501. Nağme: Yeryüzü Cennetinin Bahtiyar Fertleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Yuvalar da yıkılmaya yüz tuttu!..

*Allah, bize istikamet-i tâmme ihsan eylesin. Bir anlamda o istikameti elde etme, elde ettikten sonra da onu koruma ortamını yitirdik. O blokaj ayağımızın altından kaydı ya da kırıldı veya şiddetli kırılma ihtimali taşıyor. Biz de onun karşısında endişeleniyoruz; bütün bütün kırılmasın, dağılmasın, çözülmesin, ayağımızın altından kayıp gitmesin. Fakat esas bizi biz yapan hususları çoktan kaybettik.

*Bu cümleden olarak, çok mükemmel bir yuvamız vardı bizim; anne-baba, anne-baba olmanın yanı başında aynı zamanda birer mürebbi-mürebbiye idiler.

*Heyhat, bir yönüyle o yuva, yıkıldı; o sokak, tarumar oldu. O medrese, ruhunu kaybetti; kalbî ve ruhî hayattan uzaklaştı, kitapların satırları arasında kendini teselli edecek şeyler aramaya durdu.

*İsterseniz yuvaya bir molekül nazarıyla bakabilirsiniz; aileleri, cemiyet heyet-i umumiyesini teşkil eden moleküller olarak görebilirsiniz. Ya da mikro âleme inerek, yuvaya atom nazarıyla bakabilirsiniz; anne-babayı onun nötron ve protonu olarak, o cazibeye kapılıp onların etrafında pervane gibi dönen elektronları da kız erkek evlat gibi görebilirsiniz.

*Bu bir iddia olmasın fakat epey zamandır, 20-30 senedir, “ricâl” (hadis-i şerifleri nakleden ve râvî diye anılan zatlar hakkında, hadis rivayetine ehil olup olmadıklarını belirlemeye yönelik gerekli her türlü bilgiyi derleme, koruma ve değerlendirme ilmi) ile meşgul oluyoruz. Görebildiğim kadarıyla, iki veya üç tane insan eşinden ya ayrılmıştır ya da ayrılmamıştır. Dövme, öldürme, eşini sokağın ortasında vurma, kadınları şikâyet eder hale getirme, Batı’da cereyan ettiği üzere reaksiyon olarak bir Feminizm mülahazasının doğmasına sebebiyet verme… Bunlar o günün insanının kâbusları içinde bile görülmeyen şeylerdi.

Aile, toplumun yapı taşıdır; sağlam toplum ancak sağlam yuva ile mümkün olur.

*Selef-i salihînin teşkil ettiği yuvada fertlerin birbirlerine sağlam irtibatları vardı. O sağlam irtibat ve yuvadaki rasanet topluma aksediyordu.

*Eşine olan sevgi ve hürmetinin yanında onun şehadeti karşısında metanet gösteren, “Rasûlullah’a benden selam söyle!..” deyip şehadet şerbetini önce kendisinin içememiş oluşuna kederlenen ve eşinin okunu kılıcını alıp onun kaldığı yerden vazifeye devam eden Hazreti Havle… Babasını, eşini, çocuklarını ölesiye sevmekle beraber onları mukaddesat uğrunda mücahedeye göndermekten de geri durmayan, sonra elinden geldiğince müminlere yardımcı olmak gayesiyle kendisi de harb meydanına koşan, bir aralık yaralı oğlunun kolunu sarıp onun sırtına vurarak “Git oğlum, yerine dön; Rasûlullah’ın önünde savaş, ona zarar gelmesin!” diyen Hazreti Nesibe… Uhud’da “Rasûllullah (aleyhissalâtü vesselam) vefat etti!” sözünü duyunca kılıcını çekip ileriye atlayan ve “O’nun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz?” diyen Sa’d bin Rebî’ gibi insanlardan oluşan bir yuva ve toplum mutlaka aynı ruh enginliğinin boyasını alacaktı/almıştı.

*Şimdi bu insanların molekül teşkil ettiği o küçük yapıyı ve sonra da bu moleküllerden meydana gelen heyet-i umumiyeyi düşünün. Düşüncelerini ne üzerinde yoğunlaştırmışlar? Onlar, bütün duygu ve düşüncelerini Allah ve Rasûlü’nde teksif etmişler. Onların yetiştirdiği nesiller de sâlih daireler, doğurgan döngüler türünden hep hayırlı olmuş. Hayırdan hayır doğmuş, hayırdan hayır doğmuş ve hayırlı nesiller, dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açmasını temin etmişler.

*İzdivaç meselesinde baştan basiretli davranmalı. Zıtlaşma kaçınılmaz olan kimselerle yuva kurma doğru olmasa gerek. Şayet ezkaza böyle bir şey olmuşsa, rehabilitelerle o yuvadaki herkesin aynı duyguya ve aynı dünya görüşüne ulaşmaları sağlanmalı. Umumî iş ve hizmetlerin yanında aile fertlerinin aynı hayat felsefesini paylaşmaları adına ortaya konacak gayretlerle sabah akşam taçlandırılmalı.

“Allah’a isyan” söz konusu ise, anne baba da olsa kula itaat edilmez.

*Mü’min çok dengeli olmalı. O her zaman neye karşı, ne kadar alaka duyması gerektiğinin muhasebesini yapmalı. Tabii ki, Allah’a kulluğu, Rasûl-ü Ekrem’e ümmet oluşu ve dine hizmet etmeyi değerler hanesinin başına koymalı ama mesela anne-babasının hukukunu da mutlaka gözetmeli.

*Hazreti Sa’d bin Ebî Vakkas, daha hayattayken Cennet’le müjdelenmiş sahabe arasındadır. O, İslam’a bütün kalbiyle inanmış, emirlerine canla başla sarılmıştı. Ne var ki onun Müslümanlığı, namazı, Efendimiz’e bağlılığı ve O’nun sevgisini her şeyden üstün tutması, annesini çok rahatsız etmişti. Annesi, oğlunun dininden vazgeçmesini istemiş, onu ikna edebilmek için adeta çırpınmış; nihayet putlar adına yemin ederek, “Sa’d, sen Muhammed’in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben ne bir şey yerim, ne de içerim!” demişti. Gerçekten birkaç gün yememiş içmemiş, öylece beklemişti. Hazreti Sa’d, annesine çok bağlıydı; ona karşı saygıda kusur etmezdi. Zaten annesi de bunu bildiği için böyle bir yola başvurmuştu. Fakat Hazreti Sa’d’ın nihaî sözü şöyle olmuştu: “Anacığım, seni çok severim, üzülmeni hiç istemem. Fakat vallahi anne, iyi bil ki, yüz tane canın olsa, birer birer çıksa, ben yine dinimden dönmem! Artık sen bilirsin. İster ye, ister yeme!..”

*Bu hadise üzerine, “Allah’a isyan” söz konusu olunca anne baba da olsa kula itaat edilmeyeceğini açıklayan Ankebût Sûresi’nin 8. âyet-i kerimesi nazil olmuştu: “(İyi bir mü’min olabilmenin gerekleri içinde) insana anne babasına iyi ve içten davranmasını emrettik. Eğer, Ben’den başkasının ilâh olamayacağı konusundaki kesin bilgine zıt olarak bâtılı taklitle herhangi bir şeyi Bana ortak tanıman için seni zorlayacak olurlarsa, bu hususta onlara itaat etme. Neticede dönüşünüz Banadır ve Ben, bütün yaptıklarınızın ne manaya gelip ne sonuç verdiğini size gösterecek ve onlardan dolayı sizi hesaba çekeceğim.”

Gaye-i hayale yürekten bağlılık ama anne babaya da azami saygı…

*Hakiki müminin çizgisi: O bir taraftan gönülden bağlanması gerekli olana (Allah’a, Rasûlullah’a, dine hizmete) yürekten bağlanır, fakat bir taraftan da tâlî derecede saygılı olması gereken anne-babaya -henüz inanmamış olsalar da- saygıda kusur etmez. Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri de bu konuda hüsn-ü misaldir. Anne babası onu, Rasûl-i Ekrem’e tâbi olduğundan dolayı hapsetmiş ve Müslümanlarla buluşup görüşmesini engellemişlerdi. İslâm’dan uzaklaşması için çeşitli maddî ve psikolojik müeyyideler uygulamışlar, türlü baskılar yapmışlar; bütün malını elinden alarak onu tam bir yoksulluğa itmişler, hatta sonunda zincire vurmuşlardı. Fakat o büyük sahabi, zincirlerden ne zaman azıcık kurtulsa, soluğu Allah Rasûlü’nün yanında almıştı.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. Ebediyetlere yürürken de hayatına denk bir mahviyet duygusu içinde ve yüzü toprağa bulanmış vaziyette göçüp gitmişti. Bir rivayete göre, Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mus’ab’ının bu hâlini şöyle dile getirir: “Hazreti Mus’ab hayatta olduğu sürece beni koruyacağına ve bana herhangi bir zarar dokundurmayacağına dair söz vermişti. Şimdi elleri ve kolları budandığı için ‘Ya, Rasûlullah’a bir şey olursa?’ diye hicabından yüzünü saklamaktadır.”

*Rasûlullah’ı bir gölge gibi takip eden, O’nun bütün sözlerini tespit etme gayretiyle yanıp tutuşan mümtaz sahabî Hazreti Ebû Hüreyre de anne ile imtihan olanlardan. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) annesinin hidayete ermesi için çok gayret gösteriyor, ona hep hürmetle muamele ediyor ve sürekli duada bulunuyordu ama annesi İslam’a yanaşmadığı gibi başta Efendimiz olmak üzere Müslümanlara kötü sözler etmekten de geri durmuyordu. Uzun zaman bu hal devam etmiş; Ebû Hüreyre hazretleri dininin gereklerini yerine getirdiği gibi annesine karşı da hep hürmet ve şefkat sergilemişti. Yine bir gün annesine gitmiş ve ondan kederini şiddetlendiren sözler işitmişti Hele Allah Rasûlü hakkında duyduğu hakaretler karşısında iki büklüm olmuştu. Bir yanda ölesiye sevdiği İnsanlığın İftihar Tablosu, diğer tarafta ise varlık vesilesi annesi vardı. O, tarafını çoktan seçmiş, kendisini Allah Rasûlü’nün huzur dolu meclisine atmıştı ama gözyaşlarına da hâkim olamamıştı. “Yâ Rasûlallah, annemi İslam’a davet ediyorum ama bir türlü yanaşmıyor. Üstelik size karşı ağıza alınmayacak sözler sarf ediyor! Ne olur annemin hidayeti için dua buyurunuz!” demişti. Hazreti Ebû Hüreyre, Allah Rasûlü’nün duasının kabul olacağına öyle inanıyordu ki, o mübarek dudaklardan dua sözcükleri duyulur duyulmaz, koşup evine varmıştı. Bakmıştı ki, içeriden su şakırtıları geliyor. Biraz sonra içeri girince annesinin gusletmiş olduğunu ve şehadet getirdiğini görmüştü.

Kendimi hiç affetmiyorum!..

*Hizmet mülahazası ve hicret düşüncesi çok önemli olsa da, anne-babayı ihmal etmeye sebebiyet vermemelidir. Hizmet erleri engin bir şefkatle bütün insanlığın saadeti adına diyar diyar dolaşırken, kendi anne-babalarını, aile fertlerini ve akrabalarını da unutmamalıdırlar. Belki iki vazifenin de hakkını beraberce verebilecekleri hizmet zeminleri ve imkânları oluşturmaya çalışmalıdırlar.

*Manisa’ya tayin olduğum günlerde Erzurum’a gidip sıla-yı rahimde bulunmuş, anne-babamın ellerini öpmüş ve birkaç gün yanlarında kaldıktan sonra yeni yerime gitmek için onlardan izin istirham etmiştim. “Müsaade ederseniz gidip vazifeye başlayayım.” deyince, babam “Önümüzdeki Perşembe’ye kadar gitmesen, yanımda kalsan!” dedi. Ben karşılık vermedim, sadece boynumu büktüm ve gitmemin daha hayırlı olacağını ima ettim. Babam, derince düşüncelere daldı, biraz bekledi, sonra gözleri yaşlı, ellerini omuzuma koydu, “Git” dedi, “Burada bir çift göz, orada ise binlerce göz bekliyor, git!” Bir programa yetişme gayretiyle ellerini öpüp ayrıldım ve İzmir’e döndüm. Bir hafta sonra, Ramazan ayının bir Perşembe gecesi babamın vefat ettiğini öğrendim. Son anlarında onun yanında bulanamayışıma çok üzüldüm. Hele onun keramet gösterircesine dile getirdiği “Rüyamda yedi kabir gördüm, yedincisi benimdi. Bir hafta sonra gitsen!” teklifini hemen kabul etmeyişim, içimde sürekli kanayan bir yara olarak kaldı. O, yaptığım işin doğruluğuna ve bereketine inansa da, benden razı olarak “git” dese de, ben başka bir çözüm yolu bulmalı ve arzusunu yerine getirmeli değil miydim? O bir civanmertlik yapmışsa, bu fedakârlığı ona aittir ve onun fazilet hanesine yazılır; fakat acaba ben başka bir formül bulamaz mıydım? İşte, bu endişeden dolayı hâlâ çok ciddi bir sorumluluk hissiyle iki büklüm olduğumu ve kendimi hiç affetmediğimi söyleyebilirim.

*Hâsılı, Allah sevgisi, Peygamber muhabbeti ve dine hizmet gayreti esas olduğu gibi, üzerimizde hukuku bulunan insanların haklarına milimi milimine riayet etmek de bizim için bir zarurettir.

500. Nağme: MÜNÂFIKLAR

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Izdırapsız sinelerin bir parça etten farkı yoktur!..

*Izdırap en duru ilham kaynağıdır. Izdırapsız sinelere sine denir mi, bilmem!.. Izdırap duymayan bir kalbi “bir lokma et” diye sokakta salya atıp gezene atmak lazım!.. Âlem-i İslam’ın Haçlılar dönemindekinden daha fazla muzdarr, perişan, mağdur, mazlum haline geldiği bir dönemde, bunun ızdırabını duymayan bir kalbin bir lokma etten farklı yoktur. Evet, hiç olmazsa günde birkaç saniye, birkaç dakika, birkaç saat, peşi peşine birkaç gece başını yere koyup kendi küçüklüğünü, Ulular Ulusu’nun büyüklüğünü dillendirerek O’na iç dökmeyen bir kalbin sokaktaki birilerine atılacak bir lokma etten farkı yoktur.

*Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz -mealen- “İnananların dertlerini paylaşmayan, Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.” buyurmaktadır.

*Bazen dudağın geriye gitmesinin bile haram olduğu anlar olabilir. “Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan / Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!” diyor M. Akif. Yine şöyle sesleniyor: “Zevke dalmak şöyle dursun, vaktimiz yok mateme! / Davranın zira rezil olduk bütün bir âleme!” Zannediyorum, Haçlı seferleri döneminde dahi İslam dünyası bu kadar perişan, bu kadar derbeder, bu kadar yalnızlaştırılmış ve bu kadar problemler sarmalı içinde kalmamıştır.

Hatada ısrar, küçük bir cürmü büyük bir günaha dönüştürür!..

*Küçük görüp önemsememek, işleye işleye alışarak bütünüyle gaflete dalmak ve masiyette ısrarlı olmak gibi sebeplerle en küçük isyan çukurları bile öldürücü uçurumlara dönüşebilir. Ezcümle; bir insanı hafife almak ve kaş göz işaretleri yaparak onunla alay etmek zâhiren küçük bir günah sayılır. Şayet, insan bir yanlışlıkla böyle bir hataya düşer ama hemen kabahatini anlayıp istiğfar ederse, bu masiyet “lemem” olarak kalır; fakat günahta ısrar eder ve onu bir huy haline getirirse, artık o seyyie (kötülük) bir kebire (büyük günah) halini alır.

*Bu itibarla, masiyetin küçüklüğüne büyüklüğüne bakarak değil, kendisine karşı gelinen Zât’ın azamet ve kibriyâsına nazaran günahlardan sakınmak lazımdır. “Üzerinde ısrar edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılamayacağı gibi, istiğfar ile başı ezilen bir günah da asla kebîre olarak kalamaz.” fehvasınca, esas büyük günahlar, üzerinde ısrar edilen küçük isyanlardır. Çünkü insan, bir günahın küfre götürücü ve öldürücü olduğunu bilirse, bir anlık gafletle o cürmü işlese bile, aklı başına gelir gelmez hemen tevbe kurnalarına koşar, gözyaşları içinde istiğfar eder ve masiyet kirlerinden temizlenir. Fakat, “lemem” addettiği günahları önemsemezse, “bir tane, bir tane daha.. ve son defa…” derken, adeta kapana kısılır ve bir daha da masiyetten yakasını kurtaramaz.

Her sesten ürken ve her sayhadan pirelenen dev görünümlü, içi boş kütükler…

*Din, iman düşmanlarının açıktan açığa diyanet ve mukaddesata sürekli hücum etmelerine karşılık münafık, çok defa dinî, millî ve vatanî değerlere saygılı görünerek her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır.. her zaman sinsi davranır ve moda tabiriyle “takiyye”lerde bulunur.. yerinde herkesi dostça kucaklar ama, fırsat bulunca da arkadan hançerlemeyi ihmal etmez.

*Bir ayet-i kerimede münafıklar şöyle tavsif edilmiştir:

وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُ أَنّٰى يُؤْفَكُونَ

“Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini dinletirler), sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar. Düşmandır onlar. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hâle geliyorlar?” (Münâfikûn, 63/4)

*Bu âyet-i kerimede münafıkların bazı temel özellikleri anlatılmaktadır ki, bunları şöyle sıralayabiliriz:

-Onlar cismaniyet ve beden itibarıyla dikkat çekicidirler; meselâ iri kıyım, yapılı, cüsseli, görenlere tesir edecek ölçüde şık ve giyim-kuşamları açısından da görkemli ve göz alıcıdırlar. Ayrıca, onlar konuştuklarında mutlaka sözlerini dinletirler. Öyle bir ton, üslûp ve diyalektikle konuşurlar ki, onları işittiğinizde sözlerine kulak verirsiniz.

-İşte bu iki belirgin vasıflarına rağmen münafıklar, elbise giydirilmiş kütükler veya duvara dayanmış keresteler gibidirler. Kalıpları fevkalâdedir ama kalblerinden söz etmek zordur. Onlar kütük gibi kaskatı ve serttirler; zira kalbleri mühürlenmiştir, hak ve hakikat adına hiçbir şey anlamazlar; daha doğrusu anlayamazlar.

-Münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır. Bu itibarla da Allah’ın, Peygamber’in, mü’minlerin, dinin ve davanın gerçek düşmanları işte bunlardır; nerede ortaya çıkıp sizi nasıl sokacağı belli olmayan akrep tipler de yine bunlardır.

“Hain korkak olur” fehvasınca, münafıkların sineleri hep hıyanetle inip-kalkmaktadır ve nabızları da korkuyla atmaktadır. İman ehli için gerçek düşman bunlardır ve mü’minler kendi üslûplarını korumada kusur etmeden bunlardan sakınmalıdırlar. O hâlde siz de onlardan sakınmalısınız; zira her zaman ve her fırsatta sizi sokabilirler.. hem de topluma iyilik yapıyor olma mülâhazasıyla bunu yaparlar.

-Ve netice, Cenâb-ı Hak fezlekeyi koyuyor: “Allah onların canını alsın, (onları kahretsin; imanı, imanın güzelliklerini gördükleri, iman cemaati içinde yaşadıkları hâlde) nasıl da hakka, hakikate sırtlarını dönüyorlar?”

Münafık, sürekli gelgitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler.

*Münafık eğer güçlü ise, hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: Çığırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar artık başka şey düşünemez hâle gelirler. Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse, vehimlerinin bağrında besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki yüzlü davranır –birkaç yüzlü de denebilir–. Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler arasında sürekli gelgitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler.

*Kur’an onların yalancılığını vurguluyor:

إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ

“Münafıklar sana geldiklerinde, ‘Şehadet ederiz ki, sen gerçekten Allah’ın Rasûlüsün.’ derler. Senin Kendisinin Rasûlü olduğunu Allah elbette biliyor. Ama Allah şehadet eder ki, münafıklar (sana inanmamakta ve dolayısıyla) kesinlikle yalancıdırlar (ve yalan söylemektedirler).” (Münâfikûn, 63/1)

Öyle münafıklar vardır ki nifakını eşine, oğluna, kızına dahi sezdirmemiştir.

*Münâfıkların önderi Abdullah İbn Übey İbni Selül idi. Kendisini öyle gizlemişti ki onun münafıklığını çok iyi birer mümin, birer büyük sahabi olan öz oğlu ve öz kızı dahi bilememişti. Peygamberimizin hicretinden önceki liderlik konumu sarsıldığı için, ömrünün sonuna kadar O’nu çekemedi. Her fırsatta mü’minler arasında fitne çıkarmaya çalışır, onların kuvve-i maneviyelerini kırmaya uğraşır, günümüzdeki moda tabirle sürekli algı operasyonları yapardı. Kendisinde izzet ve mü’minlerde zillet tevehhüm eden baş münafık ve hempalarının bir halini Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır:

يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

Hem derler ki, ‘Medine’ye bir dönelim; göreceksiniz aziz olan, zelil olanı oradan dışarı atacaktır.’ Oysa izzet, Allah’ın, Rasûlü’nün ve mü’minlerindir. Ne var ki münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 63/8)

Şüphesiz münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar.

*Münafık hemen her zaman, içten içe güm güm gümler ve mevhum hasımları için ne komplolar ne komplolar plânlar.. plânlar da, hasım kabul ettiği kesim veya kimselerin sıkıntılı hâl ve kritik durumlarında gerçek niyetini hemen ortaya koyuverir. Sonra da başkalarının, “hüsnüzann”a binâen ardına kadar açık bıraktıkları kapıdan içeriye girerek akla-hayale gelmedik kötülüklerin hepsini yapar. Bundan dolayıdır ki, Kur’ân-ı Kerim münafığın sukutunu anlatırken şöyle buyurur:

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ اْلأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصِيراً

“Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ, 4/145)

*Bir saksağan farkına varmadan kendisini bülbül veya tavus kuşu zannedebilir. Maalesef günümüzde saksağan olduğu halde kendini tavus kuşu zanneden -bağışlayın- çok densizler var. Heyhat ki, İslam dünyası Haçlılar döneminde Haçlılardan çektiğinin ötesinde bu türlü saksağanlardan çekiyor.

499. Nağme: Âhiret Nasîbi

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Kim yalnız dünyayı gaye edinir ve sadece onun mahsulünü isterse, belki onu elde eder ama Âhiret’ten nasipsiz kalır.

*Mü’min dünyevî nimet ve emanetlere âhiret perspektifinden bakarak onlara ona göre kalbî bir alaka duymalıdır. “Evim.. yuvam.. hayat arkadaşım.. çocukların.. istikbâlim…” demek, öyle bir ölçüye bağlı olduğu zaman değerler üstü değerlere ulaşır. Fakat insan bunları gaye-i hayal haline getirip hedef tahtına oturttuğu zaman kendi dünyasını kararttığı gibi âhiretini de yitirmiş olur.

*Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ

“Kim Âhiret’i gaye edinir ve (yaptıklarıyla) onun mahsulünü isterse, elde edeceği bu mahsulü onun için arttırırız; kim de dünyayı gaye edinir ve onun mahsulünü isterse, ona da onun mahsulünden veririz, fakat onun Âhiret’te hiçbir nasibi olmaz.” (Şûrâ, 42/20)

*Âhiret hayatı nedir? Ahiret hayatı, bir yönüyle “Cennet” dediğiniz nimetle başlıyor. Kur’an-ı Kerim nerede anlatıyorsa, ona “nüzül” diyor. Nüzül de misafire ilk izaz ve ikram edilen konukluk, sunulan acı kahvedir. Demek ki orada verilecek şeylere nispeten cennete girmek sadece bir ilk ikramdır. O ilk ikramla diğerlerine mazhariyet söz konusu olduğu için, onu da ihsanın birinci buudu gibi görmek lazım. Yani, görülüyor olma mülahazasıyla esas görüyor olma ufkuna ulaşma. Orada da asıl ulaşılacak lütuf, “Ben sizden razıyım” ufkunu yakalamak ve Cuma yamaçlarında O’nun Cemal-i bâkemâlini müşahede etmektir.

*Âhirete talip olmanın lüzumunu nazara veren bir başka ilahî beyan şöyledir:

فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ أُولَئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ

“Bazı kimseler: ‘Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!’ derler. Bunların âhirette nasipleri yoktur. Buna karşılık, onların içinde ‘Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!’ diye dua edenler de vardır. İşte bunların burada kazandıklarından nasipleri vardır, onun hayır ve bereketini ötede fazlasıyla bulurlar. Allah, hesabı pek çabuk görendir.” (Bakara, 2/200-202)

Ne kudret helvası isterim ne de bıldırcın eti; benim muradım yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti!..

*Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!.. Ne kudret helvası isterim ne de bıldırcın eti; benim muradım yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti!.. Râbia Adeviyye validemiz, kendisine dünyevî nimetler teklif edenlere “Allah Allah, beni niye böyle hakaret zeminine çağırıyorsunuz. Ben ‘İlle rü’yet-i Mevlâ.. ille rıza-yı ilahî!..’ diyorum.” şeklinde cevap verirmiş. “Münacât-ı Seheriyye” adıyla meşhur duasında da görüldüğü üzere şöyle nida edermiş:

إِلهِي، لَسْتُ فِي الْبَلْوَى، وَلَا أَشْكُو مِنَ الْبَلْوَى، مُرَادِي مِنْكَ يَا سُؤْلِى بِلَا مَنٍّ وَلَا سَلْوَى، وَإِنْ أَعْطَيْتَنِي الدُّنْيَا وَإِنْ اَعْطَيْتَنِي الْعُقْبَى، فَلَا أَرْضَى مِنَ الدَّارَيْنِ إِلَّا رُؤْيَةَ الْمَوْلَى

“Allahım! Hamd ü sena olsun ki, belâlar içinde değilim ve Sana belâlardan şikâyet etmeyeceğim. Ey muradımı gerçekleştirmeye kâdir yüce Rabbim; Senden istediğim ne ‘kudret helvası’dır ve ne de bıldırcın eti. Bana dünyâyı da versen âhireti de, her iki âlemi bağışlasan bile, yine razı olmam; ben Seni dilerim Rabbim, ancak rüyetinle hoşnutluğa ererim.”

*Mal mülk arzusu ve para hırsı tarih boyu insanların büyük çoğunluğunun en büyük zaaflarından biri olmuştur. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde bu hakikati şu ifadeleriyle beyan buyurur: “Âdemoğlunun bir (diğer rivayette iki) vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister, onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz, gözünü doyurmaz. Şu kadar var ki, Allah tevbe edenin tevbesini kabul buyurur.” Evet, doyma bilmeyen bir hırsla sürekli daha fazlasını isteme ve her şeyi ele geçirme gayreti içine girme çoğunluğun zaafı olan bir husustur. Esasında toplumdaki pek çok kavga ve çatışmanın arkasında da böyle bir menfaat yarışı yer almaktadır.

Dünyevî maksatları realize etme adına dindar görünmek zımnî münafıklıktır, onu yapanlar münafık olmasalar bile.

*Ve bu hususlarda en tehlikeli şey nedir biliyor musunuz? Böyle dünya arkasından koşmanın, dünyayı matlub, maksud, mahbub haline getirmenin en tehlikelisi şudur: Bütün bunları yaparken İslamî ve dinî argümanları kullanmak. Çünkü İslam’ı bu istikamette kullanarak mü’minlerin dimağındaki gerçek İslam imajını yıkarlar. Toplumda öyle bir deformasyon, öyle bir dejenerasyon meydana getirirler ki, adam kumar oynar, zararlı meşrubatı içer, tavlanın başından kalkmaz, nargilenin başından kalkmaz; Kâbe’ye gider, “Ben vazife için geldim” der ama orada Kabe’ye saygıda bulunmaz, orada bile alkış peşinde koşar ve farkına varmadan şuursuz yığınlar “Din böyle de oluyormuş!” derler. Dünyevî maksatlarını realize adına dindar görünerek, dinî argümanları kullanarak dünyayı elde etmek bir yönüyle zımnî münafıklıktır, o insanlar münafık olmasalar bile zımnî münafıklıktır. Ve bunların tahribatı Allah Rasûlü’ne karşı Abdullah b. Ubey b. Selûl’ün tahribatından daha büyüktür; onlar onun üç yüz tane, beş yüz tane kafasız, mantıksız, kitle psikolojisi içinde hareket eden vandalları gibi vandaldırlar.

*Dünyayı ahiret duygusuyla peyleyen, dünyayı dünya yapmak için ahirete ait, Allah’a ait, dine ait, mukaddesata ait argümanları kullanan -bağışlayın- bu densizler, bazen camiyi kullanarak, bazen orucu kullanarak, bazen zekâtı kullanarak, bazen bir kısım sözleri kullanarak, bazen mukaddes yerlere giderek, belki umre yaparak, hac yaparak insanların teveccühlerini celb edip bütün bu potansiyeli kendi dünyevî mutluluk ve saadetleri adına lazım gelen ortamı hazırlama istikametinde kullanırlar.

“Onlar bile bile dünya hayatını âhirete tercih ederler.”

*Kur’an-ı Kerim tevehhüm-ü ebediyete müptela öyle gafil insanların bir özelliği olarak şu hususu nazara verir: اَلَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ “Onlar dünya hayatını bile bile âhirete tercih ederler.” (İbrahim, 14/3) Hazreti Üstad, mezkûr ayetin bu çağa baktığını da ifade ederek şöyle diyor: “Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara, bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.”

*Her hal ve hareketiyle dünya peşinde koşan kimselere Kur’an yine şu şekilde hitap ediyor: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, siz dünyaya gönlünüzü kaptırmışsınız, ahireti elinizin tersiyle itmişsiniz.

*Cenâb-ı Hak Âhiret düşüncesine muvaffak kılsın onları. Ama düşüncedeki isi-pası silecek bir şey varsa o da ortak akla, yani meşverete müracaattır. Allah meşveretle, ortak akılla veya sohbet-i Cânân’la hepimizi her zaman bilenmeye muvaffak eylesin. Sürekli bilenmezseniz, keseceğiniz şeyi (Şimdi bazıları bundan da insan kesmeyi çıkarmasın!) şeytanın boynunu, nefs-i emmarenin boynunu kesmeye muvaffak olamazsınız.

498. Nağme: Kılıçların Gölgesinde

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’den -Buhari ve Müslim gibi muteber eserlerde yer alan- şu hadis-i şerifin tahlilini istirham ettik:

“Düşmanla karşılaşmayı hiç temenni etmeyin!”

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي أَوْفَى: إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي بَعْضِ أَيَّامِهِ الَّتِي لَقِيَ فِيهَا الْعَدُوَّ انْتَظَرَ حَتَّى مَالَتِ الشَّمْسُ ثُمَّ قَامَ فِي النَّاسِ فَقَالَ: أَيُّهَا النَّاسُ لَا تَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ وَسَلُوا اللَّهَ الْعَافِيَةَ فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا وَاعْلَمُوا أَنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ ظِلَالِ السُّيُوفِ ثُمَّ قَالَ: اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ وَمُجْرِيَ السَّحَابِ وَهَازِمَ الْأَحْزَابِ اِهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ

Abdullah İbnu Ebi Evfâ’dan (radıyallahu anh) şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşmanla karşılaştığı günlerinden birisinde güneş tam tepe noktasından batıya doğru meyledene kadar bekledi. Sonra insanların içerisinde ayağa kalkıp “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı hiç temenni etmeyin! Allah’tan hep afiyet dileyin! Her şeye rağmen, onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin ve bilin ki, cennet, kılıçların gölgeleri altındadır.” buyurdu. Sonra İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselam) şu duayı yaptı: “Ey Kitabı indiren, bulutları yürüten, İslam aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allahım! Bu düşmanları da perişan edip hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.”

Muhterem Hocaefendi, sorumuza cevap sadedinde, özetle şu hususları dile getirdi:

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Düşmanla karşılaşma dileğinde bulunmayın!” diyor. Bu tembih öncelikle Ehlullah’ın “Henüz bir musibet söz konusu değilse sabır dileğinde bulunmayın; ‘Allahım, sabır ver!’ falan demeyin.” sözünü hatırlattı. Evet, selef-i sâlihînden bazıları sabredilmesi gereken bir durum başa gelmeden sabır talep etmeyi belalara davetiye çıkarma saymışlar. Musibetlerin toslamasına maruz kalmadan Allah’tan sabır istemeyi bela isteme şeklinde anlamışlar. Onlara göre; sabır, ancak belli bela ve musibetler karşısında kendisine koşulan bir tabye, bir mevzi, bir sığınak, bir dayanak noktası ve koruyucu bir seradır. Dolayısıyla onlar, öyle bir bela ve musibet söz konusu olmadan “Allah’ım bize sabır ver” demeyi “Allah’ım bize önce bela ver, sonra da o belaya karşı sabır ver; bizi evvela ağır mükellefiyetlere maruz bırak, akabinde de onlara tahammül gücü ver” duasında bulunma kabul etmişler.

Rabbenâ, ibadetlerde devamlı olma ve kötülüklerden uzak durma konusunda sabır ver; musibetlere karşı bize aktif sabır lütfeyle!

*Ne var ki, tahammül etme, vazgeçmeme, aceleci davranmama, katlanması zor vak’alar karşısında dişini sıkıp dayanma… gibi manalara gelen sabır, bir zaviyeden diyanetin yarısını teşkil eden çok önemli bir kalbî ameldir; o sadece belalara münhasır değildir, onun pek çok çeşidi, derinliği, yanı vardır. Hazreti Üstad, belli başlı sabır çeşitlerini üç kategoride toplamış; hususiyle masiyetten uzak durmayı, musibetlere katlanmayı ve ibadet ü taatte devamlı olmayı nazara vermiştir. Bununla beraber, sabredilen hususlar itibarıyla sabır çeşitlerini çoğaltmak da mümkündür: Dünyanın cezbedici güzellikleri ve nefsi gıcıklayan nimetleri karşısında istikameti koruma adına sabır, belli bir vakte bağlı işlerde zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır, ermiş insanların can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Refik-i A’la” hülyalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri şeklindeki vuslata karşı sabır… bunlardan bazılarıdır.

*Bu itibarla, bilhassa sokakların birer kanal haline gelip gözlerden gönüllere günah akıtıp durduğu günümüzde masiyetten kaçma ve ibadet ü taate sarılma adına sabır talebi çok önemlidir. Her mü’min hemen her zaman “Allahım! Kalbime ibadet ü taati şirin ve günahları da çirkin göster; kulluğu bana sevdir, günahlara karşı içimde tiksinti hissi uyar. İbadetlerde devamlı olma, kötülüklerden uzak durma konusunda beni sabırlı kıl!” mülahazalarıyla oturup kalkmalıdır. Bu şekilde dua etmenin bela ve musibet istemekle hiç alâkası yoktur.

*Bela ve musibetlere maruz kalındığı zaman da yine dişi sıkıp sabretmek ve şikâyette bulunmamak esastır. Şu kadar var ki, biz sabra bir mülahaza ve bir sıfat ilave ediyor, “aktif sabır” diyoruz. Bela ve musibete maruz kalındığı zaman da durağanlığa girmemeyi önemli görüyoruz. Çünkü durağanlığa girmek, fiziğin temel kanununa göre dökülmek ve sağa-sola saçılmak demektir. O halde, en kritik anlarda bile yapacak bir şeyler bulmalı ve mutlaka onu yapmalısınız. Saldırılar, tecavüzler, iftiralar, tezvirler, tehcirler, tehditler karşısında dişinizi sıkıp sabretmelisiniz fakat bu sabrınız aktif şekilde olmalı. Mutlaka alternatif yollar/yöntemler oluşturmalı ve inandığınız yolda yürümeye devam etmelisiniz. Şayet zorluklar karşısında tamamen durursanız telafi edemeyeceğiniz zayiatla karşı karşıya kalırsınız. Öyle yanlış bir sabır telakkisinde kaybetme ihtimali vardır. Evet, sabır esasen, insana ibadet kadar sevap kazandırır. Fakat nerede, hangi hususta, nasıl sabır sevap kazandırır?!. O yerinde kullanılırsa, sevap kazandırır.

*Harama düşmeme hususunda azamî dikkat göstermek gerektiğini ifade eden Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!” İlahi sınırları korumak ve şüpheli alana girmemek için gösterilecek cehd de çok kıymetlidir. Çünkü şüpheli sahada dolaşmakta ilahi çerçeveden çıkıp şeytanın alanına girme ihtimali vardır.

*Mebde (başlangıç) itibarıyla insanın canına okuyan, zehir zemberek, fakat sonuç açısından şeker şerbet, hatta kevser bir şey varsa o da sabırdır.

İslâm’da barış esastır, savaş ise ârızî bir durumdur ve tarih boyunca yüzde doksan müdafaaya matuf cereyan etmiştir.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) soruya mevzu teşkil eden beyanında sabır gerektiren bir hususa dikkat çekiyor ve “Düşmanla karşılaşmayı hiç temenni etmeyin!” buyuruyor. İnsan “Bir düşmanla karşılaşayım da onunla savaşayım, mücahid olayım. Aynı zamanda onu öldüreyim, gazi olayım ya da onun tarafından öldürüleyim de şehit olayım!” diye düşünebilir. Harp kaçınılmaz olduğunda ve mecbur kalındığında düşmanla karşılaşma, savaşın hakkını verme, gerektiği yerde düşmanı öldürme, aynı zamanda gazi olma ve hadiseler öyle cereyan ediyorsa, düşman tarafından öldürülüp şehit olma… Bunların hepsi bir yönüyle kutsal şeylerdir. Fakat bunların konumları mevzuunda zühul ederseniz, gaflete düşerseniz, IŞİD olursunuz, “çaşıt” olursunuz, Boko Haram olursunuz, el-Kaide olursunuz, Murabitîn olursunuz… Allah’ın istediğinin dışında Allah’ın belası her şey olursunuz. Bu açıdan da nerede ne olacağını ve nasıl davranılacağını yerinde değerlendirmek lazımdır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “Düşmanla karşılaşmayı hiç temenni etmeyin!” beyanında aynı zamanda çok latif bir işaret de vardır. Peygamber Efendimiz bu ifadeyle, İslam’daki savaşların tedafüî (kendini savunmaya ve gelen bir tehlikeyi bertaraf etmeye matuf) olduğuna vurguda bulunmaktadır.

*Malumdur ki, zarurî olan maksat ve maslahatlar (zarûriyyât), olmazsa olmaz hususlardır; din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. İslâm âlimleri bunları din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası şeklinde beş maddede özetlemişlerdir. Daha doğru olarak “mesâlih-i hamse” diyebileceğimiz bu esaslar genelde “usûl-i hamse” tabiriyle anılmaktadır ve bazı eserlerde bunlara hürriyet de dâhil edilmektedir. Belki buna insanın neş’et ettiği ülke, vatan da ilave edilebilir. İslam, bu maslahatları teminat altına almıştır. Bir taraftan “Bunlar kutsaldır, bunların korunması lazımdır.” demiş; diğer taraftan da bunların müdafaası uğrunda ölenin şehit olacağını belirtmiştir. İslâm’da barış esastır, savaş ise ârızî bir durumdur ve tarih boyunca yüzde doksan müdafaaya matuf cereyan etmiştir.

“Cennet kılıçların gölgeleri altındadır.” Sözünün Şümûlü

*Çoğu zaman “Cennet kılıçların gölgeleri altındadır.” sözü de yanlış yorumlanmaktadır. Hâlbuki bu mübarek beyana daha geniş bakmak gerekmektedir. Öncelikle istenmediği halde savaş vuku bulursa, mesela Çanakkale’de olduğu gibi, sabredip kılıcın hakkını vermek lazımdır. Öyle bir şeyle karşı karşıya kaldığı zaman, hakkını veren mü’min hayatta kalırsa gazi olur, Cennet’e liyakat kazanır; şehit olursa da inşaallah doğrudan Cennet’e gider. Diğer taraftan, bu sayede düşman vesayet altına alınırsa ve onlar da karşılaştıkları mü’minlerden şöyle böyle alacaklarını alırlarsa, Cennet kapıları onlar için de aralanmış olur.

*Düşününüz ki Bedir Harbi’nden itibaren bir kısım esirler okuma-yazma bilmeyen on müslümana okuma-yazma öğretip salıverilmek üzere affedilmişlerdi. Okuma-yazma öğretmek için mü’minler arasında kalan bu insanlar, İslâmiyet’i yakından görüp inceleme fırsatını bulacaklardı.. ve döndüklerinde de hepsi, Allah Rasûlü adına, kendi hanelerini fethedebileceklerdi. Zira Allah Rasûlü, o müthiş civanmertliğiyle onların hepsinin gönlüne girmiş sayılırdı. Daha sonraki devirlerde de bu şekilde vesayet altına giren insanlar, benzer muameleyle Cennet yoluna girmişlerdi.

*İslâm literatürüne “mevâlî” tabiri sonradan hürriyetlerine kavuşan ve samimi mü’minlerin yanında tam bir evlât gibi yetiştirilen insanların unvanıdır. Meymûne Validemizin mevlası Atâ bin Yesar’dan Atâ ibni Ebî Rebah’a, İmam Mesruk’tan Tâvûs b. Keysân’a kadar nice büyükler ve özellikle hadis imamlarının neredeyse yüzde sekseni mevâlîdendi. Onların çoğu bir esir veya köle olarak ele düşmüş; evsiz-barksız ve kimsesiz kalmışlardı. Daha sonra, inanan insanlar onları yanlarına almış, beslemiş, büyütmüş, yetiştirmiş ve olgun birer insan olarak topluma kazandırmışlardı. Şimdi bu da onlar hesabına “tahte zilali’s-suyuf” cennet kapılarının ardına kadar aralanmış olması demekti.

Allah, Hizmet’i ve gönüllülerini arındırıyor!..

*Günümüzdeki saldırılar karşısında da benimle aynı duyguyu paylaşan, aynı hedefe yönelik bulunan arkadaşlarım aynı ızdırabı ruhlarında duyuyorlardır. O bir kere onlara bir sevap kazandırıyor. Elverir ki, şikâyet etmesinler. “Niye bunlar; ne ettik ki başımıza geldi?” dedikleri zaman, kazanma kuşağında kaybederler. Öyle dememeleri lazım. Belki demeleri lazım ki: “Cenâb-ı Hak bununla bizi bir şeylerden arındırıyor. İstihkakımız vardı herhalde, müstehak olmuştuk. Günahlarımıza kefaret olsun diye yapıyor.”

*Ayrıca, ileride bu musibetlerin daha büyüğü başınıza gelebilir, çünkü mesele evrensel bir mesele haline geldi. Farklı kültür ortamlarında bu hizmeti götüreceksiniz. Kendi ülkenizde, sizi bilen ama hasede, hazımsızlığa, çekememezliğe, kıskançlığa, kine, nefrete, gayza yenik insanlar tarafından bu kadar tecavüz oluyorsa, çok farklı kültür ortamlarında bunun kat kat fazlasına maruz kalabilirsiniz. Öyleyse şimdiden tavrınızı ona göre ayarlamalısınız. İşte musibetlerin çehresinde bu tembih de okunmaktadır. Şimdi bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın bir yönüyle talimi, yol göstermesi, elinize bir pusula vermesi ve yollarınızı aydınlatması adına çok önemlidir. Kazanım; bunlar da ayrı bir kazanım oluyor Allah’ın izniyle.

*Bir de bütün bunların sonunda Cenâb-ı Hak hakikaten o gaye-i hayali gerçekleştirmeye muvaffak kılarsa, o, en büyük kazanım. Hele öbür tarafa gittiğiniz zaman, firdevs ü cinan, rü’yet ü rıdvan karşınıza çıkarsa, “Off be!..” dersiniz, “Meğer o hayatta çektiğimiz şeyler neleri netice veriyormuş!.. Tohumun toprağa düşmesi, çatlaması ve çürümesi, başağa yürümesinin yolu olduğu gibi, demek ki biz de bu çektiğimiz şeylerle hiç farkına varmadan böyle bir başağa, bir fideyken böyle ser çekip söğüt olmaya, çınar olmaya yürüyormuşuz!” dersiniz orada.

Ey Kitab’ı indiren ve bulutları yürüten Allahım!..

*Allah Rasûlü (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Bedir’de bütün sebepleri yerine getirdikten sonra, ellerini açıyor ve dua dua üstüne öyle yalvarıyordu ki, ridası sırtından düşüyordu. Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ridasını tekrar omuzuna koyuyor ama o yalvarış ve yakarışların neticesinde mübarek rida yine aşağı doğru süzülüyordu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, “Bu kadar yalvarış ve yakarış yeter ey Allah’ın Rasûlü! Allah (celle celâluhu) Sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir!” demişti. Rehber-i Ekmel Muktedâ-i Küll Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tavrı, elbette ki, iman ve Kur’ân yolunda hizmet eden mü’minlerin örnek almaları gereken en mükemmel bir misaldir. Yani yapılması gerekli olan her şeyi yaptıktan, gerekli bütün tedbirleri aldıktan, başvurulması gereken bütün çözüm yollarına müracaatta bulunduktan sonra bir mefkûre insanı, ufukta hiçbir ışık kaynağı, hiçbir kapı aralığı görmediği esnada dahi ümitsizliğe asla kapılmamalı; dua dua yakararak Allah’ın (celle celâluhu) havl ve kuvvetine sığınmalıdır.

*Son bir husus: Değişe değişe, yenilene yenilene hâlihazırdaki tamamiyet ve mükemmeliyete erişmiştir teşriî emirler mecmuası olan din ve diyanet; asırlar ve asırlar boyu devam edegelen tebeddül ve tagayyürlerle günümüzdeki şekle ve desene ulaştığı gibi tekvînî esaslar ve ekosistem. Bütün bunlar ne şekilde ve hangi esbabın perdedarlığı çerçevesinde cereyan ederse etsin, her nesnenin ve her hâdisenin çehresinde bir mahv ve isbatın nümâyân olduğu açıktır. Öyle ki, varlık ve hâdiseler haricî vücutla tanıştığı andan itibaren sürekli bir mahv ve isbat devr-i dâimi içinde olmuşlardır: Varoluşları ölümler, bir bir gelmeleri peşi peşine gitmeler, rengârenk tüllenmeleri sararıp solmalar; şâd u hürrem olmaları âh u efgân etmeler ve yazılıp çizilmeleri de silip değiştirmeler takip etmiş; kanunlar ve kurallar izafî gerçeklikleriyle devam edip dursalar da, zamanın arkasındaki hakikat de diyeceğimiz “mahv u isbat” hiç mi hiç durmamıştır.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yaptığı duada bu hakikatlere de işaret vardır. Kitabın inzâli, teşriî ayetleri; bulutların sevki tekvînî emirleri nazara vermekte ve hepsinin Hâkim ü Hakîm’i Cenâb-ı Hakk’a gönüller tevcih edilmektedir. Netice, Müsebbibü’l-esbâb’dan istenmektedir: “Ey Kitab’ı indiren, bulutları yürüten, İslam aleyhine toplanan grupları dağıtan, düşman saflarını darmadağın eden Allahım! Bu düşmanları da perişan edip hezimete uğrat; onlara karşı bize yardım eyle.”

497. Nağme: Dünden Bugüne Yakın Körlüğü

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi (dün ve önceki gün ikindiden sonra yaptığı sohbetlerden müteşekkil bu nağmede) özetle şu hususları dile getirdi:

Yeryüzüne dökülen ilk kanda yakın körlüğünün tesiri vardır!..

*Aynı çağda, aynı toplum içinde, aynı muhitte, bazen de aynı ailede neşet eden insanı görmezlikten gelmek beşerin tabiatında vardır ki buna yakın körlüğü diyoruz. Bu yakın körlüğü en temiz, en nezih ruhlarda bile olabilir. “Emsal arasında tenâfüs olur!” sözü de bir açıdan bunu anlatmaktadır; yani birbirlerine yakın olan insanların yarışmada birbirlerine dirsek vurmaları gibi hafif bir hazımsızlık bulunabilir. Bu tenâfüs hissi İslam ahlakıyla dengelenebilir fakat önü alınmazsa ve o duygu tadil edilmezse, tehlikeli bir maraza dönüşebilir.

*Şu kadar var ki, bu hastalığı tecride hamlederek sadece “yakınlığından dolayı göremiyor” demek doğru değildir; onun arkasında başka bir kısım faktörler de vardır. Haset, kıskançlık ve çekememezlik hisleri bu faktörlerdendir ve belki de bunlar, yakınlık dolayısıyla daha hızlı depreşiyordur.

*Cenâb-ı Hak, Mâide Sûresi’nde, haset, kıskançlık ve hazımsızlığın insanı nasıl bir akıbete sürüklediğini gösterme adına Hazreti Âdem’in iki evlâdının kıssasını anlatır. (Mâide, 5/27-31) Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da Hazreti Âdem’in bu iki oğlunun isimleri tasrih edilmese de, kütüb-ü sâlifede Hâbil ve Kâbil oldukları ifade edilir. Evet, sağanak sağanak vahyin yağdığı bir evde neş’et eden, bir yönüyle Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nüvesi olan ve Safiyullah unvanıyla yâd edilen Hazreti Âdem’in bu iki evladından birisi diğerini hazmedememiş, yakın körlüğüne mübtela olmuş, kardeşinin hayatına kıyacak kadar gözü dönmüş ve neticede onun kanına girmiştir.

*Ataları/öndekileri körü körüne taklit ve bakış zaviyesindeki inhiraf da imana girmeye mani ve imandan çıkmaya sebep olarak sayılan marazların başında gelir. Bu hastalıklar her dönemde küçük mahiyet değişiklikleriyle kendilerini gösterirler.

Yakının ilk körü şeytandır; halk arasında da “kör şeytan” sözü yaygındır

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Âdem’i yaratacağı zaman, melekler, istifsâr (işin aslını sorup öğrenme, meselenin açıklanmasını isteme) niyetiyle “Yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir mahlûk mu yaratacaksın (ca’l edeceksin)?” (Bakara, 2/30) diye suâl tevcih etmişlerdi. İşin aslını ve Hakk’ın hikmetini öğrenince de “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) demiş ve Hazreti Âdem’e secde emrini yerine getirmekte bir an bile tereddüt etmemişlerdi.

*Haddizatında bu secde Allah’a (celle celâluhu) yapılıyordu. Kâbe mihrap olarak önümüze konduğu gibi, o zaman meleklerin önüne de Hazreti Âdem (aleyhisselâm) konmuştu. Burada secde, Allah’ın isimlerinin en câmi aynası olan insanda odaklaşan esmâ-i ilâhiyeye ve hilâfet unvanlı o büyük mânâya müteveccihen oluyordu. Şeytan ise bu hassas dönemde virajı alamamış ve uçurumdan aşağıya yuvarlanmıştı. Emre itaatteki inceliği anlaması lazım gelen yerde, “Ben çamurdan yarattığına hiç secde eder miyim? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten O’nu topraktan yarattın.” (A’râf, 7/12) demişti. Bu, küstahlık ve bir su-i edepti ki, ondaki kibir, haset ve hazımsızlığa delâlet etmekteydi. Belli ki şeytanın içinde bir hastalık vardı da Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) secde bahane olmuş ve bununla şeytanın küfrü açığa çıkmıştı.

*Denebilir ki, yakının ilk körü şeytandır; halk arasında da “kör şeytan” sözü yaygındır. Yakın körlüğü şeytanla başlamıştır ve yine onun dürtüsüyle her zaman diliminde öldürücü bir hastalık olarak devam edegelmiştir. Bugün Hizmet Hareketi’nin ve gönüllülerinin maruz kaldıkları saldırılar ve zulümlerde -başka sebep ve sâiklerin yanı sıra- bu yakın körlüğünün de çok büyük payı vardır.

İnsî ve cinnî şeytanların güdümündeki yakın körleri görmeseler de…

*Kur’an-ı Kerim’de insanların en hayırlıları peygamberlere dahi düşmanlık yapan insî ve cinnî şeytanların varlığından bahsedilmekte ve şöyle buyurulmaktadır:

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نِبِيٍّ عَدُوّاً شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

“Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (En’am, 6/112)

*Hazreti Nuh’tan Hazreti Hûd’a, Hazreti Salih’ten Hazreti İbrahim’e kadar bütün peygamberler (ala seyyidinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm) yakın körlerinin kadirbilmezlik, saldırı ve zulümlerine maruz kalmışlardı. Çok defa yakınındaki kimseler peygamberi göremiyorlardı fakat o ayrı bir beldeye hicret edince, o iklimin insanları hemen onun etrafında kümeleniyorlardı, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uzak, görüyordu; yakındaki, yakın körlüğüne takılıyordu.

Mekke ehli bile içlerinden çıkıp âlemleri aydınlatan o Kamer-i Münîr’i uzun süre göremedi/tanıyamadı!..

*İnsanlığın İftihar Tablosu’yla aynı dönemi paylaşıp âlemleri nura gark eden o ışık tufanının hemen yanı başında bulunuyor olmalarına rağmen O’nu ve gökteki yıldızlar konumunda bulunan etrafındaki sahabe efendilerimizi göremeyen insanlar da az değildi.

*Onun içindir ki, böyle yakın körlüğünün yaşandığı bir yerde centilmence, entelektüelce ortaya çıkma meselesi insana amûdî yükselme yollarını açar. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali efendilerimizin büyüklüğü ondandır. Hem bir yaş büyük amca, hem gözünün içine baktıran bir kanaat önderi ve hem de aslan avcısı namıyla meşhur bir yiğit olması açısından Hazreti Hamza’nın risaleti kabulü çok önemlidir. Hele o benim anam.. şayet kabul buyurursa ve “Anam” dediğimden dolayı, “Sen kim, bana ana demek kim?” demezse, o Hatice validemiz.. Bunların o yakın körlüğünü aşmaları amûdî (dikey) yükselme adına onlara kıymetler üstü kıymet kazandırmıştır. Kimse onlarla boy ölçüşemez.

*Mekkeliler bir dönemde İnsanlığın İftihar Tablosu’nu mehtap gibi görüyorlar; O’nun sıdk, emanet, istikamet gibi vasıflarını hayranlıkla müşahede ediyorlardı. Ne var ki, Allah Rasûlü, “Oku, yaratan Rabbinin adıyla oku!..” mesajını sununca sanki O’nu hiç tanımamış gibi davranıyor ve bir körlüğe mübtela oluyorlardı. Mekke fethedileceği âna kadar da Mekkelilerin çoğu O’nu tanıyamamışlardı. Saff-ı evveli teşkil eden insanlar az olmuştu. Neredeyse bütün Mekke halkı, belki binlerce insan, Mekke fethedilene kadar Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep tavır almışlardı ki buna da yakın körlüğü denebilir.

*Mekke, bağrında yetişen o kamer-i müniri tanımadı. Adeta güneşi tam aksettiriyor gibi olan bir ziya kaynağını göremediler. Ama uzaktan gelenlerde yakın körlüğü yoktu. Bir fasıl, Akabe’de beş-altı kişi… Çok önemlidir. İlk defa geliyor, mübarek cemal-i bâkemâline bakıyor ve “Vallahi bu çehrede yalan yok!” diyorlar. O mübarek elleri sıkıp dönüyorlar ve sonra da hiçbirinde döneklik olmuyor. Ertesi sene, geride kalanlarıyla değil, sadece gelenleriyle kadın, erkek, genç, yaşlı yetmiş küsur insan oluyor.

“Kim bu dünyada gerçekleri görmekte kör ise, ahirette de kördür.”

*Uzak, görüyor; yakın, kendi körlüğünün mahkûmu oluyor. Mekke’nin fethedileceği âna kadar, yirmi sene, herkesin görmesi gerekli olan o Zat’ı (aleyhissalâtü vesselam) yakın körlüğüyle göremiyorlar. Sizi görememişler çok görmeyin. Cinas… Sizi görememişler çok görmeyin, çünkü yakın körlüğü yaşıyorlar. Kendi içlerinde neşet etmişsiniz; size hep yukarıdan bakar olmuşlar. O yakından ve yukarıdan bakış hastalığına haset, çevrenin alkışı, halkın takdiri, faikiyet (üstünlük) mülahazası, kibir, gurur, ucub ve fahir gibi marazlar da inzimam etmiş. Dolayısıyla, doğruyu doğru olarak göremiyorlar.

*İnsanlık semasının ayları-güneşleri konumunda bulunan peygamberleri görmemeden alın da sahabe-i kiram efendilerimize karşı kör gibi davranmaya kadar farklı körlükler söz konusu olmuştur. Abdulkadir Geylanî, Hasan Şâzili, İmam İbn-i Meşiş, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Azam, İmam Zeyd, İmam Şafi, Ahmed bin Hanbel, Hazreti Bediüzzaman (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) gibi hak dostları da mutlaka bir ölçüde yakın körlerinin hücumlarına maruz kalmışlardır. Bugün de samimi Anadolu insanının dünyanın dört bir yanında ektiği tohumlara, diktiği filizlere, yeşerttiği sürgünlere karşı benzer bir körlük mevzubahistir.

*Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede, وَمَنْ كَانَ فِي هٰذِهِۤ أَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ أَعْمٰى “Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, ahirette de kördür.” (İsra, 17/72) buyurmak suretiyle, dünyada apaçık hakikatleri görmeyen kimselerin ötede de körler gibi muameleye tâbi tutulacağını beyan buyurmuştur. Burada kastedilen maddî gözün kapalı olması değildir. Âyet-i kerimede bir mecaz söz konusudur. Yani âyet-i celîlede bahis mevzuu edilen kimseler baktığı hâlde görmeyen insanlardır.

Şeytanın boynu tasmalı köleleri ne derlerse desinler; Hizmet gönüllülerine düşen, Ferhat azmi ve cehdi içinde sürekli yürümektir!..

*Bugün de dünyanın dört bir yanına açılımı göremiyorlar. Kendi kültür değerlerimizin dünyanın dört bir yanına taşınmasını göremiyorlar. İman duygusunun dünyanın dört bir yanına taşınmasını göremiyorlar. Yakın körlüğüyle kendilerini kör etmişler; göremiyorlar. Fakat gam yemeyin, üzülmeyin müteessir olmayın; kendi yetiştiğiniz kültür atmosferinde sizi göremeyen yakın körleri olsa da dünya o meseleyi görüyor.

*Sizin mefkûreniz, kendi milli ruh âbidenizi, inandığınız değerler manzumesini ikâme etmek. Böyle yüksek bir hedefe dilbeste bulununca, Allah size yardımcı olur. Böyle yüksek bir hedeften kopunca da şeytan sizi olmayacak şeylerle meşgul eder. Onun meşgul ettiği kimseler ise, yalanlarla, iftiralarla, tezvirlerle, bazılarını karalamak suretiyle kendilerinin bir yere varacağına inanma gibi bir şeytanî yola girerler. Bazen kendini tamamen dini ihya etmeye, millî ruhu ikame etmeye, ülkenin çehresini ağartmaya adamış insanları dahi karalarlar. Kara kalemli, kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalbli böyle kimseler her yeri karartırlar.

*Her şeye rağmen, size düşen, yüce mefkureniz istikametinde, Ferhat azmi ve cehdi içinde sürekli yürümektir!.. “Ferhat azmi ve cehdi içinde…” Bundan da bir şey çıkarabilirler. Geçenlerde Üstad Necip Fazıl’ın “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes!” sözünü nakletmiştim. Levsiyat medyasında mesele çok farklı bir şekilde neşredildi. Üstad Necip Fazıl öyle söylüyor, kaynağını da söylüyorsun. Fakat hep levsiyatla dolu bulunduklarından, hep şeytana refik yaşadıklarından, hep iftirayla oturup kalktıklarından, yalanı şiar edindikleri için hep lafz-ı kâfiri en kıymetli bir malzeme gibi kullandıklarından… Lafz-ı kafir nedir? Yalan… Hakikat ehlinin beyanınca, yalan bir lafz-ı kâfirdir. Ancak iman hakikatlerini inkâr eden kimselerin başvuracakları bir silahtır yalan. İşte ona sarıldıklarından, her sözü/hadiseyi çarpıtıyorlar.

*Kendini yalana kilitlemiş, iftiraya bağlamış bu zavallılara dense dense şeytanın boynu tasmalı, ayağı prangalı halayığı denir. Cenâb-ı Hak, o duruma düşürmesin; şeytanın halayığını da öyle olmaktan halâs eylesin!..

496. Nağme: “SİZ KIVAMINIZA VE YÜRÜMENİZE BAKIN!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları ifade etti:

Temsil dili ve hâl şivesi, Firdevsî’nin destansı beyanlarından daha beliğdir!..

*Temsilde öyle bir güç vardır ki, Firdevsî’nin beyanıyla kitaplar yazsanız ve o büyüleyici ifadelerle insanlara sunsanız, hâl ile ortaya konan temsilin bir damlacığı kadar tesir etmez. Şayet bugün dünyanın değişik yerlerinde sizin değerlerinize karşı saygı duyuluyor ve soluklarınız adeta oksijen gibi yudumlanıyorsa, bu belli ölçüde hâl ve temsile bağlıdır.

*Hâlde ve temsilde kaybeden kimseler, o boşluğu demagojilerle, diyalektiklerle, yalanlarla, iftiralarla ve nefsi tezkiye etmelerle doldurmaya çalışırlar. Fakat yalanla hakikatin boşluğunu doldurmak mümkün değildir. Binlerce yalan, tırnak ucu kadar bir hakikatin boşluğunu dolduramaz.

*İslamiyet muameleden ve hâlden ibarettir. Hâlde kaybedenler, ne kadar büyük iddialarla ortaya atılırlarsa atılsınlar, kendi kendilerini aldatıyorlar demektir.

*Biz her zaman hem dünya hem de ahiret için “hasene” niyaz ederiz;

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“Ey bizim kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik (hasene) ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver.. ve bizi cehennem ateşinden koru!..” (Bakara, 2/201) deriz. Şu kadar var ki, başımıza bela ve musibet geldiğinde de onu yürüdüğümüz yolun kaderi ve hakkaniyetine emare sayarız.

Rica ederim, “Bu musibet, benim günahlarımdan dolayı oldu!” diyen kaç insan gösterebilirsiniz?

*Her problem akabinde başkalarını suçlar, kabahatleri ona-buna yükler durursak, vazifemizin dışında işlere girişmiş olur ve dağınıklıktan bir türlü kurtulamayız. Bu açıdan da bize düşen vazife, her şeyden önce kendimize bakıp kendimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın!” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesi ve önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.

*Hemen her musibet, bir yönüyle insanın kendisinde başlar, onun boşluklarında beslenip boy atar; zamanla büyümesini tamamlar ve gün yüzüne çıkar. Bu açıdan, gerçek sebebi arama ve bulma yolunda atılması gereken ilk adım insanın kendisini sorgulamasıdır. “Bu musibet, benim yüzümden meydana geldi; buna benim tutarsızlığım ve Allah’la münasebetteki kopukluğum sebebiyet verdi!..” diyerek, musibeti, iradenin hakkını veremeyişe bağlamak ve hemen istiğfara sarılmak mü’mince bir tavırdır. Hani Türkiye’de bir sürü -el âlem “tabiî âfet” diyor- “ilâhî âfet” meydana geliyor. Rica ederim “Bu, günahlarımdan dolayı oluyor!..” diyen kaç tane insan gösterebilirsiniz?!. Oysa herkesin, şahsî, ailevî ve içtimaî hayatı itibarıyla farklı farklı sorumlulukları vardır. İnsanların kimisi aile, kimisi mahalle, kimisi nahiye, kimisi şehir, kimisi de kocaman bir ülke genişliğinde sorumluluğa sahip olabilir. Her dairenin problemi öncelikle onun sorumlusuyla ilgilidir; bir ülkenin maruz kaldığı musibetler de bir yönüyle o ülke için söz sahibi olan insanlar yüzündendir.

“Allahım, ümmet-i Muhammedi (s.a.v.) benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki: “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım, ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*Kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etmişti. Yağmur duasına çıkmasını istemişlerdi. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle!..” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver!” Sahabe diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

*İmam Şafii Hazretleri buyurur ki: “Sen kendini Hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.”

*Evet, insan, nefsini problemlerin asıl kaynağı görmelidir ki bu, aynı zamanda zımnî nedamet, tevbe ve istiğfar sayılır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, kaldı ki Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” (Şura, 42/30) denilmektedir.

*Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) mescidde hançerlenince alıp evine götürdüler. Herkes başucundaydı ve hıçkırıklar boğazlarında düğümlenip kalmıştı. Hazreti Ömer, “Oğlum! Git, Hazreti Âişe’ye benden selâm söyle. Fakat sakın, ‘Emirü’l-Mü’minînin selâmı var.’ deme. Zira şu anda ben Mü’minlerin Emiri değilim. ‘Ömer senden, iki arkadaşının (Peygamber Efendimiz ve Hazreti Ebû Bekir) yanına defnedilmek için müsaade istiyor.’ de.” Abdullah İbn Ömer, babasının emrini yerine getirmiş, Hazreti Âişe’nin evine gitmiş ve onu bir köşede oturmuş ağlıyor bulmuştu. Ona babasının arzusunu söyleyince, Hazreti Âişe Validemiz, “Vallahi, orayı ben kendim için düşünmüştüm ama Ömer’i nefsime tercih ederim!” deyivermişti. Oğlu bu müjdeli haberle dönüp babasını müjdeleyince, Hazreti Ömer çok rahatlamış ve dudaklarından şu cümle dökülmüştü: “Vallahi, işte benim arzum buydu!”

Bir insan kendi kusurlarını görmezse, bu maraz onu sürekli kusur arayan bir paranoyak haline getirir.

*Urve Hazretleri anlatıyor: “Sabahları evden çıkınca Hazreti Aişe’nin evine uğrar ve ona selam verirdim. Yine bir gün erkenden ona uğradım. Baktım ki, namaz kılıyor, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u tazimde bulunuyor; sürekli -bir rivayette- “Bizzat işleyip kayıtlarına geçen kötülükler, (kazandıkları günahlar) önlerine dökülür ve alay edegeldikleri gerçekler kendilerini her taraftan sarıverir.” (Zümer, 39/48) -diğer rivayette- “Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” (Tur, 52/26-27) mealindeki ayetleri okuyor; bu ayetleri durmadan tekrar ediyor, Rabbine dua dua yalvarıyor ve ağlıyor. Onu o halde görünce, ben de kalkıp namaza durdum. Fakat o okumasını bir türlü bitirmeyince ben biraz sıkıldım ve daha fazla dayanamayıp bir ihtiyacımı görmek için çarşıya gittim. Geri döndüğümde ne göreyim; Hazreti Aişe yine namazda ve kıyamdaydı; aynı ayetleri tekrar ediyor, ağlıyor ağlıyordu.”

*Hafizanallah, bir insan kendi kusurlarını görmezse, bu maraz onu sürekli kusur arayan bir paranoyak haline getirir. Kendi kusurlarını görmeyen zavallı kusur-zâde birilerine kalkar “paralel” der, birilerine kalkar “terör örgütü” der; müdde-i umumi (savcı) gibi elin âlemin kusurlarını araştırır: “On sene evvel ne demişti, ne söylemişti? Bu sözden ne çıkar? Hele bir kitaplarını karıştırın, bakalım elini-kolunu bağlayacak bir şey bulabilir miyiz?” İşte, insan kendine bakmayınca ve kendi kusurlarını görmeyince, şeytan onu bu türlü densizliklere sürükler; farkına varmadan o da kendini densizliğin çağlayanına salınca, bir daha da geriye dönmeye fırsat bulamaz.

*Allah’a mülâki olma ve O’nu hoşnut etme yolunda “Hel min mezid – Daha yok mu?” âbidesi olmaya bakmalısınız. Şayet iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhani, aşk u iştiyak adına “Hel min mezid – Daha yok mu?” kahramanı olmazsanız, siz hiç farkına varmadan, şeytanın dürtüleriyle bir dünya hel min mezid zavallısı haline gelirsiniz. O zaman dünya hesabına “Daha yok mu?” der durursunuz: Bir filo daha, bir yalı daha, bir yat daha, bir araziyi kapama daha, biriyle bir irtikâba, irtişâya, ihtilâsa girme daha, mutlaka bir şeyler kotarma, koparma, elde etme daha… Kıbleni tayin edememişsen, ne tarafa yöneleceğini bulamamışsan, neyin arkasından koşacağını bilememişsen, bütün hayat boyu beyhude koşmuş olursun.

Yeni yetmelerin tahribatı ülkenin anahtarlarını başkalarına vermek kadar korkunç bir denâet ve şenâet ifadesidir.

*Allah’a şükürler olsun, Hakk’a adanmış ruhlar, rıza yolunun “Hel min mezid” abideleri oldular. Cenâb-ı Allah da onları te’yid buyurdu ve dünyanın hemen her yanında bir mum tutuşturmaya muvaffak kıldı. Milletimizin ekseriyeti ve onu idare edenlerin çoğu da yapılan hizmetleri hep desteklediler. Gittiği her yerde devlet başkanlarına “Ben bu arkadaşlara kefilim.” diyen Turgut Özal başta olmak üzere, belki elli yere referans mektupları yazan Süleyman Demirel ve Türkçe’nin Amerika’da bile öğretiliyor olmasının sevincini yaşayıp alakasını hiç eksik etmeyen Bülent Ecevit gibi rical-i devlet, meseleye sahip çıktılar. Bu arada Abdullah Gül beyin bir-iki yere telefon ettiğini de şayan-ı şükran olarak yâd etmeliyim.

*Bunlara rağmen, yeni yetme bazı kimseler arkadan geldiler, milletimizin tarihinde çok farklı formatta ortaya konan böyle mükemmel bir açılımı yıkmak için adeta savaş ilan ettiler. Adeta savaş ilan ettiler ve her tarafta “Aman bu okulları kapatın, buralarda hainler yetişiyor!” dediler. Sanki yirmi senedir nabız tutan, kalb dinleyen dünya insanları ahmak!.. Sanki Amerikalılar ahmak, İngilizler ahmak, Almanlar ahmak, Afrikalılar ahmak; bütün devlet başkanları ahmak!.. Sanki sadece üç-beş tane yeni yetmenin aklı eriyor da “Sakın bunlara fırsat vermeyin; aman vermeyin ve bunların hakkından gelin!” dediler. Hâlbuki bu korkunç tahribat ülkenin anahtarlarını başkalarına vermek kadar bir denâet ve şenâet ifadesidir.

*Kudsî bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَـمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَرٍ

“Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurlarını aşkın şeyler hazırladım.” 

*Hadis-i şerifte işaret edilen o lütuflarla serfiraz olmak istiyorsanız, günlük dedikodulardan uzak kalarak kendi kıvamınıza ve yolunuzda yürümenize odaklanmalısınız. Mevcut sıkıntılarda alternatif yollar oluşturarak, istemeyenlere rağmen, nerede, nasıl ve hangi yolla yürümek gerektiği üzerinde yoğunlaşmalısınız. Nam-ı celil-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşmadığı ve Anadolu insanının bin senelik kültür değerlerini götürmediğiniz bir yer bırakmamaya bakmalısınız. Dünya kardeşliği adına gittiğiniz her yere tohumlar saçmalısınız. Yeryüzünün dört bir yanında açtığınız okullar başağa yürüdüğü ve ser çekip ağaçlar halinde salınmaya durduğu gibi, bir gün geriye dönüp bakacaksınız ki bugün ektiğiniz tohumlar da başağa yürümüş, Söğüt’teki söğüt gibi ser çekmiş, dal budak salmış, bütün cihanı gölgesi altına almış ve herkese huzur, sulh u salah solukluyor…

495. Nağme: Dua Zamanı ve Kur’an’ın Nabzı

Herkul | | HERKUL NAGME

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tekvinî emirlerdeki zahirî bir ahenksizlik, mesela ay ve güneş tutulması, fırtına kopması, kuraklık olması gibi hadiseler karşısında heyecanla hemen duaya durduğunu hatırlatan Fethullah Gülen Hocaefendi, değişik bela dönemlerinin yanı sıra kuraklık ve kıtlık gibi musibetler zamanında da Cenâb-ı Hakk’a özel teveccühte bulunmak lazım geldiğini anlattı. Muhterem Hocaefendi özetle şunları söyledi:

*Her zaman ellerimizi açıp Cenâb-ı Hakk’a içimizi dökebiliriz. Gönlümüzün sesi olan ifadeleri dillendirebiliriz. Zaten duanın makbulü, kalbin sesi olarak dile dökülenidir. Nitekim Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Allah, kalbi lağv ü lehviyatla dolu; gönlü diliyle aynı şeyi söylemeyen kimsenin duasını kabul etmez.”

“Kabul olunması bakımından en hızlı dua, gıyâben yapılan niyazdır.” 

*Cenâb-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Bana dua edin ki size karşılık vereyim.” (Mü’min, 40/60) buyuruyor. Yine “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) mealindeki ayetle de ayrı bir dua çağrısında bulunuyor. Bu açıdan da Yüce Mevla’nın bu vaadine ve davetine binaen biz ellerimizi açıp her zaman O’na dua edebiliriz. Bununla beraber, sıkıntı, ızdırap ve ızdırar halleri duaların kabul edilmesi için çok önemli vesilelerdir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) efendimiz şöyle buyurmuştur: إِنَّ أَسْرَعَ الدُّعَاءِ إِجَابَةً دَعْوَةُ غَائِبٍ لِغَائِبٍ “Kabul olunması bakımından en hızlı dua, gâibin gâibe duasıdır.” Hazreti Pîr de 23. Mektup’ta bir duanın kabulü için hangi şartların gerektiğini anlatırken, diğer şartların yanında bu hususu da zikrederek bizahri’l-gayb (gıyaben) yapılan duanın kabule karin olacağının rahmet-i ilâhîyeden kaviyyen ümit edileceğini belirtmiştir. Bu açıdan da, genel manada dünyanın değişik yerlerinde musibete maruz kalmış insanlar için gıyapta dua etmemiz gerekmektedir.

*Cenâb-ı Hak, آَللَّهُ خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ “Allah mı yoksa ona koştukları ortaklar mı daha hayırlıdır?” (Neml, 27/59) buyurduktan sonra, peşi sıra gelen iki âyette kâinattaki icraat-ı sübhaniyesi ve onlardaki tevhid delillerini nazara vermiş ve ardından da, أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَۤاءَ الْأَرْضِ أَئِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ “(Ona ortak koştukları şeyler mi üstün) yoksa muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünde halifeler kılan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz!” (Neml, 27/62) buyurmak suretiyle, muztarrın duasına icabet etmesini de bir tevhid delili olarak zikretmiştir.

*Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz -mealen- “İnananların dertlerini paylaşmayan, mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.” buyurmaktadır. Şu halde, halis mü’minlerin dünyada olup biten hadiseleri çok iyi okumaları ve en yakın daireden en uzağına kadar insanların dertleriyle iki büklüm olup dua dua Allah’a yalvarmaları gerekir.

“Allah’ın izniyle, fütursuz yaşadınız, minnet etmediniz; bu sayede savrulmadınız, dökülmediniz.”

*Diğer taraftan, mesela Türkiye’de eskiden bir kış boyu gördüğümüz (daha doğrusu görmek istemediğimiz) felaketleri, helâketleri ve olumsuz hadiseleri şimdilerde bir haftada, hatta bazen bir günde görmek mümkün. Sanki ülkenin başına sağanak sağanak bela yağıyor. Kar yağarken bela şeklinde yağıyor; yağmur yağarken bela şeklinde yağıyor; binalar yıkılıyor, bela şeklinde yıkılıyor; kömür/maden ocakları çöküyor, bela şeklinde çöküyor. Fakat çok tekerrür ettiğinden dolayı insanlarda ülfet ve ünsiyet meydana geldi ve o türlü belalar ahvâl-i âdiye halini aldı. Artık kalbler ürpermiyor. Hatta o işin sorumluları “Gayet normal, bu türlü şeyler olağan şeylerdendir!” demek suretiyle vandallıklarını ortaya koyuyorlar.

*Allah’tan bela ve musibet istenmez, hep O’nun afv ve afiyeti, mağfiret ve merhameti, dünya ve ahiret selameti talep edilir. Bu konuda Kur’an ve Sünnet’te zikredilen dualar yapılır ve kul olmanın icabı, zorluklara karşı gerekli tedbirler alınır. Fakat eğer her şeye rağmen musibet gelirse, ona da sabredilir ve ilahî takdire rıza gösterilir. Evet, her zaman hem dünya hem de ahiret için “hasene” niyaz ederiz; şu kadar var ki, başımıza bela ve musibet geldiğinde de onu yürüdüğümüz yolun kaderi bilir, sabırla tahammül gösteririz.

*Allah’ın izni ve inayetiyle, fütursuz yaşamanız ve kimseye minnet etmemeniz sayesinde, Allah sizde kırılmalara meydan vermedi. Satılabilen, peylenebilen kimseler gibi savrulmadınız, dökülmediniz. Belki azminizi, azme nâmüsait zeminden başka bir zemine kaydırarak, bir ülke yerine yüz yetmiş ülkeye açıldınız. Yüz yetmiş ülkenin milyonlarca insanının gönlüne taht kurdunuz. Öyleyse, bir yerde çektiğiniz o sıkıntıyı, Cenâb-ı Hakk’ın ayrı tecelli dalga boyunda bir lütfu olarak görün.

“Bu adamlara ne oluyor da söz anlamaya yanaşmıyor ve sözün de, hadiselerin de manâsını idrakten uzak bulunuyorlar!?”

*Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ فَمَا لِهَؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا

“Her nerede olursanız olun, isterseniz en sağlam kuleler veya kaleler içinde bulunun, ölüm gelip sizi bulacaktır. Sonra, (kalbleri oturaklaşmamış o insanlar) ne zaman bir iyilikle karşılaşsalar, “Bu, Allah’tan!” derler; ne zaman da başlarına bir kötülük gelse, bu defa, “Bu, senin yüzünden!” derler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Hepsi Allah’tan.” Fakat bu adamlara ne oluyor da, söz anlamaya yanaşmıyor ve sözün de, hadiselerin de manâsını idrakten uzak bulunuyorlar!?” (Nisa, 4/78)

*Güneşin ve ayın tutulması küsuf ve hüsuf namazlarının vakti olduğu gibi, yağmursuzluk ve kıtlık da yağmur duasının ve istiskâ namazının vaktidir. Keza, yağmursuzluk ve kıtlık, tevbe ve istiğfarla Allah’a teveccüh ederek yalvarıp yakarma zamanı olduğu gibi, mevsiminde kar yağmaması türünden iklim değişikliği de bir çeşit hususi teveccüh vaktidir. Her türlü bela ve musibet zamanlarında en önemli mesele insanların yöneleceği kapıyı çok iyi belirlemeleridir. Değişik sebeplere riayetle beraber, en mühim husus, Müsebbibu’l-esbap olan Allah’a yönelmektir.

*Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’in mucizelerinden bir çeşidi de duasıyla zâhir olan harikalardır. Hazreti Üstad, Mucizât-ı Ahmediye Risalesi’nde bu konuda da misaller verir. Bu cümleden olarak, Enes b. Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: Cuma günü Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hutbe verirken bir adam geldi ve “Yâ Rasûlallah (sallallâhu aleyhi ve sellem), yağmur yağmaz oldu. Allah’a dua et de bize yağmur yağdırsın!” dedi. Rasûlullah hemen dua etti, derken üzerimize yağmur yağmaya başladı. Öyle ki, az daha evlerimize ulaşamayacaktık. Ondan sonraki cumaya kadar üzerimize hep rahmet yağdı durdu. Öbür cuma, bu adam yahut bir başkası ayağa kalktı ve “Yâ Rasûlallah, bu yağmuru, bizden çevirmesi için Allah’a dua et!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allahım! Etrafımıza (yağdır), üzerimize değil.” dedi. Yemin olsun, bulutların sağa-sola parçalandıklarını, etraftakiler üzerine yağmur yağarken Medine ahalisinin yağmur altında olmadıklarını muhakkak görmüşümdür.

Bütün Kur’ân’da tevhid mazmunu bir nabız gibi atmaktadır!..

*Duaların kabulü karşısında tavır ayarlaması (tavır regülasyonu veya kalibrasyonu) çok önemlidir. İnsan haddini aşmamalı, taleplerinin gerçekleşmesini kendi hakkıymış gibi görmemeli, aksine acz ve fakrının şuurunda olmalı; ihsanları katiyen Cenâb-ı Hakk’ın fevkalade lütfu olarak bilmelidir. İlahi ikramları fahirlenme mevzuu yaparak fâş etmekten fersah fersah uzak durmalıdır.

*Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve başarısızlıkların ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) Öyleyse inanan insan hiçbir zaman vesile olduğu iyilik ve güzelliklere, yaptığı iş ve hizmetlere katiyen sahip çıkmamalıdır. Aslında biz, bütün namazlarımızda Allah’ı tesbih etmek suretiyle O’nun icraatında, şuunatında, rubûbiyetinde eşi, menendi, naziri, zıddı ve niddi olmadığını söylemiş oluyoruz. İşte dilimizle söylediğimiz bu hakikati bütün derinliğiyle içimizde de duyar ve onu düşüncelerimize hâkim kılabilirsek, Allah’ın izniyle, vesile olunan iyilik, güzellik ve başarıları, yapılan hizmetleri kendimize mâl etme gibi büyük bir günah içine düşmeyiz.

*Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında, Bakara Sure-i Celilesi’nden İhlâs Sûre-i Muazzaması’na kadar hemen bütün Kur’ân’da tevhid mazmununun bir nabız gibi attığı görülür.

*Tevhid; vahdet kökünden, bir kılma, bir sayma, Allah’ı birleme, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine inanma ve bu yüce hakikati sürekli tekrarlayıp durma mânâlarına gelir. Sofîye ıstılahında tevhide, bu mânâların yanında; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme ve O’ndan başkasıyla olan münasebetlerini de hep O’na bağlama, her şeye O’ndan ötürü alâka duyma anlamları da yüklenmiştir.

“Gavvas olana Kur’an / Mücevher dolu umman / Nasipsizdir Kur’an’dan / Her müstağni davranan.”

*Kur’ân-ı Kerim’in, hazinelerini size de açması için onun Allah’ın kelâmı olduğuna gönülden inanmanız ve ona teveccüh etmeniz çok önemlidir. Böyle bir iman ve itimat sayesinde, onu başkalarından çok farklı görür ve çok farklı duyarsınız; hatta ümmî de olsanız -ki biz hepimiz bir açıdan ümmî kategorisine dahiliz- filozofça ve mütefekkirane bakma iddiasında bulunanların gördüklerine nispetle onda çok daha derin hakikatler müşahede edebilirsiniz. Kur’ân, bir bahr-i bîpâyândır, uçsuz bucaksız bir denizdir. Fakat o kendisine itimat etmeyenlere, güvenmeyenlere ve temiz bir gönülle yönelmeyenlere karşı cimri ve kıskanç davranır. Ona –hâşâ– beşer kelamı ya da Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sözü nazarıyla bakan ve Mütekellim-i Ezelî’den gaflet eden insanlara karşı Kur’ân-ı Kerim cimrice davranır; hazinelerini kıskanır onlardan.

*Mevlâ-yı Müteâl, genellikle murat ve maksatlarını halkın çoğunluğunun anlayışına uygun şekilde ifade etmiştir. Nitekim, İlahî kelamın bu hususiyeti “et-tenezzülâtü’l-ilahiyyetu ilâ ukûli’l-beşer” sözü ile anılagelmiştir. Evet, Cenâb-ı Hak, kullarının idrak ufuklarına göre hitap etmiş ve en derin hakikatleri bile onların anlayabilecekleri bir üslupla ortaya koymuştur ki, buna kısaca “tenezzülât-ı İlâhiyye” denilmektedir. Haddizatında, O’nun kelâmı Kur’ân’dan ibaret değildir. Kim bilir, Cenâb-ı Hakk’ın azametine uygun daha nice konuşma keyfiyetleri vardır; fakat, onlar ancak muhatapları tarafından bilinmektedir. Ezcümle; şayet Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de de, Tur-u Sina’da Hazreti Musa’ya tevcih buyurduğu kelam ile konuşsaydı, neredeyse hiç kimse onu dinlemeye güç yetiremeyecekti. Zira, Hazreti Musa (aleyhisselâm) gibi bir ulü’l-azm peygamber dahi o aşkın kelamın ancak bir kısmını dinlemeye tahammül edebilmişti. Yine, eğer Kur’ân sadece büyük deha ve kariha sahiplerinin anlayacakları bir üslupla inmiş olsaydı, insanların yüzde doksan dokuzu ondan hiç istifade edemeyecekti. Halbuki, Cenâb-ı Hak azameti ve Rubûbiyetiyle beraber, iradesine uygun olarak muhataplarının durumunu nazara almış ve tenezzülât-ı ilahiyyesiyle beşerî ufka göre hitap buyurmuştur.

*Hazreti Üstad, Katre Risalesi’nde, “Kırk sene ömrümde ve otuz sene tahsil hayatımda dört kelime ile dört kelam öğrendim. Kelimelerden maksat: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet ve nazardır.” buyuruyor. Evet, nazar çok önemlidir; Kur’ân’dan istifade de ona tedellî (müessirden esere gitme) yoluyla bakıp ciddi bir teveccühte bulunmaya bağlıdır. İşte, Kelam-ı ilâhîye öyle nazar edebilenler, onun her ayetinde tevhid hakikatinin bir nabız gibi attığını da görebilirler.

494. Nağme: Allah Yâr!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şunları anlattı:

*Necip Fâzıl ne hoş söyler: “Verirler ‘Ben acizim, kudret Senin’ dedikçe / Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe!..”

O’nu bulan gerçek yâri bulmuş ve yalnızlıktan kurtulmuş olur!..

*Eğer hususiyle İslam dünyasındaki şu kasvetli atmosferin dağılmasını istiyor ve bekliyorsanız, o kasvetli atmosferi dağıtmaya bizim gücümüz yetmez; ona sadece Kendini “O her şeye ama her şeye kadîrdir.” sözüyle anlatan Hazreti Kadîr’in gücü yeter. Her şeye gücü yeten Zât’a teveccüh eden, Allah’ın izniyle, her şeyin üstesinden gelir. Kendi gücüne dayanan ve kendi kuvvetiyle bir şey yapmak isteyenler ise muvakkaten ileriye iki üç adım atsalar bile, sonra kader onlara beş on adım geriye attırır.

*“Allah yâr.. Allah yâr!..” Cem Karaca da böyle diyordu. O’ndan başka her şey binnisbe ağyâr. Evet, O’nu bulan gerçek yâri bulmuş, yalnızlıktan kurtulmuş olur. “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben beni terk eyleyince gördüm ki ağyâr kalmadı.” (Niyazi Mısrî) O’na müteveccih olanlar hiçbir zaman mutlak kayıp yaşamamışlardır.

*Kurbet ve maiyyet atmosferinde geçen saniyelerin, hatta ânların bereketi zılliyet planında Hak dostlarına ve seviyelerine göre bütün mü’minlere müyesserdir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman şuuruyla bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın binlerce sene yaşamaktan daha iyidir.

“Bir serçe bir kartalı salladı vurdu yere!..”

*İhlasın da azı, onsuz çoklardan daha kıymetlidir. “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.” buyuran Hazreti Bediüzzaman ihlasın ehemmiyetine dikkat çekiyor: “Medar-ı necât ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

*Yunus Emre, lügaz denilen bilmece gibi sözleriyle Cenâb-ı Hakk’a itimad eden nice küçüklerin nefsine güvenen nice büyüklere galebe çaldığını şöyle anlatır: “Bir serçe bir kartalı / Salladı vurdu yere / Yalan değil gerçektir / Ben de gördüm tozunu!”

*Yunus Emre, şu sözleriyle de kendi güç, kuvvet, ilim ve iktidarına güvenen kimselerin sonunda nasıl mağlup olacaklarını ve mahcup hale düşeceklerini vurgular: “Bir küt ile güreştim / Elsiz ayağım aldı / Güreşip basamadım / Gövündürdü özümü!”

“Allah zâlime mehil verir fakat bir kere de onu derdest etti mi, iflahını keser!”

*Bakmayın şimdi tiz perdeden atıp tutanlara, tagallüp peşinde koşanlara, şurayı burayı işgal edenlere!.. Milletin malına mülküne el koyan haramîlere ve onların bugünkü uzun dillerine, bitmeyen hikâyelerine bakmayın!.. O hikâye bir gün bittiği zaman, nedametle iki büklüm olacak ve hicaptan yüzünüze bakamayacaklar. Öbür tarafta ise, işleri bütün bütün berbattır onların!..

*Cenâb-ı Allah, ahirette vereceklerini vermemek için zalimlere dünyada mehil verir; mazeretleri tükeneceği âna kadar onları refah içinde yaşatır. O haramîlik yapar, milletin alın teriyle kazandığı şeylerin gidip tepesine konar, kanun nizam tanımaz, Allah bilmez, Allah’tan utanmaz, Peygamber bilmez, alın terinin üzerine oturur utanmadan… Allah Teâlâ bir süreye kadar imhâl eder. Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur ki: “Allah zâlime mehil üstüne mehil verir; fakat bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez.” Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sözünü şu ayetle noktalar:

وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ

“Rabbin, zulme dalıp gitmiş ülkeleri kıskıvrak yakaladığı zaman işte böyle yakalar. O’nun derdest edip yakalaması pek acıdır, çok çetindir.” (Hûd 11/102)

“Hûd Sûresi ve benzerleri belimi büküp saçlarımı ağarttı!”

*Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir rivayette, “Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı!”; diğer bir rivayette ise, “Hûd Sûresi ve benzerleri belimi büküp saçlarımı ağarttı!” buyuruyor. Fakat aslında fevkalade duyarlılık sahibi o Şefkat Peygamberi’ni ihtiyarlatan çok sûre ve ayet vardı. Peygamber Efendimiz, “Hûd suresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.” sözü ile فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 11/112) âyetine işâret buyuruyordu.

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Aza şükretmeyen, çoğa da şükretmez.” buyurur. Bir başka rivayette ise şu ilave vardır: “Teşekkürü insanlara karşı ahlak haline getirmemiş birisi Allah’a da şükretmez.”

493. Nağme: Durağanlık Felâkettir!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şunları söyledi:

O’ndan ne kadar uzak kalırsanız, o nispette de kendi dünyanızı karartmış olursunuz.

*“Cevâhir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez.” (M. Lütfî) Altının, gümüşün, zebercedin, yakutun, mercanın değerini sarraflar bildiği gibi, ilim adamını âlimler, insanı da insanlığa yükselmiş olan kâmiller anlar. Cevher, bakırcılar çarşısında; âlim, cahiller arasında; insan, hayvanî ruhlar içinde; hakîm de, muhakeme ve vicdanın kulak ardı edildiği bir dünyada gariptir.

*Dünyayı bakırcılar çarşısına çevirip hala ıtriyat çarşısı şeklinde gösteren kimseler var.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında hale olmaya yürümek lazım. O’na ne kadar yakın durursanız, ayın etrafındaki ışık gibi, ışığa dönüşürsünüz. O’ndan ne kadar uzak kalırsanız, o nispette de kendi dünyanızı karartmış olursunuz. Öyleyse otur kalk, hep o hâle içinde yerini alma rüyaları gör!..

*Cenâb-ı Hakk’ın bazı melekleri vardır ki, her zaman O’na müteveccih bulunurlar; bir ân-ı seyyâle olsun teveccühlerinde inkıta yaşamazlar. İnsan, Allah’a teveccühü ölçüsünde kıymet kazanır ve adeta melekleşir. Böyle bir insan gök ehlinin sürekli andığı ve takdirle yâd ettiği biri haline gelir.

Kurbet ve Vuslat Yolcusunun Ötelere En Yakın Karargâhı

*Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) rükûda okuduğu şu duayı bizler de namazlarımızda okuyabiliriz:

اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَااسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Allahım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.”

*Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in secdede okuduğu dualardan biri de şudur:

اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ

“Allahım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran (Yaradan)’a secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allahım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.”

*Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Hazreti Ebu Bekir’e öğrettiği dua şöyledir:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْماً كَثِيراً، وَلاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي، إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“Allahım, muhakkak ben nefsime nâmütenâhî zulümde bulundum; günahları bağışlayacak Senden gayrı kimse yoktur. Nezd-i Ulûhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa, bana merhamet et; şüphesiz ki Sen yegâne Gafûr ve Rahîm’sin.”

Rabbenâ, hüznümüzü Sana arz ediyoruz!..

*Hazreti Yakup (ala nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselam),

اِنَّـمَا اَشْكُوا بَثِّي وَحُزْنِي اِلَى اللّٰهِ

“Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim.” (Yûsuf, 12/86) demiş ve halini Allah’a şikâyet etmişti. Ümmet-i Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselam) çokları da aynı yakarışı seslendirmişler ve hallerini Allah’a şikâyet etmişlerdir. Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) bu ayeti secdede okurken hıçkıra hıçkıra ağladığı ve hıçkırıklarının en arka saflardan dahi duyulduğu rivayet edilir.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur:

أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ

“Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir; (secde ettiğinizde) duayı çoğaltın.” Zira secdede, Allah’ın büyüklüğünü ifadenin yanında insanın kendi küçüklüğünü ortaya koyması gibi iki mülâhaza bir araya gelir; bu iki mülâhaza bir araya gelip örtüşünce de Allah’a en yakın olma hâli zuhur eder. Evet, kul, tevazu, mahviyet ve hacâlet içinde başını yere koyduğunda ve hatta mümkün olsa başını topraktan daha aşağı götürme azmiyle secdeye kapandığında Allah’a kurbet hâsıl olur. İşte o ânı iyi değerlendirmek, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ve Peygamber Efendimiz’den nakledilen niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, ayet ve hadislerde geçmeyen duaları ise kelam-ı nefsi türünden mülahazalara emanet edip kalbin diliyle seslendirmek lazımdır.

Hiç durmamalı; insan kendini akîde, ibadet veya hizmet açısından durağanlığa saldığı zaman bir gayyaya yuvarlanıverir.

*İnsan yüce bir gaye-i hayale bağlanmalı; yüksek hedeflerin peşinden koşmalı ve himmetini hep âli tutmalıdır. Öyle ki, mefkûre muhacirleri bir anda dünyanın çehresini değiştirebilecek kadar yüksek gaye-i hayaller peşinde olmalıdırlar. Zira himmetler âli ise, davranışlarla ona yetişilemediği hallerde bile, Allah, niyetlerle o boşluğu doldurur ve kişiyi hayalinde kurguladığı hedefe göre mükâfatlandırır. Yani insan, realize edilemeyen güzel niyetlerinin bile sevabını alır.

*İster akîdeye ait meselelerde, ister ibadet ü tâat hususunda, isterse de Hizmet’e müteallik mevzularda himmet çok âlî tutulmalı. Şayet siz dünyayı ihya peşinde yaşarsanız, bu hayır yolunda tam muvaffak olamasanız ve gaye-i hayalinizi bütünüyle ikâme edemeseniz bile, o istikametteki her soluğunuz tesbih ve her adımınız bir ubudiyet sayılır, sizi Hakk’a yaklaştırır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatsı namazını kılıp sabah namazına veya teheccüde kalkma niyetiyle yatan bir insanın uyanacağı âna kadarki bütün soluklarının tesbih sayılacağını müjdelemiştir.

*Dûn-himmetliler oldukları yerde kalırlar, bir gün kendi durağanlıklarıyla kendilerini helak ederler. Çünkü fizikî dünyada atalet kanunu ne ise, insanların ibadet hayatlarında da durum aynıdır. Samanyolu, hareketten bir gün dûr olsa, dökülür bütün yıldızlar küre-i arzın başına ve bitersiniz burada. Aynen öyle de insan kendini akîde, ibadet veya hizmet açısından durağanlığa saldığı zaman bir gayyaya yuvarlanır.

Allah zâlimlere fırsat vermesin fakat dünyamızı yıksalar da âhiretimize dokunamazlar ya!..

*Hizmet’te de himmet âlî tutulmalı; hiçbir şeyden yılmamalı!.. Bir rüzgâr gelmiş, bir tsunami oluşmuş, bir hortum vurmuş; sizin yirmi, otuz, kırk senedir ebced’ini, sübhaneke’sini oluşturduğunuz ve gözünüzü ilerilere doğrultup daha da geliştirme niyetinde bulunduğunuz koskocaman sistemler mecmuasını yıkıp götürüyor. Allah, zalimlere yıkma fırsatı vermesin!.. Fakat yıkıp götürse, en fazla, dünyanızı götürmüş olur; ahiretiniz adına bir şey kaybetmiyorsunuz, Allah’la irtibatınız ve Efendimiz’le münasebetiniz adına bir şey kaybetmiyorsunuz.

*Bir imtihanla yüz yüze olduğunuzu düşünüyor ve diyorsunuz ki: Hazreti Mevlâ, bir dönemde bol bol lütuflar verdi, şimdi bu dönemde de sarsıyor, bize sürekli travmalar ve değişik hadiselerle şoklar yaşatıyor. Fakat önceki vermesi sonra vereceklerinin en inandırıcı referansıdır. O, Veren’dir, el-Mu’tî; O, fazıl sahibidir. Hizmet’i bu hale getirdiği gibi, siz her şeyin durduğunu sandığınız bir dönemde bir de bakarsınız, vites dörtle gidiyorken birden bire sekize çıkmış.

492. Nağme: Kalbin Solukları ve Şeytanî Hırıltılar

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şunları söyledi:

Kalblere Tesir Eden Sözden Ziyade Hal ve Gönül Derinliğidir

*İnsanlara karşı edep çerçevesinde hareket etmeyenlerin Allah’a karşı da edepli davranmaları düşünülemez. Şayet bir insan başkalarına karşı saygılı davranıyorsa, tavırlarına hürmet hissi sinmişse, edep onda bir hal halini almışsa, Allah’ın izni ve inayetiyle, onun o hal ile halledemeyeceği hiçbir problem yoktur.

*Edep ve temsil insanları, dilleri bilinsin-bilinmesin, hâl ve gönül derinlikleri sayesinde, ne demek istediklerini herkese rahatlıkla anlatırlar. Halkla içli dışlı olmaları bir yana, çekilip bir köşede iç murâkabelerini yaşadıklarında dahi hâlleri ve görüntüleriyle gönüllere korlar saçar ve ruhlarda bir sûr sesi gibi duyulurlar. Her zaman Hak’la irtibat içindeki bu dupduru insanların susması, bilemediğimiz bir sırla kalbî ve ruhî suskunluğa maruz kalmış kimseleri harekete geçirme adına âdeta bir komut gibidir. Onlar, gönüllerindeki mahfî hazineleri tavır ve davranışlarıyla ortaya dökünce, bir dilin susmasına bedel o anda pek çok dil birden çözülür, önyargısız müsait gönüller dinlemeye durur ve her yanda müthiş bir heyecan köpürmeye başlar. Selef-i salihîn efendilerimiz işte bu kalb soluklarıyla çevrelerine müessir olmuş ve gönüller fethetmişlerdir.

Günde Birkaç Kere Çark Edip Duran Kimseler Ancak Tiksinti Uyarırlar!..

*Maalesef bugün İslam dünyası imrendiren bir görüntüden çok uzak bulunuyor. Pek çok yerde terör bir ya da birkaç grubun işi olmaktan çıkmış, her yanda adeta terör devletleri hüküm sürüyor. Şayet Müslümanların çoğunlukta olduğu bir devlette hak, adalet, istikamet, engin bir temsil, iç derinliğinin dışa aksetmesi ve başkalarını imrendirecek bir hal güzelliği yoksa İslam’ın çehresi karartılıyor demektir. Dışarıdan bakanlar, “Ne diye yer değiştireceğiz ki?!. Ne değişecek ki?!. Bizde de var hırsızlık, onlarda da var, bizde de var haramîlik, onlarda da var. İslam yeni bir şey getirmemiş ki!..” derler. İnsanlığın İftihar Tablosu bile bu mevzuda töhmet altında kalır; O’nu bile sorgularlar. “Kur’an insanlığa yeni bir şey vadetmiyor ki!. Vadediyor olsa Müslümanların vaziyeti böyle mi olur?!.” derler. Şayet ellerinden Kur’an-ı Kerim’i bırakmayanlar, Ramazanlarda mukabele okuyanlar da rüşvet alıyorlarsa, bir villa karşısında satılabiliyorlarsa, dün doğru dedikleri şeyleri ertesi gün yalanlıyorlarsa, “Öyle değil de böyle!” diyorlarsa, her gün farklı bir mülahaza karşısında çark ediyor ve en profesyonel çarkçıları bile geride bırakıyorlarsa… Böylesine korkunç değişimleri, dönüşümleri, farklı halleri, farklı tavırları, farklı davranışları görünce dışta olan bir insanın midesi bulanır ve istifrağ eder!..

*M. Akif’in ifadesiyle, “Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde / Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde / Vefâ yok.. ahde hürmet hiç.. emanet lafz-ı bî medlûl / Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul. (…) Beyinler ürperir yâ Rab ne korkunç inkılâp olmuş / Ne din kalmış ne iman, din harap iman türap olmuş!”

*Yalan öyle revaç bulmuş ki, dün bir şey söylüyor, mesela “Ayın bir tarafı karaydı.” diyor, bugün “Hayır mordu!” diye tutturuyor. Çocuğu daha dünyaya gelmeden evvel bir tarih söylüyor, “O tarihte o çocuğum bana gelmiş, kapımı tıklatmış, bir şey asmıştı oraya; benden şunu istemişti!” diyor; bir başka zaman onu inkâr ediyor. Bir başka gün başka bir yalan söylüyor. İnsanın tabiatı tamamen yalanla örgülenmiş hale gelince, onun dışa vuruşu da farklı olmaz. Aksine, şayet tabiat sadakat örgüleri üzerine ince bir dantela gibi örgülenmişse, dışa vuran da o dantelanın göz kamaştırıcı keyfiyeti olacaktır.

Terör Örgütlerinin ve Terör Devletlerinin Kararttığı Dünyada Bir Işık Hüzmesi

*Allah’a şükürler olsun, sizin arkadaşlarınız bir ölçüde o hal, temsil ve kalbin solukları sayesinde gittikleri yerlerde müessir oldular. Gidilen yerlerin insanları, arkadaşlarınızın beş sene, on sene, yirmi sene ağızlarına bir arpa kadar haram koymadıklarını, yerinde bir ırgat gibi çalıştıklarını, yerinde mektepte muallim olduklarını, yerinde mütalaada bir rehber olduklarını, yerinde bir aile doktoru gibi aileleri gezdiklerini görüyorlar. “Bir sene böyle, iki sene böyle, üç sene böyle, beş sene böyle, on sene böyle; yahu insan on sene gerçek tabiatını bu kadar saklayabilir mi? On sene böyle nifak sergileyebilir mi?” diyor ve gönül kapılarını sonuna kadar açıyorlar. Bu dolayısıyla İslam’a, imana ve Kur’an’a sempati duyma demektir ve dünya barışı adına da çok önemli bir adımdır.

*Maalesef, terör grupları ve bir terör devletine dönüşen idareler İslam’ın mübarek, dırahşan, aydan daha parlak çehresini karartıyorlar. Bir dönemde Selefîlik adıyla, el-Kaide adıyla, sonraları IŞİD adıyla, Boko Haram adıyla, şimdilerde de Murabitûn adıyla İslam’ın nurlu simasına zift akıtıyorlar.

Mütehakkim Eşkıyanın Çarpık Mantığı: “Ya ölüm, ya bana benze!..”

*Bu terör örgütleri ve terör devleti halini alan idareler icraatlarıyla fevkalade yobaz, mutasallit ve mütehakkim. Herkesi kendilerine benzemeye zorluyorlar. İslam dünyasının pek çok kesiminde ve kendi ülkemizde de olduğu gibi, herkesi kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. “Seçenek budur: Ya ölüm, ya bana benze!..” Ya hayattan mahrumiyet, insanî değerlerden mahrumiyet, hürriyetten mahrumiyet, belki ailevî mahrumiyet ya da bana benzeyeceksin mülahazasıyla hareket ediyorlar.

*En tehlikeli şey, “Müslümanlığı yaşıyoruz, yaşatıyoruz!” diyen kimselerin, o Müslümanlıktan insanları kaçırmalarıdır. “Müslümanım” dediği halde haram yiyorsa, dün gecekonduda otururken bugün birkaç tane saray paylaşıp duruyorsa, filoları varsa, nasıl olacak bu iş?!. Var mıydı Hazreti Rasûlullah’ın, Hazreti Ebu Bekir’in, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin?!. Bunları görmeyip de İslam’ın mukallitlerine bakıp onları bir şey sanan insanların kör gözlerine, sağır kulaklarına ve insafsız mantıklarına balyoz gibi insin!..

Bir Toplum Ameli Terkedip Cedele Sarılmışsa Helak Yoluna Girmiş Demektir

*Mâruf-i Kerhî Hazretleri’ne isnat edilen (bazı kaynaklarda az farkla İmam Evzâî’nin olduğu söylenen) şu söz çok manidardır: “Cenâb-ı Hak, suiistimallerinden dolayı bir toplum için şerr murad ederse onlara amel kapısını kapatır, cedel kapısını açar.”

*Cedel; dilbazlık yapmak suretiyle, kelime oyunlarıyla bâtılı hak gösterme gayreti, hakikatleri ters yüz etme cehdi demektir. Cedeli illa da başka bir kelimeyle ifade etmek istiyorsanız, onun mânâsını karşılayabilecek en uygun kelime diyalektik ve demagojidir. Cedelin kaynağı ise, insanın kendini başkalarından üstün görmesi ve sürekli bir faikiyet mülâhazası içinde olmasıdır.

*Kalbi marazlı kimseler, diyalektik ve demagojiyi daha ziyade, başkalarını karalamaya matuf ve kendini tezkiye etme istikametinde kullanırlar. Biraz da makyavelist bir düşünceyle, kendilerince belirledikleri hedefe ulaşabilmek için her vesileyi meşru sayarak bu yola başvururlar. Onlar yalanı da, iftirayı da, gıybeti de, başkalarını karalamayı da meşru sayarlar. Hatta bir-iki şahsı değil, bütün bir heyeti, dahası o heyetle, o hareketle, o camiayla uzaktan alakası olan herkesi kuvvetli şüphe mülahazasıyla hain gibi görme/gösterme cinayeti işlerler.

Söz Götürüp Getirerek İnsanların Arasını Bozan Kimse Cennet’e Giremez!

*Müslim-i şerifte değişik rivayetlerde farklı şekillerde ifade edildiği gibi “Nemmam Cennet’e giremez!” Türkçemizde de “nemmam” tabirini kullanırız; daha çok, söz getiren, götüren, değişik söz üreten, o ürettiği sözleri değerlendirmeye emanet eden; şayet bunları kim değerlendirdiği zaman o sözü üretenin işine yarıyorsa oraya ulaştıran, mesela veliyyü’l-emre ulaştıran, sultana ulaştıran, şaha ulaştıran, şehinşâha ulaştıran kimse demektir.

*Nemmam kelimesi mübalağa kipi olması itibarıyla, o mevzuda kararlılık ve süreklilik ifade eder. Mesela, köşe yazılarında hep aynı şeyi yazıyor, başkalarını karalıyor. Birinin kulağına telefon koyduruyor, onun resmini de oraya koyduruyor; “Falanın kızının öldürülmesi için filan…” diyor. Eğer biri öyle demiş, öyle telefon etmişse, Allah onun yedi sülalesini yerin dibine batırsın!.. Yoksa, o hain, o alçak, o münafık insanları Allah yerin dibine batırsın!..

*Her şeye rağmen bize düşen vazife Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek, “Ya Rabbena, bu çağın gariplerinden olarak Sana halimizi arz ediyoruz; ey Gariplerin Sahibi, ey Mazlumların Sahibi, ey Mağdurların Sahibi!.. Halimizi görüyor ve biliyorsun. Senin durumumuzu ve vaziyetimizi bilmen bizi isteklerimizi sayıp dökmekten müstağnî kılıyor. Sahibimiz ol ya Rabbenâ!..” mülahazalarıyla dolu bulunmaktır.

491. Nağme: Kibir Virüsü ve İman Zaafı

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları anlattı:

Kalbinde zerre kadar kibir bulunan ondan kurtulmadan Cennet’e gidemez!..

*Bir gün Abdullah ibn-i Amr ile Abdullah ibn-i Ömer (radiyallahu anhüm ecmaîn), Merve’de karşılaşmış ve bir süre sohbet etmişlerdi. Hazreti Abdullah ibn-i Amr ayrıldıktan sonra ibn-i Ömer hazretleri bir müddet daha orada kalmış ve ağlamış ağlamıştı. Yanındaki arkadaşlarından biri, “Niçin ağlıyorsun?” deyince Hazreti ibn-i Ömer “Abdullah ibn-i Amr bana, Allah Rasûlü’nden şöyle bir hadis nakletti: ‘Kim kalbinde zerre kadar kibir barındırırsa, Allah onu yüzüstü Cehennem’e atar.’ İşte o hadisten dolayı ağlıyorum.” dedi. O büyük sahabinin kalbinde kibrin zerresinin mevcudiyeti düşünülemez. Fakat onlarda bambaşka bir muhasebe duygusu vardı.

*Kibir, kişinin böbürlenmesi, kendini beğenmesi, bir kısım üstün özellikleri varmış gibi davranması ve oturuşu-kalkışı, nefes alıp verişi, el-ayak hareketleri ve mimikleriyle hep bir bencillik tavrı ortaya koymasıdır. Kibir, bir çeşit cinnet ve ruhî rahatsızlıktır. Böyle bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını, hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hâle gelir.

*Kibir küçük maraz değildir. O, şirke açılan kale kapısıdır. Kibrin içte bir duygu ve mülahaza şeklinde kalması hastalık; onun dışa vurması ise küfre kadar varıp uzanabilecek büyük bir günahtır.

*Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak,

اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” buyurmaktadır. Demek ki, kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.

Kibir, imana girmeye engel, imandan çıkmaya sebeptir.

*Muhakkikîn’in beyanına göre; kibre düşen kimse imana giremez; girse de iman dairesinde ölemez. Belki kültür itibarıyla Müslüman gibi yaşayabilir; belli bir dönemde anne babasını namaz kılıyor ve oruç tutuyor gördüğünden öyle namaz kılıyor ve öyle oruç tutuyor olabilir. Bir dönemde İmam-Hatip’e devam etmiştir, yarım yamalak, taklidî, dar bir ilmihal çerçevesinde bir din öğrenmiştir. Fakat aslında dini tabiatına mal edememiştir. Dinde derinleşememiştir. Tahkikî imanı elde edememiş, kalbî ve ruhî hayata yönelememiş olduğundan, mü’min görünse bile o kibir onu bir gün dışarı atar.

*Onun için hadis-i şerifte “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan Cennet’e giremez!” buyurulmuştur. Herhalde o kibri terk etmediği sürece Cennet’e giremez demektir. Ama bir gün sırtındaki o merkup yükünü atarsa şayet, kendine yakışmayan, -bağışlayın- o pislik hamulesinden sıyrılırsa, “Allah’ın rahmeti gadabına sebkat etmiştir.” Cenâb-ı Allah, o kimsenin o mevzuda verdiği mücadeleyi, yaptığı mücahedeyi veya bir rehberin onu insanlığa yükseltme, ona ahsen-i takvime mazhariyetini anlatma ve insan olmasını hatırlatma adına rehabilitesinin neticesini lütfeder.

Hem iman, İslam, ihsan hem de hizmet hayatı açısından “İki günü müsavi olan aldanmıştır.”

*İnsanlar araştırma mevzuunda hem ciddi, kararlı ve sürekli olurlar, hem de elde ettikleri bilgileri ibadette derinleşme hesabına kullanırlarsa bugün olmazsa yarın tahkîke ulaşabilirler. Güzel davranışlar, salih ameller ve ibadetler, bir süre sonra insanın tabiatı haline gelerek onu, mücerret bilgiyle ulaşılamayan noktalara ulaştırır. Mücerret bilgi ve malûmat, insanı hiçbir zaman, amelin, yaşamanın, tecrübe etmenin ve ibadetin yükselttiği seviyeye yükseltemez. Öyleyse, vicdan mekanizmasını işlettirmek ve ondan semere almak için insan “sâlih amel”e yapışmalıdır.

*Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde ve ilgili hadis-i şeriflerde iman ve amel-i sâlih beraber zikredilmektedir. Sâlih amel, Cenâb-ı Hak nezdinde güzel ve makbul olan iş demektir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât ve sadaka vermek gibi ameller amel-i sâlihe dâhildir. İmanın tabiata mâl edilmesi ve iç derinliği haline gelmesi bu sâlih amellerle gerçekleşir.

*Kur’ân-ı Kerim, يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اٰمِنُوا buyuruyor. (Nisâ, 4/136) Bu ayet-i kerimede “Ey iman edenler!” buyurulurken mazi kipi kullanılıyor. Fiillerde, teceddüt esastır. Bu açıdan burada mü’minlere yönelik olan hitap şu şekilde anlaşılır: “Ey imanını yenileyerek iman eden insanlar!” Fakat böyle olmakla birlikte, Cenâb-ı Hak bunun arkasından yine اٰمِنُوا “Yeniden bir kere daha iman edin” buyuruyor. Demek ki, insanın sürekli imanını kontrol etmesi, mârifet ve muhabbet açısından sürekli kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.

*Değişik zamanlarda ifade ettiğim gibi, aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duymalıdır. Bugün ruhta, kalbde, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün daha derin olmalı. Zât-ı Ulûhiyet ve eserleri vicdanda daha engince duyulmalı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan da çok önemlidir. Buna göre ister iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

Sahabe-i kiram birbirlerine “Hele gel seninle bir saat iman edelim.” derlerdi.

*Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve lağv u lehvden uzak durması çok önemlidir. Zira Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ

“Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” buyurmak suretiyle, gaflet hâlinde ve şuursuzca yapılan duaların Cenâb-ı Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur.

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllah’ ile yenileyiniz.” buyurmaktadır. Şu kadar var ki, Allah Rasûlü’nün bu nasihati, sadece dil ile Kelime-i Tevhidi söylemeye hamledilmemelidir. Bu mübarek beyan dil ile telaffuz edilirken, aynı zamanda vicdanda da duyulmalıdır ki, iman tecdîd edilmiş olsun. Bu itibarla da, “Lâ ilâhe illallah deyin” sözü, “Bu kelimeleri vicdanınızda duyun; din ve iman adına her an daha bir derinleşme peşinde olun; devamlı kendinizi yenileyin ve yaratılış gayesine ulaşma uğrunda sürekli mesafe kat’ edin!..” demektir. İmanı yenileme meselesi devamlılık isteyen bir husustur. Bu yenilenme, mü’minin tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası hâline gelmelidir ki, o devamlı surette imanını derinleştirsin ve nihayet tahkikî imana erişsin.

*Evet, imanı tecdîd etme ve böylece ruhen yenilenme, kavlî olarak “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” demekle başlayıp, onun mahz-ı mârifet hâline getirilmesiyle devam eder; sonra da mârifetin muhabbeti, muhabbetin aşk, şevk ve iştiyakı netice vermesiyle en ileri seviyeye ulaşır.

*Mektubat’ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu karartmaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır. Her fırsatta cilalanmış, sürekli parlak tutulmuş ve tahkik ufkuna ulaştırılmış bir iman gemisiyle, değil dünyevî okyanuslar, Cehennem gayyaları bile rahatlıkla geçilebilecektir.

*İman, İslam ve ihsanda derinleşme, mü’minler için bir sorumluluktur. Nitekim Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in ilk muhatapları olan sahabe-i kiram birbirlerine “Hele gel seninle bir saat iman edelim.” derler ve bu sözle şunları kastederlermiş: Gel, seninle şurada bir müddet oturalım, imanî değerlerimizi mütalaa edelim; kalbî ve ruhî hayatımızda bize seviye kazandıracak meseleleri tekrarlayalım; ibadet ve taat duygumuzu coşturacak, kulluk şuurumuzu artıracak mevzularla meşgul olalım; içtimaî hayatın üzerimize bulaştırdığı tozu dumanı bir silkeleyelim ve fıtrat-ı asliyemize dönelim.

Her türlü haramîliğin ve milletin alın teriyle kurduğu müesseselere çökmenin arkasında iman zaafı vardır.

*Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, “İki günü müsavi olan aldanmıştır!” buyuruyor. Ne imanımız, ne ibadet u tâatimiz, ne Allah’la münasebetimiz ve ne de hizmetimiz açısından bugünü düne müsavi yaşamamalıyız. Bugünümüzün dünden farklı olması lazım. Dün şu türlü bu türlü stratejilerle yaşıyordunuz. Bugün şartlar biraz ağırlaştı. Ona göre kendinize hız vereceksiniz. Daha yeni yollar, yöntemler oluşturacaksınız. Dün rahat, birleri bin ediyordunuz; şimdi “Bu ağır şartlar altında biri nasıl iki yaparız? Bu baskınları nasıl ters-yüz ederiz?” diyeceksiniz. Elin âlemin size kayıplar yaşatmasına karşılık, o gafillerin, o cahillerin, o Allah bilmezlerin yaptıkları şeylerin sizin hizmet dünyanızda hiçbir boşluğa meydan vermemesi için, nasıl hareket etmeniz gerekiyorsa, ona göre hareket edeceksiniz. Öyle davranacaksınız ki, Allah için çıktığınız bu yolda hiç durmadan sürekli yol almış olasınız; Allah’ı ve Rasûlullah’ı memnun etmiş olasınız (sallallâhu aleyhi ve sellem).

*Toplumdaki dejenerasyon; yalanlar, iftiralar, tezvirler, dünyayı şatafat ve ihtişamla yaşamalar, dünyadan başka bir şey görmemeler ve yaşadıkları dünya hesabına başkalarının dünyalarını yıkmalar, harap etmeler, alın teriyle kazanılan mallar üzerine kırk haramîler gibi konmalar… Bütün bunlar imandaki zaaftan, Allah’la münasebetteki kopukluktan, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’le irtibattaki kopukluktan kaynaklanan boşluklardır.

*Allah hepsinin kalbini ıslah buyursun. Herkes için “Belasını versin!” demiyorum. Ama kim başkasının malına gözünü dikiyorsa; onları iflas ettirmek, servetlerinin içini boşaltmak, başkalarının çalışmalarıyla elde ettiği imkânı ele geçirip onu kendi hesabına değerlendirmek için yapıyorsa, tereddüt etmeden diyorum: Allah öylelerin belasını versin, ıslah etmeyecekse!.. Başkalarını karalama adına değişik ad ve unvanlar takan, onlar hakkında toplum içinde olumsuz algılar oluşturmaya çalışan kimseleri, ıslah kâbilse Allah ıslah eylesin; yoksa Allah yerin dibine batırsın!..

*Batıracağından hiç şüphem yok ama takvim bana ait değil. Allah’ın bir gayret sınırı var. Gayretullaha dokunduğu zaman, bugün ayakta dimdik duran o kimseleri göreceksiniz; bütün saltanat ve debdebeleriyle, Karun gibi فَخَسَفْنَا بِه وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ “Nihayet Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik.” (Kasas, 28/81) tokadını yiyecekler; servetleriyle, imkanlarıyla beraber yerin dibine geçirilecekler.

*“Olmazsa milletin efrâdı beyninde adalet / Geçer zemîne bir gün, arşa çıksa pâye-i devlet” (Namık Kemal) Ne saraylar korur, ne yatlar korur, ne imkânlar korur, ne iktidarlar korur, ne tahakkümler korur, ne tegallüpler korur. Allah ıslah eylesin!..

(Not: Kalbi zift havuzunda kararmış bazı kimseler bilmem kaçıncı defa Yeni Zelanda, Güney Afrika, derken Kanada’ya taşındığımız yalanını yayıp duruyorlar. Kimi bir bahaneyle gündemde kalma kimi de algı oluşturma kötü niyeti taşıyan bu zavallılara hala inanan var mı, Allah bilir. Hakk’a hizmet nerede bulunmamızı gerektiriyorsa orada olma azmimiz mahfuz; Mevla’nın izin ve inayetiyle biz oraya buraya değil bir gün inşallah Türkiye’mize alnımız açık yüzümüz ak olarak döneceğiz; onlarsa hem burada hem de -bu gidişle- ötede simsiyah yüzlerle kala kalacaklar. Editör)

490. Nağme: Beş Asıl ve Çağdaş Karakuşîler

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları anlattı:

Din, Can, Akıl, Nesil ve Malın Korunması

*Sözlük itibarıyla vasıta, vesile, faydalı ve iyi olana ulaştıran anlamındaki maslahat; ıstılahta insanların yararına olan ve onunla salâha ulaşılan bir disiplin demektir ve tâlî derecede “edille-i şer’iyye”den biridir. Cenâb-ı Hak, kullarının din, can, mal, akıl ve nesillerinin korunmasında maslahatı bir esas olarak vaz’ etmiştir. Bu, Usûl-ü Fıkıh’taki maslahata da bir esas teşkil etmektedir.

*İslâm âlimlerince “maslahat”, fert ve toplum hayatındaki önem derecesine ve karşılanan ihtiyacın türüne göre zarûriyyât, hâciyât ve tahsîniyyât şeklinde üçe taksim edilmiştir. Zarurî olan maksat ve maslahatlar (zarûriyyât), olmazsa olmaz hususlardır; din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. İslâm âlimleri bunları din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası şeklinde beş maddede özetlemişlerdir. Daha doğru olarak “mesâlih-i hamse” diyebileceğimiz bu esaslar genelde “usûl-i hamse” tabiriyle anılmaktadır ve bazı eserlerde bunlara hürriyet de dâhil edilmektedir. Belki buna insanın neş’et ettiği ülke, vatan da ilave edilebilir.

*İslam, bu maslahatları teminat altına almıştır. Bir taraftan -pozitif olarak “Bunlar kutsaldır, bunların korunması lazımdır.” demiş; diğer taraftan da bunların müdafaası uğrunda ölenin şehit olacağını belirtmiştir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قُتِلَ دُونَ مَالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ أَهْلِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ

“Kim malı uğrunda öldürülürse o şehittir; kim dini uğrunda öldürülürse o şehittir; kim nefsi uğrunda öldürülürse o şehittir; kim de ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” Şu kadar var ki, mü’min, din, can, akıl, nesil ve malını müdafaa ederken mutlaka hukuka bağlı kalmalı; yaşadığı devirde hukuk sistemi neleri emrediyorsa, o çizgide bir müdafaa ortaya koymalıdır.

“Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Mantığı (!)

*Fakat maalesef günümüzün dünyasında, bu esasların teminat altında olduğu söylenemez; hele hürriyet hiç saygıyla karşılanmıyor. Düşünün; insanları tutup götürüp zindana atıyorlar; aradan bir sene geçiyor, onlar hakkında bir iddianame bile hazırlanmamış. Kim iddianameyi hazırlamamış? Doğrudan doğruya kanun yerine konarak, bir yerlere tayin edilen insanlar. O mevzuda kanun yok! Demişler ki onlara -birisinin dediği gibi- “Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Böyle bir mantıkla hürriyetin tepesine balyoz gibi inmişler.

*Bir dönemde askeriyenin başına balyozları indirmiş, aynı argüman ve elemanları kullanmışlardır. “Evet, bunlar çok isabetli; ben de bu işin savcısıyım.” demişlerdir. Başka bir dönemde bir haramîlik meydana çıkınca, bu defa o istikamette kullandıkları elemanları boy hedefi haline getirerek diğerlerini koruma ve sıyanete gitmişlerdir. Hatta bir dönemde Maocu olan insanlarla anlaşmak ve onlara “Tam bizim çizgimize geldiler” yani din iman düşmanlığı çizgisine geldiler (!) dedirtmek suretiyle usûl-i hamsenin canına okumuşlardır.

Kayyûm, Allah’ın ismidir; fânîler ancak kayyım olabilir. Milletin malına çökenlere de dense dense denî haydut denir.

*Dünyanın dört bir yanında “usûl-i hamse” bugün ayaklar altında. Dine, imana, insanlığa hizmet etmeye çalışıyorsunuz, her yana dini düşüncenizi götürmek için himmet yapıyorsunuz, onun üzerine geliyorlar. Rica ederim, böyle bir işin üzerine gelmenin, Amnofis’in Hazreti Musa’nın üzerine gitmesinden farkı var mı?!.

*Yakında, hiçbir sebep yokken, zerre kadar haksızlık, kanunsuzluk yapmamış olan Akın Bey’e gadrettiler. Akın İpek, Melek oğlu bir melektir. Şayet Türkiye’de, mizandan geçerken “Sen geçebilirsin, lüzum yok seni sigaya çekmeye!” denilebilecek, adeta kırmızı pasaportlu bin tane insan varsa, biri de odur. Fakat düşünün ki, bir şakî muamelesine, annesi de istintak edilip bir şakî muamelesine, kardeşi de bir şakî muamelesine tabi tutuluyor.

*Yanlış tabirle “kayyum” diyorlar. Hâlbuki “Kayyûm”, Cenâb-ı Hakk’ın ismidir. Hukuk sisteminde, bir malın idaresi veya belli bir işin görülmesi için mahkemece tayin edilen insana “kayyım” denir. “Âyetü’l-Kürsî” içinde her zaman “Hayy” ve “Kayyûm” isimlerini zikrediyoruz. Kayyûm; Cenâb-ı Hakk’ın, kendi zâtıyla kâim bir müstağnî-i mutlak, bütün cihanlar ve içindekilerin varlık ve bekalarının da biricik dayanağı olduğunu ifade eden bir ism-i âzamdır. Zavallı, fanî, yarın nalları dikebilecek bir insana Cenâb-ı Hakk’ın mübarek bir ismini vererek “kayyum” diyorlar. Özür dilerim, nezaket sınırlarını aşıyorum; bu mülahazalarla hareket eden ve iffetli, ismetli, alnının teriyle kazanmış insanların mallarına çöreklenen kimselere dense dense “denî haydut” denir.

*İpek Ailesi’nin madenlerine, şirketlerine, gazetelerine ve televizyonlarına el koydular. Fakat kanunen hiçbir suçları yok. Araştıranlar da diyorlar ki, “Bunca zengin ve servet sahibi olanın bir kısım eksiği gediği olur. Burada kanuna aykırı hiçbir şey olmadığına göre, sende bir yanlışlık var!..” Nasıl bir mantıksa bu?!. Firavunlar böyle bir mantıkla hareket etmemişlerdir.

Haya Hissini Yitirmiş Kimselerin Karakuşî Kararları

*Seleflerimiz, akıl ve mantıkla izah edilemeyen ya da kızgınlıkla veya tarafgirlikle verilen kararlara “Karakuşî Hüküm” demişlerdir. Kadı Karakuş’un kararları adeta birer fıkra ve darb-ı mesel niteliğinde dilden dile yayılmıştır. Bu anlatılanlardan biri de şöyledir:

*Bir hırsız adına yakınları, Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girilen evin sahibini şikâyet ederler: “Kadı Efendi, evin penceresine çok boya çalınmış, iyice kayganlaştırılmış; adamımız kaçarken düşmüş; kolu kanadı kırılıp felç olmuş; neredeyse ölecekmiş!” derler. Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, pencereyi boyattım ama suç boyacıya aitti; o boyayı fazla kullanmış!” diyerek, işin içinden sıyrılır. Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir. Görevliler adamı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Vazifeliler gelip durumu haber verince, Karakuş, “Gidin daha kısa boylu bir boyacı bulun ve hükmü infaz edin!” der.

*Bu hadise, şu anda “paralel” paranoyasıyla tutuklanan, sorgulanan ve gadre uğrayan insanların durumuna da misal teşkil etmektedir. Mesele, Karakuşî kararlarından ibarettir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. Hayâ hissini yitirmişsen ne halt karıştırırsan karıştır. “Karıştır” demek değildir bu. Bu türlü emirler tevbîh (kınama, azarlama) içindir; yani, “Yuh sana, her şeyi yapabilirsin artık; çünkü sen o kadar karaktersiz birisin!” demektir.

489. Nağme: “Ey Yâr, Senden Dönmezem!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önce yaptığı sohbetinde özetle şunları söyledi:

İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğini ganimet bil!..

*Hazreti Üstad’ın “vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz” ve “bir diyar-ı âhere gitmeye samimî bir şevk” sözü, ne güzel ifade!.. Bu dünyadan bıkmış usanmış, şevk ve zevki sönmüş insanın gönlünde ebedi kalacağı başka bir diyara iştiyakın uyanması. Bu zaviyeden bakınca sıkıntılar da rahatsızlıklar da hastalıklar da yaşlılık da birdenbire insan vicdanında rahmet hüzmelerine dönüşüyor, “Oh ne güzel!..” dedirtiyor.

*Hazreti Pir “…bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem.” diyor.

*Gençlik, Allah’ın ayrı bir nimeti ama insan hevesat-ı nefsaniyeye takılmazsa, bohemliğe düşmezse, o gençlik dinamizmini boş şeylerde harcamazsa. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in “Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendir” tavsiyesinde de ilk madde olarak “İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğini” ganimet bil, onu güzel değerlendir nasihati yer alıyor.

Yaşlıların en fenaları, heva-perest gençler gibi yaşayanlardır!..

*Evet, yaşlanmadan evvel gençliğinin kıymetini bil! Kılabiliyorsan gençliğinde, her gece, kıldığın namazlardan farklı olarak yirmi rekat daha namaz kıl; yapabiliyorsan her pazartesi-perşembe oruç tut. Belli bir yaş belli bir baştan ve bir kısım arızalar vücuda değişik yönlerden hücum ettikten sonra çok niyet etsen bile bunları yapamazsın.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir. Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta heva-perest) gençler gibi yaşayandır!” buyurmuştur. Demek ki, gençlerin en hayırlıları, ölüme bir adım kalmışçasına yaşlılar gibi hareket edenlerdir. İhtiyarların en şerlileri de, yaşını başını almış, elliyi aşmış, altmışı geçmiş, yetmişte işi bitmiş ama hala “dünya, dünya” diyen, zevk sefa peşinde koşan, bohemlik düşünen, hala gözü haramda, elleri haramda, hala çalmada çırpmada, hırsızlıkta, haramilikte, tıpkı cinnet yaşayan gençler gibi davrananlardır.

*Şikayeti, şekvayı, elden geldiğince şükre çevirmek lazım. Başa gelen bela ve musibetleri hamd ile karşılamak lazım. El-Kulûbu’d-Dâria’da da geçtiği ve Hazreti Pir’in de kullandığı gibi, “Elhamdülillahi alâ külli hal sive’l-küfri ve’d-dalâl – Dalalet ve küfürden başka her halden ötürü Allah’a binlerce hamd ü sena olsun.” demek lazım.

Amnofis bile kadınlara kelepçe takmamıştı!..

*İster “hareket” ister “camia” ister “cemaat”, adınıza ne denirse densin, Cenâb-ı Allah, siz Hizmet gönüllülerine çok büyük lütuflarda bulundu, size çok büyük hayırlar yaptırdı. Ümit ederim ve recada bulunurum ki, bu halinizle Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kardeşlerime selam!..” dediği, “Gariplere müjdeler olsun!..” buyurduğu camiadan olursunuz.

*Şimdi garip misiniz değil misiniz? Her yerde evinizi basıyorlar mı basmıyorlar mı? “Hizmet adına himmet ettin mi etmedin mi?” diye elinize kelepçe vuruyorlar mı vurmuyorlar mı? Kadın-erkek tefrik etmeden herkese aynı muameleyi reva görüyorlar mı görmüyorlar mı? Hatta geçmişte sabık tiranların yapmadıkları şeyleri yapıyorlar mı yapmıyorlar mı?

*Amnofis çok büyük, tarih çapında bir zalimdi. Zulmünden, tahakkümünden, tasallutundan, tegallübünden ve “Ene Rabbükümü’l-a’lâ” demesinden ötürü eğer kendisine bir Nobel ödülü verilseydi, bilmem onu memnun eder miydi? “Ben sizin en yüce Rabbinizim!..” demişti, kendisini öyle görüyordu. Bu ölçüde kendini beğenmiş, akıl hastası, tamamen narsist, bakıp bakıp sadece kendini gören bir insandı ama erkekleri öldürdüğü halde kadınlara hiç cefa etmemişti. Hazreti Musa’nın anasının ellerine kelepçe vurmamıştı. Hazreti Musa’nın ablası Meryem validemiz gidip Hazreti Musa’yı koparıp annesine getirdiği zaman Amnofis onun eline kelepçe vurmamıştı.

Hizmetlerinizin hora geçtiğinin bir delili de maruz kaldığınız bu musibetler olmuştur!..

*Cenâb-ı Hak size çok büyük hizmet yaptırdı ama bir husus var ki, hep aklıma gelip duruyordu: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: Belanın en çetini, en zorlusu, en aman vermezi, en bel kırıp boyun bükeni enbiyanın başına gelmiştir. Ondan sonra da derecesine göre imanın yanında olan insanlara!.. Kimlerin Allah’la irtibatı kavi ise derecelerine göre onlar da zulme uğramış; mağduriyet, mazlumiyet, makhuriyet, mahrumiyet yaşamışlardır. Bu zaviyeden, evet, hiç kimseye yaptırmadığını Allah size yaptırdı. Aklımdan geçiyordu ki: Acaba nezd-i ulûhiyette bu hizmetler kabule karin olmadı mı da bu insanlar bir elleri balda, bir elleri yağda, bir elleri kaymakta sürekli şerbet içip böyle hizmet yapıyorlar. Acaba hizmet kabule karin olmadı mı? Neden işkence edilmiyor? Neden ehl-i dalalet, ehl-i zulüm, ehl-i gaflet, hümeze ve lümeze erbabı, hasetçiler, yapamadıkları şeylerden ötürü “Nasıl onlar yapar da biz yapamayız?” diyenler Hizmet erlerine dokunmuyorlar?!.

*Neden Hizmet gönüllüleri, o enbiya-i izam, sahabe-i kiram ve tabiin efendilerimiz gibi, değişik dönemlerdeki mağdurlar, mazlumlar gibi, Şah-ı Geylanî, İmam-ı Rabbani, Mevlana Halid-i Bağdadi, Hasan Şazilî, Ahmet Bedevî, Ahmet Rifaî ve İbn Beşiş hazeratı gibi değişik bela ve musibetlere maruz kalmıyor? Böyle içimden geçtiği oluyordu. Bu bela ve musibetler fasit dairesi başlayınca bu düşüncemdeki su-i zan da yıkıldı. “Hizmet hora geçmiyor mu acaba? Ehl-i zulüm insafsızlar, bu camia içinde bulunan insanlara ilişmiyorlar, ısırmıyorlar, salya atmıyorlar, diş göstermiyorlar.” şeklindeki mülahazalarım bir yönüyle cevabını buldu.

*Kim kazanıyor, kim kaybediyor? Kim gayyaya doğru yuvarlanıyor, kim Allah’ın izni ve inayetiyle adım adım “fenafillah”a, “bekabillah”a doğru yürüyor?!. Cenâb-ı Hak o istikamette yürümede sabitkadem eylesin. Bu güne kadar belli ölçüde istikamet üzere devam edilmiştir. Fakat istikamet çok önemli olmakla beraber inandırıcılığı ve başkalarına güven vadetmesi açısından onun devam ve temadisi de çok önemlidir.

O kadını yerde sürükleyenlere olsa olsa Hitler’in SS’leri nazarıyla bakılabilir!..

*Geçen gün bir kadını, hangi düşüncedeyse bilmiyorum, ellerinden tutmuş, iki tane SS’çi (Hitler’in kişisel muhafızlığını yapmak üzere kurulmuş birliklerden olan kimseler) sürüklüyordu. Öylelerine ancak Hitler’in SS’leri nazarıyla bakılır. İki tane SS’çi sürüklüyorlardı; bir yüz metre kadar da sürüklediler. Kadın bağırıyordu. Duygusu ne ise; “Lât” diyebilir bir insan, “Menat” diyebilir, “Uzzâ” diyebilir. İnsan vicdanı açısından, bir kadını iki SS’çinin öyle ellerinden tutup ona hayvana bile yapılmayan şeyleri yapmaları; bir arabanın arkasına bağlayıp birini sürüklemeleri!.. Bu, dünyada başka bir yerde görülmemiştir. Amnofis böyle bir şey yapmamıştır; İbnüşşems böyle bir şey yapmamıştır; temerrüd kökünden gelen Nemrut böyle bir şey yapmamıştır, kat’iyen ve katibeten, hele taife-yi nisaya… Seyyidina Hazreti İbrahim’in yanında mübarek validemiz var, eşi de var. Hazreti İbrahim din kardeşliğini kastederek tarizde bulunup “Kız kardeşim” deyince Nemrut ilişmiyor ona, “kadın” diyor ve ilişmiyor.

*O kadının öyle sürüklendiğini görünce; bilmiyorum, Robespierre öyle bir şey yaptı mı? Arkadaşlarını bile astırmıştır ama bir kadına iliştiğini, bir kadına öyle yaptığını bilmiyorum.

“Benim başı kapalı bacılarıma” (!) hiçbir Yezid, hiçbir Haccac böyle bir zulmü reva görmezdi.

*Ya bugün başı kapalı bacılarımızın maruz kaldığı zulüm!.. Herkesin, hatta onu yapanların ve yaptıranların bile “Benim başı kapalı bacılarım!..” diye onları ifade etmesine rağmen, o mübarek bacılarımızın ellerine kelepçe vurulması, adi birer şaki gibi teşhir edilmeleri, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir Yezit, hiçbir Haccac, hiçbir zalim tarafından uygulanmamıştır.

*Bir de, emreden ile emri yerine getiren ne kadar da birbirine uymuş. İhtimal hesapları açısından, “Bu kadar uyum milyonda bir ihtimalde bile olmaz!” diyorum. Bu insanlar nasıl böyle birbirlerini buldular? Adeta “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş”. Nasıl böyle birbirlerini bulmuşlar? Biri “Böyle yapın!” diyor, öbürü gözünün yaşına bakmadan o mesâvîyi irtikâp ediyor.

*Sağ olsunlar, teşekkür ederiz. Bu türlü mezalimi yaptıkları bacılarımızın derecelerini mertebe mertebe yükseltiyorlar. Meryem validemize, Hatice validemize, Aişe validemize yükseltiyorlar. Bunların günahları ne? Fakire fukaraya yardım olsun diye himmet toplamışlar. Zalimane el konan bir banka batmasın diye, kredi toplamış oraya yatırmışlar. Bir bitirme mülahazası, şeytanî fikri karşısında, ona meydan vermemek için, bütün himmetlerini belli bir noktada teksif etmiş, bu fitne ve fesat cereyanını durdurmak istemişler. Allah rızası için.. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mübarek ruhunu ikame etmek için.. Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin her yanda şehbal açmasını sağlamak için.. dünyanın değişik yerlerinde mağduriyet, mazlumiyet, mahkumiyet yaşayan insanlara yardım etmek maksadıyla kurulmuş yardım cemiyetlerine yardım etmek için himmet toplamışlar, oralara yatırmışlar!..

*Fakat, ehl-i haset ve dalalet ne yaparlarsa yapsınlar, hissiyatımız ve duruşumuz şu istikamettedir:“Bir cefâkeş aşıkem ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem / Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar / Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem / Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.” (Nesîmî) Senden dönmezem!.. Allahım, Senden dönmezem!.. Ey Rasûl, Senden dönmezem!.. Ey hakaik-i Kur’aniye, senden dönmezem!.. Ey doğru yolun yolcuları, sizden dönmeyiz!..

488. Nağme: Sözde Değil Özde Müslümanlık

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

Günümüzün dünyasında Müslümanlığın özünü görmek zor, her yanda şekil, suret ve söz hakim!..

*Müslümanca yaşamanın büyük ölçüde özü sıyrılıp gitti, sadece aramızda mevcut olan sözü kaldı; manası muhtevası bir yerde unutuldu; bizimle beraber takılıp arkamızdan gölgemiz gibi yürüyen sadece şekli ve sureti kaldı. Böyle derken, umum İslam toplumunu nazara alıyoruz; buradakileri tecrîme, ayıplamaya ve tahkire matuf söylemiyoruz. “Biz” derken koskocaman bir heyetten bahsediyoruz.

*Çok tekerrür eden bir mülahazamız var: Ezkaza sizler bir kilise ya da bir havra haziresinde neşet etseydiniz, sonra da bir rasathaneden veya çok uzakları gösteren bir dürbünle âlem-i İslam dediğimiz şu mezar-ı müteharrik bedbahtların diyarını seyretseydiniz, Müslümanlığı tercih, takdir, tebcil adına içinizde bir duygu uyanır mıydı? İnsaflarınıza soru bu!..

*Birbirini yiyen insanlar.. hak hukuk tanımayan insanlar.. kavînin zayıfı ezdiği bir ülke.. M. Akif’in ifadeleriyle, “Hayâ sıyrılmış, inmiş öyle yüzsüzlük ki her yerde / Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde / Vefa yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bi-medlûl / Yalan râyic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl / Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş / Ne din kalmış, ne îman, din harâp, îman türab olmuş / Mefahir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl / Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, durmaz istiklâl!”

*Böyle bir manzarayı temaşa eden insanlar içinde sizin insafınıza soru: Siz olsaydınız; bir kilisede, bir havra çevresinde ya da Budizm, Şintoizm gibi farklı bir tarz-ı telakki içinde neşet etmiş bulunsaydınız, sonra iç âlemi itibarıyla bu dünyanın anatomisini size gösterselerdi; İslam dünyasını, şu birbirini yiyen, haram helal bilmeyen, adalet ve hukuk tanımayan, gücü ve kuvveti elde ettiği zaman zehirlenen, her türlü mesâvîyi irtikap eden insanların dünyasını, anatomisini tam görerek, temaşa etseydiniz -insaflarınıza soruyorum- bu istikamette, böyle bir tercihte bulunur muydunuz?

İnsanlığın batıl düşünceler içinde bocalamasının sebebi Müslümanlardaki hal ve temsil fakirliğidir!..

*Demek ki dünyanın bir kısım batıl düşünceler içinde bata çıka yürümesine sebebiyet veren İslam dünyasındaki hal fakirliği, temsil fakirliği, meseleyi özüyle kavrayamama fakirliği.

*İnsanlar hâle ve temsile bakarlar. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün güzel sıfatları, amelleri, ahlakı derindir. Yerde durup gökler ötesi âlemle irtibatı, mesaj alması ve sizlere mesaj sunması -ki buna irsal ve tebliğ denir- derinlerden derindir. Fakat zannediyorum, O’nun temsilini tebliğinin yanına koysanız, o temsili kendi anatomisiyle tahlil etseniz, o zaman diyeceksiniz ki, “tebliğden daha derin bu!” Neyi söylemişse, ölesiye onu yaşamıştır. Neyi söylemişse… Mesela “Namaz kılın!..” demiştir ama kendisi on kat kılmıştır, ayakları şişinceye kadar yatmamıştır. Dilinden Allah’ın nâm-ı celîli hiç düşmemiştir, onu hep vird-i zeban etmiştir. Senelerce O’nu bu istikamet içinde gören insanlar “Yahu bu meselenin içinde binde bir taklit olsaydı, herhalde bir inhiraf görürdük. Bu istikamet gösteriyor ki, bu adam müstakim bir insan, sâdık bir insan!.. Bu istikamet gösteriyor ki bu adamın Allah’la irtibatı fevkalade kavî. Öyle bir hablülmetine sarılmış ki kopması mümkün değil!..” demişlerdir. Onun için gözlerindeki o aba u ecdadı taklidin, o gururun, o inhiraf bakışının perdeleri yırtılınca, Nasr Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi, İslamiyet’e fevc fevc dehalet etmişlerdir.

*Hal ve temsil gönüllere öyle bir aksediyordu ki “Vallahi bu adamın çehresinde de, tavırlarında da, davranışlarında da yalan yok!” dedirtiyordu. Gönülleri fetheden, imrenme duygusunu harekete geçiren işte bu hal ve keyfiyetti. Bizim yitirdiğimiz de işte budur.

*Onun için Türkiye’ye dıştan bakan insanların Müslümanlığı seçmesi düşünülemez. Zaten zannediyorum, koca devleti senelerce idare eden insanların gayret ve sa’yleriyle -devlet imkânlarını da kullandıkları halde- onlara bakan yüz tane insan Müslüman olmamıştır. Fakat adanmışlık ve vakıflık mülahazasıyla, işin esasını, sahabe yolunu, peygamber yolunu şöyle böyle, yarım yamalak taklit eden insanlar sayesinde pek çokları hakikate uyanmışlardır.

Mefkûre muhacirleri misyonerlikle değil, hal şivesi ve temsil dili sayesinde gönüllere giriyorlar!..

*Adanmışların yolu, misyonerlik, zorlama ve propaganda yapma değil; onlar hal şivesi ve temsil dilini kullanıyorlar. Hal, durum ve keyfiyetin şuaları ve tecellileri karşısında muhatapların nefsaniyet, hayvaniyet ve garize-i beşeriyeleri pes ediyor; insanlar bütün kendi değerlerini bir tarafa atıyor ve “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasûluhu” diyorlar.

*Ayrıca, okullara iştirak eden insanların yüzde otuzu, otuz beşi Türkçe’yi, Türklerin konuştuğu gibi konuşuyorlar. Bu milletimiz adına dünya çapında çok büyük bir kazanımdır.

*Peygamber yolunda, özellikle ashab-ı kiram ve tabiîn-i izam tarafından hal ve temsil asliyet planında ve çok mükemmel şekilde cereyan etmişti. Bugün o mefkûre muhacirleri tarafından zılliyet planında, nisbî olarak ortaya konuyor; Müslümanlığın yarısı mı yaşanıyor, çeyreği mi yaşanıyor ama bir adanmışlık ruhu ve bir istikamet var. Onlar durdukları gibi duruyorlar; Allah (celle celaluhu) da devletlerin yapamadığı işi o bir avuç insana yaptırıyor. Hem de neye rağmen? Sizin arkadaşlarınızın açtığı o müesseseleri kapama adına ilan-ı harb etmiş ve seferberlik yapmış gibi, senelerden beri değişik kimselere tesir edip bütün yabancı misyon şeflerini bu işin üzerine sürmelerine rağmen!..

Gerekirse biz hepimiz birer birer veya toptan ölelim ama insanlık yaşasın!..

*Hala sağdan-soldan salim düşüncenin ifadeleri geliyor. “Yahu daha fazla okul açamıyor musunuz? Okul açtınız, niye üniversite, araştırma merkezi açmıyorsunuz? Niye ciddi laboratuvarlar tesis etmiyorsunuz?” diyorlar. Bir taraftan korkunç bir tahrip söz konusu; fakat bir taraftan da sahabe yolunun yarım, çeyrek veya onda bir temsiliyle ortaya konan işler fevkalade bir imrenme ve arzu uyarıyor Allah’ın izni ve inayetiyle.

*İnsanlar adanmış ruhların hallerine imreniyor ve faaliyetlerini artırmalarını istiyorlar. Çünkü işin içinde yalan yok, haramîlik yok, “çalma caizdir” deme yok, rüşvete “helal” deme yok, saraylar peşinde koşma yok, dünyaya tapma yok, şahsî ikbal ve istikbal düşünme yok!.. Onlar kendilerini adeta bir meçhul akıntıya salıyorlar; “Bize ne olursa olsun ama insanlığa onda biri olmasın! Biz hepimiz birer birer veya toptan ölelim ama insanlık yaşasın!” diyorlar. Yaşatmak için yaşama anlayışına bağlı bulunuyorlar. Zaten, yaşatmak için yaşayacaksak yaşamanın bir kıymeti vardır yoksa beyhude, abes yere yaşıyoruz demektir.

487. Nağme: Ey nefis haddini bil!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

Mü’min, iddiadan uzak insandır!..

*İman, insanı iddiadan alıkoymalı. Olmayacak şeyleri iddia eden müddei, hakiki mü’min olamaz.

*Her şeyi yüzde yüz ihlas dairesi içinde, rıza hedefli ve sonuçta bir aşk u iştiyakla Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olmaya vesile sayarak yapıyorsak, yaptıklarımız bir şey ifade eder. Yoksa dağlar cesametinde yaparız da -bu mülahazalardan uzaksa şayet- boşuna samanlar üzerinde döven yürütmüş oluruz; başaksız samanlar üzerinde döven yürütmüş oluruz.

*İnsanı esfel-i sâfilîne sukuttan alıkoyacak iki zümrütten kanat: Allah’a yürekten iman ve sâlih ameldir.

*İnsan, iman, marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak hususlarında doyma bilmemeli, hep “Daha yok mu?” demeli. Zira nâmütenâhî istikametinde seyr ü sülûk nâmütenâhîdir, bitmez.

Meyveli ağaçların dalları sarkık olur!..

*İnsan terakki edip yükseldikçe daha bir tevazu ve mahviyet eri olmalıdır. Dalları meyve ile dolu olan ağaçlar aşağıya doğru sarkarlar. Çamlar, kavaklar, meyve vermeyen ağaçlardır ki, onlar hep dik dururlar, kendilerini ifade ederler. Mü’minin namazı esasen her zaman böyle bir hususu hatırlatır.

*Allah’ın varidâtı karşısında kula düşen, eğilmek ve yüzünü yerlere sürmektir.. ama hayatın her safhasında: Kalem safhasında.. daktilo safhasında.. mastır safhasında.. doktora safhasında.. vaaz u nasihat safhasında.. hutbe safhasında.. imamet safhasında.. aktif hizmette bir eleman olma safhasında… Bir ülkeye gidiyorsunuz; Allah vüdd (gönülden alaka ve hüsn-ü kabul) vaz etmiş orada sizin için, gönüller sevgiyle sonuna kadar kapılarını -kale kapıları gibi- açıyor ve insanlar size hüsn-ü teveccühte bulunuyorlar, siz de iş yapıyorsunuz. Bir ülkeye gidiyorsunuz, orada birden bire bir iki sene içinde yüz tane okul açıyorsunuz. Bu sizin asâ gibi bükülmenizi gerektirir.

O “mış”lar Şeytanın Karbondioksit Atması

*“Gitmiştim de ben oraya.. demiştim de.. arkadaşlar da böyle yapmışlardı.” gibi bu “mış”lar var ya!.. Bunların hepsi şeytanın karbondioksit atmasıdır ve biz onları yudumluyoruz demektir hafizanallah. Evet, gitmiştik, etmiştik fakat o işleri yaratan Allah’tı (celle celaluhu).

*Hazreti Pir-i Mugan’ın ifadesiyle, birisi sana güzel bir cübbe giydirse, sen de o cübbeyle ayna karşısına dikilip kendi edana endamına bakıp kırıtsan ve “Ben çok güzel oldum, var mı benim gibi bir güzel?” desen, bu gurur olur, kibir olur. Fakat “Nerede o güzellik nerede ben, hiçbir şey yok bende!” desen, bu da nankörlük olur. Bu ikisi ifrat ve tefrittir. Bir de bu ikisinin ortası vardır; ona sırat-ı müstakim diyoruz. Orta yolu şudur: “Evet bir güzellik var fakat o güzellik bana o cübbeyle, o atlasla geldi, dolayısıyla da o güzellik o atlası bana giydirene aittir.” Bu da tahdis-i nimet olur.

*Hizmetimiz içerisinde en tehlikeli faktörlerden biri belki budur: Muvaffakiyetleri kendimizden bilmek ve gurura, kibre kapılmak. Hâlbuki Cenâb-ı Hak teveccüh sağanaklarını başımızdan aşağıya yağdırırken ve biz O’nun karşısında eğilirken, üzerimize düşen, daha bir mahviyet, daha bir tevazu, daha bir hacâlettir.

İstidraçtan kork ve kendini sıradan biri gör!..

*Tevazu, mahviyet ve hacâlet!.. “Ben yaptım.” değil, “Yaptın Allahım, yaptırdın! Kullandın.” demeli ve nimetlerin birer istidraç olabileceği endişesiyle yaşamalı.

*İstidraç, nimet şeklinde gelen, insanı Allah’tan uzaklaştıran nıkmettir.

*Mülahazalarımızı çok duru, çok temiz ve O’na karşı çok ciddi bir saygı içinde korumamız lazım. Mülahazalarımızı koruduğumuz nispette korunmaya mazhar oluruz.

*Mefkûre insanı, bütün hizmetlerinde sırf Hakk’ın hoşnutluğunu hedeflemeli, muvaffakiyetleri kendisinden bilmemeli, kimseden takdir bile beklememeli ve her zaman Hazreti Ali’nin ifadesiyle “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol, kendini sıradan biri gör!” düsturuna riâyet etmelidir.

Gavs mı, kutup mu, mehdi mi?!.

*İnsanların içinde çok değişik şeyler karşısında başı dönen dengesiz kimseler vardır. Üç beş tane insana tesir edince, “Acaba gavs mı derler, kutup mu derler?” diye düşünen ve -günümüzde enflasyonu yaşanıyor- mehdi, mesih sapıklığı içinde bulunan bir sürü sergerdan var. Evet, o mevzuda aldanmamak lazım. Milyonlar arkanıza takılabilir ve gözünüzün içine bakabilirler. O zaman genel mülahazanız itibarıyla, Alvar İmamı’nın dediği gibi, “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” demelisiniz.

*İnsan övgü dolu sözlere muhatap olduğunda hemen şu hadisi hatırlamalıdır: “Allah (dilerse), İslam dinini fâcir bir kişi ile de te’yid edip kuvvetlendirir.” Hazreti Üstad, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin!” diyerek bu hususa dikkat çekiyor.

*İnsanın aldanma noktalarıdır bunlar: Yazınız okunuyorsa, şiirinize kulak veriliyorsa, besteniz zevk u şevkle dinleniyorsa, Hizmet adına aktiviteleriniz takdir ve alkışla karşılanıyorsa, siz bir imtihandasınız demektir. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, Allah Teâlâ, bazen hasene ile, bazen de seyyie ile imtihan eder.

Duygu ve Düşüncedeki İsi Pası Silecek İksir

*Duygu ve düşüncelerdeki isi pası silecek bir iksir varsa o da ortak akla müracaat etmek, meşveretle iş görmektir.

*Kur’ân-ı Kerîm’de istişâre, iki âyette sarâhaten ele alınır; işâreten şûrâya temas eden âyât-ı Kur’âniye ise pek çoktur. Te’vilsiz, yorumsuz açıktan açığa şûrâ ile alâkalı bu iki âyetten biri, “Bu iş hususunda onlarla istişârede bulun!” (Âl-i İmrân, 3/159), diğeri de “Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir.” (Şûra, 42/38) mealindeki fermân-ı Sübhânîdir. Bu konuda, “Meşverette bulunan pişman olmaz. İstişâre eden zarar görmez.” beyanı gibi, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’den sâdır olmuş pek çok güzel söz ve tavsiye de vardır.

*İnsan birileri tarafından takdir edilebilir; saf kimseler azıcık parıltı gördükleri insanları hemen kutup, gavs zannedebilirler. Önemli olan, takdir edilen insanın o övgüleri temellük etmemesi ve “ben oyum” dememesidir. Aksini düşünmek aldanmışlık olur.

Firavunları küstahlaştıran kibirdir!..

*Hadis-i şerif olarak rivayet edilir:

مَنْ تَوَاضَعَ للهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

“Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”

*Kişiyi imana ve kurbiyete götüren tevazuya karşılık kibir ve gurur imana girmeye mâni ve imandan çıkmaya da sebep olarak görülmüşlerdir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kalbinde zerre miktarınca kibir olan cennete giremez.” buyurarak tekebbürün kötülüğüne dikkatleri çekmiştir.

*Firavun’u küstahlaştıran kibirdir. Deccal’ı küstahlaştıran kibirdir. Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selül’ü küstahlaştıran kibirdir. Hitler’i küstahlaştıran kibirdir. Mussolini’yi küstahlaştıran, en aşağı mahluk haline getiren kibirdir. Çağdaş firavunları firavunlaştıran kibirdir, büyüklük tutkusudur, komplekstir. Onlar küçük olduklarından dolayı -bir yönüyle- Allah’ın mazhar kıldığı bir kısım nimetleri, kendi hususiyetleri, kendileri için mutlaka olması lazım gelen şeyler gibi gördüklerinden dolayı, kendini ifade etme kompleksine girmiş insanlardır.

Övülmeyi sövülme gibi kabul etmeliyiz!..

*Olgun insanlar, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (radiyallahu anhü ecmaîn) gibi hareket ederler. Mesela, Hicret esnasında Kuba’da istirahat buyurduğu esnada Allah Rasûlü’nü ziyaret için koşan insanlar ancak Hazreti Ebu Bekir’in işaret etmesiyle Kendisine yöneliyorlardı; zira o farklılık ifade eden hiçbir tavır sergilemiyordu.

*Oysa İnsanlığın İftihar Tablosu olmasaydı, ne yazardık ki biz? Bilebilir miydik kâinatın manasını, tekvini emirlerin mahiyetini, esmâ esrârını, sıfât esrârını bilebilir miydik? Zat-ı Baht nedir? Orada insanın tevakkuf etmesi gerektiğini bilebilir miydik? Cennet’e giden güzergâhı bilebilir miydik? Bütün bunları O’nun sayesinde, O’nun neşrettiği nurlar sayesinde, O’nun önümüze tuttuğu projektörlerin aydınlatması sayesinde öğrendik ve o işi öyle götürüyoruz.

*Kardeşlerimiz, övülmeyi sövülme gibi kabul etmeliler. Hazret Pir’in bir sözüyle irtibatlandırayım bunu: “Ben beni beğenmiyorum, beni beğenleri de beğenmiyorum.” Sizi takdir ettikleri zaman, belki “Bu adamlar bir çeşit hüznüzanlarını ifade ediyorlar.” demelisiniz. Eğer övgüleri vicdanımızda sövme gibi hissedip rahatsızlık duymuyorsak -hafizanallah- boynumuzun kırılması kuvvetle muhtemeldir. Hadiste ifade edildiği gibi, birisi birinin yüzüne onu methedince İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşinin boynunu kırdın!” buyurmuştur.

*İnsanız; unutabiliriz. En büyük nisyan, insanın kendi konumunu unutmasıdır; sadece bir sanat-ı ilahi olduğunu ve her türlü takdirin Allah’a ait bulunduğunu unutmasıdır.

İlmin arttıkça zühdün de ziyadeleşmelidir ki, Allah’tan uzaklaşmış olmayasın!..

*İlim hakkında rivayet edilen bir hadis-i şerifte, İnsanlığın İftihar Tablosu şöyle buyurmuştur:

 مَنِ ازْدَادَ عِلْمًا وَلَمْ يَزْدَدْ في الدُّنْيَا زُهْدًا لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللهِ إِلَّا بُعْدًا

“Dünyada kimin ilmi arttıkça zühdü de artmazsa, onun sadece Allah’tan uzaklığı artar.”

*Zühd kısaca dünya ve içindekileri kalben terk edip, yüzünü ahirete çevirmek ve gönlünü hep Allah’a müteveccih tutmak olarak anlaşılabilir. Hazreti Pir’in tarifiyle, zühd, dünyayı kesben değil, kalben terketmek; dünya bütünüyle gelse sevinmemek, bütünüyle elden gitse hiç üzülmemektir.

*Bazıları zühdü dünya ve mafihayı bütünüyle terketmek şeklinde anlamışlar. Mesela, Fuzuli’ye göre “Hikmet-i dünya vu mafiha bilen arif değil / Arif oldur bilmeye dünya vu mafiha nedir?” diyebilendir zahid. Fakat onun ötesinde gönlünü Allah’a kaptırmış, âşık-ı dilhaste vardır. “Zahidin gönlünde Cennet’tir temenna ettiği / Ârif-i dilhastenin gönlündeki dildârıdır.” (Şeyh Galib)

*O’na hasta olan gönlün sahibi, her şeye O’nun emrettiği çerçevede bakar: “Eşim bir emanettir; emanet vermiş, emanete hıyanet olmaz ki! Münafıklıktır bu! Evlatlarım bir emanettir, sahibi O. Mal mülk adına verdikleri birer emanettir. Sa’y ü gayrete terettüp eden muvaffakiyet bir emanettir. Bunların hepsi O’nun değişik tecelli dalga boyunda iltifatlarıdır. Hepsi O’na aittir.” der.

*Evet, bir insan ilim açısından donanımını artırdıkça artırdı ama o istikamette dünyayı kalben terk etmediyse, o sadece Allah’tan uzaklığını artırmış olur. Sâdî de Gülistan’ında “Bir insan malumatıyla amel etmiyorsa, o cahil sayılır.” der.

“Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil!..”

*Bir insan bilgisiyle amel etmiyorsa, o bilgisini kalbinin bir derinliği haline getirmiyorsa ve malumatını aksiyona çevirmiyorsa, sırtında çok ağır bir yük taşıyor demektir. Kur’an böylelerini hımara ve kelbe benzetir ki, Kur’an’ın nezih lisanı açısından o kimselerin bu türlü resmedilmeleri, meselenin ciddiyetini aksettirmesi bakımından çok önemlidir.

*Bu açıdan, Cenâb-ı Allah’ın lütufları karşısında ister ilim, ister beyan gücü, ister yazma kabiliyeti, isterse çevreye müessir olmak, bütün bunlar sahibinden bilinirse, sırtımızda anlamsız bir yük olmaktan çıkar ve Allah’ın eltâf-ı sübhaniyesi olur. Hele öbür tarafta bunlar nasıl buutlaşır, nasıl derinleşir, farklılaşır, karşımıza ne şekilde çıkar, bunu kestirmek mümkün değil!..

*Allah Teâla bir hadis-i kudsî de şeyle buyurmuştur: “Salih kullarıma öyle nimetler hazırladım ki: ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de beşerden birinin hatırından geçmiştir.”

*Cenâb-ı Allah, bizlere o iman ufkuna ulaşmayı -liyakatimiz olmasa bile- lütfeylesin. Bunlar şu paye, bu paye ile değil esasen gönlünü Allah’a vermekledir. “Dervişlik dedikleri Hırka ile taç değil / Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil” (Yunus Emre)

486. Nağme: Bari Bir Dua!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Aslında Cuma sabahı neşredilmek üzere, yeni nağme olarak, “Ey nefis, haddini bil!..” başlığıyla bir sohbet hazırlamıştık. İnşaallah onu yine duyurduğumuz üzere neşretmeye niyetliyiz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bugün ikindi namazı sonrasındaki sohbetinde dua çağrısı yapınca -birkaç saat önceki- o hasbihali de hemen yayınlamanın faydalı olacağını düşündük.

Başta güzel ülkemizin insanları olmak üzere bütün ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam) her türlü musibetten kurtulup selâmete çıkması, maddî manevî sıkıntılardan sıyrılıp inşiraha kavuşması niyetiyle, ayrıca insanlığın sulh atmosferine meyletmesi ve en yüce hakikatlere uyanması recasıyla -bir nevi- dua seferberliğine iştirakinizi istirham ediyoruz.

Aziz Hocamızın okunmasını tavsiye buyurduğu duaların bazılarına şu linklerden ulaşabilirsiniz: Hazreti Abdülkadir Geylânî’nin “Hizbü’n-Nasr”ı:

http://www.ortakhatim.com/ekd/sayfalar/55.htm

Hazreti İmam Şâzilî’nin “Hizbü’n-Nasr”ı:

http://www.ortakhatim.com/ekd/sayfalar/205.htm

Hürmetle…

485. Nağme: Sevgi İksiri ve İmanın Tadı

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi -özetle- şu konular üzerinde durdu:

Ehl-i Beyt, diyar-ı küfrü, zulüm gördükleri yerlere tercih etmişlerdi

*Cehaletin de derekeleri vardır: İnsanın bir şey bilmemesi “basit cehalet”; bilmediğini de bilmemesi, “muzaaf cehalet”; bilmediğini bilmemekle beraber kendini çok iyi biliyor zannetmesi ise “mük’ap cehalet”tir. Mük’ap; üç buudlu, üç derinlikli demektir ve böyle bir cehaletin izâlesi neredeyse imkânsızdır. O, insanı değişik hezeyanlara sevk eder; bazen tiranlaştırır, bazen Yezidleştirir, bazen Haccaclaştırır, bazen Führerleştirir; doğrunun dışında her yolda gezdirir.

*Anadolu, Roma İmparatorluğu’nun elinde olduğu dönemde bile demek yine analarla doluymuş ki, Ehl-i Beyt’ten pek çok insan Emevî zulmünden, Yezidlerden, Haccaclardan kaçarak Anadolu’ya sığınmışlar. Diyar-ı küfrü, zulüm gördükleri yerlere tercih etmişler. Çünkü kendi topraklarında iflah edilmemişler.

*Ehl-i Beyt’in ve onların yolunda yürüyenlerin yaptıkları hicret, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerine dayanmaktadır. İlahî Kelam’da mevzuyla ilgili ayetlerden birinin meali şöyledirr:

“Kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: ‘Ne işte idiniz?’ Onlar, ‘Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik’ deyince, melekler bu sefer şöyle dediler: ‘Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?’ İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!” (Nisâ, 4/97)

Samimiyet, hal ve temsille işlenen nakışları hiçbir tiran sökemez!..

*Her namazda Fatiha Suresi okurken Rabbimizden hidayet diliyoruz. Aslında, “Hidayet” de seviye seviyedir. Dalâlete düşen ve Allah’ın gazabına uğrayan insanlardan olmayıp iman ufkunda yaşama bir hidayet olduğu gibi, Esma-yı Hüsnâ’nın ifade ettiği çerçevede bir Zat-ı Ulûhiyet mülahazasına ulaşma da hidayet-i tâmmedir. Herkes kendi konumuna göre hidayet talebinde bulunmaktadır. Sapmışlar ve günahkârlar, “Bizi sırat-ı müstakime, Sana doğru varan yola ilet.” derken, Kur’ân’ın tarif buyurduğu hidayete ermeyi istemektedirler. Yarım yamalak inanmışlar ise, “Bizi taklitten kurtar, bize tahkikin âb-ı hayatını içir ve eşyanın hakikatini göster.” demekte ve erdikleri hidayetin kemalini talep etmektedirler. Kemale eren kimse ise, “ihdina’s-sırata’l-müstakîm” sözüyle “Allahım, hidayetimi devam ettir, can boğaza gelinceye kadar emanetinde beni emin kıl, emin bir insan olarak emaneti Sana teslim etmeye beni muvaffak eyle.” demektedir.

*Gönüllere samimiyet, hal ve temsil ile işlenen şeyleri söküp atacak klorak henüz yaratılmamıştır. Haccaclar da sökemez, Yezidler de sökemez, Führerler de sökemez. Elverir ki, o mübarek mefkureyi, gaye-i hayali temsil eden insanlar kendi içlerinde dejenerasyona maruz kalmasınlar, bir deformasyon yaşamasınlar, şekl-i evveli muhafaza etsinler; hasbilik ve diğergamlık içinde hep muhabbetle gürlesinler!.. Sözleri muhabbet olsun, gönülleri muhabbetle çarpsın, bakışlarından muhabbet dökülsün; kollarını açtıkları zaman muhabbetle, adeta bir gül edasıyla etrafa açılsınlar.

Allah rızası için gönlü herkese açık tutmalı!…

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendin için sevip arzu ettiğin şeyleri diğer insanlar için de iste ki, kâmil manada müslüman olasın!.”

*Peygamber Efendimiz, mezkur hadiste “nâs” (insan) kelimesini kullanıyor; sadece “Müminleri sev, halis muhlis mümin olursun!” demiyor, bütün insanlar için hayır dileğinde bulunmak gerektiğini işaret buyuruyor.

*Hazreti Mevlana’nın ifadesiyle “Bir ayağım İslam’ın merkezinde, öbür ayağım yetmiş iki millet içinde!..” Hazret böyle diyor, geniş bir daire çiziyor. Evet, engin bir vicdanla bütün insanlığa kucak açmak lazım. Tabii ki müminlere karşı kalbî alaka çok daha derin olmalı.

İmanın Tadını Duyabilmenin Üç Şartı

*İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

Şu üç haslet kimde bulunursa, o, imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.”

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bir gün, “Yâ Rasûlallah! Seni nefsimden başka her şeyden daha çok seviyorum!..” der. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’in elini tutar ve “Beni nefsinden/canından çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olamazsın ey Ömer!” buyurur. O da hemen, “Seni canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlallah!” der. Bunun üzerine Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şimdi oldu.” buyurur.

*İmanın lezzetini tadan insan sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı ona muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlûkata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür. Hadisin bu bölümünde “mü’min” değil de “mer’ – kişi/herhangi bir insan” denmesi de dikkate şayandır. Demek ki, her mer’e (kişiye) karşı seviyesine ve Allah’la irtibatına göre kalbî alaka duymak lazımdır. Eğer insan bunu duyabiliyorsa, imanın zevkini tatmış demektir. Mefhum-u muhalifi şu: Bir kimsenin insanlara karşı alakası Allah’tan dolayı değilse, o da imanın tadından, neşvesinden, zevkinden habersiz, bigâne zavallıdır.

*İmanın tadını alan insan Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır. İşte böyle bir insan, imanın tadını tatmış olur. Mefhum-u muhalifi: Meseleye böyle bakmıyorsa, küfre karşı setler oluşturmuyorsa, kapıları ardına kadar sürgülemiyorsa, -hafizanallah- kapı aralığı bırakıyorsa, o da imanın tadını tatmış sayılmaz.

Gerçek yiğitler zor şartlarda belli olur!..

*Ashâb-ı Kirâm’ın anlatıldığı ayetlerde hiç kimse için kullanılmayan ifadeler yer almakta ve onların faziletleri nazara verilmektedir. Çünkü onlar en zor şartlarda istikametlerini korumuş ve çok büyük fedakârlıklarla dine sahip çıkmışlardır. Cenâb-ı Hak öncelikle onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Muhacirlerden ve Ensar’dan (İslâm’a girmede ve Allah yolunda hizmette) ilk dereceleri kazananlarla, Allah’ı görüyormuşçasına, hiç değilse, Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde onlara tâbi olanlar var ya: Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razıdırlar ve Allah, onlar için içlerinde ebedî kalmak üzere her tarafında ırmaklar çağlayan cennetler hazırlamıştır. İşte budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.” (Tevbe, 9/100)

*Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz -mealen- “İnananların dertlerini paylaşmayan, müminlerin dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.” buyurmaktadır.

*Sıkıntılar var fakat bu sıkıntıların hiçbiri o sıcak çölde, hararetin altmış-yetmiş derecede olduğu ve insanın beyninin kaynamasının, aklını kaybetmesinin muhtemel bulunduğu bir yerdeki işkencelerle mukayese edilemez. Türlü türlü işkenceler altında bir Hz. Bilal’i, bir Hz. Ammar’ı, bir Hz. Yasir’i, bir Hz. Sümeyye’yi ve daha nicelerini (Allah hepsinden razı olsun) düşünün. Bir tane dönek görmüyoruz onların içinde.

*Sahabe, Habeşistan’a hicret emri verildiği zaman -zannediyorum- “Acaba Rasûlullah bizi zayıf buldu da ondan dolayı mı gönderiyor?!.” üzüntüsünü yaşamışlardır; “Kardeşlerimiz o kumun üzerinde, o çöllerde adeta ateş üstünde yanıyor gibi yanarken bizim ayrılıp gitmemizin manası nedir? Ama emre itaatteki incelik çok önemlidir. O öyle emrettiğine göre bizim gitmemiz lazım!..” diye düşünmüşlerdir.

*“Meşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir.” hakikatinin de ifade ettiği gibi, maddî–manevî her türlü muvaffakiyet ve zafer, bazı mahrumiyetlerin peşinden elde edilir. Bu bir âdet-i ilâhiyedir ki, insan, öteler hesabına ne kadar sıkıntıya katlanıyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ihsan eder. Bu açıdan da zor ve çetin dönemlerde istikameti korumak -normal zamanda müstakim olmaya nazaran- Hak indinde çok daha kıymetlidir.

(Not: Sohbette iki kere geçen Führer kelimesini ilk yayın esnasında yanlışlıkla Füller yazmışız. Zift medyası bunu fırsat bilip “Füller” üzerinden bir senaryo yazmış ve tezvirat neşretmiş. Doğrusu Füller değil Hitler’e işaret eden Führer kelimesidir. Arz ederiz.)

484. Nağme: Dua Âbidesi Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

*Hazreti Ebû Hureyre (radıyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendin için sevip arzu ettiğin şeyleri diğer insanlar için de iste ki, kâmil manada müslüman olasın!.”

İslam dünyası yine felaketler sarmalında ama bugün bir Selahaddin-i Eyyubi de yok!..

*Maalesef, günümüzde İslam dünyasında ayrıştırma bir marifet, bir siyaset ve bir idare şekli olarak değerlendiriliyor. Allah karşısında aynı safta durup aynı sözleri tekrar eden, “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” diyen insanlar bile o ayrıştırmadan nasiplerini alarak onlar da birbirlerini rakip görüyorlar. Güçleri kuvvetleri varsa, Allah’ın verdiği o imkân, iktidar, havl ve kuvveti tehcîr, tenkîl, ibâde, ifnâ ve ihâfe için kullanmak suretiyle herkesi kendilerine göre sağdan hizaya getirmeye çalışıyorlar.

*İslam dünyası bugün maruz kaldığı bu felaket, bu zillet, bu hıyanet, bu şenaat, bu denaet ve bu mefsedete -Haçlılar dönemi de dâhil- hiçbir devirde maruz kalmamıştır.

*Müslümanlar değişik dönemlerde çok farklı saldırılarla karşı karşıya kalmışlardı. Fakat o zamanlar müslümanların içinde de çok güçlü iradeler, mefkûre insanları vardı. Mesela, Haçlılar, Alparslanları, Kılıçarslanları, Melikşahları, Nureddin-i Zengileri, Nizameddinleri, Selahaddinleri karşılarında buluyorlardı. Evet, bir zulüm, bir vahşet vardı fakat onu kıran bir savlet de vardı. Ezcümle, Selahaddin de vardı. Mehmet Akif onunla Fatih’i bir mısrada, bir sırada zikreder, “Selahaddin-i Eyyubilerin, Fatihlerin yurdu…” der. Öyle olunca inayet büsbütün kesilmiyor ve insanlar ümitlerini tamamen yitirmiyorlardı.

*Yok şimdi yeryüzünde öyle babayiğit.. îsâr ruhuyla hareket edecek babayiğit.. “Başkaları benden daha isabetli düşünebilir, meydanı onlara bırakmalıyım!” diyecek babayiğit.. kendi aç kalıp başkalarını doyuran babayiğit.. ölümü göze alıp başkalarının yaşamasını sağlayan babayiğit.. kendi saltanatını ayaklarının altına alıp üzerinde raks eden ama başkalarının mutluluğunu düşünen babayiğit.. yok şimdi dünyada öyle bir babayiğit!..

“İslam” derken yalan söylüyor; kendi saltanatlarını düşünüyorlar!..

*Müslümanlıktan dem vuranlar var. Hatta onu bütün siyasî hayata hâkim kılmak isteyenler var. Yemin edebilirim; vallahi de yalan, billahi de yalan, tallahi de yalan!.. Medresenin ulûm-u âliyesini, tekye ve zaviyenin kalbî ve ruhî hayatını, tekvinî emirlerin analizini birden ele alıp da bu müsellesi bir araya getirerek bir hakikatin üç yüzü gibi duymayan, ihsaslarına ihtisaslarına mal etmeyen, her gece elli rekât namaz kılmayan, savm-ı Davud tutmayan, Allah’ı andığı zaman gözyaşları ceyhun olmayan insanlar iddia ettikleri bu meselede yalan söylüyorlar. Müslümanlığa iftirada bulunuyorlar. Kendi debdebe, ihtişam ve saltanatlarını düşünüyorlar.

*Bu mantık ve bu mantalitedeki insanlar bir köyde bile genel huzuru temin edemezler. İnsanları Allah’a yönlendiremezler. Orada kalb ve ruh insanları yetiştiremezler. Anarşist yetiştirirler, çapulcu yetiştirirler; beğenmedikleri insanların müesseselerini basan densiz insanlar yetiştirirler. Yetiştirirler ve bastıkları müesseseler önünde Allah’ın nam-ı celilini anarak, sözde Müslümanmış gibi tavırlar sergileyerek, başkalarını karalamaya çalışırlar. “Lâilâhe Muhammed” (!) diyen, Samanyolu önünde hırlayan o insanlar Müslümanlık adına yapıyorlardı. “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” demesini bile bilmeyen, bir Nasr Sûresi’ni okutsan yanlış okuyacak kadar cehaletin gayyası içinde bulunan, başlarındaki zirvedeki zırva insanlara kadar bir kitap okumamış bu cahil ve cühelâ, bir köyü idare edecek kadar emniyet, asayiş ve düzeni temin edemezler.

Şehitlerin acısı yüreğimize vurdu; “Bari bir dua!” deyip onlar için hatim okuyoruz!..

*Peygamber yolu adanmışlık ister; yaşatma idealiyle yaşamak ister; başkalarının mutluluğu için sıkıntılara katlanmak ister. Hazreti Ali efendimizin, halife olduğu dönemde hükmettiği cihan bir yönüyle şimdiki Türkiye kadar yirmi idi. Fakat onun iki kat elbisesi yoktu. Merhum Seyyid Kutub’un “El-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam” adlı eserine bakabilirsiniz. Diyor ki: “Hazreti Ali kış günlerinde yazlık elbise ile tir tir titriyordu. Yaz günlerinde de bazen kışlık elbiseyle buram buram ter döküyordu. Çünkü iki kat elbisesi yoktu.” Hazreti Pir-i Mugan, bunu onun kerametine veriyor; fakat Kutub, siyer ve megazi beyanlarına dayanarak bu mevzuda fakirane hayatını anlatıyor.

*Şimdi insanlık âlemi ve topyekün İslam dünyası gözü dönmüş canilerle lebalep dolu. Gözlerini kırpmadan canlara kıyıyorlar, insan öldürüyorlar, kan döküyorlar.

*Şehitlerin acısı yüreğimize vurdu. Yapacak hiçbir şey de yok. Gitseniz siz de, onları koruma adına orada sütre, kalkan olsanız, onlardan birisi de siz olursunuz sadece. Onun için “Bize düşen vazife, hiç olmazsa dua etmek ve hatim indirmektir.” diyor; başta Efendimiz ve bütün enbiya-i izamı, sonra da bugüne kadar Allah yolunda can veren ne kadar şüheda varsa onları da yâd ederek şehitlerimize Kur’an okuyoruz. Okumaya da devam edeceğiz. Allah’ın kelamına sığınacak ve bütün olumsuz fırtınaların dinmesini Cenâb-ı Hak’tan dileyeceğiz.

Allahım, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) hürmetine bizi de affet!

Soru: Haşir Risalesi’nde “Ubudiyet-i Ahmediyenin (aleyhissalatü vesselam) ruhu duadır.” deniyor. Sonsuz Nur’da da “Gece-gündüz münacaat ve inleme içinde geçen bir ömür görmek isteyen, Rasûlullah’ın hayatına baksın!” buyuruluyor. Bu konunun şerhini lütfeder misiniz?

* Ahmed ism-i şerifi, taayyün-i evvel hakikatiyle irtibatlıdır. Çünkü O, varlığın özü, usâresi, kâinatın mebdei, hilkat ağacının çekirdeğidir. Evet, “Allah’ın haricî vücut nokta-i nazarından varlık olarak en önce ortaya koyduğu, benim nurumdur.” beyan-ı nebevîsinin de işaret buyurduğu gibi, O’nun taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. İlm-i ilâhide ilk icmali belirlenen, ortaya çıkan hakikat O’nun nurudur. İşte ziyası vücudundan evvel dillere destan olan Efendiler Efendisi’nin dünyayı teşriflerinden önceki unvanı Ahmed’dir (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) ve bu hakikat de hakikat-ı Ahmediye’dir. Bu sebeple O, Kur’ân’da da geçtiği üzere, Hazreti İsa (aleyhisselâm) tarafından, “Ahmed” ismiyle müjdelenmiştir.

*Endülüslü büyük âlim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâb-ı Allah’a Efendimiz’i şefaatçi edinerek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah’ yazısını gördüm. Anladım ki, ismi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan birinin kıymeti nezd-i uluhiyetinde aşkınlardan aşkın!” şeklinde cevap vermiştir.

Allah Rasûlü’nün mübarek dudaklarından dua hiç eksik olmazdı

*Öyle anlaşılıyor ki, bütün Peygamberler, daha gelmeden Efendimiz ile kalbî ve ruhî bir irtibat içine girerek hep dualarını O’nun etrafında bir dantela gibi örgülemişler. Bu itibarla, İnsanlığın İftihar Tablosu geçmişi açısından da duada mihrap bir insan. Hâcet duasında Peygamber Efendimizi taleplerimize vesile yaptığımız gibi, selefleri de O’nu vesile yapmışlar. Tabir caizse, Allah Rasûlü nuraniyetin barajı olmuş; bütün kanallar O’na bağlanmış, ondan beslenmiş. Bu konuda, selef-i salihînin el-Kulûbu-d’Dâria’da da yer alan ilgili beyanları şayan-ı dikkattir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, mantık, muhakeme ve aksiyon insanıydı; fakat ibadet ve duada da O’nun eşi-menendi yoktu. Bu açıdan da O’na “ufku engin peygamber”, “yüksek fetanet peygamberi”, Cîlî ifadesiyle “insan-ı kâmil olan peygamber” gibi değişik vasıfların yanı sıra “dua âbidesi peygamber” de diyebilirsiniz. Sadece bu yönüyle O’na baksanız, zannedersiniz ki, başka hiçbir iş yapmamış hep dua etmiş.

*Hadis kitaplarında, özellikle de dua, evrâd ü ezkâr, edep gibi bölümlerinde görülebileceği üzere, Peygamberimiz, abdest alırken, camiye girerken, camiden çıkarken, namazın içinde ve akabinde, yemek yerken, uyumadan önce, gece kalktığında, rüzgar eserken, yağmur yağarken, gök gürlerken, sefere adım atarken, seferden dönerken hülâsa, her işinde, her faaliyetinde ve her halinde değişik şekillerde ve muhtelif ifadelerle dualar etmiştir. Allah Rasûlü, dualarını hayatının içine paylaştırmış ve hep bu nurdan kristaller üzerinde yürümüştü. Dua, O’nun dudaklarından eksik olmayan virdi, gönlünde tütüp duran âh u efganıydı.

Ey kan dökerek hedefe ulaşmaya çalışan sergerdanlar, onunla bir yere varılamaz!..

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) cihad meydanında düşmanla karşılaşacağı zaman bir taraftan maddî planda bütün hazırlıklarını yapıyor ve sebepleri eksiksiz yerine getiriyor; diğer yandan da harbin her aşamasında Cenâb-ı Hakk’a el açıp dua dua yalvarıyordu. Hatta Bedir’de kollarını öyle kaldırıyor ve öyle yana yakıla dua ediyordu ki, ridası omuzundan düşüyor; Hazreti Ebu Bekir gözyaşları içinde yerden alıp onu tekrar Efendimiz’in mübarek omuzlarına koyuyordu.

*Allah Rasûlü bütün sefer ve harplerinde farklı stratejiler uygulamış; böylece karşı tarafı şaşırttığı gibi kan dökmeden zafer elde etmeyi başarmıştır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekke Fethi esnasında, mütemerrid insanların bulunduğu yere girerken, putlarına yürekten bağlı o insanların putlarını kırmaya doğru giderken bile uyguladığı harp stratejileriyle kan dökmeden hedefe ulaşıyor. Ey kan dökerek hedefe ulaşmaya çalışan sergerdanlar, serseriler, haydutlar!.. Onunla bir yere varılamaz. Onunla sadece insanlık nazarında nefretle yâd edilmeye varılır; “Lanet olsun size!..” derler gelecek nesiller.

“Allahım, Rasûl-i Ekrem efendimizi bizimle mahcup etme!”

*Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o âna kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan dert, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu.

*Evet, o gece Allah Rasûlü’nün uzun zamandan beri yapıp durduğu dua gayretullah ufkuna yükselmişti. Demek ki, orada arş-ı rahmete dokundu. O dediğini dedi, dua kabule karîn oldu ve Cibrîl indi: “Allah’ın selamı var ey Allah’ın sevdiği ve herkesin sevmesine liyakati olan şanı yüce Nebi!.. Allah selam etti, buyurdu ki: Hazreti Muhammed’i Ben ümmeti hakkında mahcup etmeyeceğim!”

*Allahım bizimle O’nu mahcup etme!.. Allahım bizimle O’nu mahcup etme!.. Allahım bizimle O’nu mahcup etme!.. Âmin!..

483. Nağme: Müjdeler Olsun Gariplere!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

Gurbetin İksiri Kurbet

*Her türlü gurbetin iksiri Hakk’a kurbettir. Yalnızlık ve garipliğin ilacı Allah’a yakınlıktır; Allah’a yakın olan, gurbet yaşamaz. Mutlak manada gurbet yaşayanlar Allah’tan kopmuş olanlardır.

*Bir insan Allah ile sıkı irtibat içindeyse ve O’na yakınlığını hep koruyorsa, cihanlar alev alsa yansa, gökteki yıldızlar başından aşağıya dökülse ve meteorlar birbirini takip etse, o yine kendini garip saymaz. Zira, bir açıdan garip, Allah’tan kopuk kimsedir.

Gariplerin Bariz Vasfı Islahçı Olmalarıdır

*Diğer taraftan, yerinde gurbet de nimettir ve bir de kutsal garipler vardır. Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz onlara şöyle işaret buyurmuşlardır:

بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ

“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

*Bahtiyar garip; yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibarıyla hâlinden, yolundan anlaşılamayan; yüksek idealleri, ötelere ait düşünceleri, başkaları uğruna şahsî zevklerinden fedakârlığı, fevkalâde himmeti, üstün azmi ve adanmışlık ruhu dolayısıyla çevresi tarafından garipsenen insandır.

*Garipler, içinde yaşadıkları çağ itibarıyla, sanki o çağın insanları değildirler. Çevrelerinde Allah’tan kopmuş, peygamber tanımayan, zulmü ahlak haline getirmiş olan kimseler vardır. İftirayı, tezviri, yalanı meslek ve sanat haline getirmiş kimseler içinde horlanan ve yine bir hadisin ifadesiyle “kapı kapı kovulan” insanlardır garipler. Fakat onlar her şeye rağmen durdukları yer itibariyle dimdik dururlar; Allah’ın inayetiyle bütün ters esintileri geriye çevireceklerine inanırlar. Ne ölçüde olursa olsun, fesadın tahrip ettiği şeyleri tamire çalışırlar.

Asırlardır Delik Deşik Olmuş Bir Kalenin Tamiri

*Kaldı ki sizin gibi günümüzün gariplerinin tamir etmek istedikleri değerler kalesi, Hazreti Pir’in ifadesiyle, asırlardan beri surları rehnedar olmuş kaledir.. duvarları sökülmüş, taşları sağa-sola saçılmış, kapıları kırılmış, çeşit çeşit delikler açılmış. Birileri, yabancılar, sizden olmayanlar, Anadolu insanı sayılmayanlar değişik ad ve unvanlarla o deliklerden sızmaya başlamışlar. Kılcallara sızmak dediğimiz şey. Ad ve unvan değiştirerek, isimlerinin başlarına Ahmet, Mehmet, Mustafa, Tahir koyarak, kendilerini sizden gibi göstermek suretiyle kılcallara kadar sızan, Kasım efendiler!.. Böylesine tahribe maruz kalmış bir kale, hem de asırlardan beri!..

*Üstad Hazretleri, “Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” diyor. Hadiseler istediğiniz gibi cereyan etmeyebilir; insanlar sizi anlamayabilir, anlayanlar bile doğru anlamayabilir; bütün ızdırap, inlemek ve gurbet yaşamak size düşebilir. Fakat zannediyorum, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bişareti, bütün bunlara karşı bir reçete olarak size yeter: “Tûbâ lilguraba – Müjdeler olsun gariplere!..” İnsanların kendilerini bozgunculuğa saldıkları, ayrıştırmalara gittikleri bir dönemde, onlar bütün bunlara rağmen toplumu ıslah etmeye çalışırlar. Çürümeye, tefessüh etmeye, deformasyona yüz tutmuş o toplumu yeniden reforme etmeye, hüvviyet-i asliyesine irca etmeye çalışırlar. Toplumun kendi olması için lazım gelen şeyleri yapmaya gayret gösterirler.

Allah Bu Şiiri Tamamlayacak ve Siz Birer Yâd-ı Cemîl Olacaksınız!..

*Ama şimdi, ama sonra; (Allah Têâlâ) dediği, ettiği, yaptığı şeyleri bir gün tamamlayacak.. o günü idrak edenlerin gönülleri inşirahla coşup taşacak.. ve siz o tertemiz nesillerin, tertemiz beyanları içinde yâd-ı cemîl olacaksınız. Diyecekler ki: “Bunlar bu kadar hayırhah oldukları, insanlık için koştukları, bütün kopuklukları bir araya getirip dikişler attıkları halde, nasıl olmuş da kendi ülkelerinde bazı kimseler bunlara karşı densizliklere girmişler; tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibadelere, hayr kapılarını seddetmelere başvurmuşlar?!. Bu güzel yürüyüşün önünü almaya çalışmış, trafik problemleri çıkarmış, gitmesinler diye yollarda kazılar yapmışlar?!.” diyecekler. İyiler iyilikleriyle yâd edilecekler, siz yâd-ı cemîl olacaksınız; kötüler kötülükleriyle, zalimler zulümleriyle, yalancılar yalancılıklarıyla, müfteriler iftiralarıyla, zift medyası da kendi ziftleriyle yâd edilecekler ve yâd-ı kabîh olacaklar.

*Yalana doyma bilmeden her gün farklı farklı yalan söyleyenler, farklı farklı insanlara değişik değişik isnatlarda bulunanlar… Hepsi münafık sıfatıdır bunların.. beş vakit camiye gelen de yapsa, münafık sıfatı!.. Yalan, münafık sıfatı; emniyetsizlik, münafık sıfatı; va’dinde hulf etme, münafık sıfatı; söz verdiği halde gadre girme, münafık sıfatı; desteklendiği halde, kendini destekleyenleri tanımama, münafık sıfatı…

“Yuh Olsun Onların Ham Ervâhına!..”

*Yâd-ı cemîl olarak anılacaklara mukabil, nifak sıfatı taşıyanlar da yâd-ı kabîh olarak dilden dile dolaşacaklar. Gelecek nesiller de bu duyguyu tevarüs edecek, “Yuh olsun onların ham ervâhına!..” diyecekler. Milleti paramparça haline getiren, ayrıştırmalar yapan, bu mevzudaki makul, pozitif reçeteleri kabul etmeyen, ellerinin tersiyle iten kimselere yuff!..

*Bir şeye dikkatinizi çekmek istedim üstü kapalı; on sene evvel bugünkü fitne ve fesadın kol gezdiği, ortalığı kana-irine boyadığı bölgeyle alakalı sunulan reçete gibi bir şey vardı. Belki bizim ufkumuza göreydi, ufkumuz dardır bizim; fakat aklı başında insanlar onu gördüğü zaman, “Problemi tam halledecek reçeteymiş ama neden acaba iltifat etmemişler buna?” dediler. Bin seneden beri beraber yaşadığınız kardeşler.. bugün, onlara canavar muamelesi yapılıyor. Canavarlaşan bir kısım kimselerle, o tertemiz insanlar da kendi bölgelerinde aynı şenaate, aynı denaete maruz kalıyorlar.

*Benliğine güvenen, bencilliğine yenik düşen egoist, egosantrik insanların başkalarını dinlemeye tahammülleri yoktur. Kibrin kapıları başkalarından gelen mesaja karşı kapalıdır. Hazreti Peygamber’den gelen mesajı bile Ebu Leheb’in kibri, Utbe’nin kibri, Şeybe’nin kibri “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!” diyerek reddetmiştir. Semadan gelen vahyi en temiz bir lisanla sunan İnsan’a karşı “Kapılar sana kapalı!” demişlerdir. Nispetler perspektifinde, aynı denaetin, şenaatin bir kere daha yaşandığına şahit oluyoruz.

Ruhum Bu İman ve Ümitle Beraber Oldukça…

*Her şeye rağmen, bunlar kat’iyen sizi yıldırmamalı, sindirmemeli. Belki aksiyonunuza aksiyon katarak, hızınızı ikiye katlayarak yolunuza devam etmelisiniz. Tabi değişik köşe başlarında gulyabaniler gibi önünüzü kesmek isteyen insanlara karşı tedbirinizi, temkininizi, teyakkuzunuzu da ikiye, hatta dörde katlayarak, onların ısırmasına, üzerinize salya atmasına da meydan vermeden yolunuza hızlıca devam edeceksiniz. Çünkü sizin uğrunda koştuğunuz dava insanlık davası.. ve bunun temel dinamikleri Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’dan alınmış, Sema’dan gelmiş, meleklerle te’yid edilmiş.

*Süleyman Nazif der ki: “Rûhum benim oldukça bu îmanla berâber / Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.” Böyle bir azm u karar içinde olmalı.

*Kur’ân-ı Kerim diyor ki:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ

“Siz kendinize bakın! Siz hidayette, doğru yolda, istikamette olduktan sonra başkaları size zarar veremez.” (Mâide, 5/105)

Zalimler, Kökü Kesikliğe Mahkum Kimselerdir!..

*Şu ayet-i kerime bazı kimselerin hallerini ne müthiş resmediyor:

فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ

“Ne zaman ki kendilerine yapılan hatırlatmaları, ikazları, verilen öğütleri bütün bütün unuttular, işte o zaman üzerlerine her şeyin kapısını ardına kadar açtık. Kendilerine bahşedilen nimetler içinde feruhferah yaşayıp giderlerken onları birden yakalayıverdik de, bir anda büsbütün ümitsiz kalakaldılar.” (En’âm, 6/44)

*Allah âdil-i mutlaktır; zâlimi imhal eder (ona mühlet verir) de ihmal etmez; sonuna kadar zulüm yapma fırsatını vermez. Bütün zalimler hakkında bir gün mutlaka şöyle denilir:

فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve zulmedip duran o güruhun kökü de böylece kesilmiş oldu. Hamdolsun Âlemlerin Rabbi’ne!.. (En’âm, 6/45)

482. Nağme: Zulüm, Baskınlar ve Karakterimiz

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önceki sohbetinde, özetle şunları söyledi:

*Belki gürültülü patırtılı yerlerde insan farklı ve yanlış mülahazalara kayabilir, tasavvur ve tahayyülü yanlış şeylerle kirlenebilir. Çünkü sürekli birileri ya salya atıyor, ya zift püskürtüyor, ya da olumsuz bir şeyler yaparak size sürekli bir çuvaldızla dokunuyor. Bu peşi peşine, her gün farklı fakat ardı arkası hiç kesilmeyen saldırılar, diş göstermeler karşısında duygu duruluğunu koruma imkânı olmayabilir.

*Siz ikliminiz itibarıyla -hele bir de medya ile fazla meşgul olmuyorsanız- asude bir hayat yaşıyorsunuz. Fakat dünyanın başka yerlerinde ve Türkiye’de, insanlar nefs-i mutmainneye ulaşamamışlarsa, rıza, aşk ve iştiyak diye soluklanmıyorlarsa, akıllarına olumsuz şeyler gelir. Mesela bir yerde haksız, hiç yok yere bir baskın yaparlar ve hiçbir şey de elde edemezler. Maarif yuvalarına baskın yaparlar. Gül gibi yerler.. ve gül kokularıyla kokan insanlar yetiştiriyor. Şimdiye kadar sigarayı dudaklarına götürmemiş, uyuşturucunun semtine uğramamış, bir sinek kanadı kadar vatana ihanet etmemiş, en temiz vatan evladını yetiştiren müessesat-ı hayriyye. Onlara ardı arkası kesilmeyen tasallutlar, tecavüzler, saldırılar yapılıyor. Morali ne kadar yüksek olursa olsun, insan bunlar karşısında o şok hadiselerin tesiriyle olumsuz şeyler diyebilir.

*Belki bazılarının dilinin ucuna kadar da geliyordur: “Eğer hakikaten sizin bu müesseselere isnat ettiğiniz şeyler varsa, Allah o müesseseleri yerin dibine batırsın. Yoksa, o emir verenler, o kanunsuz emre uyanlar, silahla o baskınları yapanlar.. Allah yuvalarını başlarına yıksın!..” Bakın, siz bile “amin” diyorsunuz! Demek ki Türkiye’de genel hissiyat bu istikamette cereyan ediyor. Dolayısıyla siz karakterinize göre hareket etmiyorsunuz. Çünkü o cümlelerin sonunda şöyle diyecektim: Aman, sakın böyle demeyin. Belki bunların içinde Allah’a inanan insan da vardır. O öyle güçlü bir fasl-ı müşterektir ki!..  Yalandan namaz kılsalar, her halleriyle nifak tavrı sergileseler, kafirlerin yapmadıklarını yapsalar, Hitler’in, Stalin’in, Sezar’ın yapmadığını yapsalar da içlerinde Allah’a inanan bazıları vardır. İşte umumunu birden nazar-ı itibara alarak öyle bir şey söylemek insaflı mümine yakışmaz.

*Şimdiye kadar değişik dönemlerde mübarek Türkiyemizde bir kısım densizler söz sahibi olmuşlarsa da bir bir gelmiş, bir bir gitmiş ve arkalarından “Ne kendi eyledi rahat / Ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan / Dayansın ehl-i kubur!” dedirtmişlerdir. Öyle değil; yâd-ı cemil olmaya bakmak lazım.

*Bizim kuvvetimiz Allah’tandır. “Her şey (her kuvvet) Senden, Sen ganîsin; Rabbim Sana döndüm yüzüm!” Günde kaç defa kuvvetin O’na ait olduğunu dillendiriyor; Efendimiz’in bir cennet cephanesi, bir cennet hazinesi olarak beyan buyurduğu “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” ikrarıyla soluklanıyoruz.

*Herkes karakterinin gereğini sergiler, onu aşamaz. Birine, havlamak; birine, salya atmak; birine de diş göstermek düşer. İnsana ise insan gibi kucaklamak düşer.

*Türkiye’de yaşadığım yerler aklıma gelince burnumun kemikleri sızlıyor. “Gel” demediler, “kal” demediler. Diyor gibi göründükleri zaman bile yalan söylediler. Kendileri alkışlansın diye, esasen alkışlanma adına o sözleri ortaya koydular. Onu da herkes gördü, anladı.

*Sübjektif bir mülahazamı arz edeyim: İsimlerini tasrih etmeyeceğim, bana karşı çok kötülük yapanlar oldu. Ülkemize ihanet edenler hakkında, dıştaki hainler, zalimler, kefere ve fecere hakkında düşünmedikleri şeyleri benim hakkımda düşünen, söyleyen insanlar gördüm. Bu kadar müsamahasız kimseler için ben ne niyaz ettim biliyor musunuz? Rabbimden hep şu dilekte bulundum: “Rabbim bir fırsat ver, bana kötülük yapan herkese ben bir iyilik yapayım. Mesela birisi bana sövmüş, ‘müsvedde’ demiş, ‘haşhaşi’ demiş; bir yerde yolda kalmış göreyim de arabama alayım. Kaçma mecburiyetinde kaldığı zaman ‘Benim bağrım sana açıktır!’ diyeyim. Kendi odamdan çıkayım, odamı ve yatağımı ona vereyim, iyilikte bulunayım.” Karakterim budur; herkes kendi karakterinin gereğini sergiler.

*El-âlem nasıl davranırsa davransın, bu sizi karakterinize kastetmeye sevk etmemeli. Çünkü siz gerçek mümin karakterine sahip insanlar olma yolundasınız.

*Birileri var ki kendi saltanatlarının ve mevcudiyetlerinin devamını sizi ifnâya bağlamışlar. Makuliyeti ve mantıkiyeti yok bu meselenin. Sadece hissî, mahveden, derin bir yanı var. “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!” Hafizanallah… “Bu bir devvâr u gaddardır. / Gözü gördüğünü hep yer / Ne şâh u ne gedâ bunda / Ne bir ferd pâyidar olmuş!” Öyleleri yıkılmış gitmiştir ki, arkada lanet bırakarak, bunlara pabucu tersten giydirirdi. Onun için, onları kendi elemleri içinde kendi ızdıraplarıyla baş başa bırakmalı; “Allahım, hidayete, Seni tam bilmeye kabiliyetleri varsa, en yakın zamanda hidayet eyle. Yoksa, Sen bilirsin Allahım!..” demeli.

481. Nağme: Özür Dilemek mi?

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

Övgüler, ancak manevî hazım sistemi güçlü insanlara zarar vermez!..

*Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nden hilafet almış bir zat olan Ketencizade, Divan’ında şeyhi için şöyle der:

“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.

Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım.

Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.

Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azam, şah-ı devranım.

Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.

Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.”

*Aslında bu ve benzeri ifadeler İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için söylenmesi gereken beyanlardır. Fakat takdir edilip alkışlanan insanın hazım sistemi müsaitse ve “Bu sözler onların hüsnüzanlarının ifadesi. Ben beni biliyorum. Hazreti Üstad’ın felsefesiyle, ben beni beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyebilecekse, o türlü medh ü senanın bir mahzuru olmayabilir.

“Dine hizmet ettim diye gururlanma!..”

*İnsan övgü dolu sözlere muhatap olduğunda hemen şu hadisi hatırlamalıdır: “Allah (dilerse), İslam dinini fâcir bir kişi ile de te’yid edip kuvvetlendirir.” Hazreti Üstad, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin!” diyerek bu hususa dikkat çekiyor.

*İnsan birileri tarafından takdir edilebilir; önemli olan, temellük etmemek ve “ben oyum” dememektir. Öyle düşünmek aldanma olur.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, büyüklüğüne ve faziletlerine rağmen (Hazreti Ali’nin dile getirdiği)

كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ

“İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu haliyle temsil ediyordu. Mesela, Hicret esnasında Kuba’da istirahat buyurduğu esnada Allah Rasûlü’nü ziyaret için koşan insanlar ancak Hazreti Ebu Bekir’in işaret etmesiyle Kendisine yöneliyorlardı; zira o farklılık ifade eden hiçbir tavır sergilemiyordu.

*Manevi sindirim sistemleri güçlü olmayan insanlar takdirler karşısında boyun kırılmasına mahkûm olabilirler.

*İnsan, her zaman haddini bilmeli, konumunun farkında olmalı, temkin ve teyakkuz içinde bulunmalıdır. Kendi üzerinde görünen güzelliklere asla sahip çıkmamalı, hatta -Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla- “mazhar” dahi değil belki bir “memerr” olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Çünkü bizim üzerimizde görülen güzellikler bizim zatımızın lazım-ı gayr-i mufarıkı değildir. Suyun üzerinde güneşin aksini alan kabarcıklar gibi bu güzellikler de bizim üzerimizde bazen görünüyor, bazen de görünmüyor. Öyleyse bütün bu güzellikler, bize ait değidir ve bizden kaynaklanmamaktadır; o Güzeller Güzeli’ne aittir.

Yezid de Ehl-i Beyt’i “Paralel” Vehmetmişti!..

*Övgüler karşısında büyüklük duygusuna kapıldığınız ve öyle bir komplekse esir düştüğünüz zaman çok kötülükler yapabilirsiniz. Zavallı Yezid’i türlü türlü kötülüklere sevk eden o düşünceydi. Kendini bir şey zannediyordu ve alternatif olabileceğini vehmettiği Ehl-i Beyt’ten kırk elli insanı “paralel” görerek Kerbela’da onların canlarına kıyıyor, kanlarını döküyordu. Evet, o türlü şeylere kapılırsanız, “Aman, kaçırırım elimden!..” diye şeytan artık her türlü kötülüğü yaptırtır.

*Haccâc-ı Zâlim olarak bilinen Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî’nin de belki bazı iyilikleri olmuştu ama seksen bin insanın canına kıydığı nakledilir. Şartlar aynı olsa, demek ki başka zaman da aynı şeyler yapılacak. Fakat, o da gitti, bir yâd-ı kabîh olarak kaldı zihinlerde; beriki de gitti, bir yâd-ı kabîh oldu zihinlerde.

Ehl-i Beyt’in yaptığı gibi, can pahasına sabit-kadem olmalı!..

*Durduğunuz yerde sabit-kadem olmak, size düşen şeydir bugün. O türlü küçük esintilerle, “Şunu yaptılar, bunu yaptılar!” değil, Hazreti Ali, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin gibi kelleyi verme pahasına bile olsa o mevzuda her şeyi tebessümle karşılamak.. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” deyip kavlî ve fiilî duada ısrar etmek. Değil mi ki O’ndan, Dost’tan geliyor?!.

*Zalimlerin azab-ı ilahiye maruz kalmalarına da “ohh” değil, hayır! Kalbini ve vicdanını herkese açmış, orayı bir misafirhane gibi herkesi misafir etmeye hazır hale getirmiş engin vicdan sahipleri belki o zaman bile “ohh” demezler, “off” derler; “Keşke olmasaydı, keşke bu mesavî irtikap edilmeseydi, keşke bu zulümlere girilmeseydi!..” derler.

*Allah mutlaka zalimlere hadlerini bildirecektir, hiç tereddüdünüz olmasın; ama haml (yüklülük) müddetine sabretmek lazımdır. Bu açıdan da çeken insanlar acınacak insanlar değildir, çektiren insanlar acınacak insanlardır.. âkıbetlerine ağlanacak insanlardır.

*Okullar basılıyor, üniversiteye hazırlık kursları basılıyor, yurtlar basılıyor, hatta kreşler basılıyor. Şok tesiri yapabilecek bu hadiseler karşısında da tavır değiştirmeden hep centilmence, efendice davranmak lazım.

Musaların Firavunlardan özür dilediğini kim görmüş?!.

*Bazıları “Kusurlarımız olmuştur!” sözünü bile açıkgözlülük ve çenesi düşüklük yaparak kendi hesaplarına mazeret, itizar, özür dileme gibi değerlendirmiş olabilirler. Varsın desinler, önemli değil. Bizim hata ve kusurumuz, Peygamber Efendimiz’in “Benim namım güneşin doğup battığı her yere gidecek!” tebşiri ve hedefi istikametinde Cenâb-ı Hakk’ın verdiği geniş imkânları gereğince değerlendirememiş olmaktır. Biz buna cinayet diyoruz, günah diyoruz. Acaba Allah’ın bize lütuf buyurduğu, önümüze serdiği imkanları rantabl olarak değerlendirdik mi? Değerlendirememişsek, işte biz ona kusur ve hata nazarıyla bakıyoruz.

*Yoksa kim görmüş Hazreti Hüseyin ve çevresindekilerin Yezid’den özür dilediğini; mazlumların Haccâc-ı Zâlim’den özür dilediğini, Musaların Firavunlardan özür dilediğini, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Ebu Cehillerden, Utbelerden, Şeybelerden özür dilediğini kim görmüş. Öyle bir cinayet işlemekten de Allah bizi muhafaza buyursun.

Kötülüklerini zulümle perdelemeye çalışan haramîler utansın!..

*Zalim, zalimdir; onun için olumsuz düşünmeyebilirsiniz; ona acıma mevzuunda kendinizi rehabilite ederek, sinenizde onlar için bile bir açık yer bırakabilirsiniz; bunlar ayrı bir mesele. Ama özür dilemeye gelince, neyin özrünü dileyeceksiniz? Hırsızlık yapan var mı içinizde? Şöyle diyeyim: Bir arpa kadar? En günahkârınız benimdir ama yemin edebilirim ben başkasının bir arpa kadar hakkını yemedim. (…) Öyleyse, sizin tırnak kadar haram yemediğinizi çok rahatlıkla söyleyebilirim. Neden özür dileyeceksiniz?

*Evet, neden özür dileyeceksiniz? Rüşvet mi aldınız? Rüşvet mi verdiniz? Yakınınızı mı kayırdınız? Size pöhpöh çekenleri, sahte mabeyn-i hümayun insanlarını önemli yerlere mi getirdiniz? Neyin özrünü dileyeceksiniz? O açıdan da rahatsınız, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sizi yere baktıracak bir şey yapmadınız.

*El-âlem, kendisini yere baktıracak şeyler karşısında “Ne yapsam ki ben bu mesavîyi örtsem, mevzuyu değiştirsem, alternatif şeyler oluştursam, insanları o istikamete sevk etsem de benim mesavîmi, kral çıplak, üryanlığımı görmeseler.” deyip kıvranıyor. Elhamdülillah siz iffetli yaşadınız, ismetli yaşadınız, fetanetinizi din-i mübin-i İslam’ı i’la etme (yüceltme) istikametinde kullandınız; enbiya-yı izamın sıfat-ı hamsesini nisbî planda yaşamaya çalıştınız. Bu açıdan da sizi mahcup edecek bir şey yok Allah’ın izni ve inayetiyle.

480. Nağme: İnsanlık Şefkate Muhtaç

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları söyledi:

*Namık Kemal’in sözüne küçük bir ilave yapıyorum: “Bir adaletgâh-ı vâsidir bu dâr-ı imtihan / Bugün milleti kurban edenler yarın olurlar millete kurban!” Onun için, kurban olacak kimselere acımak lazım; öfkelenmemek, kızmamak, sitem etmemek, “Niye ettiler?” dememek ve acımak lazım. Fuzulî şeylerle yorulmak yerine acıyıp şefkat etmek lazım.

*İnsanın imanı mahlûkata şefkatiyle mepsuten mütenasiptir (doğru orantılıdır.) Şefkat Hazreti Pir’in vaz’ ettiği dört ana unsurdan bir tanesidir. Hatta ekosistem mülahazasıyla belki cansız varlıklara karşı bile bir hiss-i şefkatle, re’fetle, kucaklayıcılıkla yaklaşmak gerekir. Bir ağacı, otu, karıncayı o şefkatle mülahazaya almak lazım gelir.

*Başkaları mütalaalarında sizi farklı şekilde değerlendirebilirler. Belki öyle bir şey içine çekmeyi de düşünebilirler. Damara basarlar; “Bunları tahrik edelim, cinnete sevk edelim; mecnun gibi davransınlar!..” diyebilirler. Fakat temel ahlak ve karakteriniz itibarıyla, gezerken, karıncalı yerlerde karıncaya basmamak için bile bir hassasiyet sergiliyorsanız, eğer ahlakınız o ise, yırtınsalar da dövünseler de, sizi başka bir zemine çekemezler, çekmesinler; size çizgi değiştirtemezler, değiştirtemesinler.

*Bir taraftan hızı artırırken, bir küheylan gibi şahlanırken, kalb durasıya hareket ederken, beri taraftan da yürüdüğümüz yollarda neyin karşımıza çıkacağını, nelerle karşılaşabileceğimizi ve çok farklı ihtimallerle, nelerin olabileceğini hesaba katmamız lazım. Hakka ve insanlığa hizmette hızımızı katlarken, makuliyette ve insanî değerlere saygıda da aynı ölçüde vitesi, ibreyi yükseltmemiz lazım.

*Günümüzde İslam dünyasında ve kendi ülkemizde öyle bir kargaşa yaşanıyor ki, o tabloya bakınca, Hadis kitaplarında “Kitabü’l-fiten ve’l-melâhim” başlığı altında anlatılan, Peygamber Efendimiz’in âhir zamanda cereyan edecek olan dehşetli hadiselerle alakalı ifade buyurduğu kareleri görüyorsunuz. Sanki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bugünleri anlatıyor. Çok korkunç ayrıştırmalar, küstürmeler, birbirinden koparmalar, bir tarafı karalamalar, insanları birbirine karşı suç işlemeye yönlendirmeler ve cinayete sevk etmeler var. Gelecek nesillerin de tevarüs edebilecekleri şekilde bir kin ve nefret üretme var. Bu, gelecek nesillere de bu formatta intikal ederse, kavga devam edecek demektir.

*Böyle bir dönemde hiç olmazsa aklı başında, milletini seven, millet-i İslamiye’ye ve insanlığa saygı duyan, bir huzur dünyası arkasından koşup duran insanların aradaki köprülerin bütün bütün yıkılmaması için sabırlı, temkinli ve şefkatli davranmaları gerekmektedir.

*Varsın desinler, varsın etsinler. Vakıa, meşru müdafaa hakkınızı kendinize yakışır şık üslupla ortaya koyabilirsiniz. Yerinde bir tavzih, tashih veya tekzipte bulunabilir; hatta çok ileri giderek bazı şeyleri tekrar edip duruyorlarsa bir tazminat diyebilirsiniz. Fakat bütün bunları yaparken panjurları az aralık bırakmalısınız. Bir gün dönüp geldiklerinde ya da siz bir kere daha münasebet adına şansınızı denemek istediğinizde, birbirinize bakarken başınızı yere eğmeyecek şekilde davranmalısınız; şimdiden ona göre plan ve projeleriniz olmalı.

*Toplum çapında öyle yırtıklar meydana geldi ki, bunların mesleğimizin de esası olan şefkatten başka bir şeyle yamanabilmesi mümkün görünmüyor.

*Hazreti Üstad’dan günümüze kadar değişik dönemlerde Hizmet erlerine hep hücum edildi; fakat Allah’a şükürler olsun, zulüm ve saldırılara maruz kalınan her devirden sonra Hizmet daha bir güçlenip büyüdü.

*Öncekiler gibi bu mazlumiyet ve mağduriyet döneminin de atlatılacağı inancı içinde hizmetlerinizi katladığınız gibi, insanî değerlere saygı ve mahlûkata şefkat ibrenizi de yükseltmelisiniz. Siz buna niyet ederseniz, Cenâb-ı Allah o yolda yürümeyi kolaylaştıracak, kader yolunuza su serpecek ve Allah’ın izn u inayetiyle gittiğiniz her yeri birer çemenzar gibi göreceksiniz. Zaten gayeniz de diken tarlalarını tımar ederek, bağistan, bostan ve gülistan haline getirmek değil mi?

*Şair der ki: “Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.” Ülkenin hâristan olmaması ve dünyanın bir diken tarlasına dönmemesi için, öncelikle gönlünüzü bir gül bahçesi haline getirme, sonra da diyar diyar dolaşıp etrafa güzel kokular duyurma azminde bulunmalısınız. Evet, gönlünüz gül gibi olursa, gezdiğiniz her yer de ıtriyat çarşısına döner.

479. Nağme: Hangisi Daha Sevgili?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, geçtiğimiz günlerde, Tevbe Sûresi’nin 24. ayet-i kerimesini tablo yaptırmış ve birkaç köşeye onun asılmasını istemişti. Bu münasebetle, son sohbette bu ilahî kelamı nasıl anlamamız gerektiğini sorduk.

Söz konusu kutlu beyan şöyle:

{قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ}

“(Ey Rasûlüm! Mü’minlere şunu) söyle: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım, akraba, sülâle ve kabileniz, ter dökerek kazanıp biriktirdiğiniz mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve içlerinde rahat yaşamaktan zevk aldığınız meskenler sizin için Allah’tan, Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise, bu takdirde Allah hakkınızda hükmünü verip, başınıza geleceği gönderinceye kadar bekleyin. Allah, (geçici dünya geçimliğini Kendisine, Rasûlü’ne ve Kendi yolunda cihada tercih eden) fâsıklar güruhunu doğruya da, dünyada ve Âhiret’te gerçek saadete de ulaştırmaz.”  (Tevbe, 9/24)

Kıymetli Hocamızın cevabını “479. Nağme” olarak arz ediyoruz.

Muhabbetle…

478. Nağme: Ramazan Ayına Veda ve Bayram Sabahı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Mağduriyetlerin son bulması ve mazlumların acılarının dinmesi duasıyla, Ramazan bayramınızı gönülden tebrik eder, iki cihan saadeti dileriz.

Bu seneki bayram videomuzu son teravihten başlattık. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi sair günlerde yatsının farzını cemaatle eda edip teravihi kendisi daha uzunca kılıyordu. Her sene yaptığı gibi bu yıl da son teravihte aramıza katıldı. Bu nağmede, Ramazan ayına veda manası da taşıyan o hüzünlü anlardan bir kesite de yer verdik. Ayrıca, mealli mukabeleyi tamamladığımız, hatim duası yaptığımız ve İhlas Suresi’ni müştereken okuduğumuz arefe gününden de bazı görüntüleri paylaşmak istedik.

Bayram gecesi her sene olduğu gibi özellikle ülkemiz, milletimiz, ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) ve genelde bütün insanlık için yaklaşık bir saat dua edildi.

Bayram namazı, hutbesi ve duası tamamlandıktan sonra kıymetli Hocamız misafirlerimizin bayramlarını kutladı; Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yaptığı üzere kadınların namaz kıldığı yere de uğrayıp onları da selamladı. Akabinde çocuklara çikolata dağıttı, onların gönüllerini aldı.

Arefe ve bayram günkü programlarımıza ait bu özet görüntüyü arz ediyoruz.

Muhabbetle…

IRMAK TV CANLI YAYIN – ÖZEL NAĞME

Herkul | | HERKUL NAGME

TÜRKİYE EKRANA KİLİTLENDİ

Fethullah Gülen Hocaefendi, yıllar sonra ilk kez canlı yayına katıldı. Hocaefendi’nin Irmak TV’de yayınlanan Sahur Vakti programına katıldığı esnada tüm Türkiye ve yurt dışından milyonlarca izleyici canlı yayına kilitlendi. Program, sosyal medyada da gündem oldu.

Herkul.org editörü Osman Şimşek’in Ramazan’ı nasıl geçirdiklerini anlatan açıklamalarının ardından gurbetteki iftar öncesi yapılan mealli mukabele canlı olarak izleyenlere sunuldu. Okunan ayetler tefsir edildi. Hocaefendi mealli mukabelenin ardından Ramazan ayının önemine dikkat çekerek son günlerin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini anlattı. Hocaefendi’nin mukabele sonrası Ramazan ayına ilişkin sohbeti şöyle:

“Bazı şeyleri kitabın ve sünnetin ruhuna uygun diye yapıyoruz. Bunda inşallah, Cenab-ı Hakk’ın rızasından başka bir mülahazamız da yok. Sürekli vird-i zebanımız ‘Allahümme’l-amele salih… vel ihlase’l-etem ve rıdake, rü’yatek’ filan diyoruz. Bu dört esas bizim için çok önemli bunlara ulaşmak için de Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’ı doğru anlamak, ehli dalaletin, batıl ehlinin anladıkları veya heva ehlinin anladıkları, Kur’an’a uyacaklarına Kur’an’ı kendilerine uyduranların anladıkları gibi değil. Elden geldiğince Kur’an’ı Muciz-ül Beyan’ı, Kur’an’ın anlaşılması gibi anlaşılma adına Sünnet-i Seniyye’yi yine Sünnet-i Seniyye’nin anlaşılması çerçevesinde, Siyer-i Nebevi’yi esasen anlaşılması gerektiği siyer felsefesi çerçevesinde anlama istikametinde arkadaşların isteği, arzusu, cehdi, gayreti ile burada sürdürmeye çalıştık.”

BELKİ BAŞKALARI DA KUR’AN-I KERİM’İ ANLAMAK İÇİN BU ŞEKİLDE MUKABELE OKUR

“Bu sene de bütünüyle mukabeleyi bir taraftan Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’ın bir taraftan orijinal metni, İlahi Kelam’ı okuyarak, diğer taraftan da meal ulvi hakikatleri ne kadar aksettiriyor ama onun sahibine esasen, o mealleri yazanların sahiplerine güvenerek hatta farklı meallere de bu arada bakarak, hatta bazen farklı mülahazalarla da işin içine girdiler yaparak, böyle manasıyla, maani aliyesiyle, mefhum-u mukaddesi ile Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’ı bir de böyle mütalaa edelim. Kim bilir belki bunun isabetli olduğunu görür, bundan sonra başkaları da, Rabb’imizin bize bir mesajı olarak, aynı zamanda bir ışık kaynağı, Nur ayeti de geçmişti burada, önümüzü aydınlatmak üzere bir rehber olarak gönderdiği bu kitabı muhtevasıyla anlayalım diye bundan sonra mukabeleleri öyle okumayı düşünebilir. Dili Arapça olanlar belki buna çok fazla ihtiyaç hissetmeyebilirler. Bizim gibi Arapça bilmeyenler buna zannediyorum ihtiyaçları vardır. 19. Cüz’e geldik. Ramazan’ın son günlerine geldik. Böyle yapmakla Kur’an-ı Kerim’e karşı saygısızlık yaptıksa Allah bizi affetsin. Buna içtihat hatası derim ben. İçtihat hatası yapanlar bir sevap kazanırlar. Şayet isabet olmuşsa iki sevap kazanılmış olur. Kur’an’ı hiç bilmeyenler, belki senede bir kere bile okumayanlar bu mukabele sayesinde 100’ü aşkın insan Kur’an-ı Müciz-ül Beyan’ı şöyle böyle, kulak dolması akıllarında kalabilecek şekilde bazı manalarına muttali olmuşlardır. Bir ikincisi de onlarda böyle bir arzu da uyanmış olabilir. Bundan sonra şöyle tafsilli açıklamalı bir meali ellerine alırlar. Hasan Basri Çantay Hoca’nın gibi, bizim Ali Ünal’ın gibi, Suat Hocamızın gibi meallerini ellerine alırlar Kur’an-ı Kerim’i okurken öyle okurlar. Onlarda böyle bir duygu uyarılmışsa şayet Allah’ın izni, inayeti ile bu da hayra vesile olur. Sizler böyle bir şeye sebebiyet verdiğinizden dolayı sizin defter-i hasenatınıza da sevap akar, Allah’ın izni, inayetiyle. Bir de iştirak-ı amel ciheti ile yani ahirete ait meselelerde iştirakte birler bin olur. Yani bir meseleyi icra eden bir tanesi bir heyet-i aliye içinde, onun etrafında kümelenmişlerse şayet, umumun defter-i hasenatına bir yönüyle yazılacak, umuma terettüb edecek sevap teker teker her bir fert için mukadderdir, müyesserdir, diyor.”

İTİKÂF SÜNNETİ İHYA EDİLMELİ, AKSATMAMALI

“İştirak-i amal-i uhreviye de böyledir. Bir de bu yol açıldıysa şayet bu Ramazan-ı Şerif’te arkadaşlarımız buna da önem verirler, iştirak-ı ameli uhreviye derler ve birleri bin yapmaya bakarlar. Hususiyle Ramazan’ın her günü mübarektir. Ama Efendimiz (sas) ve büyüklerimiz Ramazan’ın son 10 gününde Kadir Gecesi olduğunu söylerler. 21’inde, 23’ünde 25’inde 27’sinde… Bir dönem de 27’sine tevafuk ettiğinden dolayı bu öyle kabul edilegelmiş, umumi kabul halini almış. Dolayısıyla da bütün İslam dünyasında Ramazan-ı Şerif’in 27. gecesinde yaparlar bunu. Fakat Efendimiz (sas) son 10 gecesinde Ramazan-ı Şerif’in itikâf yapıyorlardı. Bu itikâf da işte o gecelerdi, o tek gecelerde esasen gözetiliyordu orada. Kendinden sonra da bir hayli insan itikâf yaptı. Kendi hayatı seniyelerinde mübarek validemiz çardaklar kurdu mescidin içinde itikâf yapmak istediler. Fakat o namaz kılmaya mani, böyle günümüzde olduğu gibi maksureli yerler olmadığından dolayı mahzurlu gördü, o sene iptal ettiler itikâflarını. Daha sonra da kaza ettiler.”

“Bir de Ramazan’ın son günü imkân olsa itikâf esasen, itikâf Efendimiz’in (sas) bir sünnetidir. Cenab-ı Hakk’a yönelme, seyri sülük-ü ruhani ile seyfillah olma, hakikatlerini aksettiriyor gibi bir şey. Toplumumuzda unutulan sünnetlerden bir tanesi de budur. Oysaki kalbi ve ruhi hayata, cismaniyetten çıkma, hayvaniyeti bırakma, kalbi ve ruhi hayata yükselme, böylece rıtlatikeyi rabbaniye ufkuyla mı, sır ufkuyla mı, hafi ufkuyla mı, ahva ufkuyla mı, esma-yi ilahi sıfat-ı sübhaniye, itibarat-ı rabbaniye mülahazalarına girme, hadisin ifadesiyle görülüyor olma mülahazasını yaşama, görüyor olma mülahazasını yaşama, itikâf gibi tamamen kendini ona verme ibadeti ile ancak hâsıl olur.”

“Keşke bunu bütün dünyada cami imamları yapsa, Diyanet İşleri Teşkilatı yapsa, zira halk önünde bu işi iyi bilenlere bakar. İyi bilenlere bakar ve yaparsa yaptığı şeyin bir misli sevabı onların defterine de geçer. Onlar da bunu görmediğinden yapmıyorsa şayet o sünneti terk etme vebali onların defterlerine kaydedilir. Öndekiler o mevzuda çok hassas yaşamalı, o itikâfı da bence aksatmamaya bakmalı.”

“İnşallah bu son 10 güne girerken meseleyi biraz daha katlayarak yaşamak sureti ile Ramazan’ın ne olduğunu vicdanlarımıza duyururuz. Ramazan’ın ne olduğunu belki gelecek nesillere de duyururuz. Onlar da Allah’ın izni inayeti ile bereket ayını öyle değerlendirirler. Kulluktur bu.”

“MÜLEVVES HABERLERE HİÇ KULAK ASMAMALI”

“Belki bize düşen şey de, hiç olmazsa Ramazan-ı Şerif’in son 10 gününde fuzuli şey konuşmamalı, mülevves haberlere hiç kulak asmamalı, mülevves neşriyat yapan televizyonlar, radyolar, internetler; bunlara kapıları kapamalı ki Allah’a karşı açılacak kapılar açılsın. Yoksa yalanla, tezvirle, iftirayla, kinle, nefretle, gayzla köpürmüş insanların ağızlarından dökülen o levsiyatla hiç farkına varmadan bizim zihin dünyamız ve ruh dünyamız da kirlenir. Dolayısıyla onlara benzemiş oluruz. Onlara benzeyenler de onların yuvarlanacağı yere yuvarlanırlar. Değişik şeylere karşı panjurları kapamalı, kapıların hep Efendimiz’e (sas) karşı açık olmasını sağlamalı. Sohbet-i cananla bütün saatlerimiz geçmeli.” (Zaman Gazetesi’nin Haberi)

477. Nağme: Pennsylvania’da Ramazan Mukabelesi (2)

Herkul | | HERKUL NAGME

Mukabelenin 75 dakika süren akşam faslı.. dualarla karşılanan iftar.. ellerde hurma, kıpır kıpır dudakların eşlik ettiği ezan.. bir oruç vazifesini daha tamamlamanın huzuruyla eda edilen namaz.. her yiyeceğin ve nimetin kıymetinin idrak edildiği sofra.. iki rekatta bir dualar ve salavatlarla ikâme edilen teravih.. kitap okuma, derse hazırlık, gece ibadeti, hacet namazı.. bereketini derinden hissettiren sahur.. ruhları kanatlandıran atmosferde salât-ı fecr.. mukabelenin 80 dakikalık sabah faslı.. iç salonda muhterem Hocaefendi’nin duygu yüklü hasbihali.

İşte bu programın akabinde odalarımıza çekileli henüz on on beş dakika oldu. “Nağme” neşretmek için bilgisayarın başındayız.

Allah Teâlâ’ya kulluğu hissetmek ne azim bahtiyarlık!..

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olmak ne büyük talihlilik!..

İslam’la şereflenmek ne eşsiz nimet!..

Ramazan ne sevimli.. oruç ne iyi.. Kur’an ne güzel!..

Allah’ın rızasından başka muradı olmayan ve hayatını insanlığın saadetine adamış bulunan Hocaefendi’yi tanımak ne bihemta bir nasip!..

Gelecek nesiller için yaşayan hasbî ağabeyler ne hoş.. onlara benzemeye çalışan halis kardeşler ne şirin!..

Bir ders halkasında Ganj esintilerinin Nil meltemleriyle buluşması ve beraberce Sakarya nefhasına karışması ne tatlı!..

Haşyetle atan yürekler.. muhabbetle bakan gözler.. sevgiyle uzatılan eller.. ve şefkat konuşan diller ne latif!..

Bir de dünyanın hemen her yerinde bu duyguları paylaşabileceğiniz dost, arkadaş ve kardeşlerin bulunması ne lütuf!..

Evet, ekseriyetle hata, kusur ve günahlarımızın hacâletini taşıyoruz. Ümmet-i Muhammed’in (aleyhisselam) içler acısı haline ve iniltileri yürekler dağlayan mazlumların ahvaline ağlıyoruz. Sanki kapkaranlık bir asırda yaşıyoruz.

Fakat bütün olumsuzluklara rağmen hala şehr-i Ramazan’ın nazlı ikliminde neler neler duyup tadıyoruz.

Ya Rabbenâ!.. Sen cemîlsin; ne çok cemal cilvesi var etmişsin!..

Sana hakkıyla hamd ü sena etmekten ve usulünce tahdis-i nimetten aciziz. Aczimizi itiraf ediyor; “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana hakkıyla şükredemedik.” diyoruz. Bununla beraber, bilhassa şu mübarek günlerde minnet ve şükran hisleriyle dopdolu bulunduğumuzu Senin her şeyi kuşatan ilmine havale ederek, Söz Sultanı’nın beyanlarıyla Sen’den dileniyoruz:

اَللَّهُمَّ زِدْناَ وَلاَ تَنْقُصْناَ، وَأَكْرِمْناَ وَلاَ تُهِنَّا، وَأَعْطِناَ وَلاَ تَحْرِمْناَ، وَآثِرْناَ وَلاَ تُؤْثِرْ عَلَيْناَ، وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِناَ.

“Allahım, üzerimizdeki nimetlerini artır, bizi noksanlığa maruz bırakma! İkramlarınla değerimizi yükselt, bizi zillete düşürme! Bol bol vererek bize ihsanda bulun, mahrumiyet yüzü gösterme! Bizi tercih et, başkalarını üzerimize tercih eyleme! Bizden razı ol ve bizi razı kıl!..”

***

Kıymetli arkadaşlar,

“Pennsylvania’da Ramazan Mukabelesi” başlıklı “nağme”ye gösterdiğiniz ilgi ve ziyadesine olan talebiniz üzerine bugün bir bölüm daha arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

475. Nağme: Yenilenme Mevsimi ve Ramazan Mukabelesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, kahır ile lütfu bir bilmek ve derdi dermanmış gibi değerlendirmek lazım geldiğini hatırlatarak sözlerine başladı.

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurduğunu aktardı ve bu dört maddelik nasihatin manasını anlattı:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.”

Özellikle “ihlas” konusuna dikkat çeken Hocamız, Bayezid-i Bistâmî Hazretleri’nin şu sözünü nakletti: “Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan, ‘Ey Bayezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gayen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol!’ sesini duydum ve tembihini aldım!”

Daha sonra, tevcih ettiğimiz bir sual üzerine, Hocaefendi, Ramazan ayının bereketi ve ona ayrı bir derinlik katan mukabele sünneti üzerinde durdu.

Bildiğiniz gibi, Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibrîl (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâya) Kur’an âyetlerini Cibrîl Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi.

İşte, Kâinatın İftihar Tablosu ile Cibrîl-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i sâlihîn efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terk etmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek Kur’an’ı çokça okumaya kendimizi alıştırabileceğimizi söyleyen Hocaefendi, bu kutsal ayın bizim için bir başlangıç sayılabileceğini ve yeniden Kur’an-ı Kerim’e dönüşe vesilesi olabileceğini vurguladı.

“Kur’an-ı Kerim’in manasını anlamasa da, ciddi bir saygıyla, fevkalade bir tazimle, konsantre olarak, tam teveccüh ederek onu okuyan yine sevap kazanır. Ne var ki, onda ilahi maksatları izlemek, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir. Bu da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya bağlıdır.”

diyen Hocamız, farklı bir “mukabele” teklifinde bulundu. Mesai ve meşguliyetleri müsaade ettiği ölçüde, mü’minlerin günlük mukabeleyi ikiye ya da üçe bölmelerini, böylece zamanı biraz daha uzun tutarak okudukları ayetlerin meallerine ve muhtevalarına da bakmalarını tavsiye etti.

Kıymetli Hocamız özetle şu hedefi işaretledi:

Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihîn efendilerimize ittibâen, can u gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

Mevlâ-yı Müteâl, hepimizi Ramazan-ı şerifi hakkıyla değerlendirmeye muvaffak kılsın; bayrama kurtuluş beratını alarak kavuşan kullarından eylesin; bu kutlu zaman diliminde ümmet-i Muhammed’e inşirah versin; Hakk’a adanmış ruhlara nusret, ferec ve mahreç lütfetsin. Amin!..

474. Nağme: Musibetlerin Güzel Yüzü

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şöyle bir soru tevcih ettik:

Eserlerde, “Her şey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir.” deniyor. Dış yüzleri açısından çirkin görünen zulüm ve tazyikler de nazar-ı itibara alınırsa, bu sözün şerhini lütfeder misiniz?

Muhterem Hocamız, varlığa erme, insan olma, İslam’la şereflenme gibi güzelliklerin yanı sıra ahir zamanda Efendimiz’in “kardeşlerim” hitabına mazhar olunabilecek bir yolda bulunmanın da güzelliğine temas ederek sözlerine başladı.

“Kardeşlerim” hitabına mazhar olanların en önemli vasıflarının “ıslah” olduğunu belirten Hocaefendi, ekser insanların bozgunculuk yaptıkları bir dönemde, onların canlarını dişlerine takarak ıslah hareketi arkasında koşacaklarını anlattı. Islahın açılımında, “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden ve kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, bazı fedakârlıklarda bulunarak sulh olmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Sulh hayırdır (elbette daha hayırlıdır.) mealindeki (Nisâ, 4/128) ayet-i kerimenin her zaman için sulh yolunu gösterdiğini; ayetin belli bir hadise ile alâkalı olmasının, onun mânâ ve kapsamının da hususi kalmasını gerektirmeyeceğini; İslam’da sulhun esas ve “Sulh mahza hayırdır” ilkesinin umûmî olduğunu vurguladı.

Bir kısım meşakkatleri bulunsa da ibadetlerin de çok güzel olduğunu söyleyen Hocamız, hususiyle namaz üzerinde durdu; “Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir.” hadis-i şerifini hatırlattı.

Bela ve musibetlerin neticeleri itibarıyla güzel olduğunu, zira onlar vesilesiyle insanların günahlarından temizlendiklerini, arındıklarını ve terakki ettiklerini anlattı. Ayrıca, musibetlerin tembih edici olduğuna, mesela kendi ülkemizde yaşadığımız problemlerin dünya çapındaki bir kısım olumsuzluklar konusunda teyakkuz, temkin ve alternatif oluşumlar duygusu hâsıl ettiğine dikkat çekti. Şöyle dedi:

“Belalar ve musibetler, başa inip kalkan balyozlar, gıybetler, iftiralar… diyenleri, edenleri, yapanları, planlayanları, tekrar edenleri batırsa bile sizi tembih ediyor ve kaldırıyor demektir.. sizi uyarıyor ve daha büyük dâhiyeleri (belaları) aşabilecek hale getiriyor, deha duygunuzu inkişaf ettiriyor demektir. Bunlar da neticeleri itibarıyla güzeldir.”

Zamanın çıldırtıcılığına karşı sabrın da pek zor ama vaad ettikleri ve neticeleri itibarıyla çok güzel olduğuna değinen Hocamız şunları söyledi:

“Bir atasözü gibi, ‘el-İntizâr eşeddü mine’n-nâr’ derler. Yani, bazı şeyleri beklemek ateşte cayır cayır yanmaktan daha acıdır. Milletin aklı ne zaman başına gelir? Bu millet ne zaman ‘Kendimiz olalım!’ der? Ne zaman bir yönüyle Raşid Halifeler ve Sahabiler gibi olma mülahazasına yönelir?. Ne zaman -iyi dönemi itibarıyla- Osmanlı mülahazasına yönelir; kendi olmaya, ruh ve mana köklerine yönelir? İntizar.. bunu bekliyorsunuz!. Allah insan olarak yaratmış, mantık muhakeme vermiş, o dönüşümü sağlayabilecek donanımla göndermiş. Bekliyorsunuz, intizar ediyorsunuz. ‘Ne zaman?’ diyorsunuz. Vakt-i merhunu intizar ve o mevzuda sabır, dış yüzü itibarıyla ızdıraplıdır; fakat bu ızdırap öyle bir duadır ki, Süfyân b. Uyeyne hazretlerinin ifadesiyle, ‘Allah bazen, muzdarip bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur!’ Allah gönüllerinize derin ızdırap saçsın. Hal-i âlemin genel durumunu, umumî manzarayı, hususiyle milletimizin maruz kaldığı umumi manzarayı müşahede ederken ızdırap duyma enginliğine ulaştırsın.”

Samimiyet ve içtenlikle Rabbine el açıp yönelen herkesin, teveccühüne teveccühle karşılık verildiğini hemen her zaman vicdanında duyabileceğini; bununla beraber, Cenâb-ı Hakk’ın muztar (çaresiz) durumdaki insanlara yardımının çok daha açıktan cereyan ettiğini belirten ve “Izdırap duymak ızdırarın da yoludur.” diyen Hocamız sözlerine şöyle devam etti:

“El açıp şuursuzca beş saat dua edeceğinize bazen bir dakika ızdırap içinde kıvranmanız Hak katında daha makbul olabilir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: ‘Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.’ Meseleyi bu açıdan değerlendirebilirsiniz.”

Sohbetinin sonunda Cenâb-ı Hak ile irtibat konusunda tembihte bulunan Hocaefendi şunları söyledi:

“Keşke her gün hepimiz birer cüz Kur’an okuyabilsek!.. Allah bu kadar hizmete muvaffak kılınca vacip olmaz mı her gün üç saat dua etmek?!. Ne kaybınız olur? Uyuyuncaya kadar yatakta bile geçerlidir. Kur’an’da ‘Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder.’ buyuruluyor. Allah’ın bunca lütfuna mazhar olan insan!.. Bir taraftan değişik muvaffakiyetler ihsan etmiş ki devlet yapamıyor. Hatta yapılan şeyleri yıkmaya çalışıyor, yıkamıyor bile. Her gün bir yerde dinamit patlatıyor fakat yıkılmıyor. Bu, Allah’ın size çok büyük bir lütfu. Böyle bir lütuf karşısında -rica ederim- her gün Kur’an-ı Kerim’den bir cüz okumazsak O’na karşı vefasızlık olmaz m? Lâakal her gün bir iki saat duaya vakit ayırmazsak O’na karşı vefasızlık olmaz mı?”

473. Nağme: “Cihânda âdem olan bîgam olmaz!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, şu beyitle sözlerine başladı:

“Cihânda âdem olan bîgam olmaz / Anun’çün bîgam olan âdem olmaz” (Necâtî Bey)

Sonra Ziya Paşa’nın şu sözünü aktardı:

“Her âkîle bir dert bu âlemde mukarrer / Rahat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan.”

Nabî’nin ilgili beyanını hatırlattı:

“Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.”

Özellikle dine, imana ve insanlığa hizmet yolunun sıkıntı, meşakkat ve musibetlerle dolu olduğunu söyleyen Hocamız, içinde yaşadığımız dönemin zorlukları katladığını anlattı. Özetle şunları söyledi:

*Hakikatler eriyip gidince bizim Müslümanlığımız da kültür ortamına emanet edildi; babadan dededen gördüklerimizle iktifa edince, işin özü ve ruhu çoktan musallaya yatırıldı.

*Allah defaatle ba’s u ba’de’l-mevtler, öldükten sonra dirilmeler lütfeylemiş. Bu milletin de yoğun bakımdaki durumu, belki üç-dört asır ötesine gider; tamamen dıştan takviye ile surî canlılığını devam ettirmesi, bir-iki asırdır; fişin çekildiği dönem ise, bir asır diyebilirsiniz. Bir asırdan beri suretâ yattığı yerde insan gibi ama Hazreti Pîr “Mezar-ı müteharrik bedbahtlar” diyor. Canlanan mezarlar, yani mezardakiler; mahal zikrediliyor, hal murad ediliyor, belağattaki disipline binaen.

*Evet, Hazreti Üstad, “İşte, ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar ! Gelen neslin kapısında durmayınız ! Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Ta ki, hakîkat-ı İslâmîyeyi hakkıyla kainat üzerinde temevvüc-saz edecek olan nesl-i cedîd gelsin.” diyor. Demek ki onlar gitmeyince, arkadan o işi, ruh derinliğiyle temsil edecek nesiller gelemeyecek. Gelemez de… Neden? Çünkü babanın, dedenin, annenin, ninenin kültür ortamında neş’et ediyor. Şuur altı müktesabâtı onların o karanlık veya sisli dumanlı atmosferinde besleniyor. Öyle birinden mutlak hayr beklenemez. Onun için kötü örnek olanlar çekilip gitmeli; Müslümanım dediği halde haram yemede, milletin malını çalmada, haramîlik etmede, iftirada, yalan söylemede ve hayâsızlıkta beis görmeyen insanlar…

*“Biz Müslümanız, yeryüzünde onu hâkim kılacağız!” deyip onu yeryüzünde devlet haline getirme hülyaları yaşayanların halleri bundan ibaretse, onlar Müslümanlık adına öyle kötü örnek olmuşlardır ki, o güne kadar ona azıcık sıcak bakanların bile sıcaklıkları sönmüş, kalbleri birer buz parçası haline gelmiştir.

*“Hayâ sıyrılmış gitmiş öyle yüzsüzlük ki her yerde / Ne çirkin yüzler örtermiş meğer o incecik perde!” Namaz kılıyor; öyle incecik perde ki hayasızlığın yüzünü setrediyor. “Lâilâhe illallah, Bismillah, Allâhu Ekber” diyor. Sen bu kelimelerle onu yorumluyorsun; peçe oluyor, perde oluyor. “Ne çirkin yüzler örtermiş meğer o incecik perde!” Açığa çıkıyor tavırlarıyla, davranışlarıyla, mesâvîeriyle, bencillikleriyle, egoizmalarıyla, haram-helal tefrik etmeden -Tevfik Fikret ifadesiyle- “hopur hopur” yutmalarıyla…

*“Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bîmedlûl / Yalan râic, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhûl.” Dün omuz vermişsiniz, hayr ümit etmişsiniz, destek olmuşsunuz; vefanın zerresi yok. Ahde hürmete gelince hiç mi hiç… “Şunu yapacağız, bunu yapacağız; milleti, a’la-yı illiyyîn-i kemalâta çıkaracağız!..” Muasır medeniyet seviyesi; dillere pelesenk olan tabir bu idi. “Yaran râiç”, en çok peylenen şey; millet yarış yaparcasına yalan söylüyor, revaçta,

*Beyinler ürperir, yâ Rabb, ne korkunç inkılâb olmuş / Ne din kalmış, ne iman, din harâb, iman türâb olmuş.” “Ne korkunç tahribat olmuş” da diyebilirsiniz. Evet, serap, Kur’an-ı Kerim’in de ifade buyurduğu gibi, çölde giderken daha çok, önünüzde bir su varmış gibi bir şeye takılır gidersiniz, Nur Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi, susuz bir insan onu su zanneder, yanına gittiği zaman da hiçbir şey bulamaz.

*“Mefâhir kaynasın gitsin de kesilsin vicdanlar lâl / Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!” Değil ileriye matuf vaadler, tatlı ümniyeler, kuruntular, idealler, şöyle böyle elde olan yarım yamalak istiklal bile bunca tahribat karşısında, tahribat tsunamileri karşısında tuz-buz olur gider hafizanallah.

*Bu açıdan da dünyayı, böyle gamsızlara, kasavetsizlere, dünyayı sadece dünyadan dolayı sevenlere, “din” derken bile esasen onu dünyaya karşı malzeme olarak kullananlara bırakmamak lazım. Onların talip olduğu şeylere zerre kadar talip olmadan… Zaten talip olması gereken şeye talip olanlar o türlü şeylere talebi kendileri için tezellül sayarlar. Allah’ın rızasına talip olmuş bir insan (maddî açıdan) İstanbul’un fethine gönlünü bağlıyorsa, birkaç adım geriye atmış, bir yönüyle komplekse girmiş, bir zillet gösteriyor demektir.

*Ne ifade eder idare adına bir yere gelmek, orada söz sahibi olmak! Böyle bir teklif tamamen Allah’a teslim olmuş, Üstad tabiriyle Kur’an şakirdi veya mefkûresinin hizmetkârı, idealine adanmış insanlara yapılınca, onlar o teklifi ellerinin tersiyle, ayaklarının ucuyla iterler. Çok defa tekerrür eden ifadeyle, ruh ve mana köklerini yeniden ikame etmeye kendini adamış ve adanmış olunca, o, vakıf demektir; beklentisizliğe kendini adamış, dünyevi uhrevi herhangi bir beklentiye gönlünü kaptırmamış. Fazl-ı ilahi çerçevesinde talebin dışında, Cennet’i bile bir gaye yapar, ona gönlünüzü kaptırırsanız, Allah’a ve rızasına karşı konsantrasyonunuzu kaybedersiniz.. Hazreti Rasûl-ü Zişan’a karşı konsantrasyonunuzu kaybedersiniz. “Saray” derseniz, “araba” derseniz, “makam” derseniz, “alkış” derseniz, “takdir” derseniz, Allah’ı kaybedersiniz.. “Allah” derken, Allah sizinle beraber değildir; yemin de edebilirim, yalan söylüyorsunuz.

*Allah’la münasebetin içine başka şey katmamak lazım. “Allah” demek lazım, “Rasûlullah” demek lazım, Onları gaye-i hayal yapmak lazım; en yüce mefkûre, ulaşılmaz ve hiçbir şeye feda edilmez.

*Bu harekete gönül vermiş insanların en önemli dinamiği adanmışlıktır. Henüz bunun kıymetine dair bir şey ortaya konamamıştır ki biz neye tekabül ediyor, onu mukayese yapalım! Zannediyorum, hiçbir şey adanmışlığın karşısında olamaz ve hiçbir şey onu karşılayamaz.

*Dünyaya ait her şey kuvve-yi inbatiyesi olmayan toprak gibidir.. güneşe kapalı toprak gibidir.. karbondiokside kapalı toprak gibidir; bir şey bitirmez, attığınız bütün tohumlar çürür gider. Esasen mahiyet-i insaniyeye dercedilen, bin başağa yürüyebilecek çekirdeği, dünyevi şeyler karşısında, kuvve-yi inbatiyesi olmayan toprağa vermemek lazım.

*Bîgam olmaz âdem olan!.. Sıkıntılara karşı bıkkınlık izhar etmeyin, şikâyet etmeyin. Dertliyim dersen bela-yı dertten ah eyleme, gök sakinlerini agâh eyleme… Melekler “Bu adam niye şikayet ediyor?” dememeliler. Demeliler ki “Bunca bela, musibet bize gelse!.. Cismaniyet varlıkları değiliz, bir yönüyle âlem-i emirden gelmiş bir vücuda sahibiz, bela ne eder bize?!. Fakat maşallahı var bu adamların!.. Sağanak sağanak bela geliyor başlarından aşağıya; iftiranın, yalanın, tezvirin, hümezenin, lümezenin bini bir para! Fakat maşallahları var; bu adamlar, hiç eğilmeden dimdik duruyorlar; çünkü eğilecekleri yeri çok iyi belirlemişler, onun dışında bir yerde eğilmiyorlar.

*Dakika boş geçirme!.. “Namaz kıldım, duasını yaptım, yeter!” deme!.. Oturduğun yerde hizmete müteallik meselelerin mütalaasıyla meşgul ol!.. Veya geziyorsun, bir odadan diğerine gidiyorsun, dudakların sürekli kıpırdasın, O’nun namına bir şeyler söyle!.. Değişik dualar sürekli vird-i zebanın olsun. Belki Cenâb-ı Hak bu üst üste sıkıntıları -ister dua, ister tazarru, ister niyaz ile o ızdırar halini yaşatmakla- Kendisine daha yürekten teveccüh edelim diye veriyordur. Bu da cebr-i kutfîdir; bizim için ayrı tecelli dalga boyunda bir rahmettir. Cenâb-ı Allah ne türlü olursa olsun, rahmet tecellilerini üzerimizden eksik etmesin.

472. Nağme: Savaş ve Hile

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatini ve bu konuda önümüze ışık tutan davranışlarını hatırlatarak sözlerine başladı.

İftira günahtır; onu umursamama ya da onda ısrar ise, küfürdür!..

Yalan söylemenin günah olduğunu, bununla beraber yalan söylemede bir mahzur görmemenin insanı küfre düşüreceğini vurgulayan Hocaefendi, bu ölçünün diğer günahlar içinde geçerli olduğunu belirtti:

“İftira, bir günah-ı kebâirdir; istiğfar edilirse, Allah Teâlâ affeder. Fakat insan umursamaz ve iftirada hep ısrar ederse, kâfir olur. Karalama bir kâfir sıfatıdır; önemsemez ve onda ısrar ederse, kâfir olur.”

Mü’minlerin bu konularda hassas olmaları lazım geldiğini söyleyen kıymetli Hocamız, bu türlü kötülüklere maruz kalanların da Cenâb-ı Hakk’a ve gayretullaha havale edeceklerse bile önce hidayet dileğinde bulunmaları ve çaresiz kaldıklarında “Sen bilirsin!” demekle yetinmeleri gerektiğini ifade etti.

İyi ki İdam ve 163. Madde kaldırılmış; yoksa onları da istimal eder ve ahiretlerini bütünüyle karartırlardı!..

Günümüzde ortaya konan zulümlerin nerelere dayandığına değinen Hocaefendi şunları söyledi:

“Bir tanesinin de telaffuz buyurdukları gibi, ‘Zaten bizim kültürümüzde var!’ Az muhalif olunca onu berdar etmek lazım!.. Oysa Devlet-i Aliyye’de nizam-ı âlem adına adalet-i izafiye açısından yapılanı tasvip etmek mümkün değildir. O insanlar, konjonktürel olarak, şartlar ve zamanın yorumuyla içtihatta bulunarak, sorarak öyle yapmışlardır. Fakat o gün cereyan eden hadiseleri ve zamanı nazar-ı itibara almadan ‘Onda bir mahzur yok!’ derseniz, dalalete düşmüş olursunuz, hafizanallah. Nizam-ı âlem mülahazası bile mutlak şekilde ele alındığı zaman o bir dalalettir, sapıklıktır. Adalet-i mahzayı istimal etmek, ona dayanmak, ona güvenmek, onu hayata hayat kılmak mümkün olduğu sürece, adalet-i mahzadan, sırf adaletten, istikametten, hukuktan ayrılmamak farz-ı ayndır. Öbürüne gelince, konjonktüreldir o, şartların gereğine göre yapılmış; o mevzuda fetva veren insanlar Allah indinde hesap verirler mi vermezler mi, o bizi aşar. O meselenin getirdiği hayırla sebebiyet verdiği şer mukayesesi yapılır orada, terazinin kefelerine konur; Allah affeder veya affetmez, onlar bizi alakadar etmez.”

Nizam-ı âlem ve adalet-i izafiye yorumuyla yapılanları günümüze kıyaslayan bazı kimselerin şayet idam ve 163. Madde gibi kanun maddeleri yürürlükte olsa, onları da istimal edecekmişçesine bir tavır sergilediklerini dile getiren Hocaefendi şöyle dedi:

“Cenâb-ı Hak yine herkese merhametinin gereği olarak o dayanakları onların ellerinden aldırmış da o türlü şeyleri kullanmak suretiyle ebedî hayatlarını mahvettirmiyor. Bu da Allah’ın rahmetinin vüs’atinin bir ifadesidir.”

Onca fiyaskoya rağmen kalbleri durmadığına göre fizikî yapıları itibarıyla immün sistemleri sağlammış!..

Muhterem Hocaefendi, Hizmet erlerinin yaşadıkları tazyiklerin rahmet yanlarına da temas ederek, bu süreçte dünyanın değişik yerlerinde adanmış ruhlar için hüsn-ü kabul kapılarının açıldığını; onların siyasilere ait bazı yanlış düşünceleri paylaşmadıklarının herkes tarafından anlaşıldığını söyledi. Bu konuda bir misal olarak, öz vatanından sürgün edilen ve hicrete zorlanan Türkçe Olimpiyatları’nın bütün dünyayı kucaklayacak şekilde yirmi küsur merkezde yapıldığını anlattı. Hizmet Hareketi’nin hayırlı faaliyetlerini baltalamak için çırpınıp duran kimselerin hemen her teşebbüslerinin fiyaskoyla neticelendiğini belirtip şöyle dedi.

“Böyle bir fiyasko ve ters yüz edilmeyle karşı karşıya kalma mevzuunda zannediyorum üzüntüden kalbim dururdu. Bu açıdan da bunca fiyaskoya maruz kalmalarına rağmen kalblerinin durmaması meselesi fiziki yapıları itibarıyla immün sistemlerinin çok güçlü olduğuna delalet ediyor.”

Bir insanın kendi ülkesinde herhangi bir hayatî birim içine girmesine ve orada vazife almasına “sızma” denemeyeceği üzerinde de duran Hocaefendi daha sonra şu soruya aşağıda özetlenen ifadelerle cevap verdi.

Soru: Bazı kimseler “el-Harbu hud’atun” hadisini “Savaş hiledir!” şeklinde tercüme edip yorumlayarak hasım saydıkları mü’minlere karşı dahi gıybet, yalan ve iftira gibi her halükarda haram olan kötülüklere bile başvurabiliyorlar. Mezkûr hadis-i şerifi son dönemde yaşananlar zaviyesinden değerlendirir misiniz?

*Bu hadisin manası yalan söylemek ve karşı tarafı aldatmak demek değildir; bu Müslümanlık adına, Müslümanlığın itibarıyla telif edilebilecek şey değildir. İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekke’nin üzerine gidecekken “Ben gitmiyorum; bak inanın, emin olun, ben gelmiyorum!” desin, sonra da kalksın gitsin. Neûzu billah, bu, Peygambere kezib isnat etme demektir. Bunun küfür olduğunda hiç şüphe yoktur.

Hud’a, husumetin en az zayiatla neticelenmesi için gereken strateji ve taktik olarak anlaşılmalıdır

*Hud’a; strateji, taktik, savaşta tabye (ta’biye) demektir; her defasında farklı stratejiler uygulamaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bizzat başında bulunduğu on yedi tane hareket var; O, bunların hiçbirinde aynı stratejileri takip etmemiştir. İşte hud’a budur. Bir yönüyle karşı tarafı şaşırtmaktır. Mesela; Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’nin üzerine gittiğini saklamıştır. Oraya dört-beş kilometre kalıncaya, ışıklar Mekke’den görüleceği bir noktaya varıncaya kadar işi gizli tutmuştur. Oraya ulaşılınca da artık karşı tarafın yapacağı bir şey kalmamıştır. Burada O’nun mülahazası şudur: Karşı tarafı psikoloji açısından mağlup etmek. Bu aynı zamanda kan dökülmesine meydan vermeme demektir. Düşmanlıkların gelecek nesiller tarafından tevârüs edilmesine meydan vermeme demektir.

*Onuruna dokunacak şekilde hadiselerin cereyan ettiği Hudeybiye’de bile Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ahitnameye imza atmış ve ayrılmıştır oradan. Neden? Çünkü bir dönemde insanları yaraladığınız zaman, nesilden nesile tevârüs edilir o. Arkadan gelen nesiller, atalarından aldıkları o kini ve nefreti devam ettirirler. Bu Müslümanlığın aleyhinde olur. İnsanlığın İftihar Tablosu, tek bir hareketiyle esasen bu meselelerin bütününü birden mülahazaya alıyor. Kan dökülmesin, onların yapacağı bir şey kalmasın. Tepelerine öyle bineceksin ki, hiç kimsenin kâkül-ü gülberglerinden bir tüye bile dokunmayacaksın. Hazreti Halid’in girdiği bir kapının dışında orada herhangi bir hadiseyle karşılaşma olmadı. Halk ifadesiyle pes ettiler onlar, teslim-i silah ettiler. Sonra da o Müşfik Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselam) hiçbir şey yapmadığını gördüler. İnsan ölmemişti, kan dökülmemişti, insanlar rencide olmamışlardı, dolayısıyla da İslamiyet’e fevc fevc dehalet ettiler.

*Bütün savaşlarda farklı birer strateji uygulamıştır, hiçbiri bir diğerine benzemez. Bunların hepsine hud’a mülahazasıyla bakabilirsiniz. Yoksa hafizanallah, bir şey yapacak, onun hilafını söyleyecek.. birine iftira edecek, sonra o iftirayı değerlendirecek, “Bunlar öldürülmeyi, ifna edilmeyi, ibâdeye maruz kalmayı, tenkile, tehcire maruz kalmayı hak ettiler!” diyecek, Hafizanallah… Bunlar kafirce davranışlardır.

Hangi Savaş, Nasıl Bir Hile?!.

*Bir de o hud’a esasen Müslümanlar arasında da yapılmaz, ayak oyunu yapılmaz. İnsanlığın İftihar Tablosu, kâfirlere karşı savaşta kullanıyor onu. Raşit Halifeler de onu öyle kullanıyorlar. Mü’mine karşı hud’aya başvurmak, iftira etmek, onu karalamak, halk nazarında onun itibarıyla oynamak, günümüzde çok yaygınca kullanılan algı operasyonlarıyla halk nazarında itibarsızlaştırmak… Hafizanallah, bunları yapan kâfir olur demiyoruz ama bu onların hiffetine denk bir hiffet olur.

*Bu açıdan hud’a tabirinde de zannediyorum, meseleyi çarpıtıyorlar. Şimdiye kadar arkadaşlar üç-dört yüz kadar yalan ve iftirayı toplamışlardı. Bir gün tarih, gazetelerinde ve televizyonlarında olan sesleriyle neşredecek ve bütün dünya duyacak onları. İnsanlar onların altına atacakları imzaları şu sözlerle atacaklar; “Sizin gibi düşünen insanların Allah belasını versin!” Böyle diyecekler. Ben demiyorum, biz de demeyelim ve dememe kararında olalım. Fakat tarih çok defa doğru söyler. Tarihin sayfalarına dökülen şeyler realiteleri aksettirir.

*Şimdiye kadar yalanıyla, iftirasıyla, bühtanıyla, ademe mahkum etmesiyle, tehciriyle, tehdidiyle, tenkiliyle, “Zaten bunlar Müslüman değil ki, ben onların dininden bile şüphe ediyorum, kafirdir, dolayısıyla bunlara karşı her şeyi yapmak caizdir!” mülahazasını aksettiren beyan ve davranışlarıyla.. bir de onların arkasından adeta kitle psikolojisiyle sürüklenen insanlar bunlara inanıyorlarsa, onlar da öyle diyorlarsa.. bu öyle bir vebaldir ki, Amnofis’in yaptığı küfürden daha büyüktür, hafizanallah. Bunlar bir gün tarihin sayfalarına dökülecek ve o nesiller bunları gördükçe, “Allah, sizi yerin dibine batırsın!” diyeceklerdir. Öyle bir şeye maruz kalmamak için, bence aynı silahı kullanmamak lazım. Aynı şeylerin onda birini bile -kim olursa olsun- onlara karşı söylememek lazım.

Damat Efendi burada misafir oldu, binaları gördü, hatta o daracık odada ağırlandı ama…

*O mesele bir densizliktir, fakat ben dememiş olayım: Gelip helikopterle burada -bu umuma ait, vakfa ait bir bina- bunun üzerinde, buranın resmini çekme, buraya mâlikâne deme filan… Burayı bir dönemde kendilerine de yakın birisi, Allah rızası için yaptı, Altın Nesil Vakfı’na bağışladı. Bu vakıf biz buraya gelmeden kurulmuş. Arazi o dönemde alınmış. Burada yedi-sekiz tane kulübecik vardı. O günden bugüne, o vakıf kendi imkânlarıyla yapa yapa yapa, bugün o sekiz tane kulübenin yerinde sekiz tane bina var. Bu büyük binayı da o arkadaş elindeki imkânları kullanmak suretiyle, kendi imkânlarıyla yaptı ve Altın Nesil Vakfı’na bağışladı. Buranın iki tane namaz kılınan salonu, altta konferans salonu gibi bir şey var, yemekhane gibi bir şey yapmışlar. Diğer birkaç tane odası var. Geldiğimiz zaman biz de burada kalıyoruz. Öbür taraftaki binaya gelince, defaatle röportaj yapanlar girdiler, Kıtmir’in odasını gördüler; orada bir yatağım var, bir de iki metrelik içinde namaz kıldığım yer var.

*O serkârlardan birisinin damadı geldiğinde ben orada misafir ettim onu. Bağışlayın, vaktinde izdivaç yapsaydım, benim o yaşta torunum olurdu. Ben insan gibi onu o odamda özel mahiyette, başkalarıyla görüşmüyorum mülahazasına binaen misafir ettim; izâz u ikramda hiç kusur etmedim. Yattığım o yeri de, fakirâne yeri de, kulübe gibi yeri de gördü; çalıştığım masamı da gördü. Bütün bunlara rağmen hâlâ “mâlikâne” diyor, o iftira ve isnatlarda bulunuyorlarsa, bence, bunlar akıllarını yitirmiş, vicdanlarını tamamen kaybetmiş, dinden uzaklaşmış öyle insanlardır ki, bunlara söyleyeceğiniz sözlerin hepsi malumu i’lam olur ve zâid olur. Bunu yaparken bunlara hud’a diyorlarsa, adeta kâfire karşı savaş ilan etmiş gibi kendilerini görüyorlarsa, o onların kaybına sebebiyet verir. Dünyada da bir gün kayıplarına sebebiyet verecek.

*Yalan ahireti kaybettirir, iftira ahireti kaybettirir, hud’a ahireti kaybettirir. Allah o yanlış yolda yürüyenlere hidayet-i sübhaniyesi ile hidayet eylesin. O mahvedici, batırıcı yolda yürümekten onları halas eylesin.

471. Nağme: “Affetmeye Hazır Olun!” Tenbîhi

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dünkü sohbette şu soruyu cevapladı:

“Son yedi sekiz Bamteli veya Herkul-Nağme sohbetinde bu süreçle alakalı olarak affa çok ciddi vurgu yapıyorsunuz. Acaba süreç sonunda af konusunda farklı mütalaalar olabileceği hususunda endişeleriniz mi var? Yoksa tahribat geniş tabanlı olduğundan ve uzun sürdüğünden dolayı bu tahşidat az bile, diye mi düşünüyorsunuz?”

Kıymetli Hocamız, olumsuzluğu tek başına bırakıp yalnızlaştırmak gerektiğini anlatarak sözlerine başladı ve özellikle şunları söyledi:

*Olumsuzluğu yalnızlaştırmak lazım. İki vasıta birbirinden uzaklaşıyorsa, aradaki mesafe hızla artar. Ama biri yerinde durursa şayet, bazı muvasala köprüleri teessüs ettikten sonra bir gün dönüp gelinecek olursa, çok fazla güç harcanmadan bir araya gelme olur Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Toplum çok kamplaştırıldı, birbirinden koparıldı. Günümüzde öyle ayrışmalar oldu ki -hafizanallah- eğer bir taraf bir yerde durmazsa, mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimanesiyle hareket ederse, yani affa yanaşmazsa ve tokada tokatla, çirkin lafa çirkin lafla mukabelede bulunursa, toplumda kâbil-i iltiyam olmayan yaralanmalara, parçalanmalara sebebiyet verilmiş olur. Arkadan gelen nesillere de kin ve nefret miras bırakılmış olur.

*Diğer taraftan, şayet bir yerde örnek bir şey sergilerseniz, o huzur âlemini gören kimseler çevrede imrenmeye başlarlar. Onlar da lokal dahi olsa o türden şeyler oluşturmaya çalışırlar. Siz hiç farkına varmadan, bir de bakarsınız, sizin çevrenizde oluşturduğunuz o ütopya gibi oluşum, Allah’ın izni inayetiyle, dar dairede bile olsa (başka yerlerde de) oluşur. Hal diliyle, temsil diliyle imrendirici bir şey sergilerseniz, Allah’ın izniyle, muhtemel fitne ve fesatları bertaraf etmiş, en azından onların tesirlerini azaltmış olursunuz.

*Bir diğer taraftan bizim hırçınlık yapmamız için hiç sebep yok. Mesela; buraya malikâne derlerse, “Gelsinler baksınlar!” deriz. Burada nasıl kalıyoruz? Kirasını vererek. Dolayısıyla bizim ille de üzerini örtmemiz icap eden bir kusurumuz yok. Allah’a karşı kusurumuz çoktur da fakat toplum nezdinde bizi mahcup edecek bir şeyimiz yok. Kimse bize “hırsız” diyemez, “rüşvet aldınız” diyemez. Dolayısıyla yüzümüz ak, alnımız açık, Allah’ın izin ve inayetiyle rahatız. Cenâb-ı Allah’a, bizi böyle olumsuz şeylerden koruduğu için de hamd u senada bulunuruz.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşlerime selam olsun! Birileri yeryüzünde fesada sebebiyet verdikleri halde, onlar ıslah hareketi içinde olurlar; uzlaştırıcı, barıştırıcı hareket tavır ve davranışları içinde olurlar.” buyuruyor. Bu aynı zamanda Cenâb-ı Allah’ın o toplumu cezalandırmaması için de bir seradır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Rabbin, halkı dürüst hareket eden hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.” (Hûd, 11/117) Evet, Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o yeri semavî ve arzî büyük belalardan korur.

*Arkadaşlardan sorduklarımın çoğunun evleri yok, demek ki Anadolu insanının onca teveccühünü, kendi arzuları istikametinde o ölçüde olsun değerlendirmemişler; çalmamışlar, çırpmamışlar. Demek ki, hep insanlık için soluk soluğa koşmuşlar, küheylan gibi… Bütün bunlardan dolayı Cenâb-ı Hakk’a hamd u sena etmek lazım.

*Belki bütün bunlardan daha büyük bir lütuf şudur: Cenâb-ı Allah’ın bunca iltifatâtı karşısında hiç kimse kendisini fevkaladeden bir insan görmüyor. Cenâb-ı Hakk’ın size gördürdüğü bu işi, en büyük devletler bile yapamamıştır. Öyle büyük işler yaptırdı ki, dolayısıyla hizmete şöyle-böyle katkısı bulunan bir insan, “Yahu ben de şöyle oldum!” deyip kendisine pay çıkarabilirdi. Nitekim on tane insanı etrafında toplayan kimileri bir cinnetin eseri olarak kendilerini mehdi görüyorlar. Yirmi otuz tane insana bir şey anlatmışlardır, dolayısıyla kendilerini ulûlazmâne bir hal içinde görüyorlar, hafizanallah. Bazıları da iki tane insanın imanına vesile olmuşlar mı, olmamışlar mı; bir yerde Müslümanlığın itibarını iki santim yükseltmişler mi, yükseltmemişler mi; belli değil. Dünyada Müslümanlık adına itibarımıza bir katkıda bulunmuşlar mı, bulunmamışlar mı; belli değil. Ama kendilerini emiru’l-mü’minin görmek gibi bir hata içindeler.

*Bir taraftan minnacık hizmetleriyle, karıncanın işi kadar işleriyle kendini ulûlazmâne bir tavır içinde gören insanlara karşılık, Allah’ın bunca hizmet ettirmesine rağmen, arkadaşların hangisinin nabzını tutsanız, şöyle dediğini göreceksiniz: “Allah’ın benden daha günahkâr, daha mücrim kulu yoktur. İhtimal yağmur yağmıyorsa, benim yüzümden yağmıyordur.” İşte, bu da Allah’ın ayrı bir lütfudur. Bir taraftan eltaf-ı sübhaniyesini başınızdan sağanak sağanak yağdıracak, fakat siz mahiyet itibarıyla kendinizi küçüklerden daha küçük göreceksiniz. Bu Efendimiz’e çok önemli bir meselede iktidânın ifadesidir. İnsanlığın İftihar Tablosu, önemli dualarından birinde “Allahım beni kendi gözümde küçük, minnacık kıl!” diyor. “Kendime çok küçük bir varlık olarak bakayım!” diyor. Size Allah Teâlâ bunca hizmet gördürdükten sonra kendinize sıradan bir insan gibi, âhâd-ı nâstan bir insan gibi, Hazreti Ali Efendimiz’in ifadesiyle “insanlar arasında insanlardan bir insan…” şeklinde bakabilmeniz, Cenâb-ı Hakk’ın öyle önemli bir lütfudur ki, trilyonlar verseniz bunu elde edemezsiniz.

*Bir taraftan rahmetiyle sizi sevindiriyor, mest ediyor; beri taraftan da siz kendinizi insanların en hakiri görüyorsunuz. Yüreğiniz ağzınıza geliyor: Acaba imanlı gider miyim öbür tarafa? Çünkü kendinden ve akıbetinden emin olan insan, emin değildir.

*Allah’a binlerce hamd u sena olsun, küfür ve dalalet içinde değiliz. Bilerek bir arpa kadar bir haram yemedik. Bunları söylemek doğru değil ama kendi halimi söyleyeyim: Ben kardeşlerimin evinde yemek yerken bile parasını vermeye çalıştım. Burada da kira vermeden durmadım. Bu koca binanın kirasını gelen teliften veriyorum. Neden? Çünkü yanıma gelen misafirler benim misafirim olduğundan dolayı burada bu vakfın binasını kullanma hakları olmayabilir. En iyisi, kirasını ben vereyim, bu arkadaşlar günaha girmesinler, ben de günaha girmeyeyim.

*Dışarıda bir ev tutacak, çoluk çocuğa bakacak imkânlarım helal yoldan olmadığı mülahazasıyla ben dünyaya doğru adım atmadım. Hayatımın, gençliğimde ilk üç senesini bir caminin penceresinde geçirdim; altı senesini Kestanepazarı’nda iki metre boyu, iki metre de eni bir tahta kulübede… Allah’a binlerce hamd u sena ederim. Ben o talebenin yemeğine bir kaşık çalmadım. Buna yedi cihan şahittir. Abdest alırken talebelerin takunyalarına ayağımı basmadım. Orada banyo vardı, onlardan birine girip yıkanmadım. Talebenin hakkıdır, benim hakkım değil. Her gün altı saat derse girdim, cumartesi pazar da dahil. İdarecilikle gece talebenin başında bulundum. Üç tane insana, mütalaacıya birer maaş veriyorlardı. Onların mesailerini de üstlendim ama hiçbir ücret almadım. Tenezzül etmedim dünyaya. Yirmi küsur yaşımdayken ayağımın ucuna kadar gelince milletvekilliği, “Allah Allah, dedim, beni böyle komik mi buluyor bu insanlar? Çok küçük bir insan olabilirim ben, fakat Allah’a intisap gibi büyük bir meselenin peşindeyim.” Cenâb-ı Allah kalbimi, Kendi nuruyla, aşk u iştiyakıyla doldursun. Genel karakterimiz bu.

*Bugün bazıları bunu anlamasalar bile, tarihin sayfalarına sizin, arkadaşlarınızın yaptığı şeyler bembeyaz satırlar halinde işlenecektir. Bazıları da kendilerini apak gösterseler bile onlar da tarihin sayfalarına kapkara lekeler halinde dökülecektir. Bir nesil, iki nesil, üç nesil.. torunlarına bile diyecekler ki: “Ey hırsız dedenin torunu!.. Ey mürteşi dedenin torunu!.. Ey mürtekip dedenin torunu!..”

*Bugün böyle davranmanız, gelecekte de öyle davranacağınız mevzuunda en güçlü referanstır. Bugüne kadar inşaallah bir inhiraf yaşamadıysanız, zannediyorum, bundan sonra da Allah böyle bir inhirafa düşürmez.

470. Nağme: Mesele Çok Ciddi!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “hüsnüzan ve adem-i itimat” dengesine değinerek sohbetine başladı. Daha sonra fert fert herkesin kendi muhasebesini yapması lazım geldiğini; bir heyeti ya da camiayı bütün olarak tecrim etmek ne kadar yanlış ise, şahısların kendilerini sorgulamamalarının da o ölçüde bir eksiklik olacağını; dolayısıyla her şahsın kendi hata ve kusurlarını gözden geçirip onlara istiğfar etmesi gerektiğini anlattı. Akabinde şu ifadelerle bir kere daha günümüzün müthiş yangınına dikkat çekti:

“Meseleyi Hazreti Pir’in sözüne irca ederek dile getireyim: Karşımda bir yangın var; içinde imanım tutuşmuş yanıyor.. evlat değil, imanım tutuşmuş yanıyor!.. Onu kurtarma meselesi… Sûzî’nin dediği gibi, “Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var! / Dedim: Zahirde mi âşık? Dedi: İhfâda yangın var!..” Dedim: Âlemde mi âşık? Dedi: Müslümanlıkta yangın var!.. Milli ruhun kökünde yangın var!.. Ruh ve mana köklerimizin dibinde yangın var!.. Tulumbanı al, yetiş!.. Acaba bu dertle günde kaç defa kıvrandık? Kıvranmadıysak şayet, zamanı israf etmişiz demektir.”

Mü’minlerin dahi çeşit çeşit israflara girdiklerini belirten kıymetli Hocamız, “Ashab-ı Kirâm’ın yoluna, mesleğine, hallerine ve düşünce tarzlarına döneceğimiz âna kadar -zannediyorum- bazen belimizi doğrultsak, yürüyor gibi olsak bile emeklemekten, takılıp yollarda kalmaktan kurtulamayız!..” diyerek Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer (radiyallahu anhüma) efendilerimizin hayatlarından misaller verdi. Sonra “Onlar öyleydiler, siz neredesiniz? Ne düşünüyorsunuz?” suallerini sordu. Şu cümlelerle devam etti:

“Hiç olmazsa kendini hizmete adamış ve en büyük dinamikleri de adanmışlık olan bu hareket içindeki insanlar dünya ile aralarına bir mesafe koymalılar. Eğer bir arpa kadar haram kursaklarından içeriye girmişse, bu arpanın sahibi de ta Fizan’daysa -Fizan belli bir dönemde uzaklıktan kinaye olarak kullanılırdı- ayağına kadar gidip ‘Senin bir arpanı yedim, hakkını helal et!’ demeliler.”

Fudayl bin Iyaz’ın bir insanla helalleşmek için nelere katlandığını hatırlattıktan sonra, Hocaefendi şöyle dedi:

“Eğer üzerinizde başkasının bir arpa kadar hakkı varsa ve gidip ‘Hakkını helal et!’ demiyorsanız, milletin bir arpa kadar hakkını irtikap etmişseniz, bütün millet karşısında ‘Ben bir arpa kadar haram yedim, zehir olsaydı, yuvam başıma yıkılsaydı, eşim ölseydi, çocuklarım nal dikseydi ben bu haramı irtikap etmeseydim!..’ demezseniz, bağışlayın, siz kalleşin tekisiniz, Müslümanlık adına da sahtekarın tekisiniz!.. Demezseniz…”

Muhterem Hocamız, muhatap dairesini daraltarak aynı manadaki sözleri adanmış ruhlar için bir kere daha tekrar etti ve şunu söyledi:

“Bir arpa kadar milletin hakkını irtikap etmişseniz ve gidip ‘Hakkını helal et!’ dememiş iseniz, ikinci şüpheli bir arpayı ağzınıza koymama mevzuunda ‘Keşke zehir yutsam da bunu yemesem!’ diye düşünmüyorsanız, eğer deme hakkım olsaydı şöyle derdim: İki elim Allah huzurunda yakanızda olsun!.. Hususiyle adanmışlar için.. hizmetten başka bir derdi olmayanlar için.. Başkalarına benzeyecekseniz şayet, zaten dünya dolu; ortalık nifakla kaynayıp duruyor; söz başka, tavır başka, davranış başka!..”

“Âfitâb-ı hüsn-ü hûbân âkıbet eyler ufûl / Ben muhibb-i lâ yezâlim lâ uhibbü’l-âfilîn(Anonim) “Bütün güzel şeylerin güzellikleri bir gün mutlaka kendileri gibi fena bulur. Ben fânî güzelleri değil, batmayan ve sonu olmayan biricik güzeli severim.” mülahazaları üzerinde duran Hocaefendi, haram ve helaller arasındaki şüpheli alandan uzak kalmanın lüzumunu, istikamet üzere yaşamanın önemini ve tecdid-i imanın gerekliliğini vurgulayarak hasbihalini tamamladı.

Mübarek Mirac Kandili’nizi tebrikle beraber, dualarınıza vesile olması istirhamıyla bu mühim sohbeti arz ediyoruz.

469. Nağme: Kahreden Bir Sürü Boşluk

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Buhranlar Çağı” başlıklı makalesinde şöyle der:

“İç içe boşluk yaşanıyor koskocaman bir coğrafyada; inanç ve irfan boşluğu, her şeye heva ve hevesle başlayıp hezeyanla bitirme boşluğu.. ruh ve mânâ köklerine yabancılaşma boşluğu.. sistemli düşünememe boşluğu.. Allah’tan kopuk yaşama boşluğu.. kapkaranlık bir akıbet boşluğu.. her şeyi beden ve cismaniyete bağlama boşluğu.. millî ve dinî değerlere yabancılaşma boşluğu.. ve kahreden daha bir sürü boşluk… Bunca boşlukla insanca yaşanır mı yaşanmaz mı o ayrı dava, bu hezeyanları sezemeyecek kadar körkütük yaşayanların hadd ü hesabı yok…”

Kıymetli Hocamız, istifadenize sunduğumuz bu sohbette, daha önce başka vesilelerle de işaret ettiği boşluklardan bazılarını ele aldı; bu marazların insanları nasıl rezil rüsvâ hale düşürdüğünü anlattı.

Can dostlar,

Muhterem Hocaefendi son hasbihallerinin hemen hepsinde bir vesileyle sözü Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in merhamet, re’fet ve şefkatine getiriyor. Çok iyi bildiğiniz şu hadiseye dikkat çekiyor:

Mekke’nin fethi gerçekleştirildikten sonra herkes Rahmet Güneşi’nin etrafında toplanır ve O’nun gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), heyecan ve endişeyle bekleşen Mekkelilere, “Şimdi size ne yapmamı umuyorsunuz?” diye sorar. Esasen O’nun nasıl merhametli, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı Mekkeliler, “Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin!” şeklinde karşılık verirler. O’nun hedefi ne sırf gâlip gelmek, ne maddî zafer, ne mal, ne mülk, ne hükümdarlık, ne de toprak fethidir; O’nun hedefi, adaletin ikâmesi, insanların kurtuluşu ve onların kalblerinin fethidir. Şefkat Peygamberi, o âna kadar düşmanlık yapan, senelerce kendisine ve Ashabına her türlü işkenceyi reva gören o insanlara karşı kararını şöyle açıklar: “Size bir zaman Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” Aslında bu sözler, “İçinizde herhangi bir burkuntu duymayın. Kimseyi cezalandırma niyetinde değilim. Herkes karakterinin gereğini sergiler. Siz, bir dönemde kendi karakterinizi sergileyip üslubunuzu ortaya koydunuz. Benim üslubum da işte budur!” mülahazasının ifadesidir.

Evet, aziz Hocamız zulmün devam etmeyeceğini, uzun ömür süremeyeceğini ve zalimlerin mahcubiyet içinde kıvrım kıvrım bir duruma düşeceklerini söylüyor. Bunu söylerken de bugünün mazlumlarının affedicilik konusunda kendilerini şimdiden rehabilite etmeleri gerektiğini vurguluyor. Amme hukukunda söz söylemenin bizi aşacağını ama ferdî haklar mevzuunda bağışlayıcı olmamız lazım geldiğini belirtiyor. Çoklarının öfke, kin ve nefret nöbetlerine tutulduğu günümüzde Hocaefendi bir kere daha adanmış ruhlara merhamet ve şefkat çağrısı yapıyor. Şöyle diyor:

*Zulüm hiçbir zaman uzun ömürlü olmamıştır. Kehanette bulunmak, gaybdan haber vermek gibi bir terbiyesizlik ve küstahlığa girmek istemem. Fakat size, Hizmet’e, dünya çapında hizmete zulmeden insanların ömürleri kalmıştır, kalmamıştır desem, inanın bana. Çünkü Allah’ın adaletine inancım tamdır. Allah zâlimi imhal eder de fakat ihmal etmez. Allah zâlime mehil üstüne mehil verir, bir kere de derdest etti mi, iflahını keser onun.

*Cebren elinizden aldıkları şeyler, gasp ettikleri şeyler, hukukunuza tecavüz ettikleri alanlar sebebiyle bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün ve yarınlar yarını ahirette iki büklüm zalimler halinde karşınıza gelecekler, orada bir de sizi acıma ızdırabı içinde bırakacaklar.

*O acımaya da şimdiden hazır olunuz. Artık kendinizi rehabilite ederek, sinir sisteminizi, ihsas sisteminizi, ihtisas sisteminizi nasıl güçlendirecekseniz, orada acımakla kendinize ızdırap vermemek için şimdiden onu bilen birisine gidin, rehabilite sistemi öğrenin ondan, kendinizi rehabilite edin.

*Bugün size zulmedenlere yarın acıma mecburiyetinde kalacaksınız. Yüzünüze bakacaklar; ne kadar şefkatle -Mevlana gibi- bağrınızı açsanız, “dargın değiliz” deseniz bile öyle mahcup, öyle ayaklarınızın dibinde yaltak yapa yapa yanınıza sokulacaklar ve “Amanın hakkınızı helal edin!..” diyecekler ki hiç tereddüdünüz olmasın. Vesselam…

468. Nağme: Ötede “Keşke” Dememek İçin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbetine günümüzün insanlarının en önemli problemlerinden biri olan “iç bulanıklığı” marazına dikkat çekerek başladı. İç-dış bütünlüğüne mani olan bu bulanıklıktan dolayı bazı kimselerin düalizmden bir türlü kurtulamadıklarını belirtti.

Hazreti Mevlânâ’nın “Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol. / Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. / Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol. / Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol. / Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol. / Hoşgörülülükte deniz gibi ol. / Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!..” şeklindeki nasihatini hatırlatan Hocaefendi, bugün bazılarının bir taraftan derin mü’minlermiş gibi göründüklerini fakat diğer yandan münafıkların pabucunu dama attıracak ve şeytanları bile tiksindirecek işler yaptıklarını ifade etti. Daha sonra özellikle şu konular üzerinde durdu:

*Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ

“Bana verdiğiniz sözü tutun ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun!” (Bakara, 2/40) Bu beyanda bir tenezzülât-ı ilahiyye ve bir mukabele söz konusudur; Cenâb-ı Hak, insana verdiği değeri adeta onunla bir anlaşma yaparak göstermektedir ki, insana düşen de o mukavelenin şartlarına riayet etmektir. İnsan, kendisine düşen yanıyla o mukaveleyi bozmazsa, Allah Teâlâ onu kat’iyen nakzetmeyecektir.

*Kur’an-ı Kerim tevehhüm-ü ebediyete müptela, gafil insanların bir özelliği olarak şu hususu nazara verir:

اَلَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ

“Onlar dünya hayatını bile bile âhirete tercih ederler…” (İbrahim, 14/3) Hazreti Üstad, mezkûr ayetin bu çağa baktığını da ifade ederek şöyle diyor: “Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara, bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.”

*Aliyyu’l-Kârî’nin ifadesiyle “Mü’minler keyfiyetsiz, idraksiz, ihatasız ve misalsiz olarak, her türlü tarifin üstünde “bî kem u keyf” O’nu müşahede edeceklerdir. O’nu görünce, artık Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklardır. Yazık o inanmayanlara, onlar öyle büyük hüsran içindedirler ki, mü’minler Cenâb-ı Hakk’ın cemaliyle sermest olarak Cennet nimetlerini bile unuturken, onlar pişmanlık ve hasretle vurunup dövüneceklerdir.” Evet, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görenler Cennet nimetlerini dahi unuturlar. Zira yine Üstad’ın ifadeleri içinde, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmez. Cennetin de binlerce sene mesudâne hayatı, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâli’ni bir dakika görmeye karşılık olamaz. Hele bir de, O’nun bizzat “Ben sizden hoşnutum!” demesi vardır ki, o hiçbir nimetle kıyas edilemez. Fakat, maalesef, işte bu büyük nimetleri görmezden gelip peşin dünya güzelliklerine gönlünü kaptıran nice insan var!..

*Merhum Mehmet Akif “Durmayalım” şiirinde der ki:

“Yazık ki yolda böyle düşen uyku derdine / Hep yolcular gider de kalır kendi kendine!” Evet, yol yorgunluğuna ve uyku derdine asla düşmemek lazım.

*Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَاناً خَلِيلاً لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولاً

“O gün zalim, parmaklarını ısırır der ki: Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/27-29)

*Önemli bir hakikatin ifadesi ne güzel bir söz:

لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَدُومُ لِوَاحِدٍ  –  لَكَانَ رَسُولُ اللهِ فِيهَا مُخَلَّدَا

“Şayet bu dünya tek bir kişi için hiç bitmeden sürüp gidecek olsaydı, muhakkak Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onda ebedi kalırdı.” Bir insan dünyada baki kalsaydı, dünya bir insana ebedî olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu için söz konusu olurdu. O da bu güzergahtan gelip geçtiğine göre hiç kimse aldanmasın!..

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hasır üzerinde istirahat buyurması ve hasırın da vücudunda iz bırakması sebebiyle Hazreti Ömer’in gözleri dolu dolu, “Yâ Rasûlallah! Sasaniler şöyle, Romalılar böyle…” diyerek O’nun da dünya nimetlerinden biraz istifade etmesi gerektiğini ima etmesi üzerine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun!” Ayrıca Efendimiz şunu söyler:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” (Tirmizî, Zühd 44)

*Hadisçiler arasında “Bitâka” (üzerinde bir not yazılı olan küçük kâğıt ya da kart) hadîsi olarak bilinen bir nebevî ihbarda Cenâb-ı Hakk’ın merhameti şöyle nazara verilmektedir: Bir insan (kıyamet günü) getirilir. (Terazinin) bir kefesine onun amellerinin yazıldığı doksan dokuz defter konulur; her biri göz alabildiğine uzundur. Diğer taraftan üzerinde kelime-i tevhid yazılı bitâka da getirilir. O kimse sorar: Ey Rabbim, bu defterlerle birlikte bu kâğıt nedir? Allah Teâlâ buyurur: Muhakkak ki sen haksızlığa uğratılmayacaksın! Sonra, o bitâka, terazinin bir kefesine konulur. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: O kâğıdın karşısında defterler çok hafif kaldı.

467. Nağme: Tazyikler Yükselme Rampasıdır Bize!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, namaz sonrasında yapılan cehrî tesbihâtın ülfet ve ünsiyet perdelerini yırttığını ve ibadetin güzelliklerini bir kere daha derinden duymaya vesile olduğunu anlatarak sohbetine başladı. Cenâb-ı Hakk’ın onca nimetinin yanı sıra, yürünen yolda bir kısım çile, ızdırap ve sıkıntıların da çok normal karşılanması gerektiğini vurguladı.

Hocaefendi, dıştan gelen tazyiklerin dava erlerinde metafizik gerilimi artırdığını ve onlara ruh dünyaları itibarıyla güç kazandırdığını dile getirdi. Tepelerine inen her tazyik balyozunun adeta onlara “Ne diye böyle dar bir alanda duruyorsunuz. Mesela; ne diye Türkçe Olimpiyatları’nı sadece Türkiye’ye münhasır götürüyorsunuz?” dediğini ve o mühim işi organize eden arkadaşları daha bir şevke getirip meseleyi evrensel bir buuda taşımalarına vesile olduğunu ifade etti. Şöyle dedi:

“Bir yerde bir yasak vaz ettiler; size Türkiye’de takrir-i sükûn; ‘Sesinizi çıkaramazsınız, keseriz sesinizi! Bant vururuz ağzınıza, kolunuzu kanadınızı zincire vururuz!..’ dediler. Bu tazyik pozitif patlamaya sebebiyet verdi. Onlar bir yerde yasak ettiler; mesele bu sene yirmi yerde icra edildi.”

Muhterem Hocamız artık küresel bir mahiyet kazanan Türkçe Olimpiyatları’nın “Uluslararası Dil ve Kültür Festivali” adı altında bu sene dünyanın yirmi başkentinde gerçekleştirilmekte olduğunu, geçtiğimiz günlerde Amerika’nın başkenti Washington’da da birkaç program halinde tamamlandığını ve toplamda 150 ülkeden 2 bin 500 öğrencinin katıldığı festivalin önceki yıllara göre çok daha coşkulu ve müessir şekilde devam ettiğini açıkladı.

Birer “şefkat tokatı” olarak görebileceğimiz son musibetlerin aynı zamanda cebr-i lutfî olduğunu ve mefkûremiz adına çok büyük kazanımlara yol açtığını belirten Hocaefendi, şu beyanıyla önemli bir hususa daha işaret etti:

“Neticesinde gelecek nesiller arasında yâd-ı cemil olacağınız, Cennet’e otağ kuracağınız, rüyet, rıza ve Rıdvan’a kavuşacağınız musibetleri çok görmemelisiniz. Bu nimetlere mukabil iki ayağımız daima ateşin içerisinde olsa yine de değer. Kaldı ki öyle bir şey de yok. Bizden evvelkilerin çektiklerinin onda birini çekmiyoruz!..”

Bununla beraber, şu son bir iki senede maruz kalınan eziyet, kabalık ve terbiyesizliğin darbe yıllarında dahi görülmediğini söyledi. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde yaşadıklarından misaller aktaran, Amerika’da istinâbe tarikıyla ifade verişini de anlatan Hocamız o dönemlerin hiçbirinde şimdiki saygısızlığın yüzde birine şahit olmadığını vurguladı ve sözlerini şöyle noktaladı:

“Fakat yedi cihan duysun: Kimseden görmediğimiz olumsuzlukları gördük ama bunları da sinek ısırması gibi kabul edelim. Sinek ısırmaları karşılığında öbür tarafta Allah (celle celaluhu) akrep sokmasından, kobra ısırmasından -bu suretle- bizi koruyacaksa O’na binlerce hamd ü senâ olsun!.”

466. Nağme: Sen Bilirsin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Yaklaşık iki senedir artarak devam edegelen hakaretlere ilaveten, hayatını iman, din, Kur’an ve insanlık hizmetine adamış ruhları yılana/kertenkeleye benzetme talihsizliğine düşen edep mahrumu zavallılar ve “Ya biat, ya bitiririz!..” tehditleri savuran irili ufaklı gaddarlar karşısında belki bazen gerekli sabrı gösteremiyor ve hata edip kendi üslubumuza aykırı sözler söylüyoruz. Onların seviyesizliğine asla inmesek de bağlı kalmamız icap eden nezahet ufkundan da ayrılmış oluyoruz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetinden hemen önce bazılarımızın bahsettiğimiz türden birkaç cümlesine muttali oldu. Bunun üzerine, ikindi namazını müteakip yaptığı hasbihalde bu konudaki mülahazalarını dile getirdi. Sözleri arasında şu cümlelere de yer verdi:

*Allah herkesi belli bir donanımda yaratmış; kimisi yılan, kimisi çıyan, kimisi sırtlan tabiatlı.. arkalarındaki Hâlık’a bakarak “yaratılış hikmeti” demeli ve bunların hepsini hoş görmeli.. hoş görmeseniz bile nahoş görmemeli.. aşamayıp nahoş görürseniz, o zaman da fâş etmemeli, yutkunmalı.. o bile sevaptır. “Yılan niye ısırdı?” diye öfkelenmemek lazım, tabiatının gereğini yapıyor. “Falan neden diş gösterdi?” diye kızmayın, karakterinin gereğini sergiliyor. Kur’an ferman buyuruyor: “Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler!..”

*Bağırıp çağırmaya karşı bağırıp çağırmayla, çığırtkanlığa karşı çığırtkanlıkla, terbiyesizliğe karşı terbiyesizlikle mukabelede bulunmamalı.

*Her dönemde böyle terbiyesizler, hatta terbiyesizliği zirve yapan kimseler olmuştur. Hazreti Musa (aleyhisselam) döneminde Firavun onlardan biridir. Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a hitaben, “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ Hâ, 20/44) buyurarak her şeyden önce peygamberâne bir üslubu nazara vermiş; muhatap, Firavun gibi kalb ve kafası imana kapalı bir insan bile olsa, yine de hak ve hakikati “kavl-i leyyin” ile anlatmak gerektiğine işaret etmiştir.

*Bir kere yalan söylemek günah-ı kebâirdir ve münafıklığın ilk sıfatıdır. Fakat umursamadan sürekli yalan söylemek küfürdür. İftira günah-ı kebâirdir; “Bundan bir şey olmaz!” diyerek iftira eden bir kimse kâfir olur. Ve böylelerinin zulüm ve küfürlerini görmeyen insanlar da onlara iştirak etmiş olurlar.

*Cezalarını Allah’ın vereceği insanlara mukabelede bulunmamak lazımdır. Siz mukabelede bulundukça Cenâb-ı Hakk’ın iki türlü muamelesi gecikir.

*Allah hidayet etsin, kalblerini yumuşatsın; gerçek insanî ufku onlara göstersin. Kime? Yılan dilini uzatıp sizi ısıranlara.. salya atanlara.. diş gösterenlere.. haşhaşî, yılan, çıyan, akrep diyenlere.. Allah kalblerine iman ilkâ etmek suretiyle, gerçek imanı, imanda itminanı ve iz’anı duyursun; hakiki mü’min olmaya muvaffak eylesin. Onun ötesinde, Allah bunu murat buyurmamışsa, başlarına bir taş mı vurur semadan, yerin dibine mi batırır… Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece zalimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25) buyurulmaktadır.

*Allah’ın tecziye edeceği insanlarla uğraşmamak lazım. Yiğitçe tavır ve davranış, düşen insana tekme sallamamaktır. Hakiki mü’minlere, bütün dünyada iman, İslam ve millet ruhunu temsil edenlere, ruh ve mana köklerini her yana duyurmaya çalışanlara dünyanın her yanında kötülük yapmak isteyen ve “Ya biat, ya bitiririz!..” diyenler, bütün bütün mü’min olma kabiliyetlerini yitirmişlerse -hafizanallah- cezalarını Allah verecektir. Ceza vermeye kalkmayın siz. O sizin için bir günah, bir cürüm olur.

*İlle de bir şey diyecekseniz, evvela, haklarında hidayet dilek ve temennisinde bulunmalı; kalblerine Allah’ın lüyunet (yumuşaklık) atmasını dilemeli; hak, adalet, istikamet ve insana saygıya hidayet etmesini istemelisiniz. Cenâb-ı Hak bunu yapmayacaksa, Anadolu’da bazı yerlerin kullandığı ifadeyle diyeyim: Allahım Sen bilin!..

*Bize düşen vazife: Allah’ın huzuruna giderken insanî değerlere sımsıkı bağlı olarak, insanî değerleri yıpratmadan, aşındırmadan, kırmadan, onları mukaddes birer emanet olarak koruyup o hamuleyle gitmektir. Tevazu, mahviyet ve hacâlete bağlı kalmaktır.

*Beyazıd-i Bistami Hazretleri buyurur ki: “Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan, ‘Ey Bâyezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gayen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol!’ sesini duydum ve tembihini aldım.”

*Kibir, bakış zaviyesindeki inhiraf ve ataları/öndekileri körü körüne taklit imana girmeye mani ve imandan çıkmaya sebep olan virüslerdir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, o büyüklüğüne rağmen, “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun şekilde) büyük göster!” diye dua ediyordu.

*Bir keresinde, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), en sadık dostu, sema ve zeminin emini Cebrâil (aleyhisselam) ile beraberken “Üç günden beri Muhammed ağzına bir lokma bile koymadı.” der. Tam o esnada semadan bir melek iner. Cibril-i Emin, inen melek hakkında Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu, arz ve sema yaratıldığı günden şimdiye kadar ilk defa yeryüzüne inen bir melektir.” der. Melek, Allah Rasûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) yönelir ve O’na şöyle seslenir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?” Cibril (aleyhisselâm), Efendimiz’e “Rabb’ine karşı mütevazi ol!” manasına işarette bulunur. Bunun üzerine O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da, “Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim…” cevabını verir.

465. Nağme: Yusuflarla Yeşeren Çöller ve Korku Marazı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbette özellikle şu konular üzerinde durdu:

*“Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben beni terk eyleyince gördüm ki ağyâr kalmadı.” (Niyazi Mısrî)

*İnsan, güneşe doğru yürür veya uçarsa, gölgesini arkasına almış olur; sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur. Bu itibarla gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır. İman, ümit ve Allah’a teveccüh sayesinde aşılamayacak musibet yoktur.

*Levhalarda geçen sözlerden bir tanesi de şudur: “Allahım! Beni Sen’den uzaklaştıracak muvaffakiyetler verme bana!” Yani, istersen hezimet ver ama Sen’den uzaklaştıracak başarı verme. Çevirip şöyle de diyebilirsiniz: “Allahım! Bizi Sen’den uzaklaştıracak mükafatları, nimetleri bize verme!..”

*Bütün kulluklardan sıyrılıp gerçek hürriyete kavuşmanın yolu Allah’a kul olmaktan geçer. O’na kul olmayanlar şöhrete, makama, güce, iktidara, hâkimiyete… köle olma gibi elli türlü kulluğa takılıp kalırlar.

*“Zulmet-i hicrinde bîdâr olmuşum yâ Rab meded / İntizâr-ı subh-ı dîdâr olmuşum yâ Rab meded!” (Niyazi Mısrî)

*Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…”

*Basiretimizin önündeki perde ve hicapların yırtılması adına günde yüz defa

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ

desek sezâdır. Bu dua, “Allahım, –mahiyet-i nefsü’l-emriyesi itibariyle her neyse ve nezd-i uluhiyetinde neye tekâbül ediyorsa– hakkı bize işte o şekilde hak olarak göster.. bize bâtıl karşısındaki hakkı göster; o işin içinde hiç bâtıl olmasın ve ona tabi olmakla bizi rızıklandır!” demektir. Nitekim, zıdd-ı lâzımının zikredilmesiyle mesele tavzih edilmiş; “Bâtılı da bâtıl olarak göster ve bize ondan gereğince kaçınmayı lütfet” denilmiştir.

*Allah’la münasebet açısından kopukluğun bir lahzasına bile razı olmamak ve sürekli şu duada nazara verilen mülahazalarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak lazımdır:

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

“Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm, rahmetinin vüs’atine itimad ederek Sen’den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!”

*Hazreti Yusuf’tan önce Mısır bir çöl gibidir, insanlar da tıpkı behâim şeklinde yaşamaktadırlar. İşte o hal adeta bir çağrı olmuş ve mesele gayretullaha dokunacak noktaya dayanmıştır: “Artık bu kadarı yeter!.” Ve Allah oraya bir Yusuf göndermiştir.

*Onlar payidar olsunlar: Bugünkü zindanları medrese-i Yusufiye haline getiren babayiğitler, mazlumlar, mağdurlar, mehcurlar, menfiler!.. Allah oraları onlar sayesinde medrese-i Yusufiyeye çevirsin. Girdikleri gibi çıksınlar. Çıktıklarında daha ciddi bir iman kıvamıyla çıksınlar.. onlara zulmeden insanları çıldırtsınlar!..

*Düşünün ki bir buçuk seneden beri bütün yabancı misyon şeflerini seferber ederek, “Amanın bunları yıkın, sonunu getirin!.” dedikleri; çok ciddi, kahredici bir tenkil (kökten kazıma) ve bütün hayır kapılarını seddetme mülahazasıyla bütün imkanlarını seferber edip çalıştıkları halde -vallahi billahi- bir termit kadar bile tahribatta bulunamadılar. Neden? Çünkü gidenler -Allah’ın izni ve inâyetiyle- gönüllere taht kurmuşlardı. Onları o gönüllerden söküp atmak mümkün değildi. Aksine -ayıp olur mu öyle bir şey desem?- kendilerini komik duruma düşürdüler; âlem gülüyor, “Allah Allah ne komik insanlar bunlar!..” diye gülüyor.

*Aldırmayın!.. Vazifeye devam!..

*Soru: “Sünnet-i Seniyye’de ‘Allahım cebânetten ve cimrilikten Sana sığınırım!” duasıyla şeytandan sığınıyor gibi ‘korkaklık’tan da Allah’a sığınmamız tavsiye buyuruluyor. Korku hissinin hikmet-i hilkati adına neler söylenebilir? Havf duygusunun zararlı olduğu haller nelerdir?”

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) temsil ettiği makam, konum, fonksiyon itibarıyla, hal abidesi olması ve kendi ufku açısından öyle diyor; korku ve cimrilikten Allah’a sığınıyor. Aslında böylece O bu şekildeki istiâzeyi bize tavsiye buyuruyor. Yoksa, haşa cebanet ve cimrilik O’nun hayallerine bile hiç misafir olmamıştır.

*O, kendisinden bir şey istenildiğinde, varsa verir, olmadığı takdirde de vaad ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen verirdi.

*Bir şahıs gelip O’ndan bir şey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti. Bir başkası gelip istemiş, O yine vermişti. Başka biri istediğinde ise, verecek bir şey kalmadığı için Allah Rasûlü vaad etmişti; yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Hazreti Ömer bu duruma fevkalâde üzülmüştü. Allah Rasûlü’nün bu derece rahatsız edilmesi karşısında dizleri üzerine doğruldu ve “İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler vaad ettin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma yâ Rasûlallah!” dedi. Ancak bu sözler, Allah Rasûlü’nün hiç hoşuna gitmemişti. Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfetü’s-Sehmî ayağa kalkmış ve “Ver, hep böyle bol bol infak et ey Allah’ın Rasûlü, sakın Allah’ın Seni fakir bırakacağını ve Senden nimetlerini kesivereceğini zannetme!” demişti. İki Cihan Serveri tebessüm buyurdu ve ardından şöyle dedi: “İşte Ben de bununla emrolundum.”

*Mukteza-yı beşeriyet, insanda cübn vardır, buhl vardır, enaniyet hissi vardır, tama vardır, hırs vardır, haset vardır. Mahiyet-i insaniyeye, genlere bunlar işlenmiştir. Fakat her şeyin bir hikmet-i vücudu vardır. Cübn (korku) konmuştur insanın mahiyetine. Cebanet korkaklıktır, her şeyden ürkme demektir. Günümüzün ifadesiyle paranoya ve vehm gibi bir marazdır; hiç olmayacak şeylerden bile korkmaktır…

*Aslında her insanın mahiyetinde bu cübn, endişe duyma ve titreme hali biraz vardır ki bu duygu meşru müdafaa edilmesi gereken şeyleri koruma adına, insanın tedbir ve temkinde bulunması maksadına matuf olarak verilmiştir.

*Bugün elde ettiği şeylerle dünyada ebedi kalacakmış gibi çırpınıp duran ve bunun için sağa-sola tekme sallayan, yumruk sallayan insanlar, çok yakın bir zamanda içine yuvarlandıkları, yuvarlanacakları gayyada ah u vah edecek, gözünüzün içine bakacaklar!.. Size o gün onlara şefkatle, mülayemetle bakmak düşüyor, kin ve nefretle değil.. kine-nefrete, kinle-nefretle mukabele etmek değil!.. “Acınacak durumda, şefkat edilecek halde bulunan o insanların öyle bir çukura düştüklerini gördüğümüz zaman, Allahım, ellerinden tutma imkanını bize lütfeyle!..” deyip şimdiden kendinizi motive etmelisiniz.

464. Nağme: Yangın ve Hüzün (Regâib Kandili Özel)

Herkul | | HERKUL NAGME

Hak dostlarına göre, ızdırap en müessir bir duadır. Hüzün, duaları peyk süratiyle gökler ötesi âlemlere ulaştıracak en önemli bir faktördür. Evet, hüzün, ızdırap ve ızdırar ruh haleti kadar dualara hız kazandıran başka bir vesile yoktur.

Diğer taraftan, Sûzî’nin sûzîşî nağmelerle ifade ettiği gibi;

“Tulumbanı al yetiş imdada, yangın var.

Dedim: Zahirde mi âşık?

Dedi: İhfâda yangın var.

Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost

Bülend-âvâz ile dersin:

Bakın deryada yangın var!”

Evet, Müslümanların yaşadığı bütün coğrafyada yangın var. Dünyada yangın var. Hayatî müesseselerde, evlerde, sinelerde yangın var.

Sebepler açısından, öyle görünüyor ki, bugün nifak ateşini, fitne alevini, küfür korunu hüzün ve ızdırap gözyaşlarından başkası söndüremez.

Keşke kalblerimiz hüşyar ve gözlerimiz yaşlı olsaydı.. olsaydı da bilhassa rüku ve secdedeyken yükselen ve en arka saflardan bile duyulan muhterem Hocamızın hıçkırıklarına birkaç damla ile mukabele edebilseydik!. Keşke ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) ve bütün insanlık için ağlayan büyüklerimize yanaklarımızdan süzülen birkaç katreyle dem tutabilseydik!. “Keşke falan filan ne der, şu bu ne yapar!..” kîl ü kâllerini ve sebepleri bütünüyle unutup Müsebbibü’l-esbâb’ın rahmet kapısını içli nefes alışverişlerimizle çalabilseydik.

Aczimizi her idrak ettiğimizde yaptığımız gibi davranıp himmetinize müracaat ediyoruz. Üç aylar, mübarek günler ve kutlu geceler hürmetine dualarınızı dileniyoruz.

Şayet bazı dostlarımız olsun, seccadeye koşar, “Ne olur Allahım, bahtına düştük!” diyerek Yüce Dergâh’a içlerini dökerlerse, kim bilir belki onların ızdırap ve hüzünleri bizim için de bir dinamo vazifesi görür ve gönüllerimizi harekete sevk eder. Biz de bir itfaiyeci gibi tulumbamızı alıp gözyaşlarıyla doldurarak yangını söndürmek üzere imdada koşarız.

Regâib Kandilini tebrik ederiz. Hürmetle…

463. Nağme: Korku ve Ümit

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, inanan insanın musibetler karşısında halinden şikâyet etmemesi lazım geldiğini ifade ederek sözlerine başladı. Bazı büyüklerin Ehl-i dil söyleyemez derdini Allah’a bile! mülahazası içinde olduklarını ve bu düşünceyi nasıl anlamak lazım geldiğini açıklayarak Peygamberlerin Cenâb-ı Hakk’a hallerini arz ettiklerini, bunu yaparken de büyük bir edep tavrı ortaya koyup bir talepten bahsetmediklerini söyledi.

Daha sonra havf ve reca dengesinden söz açan Hocamız, İmam Şafiî Hazretleri’nin şu dörtlüğünü hatırlattı:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي    جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ     بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”

Hocaefendi, insanın kendisini sıradan bir kul görmesi ve günahlarının ağırlığını sırtında hissetmesi gerektiğini ama katiyen ümitsizliğe de düşmemesi lazım geldiğini belirtti. Konuyu şu beyitle detaylandırdı: “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.)

Hocamız, “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” hadis-i kudsîsini hatırlatarak dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanların orada korkularla kıvranacaklarını; burada havf (korku) içinde yaşayanların ise, ahirette emniyet ve huzur içinde olacaklarını vurguladı. Daha sonra Hazreti Âişe validemizden ve Hazreti Ömer bin Abdülaziz’den misaller verdi.

Bu cümleden olarak şu hadiseyi özetledi: Hazreti Âişe Validemiz, bir gün Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında hıçkıra hıçkıra ağlar. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine niye ağladığını sorduğunda da “Cehennem’i hatırladım da onun için ağladım! Acaba, kıyamet günü ailenizi hatırlar mısınız?” der. Onun bu sorusuna karşılık, o sevgi ve şefkat insanı Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu cevabı verir: (Yâ Âişe!) Üç yerde kimse kimseyi hatırlayamaz: 1) Mizan esnasında, tartının ağır mı hafif mi geldiğini öğreninceye kadar. 2) Amel defterlerinin tevzî edildiği zaman, defterin sağdan mı soldan mı yoksa arkadan mı geleceğini göreceği âna kadar. 3) Sırat’ı geçme esnasında ve geçinceye kadar.

462. Nağme: Kârûn’un Değil Selef-i Sâlihînin Yolunu Seçin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dün ikindi namazından sonraki hasbihaline Nebe Sûresi’nin son ayetlerinin hatırlattıklarıyla başladı ve bir kere daha adanmış insanların hayatı nasıl değerlendirdiklerini misalleriyle anlattı. Hocamız, sözleri arasında şu cümlelere yer verdi:

*Kendileri için yaşamayan ideal insanlar, yaşamayı yaşatmaya çoktan kurban etmişlerdir.

*Rahat yaşama düşüncesini ayaklar altına almalı ve öbür tarafa giderken İnsanlığın İftihar Tablosu gibi gitmeli. Meselenin sözünü söylemek kolay.. “Biz iki hurma ve bir bardak suyla ömrünü geçiren Peygamberin ümmetiyiz!.” Kolay bunu söylemek!.. Fakat öyle yaşamaktır önemli olan.

*Hazreti Ebu Bekir gibi gitmek.. zannediyorum geride bir çardak bile bırakmadan ötelere yürümüştü.

*Bir davaya gönül vermiş insanlar, dünyevîliklere takılırlarsa -Allah korusun- gaye-i hayallerinde muvaffak olamayacakları gibi, gelecek nesiller tarafından da birer yâd-ı kabih olarak yâd edilirler. Hazreti Musa’nın yanındayken, gider kendilerini Firavun gayyasında bulurlar.

*Herhangi bir menfaate bağlı hizmet eden insanların şimdiye kadar kalıcı bir muvaffakiyet sergiledikleri görülmemiştir. Edip eyledikleriyle muvakkaten bazı şeyler ortaya koysalar bile, onlarla beraber, yaptıkları şeyler de hazana maruz kararsız ağaç yaprakları ya da saman çöpleri gibi savrulup sağa sola saçılmıştır.

*Yörünge dünya olunca ne dünya elde edilebilir ne de ukbâ. Belki bazı kimseler muvakkaten surî, hayvanî, cismanî, beşerî bir mutluluk yaşayabilirler fakat o mutluluğun akıbeti öyle bir hezimet, öyle bir ızdırap, öyle bir şenaat, öyle bir denaettir ki böylelerinin ne dünyada yeri vardır ne de ukbâda.

*İnsanlığın İftihar Tablosu ruhunun ufkuna yürürken torunları Hasan ve Hüseyin efendilerimiz vardı ve onları hiç kimsenin sevemeyeceği şekilde seviyordu. Onları aynı zamanda vilayet (velayet) ağacının birer çekirdeği/fidesi olarak görüyordu. Bununla beraber, “Torunlarım için şunu istiyorum, bunu istiyorum!” demedi. Kendisinden maddi yardım talep eden kızcağızı Hazreti Fatıma annemize ahireti işaretledi ve öteye bağlı kalmasını öğütledi. Hazreti Aişe validemiz oldukça dar bir hücrecikte hayatını geçirdi. Çünkü Allah Râsulü, kendi yakınlarına hep dünyanın geçiciliğini ve ahiret yörüngeli yaşamak gerektiğini anlattı. Halbuki, isteseydi onları sultanlar, prensler gibi, VIP’e bağlı bir hayat içinde yaşatırdı.

*Bu öyle bir töreydi ki, her şey ayakta duracaksa onunla durabilirdi. Nitekim başta Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer Efendilerimiz olmak üzere Ashab-ı Kiram bu anlayış üzere yaşamışlardı. Onlar cihan çapındaki başarılarının karşılığında bir çardak bile istememişlerdi.

*Onlar, kadınıyla erkeğiyle hayatlarını böyle değerlendirmiş, ruhlarının ufkuna böyle yürümüşlerdi. Saray maray bilmiyorlardı, servet bilmiyorlardı. Altınlar, gümüşler, zebercetler, yakutlar şakır şakır akıyordu; fakat o, topluma, devlete, millete akıyordu.

*Hazreti Ali de böyleydi. Hiç kimse evladını tavsiye etmedi. Evladı adına, damadı adına kimseden bir şey istemedi. Kayırmadı yakınlarını.

*Yakınlara yardımda bulunmak, onları görüp gözetmek adam kayırmaktan ve kamu malını onlara kullandırmaktan çok farklı bir konudur. Kur’an-ı Kerim akrabaya iyiliği farklı ayetlerle anlatmaktadır. Bakarsınız, görürsünüz, muhtaç ve sürüm sürüm olmalarına, miskince yaşamalarına meydan vermezsiniz. Başta anne-babanıza, sonra diğer akrabalarınıza, sırasına göre, belki nenenize, dedenize, amcalarınıza, halalarınıza, teyzelerinize, dayılarınıza -Kur’an-ı Kerim’in sıralamasına göre- normal hayatlarını sürdürecek şekilde yardımcı olursunuz. Fakat bu onları, başkalarının haklarını alarak hususi mahiyette kayırma, kollama ve başkalarına tercih etme demek değildir. Bakım ve görümleri bir hukuk olarak sizin üzerinize terettüp ettiğinden dolayı onları el-âleme el açtırmama demektir.

*Benim bir kıymet-i harbiyem yok; şahsım adına esas kıymet diye düşüneceğim bir şey varsa, o da sizin içinizde bulunmamdır. Allah beni bir diken gibi bu gül bahçesinden söküp dışarı atmıyor; ben bunu cana minnet biliyorum. Fakat haddimi aşarak bir şey demek istiyorum: Eğer hizmete kendini vermiş, vali, kaymakam, milletvekili olmuş ve bu konumları şahsî veya yakınlarının dünyevî hayatları adına değerlendiren insanlar varsa, iki elim dünyada da ukbada da yakalarında olsun. Hakkımı helal etmiyorum. Rasûl-ü Ekrem de hakkını helal etmeyecektir onlara.

*Ben hiç üzülmüyorum, vallahi, billahi, tallahi hiç arzum da olmadı; bir tane hücrem olsun diye arzum olmadı. Bırakın onu, kardeşlerim için de hep dua ettim: Allahım dünyanın en fakir insanları gibi yaşasınlar. Çünkü hizmetin itibarı çok önemlidir. Onlara atılan bir taş, hizmete atılmış olur. Fahirlenme maksadıyla demiyorum bunu. Bir yüce davaya gönül vermişseniz, gözünüz onun üzerindeyse, gözünüzü başka yere teksif etmek suretiyle himmetinizi dağıtmamanız lazım. Himmetinizi dağıttığınız ve tek önemli, hayati konuda konsantre olamadığınız zaman kalıcı bir başarı sergileyemezsiniz.

*O şatafata, o debdebeye, o ihtişama bakıp da bir şey oluyorlar zannetmeyin. Burada ben akıbetleriyle alakalı bir şey derken sadece, adet-i ilahiyeye dayanarak arzediyorum: Çok yakın bir gelecekte, saman çöpü gibi sağa-sola savrulduklarını gördüğünüzde o Kârûn’un servetine bakıp da “Keşke bizim de olsaydı!” falan diyen insanlar gibi, -hakikati görünce- “Allah’a hamdolsun ki, Allah bizi onlar gibi etmedi!” diye ferih-fahur sevineceksiniz, Allah’a hamd u senada bulunacaksınız.

*Allah’a hamd u sena yolunu seçiniz, Kârûnların yoluna sürüklenmekten Allah’a sığınınız.