461. Nağme: “Allah Bize Yeter!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

İnsanın maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” diyerek Allah’a sığınması çok önemlidir. Zira, bu mübarek cümleyi yürekten söyleyen insan/lar şunu kastetmektedir: İşimizi O’na havale ettik. Vekilimiz yalnız O’dur. Kendisine gönülden teveccüh ettiğimiz takdirde O, asla bizi kendimizle baş başa bırakmayacak ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.

Normal şartlarda insanın ürkeceği, korkacağı ve telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı yer ve hallerde bile Sahabe efendilerimizin

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

deyip metafizik gerilim içinde beklemeye durduklarını; iman kuvveti ve Allah’a teslimiyet sayesinde asla sarsıntı yaşamadıklarını Kur’an-ı Kerim şöyle anlatmaktadır:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.”  (Âl-i İmrân, 3/173)

Hazreti Bediüzzaman da ehl-i dünyanın kendisini her şeyden tecrit ettikleri bir vakit iç içe beş çeşit gurbete düştüğünü, ümit meşalesinin sönmeye yüz tuttuğu bir hâlde başını önüne eğmişken

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

âyetinin birden imdadına yetişerek, “Beni oku!” dediğini, müteakiben bu âyeti günde beş yüz defa okumaya başladığını ve neticede iç dünyasında çok farklı inkişaflar yaşadığını ifade etmiştir. Öyle ki, o, bu âyetten aldığı dersle elde ettiği kuvve-i mâneviyeyi, “Değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî hissettim.” ifadeleriyle dile getirmiştir. Zaten kalbi böyle bir inşiraha kavuşan bir insana, ne gam ne keder tesir eder, ne zindanlar ne de tazyikler onu yolundan alıkoyar. Artık onun için zindanlar bir Medrese-i Yusufiye hâlini alır ve o da vazifesini orada yapmaya başlar.

İşte, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 11:56 dakikalık bu hasbihalinde işaret edilen hakikatlerin açılımını bulacaksınız.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

460. Nağme: Sevgide Denge ve Fevkalâde Sadâkat

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, insanın, iman hizmetindeki kardeşlerini, arkadaşlarını ve büyüklerini dünyalara değişmeyecek ölçüde sevmesi lazım geldiğini fakat aynı zamanda onların boynunu kıracak mübalağalı övgülerden de her zaman kaçınması gerektiğini anlattı.

Hazreti Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, müfritâne âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat” düsturuna yapışmak icap ettiğini vurgulayan Hocaefendi, hâlis bir mü’minin, sevdiklerine yüksek yüksek manevi makamlar takdir edip övgüler dizeceğine, fevkalâde sadâkat gösterip onlarla el ele ebedi saadete yürümeye çalışması gerektiğini söyledi.

Arkadaşlarımızı ve büyüklerimizi hamasî destanlarla anlatmanın diğer bir tehlikesine işaret eden Hocamız, emsal arasında tenâfüs olabileceğini, bundan dolayı kendi muasırlarının Bediüzzaman gibi yüce kâmetlere dahi sahip çıkmadıklarını, dolayısıyla birini göklere çıkarmanın hiç farkına varmaksızın başkalarını tahrike ve o zat hakkında elli farklı cephenin oluşumuna sebebiyet vereceğini hatırlattı. Hatta mübalağalı söz, tavır ve davranışların sadece din düşmanlarını kışkırtmakla kalmayıp ehl-i iman arasında da şu veya bu seviyede tahriklere yol açabileceğini işaretledi.

Daha sonra muhterem Hocaefendi kaderin çok ince bir cilvesini -kulağa küpe edilmeli diyerek- dile getirdi:

“Biri hakkında kıymet-i harbiyesinin üzerinde çok takdirkâr ifadelerde bulunan insanlar bir süre sonra aynı ölçüde hakaret sözleriyle onu karalarlar; bir dönemde göklere çıkaranlar bir dönemde de magmalara indirirler. Allah’ın kanunudur. Birine hakkı ve liyakati olmadığı halde ‘şöyledir’ diyenler, bir gün gelir ‘haindir, alçaktır, denidir, hasisdir’ diye onu yerin dibine batırırlar. Temkinli olmak lazım. (…) Ayrıca hem takdir hem de tenkit nazarının insanı çarpabileceğini unutmamak ve her zaman dengeli davranmak lazım!..”

Hayatî kıstasların ele alındığı bu hasbihali, 21:28 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

459. Nağme: Altın Kâse ve Sapan Taşı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

“Hoş gör.. en azından nahoş görme.. nahoş görüyorsan hiç olmazsa dillendirme!.”

Bu önemli ölçüyle sözlerine başlayan muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, hasbihaline “Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse / Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse.” (Sâ’di) beytinin hatırlattıklarıyla devam etti.

Tarih boyunca dine hizmet eden bütün enbiya, asfiya ve evliyanın eziyet ve işkencelere uğratıldıklarını anlatan Hocaefendi, misal olarak Hazreti Hüseyin efendimizin şehit edilişine değindi. Selef-i salihînin mazhar oldukları nimetlerle maruz kaldıkları musibetler kıyaslandığında günümüzün adanmış ruhlarının kendilerine lütfedilen ihsanlara nispetle çok az ve önemsiz kabul edilebilecek sıkıntılar çektiklerini söyledi.

Muhterem Hocamız, ortaya konan hizmetlerde vites yükseltirken temkin, tedbir ve yol güzergâhını emniyete alma hususlarında da azami dikkat gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Kur’ânî bir esas olan “telattuf” yani başkalarını endişeye sevk etmeden, zihinlerde tereddüt oluşturmadan, hiç kimseye rahatsızlık vermeyecek şekilde, gürültü ve görüntüden uzak bir keyfiyette tedbirli hizmet etme düsturuna dikkat çekti; telattuf disiplinine esas teşkil eden şu ayet-i kerimenin mealini açıkladı:

…وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا

“…Bir de gayet nazik ve tedbirli davransın, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri sakın hiç kimseye hissettirmesin.Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya taşa tutar, ya da kendi dinlerine döndürürler, bu takdirde de ebediyyen felah bulamazsınız.” (Kehf, 18/19-20)

Hocaefendi, sohbetinin sonunda, insan karakterlerini çok iyi okuyan ve bilen şeytanın kimleri hangi tuzaklara düşürdüğüne dair örnekler üzerinde durdu.

36:32 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

458. Nağme: Tevbe Etmek Varken…

Herkul | | HERKUL NAGME

“Günah bir Allah belasıdır. İmanı iz’anı olan, gerçek yiğit insan, günahı ne seviyede olursa olsun, hakikaten mü’minse, öbür tarafa inanıyorsa, yapılan her şeyin yazıldığına inanıyorsa, Kirâmen Kâtibîn’e inanıyorsa, Allâmü’l-guyub’a inanıyorsa, defterlerin orada açılacağına inanıyorsa ve insanın mazhar olacağı veya maruz kalacağı şeylerin o defterin deşifre edilmesine göre ortaya döküleceğine inanıyorsa, ne yapar biliyor musunuz? Bir hata, bir günah işlemişse, yiğitçe halkın karşısında çıkar, der ki: ‘Ben çaldım, ben çırptım; ben harama el uzattım, ben harama baktım; ben kendi yakınlarımı korudum; ben bazı kimseleri vesayetim altına aldım, onları halayık (kapıkulu) gibi kullandım, aynen Firavun’un kendi kavmini kullandığı gibi kullandım. Ben bütün bunları yaptım, hata ettim; tevbeler tevbesi bir daha günaha girmeye. İtiraf ediyorum bunu!..’ Böyle derse, inanın, çok ağır bir şeydir bu fakat nezd-i uluhiyette hora geçen öyle bir itiraftır ki, Allah siler süpürür götürür.”

Kıymetli arkadaşlar,

İşte bu yürek yakıcı sözlerin de yer aldığı sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, günahta ısrar etmenin çirkinliğini ve tevbenin temizleyiciliğini anlattı.

Hocaefendi şöyle dedi:

“Günahlarına kılıf arayan ve algı operasyonlarıyla perdeler oluşturan; ‘Esas günahkâr başkası, zinhar onu bizim kudsî ve münezzeh cephemizde aramayın, çarpılırsınız; çünkü aslında değil bize günah isnadı, bize dokunmak bile ibadettir!’ mülahazasını taşıyan; günah ve haramın nasıl şeytanî bir iş olduğunu, yalan ve iftiranın nasıl şeytanî bir ayak oyunu olduğunu bilemeyen gafiller, başkalarını suçlamak suretiyle onları örtmeye çalışırlar. Çalışırlar ama işledikleri o kocaman günah yırtığını âlemi suçlamak suretiyle yapacakları bu yama kapamaz. O koskocaman yırtığı bu türlü mazeret yaması vallahi, billahi, tallahi kapamaz. Nerede kapamaz? Nezd-i uluhiyette hiç kapamaz.. defterde hiç kapamaz.. ma’şeri vicdanda hiç kapamaz.. tarihin sayfalarında, satırlarında, paragraflarında da hiç kapamaz!..”

Günahlarına mazeretler uydurup bir türlü tevbeye yanaşmayan kimselerin akıbetine de değinen Hocaefendi, bu konuda özellikle şu hususu vurguladı:

“Yâd-ı cemil olacakken bir insan, başkaları tarafından hayırla yâd edilecekken, yâd-ı kabih olur; gelenler ‘Hay Allah cezanı versin; meğer sen bir mel’un adammışsın, biz de aldanmışız!’ derler. Öyle dedirtme yerine, en küçük bir günah karşısında dahi dağlar cesametinde bile olsa günahları eritecek bir teveccüh-ü tâmla o günahın üzerine gitmek ve günah aysberglerini Allah’ın rahmetinin genişliği içinde eritip tuz buz etmek gerekmez mi?!.”

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in dualarından ve rehberliğinden misaller veren Hocamız, hasbihalinin sonunda, bile bile günaha dalmakta ısrar eden insanların acı hallerini şu ayeti açıklayarak anlattı:

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ

“Kim Rahman’ın zikrini, hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, gördüğü halde görmezlikten gelirse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur.” (Zuhruf, 43/36)

İçeriğine işaret ettiğimiz sohbeti 29:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

457. Nağme: Aşağılık Kompleksi, Kibir ve Tevazu

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, şu mealdeki hadis-i kudsîyi hatırlatarak sözlerine başladı: “Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “Büyüklerde büyüklüğün alameti tevazudur; küçüklerde küçüklüğün emaresine gelince o da tekebbürdür.” tesbitine dair Asr-ı Saadetten ve günümüzden çok önemli misaller serdetti.

Tekebbür marazının ancak aşağılık kompleksine yakalanmış kimselerde görülebileceğini, gerçek büyüklerin ise mutlaka mahviyet insanları olduklarını anlatan Hocaefendi, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sürekli tekrarladığı “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun şekilde) büyük göster!” duası üzerinde durdu.

Aziz Hocamız hasbihalinin sonunda insanın çok âli bir varlık olduğunu ve hakiki mü’minin asla dünyalıklarla satın alınamayacağını vurguladı.

Muhtevasına kabaca işaret ettiğimiz ama her kelimesinin hüşyar gönüllere dokunacağına inandığımız bu sohbeti 33:34 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

456. Nağme: İman Serası ve En Kârlı Ticaret

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

“Allah’a iman, her derde derman” diyerek sohbetine başlayan muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Asr-ı Saadet’e ve günümüze dair misaller vererek günahlara ve kötü akıbete karşı imanın nasıl bir sera olduğunu anlattı.

Hocaefendi, önce teker teker imanın şartlarına temas edip şeytanın bir kısım tuzaklarına işarette bulundu. “İman bir manevî Tûbâ-i cennet çekirdeği taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor.” diyen Hazreti Üstad’ın bu sözü üzerinde durduktan sonra da onun diğer bir ifadesini -günümüzün halis müminlerinin de hissiyatı olarak- hatırlattı:

“Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikate başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan başlar, zındıkaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşaallah!”

Aziz Hocamız hasbihalini

إِنَّ اللهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

“Allah, karşılık olarak Cennet’i verip mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) âyet-i kerimesinin verdiği mesajları vurgulayarak tamamladı.

Günün nağmesini 26:09 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

455. Nağme: Tevbe Kaçkınlığı ve Sözde Dindarlık

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi günün “nağme”sinde şu konuları anlatıyor:

*Allah’a teveccüh sayesinde aşılmayacak problem yoktur; eğer insan, güneşe doğru yürürse, gölgesini arkasına almış olur; sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur. Allah’a yönelmemiz lazım ki nefis ve enaniyetin gölgesinde kalmayalım.

*“Seyyidü’l-İstiğfar” olarak anılan şu duayı her sabah dört kere söylemek sünnettir:

اَللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّي لاَ إِلـٰهَ إِلاَّ أَنْتَ خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ وَأَبُوءُ لَكَ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لِي ذُنُوبِي فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إلاَّ أَنْتَ

“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. İman ve ubûdiyetimde gücüm yettiği kadar Senin ahd ü misâkın üzereyim. Yâ Rabbi! Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Senin bana in’âm ve ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve itirâf ettiğim gibi kendi kusur ve günâhlarımı da itirâf ediyorum. Rabbim! Sen beni afv ü mağfiret eyle. Zîra, Senden başkası günahları afv ü mağfiret edemez, yegâne Gafûr Sensin.”

*İnsan çok büyük cinayetler işlemiş, kırk haramîlere serkârlık yapmış bile olsa, bir gün edip eylediği cürümlerden pişmanlık duyarak -yürekten- ulu dergâha sığınsa, mutlaka cevab-ı savab alacak ve asla geri çevrilmeyecektir.

*Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur; affedilmeyen bir günah vardır o da günahı günah görmemektir. Yapılan hatayı hafife alma, büyük günahların en büyüğüdür.

*Derya kadar büyük günahlar bile istiğfar karşısında damlaya dönüşür.

*Hak dostu ne hoş der:

“Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl”

(Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat, dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nisbetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.)

*Numan b. Beşîr’in (radıyallahü anh) naklettiğine göre, Allah’ın helal ve haramlarını en iyi bilen Efendiler Efendisi (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) şöyle buyurmuşlardır:

إِنَّ الْحَلَالَ بَيِّنٌ وَإِنَّ الْحَرَامَ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا مُشْتَبِهَاتٌ لَا يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ فَمَنْ اتَّقَى الشُّبُهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ وَقَعَ فِي الْحَرَامِ كَالرَّاعِي يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يَرْتَعَ فِيهِ أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى أَلَا وَإِنَّ حِمَى اللَّهِ مَحَارِمُهُ أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ

“Şurası muhakkak ki, helaller apaçık bellidir, haramlar da apaçık bellidir. Bu ikisi arasında ise insanların çoğunun hükmünü bilmediği şüpheli şeyler vardır. Artık kim bu şüpheli alandan kaçınırsa, dinini de, ırzını da temiz tutmuş olur. Kim de şüpheli alana girerse harama girmiş olur. Tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğun sınırlarını ihlal etmesi yakındır. Şunu bilin ki, her melikin bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası vardır ki, eğer o müstakim olursa cesedin tamamı müstakim olur;  eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası, kalbdir.”

*İnsan günaha girmemek için çok dikkatli yaşamalı; fakat yine de kayıp düşerse, hemen kusurunu itiraf ederek tevbeye yönelmelidir.

*Allah gafûrdur, rahîmdir. Fakat nefis ve şeytan bazen bu yüce hakikati bile aldatmada kullanır; insana “Allah çok bağışlayıcıdır, en büyük günahları bile affeder; bu kadarcık günahtan zarar gelmez.” dedirtir ve onu tevbeden alıkoyar. Oysa istiğfar ve tevbe edildiği takdirde en büyük günahlar bile affedilebilir ama hatada ısrar edilirse, küçük günah sanılan cürümler dahi insanı felakete götürür.

*Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyuruyor: “Muhakkak ki Allah Teâlâ, ilmi, kullarından söküp almak sureti ile kabz etmez. Lâkin ilmi, âlimleri kabz ederek alır. Âlim kalmayınca da insanlar cahilleri baş edinirler, sonra da onlara sorular sorarlar. Onlar da bilgisizce fetvalar vererek hem saparlar, hem de saptırırlar.”

*Düne kadar anketlerde Türk toplumunun aşağı yukarı yüzde kırkının beş vakit namaz kıldığından bahsediliyordu. Bu mevzuda ciddi çalışmış bir arkadaşımız dedi ki: “Maalesef şu anda yaptığımız anketler itibarıyla yüzde onsekiz/ondokuz nispetinde beş vakit namaz kılan var. İmam Hatiplerde okuyan talebenin de ancak yüzde on üçü namaz kılıyor.”

454. Nağme: “Ey güzeller güzeli Sevgili, gel!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i anlattığı makale ve sohbetlerinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin çok defa “gel” çağrılarına yer verdiği görülür. Mesela “Vilâdetin Çağrıştırdıkları” başlıklı yazısında Hocamız şöyle seslenir:

“Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol. Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur. Gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.”

Bu türlü cümlelerden hareketle, muhterem Hocamıza şöyle bir soru yönelttik:

“İnsanlığın İftihar Tablosu’yla, bilhassa O’nun vilâdetiyle alakalı makalelerde ‘gel’ istirhamıyla başlayan davet cümleleri yer alıyor. Bu çağrının temelinde hangi mülahazalar bulunmaktadır? Beklenen ve arzu edilen bu gelişin keyfiyetini ve gerçekleşmesi için gereken şartları lütfeder misiniz?”

Aldığımız cevabı 20:35 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde günün “nağme”si olarak arz ediyoruz.

Salât ü selâma vesile olması dileği ve Gönüller Sultanı (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şefaati recasıyla…

453. Nağme: Çözülmenin Önündeki Sur

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا

Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem Sûresi, 19/59) ayet-i kerimesinde peygamberlerden ve sâlih kullardan sonra gelen hayırsız nesiller anlatılırken “half” kelimesi tercih ediliyor. Aslında “halef”, (ki biz bu kelimeyi hayru’l-halef şeklinde kullanırız) birinin yerine sonradan geçen kimse, babadan sonra kalan oğul demektir. Ayette hususiyle “half” kelimesinin zikredilmesinde şöyle bir mana söz konusudur: Arkadan gelen bu kimseler, sanki evvelkilerin soyundan/yolundan değilmiş ve onlara bütün bütün muhalifmiş gibi yaşıyorlar; öncekilerin hiçbir güzelliği bunların üzerine sirayet etmemiş ve bunlar her şeyin altını üstüne getirmiş ters insanlar.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu ilahi beyanı da açıkladığı sohbetinde hayırsız nesillerin ilk tersliğinin namazı zâyi etmeleri olduğunu anlattı. Özellikle şu hakikatler üzerinde durdu:

*Bir insan, namazını kâmil mânâda eda ederse, onun hayatındaki nurlu zaman dilimleri alabildiğine genişler; karanlık anları da daralır. Onun iç dünyasında şeytanlığa, nefsanîliğe açık menfezler daralır; melekliğe, ruhanîliğe dönük kapılar da ardına kadar açılır. Ancak bütün bunlar, namazın şuurluca idrak ve eda edilmesine bağlıdır.

*“Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût Sûresi, 29/45) âyetinin resmettiği namaz, kâmil mânâda bir namazdır. Böyle bir namaz ufkunu yakalayamayanların hata yapması ise kaçınılmazdır. Emredildiği ve Allah’ın hoşnutluğu için eda edilen bir namaz, diğer bir tabirle ihlâs yörüngeli, rıza hedefli kılınan bir namaz, bir de devam gözetilirse, bugün olmasa yarın mutlaka insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkor. Onu fuhşiyat ve münkerattan alıkoyan bir ibadet, evleviyetle şirk ve şirki işmam eden şeylerden, dalâlet ve dalâlete sürükleyen saiklerden uzaklaştırır; uzaklaştırır zira namaz baştan sona kadar kavlî, fiilî ve hâlî zikrullah ile örülmüş bir ibadettir. Böyle bir zikir, çok büyüktür ve Allah’ın ululuğuna münasip bir keyfiyet arz etmektedir ki “Hiç kuşkusuz Allah’ı zikir en büyüktür.. ve Allah sizin yapageldiğiniz her şeyi bilmektedir.” (Ankebût Sûresi, 29/45) fermanıyla da bu espri hatırlatılmaktadır.

*Namaz zâyi edilince artık şehevâtın önündeki surlar yıkılmış olur; her türlü arzu ve iştiha, insanı şeytanın yoluna sürükleyen bir dürtüye dönüşür. Öyle ki, şehvetlere tâbi olma zamanla o insanın tabiatı haline gelir.

452. Nağme: Ağla ey gözlerim!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, hassas sineleri yakıp kavuracağını zannettiğimiz dünkü sohbetini günün nağmesi olarak arz ediyoruz:

Sohbetten seçtiğimiz bazı cümleler:

Gözyaşları Fitne Ateşini de Söndürebilir!..

*Keşke muttasıl teheccüde kalksa ve ağlasalar. Seccadelerini ıslatsalar o gözyaşlarıyla, sonra da kalksa sıksalar; onu bir yönüyle vasıta yapsalar!.. Eğer cehennemin kıvılcımlarını söndüren de gözyaşları ise, onların dünyada söndüremeyecekleri hiçbir fitne ateşi yoktur.

*Fakat bunu insanlardan nasıl istersiniz ki?!. “Ne olur kalkın, ağlayın, dövünün. ‘Allahım başımıza gelenler bizim dikkatsizliğimizden, meseleyi teyakkuz içinde götürmeyişimizden, gafletimizden, verdiğin nimetlerin kadrini bilmeyişimizden ise, Sana sığınırız, n’olur Allahım!’ deyin!..” şeklindeki bir talebi nasıl seslendirirsiniz?!. Teklif etmedim fakat çent defa, bugün bile aklımdan geçti.

*Dilhun olunsa, gözyaşları ceyhun haline gelse, kim bilir ne fitne ateşlerini söndürür o. Cehennem ateşlerini söndüren, fitne ateşini söndürmez mi? Ama o dahiyeler karşısında konumumuzun, durumumuzun farkında değiliz. Nerede duruyoruz, neler oluyor, bu konumda olan insanların neler yapması lazım geliyor, onu bilemiyoruz.

Aman, Tesbihinizin Taneleri Yanıp Kapkara Olmasın!..

*Şayet Cenâb-ı Allah’ın sana olan mevhibelerini ve varidatını, emanette emin bir emanetçi gibi koruyup seninle O’nun arasında bir sır olarak saklayamıyorsan, “Allahım onu bana verme!” demelisin. “Söylet.. sancıyla söyleyeyim, hep bir kıtlığın insanı gibi söyleyeyim.. fakat hiçbir zaman bir damla yağmur üzerime düşmesin.. çünkü ben emanette emin değilsem, fâş ederim onları.. fâş edince, haylûlet vâki olur.. başkaları Seninle benim arama girmiş olur.. dolayısıyla ben hüsuf-küsuf yaşarım!..” diye inlemelisin. Bu konuda çok yiğit, mert olmak lazım ki Allah’a karşı yapılan şeylerde farklı mülahazaları nazar-ı itibara almak nâmertliktir.

*Bir Hak dostu büyük vecd içinde tesbih çekiyor; Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber dedikçe kâinatın zerrelerinin de kendisiyle beraber zikrettiğini duyuyormuş. Bir aralık yanındaki talebe aklına gelmiş ve ona da işittirircesine sesini yükseltmiş. Tam o esnada Hazretin önünde manevi bir perde açılıvermiş, başka bir buud aralanmış. Bakmış ki elindeki tesbihin her tanesi bir yıldız gibi ışık saçıyor, parıl parıl parlıyor; sadece bir tesbih tanesi ise adeta simsiyah, yanık ve kupkuru görünüyor. Hazret hayretle meseleyi anlamaya çalışırken bir ses duymuş: Yıldız gibi olan taneler sırf Allah rızası için yaptığın zikirle çekilmiş olanlar; o kupkuru ve simsiyah tane ise “duysunlar, desinler, görsünler” düşüncesiyle nurunu kaçırdığın zikirden geriye kalan.

*Duaya, evrâd ü ezkâra alıştırma adına bazen toptan, beraber okuma tercih edilebilir. Fakat zannediyorum onun esası kendi kendimize evin duvarlarıyla başbaşa kaldığımız zaman, sadece O’nun duyduğu bir yerde okumaktır. Hatta içimizden geçmeli: “Allahım Sana teveccüh ettiğim şu dakikada, şu kiramen kâtibini de al, onlar da duymasınlar; Seninle aramdaki sırra onların da muttali olmasını istemiyorum.” Bu elimizde değil, onlar kenara çekilseler bile yazarlar halimizi fakat o kadar kıskanç olmak lazım.

*Allah’la münasebetimizi çok canlı tutmalıyız. Bununla beraber, O’nunla münasebetimizin aramızda kalması konusunda da o kadar hassas olmalıyız.

Gençlik de nimet yaşlılık da!..

*Hazreti Üstad, “İhtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem.” diyor. Kanaatimce, ona itimat etmek lazım. Yaşlılık bir yönüyle çok avantajlıdır. Bir yönüyle de şayet ülfet ve ünsiyet perdeleri yırtılamamışsa, meselenin ayne’l-yakînine, hakka’l-yakînine ulaşılamamışsa, iman marifetle bezenememişse, ihtiyarlık yol yorgunluğunu netice verebilir.

*Mümin için yaşlılık da Allah’ın bir nimetidir. Çünkü bir yönüyle inanan insan, mezara ne kadar yaklaşmışsa, öteye iştiyakı da o derece artar. Üstad’ın ifadesiyle, “…başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsan ediyor ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.”

451. Nağme: Kutsala Saygı, Teröre Lanet

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir hafta önce, 9 Ocak 2015 Cuma günkü Bamteli sohbetinde sözlerine “gönüllere girme” konusuyla başlamış; sonra insanlara verilebilecek “en büyük hediye”nin ne olduğunu anlatmış; akabinde aşağıdaki sualimiz üzerine, âhirzaman fitneleri, kutsala saygı ve terör hadiseleri ile ilgili çok hayatî esaslara dikkat çekmişti.

Soru: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in âhirzamanın dehşetli hadiselerinden ve fitnelerinden haber vermesinin hikmetleri nelerdir? Mü’minler, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gayb-bîn gözüyle ve engin şefkatiyle dile getirdiği bu konudaki hadislerden gerektiği ölçüde istifade edebilmişler midir?

Hocamız bu soruya cevap sadedinde hem son olayları değerlendirmiş hem de İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kitabu’l-fiten ve’l-melâhim” başlığı altında nakledilen hadislerinde âhirzamanda cereyan edecek hadiseleri anlatmasındaki hikmetleri ve mü’minlere verdiği mesajları açıklamıştı.

Belki bu mühim sohbet hemen de neşredilebilirdi. Fakat bazı mülahazalarla, sonraki iki hasbihale öncelik verdiğimiz ve onları sıcağı sıcağına yayınladığımız için bunu birkaç gün geciktirmiş olduk.

İstifadeye medar olması dileğiyle arz ediyoruz.

450. Nağme: O Yâr Değilse, Bütün Dünya Alkışlasa Ne Fayda?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bir talebesi, Bediüzzaman Said Nursî hazretlerine hitaben yazdığı mektubunda ona ve eserlerine karşı duyduğu hayranlık ve medyuniyet hislerini ifade ederken diyor ki:

“Aziz Üstad, hizmetin göklerde gezsin ve siz destanlarda geziniz.”

Hazreti Bediüzzaman, bu risaleyi Lahikalara dâhil ederken mezkûr cümleye şu hâşiyeyi (dipnotu) ekliyor:

“Bu kardeşimin bu hissine iştirak etmiyorum. Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer o yâr ise, her şey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder. Eğer müreccih ise, o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer müşevvik ise saffetini izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek, Cenâb-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesîri namına kabul etmek güzeldir ki, “وَاجْعَلْ لِى لِسَانَ صِدْقٍ فِى اْلاٰخَرِينَ – Bana, arkamdan hayırla yâd edilmeyi nasip et.” (Şuarâ Sûresi, 26/84) buna işarettir. Said”

Hazreti Üstad, bu dipnotta ihlas hakikatiyle alakalı çok hayati bir problemi hallediyor. Ortaya konulan bir amel karşısında insanların takdir ve alkışlarına nasıl bakmak lazım geldiğini illet, müreccih, müşevvik ve alâmet-i makbuliyet kavramlarını kullanarak açıklıyor.

İşte günün nağmesi olarak neşrettiğimiz bu sohbette, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye Hazreti Üstad’ın yukarıdaki sözlerinin şerhini sorduk.

Aldığımız cevabı 26:11 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

449. Nağme: Gurbet, Güzel Ahlak ve Katlanan Vazife

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde, tefsir ve fıkıh derslerine ilaveten haftanın iki günü birer fasıl kitap özetlerine ayrılıyor. Türkçe, Arapça ve İngilizce yazılmış dikkate değer eserler talebeler arasında paylaştırılıp sırayla hulasa ediliyor.

Bir-iki haftadır Belagat ile ilgili bir kitap üzerinde duruluyor. Geçen gün “iktibas” konusu işlenirken Ebû Ca’fer el-Endelûsî’nin şu dörtlüğü misal olarak zikredildi:

لَا تُعَادِ النَّاسَ فِي أَوْطَانِهِمْ

قَلَّمَا يُرْعَى غَرِيبُ الوَطَنِ

وَإِذا مَا شِأْتَ عَيْشًا بَيْنَهُمْ

{خالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ}

“İnsanlara bilhassa kendi yurtlarında düşmanca davranma! / Çünkü gurbette yaşayan kimse, çok nadir gözetilir. / Şayet başka bir ülkenin vatandaşları arasında yaşamak istiyorsan, / İnsanlara karşı her zaman güzel ahlaklı ol!”

Dünkü sohbette, muhterem Hocamıza, özellikle küresel bir köy haline gelen dünyada bu sözün neler ifade ettiğini ve farklı ülkelerde yaşayan insanların öncelikle nelere dikkat etmeleri gerektiğini sorduk.

Soru cevap faslından önce, gamsızların çoğunlukta olduğu bir dünyada mukaddes ızdırap yudumlamanın kıymetini anlatan Hocaefendi’nin hem selim vicdanları muhasebeye sevkeden ilk ifadelerini hem de sualimize cevap sadedinde söylediklerini günün nağmesi olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

 

448. Nağme: Metânetimizin Temeli ve İmtihanın Kaybedenleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yaklaşık altı saat önceki sohbetine şu beyitle başladı:

“Şafak çoktan söktü, ufukta ışık cümbüşü,

Zulmetler hırıltıda, soluk soluğa nurlar.”

Bu mülahazanın bir çeşit dua ve ümit terennümü olduğunu söyleyerek, fetret devrinin bazı muvahhidleri tarafından İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da ızdırar ölçüsünde böyle bir intizarla beklendiğini anlattı.

Hizmet Hareketi’nin dünya çapında hüsn-ü kabul gördüğüne değinen Hocaefendi, bu muvaffakiyette Cenâb-ı Hakk’ın sevk ve inayetinin çok açık olduğunu dile getirdi. Allah’ın bu büyük nimetinin görülmemesinin bir nankörlük sayılacağını, meseleye “tahdis-i nimet” zaviyesinden yaklaşılması gerektiğini belirtti.

“Tahdîs-i nimet” sözünün “Allah’ın ihsanlarına karşı şükür duygusuyla dolmak ve O’nun lütuflarını ilan etmek” demek olduğunu; bir başka ifadeyle, Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve ihtiyaçlarımıza binâen, hem de karşılıksız olarak verilen nimetleri düşünmemiz neticesinde onları bahşeden Rabbimize karşı içimizde minnet hislerinin coşması ve bu hamd ü senâ duygusunun şükür nağmeleri olarak dudaklarımızdan dökülmesi manasına geldiğini vurguladı.

“Rahmeti gazabına sebkat eden Cenâb-ı Allah bu kadar sübhanî lütuflarda bulunduktan, sizleri böylesine ümitle şahlandırdıktan ve reca güzergâhına yönlendirdikten sonra bu nimetleri elinizden alarak size bir inkisar yaşatmaz.” diyen aziz Hocamız, bunun şartı olarak İmam Gazzali hazretlerinden bir misalle yolda takılıp kalmamak gerektiğini hatırlattı:

İmam Gazzali Hazretleri yolda kalanların haline şöyle bir misal verir: Bir adam Bursa gibi bir şehirden kalkar, İstanbul misali güzel mi güzel bir beldeye gitmek üzere yola çıkar. Bir süre ilerledikten sonra, yol meşakkati ve yorgunluk ağır basar, biraz dinlenmek ister. Müsait bir yer ararken, bir su kenarı bulur. Şırıl şırıl akan su, meyveli ağaçlar, serin gölgelikler, bülbül gibi şakıyan kuşlar, tatlı tatlı öten kuşçuklar, etrafta uçuşan rengârenk kelebekler… bütün bu güzellikleri görünce oraya hayran kalır, adeta büyülenir ve bir ağacın gölgesine otağını kurar. Suyun çağlamasını dinlemeye, kelebeklerin uçuşunu seyre, ağaçların meyvelerinden yemeye ve serinlikte dinlenmeye durur. Çok geçmeden de içinde bulunduğu halin cazibesine vurulur ve dalar gider, İstanbul güzelliğindeki o diyarı unutur. Başlangıçta o beldeyi kastederek azm-i râh etmiş olsa da, önüne çıkan güzellikler sebebiyle maksadından vazgeçer ve yol yorgunu olarak oraya yıkılıp kalır.

Şayet, insanlara asıl hedefleri ve varıp ulaşmaları gereken ebedî meskenleri sürekli hatırlatılmazsa, -hafizanallah- herkesin -aynı o yorgun yolcu gibi- şirin bir gölgeliğe, lezzetli birkaç meyveye, câzibedâr bir güzelliğe takılıp yolda kalması ve oracığa yığılması muhtemeldir. Dolayısıyla, her insanın bu mevzuda her yeni gün bir kere daha takviyeye ihtiyacı vardır.

Bu hakikatlerin hülasası sadedinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Dünyada bir garip, yahut bir yolcu gibi ol, nefsini kabir ehlinden say!” nasihatini ve “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki?!. Şu yeryüzündeki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun haline benzer.” hadisini zikreden Hocaefendi, şu iki sözün tedâîleriyle ilk faslı noktaladı:

*Hedefi belli olmayan gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmez.

*Pusulasız giden geminin rotası denizin dibidir.

Daha sonra muhterem Hocamıza şu soruyu yönelttik:

Hazreti Üstad, bilhassa mahkeme ve hapishane dönemlerinde ısrarla talebelerine uhuvvet ve ittifakı hatırlatan mektuplar yazıyor. “Sizlerin kalb, ruh ve aklınızı itham etmem. Fakat nefis, hevâ, his ve vehim bazen aldatıyorlar.” buyuruyor. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde de nefis, hevâ, his ve vehme yenik düşmeme adına tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Hocaefendi, Üstad hazretleri döneminden günümüze kadar hapishanelerdeki muameleden misaller vererek cevaba başladı. Sorgu ve tutukluluk hallerinin sıradan insanlar üzerindeki tesirlerine temas ederek, gerçek yiğitlerin o zor şartlarda belli olduğunu dile getirdi. Nefis, hevâ, his ve vehmin hadiseleri nasıl büyüttüğünü ve içinden çıkılmaz belalarmış gibi gösterdiğini açıkladı.

Hazreti Üstad döneminde sırf Nur talebelerini tıraş ettiğinden dolayı “Belki bir şey bulaşmıştır!” denilerek onlarla beraber hapse atılan bir berberin ibretlik hatırasına temas eden Hocaefendi, o türlü hallerde en büyük tehlikenin atf-ı cürüm meselesi olduğunu söyledi. Kendi başından geçen bir hadiseyi naklederek, bazı zayıf kimselerin kendilerini kurtarma telaşıyla başkalarını suçluymuş gibi gösterdiklerine dikkat çekti. İnsanların atf-ı cürümle birbirlerini karalamalarının hiçbirine faydasının olmayacağını, bilakis birbirini suçlamanın musibeti ikileştireceğini dile getirerek şunu ilave etti:

“Yine Üstadımızın ifade ettiği gibi, ehl-i dünya, ehl-i dalalet hiç inanmayacaktır; onları o mevzuda o kötü işlerde kullanacak, bir yönüyle dinlerinin temelini sarsacak, sonra da ‘dönek herifler’ diye partal eşya gibi kaldırıp bir tarafa atacaktır.”

Geçmişe ve musibetlere kader açısından, geleceğe ise irade ve teklif zaviyesinden bakmak gerektiğini hatırlatan kıymetli Hocamız ümitlerimize fer verecek ve musibetleri nazarımızda şirinleştirecek vesileleri sıraladı.

Hocaefendi, hasbihalinin sonunda şöyle dedi:

“İstediğini Allah’tan isteyen hiçbir zaman mahrum kalmamıştır. İstediğini dünyadan isteyen insanlar da istediklerine çok uzun boylu sahip olamamışlardır. Kazanan sizlersiniz. Kaybettirmek isteyenler.. esas kaybedenler de onlardır. Size kaybettirmek isteyenler, kaybedenler onlardır! Kaybediyorlar!..”

Muhtevasına işarette bulunduğumuz sohbeti 34:03 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

447. Nağme: Geniş Manalarıyla İsraf ve İktisat

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu suali tevcih ettik:

“Tarihçe-i Hayat’ın Önsöz’ünde merhum Ali Ulvî Kurucu Ağabey, ‘Üstad, bu yüksek iktisatçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi mânevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesiyle ölçen bir dâhidir.’ diyor. Bu tespitle alakalı mülahazalarınızı lütfeder misiniz? Fikir, zihin, istidat, nefis ve nefeste iktisat nasıl olur veya olmalıdır?”

Muhterem Hocamız sorudaki hususların her biriyle ilgili israfı ve bu konularda ortaya konulması gereken iktisadı -özellikle Hazreti Bediüzzaman’ın hayatından- misallerle anlattı.

28:07 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

446. Nağme: Adanmış Ruhlar Tehditlere Teslim Olmamalı!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetine duanın manasını, önemini ve nasıl olması gerektiğini anlatarak başladı; sağlam bir tevhid düşüncesiyle,

  1. Mutlaka dua etmek
  2. Duada ne dediğini bilmek
  3. Meseleyi gönlün diliyle seslendirmek

lazım geldiğini vurguladı.

Hizmet gönüllülerinin bir yönüyle ızdırar halinde olduklarını ama bunun da cebrî lutfî bilinmesi ve kabzların nihayet bastlara inkılab edeceğine yürekten inanılması gerektiğini belirten muhterem Hocamız, “Kabz öyle bir kuluçkadır ki o altındaki zaman yumurtalarından -civciv olarak- bastları size armağan eder.” dedi.

Bir Villaya Safınıza Geçenler, İki Villayı Görünce Size de Yüz Çevirirler!..

Söz düşünce şu suali tevcih ettik:

“Hazreti Üstad’a ‘Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana şüpheli baktıkları için, ehl-i dünyaya hoş görünmek için, benden zahiren teberrî ediyorlar, belki tenkit ediyorlar. Halbuki, kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrîsini ve bana karşı içtinablarını, o ehl-i dünyaya sadakate değil, belki bir nevî riyaya, vicdansızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fena nazarla bakıyorlar.’ dedirten hadiseler nelerdir? Bu hal günümüzde de söz konusu mudur?”

Bu soru üzerine Hocaefendi, dünden bugüne farklı farklı dönekliklerin olageldiğini, din ve amel mürtedlerinin yanı sıra hizmet mürtedlerinden de bahsedilebileceğini, Hazreti Üstad’ın tatlı siteminin bu son grupla alakalı olduğunu ifade etti.

Makam sevdası, zevke düşkünlük, rahat yaşama arzusu ve lüks tutkusu gibi hastalıklar sebebiyle bir nevi esarete düşmüş ve yoldan dönmüş hizmet mürtedleri, amel mürtedleri ya da akide mürtedlerinin günümüzde de mevcut olduğunu misalleriyle dile getirdi.

Bu arada, bir kısım beklentiler ya da endişeler sebebiyle yirmi-otuz sene beraber olduğu insanlara sırtını dönen ve onlar hakkında gıybetlere, iftiralara giren kimselerin katiyen umduklarına nail olamayacaklarını; hayatlarını dünyaya göre programlamış bir cephe tarafından satın alınsalar bile kendilerine katiyen itimad edilmeyeceğini ve bir müddet kullanılıp atılacaklarını söyledi. Onlar hakkında herkesin, “Bunlar şimdi senelerdir beraber oldukları insanlara sırtlarını döndükleri gibi günü gelince bize de sırtlarını dönerler. Bir villa verdiğimiz zaman bize gelen insanlar, kalkar birisi bir gün iki villa verirse, bu defa onlara giderler. On bin alıyorlarsa birisi yirmi bin verince ona giderler. Dolayısıyla bize de vefalı olmazlar!..” şeklinde düşüneceğini belirtti.

Yalancıya “Kezzab” Deyip Şehadete Yürüdü!..

Daha sonra aziz Hocamıza günümüzde bazı kimselerin yalan ve iftiralara ortak olmaya zorlandıklarını ve paralel paranoyası zımnında değişik tehditler altında kaldıklarını hatırlatarak “ikrah” ile ilgili bir soru sorduk. Malumunuz olduğu üzere, “ikrah” bir kimseyi istemediği bir sözü söylemeye veya bir işi yapmaya zorlamaktır. Istılahta ise; “ikrah” bir kimseyi korkutmak veya tehdit etmek suretiyle rızası olmaksızın bir sözü söylemeye veya bir işi yapmaya haksız yere zorlamaktır.

Hocaefendi, Asr-ı Saadetten bir misal vererek adanmış ruhların “ruhsat”larla değil “azîmet”lerle amel etmesi gerektiğini vurguladı.

Peygamberlik iddia eden yalancı Müseylime, iki sahabeyi yakalamıştı. Onlardan birincisine, “Muhammed hakkında ne dersin?” diye sormuş; o da “O, Allah’ın Peygamberidir” cevabını vermişti. Müseylime, “Benim hakkımda ne dersin?” diye sorunca o da ölüm korkusuyla “Sen de!..” demişti. Bunun üzerine Müseylime onu serbest bırakmıştı. Akabinde ikinci sahabeyi getirtip ona da “Muhammed hakkında ne dersin?” diye sormuş; yiğit insan “O, Allah’ın Peygamberidir” cevabını vermişti. “Benim hakkımda ne dersin?” diye sorunca sahabi önce “Ben sağırım!..” demiş; Müseylime sorusunu üç kere tekrar etmiş, o her defasında aynı cevabı vermişti. Ondan istediği cevabı bir türlü alamayan ve sonunda “Sen kezzabsın!” itabını duyan Müseylime, yüce sahabiyi şehit etmişti. Bu haber kendisine ulaşınca, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) efendimiz şöyle buyurmuştu: “Birinci sahabi, Allah’ın kendisine verdiği ruhsatı tercih etti; onda beis yok. İkincisi ise hakkı açıkça haykırıp onun uğrunda kendisini feda etti. İşte ona mübarek olsun, ne mutlu ona!..”

Bu hadiseyi hatırlatan Hocaefendi, şunları söyledi:

“Adanmış ruhlar ruhsatları kullanmamalı, zalimden özür dilememeli. Özür şöyle dilenir: Deyip ettikleri yalanları, iftiraları, intikam duygularını, hırsızlıklarını, haramîliklerinı itiraf ederek ‘Biz milletten özür diliyoruz!’ derlerse şayet, bu bir yönüyle günah işlemiş bir insanın tevbe etmesi gibidir, Allah onu kabul eder, biz de kabul ederiz. Yoksa onlardan özür dilemek, onlar gibi olmak demektir. Öyle olmaktansa ölmek daha iyidir. Çünkü ölüm hakiki mü’min için şeb-i arûstur.”

445. Nağme: İzzetle Yaşamalı ve Hizmet Ederken Ölmeli!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlara değiniyor:

*O’na yöneldiğimiz, ruhumuzun ufkuna doğru kanat açıp bir üveyk gibi yükseldiğimiz zaman bir hizmet başında olmalıyız.

Hizmet Felsefemizde Maddî Silaha Hiç Yer Olmadı, Olamaz

*Hazreti Halid, son anlarını yaşarken “Ey Yermük, ey Mute, ey Halid’in günleri.. geçin gözümün önünden birer birer!..” der; bir fırtına gibi arkasından koşup durduğu ölümü yatakta karşılıyor olmaktan dolayı inkisarla kıvranır; hıçkıra hıçkıra ağlayışını görüp “Neden ağlıyorsun?” diyen bir sahabîye şöyle cevap verir: “Vücudumda bir para kadar yara almadık yer kalmadı. Senelerce i’la-yı kelimetullah yollarında ölüm kovaladım. Fakat, görüyorsunuz, şimdi eli kolu bağlı, yatakta ölüyorum.” O büyük kahraman rahat döşeğinde ölmeyi kendi adına bir utanma sebebi sayar. Evet, koşarken ölmek.. bir hizmetin başındayken Allah’a yürümek, kanatlanmak!..

*Maddi kılıç kınına girmiş. Sizin hizmet felsefenizde topun, tüfeğin, kılıcın, kalkanın yeri yok. Siz onları kendi düşünce mezarlığınıza gömmüşsünüz çoktan. Onun için silahlı harekete karşı fevkalade duyarlı olmuş ve toplumu uyarmışsınızdır o mevzuda.

*Kur’an’ın elmas düsturlarıyla, akl-ı selim, hiss-i selim ve ruh-u selimin dinamikleriyle, gerçek insan olmanın gerektirdiği şeyler ne ise, o mesajı sunarak -ki ona isterseniz “meseleyi evrensel insanî değerler yörüngesinde götürme” diyebilirsiniz; “insana kendi gerçek değerini hatırlatma yolunda hareket” diyebilirsiniz; “insana bir kere daha ahsen-i takvime mazhariyetini hatırlatma hizmeti, felsefesi, düşüncesi” diyebilirsiniz- işte o istikamette bir hareket halindeyken öteye yürümeli.

*Kulluklardan sıyrılmanın yolu Allah’a samimi kulluktan geçer. Günümüzün insanının, hatta mü’min suretindeki nifaka yelken açmış insanların, kaybettikleri alan da işte bu alandır. Bin türlü şeye kulluk yaptıklarından dolayı yürekten Allah’a kul olamıyorlar.

*İnsanı mutlak huzura kavuşturacak iksir “tevhid”dir.

İzzet, Allah’a, Rasûlü’ne ve Mü’minlere Aittir

*Siz hizmet ederken, dokunacak ve incitecekler; çünkü, ehl-i dünya alternatif istemez. Bütün meziyetlerin kendilerine mal edilmesini ister. Onlara karşı da -incinebilirsiniz- ama gönül koymayın. Nâilî-i Kadîm gibi deyin:

“Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı yâ Rab şâd olsun / Benimçün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun”

(Allahım, şad olmayan şu gönlümü yıkanlar mutlu, mesud ve bahtiyar olsunlar; benim için ‘Murada ermesin!’ diyenler muratlarına kavuşsunlar!..)

*Muvakkat, bir-iki günlük mutluluk için yol yön değiştirmek kaypaklık ve muhakemesizliktir. Öyle olmaktansa izzetle ölmek daha iyidir.

*Münâfıkların önderi Abdullah İbn Übey İbni Selül idi. Peygamberimizin hicretinden önceki liderlik konumu sarsıldığı için, ömrünün sonuna kadar O’nu çekemedi. Her fırsatta mü’minler arasında fitne çıkarmaya çalışır, onların kuvve-i maneviyelerini kırmaya uğraşır, günümüzdeki moda tabirle sürekli algı operasyonları yapardı. Kendisinde izzet ve mü’minlerde zillet tevehhüm eden baş münafık ve hempalarının bir halini Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır:

يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

“Hem derler ki, ‘Medine’ye bir dönelim; göreceksiniz aziz olan, zelil olanı oradan dışarı atacaktır.’ Oysa izzet, Allah’ın, Rasûlü’nün ve mü’minlerindir. Ne var ki münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 63/8)

Bir Mü’min, Münafık Karşısında Asla Boyun Eğmez!..

*Tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde dünden bugüne olagelen şeyler hep olagelmiştir; bugün de olacak bunlar, yarın da olmaya devam edecektir. Öyleyse bize, durduğumuz yerde sâbit-kadem olmak düşer.

*Son ferdine kadar.. Herkesi ifnâ etseler, en son fert bile orada yine merhum Kutup gibi diyecek ki: “Bir mü’min katiyen bir münafıktan özür dilemez!..” Bir mümin bir münafıktan özür dilemez.. ayağına gitmez.. temennada bulunmaz.. “Senin dediğin gibiymiş!” demez.. değişik yâvelere düşmez!..

444. Nağme: Fâili Meçhul Cinâyetler İftirası ve Canlıların Yaşama Hakkı

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetinde şu iki ayet-i kerime ışığında İslam’ın hayata verdiği değeri, adam öldürmenin vebalini ve yaşama hakkına bakışını anlattı:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِنًا إِلاَّ خَطَئًا وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَئًا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلاَّ أَنْ يَصَّدَّقُوا فَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةً فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِنَ اللّهِ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا

“Mü’minin mü’mini öldürmesi olacak iş değildir, ancak yanlışlıkla olursa başka. Kim yanlışlıkla bir mü’mini öldürürse mü’min bir esir (köle) âzad etmesi ve öldürülenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir; ancak onlar diyetten vazgeçip bağışlarsa o başka. Eğer yanlışlıkla öldürülen, kendisi mü’min olmakla birlikte, size düşman bir topluluktan ise, öldürenin mü’min bir köle âzad etmesi gerekir. Eğer öldürülen, aranızda anlaşma bulunan bir topluluktan olursa, vârislerine teslim edilecek bir diyet ile mü’min bir köle âzad etmesi gerekir. Bunları yapmaya gücü yetmeyenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için ard arda iki ay oruç tutması gerekir. Allah alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Nisâ, 4/92)

مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا وَلَقَدْ جَاءَ تْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ ثُمَّ إِنَّ كَثِيرًا مِنْهُم بَعْدَ ذَلِكَ فِي الأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ

“İşte bundan dolayı İsrail oğullarına kitapta şunu bildirdik:Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur. Rasûllerimiz onlara açık âyetler ve deliller getirmişlerdi. Ne var ki onların çoğu bütün bunlardan sonra, hâla yeryüzünde fesat ve cinayette aşırı gitmektedirler.” (Mâide, 5/32)

Bu ilahi beyanların mesajlarını aktarırken sözü son günlerde belli ihanet mahfillerince dillendirilen “fâili meçhul cinayetler iftirası”na getiren Hocaefendi, değil insan öldürmek en küçük bir canlının hayatına kastetmenin bile hakiki mü’minlerden fersah fersah uzak olduğunu söyleyip, kendi hayatına dair çok dikkat çekici misaller verdi.

Muhterem Hocamız 23 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz edeceğimiz hasbihalini şu sözle noktaladı:

“Şimdi kalkıp da ‘Fâili meçhuller arkasında da bunlar var! Falan filanlarla da bunlar anlaşıyor!’ demek suretiyle bir kısım ölçüye, mizana, intizama gelmeyen, endazesiz iddialarda bulunuyorlarsa, inanın topyekün insanlık karşısında kendilerini gülünç duruma düşürüyorlar.”

 

443. Nağme: Ashâb-ı Uhdûd ve Bir Ölüp Bin Dirilenler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu sabahki derste Burûc Sûresi’nin tefsirini tamamladık; bu münasebetle, ikindi sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye Ashab-ı Uhdûd ile alakalı bir soru sorduk.

Malumunuz olduğu üzere, bu mübarek surede şu ayet-i kerimeler de bulunmaktadır:

قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ

“Ayât ve mucizeler zâhir ve bâhir iken, hazırladıkları çukurları, tutuşturulmuş ateşle doldurarak inanmış kimseleri içine atıp yakan, bu esnada hendeklerin çevresinde oturup dinlerinden dönmeleri için müminlere yaptıkları işkenceleri zevkle seyreden o zalimler kahrolsunlar. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin yegane hâkimi, Azîz ve Hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) Allah’a iman etmeleriydi.” (Burûc, 85/4-7)

Evet, Ashab-ı Uhdûd’un kimler olduğu, ne zaman ve nerede yaşadığı hakkında çok değişik rivayetler vardır. Zaten Kur’an da bu hadiseyi yer, zaman ve fâillerini belirtmeden zikretmektedir. Anlaşıldığına göre, dönemin zalim kralı, Allah’a inananları dinlerinden çevirmek, kendi sapık anlayışına döndürmek için onlara eziyet ederdi. Tekili “hadd”, çoğulu “uhdûd” olarak adlandırılan uzunlamasına ve derin hendekler, çukurlar, kanallar kazdırmış ve içlerine büyük ateşler yaktırmıştı. Allah’a imanda ısrar edenleri işkenceden geçirtir, sonra da ateşe attırırdı. Zalim ve avenesi, insanlıktan öylesine uzaklaşmışlardı ki, hendeğin etrafına oturur yaptıkları bu vahşeti zevkle seyrederlerdi.

Kırmızı Bülten.. Fe ni’me ve bihâ (ne güzel ve hoş, baş göz üstüne)!..

Ashab-ı Uhdûd ile alakalı çok önemli hususlara ve alınması gereken ibretlere geçmeden önce sohbetin sonunda yer alan üç paragrafı aktarmak faydalı olacaktır. Muhterem Hocaefendi hasbihalini şu cümlelerle bitirdi:

“Azîmet” (Allah’ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmaya çalışmak) deyip yolunda sabit kadem olan insanlar, cephelerini belli ettiler, bir bünyan-ı marsus (kurşunla perçinlenmiş yapı) gibi birbirlerine kenetlendiler; olup bitenleri sanki geçmişte olmuş vakalarmış gibi gülerek, tebessümle anlatıyorlar. Kendimi katarsam fahirlenme olur ama çoğunuz gibi ben de o arkadaşların yerinde olmak isterdim.

Zannediyorum şimdi Ekrem Bey’in yerinde, Hidayet Bey’in yerinde ve onların arkadaşlarının yerlerinde olmayı arzu eden çok insan vardır. “Onlara oldu da Cenâb-ı Hak neden bu lütfu bizden esirgedi?!.” Hâşâ, Allah esirgemez. Acaba zaafımıza binaen mi Cenâb-ı Hak bizi öyle bir şeye maruz bırakmadı? Zayıf mıydık acaba? Biz göz dolduran bir tavır, bir durum sergilemedik mi acaba bize gelmedi bu mesele?

Bu arada, istidradî şunu da diyeyim: Kırmızı bülten falan.. tuttururlarsa, ederlerse şayet fe ni’me ve bihâ (ne güzel ve hoş, baş göz üstüne)!.. Ama bütün bunlarla bir sindirme meselesi hedefleniyorsa, katiyen bilmeliler ki, hakiki mü’minler hiçbir zaman nifak düşüncesi karşısında eğilmemişler, hele secdeye asla kapanmamışlar, hep dimdik durmuşlardır Allah’ın izni ve inâyetiyle!..

Sevgili arkadaşlar,

Şu konuları göz önünde bulundurmak, aziz Hocamızın bu sohbetini daha iyi anlamaya yardımcı olacaktır:

“Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz.”

Ashab-ı Kirâm’ın ilklerinden Hâbbab bin Eret (radiyallahu anh) İslam dinini tercih ettiği dönemde, Müslümanlığı açığa vurmak, mal, can, izzet ve haysiyetin ayaklar altına alınmasına razı olmak demekti. Buna rağmen Hazreti Habbâb, kimseden korkmadan Allah Rasulü’nden duyduğu yüce hakikatleri anlatmak için fırsat kollardı. Kendisi Ümmü Enmar lakaplı müşrike bir kadının sultası altındaydı; demirciydi, kılıç yapardı. Rasûlullah onu çok sever, zaman zaman yanına çağırır, hususi iltifatta bulunurdu. Bunu öğrenen kadın kızgın demiri alıp o gün için kölesi olan Hazreti Habbâb’ın boynuna sürterek ona işkence etmeye başlamıştı. Daha sonra da henüz 15-20 yaşlarında bir genç olan bu büyük sahabi, boynuna kızgın demirler takılarak kavurucu güneşte bırakılmış, sırtına yakıcı taşlar konulmuş ve bu şekilde derisi eriyinceye kadar işkence edilmişti. Fakat Hazreti Habbab onca ızdırap ve eziyet karşısında bir sabır ve sadakat âbidesi olarak dimdik durmuştu.

Bir gün Hazreti Habbâb, İnsanlığın İftihar Tablosu’na, kendisini dağlayan Ümmü Enmar hakkında şikâyette bulunmuştu da Şefkat Peygamberi “Allahım Habbâb’a yardım et!” diye dua buyurmuştu. Daha birkaç gün geçmeden kadın, dayanılmaz bir baş ağrısına yakalanmıştı. Izdırabından feryâd u figân ediyor; sürekli kafasını yumrukluyordu. Nihayet, kendisine dağlama yaptırmasını tavsiye etmişlerdi. Ümmü Enmar, çaresizce Habbâb (radiyallahu anh)’tan istekte bulunmuş; o da uzun bir süre kızgın demir ile kadının başını dağlamıştı. Cenâb-ı Hak, adeta mazlumun âhının yerde bırakılmadığını ve bazen mahkeme-yi kübraya da havale edilmeden zalimin misliyle cezalandırıldığını göstermişti.

Bir defasında Hazreti Ömer (radiyallahu anh), sahabe efendilerimize müşriklerden çektikleri sıkıntı ve ızdırabları sormuştu. Hazreti Habbab öne çıkarak, “Ya Emirelmü’minîn! Şu sırtıma bak!” demişti. Hazreti Ömer, Habbâb bin Eret’in sırtındaki yara izlerine nazar edince, hayretle “Bugüne kadar böylesini hiç görmemiştim!” mukabelesinde bulunmuştu. Hazreti Habbâb şunu söylemişti: “Müşrikler, benim için bir ateş yaktılar ve beni ateşin içine attılar. Bir adam ayağıyla göğsüme bastı. Ateş her yanımı sardı. İşte o ateşi, en sonunda, vücudumdan eriyen yağ ve sırtımdan akan kan söndürdü.”

Habbab bin Eret (radıyallahu anh), kızgın çakıllar üzerine sırtüstü yatırılıp göğsüne kendinden ağır taşların yüklendiği o günlere dair bir hatırasını anlatır ve der ki: Allah Rasûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım, “Ya Rasûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz.”

“Sabret anneciğim sabret!..”

İhtimal Allah Rasûlü, muzdarip sahabiye, gördüğü işkence cinsinden bir zulmü haber vermiş; sonra da onu müjdelemiş; “Taraklarla etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine de onlar Allah’tan ve dininden vazgeçmezlerdi. Allah va’dini yerine getirecek, güllerinizi açtırıp, bülbüllerinizi öttürecek ama siz acele ediyorsunuz!” demişti. Rivayetlere göre, işte bu münasebetle, Ashab-ı Uhdud’dan da bahseden Burûc Sûresi nazil olmuştu. Bu Surede, Kur’an-ı Kerim, hendekler içinde ateşler yakarak inananları içine atıp sadistçe seyreden o günün Neronları’nın vahşetinden bahsetmekte ve aynı zamanda İslâm milletlerini tahakkümleri ve tasallutları altına alan istismarcı müstemlekecileri işaretlemektedir.

Ashab-ı Uhdud, inananları ateş dolu hendeklere atıp cayır cayır yakarken, biri kucağında, ikisi de eteklerinden tutmuş üç çocuklu bir kadının getirildiği ve dininden dönmezse çocuklarıyla beraber ateşe atılmakla karşı karşıya bırakıldığı da rivayet edilir. Kahraman kadın imanı uğruna çocuklarıyla birlikte ölümü çoktan göze almıştır; işkencelere rağmen dinini terketmez. Bunun üzerine önce büyük çocuğu, sonra diğeri gözlerinin önünde ateşe atılır. Yüreği parçalanan anne, gözyaşı yerine yanaklarından kan akıtır ama ilahi rızayı kazanmak uğruna sabreder. Sıra kendisine geldiğinde bir an tereddüt yaşar; çünkü kucağındaki masum yavrusunu düşünür. Annenin halinde imandan gelen bir vakar, metanet ve sükunet vardır; fakat içinden kopan feryad, Arş-ı A’layı titretir. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk kundaktaki bebeği konuşturur; “Sabret anneciğim sabret. Dininde sebat göster ve bırak kendini ateşe. Çünkü sen Hakk üzerinesin, Allah seninle beraber.”

قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ Müminler affetseler de dine ve imana dokunanların affolunmayacaklarını işaret edercesine Kur’an “kutile” sözüyle “kahroldular, kahrolsunlar, canları çıksın, lanete uğrasınlar” diyor o zalimler hakkında. Müslümanlara komplolar kuranlar, işkenceler edenler, hapishane hapishane dolaştıranlar, ölmeden mezara koymaya uğraşanlar kahrolsunlar. Zaman geçmiş, asırlar değişmiştir ama küfrü temsil eden bütün firavunlar, bütün mütekebbirler, bütün mağrurlar aynı hava içinde olmuşlardır. Değişen sadece işkence şekilleridir. Öncekiler ateşlere atmışlar, testere ile parçalamışlardır; sonrakiler de kendi karakterleri ve zamanlarının usulleri zaviyesinden çeşitli eza ve cefalar yapmışlardır/yapmaktadırlar. Ne ki, bütün zulümlere ve engellemelere, bütün yumruklama ve tekmelemelere rağmen halis müminleri yollarından çevirememişlerdir ve çeviremeyeceklerdir. Tiranlar vurdukça yeni yeni filizler çıkmış, yeni yeni şuleler yanmıştır. İnşaallah, bundan böyle de hiç durmadan filizler yeşerecek ve şuleler parıldayacaktır.

Bir Ölüp Bin DirilenYiğit

Ashab-ı Uhdud’la alâkalı, hemen her tefsir kitabında anlatılan bir vak’a daha vardır. Müslim, Tirmizî ve Ahmed İbn Hanbel’in Müsnedi gibi bir kısım hadis kitaplarına dayanılarak anlatılan hâdise şudur: Bir kralın bir büyücüsü vardır. Yaşı epeyce ilerleyen büyücü, krala “Ömrüm sona yaklaştı. Bana bir çocuk ver de ona büyü öğreteyim.” der ve kralın kendisine verdiği çocuğa büyü öğretmeye başlar. Fakat çocuğun eviyle büyücü arasında bir rahip (henüz İslam gelmeden önce kendi döneminde Allah’ın gönderdiği Peygambere iman edip onun dinine hizmet eden bir bilge) vardır ve çocuk bir gün o rahibin yanına uğrar. Rahibin anlattığı şeyler çocuğun daha çok hoşuna gider.

Bir gün halkın gittiği yol üzerine korkunç bir canavar çıkar. Çocuk yerden bir taş alır ve “Allah’ım, eğer Sen rahibin yaptıklarını büyücünün yaptıklarından daha çok seviyorsan bu hayvanı öldür, insanlar yollarına gitsinler.” diyerek taşı atar. Canavar ölür, insanlar da yollarına giderler. Çocuk bu olayı rahibe anlatınca, rahip “Oğlum, sen şimdi benden üstünsün. Bundan ötürü imtihan edilebilirsin. İmtihan anında beni ele verme.” der. Gün geçtikçe çocuk daha bir seviye kazanır ve meşhur olur; öyle ki körü, abraşı ve diğer hastaları iyileştirmeye başlar. Derken, bir gün kralın âmâ olan bir nedimi de kendisini iyileştirmesi için çocuktan istekte bulunur; çocuğun ona karşı cevabı “Ben kimseyi iyi edemem, ancak Allah iyi eder. Eğer Allah’a inanırsan, O sana şifa verir.” şeklinde olur. İyi olan nedim, kralın yanına gidince, kral hayret eder ve bunu kimin yaptığını sorar. Nedim de, “Rabbim iyi etti.” diye cevap verir. Kralın, “Yani ben mi?” sorusuna ise, “Hayır, benim de Rabbim, senin de Rabbin olan Allah.” cevabını verir. Kral, “Senin benden başka Rabbin mi var?” diye nedime çıkışır ve ona eziyet etmeye başlar.

Yapılan işkenceye dayanamayan nedim, sonunda çocuğun ismini söyler. Kral, çocuğu çağırtıp ondan da aynı cevabı alınca, ona da işkence etmeye başlar ve bu fikrin rahipten çıktığını öğrenir. Kral üçünü de çağırarak dinlerinden dönmelerini ister ve onları ölümle tehdit eder. Bunlar inançlarında ısrar edince, rahibi de, nedimini de testereden geçirir; çocuğa gelince, onu da yüksek bir dağdan aşağıya atmaları için adamlarına teslim eder. Ne var ki çocuk, “Allah’ım, beni bunlardan kurtar.” diye dua edince, dağ sarsılır ve kralın adamları aşağı yuvarlanır.

Adamlardan kurtulan çocuk da, tekrar kralın yanına gelir ve adamlarının başına gelenleri anlatır. Kral, bu kez çocuğu başkalarına teslim eder ve eğer dininden dönmezse onu denizin derin bir yerine atmalarını emreder. Çocuk, duasıyla onlardan da kurtulur ve krala gelerek, söylediklerini yapmadığı sürece kendisini öldüremeyeceğini bildirir. Ardından da insanları bir yere toplayıp, kendisini bir dala asmasını, sonra da torbasından bir ok çıkararak, “Çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla.” diyerek atmasını ve ancak bu şekilde kendisini öldürebileceğini ifade eder. Kral, çocuğun söylediklerini yapar; ok çocuğun bağrına saplanır ve çocuk ölür. Olup bitenleri izleyen halk ise, biz çocuğun Rabbine inandık derler. Bunun üzerine kral, hendekler kazdırıp içlerini ateşle doldurtur ve inananları o hendeklere atar…

Bir dönemde yaşanmış böyle bir hâdise, kendine has şartları göz önünde bulundurulmak suretiyle her asır için önemli mesajlar ihtiva etmektedir. Anlaşılan o ki, o dönemde bir gence el uzatılmış, onunla meşgul olunmuş, sinelerde olgunlaştırılan ilhamlar onun ruhuna boşaltılarak yeni bir toplum ve yeni bir nesle doğru ilk adım atılmış.

Kıssanın kahramanı o gençte bir peygamber mantığı seziliyor; ihtimal o da peygamberlik mânâsına ait bir hakikati temsil ediyordu ve Allah da onu eşrara karşı koruyordu. Öyle ki, teslim edildiği adamların kimisi dağdan aşağı düşüp ölüyor, kimisi de denizde boğulup gidiyordu. Tabiî bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu bir kuvve-i kudsiye sayesinde oluyordu. Ne yapıp yapıp onu öldürmeyi düşünüyorlardı, ama nafile, Allah (celle celâluhu) fırsat vermiyordu. İhtimal biraz da demokratik davranıyor ve çocuğun toplum içinde uyarmış olduğu teveccüh veya bir mânâda fitneden ötürü hemen tepesine binip öldüremiyorlardı. Belki de onu öldürmenin bir kısım içtimaî komplikasyonlar doğurabileceği endişesi de taşınıyordu. Bu mevzuda açık bir şey olmamakla birlikte, bütün bunları satır aralarından çıkarabilmek mümkündür.

Sonra “Halkı topladıktan sonra beni bir dala asacak ve sadağından çektiğin bir oku ‘Çocuğun Allah’ının adıyla’ deyip atacaksın.” diyor. Ve şehit olup gidiyor; şehit olup gidiyor ama değerini bularak gidiyor; geride bıraktığı ses, arkadakilere yetip artıyor; madde temelinden sarsılıyor ve Allah’ın varlığı bütün vicdanlarda duyuluyor. (Son kısım Prizma-4 kitabından alınmıştır.)

***

[1] Bkz. Bürûc sûresi, 85/4-9.

[2] Ashab-ı Uhdûd kıssası için bkz.: Müslim, zühd 73; Tirmizî, tefsîru sûre (85); Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/17.

 

442. Nağme: Ölümü Vuslat Görenler Zindanı Pire Isırması Bilirler!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Malumunuz olduğu üzere, hemen herkes bugün ülke çapında 400 kişinin gözaltına alınacağı ve bunların yüz ellisinin gazeteci olduğu haberini konuşuyor. Zaman, Bugün ve Taraf gazetelerinin genel yayın yönetmenlerinin yanı sıra merkez ve muhalif medyadan gazetecilerin hedeflendiği söyleniyor.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önceki sohbetine bu haberle alakalı cümlelerle başladı ve Hizmet gönüllülerinin genel mülahazalarını anlattı.

*Ölüm üzerlerine yedi başlı bir canavar şeklinde gelse, onlar o kapıyı dosta vuslat kapısı gördüklerinden tebessümle karşılarlar. Ölüme böyle bakan insanları onun berisindeki tehlikeler hiç endişelendiremez ki!.. İçeriye atacaklarmış!.. Zannediyorum, dün içeriye attıkları insanlar meseleyi Kur’an okuyarak ve gülerek karşıladıkları gibi yarın öbür gün içeriye atacakları insanlar da öyle karşılayacaklardır. Onlar da ölümü -Firavun’un karşısında- Seyyidina Hazreti Musa gibi gülerek karşılayacaklardır. Gözü dönmüş dinsiz ve densizlerin tecavüzleri karşısında ölümü gülerek karşılayan Hazreti Zekeriya, Hazreti Yahya ve Hazreti Mesih gibi gülerek karşılayacaklardır.

*Hazreti Üstad diyor ki: “İman hem nurdur hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir.”

*Hiçbir peygamber Nemrutlara ve Firavunların işlerini kolaylaştırmamıştır. Zâlimin işini kolaylaştırmak da vebaldir.

*Kim Allah için olursa, Allah da onun için olur.

*Biz ölüme öteden beri şeb-i arûs (düğün gecesi) nazarıyla baktık.

Muhterem Hocamız, başlıklarına işaret ettiğimiz mevzular üzerinde durduktan sonra kendisine şu soruyu tevcih ettik:

Soru: Özellikle sosyal medyada yeni bir algı operasyonundan bahsediliyor. Onca üst üste komploya ilaveten birkaç aydır pek çok masum insan gözaltına alındı, tutuklandı ve şimdi bunların artarak devam edeceği konuşuluyor. Bu türlü hadiseler karşısında hem birinci dereceden mağdurların hem de onları tanıyan ve sevenlerin mü’mince tavırları nasıl olmalıdır?

Bu soruya cevap sadedinde, Hocaefendi, şu mevzulara temas etti:

*Çok önemli hakikatlere gönül vermiş insanlar iğne ucuyla iğnelenme gibi bu türlü hadiseler karşısında ne ürker, ne titrer, ne de bir refleksle ona karşılık vermeye çalışırlar. Çünkü onlar öyle ciddi meselelere konsantre olmuşlardır ki, değil bu türlü şeyler, Mus’ab b. Umeyr gibi, bir kılıç darbesiyle bir kolunu indirseler, başka bir kılıç darbesiyle öbür kolunu indirseler, bu defa da başını uzatacak “İnsanlığın İftihar Tablosu’na bir şey olmasın!” diyeceklerdir.

*Meseleye bu zaviyeden bakan insanlar, zannediyorum, bu türlü ayak oyunları karşısında katiyen ve katibeten paniğe kapılmazlar. Paniğe kapılmak şöyle dursun, “Cenâb-ı Allah bizi imtihan ediyor bu türlü şeylerle. İnşaallah bunlar bizim arınmamıza vesile olacaktır.” derler. Zira değişik bela ve musibetler karşısında -ki onlara sabır da sabrın türlerindendir- dayanma bir ibadettir. İnsana -menfi yönden- öyle sevap kazandırır ki, insan namaz kılmakla o sevabı elde edemeyebilir, hacca gitmekle o sevabı elde edemeyebilir. Bela ve musibetler başına sağanak sağanak yağdığı zaman “Küfür ve dalalet dışında her hal için Allah’a sonsuz hamd ü sena olsun!” diyebilme çok önemlidir.

*Meseleye bu şekilde kilitlenmiş bir insan, pire ya da kene ısırması nev’inden bu türlü şeyler karşısında katiyen sarsıntı yaşamaz. Zaten sarsıntı yaşamayanlar da yaşanmayacağını fiilen gösterdiler. O bacılarımız ellerinde Kur’an-ı Kerim adliyenin/hapishanenin önünde Kur’an okudular. İçeriye atılanlar dar hücrede teravih namazını bile aksatmadılar. Orada kuru yerlerde yataksız, yorgansız, döşeksiz yattılar ama katiyen şikâyet etmediler. Bu halleriyle hem imanlarının gereğini -nifaka karşı- ortaya koydular hem de arkadan birilerinin başına bu türlü hadiseler gelirse, yapmaları gerekli olan şeyler mevzuunda ders verdiler. “İşte böyle olacak!” dediler. İçeriye giren içeriye girecek. Onun akraba ve taallukâtı, annesi, babası, kardeşi, evladı, eşi, dostu.. onlar da fevkalade bir metanetle bu meseleyi karşılayacak, katiyen sarsıntıya meydan vermeyecekler.

*O dışarıdakiler adeta içeridekilere imrendiler; “Bizi de alsınlar, orada medrese-i Yusufiyeyi beraber paylaşalım!” dediler. Allah’a bu ölçüde inanmayan insanlar bunun nasıl bir zevk-i ruhani ifade ettiğini bilemezler!.. Nasıl adeta cennete girmiş gibi bir neşve vesilesi olduğunu bilemezler!..

*Yapılan tamamen insanları psikolojik bozgunluğa sevketme maksadına matuf. Günümüzün moda tabiriyle, algı operasyonu.. ve korkutma, sindirme.. bilemiyorlar ki, onlar üzerlerine geldikçe bunlar güçlenecekler, tıpkı mikroplar üzerine gelip durdukça insanın immun sisteminin güçlenmesi gibi. Bilmiyorlar ki, yumruklandıkça güçlenir iman etmiş insanlar. Bilmiyorlar ki balyozlandıkça bunlar çelikleşirler. Bilmiyorlar ki, ayaklar altında ezildikçe, Allah’ın izin ve inayetiyle, granitleşirler ve parçalanıp bölünmezler.

*Birinci dereceden mağdurların yakınları ve sevenleri hiçbir şey olmamış gibi davranmalı. Cenâb-ı Hakk’a samimi kalble, daha derin bir keyfiyette teveccüh etmeli. Kur’an’a sımsıkı sarılmalı. Teheccüd namazını bugüne kadar aksatmışlarsa onu artık tam eda etmeli. Teheccüd namazlarını dualarla taçlandırmalı. Enbiyâ ve asfiyanın maruz kaldığı şeylere bizi maruz bıraktığından dolayı Allah’a hamd etmeli.

*İçten içe üzülme olabilir fakat iradenin hakkını vererek onu baskı altına almamız gerekir. Meşguliyetlerimizi biraz daha artırarak elimizi kolumuzu bağlayacak duygulardan sıyrılmamız icap eder. “Ben usanmam gözümün nuru cefadan amma / Ne kadar olsa cefadan usanır candır bu!” (Keçecizade) Biz de insanız; bir tekme yiyince sarsıntı olması normaldir; fakat sarsılıp kalmamamız lazım. Hadiseleri “Hizmet’te daha hızlı yürüyün!..” ikazı şeklindeki dürtmeler olarak değerlendirmemiz lazım.

*Bir gün gelecek, siz istemeseniz de, onlar ettiklerini bulacaklar. Siz de Allah’ın izni ve inayetiyle murat ettiğiniz şeye nail olacaksınız. Sonra, bugün o arkadaşların, onların ailelerinin ve yakınlarının çektikleri sıkıntıları geçmişte yaşanmış birer menkıbe şeklinde anlatıp güleceksiniz.

441. Nağme: Allah’ın Bilmesi Sana Yetmez mi?

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önceki hasbihalinde şu hususlar üzerinde durdu:

*Ne celâlin cefâsı ne cemâlin rengârenk tecellisi/sefâsı insanı değiştirmemeli; o ciddi bir ufuk birliği içinde hep O’na müteveccih olmalı.

*Hizmette önde ücrette gerilerin gerisinde bulunmalı.. bir başka deyişle, hizmette Fatih, ücrette Ulubatlı Hasan gibi olmalı. Fatih gibi hizmet etmeli, Ulubatlı Hasan gibi ruhunun ufkuna yürümeli.

*Böyle dönemlerde hiçbir şey olmamış gibi hizmete devam etmek, hatta hızı biraz daha artırmak çok önemlidir. Şu kadar var ki, hız ikiye katlanırken o ölçüde de tedbir, temkin ve teyakkuz artırılmalıdır.

*Eskiden sadece temel değerlerinize düşman olanlar sizin karşınıza çıkıyorlardı fakat şimdi Abdullah İbni Übeyy İbni Selüllerle kuşatılmışsınız gibi bir hal var. Bugün -bazıları itibarıyla- bir nifak şebekesiyle karşı karşıya bulunulduğunu hatırdan dûr etmemek lazım.

*Selef-i sâlihîn tarafından zamanınıza kadar taşınıp omuzunuza yüklenmiş emanetleri muhafaza etmek için gereken bütün tedbirleri almak zorundasınız.

*Tam bir tecrid ve tecerrüd düşüncesi içinde her şeyi tâlî görerek sadece aslî olana yoğunlaşmak gerekmektedir. Aslî olan nedir? Mefkûre ve ruh âbidemizin ikâmesi…

*Ölesiye hizmet etmek fakat ücrete ve mükâfata dilbeste olmamak lazım. Hizmette bir kısım beklentilere girmek o işi akim bırakır.

*Yetiş imdada, yetiş ki yangın var!..

*Bugün aklıma geldi ki, hizmet eden insanlar hayatlarının sonuna doğru ad ve unvanlarını değiştirsin, kendilerini bilinmezlik ırmağına salsınlar!..

*Öbür tarafta hayırla yâd edilmedikten sonra burada sena edilip anılmanın hiçbir manası/kıymeti yoktur.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün namazını oturarak kılıyordu. İkâme ettiği nafile bir namazdı. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), namazdan sonra sordu: “Yâ Rasûlallah! Bir rahatsızlığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz?” Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi: “El-Cû’ yâ Ebâ Hüreyre! Günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık takatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.”

*Mü’min, insanlar arasında yâd edilme sevdasına tutulmamalı, hatta kendini unutturmalı. Her şeyi bilen ve asla unutmayan Zât’ın bilmesini yeterli görmeli.

*“Nasıl yaşarsanız öyle ölür, nasıl ölürseniz öyle diriltilir ve haşredilirsiniz.”

*İnsanın gözleri dünyaya ne kadar açıksa, öteye o ölçüde gözleri açık gider. Hazreti Üstad’ın doktorluğunu yapmış olan Sadullah Ağabey, “Kızımı gelin edemedim.. oğlumu everemedim.” diye diye ölen ve ruhunu teslim ettikten sonra sol gözü bir türlü kapanmayan bir hastasının halini yorumlarken demişti ki: “Sol göz dünyaya, sağ göz âhirete bakar. Tûl-i emel ile, dünyada daha yapacak işleri olduğunu düşünerek öldüğünden sol gözü açık gitti.”

*İki gözünü de dünyaya teksif eden ahireti göremez. Hâlbuki dünyaya dünyalığı ahirete de ebediliği ölçüsünde teveccüh etmek lazımdır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا

“Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas sûresi, 28/77) Bu âyet-i kerimede Kur’ân, “Ahiret yurdunu ara” derken “ibtiğâ” fiilini kullanıyor ki bu, “Bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete, ahiret kadar değer ver!” demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama” esasına bağlı kalınmalıdır.

440. Nağme: Bir İlâhî Âdet: Tedrîcîlik

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Cenâb-ı Allah, kâinâttaki her şeyi “Ol!” deyivermekle en mükemmel şekilde varlığa erdirebileceği halde, bütün mekânın ve eşyanın mevcudiyetinin belli vakitlere bağlanmasını; mahlukâtın yavaş yavaş ve adım adım varlık sahasına çıkıp belli bir zaman içinde olgunlaşmasını murat buyurmuştur. Evet, varlık âleminde her şey takdîr-i ilahî ile belirlenen bir süreye bağlı olarak şekilden şekle, tavırdan tavra intikâl ettikten sonra belli bir vaziyete ulaşmaktadır. Zaman, eşyanın üzerinde tesirini icra etmekte ve hadiseler, zamanın keskin dişleri arasında öğütüle öğütüle meydana gelmektedir.

Muhterem Hocaefendi’nin ifadeleriyle: “Ol!” dediğinde cihanları bir kerede var eden Kudreti Sonsuz, kâinatı altı zamanda yaratıyor.. insanı, çağlar ve çağlar geçtikten sonra varlığa nezarete memur ediyor.. yavruyu anne karnında –hem de onca çile ve onca ızdırapla– aylarca tutuyor.. yumurtadan civcive olan o minik mesafeyi haftalar içine serpiyor ve uzatıyor.. deniz derinliklerinde mercana, ne kanlar ne kanlar kusturuyor; kusturuyor da ondan sonra gün yüzüne çıkma vizesi veriyor.. suları bir sırlı teenni ile bulutlaştırıyor; bulutları akıl almaz bir takdirle damlalaştırıp yerin bağrına indiriyor.. zeminin bağ ve bahçelerini zamanın tığına takıp, mevsim atkıları arasında ve sabırla bir dantela gibi örüyor; örüyor ve bize ilâhî ahlâkı talim ediyor…

Bu ilahî ahlak, Kur’an-ı Kerim’in ceste ceste inen ayetlerinde ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun tebliğ metodunda da kendisini gösteriyor. Emir ve yasaklar, bir başka ifade ile teklifî hükümler birden bire değil, belli zaman aralıkları ile nazil oluyor. İlahî emirlerden önce adeta kalb ve kafalar rehabilite edilerek her şeyi kabule hazır hale getiriliyor.

İşte, bu ilahi âdete, Kur’an-ı Kerim’in tenzil keyfiyetine ve Efendimiz’in tebliğdeki üslubunun önemli bir derinliğine “tedrîcîlik” deniliyor. Tedrîc; adım adım, azar azar, derece derece ilerlemek manasına geliyor. Hadiselerin yavaş yavaş, mertebe mertebe, zaman zaman ve belli bir vakte bağlı şekilde cereyan etmesine “tedrîciyye” (tedrîcîlik) adı veriliyor.

İnsanın, özellikle de her mefkure kahramanının, çevresinde bir nizam dahilinde meydana gelen hâdiselerden ders alması, sebep ve netice münasebetini gözetmesi ve eşyâ arasında bulunan tertibe riayet etmesi gerekiyor. Fıtratta carî kanunları görmezlikten gelmemesi; sebepleri gözetmeden netice beklememesi; zamana ve mesafelere karşı tahammülsüz davranarak birkaç merdiveni birden atlamaya yeltenmemesi icap ediyor.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bir makalesinde “Çocuksu ve aceleci ruhlar, bu teenniyi nasıl telakki ederlerse etsinler ezelden beri ilâhî âdetler, var olduğu günden bu yana tekvînî emirler, hep böyle cereyan etmiş, böyle cereyan ediyor ve böyle cereyan edecektir. Beklenen her şey olacaktır ve O’nun vaad ettiği günler doğacaktır; ama bu, kaderle tespit edilen ölçüler içinde olacak ve mevsimi geldiği zaman doğacaktır.” diyor.

Bu hakikatlerden hareketle aziz Hocamıza şu soruyu tevcih ettik:

“Ezelden beri ilâhî âdetlerin ve var olduğu günden bu yana tekvînî emirlerin hep bir teennî ve tedrîcîlik üzere cereyan ettiği anlatılıyor. Hem tekvînî hem de teşrîî emirlerdeki bu tedrîcîlik ferdî ve ictimâî hayatta denge adına bize neler ifade etmektedir?”

Bu sorunun cevabını, mukaddime faslıyla beraber 36:53 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

439. Nağme: İltifat Çağrısı ve Vuslat Koridoru: Ölüm

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetine merhum kardeşi Seyfullah (Sıbgatullah) Ağabey’in vefatının hatırlattıklarıyla başladı.

Bir süre sonra Hocamıza şu suali sorduk:

“Ölümün sevimli yüzünü anlatan geçen Cuma Hutbesi’nde, mevtin, müstakîm ruhlar için bir iltifat çağrısı ve iç içe vuslatlar koridoruna girme olduğu ifade edildi. Ölümün bir iltifat çağrısı olması ne demektir? İç içe vuslatlardan maksat nedir?”

İlk bölümü ve cevap faslını beraberce 23:39 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

438. Nağme: Algı Operasyonları ve Hevâ Yılanına Karşı Mücadele

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetine Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin tehditler karşısındaki cesaret, tevekkül ve Hakk’a teslimiyetlerinden bahis açarak başladı.

Normal şartlarda insanın ürkeceği, korkacağı ve telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı yer ve hallerde bile Sahabe efendilerimizin

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

deyip metafizik gerilim içinde beklemeye durduklarını anlattı. Kur’an-ı Kerim’de iman kuvveti ve Allah’a teslimiyet sayesinde asla sarsıntı yaşamayan müminlerin sena edildiğini, ezcümle şöyle dendiğini vurguladı:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/173)

Muhterem Hocamız bu konuyu şerh ederken şunları söyledi:

“El-alem senin mumlarını söndürüyorsa, projektör peşinde olmalısın, yakmalısın onların gözlerini kamaştıracak ve yaptıklarına bin pişman edecek şekilde.”

“Durma, düşmenin önüne geçilmez, en korkunç, en insafsız sebebidir. Duranlar dökülürler. Durmamak lazım. Tekvinî emirlerde Allah (celle celaluhu) o koca sistemleri sürekli hareket ettiriyor. Her şey hareket ediyor. “Allah, her an çok farklı icraatta bulunur.” Allah ahlakıyla ahlaklanın. Bütün imkânlar, çareler, sebepler elinizden silinip gitse, yeniden sebepler bularak, icat ederek her an ayrı bir şe’nde bulunmak keyfiyetini sergilemelisiniz. Yoksa zaman, dişleri arasına alır, ‘Siz bana göre değilsiniz’ der, çiğner, atar.”

“Ümitsizlik ve çaresizliğe düşmemeli.. ruha felç yaşatmamalı!.. Günümüzde çokça yapılan algı operasyonları sizde o duyguyu hâsıl etmek için yapıldı. ‘Böyle yaparak bunları dağıtabilir miyiz?’ Yahu neyi dağıtıyorsunuz? İmana, Kur’an’a gönül vermiş ve Muhasibî ifadesiyle “Kur’ânî mantıkîlik” içinde bir araya gelmiş insanlar riyâha maruz tibn-i bîkarar (rüzgârın önünde o yana bu yana savrulan bir kuru yaprak/saman çöpü) değil ki hemen bir esintiyle savrulup sağa-sola gitsin. Kocaman kocaman çınarları deviren rüzgârlar bile -Allah’ın izniyle- onlardan bir yaprak koparamaz.”

“Korkan kendi iradesini felç eder. Hem ölüm bizim için Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’ine girmeye ve cemal-i bâ-kemalini müşahede etmeye vesile ise, zalimlerin eliyle gelmesi bizi sevindirir. Mesele o şekilde bile böyle karşılanıyorsa (nihayet ölüme dahi böyle bakılıyorsa), yedi cihan bilmeli ki, bu meseleye bu şekilde gönül vermiş insanlarla (başa çıkılamaz); Rabb’in inâyeti, kilâeti, vekâleti, hıfzı, hırzı ve hısn-ı hasîni ile kimse onlara bir şey yapamaz.”

Hocaefendi bu konudaki sözlerini tamamlayınca hevâ ile ilgili bir sual sorduk. Zira geçen sabah tefsir dersinde,

وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى

“Ama kim de Rabbinin divanında durmaktan korkarsa ve nefsini hevâ ve hevese uymaktan dizginlerse, onun varacağı yer de olsa olsa cennettir!” (Nâziât, 79/40-41) ayet-i kerimeleri üzerinde durulurken, Fudayl bin Iyaz hazretlerinin şu sözü zikredilmişti:

“Amellerin en faziletlisi hevâya muhalefet etmektir.”

Muhterem Hocamıza “Hevâya muhalefetten maksat nedir ve bu hangi hususları içerir?” sorusunu tevcih ettik.

Özetlediğimiz giriş kısmı ve bu soruya verilen cevap faslını 33 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

437. Nağme: Hocaefendi’nin Müzakere Aşkı ve Ders Halkası

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 1980 ihtilalinde altı sene sürekli yer değiştirmek zorunda kaldığı dönemde bile oradan oraya arabayla giderken tek kişiye olsun ders anlatmaktan dûr olmadı. Halkasındaki talebe sayısı bazen üç bazen beş, kimi zaman elli kimi zaman yüz oldu. O, altmış küsur yıldır talim ve tedrisle meşgul bulunduğu ve bunu çok önemli bir vazife saydığı gibi, bugün de her türlü probleme rağmen bir grup ilahiyat mezunu talebeye ders veriyor.

Muhterem Hocaefendi’nin onca senedir devam eden rahle-i tedrisinde dönem dönem farklı sahalarda eserler okundu ve zaman zaman değişik okuma usulleri takip edildi. Bu cümleden olarak, 31 Mart 2010 tarihinde müzâkereli tefsir ve fıkıh okumaya başladık.

Her günkü dersin ilk bölümünde (ikinci bölüm aynı metotla fıkıh dersine ya da kitap özetlerine ayrılıyor) önce tefsirleri müzakere edilecek olan ayetleri okuyoruz; sonra o ilahî beyanların meallerini çeşitli kitaplardan karşılaştırıp Hocamızın tercihlerini kaydediyoruz.

Akabinde merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı eserinden ilgili yerleri kelime kelime okuyoruz. Onu müteakiben her arkadaşımız kendi elinde tuttuğu tefsir kitabından farklı hususları, açıklamaları, nükteleri dile getiriyor. Nihayet, muhterem Hocamız hem aralarda açıklamalar yapıyor hem de arz edilen tevcihler içinde en uygun olanlarına işaretlerde bulunuyor.

Tefsir müzakeresi için her bir arkadaşımızın mesul olduğu eserlerden bazıları şunlar:

İmam Mâturîdî “Te’vilâtü’l-Kur’ân”; Zemahşerî “Keşşâf”; Fahreddin Râzî “Mefâtihu’l-Gayb”; Beyzâvî “Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl”; Ebu Hayyân “Bahru’l-Muhît”; Ebu’s-Suûd “İrşâdu Akli’s-Selîm ilâ Mezâyâ-i Kitâbi’l-Kerim”; Tantavî Cevherî “el-Cevâhir fî Tefsiri’l-Kur’âni’l-Kerim”; Seyyid Kutup “Fî Zilâli’l-Kur’ân”; Molla Bedreddin Sancar “Ebdau’l-Beyân”; Kurtubî “el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân”; Şihâbuddin Âlûsî “Rûhu’l-Meânî”; İmam Suyûtî “Durru’l-Mensûr”; İsmail Hakkı Bursevî “Rûhu’l-Beyân”; Ebu Hasan Burhâneddin Bikâî “Nazmu’d-Durer fîtenâsubi’l-Âyâti ve’s-Suver”; Muhammed Cerir Taberî “Câmiu’l-Beyân”; Diyanet Tefsiri “Kur’ân Yolu”; Molla Halil Es-Si’ırdî “Basîratu’l-Kulûb fî Kelâmi Allâmi’l-Ğuyûb”; Vehbi Efendi “Hulâsâtu’l-Beyân”; Vahîduddin Han “Tezkîru’l-Kur’ân”; Muhammed b. Ali Eş-Şevkânî “Fethu’l-Kadîr”; Said Havva “el-Esas fi’t-Tefsîr”; Zağlul en-Neccâr “Tefsiru’l-âyâti’l-kevniyye”; Aliyyu’l-Kârî “Envaru’l-Kur’ân ve Esraru’l-Furkan”; İbn Kesir “Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azîm” ve Bediüzzaman Said Nursî “Risale-i Nur Külliyatı”

Merak edenler olduğu için belirtelim: Dersi mescidde yaptığımız ve Kur’an tefsiri okuduğumuz için geleneğe uygun şekilde -dizlerinde rahatsızlık olanlarımız hariç- yere oturup rahle kullanıyoruz. Mescid adabını gözeterek -genellikle- ders boyunca “takke” takıyoruz.

Muhterem Hocamızı ders talim ettiği esnada ilk defa görenlerin çok şaşırdığı hususlardan biri de ondaki lügate bakma ve sözlüklerle haşir neşir olma hassasiyeti. Hocaefendi zaman zaman “Sizleri bilmiyorum; ama ben her gün sözlükten birkaç kelimeye bakarım.” diyor. Dilin doğru öğrenilmesi ve kelimelerin nüanslarıyla bellenmesi adına talebelerinin de sık sık lügate başvurma alışkanlığını kazanmalarını istiyor.

Ders sırasında “el-Müncid” devamlı hazır bulunur. Hocamız, ihtiyaç anında “Lisanu’l-Arab”, “Tacu’l-arûs”, “en-Nihaye fi garibi’l-hadîs” gibi kaynaklara da müracaat ediyor. Arapça bir kelimenin Türkçe karşılığını bulmak için Âsım Efendi’nin “Kamus-u Okyanus” ve “Ahter-i Kebîr” gibi lügatlere başvuruyor. Farsça kelimeler için daha çok “Ferheng-i Farisî” gibi lügatlere bakıyor. “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” adlı 3 ciltlik lügati ve “Ötüken Türkçe Sözlük”ü beğeniyor, sık sık bunlara başvuruyor. Hocaefendi, mahallî diller ve lehçelerle alâkalı sözlük çalışmalarını da çok önemli, ciddi ve takdire değer gayretler olarak görüyor; kitaplığımızdaki “Derleme Sözlüğü” en çok istifade edilen eserler arasında bulunuyor.

Fıkıh dersinde ise, ana kitap olarak Ali el-Kârî Hazretleri’nin (1606), “Fethu Bâbi’l-inaye bi şerhi’n-Nukaye” adlı -Hanefi fıkhı merkezli dört mezhebi delilleriyle birlikte mukayeseli ele alan- eserini (Arapça okuyup tercüme yaparak) kelime kelime takip ediyoruz.

“Fethu Bâbi’l-inaye bi şerhi’n-Nukaye” adlı eserle mukayeseli olarak okunan diğer kitaplardan bazıları şunlar:

Sadru’ş-Şerîa “el-Vikaye”; Burhanettin Maze “el-Muhîtü’l-Burhanî”; Mergınani “Hidaye”; Şeyhzade “Mecmau’l-Enhur”; İbn-i Abidin “Haşiyetü Reddi’l-Muhtar”; İbn-i Abidin “Haşiyetü Reddi’l-Muhtar”; İbn-i Abidinzade “Hediyyetü’l-Alaiyye”; Vehbe Zuhayli “el-Fıkhu’l-İslamî ve Edilletuhu”; Heyet “Diyanet İslâm İlmihali”; Esad Muhammed Saîd Sağarcî “el-Fıkhu’l-Hanefî ve edilletuhu”; Ömer Nasuhi Bilmen “Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu”.

Ders halkamızda farklı ülkelerden arkadaşlarımız da var. Türkçe öğrenmenin yanı sıra İlahiyat eğitimi de alıp aramıza katılanlardan ikisi: Almanya’dan Gökhan ve Hindistan’dan İ’caz Hocalarımız. Ayrıca, Kazakistan’dan Albert (Alparslan), Mısır’dan Salih ve Kırgızistan’dan Nurullah kardeşlerimiz de Türkçe ve İlahiyat eğitimi aldıktan sonra halkamıza dâhil olan arkadaşlarımızdan.

Bu nağmede, muhterem Hocaefendi’nin ders üslubu ve halka-yı tedrîsi ile alakalı bir fikir verebilmek için yaklaşık iki saat süren günlük dersten kısa bazı bölümleri paylaşıyoruz.

Ders halkası olarak dualarınızı muntazırız.

Hürmetle…

436. Nağme: Sızıntı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Sızıntı Dergisi, -muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ifadesiyle- yıllardan beri yer yer ruhumuzun heyecanlarını seslendiren bir dil, zaman zaman da bizi ruh kökümüzle irtibatlandıran bir dal oldu ve bize bir hayli turfanda meyveler sundu.

 Dünkü sohbette Sızıntı’ya bir vefa ifadesi olarak şu suali sorduk:

“Senelerdir hissiyatımıza tercüman olan Sızıntı Dergisi hangi şartlarda ve hangi mülahazalarla yayın hayatına başlamıştı? Sızıntı’dan maksat hâsıl olmuş mudur? Ondan daha ziyade istifade edebilmenin vesileleri nelerdir?”

Bu nağmede işte bu sorunun cevabını bulacaksınız.

Muhterem Hocamız, bir defasında şöyle demişti:

“Elinizdeki bu dergi (Sızıntı) ile hizmet edenler, yaptıkları vazifeyi onun tirajıyla sınırlı görürlerse aldanmış olurlar. Zira o, muhteva zenginliği, tertip-tanzim güzelliği ve ilimleri ele alıştaki yenilikleri itibarıyla, kendisini misal olarak kabul eden bütün mecmuaların ruhuna girip onlarla yaşadığından, bütününün sayısına denk tirajı olduğu söylenebilir.”

Bu itibarla, Sızıntı için tiraj kaygısı söz konusu değildir;  o inşaAllah bundan sonra da dünya ve ukbâyı birden kucaklayan yumuşak ve asude iklimiyle en çok okunan, sevilen, kabul edilen ve elden ele gezdirilen mevkutelerin başında gelecektir.

Şu kadar var ki, çağına hitap ettiği aynı anda ruhunu da koruyan ve daha uzun süre sesimize-soluğumuza tercüman olacağını haliyle ortaya koyan Sızıntı’yı daha çok insana ulaştırmak ve başkalarının da ondan istifadesini sağlamak onu sevenlerin vazifesi olsa gerektir.

435. Nağme: Öncüler ve Hacı Arif Çağan Ağabey

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Dünkü dersimiz hüzünlü başladı ve mahzun devam etti; zira, Hacı Arif Çağan Beyefendi’nin Hakk’a yürüdüğü haberini aldık.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ders boyunca birkaç defa sözü Merhum’a getirdi; dostunun güzel hasletlerini ve onunla olan hatıralarını anlattı.

İkindi namazını müteakip her dönemin ilklerinin diğer insanlardan daha faziletli sayıldıkları, zira onların -vesile olmaları açısından- geriden gelenlerin sevaplarından da nasiplendikleri mülahazasından hareketle Hizmet’in öncüleriyle alakalı bir sual sorduk. Bu cümleden olarak, Hacı Arif Ağabeyi de bir kere daha hayırla yâd etmek istedik.

Muhterem Hocamız, sâbikûn u evvelûnu büyük yapan hususlar arasında yokluk günlerinde davaya sahip çıkmalarını ve ortaya koydukları hizmetlere mukabil hiçbir beklenti içinde olmamalarını özellikle vurguladı. Hem ahirete yürümüş hem de hâlâ hizmette koşturan bahtiyar ruhlardan misaller verdi.

Çok sevdiği bir dostunun dar-ı bekaya irtihalinin yanı sıra gurbette bulunduğu için cenaze merasimine de iştirak edemeyecek olmasının üzüntüsünü yaşayan Hocaefendi daha önce birkaç defa olduğu gibi yine “Hiç olmazsa gıyabî namaz kılıp dua edelim” dedi ve cenaze namazını kendisi kıldırdı.

Bu nağmede hem sohbeti hem de cenaze namazında kaydettiğimiz görüntüyü arz ediyoruz.

Merhum Hacı Arif Çağan Ağabeyimize Mevlâ-yı Müteal’den sonsuz rahmet ve mağfiret diliyor, başta aile fertleri olmak üzere, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye, rahmetlinin yakınlarına ve bütün dostlarına sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

Bu videonun o kıymetli insan için duaya  vesile olması recasıyla…

434. Nağme: Bir İ’câz Hecelemesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Malumunuz olduğu üzere, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yeni bir kitabı çıktı.

Kur’ân’ın belagat ve i’câzının muhteşemliği.. ilahî beyanda Mü’min, kafir ve münafıkların karakteristik özellikleri.. ayetlerde seçilen kelimelerin dil incelikleri, müfredat manaları, harflerin işaret ettiği açık ve kapalı anlamlar.. ayet ve kelimelerin birbiriyle olan münasebeti… gibi konulara Bakara Sûresi’nin ilk yirmi beş ayeti ışığında ilmî bir bakışı içeren eser “Bir İ’câz Hecelemesi” ismiyle neşredildi.

Muhterem Hocaefendi’ye, 70’li yıllarda cami kürsüsünde başlayıp daha sonra bir grup ilahiyat talebesiyle devam eden ve mezkûr kitabın ortaya çıkmasına vesile olan derslerin arkasındaki sâiki, Hocamızın derse nasıl hazırlandığını, o günkü şartları ve eserde gözetilen hususları sorduk.

22:33 dakikalık bu hasbihali ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyor; “Bir İ’câz Hecelemesi” kitabının çok hayırlara vesile olmasını diliyor; Cenâb-ı Hak’tan Kur’ân’ın sırlarını bizlere de açmasını niyaz ediyoruz.

Hürmetle…

433. Nağme: Parti Kurma Mülahazamız Hiç Olmadı, Olmayacak!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Hizmet Hareketi’ni kendi istediği yöne sevk edemeyen bazı çevreler, Hizmet fertlerinin sosyal hayat ve siyasetle ilgili tenkit, istek ve izahlarını siyasete dalmak olarak yorumlamakta ve zaman zaman “Siyaset yapmak istiyorsanız, siz de bir parti kurun!” demagojisini seslendirmektedirler. Hemen her seçim döneminde Hizmet’in bir partiyle anlaştığı iftirasını bir kere daha ısıtıp dolaşıma sokmakta; hatta Camia genişleyip güçlendikçe “Parti kuruluyor!” şayiasını manşetlere taşımakta ve sanki asıl gaye, nihai hedef oymuş gibi yayın yapmaktadırlar.

Son günlerde özellikle “zift medyası” ve çevresinin bir kere daha aynı yalanlara sarıldığı görülmektedir. İhtimal, hem muhalif görünümlü her hareketi anında boğmak hem de çamurlu fırçalarıyla Camia’ya bir leke daha bulaştırmak maksadıyla, yeni kurulan parti ya da partileri Hizmet’le ilişkilendirmek için çırpınmaktadırlar.

Hizmet gönüllülerinin hemen her fırsatta bu iddiaları yalanlamalarına ve “parti kurma gibi bir düşüncelerinin hiç olmadığını ve bundan sonra da asla olmayacağını” defaatle ikrar etmelerine rağmen asılsız isnatlarından ve iftira dolu beyanlarından vazgeçmemektedirler.

Böyle kötü bir kasıtla hareket eden insanları muhatap almak beyhudedir. Ne var ki, her sükûtun ikrar kabul edildiği bir dönemde yaşadığımız da bir gerçektir.

Bu düşünceye mebni olsa gerek, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın konuyla ilgili açıklamasından ve Hizmet gönüllülerinin aynı çizgideki beyanlarından sonra muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de sohbetinde bu mevzuya yer verdi.

Muhterem Hocamıza şu soruyu yönelttik:

“Son dönemde Müslüman kimliğiyle öne çıkan bazı şahısların her türlü haramîliği işlemeleri “Bunlar da böyleymiş!” dedirttiği gibi, dünyevî arzular, tama’ ve korku misillü şeytanî hücumlarla farklı angajmanlıklara giren kimseler hüsn-ü zan duygularını yıktılar. İnsanlara karşı hüsn-ü zan hislerimizi ayakta tutabilmenin vesileleri ve dinamikleri nelerdir?

Hocaefendi sualimizin cevabını verdikten sonra sözü parti kurma mevzuuna getirdi ve şunları söyledi:

*Hiçbir zaman parti kurma gibi bir mülahazamız olmadı. Bu hareketin en küçük ferdinde bile söz konusu olmamıştır; hatta (Camia) Hazreti Pir-i Mugan’ın ifadesiyle -bazıları rahatsız olabilir- “Eûzü billahi mine’ş-şeytâni ve’s-siyâseti” demiştir: “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.”

*Siyasetle ancak şöyle bir alaka olabilir: Siz bu mevzuda, siyaset adına organize olmuş camialara bakarsınız. Bunlardan hangisi evrensel insanî değerler mevzuunda bir şey vaad ediyorsa, demokrasi adına bir şey vaad ediyorsa, çevresindeki dünya ile iyi geçinme, münasebetler tesis etme ve Türkiye’yi alıp ileriye götürme, devletler muvazenesinde muvazene unsuru haline getirme istikametinde bir şey vaad ediyorsa… Millet aklını peynirle yememiş, gider ona oyunu verir. Hiç telkine melkine de lüzum yok. Zaten şimdiye kadar da kimse o mevzuda bir telkinde bulunmadı. Bir şey ümit ederek belli bir dönemde kapı kapı dolaştılar, “evrensel insanî değerler” dediler, “demokrasi” dediler, “çevremizde pozitif münasebetler” dediler, “dost kazanma” falan dediler. Bunlar onu yapacak diye oy vermiş olabilirler.

*Kıtmir’in de hayatında bir kere dediği bir şey var: O referandum mevzuunda, kanunlarda, anti-demokratik kanunlarda, ihtilal kanunlarında bir kısım değişikliklere gittiklerinden dolayı yüzsuyu dökerek o yaşa kadar demediğimi dedim; dört sene önce, demek 70 yaşıma kadar dememişim de kalkmış o zaman söylemişim.

*Şimdi birileri size yakın gibi görünüyor, parti kuruyor; birileri de “falanlar parti kuruyorlar, kursunlar da alsınlar ağızlarının payını!” falan diyorlar. Bizim evvel ve ahir öyle bir mülahazamız olmadı, evvel ve ahir de öyle bir mülahazamız olmaz. Bügüne kadar hangi mülahazalara binaen izhar-ı reyde bulunduksa şayet, bundan sonra da öyle olacaktır. İnsanlar bakarlar: Evrensel insani değerler adına bir şey vaad ediyorsa, demokrasi adına bir şey vaad ediyorsa, Orta Asya’daki insanların gönlünü fethetme adına bir şey vaad ediyorsa, Orta Doğu’dakilerin gönlünü fethetme adına bir şey vaad ediyorsa, Türkiye’yi alıp ileriye götürme adına bir şey vaad ediyorsa, devletler muvazenesinde gözünün içine baktırma adına bir şey vaad ediyorsa, millet aklını peynirle yememiş, gider ona oy verirler. Kim ise o… Amma “İlle de bize olacak, biz bilmem neyi temsil ediyoruz!” diyenler, -o zaman halk ifadesiyle diyeyim- onlar da avuçlarını yalarlar.

*Partimiz yok bizim, partiyle patırtıyla hiç alakamız yok, hiçbir zaman olmadı. Bir insan belki gençliğinde bu türlü şeylere heves edebilir. Ayağınızın ucuna kadar geldiği dönemde elinizin tersiyle ittiğiniz bir meseleye 70 küsur yaşınızdan sonra meyleder misiniz siz? İşin doğrusu bu mevzuda aklı başında hiçbir mü’min aklını peynirle yemediği gibi, ben de -peynir yiyorum ama- aklımı peynirle yemedim!..

432. Nağme: Sabret.. ve Yalancıları Bana Bırak!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Dünkü sohbette muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu iki soruyu tevcih ettik:

Soru: 1)

Nübüvvetin bidâyetinde,

وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلاً

buyuruluyor. Söylenenlere sabırla beraber “hecr-i cemil”  ne demektir?

Peygamber Efendimiz’in ve Ashâb-ı Kirâm’ın hayat-ı seniyyelerinde bu ilahî emrin yansımaları nasıl olmuştur?

Soru: 2)

Müteakip ayette

وَذَرْنِي وَالْمُكَذِّبِينَ أُولِي النَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَلِيلاً

buyuruluyor. Ayetten anlaşılması gerekenleri lütfeder misiniz?

“Kalîlen” sözüyle tavsif edilen imhâlin müddeti -şart-ı âdî planında- hangi hususlara göre belirlenir?

Cenâb-ı Allah, bu iki ayet-i kerimede -meâlen- şöyle buyurmaktadır:

“Söyleyip durduklarına karşı sabret ve onlardan güzel bir tavırla uzak dur! (Kendilerine bahşettiğimiz servet, devlet ve imkan gibi) nimetler içinde yüzen yalancıları Bana bırak ve kendilerine biraz süre tanı.”  (Müzzemmil, 73/10-11)

Muhterem Hocaefendi, bu ilahî beyanların meali üzerinde durmakla birlikte,

*Müşriklerin isnat ve iftiraları karşısında Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ve Sahabe’nin tavrı

*“Hecr-i cemîl” ifadesinin manası ve günümüzde nasıl uygulanması lazım geldiği

*“Paralel” yaftası ve dünden bugüne alternatif yollar

*Yeniden Milli Mücadele Hareketi’nden Milli Görüş’e, merhum Süleyman Efendi Hazretleri’nin talebelerinden muhterem Mahmud Efendi Hazretleri’nin cemaatine, Aziz Mahmud Hüdâi Hazretleri’nin takipçilerinden Muhammed Raşid Efendi Hazretleri’nin ve İskenderpaşa Cemaati’nin müntesiplerine kadar siyasi ve gayr-i siyasi meşreplere bakış,

*Ayet-i kerimede kafirler, münafıklar ya da müşrikler değil de “mükezzibîn” denmesinin hikmetleri,

*Ayet-i kerimede “ni’met” değil de “na’met” ifadesinin kullanılmasındaki nükteler ve na’met kelimesinin manaları…

gibi daha pek çok hususu açıklıyor.

Herbir cümlesi çok önemli olduğundan özetleme yerine muhtevasını işaretlemeyle yetindiğimiz bu hasbihali 32:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

431. Nağme: Fırtınalar Karşısında Savrulanlar ve Elif Gibi Dimdik Duranlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, fırtınalar ve darbeler karşısında hakiki müminlerin “muvakkat sarsıntılar” yaşasalar da asla yıkılmayacaklarını anlattı.

Bazen husumete kilitli kimselerin hasım saydıkları insanları kasden sürekli darbelediklerini ve böylece onların ümitlerini kırmaya çabaladıklarını vurgulayan Hocaefendi, günümüzdeki “algı operasyonu”nun da bu gayeye matuf olduğunu ifade etti.

O tsunamiler ve şiddetli hortumlar karşısında samimi Hizmet gönüllülerinden fire olmadığını, sadece bir kısım oturaklaşmamış, yüzer gezer, zıp orada zıp burada, -hadis-i şerifin ifadesiyle- iki sürü arasında gel-git yaşayan sersem koyun gibi kimselerin devrildiğini belirten Hocaefendi, bazılarının üstesinden gelemeyecekleri baskılara maruz kalmış olabileceklerini dile getirdi ve şöyle dedi:

“Mü’min sadece Allah karşısında eğilir. Hadiseler ne kadar şiddetli gelirse gelsin, fırtınalar ne kadar şiddetli eserse essin, inanan insan katiyen sarsılmamalı. O yeryüzünde emniyet ve güven insanıdır, sarsılırsa, yeryüzünde emniyet ve güven sarsılmış olur. Gönlünü ona bağlamış ve ona güvenmiş olanlar da sarsılırlar. Şöyle böyle tehlikeli anlarda yer değiştirme işi münafık işidir. Siz üç, dört, beş sene bir heyetle beraber oturmuş, kalkmış, belki aynı sofrayı paylaşmış, aynı bardaktan çay içmiş, aynı tabağa kaşık çalmışsanız şayet, hâlâ onları on-yirmi sene içinde tanımamışsanız, onu -müsaadenizle, kelime çirkin, bağışlar mısınız- ahmaklığınıza veriniz. Yok o süre zarfında sizin içinizde bir tereddüt hâsıl edebilecek bir tavırları, bir davranışları olmadıysa şayet, siz kendi kendinize bir hadise karşısında yol değiştiriyorsanız -rica ederim- onu da nifakınıza veriniz!”

Herkesten aynı mukavemeti beklememek gerektiğini söyleyen ve “Biz ağaçların başında sararmış, kurumuş, rüzgâra maruz kalıp savrulmuş yapraklar değiliz. Durduğumuz yerde dururuz Allah’ın izni ve inayetiyle.” diyen Hocaefendi, savrulup yıkılan insanlara karşı bugün ve yarın nasıl muamele edilmesi lazım geldiğini şu ifadelerle açıkladı:

“Yaptıkları hatanın sonucunda hiss-i nedâmetle karşınıza çıkan, bir kısım demagojilerle kendilerini mazur göstermeye çalışan o insanlara da samimi sinenizi açın. ‘Gel kardeşim, seni de kucaklıyorum!’ deyin. Bugün bütün kötülükleri yapanlara, her gün levsiyât kusanlara, salya atanlara, etrafa zift savuranlara karşı siz okunuzun ucuna bir tane gül takın, yayınızı gerin, onlara gül fırlatın.”

Allah Rasûlü’ne ve Ashâb-ı Kirâm’ın ilklerine karşı yapılan boykot karşısında ehl-i insaf bazı kimselerin “Artık yeter!..” deyip itiraz ettiklerini ve müşriklerin Kâbe’ye astıkları boykot talimatnamesini yırtmak üzere gittiklerinde yazının Allah’ın ismi dışında kalan bölümünün güveler tarafından tamamen yenmiş olduğunu gördüklerini hatırlatan Hocaefendi, günümüzde kimisinin kendisine verilen para, makam, villa gibi şeylerle, kimisinin de hayatını nezih götürmediğinden dolayı bir kısım angajmanlıklara düştüğünü ve sesini yükseltip “Yahu yeter!” diyemediğini hüzünle ifade etti.

Allah Rasûlü’nün yolunda olan insanların falanın filanın “bittiler” demesiyle bitmeyeceklerine de değinen Hocaefendi, “Günümüzde bazı safderun kimseler “Filanları bitirdik!” diyorlar. Hikaye.. o hikayeyi siz çocukları uyutmak için, beşiği sallayarak, ninni diye söyleyin.” dedi.

Muhtevasına işaret ettiğimiz bu sohbeti 26:12 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Hürmetle…

Bamteli Tanıtım: “Muharrem, Kerbela ve Çağın Yezidleri”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Allah’ın izni ve inayetiyle, haftanın Bamteli “Muharrem, Kerbela ve Çağın Yezidleri” 3 Kasım 2014 Pazartesi günü sabahtan itibaren sitemizde yayında olacak.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Bamteli sohbetinin içeriğine ait fikir vermek için ekteki video ve ses dosyalarını arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

430. Nağme: Efendimiz’e Salât ve Selam

Herkul | | HERKUL NAGME

    Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

*Her fırsatta, Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalatu vesselam) salât u selam getirmemiz O’na karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla O’nu her anışımız, hem O’nun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.

*Efendiler Efendisi’ne salât u selâm okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve O’nun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz. Dolayısıyla, salât u selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. O’na müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Rasul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.

*Bilindiği gibi, “salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât” gelir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

إِنَّ اللهَ وَمَلَۤائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Salât, Allah’tan rahmet, meleklerden istiğfar, müminlerden de dua demektir. “Allah salât ediyor” deyince, merhamet anlarız. “Melekler salât ediyor” deyince, istiğfar anlarız. Biz salât edince de, bizim yaptığımız dua olur. Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimiz’e salât ve selamlar getirerek hürmetlerini arz etmek her müslümanın yapması gerekli olan bir görevdir. Her müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed – Allahım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.

*Cenâb-ı Hakk’a nasıl teveccüh edilmesi gerektiğini ve O’ndan neyin ne şekilde istenileceğini en iyi bilen zat Allah Rasûlü’dür. Bu itibarla da, Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ifadeleriyle dua etmek daha güzeldir. Fakat, insan hangi dil ve hangi kelimelerle maksadını daha güzel seslendirebiliyorsa, o ifade tarzıyla taleplerini Mevlâ-yı Müteâl’e arz etmesinde hiçbir mahzur yoktur. Selef-i sâlihîn efendilerimiz, aslı Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere dayanan dualar yazmış ve münacaatlar derlemişlerdir.

*Salât ü selâmın temeli dinde mevcut olduğuna ve mezkur âyet-i kerimede “mutlaka şu şekilde salat ve selam edilecek!” denilmediğine göre bu konuda farklı ifadeler de kullanılabilir. Meselâ Salât-ı Tefriciye’yi okuyarak da Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) salât u selâm getirebilirsiniz. Aynı şekilde İbn Beşiş’in salât u selâmını ya da Delâilü’n-nur veya Delâilü’l-hayrat’ta geçen salât ü selâmları okuyabilirsiniz.

*Diğer taraftan, bizim salâtımız, Üstadın ifadesiyle, “Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.” manasına bir duadır. Bununla beraber salât u selamın ayrı bir hususiyeti daha vardır. Salât u selam makbul bir duadır; yapılan diğer duaların başında ve sonunda salât u selam okununca, iki makbul dua arasında istenilen şeyler de makbul olur. Onun için hem duanın başında, hem de sonunda salât u selam okumak lazımdır. Dahası bir kısım talepleri salat ü selam ambalajıyla Cenâb-ı Hakk’a sunmak da bir yoldur. Nitekim, “Salât-ı Tefrîciye”nin böyle bir yanı da vardır.

*İmam Kurtubî Hazretleri sayesinde meşhur olan, 4444 adet tek başına ya da paylaşılarak okunan Salât-ı Tefrîciye şöyledir:

اَللَّهُمَّ صَلِّ صَلاَةً كَامِلَةً وَسَلِّمْ سَلاَمًا تَامًّا عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي تَنْحَلُّ بِهِ الْعُقَدُ وَتَنْفَرِجُ بِهِ الْكُرَبُ وَتُقْضَى بِهِ الْحَوَائِجُ وَتُنَالُ بِهِ الرَّغَائِبُ وَحُسْنُ الْخَوَاتِمِ وَيُسْتَسْقَى الْغَمَامُ بِوَجْهِهِ الْكَرِيمِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ فِي كُلِّ لَمْحَةٍ وَنَفَسٍ بِعَدَدِ كُلِّ مَعْلُومٍ لَكَ.

“Allahım! Efendimiz Muhammed’e kusursuz bir salât ve rahmet, mükemmel bir selâm ve selâmet vermeni diliyoruz. O Peygamber (ve O’na öyle bir salât ü selam) ki, O’nun hürmetine düğümler çözülür, sıkıntılar ve belalar O’nun hürmetine açılıp dağılır, hacet ve ihtiyaçlar O’nun hürmetine yerine getirilir. Maksatlara O’nun hürmetine ulaşılır, güzel sonuçlar O’nun hürmetine elde edilir. O’nun şerefli yüzü hürmetine yağmur yüklü bulutlarla rahmet istenilir, Allah’ım, O’na, ehl-i beytine ve ashabına her göz kırpacak ve nefes alıp verecek kadarlık zaman diliminde (her an) Sana malum olan varlıklar sayısınca salât ü selam olsun.

429. Nağme: Maneviyâtın Yavuz Hırsızları

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, ahirette “Keşke toprak olsaydım.. keşke falanı dost edinmeseydim.. keşke insî cinnî şeytanlara uymasa, peygamber yolunda yürüseydim!..” türünden temennilerle inlememek için dünyada seçimi iyi yapmak ve tercih hatasına düşmemek gerektiğini vurgulayarak sohbetine başladı.

Muhterem Hocamız, zamanımızda dinin ruhunu çalan gerçek maneviyât hırsızlarının kimler olduğunu ve nasıl bir yavuz hırsızlık tavrı sergilediklerini anlattı.

Nifak çağının hastalıkları, münafıkların çirkin tuzakları ve şeytanın soldan yanaşmasına mukabil ehl-i nifakın sağdan saldırıları gibi mevzular üzerinde durdu ve çok çarpıcı misaller serdetti.

27 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

428. Nağme: Peygamber Mesajının Özü ve Arkadaşlığın Kardeşliğe Üstünlüğü

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetine günün muhasebesini yaparak ve nefis sorgulamasına işarette bulunarak başladı.

Daha sonra şu sorumuzu cevapladı:

“Özel donanımlı seçkin kimseler olan enbiya-i izamın icmalen vazifesi esrâr-ı ulûhiyete tercümanlık ve nizam-ı ubudiyeti talimdir” buyuruluyor. Esrâr-ı ulûhiyete tercümanlık ve nizam-ı ubudiyeti talim hususlarının şerhini lütfeder misiniz?

Mezkur kavramları engince anlatan muhterem Hocaefendi, peygamber mesajından gereğince istifade edemeyen insanların düşünce inhiraflarından kurtulamayacaklarını, dolayısıyla da sürekli yanlışlıklara düşeceklerini vurguladı. Sözleri arasında şu cümlelere de yer verdi:

“İnsan ancak enbiya-i izamın mesajları sayesinde aydınlık içinde yürüyebilir. O mesajların nurundan mahrum olan insanlar için her zaman bir karanlık söz konusudur ve onlar ne yapacaklarını bilemezler. Misal mi istiyorsunuz? Şu günümüzde bir parçacık, sekiz adımlık Türkiye’yi idare eden insanların her gün farklı şekilde çark etmelerine bakın! Bilseler, niçin ondan ona, ondan da ona dönsünler! Bir gün diyorlar ki: ‘IŞİD mürşittir!’ Bir gün geliyor, ‘IŞİD çaşıttır!’ diyorlar. Bir gün de geliyor, ‘IŞİD ifrittir!’ diyorlar. Duygu ve düşüncede böyle zikzaklar çizenler idarede de haydi haydi zikzaklar çizecekler.”

Hasbihalinin sonunda Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mesajlarını sonraki nesillere ulaştıran Ashâb-ı Kirâm’a sözü getiren Hocaefendi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun o güzide dostlarından hareketle arkadaş ve kardeş arasındaki farklara temas etti.

Bir insanı tanıyabilmenin ve onunla yakın arkadaş olabilmenin şartları üzerinde de duran Hocamız şöyle dedi:

“(Bazen) kardeş tanımaz, yeğen tanımaz, amca tanımaz, dayı da tanımaz; tanımaz bunlar. Yakınlığın bir bela yanı vardır. Yakınlık öyle bir beladır ki, görülebilecek şeyleri bazen görmeye mani olur. ‘Bizim’ der, hafife alır ve elli türlü mahrumiyet yaşar. Okumaz, düşünmez, mülahaza etmez, işin içine girmez, ‘Ben bana yeterim!’ der ve zavallılığından bir türlü sıyrılamaz. O bakımdan kardeş hiçbir zaman arkadaş gibi olamaz. Bazıları ‘Ben falanı tanıdım!’ diyor. Bağışlayın, sen halt etmişsin. Onunla aynı odada yatıp kalkmadan bilemezsin.. gece iniltilerini duymadan bilemezsin.. Rabbiyle münasebetine şahit olmadan bilemezsin.. onun kalbine kulak vermeden, insanlık için kalbinin nasıl güm güm güm çarptığını duymadan bilemezsin. ‘Biliyorum” diyorsan, katmerli yalan söylüyorsun demektir. Belli ızdırapları onunla paylaşmamışsan, bazı zamanlarda onunla aç kalmamışsan, ızdıraptan dolayı iki ayağını bir kap içinde görmemişsen bilemezsin. Yemin ederim bilemezsin. İddia ediyor, iki defa görüşmüş, ‘Ben onu tanıyorum!’ diyor. Bu yalandır, düpedüz muzaaf, muk’ap bir yalandır. Bu açıdan arkadaş başkadır; hayatın her anını, her safhasını sizinle paylaşan insan başkadır, kardeş başkadır.”

34:28 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

YOUTUBE SAYFAMIZA DAVET

Ayrıca bir hususu daha dikkatlerinize arz etmek istiyoruz:

Allah’a sonsuz şükür, sizlere de binlerce teşekkür ederiz ki, özellikle son dönemde herkul.org sayfamıza yoğun ilgi olduğunu görüyoruz. Hatta bazen sitemizin kilitlendiğine şahit oluyor, dostlarımızdan dosyalara ulaşılamadığına dair şikâyetler alıyoruz.

Bir süredir hem bu problemi halledebilmek hem de muhterem Hocamızın sohbetlerini daha fazla insanla buluşturmak için YouTube paylaşım sitesindeki sayfamızı daha bir itina ile güncellemeye çalışıyoruz.

Videolarımızı YouTube-HerkulNagme sayfasından da izleyebilir, hatta https://www.youtube.com/user/HerkulNagme adresini ziyaret edip abonelik kaydını kolayca ve kısa sürede yaparak eklediğimiz her dosyadan anında haberdar olabilirsiniz.

Hürmetle…

427. Nağme: Özür Dilemek İman Emaresi, Mazeret Döktürmek Nifak Alametidir!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dünkü sohbetinde insanın kendi amellerine güvenmemesi, nefsini sürekli sorguya çekmesi; musibetler karşısında suçu daima öz benliğinde araması, hariçte mücrim uydurma hastalığından uzak kalması ve hele kendi cürümlerini örtmek için başkalarını karalama gibi bayağılıklara asla tenezzül etmemesi gerektiğini anlattı.

Merhum Necip Fazıl’ın, bir gazete için “Süper Kâfir” dediğini, zira o gazetenin sürekli yalan ve iftira yazdığını ve diğerlerinin de onu takip ettiklerini hatırlatan Hocaefendi, bugün de zift havuzundan beslenen bazı medya organlarının aynı küfür sıfatlarını üzerlerinde taşıdıklarını vurguladı.

İnsafsız yalan, iftira ve karalama hücumlarına karşı Hizmet gönüllülerinin Allah’a sığınıp her şeye rağmen kendi vazifelerine odaklanmaları lazım geldiğini bir kere daha ifade eden Hocamız hasbihalin sonunda “özür dilemek” ile “mazeret döktürmek” arasındaki farkları açıkladı. Bu konuda dile getirilenler şöyle özetlenebilir:

Mazeret döktürme” tabiri, bir kusur, kabahat ya da suç için mücbir sebepler ileri sürmeyi ve onun hoşgörülmesi maksadıyla bahaneler sayıp dökmeyi ifade etmektedir. Bazı kimseler, hatalarını kabul etmeye bir türlü yanaşmazlar; ya atf-ı cürümlerde bulunur, başkalarını suçlarlar ya da zorlayıcı sebepler ve olmadık bahaneler sıralayarak işin içinden sıyrılmaya çalışırlar.

Oysa, bir suç işlemek veya bir günaha girmek kötüdür, çirkindir; fakat, o suça veya günaha mazeret bulma istikametinde beyanda bulunmak daha kötü ve daha çirkindir. Hatanın hoşgörülmesi ya da suçun affedilmesi için “şöyle olmuştu, böyle vuku bulmuştu” diyerek mazeretler ileri sürmek ve o türlü bahanelerin arkasına sığınarak kendini temize çıkarma kasdıyla sözü eğip bükmek vebali daha da katlamak demektir. Çünkü böyle bir davranış, nefsi tezkiye etmenin, kendi kusurlarını hiç görmemenin, ahirette her şeyin hakikatinin ayan beyan ortaya çıkacağını düşünmemenin ve dolayısıyla bağışlanma arayışında olmamanın ifadesidir.

Bu açıdan da, “özür dilemek” ile “mazeret döktürmek” birbirinden çok farklı şeylerdir. Bir kabahatten sonra hatayı kabullenme, suçu itiraf etme, hak sahiplerinden özür dileme ve Allah’tan da mağfiret dilenme, yapılan yanlışı telafi etmek için ortaya konan çok önemli bir gayret ve bir fazilettir. Fakat kendisinin masum olduğuna başkalarını inandırmak için vâkıaya tam mutabık olmayan sözler söyleme ve muhataplarını kandırmaya mâtuf bahaneler ileri sürme, insanları aldatma çabasıdır, yalandır ve mü’mine yakışmayan bir davranıştır.

Aslında, bir kabahat ya da günah karşısındaki en doğru davranış, nefsi tezkiye etmeye çalışmadan ve mazeretler arkasına saklanmadan, “Allah affetsin, siz de bağışlayın. Cismaniyetime yenik düştüm, cürüm işledim; zaten benden de ancak bu beklenirdi!” diyerek hem muhataplardan affedilmeyi istemek hem de Cenâb-ı Hakk’a tevbe etmektir. Ne var ki, böyle bir civanmertlik ancak hakiki mü’minlere has bir güzelliktir; münafıkların şiarı ise, sürekli bahanelere ve mazeretlere sığınarak paka çıkma gayretidir.

Bamteli Tanıtım: “Dinin Afeti Üç Zümre”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Allah’ın izni ve inayetiyle, haftanın Bamteli “Dinin Afeti Üç Zümre” 20 Ekim 2014 Pazartesi günü sabahtan itibaren sitemizde yayında olacak.

Bamteli’nin içeriğine ait fikir vermek için ekteki video ve ses dosyalarını hazırladık.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

426. Nağme: İbadetlerimize Bakışımız ve Akıbet Endişesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinde şu soruların cevapları üzerinde durulmaktadır:

*Abdulkadir Geylânî hazretleri gibi bazı büyüklerin daha doğarken bir kısım mevhibelere mazhar olmalarının hikmeti nedir?

*Mü’minlerin imanda ve amelde derinleşme peşinde olmaları gerektiği ifade ediliyor. Bu zaviyeden, derin bir mü’minin başkalarının sığ, taklidî, nazarî ve şeklî hallerine bakışı nasıl olmalıdır?

*Hâlis mü’minin ibadet tiryakisi olması, amelde devam ve temadi ile beraber adeta kulluğa ve marifete doymaması, ayrıca her gece yüz rekât namaz kılsa bile “Müslümanlık nerede ben neredeyim?” mülahazasıyla dolu bulunması gerektiği nazara veriliyor. Bu denge nasıl kurulmalıdır?

*Hadis-i şeriflerde “Herhangi biriniz secdeye gittiği zaman horozun daneyi gagaladığı gibi yapmasın!” ve “Köpek gibi ellerini yere sermesin!” şeklindeki ifadelerle, namazda yapılan bazı hareketler hayvanî hareketlere benzetiliyor. Bunun hikmeti ne olabilir?

*Şeytanın en sevmediği insan kimdir?

*Şeytan, kime nasıl musallat olur?

*Şeytanın ölüm esnasındaki oyunu ve tuzakları nasıldır?

*Zamanımızın adanmış ruhlarından birinin vefatı esnasında şeytanın ısrarla telkin ettiği neydi?

*“Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir!” sözüyle anlatılmak istenen nedir?

*Esved bin Yezid en-Nehâî gibi bir Hak dostu ölüm anında niçin hıçkırıklara boğulmuştu?

Dualarınıza vesile olması recasıyla…

425. Nağme: Haramîlik Yırtıklarına Paralel Yaması ve Terör

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yeni sohbetinden satırbaşları:

Öyle Fitne Günleri ki Maktul Niçin Öldürüldüğünü Kâtil de Neden Öldürdüğünü Bilmez

*Hadis-i şeriflerde âhir zamanda meydana gelecek bazı fitneler ve dâhiyeler, belalar haber veriliyor. Asr-ı Saadet’in son döneminde, Seyyidina Hazreti Ali’nin devrinde de bir kısım örnekleri gerçekleşmiş. Ama Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi, onlar Hazreti Ali’ye çarpmış, kısmen kırılmış. Harûrilerin hareketi, Haricîlerin hareketi, Sahabi içinde bir kısım hakikatleri Hazreti Ali Haydar-ı Kerrâr kadar kavrayamamış kimselerin hareketleri, küçük fitne kıpırdanışları olmuş. Fakat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o meselenin zirve yaptığı dönemden bahsediyor. Mesela, “Ölen ne için öldüğünü bilmeyecek, öldüren de neden onu öldürdüğünü bilmeyecek!” buyuruyor.

*Hemen her yanda Kamu (Albert Camus)’nun başkaldırma felsefesinin çağımızdaki temsilcileri! “Bütün değerlere başkaldır, bütün değerleri yerle bir et!” Dünyanın her yerinde ve Türkiye’de senelerden beri kana susamış gibi sürekli kan döken insanlar.. ve tabi bunun karşısında da bu korkunç probleme karşı, yapılması gerekli olan şeyleri yapamayacak kadar basit dimağlar.. diplomasi bilmeyen insanlar; probleme çare üretemeyen insanlar; bu korkunç hastalığa reçete sunamayan serkârlar, pîşuvâ görünen, pişdar görünen ama bir yönüyle köy koruculuğu bile yapamayan insanlar…

Yalancı Reçetelerle Problemler Çözülemez

*Kan dökenler! Bu bir yönüyle o “Kitâbu’l-fiten ve’l-melâhim”den bir kısım kareler ihtiva ediyor. Günümüzde öyle bir zirve yaptı ki, Irak’a bakın, Suriye’ye bakın, Mısır’a bakın, Bangladeş’e bakın, Myanmar’a bakın ve Türkiye’ye bakın! Düne kadar sadece belki bir yerde bir şey oluyordu, “PKK” deyip -bir açıdan- soluklanıyordunuz, teselli oluyordunuz. Keşke o dert baştan keşfedilebilseydi; üzerine balyozla gidilmeseydi; bazı kimselerin o serkârlara bu mevzuda şöyle böyle sundukları reçeteye riayet edilseydi. Eğitim gerektiği gibi ele alınsaydı; sağlık gerektiği gibi ele alınsaydı; orada emniyet -bir yönüyle- hanelerin bekçisi haline gelseydi; mülkiyeliler ona göre olsaydı; asker herkesi şefkat ile kucaklasaydı; öğretmenler talebeleriyle beraber herkesi şefkat ile kucaklasaydı.. ve meşru dairede onların istekleri yerine getirilseydi, herhalde bu gâile bu ölçüde onulmaz hale gelmeyecekti.

*Anlayamadık, düşünemedik, idrak edemedik; şöyle böyle idrak edenleri de dinleyemedik ve meseleyi bir büyük problem haline getirdik. Sözde “bir süreç, bir süreç” diyerek onunla teselli olduk. Yalancı reçetelerle insana eczanelerden ilaç vermiyorlar! O yalancı reçeteler o korkunç probleme derman olamaz! Keşke dinleselerdi!.. Ama “Sağırdılar.. kördüler.. kalbsizdiler.. alakasız kaldılar!” -hepsi değil- bir kısım serkârlar ve problem büyüdü.

O Onulmaz Yaranın Dermanı Şefkat, Merhamet ve Mülayemettir

*Her şeye rağmen o mevzuda yapılması gerekli olanlar ne ise mutlaka yapılmalıdır: Emniyetten olan samimi, vefâkar arkadaşlar o bölgenin insanını yürekten kucaklasalar; öğretmenler o talebeleri bağırlarına bassalar; gördükleri mesâvî ve uygunsuz tavırlar karşısında, aynı tepkiyi vermeseler. Biri “Aynı tepkiyi veririz!” diyor, aynı tepkiyi vermeseler, mülayim davransalar. Belli beklentilere girmiş, bir kısım yanlış muâlecelerle hırçınlıkları artmış insanlara bir de böyle iğneyle, çuvaldızla, bizle gittiğiniz zaman, iyice tahrik etmiş olursunuz. O korkunç onulmaz yaranın dermanı bu değildir; kucak açmadır, şefkattir, merhamettir, mülayemettir! Vaktinde edâ edilmeyen bu vazife, vaktinden sonra mutlaka kaza edilmelidir.

*Balyozla hizaya gelmiyor; şöyle böyle bir kısım boş, kuru iddialarla da hizaya gelmiyor. O insanlar bir şey bekliyorlardı. Bekledikleri meşru dairede verilmeliydi. Orası parlamalı, bir yıldız gibi kendisini hissettirmeliydi. Oradaki insanlar sefaletten sıyrılmalıydı. Fakir, belli bir dönemde gezdim o bölgeleri. Bazı kimselerin -bağışlayın- ahırlarda yatıp kalktıklarına şahit oldum. Bir kere de bununla tahrik olmuşsa bu insanlar, tahrik olan başkalarını da tahrik eder; derken onlarda ezilme duygusu uyarır; dolayısıyla ezilmiş insanlarda da başkalarını ezenlere karşı bir tepki duygusu, bir reaksiyon duygusu meydana gelir.

*Size düşen vazife, kucaklamaktır şefkat ve mülayemetle. Her şeye rağmen!.. Okullarınız yansa ve buna kimse sahip çıkmasa.. yurtlarınız, pansiyonlarınız ateşe verilse, molotof kokteyli atılsa.. öğretmenleriniz orada öldürülse… Hiç bir şey olmamış gibi, yine o bölgede yapılması gerekli olan şeyler ne ise, fedakârane durup yapmaya çalışmak lazım. O insanlar bizim kardeşlerimiz! Mutlaka onların yanında olmak lazım.

O Koca Yırtıklarınız Paralel Yamasıyla Kapanmaz Arkadaş!..

*Kalkıp bir kısım densizler diyebilirler: “Bu kısım hadiselerin arkasında da paralel maralel…” diye. O yalana kendileri de inanmıyorlar da fakat mesâvîlerini kapama adına, o yırtığı kapamayacak o yama ile kendilerini teselli ediyorlar. O koca yırtığı kapamaz arkadaş; bu minnacık yama kapamaz! Size sorsam hepiniz el kaldıracaksınız: “Vallahi de kapamaz, billahi de kapamaz!” O nöronlara öyle yerleşmiş, kortekse öyle girmiş ki, bugün siz setretseniz bile yarın tarihin sayfalarında sayfa sayfa, kapkara satırlar halinde, kapkara kalemler ile yazılacak.. eğer dünyada iseniz, yüzünüze çarpılacak; öbür âleme gitmişseniz, zebanilerin kırbaçları haline gelecek ve tepenize inecek, inip kalkacak. Kapanmaz!.. O yırtık bu yama ile kapanmaz!.. Vallahi kapanmaz!

*Sokak hareketlerini bile ona isnat etme gibi iftiranın, gıybetin, isnadın, kinin, nefretin böylesi inanın gâvurlarda bile görülmemiştir. Evet, dünyanın hiçbir yanında, çok farklı dinlere, farklı kültürlere sahip insanlardan, bu türlü bir densizlik görülmemiştir.. dine, diyanete, millet ruhuna, kendi ruh ve mana kökümüze sahip çıkan insanlara bu ölçüde bir şenaat ve bir denaet revâ görülmemiştir. Fakat olsun!..

*Ben size bir şey söyleyeyim, onlara da hakkınızı helal edin. Çocuk akıllı insanlar; muhakemesini yitirmiş akılzedeler; onlara da hakkınızı helal edin. Öbür tarafa alıcı olarak gidin. Civanmertliğinizi orada da sergileyin. Bir gün Allah onlarla sizi karşı karşıya getirecek. O mezâlimi kitaplarda sayfa sayfa önünüze serecek: “Siz bunlara bunları da ettiniz, bunları da dediniz, bunları da dediniz.” Şu yiğitlikle orada ortaya atılmalı: “Ya Rabbi, biz bunları görmezlikten geliyoruz. Zannediyorum bir kulağımızdan vurdu, öbür kulağımızdan çıktı. Ne olur ey Erhame’r-Râhimîn! Sen Kendin buyuruyorsun: ‘Benim rahmetin gazabımın önündedir.’ Rahmetinin gazabına sebkat etmesi hakkına, rahmet-i ilâhiyen hakkına, onları da Cennetu’l-Firdevs ile sevindir Allah’ım.” demeli.

Onlar Kardeşlerimizdir; Sulh İçin Elden Gelen Yapılmalıdır!..

*Alacaklı olarak giderseniz, bunu deme civanmertliğini sergileme imkânı olacak. Hep verici olun! Alma beklemeyin! Bugün yaptığınız hizmetlerde olduğu gibi Güneydoğu’da veya değişik varoşlarda bulunan insanlar için de ölesiye hizmet verin. Onlar bizim kardeşlerimiz! Bin senedir kardeşlerimiz bizim. Çanakkale’de beraber olduk, Millî Mücadele’de beraber olduk; Fransızların güneyi işgal etmesinde onlara karşı savaşırken beraber olduk. Ayrı değil, kardeş yani. Bunu sun’î olarak söylemiyorum, kardeş onlar!.. Bu açıdan da ölesiye bir hizmet ile emirlerine âmâde gibi koşmalı; o hizmete mukabil geriye dönecek beklentilere de bağlamamalı meseleyi. Çünkü bizim hizmetimizin en önemli karakteristik yani beklentisizlik.. adanmışlık ruhu.. o işin kölesi olma!.. Padişahlara köle olmayız biz fakat hizmetimize köle oluruz.

*Sulh için, anlaşma için, uzlaşma için elimizden ne gelir?!. O mevzuda çok müessir değiliz, zimam başkalarının elinde. Fakat biz, biz olarak -şimdi sivil kuruluş falan deniyor veya Camia veya Hizmet- elimizden gelenleri yapmalıyız. Çapınızca ne yapabiliyorsanız bu mevzuda.. o istikamette ceplerinizi de boşaltın; dimağlarınızda oluşturduğunuz o pozitif düşünceleri de o istikamette boşaltın; o insanların gönlüne girin, kardeşliğimizi dün ifade ettiğiniz gibi bugün de ifade edin.

Bin Senelik Kardeşlik Kapris ve İhtiraslara Feda Edilmemeli!..

*Dünden bugüne kadar bin senelik kardeşlik, böyle bir kısım kaprislere, bir kısım ihtiraslara, bir kısım ardı arkası gelmeyen isteklere, arzulara kurban edilmemeli, feda edilmemeli!.. Eğitim, ne kadar yapabiliyorsanız.. gönüllere girme, ne kadar yapabiliyorsanız… Yardım yollarını kapasalar bile, teker teker gidin, cüzdanlarınızı boşaltın onlara. Buna kimse bir şey diyemez.

*Yardım toplamanıza, hesap açmanıza engel olabilirler. Neden engel olabilirler? Yapmadıkları şeyi yaptığınızdan dolayı.. gönüllere onların girmesi lazımmış, siz girdiğinizden dolayı.. hazımsızlık.. o mevzuda bu türlü şeyleri hazmedecek enzimleri yok bunların. “Biz yapamıyoruz, size de yaptırtmayız!” diyorlar bu yaptıkları şeylerle. İnanın, bu anlayış, bu mantık, bu düşünceye göre İstanbul’un fethi size müyesser olsaydı, zannediyorum bunlar Konstantiniyye’ye gider, Konstantin’e derlerdi ki: “Bunlar şu yolla geliyorlar, aman buraları kesin, bunlara fırsat vermeyin, bunlar paralelci!..” Bu hırs, bu kin, bu nefret cennete girmeye mani olacak kadar korkunç.

*Fakat bütün bunları kâle almayın. Ne onlara gönül koyun, ne de onların edip eylediklerinden dolayı hizmetten geri durun. Ölesiye bir gayretle, ciddi bir fedakârlıkla cüzdanlarınızı boşaltın, rahatınızı onların rahatına kurban edin, hayatı onlara bağışlayın; feda edin, adayın hayatınızı onlara. Siz bu mevzuda bu kadarcık şey yaparsanız, “Sen Mevla’yı seven de Mevla seni sevmez mi?” Sen gönlünü onlara feda etsen, onlar da gönüllerini sana açmaz mı? Sen onları sevsen, onlar sana kinle, nefretle mi karşılık verecek?

*Evet, insanca davran, o birliği, beraberliği, barışı bekle, alkışla, yollarını kolla, öyle olması için lazım gelen her şeyi yap. Belki bir gün ciddi bir vahşet hissiyle sokaklara dökülen, şunun bunun malını mülkünü yakan insanlar da insafa gelirler. Çünkü devlete kızıyorlar, birilerine kızıyorlar masum insanların dükkânlarını yakıyorlar, arabalarını yakıyorlar, bankaları tahrip ediyorlar, kursları okulları basıyorlar, eşyaları çalıyorlar. Bunların, bu türlü davranışların ne dinle, ne diyanetle, ne insanlıkla alakası yoktur. Belli kesimler tarafından tahrik edilmiş, dış mihraklar da olabilir, bir kısım dünya çapındaki istihbarat servisleri de olabilir. Bir gün o insanlar aldatıldıklarını anlayacaklar, başkalarının malına tecavüzün Allah huzurunda hesabının olacağını anlayacaklar, millet malını zayi etmeyle milleti -halk ifadesiyle- şapa oturttuklarını anlayacaklar. “Eyvah” diyecekler, “bu bâzicede bizler yine yandık; zira ki ziyan meydanda bilmem ne kazandık!” (Ziya Paşa) Onlar da insandır, inanın bir gün diyecekler. Ama gördüğünüz üzere sokaklar bir yönüyle harp meydanı gibi.. sanki Haçlılar işgal etmiş gibi bir hal var ve bütün bunlar karşısında fevkalade bir duyarsızlık var, bir ölü gibi tepkisizlik var, alakasızlık var. Hâlâ bu cürmü, bu mesâvîyi başkalarına fatura etmek suretiyle kendileri o işten sıyrılacaklarını zannetme gibi bir gaflet var, bir dalalet var, bir anlayışsızlık var.

IŞİD: İslâm’ın Çehresini Karartan Şer Şebekesi

*Burada bu meseleyi çözmeden, dünya çapındaki problemlerin üzerine gitmek kendi kendinizi aldatma demektir. Birinin başını ezseniz, bir başkası hemen hortlayacak orada. Alternatif fitne ve fesat ocakları var. Dün el-Kaide falan diyorlardı ama bu birden bire -kimler tarafından beslendi- sürpriz olarak ortaya çıktı ve kan döküyor, her birisi cellat.. “Önüne geleni kes, cennete gireceksin doğrudan doğruya.” Öyle bir kandırma ki bu -hafizanallah- Müslümanlığın dırahşan çehresi bu zift düşünceli insanlar yüzünden -sayesinde demiyorum- karartılıyor. İslam’dan insanlar ürkütülüyor, uzaklaştırılıyor.

*Bu problemlerin çözümü evvela kendi içinde problemi çözmeye, samimi olmaya bağlı.. kendin için yaşamamaya bağlı.. evladını, ıyâlini, çoluğunu, çocuğunu gözünün görmemesine bağlı.. muhacerete bağlı.. alemin ayağına gitmeye bağlı… Şöyle böyle hakikate aşina, hahişkar, arayan insanlar, arar bulurlar hakikatin kaynağını, hakikatin tatlı su kaynağını. Fakat ona uyanık olmayan, gözleri kapalı olan insanların ayaklarına gitmek, o konuda onları uyarmak lazım.

*Işid mi, ifrit mi, eşedd mi, her ne ise, zıvanadan çıkmış, bir yönüyle endazesiz, düşüncede nizamsız, değişik servisler tarafından beslenen, silah yardımı yapılan, dünyanın değişik yerlerinde bir yönüyle talimgâhları bulunan, her yerden insanların akın akın oraya aktığı, en mübarek memleket gibi görülen yerlerde bile hastalarının tedavi edildiği bir şer şebekesi, -bağışlayın- bir eşkıya güruhu. Bir yerde bilerek, kasten, karalama adına denen “Karmatilik, Haşhaşilik”, bunu esas onlar yaşıyorlar; bağışlayın, haydut gibi yaşıyorlar fakat onlar hakkında aynı şeyler söylenmiyor.. düşünün. Evet, nezaketim müsait olsaydı ne derdim biliyor musunuz? Yuf bu anlayışa!..

Hadiselerin Aleyhte Cereyan Etmesi Sizi Hizmetlerinizden Alıkoymasın!..

*Mantık bu kadar iflas ederse şayet, zannediyorum değil o kocaman problemler, en küçük problemleri bile halletmek mümkün olmayacaktır. Cenâb-ı Hak size güç ve kuvvet versin. İradelerinizi desteklesin. İradelerinizin hakkını vermek üzere bu yolda sizi seferber eylesin.. toptan sefere çıkarsın sizi. Kendinizi düşünmeyin, başındaki sarığını atıp Çanakkale’ye koşan 15-16 yaşındaki talebeler gibi hemen hizmete koşun Allah’ın izni inayetiyle. Ne birilerinin aleyhinizde olması, ne de birilerinin size diş bilemesi, sizi yapmanız gerekli olan bu şeyden katiyen geri koymamalı. O bir vazifedir.

*Eğer hadiselerin aleyhte cereyan etmesi ve kesbettiği şiddet itibarıyla, o meselede duraklamaya girmek caiz olsaydı, Enbiyâ-i İzâm girerdi. Efendimiz, başına bilmem neler kondu; en sevdiği insanlar çölde şehit edildi; başlarına kendilerinden ağır taşlar kondu; bazıları mızrakla delik deşik edildi; fakat O yine dediğini dedi Allah’ın izni inayetiyle.

*Allah Rasûlü, ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar hep problemlerle yaka paça oldu. Bir dönemde müşrikle, mülhidle, putperestle, Lat’çıyla, Menat’çıyla, Uzza’cıyla, Nâile’ciyle, İsaf’çıyla yaka paça oldu, beri tarafta da münafıklarla. Mücadelenin en çetini de o idi; çünkü münafık camiye geliyordu, kurban kesiyordu; şayet savaşın kazanılacağını görüyorsa, ganimet için ona da iştirak ediyordu. Buyurun aldanmayın!.. İnsanlığın İftihar Tablosu hiç aldanmamıştı ama “Allah” diyen “Lâ ilâhe illallah” diyen, onlara karşı da “Yarıp kalbine mi baktın!“ buyuruyordu. Hiç durmadı, hep problemlerin üzerine yürüdü; makul reçeteler sundu, Kur’ân’ın temel disiplinleriyle beslenmiş reçeteler sundu; çözülmez problemleri çözdü.

*Anarşinin karşısında olun! Ama anarşik yollarla, tepkilerle, öldürerek, kıyarak, kılıçtan geçirerek değil, gönüllere girerek!.. Parçalanmış o avizenin parçalarını yeniden bir araya getirerek, çatlaklarını setrederek sizin için şûlefeşan olsun diye başınıza asmaya bakın!..