422. Nağme: Kurban Bayramı Sabahı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Kurban bayramınızı can ü gönülden tebrik eder, bütün insanlık için hayırlara vesile olması niyazıyla, her iki cihanda saadetler dileriz.

Bayram sabahı buradaki programımızı özetleyen kısa bir videoyu arz ediyoruz.

Muhabbetle…

Hac

Herkul | | HERKUL NAGME

Hac, kasdetme ve yönelme mânâlarına gelir. Ancak onu, mutlak kasd ve mücerret yöneliş mânâlarına hamletmek de doğru değildir. Hac, hususî bir zaman diliminde, hususî bir kısım yerleri, yine bir kısım hususî usullerle ziyaret etmeye denir ki; senenin belli günlerinde, hac niyetiyle ihrama girip, Arafat’ta vakfede bulunmak ve Kâbe’yi tavaf etmekten ibaret sayılmıştır. İhram haccın şartı, vakfe ve tavaf ise onun rükünleridir.

Her sene, dünyanın dört bir yanından yüz binlerce insan, “Beytullah”a teveccüh edip, mübarek bir zaman dilimi içinde, Sahib-i Şeriat tarafından belirlenmiş bazı mekânları.. hususî bir kısım usullerle ziyaret eder.. vazifelerini yerine getirir ve günahlarından arınırlar –ki böyle bir vazife “Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbeyi tavaf etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır.”[1]– fermanıyla, İslâm’ın beş esasından biri olarak gücü yeten herkese farz kılınmıştır.

Hac, Müslümanlar arasında içtimaî birliği tesis ve tecelli ettiren öyle büyük ve öyle şümullü bir İslâm şiarıdır ki, onun enginlik ve vüs’atini, küre-i arz üzerinde bir başka mekân ve bir başka cemaatte bulup göstermek mümkün değildir. Kâbe, o derin mânâ ve kudsiyetiyle, ta Hz. Âdem ve onun yaratılışından önceki zamanlara gidip dayanan.. ve daha sonra Hz. İbrahim’le bilmem kaçıncı kez ortaya çıkarılıp îmar edilen, millet-i İbrahimiye ile irtibatlı, Hakikat-ı Ahmediye’nin amânın bağrında eşi, Nûr-u Muhammedî aleyhisselâmın dölyatağı ve bütün semavî dinlerin kıblegâhı, eşsiz öyle bir tevhid ocağıdır ki, bu hususiyetleriyle ona denk, Allah evi denebilecek ikinci bir bina yoktur.

Her yıl, yüz binlerce insan, Allah’a karşı kulluk sorumluluklarını yerine getirmek için, Hakk’a en yakın olacakları bir zaman diliminde, bir zirve mekânda, eda edecekleri ibadetlerin menfezleriyle duygularını, düşüncelerini soluklar.. ahd ü peymanlarını yeniler.. günahlarından arınır.. birbirlerine karşı sorumluluklarını hatırlar ve hatırlatır.. içtimaî, iktisadî, idarî ve siyasî işlerini, her yanıyla Hakk’a kulluğu çağrıştıran bir ibadet zemininde, kalblerin rikkati, duyguların enginliği ve İslâm şuurunun med vaktinde, bir kere daha gözden geçirip pekiştirir; sonra da yepyeni bir güç, yepyeni bir azim, yepyeni bir şevkle ülkelerine dönerler.

Hepimiz hacca, biraz da, ruh ve duygularımızın kirlenmiş olması mülâhazasıyla gider ve o güne kadar tanımadığımız farklı bir kapıdan, ayrı bir mânâ âlemine açılıyor gibi yola revân olur ve geçeceğimiz yollara sıralanmış şeâiri bir bir görür, duyar, enginliklerine iner.. ve ulu dağların mehabeti içinde gözümüzü, gönlümüzü dolduran bunca İslâm alâmeti karşısında, daha yolda iken Kâbe ve haccetme ruhunun perde perde sıcak ve derin esintilerini duymaya başlarız. Sonra da, gidip ta en son noktaya ulaşıncaya kadar, otobüs kanepelerinde, tren kompartımanlarında, gemi kamaralarında, uçak koltuklarında, otel odalarında, misafir salonlarında, hatta çarşı ve pazarda hep o sımsıcak meltemlerin tesirini hissederiz. Bu vasıtalara, bu yollara ne kadar alışmış ve ne kadar kanıksamış olursak olalım; vasıtasına göre, saatler, günler ve haftalar süren bu mavi, bu ruhanî, bu âhenkli, bu vâridâtlı yolculuktan bir kurbet, bir vuslat, bir güzellik, bir şiir hatta bir romantizm banyosu ala ala, ruhlarımıza, asıl kaynağından gelen gücü kazandırmış, gönüllerimizi itminan arzusuyla şahlandırmış ve hususî bir âlemin namzedi olmuş gibi kendimizi, bütün bu büyülü güzelliklere ulaştıracak sırlı bir kapının önünde sanırız. Bu kudsî yolculuk ve yol mülâhazası, her zaman his dünyamıza öyle esbap üstü bir duyuş ve bir seziş kabiliyeti bahşeder ki; bazen neşeyle tüten, bazen murâkabe ve muhasebe duygusuyla buruklaşan bir ruh hâletiyle, âdeta kendimizi ahiretin koridorlarında yürüyormuşçasına hep tedbirli ve temkinli hissederiz.

Kâbe; bakış zaviyesini iyi belirlemiş olanlara göre, boynu ötelere uzanmış, bir bize, bir de sonsuzluğa bakan; yer yer sevinen, zaman zaman da kederlenen için için bir hâli olduğu hissini uyarır. Binlerce ve binlerce senenin tecrübe, vakar ve ciddiyetini taşıyan ve daha çok da bir insan yüzüne benzeteceğimiz onun dış cephesini görünce, edası ve endamıyla bize bir şeyler anlatmak istediğini, harimini açıp bize:

  “       Gel ey aşık ki, mahremsin

           Bura mahrem makamıdır

           Seni ehl-i vefa gördüm”

dediğini duyar gibi oluruz.

Kâbe; konumu itibarıyla, evimizin en mutena köşesinde, en hâkim bir sedir üzerinde oturup evlatlarının, torunlarının neşelerini paylaşan, elemlerini ruhunda yaşayan bir anne görünümündedir. Bulunduğu yerden çevresini temâşâ eder; yer yer acılarla burkulur, zaman zaman da inşirahla çevresine tebessümler yağdırır. İnsan, beldelerin anasına yaslanmış bu binaların anası çevresinde dönmeye başlayınca şefkatle kucaklandığını, sevgiyle koklandığını duyar gibi olur. Tavafta hemen herkes kendini, annesinin elinden sımsıkı tutmuş koşan bir çocuk gibi hafif, güvenli ve şevkli hisseder. Evet insan, o binler ve yüz binler içinde, uhrevî düşüncelerle onun etrafında pervaz ederken, âdeta Allah’a doğru yürüyormuşçasına şevk u târâbla coşar ve kendinden geçer. Vücudunun yarısından çoğu açık, urbası omuzlarında “remel” yapıp zıplayarak yürürken her zaman telaşlı, endişeli; fakat bir o kadar da ümitli ve çelik çavak bir yol alışın heyecanını yaşar. Dünya hesabına bu salınmışlık, bu rahatlık ve romantizm, mübarek evin çevresindekilere tarifi imkânsız büyülü bir derinlik, bir hayal ve bir melâl aşılar. İnsan, o uhrevî kalabalığın ukba buudlu görüntüsü karşısında, daha tavafa girmeden o ilâhî harimin münzevî sükût ve şiirini duyar gibi olur. Her zaman kendini Kâbe’nin çevresinde bu dönme büyüsüne kaptıran derin ruhlar, dönerken kim bilir, ne mahrem kapıların önünden geçer.. ne bilinmez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar ötelere.! Öyle ki, bu eski fakat eskimemiş binanın çevresinde, her an yepyeni duygularla coşup dönerken, tahayyüllerimizde açılan menfezlerden gönüllerimize akan vâridâta, sinelerimizde çakan ışıklara ve ruhlarımızı uçuran sırra şaşarız. Her adım atışımızda, sırlı bir kapı açılacakmış da, bizi içeriye çağıracaklarmış gibi bir hisle hareket eder, keyfiyetini bilemediğimiz bir zevke doğru kaydığımızı sanır ve kalbimizin heyecanla attığını hissederiz. O esnâda bulunduğumuz yerden, Kâbe’nin gönüllerimize sinmiş olanca büyüklüğünün, derinliğinin, büyüsünün canlanıp köpürdüğünü tepeden tırnağa her yanımızda duyar ve ürpeririz.

Bu mülâhazaları bazen, bir kısım gerçek sebeplere dayandırarak izah etmek mümkün olsa da, çok defa kriterlerimizi, takdirlerimizi aşan vâridât ve sünuhat karşısında sessiz kalırız. Zira Kâbe ve çevresi, maddî şartları ve dış aksesuarı itibarıyla bir şeyler ifade etse de, muhtevası kapalı, mânâları buğulu, üslûbu da uhrevî olduğundan herkes onun anlattıklarını anlamayabilir. Oysaki, avam-havas, cahil-âlim, genç-yetişkin herkesin mutlaka ondan anladığı ama çok defa ifade edemediği bir sürü şey vardır.

Kâbe, hepimizde ürperti hâsıl eden mehîb dağ ve tepeler arasında daha çok filizlenmiş bir nilüfere benzemesinin yanında, içinde varlığın esrârını taşıyan bir sır fanusu, Sidretü’l-Müntehâ’nın izdüşümü veya gökler ötesi âlemlerin usâresinden meydana gelmiş bir kristal gibidir. İnsan o sır fanusunun çevresinde şuuruyla döndüğü sürece, akıp dışarıya sızan dünya kadar gizli şeyler hissettiği gibi, zaman zaman da, Sidretü’l-Müntehâ’ya kilitli bu prizmadan gökler ötesi âlemleri de temâşâ eder.

Evet, hemen herkes, onun harimine sığınır sığınmaz, zaten ruhlarında mevcut olan his ve düşünce enginliğinde daha bir derinleşerek Kâbe’yi, kendi varlıklarını ve Cenâb-ı Hakk’ın matmah-ı nazarı bu iki unsurun birbirleriyle münasebetlerini düşüne düşüne, içlerine açılan bir kısım sırlı kapılardan geçerek, o güne kadar tanımadıkları en mahrem dünyalara açılırlar. Elbette ki bu duyuş ve bu seziş, bu mânâ ve bu ruh ancak, sağlam bir iman, mükemmel bir İslâmî hayat ve tastamam bir ihlas ve yakîn birleşiminden hâsıl olacaktır. Yoksa, mücerret kalıpların hissesi kalıpların çerçevesine bağlı kalacaktır.

Kâbe’deki bu derinlik ve bu zenginlik sayesinde oradaki hemen her şey, diğer zamanlarda olduğunun üstünde, hac duygusuyla renklenince, bir başka ihtişam, bir başka mehabetle tüllenir.. tüllenir de insan onun büyüsüne kapılarak, âdeta ışıktan bir helezonla, vuslata tırmanıyor gibi döne döne yükselir ve özündeki bir cazibeyle gider Mâbuduna ulaşır. Bu noktaya ulaşan ruhun eda ettiği tavaf namazı aynı şükür secdesi, içtiği zemzem de Cennet kevseri veya vuslat şarabı olur.

Kâbe’nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan “seyr fillâh”a benzetecek olursak, sa’y mahallindeki gelip-gitmeleri, halktan Hakk’a, Hak’tan da halka urûc ve nüzûlün unvanı olan “seyr ilâllah”, “seyr minâllah” mânâlarıyla yorumlamak muvafık olur zannederim. Evet, Safâ-Merve arasındaki gelip-gitmelerde işte böyle bir mülâhaza ve bu mülâhazadan kaynaklanan bir derin his ve arzu tufanı yaşanır.

İnsan mes’âda (sa’y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat etmenin kültürünü, şiirini, mûsıkîsini, vuslat ve “dâüssıla”sını yaşar. Orada önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder. Aranan şey zuhur edeceği âna kadar da gelip gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her iz ve emare insanın heyecanını bir kat daha artırır.. ve sineler:

  “       Bak şu gedânın hâline

           Bend olmuş zülfün teline

           Parmağı aşkın balına

           Bandıkça bandım bir su ver.” (Gedâî)

der ve Kâbe’nin çevresinde olduğu gibi hem koşar hem de içine matkaplar salarak, Beytullah’ın çevresindeki enfüsî derinleşmeye mukabil, burada, bir hatt-ı müstakîm üzerinde gelip gider; peygamberâne his ve duygularla, başkaları için yaşama, başkaları için gülme ve ağlama, hatta başkaları uğrunda ölme cehdiyle gerilir.. telaşlı fakat hesaplı, endişeli ama ümitli; semanın altın ışıkları altında, hac mevsiminin mavimtrak saatleri içinde; yeni bir vuslatın heyecanı ve henüz aradığını tam bulamamış olmanın tahassürüyle koşar-âheste yürür, tepeye tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda olmanın bütün kararsızlıklarıyla çırpınır durur. Bazen, mes’âda koşan insanların, daha çok bir nehrin akışına benzeyen çağıltılarına karışarak, karışıp bir koro şivesiyle hislerini dile getirerek.. bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor olma ruh hâletiyle, tek başına sa’y ediyormuşçasına, gözünde Hz. Hacer’in silueti, elinde gönül kâsesi ve dilinde:

           İste peykânın gönül hecrinde, şevkim sâkin et,

           Susuzum bir kez bu sahrada benim’çün âre su!

           ……………

           Bîm-i dûzah nar-ı gam salmış dil-i sûzânıma.

           Var ümidim ebr-i ihsanın sepe ol nâre su” (Fuzûlî)

sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler.. ve ruhunu yakan kendi ateşiyle beraber, intizarın bitmeyen hasretiyle de kavrulur durur. Bazen mes’âda, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği duyulsa da, genelde orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit ve recâ televvünlü bir aşk ızdırabı yaşanır.

Mes’âda çok defa, hakikatler hayale karışır ve çevredeki insanlar bazen sükûtun derinliğiyle, bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla, kâh mizana sürükleniyor gibi, kâh kevsere koşuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman zaman da rahat bir nefes alır.. ve geliş-gidişlerine, iniş-çıkışlarına devam ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdır ki, mutlaka iltifat ve alâka isterler. Yoksa hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan eriyip giderler.

Günler bayrama doğru kaydıkça, metaf, zemzem ve mes’â gizli bir gurbet ve hasret duygusuyla lacivertleşir.. Kâbe, bize araladığı pencerelerin panjurlarını yavaş yavaş indirir.. ve her hâdise ile fâniliğini anlayan insan, buradan göçme zamanı geldiğinde ayrılması icap ettiği gibi, bir gün mutlaka dünyadan da ayrılacağını düşünür ve kendi içine, kendi hususî dünyasına çekilerek âdeta bir ruhî inzivaya bürünür.

Ama henüz her şey bitmemiştir; Hakk’a yürüyen bu insanları bekleyen hâlâ upuzun bir yolculuk var. İnanılmaz tılsımı ve baş döndüren füsunuyla güzergâhı kesmiş duran “Mina” onları bekliyor.. gök kapılarının gıcırtılarının duyulduğu “Arafat” onları gözlüyor.. “Müzdelife”, onlara mini bir şeb-i arûs yaşatmadan salıvereceğe benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayıp akl-ı meâşlarını taşa tutacakları yerler gelecek ve Allah’a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duygu dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da, Kâbe’de, kâbe-i kalblerine yönelerek, Hak’tan yine Hakk’a, urûc ve nüzûllerininoktalayarak “fenâ fillâh”ve “bekâ billâh” tedailerinin ilhamlarıyla tâli’lerine tebessümler yağdıracaklar.

Postunu fedakârlık iklimine sermiş bulunan Mina, o büyüleyen parıltılarıyla, şiirini ta Müzdelife’nin tepelerine duyurur.. onun içine girmek ister.. hatta onu da aşarak ötelerdeki Arafat’ı selamlar.. selamlar ve yirmi dört saatlik misafirlerine referans verir.. ve bu bir günlük konuklarını Arafat’a emanet eder.

Bence Mina, fedakârlıkla şefkatin, emre itaatteki inceliği kavramakla muhabbetin tüllendiği arzda semavî bir kuşak ve sımsıcak bir kucaktır. Mina, âdeta bir teslimiyet kovanı ve bir hasbîlik yuvası gibidir. Eski hâli itibarıyla tamamen, şimdiki durumu itibarıyla da kısmen, hemen herkesin, evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Mina, öyle sırlı bir yerdir ki, ukbaya bütün bütün kapalı olmayan her gönül, o dağlar ve vadiler arasındaki âramgâhta neler hisseder neler..! Bizler Mina’yı, her yanıyla, ruhumuzla öyle kaynaşmış ve bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta kalbimizde attığını, damarlarımızda aktığını ve âsâbımızda yaşadığını duyar gibi oluruz. Öyle ki, oraya daha adım atar atmaz, onun, ruhumuzla kucaklaştığını, –Allah Resûlü’ne ilk kucak açılan yer olması itibarıyla da üzerinde durulabilir– bize ötelere açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tamamladığını, hatta gelip duygu dünyamıza karıştığını hisseder ve bir ölçüde hepimiz Minalaşırız.

Biz Mina’da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzun kanatlandırılmasıyla uğraşırken, “Arafat” bir baştan bir başa gelin odaları gibi süslenir ve bağrını gelip konacak, gerilip ötelere açılacak misafirleri için tıpkı bir liman, bir meydan, bir rampa gibi hazırlar, açar.. ve ona bir dâüssıla tutkusuyla koşan Hak konuklarını beklemeye koyulur.. yeni bir imkân, yeni bir devran mülâhazasıyla coşkun Hak konuklarını.

Arafat’ın öyle bir nuranîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir zaman bütün bütün mahvolmaz ve kat’iyen dünyevîler gibi ölmez. Ömrünün birkaç saatini Arafat’ta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu güller gibi açar durur ve asla solmazlar. Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, hep bir sabah güneşi gibi gönül gözlerimizde ışıldar durur.. ve her yanında açık-kapalı aşkla bilenmiş, bülbül gibi şakıyan, şakıyıp kalblerinin en mahrem noktalarında petekleşmiş bulunan imanlarını, irfanlarını, muhabbetlerini ve cezb u incizaplarını haykıran insanların çığlıkları kulaklarımızda tın tın öter ve ötelere müştak gönüllerimizi coşturur. Hem öyle bir coşturur ki, bizi, en inanılmaz, en erişilmez lezzetlere çeker.. en olgun, en doyurucu vâridâtla hislerimizi şahlandırır.. görmüş geçirmiş varlıkların istiğnalarına benzer şekilde gözlerimize bir büyü çalar ve bizleri özlerimizin içindeki zenginliklerde dolaştırır.

Arafat’ta, sabahlar da gurûblar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki, en yüksek şairlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalblerimize boşaltır; bize varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldarlar. Bence, ruhun uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulû’ ve gurûbunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.

Arafat’ta insan, duanın, yakarışın, iç çekiş ve iç döküşün en ürperticilerine şahit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, biraz da buruksu veda havasıyla eda edilen dualar, daha bir derinlikle tüllenir, sesler, soluklar, gökler ötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır. İnsan, Arafat düzlüğünde yükselen âh u efgânı duydukça, seslerdeki uhrevîlik, ebedî saadet ümidinin hâsıl ettiği rikkat, şefkat ve recâ ile gençleştiğini, ebedîleştiğini, büyük bir açılışa geçtiğini ve genişlediğini sanır. Hele, güneş gurûba kapanıp da, kararan ufukların her yana buğu buğu veda duyguları saldığı dakikalarda ümitlerin cisimleşip içimize aktığını, şuurlarımızın Arafat vâridâtıyla aydınlandığını ve tıpkı rüya âlemlerinde olduğu gibi, kalıplarımızdan sıyrılıp, bir kısım mânevî anlaşılmazlıklara açıldığımızı.. Arafat gibi çığlık çığlığa inlediğimizi.. batan güneşle beraber eriyip gittiğimizi.. kulaklarımıza çarpan âh u efgân gibi birer feryat hâline geldiğimizi.. kuşlar gibi hafifleyip bir tür kanatlandığımızı.. mahiyet değiştirip birer mânevî varlığa inkılap ettiğimizi sanır ve hayretler içinde, olduğumuz yerde kalakalırız.

Arafat, insanların bütün bir gün, melek mevkibleri arasında dolaşıp durduğu, otururken-kalkarken sürekli semavîlik solukladığı, Hak rahmetinin sağanak sağanak gönüllerimize boşaldığı ve hâdiselerin hep ümit televvünlü cereyan ettiği bir rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır. Dünyaya ait her şeyden sıyrılmış ve soyunmuş insanlar, hesap, terazi, mizan endişesi ve rahmet ümidiyle hep hayaletler gibi dolaşırlar onun düzlüklerinde. Affolacaklarını umar, kurtuluşa ereceklerinin hülyalarını yaşar ve bu bir tek günü, senelerin vâridâtını elde edebilecek şekilde değerlendirirler.. değerlendirirler ama, yine de bir başka yerde dua edip yakarışa geçmeleri lâzım geldiğini de söküp kafalarından atamazlar.

Atmalarına gerek de yok, zira birkaç adım ötede bağrını açmış Müzdelife onları bekliyor. Vicdanlarımızdan, Müzdelife’nin bizi beklediği mesajını alır almaz, içinde bulunduğumuz ışıklardan ve ümitle bize tebessüm eden Arafat’tan ayrılır, rükûa nispetle secde seviyesinde Allah’a yakın olmanın unvanı sayılan Müzdelife’ye yürürüz.. sonsuza, mekânsızlığa, ebediyete ve Allah’a yürüdüğümüz gibi Müzdelife’ye yürürüz. Tamamlanmaya yüz tutmuş mehtabın, dağ-dere, vadi-yamaç her yanı aydınlatan ışıklarla cilveleştiği bir mübarek mekânda ve göklerin yere indiği, arzın semavîleştiği duyguları içinde, kendimizi, orada, Hakk’a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampada buluruz. Kâbe’den beri değişmeyen halleriyle, göklerin pırıl pırıl çehresinin, hacıların simalarındaki akislerini, Allah’a yönelmiş yalvaran bu sadık bendelerin seslerini bedenlerimizde, ruhlarımızda, gözlerimizde ve gönüllerimizde duyarak ötelerde dolaşıyor gibi öteleşir, meleklerle ve melekûtla hemhâl olur uhrevîleşir ve kendimizi bütün bütün rahmetin enginliklerine salarız.

İbn Abbas, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Arafat’ta ümmeti adına sarih olarak elde edemediği önemli bir reçete ve beraati Müzdelife’de elde ettiğini söyler. Gönlüm bu tespitin yüzde yüz doğru olmasını ne kadar arzu ederdi..! Eğer, Hz. İbn Abbas’ın dediği gibi ise, başların secdeye varmışlığı ölçüsünde insanları Allah’a yaklaştıran Müzdelife, bir başka feryâd u figân, bir başka âh u zâr ister..

Müzdelife’nin hemen her yanında, lambalardan akseden ışıklarla, hacıların parıldayan yüzleri, buğulu bakışları ve heyecanla çarpan sineleri, sadece gecesiyle tanıdığımız o mübarek sahaya, büyüleyen ayrı bir güzellik katar. Hele gece ilerleyince her yanı daha derin bir esrar bürür. Bir kısım kimseler ertesi günkü zor vazifeleri için dinlenirken, sabaha kadar el pençe divan duran insanlar da vardır. Sesini sinesine çekip duygularıyla tıpkı bir mızrap gibi gönlünden gönül ehline nağmeler dinleten bu engin ruhlar kim bilir neler düşünür, neler söyler ve içlerinden neler geçirirler..! Kalb sesleri her zaman kendilerini aşan bir seviyede cereyan eder ve meleklerin soluklarıyla at başıdır. Kalbini dinleyen ve kalbiyle konuşan bu zaman üstü insanlar, şimdi seslendirdikleri bu gönül bestelerinin yanında, daha önce, ondan da önce, duygu mızrabıyla gönül telleri üzerinde duyurup duymaya çalıştıkları ne kadar nağme varsa, hepsini bir koro gibi birden duyar, birden dinler ve geçmişlerini bu günle beraber bir zevk zemzemesi hâlinde yudumlarlar.

Ufuklarda şafak emareleri tüllenmeye başlayınca, bir gün önce Arafat’ta yaşanan ses-soluk, his-heyecan katlanarak bütünüyle Müzdelife’ye akar.. akar ve tan yeri bir sürü his, bir sürü iniltiye karışarak ağarır. Namaz dışı Hakk’a yönelişler, namaz içi teveccühler.. ve namazın içine akıp kunutlaşan dualar her biri Hakk’a yakınlığın ayrı bir buudu olarak keyfiyetler üstü bir derinlikte eda edilirler.

Bazen dört bir yanımızı saran ve bütün duygularımızı okşayan bir ipek urba gibi.. bazen ümitlerimize fer ve acılarımıza tesellibahş olan semavî eller gibi.. bazen ocaklar misali yanan sinelerimize su serpen birer tulumba gibi.. bazen ruhlarımıza en yüce hakikati duyurup gönüllerimize ürpertiler salan ezanlar gibi.. bazen yıkılmış, dağılmış eski dünyamızın parçalarını bir araya getirerek, özümüzden, ebediyetimizden, dünyamızdan, ukbamızdan öyle mânâlar duyururlar ki, kendimizi yeniden keşfediyor, özümüzü daha yakından tanıyor, dünyaya farklı bir zaviyeden uyanıyor, ukbayı da ayrı bir yakınlık, ayrı bir netlik içinde görüyor gibi oluruz.

Bu yalvarış ve yakarışlar, güneş ışınları yeni bir günün müjdesiyle ufukta belireceği âna kadar da devam eder. Güneş doğarken de, âdeta o âna kadar secdede olan başlar, bir başka yakınlığa ulaşmak için yeniden “şedd-i rihâl” eder ve yollara koyulurlar. Şimdi, önümüzde daha önce de uğrayıp, vadi vadi selâm durup geçtiğimiz Mina var. Safvete ermiş kalblerin, düz mantığa zimam vurup ruhun eline teslim edecekleri Mina.. teslimiyete ermiş gönüllerin inkıyatlarını ortaya koyacakları Mina.. Hz. Âdem’den Hz. İbrahim’e, ondan da insan nev’inin Şeref Yıldızı’na kadar binlerin, yüz binlerin akıl ve mantıklarını gemleyip muhakemelerini kalble irtibatlandırdıkları Mina.. nihayet bütün bunlardan sonra, şeytanı taşlarken nefislerimizin de paylarını aldıkları, ayrıca ibadetin esası sayılan taabbüdîliğin maşerî vicdan tarafından temsil edildiği Mina… Ve şeytan taşlamanın yanında daha neler neler yapılır orada.. kurban, tıraş, hac esvabından soyunma.. ve yol boyu derinleştirilen konsantrasyondan sonra tam bir metafizik gerilimle eda edilen farz tavaf bunlardan sadece birkaçı..

Hac yolcusu, evinden ayrıldığı andan itibaren, yol boyu, nefis ve enaniyeti hesabına iplik iplik çözülür; kalbî ve ruhî hayatı adına da bir dantela gibi ibrişim ibrişim örülür. Evet, insan bu ışıktan yolculuğunda en eski fakat eskimeyen, en ezelî ama taptaze gerçeklerle tanışır ve hâlleşir.. ve hiçbir zaman unutamayacağı edalara ulaşır. Hele, yapılan işin şuurunda olanlar için bu arzî fakat semavî yolculuk, ihtiva ettiği vâridât ve hatıralarla daha bir derinleşir ve ebediyet gamzetmeye başlar.. başlar ve güya semanın renkleri, hacıların sesleri gelir hülyalarımıza dolar, ruhlarımızı sarar ve ömür boyu gönül gözlerimizde tüllenir durur.

Dünyada, Kâbe ve çevresi kadar, biraz hüzünlü de olsa, ama mutlaka füsunlu daha cazip bir başka yer göstermek mümkün değildir. İnsan, onun hariminde her zaman efsanevî bir güzelliğe şahit olur ve her şeyi en olgun, en tatlı bir meyve gibi koparır, yer. Oralara yüz sürme tâli’liliğini paylaşan ruhlar, ebediyen başka bir ibadet mahalli arama vehminden kurtulurlar.. ve oraların öteler buudlu cazibesini ömürlerinin gurûbuna kadar da asla unutmazlar.

***

[1]   Âl-i İmrân sûresi, 3/97.

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Haziran-1994 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

421. Nağme: Şamatalarınız Haramîliğinizi Örtemeyecek!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi benlik, güç ve kuvvetin sebebiyet verdiği akıl tutulmasına değinerek sohbetine başladı.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun olarak) büyük göster!” şeklindeki duasını nasıl anlamamız ve hangi niyetle tekrar etmemiz gerektiğini açıkladı.

Mü’minliğin sözde kalmayıp insanın hal, tavır ve davranışlarına kendi boyasını çalması lazım geldiğini vurgulayan Hocaefendi, bu konudaki eksiklerimizin İslam dünyasına çok pahalıya mal olduğunu dile getirdi. “Sen kendini anlatmayı bırak, davranışlarının seni anlatmasına bak!” cümlesi üzerinde durdu.

Bu arada şunları söyledi:

*Şamata aslında birilerinin felaketli haline mum yakma, bağırıp çağırma demektir; “Falan battı, bitti gitti!” demek, mesela, “Bank Asya battı gitti!” falan demek gibi.. “Kimse Yok mu battı gitti!” İşte bunlar şamatadır Arap dilinde. Hadis-i şeriflerde de “düşmanların şamatası” manasına kullanılmaktadır, Türkçemize de aynen geçmiştir. Olmayacak şeylerde şamata koparırsın, kulakları yağır edersin, hafizanallah. Bunlar bir neviyle şirretliğin, bağışlayın, insan ruhundaki ve düşünce dünyasındaki densizliğin dışa vurması demektir.

*Ziya Paşa “Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar / Rencide olur dide-i huffaş ziyadan.” der. Başka bir yerde de şöyle söyler:En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” Âlem anlamıyor mu zannediyorsun sen; herkes anlıyor bunu. Şamatayla hangi şirretliği kapamak istediğini herkes anlıyor. Silinmez o zihinlerden.. nöronlara öyle bir yerleşti ki elli sene geçse üzerinden, tarih onu öyle yazacak.. öyle tescil edilecek.. o siciller bir gün önünüze çıkacak.. burada çıkmanın ötesinde, öbür tarafta kitabınızı sol taraftan alıp o kitabınızı (amel defterinizi) göreceksiniz ve işte o zaman “keşke” diyeceksiniz.

*Allah, başını almış öyle bir duruma doğru gidenlerin, isyan deryasına yelken açmış kenara çıkmaya fırsat bulamayanların gözlerindeki perdeyi sıyırsın!..

Sohbetin sonuna doğru muhterem Hocaefendi, ecdadımızın, Topkapı’nın sadeliğini bırakıp, Dolmabahçe’nin büyüleyen, uyutan ve felç eden havası içine girdikleri zaman millet olarak içten içe çürüdüğümüzü belirtti ve şöyle dedi:

“Dört bir yandan problemler sarmalı içinde, ne yaptığını, ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir devletçik.. çik.. hani ‘gemicik’ vardı ya.. bir devletçik!.. İnsanlar her yerde böyle cik’e cık’a bağlanınca koskocaman bir devleti de …cik’leştiriyorlar fiilleriyle, tavırlarıyla, davranışlarıyla. Allah gözlerindeki perdeyi kaldırsın, basiretlerini açsın.”

25:15 dakikalık bu sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Duaların müstecap ve makbul olduğu arefe ve bayram günlerinde niyazlarınızda anılmak recasıyla…

420. Nağme: Hocaefendi’nin Hac Hatıraları

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Aslında Bamteli-Özel olarak Pazartesi günü neşretmeye niyetlendiğimiz bu sohbeti de bekletmeye gönlümüz razı olmadı.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi yeni hasbihalinde haccın manasını, mukaddes topraklara hangi ruh haletiyle gidip gelmek gerektiğini ve insanın kendisine nasıl bakması lazım geldiğini anlattı.

Muhterem Hocamıza iki soru sorduk:

  1. Hac makalesinde “Hepimiz hacca biraz da ruh ve duygularımızın kirlenmiş olması mülahazasıyla gideriz.” buyuruluyor. İşaret edilen bu “kirlenmiş olma mülahazası”nı nasıl anlamalıyız? Bu mülahaza ile hac münasebetini lütfeder misiniz?
  2. Birinci haccınız ile ikinci ve üçüncü haclarınız arasında ister gidiş ister duyuş açısından mülahaza farklılığı hissettiniz mi?

Üç kere hacca gitmiş olan Hocaefendi, bu sorularımıza cevap verirken çok latif hatıralarını da dile getirdi; mübarek beldelerdeki hissiyatını seslendirdi.

Rahman’ın misafiri olmuş ya da olma recasıyla beklemeye durmuş bütün Medine aşıklarına, Mekke sevdalılarına çok derin hisler tedai ettireceğini umduğumuz bu güzel sohbeti 42:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Muhabbetle…

419. Nağme: Kurban, Hac ve İnsanlık Yetimleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Aslında yarın Bamteli günü ve neşredeceğimiz enfes sohbet hazır. Pazar günleri “nağme” yayınlamak da âdetimiz değil.

Fakat muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi yaklaşık dört saat önceki hasbihalinde çok önemli mevzulara değindi; dinleyip istifade etmeye çalıştığımız mühim hakikatleri bekletmeden sizlere de ulaştırmaya karar verdik.

Aziz Hocamıza içinde bulunduğumuz hac ve kurban mevsimine ait ibadetlerdeki “taabbudîlik” ve “hikmetler” meselesini sorduk.

Hocaefendi, kurban vazifesini, bu vesileyle yola çıkan kurbet kervanlarını, dünyanın dört bir yanında yardım bekleyen müminlerin/insanların imdadına koşmanın önemini ve ister niyet isterse icraat fasıllarında dikkat edilmesi gereken hususları anlattı.

Zulüm ve gadrin, hacca gidecek insanların önlerini kesmeye kadar uzandığı günümüzde, adanmış ruhlar için yol âdâbını bir kere daha hatırlattı; ana damarlar tıkansa bile, alternatif damarların kullanılması gerektiğini kaydetti.

İşte Hocaefendi’nin sohbetinden satırbaşları:

*Bazı ahvalde bazı şeyler böyle terke uğradığı, manasını yitirdiği, bir yetimlik yaşadıkları dönemde bence onları o durumdan kurtarma… İşte o mevzuda hikmetler ve maslahatlardan bahsedilebilir. Mesela zekât verirsin, işte zengin fakir arasında köprüler oluşturursunuz. Fakirin zenginden, zenginin fakirden ayrıldığı dönemde Avrupa’da sosyal ihtilaller tarihi asırlarca sürmüş, insanlar birbirlerini yemiştir. Ve belli bir dönemde bu meseleye çare, çözüm diye bir reçete ortaya atılmış. Diyelim Marx tarafından, Engels tarafından. Ve belli bir dönemde 20, 30, 40 milyon insanın ölümüyle o sistem oturtulmaya çalışılmıştır. Zengin-fakir arasındaki o açıklığı kapamaya matuf. Oysaki İslam dininde zekât, değişik yerlerde Hazreti Pir de ifade ediyor, bir köprüdür adeta, zengin-fakir arasında bir köprüdür. İşte bu maslahatın anlatılması lazım.

Mukarrabîne Yakışır Şekilde Kurban

*Kurban da böyle zekât gibi sadaka gibi bir şeydir. Kurban vacip olan insanlar var. Yani bir insana bir tane kurban vacip. 10 tane de kesebilir. Efendimiz (sas) yaşı sayısınca kurban kesti orada. Ve günümüzde de Allah’ın izni inayetiyle bu yapılıyor yani. Belki evinin bütün efradı için mükellef değiller. Her birisi için birer kurban kesiyor. Bazen ikişer tane de kesiyor. Bazen üç tane de kesiyor. Sizin arkadaşlarınız içinde de belki 10 tane kurban kesen insan vardır. Şimdi bu meseleyi bu seviyede ele almak, daha seviyeli, mukarrabine yakışır, ebrara yakışır, sadıkuna yakışır, muhlisuna yakışır şekilde ele almak günümüzün ihtiyaçlarındandır bence.

*Dünyada yine bu zenginle fakir arasında mesafeler çok açılmıştır. Şimdi o Myanmar’ı düşünün yani. O insanlar düne kadar evlerinden sürgün ediliyordu. Mabetleri yakılıyordu, evleri yakılıyordu, çöle sürgün ediliyorlardı. Şimdi de biraz daha zorlama var. Bunlar tamamen o ülkeden dışarıya çıkarılma gibi. Yani Budizm’in böyle haşince insanlara muamelesini ne Vedalarda, ne Upanişatlarda görmedim yani öyle bir şey. Sizden olmayan, sizin gibi düşünmeyen insanlara böyle bir kahr-u bela kesileceksiniz diye bir şey görmedim. Fakat nasılsa yani birileri işte bu siyaset böyle, idare, hakimiyet mevzu. Dengeleri koruma orada çok zor oluyor. Orada çeşit çeşit mesavi irtikab ediliyor ve meşru görülüyor. Onlar da ihtimal öyle meşru görüyorlar onu.

Müslüman’ın derdiyle dertlenmeli!..

*Şimdi bu insanları görmezlikten gelmek şu hadis kategorisi içerisine girer; ‘Müslümanların dertlerini paylaşmayan onlarla, dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.’ diyor. Bunun manası hakiki Müslüman değildir demek oluyor bu. Bu açıdan, Myanmar’daki insandan, Suriye’de gadre uğrayan insana, varsa Mısır’da gadre uğrayan insana kadar, Yemen’de gadre uğrayan insana, Irak’ta ezilip geçilen o insanlara kadar herkese el uzatmak birer mü’minlik vazifesidir bence. Bu açıdan da belki artırarak devam etmek lazım. Bunun manası anlatılması lazım. Bugün buna ihtiyacın şiddetli olduğu anlatılması lazım. Bu aynı zamanda bir mü’mince tavrın ifadesidir. O mü’minler adına heyecan duymanın ve onların ıstırabını paylaşmanın, onların âlâmını paylaşmanın ifadesidir. Paylaşmazsanız onlardan değilsiniz demektir. Bu açıdan da onun hakiki manasını öyle, arka planını, dayandığı dayanakları, maslahatları, hikmetleri, faydaları anlatmak iktiza eder.

*Namazı bile bilmeyene belki esasen namazın ruhundaki hikmetleri ve faydaları anlatmak lazımdır. Anlatacaksınız. Günde beş defa Allah’la ahd-ü peymanınızı yeniliyorsunuz. Günde beş defa huzur-u kalple mabede gelen, bir imamın arkasında saf bağlayan, kemerbeste-i ubudiyet içinde Allah’a karşı vazifesini eda eden bir insan dıştaki hayatını muamelatını da bir yönüyle ona göre dizayn etmeye bakar. Allah’ın huzurundan geldim, ben şimdi nasıl yalan söyleyeceğim? Nasıl bir kısım politikalara, hem de böyle Makyavelistçe politikalara gireceğim. Nasıl birilerini kandıracağım? Nasıl Kur’an-ı Kerim’in, “Birbirinize ad, unvan, lakap takmayın.” demesine rağmen, ben başkalarına lakap takacağım? Nasıl ben intikam duygusuyla hareket edeceğim? Nasıl birilerini bitirme adına ciddi bir gerilim içinde olacağım? Günde beş defa huzur-u kalple Allah’a inanarak geliyor. Onun karşısında el pençe divan duruyorsan, iki büklüm olup rükûa gidiyorsan, buradaki bu ahd-ü peymana tamamen aykırı olarak verdiğin sözden dönerek bir dönek olarak hayatını kirletiyorsun. İçtimai hayatını, ferdi hayatını, ailevi hayatını, siyasi hayatını, idari hayatını, ekonomik hayatını kirletiyorsun. Namazın böyle bir bağlayıcılığı var burada, günde beş defa. Demek ki, günde beş vakit camiye gelmekle biz kendimizi böyle bir rehabiliteye tabi tutma mecburiyetindeyiz. İnsani ve İslami kıvamımızı ancak bu sayede koruyabilmekteyiz. Yoksa Allah (c.c.) böyle ağır bir tekalifte bulunmazdı.

25:20 dakikalık bu ehemmiyetli sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Fesada Açık Ruhlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Aklın, mantığın ciddî biçimde yara aldığı ve hislerin, heveslerin muhakemenin önüne geçtiği günümüzde, her zamankinden daha fazla dikkat etme konumunda olan bizlerin, çevremizde meydana gelen hâdiseleri, gerçek sebep ve sâikleriyle yerli yerine oturtabilmek, oturtup değerlendirebilmek için, kine, nefrete, düşmanlığa dayalı ve propaganda eksenli kitap, broşür, makale ya da sempozyum, konferans, panel, açık oturum gibi… belli ideolojiler etrafında yazılıp-çizilen fikir suretindeki heveslerden daha çok, düşünce namusu ihtiva eden objektif mülâhazalara ihtiyacı var. Yıllar var ki, sırf bir kısım ideolojik endişe ve hizip çıkarlarıyla alâkalı gayız ve öfke hıçkırıkları diyebileceğimiz o tiksindiren homurdanışları dinleye dinleye düşünce istikametimiz bozuldu.. beşerî münasebetlerimiz, herhangi bir ciddî sebebe dayanmayan bazı vâhî kaygılarla temelden sarsıldı.. ve milletçe, çevremizdeki onca güzelliklere rağmen hep bir kısım çirkinliklere takılıp kaldık; takılıp kaldık da iyilikleri bütün bütün görmezlikten gelerek sürekli kötülükleri öne çıkardık.. hatta daha da ileri giderek, pek çok evrensel insanî değerleri politik veya ideolojik mülâhazalarımıza feda edip kuruntularımızı âlemşümul kıymetlerin tahtına oturttuk.. gün geldi, prim yapacağı mülâhazasıyla düşmanlıkları körükleyip diyalog ve hoşgörüye karşı ilan-ı harp ettik.. cumhuriyet ve demokrasi nimetlerinden, bizim gibi düşünmeyenlerin istifadelerinden rahatsızlık duyarak her zaman bayraklaştırdığımız sistemi bile sorgulamaya kalktık.

Evet, bütün bunları yaptık ve aslında bunlar, bir döneme ait, Allah’a, O’nun Peygamberi’ne ve öldükten sonra dirilmeye inancını yitirmiş nesillerin dramıydı. Rıza Tevfik’in ifadesiyle, belli çevrelerce, Türklük ruhu apaçık ve zorla hem Allah’ına hem de Peygamberi’ne isyana itiliyordu. Geleceğin sonsuz karanlıkları karşısında, inançsızlıkla tir tir titreyen ve şaşkınlıkla gidip bir oraya bir buraya toslayan, insanî ve ahlâkî yanları itibarıyla, cismaniyetine nispeten tıpkı felçli uzuvlar gibi nahifleşmiş; millî değerleri açısından alabildiğine renksiz ve silik, tarihten tevârüs ettiği şeylere karşı fevkalâde saygısız ve mütecâviz; sürekli kendi hezeyanlarını takdis edip dururken, dinî ve millî her şeyi tekrar tekrar süzgeçten geçirme lüzumundan bahsedecek kadar lâubâli veya septist; yazarken, konuşurken işporta mefhumlarıyla düşünecek ölçüde bayağı ve ağzını açtığı her yerde, az buçuk firaset sahiplerince hemen kendini ele veren bu fikirzedeler, kendileri açısından altın çağlarını yaşasalar da vatan evladına hep kan kusturduklarında şüphe yoktur. Millet onların gayız ve nefret bombardımanları karşısında hep inim inim inledi; onlar da bir türlü doyma noktasına ulaşamadıkları o Cehennemî kin ve hiddetleriyle sürekli homurdanıp durdular.. homurdanıp durdular ve hiçbir zaman varlık ve insanın gerçek muhtevasına, vicdanın sesine soluğuna, ruhun enginliğine yönelemediler. Yönelemezlerdi de, zira bunların ne bir ufukları ne de gaye-i hayalleri vardı.. egoları etrafında dönüp durmayı yol alma sanıyor.. ve tıpkı, her zaman sandalının bir yanındaki küreği kullanan kayıkçı gibi, aynı noktada daire çizip duruyorlardı. Kafalarındaki çarpık ve anarşik düşünceleri, dillerinden dökülen gayız ve nefret ifadeleri; kitap, gazete, mecmua sahifelerinin yanında televizyon ekranlarını karartan beyan ve üslûplarıyla bu duyguları kara, düşünceleri kara, ifadeleri kapkara tâli’sizler, dünden bugüne kendileriyle beraber milletimizin tâli’ yıldızını da karartıyorlardı.

Bilmem ki, bunlara birer düşünce anarşisti demek nasıl olur?. Kendi fikirlerinin dışında –ona da fikir denecekse– her türlü otoriteye karşı çıkan, her türlü iktidarı reddeden, Bakunin’in ifadesiyle, hiçbir ayırım gözetmeden sadece yıkmayı düşleyen ve hedeflediği her şeye kaba kuvvetle ve bir hamlede ulaşmayı planlayan; ilhamlarını Neronlar, Firavunlar, Leninler, Mussoliniler, Hitlerler, Francolar, Salazarlar veya Proudhonlar, Nietzscheler, Schopenhauerler, Kamular, Marcuseler… gibi büyük ölçüde ömürlerini insanî değerlerle savaşmakla geçirmiş canilerden alan bu düşünce ma’lûlü bahtsızlara başka bir isim bulmakta zorlandığımızı itiraf edelim. Tamir ve inşa zemininde böyle hep tahripte bulunan, yıkmayı yapma sanan, her zaman müstatil bir cinnet örneği sergileyen bu insanları, günümüzün nesilleri böyle tanıdığı gibi, geleceğin insanı da böyle tanıyacak ve onları tarihin büyük anarşistleriyle beraber yâd edecektir.

Evet, duyguda, düşüncede, inançta, felsefede, tabiat “bilimler”inde hep materyalistçe davranıp anlayış ve inançlarımızı yıkarak bizi gönül dünyamızda ilhada, fikir hayatımızda teşettüte, örf, âdet ve geleneklerimizde tahribe iten, hatta kısmen muvaffak da olan bu insanlara dense dense anarşist denir; ama kat’iyen aydın ve entelektüel denemez; zira bunlarda anarşist ruhların bütün hususiyetlerinin var olduğu söylenebilir.

Bunlar, güçlü oldukları zaman zalim ve baskıcı; iktidarsız hâle geldikleri zaman hırçın ve hilebaz; başkalarının boşluklarını değerlendirmede fevkalâde mahir ve kurnaz; kendi kusurlarını örtbas etmede olabildiğine cerbezeci ve şarlatan, hasım kabul ettiklerini yıkmada hep karalamacı ve karalamalarında da kararlıdırlar.

Evet, her yerde ve hayatın her biriminde kavgacı tabiatlarıyla düşüncelerini belli eden ve firasetli insanlara kendilerini ele veren bu olabildiğine zayıf, ama tahribin kolaylığındaki avantajları değerlendiren; bu oldukça mantıksız, fakat mugalâta ve demagojinin bütün türlerini bilen; bu tamamen muhakemesiz, ancak her zaman değişik çığırtkanlıklarla mevcudiyetlerini hissettiren bu kör ve topal yığınlar, bütün oyunlarını müstakim düşüncenin kendi içindeki tutarsızlığı ve zaafları üzerinde oynamaktadırlar.. oynarken de sanki bu ülkede yalnız onlar düşünüyor, onlar konuşuyor, onlar karar veriyor ve onlar kitleleri yönlendiriyor gibi bir imaj uyarılmakta; buna karşılık saf vatan evladı ise, kendi zaaf ve tutarsızlığının ağında bin bir ihtilaçla kıvranmakta ve hep sessiz infialleriyle içten içe kendini yiyip bitirmekte. Böyle olunca da, her yerde sadece bu bir avuç anarşistin sesi duyulmakta, onların izleriyle karşılaşılmakta, onların tahriplerinin endişesi yaşanmakta ve her olumlu hamle onların planlayıp ortaya koydukları engebelere takılmakta…

Acıdır, dün olduğu gibi bugün de bütün toplum yine onların uğursuz çığırtkanlıklarıyla inliyor, devlet, yer yer onların velvelelerinin şaşkınlığını yaşıyor, din ve diyanet onların şarlatanlığıyla sık sık hırpalanıyor; ahlâkîlik onların dünyasında bir ayıp gibi gösteriliyor ve sanat o uğursuz atmosferde hislerin, heveslerin oyuncağı hâline getiriliyor…

Hâsılı, bu anarşist ruh rahatlıkla her yere girebiliyor, her şeye karışabiliyor, bütün değerlere dokunabiliyor ve tıpkı kanser hücreleri gibi metastazla ulaştığı her uzvu kendine benzetiyor ve ona kendi üslûbunu dayatıyor. Evet o, her zaman açık-kapalı komünist usûl ve yöntemleriyle içtimaî âhengimizi sarsıyor; dine saldırıyor ve onu çağ dışı ilan ediyor. Sanatı yozlaştırıyor ve onu kuralsızlığın, kanunsuzluğun mezbeleliğine çeviriyor. Düşünceye musallat oluyor ve onu hevânın, hevesin yedeğine vererek kirletiyor. Aslında, yaptığı şeylerle, inanç, düşünce ve sanat telâkkimizi bozan bu anarşist ruh, her şeyden evvel bizim iç âhengimizi bozuyor ve ümit ufuklarımıza sisler, dumanlar püskürtüyor. Böylece, inanç ve beklentilerimizdeki koskoca bir dünya, onun için bir tımarhane –bu onun umurunda olmasa bile– bizim için de bir zindana dönüşüyor.

Tımarhane deyip delilere telmihte bulundum. İşin doğrusu, bu darmadağınık ruhu, bu hiçbir kalıba uymayan hilkat garibesini ne sıhhatli dimağlar kategorisinde mütalâa etmek ne de hasta ruhlar albümünde bir çerçeveye oturtmak mümkündür. Akıllı deseniz, her zaman selim mantığa, ilmî müşâhedeye ve vahye karşı ciddî tavırları sizi yalanlar. Şizofreni demeye kalksanız, aldattıkları yığınların tekzibine uğrarsınız. Paranoyak olduğunu düşünseniz, temâdî tenakuzu karşınıza çıkar. Narsist diyecek olsanız, meseleyi ferdîliğe incirar ettirmiş (indirgemiş) olursunuz.. evet bunlar hiçbir kalıba uymazlar; pek çok kalıp içinde görünseler de tam bir kalıpsızlık örneğidirler.

Genç nesilleri ele geçirdikleri yerlerde, önce onları baştan çıkarır, sonra da onlardan şikâyet etmeye başlarlar. Kamu yararına deyip başına geçtikleri her işte, kendi çıkarlarını düşünür ve başkalarına boş verirler.. kendilerinden iş ve hizmet beklendiği her zeminde hizmetten daha çok laf üretirler.. emniyet ve asayişe –Allah göstermesin– müdahale etme fırsatını bulsalar, bütün düzeni kendi ruh atlaslarına çevirirler.. adalete el atsalar, hukuku o müşevveş düşünceleriyle yorumlar, umumî nizamı altüst ederler.. yollar onları vatan müdafaasına çekip götürse, cephede kelepir kovalar, cephe gerisini de kabadayılık arenasına çevirirler.. mihrabı, minberi ele geçirseler, kendilerini Allah’ın vekili görür ve halkı kapı kulları sanırlar; ağızlarını her açtıklarında ya kinle, nefretle boşalır ya da insanlara beddua ve kahriyeler okurlar.

Hâsılı, bunlar nerede ve hangi meslekte olurlarsa olsunlar, her zaman yıkıcı, insafsız, bencil ve kendi doğrularının azat kabul etmez köleleri gibi davranır ve herkesi değişik yanlışlıklar içinde görüp göstermeye çalışırlar. Zayıf düştükleri zaman kavgada yenilmiş çocuklar gibi tehditlerle teselli olur ve hep karşıya zarar verme fırsatını kollarlar. Kuvveti elde ettiklerinde herkesi ezer geçer, herkesi ağlatır ve çevrelerindeki mazlum iniltilerini bir ney gibi dinlerler. Bunların, ruhlarımızda cefa endişesiyle iç içe yaşayan dostlukları ayrı bir ızdırap; müsamaha, afv u safh bilmeyen düşmanlıkları ise ayrı bir ızdıraptır. Bunlar sadece davranışlarıyla değil, sırf yâd edilmeleri ile bile elli türlü kabalığı, hoyratlığı birden çağrıştırırlar.

Bunların belirli bir yolu, mezhebi, felsefesi yoktur. Aslında teşhisi, çerçevesi belli olmasa da bunlar birer hastadır ve hastalıkları da, mizaçlarını uyaracak değişik hâdiseler karşısında her zaman nüksedecek türdendir. Ne zaman hafakanlarının kabaracağı, ne zaman hezeyanlarının köpüreceği hiç belli olmaz. Uslu uslu otururken, bir bakarsın yakınındakilere tekme-tokat sallıyor, uzaktakilere de yazılarıyla, sözleriyle hakaretler yağdırıyor. O, ne millî göründüğünde doğrudur ne de milliyetsizliğinde; zaman zaman millî görünme lüzumunu duyar, önüne geleni milliyetsizlikle karalar.. yer yer evrenselliğe bürünür, millî ruh taşıyan herkesi faşistlikle suçlar.. dini kabul ediyor gibi göründüğü aynı zamanda, rahatlıkla bütün dindarlara “mürteci” diyebilir.. insan haklarından söz ettiği aynı anda, bazı kimselerin o haklardan mahrum edilmesi gerektiğini vurgular ve zımnen de olsa onların, insan olmanın avantajlarından yararlanmayı hak etmemiş bir alt sınıfa mensup olduklarını ima eder.

O, toplumu oralıya-buralıya ayrıştırır ama, ne oralıdır-ne de buralıdır; o, kinin, nefretin esiri, imanın ve imanlının da en amansız hasmıdır; hasmıdır ve kendinin o tahripçi iradesi dışında hiçbir iradeye tahammülü yoktur. Bundan ötürü de, içinde bulunmadığı, bulunamadığı, bulunup alkışlanamadığı en olumlu teşebbüslerin, en ideal projelerin –tabiî bütün bunlarda onun menfaatleri söz konusu değil ve ona bir pâye ve itibar kazandırmıyorsa– hep düşmanı olagelmiştir.. düşmanı olagelmiştir, zira onun şahsen ne bir teşebbüs kabiliyeti, ne bir inşa gücü ne de bir proje üretme istidadı vardır. O sarmaşıklar gibi hep başkalarına dayanarak ayakta durmaya çalışır, onlardan beslenir, sonra dört bir yandan onları sararak hava ve ziyalarına mâni olur.

O, bir başarısızlık örneğidir, başarısızlığı kadar da başarı düşmanıdır. Şöyle veya böyle o, kendisinin içinde bulunmadığı hiçbir işi ve muvaffakiyeti hazmedemez. Bu itibarla onun hazmedemediği bir hayli insan vardır ve o bütün bunları düşman ilan etmiştir; gücü yettiklerini ezer, yetmediklerine çamur atar; en masum vatan evladını dahi karalamada bir an bile tereddüt etmez. Belki de onun en başarılı olduğu husus da işte budur. Değişik demagoji ve mugalâtalarla, o kapkaranlık düşüncelerini bazen en aydın kimselere bile rahatlıkla kabul ettirebilir.

Aslında, bu karanlık ruh, hep kendi yalancı hülyalarıyla beslenir ve vehimleriyle ayakta durur. Kinle, nefretle kendini ifade eder ve bütün oyunlarını karşı cephe kabul ettiği kesimin zaafları üzerinde oynar. Yaptığı her iş tahrip olduğundan, bazen az bir güç ve imkânla büyük işler başarıyor gibi de görünebilir. Hatta, yaptığı bu şeyler onun his dünyasına birer başarı gibi aksettiğinden sürekli onu cesaretlendirir ve onda daha büyük bir tahrip arzusu uyarır.

Doğrusu bu düşünce anarşisti bir insan ruhu zararlısıdır ve bu zararlı karşısında şimdilerde bizim her şeyden evvel, bugünümüzü, yarınımızı iyi görüp iyi değerlendirecek; ülke meselelerini dar politikacı mantığıyla değil, milletin ana problemlerini çok iyi kavramış ve alternatif çözümler üretebilen; sözden daha çok davranışlarının eri; icmalî planda düşüncesi hareketlerinin önünde, tafsilî planda hareketleriyle yeni düşünce ufuklarına açılabilen ruh kahramanlarına, analitik zekâlara; yılgınlık bilmeyen güçlü iradelere ihtiyacımız var. İşte böyle hiçbir branşın tek ve dar görüş planına mahkûm olmayan bu gerçek bilgi ve tefekkür nesli sayesinde, bugün olmasa da yarın –inşaallah– düşünce ufkumuzu kirleten ve millî üslûbumuzu karartan tarihî bir zararlının tesir ve teşevvüşünden kurtulacağımızı ümit ediyorum.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi 1998-Ağustos sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

418. Nağme: Mazlumlara Düşen Vazifeler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yaklaşık 3 saat önceki sohbetinde mazlumlara düşen vazifeleri anlattı.

Hizmet gönüllülerinin, maruz kaldıkları zulümler karşısında nasıl davranmaları lazım geldiğini ve bu mazlumiyyet döneminde özellikle nelere dikkat etmeleri gerektiğini vurgulayan aziz Hocamız, Camia ile irtibatlandırılıp sudan bahanelerle gözaltına alınan ya da bazıları tutuklanan emniyet görevlilerinin vakur duruşlarına da temas etti.

Çok önemli hususların ele alındığı bu hasbihali 22 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

416. Nağme: Efendimiz’in Namazı, Secde Duası ve Hücre-i Saâdet

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hasbihalinde şu hususlar üzerinde durdu:

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur:

أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ

“Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” Zira secdede, Allah’ın büyüklüğünü ifadenin yanında insanın kendi küçüklüğünü ortaya koyması gibi iki mülâhaza bir araya gelir; bu iki mülâhaza bir araya gelip örtüşünce de Allah’a en yakın olma hâli zuhur eder. Evet, kul, tevazu, mahviyet ve hacâlet içinde başını yere koyduğunda ve hatta mümkün olsa başını topraktan daha aşağı götürme azmiyle secdeye kapandığında Allah’a kurbet hâsıl olur.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Hazreti Ebu Bekir’e öğrettiği ve secdede okunması tavsiye edilen dua şöyledir:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْماً كَثِيراً، وَلاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي، إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“Allah’ım, muhakkak ben nefsime namütenahî zulümde bulundum; günahları bağışlayacak Senden gayrı kimse yoktur. Nezd-i Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa, bana merhamet et; şüphesiz ki Sen yegâne Gafûr ve Rahîm’sin.”

*Kanaatimce, İnsanlığın İftihar Tablosu’na nispet edilecek her şey “saadet”, “kutlu”, “mutlu” gibi sıfatlarla anılmalıdır. Bu mevzuda Kitap ve Sünnet’te bir şey görmedim; fakat, Efendimiz’e gönülden saygımızın ifadesi olarak, böyle davranmak gerektiğine inanıyorum. Halk “Hira Mağarası” diyor; bunu kullanmada bir mahzur olmayabilir; lakin Efendimiz’e saygının gereği olarak ona “Hira Sultanlığı” denmeli; “saadetli Hira yuvası” denmeli. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hicret ederken tahassun buyurduğu yer hakkında Sevr Mağarası değil, “Sevr Sultanlığı” diyeceksiniz. “Kabr-i Saadetleri”, “mutlu kabirleri”, “kutlu kabirleri” diyeceksiniz. Hatta “makbûr” düşüncesini hatırlattığından dolayı ona kabir dememeyi tercih ederim. Bir yönüyle “ruhunun ufkuna yürüme limanı” derim. Saygınız ölçüsünde saygı görürsünüz.

*Hücre-i Saâdet o kadar dardı ki, -o hücreye canlarımız kurban olsun- Efendimiz’e rahat secde edecek kadar bile yer kalmıyordu. Âişe Validemiz’in naklettiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece namaza durduğunda, secde edeceği zaman eliyle Hazreti Âişe’nin ayaklarına dokunuyor ve ancak o mübarek Validemiz ayaklarını çektikten sonra oraya secde edebiliyordu.

*İmam Bûsîrî, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ortaya koyduğu derin kulluğu anlatırken der ki:

ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ اَحْياَ الظَّلاَمَ اِلٰي

اَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُرَّ مِنْ وَرَمِ

“Ben, ayakları şişinceye kadar geceleri ibadetle ihya eden O Zât’ın sünnetine, onu terk etmek suretiyle zulmettim.”

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle derin bir kulluk ortaya koymuştu ki, dahası olmaz. Onun, sabahlara kadar ibadet ettiğini gören Hazreti Âişe Validemiz (bir rivayette de Hazreti Bilal), “Senin hiç günahın yok ki!” manasına “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’amı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi ve sana şanlı şerefli bir zafer vermesi içindir.” (Fetih, 48/1-3) ayetlerini okuyunca, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Beni onca nimetlerle serfiraz kılan Rabbime çok kulluk yapan, çok şükreden bir kul olmayayım mı?” şeklinde cevap veriyor ve yine kendine yakışan bir tavır sergiliyordu.

415. Nağme: Müttakîlerin Yarışı

Herkul | | HERKUL NAGME

Aziz dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, en son sohbetine Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Ebû Zerr hazretlerine yaptığı nasihati hatırlatarak başladı. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun -Hazreti Ebu Zerr’in şahsında- bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurduğunu nakletti:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.”

Muhterem Hocamız, Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri’nin şu sözüne temas etti: “Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim. Sonra gaybdan, ‘Ey Bâyezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gayen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol!’ sesini duydum ve tembihini aldım.”

Genişliği semalar ve yer kadar engin olan Cennet’e ve Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine erebilmek için yarış yaparcasına koşmak gerektiğini anlatan Hocaefendi, bu yarışın sadece sözde kalmaması, Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen müsabaka şartlarına riayet edilmesi gerektiğini vurguladı.

Bu cümleden olarak, kıymetli Hocamız şu ayet-i kerimeleri açıkladı:

وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ

“Rabbiniz tarafından mağfirete, genişliği göklerle yer kadar ve müttakiler için hazırlanmış bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun! O müttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar; kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davranan ihsan ehlini sever. O müttakiler ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affeder ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Âl-i İmrân, 3/133-135)

Hocaefendi, bu ayetlerin tefsir ve te’viline dair önemli nükteleri serdederken, İslam ahlakına dair bazı ehemmiyetli hususlar üzerinde de durdu. Mesela, infak konusundan hareketle sözü “îsâr hasleti”ne getirip şu iki misali özetledi:

*Hazreti Ebû Hüreyre anlatıyor: Bir gün Huzur-u Risaletpenâhî’ye birisi geldi. Allah Rasûlü’ne yaklaştı ve şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Birkaç günden beri yiyecek bir şey bulamadım. Üst üste aç olarak oruca niyetlendim.” Allah Rasûlü etrafına nazarını gezdirdi. Fakat onu evine götürüp misafir edecek kimse göremedi. Neden sonra Allah Rasûlü’nün çok sevdiklerinden Ebû Talha ayağa kalktı ve: “Yâ Rasûlallah, onu ben misafir edeyim.” dedi. Sonra da alıp evine götürdü. Her şeylerini İslâm uğrunda harcayan bu insanların ellerinde avuçlarında hiçbir şey kalmamıştı.. ara sıra evlerinde bir çorba ya pişerdi veya pişmezdi. İhtimal o gün, hanımı Ümmü Süleym çocuklarına bir parça çorba yapabilmişti ve onu çocuklara içirecekti. Misafir eve gelince karı koca aralarında konuştular: “Bu gece çorbayı Allah Rasûlü’nün misafirine yedirelim. Biz nasıl olsa bugün de aç olarak oruç tutabiliriz. Çocukları ikna edip yatırırız.. sabah onların da çaresine bakarız.” Yapacakları şey şu idi: Yemek sofraya konunca, hanım yanlışlıkla mumu söndürecek ve ev sahibi kaşığını boş getirip götürecek.. zira çorba iki kişiyi doyuracak kadar değildi.. böylece misafir de karnını doyuracaktı. Plânladıkları gibi de yaptılar. Derken sabah oldu ve sabah namazında da Allah Rasûlü’nün arkasında yerlerini aldılar. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah namazını kıldırdı. Yüzünü onlara döndü, sonra da Ebû Talha’yı ve misafirini arayarak onlara sordu: “Bu gece ne yaptınız ki, hakkınızda şu âyet (Haşr, 59/9) nazil oldu:

وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ

“Kendileri sıkıntı içinde bulunsalar dahi başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.”

*Yermük savaşında yaralı vaziyette yerde kıvranan ve susuzluktan kavrulan sahabîlerin (radıyallâhu anhüm ecmaîn) kendilerine verilen suyu, tam içmek üzere iken birbirlerine gönderişleri, nihâyetinde üçünün de bir damla su içemeden şehadet şerbetine kavuşmaları ne müthiş bir diğergâmlık örneğidir.

Muhtevasına işaret etmekle yetindiğimiz bu güzel sohbeti 30:11 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bamteli Tanıtım: “Yolumuzun Kaderi ve Vazifemiz”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Elhamdulillah, Sohbet-i Cânân ziyafeti devam ediyor.

Allah’ın izni ve inayetiyle, yeni sohbet 8 Eylül 2014 Pazartesi günü sabahtan itibaren sitemizde yayında olacak.

Bamteli’nin içeriğine ait fikir vermek için ekteki video ve ses dosyalarını hazırladık.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

414. Nağme: Hakk’a Adanmış Ruhlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu sohbetine ecdat tarafından çokça zikredilen “Allah, tevfikini refik eylesin!” şeklindeki duayı açıklayarak başladı.

Bu duanın sevkiyle bir kere daha “adanmışlık ruhu”na vurguda bulunan aziz Hocamız şu hususlara temas etti:

*İstiğnâ ve beklentisizlik, Peygamberlik mesleğinin şiarıdır; insanları kurtarmak için kendi hayatını istihkâr ederek her gün ölüp ölüp dirilme, sürekli çalışma, hep koşturma, zahmet çekip meşakkatlere katlanma ama bütün bunlara bedel hiçbir ücret istememe irşad yolunun hususiyetidir. Nitekim, Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (Allah’ın salat ve selamı Efendimiz’in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun) hep aynı cümleyi tekrar etmiş;

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.” (Şuarâ, 26/109) diyerek, bütün peygamberlerin ortak duygu ve düşüncesini dile getirmişlerdir.

*Yâsîn Sûresi’nde anlatılan kahraman (Habib-i Neccar),

اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ

“Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) demek suretiyle, yine irşad erlerinin aynı vasfına dikkat çekmiştir. Habib-i Neccar, arkasında yürünecek rehberlerin en önemli iki vasfını nazara verirken, onların hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemediklerini ve herkesten önce kendilerinin dosdoğru yolda yürüdüklerini belirtmiştir ki, doğrusu, bu iki sıfatı üzerinde taşımayan kimselerin başkalarına hidayet yolunu göstermeleri hiç mümkün değildir.

*Sen su ol, ak mecranda; içmeyen içmesin. Sen güneş ol, şualarınla başları okşa; ondan istifade etmeyenler etmesin. Sen bir ağaç ol, etrafına gölgeler sal; o gölgeye sığınmayan sığınmasın. Sen meyvedar ağaçlar haline gel, meyvelerin sarksın salkımlar halinde, yemeyen yemesin, almayan almasın. Sen bir bülbül ol, hep güle karşı şakı dur; varsın gülün yağını başkaları sürünsün, kullansın.

*Hazreti Pir; Ebu’l-Hasan eş-Şazilî, Abdülkadir Geylanî, Mustafa Sıddıki’l-Bekrî, Ahmed Rifaî, Muhammed Bahaüddin Nakşibendî, Mevlana Halid-i Bağdadî gibi büyüklerin, tesbihin her tanesine dokunduklarında bütün zerrat-ı kâinat adedince Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ettiklerini ve bunu vicdanlarının enginliğinde duyduklarını ifade ediyor. Hatta Allah hakkının büyüklüğü karşısında bir tesbihin O’nu ifade etmeyeceğini düşünen bu zatlar, tesbihlerini, denizlerin kumlarına, yağmurların damlalarına ve mahlûkatın soluklarına bağlıyor, öyle söylüyorlar. Hazreti Pîr, onların bu durumuna imreniyor ve onlar gibi bir tesbih tanesine dokunduğunda trilyon adet tesbihlerin içine akmasını duymak istiyor. Hayat-ı seniyyelerinin sonuna doğru bir gün bir has talebesine diyor ki, “Kardeşim, Allah’a hamd olsun. Ben de artık Ebu’l-Hasan eş-Şazilî ve Abdülkadir Geylanî Hazretleri gibi ‘Sübhanallah’ dediğim zaman bütün zerrat-ı kâinatı birden duyuyor gibi oluyorum.”

*Bir Hak dostu büyük vecd içinde tesbih çekiyor; Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber dedikçe kâinatın zerrelerinin de kendisiyle beraber zikrettiğini duyuyormuş. Bir aralık yanındaki talebe aklına gelmiş ve ona da işittirircesine sesini yükseltmiş. Tam o esnada Hazretin önünde manevi bir perde açılıvermiş, başka bir buud aralanmış.Bakmış ki elindeki tesbihin her tanesi bir yıldız gibi ışık saçıyor, parıl parıl parlıyor; sadece bir tesbih tanesi ise adeta simsiyah, yanık ve kupkuru görünüyor.Hazret hayretle meseleyi anlamaya çalışırken bir ses duymuş: Yıldız gibi olan taneler sırf Allah rızası için yaptığın zikirle çekilmiş olanlar; o kupkuru ve simsiyah tane ise “duysunlar, desinler, görsünler” düşüncesiyle nurunu kaçırdığın zikirden geriye kalan.

*Gönüllere girmenin yolu yumuşak sözdür. Allah Teâlâ, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’u (aleyhimesselam), Firavun’a gönderirken bile “Ona yumuşak söz söyleyin, belki düşünür ve ürperir.” (Tâ hâ, 20/44) buyurmuştur.

*Âşık Ruhsati şöyle der:

“Bir vakte erdi ki bizim günümüz,

Yiğit belli değil mert belli değil;

Herkes yarasına derman arıyor,

Deva belli değil dert belli değil.”

İşte her şeyin böylesine belirsizleştiği bir dönemde bize düşen, elden geldiğince her karanlık bucakta bir mum tutuşturmaya bakmaktır.

*Hadis-i şerif olarak rivayet edilir:

مَنْ تَوَاضَعَ للهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

“Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”

413. Nağme: Kırık Kalbler ve Sağlam Köprüler

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Cenâb-ı Hakk’ın kılığa, kıyafete, şekle değil; kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık gönüllere nazar buyurduğunu, onlara maiyyet şerefi vaad ettiğini anlattı;

اَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ اَجْلِي

“Ben, kalbi Benden dolayı kırılmış olanlarla beraberim.” beyanını açıkladı.

Kıymetli Hocamız, başkaları nasıl davranırlarsa davransınlar, Hizmet erlerinin alaka, münasebet ve dostluk köprülerini yıkmamak için çok ciddi gayret göstermeleri gerektiğini vurguladı. Mü’minlerin her şeyden önce Allah (celle celaluhu) ile münasebetlerine, sonra İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile irtibatlarına, ayrıca inananlarla kardeşlik bağlarına ve sair insanlarla muamelelerine dikkat etmeleri lazım geldiğini ifade etti. Bu alakalar üzerine kurulmuş olan köprülerin hep sağlam tutulması icap ettiğini belirtti.

Bu cümleden olarak, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu mübarek sözlerini şerhetti:

أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا

وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا

“Muhabbetinde dengeyi gözetip sevdiğin insanı ölçülü sev; belki bir gün nefret hislerini tetikleyen bir kimse haline gelebilir. Kin ve nefret duygularını harekete geçiren kimseye karşı da öfkende dengeli ol, kim bilir o da bir gün sevgini celbeden bir insana dönüşebilir.”

Muhtevasına işaret ettiğimiz bu güzel sohbeti 24:07 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

412. Nağme: “Daha Yok mu?” Arayışı ve Cennetin Mü’minlere İştiyakı

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dün akşamki sohbetinden oluşan bu nağmenin bazı satır başları:

*Derince duyma, o mevzuda ısrara vabestedir. Bu mesele, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu mübarek beyanıyla irtibatlandırılabilir: “Allah nezdinde amellerin en sevimlisi, ibadetin en faziletlisi az da olsa devamlı olanıdır.”

*Düşünce, inanç ve gayret hayatımız adına bir kere kazanmış olmak yetmez; kazanılana her gün yeni bir şey ilave etmek suretiyle o kazanç ancak korunabilir. “Nâmütenâhi istikâmetinde yolculuk nâmütenâhidir” deyip “Daha yok mu?” mülahazasıyla hiçbir durakta durmama, hiçbir şeyle yetinmeme ve hep hareket halinde bulunma bu işin ruhudur. Aslında, “Hel min mezid” tabiri, Kur’an’da Cehennemin sözü olarak geçmektedir. Cehennem, bağrına atılanlarla adeta hiç doymayacak ve hep “Daha yok mu?” diyecektir. Hazreti Üstad, bu tabiri, Ayetü’l-Kübra risalesinde, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâlini anlatırken farklı bir şekilde değerlendirir. O mütefekkir yolcu, kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikati bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kâinat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yine de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli “Hel min mezîd – Daha yok mu?” deyip durur. İşte, o seyyah gibi “Hel min mezîd” insanı olmak çok önemlidir. Evet, Peygamber meclisine erdiği ve Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede ettiği zaman bile “Daha yok mu?” diyecek kadar derin ve durağanlıktan uzak bir mü’min olmak lazımdır.

*Hayatı boyunca hep günahtan günaha, hatadan hataya sıçrayarak o masiyet yolunda “Hel min mezid?” yolcusu olmuş kimseleri Cehennem bir çeşit iştiyakla beklemektedir; bazıları yüzü koyun, bazıları sürüm sürüm içeriye atıldıkça, o “Daha yok mu?” diyecektir. Cennet’in de “Hel min mezid?” demesi söz konusudur. Cennet’in de hakiki müminlere karşı iştiyak, alaka ve irtibatından bahsedilebilir.

*Nasıl ki bir kötülük diğer bir kötülüğe çağrıdır; aynen öyle de bir iyilik, farklı bir iyiliğe çağrıdır. Siz hiç farkına varmazsınız, namazınızı kemal-i hassasiyetle eda ettiğinizde içinizde zekat verme duygusu belirir; “Ben bu vecibeyi de yerine getireyim.” dersiniz. Bir yerde birinin bir ihtiyacını gördüğünüz zaman hemen bir tasadduk duygusuyla coşar, heyecanlanırsınız, “Ben de bir katkıda bulunayım!” dersiniz. Çok defa bunun farkına varamazsınız ama bir güzel ibadet yaparsanız, o, başka ibadetlere kapı aralar.

*Günaha gelince; Hazreti Pir diyor ki, “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Demek ki bir günah işleyince, o günah başka bir günaha çağrı oluyor. Cenâb-ı Hak, “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkar yaşıyorlar.)” (Mutaffifin, 83/14) buyurmuş; Allah Rasûlü de “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” sözleriyle bu ilahî beyanı ve onda yer alan “râne” kelimesini şerh etmiştir.

*Evet, her günah bir başka günaha çağrıdır. Mesela; hırsızlık yapan kişi, bir günah işlemiştir; basiretiyle hareket edip Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in o mevzuda tavsiyesine uysa, kalbe konan o lekeyi silse, günaha çağrının ağzına bir fermuar vursa, onun başka bir günahı çağırmasına meydan vermese, bir yönüyle yarı yolda bile olsa geriye dönmüş, arınmış olacaktır. Fakat öyle yapmadığı takdirde, kendisine çaldı diyen insanlarının gıybetini etmek, onlara iftira etmek suretiyle onları karalayarak esas kendi kapkara durumunu örtmek isterse, o tek günah başka günahlara yol açacaktır. Halk nazarında yitirilmiş itibarını yeniden kazanma, nefis ve enaniyet abidesini ikame etme/dikme adına başka günahlara girecektir. Bu mevzuda, tevbe ve nedamet edip bazılarının yaptıkları gibi civanmertçe davransa.. nitekim bir gazeteci “Bakara-Makara” dediği zaman “Maalesef dedik, milletten özür dilerim!” dedi. O tabii bir günahtı. Milletten özür dilemekle, Kur’ân’ı tahkir etme mevzuunda küfre doğru atılan bir adım silinmez. Ancak o bile bir civanmertliktir, en azından millete karşı bir civanmertliktir. Fakat öyle değil de burada makarayı çeviriyor; bir taraftan, makara döndükçe yeni sarmalar oluyor. Bu defa insan kendisini günah sarmalları içinde buluyor. Ondan bir daha sıyrılıp çıkması çok zor oluyor. O onu çağırıyor, o da onu çağırıyor.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

 ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

“Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.”

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bir gün, “Yâ Rasûlallah! Seni nefsimden başka her şeyden daha çok seviyorum!..” der. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’in elini tutar ve “Beni nefsinden/canından çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olamazsın ey Ömer!” buyurur. O da hemen, “Seni canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlallah!” der. Bunun üzerine Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şimdi oldu.” buyurur.

*İnsan dünyada marifet hesabına “Daha yok mu?” ufkunda yolculuğuna devam ederse, herhalde Cennet de ötede ona “Ben sana müştakım, gel arkadaş!..” diyecektir.

411. Nağme: Utanacak İş Yapmadınız; Dimdik Durun ve Âhirete Alacaklı Gidin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Değişik vesilelerle ifade ettiğimiz gibi, sadece Bamteli sohbetlerini değil bir ders ya da kısa bir hasbihal anında kaydettiğimiz sözleri de sizlerle paylaşmaya çalışıyoruz. Burada hayatın günlük akışı içerisinde muhterem Hocamızın herhangi bir vesileyle dile getirdiği hakikat damlalarını ne ölçüde muhafaza edebilirsek o şekilde size de ulaştırma gayretindeyiz. Her zaman aynı mekânda ve şartlarda gerçekleşmeyen kısa hasbihalleri dahi herkesin istifadesine sunmaya çalışırken bazen sadece yazı, kimi zaman ses, yer yer de görüntü kaydına muvaffak olabiliyoruz. Bütün bunlar esnasında muhterem Hocamızı rahatsız etmemeye ve onun hayatını tahdit altına almamaya azami özen gösteriyoruz. Dolayısıyla bazen bir pervane vızıltısına, kimi zaman bir makinenin cızırtısına, yer yer de klimanın uğultusuna razı oluyoruz. Sohbetlerde dip seslere sebebiyet veren bu arızî durumlara rağmen, o anki imkânlarımız yazı, ses ya da görüntüden hangisine ne ölçüde müsaade ederse, o suretle kayıt altına alıp neşretmeye çabalıyoruz.

İnşaallah, bundan sonra portatif kameramızı daha fazla kullanma ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği sohbet-i Canan nağmelerini daha güzel aktarma azmindeyiz. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.

Bu cümleden olarak, ses dosyasının yanı sıra, -çok kaliteli olmasa da- görüntülü şekilde de arz edeceğimiz -dün akşamki sohbetten müteşekkil- bu “nağme”de Muhterem Hocamız şu hususlara değiniyor:

Arınma Kurnaları

*Manevî hayatımız itibarıyla, tevbelerimiz, inâbelerimiz, evbelerimiz bizi arındırır. El verir ki yürekten olsun. Üstümüze, başımıza sıçrattığımız şeyleri bir daha sıçratmama adına kemâl-i ciddiyet ile, hatta kemâl-i cinnetle (tastamam delice) bir hassasiyet yaşayalım.

*Vehme ve vesveseye düşmemek ama o kadar arınma aşığı ve meftûnu olmak.. hayalimizden geçen şeyler karşısında bile fevkalade duyarlı olup hemen bir arınma kurnasına koşmak lazım. Beş vakit namaz bu mevzuda arındırıcı bir kurnadır. Tevbeler, istiğfarlar, inâbeler, evbeler bu mevzuda arındırıcı bir kurnadır. Hatta çok defa verdiğiniz sadakalar bu mevzuda arındırıcı kurnadır. Din-i Mübin-i İslam’ın i’lâsı adına Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açması adına ortaya koyacağınız gayretler birer arındırıcı kurnadır, tereddüdünüz olmasın. Bunların hepsini birden kullanan insan pîr u pâk olur inşaallahu teâla.

*Evet, temizlik mevzuunda fevkalade bir hassasiyete sahip olmalı. Ben cinnet dedim, siz onu ciddiyet olarak ele alabilirsiniz. Bu mevzuda çok ciddi olmak ve dik durmak lazım. Siz dik durduktan sonra, el-âlem size ne derse desin.

Hazreti Ömer Ufku ve Hazreti Halid’in Hakperestliği

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ordunun başından ayrılıp Kâbe’ye Hacca gitmesinden dolayı Hazreti Halid’e (radıyallahu anh) tevbihte bulunmuştu. “Senin ordunun başında bulunman, Kâbe’ye gitmenden daha önemlidir.” Bu önemi çok iyi kavramış olan otuz küsur Osmanlı hükümdarından hiç birisi Hacca gitmemiştir. Hac farz olmamış mı onlara? Olmuştur! Fakat şayet daha büyük bir farz varsa, milletin vahdeti bahis mevzu ise, o millete karşı değişik milletler diş biliyorsa, orada onlara karşı bir tavır belirlemek ve başında bulunulması gerekli olan bir toplumun başında bulunmak ondan çok önemlidir.

*Halid b. Velid cihan çapında bir kumandandı. Allah (celle celâluhu), iki büyük imparatorluğu onun kılıcıyla dize getirmişti. Asker, başında Halid’i görmeyince bir yere hareket etmeyecek derecede ona bağlanmıştı. Bununla beraber, Yermuk muharebesi gibi Müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği bir sırada, Halife Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onu azletmişti. Emri tebliğ vazifesi kendisine verilen Muhammed b. Mesleme, Hazreti Halid’in başındaki sarığı boynuna takıp onu bu hâlde halifenin huzuruna getirivermişti. Hazreti Ömer “Halid! Allah şahit ki seni çok seviyorum. Ama halk bütün zaferleri senin şahsında buluyor. Hâlbuki bize bu zaferleri ihsan eden Allah’tır. İnsanların şirke düşmesine meydan vermek istemiyorum. Ve bunun için de seni kumandanlıktan azlediyorum.” demişti.

*İnsanlara baş olmaya ve toplumda baş olarak bir şeyler yapmaya değil, Allah nezdinde baş olmaya ve nezd-i ulûhiyette o maiyyete ermeye bakmak lazım!

Alınlarınız Açık, Yüzleriniz Ak; Dimdik Durun!..

*Siz hizmet çizginiz açısından üzerinize düşenleri yaparken, bir taraftan yapamayan insanlar size takılacaktır. Bir taraftan yapıp yapıp da aynı ölçüde yapamayanlar haset edeceklerdir. “Bunlar olmasaydı da biz olsaydık!” diyeceklerdir. Belli bir süre, sizin gücünüzü de yanlarına alma lüzumundan dolayı, desteğinizi alma stratejisiyle size bir şey demeyeceklerdir. Fakat iş bir kerteye gelecektir ki, orada haset hortlayacaktır. Size demedik şey bırakmayacaklardır.

*Fakat size bugüne kadar “hırsız” demediler değil mi? Hepiniz böyle alnı açık, yüzü ak! Elhamdulillah! Bize “hırsız” demediler. “İrtikâp yaptı” demediler, elhamdulillah! “İhtilasta bulundu” demediler. “İhaleye fesat karıştırdı” demediler. “Yakınlarını kayırdı” demediler. “Bir şirzime-i kalîl yeniyetmelerle işe vaziyet etti” demediler. Ne dediler? Âlemin güleceği şeyleri söylediler.

*Öyle şeyler diyorlar ki, 160 küsur ülkede, 20 küsur senedir sizinle oturup kalkan insanlar, bunların dediklerinin öşrünü size söylemediler. Ama ben bir şey söyleyeyim size.. hem de vallahi, billahi, tallahi ile söyleyeyim: Yirmi sene değil, yirmi ay değil, yirmi hafta değil, yirmi saat de değil.. sizinle (bir müddet) oturup kalkmamış, gece hayatınızı bilmeyen, Allah’la münasebetinizi bilmeyen, Peygamberle münasebetinizi bilmeyen; teheccüdü kaçırmayı büyük bir günah sayan, tevbe etmediğiniz günü boş geçmiş sayan sizi bu yanlarınızla bilmeyen bir kısım densizler size “haşhaşi” diyorlar, size “çete” diyorlar, size “örgüt” diyorlar, size bir şeye talip nazarıyla bakıyorlar. Bunlar, bu komik iddialarıyla o 160 küsur ülkede insanların gülmesine sebebiyet veriyorlar.

Cenâb-ı Hakk’ın Lütfettiği Yolda Dosdoğru Yürüyün!..

*Siz itibarınıza -Allah’ın izni ve inayetiyle- toz kondurmamış iseniz şayet, yer ve konum itibarıyla “devletin malı deniz, yemeyen…” dememiş iseniz şayet, bence bir ayıp işlememişsiniz! Hiç utanmayın! Daima dimdik durun, Allah’ın izni ve inayetiyle.. ve Cenâb-ı Hakk’ın size lütfettiği doğru bildiğiniz o yolda dosdoğru yürüyün. Yürüyün, zira o yol Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın şehrâhıdır, yürüdüğü yoldur.

*Evet, yaptığınız şeyler arasında sizi Allah (celle celalühu) huzurunda ve Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam) karşısında mahcup edecek bir durum yoksa, bence dimdik durun. El-âlem gülünecek halini setretmeye çalışsın, sizin gülünecek ve ayıplanacak haliniz yok, Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Hallerine gülünecek insanlar, başkalarına gülmekle müteselli olurlar. Başkalarını tecrîm etmek suretiyle kusurlarını örtmeye çalışırlar. Maşerî vicdandan silinmesi mümkün olmayan haramilikleri, hırsızlıkları, irtikâpları ve ihtilasları, fevkaladeden gündemler oluşturmak suretiyle, halka unutturacaklarını zannederler. Hâlbuki hiç farkında değiller; her söylediklerinde, bu levsiyât ve bu mesâvî, halkın nöronlarında bir kere daha canlanıyor.

*Her şeye rağmen, yaptığınız kat kat iyiliğin sıfırını bile göstermeyen, aksine size kötülük yapan kimselere karşı dahi tavır almamalı, onlara aynıyla mukabelede bulunmamalısınız. Sürekli alacaklı olmalı, fakat alacaklı olduğunuz şeyleri asla talep etmemelisiniz. Bu civanmertliği öyle tabiatınız haline getirmelisiniz ki, öteye de alacaklı olarak gitmeli ve orada insanlardan hak talep etmemek suretiyle bir kere daha civanmertlik sergilemelisiniz.

 

 

410. Nağme: Göz Aydınlığı Nesiller ve Bir Âhirzaman Fitnesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Malumunuz olduğu üzere, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin genellikle Cuma ve Pazar günleri yaptığı sohbetleri her Pazartesi Bamteli olarak neşrediyoruz. Bugün de kameralarımızı hazırlamıştık ama Hocamız sohbet etmedi. Diğerlerini daha evvel paylaştığımız için de elimizde yayınlanmamış görüntülü sohbet kaydı kalmadı. Bundan dolayı, Hocamızın üç gün önceki hasbihalini -sadece ses kaydından ibaret bulunsa da- haftanın Bamteli yerine yayınlıyoruz.

***

Muhterem Hocaefendi, bu sohbette özetle şu hususları anlatıyor:

İzdivacın ve çoğalmanın kıymeti, Rasûl-ü Ekrem’in iftihar edeceği bir neslin hedeflenmesindedir!..

*Allah, çocuklarımızı Hazreti Üstad’ın beklediği nesl-i âti etsin. (Sizin gibi değil de) bizim gibi olacaksa, olmasın daha iyi. O türlü şeylerin ne olduğuna sevinmeli ne olmadığına yerinmeli; hayırlı olması dilenmeli!.. Evlad-ı sâlih.. evlad-ı fâsık. Çizgisini koruyamamış evlat olacaksa, olmasın daha iyi!.. Çizginizde yürüyecek, sırat-ı müstakimi takip edecekse, feni’me ve bihâ (ne güzel ve hoş, baş göz üstüne). İnsanlığın İftihar Tablosu’nun iftihar buyuracağı nesil de o nesildir.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Evleniniz, çoğalınız; ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar ederim (mesrur olurum).”  Şayet izdivaçla ve çoğalmakla Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in iftihar edeceği bir nesil hedeflenmemişse, o izdivaç ya da çoğalmanın hiçbir anlamı yoktur. Kemmiyyet planında “olsun, olsun” denilirken, keyfiyet boşluğu yaşanıyorsa.. içi boş, başkalarının üflemesiyle öten kaval gibi nesiller yetişeceğine hiç olmaması daha iyidir. Evet, sefahate bulaşmış, başı secdesiz, vicdanı paslı, gözü kanlı bir nesil ile Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in iftihar etmeyeceği açıktır. O’nun, çoğalmasını istediği nesil, Allah indinde de makbul olan, O’nun rızasını kazanmaya teşne bulunan, din-i mübini yaşayan ve yaşatan bir nesildir.

Keyfiyetsiz kemmiyyetin neticesi, bomboş kitleler ve cahil idarecilerdir!..

*Günümüzde bu konuda ihtimam gösterilmediğinden dolayı toplum boş insanların, hatta bomboş insanların ümidine kaldı. Ümmetin üzerine bir zaman gelecek ki, onların içinde, bilmesi gerekli olan şeyleri bilmeyen nesiller yetişecek. Âlim kalmayacak içlerinde. O vakit, ilmiyle amel eden, kılı kırk yararcasına dini yaşayan kimseler kalmaz; dolayısıyla, kitleler kendilerine cahillerden başlar edinirler. Allah Rasulü (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyuruyor: “Muhakkak ki Allah Teâlâ, ilmi, kullarından söküp almak sureti ile kabz etmez. Lâkin ilmi, âlimleri kabz ederek alır. Âlim kalmayınca da insanlar cahilleri baş edinirler, sonra da onlara sorular sorarlar. Onlar da bilgisizce fetvalar vererek hem saparlar, hem de saptırırlar.”

*Onun için, kafamızı mutlak manada kemmî (sayısal) planda tekasüre (çoğalmaya) takmaktan daha ziyade keyfî (nitelik) planda çoğalmanın arkasında olmamız lazım. Öyle ümmet olmalı ki, hadis-i şerifte anlatıldığı üzere, onlar Sırat’tan geçerlerken Cehennem aşağıdan haykıracak, “Çabuk geçin, nurunuz nârımı söndürüyor.” diyecek. Efendimiz onlarla  iftihar duyacak, “İşte benim ümmetim!..” buyuracak.

*Sadece kemmiyyet (sayıca azlık çokluk) planında bir genişleme söz konusuysa, öyle bir yığının sürüden farkı yoktur. Bir serkâr çıkar, üç beş demagojiyle bir sürüsünü aldatır, arkasından sürükler götürür.

Bir Âhirzaman Fitnesi ve Devlet Kapısındakilerin Hali

*Hadis kitaplarında “Kitabü’l-fiten ve’l-melâhim” başlığıyla bazı bölümler yer almakta; ileride gelecek olaylardan, özellikle âhirzamanda cereyan edecek olan dehşetli hadiselerden bahsedilmektedir. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), âhirzaman fitneleriyle ilgili hadislerinde, Deccal’in ortaya çıktığı dönemde, Horasan civarında yetmiş bin taylasanlı (sarıklı) insanın ona iltihak edeceğini haber vermiştir.

*Yeryüzünün umumî bunalımlarına inzimam eden içteki krizler karşısında ızdırapla inleyen Sultan 3. Mustafa şöyle demiştir: “Yıkılıpdur bu cihan sanma ki bizde düzele / Devleti çarh-ı denî verdi kamu müptezele / Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hezele / İşimiz kaldı heman merhamet-i lemyezele!..” (Bütün cihan yıkılırken, bizim ülkemizin düzeleceğini mi zannediyorsun? Ne yazık ki, talihsizlikler çarkı, ülkenin kaderini haysiyetsizlerin ellerine düşürdü. Baksana, milletin bel bağladığı ve hak aradığı dairelerin kapılarında bile şaklabanlar gezmekte. Hal böyle olunca, kalmış kurtuluş ümidimiz sadece Rahmeti Sonsuz’un merhametine!..)

*Şair Eşref de demiştir ki: “Bozulmuştur düzelmez gelse de Mehdî / Bu mülkün emr-i ıslahı Cenâb-ı Hakk’a kalmıştır.”

*Yalanlar doğru görülüyor. Eğrilere, insanlar “eğri” diyemiyor. “Eğri dediğim zaman önüm kesilir. Bu adamlara azıcık başkaldırsam, defterlerime el konulur. Servetim yeniden gözden geçirilir. Mali bir kısım haklı olmayan mükellefiyetlere maruz bırakılırım!..” düşüncesi elleri kolları bağlıyor.

Şu İki Hususta Aldandık!..

*Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, bir arkadaşımın biraz bedbinlik (karamsarlık) içeren şu sözleri günümüzün resmini aksettirmesi açısından çok şahane: “Cihanda bulamadım bir yâr-ı sâdık / Kime sâdık dedimse çıktı münafık!” Bu sözü biraz nikbinlik (iyimserlik) ile hakikatbinlik arasında bir noktaya çekerek şöyle değiştirdim: “İnsan her zaman arar durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de sâdık dedikleri çıkar münafık!”

*Biz aldandık. Cenâb-ı Hakk’ın şu anda belli bir ölçüde yumuşak yumuşak kulaklarımızı çekmesi de sanki bunun neticesi. (Hadiselerin diliyle bize adeta şöyle deniyor:) “Yaramazlar!.. Ne diye yaramaz insanlara o kadar hüsnüzan ettiniz! Ne diye o kadar yaramaz insanlar için sokak sokak dolaştınız; kadını erkeği çoluğu çocuğu seferber ettiniz?” Gittikleri evlerde başlarından aşağıya sıcak sular döküldü, ‘gelmeyin bize’ diye. Fakat onlar, hak zannettikleri o mevzuda kararlı durdular. İlle de evrensel insanî haklar şöyle böyle toplumun hayatında vücut bulsun istediler; gerçek demokrasi yaşanmasının ve dünya ile bir barışa gidilmesinin bu yolla olabileceğini zannettiler. Hadis’te ifade buyurulduğu gibi, ‘Hüsnüzan ibadetin en güzelindendir.’ Ne var ki bir yönüyle bir yerde ölçüyü kaçırdılar, kaçırdınız, kaçırıyorsunuz, hâlâ da kaçıranlar var. Hüsnüzan ederken mülahaza dairesini açık bırakmadınız: “Yahu acaba böyle mi; yoksa bize arkadan hançer de saplarlar mı bunlar? Yoksa bütün çarkları, devlet kapısını değersiz kimselerin emrine mi verirler; meseleyi bir kayırma sistemi haline mi getirirler?” diye düşünmediniz. Neden Allah aşkına azıcık basiretle hareket etmediniz; kendinizi sadece hüsnüzanna saldınız, mülahaza dairesini bütün bütün kapadınız? Neden Hazreti Üstad’ın ‘hüsnüzan, adem-i itimad’ mülahazasını değerlendirme lüzumunu duymadınız?

*Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir. diyor Hazreti Pir. Bazı kimselerin o ölçüde sevgiye, takdire, tayine ve desteklenmeye hakkı yoksa şayet, o mevzuda aşırı gittiğinizden dolayı, Allah, sizi tokatlayabilir; merhametsizce azap çektirir: Aklınızı kullansaydınız. Vicdanınızı kullansaydınız. Bazı kimselerin melek suretinde Mefisto olduğunu hatırdan çıkarmasaydınız.

*Şimdi bize düşen şey: Bir; “Allahım, hüsnüzan etmede mübalağaya girdik, rızana uygun düşmedi, bizi tecziye ediyorsun; bahtına düştük, bizi affeyle.” İki; “Senin rızana muvafık düşmediği şekilde, haklarında hayırlar düşünüp ‘Bizi evrensel insani değerlere ulaştıracaklar. Gerçek ruhuna uygun demokrasiye ulaştıracaklar.. ve milletin en fakirinden en zenginine kadar sosyal adaleti (Hazreti Ömer devrindeki adaleti) tesis edecekler!’ deyip bunlara aşırı alaka duyduk; şimdi Sen, bu haksız ve mübalağalı ilgiden dolayı bizi cezalandırıyorsun; ne olur, bizi bağışla!” demektir.

Müslümanlık Nerede?

*Hazreti Ömer deyince aklıma geldi: Önüne bir çanak çorba koydukları zaman, nedimine soruyor: “Acaba Medine’deki en fakir insan bu kadar çorba yiyebiliyor mu?” Nedimi, “Zannetmiyorum ya emîrelmü’minîn!” deyince, “O halde, bunu ben de yiyemem!” diyor.

*Hazreti Ömer, hilafeti zamanında beldelerin ileri gelenlerine mektuplar yazıp çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmesini isteyerek onlara yardım edeceğini haber veriyor. Şam ve civarında bulunan fakirlerin listesi kendisine arz edilince, Hazreti Ömer listenin başında kadı olarak tayin ettiği Sa’d bin Amir’in ismini görüyor. Sonraki sene yine listenin başında yine aynı ismi görünce, listeyi getirenlere “Bu benim idareci ve hâkim olarak tayin ettiğim Sa’d mı?” diye soruyor. Onlar; “Evet, odur; hakikaten gayet fakirdir. Elinde avucunda olanı fakir fukaraya dağıtıyor, rüşvet olacağı korkusundan, bizim de en küçük bir hediyemizi kabul etmiyor” diyorlar.

*Müslümanlık bu idi. “Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile / Âlemi aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile! / Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir / Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!” (M. Akif) Çok aldandık, hâlâ aldanıyoruz. Aldanırsak, aldanmanın hesabı çok ağır olur. Allah, aldanmamaya azmetmiş sizleri aldanmaktan muhafaza buyursun.

409. Nağme: Allah Sorar Hesabını!..

Herkul | | HERKUL NAGME

*İnsanın, başına gelen gâileleri kendinden, kendi nefsinden bilmesi onun imanının kemalinden kaynaklanır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisa Sûresi, 4/79), “Başınıza ne musibet geldi ise, o, ellerinizin kazancı iledir; kaldı ki Allah çoğunu da affediyor.” (Şûra Sûresi, 42/30) gibi ayetlerle bu hususa işaret etmiştir.

*Bu hakikat iradeyi yok saymak manasına da gelmez. Meyelân ve meyelândaki tasarruf, “İki tarafı müsavi olan iki şey ortasında, birisi istikametinde pozitif ya da negatif bir eğilim göstermek” demektir. Maturidî akidesi, “İnsan iradesine tanınan bir çerçeve”; Eş’âri akidesi, “Meyelanda sadece tasarruf.”

*Dünya villalarına bedel, doğrudan doğruya Allah tarafından yapılmış “cennet villaları”. Hûrisiyle, gilmanıyla, şubbânıyla… lü’lü-i mensûr gibi saçılmış evlatlarla donanmış, eksiği olmayan; ebediyet derinlikli, bitip tükenme bilmeyen; yaşlılıkla içinizi bulandırmayan; “öleceğim” diye sizin içinize endişe salmayan… öyle bir ebedi hayat. O’nun ebediyetinin bir gölgesi olarak.

*Ebediyete talip olan insanlar, evvelen ve bizzat gaye ne ise, her meseleyi ona bağlamalıdırlar. Bizim, evvelen ve bizzat –mesleğimiz itibarıyla, hakiki mü’min olma arzusu itibarıyla ve sahabi yolunu seçmemiz itibarıyla– adanmışlık esasına bağlı kalmamız lazımdır.

*Adanmışlık ve beklentisizlik.. yapacağımız bütün hayırlara bedel; dünyanın rengini değiştirsek, desenini değiştirsek, gök ehline çok farklı bir dantela üzerinde sergilesek, meleklerin “Yahu biz bunları yapamazdık!” diyecekleri bir şey sergilesek… bütün bunların karşılığında herhangi bir beklentiye girmeme!

*Yıldırım Beyazıt’ın şanssızlığı belki de Timur Lenk’in yanına Seyyid-i Şerîf Cürcânî ve Taftezânî gibi iki tane dev adamı almış olmasıydı. Kitleler bu iki zâta bakınca, “Galiba bu Lenk’de bir şey var!” diyorlar. Yıldırım Beyazıt’ın karşısındaki Lenk, münafıkca oyun oynuyor. Müslümanca görünüyor, İslam’ın serkârlarını yanına alıyor ve dolayısıyla bütün kabâil ve tavâif (onu takip ediyor). Bu bize İstanbul’un fethinde tam yarım asır kaybettiriyor. İstanbul’un fethi tam yarım asır gecikiyor.

*Beklentisizlik remzi: Ölesiye çalışma, ölmeyecek kadar bir yerde durma. Çalışmasının karşılığında, dünyevî-uhrevî, meseleyi herhangi bir beklentiye bağlamama. Adanmışlık bu demektir.

*İnsan, hizmetlerini ”Ben bu hizmet içinde bulunayım, -mesela- şöyle bir merkûba sahip olayım!” mülahazasına bağlarsa, fani bir surette sa’yinin mükâfatını dünyada almış, ahirette de avucunu yalamış olur.

*Günümüzde onca avucunu yalayacak insanlar olduğuna göre bence, varsın onlar avuçlarını yalasınlar. Öbür tarafta avucunu yalayacak insanlar varmış! Onlar yalaya dursunlar. Biz avucumuzu yalamaya kendimizi mahkum etmeyelim. Adanmışlık ruhu neyi iktiza ediyorsa, ona göre hareket edelim.

*Ömer bin Abdulaziz, “Ben, halkın orta sınıfı veya alt sınıfı standartları içinde hayatımı geçirmiyorsam, dünyada kazandığım şeyleri heba etmişim demektir.” anlayışına bağlı yaşamıştır.

*Millete hizmet edenler, bu ruhun, bu mananın, bu felsefenin, bu dünya görüşünün, bu türlü Kur’ânîliğin ve bu türlü müslümanlığın temsilcisi olmadıkları takdirde, zalimin tâ kendileridir, münafığın tâ kendileridir! Camide, içinizde bile görseniz, münafıktır onlar! Onlara inanırsanız şayet, Allah onun da hesabını sorar! Onların nifakı karşısında sükût edenlere de Allah onun hesabını sorar! Dilini tutan dilsiz şeytanlara Allah onun hesabını sorar! Sorsun Allah onlara hesabını!..

(Not: Bu nağme 22:23 dakikalık  ses dosyasından ibarettir.)

408. Nağme: İnsanın Konumu ve “Hodri Meydan!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Tekvinî emirlerin bir fihristidir insan. O muamma o fihristle çözülmezse, o geniş âlemde çok defa belli tümseklere takılma ihtimali vardır. Hazreti Pir’in de buna benzer mülahazası var. Burada mesele yerli yerine oturtulmazsa, o geniş âlemde meseleyi kendi künhüne uygun kavrama çok zordur. Orada insan bazen “natüralizme” bazen “materyalizme” bazen “ateizme” bazen de “deizme” yuvarlanıverir de hiç farkına varamaz.

Koskocaman kâinat, Kur’ân’ın aslı; Kur’ân ise, onun tefsiri, kavl-i şârihi, burhan-ı vâzıhı… “Kâinat mescid-i kebîrinde Kur’ân hep o kâinatı okuyor.” O Kur’ân ile kâinat arasında münasebet olsun diye Allah nebiler göndermiş. Nebilerle o muammanın sırlı anahtarını insanlığa bağışlamış. O sayede siz kainâtı doğru okuyabilirsiniz. Yoksa biraz evvel bahsettiğim o değişik “izm”lerden bir tanesine takılmanız kaçınılmaz olur.

İnsan Kendisine “Hüve” Penceresinden Bakmalıdır!..

İnsanın evvela kendisine bakması lazım. Muhyiddin İbn-i Arabi’nin ifadesiyle, “min haysü ene ene” değil, “min haysü hüve hüve” veya “min haysü ente ente” açısıyla kendimize bakmamız lazımdır. “Sen, Sen”, “O, O” hesabıyla kendimize bakmak, yanıltmayan mülahaza budur. Kendine doğrudan doğruya kendin olarak bakarsan, 30. Söz’de ifade edildiği gibi bir vahid-i kıyasi, O’nun varlığını göstermeye bir ölçek olan o şeyi kendi hesabına kullanmış ve olumsuz neticelere, neticesizliklere yuvarlanmış olursun. “O” mülahazasıyla, “Hüve” ile kendine bakmak lazım.

Cenâb-ı Hak, “İns ve cinni Bana kulluk yapsınlar diye yarattım.” buyurur. İbn Abbas hazretleri ayeti tefsir ederken, “İns ve cinni Beni bilsinler, bilip Bana kulluk yapsınlar diye yarattım!” açıklamasını yapar. Ama o kulluğu yaparken de onu adabına uygun yapacaksınız. Kulluğa delice kendinizi verseniz dahi “kulluk” diyoruz. En basit avamca ifadesiyle “ibadet”, havasça ifadesiyle “ubûdiyet”, ehass-i havasça “ubûdet”; O’nun mâbudiyeti karşısında bütün bütün kendinden geçmek, kendini düşünmeyerek sadece meseleyi O’na kulluğa bağlamak, kendini bilmeyecek kadar O’nda fena bulmak. Sofice ifadesiyle buna “fenâ fillah”, “bekâ billah maallah” denir.

Mü’minlik, Muameleyle Belli Olur; İstikametle Taçlanır

Kulluk kendi çerçevesiyle çok derin bir şeydir. İnsan, esas insanlığını kullukla ortaya koymuş olur. Fakat gerçek mü’minlik muamele ile belli olur.

Peygamber Efendimiz, “Hûd suresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.” buyurmuş; bu beyanı ile “Emrolunduğun gibi, istikamet üzere, dosdoğru ol.” (Hûd sûresi, 11/112) âyetine işârette bulunmuştur. İstikamet; itikatta, amelde, muâmelâtta ve yeme-içme gibi bütün davranışlarda ifrat ve tefritten sakınıp takva dairesine girerek nebîler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerin yolunda yürümeye îtinâ göstermek demektir.

İstikamet emriyle adeta şöyle buyuruluyor: “Sen ne isen ve Allah’ı nasıl biliyorsan, seninle O’nun arasındaki münasebet O’na ne türlü kulluk yapmayı gerektiriyorsa, ona göre kulluk yap.” O zaman diyeceksin ki: Beş vakti vallahi billahi tallahi aksatmadan eda ettim; nafileler ilave ettim buna, cebren lin-noksan olsun diye, kaçırmışımdır o yırtıklar onunla telafi edilsin, sargısı yapılsın, yama olsun diye nafileleri de kıldım; hatta gece kalktım, ekstradan namazlar kıldım; hatta -yetmiyor diye bunlar- dualarda, tazarrularda, niyazlarda bulundum… Ama ne yaparsak yapalım O’nun bize olan nimetleri karşısında bence soluklarımız hep Sana hakkıyla ibadet edemedik; ibadet yapıyorsak ubudiyette bulunamadık veya ubudiyet yapıyorsak ubûdet çerçevesinde -o kulluk bizim vazifemiz, Senin de hakkındı- onu yapamadık.” şeklinde olmalıdır.

Ne Kadar Şükretsek Az Olur

Onca ilahi nimet karşısında O’na karşı ne kadar hamd etseniz, otursanız kalksanız “Elhamdulillah Elhamdulillah Elhamdulillah” deseniz, yine de azdır. Neye Elhamdulillah? Allah’ın (celle celaluhu) var etmesine Elhamdulillah, canlı yapmasına Elhamdulillah, insan olarak yaratmasına Elhamdulillah, insanlık şuurunu lütfetmesine Elhamdulillah, Hazreti Muhammed Mustafa gibi bir serkârın arkasında yürüme imkanlarını bahşetmesine Elhamdulillah, böyle bir Elhamdulillah şuurunu size lütfettiği için o lütfa da bir Elhamdulillah!.. Bir Hak dostunun dediği gibi, hep hamd edip dursanız, yine de O’na karşı o mevzuda vazifenizi eda etmiş, O’nun hakkını yerine getirmiş olamazsınız. O zaman da “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Mabud-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik.” Elfu elfi Elhamdulillah da desek, trilyon trilyon Elhamdulillah da desek Senin hakkını eda etmiş olamayız.

Allah Sizi Zayi Etmeyecek!..

Nerede duruyorsanız, ne ölçüde Allah’la münasebetinizi koruyorsanız ben ona saygıyla mukabelede bulunur ve Cenâb-ı Hakk’ın beni de sizlerle haşr u neşr etmesini isterim. Bir kısım densizler bu mevzuda yalan, tezvir, iftirayla ne derlerse desinler, şeytani karakterlerinin gereğini ifade etmiş olurlar. Hazreti Adem’e secde ile şeytanın iç şeytanlığı dışa vurmuş, iblis içiyle şeytan olduğu gibi dışıyla da şeytan olduğunu ortaya koymuştu; secde emri buna bir sebep olmuştu. Demek, eskiden beri şeytanlıklarıyla bilinen insanlar için de bazı sebeplere, sâiklere ihtiyaç vardı ki bugün iç yüzleri ortaya çıkıyor.

Siz Allah’ın izni ve inayetiyle, elinizden geldiğince, dinde teklif-i mâlâyütak olmaması esprisi içinde takva dairesine girin; Allah’ın himayesine sığının, haramlardan kaçının, farzları yerine getirin, elinizden geldiğince vaciblerde kusur etmeyin; haram yemeyin, hukukullaha ve hukuk-u ibâda dokunmayın; yalan söylemeyin, insanlara iftirada bulunmayın. Kötü akıbet ve ahiretten korkmanın yanı başında, Allah’ın ululuğuna ve azametine karşı kulluğunuzu şöyle böyle, yarım yamalak bile olsa yerine getirmeye çalışıyorsanız, ne dünyada ne de ukbâda Cenâb-ı Hak sizi rezil rüsva etmeyecektir. Emin olabilirsiniz, inşaAllah. Sizin hakkınızda, sizin gibi düşünenlerin hakkında ve bugün değişik gadre, haksızlığa maruz kalan insanlar hakkında mülahazam hep bu çizgide oldu.

Allah size, falana filana “sülük” deme densizliğini yaptırtmadı; “çete” deme aşağılığını yaptırtmadı; kimseye “çete” demediniz, kimseye “paralel” deme bayağılığını irtikâp etmediniz; “Bunların dininden şüphe ederim!” demek suretiyle kâfir olma durumuna düşmediniz; her gün bir yalan, bir iftira ile mü’minleri karalamak suretiyle Allah karşısında kendinizi öyle bir sukuta maruz bırakmadınız. Ve bu güzide halinizi böyle devam ettirirseniz; şayet o türlü densizliklere düşmezseniz, dişinizi sıkmış, en olumsuz şeyler karşısında bile iradenizin hakkını vererek hep istikameti korumuş, muamelenizde hep istikameti gözetmiş ve dininizin emirlerini kemâl-i hassasiyetle yaşamaya dikkat etmiş iseniz, el alem ne derse desin, dünyada sizi utandıracak bir şey yoktur.

Bütün Memurlarınızı Salın, Hodri Meydan!..

Elin âlemin hırsızlıklarının ayyuka çıktığı, irtikâplarının ayyuka çıktığı, ihtilaslarının ayyuka çıktığı, zihinlerin bu kirlerle bulandığı ve bütün dünyaya yayıldığı bir dönemde, bütün maliyecilerini, bütün memurlarını salsınlar.. o kıtmir dediğiniz sizin küçük arkadaşınızın yeryüzünde bir dikili taşı varsa şayet, o dünyanın en aşağılık mahlukudur… Fakat aynı şeyi onlar söyleyebilirler mi? Öyle bir taaddî ile onları karşı karşıya bırakmak istemem! Fakat azıcık imanları varsa, dememe mevzuunda zorlanırlar; demeyi de o yalancı onurlarına yakıştıramazlar.

Onun için, mübâheleyi anlayamamış, muhâveleyi anlayamamış, müzâkereyi anlayamamış, mülâaneyi anlayamamış echel-i cuhelâ, cehl-i mürekkep mahlûku bazı kimseleri, böyle bir taaddî ile altından kalkamayacakları bir şeye zorlamak istemem.

Yürekleri Varsa, Onlar da Şöyle Desinler…

Biliyor musunuz çok defa aklımdan ne geçti? Şayet onlar, sizin cemaatinizin, arkadaşlarınızın, hizmet erlerinin, adanmışların ve onların yanında kuyruk sallayıp onlarla beraber olmaya çalışan kıtmirin hakkında söyledikleri şeylerin doğru olduğuna inanıyorlarsa, ortaya bir yemin şekli koysunlar. Ben çok rahatlıkla o mevzuda iftira olduğuna “vallahi, billahi, tallahi” derim.

Fakat şunu demek de aklımdan geçiyordu: Onlar hakkında da denen şeyler oldu! “Hırsızlık” dediler, “para transferi” dediler, “Banka numaraları var elimizde!” dediler, “Fuhuş irtikâp ediyorlar!” dediler, “Mut’a nikâhı kullanıyorlar!” dediler. Zaten mut’a konferansına karşı çıkan o insanların, düşüncelerini bu şekilde deşifre etmeleri, hangi gayyada yaşadıklarını gösterme adına çok önemli bir emaredir. Şöyle aklımdan geçti. Mezheplerdeki farklılığı da gözeterek şöyle demeyi düşünüyorum: Diyebilecek yürekleri varsa, Allah’a, Kur’ân’a ve Kütüb-ü Fıkhiye’ye inanıyorlarsa şayet, hepsi desinler ki: “Eğer hakikaten bizim hakkımızda denen bu şeyler doğruysa, -Doğru değil! Bunlar dublajdır, bunlar montajdır!- eğer bunların bir tanesi, onda biri doğruysa, benim eşim üç talakla boş olsun! Bir! Ebediyyen boş olsun! İki! Ebediyyen boş olsun! Üç!” Niye 3 dedim? Çünkü İbn Teymiye gibi bazıları “Tek seferde ‘3 talak’ deyince, o bir sayılır” diyor. Onların da böyle ucuzcu müftüleri olduğundan dolayı, Mezâhib-i Erba’a”nın mütaalasından daha ziyade, meseleyi kaçamak yaparak burada “taça” -vebali onun boynuna olsun- atma olabilir.

Onun için yürekleri varsa, “Hakkımızda iddia edilen şeylerin onda birini irtikâp etmişsek, onda bir, denen şeyleri çalmışsak, ihaleye fesat karıştırmışsak, yalan söylemişsek, iftirada bulunmuşsak eşlerimiz, hepimizin eşi ebediyyen boş olsun! Ebediyyen boş olsun! Ebediyyen boş olsun!” Allah’a inanıyorlarsa, Allah’ın kitabı olan Kur’ân’a inanıyorlarsa, Kur’ân’da başta Bakara suresi olmak üzere, evlilikle alakalı münasebetler, talakla alakalı münasebetler, îlâ ile alakalı münasebetler, en ince detayına kadar anlatılır, bunlara inanıyorlarsa ve yürekleri de varsa, bu dediğim şeyi deyiversinler.

Benim öyle ailem mailem olmadığından, ben onu onlara bırakıyorum; benim de ne dememi istiyorlarsa, bir araya gelsinler, kafa kafaya versinler, ortak akla müracaat etsinler, “Bu adamın elini kolunu bağlayacak bir şey bulalım, bunu da o meseleye yemin ettirelim!” desinler; onu da kendileriyle baş başa bırakıyorum! Çünkü her hususta bin defa yemin etmeye hazır, bütün insanların huzurunda kasemle ifade etmeye âmâde ve teşne bulunuyorum.

Yalanların Nasıl Döküldüğünü Göreceksiniz!..

Bunları demem bir nezaketsizlik, karakterimize uymayan bir laf ise şayet, Allah beni affetsin, siz de bağışlayın, kusura bakmayın. Fakat denmesi gerekli olan bir şey idiyse şayet, bence, varsa yürekleri, varsa Kitabullah’a imanları, yapıversinler bunu, göreyim ne yalanmış ne doğruymuş!..

Siz de meseleye böyle bakın! Bir yönüyle, bu mülahazayla, geleceği daha iyi temâşâ etmeye hazır olun. Göreceksiniz yalanların nasıl döküldüğünü, hayatını kezibe bağlamış insanların nasıl yüzükoyun -Kur’ân-ı Kerim’in dediği- sürüm sürüm hale geldiklerini.

Burada bel büküp boyun kırdıkları gibi öbür tarafta da -yine Kur’ân-ı Kerim diyor- “sürüm sürüm cehenneme doğru sürünecekler!” Fakat ben şahsen öyle olmalarını da istemem; çünkü dualarımda hep: “Allahım! Bizlerin de, onların da kalplerini ıslah eyle” diyorum. Dua etmediğim, “ıslah et” demediğim gün yok gibidir, belki günde beş defa… Buna da Rabbim şahittir, siz de şahit olun.

Bamteli Tanıtım: Yalancı ve Yamacılar

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Allah’ın izni ve inayetiyle, yeni BAMTELİ 18 Ağustos 2014 Pazartesi sabahtan itibaren sitemizde yayında olacak.

Sohbetin içeriğine ait fikir vermek için ekteki video ve ses dosyalarını arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

407. Nağme: Yusuflara Selam Olsun!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Bildiğiniz gibi “nağme” bölümümüzde sadece görüntülü sohbetleri değil, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin namazları müteakip beş on dakikalık hasbihallerini, bir çay faslında dillendirdiği hakikatleri, günlük Tefsir ve Fıkıh derslerinde nazara verdiği nükteleri ve can alıcı açıklamaları da ses kaydı olarak neşrediyorduk.

İnşallah bu türlü paylaşımlarımızı sürdüreceğiz.

Bu cümleden olarak, muhterem Hocamızın geçen gün bir namazın ardından dile getirdiği hakikatleri 24.18 dakikalık ses dosyası şeklinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

SOHBETTEN BAZI PARAGRAFLAR:

Şûra Sûresi’ndeki “Onlar öyle yüce kaametlerdir ki, problemlerini kendi aralarında meşveretle çözerler.” ayetine işaret eden Hocaefendi, meşveretin önemi üzerinde durdu. Hocaefendi, bir konu hakkında mutlaka onu ehline sormayı tavsiye ederek, o konuda ehil olmuş kişileri bir araya getirip akıl danışmanın önemini vurguladı. Sohbetinde Uhud Savaşı’nda yaşanan hadiseyi de örnek gösteren Hocaefendi, “Allah Resulü (sas), Uhud’da mukadder gibi görünen hezimeti Allah’ın izni inayetiyle zafere çeviriyor. Bu şu demektir; başa gelen şeyler karşısında paniğe kapılır, enerjinizi, dinamizminizi o istikamette kullanırsanız kaybedersiniz.” dedi. Muhterem Hocamızın önemli değerlendirmeleri özetle şöyle:

İMANLA BAKINCA SİSLİ HAVA BİRDEN AÇILIR

İmanla bakınca insan böyle görülmez gibi şeyler görülür, sisli dumanlı hava birden bire açılır. Ağaç yaprakları, revnaklar keyfiyetleriyle arz-ı endam etmeye başlarlar. Yoksa bir taraftan gelecek adına bazı şeylerin telaşı, şöyle mi yapsak, böyle mi yapsak, boş yere bir efor, bir enerji harcama tüketir insanı. Belli disiplinler, belli prensipler çerçevesinde yapılacak şeyleri yapmak lazım. Hiç değişmeyen disiplinler vardır. Dinin değişmeyen, imana müteallik disiplinlerini düşünün, ibadet-ü taate yönelik disiplinlerini düşünün, bunlarda kusur etmeden bunları yerine getirmek lazım. Dünyada mesut yaşamanın yolu bundan geçtiği gibi, bu aynı zamanda bir sırat geçme, sırat hayatı yaşama, öbür tarafta da sıratı geçme buna bağlıdır.

HAŞA, RESUL-Ü EKREM’E HATA YAPTI DİYEBİLİR MİSİNİZ?

Şimdi yapacağımız şeyleri yaptık ama işte bir yerde hata yaptık. Veya hata yapmadık da Allah (cc) bizi imtihan etti. Haşa ve kella Resul-ü Ekrem’i hata yaptı diyebilir misiniz? Uhud’da strateji tamdı. Fakat orada birileri dedi ki ‘Nasıl olsa adamlar bozgunda tabana kuvvet kaçıyorlar. El alem de o ganimeti toparlıyor. Ganimet de meşru olduğuna göre bizim dağılmamız lazım.’ Emre itaatteki incelik o esnada bir zuhura kurban edildi. Oysaki zuhur zuhura düşmemeye bağlıydı. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu (sas), orada hiç sarsılmadı. Yani mübarek yüzü yarılmıştı, olsaydım benim yüzüm yarılsaydı, dişi kırılmıştı. Fakat orada bir hezimeti zafere çevirdi.

BAŞA GELENLER KARŞISINDA PANİĞE KAPILIRSANIZ KAYBEDERSİNİZ!

64 tane bizim saydığımız Uhud şühedası var. 64 fakat 70 de deniyor herhalde altı tanesinin ismini bilmiyorlar. Müşrikler haklarından geldik deyip sonra Ebu Süfyan’ın komutasında Medine’ye doğru onlar yola çıkıyor. Fakat Allah Resulü, mukadder gibi görünen böyle bir hezimeti Allah’ın izni inayetiyle zafere çeviriyor. Bu şu demektir; başa gelen şeyler karşısında paniğe kapılır, enerjinizi, dinamizminizi o istikamette kullanırsanız kaybedersiniz. Hiçbir şey olmamış gibi bütün dimağ fakültelerinizle, ruhi fakültelerinizle, iradi fakültelerinizle iradeye ait ne kadar fakülte varsa hepsini harekete geçirerek pekala şimdi ne yapmalı demek lazım. Hiç sarsılmadan hatta biraz evvel dedim, hayır Allah’ın ihtiyar buyurduğu şeylerdedir.

MESELELER ORTAK AKILLA ÇÖZÜLMELİ

‘Ehli zikr’, o mesele üzerinde sürekli, tezekkürde, tedebbürde, bir kelime daha, taammukte, derinleşmede bulunuyor. Çok buudlu, çok derinlikli düşünüyor. Onlara müracaat etmek lazım. Hatta o meseleyi o türden düşünen insanları bir araya getirerek ortak aklın çözmesini sağlamak lazım. Bu da İslam’daki meşveret adıyla ifade edilen husustur. Evet, Şûra Sûresi’nin 38. ayeti, “Onlar öyle yüce kaametlerdir ki işlerini arada, problemlerini kendi aralarında meşveretle çözerler.” Bakın bir kati naslar var. Bir de şahsi teemmüller, tedebbürler, tezekkürler var. Hatta bir kelime daha ilave ettik taammuk, daha derince düşünmeler var. Acaba doğru muyuz? Burada da isabetli bir yol, yöntem belirleyemediysek, hatta alternatifleriyle yol belirleyemediysek, karşınızda hasımlarınız varsa, her güzergâhta karşınıza çıkıyorlarsa, her köşe başında sizi bekleyen gulyabaniler varsa, o zaman meseleyi tek alternatife bağlayıp gitmek doğru değil yanlış. Ezkaza böyle olursa ne yapılır, kazara şöyle bir şeyle karşılaşırsak ne yapılır, şöyle akla gelmedik şöyle bir şey de olur, o zaman ne yaparız.  İşte ortak akılla bu mevzuda alternatifler geliştirme…

BİR İNSAN DİNİNİN DERİNLİĞİ ÖLÇÜSÜNDE İMTİHANA TABİ TUTULUR

Gönül rızasıyla karşılamalı aklımıza gelen her şikâyeti -radiyna billahi rabbe- balyozuyla tepesine inmeli “Rabb’imiz olarak Allah’tan razıyız biz”. Hz. Muhammed’in (sas) peygamberliğinden razıyız. Ve İslam’ın da din sistem olarak din sistem olmasından razıyız. Allah herhangi birinizin sizin tıpkı sarrafların, kuyumcuların altını gümüşü bir potada ağır bir ateşte erittiği, şekillendirdiği, onlardan yeni yeni şeyler yürüdüğü gibi sizi de gerçek hüviyetinize ulaştırmak için elmas mısınız kömür müsünüz ortaya çıkarmak için imtihana tabi tutar. Bu da, söz sultanına ait yine Efendimiz’in bir beyanıdır: “Bir insan dininin enginliği derinliği ölçüsünde imtihana tabi tutulur.” Bu açıdan da imtihan görmeyen, dünyada keyif süren, iki emniyeti de burada bitiren, ahiretteki emniyetini burada yiyen insan esas onlar akıbetlerinden endişe etsinler. Çünkü kutsi hadis olarak rivayet edilen bir şey var: “İki emniyeti birden vermem burada.” Burada sultanlık, saltanat, debdebe, ihtişam, yalı, villa -halk ifadesiyle diyeceğim kimse kusura bakmasın- orada dudaklarınızı yalarsınız.

ALLAH, BİR SÜRÜ YUSUF’U MEDRESE-İ YUSUFİYE’YE KOYDU:

Hadiselerin cereyanının bıraktığı uçlar da var. Keşke şu kardeşleriniz böyle yapmasalardı. Kim o kardeşleriniz. Epey zamandan beri inanan insanlar Medrese-i Yusufiye bilmiyorlardı. Hz. Yusuf da haksız yere oraya düşmüştü. Hz. Pir oraya Medrese-i Yusufiye demek suretiyle bir kıymet kazandırdı. Demek ki bazı şeylerin kıymet kazanması biraz da bakışa ve değerlendirmeye göre oluyor. O hazret orayı değerlendirmiş. Orada dünya kadar risale yazmış. Çoktan beri inanan insanlar inandıkları istikamette hareket ettiklerinden dolayı haksız yere suçlu sayılarak Medrese-i Yusufiye’ye girmemişlerdi. Şimdi demek ki bir sürü Yusuf’u Allah (cc) Medrese-i Yusufiye’ye koydu. Onları yusuflaştırdı. Bir gün geldiğinde melik onlara sahip çıkacak. Ve bir gün geldiğinde Zeliha, ‘O kusuru ben yaptım, şu haltı ben karıştırmıştım. Onlar afifti’ diyecek. Onlar da öyle düşünmeli siz de meseleye böyle bakmalı. Elhamdülillah Cenab-ı Hak bunları bize lutfetti, bizim gibi insanlara bile bunları bize lütfediyormuş, layık görüyormuş demeli. Medrese-i Yusufiye’de olanlara binler selam olsun…

406. Nağme: Sabır, İştiyak ve Seçim

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, 10 Ağustos 2014 Pazar günü sohbetine başlayacağı esnada karşısındaki elektronik tabloya baktı; 1000 kadar hikmetli söz ve hakikat damlasından oluşan levhalar arasından “Sabûr” ism-i şerifinin ekrana yansıdığını gördü.

Bunun üzerine muhterem Hocamız “yapılan kötülükleri hemen cezalandırmayan, af dileyip tevbe etmeleri için kullarına mühlet veren veya kötülüğe devamlarına imkân tanıyıp onları cezaya daha müstehak hale getiren, çok sabırlı manasına “Sabûr” ismi münasebetiyle sabır konusu üzerinde durdu.

Sabredilen konular itibarıyla, ibadetlere devam hususunda sebat, günahlara girmeme mevzuunda kararlılık ve musibetlere karşı tahammül gibi sabır çeşitleri olduğunu dile getirdi. Zaman isteyen ve bir vakte bağlı cereyan eden işlerde, “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” gerektiğini hatırlatan Hocaefendi, şöyle bir sabra daha dikkat çekti:

Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları ancak seçkin kullara özel bir sabırdır. “Vuslata karşı sabır” da diyebileceğimiz mukarrabine has bu sabır çeşidi, Hak dostlarının can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Ne zaman Allahım, vuslat ne zaman?!.” mülahazalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri ve dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmalarıdır. Kemalâtın her şubesinde olduğu gibi bu hususta da Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zirveyi tutmaktadır.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vuslat iştiyakını ve mesuliyet şuurunu örnekleriyle anlatan Hocaefendi, hasbihalin sonlarına doğru Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonucuna ve bundan sonrasına değindi. Sözlerinin sonunda ne ile ve nasıl geçindiğini de açıklayan muhterem Hocamız, sohbetinde şu cümlelere de yer verdi:

“Ed-dunya cîfetun ve tavâlibuhâ kilâbun – Dünya bir pislik yığınıdır, onun etrafında eşinip duranlar da köpeklerdir.” Dünyanın dünyaya bakan yüzü budur. Diğer taraftan dünya, ahiretin bir mezrası olması itibarıyla değerlendirilmesi gerekli olan bir tarladır. Cenâb-ı Hakk’ın esmasının mecâlîsi, mezâhîri olması itibarıyla da, O’nun güzelliklerini aksettiren bir aynadır. Bu iki yönle dünyaya bakmak sevaptır. İnsanın marifet ufkunu inkişaf ettirir, insanı Allah’a götürür. Yeme, içme, yan gelip kulağı üzerine yatma, Karun gibi servet üzerine servet edinmeyi düşünme, helal-haram gözetmeden bütün fırsatları nefis ve şeytan hesabına değerlendirme; bu da dünyanın o erâcif yanıyla alâkalıdır. Bunun etrafında kuyruk sallayıp dönen insanlara da Sâhib-i Şeriat “kelblerdir” buyurmuş; lisan-ı nezihinden çıkmış bu, o da ayrı önem arz ediyor; çünkü hiç çirkin söz söylememiştir; fakat dünyanın o cîfe yanına bakınca, realiteye mutabık bir söz olsun diye böyle demiştir. Dünya bu debdebesi ve ihtişamıyla insanın karşısına çıkar, onu kendisine bağlamak ister. Fakat birileri de esas gönüllerini bağlayacakları yere zaten bağlamışlardır. İştiyakla otururlar, iştiyakla kalkarlar, hep Sohbet-i Canan derler.

Bir insana deli denmiyorsa, o imanında kemâlde değildir. “Allah Allah! Elinin tersiyle sultanlıkları itiyor. Elinin tersiyle ayağının ucuna kadar gelen imkânları itiyor. Dünya adına hiçbir şeyi değerlendirmiyor. Olsa bile yine O’nun hesabına kullanıyor; ‘Allah’ım bana verirsen, Senin nâm-ı celîlini î’lâ etmek, duyurmak, çoktan beri yitirdiğimiz, yıktığımız ruh âbidesini ikâme etmek istikametinde değerlendirmek istiyorum.’ diyor.”

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bir gün gülmesine meydan vermiyorlar. Siyerini tespit edenler, karakterini ve ruh resmini çizenler diyorlar ki, “Hayatında üç defa dişleri görünecek şekilde güldüğüne şahit olduk.” Onların da hepsi sizin adınıza birer hayrın, birer hayırlı mesajın ifadesidir. O, gülmüşse buna gülmüştür. Çünkü dudağının geriye gitmesine hiç fırsat vermediler. Hayatı O’na cehennem yaptılar. Fakat vazifesine öyle bağlıydı ve öyle derin bir vazife şuuru ile o işe sahip çıkmıştı ki, terhis tezkeresi kendisine gönderileceği âna kadar burada kalmaya kararlıydı.

Derdin en ağırını Cenâb-ı Allah O’na (aleyhissalatü vesselam) çektiriyordu. Marifetin en enginini -deryalar ötesi derinliğini- yine O’na tattırıyordu.

Allah size de o iştiyakı nasip eylesin!.. Siz O’nun (celle celaluhu) iştiyakıyla yanın tutuşun; ruhunuzun âbidesini ikâme etmek için hep çırpının durun; varsın dehrin hadiseleri bazen lehinizde, bazen de aleyhinizde cereyan etsin.

“Elhayru fî mahtârahullah” sözü, “Hayr, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır!” manasına gelir; Cenâb-ı Hak kullarını neye sevk ederse etsin ve nasıl bir neticeye ulaştırırsa ulaştırsın, O’nun takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğunu hatırlatır. Evet, Allah neyi nasıl yaratıyorsa, hayır ondadır!..

İhtimal Allah, bizi sıkıştırıyor ki, biraz daha dizlerimiz birbirine temas etsin, topuklarımız birbirine temas etsin, omuzlarımız birbirini zorlasın. O halde, namazda durduğunuz gibi “bünyan-ı mersûs” (kurşunla perçinlenmiş bina) şeklinde saf bağlamalıyız. Allah’ın bunu yaptığını düşünerek, “Elhamdulillahi alâ külli hâl, sivâ ehvâl-i ehli-l’küfri ve’d-dalâl” demeliyiz; Allah’a her takdirinden dolayı hamd u sena olsun, küfür ve dalalet ehlinin haline düşmek müstesna; Allah ona maruz bırakmasın.

Diğer taraftan, “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz!” hadisi hiç unutulmamalıdır. İlk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi adında bir zat vardır. Bu zat, ulemadan, fuzelâdandır. Diğer milletvekilleri meydanlarda nutuk atarken, Tahir Efendi, bir köşede hep susmayı tercih eder. Bir gün taraftarları ısrarla, “Efendi, sen de bir şeyler söylesen; herkesin vekili konuşuyor, herkes kendi vekiliyle iftihar ediyor, sen de bir konuşsan da bizim de göğsümüz kabarsa!..” derler. Tahir Efendi, az fakat öz konuşan bir insandır. Topluluğa şöyle hitap eder: “Şunu biliniz ki, siz “müntehib” (seçen)siniz. Ben de “müntehab”ım (seçilen). Gideceğimiz yer ise “müntehabün ileyh” (kendisi için seçim yapılmış yer, Millet Meclisi)dir. Sizin yaptığınız işe de “intihab” (seçim) denir. İntihab ise “nuhbe” kelimesinden gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur; tabanında ne varsa tavanına da o vurur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur.” Ben bunu dinleyince dedim: Tahir Hoca, Senin kerametin bu; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz!” hadis-i şerifini böylesine veciz bir darb-ı meselle ifade, hakikaten hiç olmamıştır şimdiye kadar…

Kur’ân diyor ki,

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ

“Siz kendinize bakın! Siz hidayette, doğru yolda, istikamette olduktan sonra başkaları size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) Bunu böyle bilerek, yürüdüğünüz yolun hâlâ doğruluğuna inanıyorsanız, hareketlerinizi katlamak suretiyle doğru yolunuzda devam edin. Yürüdüğünüz yol, kendi ruh âbidenizi ikâme etme yoludur. Bir yönüyle, ütopyaya yürüme, yarım-yamalak olmaktan sıyrılma ve tamamiyete teveccüh etme yoludur. Cenâb-ı Hakk’ın rızasına götüren de tamamiyettir.

“Gevşekliğe düşmeyin; zinhar, tasalanmayın; gerçekten Allah’a inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz!” (Âl-i İmrân, 3/139) Hakkıyla mü’min iseniz, siz potansiyel olarak a’lâsınız; Allah, bir gün o potansiyeli realize planına da döndürür. Hiç farkına varmadan kendinizi öyle bir noktada bulursunuz ki, “Oh be!..” dersiniz.

İmanını marifetle bezemeyenler, yol yorgunluğundan kurtulamazlar. Marifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyenler, formalitelerin ağında kıvranmaktan halâs bulamazlar.

“Bundan sonra ne olacak? Daha sonra ne olacak?” gibi sorularla meşgul olma yerine, düşünme enerjimizi, bütün aktivitelerimizi ve irade gücümüzü, omuzlarımızdaki emaneti kırmadan ve incitmeden, sonraki nesillere ulaştırma yolunda kullanmalıyız.

Çünkü bizim dünya ile alakamız yoktur. Dünya bütün debdebe, şaşaa ve hezâfiriyle karşımıza çıksa, elimizin tersiyle itecek kadar yürekli ve Allah’la irtibatımız açısından kavî olmamız lazımdır.

Şeytan ve Çağdaş Takipçileri

Herkul | | HERKUL NAGME

Şeytan, Allah’ın rahmetinden uzak düşmüş, işi azgınlık ve azdırma; varlığını fitne, fesat, nifak ve şikak ekseninde sürdüren lanetlik bir tâli’sizdir. Şeytânettir onun her işi ve şer peşinde koşar sürekli; koşar ve insanlarda kötülük duygularını tetikleyerek, onları iyilikten, güzellikten ve faziletten uzaklaştırarak âdeta kendine benzetip aveneleri hâline getirir. Dinî emirlere başkaldırma, Allah ve Peygamber’in dediklerini tersine çevirme, menhiyât yollarına su serpip insanları bohemleştirme onun en çok üzerinde durduğu hususlardandır. O her zaman ve her yerde kanun ve kural tanımamazlığı yeğler atmosferine girenlere.. böylelerinin hırslarını şahlandırır, cismanî ve bedenî arzularını kamçılar, onlara sürekli çalma-çırpma yollarını gösterir, zevk u safâ ile başlarını döndürür ve pek çoğunu kendi gibi iblisleştirir.

Belli hikmet ve maslahatlar için insanın varlık atlasına yerleştirilmiş bulunan bir kısım insanî hisleri olumsuzluk istikametinde kullanmada onun eşi-menendi yoktur.. o, kirli atmosferine girme bahtsızlığına maruz kalanlara güzellikleri çirkin, çirkinlikleri de güzel göstermede fevkalâde mâhirdir. Avladığı tâli’sizleri iğfal ve propagandalarıyla öylesine beden ve cismaniyetin kulları-köleleri hâline getirir ki, artık böylesi zavallıların bir daha da hakikî insan olma ufkuna yönelmeleri âdeta imkânsızlaşır…

İnsanoğlu bu muzır mahlûku ilk defa Hazreti Âdem’e secde hâdisesinde Allah’a başkaldırmasıyla tanısa da, bu bahtsızın sergüzeştisi, –Allahu a’lem– iç problemleri ve düşünce çelişkilerine bağlı olarak çok daha eskilere dayanmaktadır. O, tabiatındaki potansiyel kıskançlık hissi, aldatma cibilliyeti, benlik duygusu, isyan ruhu ve şöhret zaafıyla –bütün bunlarda iradesi bir şart-ı âdî– günümüzdeki takipçileri gibi isyan ahlâkıyla sürekli köpürüp duran, fesada kilitlenmiş, bayağılardan bayağı bir varlıktır. Onun iç dünyasını ve mahiyetini teşkil eden esas unsurlarında sürekli kötülük duyguları kaynayıp durduğu için yörüngesine giren ins ve cinden herkese de aynı şeyleri mırıldanır. Hususiyle de bir kısım karakter problemi olanları kendine benzetmeye çalışır ve böylelerine mütemâdiyen şeytanî mülâhazalar üfler.. onların dem ve damarlarında dolaşır.. ve bu bahtsızlara hep negatif şeyler fısıldar. Bu zavallılar, iç dünyalarında şekillenen söz, beyan ya da yazıya dökülen düşünce şeklindeki olumsuzlukları kendi fikirleriymiş gibi sanırlar ama bütün bu menfîliklerin arkasında şeytanî dürtülerin olduğu açıktır. Bu itibarla da, insanlara karşı ve hususiyle de ehl-i imana karşı kin ve nefret taşıyan, onları baştan çıkarmaya çalışan, yer yer bir kısım zayıfların hayvanî hislerini tetikleyerek bunları bohemliğe sürükleyen, kendi gibi düşünmeyenlere saldıran, yerinde kargaşa çıkarıp genel havayı geren ve değişik kesimleri karşı karşıya getiren, her zaman nifak ve şikak peşinde koşan, Kur’ân ifadesiyle, mü’minlerle bulunduklarında onlardan görünen, radikal küfür babalarının yanlarına döndüklerinde de gerçek düşüncelerini ortaya koyan bu tür fitne örgütleri ve şeytan aveneleri de mecazen şeytan kabul edilegelmiştir ki, Kur’ân’ın şeyâtîne’l-insi ve’l-cinni[1]ayetinde deşifre ettiği insî şeytanlar da işte bunlardır.

Hazreti Âdem’e secde emrine “hayır” diyerek isyan bayrağı açan, hatta daha da ileri giderek Hakk’a karşı diyalektik ve cedele girişen şeytan ne ise, günümüzün modern Mefistoları da onun izinde hemen her zaman sürekli iyiye-güzele başkaldırmakta, Allah’ı, Peygamber’i unutturmaya çalışmakta ve şeytanî mülâhazaların gelişip güçlenmesine zemin hazırlamaktadırlar. Goethe’nin de Faust kitabında ifade ettiği gibi, dünden bugüne şeytan ve insan mücadelesi, küfür ve iman retleşmesi hiç dinmemiştir ve dinmeyecektir de… Bu mücadele çerçevesinde bazen zemin küfür ve ilhada müsait hâle getirilmiş ve mülhidler bütün bütün küstahlaştırılmış, bazen mü’min gönüller kaba kuvvetle sindirilmiş, bazen bir kısım şımarık ruhlar kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımama despotizmasına girmiş, bazen de günümüzde pek çok emsaliyle ürperdiğimiz türden ne zulümler ne zulümler işlenmiş ve işlettirilmiştir!.. Düşünmemişlerdir bu tiranlar kendilerinden daha güçlü bir “Kudret-i Kâhire”nin mevcudiyetini.. düşünmemişlerdir zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı olduğunu, bugün insanlara cevr u cefâda bulunanların yarın sürüm sürüm hâle gelip inleyeceklerini. Bundan daha acısı da, hayatlarını zalim ve müstebitlerin güdümünde sürdüren tâli’sizler, olup bitenlerden hiç mi hiç bir şey anlamamışlardır; anlamamış ve hep başlarındaki tiranların emellerine hizmet etmişlerdir. Fark edememişlerdir ne duruma düştüklerini ve ne bayağı işlere itildiklerini. Böyleleri için ne hoş söyler Namık Kemal: “Muîni zalimin dünyada erbâb-ı denâettir / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bîinsâfa hizmetten.” İşin doğrusu, böylelerinin sonu da her zaman çok acı olmuştur ve olmaktadır. Atalarımız, “Şeytanın dostluğu darağacına kadardır!” derler. Bunların akıbeti de işte hep böyle noktalanmıştır. Bunlar dünyada hiç gülmedikleri gibi geleceklerinden de asla emin olamamışlardır; olamazlardı da, zira insî-cinnî şeytanlar onların ruhlarını çarpmıştı.. evet, onlar bir kere daha Mefisto’nun o sinsi oyununa gelmişlerdi.. aldanmışlardı dost görünen düşmanlara ve kendilerinden sandıkları yabancılaşmış ruhlara.

Şimdilerde bu gariplerden garip dünyaya musallat olan mülhidler, münkirler, bohemler, şehvet simsarları, hak ve adalet bilmez tiranlar; tâli’siz yığınlara şeytanların yapmadıklarını, yapamadıklarını yapmaktadırlar. Öyleki, düşünceleri olabildiğine kirli, ağızları bozuk, içleri kin ve nefretle köpürüp duran bu şer şebekeleri, kendileri gibi düşünmeyenlere sürekli saldırmakta, herkese bir çeşit kara çalmakta, istediklerini göklere çıkarırken istemediklerini de rahatlıkla yerin dibine batırmaktadırlar. Âkif merhum, lanetle anılan bu müstağriblerden bazıları hakkında ağır bir üslûpla da olsa şunları söyler: “Üdebâmız ana-avrat sövüyor birbirine / Türlü adlarla çıkan nâmütenâhi gazete / Ayrılık tohumları saçıyor bol bol memlekete…” Evet bu, evvelki gün öyle olmuştu.. dün de öyleydi.. şimdi de öyle…

Allah, bizleri, “Şeytanın arkasına takılıp gitmeyin; o sizin için apaçık bir düşmandır ve sizi hep hayâsızlık ve çirkin işler yapmaya teşvik etmektedir.”[2] diyerek ondan uzak durmaya çağırmış.. “(O lanetlik küstah, Allah’ın kendisini kovmasına karşılık) Ben de Senin kullarından bir kısmını kendime râm ederek her zaman onları saptıracak ve çeşit çeşit kuruntularla avutacağım.”[3] beyanıyla bu mel’ûnun hıncını hatırlatarak bizi teyakkuza sevk etmiş.. “Sen beni lanetlediğin için ben de Senin kullarının yolunu keserek sürekli onları gözlemeye koyulacağım; onlara pusular kuracak, sonra da kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından gelerek onları ifsat edeceğim.”[4] fermanıyla, ortaya konan şeytanî kine ve nefrete karşı da temkinli ve sağduyulu olmaya davet etmiştir. Keşke bütün bunları anlayabilseydik!..


[1]   En’âm sûresi, 6/112.

[2]   Bakara sûresi, 2/168-169.

[3]   Nisâ sûresi, 4/118-119.

[4]   A’râf sûresi, 7/16-17.

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi 2008-Haziran sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

405. Nağme: Nifak Çağı ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Herkul | | HERKUL NAGME

Fethullah Gülen Hocaefendi, Türkiye saatiyle, 7 Ağustos 2014 Perşembe 00:15’te sona eren yeni sohbetine Nâilî-i Kadîm’in şu beytini okuyarak başladı:

“Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib”

(Gül dikenliğe düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, oracığa yığılıverdi)

Muhterem Hocamız şunları söyledi:

Gül dikenliğe düşünce bülbül dilgir olurmuş. Bir hâre -dikene- bakarmış bir de güle, zar koparırmış. Nâilî-i Kadîm… Tahlili uzun söz ister. Çünkü sebk-i hindi üzerine söylenmiş. Ama günümüzü güzel ifade ediyor. Belki o ifadeye ilave edilecek bir şey var. Gülünüz hâre düşse de, siz bülbül iseniz, bence güle zar etmemek lazım. “Âşıkım dersen bela-yı aşktan âh eyleme / Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme!” “Şuara leşkerine mir-i livâdır sühânım” (Sözüm, şâirler ordusuna bayrak emîridir.) diyen şairler sultanı Fuzuli’nin bu da. Biraz değiştirerek “Dertliyim dersen bela-yı dertten âh eyleme / Âh edip dert bilmezleri âhından âgâh eyleme!” Ocaklar gibi yan ama gam izhar eyleme, derdini kimseye duyurma. Böyle bir dönemde yaşıyoruz.

Asıl yiğitlik, sürekli kötülük yapana karşı da iyilik yapabilmektir!

Kalbin de tıpkı mide gibi bir hazım, bir sindirme sistemi varsa, ona göre de bir takım enzimler varsa ki biz var olduğunu söylemeye çalışıyoruz; iman-ı billah, hakiki iman, marifetullah, muhabbetullah, iştiyak likaullah ve iştiyak likaurasulillah gibi enzimler… “Gelse celalinden cefa yahut cemalinden vefa…” Sürekli mızraklansan, sürekli iğnelensen, sürekli sağdan soldan çuvaldızlar yesen de bunlarla onları eritmeli, bir ‘of’la bile kendini ifade etmemelisin. Geçmişti daha evvel; “Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Gelen şeyler bazen sağdan gelir, bazen soldan gelir; bazen önden, bazen arkadan, bazen alttan, bazen üstten. Bazen evinizin içinden gelir, bazen secdede yanınızda durandan gelir. Bazen dirsek dirseğe, diz dize, topuk topuğa temas ettiğiniz insanlardan gelir. Asıl yiğitlik bunları hazmetmek, ses çıkarmamak ve yiğitçe ‘Hakkım helal olsun!’ diyebilmektir.

Hakkın müdafaası olarak tashih hakkınız, tavzih hakkınız, tekzib hakkınız ve icabında bu meş’um ağızları susturma adına karakterinize yakışır şekilde, insanca hatta melekî, melekutî yanınızla bunlara cevap verme hakkınız mahfuzdur. Fakat aynı hırçınlıkla coşma, taşma; ille de dediklerini diyeceğim, ettiklerini edeceğim, söylediklerini söyleyeceğim, yazdıklarını yazacağım, çizdiklerini çizeceğim ve bir kategori içinde mütalaa edeceğim, karalayacağım, tutmasa bile üzerinde iz bırakacak şekilde çamur atacağım… gibi uğursuz, densiz tavır ve davranışlara mukabelede bulunmama yiğitliktir.

Seyyidina Hazreti Mesih (aleyhisselam) ruhta derinliği temsil eden enbiya-ı izamdan biridir. İnsanlığın İftihar Tablosu ahir zamanda onun ineceğini söyler; şahs-ı manevi olarak ya da başka şekilde, detayda münakaşaya girmemeli, asılda mutabakat sağlamak lazım. O, “senin sağ tarafına bir tokat vururlarsa, dön bir tokat da sol tarafına vursunlar ama tokatla mukabelede bulunma!” buyurur. İşte bu sözün sahibi söz sultanı der ki: “İyilik sana karşı iyilik yapana iyilik yapma değildir. Sürekli başından aşağıya kötülük yağdırana iyilik yapmak, işte asıl iyilik odur.” Zannediyorum günümüzde o ruha dilbeste, o ruha hayranlık ve iştiyak izhar eden insanlara düşen de böyle davranmaktır. Şayet böyle davranmazsanız, karakterlerinin gereği bölüp-parçalamayı, insanları birbirine düşürmeyi şiar haline getirmiş bazı kimselerin yaptıklarına aynı şeylerle mukabele ederseniz, bir ayrılığı ikiye katlamış olursunuz. Birbirinizden uzaklaşmayı ikiye katlamış olursunuz. Sonra bir gün taraflardan biri bir nedamet duyarsa, iki katlık bu mesafeyi kat etme enerjisini sarf etme mecburiyetinde kalır. Siz durduğunuz yerde durmalısınız. Uzaklaşanlar bir gün dönüp gelirse, sadece kendi uzaklıklarını kat etmiş olurlar. Onlara da o kadar zahmet çektirmiş olursunuz. En kötü insanlara bile kötülüklerine mukabil o kadar zahmet çektirmeme kararında, niyetinde, azminde, centilmenliğinde bulunmak lazım.

Böyle bir devir yaşıyoruz. Çünkü bu devir nifak devri İslam dünyasında. Mine’ş-şark ile’l-garb, mine’l-cenub ile’ş-şimal, bir nifakın bütün İslam dünyasında hakim olduğu bir dönem yaşıyoruz. Eğer realiteleri görmezsek, konjonktüre vakıf olmazsak, farkına varmadan bir şeyler yapıyoruz zannederek çok kötülükler etmiş oluruz İslam’a, hafizanallah. Kim kötülük yaparsa yapsın, kötülükle mukabelede bulunmamak lazım.

O saldırganlara sadece acınır!

Bunları söylemek pek hoşuma gitmiyor, ama malum ama meçhul bir takım kimselere karşı… Gönüllerinizde siz iz sürerek kim olduğunu anlarsınız onların. Onun için bunları söylemek pek hoşuma gitmiyor. Ama sizin de gördüğünüz gibi öyle bir dönem ki… Mesela deseniz “İnsanları cennete götürmek istiyoruz!” İçinizde bu pozitif, müspet mütalaaya itiraz edecek var mı? “Yolunu, yöntemini bulduk, gözleri görmeyenlere değneklik yaparak, ayakları tutmayanları sırtımıza alarak onları cennete götürmek istiyoruz!” deseniz. Şu an öyle bir çarpıtma ahlakı yaşanıyor ki, size şöyle derler: “Yahu dünyada bu kadar yapılacak iş varken hala kaçamak oynuyorlar. Cennete gideceksiniz de ne olacak?” İşte böylesine çarpıtmaların zirve yaptığı bir dönemde herhalde bir kesime çok akıllıca davranmak, Muhammedî ruhla davranmak, Muhammedî ahlakla davranmak (bin kere salatu selam olsun O’na), Seyyidina Hazreti Mesih ruhuyla hareket etmek, Yunus Emre ruhuyla hareket etmek, “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek” demek lazım. “Dervişlik hırka ile taç değil / Gönlünü derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil!” El-âlem payelerle kendilerini ifade ededursunlar, payeleri kendi hesaplarına kullansınlar. Sizin için en büyük paye tevazu, mahviyet, hacalet, kendini sıfırlamadır. Sana ‘varsın’ dediklerinde kendi üzerine bir çarpı çekme, ‘yok’a nasıl var diyorsunuz’ diye itirazda bulunmadır. Yokta var olduğunu iddia eden varlıkta yokluğu bilemez, sohbet-i yar lezzetini -beyim- ağyar olan bilemez. Varsın başkaları bunu bilmesinler. Zaten her halleriyle de bilmediklerini ortaya koyuyorlar.

Bir mübarek müesseseyi, senelerden beri hep iyiliğin dili, tercümanı olmaya çalışmış bir müesseseyi protesto niyetiyle, onların duvarlarının dibinde tel örgülerini aşmak üzere adeta -keşke onu da demesem- Bastille kaçkını gibi insanlar toplanmış, birini de omuzlarına almışlar, orada bayrak indirmeye çalışıyorlar. O omuzlarda olan da demek onların serkârı. En çok bilenleri!. “La ilahe illa Muhammed, La ilahe illa Muhammed” diyor. Demek ki hayatında kelime-i tevhidi, kelime-i şehadeti bile söylemesini öğrenememiş. Onlara “kaçkın” dedim, siz beni mazur görün, onlar da lütfen bu eksikliklerini görsünler. Şimdi bir insan böyle bir şey söylese, dersiniz ki, “Sürç-ü lisan oldu.” Fakat çevresinde kitle psikolojisiyle hareket eden o yığın da –Birinin dediği gibi ben “çapulcu” demeyeceğim. Çünkü o bana çirkin geliyor. Lisan bozukluğuna maruz kalmış bir hasta insanın kullanacağı tabirdir o- 50 tane 100 tane adam da aynı şeyi tekrar ediyor, “La ilahe illa Muhammed, La ilahe illa Muhammed” diyorlar. Meseleye baktığınızda bu bir yanıyla şirktir. Sözde birilerine karşı tevhid dersi verme adına şirk mırıldanıyorlar ama farkında değiller.

Birilerini ta’n u teşniye matuf bunları söyledim zannetmeyin. Size söven, sayan, aleyhinizde olan, bu anlayışta ve mantalitedeki insanlara bence sadece acınır. O çirkin seslerini çıkarmamak için biraz bal, biraz kaymak, bir lokma üzerine sürülerek onlara atılır, konuşup günaha girmesinler diye. Kemik de demedim, çünkü o da başkasına atılır. Eğer azıcık insafları varsa, zannediyorum, seslerini keserler. Azıcık imanları varsa, seslerini keserler. Azıcık iz’anları varsa, seslerini keserler. Zira hayvanlar bile, en vahşi hayvanlar bile, bu kadar centilmenliği katiyen karşılıksız bırakmamışlardır.

Yumuşak söz, yumuşak kalbin sesi soluğudur; aksi ise…

Firavun gibi, Amnofis gibi bir mütemerride -en sevdiği kulunu tehlikeye atma demektir- “korkuyorum beni öldürürler” diyen bir kulunu gönderiyor ve fakat ona ve kardeşine diyor ki “Firavun’a gidin, yumuşak bir dil kullanarak duygu ve düşüncelerinizi seslendirin!” Amnofis bu, kavmini kast sistemine göre hafife alan, “Siz sadece mahluksunuz, bana hizmet etmek için yaratılmışınız!” diyen; diğer bir ayette de “Sizin -haşa- yücelerden daha yüce tanrınız benim!” diyen Amnofis. Şimdi böyle birine Allah şanlı elçisini gönderirken “kavl-i leyyin” diyor. “Ya Rabbi niye kavl-i leyyin (yumuşak söz) diyeceğiz ki?” Yumuşak söz, yumuşak kalbin sesi soluğudur, yumuşak düşünmenin sesi soluğudur, yumuşak tavrın sesi soluğudur. Hırçınlık, huşunet, çekememezlik, hazımsızlık, kin, nefret ve intikam duygusu şeytanın huyudur. Secde etmedi, sonra hala temerrüdü içinde. Zayıf bir hadiste, Cenâb-ı Hak tarafından “Git Hazreti Adem’in mezarı başında ona secde et, yine kabul edeceğim!” denildiğinde de “gitmem” der inadına. Kinin, nefretin abide şahsiyetini arıyorsanız budur. Her devirde bunun peyrevleri de olmuştur. Yumuşak davranır, yumuşak konuşur, düşüncelerinizi yumuşak bir üslupla ortaya koyarsanız, ihtimal aklını başına alır, o da düşünür ve sonra haşyet duygusuna yönelir. “Bakın, bu kadar temerrüdüme, bu kadar hoyratlığıma, bu kadar kabalığıma, bu kadar intikam hissime rağmen mukabelede bulunmadılar!” der. Ve böyle de olmuştur, o Amnofis…

İsterseniz muhavele, isterseniz mülaane, isterseniz mübahele diyebilirsiniz. Ben “Kötülüğü biz yapıyorsak, Allah’ın laneti bizim üzerimize olsun, yoksa kim yapıyorsa onların üzerine olsun!” dedim. Buna bir yönüyle mübahele denir, bir yönüyle mülaane denir; Nur Sure-i Celilesinde açıkça ifade ediliyor lanetleşme. Bir kısım ehl-i tahkik nezdinde de muhavele denir; kim yanlışsa onun Allah’a havale edilmesi demektir. Bu tabir de çok çirkin, mümin için kullanılmaz ama bir kısım zilzurna cahiller, kalktı buna beddua dediler, beddua şeklinde algıladılar, son söylenen sözleri de yine beddua diye algıladılar.

Şimdi toplum böyle mük’ap bir cehalet yaşıyor. Antrparantez arz ediyorum: Mük’ap cehalet, herkesin bildiği bir şey olmayabilir. Terminolojimize Ziya Gökalp’ın kazandırdığı bir şeydir. Bir basit cehalet vardır, bir muzaaf cehalet vardır, bir de mük’ap cehalet vardır. Basit cehalet, insan bilmez; muzaaf cehalet, bilmediğini bilmez; mük’ap cehalet, bilmediğini bilmez ama kendini biliyor zanneder. Mük’ap demek üç buudlu, üç derinlikli cehalet demektir. O mük’ap cahiller, meseleyi farkı şekilde sağa sola çektiler, değerlendirdiler. Bunlar arasında kendini kalemşör sayanlar da var, sütun tutanlar da var, jurnalde yeri olanlar da var. Çok farklı şekilde değerlendirdiler bunları; ta’n u teşniye vesile yaptılar, karalamak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Evet bu açıdan da böylelerinin üzerine giderken bile kavl-i leyyin deniyor. Onlar diyorlar ki “Allahım bu adam taşkınlık yapar, üzerimize gelir, korkuyoruz bundan.” Allah da onlara tenbih buyuruyor: Korkmayın Allah sizinle beraberdir, en iyi gören O’dur, en iyi bilen O’dur. Havale edin O’na, O bu problemleri halletsin, parçalanmaya çalışılan bu toplumun sağa sola saçılmış enkazını Allah (celle celaluhu) yeniden bir araya getirsin.

Bir Uğrak Yeri Olarak Anadolu ve Birlik Ruhu

Bu toplum tek bir kategoriye irca edilecek gibi değildir. Anadolu, memerr-i akdâmdır, herkesin uğradığı bir yer. Hunlar gelmiş geçmişler, Hititler gelmiş geçmişler, değişik Oğuz boyları gelmiş geçmiş, batıya doğru geçmişler. En son Kayı boyu gelmiş. Belki ilk defa Malazgirt’le -makamı bin defa Firdevs olsun- Alparslan cennet mekan Hazretleri Anadolu’nun kapılarını açıyor. Daha sonra da Anadolu’da o akvâm-ı muhtelifeyi, gayr-i mütecanis toplumu, bir araya getirme onlara müyesser olmuş, Allah’ın işi. Bir yönüyle Hulefa-i Raşidin’den sonra belki en mükemmel bir devlet idaresine, ütopyalar üstü bir devlet idaresine sahip olan Osmanlı’ya müyesser olmuş.

Siz hangi ırktan geliyorsanız, mesela Türk’sünüz, iftihar edebilirsiniz. Bir insanın mensup olduğu milletle iftihar etmesi tabii hakkıdır. Fakat bu katiyen başkalarını tahkir etmeyi gerektirmez. O surette kendi milletinizin kıymetini de bilmiyorsunuz demektir. Kur’ân, Zat-ı Uluhiyet’le alakalı bir meseleyi anlatıyor: “Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret edip sövmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler!” (En’am, 6/108) Elin alemin zinhar Lat’ına, Menat’ına, Uzza’sına, Zeus’una, Afrodit’ine sebbetmeyin, uygunsuz, nâsezâ nâbecâ söz söylemeyin; kalkar onlar sizin Allah’ınıza, Peygamberinize söz söylerler, o sözü siz söylemiş olursunuz. Bilenler için İslami ahlak budur. Siz şimdi kendi milletinizi seversiniz. Hazreti Pir’in dediği gibi, mesleğin muhabbetiyle yaşama, milliyetin muhabbetiyle yaşama, hangi ırka mensupsan onun muhabbetiyle yaşama.. fakat bu, başkalarına adaveti, düşmanlığı gerektirmez. Türkiye’de akvam-ı muhtelife var. Mesela, Babil’den gelmiş Ekrad kardeşlerimiz var; bir dönemde sultanlık kurmuşlar ki dünyaya bedel; bir dönemde dünyanın kaderine hakim olmuşlar ve bugün sizin bir parçanız. Bu parçayı görmezlikten gelmek, körlüktür. Abazalar vardır, hafife alamazsınız. Sen ne olursan ol, milletini seviyorsan, başkalarını hafife alamazsın. Gürcüler vardır, Türkler vardır, Boşnaklar vardır, Arnavutlar vardır, Makedonlar vardır, daha dünyanın dört bir yanından gelmiş hatta farklı din mensubu insanlar vardır; Süryaniler vardır, Nasturiler vardır. Kendi içlerinde de onların farklı farklı mezhepleri vardır. Yiğitlik ve istikamet, bir yönüyle dünyada sesin, sözün geçerli olması meselesi, bütün bunların hepsini tefrik etmeden bağrına basabilme yiğitliğidir.

Bazıları da kalkmış, Rusya’nın içinden gelmiş; hatta bir mülahazaya göre Devlet-i Aliye’yi parçalamak için içine girmişlerdir. Karadeniz’de oturmuşlardır, sonra Türklerin içinde erimişlerdir. Sen birine Laz, birine Abaza, birine Kürt dediğin takdirde, kalkar kendine “Sen de falan filan!” dedirtmiş olursun. Bu açıdan, insanları tefrikaya, ihtilafa sevk etmeden, parçalamadan, bölmeden milleti bir arada tutabilme, herkese bağrını açabilme esastır. Bir söz var; “Vicdanınız öyle bir enginlikte olmalı ki, kim olursa olsun, kalbinize girdiği zaman ayakta kalma endişesine kapılmamalı.” Günümüzde o Mevlana ruhuna, Yunus Emre ruhuna, o başka Hünkar ruhuna sahip olmaya ihtiyaç var. Bu kadar engin kucaklı olmak lazım.

“Bağrım sana da açık, gel seni de bağrıma basıyorum!”

Bir hususu bir defa daha arz edeceğim müsaadenizle. Kıtmir, o kadar sabırlı değil, bilirsiniz. Ama altı-yedi aydır birisi “Yüz elli iki yüz kadar hakaret lafı, küfür söylendi” dedi. Zannediyorum Amnofis Hazreti Musa’ya bunun onda birini söylememiştir. Ama siz de şahitsiniz ki, ben bir tek kelimeyle mukabelede bulunmadım. Çıkar bir televizyonda konuşurdum, en azından burada konuşurdum. Şu çirkin kelimeler bitsin, bakalım artık ne bulacaklar, ne diyecekler.. yeter falan…

İşte bir gün bir tanesi yine -herhalde aynı genleri taşıyanlardan bir tanesi- Koca Mevlana çarşıda yürürken karşısına dikiliyor. Sahih Hadis-i Şerif’lerde “Yetmiş bin tane taylasanlı Süfyan’a arka çıkacak, arkasından gidecek!” deniyor, ihtimal öyle yobazlardan bir tanesiydi. Günümüzde de lâyuad velâyühsâ mevcuttur bunlar. Karşısına çıkıyor, “Yok sen ‘yetmiş iki millete kapım açıktır, bir ayağım İslam’ın merkezinde, bir ayağım yedi düvel içinde dolaşıyor’ diyorsun. Sen melunun tekisin, kâfirin tekisin, müfsidin tekisin.. sizin dininizden bile şüphe ediyorum, sülüksünüz, siz paralelsiniz, siz aşağılık mahluksunuz, siz organizasyonsunuz…” ağzına ne geliyorsa, dağarcığında ne varsa söylüyor. İhtimal bunları söylemek için de günlerce fikir yormuş, dağarcığına doldurmuş bunları; bir kaç defa da tekrar etmiş, ezberlemiş; sonra o şefkat, merhamet, mülayemet insanının karşısına çıkmış; hepsini birden onun üzerine karbondioksit atıyor gibi püskürtmüş. Hazret, fevkalade temkinle, tedbirle, teyakkuzla, basiretle dinlemiş. Bakmış dağarcıktaki şeyler bitti, diyeceği bir şey kalmamış. “Sözün bitti mi?” demiş. “Bitti vallahi, diyecek bir şeyim kalmadı.” Elli senedir aleyhimde yazı yazan birisi de öyle demişti Kıtmire: “Valla elli senedir yazı yazıyorum, artık şimdi diyecek bir şeyim kalmadı.” Hazreti Mevlana, “Kardeşim, bağrım sana da açık, gel seni de bağrıma basıyorum” demiş. Bence günümüzün insanına, insanlığını müdrik olan insanına, ahsen-i takvime mazhar olan insanına düşen şey budur. Kıtmir’in ilk defa bu mevzuda söylemek istediği şey bu olsun. Burada sizi veya başkalarını incitir bir lafta bulundumsa Allah beni affetsin..

Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Oy Tercihi

Soru: Cumhurbaşkanlığı seçimiyle alakalı değerlendirmelerinizi ve tercih hususundaki tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Bu çok önemli bir mesele; çünkü daha sonra herhalde parlamentonun, bakanların intihabı da biraz o işe bağlı; onların isabetli seçimi de biraz ona bağlı. Türkiye’nin geleceği de ona bağlı. Türkiye son iki üç dört beş senedir problemler sarmalı içinde, çevresinde dost kalmamış garip bir ülke olma durumunda. Yeniden yeni hatt-ı muvâsalalar temin ederek, köprüler kurulması.. Mısır ile bir münasebet içinde bulunma, Suriye ile bir münasebet içinde bulunma.. Irak ile bir münasebet içinde, Pakistan ile bir münasebet içinde, Somali ile, Sudan ile, Fas ile, Tunus ile, Cezayir ile.. hatta Avrupa Birliği peşinde senelerden beri koştuğumuzdan dolayı, demokratik değerler ve kriterler adına öyle olma peşinde koştuğumuzdan dolayı, Avrupa devletleriyle, Avrupa Parlamentosu ile.. tâ 51’li yıllardan bu yana içinde bulunduğumuz NATO ile münasebetlerimizi yeniden tesis etmeye matuf yumuşak bir atmosferin oluşması… Bu kendi içimizde bile birbirimizle geçinemediğimize göre, sanki dünya ile geçinememe meselesi tabiî bir hal almış, “Biz işte böyle biriyiz!”. Hayır, bunlar aşılmalı, kendi içimizde de bu problemler giderilmeli.

Âkif’in sözü: “Tefrika girmeden bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler onu top sindiremez.”

Ondan dört buçuk asır evvel yaşayan Yavuz Selim cennet mekân:

“Milletimde ihtilaf ü tefrika endişesi,

Hattâ kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni.

İttihad etmekken a’dâya karşı çaremiz,

İttihad etmezse millet, dağidar eyler beni.

Evvelâ, bir molekül mahiyetinde diyebileceğimiz, kendi ülkemizde o vahdet ruhunun, o sevgi atmosferinin, o herkese kucağının açık olması düşüncesinin, engin insânî anlayışın hakim olması lazım ki, burada tecrübeyi kazanmış ve o testten geçmiş insanlar olarak, buradaki tecrübelerimizi değerlendirerek, başkalarıyla da yeniden bir dostluk tesis edebilelim. Bu açıdan da bu türlü intihaplar çok önemli.

Ama biraz evvel arz ettiğim gibi insanımızın çoğu böyle kitle psikolojisiyle.. Batıda da olan o kitle psikolojisiyle.. bütün o ihtilaller tarihinin arkasında hep o derme çatma düşünce vardır. Biri çıkmış ortaya, “yürüyün” demiştir ve onlar da yürümüşlerdir. Doğru mu değil mi belli değil!. Böyle bir durum! O açıdan da yanlış intihaplar olabilir. Dolayısıyla bu yanlış intihaplar Türkiye’deki ihtilafı, iftirakı yeniden körüklemiş olabilir. Oysaki, herkesin kucaklanması lazım. Yoksa bu bizi bulunduğumuz bölgede yapayalnız bırakır. Çok dostumuzun var olduğu söylenemez şu anda. Birileri bize dost gibi görünüyorsa, bize dost olmada onların da belli çıkarları vardır. Çıkarların fasl-ı müşterekinden dolayı sûrî dostluklarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Yoksa yürekten bir dostun var olduğu katiyen söylenemez. Bunları söylerken de bilgi iddiasında bulunmayacağım, fakat artık ayağa düşmüş bilgiler olduğundan, Kıtmir’in bilmesinde de bir mahzur, bir iddia yok herhalde.

İsabetli bir intihapta bulunmak lazım. Bu bir! Temhidin bir parçası.

İkinci parçası şu: Ben hayatımda şimdiye kadar “falana filana oy verin!” demedim. Katiyen! Zaten bir dönem takip ediliyordum, ben de kaçıyordum. O kaçmada da güzel bir bahane bulmuştum, altı sene kaçtım. Bana “Ya kaçmasan!..” falan diyenlere diyordum ki: “Yahu ben Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) güçlü değilim ki! O da Mekkeli mütemerridlerden ayrıldı, Medine’ye gitti -kaçtı tabirini betahsis kullanmadım-. Ama Hazreti Musa kendisi kullanıyor; Mısır’dan Eyke’ye firar ediyor. Hazreti İsa saklanıyor. Hazreti Nuh kavminden sıyrılıyor. Ben de bunları söylüyordum. O büyük insanlar da temerrüd karşısında, tasallut karşısında, ısırma karşısında onlardan uzakta durmayı tercih etmişler. Buraya son gelişim de bir kaçma değil, hastaneye geldim. Haziran fırtınası kopunca, “Hele biraz daha duralım, hele biraz daha duralım; Türkiye için problem olmayalım!” Sûrî çağrılar da oldu. Herhalde adımı anmamaya yemin etmişlerdi, yeminde keffaret lazım gelir (!) diye “Pennsylvania, Pennsylvania, Pennsylvania” oldu. Belki yemin etmişlerdir, siz öyle düşünün. Yoksa tenezzül etmemeye bağlı bir ad anmama meselesi demeyelim buna, yine meseleyi hüsn-ü zanna verelim.

Ama buradayken, referandumda ben hiç yapmadığım şeyi yaptım. Dedim ki: “Mezardakiler bile kalkıp gidip demokrasi yolunda, evrensel insan haklarını gerçekleştirme yolunda, Avrupa Birliği yolunda, Ortadoğu ile iyi münasebetlere geçme yolunda, hukuk sistemimizdeki bu olumlu, pozitif değişim için herkes oy versin!” dedim. Bir candan dostum şimdi diyor ki -Allah uzun ömür versin- “Bunlar hakkında yanılmışız!” İhtimal ki ben de o referandumda öyle demekte yanılmışım. Hazreti Pîr diyor ki: “Biz ki müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız.” Hadis diyor ki: “Mümin, saftır (temiz kalbli ve hüsn-ü zanlıdır), kerimdir; fâcir/münafık ise hilekârdır, leîmdir (ayak oyunlarıyla hayatını sürdürür, alçakça davranır.)”Evet, mü’min civanmert bir insandır, aldanabilir. Münafığa gelince, ayak oyuncudur o ve leîmdir o. Bu açıdan da aldanabiliriz o referandumda öyle demede. Ve onlar “Biz aldandık” diye onun da canına okudu, değiştirdiler o meseleyi. Şimdi tevbeler tevbesi geyik avına!.. (Gerçi referandumdaki destek bir partiye değildi, ama) bir daha böyle seçim mevzuunda “Aman falana şöyle yapın, filana böyle yapın!” dememe gibi bir şey var kafamda. Bana ne? Fakat bir şey söyleyeceğim burada, hakikat adına bir şey söyleyeceğim.

Bir daha falan mı filan mı demem. Hayatımda zaten bir kere oy kullandım. Bakın 74 yaşındayım, bir kere. Onda da onların sevdiği bir insana kullandım, içinde merhum Turgut Özal da vardı, ondan dolayı biraz da belki. O da ben oy kullandığımdan dolayı kaybettiler, daha evvel kazanmışlardı. Arkadaşlarım bana dediler ki, “Hocam kazanmasını istemediğimiz bir yere oy kullansan da, onlar da kaybetseler!” “Onun da, dedim, Allah’a hesabını veririm.”

Kendisinde Nifak Alametleri Bulunana Oy Vermeyin de Kime Verirseniz Verin!..

Ama bir şey söyleyeyim: Milletimizin basîreti vardır bence. Şahıs mahıs değil. Bence seçecekleri insana bakmalılar! Yalan söylemiyorsa; çünkü yalan münafıklık sıfatıdır; emanete hıyanet etmiyorsa, çünkü emanete hıyanet, bu nefsine karşı hıyanet, ailesine karşı hıyanet, millet malına karşı hıyanet, bunların hepsi Efendimiz’in sahih hadisiyle münafıklık alametidir. Başkalarına gadr etme, onları bir kısım sahip oldukları insanî haklardan mahrum etme, gadre uğratma; bu da münafıklık alameti. Kendisine bir şey emanet edildiğinde, o emanete riayet etmeme, münafıklık alameti. Başka yerde de “Söz verdiği halde karşı tarafı aldatan ve ona gadr eden”. Hazreti Ruh-u Seyyidü’l-Enâm -O’na canımız kurban olsun- buyuruyor ki: “Bu dördü bir insanda bulundu mu o tam halis münafıktır!” Yani namaz kılınca münafıklıktan çıkmaz, oruç tutunca münafıklıktan çıkmaz. Abdullah ibn Übeyy ibn Selul de namaz kılıyordu. 300 tane hempası vardı, onlar da mescide giriyorlardı, abdestli mi abdestsiz mi, cem’ mi ediyorlardı, hepsini gece mi kılıyorlardı, Rasûlullah’a ne diyorlardı, belli değil. Fakat Allah Rasûlü sahih hadiste, “Bu dördü bir insanda bulunursa, o münafıktır, halis münafıktır.” diyor.

O zaman bana düşen şey şunu demektir:

Millete zulmedene oy vermeyin de kime verirseniz verin. Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’a verin, Sayın Ekmelettin Bey’e verin, Sayın Selahattin Bey’e verin, kime isterseniz verin. Fakat oy verirken, şu nifak alametleri kendisinde bulunanlara Allah aşkına, Peygamber hatırına vermeyin. Bu kim olursa olsun! Benim babam da olsa, amcam da olsa, öz kardeşim de olsa, kırk elli seneden beri bağrıma bastığım insanlardan biri de olsa, bu sıfatlar bulunanlara vermeyin. Zulmedene vermeyin, millete haksızlık yapana vermeyin, kanun nizam tanımayanlara vermeyin, keyfîliklerini kanun yerine koyanlara vermeyin; kime verirseniz verin.

Ben bu mevzuda fazla söz söylemek istemiyorum. Allah yardımcınız olsun, yanlış şey yapmadan, yanlış söz söylemeden Allah muhafaza buyursun. Gidin Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanacağınız yolda îmal-i fikirde bulunun, yani düşüncenizi kullanın. Vesselâm…

404. Nağme: Ekmel’in Manası ve İrfan Ufku

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Özel sohbetleri yayınladığımız “Nağme” bölümünü, buhranlı dönemde bazı kötü niyetli insanlara malzeme vermiş olmamak için uzun zamandan beri yenilemiyorduk.

Fakat, muhterem Hocamız konuşsa da konuşmasa da, biz ders ya da sohbet neşretsek de etmesek de, ifsada kilitli insanlar çarpıtacak malzeme mutlaka buluyor ve bühtanlarını aralıksız sürdürüyorlar.

“Bari masum insanların istifadesine daha fazla mani olmayalım!” düşüncesiyle bugün bir kere daha “Vira bismillah!” diyoruz.

Allah’ın izni ve inayetiyle, ehl-i nifakın tahrif ve iftiralarına aldırış etmeden, burada duyup dinlediğimiz hakikatleri en kısa sürede sizlere de ulaştırmaya gayret edeceğiz. İnşaAllah, bir periyot gözetmeden, görüntülü ya da sesli kaydedebildiğimiz sohbet, hasbihal ve dersleri aynı gün neşretmeye çalışacağız.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin daha bir iki saat önce tamamladığı ve sadece ses kaydı yapabildiğimiz 24:36 dakikalık sohbetle başlıyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

403. Nağme: Hüzünlü Bayram, Hüzünlü Gurbet

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Yeryüzündeki bütün mazlumların acılarının dinmesi duasıyla, Ramazan bayramınızı gönülden tebrik eder, iki cihan saadeti dileriz.

Burada bayram programımız sabah namazından sonraki uzun tesbihâtın ardından başladı.

Özellikle ülkemiz, milletimiz, ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) ve genelde bütün insanlık için yaklaşık bir saat dua edildi.

Bayram namazı, hutbesi ve duası tamamlandıktan sonra muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi misafirlerimizin bayramlarını kutladı; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yaptığı üzere bayanların namaz kıldığı yere de uğrayıp onları da selamladı; kısa bir süre hasbihalde bulundu. Akabinde çocuklara harçlık ve çikolata dağıttı, onların gönüllerini aldı.

Bayram programımıza ait özet görüntüyü arz ediyoruz.

Muhabbetle…

Kurbet Vesilesi Ramazan ve Gerçek Oruç

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayını anlatırken “Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır.” der.

Bu Ramazan, nuru, bereketi ve uhrevi lezzetinin yanı sıra bizim için bir de sürprizle geldi. Aylardır sohbet etmeyen muhterem Hocamız, birkaç saat önce yarım saat kadar hasbihalde bulundu.

Tevazu ve mahviyet konusuna birkaç cümleyle değinen Hocaefendi, daha sonra İslam aleminin ve müslümanların içinde bulundukları acı tabloya dikkat çekip mevcut atmosferden sıyrılmak ve Allah’a yaklaşmak için Ramazan ayının çok önemli bir vesile olduğunu anlattı.

Ramazan-ı Şerif’ten beklenen neticeyi elde edebilmesi için, insanın, yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi, faydasız işlerden, kötü sözlerden ve çirkin düşüncelerden de uzak tutması lazım geldiğini; bu suretle ağzına ve batnına oruç tutturduğu gibi, –tabiri diğerle– yeme-içmeden kendisini kestiği gibi, her zaman mahzurlu olan şeylere karşı da kapanması, hatta mahzuru olmasa bile yararsız şeylere yanaşmaması.. böylece, eskilerin tabiriyle, bütün âzâ u cevârihine oruç tutturması ve havâss-ı zahire ve bâtınasına oruç lezzetini tattırması gerektiğini vurguladı. Aksi halde, insanın, şu mealdeki hadis-i şerifin tehdit sınırlarına girmesinin söz konusu olacağını belirtti: “Nice oruç tutanlar vardır ki, yemeden içmeden kesilmeleri onların yanına açlık ve susuzluktan başka kâr bırakmaz.”

Muhterem Hocaefendi, orucun en güzelinin, mideyle beraber bütün duygulara; göz, kulak, kalb, hayal ve fikre, yani bütün cihazât-ı insaniyeye oruç tutturmak suretiyle eda edileni olduğunu söyledi. Hak dostlarının orucu üçe ayırdıklarına; avam, havas ve ehassu’l-havassa ait olan orucun özelliklerine değindi.

Oruç tutma bakımından aralarındaki farkı şu şekilde ortaya koydu: Avam, sadece midesine oruç tutturan sıradan insanlar; havass, midesiyle beraber el, dil, göz ve kulak gibi azalarına da Ramazan ayının bereket ve feyzini tattıran seçkin kullar; ehassu’l-havass ise, kalb, hayal ve fikirlerini dahi dergâh-ı ilahiyede güzel görülmeyen yabancı şeylerden uzak tutarak seçkinler arasında da hususi bir yere sahip olan müttakîlerdir.

Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) “Oruçlu bir kimse yalan ve yalancılıkla iş yapmayı terk etmezse, yeme-içmeyi bırakıp aç durmasına Allah’ın ihtiyacı ve o orucun da Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur.” hadis-i şerifine de işarette bulunan Hocaefendi, başkaları ne yaparsa yapsın ve nasıl davranırsa davransın, Kur’an talebelerinin ve Hizmet gönüllülerinin Ramazan ayını tam bir kurbet vesilesi olarak değerlendirmeleri gerektiğini ifade etti. Bunun için de sevenlerini gıybet, yalan ve iftira gibi günahlara katiyen bulaşmamaya; kendileriyle beraber bütün müminlerin ıslahı ve hidayeti için bol bol dua etmeye çağırdı.

Yaklaşık yarım saatlik sohbeti hürmetle sunuyor; Ramazan-ı Şerif’in ülkemiz, milletimiz ve bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyor; dualarınızı istirham ediyoruz.

(Not: Hem sizi daha fazla bekletmeme hem de mescide koşup ilk teravihi cemaatle kılabilme telaş ve acelesiyle yazdığımız bu özet sadece fikir vermek içindir; bu sohbet, Ramazan-ı Şerife girerken herkesçe hatırda tutulması gereken çok önemli tembihler içermektedir.)

İnanan Sarsılsa da Devrilmez

Herkul | | HERKUL NAGME

             “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın;

             Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.”[1]

Hâlihazırdaki tablo oldukça ürpertici; ancak iman, ümit ve Allah’a teveccüh sayesinde aşılmayacak gibi de değil. Eğer insan, güneşe doğru yürür veya uçarsa, gölgesini arkasına almış olur; sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur. Bu itibarla gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır. Evet her şey, Âkifçe ifadesiyle: Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmaktan geçmektedir. Ülkede iç içe kriz yaşandığı bir gerçek; ancak, sebepleri bilinip, iman, ümit ve azimle karşı çıkıldığında, bu kabîl krizler hemen her zaman aşılmış; aksine problemler vehim ve hayallerle köpürtülüp ya da onlar üzerinde politika yapıldığında şişmiş, büyümüş, olduğunun üstünde bir görünüme ulaşmış ve psikolojik tahribatıyla içinden çıkılmaz hâle gelmiştir.

Günümüzde, tarihî tekerrürler devr-i dâimlerinden biriyle daha karşı karşıya bulunuyoruz; her tarafta üst üste felâketler, her yerde toplumu sarsan musibetler; depremler, seller, yangınlar, trafik faciaları ve bilmem daha ne belâlar.! Sonra değişik türden zulümler, istibdatlar, komplolar, cinayetler, vicdanlara baskılar.. ve onca mazlumiyetlere, mağduriyetlere rağmen “belâ-yı dertten” ah etmeyen iradesizler,sessizler.. buna karşılık insanlara zulüm ve gadirde bulunan, zulmederken de ağlayıp-sızlayıp mazlumu haksız göstermeye çalışan şarlatan zalimler.. değişik sâiklerden ötürü her zaman öfkeyle oturup-kalkan muvazenesiz yığınlar; onları her an biraz daha şiddete, hiddete iten farklı çevreler: Mütegallipler, vurdumduymazlar, idare bilmezler ve tahrikçiler.. aldatmayı akıllılık, hırsızlığı mârifet sayan hortumcular; hortumculardan pay alan fırsatçılar.. teşriî masûniyete sığınan haramhor ahlâkzedeler.. tekvînî masûniyet (!) gücünü “Hak kuvvettedir.” deyip sonuna kadar kullanan Yezid ve Şimirzâdeler.. rüşvetçiler, irtikapçılar, ihtilâsçılar, silah kaçakçıları, uyuşturucu şebekeleri ve uyuşturucular.. ve daha adı konmamış ne mel’un organizasyonlar..!

Evet, bugün hemen her bucakta ürperten bir hazan ve her yerde insanî değerler ayaklar altında; ne insana saygı var ne de evrensel değerlere. Üç-beş tane saygılı gibi davranan bulunsa da, onlar da gösterdikleri saygıya ücret peşinde. Kitleler, her kesimiyle hemen her yerde yığın telâkki edilmekte; yığınların hâli ise en acı şekliyle gelip yüreklere oturmakta. İş-aş-ekmek vaadi seçim zamanlarında sıkça duyulan sözlerden. Bugüne kadar onunla da yüz yüze görüşüp tanışma imkânı olmadığından şimdilerde o türlü vaadlere de kimse itibar etmiyor. Her yerde ilim Allah’a emanet!. Mârifet Kafdağı’nın arkasında.. sanat ideolojilere kavaslık yapıyor.. pek çoğu itibarıyla ilim yuvaları taklide teslim.. hakikat aşkı, ilim tutkusu, araştırma şevki iltifat görmeyen gayretler.. iltifat görmeyen bir kısım gayretler de ihtimal birer hobiden ibaret.. bugünümüzü-yarınımızı emanet edeceğimiz hayatî müesseselerde hayattan eser yok.. propagandalara bakınca, dünyalara yetecek kadar bir güce sahip gibiyiz; oysaki realiteler bir kasabaya bile yetmediğimizi haykırıyor. Ahlâkî değerler, sorumluluk duygusu, hak düşüncesi, adalet mülâhazası açısından dünya standartlarının çok çok altında olduğumuz apaçık: Çoğumuz itibarıyla ne ar, ne hayâ, ne hakka saygı ne de düşünceye hürmetimiz var.. Allah korkusu, fazilet hissi çoktan unutulmuş.. kuldan utanma ise şimdilerde o can sıkan duygudan da (!) kurtulma peşindeyiz.. bir yığın kalbsizler, ruhsuzlar hâline geldiğimiz yüzlerimizden okunuyor; çoğumuzda ne merhamet ve şefkat hissi ne de hürmet duygusu kaldı. Dini, diyaneti eski-püskü, partal bir müessese kabul edenlerin sayısı hiç de az değil.. her yerde dinî duygular harap, dindarlık makhur; her tarafta lâubâlîlik ve ahlâkî çöküntü; her yanda iç içe hıyanet ve her bucakta âh u efgân.. insanî duygular açısından erozyona uğramış ruhlarda hissizlik, hareketsizlik.. veya “Âlemi ben mi kurtaracağım?” mazeretleri.. müteessir gönüller heyecanlarının esiri ve muvazenesiz.. “Gün bugündür, dem bu demdir.” diyenlerin sayısı belli değil.. hayatını köşe dönmeye veya köşe kapmaya bağlamışların adedini Allah bilir. Bütün bunlara karşılık azıcık duyan ve düşünen kafalar ise, kaba kuvvetin balyozları altında inim inim.. millete hizmet edenlerin kaderi ezilmek ve samimiyetle çarpan sinelere karşı her köşe başında ayrı bir şeytanî tuzak.. şimdilik sessiz duranlara bir şey diyen yok.. yarın, öbür gün ne olacak, onu da bekleyip göreceğiz…

Hemen her fırsatta iman, İslâm ve insanî değerlerin karşısına çıkan marjinal fakat çığırtkan bir kesim var ki dine, imana düşman oldukları kadar hür düşünceye, gerçek demokrasiye, insan haklarına karşı da fevkalâde saygısızlar. Bunlar, kendilerine ters gelen her düşünce, her görüşe karşı hemen savaş ilân etmekte; farklı görüş taşıyan hemen herkesi karalamakta; haysiyetleriyle, şerefleriyle oynamakta, hatta baş edemedikleri düşünceleri kontrgerillâlarla ortadan kaldırarak muhalif her sesi kesmekteler. Hele bunların içinde öyle tipler var ki ne fikir namusu tanırlar ne de ruh iffeti. Bugün doğru dediklerine yarın rahatlıkla yalan diyebilir; bugün alkışlayıp göklere çıkardıklarını yarın yerin dibine batırabilirler. İki yüzlü bu fıtrat garibelerinin hiç değişmeyen bir yanları varsa o da, her zaman yüzüp gezmeleri ve her zaman yılan gibi zehirlemekten lezzet almalarıdır. Hele bazılarında bir küfür yobazlığı var ki hiç sorma!. Ne Allah bilir ne de Peygamber tanırlar.. bunlar basiretleri açısından kördürler görmezler, kulakları sağırdır işitmezler. Ne ruhla münasebetleri vardır, ne de beyinle ciddî bir alâkaları, ne Allah’a karşı saygı taşırlar, ne de Peygamber hürmeti bilirler.. çoğu öyle mük’ap cahildir ki; bilmezler, bilmediklerini de bilmezler, ama kendilerini bilir sanırlar.

Hâsılı, bugün, olmamasını arzu ettiğimiz ne kadar menfilik varsa, her yerde diz boyu, hatta ondan da öte; yıllardan beri milletçe beklediğimiz şeylere gelince onlardan da hiç mi hiç haber yok. Manzara bu olunca, ümitten, azimden söz etmek de oldukça zor; ama biz milletçe bu zoru aşma mecburiyetindeyiz. Bugün başımıza gelenler, gelecekte de katlanarak karşımıza çıkabilir.. ülke bir baştan bir başa mezaristan hâlini alabilir.. milletin azmi, ümidi tıpkı bir kefen gibi onun başına geçirilebilir.. ırmaklar Revân Nehri’ne, çöller Kerbelâ’ya, düşmanlar Şimir’e, aylar muharreme dönüşebilir.. kundaklamayı kundaklamalar takip edebilir.. dev yangınlar olabilir, yangınlar evlerimizin-barklarımızın yanında, beklentilerimizi, plânlarımızı da kül edebilir.. dost-düşman herkes bizi yalnız bırakabilir; yalnız bırakmaktan da öte hiç ummadığımız kimselerce arkadan hançerlenebiliriz. Evet, işte düşmanların böyle esirip köpürdüğü, dostların vefasızlık gösterip bizi bütün bütün terk ettiği durumlarda dahi kat’iyen teslim olmamalı, eğilmemeli; iman ve ümitlerimize dayanarak dimdik ayakta durmalı ve bir küheylan gibi hız kesmeden çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz.

Hatta hâlihazırdaki fecâyi ve fezâyi şimdikinin kat katına ulaşsa.. etrafımız âh u efgân ile inlese.. çevremizdeki çığlıklar gidip tâ âsumana dayansa.. yaşanan ızdıraplar magmalar gibi köpürüp yüreklere vursa ve bütün bir millet çaresizlikle kıvranıp dursa.. düşünen başlar üzerinde kılıçlar kavisler çizse, beyinler balyozlarla ezilse.. dört bir yanda sadece zalimlerin “hayhuy”u duyulsa.. en canlı, en temiz vicdanları simsiyah bir yeis sarsa.. hanlar devrilip hânümanlar yerle bir olsa.. ay batsa, güneş sönse, nazarlarla beraber gönüller de karanlığa gömülse.. kuvvet gemi azıya alsa, hak kaba kuvvetin paletleri altında kalıp ezilse.. her yerde dişli dişini gösterip gezse, zayıf dilini tutup sessizlik murâkabesine dalsa.. bütün mukavemetsiz ruhlar bir bir yıkılsa ve kalbzedeler üst üste devrilse…

Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız.

Allah’a inancımız tam ise, ümit, azim, kararlılık şiarımız olmalı; millete hizmet de vazifemiz. O kadar Hakk’a saygı duymalı ve o denli hayatımızı başkalarının mutluluğu içinde görmeliyiz ki, yemeyip yedirdiğimizi, giymeyip giydirdiğimizi ve kendimize rağmen yaşadığımızı görenler, emanette emin bir kısım kimselerle karşılaşmanın mutluluğunu yaşasınlar. Biz o denli nezih yaşamalıyız ki; haramlar, gayri meşrular değil hayatımızı, rüyalarımızın ufkunu bile kirletmemeli.. aslında böyle bir kirlenme, kim bilir belki de hiç beklenmedik şekilde ne irtifa kayıplarına sebebiyet veriyordur..! Konumunun hakkını veremeyip bulunduğu noktadan kayanların iflâh olduğu hiç görülmemiştir. Kaldı ki biz, değil bir kısım dünyevî mülâhazalar, yaşama sevdasını ya da menfaat ve çıkar düşüncesini dahi intihar sayma konumundayız. Dahası biz Cennet’i bile kulluğumuza gaye yapmaktan kaçınmalı ve bütün gönlümüzü Hak rızasının engin vâridâtına bağlayarak şahsî isteklerimize karşı kat’î bir tavır alma durumundayız. Hiçbir zaman almayı düşünmeden hep vermeli, geriye döneceğini beklemeden de sürekli ihsanda bulunmalıyız.. ve “Cânan” deyip sefere azmettiğimiz bu kutlular yolunda hiç ama hiç mi hiç “can” sevdasına düşmemeliyiz.

Dünden bugüne bu kutlular yoluna baş koyanlar dört bir yanda düşmanlık duygularının körüklendiği, dost gönüllerin bile vefasızlık edip hasımları sevindirdiği, varlığını kine, nefrete bağlamış ruhların diş gıcırdatıp hiddetle üzerlerine geldikleri durumlarda bile ne yeis, ne sarsıntı, ne öfke ne de düşmanca duygularla onlara karşılık vermeyi düşünmemiş; kötülükleri hep iyilikle savmış; fena muameleleri hüsnühâl, yumuşak beyan ve farklı ihsanlarla rehabilite ederek, âdeta bütün kırılmaları ve tahribatı tamire çevirmiş ve yıkma düşüncelerine yapma hamleleriyle mukabelede bulunmuşlardır. Bu itibarla da –maâzallah– bir gün ülkede her şey alt-üst olsa, yığınlar gidip karanlıklara gömülse, yollar harap olup köprüler yıkılsa; bu insanlar paniklemeyi inanç ve iradelerine karşı saygısızlık sayarak yeis ve durgunluk içinde ölüm görüntüleri sergilemektense, başkalarının yaşama hislerini harekete geçirmek için uçma gayretlerinde bulunacak ve her hâlleriyle, yürüyebilene yolların açık olduğunu haykıracaklardır.

Ben inanıyorum ki, bu azim kahramanlarına, bugün olmasa da yarın mutlaka bir inayet eli uzanacak.. yollarını kesen tipi-boran dinecek.. kar-buz eriyip gidecek ve çevrelerindeki birkaç asırlık o kupkuru çöller Cennetlere dönecek ve mutlaka talih onlara da gülecektir.

Yeis, yol kesen bir gulyabanî, acz ve çaresizlik düşüncesi ise ruhu öldüren birer hastalıktır. Şanlı geçmişimizde yol alanlar, hep imanla, ümitle yol almışlardır. Kendini acz ve ümitsizliğe salanlar da yollarda kalmışlardır. Hissizler, hareketsizler yol alamazlar.. uyuyanlar hedefe ulaşamazlar.. hele azmini, iradesini yitirenler asla uzun zaman ayakta kalamazlar.

Şimdi eğer, yarınlarımızı düşünüyor ve dipdiri geleceğe varmayı düşlüyorsak, yolların yürünerek alınabileceğini ve zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabileceğini asla hatırdan çıkarmamalıyız. Ulaşılmaz gibi görünen zirveler şimdiye kadar defaatle aşıldı; defaatle yüksek tepeler azmin, iradenin ayaklarına yüz sürdü ve onlarda ulaşılmaz şahikalara ulaşma azmini coşturdu. Aslında hangi devirde olursa olsun yürüdüğü yolun, yöneldiği gayenin ve dayanıp bel bağladığı kuvvetin farkında olanlar bu şuur ve kendi iç dinamikleri sayesinde tekrar tekrar o zirveleri aşmış ve o şahikalara ulaşmışlardır. Arz onların ayaklarının altında küçüldükçe küçülmüş, gökler onların irfanlarına sine açmış, mesafeler onların gayretlerine selâm durmuş ve karşılarına çıkan engeller de onları hedefe taşıyan birer köprü hâline gelmiştir.. evet bu babayiğitler karşısında karanlıklar her zaman bozgun yaşamış, musibetler rahmete inkılâp etmiş, sıkıntılar kurtuluş yolu olmuş, tazyikler de birer terakki rampası…

İşte böyle birinin bugününü bütün bütün yıksalar, o yönelir yarınlara ve yoluna o kulvarda devam eder; yarınlarını da yok etseler atını mahmuzlar ve öbür günlere koşar. Baş edemezler böyle biriyle ve edememeliler de. Zira o imanı, azmi, ümidi sayesinde, bozgunlar yaşadığı ya da yıkıldığı durumlarda bile hep bir başka muvaffakiyet ve zaferin projeleriyle serinlemiştir. Ve yine böyle biri, önünde kinlerin, nefretlerin kudurup durduğu, ufkunu üst üste karanlıkların sardığı anlarda bile asla ümitsizliğe düşmemiş ve paniğe kapılmamıştır. Zira o, ne sadece dün, ne bugün ne de yarındır. O bütün bu zamanların hepsine sözünü geçirme konumunda bir “sahibülvakt” ve bir “ibnüzzaman”dır.[2]Bilir yaşadığı zamanın dilini, bildiği gibi dinin ruhunu, Kitab’ının esrarını. Görüldüğü ve hissedildiği her yerde hatırlatır Saadet Çağı’nın insanlarını. O, duyguları, düşünceleri, iffeti, ismeti, vefası, sadakati ve eğilip bükülme bilmeyen sağlam karakteriyle âdeta granitten bir âbide gibidir; çevresinde her şey üst üste devrilse –alimallah– tırnak kadar bir parçası dahi kopup düşmez.

Öyle ümit ediyoruz ki; işte bu sağlam karakter sayesinde, bugün olmasa da yarın mutlaka, hicranla yanan sinelerin hicranı dinecek, asırlardan beri iki büklüm yaşayanlar bellerini doğrultarak var olduklarını haykıracak, zulmetlere yenik ruhlar dirilip çevrelerini saran karanlıkları kovacak ve herkes olağanüstü bir gayret ve performansla kendi ruh ve mânâ köklerinin kılavuzluğunda bütün engelleri aşarak, özüyle bütünleşip talihinin zirvesine ulaşacaktır.

***

[1]   Âl-i İmrân sûresi, 3/139.

[2]   Tasavvufta bu kelimelere yüklenen farklı mânâlar mahfuz, “sahibülvakt” içinde bulunduğu dönemin hâkimi, “ibnüzzaman” da kendi çağının çocuğu, demektir.

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi 2001-Mayıs sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Münacât Yerine

Herkul | | HERKUL NAGME

Yıllar var hasret kaderimiz oldu. Bulunduğumuz yerde kalmaya hâlimiz müsait değil. Çırpınıp duruyoruz çaresizlik içinde. Dört bir yandan kuşatılmış gibiyiz ve düşürülmek istenen bir kaledekilerin heyecanını yaşıyoruz. İçte-dışta ihanet düşünceleri diz boyu; vefa beklediğimiz sinelerde kin, nefret ve hıyanet. Düşmanlık duygularıyla esirip duranların adedini Allah bilir; vefasız dostların sayısı ise ondan daha az değil. Hakk’ın gazabına çarpılıp rahmetinden mahrum kalma endişesi bazıları için ürperten bir his. Duygu, düşünce istikametini koruyamama, sürekli hâlden hâle girip durma ve bir kısım olumsuzluklar fasit dairesi içinde telâş yaşama her günkü hâlimiz. Ne mehâbet hissi, ne mehâfet duygusu, öldüren bir korku ile tir tir titriyor ve iç içe panikler yaşıyoruz. İnançlarımız zayıf; mârifetten hiç haberimiz yok; sağlam itikadın, mârifetle inkişaf eden imanın gücünden ne anladığımız belirsiz.

Ey Rab, gizli açık hâlimiz bu.. ve hâl-i pürmelâlimiz sana ayân; gaye, düşünce ve iç hesaplarımıza da Sen nigehbansın; bilirsin ne yapıp ne düşündüğümüzü. Ne yaptıklarımız ele alınacak gibi ne de düşündüklerimiz. Her yanımızda bir sürü yara-bere, muzmerâtımız ise mesâvi defterlerimiz gibi kapkara. İktidar ve iradelerimiz Sana emanet. Çaresizliğimiz her hâlimizden belli. Her zaman iç içe hayretler yaşıyor ve bir türlü isabetli karar veremiyoruz. Yaptıklarımız sadece bizim ve bugünün değil, bütün bir tarihin yüzünü karartacak kadar çirkin ve olabildiğine geniş alanlı. Hâlimiz, mazimizle mukayese edilince simsiyah ve gelecek adına ümitlerimizi alıp götürecek kadar da belirsiz, bulaşık ve iç bulandıracak mahiyette. Yürüdüğümüz yollar yürünür gibi değil. Yol dediklerimiz patikadan farksız. Önümüzde bir sürü kapı; kapılar kapalı ve arkalarında da sürgü var. Varılacak nokta bilmem kaç konak ötede. Dertlerimiz en güçlü bedenleri bile yere serecek kadar amansız ve müzmin; sıkıntılarımız en uzun solukları kesecek ölçüde ciddî ve kronik. Öyle gurbetler yaşıyoruz ki emsali görülmemiş. Öyle hasretlerle kıvrım kıvrımız ki, benzeri sebkat etmemiş. Bir sürü garipleriz, bakmıyor kimse yüzümüze; âcizleriz yok elden tutanımız. Canımız çıkacak şekilde dört bir yandan sıkıştırılmış gibi bir hâlimiz var. Yakın kabul ettiklerimiz katmerli bir vefasızlık içindeler ki düşmanların kinini, nefretini aşkın; düşmanın iftirası, isnadı, tazyiki lütfedilecek sabra kalmış. Birbirimize karşı duyduğumuz kin, nefret, haset ve hazımsızlık vahşilerin vahşeti seviyesinde. Her olumsuzluk bizi bulunduğumuz noktadan aşağıya doğru çekiyor; kendimize takılıyor ve sürekli irtifa kaybediyoruz.

Ey Rab! Tam yolda değiliz; “dâllîn”den sayılmayacağımızı ümit ederim. Zihnî, fikrî, ruhî boşluklar içinde bulunduğumuz muhakkak. Anlayış ve düşünce fakirleri olduğumuzda ise hiç şüphe yok. Kendi iç dünyamızla ayakta durduğumuz söylenemez. Fakr ve cehaletlerimizin yanında hele bir de tefrika zaafımız var ki hiç sorma.. Senin ölçü ve kıstasların muvacehesinde günahlarımız, tarihin en günahkârlarını arattıracak seviyede. Maruz kaldığımız musibetler, helâk olmuş kavimlerin başlarına gelenlere denk. Bütün bunlardan bir şey anlamayanlar serâzad ve çakırkeyf; anlayanların hüznü, kederi ise yürekleri çatlatacak ölçüde. Gelip gelip kendi ürettiğimiz problemlere takılıyor; yapalım derken yıkıyor ve kendi enkazımız altında kalıyoruz. Kötülük düşüncesine bağlı meyillerimiz tabiatımız hâline gelmiş ve olabildiğine azgın; iradelerimiz çelimsiz, yüreklerimiz de bomboş. Dertmend olanların his dünyaları perişan, sineleri çatlayacak gibi, duyguları feveranda, ama hepsi de çaresizlik içinde ve suskunluk murâkabesi yaşıyor: Hiddetlerini yutkunarak geçiştiriyor, öfkelerini “lâ havle”lerle atmaya çalışıyor ve ufku görünmez, upuzun karanlık bir vetirenin düşe kalka yolcuları olarak düşerken “of” ediyor, kalkınca da sabır taşlarını bile çatlatacak yeni bir beklentiye giriyorlar.

Yıllar var, hep başkalarına bağlanıp kaldık ve affedilmeyen bir sürü günahlar işledik; Seni tanımama, kendimizi bilememe, dine vefasızlık, millet ruhuna da saygısızlıkta bulunma günahı. Oysaki Seni söylemeyen her şeyi unutmaya, Sana saygısızlık edenlerin üstüne bir çizgi çekmeye vicdanî ahd ü peymanımız vardı. Öyle davranamayıp ruhumuzun bütün kaidelerini yıktık; maddî-mânevî dünyamızın şeklini değiştirdik; millî ve dinî hayatımızın âhengini bozduk; derken bütün değerlerimiz bağı kopmuş tespih taneleri gibi sağa-sola saçılıp gitti. Kendi özümüzü inkâr ettik. Birer materyalist, natüralist mukallidi hâline geldik. Hevâ-yı nefsimize uyduk, akla hayale gelmeyecek hatalar işledik. Hatalarımızı sezemedik, günahlarımızı göremedik ve durumumuzun vahametini değerlendirerek bir türlü Sana yönelemedik.

Meçhul bir rıhtımdan yanlışa açılmamız üzerinden yıllar ve yıllar geçti. Bulunduğumuz yerden uzaklaştık, ama mevhum hedefe de asla ulaşamadık; sürüm sürüm yollardayız; ne dizimizde derman kaldı ne iradelerimizde fer. Azimlerimiz iki büklüm; kanatlarımız kırık; yol-iz bilmezlerin gurbet, hayret ve dehşeti içinde “Bir kapı” deyip inliyor ve vicdanlarımızda “Siz mi geldiniz?” şeklinde değerlendireceğimiz bir emare ve bir işaretin yankılanacağı “eşref saati” bekliyoruz. Beklerken de yer yer ettiklerimiz karşımıza dikiliyor ve tam ümitlendiğimiz bir sırada kendi kendimize: “Nerede o mazhariyet nerede siz?” diye mırıldanıyor; bir kere daha sendeliyoruz.

Ey Yüce Dost, seneler var ışığına hasret gidiyoruz ve kopkoyu bir gölgedeyiz; ne simalarımızda renk kaldı, ne düşüncelerimizde hayat. Kendi vehimlerimizin cinnetini yaşıyor ve sürekli kendi kendimizi mıncıklıyoruz. İki büklümüz, harekete geçip doğrulamıyor ve bir türlü beklenen yenilenmeyi gerçekleştiremiyoruz. Ektiklerimizi küfür fırtınaları tehdit ediyor. Yeşeren düşüncelerimiz nifak rüzgârlarının baskısı altında. Bir türlü ayaklarımız üzerinde duramıyor, bir türlü tevhid-i kıbleye muvaffak olamıyor ve bir türlü zihnî, fikrî teşevvüşten, ikilemden kurtulamıyoruz. Bir sürü başıboşlar hâline geldik; bu hâlimizle İslâm’ın çehresini karartıyor; çevremizdeki mütereddit ve mütehayyirleri de şüphelere sevk ediyoruz. Konuştuğumuz sözler, kalb ve kafa izdivacından doğmuş nesebi sahih beyanlar değil; yazıp-çizdiklerimize gönüllerimizin sesi diyemeyeceğim. Her hâlimizde ayrı bir ukalâlık ve iddia nümâyan. Çoğu hareketlerimiz mele-i a’lânın sakinlerini utandırmaya karşılık şeytanları sevindirecek mahiyette. Affına sığındık, bize nezdinden bir ışık gönder ve zulmetlerin oyununu boz ve bir Süleyman lütfeyle ki çevremizi saran bütün şeytanları zincire vursun.

İfritten bir devirdeyiz; dinde tahripler yaşıyoruz ki emsali görülmemiş. Milliyet düşüncesi en talihsiz yorumlar ağında olabildiğine derbeder; mânâ köklerimiz, insafsız hasımların darbeleri yanında vefasız dostların ihanetiyle de paramparça. Selâmet-i kalb ve istirahat-ı ruh isteyenler “Yâ mahşer” deyip uykuya çekilmiş; mânâya bağlı görünenlerse rüyalarla teselli olma peşinde; uyurgezerlerin haddi hesabı yok. Her yerde bir sürü günah işleyen arsız, bir sürü de bu arsızlığı seyreden hissiz var. Günahkâr tevbe bilmiyor, seyredenlerden de samimî bir ses yükselmiyor.

Senin yolundan ayrı düştüğümüz günden itibaren, bizi biz yapan bütün değerleri de bir bir yitirdik; yitirdik iman yolunu, İslâm’ın getirdiklerini, Cennet’e yürüme üslûbunu.. sonra da dağılıp döküldük ve ayaklar altında pâyimal olduk. Düşüncelerimizde boşluk, sözlerimizde tutarsızlık, tedbirlerimizde kararsızlık her hâlimizle âdeta bir sevimsizler topluluğu hâline geldik. Şimdilerde, her şey o denli alt-üst oldu ki, inayetin olmazsa Mehdi bile gelse bu işler düzelecek gibi görünmüyor…

Senden uzaklaşalı asırlar oldu; çok kapı tokmağı tıklattık, çok kimseye müracaat ettik. Perişaniyetimizi görecek, dertlerimize derman olacak kimse çıkmadı. Kaçkın olmanın hicabıyla beraber kimsesizliğin sefaletiyle de hep kıvranıp durduk; ama dahasına takatimiz kalmadı. Biraz da ıztırarların evirip-çevirmesiyle şu anda boynumuzda kulluk tasması huzurunda el-pençeyiz. Ben şimdilerde dahi Seni tam anladığımızı ve dergâhına gönülden yöneldiğimizi söyleyemeyeceğim –dergâhın uludur, kıtmir kulundur–. Anlayıp yönelebilseydik her şeyi hâle bağlar ve “hâlimiz ayan” der sükûtla içimizi dökerdik. Ama, mücrim de olsak, rahmetinin enginliğine çağıran Sen, günahkârların affına ferman çıkaran da Sensin. Dua adına konuşmamıza müsaaden olmasaydı, böyle bir teveccühe yeltenemez ve huzurunda içimizi dökme saygısızlığında bulunmazdık…

Ey Yüce Yaratıcı, bunca zaman yâd ellerde dolaşıp yabancılık yaşadıktan sonra sırtımızda yılların vebali, perişan bir dil, kırık bir kol ve kanatla nihayet kapına yöneldik –ben öyle sanabilirim– bir yandan mahcubiyet yaşarken bir yandan da Sana dönmüş olmanın sevinci içindeyiz. Huzuruna nasıl gelirsek gelelim gönüllerimiz Seni bulmanın heyecanıyla çarpıyor ve nabızlarımız da ümitlerimizin ritmiyle atıyor. İşte böyle bir ruh hâletiyle bütün duygularımızı Senin hakkındaki reca ve beklentilerimize bağlayarak “Meded ey keremler kânı, kaçkınları affet, ihtiyaçları zaruret kertesinde rahmete muhtaç olanları affet.” deyip inliyoruz.

Yeis ümitlerimize çelme takma peşinde, düşüncelerimiz plânsızlığın cenderesinde ve hemen hepimiz müterakim ihmallerin doğurduğu bir çaresizlik içindeyiz. “Kimsemiz yok” diyemem; çünkü Sen varsın; tamamen nâçar kaldığımızı söyleyemem; zira Sen çaresizlerin çaresisin. Ey sevgisi bütün sevgilerin önünde Sultanlar Sultanı, bizi bir kere daha yakınlığına kabul buyur ve Senden hususî iltifat bekleyenleri kendi uzaklıklarıyla baş başa bırakma; bırakıp hicranla yakma. Bizden önce de binler-yüz binler kaçak yaşadı; sonra döndü bunlardan bazıları Senin merhametine el açtı; el açtı ve başını eşiğine koyup gözyaşlarıyla içini sadece Sana döktü. Sen de onların hepsini şefkat kurnalarında arındırdın, sonra da alıp hususî sıyanetinde barındırdın. Bunca yıl sonra bizler de, durmuş kapında Senin kulların olduğumuzu mırıldanıyor, iltifatta bulunup kabul ettiklerine teveccüh buyurduğun gibi bize de bir kapı aralayıp “Geçin içeriye” diyeceğin anı intizar ediyoruz.

Senin kapına yönelmek, gözden günahları, gönülden pasları silmenin biricik yoludur. Kapına yönelen mücrimleri sevgi ve merhametine konuk etmek Senin usûlündür. Sana yönelirken yol zâd u zahiresini ve kapına dayanıp durma iradesini de yine Senden bekliyoruz. İradelerimize fer, sinelerimize genişlik lütfederek bu uzun maratonu yüzümüzün akıyla bitirmeye bizi muvaffak eyle. Böyle bir lütuf yıllardan beri süregelen bir upuzun geceyi gündüzlere çevirecek ve bize hayatın görülüp duyulması gereken öbür yüzünü de gösterecektir. İsyanlarımız dağlar azametinde, kulluğumuz ölçülere gelmeyecek kadar küçük; ama Sen istersen damlayı derya, zerreyi güneş ve hiçleri de cihan değer seviyelere yükseltebilirsin. Senin rahmet kazanındaki bir damla Sultan Süleymanların bütün hazinelerinden daha değerlidir. Bütün varlık Senin cömertliğin sayesinde her istediğini rahatlıkla bulabilmektedir. Küçük bir teveccühün bütün dilencileri sultanlar seviyesine yükseltmeye yeter. Şimdi aç hazinelerinin kapısını ki dünya hükümdarlarının gözleri servet görsün; saç kendi bağının güllerini ki her taraf ıtriyat çarşısına dönsün. Gönüllerimiz, rahmetinin gazabına sebkat ettiği mülâhazasıyla çarpıyor, gözlerimiz bir ışık beklentisiyle açılıp kapanıyor. Devrildiğimiz ve bize ait her şeyi de devirdiğimiz günden beri bizi kaldırıp eski konumumuza yükseltecek inayetinin tecellî edeceği ümidi olmasaydı, asla ayakta kalamazdık.

Senden uzaklık her şeyimizi alıp götürdü; düşüncelerimiz ufuksuzluğa takılıp kaldı. Akıllarımız her gün ayrı bir fantezinin peşinde ve hezeyandan hezeyana koşup durdu. Kalblerimiz kendi özlerine rağmen karardı ve simsiyah kesildi; canlarımız gırtlakta, başımızı kapının eşiğine koyuyor Senden yeni bir diriliş dileniyoruz. Sergerdanlığımız riayetine bir çağrı, tutarsızlığımız irade ve kudretine bir davetiye, yalnızlık ve gurbetimiz himayene bir sığınma dileğidir; bizi maiyyetine yükselt ve yakınlığınla şereflendir.

Ey Merhametliler Merhametlisi, hâlimizi sadece Sana açıyor, içimizi yalnız Sana döküyor ve son bir kere daha en içten iniltilerle engin rahmetinin kapısını tıklatıyoruz; tıklatıyor ve “Meded ey Kafile-sâlâr-ı rusül huz biyedî.!” diyoruz. Meded ey gizli açık her hâlimizi bilen.! Meded ey hayat ve kaderimize hükmeden.! Meded ey ilk kapı ve ilk-son mercî; Senden ayrı düştüğümüz şu meş’um dönemde hiç kimse imdadımıza koşmadı; feryadımızı duyup şefkatle el uzatan da olmadı; hep hicranla inledik ve hasretle yutkunup durduk. Eyyub’a hayatın ırmağının çağı göründüğü, Yakub’a Yusuf’un gömleğinden kokular gelip ulaştığı şu günlerde, tıpkı o hasretkeş Nebi gibi tasamızı, dağınıklığımızı Sana arz ediyor ve rahmetinin ihtizazını bekliyoruz.

Aslında, herkesin kapılarını yüzümüze kapadığı ve çığlıklarımıza kulaklarını tıkadığı dönemlerde dahi, Senin kapıların müracaat eden herkese açık, lütuf ve ihsanların sağanak sağanak, teveccühlerin de başımızın üzerindeydi.. yoldan çıkan biz, yolsuzluk yaşayan biz, ufkumuzu karartan da bizdik.. ey bizi hiçbir zaman terk etmeyen Rabbimiz, şu renk atmış simalarımıza, şu tekleyen nabızlarımıza, şu ritmi bozulmuş kalblerimize ve şu yürekler acısı hâlimize merhamet buyur da, içinde bulunduğumuz kahredici şu sıkıntılardan bir çıkış yolu göster ve dirilmemize izin ver.. çaresizlikle kıvranırken dahi ümitle çarpan sinelerimize, yaşlarla dolan gözlerimize, hacâletle kızaran yüzlerimize şefkatle teveccüh buyur, bir kez daha kapı kullarını bağışla…

Problemlerimizin bütün bütün çözülmez bir hâl aldığı, işlerimizin her gün biraz daha çetrefilleştiği, yapma teşebbüslerimizin bile yıkımlara sebebiyet verdiği ve iç içe yanlışlıklar ağına takılıp kaldığımız bir kapkara zamanda ey her hâlimize nigehban olan Efendimiz, ruhlarımıza, Zâtına sığınma ihtiyacını tam duyur, gönüllerimizi yakarış hissiyle coştur; solgun ve tadı-tuzu kalmamış dualarımızı hususî teveccühlerinle renklendirerek onları kabul ufkuna ulaştır. Âcizlere, fakirlere, muhtaçlara ve ihtiyaçları zaruret çizgisinde bulunanlara iltifatın türünden bizleri de teveccühlerinle sevindir. Ve bu bîçarelere çare ol. Kurtuluşumuz Senin hususî iltifatına kalmış; ümidimiz Sensin, beklentilerimiz de Sendendir.

Hatalarımız bütün denizleri kirletecek kadar cesim ve ürpertici; Sana karşı tavırlarımız mahvolmuş kavimlerin hâllerinden birkaç kadem daha ileri; kalbî, ruhî hastalıklarımız cüzzamdan, kanserden daha amansız; dertlerimizi dergâhına açıyor, dermanı da Senden ümit ediyoruz. Sen kimsesizler kimsesi ve bizlerin melceisin. Senden başka ilâh yok ki ona el açıp yalvaralım. Kapından gayri kapı yok ki varıp ona dayanalım. Senden başka sığınak bilmiyor, Senden başka güç ve kuvvet de tanımıyoruz. Gören, bilen, duyan sadece Sensin; aç ufkumuzu ve bize kendimiz olma idrakini lütfeyle. Amellerimizi ihlâsla derinleştir ve ümitlerimizi de ye’sin insafsızlığına bırakma…

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi 2001-Haziran sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Taziye Mesajı ve Şefkat Çağrısı

Herkul | | HERKUL NAGME

Fethullah Gülen Hocaefendi, Okmeydanı Cemevi’ndeki cenaze töreni sırasında nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla hayatını kaybeden Uğur Kurt için taziye mesajı yayınladı.

“Cenaze merasimi için gittiği cemevinin bahçesinde elim bir şekilde vurulan 30 yaşındaki Uğur Kurt’un vefatını öğrenmiş bulunuyorum. Kardeşliğe, birlik ve beraberliğe hava kadar, su kadar ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde, bu elim ve vahim haberin hüznünü yaşıyorum. Merhum kardeşimize Cenab-ı Mevla’dan rahmet, başta eşi ve çocuğu olmak üzere kederli ailesine, yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ederim. Rabb’imden dilerim ki böyle feci bir hadise bir daha yaşanmasın ve Anadolu topraklarında yüzyıllardır süren uhuvvet ebediyetlere kadar devam etsin.”

***

Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan aşağıdaki makale M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Ocak-2006 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Şefkat

Günümüzde topyekün dünya ve hususiyle de bizim coğrafyamızdaki milletler, şimdiye kadar olanlardan çok farklı ve öncekilerle kıyas edilemeyecek ölçüde tehlikeli bir dönemeçten geçmekte. Öyle ki, her an bütün dengelerin alt-üst olması, milletlerarası muvazenenin bozulması ve bir kısım hercümerçlerin yaşanması kaçınılmaz gibi görünüyor. Değişik toplumlar ve bu toplumlar içinde farklı görüşteki, farklı düşüncedeki grupların hemen hepsi sürekli kinle, nefretle, öfkeyle oturup kalkıyor; akla-hayale gelmedik ifnâ ve itlâf projeleri arkasında koşuyor. Her millet ve o milletin içindeki farklı kesimlerin her biri, “öteki” dediği şahıs ve grupların, kuş gribi­ne maruz kanatlılar gibi yakaladığı yerde hakkından gelmek istiyor; mütemadiyen intikam hissiyle homurdanıp duruyor; yeni yeni düşmanlık senaryoları üretiyor ve hep öldüren bir kin ve nefret duygusuyla yatıp kalkıyor.

Bu atmosferde neş’et eden insanın sevgiden haberi yok, sevmeyi silip atmış sözlüğünden ve hafızasının hiç renk atmayan en canlı mazmunu “antipati”.. o bu hâliyle hiç mi hiç nefrete doymuyor, kinden usanmıyor ve öfkesini aşamıyor; öfkesini aşmak bir yana bu tür şeytanî duyguların tesirinde sürekli haksızlıktan haksızlığa koşuyor; bâtılı hak göstermeye çalışıyor ve o eski tiranların bir ömür boyu işledikleri mesâvîyi rahatlıkla bir iki aya veya bir iki seneye sığıştırmasını biliyor. Bu zaviyeden o, melekeleri itibarıyla meflûç, muhakemesi açısından mâlul ve her şeyiyle öyle bir derbeder ki, ne sıhhatli düşünebiliyor ne normal bir insan gibi davranabiliyor ne de tutarlı bir fikri var. Bazen cinnete denk tehevvürlere girerek etrafını yakıp yıkıyor; bazen de hiç dinmeyen o gayz ve öfkesiyle kendisini yiyip bitiriyor.

Şimdilerde dünyanın pek çok yerinde fertler de böyle, toplumlar da böyle ve idarî mekanizmayı elinde bulunduran zimamdarlar da böyle. Çoklarının huzura, güvene savaş ilân etmiş gibi bir hâlleri var; hem kendi huzurlarını dinamitliyor hem de umumî emniyeti sarsıyorlar. Hele bir de şiddete ve cebre başvurmaları var ki, onları gören, “istiklal mücadelesi” veriyorlar sanır. Böylece, üzerlerinde binlerce mazlumun ahı, intizarı birer lanetlik gibi yaşıyor, sonra da birer mel’un gibi bir bir devrilip gidiyorlar.

Gerçek bu!.. ve biz ne o köpürüp duran nefreti, öfkeyi dindirebiliyor ne de değişik türden saldırganlıklara “Dur!” diyebiliyoruz. Yok bunları yapacak güç ve imkânımız, dört bir yanımızı saran fitne ateşlerini söndürecek iktidarımız. Ne var ki, elimizde sadece henüz insanlığını bütün bütün yitirmemiş kimselere rahatlıkla verebileceğimiz bir iksirimiz var: “Şefkat”. Onunla önümüzdeki handikapları aşmaya çalışacak ve onun sıcak kanatları altında yolumuza devam edeceğiz.

Şefkat şimdiye kadar onu gönülden temsil edip doğru seslendirenler sayesinde bilmem kaç defa şeytanî fitneleri önledi ve insanlığı ölüm çukurlarına yuvarlanmaktan kurtardı!.. ve kaç defa Cehennem çukurları gibi görünen uçurumları Firdevsî bahçelere çevirdi!.. Evet, herkese ve her şeye karşı duyulan karşılıksız sevgi ve alâka; mazlumların, mağdurların maruz kaldıkları sıkıntıları göğüsleme ve bir anne içtenliğiyle onların üzerine titreme de diyebileceğimiz “şefkat”, ilâhî ahlâkın farklı bir tecellîsi, göktekilerin sesi-soluğu ve bütün annelerin sımsıcak nefesinin ayrı bir unvanıdır. Sinesinde bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, herhangi bir karşılık beklemeden sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat elini uzatır; gücü yettiğince devrilenleri tutar kaldırır; üşüyenleri ısıtır; yalnızların, gariplerin vahşetini giderir ve kimsesizlere kimse olur. Körler onunla körlüklerini aşar, sağırlar onunla duymaları gerekli olan en önemli şeyi duyar ve ihtimal hep zulüm ile gürleyip duranlar bile onun sükûtî beyanlarıyla dillerini yutar, muvakkaten dahi olsa kendilerini sorgulamaya dururlar. Onun bu sihirli derinliğine işaret sadedinde Beyan Sultanı, “Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göstermeyen bizden değildir.”[1] buyurur.. buyurur ve onu âdeta bir mü’min şiarı sayar.

Şefkatte öyle bir güç vardır ki, onunla en katı kalbler yumuşar, en mütemerrit ruhlar dize gelir ve en korkunç düşmanlıklar bile onun karşısında “pes” eder. Kini-nefreti çözecek bir iksir varsa o, şefkat; şiddeti, hiddeti, düşmanlığı ters yüz edecek bir silah varsa o da yine şefkattir. Şefkat eden insan, ötelerin dilini kullanan ruhanîlere eş bir gönül insanı ve cehennemler gibi köpüren öfkeleri söndürmede de mânevî bir itfaiyecidir. O, şefkat lisanıyla konuşurken zulüm ve adavetin dili tutulur; yakıp yıkmaya kilitlenmiş ruhların da eli-kolu bağlanır.. ve yolsuzlar yola gelir. Onunla yumuşayıp yola gelmeyenlerin de hakkından Allah gelir…

Şefkat, insanı enginleştiren bir histir ve insan ancak şefkat sayesinde başkalarının sevinç, neşe ve huzurunu duyup anlayabilir.. anlar ve onların maruz kaldıkları olumsuzluklar karşısında sorumluluklarını tam hisseder. Şefkatin hâkim olduğu bir atmosferde sosyal münasebetler daha bir hızlı gelişir ve içtimaî dayanışma âdeta kendi kendine teessüs eder. Böyle bir toplumda herkes birbirini sevgiyle kucaklar. Fertler ve gruplar, aralarında gönül kazanma yarışı yaşarcasına birer rikkat ve samimiyet insanı hâline gelir. Böylece gönül bağları daha bir güçlenir ve işte o zaman başkaları için yaşamadaki o engin zevk de duyulmaya başlar.

İsterseniz konuyu biraz daha açalım; eğer şefkat, uzak-yakın çevremizde görüp duyup hissettiğimiz muhakkak acıları göğüsleme, giderme ve muhtemel sıkıntıların önünü keserek bunların yerine sevinç, sürur ve neşe ikame etmenin unvanı ise, o bizim için fevkalâde önemlidir. Bir kere sinesi bu yüksek duyguyla çarpan biri, her zaman merhamet hissiyle oturur kalkar.. herkese ve her şeye yumuşaklardan yumuşak bir nazarla bakar.. mağduru-mazlumu, annenin evlâdını, kuşun yavrusunu bağrına bastığı gibi bağrına basar.. himaye ve sıyanete muhtaç kimseler etrafında her an kuşlar ve kuşçuklar gibi kanat çırpar durur.. icabında yemez yedirir ve canını tehlikeye atar, onları korur.. hatta gerektiğinde o uğurda seve seve kendini bile feda edebilir.

Aslında, varlık şöyle derinden bir mütalaaya alınsa ve onun sinesine kulak verilse, her yanda şefkatin tüllendiği görülecek ve her taraftan şefkat nağmelerinin yükseldiği duyulacaktır. Kâinat ve eşyanın temel atkıları şefkat, ona nihâî güzelliğini kazandıran da şefkattir: ağaçlar mücessem birer rahmet, meyvelerse tecessüt etmiş birer şefkattir.. insan bir âyine-i rahmâniyet, iman nuranî bir şefkattir.. dünya bir vesile-i saadet, ukbâ bütün ihtişamıyla bir meşher-i şefkattir. Hâsılı, her şeyin mebdei de müntehâsı da rahmettir, şefkattir…

Eğer her zaman o yüksek uçan enbiya, evliya ve asfiya gibi tarihî şahsiyetlerin canlara can nuranî menkıbeleri doğru okunabilse, onların o aydınlardan aydın hayatlarında hep şefkatin köpürüp durduğu görülecektir.. evet, onlar her zaman şefkatle soluklanmış, şefkatle oturup kalkmış ve birer şefkat kahramanı olarak yaşamışlardır. Bu böyledir; zira şefkat, insanı dikey (amûdî) olarak Allah’a yükselten nuranî bir rampa ise, gönlü şefkatle çarpanlar da sonsuza yükselmede sıraya girmiş, o baş döndüren irtifaın üveyikleridir. Böyleleri, tevfik burakına binmiş öyle gök yolcularıdır ki, bugüne kadar onlardan hiçbirinin yolda kaldığı görülmediği gibi, sinesi kinle, nefretle, merhametsizlikle çarpanlardan da hiç mi hiç hedefe ulaşan olmamıştır. Bir parça zahmete katlanıp, susamış bir köpeğin susuzluğunu gideren ahlâksız bir kadının Cennet’e; aksine, evindeki kediyi aç bırakıp onun ölümüne sebebiyet veren bir tâli’sizin de Cehennem’e gittiğini Hazreti Sâdık u Masdûk beyan ediyor.. evet, Cennet bir şefkat otağı, Cehennem de bir gayz u nefret zindanıdır. Burada ortaya konan her güzellik Cennet’te farklı derinlikleriyle sahiplerini beklediği gibi, her çirkinlik de Cehennem’de ürperten buudlarıyla bahtsız müstehaklarını gözlemektedir.

Şefkat de, gayz u nefret de bu dünyaya ait birer realite olsalar da, varlığın özü, usaresi şefkattir. Eğer kâinatın mâyesi böyle bir şefkat olmasaydı ne insan ne de başka bir şey vücuda gelemez, gelenler varlıklarını sürdüremezdi; ezilmeleri ezilmeler, devrilmeleri devrilmeler takip eder ve bütün varlık bir kaos sarmalına dönüşürdü. Her yandan yalnızlık feryatları duyulur, her taraf vahşetle inler ve dünya âdeta umumî bir matemhane hâlini alırdı. Eğer bugün biz varsak ve varlığımızı sürdürebiliyorsak, bu O’nun şefkatinden; eğer birbirimizi seviyor ve başkaları tarafından seviliyorsak, bu da O’nun rahmetindendir.

Her şeyden evvel insanî duyguları tetikleyip gönüllerimizi heyecanla şahlandıran şefkat olduğu gibi, duygu ve düşünce dünyamızda iyilik etme, ihsanda bulunma, başkalarını kucaklama hislerini harekete geçiren de yine şefkattir. Şefkatle gürleyen bir sine, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin gölgesinde hep bir enginlik sergiler, hep incelerden ince davranır ve hep içten hareket eder. Her zaman sevgi yolunda yürür; yol boyu hayır ve ihsan duygularıyla köpürür durur.. Allah da onun sinesini açtıkça açar, ihsan hissini kat kat lütuflarla mükâfatlandırır ve merhametinin genişliğine göre ona özel teveccühlerde bulunur. Ümit ederim, Allah’ın, gönüllerimizde şefkat hissini uyaracağı ve bizi içinde bulunduğumuz kabalıklardan kurtaracağı günler çok uzak değildir…

[1]   Tirmizî, birr 15; Ebû Dâvûd, edeb 58.

***

Hayret Kuşağı ve Sen

Herkul | | HERKUL NAGME

Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu dört bir yanda olup bitenleri seyrediyorum; fırtınalarla sarsılan çamı-çınarı, devrilip kendi enkazı altında kalanı, her şeye rağmen başaklar gibi salınışlarıyla etrafa tohumlar saçanı ve darbelene darbelene ruhuyla bütünleşip ölümsüzlük kuşağına ulaşanı…

Tufanları tufanların kovaladığını, dalgaları ifritten dalgaların takip ettiğini ve ard arda sarsıntıların arkasında bir yeni varoluşa doğru yol alındığını… Elmasın kömürden, altının taştan-topraktan ve sağlamın çürükten ayrılmaya başladığını hayret ve hayranlıkla seyrediyorum.

Bir yanda, millî mefkûrenin bağrına damla damla kan damlatıldığını, tarih şuurunun horlanıp geçmişe lânet yağdırıldığını; bir uğursuz düşüncenin her köşe başını tutup ruhu ve ruh insanını hırpaladığını, yarasalara şehrayinler tertip edip baykuşları harabelerle sevindirdiğini, akla hayale gelmedik yalan, tezvir ve tertiplerle toplum içinde sun’î sıkıntılar meydana getirip, onun düşünce istikametini ve çalışma gücünü felce uğrattığını, dünyanın dört bir yanında Neron’lara rahmet okutturan, tiranların zulüm ve istibdatlarını unutturan bunca facia varken, milletin özüyle bütünleşme gayretlerinin “paralel yapı” yaygaralarıyla engellenmeye çalışıldığını.. diğer yanda bu kızıl kıyamet karşısında olsun, bir türlü ayılıp kendine gelmeyenleri, sefâhet ve eğlencelerde ömür tüketenleri, olanca güçleriyle hayattan kâm alma peşinde koşanları, başını derde sokmamak için bukalemun gibi yaşayanları, bir kısım hasis menfaatler uğruna birbiriyle didişip duranları, vatan ve milletin yaralarını sarma mevkiinde bulundukları zaman bile, emmek için onun kurumuş damarlarında kan arayanları, olup biten bu kadar şey karşısında iradelerine kement ve ağızlarına kilit vurulanları sinemde inilti, gözlerimde kan seyrediyorum.

Özü ihlâs, samimiyet ve ciddiyet olan dinî hayatın, bir kısım soğuk merasimlerle folklor hâline getirilişini ve bu işin figürleri sayılan gırtlak ağalarını, cenaze ilâhîcilerini, çeşit çeşit ses sanatkârlarını, Rabbime karşı utanç içinde ve iki büklüm seyrediyorum.

Neron’ların gayz ve tuğyanını, ruhanîlerin sessiz infiâlini, ezenlerin “hayhuy”unu, ezilenlerin “âh u efgân”ını mutlak bir kısım sırlara gebe, kaderî bir cilve deyip hayret ve teslimiyetle seyrediyorum.

Düşlere sığmayan bir yüce davayı, o uğurda her şeyini fedaya azmetmiş tâli’lileri, geleceğin kutlu rüyalarıyla gerilip gerilip kendinden geçenleri; sonra da “Uhud”a varmadan ters yüz olup geriye dönenleri, daha deneme imtihanında elenip gidenleri ve yıldız avlamak için yelken açtığı göklerin derinliklerinden zıpkının ucunda bir ateş böceği ile geriye dönenleri üzüntü ve şaşkınlıkla seyrediyorum.

İnsan ruhunun yüceliğini, ondaki “ebediyet” fikri ve ebedî güzellikler arzusunu, sonra da bu yüce ruhun bir kısım bedenî istekler karşısında “pes” edişini, üç adım ötede kendine tebessüm eden sonsuzun güzelliklerini göremeyerek cismaniyetin altında kalıp ezilişini ızdırapla seyrediyorum.

Rahmeti Sonsuz’un, cahile-görgüsüze, zalime-gaddara, mülhide-mütecavize mehil üstüne mehil verişindeki sabır ve hilmini hâdiselerin çehresinde; zulüm ve tecavüzleriyle “gayretullah” sınırlarını zorlayanların derdest edilip aman verilmeyeceğini de, O’nun değişmeyen âdetinin simasında “inanç ve ürpertiler”le seyrediyorum.

Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu, olup bitenleri tablo tablo seyrediyorum. Ve dönüp güç ve kalemi elinde tutan Heraklit’imize seslenmek istiyorum!

Sen, bütün bir gül devrinin bülbülü! Sen, ölüm anlarının diriliş müjdecisi! Sen, tarihî kahramanlıklardan süzülen asalet usâresi! Sen, milletin özünden akıp akıp gelen ve onu mayalandırmak için tekrar baş aşağı O’na dönen, O’nda eriyen ve yok olan esatirî varlık! Hasretle tutuşan gönüllerimizi bi­rer meş’ale yaparak, senin için şehrayinler tertip etmek, sana “ağıtlar” yakmak ve son bir kere daha yoluna dökülmek istiyoruz.

Zaten, hep böyle iki büklüm olduğumuz zamanlarda seni hatırladık ve diriltici soluklarına hasret dolu destanlar koşup durduk. Başkaca da ciddî bir gayretimiz olmadı.

Sen, buhranlı dönemlerin celadetli ve aynı zamanda şefkatli zimamdarı! Sen, ölü ruhların âb-ı hayatını dudağında taşıyan hakikat eri! Sen, onulmaz dertlerimizin Mesih’i ve Lokman’ı! Renklerimizin sarardığı, nabızlarımızın durgunlaştığı ve soluklarımızın hırıltıya dönüştüğü; cenaze alayları ve kâfûrî kokularıyla bir hâl olduğumuz şu günlerde, senin şimşekler gibi çakan bakışlarına, yıldırımlar gibi gürleyen beyanına ve sağanak sağanak milletin bağrına dökülüp onunla kaynaşan, onunla yeni istihale yollarını açan uyarıcı gücüne, değiştirici iradene, “Kerbela” mağdurları gibi muhtaç ve susamış durumdayız…

Yezid’lerin, Şimir’lerin ortalığı kan-revan seylaba çevirdiği şu yıkık dökük dünyada, içi inilti ile dolmadık bir yurt, altı üstüne gelmedik bir memleket kalmadı. Evet bu viranelerde duyulan sesler, ya zalimlerin “hayhuy”u veya mazlumların âh u enînidir.

Kalk! Tarihinin boynuna vurulan bu korkunç kemende bir kılıç indir; kördüğümü bozar gibi bu sihri boz ve milletinin bahtsızlığını gider! Soluk soluğa Balkanlara tırmandığın, üveyik olup Trablusgarp’lara uçtuğun, Hint’tir, Yemen’dir deyip her bucakta at oynattığın ve bir baştan bir başa adını cihana duyurduğun gibi…

Ülkenin çölleştiği, yabancı ellerin “ekskavatör”ler gibi millî bünyeni yarıp yarıp geçtiği; içtimaî “erozyon”ların nesilleri önüne katıp meçhullere sürüklediği; güftesi de bestesi de Çin’den, Maçin’den, Pers’ten gelmiş ağyâr türkülerinin, senin insanını sarhoş ettiği şu kara günlerde gel artık..!

Gel! Yıllar yılı hep eski destanlarla avunup duran ve yeni dünyanın bin bir hokkabazlıkları karşısında şaşırıp kalan şu kendi nesline, yeni türküler söyle; seni ve beni anlatan yepyeni türküler… Bestesi, Bedir gibi duru ve yüce, Malazgirt gibi içten ve ebedî yurda doğru, büyük fetih gibi, zamana yeni nâm getirici ve âlemşümul, kurtuluş kavgan gibi yürekten ve cansiperâne olsun…!

Gel! Ve yıllardan beri ortalığı alıp götüren şu bin bir hezeyan karşısında, fersiz yüreklere, mecalsiz ruhlara bir şeyler yapabilme azmini ve ümidini getir.

Gel! Ve tedavi oluyorum diye elli defa bağrından neşter yiyen; defalarca, kırılmış kol ve kanatlarıyla “ortopedi”ye kaldırılan, Eyyub (aleyhisselam) kadar dertli, Yâkub (aleyhisselam) kadar gözleri hasretle dolu, şu tâli’siz insanına sıhhat müjdesi getir. Bugüne kadar bin bir karışıklığa sebebiyet veren acemi ve hoyrat ellerin, yanlış teşhis ve muâleceleri, sadece onun dert ve ızdırabını artırmıştır. Onu dertleriyle ele almalar, hep mevziî ve muvakkat olduğu içindir ki, tâli’inin yıldızı sayabileceği her parıltı, yalancı bir mum gibi sönüp gitmiş ve onu yeni bir inkisar ve ümitsizlik içine atmıştır.

Bundan böyle de, o, artık her hekime teslim olacak gibi görünmemektedir. Evet o, dertlerini ve meselelerini köklü ve umumî olarak ele alacak hâzık hekimini bulacağı âna kadar, dişini sıkıp sabredeceğe benzer.

Gel; o hekim sen ol ve senelerdir yolunu bekleyenlerin gecesini gündüze çevir! Onları nurlu ufuklara ulaştır! Hafif bir kıpırdanışın, karışık hâdiselere “ritim” getirdi. Çözülmez gibi görünen, nice kemikleşmiş yanlışlıklar vardı ki, eritici soluklarında lime lime oldu. Ve milletin kalbinde bir ödem gibi tümsekleşen irin yuvaları birer birer dağılmaya başladı. Ya, özünden doğan gerçek “aktivite”yi ve son kararı duysa ve görselerdi…

Biz bütün bir millet olarak dolu dolu gözlerle, bu mutlu kararı hecelemekte ve karar gününü gözlemekteyiz.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Nisan-1981 ve Mayıs 1987 sayıları için kaleme aldığı iki başyazıda yapılan bir iki tasarrufla hazırlanmıştır.

Ayasofya

Herkul | | HERKUL NAGME

Mezopotamya yamaçlarındaki muhteşem kubbelerin inşasına ait usûlün en parlak örneği, en sadık temsilcisi ve Suriye ilhamlarının en can alıcı timsali, en kalıcı mâkesi Ayasofya, şarkın ilk “metropolitik” kilisesi ve “feth-i mübîn”e kadar da Hristiyan dünyasının biricik “büyük mabed”i büyük fetihle “iki bahr” arasında salîbin savleti kırılınca “Konstantiniyye” İstanbul, “büyük kilise” de Ayasofya Camii olur. Bu kutlu vazife ve mübarek unvan, 1934’te “fezasında ezanın susup” kubbesinde “Mevlâ’nın yâdının silineceği” ve asırlarca milletimizin ruhî hayatıyla iç içe olan ulu mabedin, kolu kanadı kırılıp bir müze hâline getirileceği âna kadar da devam eder.

Ayasofya, ilk basit şekliyle ve sıradan bir mabet hüviyetiyle Konstantin ve oğlunun eseri. Değişik aralıklarla üç müthiş yangın ve eski hâline benzetme istikametinde sürekli inşa ve onarımlar, bu tarihî katedralin, bugünkü sisli dumanlı durumuna denk bir tâli’sizlik… İmparator “Jüstinianus”un emriyle Hazreti Meryem’e armağan edilmek üzere, kâmilen tuğladan yapılması, camileşen bu büyük kilise uğrunda sergilenmiş en büyük tarihî gayret misali… Mimarî güzellik, iç debdebe, dış ihtişam ve Meryem Valideye ithaf gibi yürekleri hoplatan maddî-mânevî bütün güzellik unsurlarını ihtiva eden ulu mabet, görkemine uygun muhteşem bir küşâdla ibadete açılır. O güne göre her şey o kadar eksiksiz, o kadar parlak, o kadar büyüleyici düşmüştür ki, bir tarafta kendinden geçip naralar atan halk yığınları, Hazreti Mesih’i hoşnut ettiklerini sayıklarken, diğer yanda imparator, yapıp ortaya koyduğu bu büyük eserle meşhur, Hazreti Süleyman’ı kastederek “Süleyman seni geçtim!” diye haykırmaktadır. Gariptir; bu şatafatlı açılış üzerinden henüz çeyrek asır geçmemiştir ki, ulu mabet bu defa da şiddetli bir zelzele ile sarsılır.. o muhteşem kubbenin bir yanı çöker.. vaiz kürsüsü ve Hristiyanlarca mukaddes ekmek ve şarap dolapları paramparça olur. Derken mabet yeniden onarıma alınır.. inşa, tezyin.. çok geçmeden, arkadan Lâtin’lerin Konstantiniyye’yi işgalleri ve yüce mabedi yakıp yıkmaları.. içindeki kıymetli eşyayı yağmalamaları ulu mabedin bir türlü bitmeyen çileli ve sisli hayatından sadece birkaç satır… Yapıldığı günden itibaren hiçbir zaman belini doğrultma fırsatını bulamayan Ayasofya, ancak on beşinci asrın son yarısına doğru, gerçek sahiplerinin eline geçince beş asırlık bir gül devri idrak edebilecektir.

Tam akide boğuşmalarının azgınlaştığı, Bizans’ın temelinden sarsıldığı, Ayasofya’nın da mânâ ve muhtevasıyla müntesiplerinin elinde sürüm sürüm hâle geldiği çok buhranlı bir dönemde, bu defa da statiğin vefasızlığı en ürpertici şekilde kendini hissettirir. Ve âdeta, Bizans’taki yıkılış çalkantılarına, Ayasofya’nın kubbe ve duvarları da bütünüyle iştirak ediyormuş gibi, kubbe ve kubbe istinatları arasında bir iftirak, bir kaçış baş gösterir.

Konstantiniyye’nin İstanbul olma “sath-ı mâili”ne girdiği bu esnada mail-i inhidam ulu mabede, hayırlı el mimar Hayreddin’in dâhiyane tedbirleri imdada koşar.. onu çevresinden payandalar ve mukadder bir çöküşten kurtarır ki, rivayete nazaran Edirne’de hükümdarın karşısına çıkan koca mimar: “Hünkârım! Ayasofyanın minarelerinin ayaklarını hazırladım. Artık onu cami yapmak da size kalıyor.” der; padişahın rüyalarını onunla paylaştığını gösterir. Böylece Ayasofya son bir kere daha ölüm çukuruna yuvarlanmayı Müslüman Türk’ün kolları arasında atlatır. Ve sağlam bir zemine oturur; ölümsüzlüğe erer.

Fatih ve fetih ordusu ilk cuma namazlarını Ayasofya’da eda ederler.. daha sonra cami olma yolunda evolüsyon görüyor gibi minareleri, sağında-solundaki ilaveleri ve her yeni hükümdarın, devrinin sanat anlayışı içinde ona değişik bir boya çalmasıyla yüce mabet, şekillene şekillene bugünkü halini iktisap eder ve bugünlere gelir ulaşır…

Bağrında eda edilen ilk cuma namazından itibaren Müslümanların gönlüne giren ve daha sonra günde beş defa onların ruhî hayatıyla bütünleşen Ayasofya, bize o kadar ısınmış bizimle o kadar içli dışlı olmuştu ki; bir gün İstanbul’u işgal edip camileşen bütün kilise ve manastırları eski hâline çevirerek, minarelerine çan takmak isteyen “ehl-i salîb”e karşı, en yüksek ve gür sadâ onun kubbesinden taşıp Anadolu’nun dört bir yanında yankılanmıştı. Bu mânâlı ve görkemli kükreyişle milletimiz istiklale giden yolları bulmuş ve Ayasofya da kubbesine salîb yerleştirilmeden kurtulmuştu. Kurtulmuştu ama; bugüne kadar hep ruh ve irade nesilleriyle temsil edilen, daha çok da bir “kuvve-i kudsiye”ye musahhar olan ulu mabet, bir zamanlar, bütün bütün maddîleşen bir dünyadan kaçıp, mânânın temsilcisi Muhammedî ruha teslim olduğu gibi, bu defa da beş asır boyunca kendisine sahip çıkanların, materyalist Batı ile zifaf sevdasına düşmeleri karşısında cami-kilise arası bir berzaha yuvarlanmış ve bir kurtarıcı ruh beklemeye başlamıştı… Ayasofya’yı düştüğü bu son berzahtan kurtarıp yeni bir dirilişin Arasat’ına ulaştırmak için Hızır çeşmesinden su içmiş Hızır Çelebi’lere, Ulubatlı Hasan’lara, Akşemseddin’lere ve Fatih’lere ihtiyaç var. Yani, medresenin ilim ruhuna, tekyenin gönül hayatına, kışlanın disiplinine ve bu sacayağını bütünleştirecek bir baş yüceye ihtiyaç var…

Ayasofya, milletimizin ruhuyla o kadar bütünleşmiş ve onun benliğine o kadar sinmiştir ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen onun hâlâ, o kendine has ışıktan atmosferi sessizliğe boğulmuş nurlu minareleri ve aydınlık devirlerini tedai ettiren çevresi, iklimine uğrayan hemen herkese, kadimden onların dostuymuş gibi bir şeyler mırıldanır, bir şeyler sayıklar ve bir şeyler anlatmaya çalışır.. bizler, her semtine uğrayışımızda onu şanlı geçmişimizden ve muhteşem cedlerimizden bize intikal etmiş bir pırlanta gibi seyrederiz; o da gözlerimizin içine gülerek bizlere bazı imalarda bulunur ve ruhlarımıza bir kısım gizli duygular fısıldar.

Evet o, bugünkü hüzünlü hâli, yürekler acısı yalnızlığı ve zaman karşısında morlaşan mağlup hevasıyla dahi, hep kendinden söz ettirmek, kendini sevdirmek isteyen bir çocuk gibi, ne yapıp yapıp, bir yolunu bulup gözlere, gönüllere girmeye çalışmakta ve geçmişteki rengi, ışığı ve atmosferiyle bir şiir olup ruhlarımıza akmaktadır.

Ayasofya, hafif sisli görünüşü, ince turuncu havası ve şimalli tabiatıyla, Anadolu’dan daha çok, Batı yamaçlarının vahşi gülleri gibi, ilk bakışta duygularımıza biraz sertçe çarpar geçer.. ama arkadan beş asırlık dostluk ve ünsiyetin bütün ışıkları, bütün renkleri, bütün incelikleri buğu buğu zevk dalgaları hâlinde dört bir yanımızı sarınca, onu en sıcak duygularla kucaklar ve öz be öz kendi bahçemizin gülü gibi koklamaya başlarız. Geçmişin hülyalı mavilikleri içinde onu, pırıl pırıl, taze tenli, gencecik günleriyle tahayyül eder ve gönüllere girdiği mânâ derinlikleriyle duymaya çalışırız. Bu esnada o, kendi mûsıkîsini mırıldanmak için bir mızrap gibi eski hatıralar üzerine inip kalkmaya başlar ve bir ses yumağı, ses paketi misillü bağrında sakladığı ak-kara, acı-tatlı, hoş-nâhoş bin yedi yüz senelik bütün geçmişini, bütün sergüzeştini haykırmak ister. İster de ağzına bant yapıştırılmış veya fermuar vurulmuş bir insan gibi, yutkunur.. bir şeyler anlatmaya çalışır; fakat anlatamaz.. anlatamaz da hicranla iki büklüm olur.. mosmor kesilir ve bir tuğla yığını gibi yerinde kala kalır.

Ayasofya, asırlar ve asırlar boyu bizim dünyamızla o kadar kaynaşıp bütünleşmiştir ki, ona halis bir İstanbul nazarıyla bakabiliriz. Evet, dört bir yanında onu destekleyip ayakta kalmasını sağlayan istinat duvarları, harimindeki irili ufaklı Osmanlı hükümdarlarına ait ilaveleri, cihan devletinin dört asır boyu idare merkezi sayılan Topkapı sarayının himaye, vesaye ve komşuluğuna mazhariyeti.. nihayet, yanı başındaki Sultanahmet Camii ile bunca zaman içli dışlı yaşaması onu bizim dünyamızın kopmaz bir parçası hâline getirmiştir.

Her gün güneş doğarken onun minareleri arasından dalga dalga ışıklar yayılır; kubbesini yalar geçer ve gider Sultanahmet Camiine ulaşır.. batarken de Sultanahmet Camiini kucaklayan ziya hüzmeleri, ikindi sonrasının hüzünlü esintileri ile Ayasofya’yı okşar ve Topkapı sarayının üstünden boşluğa kayar. Işık, günde iki defa, bu iki ulu mabet arasında gelir-gider.. ve âdeta Hazreti Mesih’den Hazreti Ahmed’e Hazreti Ahmed’den Hazreti Mesih’e birer tahiyye akisleri sergiler durur.

Bilhassa hüzne açık sineler bu iki mabet arasında ve Topkapı sarayı güzergâhında sürekli doğudan batıya doğru, sisli ve serin bir havanın estiğini duyar; bu esinti ile beraber ruhlarına çarpan çaresizlikle burkulur ve inlerler. Bazen ufukları bütün bütün sis ve duman kesilir. Bazen de, hafakan hâline gelen ızdırapları, Kudreti Sonsuz’un inayetiyle bütünleşir ve birer şehadet parmağı gibi hep öteleri gösteren minareler arasında, değişik bir temâşâ zevkine ulaşır ve ye’sini parçalayacak bir büyü bulmuş gibi iradesine fer gelir.. ve bir adım daha atınca, bizler için her zaman ardına kadar açık bulunan Rahmeti Sonsuz’un rahmet kapısından içeriye girer.. bütün kalbiyle ona yönelir ve “Ey açılmaz kapıları açan Rabbimiz! Şimdiye kadar lütfedip açtığın binlerce kapı gibi, Ayasofya’nın paslı kilitlerinin pasını çöz, kapılarını aç artık ve yıllardan beri secdesizlikten simsiyah kesilmiş zeminini secdeli başlarla nurlandır..!” hicran dolu niyazlarıyla yakarışa geçerler.

Ayasofya’nın bugünkü durumu, hemen herkese dâhiyane; fakat ızdıraplı bir şeyler söyletecek mahiyettedir. Evet onun, yüreklere oturan buruk halini, yüzümüze bakıp bakıp konuşamayan bir insanınkine benzer şekildeki melâlini her müşâhede edişimizde ruhumuzun derinliklerine, iç âlemimize benzeyen emeller ve hülyalarımıza benzeyen arzular aşılar.. bu esnada, uykuya yatmış gibi olan bütün duygularımız uyanır, onu bir sabah aydınlığı içinde kucaklar.. çehresindeki geçmişe ait rüyalarımızı, gelecekle alâkalı hülyalarımızı bir kere daha temâşâ eder ve o sis-duman içinde kendimizi en tatlı düşlerin akıntısına salıveririz.

Bazen, Sultanahmet minarelerinden yükselip, ta Topkapı Sarayı’na kadar ulaşan ezan seslerini, Ayasofya’dan kopup gelen çığlıklar hâlinde dinler; mazinin tat ve şivesi ile gönüllerimizi bir büyünün sardığını duyar ve âdeta sihirli kanatlarla geçmişin semalarında uçuyor gibi oluruz. Bazen ezanla gelen tedailerle, ruhlarımıza o kadar derin şeyler siner ki, sanki minarelerden yükselen “emr-i bülend”e fetih ordusu da mehteriyle, gülbanklarıyla refakat ediyormuş gibi ihtişam esintileri duyulur her yanda…

Ayasofya’nın çevresindeki o ihtiyar ağaçlar, ihtiyar duvarlar ve kim bilir hangi hatıralarla dolup-taşan kubbeler, kubbecikler, zaman zaman ruhlarımızda öyle anlaşılmaz hisler hâsıl eder ki, onun bugünkü gecesinden kopup gelen bu duygular tıpkı birer matkap gibi sinelerimizi deler ve gönüllerimizde silinmeyecek izler bırakır geçerler. Ne var ki, bu hâl çok uzun sürmez; birdenbire inanç ve ümit ufkumuzda şafaklar tüllenmeye başlar.. ve kışın bahar emareleri karşısında bozguna uğradığı; gecenin, şafağın pençesinde hırıltıya düştüğü gibi, Ayasofya’yı saran bunca zamanlık kasvetli bulutlar da birer birer dağılır ve yerlerini bize ait o masmavi günlere bırakırlar.

Evet, hiçbir zaman karanlıklar ebedî olmamıştır ve olamaz! Hiçbir zaman boşluk sonsuza kadar sürüp gidemez! Hiçbir zaman sükût ilanihaye devam edemez..! Onun içindir ki, gönüllerimize göre olmasa bile, gecenin en karanlık demlerinde dahi, bize ümitle göz kırpan ışıklar, ruhlarımızı doldurup içlerimize inşirah salan ilâhî soluklar ve iradelerimize fer veren esinti ve kıpırdanışlar hiçbir zaman eksik olmamıştır, olmamaktadır ve olmayacaktır!

Bilhassa, şu anda dünyanın dört bir yanında, birbirinden parlak, birbirinden güzel baharlar tüllenmeye başlamıştır. Her yerde yeşeren bu umumî bahardan Ayasofya’da mutlaka nasibini alacaktır ve alması da tabiîdir. Bizler, onun bu upuzun hicranlı döneminde bile, bu inancımızı hiçbir zaman kaybetmedik. Kaybetmek şöyle dursun, her gün yeni bir ümitle onun kapılarının aralandığını görüyor gibi olduk, ruhlarımızda şehrayinler yaşamaya başladık.

Her gün, onun için biraz daha gürleşen soluklar, heyecanla çarpan sineler, pekişen ruhî rabıtalar, coşan arzular ve sımsıcak dudaklar gibi gönüllerimize konup kalkan vâridâtlar, ilhamlar.. yıllardan beri yaşanan hafakanlarla yer değiştiren ümitler, aşklar, iştiyaklar, inbisatlar ise, bu mübarek fecrin aldatmayan emareleri…

Yıllarca, ışıkların, renklerin ağlayışıyla sararıp solan ve yorgun düşen Ayasofya, yüzümüze hep mecalsiz mecalsiz baktı ve sitemle burkuldu. Yıllarca çevresindeki çiçeklerin ekşi çehrelerinden şadırvanın hüzünlü akışına, güvercinlerinin gamlı gamlı uçuşundan koskoca âbidenin inkıraz rengine bürünmüş olmasına kadar burada her şey bir ölü evi matemiyle inledi ve Heraklit bekledi.

Bu kadar çileden sonra biz ve o, gecenin şu sisli anında “İşteddî ezmetü tenfericî!”[1] der gibi, gök kapılarının birdenbire sırlı bir açılışla ardına kadar açılacağını; gözlerimize gönüllerimize öteden ışıklar, ümitler yağacağını; boynunu büküp hüzün murâkabesine dalmış gibi duran selvilerin silkinip neşe ile salınacağını ve Ayasofya’nın semalarında peşi peşine sökün eden şafaklarla çevresini saran sislerin silinip gideceğini… Hâsılı bir kısım sırlı ışıkların bu karanlık geceyi delip gül devrine giden yollara nurlar salacağını bekleyen bir hâlimiz var.. bir Fatih, bir Ulubatlı Hasan, bir Hızır Çelebi ve bir Akşemseddin bekleyen inançlarımız var, ümitlerimiz var düşlerimiz var…

           Gözlerimde yaş, gönlümde hüzünden bir derya,

           Aç artık kapılarını bize Ayasofya!




[1]   “Karar kararabildiğin kadar! Karar ki, karanlığın açılması en çok koyulaştığı zaman başlar.” Bkz.: el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/436; ed-Deylemî, el-Müsned 1/426.

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ekim-1990 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Mukaddes Azap

Herkul | | HERKUL NAGME

İnsanoğlu bu dünyada, kendini bulma, özüne erme uğrunda, tehlikeleri çok, geçidi yok önünde sarp dağların, derin derelerin bulunduğu upuzun bir yolda, seyahate mecbur edilmiş garip bir yolcudur. O, bilmediği bu uzun yolda, karşısına çıkan güçlüklerle pençeleşerek, sıkıntıları göğüsleyerek, derbentleri aşarak, varıp kendisine gösterilen hedefe ulaşmak zorundadır. Zira böyle bir yolculuk, herkese ancak bir kere nasip olmakta ve her ferdin ölümsüzlüğe ermesi de bu biricik seferle temin edilebilmektedir.

Aslında böyle bir seyahat, sadece insanoğluna mahsus da değildir; belki derecesine göre her yaratık, daha ilk varlığa ererken, böyle çok meşakkatli bir sefer zaruretini de beraber getirir. Sonra da kendine has hüviyete ereceği, özüyle ortaya çıkacağı, hatta bazen ikinci bir varlığa dönüşeceği âna kadar da bir lâhza durup dinlenmeden, kalıptan kalıba dökülür ve şekil değiştirir durur.. ızdıraplı, sıkıntılı ve her an birkaç defa ölüp dirilmek suretiyle…

Sular, hararet görmeden buharlaşıp duruluğa eremez. Tohum, çatlayıp çürümeden sümbül ve başak hayatını netice veremez. Irmaklar çağlaya çağlaya, kayalara çarpa çarpa damınır, saflığa erer ve bulutun gözündeki damlalara denk hâle gelir… Kar-kış olmadan bahar gelmez; gelse de kadri kıymeti bilinmez. Altın, kıymet ve parlaklığını; çelik, mukavemet ve sağlamlığını, içinde eridikleri pota ve kazana borçludurlar. Kemikleşmiş toprak, tepesinde yıldırımların çaktığı nisbette, dirilir, kabarır ve bin bir çiçeğe dâyelik makamına yükselir. Karanlık, kendi zararına, aydınlıkları bağrında geliştirir; kış, mekiğini, hep bahar hesabına hareket ettirir. Bundandır ki her kışı bir bahar, her geceyi bir nehâr[1] takip eder durur. Ölümler, dirilmek için; ızdıraplar da daha revnaktar bir hayata ermek içindir. Fert, hayatı boyunca, elli bin defa ölüp dirilmekle, “egonun” karanlık ve yanıltıcı baskılarından kurtularak, ruhta ebediyete ulaşır. Cemaat, çektiği sıkıntılar ve karşısına çıkan gâilelerle pençeleşe pençeleşe pişer, olgunlaşır ve ölümsüzlüğe erer.

Ebedî varlığa ermek için, ölüp ölüp dirilmek ne zevkli; her hırpalanışı bir tembih sayarak silkinip kendine gelmek ne hoş; bin bir bâdire içinde ümidini koruyarak, geleceği kucaklamak ne büyük kahramanlık!

Yaşadığı hayatı inanç ve şuurla yaşayanlar, düşüncelerinin aydınlığında ümitten kanatlarla, uçar gibi geçer giderler; bu mihnet yurdunu ve onun kandan irinden deryalarını. Bilirler durulup saflaşmak için buraya geldiklerini.. ve bu uğurda, Nesimî gibi derilerinin yüzüleceğini, Mansûr gibi berdâr[2] edileceklerini. Kahr u lütfu bir bildiklerinden, dermanı dert içinde gördüklerinden, başlarına gelenleri, zevk ve hayranlıkla seyreder ve kat’iyen paniğe kapılmazlar. Paniğe kapılmak şöyle dursun, her yeni musibet, onların sinelerinde, değişik nağmeler meydana getiren bir mızrap hâline gelir ve onları yeni yeni heyecanlarla coşturur. Tipi-boran, ulu dağların zirvelerinde ne ise onlar için ızdırap da aynı şeydir. Hatta bir bakıma ızdırapsız yaşamak, onlar için dayanılması güç bir azap ve ölümdür; hele milletleri muzdarip ve millî değerleri de tahrip edilip duruyorsa!..

Hakk’ın en şanlı kulları, bir an “belâ-yı dertten cüdâ[3]” kalmadılar; milletlerinin önüne düşüp onları aydınlığa çıkaranlar da… Günümüze kadar terütaze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden biri sayılan Ebû Hanife, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim bir hayat yaşadı. Ahmet bin Hanbel, âdi bir insan gibi tartaklandı ve bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı; hem de yıllarca!.. Serahsî, koca kâmûsunu (el-Mebsût) hapsedildiği kuyu dibinde telif edip meydana getirdi.[4] Ve daha çileli niceleri… Bu olgun ruhlar, âdeta preslerde sıkılıyor gibi işkencelere uğratıldıkça, başları gökler ötesi âlemlere yükseliyor ve aydınlanan gönülleriyle, milletlerin dirilişi yolunda, ebedî birer ışık kaynağı hâline geliyorlardı. Campanella, zindanda; Cervantes, esarette; Dostoyevski, kürek mahkûmu iken kendilerini keşfedebilmiş ve milletlerinin gönüllerinde ölümsüzlüğe ulaşmışlardı…

İnsanlığa hizmet düşüncesini taşıyan herkes, vazifesinin kudsî, seferin uzun, yolların da yokuş olduğunu ve bu yolda, çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını; her köşe başında ölümle burun buruna geleceğini, bir canî, bir serseri gibi hakarete uğratılacağını, hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum bırakılacağını bilip bu kudsîler yoluna öyle baş koymalıdır. Yoksa, bir kısım çilesiz ham ruhların, çok ehemmiyetsiz sıkıntı ve mahrumiyetlerden ötürü, yol ve yön değiştirme ihtimalleri vardır.

Ah miskin ruh! Yağmur yağsın, yalnız gök gürlemesin; etraf, zümrüt gibi yemyeşil olsun, ama hiçbir tohum çürümesin, hiçbir dâne zâyi olmasın; analar çocuklar doğursun, fakat ızdırap ve sancı çekmesin… Yani, feleğin geniş dairedeki çarkı ve hikmetli nizamı senin hendesene göre hareket etsin, istiyorsun! Hayır, hayır! Sen bu dünyaya sırf keyif sürmek, heva ve hevesine göre yaşamak için gelmedin. İnsanî kabiliyetlerinin inkişaf etmesi, mahiyetindeki yüceliklerin tomurcuklaşıp ortaya çıkması, içinin aydınlanıp Hakk’ı aksettiren bir ayna hâline gelmesi için, tekrar tekrar potalara konup ateşe arz edilecek, defalarca iğneli fıçılardan geçirilecek ve defalarca ırgalanacaksın!

Yol bu, töre bu, gerisi aldanma ve heves!

           “Gevşeklik göstermeyiniz, tasalanmayınız; İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”

İşte yüreklere derman, diriltici nefes!

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi 1983-Haziran sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.


[1]   Nehâr: Gündüz.

[2]   Berdâr edilmek: İdam edilmek.

[3]   Cüdâ: Ayrılmış, ayrı.

[4]   Bkz.: es-Serahsî, Usûlü’s-Serahsî (mukaddîme) s.5; ez-Ziriklî, el-A’lâm 5/315.

402. Nağme: Birlik, Dirlik ve Beraberliğin Yolu

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 22 Aralık 2013 tarihinde (Türkiye saatiyle 10:30’da) yaptığı sohbet:

* Âdet olan şeylerde enbiya-i izamın taklit edilmesi ibadet sayılabilir. Başkalarının yaptığı şeyleri taklit birer saygının ifadesidir. Asıl mesele enbiya-i izâmdır; yemede, içmede, yatmada kalkmada, oturmada, konuşmada, hemen hayatın her yanında.. çünkü onlar bütün bir hayatı talim etmek üzere Allah tarafından gönderilmiş hususi, özel, âli payeli, mansıplı, semavî muallimlerdir -mücerred muallim tabiriyle ifade etmek istemedim-. Bir mecburiyet yoktur ille de onların o detaya ait taklitlerine; fakat hâlis bir niyetle detayda bile onları taklit ederek tavır ve davranışlarınızı bir yönüyle ibadet olarak, ibadet hanesine yazdırmış olursunuz. Âdetler de ibadet olur. Şöyle yerdi, şöyle içerdi, şöyle otururdu, şöyle kalkardı.. halkın içine çıktığı zaman çevreye şöyle tebessüm yağdırırdı.. en bedbin ruhlara bile onların yüzlerine bakmak suretiyle içlerine inşirah salardı. Bunlarda, belki başta iradeyi zorlayarak -her meselede öyledir zaten- biraz câli, sun’î, şeklî, nazarî durum; fakat sonra işleye işleye mesele tabiatın bir derinliği haline gelince, bu defa onları bir iç dinamizmle gerektiği yerde hemen ortaya koyar insan hiç farkına varmadan.. düşünmeden diyeceği şeyleri der. “Sübhanallah” diyeceği zaman düşünmeden der. “Allahu Ekber” diyeceği yerde düşünmeden der. İç heyecanının ifadesidir. Bütün bunlara isterseniz “iç tepki” deyin, “iç dinamizmin harekete geçirilmesi” deyin, isterseniz “vicdanın sesi-soluğu” deyin, isterseniz “latife-i rabbaniyenin dürtüsü” deyin, isterseniz “ruhun yönlendirmesi” deyin.. Bunlar sofi terminolojisi içinde mahiyet-i insaniyede çok önemli sistemler, mekanizmalar…

* Keşke her meselede mutlaka iktida edilmesi kazandıran o zatları taklit edebilsek! Her meselede İnsanlığın İftihar Tablosu başta olmak üzere, milimi milimine O’nun adımlarında O’nu izleyen, O’nu yakın takibe alan O’ndan sonraki sâdık u masdûk o büyük insanları.. ister sahabe-i kiram çerçevesinde meseleyi ele alırsınız, ister tabiin-i fiham efendilerimiz, isterse daha sonraki dönemdeki müçtehidin-i izam ve hiçbir asrı boş bırakmamak üzere o nurefşan Zât’ın zıll-ı ziyasını insanlara ifade etmek üzere gelen mücedditler.. sabit o hakikati insanların ruhunda her asırda yeniden bir kere daha bir yönüyle onun boyasını çalarak gözlere göstermek, ruhlara hissettirmek, kalbleri onunla heyecana getirmek üzere yenileyen insanlar.

* Cenâb-ı Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir. Nitekim, Mâide sûresinin 54. ayetinde şöyle buyuruluyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirir ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı yüzleri yerde, kâfirlere (küfür sıfatlarına) karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücahede ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olan Vâsi’ ve her şeyi en iyi şekilde bilen Alîm’dir.”

* Cenab-ı Hak, başka bir ayet-i kerimede de

إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

“Eğer isterse sizi götürür ve cedid bir kavim getirir.” (İbrâhim Sûresi, 14/19; Fâtır Sûresi, 35/16) buyuruyor. Dilerse böyle partallaşmış, eskimiş, dinin tozu-toprağı sadece üzerlerinde, kalblerinde onu derinlemesine yaşamayan, geceleri ah u vah etmeyen, başlarını yere koyup inlemeyen, derin bir muhasebe hissiyle kendilerini insanların en mücrimi görmeyen ve kendi hayallerinde büyüttükleri o cürümlere göre istiğfarla inlemeyen, tövbeyle o kapının tokmağına dokunmayan, inâbeyle sürekli O’nun murad-ı sübhanisini kollamayan, evbeyle her zaman “Dahası var mı ya Rabbi, öyle olayım!” demeyen insanları alır götürür -işe yaramadıklarından dolayı- yeni, cedit bir nesil getirir. Oturur kalkar hep onu düşünürler. Ve O’nun murâd-ı sübhânisine göre bir dünya kurgusunda bulunurlar; yani “İnsanlar keşke şöyle olsa, böyle derin olsa, imana saygıları olsa, insana karşı saygıları olsa, insan hürriyetine karşı saygıları olsa, insanları saygılarıyla ansalar.” (diye dertlenen) böyle bir kavim getirir. Ve insanlığın çehresi o sayede değişir. Yoksa duygu ve düşünce itibariyle partallaşmış, eskimiş şeyleri ruhaniler ve melekler alır bir tarafa atarlar, insan hiç farkına varmaz bunun.

* Arkadan yeni bir nesil, topraktan başını dışarıya çıkaran rüşeymler gibi başını dışarıya çıkarır, başağa yürür. Bir müddet de o ceditlerle cedit bir dünya oluşur. İman, yeni gökten inmiş gibi duyulur. Herkes meseleyi Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi duyar. Aşere-i mübeşşere gibi duyar. Hak dostları gibi duyar. Sanki böyle gökten yeni inmiş şebnemler gibi ruh yapraklarına dökülmüş de tazeliğiyle onu duyuyor ve heyecana geliyor gibi hissederler ve din gerçek manada, İslamî ruh ve mana gerçek manada, mefkuremiz gerçek manada, ruh abidemizin ikamesi de gerçek manada ancak o cedid nesille gerçekleşir. Yoksa birbirinin ayağını kaydıran, istemediği insanlara çelme takan, nâsezâ nâbecâ sözlerle insanları karalayan insanlar, Müslümanlık deseler de ondan fersah fersah uzaktırlar. Din deseler de ondan fersah fersah uzaktırlar.

* Müslümana “çete” diyen, “şebeke” diyen, “eşkıya” diyen ve onları inlere sığınmış goriller gibi, maymunlar gibi gören.. bunlar partallaşmış düşüncelerin sözlere, düşüncelere, ifadelere aksedişinden başka bir şey değildir ve bunlarla hiçbir eğri düzeltilemez. İnsanlığın beklediği o hakikatler hiçbir zaman bunlar sayesinde kazanılamaz. Emekler durur insanlık ve sürekli beklediği ümitlerinin inkisarıyla bir kere daha asâ gibi bükülür iki büklüm olur. Bir kere daha inler, bir kere daha inkisar yaşar. Bir kere daha ateş böceklerini Sirüs yıldızı gibi alkışlamış olmanın aldanmışlığı içinde hicap duyar, başını önüne eğer, “Affet beni Allahım!” der.

* Hakka-hakikate hizmet edenler, adanmışlar.. ömürlerini bazıları itibarıyla cami pencerelerinde -iffetlerine toz kondurmamak için- geçiren insanlar.. o cami pencerelerini “in” şeklinde görme; iki metre genişliğindeki tahta kulübeleri “in” şeklinde görme, sırf halka el açmamak, dilenmemek, hak yememek için hayatlarını belli bir darlık içinde o darlığa mahkum ederek geçirmek isteyen insanların o darlıklarını “in” gibi görme, esasen “in”in neden ibaret olduğunu bilmemenin ifadesidir. Evet, böyle diyecekler ve sizi bu tür düşüncelerle mâşerî vicdanda belli şeylere mahkum etmek isteyecekler ama bunların hepsi seviyesizliğin ifadesidir. Betahsis “densiz” tabirini kullanmadım. Hakka gönül vermiş insanlar, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda olanlar, bence aynı şeylerle de mukabele etmemeli. Hatta gözleriyle görseler bile.. Nitekim benim, velayetinden, hakka karşı gözünün açık olduğundan şüphem olmayan birisi, birisinin genel mefkuremize ve düşüncelerimize, gaye-yi hayalimize ve ideallerimize ters insanların arkasına takılıp -onlara takılmak suretiyle bir yere varacağını zanneden bir insan- onlar girdikleri yerde gorillere dönüşmüşlerdi, o da arkalarından girince, o da gorile dönüşmüş. Ama ben bunu kimseye söylemedim. Bunu kimseye söylemek bir insanı içine düştüğü o çamur içinde “Oh müstehak!..” demek gibi bir densizliktir. Mü’mine öyle bir densizlik yakışmaz.

* Kimin “in”de olduğunu Allah görüyor. Hazreti Ruh-u Seyyidu’l-Enâm da onu görüyor. Mele-i A’lânın sakinleri de şahittir. Fakat siz bu türlü şeyler karşısında, Kur’an’a gönül vermiş insanlar.. her kategoride.. bir mefkurede, bir gaye-i hayalde, bir Kur’anî mantıkîlikte, bir Din-i Mübîn-i İslama ait mâkûliyette bir araya gelmiş insanlar.. (Bunları kategorilere ayırdığınız zaman şöyle olabilir: Kardeş seviyesinde olabilir; çok rahatlıkla, Sahabenin birbirini kucakladığı gibi kucaklayabileceğiniz insanlar. “Canım, ırzım, her şeyim sana feda olsun!” diyecek kadar yakındır. Dost olur, meselenin makuliyetinde sizin yanınızda olur. Taraftar olur, “Yapılan bu şeyler milletimizin geleceği adına çok faydalı şeylerdir!” der. Muhib olur, “Bu insanları sevgi alanının dışında tutmamak lazım”. Beyne beyne olur, ârafta olur; sağa bakar, sola bakar, bir yönüyle mâkulü orada görür ve mâkule göre karar verir, “Bu isabetli bir iş!..” der; “Mabede gitmek gibi isabetli bir iş!” der, “Dünyanın yeniden bir hakikat üzerinde bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşaması ancak bu sayede olacaktır!” der o âraftakiler. İşte böylesine gayr-i mütecânis fertlerden müteşekkil bir heyet…) Bunlar bir şey yapıyorlardır ve bunlar bu yaptıkları şeylerden dolayı ta’n u teşnîye maruz kalabilirler. “İnlerdeki maymunlar, goriller, ayılar, sırtlanlar, yılanlar, çıyanlar gibi…” “İn” deyince onlar anlaşılır. Bu türlü töhmetler, ittihamlar karşısında kalabilirler. Fakat böylesine seviyesizliğe böyle seviyesizce mukabelede bulunmamak lazım. “Allah bizi de sizi de affetsin!”, “Allah kalblerimizi ıslah eylesin!” demekle mukabelede bulunmak lazım.

* Bir tavzihte daha bulunmak istiyorum. Siz şahitsiniz ben burada dedim ki: “Eğer birileri.. biz de dâhiliz buna ve bize nisbet edilen insanlar da.. -nisbetleri ne kadar doğru.. şu arz ettiğim kategori içinde olabilir- ve bunların binde birini ben tanımıyorum. Eğer onlar ve biz, bir yanlışlık yapıyorsak, Allah’ın ahkâmına göre, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Subhânîsine göre, adalet-i Kur’aniye’ye göre, modern hukukun adalet sistemine göre, bir yanlışlık yapıyorsak şayet, topluma hıyanet sayılacak bir yanlışlık yapıyorsak şayet, geleceğimizi karartma adına bir yanlışlık yapıyorsak şayet, Allah evlerimize ateş salsın, bizi yerin dibine batırsın!..” Bir şeye güvenerek böyle dedim. İnanıyorum ki, sizin içinizde, şu farklı kategorilere rağmen, şu gayr-i mütecânis toplumun değişik kategorilerdeki farklı renk, desen, şekil ve şivelerine rağmen, böyle bir şeye sukût etmiş insan yoktur inşaallah ve dolayısıyla da inşaallah Allah onların evlerine ateş salmaz. Sonra da dedim: “Hakka ve hakikate karşı saygısızlığı kim yapıyorsa, harâmîliği kim yapıyorsa, hırsızlığı kim yapıyorsa, milletimizin halâsı adına, arınması adına, aklanması adına, aklık peşinde koşanların aklanması adına, Allah onların evlerine ateş salsın.” Ama görüyorum ki sadece bu son kısmı bir yönüyle İnternette, “tweet”lerde, gazetelerde neşretmek suretiyle meseleyi çarpıtma hıyanetini irtikâb eden, kara ruhlu, kara düşünceli, kara vicdanlı, kara kalemli bir sürü kara-kapkara insan var. Meseleler böyle çarpıtılınca, bir kesime de meseleler öyle gidiyor; dolayısıyla toplumun değişik kesimleri birbirinden kopuyor ve uzaklaşıyor. Tavzihte bulunma lüzumunu hissettim; çünkü çirkin, densiz, seviyesiz bir iftira ve çarpıtmaydı.

* Haziran fırtınasında dine-diyanete karşı gelenler, kesme, biçme, yapıştırma, montajlama şeklinde o türlü bantları öyle yaptı, piyasaya sürdü ve bir şeyi karartmaya çalıştılar. Fakat oyunları tutmadı. O adliye içinde hakkaniyete bağlı, adalete bağlı, kalbiyle, ruhuyla, latîfe-i rabbânisiyle dipdiri hâkimler de vardı. İnşaallah hepsi öyle olsun, inşaallah hepsi öyledir. Ve Cenâb-ı Hak onlara o mevzuda doğruyu, isabeti gösterdi ve doğru ve isabetli bir karar verdiler, sıyrılma imkânı oldu. Buraya da geldi 300 sayfalık iddianame. “Bakarken, sağa bakman gerekirken sen sola bakmışsın, niye sola baktın?!. Efendim öne bakman lazım gelirken bazen dönüp arkaya da bakmışsın?!.” falan. Buradaki savcı, New Jersey’in başsavcısı, hezeyan sayılabilecek bu iddianamenin değişik paragrafları, maddeleri hakkında, meseleyi o kadar çok komik bulmuştu ki, hakkâniyetli davranmıştı. Falanın filanın bu mevzuda yardımı ile değil, hiç tanımadığımız, etmediğimiz bir insan, vicdanın sesini ve soluğunu dinleyerek burada, meseleleri yerinde değerlendirmiş ve ona göre bir rapor göndermiş, oradaki insaflı hâkimler de ona göre karar vermişti.

* Hiç kimseye karşı medyûniyetimiz yok, hiç kimseden hakkımızın dışında da bir talepte bulunmadık. Ancak din-iman hizmeti adına, mefkûre donanımı adına, gâye-i hayâli ikâme etme adına, insanlığın kalbde, gönülde, ruhta, sırda, histe, hafîde, ahfâda bir ba’s u ba’de’l-mevt yaşaması adına verilen hizmeti dinamitlemeye karşı da, karşı çıkmak, bunu tasvip etmemek, ama centilmence, ama efendice, kimseyi kırmadan incitmeden.. bu da Hakkın hatırına bir vazifedir. Bunu yapmamak, Hakk’a karşı saygısızlık olur. Allah’a hesap veririz. Burada da dimdik durma bizim vazifemizdir. Misyonumuzun gereğidir.

* O misyonu temsil eden insanlar, -yine siz o kategoride mütalaa edilen insanlara havale edin- demek ki mesele çok sâlim; akl-ı selîm, kalb-i selîm, ruh-u selîm, vicdan-ı selîm olan insanlar bu meseleye “evet” diyorlar. Problemi olan insanlar “hayır bu olmasın” diyorlar.  Akılda, kalbde, ruhta, histe, vicdanda problemi olanlar; yani selîm akla, selîm kalbe, selîm hisse, selîm vicdana sahip olmayanlar, bu mevzuda meseleye problem nazarıyla bakıyorlar. Bütün o çirkin planların, projelerin, komploların arkasında olan şey odur.

* Müstakîm harekete komplo deniyor, hıyanetin denâetin deşifre edilmesine komplo deniyor; hıyanet ve denâet müdafaa edilmeye çalışılıyor.

* Kimsenin hıyanet ve denâetini deşifre etme gibi bir vazifemiz yok. Fakat birileri onu yapmışsa, yapıyorsa şayet, ele almışsa, üzerine yürümüşse, o da bizi aşan bir mevzu. O mevzuda müdahale etme durumunda değiliz. Elli defa değiştirmeden sonra, operasyondan sonra, hâlâ birileri çıkıp böyle yapıyorsa, deriz ki: “Ne yapalım değiştirdiniz, aynı adamlar aynı şeyleri yapıyorlar. Değiştiriyorsunuz yine aynı şeyleri yapıyorlar. Ne yapalım!..”

* El-İnsaf. İnsaf dinin yarısıdır. İnsafı olmayan dinin yarısını kaybetmiştir. Burada er-geç hüsran yaşar, orada da ilahî hizlâna maruz kalır. Allah sizi bizi ve bütün mü’min kardeşlerimizi öyle bir hüsran, öyle bir hizlândan muhafaza buyursun.

* Başka türlü konuşamayız zaten. Şahısları söz konusu edemeyiz. Şahsî ayıpları setretmeyi vazife biliriz. Ve onunla Cenâb-ı Hakk’ın bize lütufta bulunacağına inanırız. Onu dinimiz adına bir sorumluluk biliyoruz, dinimiz adına önemli bir vazife biliyoruz. Ama birileri tarafından bazı şeyler deşifre edilmişse ve onu önleme bizim elimizden gelmiyorsa şayet, o mevzuda isnâdât karşısında herhalde tavzih adına, tashih adına bir şey söylemek.. kendini dine, imana, hizmete vakfetmiş bu insanların itibarı adına, onların karalanmaması adına onu da bir vecibe biliyoruz.

* Bunca insan senelerden beri -altmış seneden beri neredeyse Hazreti Pir’in ve onun talebelerinin hayatıyla irtibatlandırılacak olursa şayet- kulübe gibi, “in” gibi yerlerde yaşıyor, hakkı, hakikatı neşrediyorlardı ve dünyevî bir beklentileri de yoktu. İsteselerdi onlar da bir şey olurlardı. İçlerinde olacak insanlar da vardı, belki isteselerdi olurlardı. Fakat öyle değil. Esasen gaye-i hayalimize, o yüksek mefkuremize, millet ruhunun yeniden canlandırılmasına, tarihî misyonunu milletimizin ifade etmesi adına, devletler muvazenesinde belli bir dönemde muvazene unsuru olmasını yeniden elde etmesine matuf gayretler adına akla hayale gelmedik çileler çekilmiş, ızdırablara maruz kalınmış. Bizim çektiğimiz onların çektiğinin yanında onda bir kalır, onda bir bile olmaz.

* Altmış senesinden bu yana, bugün şunu bunu tenkit eden insanlar, ekmeğe “pepe” dedikleri dönemde polisler tarafından tazyik ediliyor, ölümle tehdit ediliyor, bazen birisi imdata yetişmezse şayet bir suikaste maruz bırakılıyorduk…. Askerlik öncesi… Askerde de içeri atılıyorsunuz, sadece Allah, Peygamber dediğinizden dolayı. Ondan sonraki hizmet hayatında, vazife hayatında başımıza gelen şeyleri sizler biliyorsunuz. Onda birine maruz kalan insanlar, onu destanlaştırdılar, onu bir kahramanlık saydılar. Biz bütün hayatımız boyunca hep aynı şeyleri yaşadık.

* Kimsenin bir müslümana karşı -hafizanallah- çelmeye getirme, onu elenseye alma, onu kündeye getirme gibi bir düşüncesi yok. Allah herkesi istediği şeyde payidar eylesin. Daha ilerisine, daha ilerisine, daha ilerisine… Türkiye’de zirveyi tutmanın dışında, isterse Avrupa’da da zirveyi tutsunlar, Asya’da da zirveyi tutsunlar, Afrika’da da zirveyi tutsunlar; liyakatleri varsa ve mâşerî vicdanın kabulüne mazhar iseler olsunlar, öyle dua edelim. Allah payelerini artırsın, arş-ı kemalata yükseltsin onları.

* Fakat bizim öyle bir derdimiz hiç olmadı, hiç olmaz. O türlü şeyleri söylemeden hicap duyuyorum. Bir insanın dünyaya en çok meyledeceği zaman, gençlik zamanıdır. Yirmi yirmibeş yaşındayken o türlü şeyler ayağımın ucuna kadar geldiği halde ittim, bugünleri de görmeden ittim. Allah’a hamd ederim dünyaya karşı hiçbir talebim olmadı. Bir tane dikili taşım olsun, onu bile taleb etmedim. Onun için ömrüm cami penceresinde, tahta kulübede, şimdi de sürgünde geçiyor. Kirasını vererek bir vakfın mekanının bir odasını kullanıyorum burada. Mâşerî vicdan da bunu böyle bilsin. Su-i zan edenler su-i zanlarından vazgeçsinler. Ben hakkımı helal ederim yerden göğe kadar. Fakat Allah hukukuna taalluk eden meselelerde ahirette paçalarını kurtaramazlar, yakalarını kurtaramazlar.

* Ben kirli demiyorum, mâşerî vicdanın kirli diye kabul ettiği bazı durumlar olmuşsa, onlardan arınmanın yolu, kursaklardaki, kolonlardaki o şeyleri atmak suretiyle aklanmaktır. Aklanmak suretiyle itibarımızı bir kere daha yenilemektir. Millet ruhunda vahdeti temin etmek, vifak ve ittifak yollarını araştırmaktır. Vifak ve ittifak yollarına müteveccih her hamle, Allah’ın izni ve inayetiyle tevfik-i ilâhinin en önemli vesilesidir.

* “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez.” Yüreklerin toplu çarpmasını sağlamak lazım. Birine çete, birine eşkıya, birine “in”deki goril, maymun gibi bakarsanız, gönüller bu ölçüde yıkılırsa, bunlar bir yönüyle mantık ve maslahatın gereği iltizamlarını devam ettirseler bile kalben sizi duadan dûr ederler. Ama biz etmeyeceğiz, duadan dûr etmeyeceğiz. Allah topyekun milletimizi payidar eylesin. Payesini ta arşa çıkarsın. Efradı beyninde adaletin teessüsüne onları muvaffak kılsın. “Milletin efradı beyninde olmazsa adalet / Çakılır zemine arşa çıkan paye-i devlet.” Ona meydan vermemek için milletin efrâdı beyninde adaletin tesisine bakmak lazım.

401. Nağme: Yolsuzluk

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL 

* İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevketmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği.

*Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır. “Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz / Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.”  Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli.

* Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülemez. Şiddet, hiddet, öfke.. bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, gilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.

* Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarınının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.

* “Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibariyle âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı: “Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile!..”

* Koskocaman camiayı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden,

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir.

* Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler.

* Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’anın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir.

* Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiyeli kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysa ki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum!” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîb’sin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâb’sın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, Cenâb-ı Hakk’a çok farklı yönelmenin adları ve unvanlarıdır. Erbabı için, bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahîmiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.  

* Fakat bazı cinayetler vardır ki, bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur.

* Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar.

* Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah.

* Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz. Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım.

* Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır.

* Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.

* Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkanlarla.. onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum.. dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin.

* Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “twit”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim.

* Allah her şeye nigehbân. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkanlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allahım, kardeşlerimi birilerinin iş yerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allahım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için.. altı sene bir tahta kulübede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hala müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.

* Gönül, Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı / Kim gönül yıktı ise / O iki cihan bedbahtı. Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız, kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.

Cuma Hutbesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Allah Karşısındaki Duruşuyla Mü’min

Mü’min; inanan, güvenen, emin bir geleceğe namzet olan, çevresine emniyet vaad eden ve iç içe farklılıkları bulunan özel konumlu bir âbide insandır. O, bütün bir ömür boyu her işini Allah tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlar ve her zaman imrendiren bir incelik ve nezaket içinde bulunur. Bu engin ve derin duyuş ve duruşuyla o, halk karşısında da Hak karşısında da hep nazik, terbiyeli, hatırnaz ve incedir. Öyle ki, hayatıyla tehdit edilse, değişik baskılara maruz kalsa ve iftiraya uğrasa da, meşru müdafaanın dışında herhangi bir kabalığa asla tenezzül etmez. Evet, o, Allah’a kul olmanın benliğinde hâsıl ettiği zarafet ve derinlikle bütün tavır ve davranışlarında fevkalâde kibar, olabildiğine temkinli, dediklerinin-ettiklerinin farkında, her konuda ciddî mi ciddî, aynı zamanda rahat, mülâyim ve herkese sinesi açık müstesna bir insandır.

O, bir yandan, imanın iç dünyasında oluşturduğu genişlik ve zenginlikle karşılaştığı hemen herkesi kucaklar, onlara kâse kâse sevgi sunar ve şefkatle bağrına basar; Allah’a yakın olmanın bütün güzelliklerini rast geldiği herkese gösterir ve elinden geldiğince onların ruhlarına duyurmaya çalışır; diğer yandan da, Hak’la karşılaşacağı günün hülyalarıyla yer yer sevinir, kendinden geçer, zaman zaman da derin bir mehâbet hissiyle ürperir ve böyle bir müthiş buluşma heyecanıyla râşeler yaşamaya durur: Görmez çevresindeki kin, nefret sisini-dumanını.. duymaz haset ve iftira fırtınalarının ruhuna çarpıp kırılan esinti ve dalgalarını.. ve bütün bu olumsuzlukların hâsıl ettiği/edeceği stresleri, hafakanları. Zira o artık öyle bir huzurdadır ki, durduğu o muallâ yer itibarıyla silinir gider düşünce ve tasavvur dünyasındaki bütün münasebetsizlikler ve pırıl pırıl bir hâl alır kalb, ruh ve his dünyası. Aslında, her gün birkaç defa nâsezâ-nâbecâ ve yakışıksız şeylerden arınan birinin başka türlü olması da düşünülemez. İç dünyası ötelerden gelen mevhibelerle dopdolu, tavırları her zaman böyle bir zenginlik ve derinliğe ayarlı, yürüdüğü yol belli, hedefi hiçbir şeyle becayiş edilemeyecek ölçüde müteâl, inancı tastamam, nazarında büyükler hep büyük, küçükler şefkatle koklanan birer gül ve değerler cetvelinde de her şey yerli yerinde ise, yok demektir bu incelerden ince ruh yapısında en küçük bir yırtık ve sökük…

Zaten o, mefkûresini ifade etmeyen her türlü plan ve projeden, netice itibarıyla Allah’a götürmeyen dağınık düşüncelerden, lağv u lehv sayılan davranışlardan ve boş lakırdı, boş mülâhazalardan uzak mı uzak; sükûtu fikir, konuşması zikir, zâhir ve bâtın hâsseleriyle hep O’na kilitli, melekler kadar teveccühü derin ve arı duru, her zaman yüksek uçmaya hazır ve gerilimi baş döndürücü, fakat aynı zamanda kendi plan ve projelerini gaye ölçüsünde öne çıkarmayacak kadar da yöneldiği Yüce Dergâh’a saygılı, gözleri hep ufuk ötesinde, himmeti dağları delecek kadar yüce, hayatının gerçek deseni kabul ettiği inançlarını yedi cihana duyurma gayretiyle tam bir metafizik gerilim içinde, yaptığı ve yapacağı işlerin gerektirdiği nezaketin de farkında kusursuz bir basiret insanıdır.

Yetirir o dapdaracık ömrünü hem dünyayı imar etme­ye hem de ukbâyı peylemeye; boşuna zayi etmez kendine ilk bahşedilen mevhibelerin en küçüğünü ve meşgul olmaz dünya ve öteler adına bir şey vaad etmeyen “mâlâyâniyât”la.. rahatlıkla bağışlayabilir kendine lütfedilenlerin bütününü Hak rızası yolunda.. bağışlar ve bir pulunun boşa gitmemesi konusunda da olabildiğine titiz davranır. Çalışıp kazanırken hak ölçülerine ve haram-helâl mülâhazalarına fevkalâde dikkat ettiği gibi, edip eylediği işlerin birer çağlayana dönüşüp ötede Cennet ırmaklarını oluşturması için de her zaman rıza hedefli, “i’lâ-yı kelimetullah” yörüngeli hareket eder, dikkatli ve hesaplı davranır; damlasını deryalara çevirme yollarını araştırır, zerre ile güneşleri peylemeye çalışır ve bir ömür boyu gelip geçici şeyleri ebedîleştirmek için çırpınır durur.

Herkesi ve her şeyi O’ndan dolayı sever, her zaman sevgi soluklar ve çevresinde sevgiden bir atmosfer oluşturur. Koşar ağlamaları dindirir, âh u vâhları keser, ızdıraplara panzehirler çalar ve gülmeye çevirir feryâd u figânları.. hamd ü senâlara döndürür çaresiz sinelerden yükselen iniltileri.. rıdvan meltemleri hâline getirir etrafta esip duran alevden fırtınaları. Âlemin inlememesi için hep inler durur ve başkalarının ağlamaması için de gözyaşlarını ceyhun eder. O kendine, başkaları için bir şey ifade etme durumuna göre değer verir ve onun nazarında “ben” değil her zaman “biz” söz konusudur. Hodgâm değil diğergâmdır; beden insanı değil bir ruh ve mânâ eridir. Çiğnetmez kalbini cismine ve ruhunu da bedenine. Peygamberâne bir iffet ve ismet peşindedir. Meşru dairenin zevk ve lezzetlerini yeterli bulma mevzuunda öyle bir disiplin kahramanıdır ki, nefis ve cismaniyetle mücadelede iradesinin hakkını vererek –Allah’ın izniyle– bir hamlede her engeli aşar ve gider ta ruhunun ufkuna ulaşır.

Böyle biri, iyilikleri ve güzellikleri temsilde, fenalıkları ve çirkinlikleri aşmakta öylesine ciddî, öylesine azimli ve öylesine kararlıdır ki, ihtimal bu tavrıyla o çok defa meleklerle atbaşı hâle gelmekte ve bir kere daha onlara “Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ” [1] dedirtmektedir. Zira o, ilk mevhibe olarak Hakk’ın lütfettiği şeylerin hiçbirini yaratılış gayesine (mâ hulika leh) aykırı kullanmamış ve her zaman emanette emin bir emanetçi gibi davranmıştır; Allah da onu maiyyetiyle şereflendirmiştir.

Evet, her fert için vücud bir emanet, onun yüksek insanî değerlerle donanımı ayrı bir emanet; Cennet arzusu ve oraya girebilme istidadı, yöntemi, daha ötesinde Hak cemâlini müşâhede edebilme kabiliyeti apayrı birer emanettir.. ve bunların hepsi de Yaratan’ın belirlediği çizgide kullanılmaları gayesine bağlı olarak insana bahşedilmişlerdir. Bu itibarla, günahlar, hatalar, beden ve cismaniyetin güdümünde yaşama gibi bayağılıklar, bu ilk mevhibelere karşı öyle saygısızca şeyler, öyle hıyanet ve cinayetlerdir ki, bunların her biri şeytanları sevindirse de “Mele-i A’lâ”nın sakinlerini utandıracaktır.

Onun içindir ki, gönülden O’na inanmış her mü’min, O’nun bu ilk armağanlarını, daha sonraki lütuflarına erme adına önemli birer vesile bilir ve değerlendirir.. ve bunlarla gerçek kimliği olan Hakk’a kulluğu, O’nun yakınlığını ve O’nun hoşnutluğunu elde etmeye çalışır. Aksine, tam inanamadığından dolayı ilk mevhibeleri görmeyen ve onları iman, mârifet ve muhabbet yolunda değerlendiremeyenler ikinci ve sermedî lütuflardan da mahrum kalırlar.

Aslında böyleleri, bütün bütün ahiret hayatlarını ihmal ettikleri gibi, dünyada da hiçbir zaman tam mutlu olamazlar; inkâr kaynaklı bir sürü problem altında hep inim inimdirler ve kat’iyen streslerden, hafakanlardan kurtulamazlar. Depresyonlar yaşar, cinnet nöbetleri geçirir, paranoyalarla kendi huzurlarını dinamitler ve öteki âlemlerin aydınlık bir koridoru sayılan bu güzel dünyayı kendileri hakkında Cehennem’e çevirirler.. evet bunlar, diğer insanları sevemez, hatta farklı mülâhazalarla kendilerinden başka herkesten nefret eder, nefret ettiklerinden nefret görür; her zaman hırsla kıvranır durur, umduklarını elde edememenin inkisarıyla inler; ölüm korkusuyla tir tir titrer; daha çok yaşama arzusuyla nelere nelere katlanır; çok defa bu karmakarışık hislerle sıhhatlerini bozar ve zihnî teşevvüşlere girerler. Akı kara, karayı ak, iyiyi kötü, kötüyü iyi görmeye başlarlar. Kendileri gibi düşünmeyenleri düşman ve hain görür, sürekli hıyanet kâbuslarıyla yatar-kalkar ve vicdanlarındaki Cehennem zakkumundan dolayı daha Cehennem’e gitmeden Cehennem ızdıraplarıyla kıvranır dururlar.

Hakikî mü’mine gelince o, Allah’ın kendisine lütfettiği her şeyi yedi, yetmiş ve yedi yüz veren başaklara çevirir.. bunları O’na yükselmenin merdivenleri hâline getirir, Hak hoşnutluğuna (rıza ufku) ulaşmada birer rampa gibi kullanır.. ve yürür Cennet mirasçılarıyla beraber inşirahla tüllenen akıbetine doğru…

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi 2006-Mayıs sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.


[1] Meleklerin, “Sübhansın yâ Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.” mealindeki sözlerine işaret edilmektedir. (Bakara sûresi, 2/32).

400. Nağme: Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Şehitlik

Herkul | | HERKUL NAGME

* Hazreti Üstad’ın eserlerinde yer verdiği şu mübarek beyan çok önemli bir hakikati ifade etmektedir:

طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ

“Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” İnsan için her zaman haddini bilmesi, hatta kâmetinin altında görünmesi çok önemlidir. Her şahıs kendi haddini bilmelidir; ne var ki başkaları için had tayinine girmemelidir; “Falanın haddi şu kadardır, kıymet-i harbiyesi bu kadardır!” dememelidir. O, bilinemez; nezd-i ulûhiyete ait bir husustur. Bazen ortaya konan çok küçük bir amel, basit gibi görünen bir tavır ve pek dikkati çekmeyecek bir davranış ihlasa iktiran ettiğinden dolayı tasavvurları aşkın bir mahiyet alabilir. “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

* Bazen çok küçük bir amel ya da çok kısa bir zaman dilimi insanın kurtuluşuna vesile olabilir. İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Doğurgan bir an.. sonsuzluğun peylendiği bir an, kısır bir hayattan daha kıymetlidir.

* Kendimize bakarken -ye’se düşmemek kaydıyla- en küçük günah, hata ve kabahatimizi affedilmez gibi görmeli ve bir hak dostu gibi “Bu günahlarla tartarsa beni Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde mizan” mülahazasını taşımalıyız. Zira, böyle bir düşünce aynı zamanda sürekli tevbe sayılır.

* Kusurlarımızı dağ cesametinde görmenin yanı sıra, en büyük iyiliklerimizi de çok küçük saymalıyız; hayr ü hasenatımızı gözümüzde hiç büyütmemeliyiz.

* Hazreti Ömer (radiyallahu anh) çok büyük işler başarmıştı ama onları hep çok küçük görmüştü. Onun bu ruh haleti adeta Hazreti Abbas’ın rüyasına yansımıştır da “Ya Ömer, Cenâb-ı Hak seni ne ile affetti, hangi amelinden dolayı bağışladı?” deyince, şu cevabı vermiştir: “Bir gün sokağa çıkıp bakmıştım ki, bir çocuk bir kuşu yakalamış, elinde hırpalıyor. Hemen onun yanına koşmuş; cebimden üç-beş kuruş çıkarıp o çocuğa vermiştim. Böylece kuşu satın alıp âzâd etmiştim. Mizanda işte o amelimden dolayı kurtulduğumu söylediler.”

* Hangi amelin ötede nasıl bir kıymete ulaşacağı burada bilinemediğine göre, insan her güzel işe kıymet vermeli, iyilik namına hiçbir şeyi küçük görmemeli ve önüne çıkan her hayırlı fırsatı öteler hesabına değerlendirme gayreti içinde olmalıdır. Ayrıca, maruf adına hiçbir şeyi küçük görmediği gibi münker (kötülük, çirkinlik, günah) hesabına da hiçbir şeyi küçük görmemeli ve günahın en basitinden bile uzak durmaya çalışmalıdır.

* Diğer taraftan, başkalarının en büyük cürümlerini basit görmeli ve en küçük iyiliklerini dağ cesametinde saymalıyız. Evet, başkalarındaki güzel hasletlere yoğunlaşıp kötülüklerini görmemeye çalışmak ve insanları hep güzel yönlerine göre değerlendirmek ilâhî ahlakın bir buudu olarak kabul edilebilir. Mesela tek başına kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet bile küçük görülemez; çünkü dinimiz, o mübarek ikrarla insanın ebedi kurtuluşa ereceğini ortaya koymuştur.

* Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ruhunun ufkuna yürüdüğü gece, bir garib, kaldığı yerin penceresinde bir ses duymuş. Kuş gagalamaları gibi olan o sese önce aldırmamış; fakat ses de kesilmemiş. Bir kere daha bir kere daha.. “Ne ola ki?” diye perdeyi açınca görülmedik bir kuşun semanın derinliğine doğru açılıp gittiğini müşahede etmiş. Sonra o zat, kalkıp gideceği yere yürürken dostlarından biriyle karşılaşmış; onun “Turgut Özal vefat etti!” sözünü işitmiş. Anlaşılıyor ki sonsuzluğa açılan bir güvercin gibi kanat çırpan, o Hazret’in ruhuymuş.

* Merhum Turgut Özal bir darbe üzerine idareye geçmişti, Allah onu istihdam buyurmuştu. Olumsuzlukların temerküz ettiği bir dönemde bazı şeyleri yırtarak bir kısım olumlu şeyler yapmak suretiyle merkezde çok küçük iyilikler muhit hattında çok büyük iyiliklere tekabül eder.

* Belli bir dönemde dinî düşünce ve kanaat hürriyeti cami çerçevesine hapsedilmiş ve orada da bazı sınırlamalar getirilmişti. Hususiyle 163. Madde’nin hayatta olduğu zaman diliminde, camilerin dışında, herhangi bir dinî kanaati belirtmek bile, çoğu hukukçular tarafından, “dinî esaslara dayalı devlet kurma maksadıyla propaganda yapma” kategorisi içine sokulmuştu. Yani, o günkü anlayışa göre kalbî ve ruhî hayata müteveccih olan insanlar bir cemiyetin unsurları sayılırdı. Mesela, biri konuşuyor, siz de sadece dinliyorsunuz. Aynı duygu ve aynı düşünce etrafında bir araya gelme unsurları tamam… Böylece siz, bir cemiyet teşekkül etmiş sayılıyorsunuz. Dolayısıyla, hepinizin, 163’ün birinci fıkrasına göre, iki seneden yedi seneye kadar tecziye edilmeniz gerekirdi. Böyle bir tahdidin sosyal bir hukuk devleti anlayışıyla asla bağdaşmayacağı açıktır. Fakat, bir dönemde bu ve benzeri kanunlar şahsî yorumlarla uygulanıyor, hatta altı yedi sene hapsi bile dindarlara az gören kimseler ne yapıp edip cezayı artıracak yollar arıyorlar; inananları mahkeme, hapishane ve sürgünler arasında dolaştırıp duruyorlardı. İşte, merhum Turgut Özal ciddi gayretlerle, onca zahmet ve meşakkatle o 163. maddeyi kaldırdı.

* Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz bütün kemâlâtın eşsiz temsilcisidir. Fakat Hayber’de zehirlenmiş, rivayete göre o zehirlenme neticesinde senelerce sonra ruhunun ufkuna yürümüştür. İhtimal Hazreti Ebu Bekir efendimiz de zehirlendi. Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimiz de şehit edildiler. Cenâb-ı Hak, insanların en güzelleri olan bu insanlara diğer sevapları yanında şehadet sevabını da lütfetti. Allahu a’lem, ruhunun ufkuna yürüdüğünde öyle bilinmez bir kuşun semanın enginliklerine doğru açılıp gitmesi o Hazret’in de zehirlendiğine ve şehadetine bir işaretti.

* Houston’da ameliyat olduğu zaman merhum Turgut Özal’ı ziyaret etmiştim; sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağladı; “Ben bu Hizmet’in önemini ve insanlık için ne ifade ettiğini bu çevremdekilere anlatamıyorum!” dedi, gözyaşlarıyla dert yandı.

* Merhum Turgut Özal, vefatından bir hafta on gün evvel arkadaşlara haber gönderdi; “Orta Asya’da Hizmet’e karşı değişik olumsuz şeyler var; ben oralara gidip teminat olayım!” dedi. Pek çok ülkeye uğradı ve gittiği her yerde ülke başkanlarına “Bu arkadaşlara ilişmeyin; ben bunlara kefilim!” dedi.

* Doğrusunu Allah bilir, karanlığa taş atar gibi söz söylemek insana yakışmaz, fakat inanıyorum ki, 163. Madde’yi kaldırması gibi hizmetleriyle beraber ortaya koyduğu civanmertlikler vesilesiyle Cenâb-ı Hak, Merhum’a şehitlik sevabını da lütuf buyurdu ve Firdevs’iyle sevindirdi.

* Bugün insanların bir hayırlısını yâd ettik. 163. Madde’ye de “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” dedik. Birileri başkalarına karşı o ruhu yeniden hortlatmayı düşünüyorlarsa, Merhum’un o mevzudaki o olumlu gayretleri karşısında böyle bir niyet ve böyle bir düşüncenin ne derece bir densizlik olduğunu da doğrudan olmasa bile dolayısıyla ifade etmiş olduk.

 ***

 Not:

Bu nağme, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 15 Aralık 2013 tarihinde (geçtiğimiz Pazar akşamı) yaptığı sohbetin çay faslından oluşmaktadır.

399. Nağme: Hor Bakma, Gönül Yıkma!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin birkaç saat önceki sohbetinin çay faslından bazı satırbaşları:

*Önemli olan murad-ı ilahîyi gözetmek ve O’nun her icraatına saygı duymaktır. İstek, arzu ve tercihlerde Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu aramak; hâl, hareket, tavır ve davranışlarda O’nun rızasını kollamak; her hadise karşısında “Rab olarak Allah’tan razı olduk.” hakikatiyle soluklanmak çok mühimdir.

*Olan şeylerde O’nun iradesi dışında hiçbir şey yoktur. Bazen Cenâb-ı Hak, sizi bir yere götürmek ve bir noktaya ulaştırmak için “Hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir” (Bakara, 2/216) hakikatini tecelli ettirir. Şer gibi gördüğünüz bazı şeylerle karşılaşabilirsiniz; fakat, onların sonu lütuf ve ihsandır. Latif isminin muktezası olarak, eltâf-ı sübhaniyesini başınızdan sağanak sağanak yağdırır. Onun önünde yıldırımlar şimşekler olabilir. Fakat sonra rahmet yere iner, her taraf dilnişin bahçelere dönüşür, gül bahçeleri olur. Sonra siz o muvakkat ürperti ve korkuyu da unutuverirsiniz; sadece tatlı bir hatıra kalır nöronlarınızda, korteksinizde. Sonra nakledersiniz hikaye olarak, naklederken de ayrı bir zevk duyarsınız.

*Her şey bu günden ibaret değildir.. ve bugün olan şeylerden de ibaret değildir. Bugün olan hadiseler yarın adına çok önemli neticeleri bağrında geliştiriyorsa.. geceler bağrında nehârı geliştiriyorsa.. kışlar bağrında baharı geliştiriyorsa.. bu da Cenâb-ı Hakk’ın farklı bir telattuf tecelli dalga boyudur; çok farklı mahfazalar ve çok farklı esbab perdeleri içinde yine lütufta bulunuyor demektir. “Âbisten-i sefa vü kederdir leyal hep / Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar.” (Geceler hep sefa ve kedere gebedir / Gün doğmadan yarının rahminden neler doğar.)

*Hoş görmek lazım. Olumsuz davrananları da hoş görmek lazım. İnsan tabiatında var tepeden bakma, hor görme, küçük görme. Bazen insan dünyevî imkanlara sahip olunca, başkalarını hor görme ve onlara tepeden bakma gibi bir hastalığa mübtela olabilir. Evet, o bir virüstür. Kur’an’a gönül vermiş olan, kendisini kalbî ve ruhî hayatlarının âbidesini ikame etmeye adamış insanlar, bundan uzak durmalıdırlar.

*Bütün büyüklük imkanları, ortamı ve argümanları bulunduğu halde bile hakiki mü’mine düşen şey; fevkalade mahviyet, tevazu ve hacalettir. Allah sevmez tekebbürü. Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak, “Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” buyurmaktadır. Hazreti Pir’in ifadesiyle, büyüklerde büyüklüğün alameti tevazudur; küçüklerde küçüklüğün emaresine gelince o da tekebbürdür.

*İnsan bazen olduğundan fazla görünmek ve herkes tarafından bilinmek için, görünme tutkusuna ve gürültü çıkarma sevdasına düşebilir. Dünyevi bir beklentiye bağlı değilseniz -ki bağlı değilsiniz- kendinizi ifade etme adına herhangi bir gayrete girmemeli ve sizi kıymetinizin altına çekip götürecek o türlü şeylere tenezzül etmemelisiniz.

*Bazen de güç ve kuvvet, insanda adeta bir virüs gibi tepeden bakma ruh haleti hasıl eder. Hakiki mü’min tepeden bakmamalı ve hiç kimseyi kendinden küçük/dûn görmemelidir. İbrahim Hakkı Hazretleri, “Hiç kimseye hor bakma / İncitme, gönül yıkma / Sen nefsine yan çıkma… / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler…” der. Hiç kimseye hor bakma. Hor bakarsan sonra incitir ve gönül yıkarsın. “İş bende bitiyor” dersin. Bu duygu, insanı “Ben büyüğüm; imkanlarım, servetim, gücüm, kuvvetim itibarıyla beni dinleme, bana inkıyad etme, vesayetime girme mecburiyetindesiniz!” deme gibi yanlışlıklara sevkeder.

*Hor bakmayın, sonra incitir ve gönül yıkarsınız; yıktığınız gönül, bir manada, zıllıyet planında, O’nun arşıdır. Mü’minin kalbine “arş-ı Rahman” denilmiş; o bir “beyt-i Hudâ” olarak görülmüştür. Alvar İmamı, “Kalb-i mü’min arş-ı Rahmân’dır / Onu yıkmak vebaldir, tuğyandır.” derken; İbrahim Hakkı Hazretleri de “Dil beyt-i Hudâdır ânı pak eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahmân gecelerde.” sözleriyle ve Nâbî “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâke, hicab et!” ifadeleriyle onun kıymetine vurguda bulunmuştur.

*Allah, insana insanın kalbiyle bakar. Allah (sizin cisim ve suretlerinize değil) kalblerinize nazar eder.” fehvâsınca da, O’nun insanla muâmelesi kalbe göre cereyan eder.

*Mahviyet, tevazu ve hacalet, imana ve Kur’an’a kendini adamış insanların temel vasıfları olmalıdır.

*Bazen Cenâb-ı Hak, büyük devletlerin yapamadığı şeyleri, beş-on insana yaptırtıyor. Türkçe Olimpiyatları’na, açılan okullara, arkadaşların fedakârlığına bakarak, farkına varmadan -hafizanallah- bazen şahsî enaniyetle/egoizmayla bazen de aidiyet mülahazasıyla insanda kendini büyük görme gibi bir hastalık olabilir.

*“-Ci”yi de “-cu”yu da her türlü âidiyet mülahazasını kaldırıp atmak lazım. Olup biten şeyleri sadece Kur’an mâkûliyeti ve Kur’an mantıkiyetinde bir araya gelmiş insanlara Cenâb-ı Allah’ın ekstradan lütufları olarak bakmalı. Hatta çoğu zaman “Acaba istidrac mı?” korkusuyla titremeli.

*Hangimiz gece kalkıp kırk rekat namaz kılıyor, secdede uzunca iç döküyor?!. Öyleyse, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanları karşısında bir asâ gibi bükülmeli; bu büyük nimetlerin bizi baştan çıkarmak için liyakatimizin üstünde gelen birer istidrac olması endişesiyle tir tir titremeliyiz. Yaptığımız şey küçük dahi olsa, o büyük lütuflar karşısında iki büklüm olmalı, her şeyi Allah’tan bilmeli ve herkesi kendimizden aziz saymalı, herkesi nezd-i uluhiyette kendimizden daha makbul görmeliyiz.

*“Allah’tan kork ve ma’ruftan hiçbir şeyi hafife alma!..” buyuruyor Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Kim bilir belki bazılarının ihlasla yaptığı bir zerre halis amel, sizin batmanlarla yaptığınız şeylere tereccuh eder, bilemezsiniz. Nezd-i ulûhiyette meselelerin değerlendirilmesi, tartılması, belli kriterlere tabi tutulması çok farklıdır, bizim anlayışlarımızı aşar.

*“Benim yerimde aklı başında, tamamen ihlasa kilitlenmiş bir tanesi olsaydı, insanların böyle teveccüh etmesi, imkanlarını seferber eylemesi ile herhalde küre-yi arz üzerinde fethedilmedik yer olmayacaktı; ama bu iş bize düştüğünden, böyle güdük kaldı.” mülahazasıyla dolu olmalı ve nefsimize bakan yanıyla kendimizle böyle yüzleşmeliyiz.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, Cenâb-ı Hakk’a el açarak söylediği sözler hem pek hazîn hem de kulluk âdâbı adına çok ibretâmizdir:

اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي.. إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikayet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musîbet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahud hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.” Hâşâ, biz Nebiler Serveri’nin kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadeleri lazımî manasıyla ele alamayız; bir yönüyle, O’nun kendi hakkındaki sözlerini zikrederken dahi su-i edepte bulunmuş sayılırız. Fakat, O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, kendini yerden yere vurma, meseleyi nefsin yetersizliğine bağlama ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığınma adına çok önemli ikazlar almış oluruz.

*Bir parmak işaretiyle kameri iki şakk eden Sultanlar Sultanı, mutlak manada İnsan-ı Kâmil, “Zaafımı Sana şikayet ediyorum.” diyor. Bize düşen şey: O’nun arkasında bulunmanın hakkını vermek; fevkâlade mahviyet, fevkâlade tevazu ve fevkâlade hacaletle hareket etmek; yapılan şeylerin istidrac olabileceği korkusuyla tir tir titremek; “Allahım, bize bizden evvelkilerin emanetiydi, bizim buradaki densizliğimize binaen bunu bizim elimizden alma; gelecek nesillere, emin ellere bunu devredelim ve sonra dünyadan bu mevzuda nam, nişan, şöhret, mal, menal adına hiçbir şey kazanmamış olarak ruhumuzun ufkuna yürüyelim.” mülahazasını hep canlı tutmaktır.

398. Nağme: Her Zaman Sulh Yolunda

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

*Hususiyle günümüzde nifak ve şikâkın çok köpürüp durmasına karşılık, tadil edici ve tansiyonu aşağıya çekici ilaç türünden bir kısım pozitif tavır ve davranışlarda bulunmak yeğlenir. Kopma ve parçalanmayı hızlandırmamak için bazıları sineye çekmeli ve karakterleri itibarıyla oldukları yerde durmalılar.

*Bir dönemde, Hâricî, Harûrî, Zübeyrî ve benzeri isimler altında bir sürü insan, nüansların kavgasını vererek ortaya çıkmıştı. Onların içlerinde namaz kıla kıla alınları nasır tutmuş kimseler de vardı; fakat ihtilaf ve iftirâka öyle kilitlenmişlerdi ki, nüansların kavgalarını verirken aradaki bütün köprüleri yıkarlardı. Sabahlara kadar namaz kılarlar, kim bilir belki de üç dört günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi ama vifak ve ittifaka gelince ilk mektebin altının altının altının altının altında bile yerleri yoktu. Dün öyle insanlar yaşadığı gibi bugün de aynı türden kimseler mevcut ve yarın da görülecektir bunlar. Bunları deşifre etmek ve bâtılı tasvir ederek sâfî zihinlerin idlâline gitmek doğru değil; ancak, bir realiteye dikkati çekip olabilecek bazı şeyler karşısında mü’minleri teyakkuz ve temkine çağırmakta da fayda var.

*Adanmış ruhların faaliyetleri ve müesseseleri anılırken “Hizmet”, “Hareket”, “Cemaat” ve “Câmia” gibi farklı isimlendirmelerde bulunuldu. Aslında bu işin içinde her tür, her anlayış, her renk ve her desenden insan var; adeta çok nakışlı ve çok işlemeli gergef gibi bir şey. Bunlar, camide bir araya gelip beraberce saf tutan insanlara benzetilebilir; belki çoğu birbirini dahi tanımıyor ama bir makuliyette, bir mantıkiyette bir araya gelmişler.

*20 sene evvel, Kıtmir, konjonktürel olarak, dünyanın belli bir yere kayışı/gidişi karşısında bir toplantıda “Demokrasi, geriye dönüşü olmayan bir süreçtir.” demişti. Bugün belli şeylerle sizi karalayan insanlar, o kara ruhlu, kara kalemli, kara mürekkeple başkalarını karalamaya duran aynı insanlar, “Baksana adam demokrasi dedi!” dediler. Aradan beş on sene geçti, “demokrasi” dendi, elli defa dendi. Onu da aşarak, “laiklik” bile dendi. Onu hazmedemeyen, sindiremeyen insanlar tarafından tepki bile alındı başka bir dünyada.

*Şimdilerde de Kur’anî bir makuliyet etrafında bir araya gelmiş fedakâr insanlar hakkında “örgüt” sözleri ediliyor. Müslümanların bunu yapacaklarını zannetmiyorum. “İhtimal ki, birileri birilerinin adını kullanmak suretiyle bunu yayıyorlar!” diyerek bir kere daha meseleyi hüsn-ü zannıma bağlıyorum.

*“Örgüt” diyenlerin sözlerine müsaadenizle “haince” diyeceğim. Esasen resmî örgütler var. 30-40 senedir Kürt’üyle, Türk’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Zaza’sıyla (bir bütün oluşturan) Anadolu insanının başına bela olmuş, dış mihraklı bir kısım fitne ve fesat ocakları.. “örgüt” onlar.

*Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında, bundan yüz küsur sene evvel Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemişti. Biz düne kadar bunu telaffuz edemedik. Yine sizin gibi bu kervana gönül vermiş arkadaşlar, televizyonları, radyoları, lisan kursları ve üniversiteleriyle bu meseleye “evet” dediler. Bir cephe buna karşı “Barış sürecine katkıda bulunulmadı!” diyor. Hayır, vallahi bulunuldu billahi bulunuldu, tallahi bulunuldu. Hem de herkesten evvel bulunuldu. Bir kesim “bulunulmadı” demek suretiyle esasen “bir süreci baltalıyor” gibi göstermek istediler. Bir kesim de onu istemediklerinden dolayı ve hususiyle “Dershaneler de kapatılsın, biz de kendimize göre orada yurtlar, evler, pansiyonlar açalım; bölünmeyi hızlandıralım!” mülahazasıyla öyle söylediler; “Dershaneler kapatılınca meydana gelecek o boşluğu biz dolduralım!” düşünceleri şimdi tiz perdeden konuşuluyor. Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir.

*Kendi kardeşlerimden daha yakın saydığım Kürt kardeşlerimin bu mevzudaki boşluklarını doldurma, üniversitelerde/liselerde okumalarını sağlama ve şekavetle problemlerin çözülmeyeceğini anlatma adına bir gayret sergiliyorsam, buna sızma denmez. Bir insanın kendi ülkesinde vatandaşları için gerekenleri yapması hakkı ve vazifesidir.

*Evet, kara ruhlu insanlar olumlu şeyleri karalamaya çalışıyorlar. Şimdilerde de “örgüt” diyorlar. Tabiri caizse, muhtelif ecnastan bir topluluk olan ve işin makuliyetinde bir araya gelen insanlardan oluşan bir camia.. “Okul açmak, kültür lokali açmak, okuma salonları açıp fakir insanlara bedava ders vermek hayırlı bir hizmettir!” düşüncesiyle sizi hiç tanımadığı halde gelip “Bir tane de ben yapayım.” deyip o işe iltihak eden insanların da bulunduğu bir camia.. böyle bir camiayı örgütle telif etmek mümkün değildir. Ayrıca, “örgüt” kelimesi terminoloji açısından çok farklı bir manaya da geliyor. Belli ki bir kasta iktiran ettirerek, arkasında bir kasıtla söylüyorlar bu kelimeyi.

*Diğer taraftan bu camiaya örgüt derseniz, -hâşâ ben o terbiyesizlikte bulunamam- şimdiye kadar dinimize, diyanetimize kalbî ve ruhî hayatımız adına çok hizmet etmiş Küfrevî tarikatının temsilcisi Alvar İmamı’nın düşünce dünyası etrafında kümelenmiş insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalır, onlara da “örgüt” deme terbiyesizliğini sergilemiş olursunuz. Üftade Hazretleri’ne dayanan, Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri gibi milletimizin kalbî ve ruhî hayatına çok önemli hizmetler vermiş bir insanın çizgisinde hizmet etmeye çalışan, bir düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara da -binlerce ruhumuz onlara kurban olsun- “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Bir duygu-düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara karalayıcı mahiyette böyle bir nam taktığınız zaman, kendilerine göre bir anlayış, bir dünya görüşü, bir felsefe etrafında Muhammed Raşid Efendi hazretleri gibi büyük bir zata bağlanmış olan pırıl pırıl insanlardan oluşan Menzil Cemaati’ne de “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Türkiye’de yalancı bir şafağın atmadığı bir dönemde yüzlerce Kur’an kursu açan Süleyman Efendi Hazretleri’ne saygılarından dolayı, onun etrafında kümelenen, Kur’an kursları açan, yurt dışında da açılımlar yapan insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Dahası, Milli Görüş’e de bir “örgüt” deme zorunda kalırsınız.

*Bir lokma yemeği yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünmek de odur. Keşke muhataplarım mü’min olmasaydı, daha rahat olurdum ben. Bir mü’min öyle lambur lumbur konuşmamalı. Ağzından çıkan şey, mü’mince olmalı, yere düştüğü zaman da tertemiz vicdanlar tarafından kabul kapıları ona açılmalı; “Yahu ne iyi ettin de bizim eksiğimizi, gediğimizi, yanlışımızı söyledin!” dedirtmeli.

*Yapılan şey bir makuliyete, mantıkiyete bağlanıyor ve geleceğimiz adına önem arz ediyorsa, Türkiye’nin itibarı ve ikbal yıldızımızın parlaması adına bir şey ifade ediyorsa, bence o mevzuda da kararlı ve dik durmak lazım. Kimsenin kendi devletiyle ve başındaki iktidarıyla savaşma gibi bir niyeti yoktur; bunu öyle göstermek isteyenler -zannediyorum- ortada söz getirip götüren fitneciler, fesatçılar mekirciler, keydciler ve hud’acılardır. Cenâb-ı Hak ıslah eylesin.

*Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de çok ciddi bir problemle karşı karşıya kaldığı zaman dehalar üstü o yüksek fetanetiyle kendi aleyhinde gibi görünen bir tavır ve davranış ortaya koydu; kan dökmeden ve kimseyi incitmeden orayı aştı ve bir yönüyle gelecek nesiller adına, onların gönüllerine taht kurmaya ve işin inkişaf edip gelişmesine vesile oldu. İşte, Efendimiz’in hepimize örnek olması gereken o firaset ve fetanetine dikkat çekmek için Hudeybiye teşbihini değişik hususlara delaleti açısından değişik versiyonlar çerçevesinde arz etmeye çalıştım.

*(Çözüm Süreci’yle ilgili sohbette üzerinde durulduğu üzere) “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden ve kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, bazı fedakârlıklarda bulunarak sulh olmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Sulh hayırdır (elbette daha hayırlıdır.)” mealindeki (Nisâ, 4/128) ayet-i kerime meseleyi en küçük daire olan aileden başlatarak sulhun hayırlı olduğunu söylemiştir.Çünkü bir toplum yapısında bir aile, molekül mahiyetindedir. Bu molekül ne kadar sağlamsa, toplum da o ölçüde sağlam olur. O açıdan evvela Kur’an-ı Kerim’in bu irşadını hatırlatarak “Sulh hayırdır, nefisler cimrilik üzerine adeta kilitlenmiştir. Buna bağlı olarak insanlar birbiriyle huzursuzluğa düşebilirler. Hakemler tayin edin, hâkimlere müracaat edin, sulhu temin edin, uzlaşmayı sağlayın” dedikten sonra, Hudeybiye Sulhu’nu anlatıyorsunuz.

*Bir başka Hudeybiye teşbihi 2004-MGK’nın kararıyla alakalıydı: MGK-2004 kararıyla ilgili Hudeybiye teşbihi yaparken, o arkadaşların askerlerle ve o günkü idarede bulunan kimselerle beraber o meseleye imza atmalarını, şartlar ve konjonktürün gereği olarak, tıpkı Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gaileyi ucuz atlatma adına geriye adım atması gibi ele aldım. Hem de şu cümleyle dedim: “Bazen geriye bir adım atmak, ileriye on adım atma değerindedir.” Mesele siyakı ve sibakıyla ele alındığı zaman görülecektir ki, esasen orada imza atan arkadaşları korumaya ve mazur görmeye matuf bir ifade tarzıydı o.

*Evet, o sohbette “Kolum kanadım kırıldı!” da dedim; zira o imzadan sonra birileri, bazı işgüzarlar, o meseleyi uygulayıp durmuşlar, fişler falan olmuş, devam etmiş. Keşke orada Allah’ın izniyle makul atlatıldıktan sonra bu mesele devam etmeseydi; duyduğumda “Kolum kanadım kırıldı!” dedim, bunu da başka türlü anladılar. Bu Hudeybiye örneğinde, MGK’da “imza atanlar”ı, “müşrik” olarak anlamak mümkün müdür? Peygamber kim orada? Oysa ki, orada onlara Peygamber yolunda hareket ediyor gibi bir bakma vardı. Takdir edileceği yerde, yine bir kısım, kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalbli, karanlık yaşayan insanlar -keşke öyle olmasaydı- ortada fitne dellalları, bu meseleyi bu şekilde işâa etmek (yaymak) suretiyle toplumun değişik kesimlerini birbiriyle vuruşturma, karşı karşıya getirme gibi bir gayretkeşlik içindeler.

*Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

*Şeytandan istiâze adına okunabilecek dualar arasında sayılan

رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!”

(Mü’minûn, 23/97-98) niyazını sürekli tekrarlamak lazım.

 

397. Nağme: Kara Propaganda ve Nefis Muhasebesi

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önce yaptığı sohbetinde, Hizmet erlerinin, maruz kaldıkları kara propaganda karşısında nasıl davranmaları gerektiğini anlatarak sözlerine başladı.

Yapılacak işlerde mazi, hal ve müstakbelin beraberce ele alınması lazım geldiğini ifade eden Hocaefendi, her zaman ahiretin ve hesabın hatırda tutulmasının önemine değindi. Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” derler.” (Furkan, 25/63) veBoş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.” (Furkan, 25/72) mealindeki ayet-i kerimeleri hatırlatarak, kötülüklere aynıyla mukabele etmemek gerektiğini vurguladı. Bu cümleden olarak, “furuât” sözünü tenkit edenlerin yanlışlıklarına imada bulundu, “usûl” ve “furuât” kavramlarını açıkladı. Ayrıca, “mâlikâne” iftiralarına temas etti.

Mü’minlerin farklı içtihatlarda bulunabileceklerini ama katiyen hakperestlikten ayrılmamaları gerektiğini belirten Hocaefendi, Ashab-ı kiram efendilerimizin karşı karşıya geldikleri zaman bile çok hakperest davrandıklarını söyledi. Hazreti Ali ile Hazreti Zübeyr’i misal olarak serdeden Hocaefendi şu hadiseyi anlattı: Hazreti Zübeyr, Hazreti Ali’nin karşısına atını sürüp çıktıktan sonra bir bahtsız adam onu şehit etmişti. Hazreti Zübeyr’i şehit eden kişi, daha sonra Hazreti Ali’ye yaranmak ve ondan bir pâye koparmak için huzuruna gelmiş ve “Safiyye’nin oğlunu, senin hasmını öldürdüm.” deyivermişti. Buna karşılık Hazreti Ali, “Ben bu kulaklarımla Rasûl-ü Ekrem’den şöyle işittim: Safiyye’nin oğlu Zübeyr’in kâtilini Cehennem’le tebşir ederim!” demişti.

İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma ve dili gıybetle, iftirayla kirletme gibi çirkin günahların, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü’minlerin gönül hayatına nasıl zehir akıttığına sözü getiren Hocaefendi, kimsenin günahının takipçisi olmamak, başkalarının hatalarını araştırmamak ve onların –amme hukukuna girmeyen– kusurlarına göz yummak gerektiğini ifade etti.

Muhterem Hocaefendi, başkalarının günahlarını teşhir etmemek ve hiç kimseyi utandırmamak lazım geldiğini şerh ederken hiç unutamadığı üç hadiseyi ilk defa anlattı.

Hakkın hangi kriterlere göre tesbit edilebileceği üzerinde duran Hocaefendi, hak bildiğimiz mevzuya sahip çıkarken kendi muhasebemizi yapmaktan da dûr olmamamız icap ettiğini belirtti. Özellikle Hazreti Üstad’ın “Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakiki sebebini şimdi anladım. Ben kemal-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’aniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemalâtıma alet yapmaklığımmış.” şeklindeki mülahazasını hatırlattı. İman ve Kur’an’a yapılan hizmetin, maddi beklentiler bir yana, varidat ve mevhibelere mazhar olma, velilik mertebesine erme gibi maksatlara da alet yapılmaması; hatta cennete girme, cehennemden uzak kalma gibi ulvî gayelere dahi vasıta kılınmaması; evvelen ve bizzat talebin ihlâs ve rıza-yı ilahi olması lazım geldiğini dile getirdi.

Muhtevasına sadece küçük bir işarette bulunduğumuz bu önemli sohbeti istifadeye medar olması recasıyla arz ediyoruz.