi, Ayasofya’yı saran bunca zamanlık kasvetli bulutlar da birer birer dağılır ve yerlerini bize ait o masmavi günlere bırakırlar.

Evet, hiçbir zaman karanlıklar ebedî olmamıştır ve olamaz! Hiçbir zaman boşluk sonsuza kadar sürüp gidemez! Hiçbir zaman sükût ilanihaye devam edemez..! Onun içindir ki, gönüllerimize göre olmasa bile, gecenin en karanlık demlerinde dahi, bize ümitle göz kırpan ışıklar, ruhlarımızı doldurup içlerimize inşirah salan ilâhî soluklar ve iradelerimize fer veren esinti ve kıpırdanışlar hiçbir zaman eksik olmamıştır, olmamaktadır ve olmayacaktır!

Bilhassa, şu anda dünyanın dört bir yanında, birbirinden parlak, birbirinden güzel baharlar tüllenmeye başlamıştır. Her yerde yeşeren bu umumî bahardan Ayasofya’da mutlaka nasibini alacaktır ve alması da tabiîdir. Bizler, onun bu upuzun hicranlı döneminde bile, bu inancımızı hiçbir zaman kaybetmedik. Kaybetmek şöyle dursun, her gün yeni bir ümitle onun kapılarının aralandığını görüyor gibi olduk, ruhlarımızda şehrayinler yaşamaya başladık.

Her gün, onun için biraz daha gürleşen soluklar, heyecanla çarpan sineler, pekişen ruhî rabıtalar, coşan arzular ve sımsıcak dudaklar gibi gönüllerimize konup kalkan vâridâtlar, ilhamlar.. yıllardan beri yaşanan hafakanlarla yer değiştiren ümitler, aşklar, iştiyaklar, inbisatlar ise, bu mübarek fecrin aldatmayan emareleri…

Yıllarca, ışıkların, renklerin ağlayışıyla sararıp solan ve yorgun düşen Ayasofya, yüzümüze hep mecalsiz mecalsiz baktı ve sitemle burkuldu. Yıllarca çevresindeki çiçeklerin ekşi çehrelerinden şadırvanın hüzünlü akışına, güvercinlerinin gamlı gamlı uçuşundan koskoca âbidenin inkıraz rengine bürünmüş olmasına kadar burada her şey bir ölü evi matemiyle inledi ve Heraklit bekledi.

Bu kadar çileden sonra biz ve o, gecenin şu sisli anında “İşteddî ezmetü tenfericî!”[1] der gibi, gök kapılarının birdenbire sırlı bir açılışla ardına kadar açılacağını; gözlerimize gönüllerimize öteden ışıklar, ümitler yağacağını; boynunu büküp hüzün murâkabesine dalmış gibi duran selvilerin silkinip neşe ile salınacağını ve Ayasofya’nın semalarında peşi peşine sökün eden şafaklarla çevresini saran sislerin silinip gideceğini… Hâsılı bir kısım sırlı ışıkların bu karanlık geceyi delip gül devrine giden yollara nurlar salacağını bekleyen bir hâlimiz var.. bir Fatih, bir Ulubatlı Hasan, bir Hızır Çelebi ve bir Akşemseddin bekleyen inançlarımız var, ümitlerimiz var düşlerimiz var…

           Gözlerimde yaş, gönlümde hüzünden bir derya,

           Aç artık kapılarını bize Ayasofya!




[1]   “Karar kararabildiğin kadar! Karar ki, karanlığın açılması en çok koyulaştığı zaman başlar.” Bkz.: el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/436; ed-Deylemî, el-Müsned 1/426.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ekim-1990 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.