Haftanın Hadîs-i Şerîfi: ELMAS DEMİRCİ ÖRSÜNE KONMAZ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Hacı Bayram Velî hazretlerinin şeyhi olan Somuncu Baba hazretleri, kendisinden sonra halife olarak irşat vazifesini deruhte etsin diye oğlu Yusuf’u değil de Hacı Bayram Veli hazretlerini tayin eder. Yusuf, bu yüzden babasına karşı, hayretle karışık bir burukluk içerisindedir. Bir gün anlam veremediği bu meseleyi düşünerek dergâhın bahçesindeki kuyudan su çekerken, babası onu yanına çağırır ve şöyle der:

– Bak evlâdım! Resulûllah’ın yolu açıktır. Devlet idaresinde, manevi işlerde, sanatta, “işleri ehline bırakmak”, kendisinden sonra yönetici olacak şahsı yetenekli kişilerden seçmek dinimizin emridir. Benden sonra, manevi esrara en fazla aşina biri ve talebeleri yetiştirmeye en uygun kabiliyetlerle donanmış kişi olarak Hacı Bayram’ı görüyorum. Sana karşı babalık sevgim, beni görevimi yapmaktan ve doğru yoldan ayıramaz.

Yusuf, babasının bu açıklamasını dinledikten sonra, ona şöyle bir soru sorar: “Ama baba, görmüyor musun? Değil senin gibi bir dergâhı, koskoca milleti idare eden padişahlar bile saltanatı oğullarına devrediyorlar. Onlar Müslümanlığı bilmiyorlar mı? Onlar Hz. Peygamberin yolundan habersizler mi?

Somuncu Baba, bu soru üzerine âdeta irkilir. Rengi kaçar. Ve mahzun bir sesle:

– Evlâdım, çok doğru dersin. Haklısın. Hz. Peygamber’in yolunda, idareyi en ehliyetli, en güçlü olana devretmek lâzımdır. Ama saltanatta kötü bir gelenek başlatılmış, öylece devam ediyor. Kötü geleneklerin yaşaması, bizi değişmez gerçeklere karşı gelmeğe itmemeli. Her şey yerli yerinde olmalıdır. Elması demircinin örsüne, bakırı sultanın tacına koyan bilgisizlikten her zaman sakın!

Bu sözlerden sonra Yusuf, gönül rızası ile Hacı Bayram Velî hazretlerinin bağlısı olur, ona herkesten fazla saygı gösterir, hizmetinde bulunur.

Evet, menkıbe işin ehline verilmesinin ne denli önemli olduğunu ifade etmesi bakımından önemli.

Bizler şarkî toplumlar olarak her ne kadar idareye dair alanlarda meritokrasinin tercih edilen yaygın vazifelendirme yöntemi olduğuna şahit olamasak da ideal olanın böyle bir anlayış olduğu noktasında hemen hemen hemfikirizdir. Bir alana dair atacağımız bir adımın geri bildirimleri ne kadar çabuk olacaksa, o alana dair attığımız her adımın hesabını da o hassasiyetle tutarız. Örneğin bir ticari girişimde bulunacaksak ve o alanda da yeterli bilgimiz yoksa bir uzman görüşüne başvurmak, işin mütehassısı olan uzman kişilerden bilgi almak ilk aklımıza gelen şeydir ve bu gayet normaldir. Örneğin çocuklarla ilgili ihtisas alanları da son yıllarda oldukça çeşitlenmiştir. Bundan çeyrek asır evvel çocuk sağlığı ve hastalıkları ile alakalı bir yan dalın lüzumu tartışılırken, bugün çocuk sağlığı ve hastalıkları tıbba dair ana dallardan biri olmuş ve bu ana dala bağlı yaklaşık on beş kadar yan dal teşekkül etmiştir. Yan dalların dahi zamanla ana dal halini aldığı bir ihtisaslaşma çağında; insanların bilinç düzeyi de yaklaşık bir nispette yükselmiş ve bu durum zamanla onları herhangi bir sağlık probleminde işin en uzmanını, o alanda en mütehassısını araştırmak lüzumunu hisseder hale getirmiştir.

Ama ilginçtir; insanların kendi sağlıkları açısından sahip oldukları temel birkaç bilgi onları tıp alanında hükümler ihdas etmeye sevk etmezken; hatta insan yanlış bir şey yaparım endişesi ile az çok bildiği bir pratiği dahi tatbik edemezken, dine dair kulaktan dolma birkaç bilgi ile kendini bir İmam Ebu Hanife bir İmam Şafi yerine koymaktan geri durmamaktadır. Evet, bu sözlerimizle kimsenin dinini ve din anlayışını sorguluyor değiliz elbet. Bunun hakkımız ve haddimiz olmadığının da bilincindeyiz. Burada anlatmak istediğimiz husus din sahasında da en az diğer alanlarda gösterdiğimiz hassasiyetin gösterilmesinin kaçınılmazlığını ve lüzumunu anlatmaktır. Zira insanın elli altmış yıllık bir hayatı için gösterdiği hassasiyeti ebedi bir hayatın var olduğu ahiret yurdunu ilgilendiren meselelerde göstermemesi selim bir aklın kabul edebileceği bir tutum değildir. Şayet bizleri bu yanlışa sevk eden ölümün uzaklığı hissi ise, zamanın izafiliğinden hareketle, yarının bugünden uzak olmadığını, bugünün de yarından yakın olmadığını hatırlatmamız gerekmektedir.

Evet, yaptığımız ettiğimiz her şeyle ahiret yurduna ait birtakım şeyleri inşa yahut imha ediyor olma ihtimalimizin olduğu bir alanda, en az sair alanlar kadar uzman görüşüne ehemmiyet vermeliyiz. Nasıl terli iken aşırı soğuk su içmenin zararlı olduğunu bilmek gibi temel tıbbi bir bilgi bizleri tabip yapmıyorsa, beş vakit namaz kılmanın da bizleri âlim yapmadığını akıldan çıkarmamalıyız.

İfade etmeye çalıştığımız bu bakış açısına sahip olmayan, bununla birlikte namaz ve evradını da asla aksatmayan, hususiyle Hanefi bir Müslüman aşağıda zikredeceğimiz hadis-i şerif karşısında imam arkasında kıldığı bütün ibadetlerinde Fatiha’yı okumadığı için namazlarının kabul olmadığı zehabına kapılabilir. Şöyle ki:

…عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، يَبْلُغُ بِهِ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

«لَا صَلَاةَ لِمَنْ لَمْ يَقْرَأْ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ»

Ubade İbni Sâmit (radıyallahu anh) Resulûllah Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduklarını nakletmektedir:

“Fatihatü-l Kitab’ı (Fatiha suresi) okumayanın namazı yoktur!”[1]

***

Evet, hadis-i şerifin ifade ettiği husus gayet nettir. Kişi kıldığı bir namazda Fatiha suresini okumazsa o kişinin namazı yok hükmündedir. Yani o kişi o namazı kılmamış demektir. Hadis-i şerifte ifade olunan husus bu olduğu halde Hanefi uleması neden imama tabi olanın Kur’an’dan bir şey okumasının mekruh olduğu görüşünü benimsemişlerdir?

Öncelikle şunun iyi bilinmesi gerekmektedir: Hadis-i şeriflerden gerek ibadet gerek muamelat gerekse de ukubâta dair hükümler ortaya koymanın belli bir takım kuralları vardır. Bu manada her mezhebin kendine has hüküm çıkarma kıstasları vardır. Bir hadis-i şeriften İmam Şafi hazretleri bir tür hüküm çıkarırken İmam Ebu Hanife hazretleri gördüğü başka delillerle İmam Şafi hazretlerinin çıkardığı aynı hükmü çıkarmamış olabilir. Bu tamamen belli kriterler çerçevesinde şekillenen bir durumdur.

Şafi mezhebine göre namaz kılan bir kişi için ister bir imama tabi olsun ister münferit kılsın Fatiha okumak farzdır. Hanefilere göre ise imama iktida edildiğinde imamın cehri okuduğu namazlarda iktida eden kişinin Fatiha’yı okuması tahrimen mekruh (harama yakın), imamın hafi okuduğu namazlarda Fatiha okuması ise mekruhtur.. Neden?

Evvela şunu ifade etmek gerekmektedir. Hanefilerin de Şafilerin de kendi metodolojileri açısından farklı hükümlere ulaşmalarını gerektirecek farklı hadisler mevcuttur. Bununla birlikte her iki yaklaşım da haktır. Biz ise burada sadece; “Bir imama tabi olduklarında Hanefiler neden Fatiha okumazlar?” bunu delilleri ile izah etmeye çalışacağız ki en azından meselenin Hanefiler çizgisinde nasıl muhkem temeller üzerine oturtulduğu anlaşılmış olsun:

Bir imama tabi olup namaz kılan kimsenin Fatiha’yı okumayacağı görüşünü savunanlar; Sevri, İbnü Uyeyne, İbnü Ebi Leyla, Hasan İbni Salih İbni Hayyan, İbrahim En-Neha’i, İmamı Azam Ebu Hanife ve ashabıdır. Sahabeden ise Zeyd ibni Sabit, Cabir İbni Abdullah, Abdullah İbni Mesud ve ashabıdır (radıyallahu anhüm ecmain).

Şimdi bu görüşe zahib olanların delillerini Kitap (Kur’an-ı Kerim), Sünnet ve Kıyas-ı Fukaha açısından arz etmeye çalışalım.

Kitap (Kur’an-ı Kerim) Açısından Deliller:

Bu hususta Hanefi ulemasının Kur’an’dan delili وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Öyle ise, Kur’ân okunduğunda hemen ona kulak verin, susup dinleyin ki merhamete nail olasınız.”[2] ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimeye göre وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ ifadesi mutlak bir ifadedir. Ayrıca bu ayet-i kerimede farklı iki emir vardır. Birincisi “dinleyiniz”  ikincisi ise “susunuz”. İlk emir olan “dinleyiniz” emri, cehri olarak kılınan namazlarda imama tabi olanın imam tarafından okunan Kur’an’ı dinlemesi gerektiğini ifade ederken; ikinci emir olan “susunuz” ifadesi de hafi (açıktan okunmayan) namazlarda okumamayı gerektirmektedir.

Hal böyle olunca ister açıktan okunması gerekli olan bir namaz olsun ister hafi okunan namazlarda olsun bir imama tabi olunmuşsa imama uyan kimsenin imamın arkasında Kur’an’dan herhangi bir şey okumamasının gerekliliği anlaşılmış olmaktadır.

Sünnet-i Seniyye Açısından Deliller:

Fahr-i Kâinat Efendimiz bir gün ikindi namazını kıldırırlarken arkadan bir sahabi A’lâ suresini okumaya başlar. Namaz bittikten sonra Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz cemaate dönerek okuyanın kim olduğunu sorar. Bir adam kendisinin okuduğunu söyleyince “Ben, sizden bazılarınızın benimle münakaşa ettiğini sandım.”[3] buyururlar. Açıktır ki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ifadeleri ikindi namazı gibi gizli okunan bir namazda cemaatin kıraatte bulunmaması gerektiğine delalet eder. Şayet ikindi namazı gibi hafi okumayla kılınan bir namazda durum böyle ise imamın açıktan okuduğu sabah-akşam ve yatsı namazlarında daha evleviyetle böyle olduğunu anlamak selim aklın gereğidir.

Bununla birlikte bu görüşü destekleyen başka hadis-i şerifler de vardır: “Kim imanın arkasında namaz kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir.”[4] Yine bir başka hadis-i şerifte Rasûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İmam, kendisine uyulmak için öne geçirilmiştir. Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman ise susunuz.”[5]

Görülüyor ki, imamın arkasında namaz kılanların Kur’an’dan bir şey okumaması gerektiği görüşünü savunanlar sünnet-i seniyye açısından da gayet muhkem delillerle görüşlerini tahkim etmişlerdir.

Kıyas Açısından Deliller:

Kıyas açısından ise Hanefi uleması kendi kabullerini şu şekilde temellendirirler:

Şayet imamla kılınan namazlarda cemaatten bir kimsenin Kur’an’dan bir miktar okuması gerekli olsaydı imama, imam rükûda iken tabi olan birisinin o rekâta yetişmiş olmaması gerekirdi. Hâlbuki mesbuk (imama sonradan yetişen kimse) imama rükûda iken uymuş olsa dahi o rekâta yetişmiş kabul edilmektedir. İmama rükûda tabi olan bir kimse Kur’an’dan hiçbir ayet okumadığı halde o rekâta yetişmiş kabul edildiğine göre, imamla kılınan namazlarda cemaatin Fatiha’yı okumasının gerekliliğini savunanların görüşü kıyas açısından da tutarlı gözükmemektedir.

Netice itibariyle şunu diyebiliriz: Evet, Hanefiler hadislerden hüküm çıkarma mevzuunda kendi sistematikleri açısından gayet tutarlı ve muhkemdirler. Fakat bu diğer mezheplerin bu mevzuda yanlış yaptıklarını söylememizi gerekli kılmaz. Zira İmam Şafi hazretlerinin de diğer mezhep imamları olan İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Malik hazretlerinin de delilleri oldukça sağlamdır. Burada ortaya çıkan farklı yaklaşımlar ya hadislerin senet açısından değerlendirilmesinde öncelik verilen kriterlerin farklılığından yahut da hadis-i şerif’in yorumlanmasındaki yaklaşım farklarından ileri gelmektedir. En nihayetinde bütün mezhepler kendi hüküm çıkarma sistematikleri açısından doğru olduğuna inandıkları görüşü benimsemişler ve onunla amel etmişlerdir. Bu yaklaşım farkları içtihat ise ki öyledir; hata edenin dahi bir sevaba nail olduğunu düşünerek bu tür detaya ait mevzulardan iftiraklara kapı aralanmasına meydan vermemek mümince bir yaklaşım olacaktır.

Öte yandan meseleyi yazımıza, girişte ifade etmeye çalıştığımız ideal tutumu tekrar hatırlatmak ile nokta koyabiliriz: Dinin sahasına giren hemen her mevzuda zahiren anlam veremediğimiz bir haber ile karşılaştığımızda o alanın mütehassısı değilsek bir yargıya varmaktan kaçınmamızın asgari mümin hassasiyetinin bir gereği olduğunu unutmamamız lazım! Zira mevzumuza temel aldığımız hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere, zahiren tatbik edegeldiğimiz şeyin aksine bir durum söz konusu olsa da bu mevzuda neler söylenmiş deyip hakikatini araştırmak en güvenilir yoldur. Diğer türlü din herkesin gördüğü duyduğu bir haberle hüküm ihdas edebildiği bir mecra olsaydı böylesine hayatın merkezini teşkil eden nazenin, hassas bir değerin demirci örsündeki elmastan bir farkı kalmazdı!

Cenâb-ı Hak muradına en uygun hakikatlere ulaşmayı bizlere müyesser eylesin!

Sefa Salman

 

[1]. Sahih-i Müslim, Salat, 34.

[2]. A’raf suresi 7/204

[3]. Sahih-i Müslim, Salat, 48.

[4]. İbni Mace, İkame, 13.

[5]. Buharî, Salât, 18, Ezân, 51, 74, 82, 128, Taksîru’s-Salât, 17; Müslim, Salât, 77, 82

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: “GÜNAH DEĞİL VAZİFEDİR”

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ أَبِي رَافِعٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّهُ لَقِيَهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي طَرِيقٍ مِنْ طُرُقِ الْمَدِينَةِ، وَهُوَ جُنُبٌ فَانْسَلَّ فَذَهَبَ فَاغْتَسَلَ، فَتَفَقَّدَهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمَّا جَاءَهُ قَالَ: «أَيْنَ كُنْتَ يَا أَبَا هُرَيْرَةَ» قَالَ: يَا رَسُولَ اللهِ، لَقِيتَنِي وَأَنَا جُنُبٌ فَكَرِهْتُ أَنْ أُجَالِسَكَ حَتَّى أَغْتَسِلَ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«سُبْحَانَ اللهِ إِنَّ الْمُؤْمِنَ لَا يَنْجُسُ»

Ebu Rafi’ hazretleri Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’tan naklen rivayet ediyor:

Ebû Hüreyre kendisine gusül abdesti gerekli olduğu bir halde iken Medine yollarından birinde Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e rastlamış ve hemen yanından gizlice ayrılıp, abdestini almış. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun yokluğunun farkına varmış. Bir müddet sonra Ebu Hüreyre gelince:

“Nerede kaldın ya Eba Hüreyre?” diye sormuş. Ebu Hüreyre de:

“Ya Rasûlallah! Bana gusül abdesti iktiza ettiği bir halde tesadüf ettiniz. Ben de yıkanmadıkça huzurunuzda oturmayı doğru bulmadım.” demiş. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlar:

“Sübhanallah! Mü’min necis olmaz.”[1]

***

Hadis-i şerifin Huzeyfe İbnü’l-Yeman tarafından anlatılan versiyonu da vardır fakat mazmunda bir farklılık söz konusu değildir. Hadis-i şerifi İmam Buhari hazretleri de bir iki yerde tahric etmiştir. Bununla birlikte hadis-i şerifi tahric edenler arasında Ebû Dâvûd, Tirmîzî, Nesâi, ve İbni Mâce gibi önde gelen hadis imamları da vardır.

Cünüplük; insana arız olan manevi bir kirdir. Zahiri necis olma durumu değildir. Balada zikrolunan hadis-i şerif bu cünüplüğün maddi bir murdarlık olmadığının en büyük delilidir. Zira kendisine yıkanma iktiza eden bir insan gerçek manada necis olsa idi Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz hayretini ifade eden “Sübhanallah (o nasıl söz öyle)! Müslüman hiç necis olur mu?” şeklinde, adeta itiraz edercesine bir mukabelede bulunmazlardı. Bundan evleviyetle zikredilmesi gerekli olan husus ise “Ey İman edenler! Namaz kılmak istediğinizde yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayınız. Başlarınızı mesh ederek, topuklara kadar da ayaklarınızı yıkayınız. Eğer cünüp olursanız gusül abdesti alınız. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunur veya helâdan gelir veya kadınlara dokunur (cinsî münasebette bulunur) da su bulamazsanız, temiz toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size zorluk çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki şükredersiniz.”[2] ayet-i kerimesinde “kadınlara dokunur (cinsî münasebette bulunur) da su bulamazsanız, temiz toprağa teyemmüm edin” beyanının hükmiliğini ifade ediyor olmasıdır. Şayet kişinin eşiyle mukareneti neticesinde arız olan kirlilik maddi bir kirlilik olsaydı toprak ile teyemmüm yapılması tavsiye olunmazdı.

Evet, insana gusül abdesti almasını gerekli kılan durum netice itibariyle bir kirlilik halidir. Ne var ki bu kirlilik hükmî bir kirliliktir. Müslüman tabiatı itibariyle pis olamaz. O kendisine gusül abdesti gerektiren bir hal üzere de olsa sadece namaz abdesti gerektiren bir hal üzere de olsa temizdir.

Müminin ölüsü de dirisi de temizdir. Zira İmam Buhari hazretleri sahihinde, İbni Abbas (radıyallahu anh)’tan bir yorum olarak naklettiği hadiste Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Müslüman diri iken de, ölü iken de necis olmaz” dediğini nakletmektedir. Aynı mazmunda bir hadis-i şerifi İmam Hâkim Müstedrek’inde mevsul olarak nakletmiştir. İmam Hâkim bu hadisin Buhari ile Müslim’in şartlarına uyduğunu, fakat onu kitaplarına almadıklarını söylemiştir. Mezkûr hadis Müslümanın dirisinin de ölüsünün de temiz olduğu hususunda büyük bir asıl ve kaidedir. Müslümanın dirisinin temiz olduğu icma ile sabittir.

İmam Darekutni hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “bedene ve yere cünüp hükmü vermediği” beyân olunmuştur. Hatta İbn-i Abbas hazretlerinin bu mevzuda “Dört şey vardır ki onlar cünüp olmazlar. Bunlar; insan, elbise, su ve yerdir” buyurduğu nakledilmektedir. İmam Begavi hazretleri bu beyanı tevil sadedinde şunları söylemektedir: “Cünüp olan bir kimseye temas eden insan, elbise, yer… cünüp olmadıkları gibi yine cünüp bir kimsenin elini daldırdığı su dahi necis olmaz.”

Müslümanın Ölüsü de Dirisi de Temiz ise Öldüğünde Neden Yıkarız!

“Hanefiyye uleması cenazenin niçin yıkandığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre; cenazenin yıkanması necis olduğu için değil, hadesden dolayıdır. Çünkü ölen kimsenin mafsalları gevşediği için kendisinden hades zuhur eder. Yoksa insan ölüsü Allah tarafından bir ikram olmak üzere necis sayılmamıştır. Necis sayılmış olsa sair hayvanlar gibi yıkamakla temizlenmemesi icap ederdi. Burada sağlığında olduğu gibi ona yalnız abdest aldırmakla iktifa etmek gerekirdi. Lâkin sağlığında hades daima tekerrür ettiği, ölüm sebebi ile ise tekerrür etmediği için ölüm halindeki hades cünüplüğe benzetilmiş ve bütün azanın yıkanması icap ettiğine hükmolunmuştur. Çünkü bu yıkama bir defaya mahsus olduğu için onda hiçbir güçlük yoktur.

Irak ulemasına göre cenaze hadesten dolayı değil ölüm sebebi ile pislendiği için yıkanır. Çünkü insanda kan vardır, bu sebeple ölüm halinde insan pislenir ve diğer necis şeylere kıyas olunur. Cenaze necis olmasa su kuyusuna düşerek ölen insanın oradaki suyu pislemesi ve keza cenaze üzerinde iken namaz kılan bir kimsenin namazının sahih olması icap ederdi. Hâlbuki insan ölmekle kuyunun suyu pis olduğu gibi üzerinde cenaze bulunan kimsenin namazı da caiz değildir.

Gusül Abdesti İktiza Eden Kişi Mümkün Olan En Kısa Zamanda Bu Halden Kurtulmalıdır!

“İnsanı, maddî sebepler itibarıyla Allah’ın sıyanetinden (korumasından) çıkarabilecek bazı hâller vardır. Meselâ erkekler için cünüp olma hâli buna örnek sayılabilir. Bu hâlden kurtulmak iradî olduğu için, insanın yıkanmasını tehir etmesi, ilâhî sıyaneti inkıtaa uğratabilir. Onun için bu hâli fazla uzatmamak ve hemen o hâlden kurtulmak gerekir. Zira bu, hadisin ifadesiyle kanın aktığı mecrada dolaşan şeytan[3] ve emsali varlıklar için en müsait bir zemin ve vasattır. Kadınlara gelince; şerir mahlûkların musallat olması, genelde onların hayız ve nifas dönemlerine rastlar. Bu dönemde kadınların kendilerini korumaları meselâ, namaz abdesti alarak, namaz kılamasalar dahi vakit içinde namaz kılınacağı süre seccade üzerinde kıbleye müteveccih olarak oturmaları öteden beri tavsiye edilen bir husustur.

Konumuzla doğrudan alâkalı olmasa da ayrı bir husus da şudur; Üstad, ruhlarla ilgili mevzuyu anlattığı yerde, ruhların cismaniyete ait hususları temâşâ için bazı şekillere girebileceğinden bahseder. Bu reenkarnasyon demek değildir. Belki insanın, ruhun girdiği o şeklin –meselâ akrep veya yılanın– hususiyetlerini duyması demektir. Şimdilerde hayal mahsulü kurgu filmlerde yerini bulan bu şey, aslında bir yönüyle hakikatin ifadesidir.”[4]

Cenâb-ı Hak; madde ve manaya bakan yönümüz itibariyle arınmayı ve arınıp öyle huzuruna varmayı bizlere lütfeylesin!..

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Hayz, 116

[2]. Maide suresi, 5/6

[3]. Buhârî, ahkâm 21, bed’ü’l-halk 11, i’tikâf 11, 12; Ebû Dâvûd, sünnet 17, 81.

[4]. M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla 4

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: EDEP AKLIN SURETİDİR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Rasûl-ü Rabbi-l Âlemîn Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) henüz daha çocukluk yaşlarındadırlar. Hz. İbrahim (Aleyhisselâm)’ın temellerini attığı Kâbe-i Muazzama’nın tamirinde amcaları ile birlikte çalışmakta, herkes gibi O da mübarek omuzlarında taş taşımaktadırlar. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), aslında o dönemde herkesin gayet normal olarak kabul ettiği, kıyafetin bir kısmını omuzuna alıp taşları o surette bir taşıma şekliyle yardımcı olabilecekken, O öyle yapmamış ve taşları mübarek omuzunda, kendisini taşların zararından koruyacak bir şey olmadan taşımaya devam etmişlerdir.

Bu hadiseyi, ona muttali olan amcası Hz. Abbas’ın (radıyallahu anh) Efendimiz’e (sallâllahu aleyhi ve sellem) tavsiyesini ve akabinde vuku bulan vakıayı Cabir İbni Abdillah (radıyallahu anh) şöyle nakletmektedir:

أَخْبَرَنِي عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ، أَنَّهُ سَمِعَ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللهِ، يَقُولُ: لَمَّا بُنِيَتِ الْكَعْبَةُ ذَهَبَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَبَّاسٌ يَنْقُلَانِ حِجَارَةً. فَقَالَ الْعَبَّاسُ، لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اجْعَلْ إِزَارَكَ عَلَى عَاتِقِكَ مِنَ الْحِجَارَةِ، فَفَعَلَ فَخَرَّ إِلَى الْأَرْضِ وَطَمَحَتْ عَيْنَاهُ إِلَى السَّمَاءِ، ثُمَّ قَامَ فَقَالَ: «إِزَارِي إِزَارِي» فَشَدَّ عَلَيْهِ إِزَارَهُ…

Cabir İbni Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: Kabe’nin yeniden inşası (tamiri) esnasında Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem) ile (amcası) Abbas taş getirmeye gittiler. Abbas Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem)e: “Ey kardeşimin oğlu! Taşlardan korunmak için esvabını omuzuna koy” dedi. Resulûllah Efendimiz de öyle yaptılar! Bunun üzerine O (sallâllahu aleyhi ve sellem) derhal yere yıkıldı ve gözleri semaya bakarken öylece kalakaldı. Sonra kalkıp hemen amcası Hz. Abbas’a “Elbisemi ver, elbisemi!..” dedi, o da hemen esvabını üzerine bağladı.[1]

***

Evet, O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde bu türden hadiselerin örneğini bulmak hakikaten zordur. Zira sıradan bir insanın günde bilmem kaç defa sürçmeler yaşadığı göz önünde bulundurulacak olursa Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bütün bir hayatında bu türden hadiselerin bir elin parmağını geçmemiş olması akıl sahibi insanları bunun sırrına ve hikmetine vakıf olmaya sevk eder. Böyle bir hakikatin hikmetini araştıran insan ise itiraf etmekten kendini alamayacağı iki temel hususa ulaşacaktır.

  1. Evet, sair insanların hayatlarındaki zikzaklara atf-ı nazar edilecek olsa hadd ü hesaba delmeyen sapmalara şahit oluruz. Ama O’nun bütün bir hayatı istikamet çizgisinde seyrettiği gibi sadece bu türden küçük birkaç zelle söz konusudur. Hal böyle olunca O’nun diğer insanlar gibi bir insan olduğunu ifade etmek indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Zira o ne doğumundaki harikuladelikler ile ne çocukluk çağında sergilediği güzel ahlakı ile ne de nübüvvetten sonraki ahval-i âliyesi ile asla sair insanlar gibi olmamıştır. Evet, çünkü O (sallâllahu aleyhi ve sellem) ayet-i kerimenin de beyanı ile hem nübüvvetten önce hem de sonra “Hakk’ın himayesi ile serfiraz”[2] bir kuldur.
  2. İkinci bir itiraf noktası da şu almalıdır: Evet her dem “Hakk’ın gözetiminde” olan bir kulun yine de küçük de olsa birkaç zelle yaşaması ancak Rabb’inin öyle murad buyurması ile mümkündür ve bir hikmete bir gayeye mebnidir. Öncelikle şayet O (sallâllahu aleyhi ve sellem) birkaç küçük zelle dahi yaşamasına müsaade edilmeyen bir Peygamber olsa idi insanlar nazarındaki örneklik misyonu ortadan kalkmış olacaktı. Çünkü küçük bir zelle dahi yaşamayan bir peygamberin insanlar tarafından örnek alınabilirliği ortadan kalkmış olacaktır. O yüzden O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) nübüvvetine zarar vermeden böyle küçük zellelerine müsaade olunması O’nun melek bir peygamber olduğu, dolayısıyla örnek alınamayacağı algısının önünü almak içindir. Böylece kendisini takip edecek olan insanlara zımnen şu husus anlatılmak istenmektedir. Evet, O da sizin gibi bir beşerdir. O melek bir peygamber değildir. O yüzden O, hayatı ile, yaşantısı ile, özü ve mayesi itibariyle sizden sizin için “en güzel örnektir”[3]. Müşriklerin “Allah bula bula bir insan mı seçip halka elçi olarak gönderdi”[4] itirazlarının arkasındaki gerçek niyete nigehban olan Cenâb-ı Hakk’ın O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) adeta örnekliğini nazara verir mahiyette “De ki: Eğer yeryüzünde salına salına gezinler melekler olsa idi biz onlara melek bir elçi gönderirdik”[5] buyurması bu hakikati teyid eder mahiyettedir.

Öte yandan her daim Hakk’ın himayesi ile serfiraz olan Rasûl-i Kibriya Efendimiz’in günahın zerresi karşısında dahi ortaya koyduğu bu hassas tutum, Hakk’ın himayesinde olmayan sair kulların günaha yaklaşımlarının nasıl olması gerektiğinin bir talimi (öğretmek) demek olduğundan, bu türden küçük zellelerin vukuuna müsaade olunmasının hikmeti daha ayrı bir derinlik kazanmaktadır.

O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) Rabbi’nin gözetiminde bir hayat yaşadığının daha başka örneklerini görmek isteyen, henüz nübüvvet gelmezden evvel farklı zamanlarda iki kez düğün seyretmek üzere yola çıktığı vakit ikisinde de yolda uyuyup kalmasında, Bedir esirleri ile alakalı ictihadları mevzuunda, Sevr Sultanlığındaki Hz. Ebu Bekir Efendimiz’i tesliye eden beyanlarında, Bedir de melekler ile te’yid olunmasında, zehirlenmek istenildiğinde bu haberin Cebrail (aleyhisselâm) aracılığıyla bildirilmesinde… olduğu gibi pek çok hadiseye bakabilirler.

Ya Hayatlarını O’nun Hayâsı Gölgesinde İdame Gayretinde Olanlar

Sevgililer Sevgilisi Efendimiz’in ruhunun ufkuna kanatlanmasının akabinde, ciğerparesi Hz. Fatıma Validemiz ahiret hazırlıklarıyla daha bir ciddiyetle ilgilenir olmuşlardı. Zira Sevgili Babası Hz. Resul Efendimiz’in ruhunun ufkuna kanatlanmadan evvel ona “Ehl-i beytimden bana ilk ulaşacak sen olacaksın” buyurmalarından aldığı mesajla artık her haliyle ukba yolcusu olduğunu belli ediyor, hazırlıklarını ebedi yurda göre yapıyordu. Fahr-i kâinat Efendimiz’in ruhunun ufkuna yükselmesinden altı ay kadar sonra Hz. Fatıma Validemiz rahatsızlanmışlardı. Bu sırada Hz. Ebu Bekir Efendimiz’in hanımı Esma (radıyallahu anha) onu ziyarete gelmişti. Konuşurlarken Hz. Fatıma Validemiz günlerdir içini kemiren hususu Hz. Esma’ya açmak istedi. Hz. Esma: “Ey Fatıma! Seni üzen şey nedir? Söyle de Ebû Bekir’i haberdar edeyim, bir çare bulsun” dedi. O hayâ, iffet ve edep timsali, o nezahet menbaı Anamız günlerdir gönlünü dilhun eden şeyi şöyle açıklayacaktır:

“Yâ Esma, beni günlerdir düşündüren şey, vefatımdan sonra üzerine konarak götürüleceğim tabutun şeklidir. Çünkü bu tabutlar dümdüz tahtadan ibarettir. Bu tabuta konan cesede, bir kilim örtülmekte ise de, cesede yapışan örtü mevtanın vücudunu belli ediyor. Bakanlar cesedin iriliğini, ufaklığını anlıyorlar. Benim cesedimin de namahreme böyle görülmesini istemiyorum. Kalbimi huzursuz eden, şimdiden üzüntüsünü çektiğim şey budur.”

Bunun üzerine Hz. Esma, Fatıma Validemizin müşkilini hal adına Habeşistan’da gördüğü bir tabut şeklinden şu şekilde bahsetmiştir.

“Yâ Fâtıma, biz Habeşistan’a hicret ettiğimizde, onların cenazelerini taşıdıkları tabutları gördüm. Dümdüz tahtaların üzerine çatı yapıp, bu çatının üzerine de hasır örtüyorlar ve böylece tabutun içinde bulunan cesedi başkaları görmüyor.”

Hz. Fatıma Annemiz bu şekliyle tabutu çok beğenmiş ve “Bunu çok beğendim, vasiyet ediyorum, beni taşıyacağınız tabutu böyle yapın ve kefene sarılı cesedimi, bakanların nazarından gizli tutun!” diye ricada bulunmuştur. Evet, o mübarek validemiz böyle bir tabutla babasına vasıl olacaktır fakat iş bununla da kalmamıştır.

Bir başka iffet abidesi Hz. Aişe annemiz Resulûllah’ın ciğerparesinin vefatı haberini almış ve pür telaş evine gitmiştir. Zira defin işlemlerinde bizzat bulunmak istiyordur. Ne var ki Hz. Esma, Aişe Validemizi kefenlenme işleminin yapıldığı yere almamıştır. Zira Hayâ Sultanı Annemiz cenazesi yıkanırken Hz. Esma’dan başka hiç kimsenin orada bulunmamasını da vasiyet etmiştir.

Hz. Aişe annemiz bu durumu babası Hz. Ebu Bekir Efendimiz’e bildirince Sıddık-ı Ekber şu sözlerle mukabelede bulunacaktır: “Kızım, onda o derece bir hayâ duygusu varmış ki, cesedine bile, velev ki kadın olsun, fazla gözün bakmasını istememiş ve cenazesini yıkaması için üvey annen Esmâ’dan başkasının içeri girmemesini de vasiyet etmiştir.”

İşte bir yanda iffet, haya, edep ve nezahet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa.. diğer yanda Müminlerin Annesi, Nezihlerin Sultanı, Ciğerpare-i Muhammed Hz. Fatımatü-z Zehra.

Evet, belki bizler Hz. Resulûllah gibi (sallâllahu aleyhi ve sellem) “ismet” ile serfiraz değiliz. Ama Cenâb-ı Hakk biz kullarını da ümitsiz bırakmamıştır: Bir kutsi hadiste şöyle buyurulur:

“…Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum…”[6]

Hukemadan bazıları edebi anlatırken: “Edep aklın suretidir!” derler.

Cenâb-ı Hak bu manada akıl ve idraklerimizi fetanet ile te’yid buyursun.

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Hayz, 76/77

[2]. Bkz. Tur suresi, 54/48

[3]. Ahzap suresi, 33/21

[4]. İsra Suresi, 17/94

[5]. İsra suresi, 17/95

[6]. Buhari, Rikak 38.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: AZABINA POSTACI KULLAR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Bir gün Hasan Basri Hazretleri’nin yanına biri gelir. “Filanca senin hakkında kötü söylüyor!” diye şikâyette bulunur. Hasan Basri hazretleri bunun üzerine “Sen onu nerede gördün?” diye sorar. Adam, “evinde gördüm” yanıtını verir. “Orada ne yapıyordun?” diye sorunca da adamın evinde misafir olduğunu ifade eder. Hazret bu sefer de, “Misafirlikte ne yediniz?” sualini yöneltir. O da büyük bir iştahla misafirlikte yediklerini anlatmaya başlar. Hasan Basri Hazretleri muhatabını sabırla dinler ve şu sözleriyle büyük bir ders verir ona:

“Ey mürüvvetten nasipsiz kişi! Bu kadar yemeği karnında sakladın da, bir sözü mü saklayamadın? Şayet doğru söylüyorsan benim de ona dört sözüm var. Birincisi, dilimle ondan şikâyet etmem. İkincisi, kalbimden ona kin duymam. Üçüncüsü, dünyalık sözlerle ona karşılık vermem. Dördüncüsü, kıyamette ona hasım olmam, hak talep etmem. Belki onsuz cennete girmem. Kalk ey fâsık, bu sözleri de ona götür! Zira söz getiren, söz götürücü olur!”

Evet, menkıbe, birilerinden kendisine laf taşınması gibi hadiseler karşısında, hususiyle inanan insanların takınması gerekli olan ideal tavrı ifade eden oldukça manidar bir menkıbedir. Hasan Basri hazretleri gibi Hakk’a kurbiyeti müsellem zatların bu türden hadiseler karşısında takınmış oldukları bu kemâl tavrında, başta onların insan-ı kâmil olmalarını görmek gerekse de, Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in bu mevzuda sakındıran, uyaran hadis-i şeriflerinin varlığının tesirini de göz ardı etmemek lazımdır.

Söz taşıma gibi (nemime) nice basit, önemsiz görülen günahlar vardır ki bunlar insanlar arasında fitneye, kırgınlıklara dargınlıklara sebebiyet verebildiği gibi insanın kendi ahireti yahut başka insanların ahiretleri adına çok üzücü neticelere badi olabilir. Bu önemsiz olarak vehmedilen günahlardan en önemli ikisini Nebiyy-i Zîşan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) İbn-i Abbas (radıyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle beyan buyurmaktadırlar:

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: مَرَّ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى قَبْرَيْنِ فَقَالَ:

«أَمَا إِنَّهُمَا لَيُعَذَّبَانِ وَمَا يُعَذَّبَانِ فِي كَبِيرٍ، أَمَّا أَحَدُهُمَا فَكَانَ يَمْشِي بِالنَّمِيمَةِ، وَأَمَّا الْآخَرُ فَكَانَ لَا يَسْتَتِرُ مِنْ بَوْلِهِ»، قَالَ فَدَعَا بِعَسِيبٍ رَطْبٍ فَشَقَّهُ بِاثْنَيْنِ ثُمَّ غَرَسَ عَلَى هَذَا وَاحِدًا وَعَلَى هَذَا وَاحِدًا ثُمَّ قَالَ: «لَعَلَّهُ أَنْ يُخَفَّفُ عَنْهُمَا مَا لَمْ يَيْبَسَا»

İbn-i Abbâs (radıyallahu anh) şöyle demektedir; Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki kabrin yanına uğradı ve “Dikkat edin, bunlar muhakkak azap görüyorlar. Hem de (kendilerince) büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar. Bunlardan biri kovculuk yapardı; diğeri de bevlinden korunmazdı.” buyurdular. Sonra yaş bir hurma dalı isteyerek onu ikiye yardı, birini birinin birini de diğerinin üzerine dikti ve “Umulur ki, bu dallar kurumadıkça onların azapları hafifletile.” buyurdular.[1]

***

Evet, öncelikle hadis-i şerif ile alakalı işaret edilen bu iki şahsın Müslüman olup olmadığı ihtimalini değerlendirmek yerinde olacaktır. Zira bu husus ulema arasında mevzubahis olmuş ve üzerinde farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Evvela nassların bize sunduğu veriler ışığında ifade edecek olursak, kabirde metfun bu iki zatın Müslüman oldukları kesindir denilebilir. Zira Ahmed İbni Hanbel hazretlerinin tahric ettiği Ebu Ümame hadisinde “Rasûlullah Efendimiz Bakı’ kabristanına uğradı ve ‘Bugün buraya kimi defnettiniz?’ diye sordu.” şeklinde bir kayıt mevcuttur. Bakı’ kabristanı bir Müslüman kabristanı olduğuna göre, buradan hareketle “kabirde metfun iki zat Müslümandı” denilebilir.

Öte yandan mevzumuza temel aldığımız hadis-i şerifi metin açısından bir kritiğe tabi tutacak olursak yine aynı kanaate varırız. Şöyle ki; öncelikle Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kabirde metfun iki zatın azap gördüklerini haber vermiş ve akabinde de onların bu azabı görmelerine sebep olan günahlarını “söz taşıma ve idrardan korunmama” şeklinde beyan buyurmuşlardır. Şayet kabirlerdeki zatlar iman etmemiş insanlardan olsalardı, onların azabının gerekçesi olarak söz taşıma ve idrardan korunmama gibi esasa ait olmayan şeyler değil de Allah’a iman etmemiş olmalarının nazara verilmiş olması gerekirdi. Zira iman gibi olmazsa olmaz bir şartın noksan olduğu bir yerde başka günahların zikrine hacet yoktur. İmansızlık en büyük ve en başta gelen azap sebebidir.

 Günahlarını Küçük-Basit-Önemsiz Görüyorlardı

Kendilerini bu elim azaba düçar kılan şeyler, önemsiz gördükleri, -tabiri caizse- “bundan da ne olacak ki” dedikleri amelleridir. Oysa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz bu tür günahları küçük görmeyi insanların helâkine bâdi olabilecek potansiyelde tehlikeli bir yaklaşım olarak beyan buyurmuşlardır. Ahmed bin. Hanbel hazretlerinin naklettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “Küçük görülen günahlardan sakının! Çünkü o (küçük günahlar) bir kimsede birikir de neticede onu helak eder!”[2] Yine zayıf olduğu yönünde kanaat ileri sürenler olsa da mana itibariyle doğru olan bir sözde لَا صَغِيرَةَ مَعَ الْإِصْرَارِ وَلَا كَبِيرَةَ مَعَ الِاسْتِغْفَارِ yani; “Israr, küçük görülen günahları büyük günahlar haline getirir, samimi bir tevbenin karşısında da hiçbir günah duramaz.” tespiti bu hususu beyan adına son derece hikmetli bir sözdür.

 Söz Taşıma (kovculuk) Kabir Azabı ve Cehenneme Girme Sebebidir

Evet, kovculuk yapan cennete giremez. Zira Rasûlullah Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Söz taşıyan cennete giremez!”[3] buyurmaktadırlar.

Lügavi mana itibariyle laf-söz taşıma, fitnecilik, fitçilik yapma gibi manalara gelen kovculuk; insani değerler açısından hoş karşılanmadığı gibi, İslami kıstaslar muvacehesinden günah kategorisinde değerlendirilen mezmum davranışlardandır. İmam Nevevi hazretleri bu mevzuda, “Kovculuk zarar vermek kastıyla sözü başkasına taşımaktır ki kabahatlerin en çirkinlerinden biridir.” diyor. Fakat İmam Kirmani, Nevevi hazretlerinin kovculuk ile alakalı getirdiği tanımlamaya şöyle itiraz etmektedir: “Fukahanın kaidesine göre bu söz doğru değildir. Çünkü fukaha; ‘büyük günah hadd-i şer’iyi icap eden suçtur’ derler. Hâlbuki kovculuk yapana had vurulmaz. Bununla beraber ‘kovculuk yapmakta ısrar etmek onu büyük günah yapar’ denilirse o başka. Çünkü küçük günahı ısrarla yapmanın hükmü büyük günahın hükmü gibidir. Yahut buradaki kebireden ıstılahi manası kastedilmemiştir.” demektedir.

Evet, bir başkasına yetiştirilen bir bilgi, velev ki doğru bile olsa, mümin basiretli davranmalı bu mevzuda ihtiyatı asla elden bırakmamalıdır. Zira menkıbede de anlatılmak istenen husus budur. Bir başkasının seninle alakalı nahoş şeyler ifade ettiği doğru olsa bile sen:

Onun seninle alakalı söylediği sözlerden şikâyet etmemelisin.

Onunla alakalı nahoş sözler söylememelisin.

Nahoş sözler sarf etmediğin gibi kalben buğz da etmemelisin.

Kıyamette de ona hasım olmayıp, herhangi bir hak da talep etmemelisin.

İşte bu dört esas, kâmil mümin olmanın gereği ve toplumsal huzurun en yanıltmaz teminatıdır. Zira gerçek mümin başkalarının yanlış ve hatalarına da üzülebilen, önemsiz gördüğü böyle günahlarla dahi Huzur-i İlahi’ye varmasın diye peygamberane bir şefkatle muamelede bulunandır. Aksi takdirde kötülüğün başka bir kötülükle bertaraf edilmesi mümkün değildir. Böyle bir davranış mürüvvet sahibi müminin şiarı da değildir. Zira asıl yiğitlik kötülüğe iyilikle muamelede bulunma cengâverliğidir.

Daha evvel, laf-söz taşıyıcılığı yaparak insanları birbirine düşürmek ve adavet tohumları ekmek suretiyle, insanlar arasındaki uhuvvet (kardeşlik) bağlarını zedeleme gibi pek çok vahim neticelerin müsebbibi olan insanların büyük günah işlediklerini ifade etmiştik. İşte toplumda huzurun bendine kasteden bu türden günahları irtikâp edenlerin cezası kabirde başlayıp cehenneme ulaşacaktır.

 Bevlden Sakınmama

Bevlden (idrar) sakınmamanın kabir azabını mucip büyük bir günah olmasının sebebini ise ulema; böyle bir hassasiyet eksikliğinin namazın batıl olmasını gerektirmesi ile izah etmektedirler. Zira namazın sıhhat şartlarından birisi de necasetten taharettir. Binaenaleyh bevlden sakınmama gibi bir günah ile necasetten taharet şartının yerine gelmediğine, necasetten taharetin olmadığı bir elbise ile de namazın kabul olmayacağına hükmetmek gerekmektedir. Namazları kabul olmamış bir kul olarak kabre girmenin de büyük günahlardan olması anlaşılabilir bir durumdur. Bu açıdan bevlden içtinap ve ihtiraz etmeme kabir azabını gerektirecek kadar büyük bir günah olarak kabul edilmiştir.

 Nokta-ı İltisak?

Son olarak laf-söz taşıyıcılığı ile bevlden sakınmama hususları arasında şöyle bir nokta-ı iltisak kurulabilir: “İşledikleri günahları ve hataları önemsemeyen, basite alan ve küçük gören çok insan vardır. Hadis-i şerifteki iki kişinin de bir anlamda, söz ile idrar damlacıkları arasında bir ilgi kurarak, ‘Bir iki söz değil mi, bir iki damlacık değil mi ne çıkar bundan’ anlayışı içinde davrananlardan olduklarına işaret edilmektedir. Hatasını küçük görme hâlet-i ruhiyesine Hz. Aişe validemize iftira edilmesi olayı dolayısıyla yüce kitabımızda şöyle işaret buyurulur: “Siz önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.”[4]

Hadis-i şeriften, kovculuk niyetiyle ağızdan çıkacak kelimelerin, ortalığı berbat etmek bakımından idrar damlacıklarına benzetildiği izlenimini edinmek mümkün gözükmektedir. Bu da bizi, nemîmenin (kovculuk) mutlaka korunulması, temizlenilmesi gereken bir pislik olduğu sonucuna götürür. ”[5]

Cenâb-ı Hak, kabrimizi bir azap yurduna döndürecek bu türden gafletlerimizden arındırsın bizleri!..

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Taharet 111

[2]. Ahmed b. Hanbel I, 402-403; V,331

[3]. Buhari, Edep, 50; Sahih-i Müslim, İman, 169-170.

[4]. Nur suresi, 24/15

[5]. Riyazussalihin Tercüme ve Şerhi, bkz. İlgili Hadis Şerhi

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MİSVAK ÖZELİNDE NEZAHET ANLAYIŞIMIZ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

سَاكَ kelimesi Arap dilinde “ovalamak” manasında olup “misvak” kelimesinin kendisinden türediği fiildir. Misvak; bu ovalama işinin kendisiyle yapıldığı, ağız ve diş temizliği nesnesidir. Erek ağacının hem köklerinden hem de dallarından elde edilebilen misvak; Fahr-i Kâinat Efendimiz’in diş ve ağız temizliği hususunda ısrarla tavsiye buyurdukları bir nezafet aracıdır.

“Kütüb-ü Sitte’nin ittifakla rivayet ettikleri ve arkasında kırka yakın sahabenin imzası bulunan, aynı zamanda manevi mütevatir kategorisinde olan bir hadislerinde, Allah Resulü”[1] (sallâllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadırlar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

«لَوْلَا أَنْ أَشُقَّ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ -وَفِي حَدِيثِ زُهَيْرٍ عَلَى أُمَّتِي- لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ»

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh), Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivayet etmektedir:

“Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.”[2]

***

Hadis-i şerifin ifade ettiklerinden anlaşılan husus; Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’ in misvak kullanmayı farz kılmamasına temel sebep, ümmetine bunun meşakkat verebileceği endişesidir. Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) böyle bir endişeleri olmamış olsa idi, namaz gibi, abdest gibi misvakın da ümmetine farz olacağı açıktır. “Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine aykırı düşecekti. Çünkü herkes her yerde misvak bulamayabilirdi”[3] Buradan hareketle de, misvakın farz olmamakla beraber, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in önemli sünnetlerinden olduğunu anlamak, zor olmasa gerek. Zira bir başka hadis-i şerifte Fahr-i Kâinat Efendimiz, “Misvak hakkında o kadar emir aldım ki bu konuda Kur’an’da bir âyet ineceğini zannettim.”[4] buyurmaktadırlar.

Hadis-i şerifin ifade ettiklerinden hareketle ifade etmek istediklerini okuduğumuzda şu manaları anlamak zor değildir: Evet, misvak kullanmak meşakkat endişesinden ötürü farz kılınmamıştır. Farz kılınmamış oluşuna bir endişenin sebep teşkil ettiği bir ameliye, aslında çok önemlidir. Zira Nezahet Sultanı Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerine göz ucuyla baksak misvakın O’nun hayatındaki yeri ve önemini zaten göreceğiz. Bu açıdan insanların en azından buldukları her fırsatta dişlerini misvaklamaları sünnete muvafık bir hayat yaşama gayretinin emarelerindendir.

Öte yandan bu yazıda temel mevzumuz misvak kullanmanın faydaları ve hikmetlerinden bahsederek, insan için ne denli ehemmiyet arz ettiğinin izahını yapmak değildir. Misvakın faydaları ile alakalı İslam dünyasında çok çeşitli kitaplar yazıldığı gibi batı dünyası ve bilim çevrelerinde de pek çok ilmi araştırmalar ve makaleler ortaya konmuştur. O yüzden bu hususun kendisi için ehemmiyet arz ettiği insanlar dipnotta[5] işaret edilen kaynaktan istifade edebilirler. Haddizatında misvaka dair bu faydalar bilinmese dahi inanan insanın misvaka ehemmiyet vermesi için bunu Efendimiz’in yapmış ve tavsiye buyurmuş olması kâfi gelmelidir. Bu mevzuda “O (sallâllahu aleyhi ve sellem) misvak kullanmayı tavsiye buyurmuşsa, bana düşen, onun faydasına ve sıhhat açısından yararlarına bile bakmadan, sırf O kullandı ve tavsiye buyurdu diye misvak kullanmaktır. O işi, elde edeceğim bir faydaya bağlamak da ne demek? O kullandı ise ben de kullanırım. Efendimiz bana dese ki takla atacaksın! Bu meselenin mantığı var mı? Aklım öyle inceliklere ermez benim. Senin mantık dediğin şey nedir ki? Mevlana Hazretleri demiyor mu, ‘Aklını Hazreti Muhammed’e kurban et.’ Ben de aklımı kurban ederim Efendim’ e ve O’nun emir ve tavsiyelerini yerine getiririm”[6] mülahazalarından gayrısı inanan insanda şık durmayacaktır.

Misvak Kullanalım! Ama “Nerede” ve “Nasıl”?

Misvak kullanmanın adabına dair genel bir literatür taraması yaptığımızda ele alınan hususların ne yazık ki, çoğunlukla, “misvakın kullanıma hazırlanışı, dil ve dişler üzerinde nasıl hareket ettirileceği” hususu ile sınırlı kaldığını görmekteyiz. Bu sebepten ötürü biz de misvak kullanımının “hangi ortamlarda yapılmasının uygun olacağı ve uygulamada dikkat edilmesi gerekli olan hususlar nelerdir” gibi soruları yazımıza temel almanın daha uygun olacağı kanaatine vardık.

İslam, Temizlik, Misvak ve Nezahet Anlayışımız

İslam dininde temizlik o denli önemlidir ki; o, en temel ibadeti olan namazın eda şartlarından olarak maddi ve manevi temizliği (abdest) olmazsa olmaz kabul etmiştir. Hatta bu dinin Mübelliği Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) de “temizlik imanın yarısıdır”[7] buyurarak bu hususun imanın yarısı ile eşdeğer olduğunu ifade buyurmuşlardır.

Temizliğe bu denli ehemmiyet veren Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) maddi temizliğin bir cüz’ü sayılan ağız ve diş temizliği hususuna da son derece önem atfetmişlerdir. Nezih hayat-ı seniyyeleri buna şahit olduğu gibi mübarek beyanları da bu hususun en büyük delilidir.

Ne var ki dinin özünde mündemiç olan o nezaket ve nezahet ruhunu tam manasıyla kavrayamayan bir kısım günümüz sığ Müslümanları, temizlik gibi zatında güzel ve matlup olan bir işi dahi insanlarda tiksinti hâsıl edecek bir formatta ortaya koymayı başarmış (!) ve değerleri itibariyle kendisini muhafazakâr olarak kabul eden insanları dahi bu sünnetin edasından uzaklaştırmışlardır. Evet, bir sünneti ihya etmek çok büyük bir hayır kapısıdır. Bununla birlikte böyle güzel ve önemli bir işin insanlar nazarında tiksinti uyaracak bir formatta ortaya konulmaması da inanan insanların temsil ettikleri değerler adına asla göz ardı edemeyecekleri önemli bir husustur. Şayet bir sünneti ihya etmekten anlaşılan, onu sadece kendi hayatımızda tatbik etmekten ibaret değilse -ki anlaşılması gerekli olan da bu değildir zaten- bu mevzuda hakiki manada bir ihyaya muvaffak olmak isteyen her insanın en az bu sünneti yerine getirmekteki hassasiyeti kadar yerine getiriliş keyfiyetinde de yani usulde de (metod) hassas olması kaçınılmazdır. Zira yaptığımız şey kadar nasıl yaptığımız da son derece önemlidir.

Bu açıdan, misvak kullanmak gibi temelde bir temizlik ameliyesi olan sünnetin ifasında birtakım hususlara dikkat etmek, inandığımız bu değerleri, kendi kadr u kıymetine halel getirmeyecek bir hassasiyette ortaya koymak, hem o değerin sebepler planında bânisi olan Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) memnuniyetleri, hem de değerlerimizin kabul görmesini umduğumuz kesimler tarafından kabulünü kolaylaştırma adına çok önemlidir.

Buradan hareketle, insanların gelip geçtiği bir cadde üzerinde, bir elinde misvak diğer elinde bir bardak su… Elindeki misvakı suya batırıp sonra da dişlere sürmenin, hemen sonrasında ise aynı suyla ağzı gargara yapıp sokağa dökmenin; bırakın dünya görüşü itibariyle kendisine uzak olan insanları, benzer dünya görüşüne sahip insanlarda dahi tiksinti hâsıl edeceği aşikârdır.

Otobüs, vapur gibi toplu taşıma araçlarında, insanların topluca hareket etmek durumunda olduğu mekânlarda birilerinin, dişlerini göstere göstere temizlemeye çalışmasının, bu da yetmiyormuş gibi ağzından çıkardığı misvakın ucunu sıkıp suyunu yere sızdırmasının ne Müslümanlıkla ne de insanın nezahet ve nezafet duygusuyla telif edilebilir bir yanı olmasa gerektir.

Öte yandan Buhari ve Müslim gibi muteber hadis kaynaklarında mevzu ile alakalı tahric edilen hadis-i şeriflere bakıldığında Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) misvakı -haşa- bu şekilde insanlarda tiksinti uyaracak şekilde kullandığınıa dair tek bir rivayet yoktur. Olması da mümkün değildir. Zira O üsve-i hasenedir. Zira O (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendi zatının tavzif buyurulduğu vazifeyi ifade sadedinde “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildiğini”[8] beyan buyurmaktadır.

İmam Kurtubi hazretleri de bu mevzuda varid olan hadis-i şerifleri izah sadedinde şu önemli hususlara temas etmektedir: “Misvakı mescidler gibi mahfillerde ve insanların huzurunda kullanmaktan ictinab etmek lazımdır. Zira Resulûllah’ın (sallâllahu aleyhi ve sellem) mescidlerde misvak kullandığına dair hiçbir rivayet varid olmamıştır. En nihayetinde misvaklama mevzuu bir takım kazuratların ve pisliklerin izalesi babından bir ameliyedir. Dolayısıyla ne mescidlerde ne de insanların önünde bunu yapmak uygun değildir. İnsanların önde gelenlerinin bulunduğu bir mecliste bunu yapmak ise mürüvvete yakışmayacak tavırlardandır.”

Müslim-i şerifte, bu mevzuda rivayet olunan hadis-i şerifler özelinde; zikri geçen rivayetler incelendiğinde daha farklı bir husus dikkatimizi çekmektedir. Mezkûr hadis-i şeriflerin hiçbirinde Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in misvaklamayı mübarek saadethanelerinin dışında yaptığına dair bir rivayet mevcut değildir. Müslim-i şerifteki rivayetlerin ilki, mevzumuza temel aldığımız hadis-i şeriftir ki mefhumu malumdur. Bu rivayetlerin ikincisi misvaklamayı saadethanelerinde yaptıklarını, üçüncüsü ve geri kalan rivayetlerin hemen hepsi ya mübarek hücrelerinde yaptıklarını ya da yine hücre-i saadetlerinde gece ibadetine kalktıklarında yaptıklarını ifade eder mahiyettedir. Hal böyle olunca toplu yaşam alanlarında yapılan ağız ve diş temizliklerinin kendi nezahet anlayışımız açısından bir dayanağı zaten olmadığı gibi nasslar açısından da bir temelinin olmadığı anlaşılmış olmaktadır.

Son olarak bazı kesimlerin hadis-i şerifte geçen عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ “her namaza başlarken” ifadesinden “her farz namaz”ı anlayabilecekleri ve buradan hareketle de mescidlerde misvak kullanmanın caiz olduğuna kani olabilecekleri ihtimaline binaen şu noktalara temas edilebilir: Bu ifadeden, her vaktin farz olan namazlarını anlamak doğru bir yaklaşım değildir. Zira Kurtubi hazretlerinin de ifade ettiği gibi Resulûllah Efendimiz’in nafile namazları mescidde kılmaları çok az vaki olmuştur. O (sallâllahu aleyhi ve sellem) namazların nafilelerinin neredeyse tamamını mübarek hücre-i saadetlerinde kılarlardı. Buradan hareketle de şu tespitte bulunmak zorlama bir yorum olmasa gerek: Resulûllah Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) nafile namazlarını hücre-i saadetlerinde kıldıkları için, tabii olarak namaz kılmaya mescidde değil hücre-i saadetlerinde başlamış olmaktaydılar. Yani Resulûllah Efendimiz misvakı mescidde değil saadethanelerinde yapmaktaydılar. Dolayısıyla hadis-i şerifte geçen bu ifadeden hareketle; Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) cemaatin önünde misvak kullandığına ve buradan hareketle de insanlar arasında misvak kullanmakta bir beis yoktur söylemine yol aramak, doğru bir yaklaşım gibi durmamaktadır. Allahualem!

Netice olarak biz Müslümanlar, Cenâb-ı Hak nezdinde güzel olan şeyleri, yerine getiriliş keyfiyetini nazar-ı itibara almaksızın, sadece yapmış olmakla, mükellefiyetlerimizden kurtulmuş olmamaktayız! Zira güzel olanı güzel bir şekilde ortaya koymak da bizlerin mükellefiyetleri cümlesindendir. Bu mükellefiyetin de ötesinde bir husus vardır denilecek olursa o da; güzeli güzel bir surette yansıtmanın, hal ve tavırları ile temsil noktasında bulunan biz müntesipleri üzerinde İslam’ın bir hakkı olduğudur.

Cenâb-ı Hak biz kullarını Nezaket ve Nezahet Sultanı O Zat’ın (sallâllahu aleyhi ve sellem) gölgesinde bir hayata muvaffak eylesin!

Sefa Salman

***

[1]. M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur 1

[2]. Sahih-i Müslim, Taharet 42

[3]. M. Fethullah Gülen, a.g.e.

[4]. Müsned-i Ahmed, I, 237, 307

[5]. Mustafa Kutbay, Sızıntı Dergisi, Mayıs 1993 sayısı.

[6]. M. Fethullah Gülen, Ümit Burcu

[7]. Sahihi Müslim, Taharet 1

[8]. Müsned-i Ahmed, 2/381

Haftanın Hadîs-i Şerifi: ABDESTLİ SADAKA MI?

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ مُصْعَبِ بْنِ سَعْدٍ، قَالَ: دَخَلَ عَبْدُ اللهِ بْنُ عُمَرَ عَلَى ابْنِ عَامِرٍ يَعُودُهُ وَهُوَ مَرِيضٌ  فَقَالَ: أَلَا تَدْعُو اللهَ لِي يَا ابْنَ عُمَرَ؟ قَالَ: إِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «لَا تُقْبَلُ صَلَاةٌ بِغَيْرِ طُهُورٍ وَلَا صَدَقَةٌ مِنْ غُلُولٍ»، وَكُنْتَ عَلَى الْبَصْرَةِ.

Mus’ab b. Sa’d (radıyallahu anh) şöyle nakletmektedir: Abdullah b. Ömer, İbni Âmir hasta iken dolaşıp yanına gitmiş. İbni Âmir: “Bana dua etmez misin Ya İbni Ömer!”demiş, İbni Ömer (radıyallahu anh) da “Ben Resulullâh (sallâllahu aleyhi ve sellem)’i ‘Hiç bir namaz taharetsiz kabul olunmaz; ganimetten aşırılan hiç bir maldan da sadaka kabul edilmez’ derken işittim. Hâlbuki sen Basra’da valilik yapmış bir adamsın!” cevabını vermiş.[1]

***

Hadis-i şerif; namaz kılmak için taharet ve abdestin farziyeti ve nezd-i ulûhiyette kabul görmesi için de tasadduk edilen malın hıyanetle elde edilmemiş bir mal olmasının zorunluluğu gibi, temelde iki hususa temas eden bir nastır. İmam Tirmizi, hadis-i şerifle alakalı; “Bu mevzuda varid olan hadislerin en sahih ve hasen olanı budur” demektedir.

Taharetsiz / Abdestsiz Namaz Olmaz

Ulema arasında namaz için abdestin farz olup olmadığı noktasında bir ihtilaf yoktur. Âlimlerin bu mevzuda farklı görüşlere kani oldukları husus ise; her bir namaz için ayrı ayrı abdest almanın farz olup olmadığı mevzuudur. Âlimlerden kimileri hadis-i şerifte geçen bu ifadeler; abdesti olsun olmasın namaz kılacak olan herkes için abdest almanın farz olduğunu ifade eder derken, kimileri de hadis-i şerifteki bu ifadenin yalnızca abdesti olmayanlar için abdestin farz olduğunu ifade ettiği şeklindedir.

Seleften bazıları her namaz için ayrı ayrı abdest alınmasının farziyetine kani olmuşlardır. Onların bu husustaki delilleri ise; “namaza kalkmak istediğiniz zaman yüzlerinizi yıkayın…”[2] ayet-i kerimesidir. Hadis-i şerifteki ifadenin her bir namaz için abdestin zorunluluğunu ifade etmediği kanaatinde olan diğer ulemadan kimileri bu ayetin daha sonra neshedildiğini söylemişlerdir. Her bir namaz için ayrı ayrı abdest almanın zorunlu olmadığına kani olan bir grup ulema ise ayet-i kerimedeki bu ifadenin farziyet değil de nedb (mendupluk) ifade ettiğini söylemişlerdir. Yine bununla birlikte başkaları ise “abdest, abdesti olmayan için farzdır. Daha başkaları ise bu husustaa abdesti varken abdest almak müstehaptır” demişlerdir. Daha sonra ehl-i fetvadan olan ulema da bu görüşe kail olmuşlar ve aradaki hilaf ortadan kalkmıştır. Hal böyle olunca Maide suresi 6. Ayet-i kerimenin “namaza kalktığınız zaman abdestiniz yoksa… abdest alın” şeklinde anlaşıldığı tebeyyün etmiştir.

Müslim şarihlerinden İmam Nevevi hazretleri ulemanın abdesti gerektiren hususlar noktasında ihtilaf ettikleri noktaları şöyle özetlemektedir:

“ 1- Abdest almak abdestsiz bulunulan her an kula farz olur.

2- Abdest almak sadece namaza kalkmak istenildiği zaman farz olur.

3- Abdest almak her iki sebeple de farz olur. Ulemamızca tercih edilen kavil budur. Su veya toprakla abdest almadan, namaz kılmanın haram olduğuna ümmetin uleması icma etmişlerdir. Bu hususta farz ve nafile namazlarla secde-i tilâvet, secde-i şükür ve cenaze namazları arasında hiç bir fark yoktur. Yalnız Şa’bî ile Muhammed b. Ceriri Taberî ‘nin cenaze namazını abdestsiz tecviz ettikleri riva­yet olunmuşsa da bu mezhep bâtıldır. Ulema bunun hilâfına icma etmiş­lerdir. Bir kimse özürsüz olarak kasten namazı abdestsiz kılsa bizim mezhebe ve cumhur-u ulemaya göre kâfir olmaz. Ebu Hanife (rahimehullah)’tan kâfir olduğuna dair bir rivayet vardır. Çünkü abdestsiz namaz kılmak namazla oynamaktır. Bizim delilimiz şudur: Kü­für itikattan doğar. Yani kişi abdestin farz olmadığını itikad ederse kâfir olur. Hâlbuki sözümüz itikadı sağlam olan kimsenin abdestsiz namaz kılması hususundadır. Bütün bunlar abdestsiz namaz kılan kimsenin özrü bulun­madığına göredir. Su veya toprak bulamamak gibi ciddi bir özrü bulunan bir kimse hakkında İmam Şafi (rahimehullah)’tan dört kavil vardır ki, bu dört kavlin her birini kendine mezhep edinenler olmuştur.

Bizim ulemamıza göre bu görüşlerin en sahihi; su veya toprak bulamayan kimsenin ab­destsiz haliyle namaz kılmasıdır. Sonra abdest almaya imkân bulursa namazını yeniden kılmak farz olur. İkinci görüşe göre; su veya toprak bulamayan kimseye abdestsiz namaz kılmak haramdır. Ona bilâhare su veya toprak bulduktan sonra abdest alarak namazını kaza etmek farzdır. Üçüncü görüşe göre; abdestsiz hali ile namaz kılmak müstehap; son­ra namazını kaza etmek farzdır. Dördüncü görüşe göre ise; abdestsiz haliyle namaz kılmak farzdır. Ka­zası lâzım değildir.

İmam Müzeni de bu dördüncü kavli ihtiyar etmiştir. Delil itibarı ile en kuvvetli olan kavil de budur. Abdest alamadığı halde namaz kılmasının farz oluşu Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in : ‘Ben size bir şey emrettim mi onu hemen yapabildiğiniz kadar ya­pın’ hadisidir. Kazasının farz oluşu yeni bir emre bağlıdır. Burada asıl olan böyle bir emrin yokluğudur. Yine İmam Müzeni diyor ki: ‘Vakit içinde kılınması emredilen ve bir nev-i kusurla kılınan her namazın kazası farz değildir.’ Allahualem. Abdestsiz namaz kılmak Hanefîlere gö­re de küfrü icap etmez. Bu hâl pis elbise ile namaz kılmaya yahut kıble­yi şaşırarak başka tarafa doğru namaza durmaya benzer. Çünkü bir farzın terkinden dolayı küfür lâzım gelmez. Fakat alay ve istihza için abdestsiz namaz kılan kâfir olur. Bu hüküm bütün ibadetlerde böyledir. Yani her hangi ibadetle alay etmek küfrü muciptir. Su ve toprak bulamayan kimse İmam Azam’a göre namazını kazaya bırakır. İmameyne gö­re, namazını kılanlar gibi yatıp kalkar sonra kaza eder. Maamafih İmam Âzam bu kavlinden İmameynin sözüne rücu etmiştir. İmam Ahmed’e göre su veya toprağı bulamayan kılarsa kazası lâzım gelmez. Kaza için ayrı delil lâzımdır.”[3]

Gulül (Hıyanet) Malından Sadaka Olmaz

Istılah manası bakımından gulül; “henüz taksim edilmemiş olan ganimet malından aşırmak suretiyle hıyanette bulunmak” demektir. Hadis şarihleri İbni Ömer (radıyallahu anh)’ın İbni Amir’e bu ifadelerle mukabelede bulunmasını ona yaptığı bir ihtar olarak yorumlamışlardır. Zira İbni Amir hazretleri belli bir dönem Basra’da valilik yapmıştır. Bu açıdan İbni Ömer hazretlerinin ifadeleri; “sen Basra’da valilik yaptın. Binaenaleyh gulülden ve kul hakkı yemekten hâli değilsin. Bu sıfatta olan bir kimsenin duası ise kabul edilmez. Nitekim namaz da zekât da ancak kendini günahtan koruyanlardan kabul edilir”[4] demek olmaktadır.

İmam Nevevi hazretleri hadis-i şerifteki bu ifadelerle alakalı şu hususlara temas etmektedir: “İbni Ömer’in maksadı —Allahualem— İbni Âmiri tevbeye teşvik etmek, dine muhalif olan şeyleri yapmamasını tembihte bulunmaktır. O, bu sözü ile fasıklara yapılan duanın kat’i surette fayda vermeyeceğini kastetmemiştir. Zira Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) ile selef-i salihin ve onların halefleri, küffar ile müminlerin günahkârlarına hidayet vermesi için Allah’a dua edegelmişlerdir”[5] demektedir.

Bir başka Müslim şarihi Übbî hazretleri ise; “ Öyle zannediyorum ki İbni Ömer (radıyallahu anh)’ın görüşü bu yöndedir. Yani o (radıyallahu anh) Allah’ın emirlerine muhalefet etmekle âsi olanlara dua etmeyi caiz görmez. Aksi takdirde onlara dua etmek caizdir. Bilindiği gibi İbni Ömer (radıyallahu anh) din mevzuunda son derece hassastır. İbni Amir’in bir zamanlar Basra’da vali bulunduğunu söylemesi, oranın gulül yeri olduğuna ta’rizdir. Nitekim hadisin bazı tariklerinde, ona: ‘Sen Basra’da valiydin. Hiç zannetmem ki oradan bir şey almamış olasın’ dediği de rivayet olunur. Haram maldan sadaka vermek de ganimetten aşırılan maldan sadaka vermek gibidir”

Übbi hazretleri haram maldan verilen sadakaların insana bir faydasının olmayacağı hususunda bir menkıbe de anlatır: Halife Harun Reşid’in zevcesi ve oğlu Emin’in annesi Zübeyde binti Ebi Ca’feri’l Mansur çokça sadaka vermek, köprüler yaptır­mak, fisebilillah (Allah yolunda) ordu teçhiz etmek gibi hayır hasenatı seven bir kadındı. Mansur b. Ammâr diyor ki: Bir gün harem-i Şerifte uyuyordum. Rüya görmüşüm. Baktım ki bir kadına yakışmayan bir tarzda yürüyor. Kendisine, “bu yerde böyle yürümekten utanmıyor musun, sen kimsin?” dedim.

— Zübeyde’yim, cevabını verdi.

— Harun Reşidin zevcesi ve halifeler kızı mı?

— Yere batsın o halifeler. Mansur da kim oluyor. Vallahi ben Aden’­de bir çoban olmaya bundan çok daha razıyım.

— Niçin böyle söylüyorsun? Sen bunca sadakalar verir bunca hay­rat yaptırırdın.

— Onların hepsi tarumar oldu. Vallahi mizanımdan iyilik adına bir danenin dahi uçarak asıl sahibinin mizanına gittiğini gözümle gördüm. Eğer Allah Teâlâ bana iki hasletim sebebiyle hayır ihsan etmeseydi bugün halim yamandı.

— Nedir o iki haslet?

— Emir, evlâdımı kucağımda kesti. Ben buna sabrettim. Allah’ta bana sevap ihsan etti. Bir defa da elim Reşidin elinde tavaf ediyorduk. Bir de baktım bir kadıncağız yetimlerinin rızkı peşinde çabalayıp duru­yor. Hemen yüzüğümü parmağımdan çıkararak o yetimlere tasadduk ettim. Bu yüzük bana dedelerimden kalma mirastı. Ve kırk “bin dirhem kıymetindeydi. Bundan dolayı da Allah bana sevap ihsan etti. Ben Allah’ın indinde evlât ölümüne sabırla ve bu yetimlere verdiğim sadakadan be­nim için daha faydalı bir şey göremedim dedi.

Evet, menkıbe gerçekten vaki olmuş mudur orası bilinmez ve zaten menkıbelerde bu da aranmaz. Ne var ki ifade edilmek istenen husus son derece önemli.

Ya Bugün?

Bugün bir takım insanların, yetim malından apardıkları, mazlumun elinden kopardıkları, devlet kasasından aşırdıkları, tahsisat-ı mestureden hortumladıkları paralardan birazını, sırf irtikâp ettikleri suçların amme nazarında kendi aleyhlerine bir suçlamaya dönüşmemesi adına, hayır kurumları inşa ediliyor algısı oluşturmaya yönelik sarf etmeleri, kendileri lehlerine beyhude bir uğraştır. Zira insanın insanlığına en büyük hakaret kendisini ve kalbindeki niyetini dahi yaratan Rabbisi’ni kandırabileceği küstahlığı ve zehabına kapılmasıdır. Hayatı dünyadan ibaret gören körler için bunun dünyada muvakkat da olsa bir dönüşümü vardır. Zira düşünmeyi, hadiselerin arka planlarına vakıf olmayı bir yük telakki eden toplumları yönetmek için poz vermek yeterlidir. Bu açıdan dostlar alışverişte görsün kabilinden bir takım popülist söylem ve eylemlerin halk nazarında bir geri dönüşümü olması normaldir. Ama şöyle ya da böyle ahiretin varlığına inanan bir insanın da bu gayri meşru yollarla da olsa yaptığını zannettiği hasenatın kendisini ahirette iflasa götürmekten başka bir işe yaramayacağını bilmesi lazımdır.

Unutmamak lazım ki abdestsiz namaz olmadığı gibi abdesti (tahareti-temizliği) olmayan maldan yapılan hiçbir hasenat da kabul olmaz.

Ve yine unutmamak lazım ki din, kara para aklama gibi pespaye bir amacın aracı haline getirilemeyecek derecede amaçlar üstü bir nizamdır.

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Taharet, 2

[2]. Maide suresi, 5/6

[3]. İmam Nevevi, Minhac, bkz. İlgili hadis şerhi.

[4]. Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davutoğlu

[5]. İmam Nevevi, Minhac, bkz. İlgili hadis şerhi.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: NEFİS PAZARI

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Hz. Ali (radıyallahu anh)’ın meşhur bir sözü vardır: “Okuduklarınız hak; ne var ki okuduğunuz şeye yüklediğiniz mana yanlış!” Bu söz zamanı defnedecek rasanette olup, aynı zamanda bir insanlık marazının da tespiti demektir. Bu söz aynı zamanda, dinin sahasından olsun olmasın farketmez; herhangi bir metni, anlatılmak istenen manaya muvafık düşecek şekilde anlayabilmenin belli bir takım kurallarının olması zaruretinin remzi gibidir adeta. Zira bir sistem çerçevesinde yapılmayan okumalarda okunan tek bir metinden, okuyan insan sayısınca anlam çıkarımlarının yapılabildiği ehlince malumdur ki bu, ifade edilmek istenen hususa bir takım önyargı yahut önbilgilerin giydirilmesi demektir. Bu açıdan okunan şeylerin canına okumamak adına okumaların kalitesinin artırılmasının kaçınılmazlığı, dil üstadlarını okuyanlara müstakim bir okuma yolculuğunu temin edecek bir takım yol işaretleri koymaya sevk etmiştir. Bu işaretlerin en önemlilerinden birisi de “mutlak zikir, kemaline masruftur” kaidesidir. Ne demektir bu ifade?

Şayet okunan bir metinde cümleyi oluşturan ögeleri mana açısından; zahiri yahut işari olarak takyid eden bir unsur yok ise cümleyi teşkil eden her bir kelimenin kendisinde mündemiç olan en kapsamlı mana ile ifade olunduğunun kabul edilmesi demektir. Bir örnek verecek olursak: Herhangi bir cümlede “Allah Resulü” ifadesi geçiyor ve cümleyi oluşturan unsurlar arasında Cenâb-ı Hakk’ın hangi Resulü’nün kastedildiğini çağrıştıran bir işaret bir emare de bulunmuyorsa bu ifadeden kast olunan Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallâllahu aleyhi ve sellem). Allah’ın elçisi olma vazifesiyle muvazzaf kılınan yalnızca Fahr-i Kâinat Efendimiz olmasa da Risalet vazifesini mahiyet-i asliyesine en muvafık düşecek şekilde temsil eden İki Cihan Serveri Efendimiz’dir (sallâllahu aleyhi ve sellem). Bu açıdan metinde Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem)’den başka bir Resul’ün kastedildiğine dair bir emarenin bulunmadığı durumlarda anlaşılması gerekli olan Kamer-i Münir Efendimiz’dir (sallâllahu aleyhi ve sellem). Zira “Allah Resulü” denildiğinde mutlak manada kast olunan O’dur. Bunun gibi pek çok misal ile mevzuyu örneklendirmek mümkün fakat asıl temas etmek istediğimiz mevzu bu olmadığından bu örnekle iktifa etmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz.

İşte birazdan izahını yapmaya çalışacağımız hadis-i şerifte ifade olunan hususlara da bu açıdan bakmak; hadis-i şeriften murad olunan manaya uygun düşen bir anlamanın önde gelen şartlarındandır.


عَنْ أَبِي مَالِكٍ الْأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
«الطُّهُورُ شَطْرُ الْإِيمَانِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَأُ الْمِيزَانَ، وَسُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَآَنِ – أَوْ تَمْلَأُ – مَا بَيْنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَالصَّلَاةُ نُورٌ، وَالصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ وَالصَّبْرُ ضِيَاءٌ، وَالْقُرْآنُ حُجَّةٌ لَكَ أَوْ عَلَيْكَ، كُلُّ النَّاسِ يَغْدُو فَبَايِعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهَا أَوْ مُوبِقُهَا»

Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el-Eş’arî radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah duası mizânı, sübhânellah ve elhamdülillah sözleri ise yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır. Kur’an senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar; kimi onu âzâd kimi de helâk eder.”
***

​Hadis-i şerifi balâda ifade edilmeye çalışılan kaide çerçevesinde okumaya tabi tutarsak:

Tuhur / Temizlik İmanın Yarısıdır

​“Tuhûr, (yani, maddî temizlik ve tevbe, istiğfar, münâcât, murâkabe, muhasebe ve ubûdiyetle gerçekleştirilecek mânevî temizlik) imanın yarısıdır.” M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “tuhur” kelimesine yüklemiş olduğu manadan da anlaşılacağı üzere bu lafız sadece bedeni temizliğin kastedildiği bir kelime değildir. Aksine bu lafız hem maddi hem de manevi temizlik manasını muhtevi bir lafızdır. Zaten hadis-i şerifin farklı versiyonlarında da “tuhur” lafzı yerine “vudû” lafzının da varlığı, bu ifade ile sadece bedeni kazuratlardan arınmanın kastedilmediğini anlama bakımından oldukça manidardır. Zira abdest yalnızca bedeni kirlerden arınma ameliyesi değildir. O aynı zamanda duygu ve düşüncelere sirayet eden, Cenâb-ı Hakk’ın matmahı nazarı olan kalbe sızan kirleri de oradan söküp atarak namaza ruhen bir hazırlıktır. Bu zaviyeden bakılınca kişinin maddi temizliğe riayet etmesi, dininin direği olan namazının ve diğer pek çok ibadetin temelini teşkil eder. Manevî temizlik diyebileceğimiz temizlik ise; tevbe, istiğfar, münâcât, murâkabe, muhasebe ve ubûdiyetle gerçekleştirilecek mânevî temizliktir ki bu da imanın yarısı veya tamamlayıcısı mesabesindedir.

Elhamdülillah Duası ve Sübhanallah Tesbihi Yerle Gök Arasını Doldurur

​Elhamdülillah duası ve sübhanallah tesbihinin çok büyük neticelerinin olacağının ifade edildiği bu cümleler ile anlatılmak istenen husus, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de muhtelif sadedlerde geçen “Rabbini hamd ile tesbih et” ayet-i kerimeleri mazmununda yaşanmış bir hayatın göz aydınlatan neticelerindendir.

Hamd; Cenâb-ı Hakk’ı bütün kemal sıfatları ile övmek medheylemek demektir. Bu zaviyeden hamd kelimesi muazzam bir tevhid nişanesidir.

Tesbih ise; Her şeyin Var Eden’i olan O Yüce Zat’ı (celle celâluhu) bütün ef’al, evsaf, esma ve zatı ile tesbih ü takdis etmektir. “Cenâb-ı Hakk’a ait evsâf-ı âliye içinde acz, naks ve kusur ihtiva eden hiçbir sıfat yoktur. Bundan dolayı da sıfât-ı sübhaniyenin hepsine ‘sıfât-ı kemaliye’ denegelmiştir. Bu itibarla, Allah’a (celle celâluhu) inanma demek, şanına lâyık kemal sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Kibriyâ’ya inanma demektir.” İşte “Sübhansın Allah’ım” demek böyle bir manayı muhtevidir. Hal böyle olunca Elhamdülillah ve sübhanallah kelimelerinin yerle gök arasını dolduracak bir hayra medar olması dinin kabul ettiği, aklın da itiraz edemeyeceği bir husustur.

Namaz Nurdur

M. Hocaefendi’nin ifade buyurdukları gibi “namazlaşarak” kılınan bir namaz insanın hem cemalinde hem kalbinde hem de karanlık dehlizlerle dolu dünya yolunda önünü aydınlatan bir kandildir adeta. Namazın hakkını vererek kılan insanların cemalinde, adı konulamayan, tarifi tam olarak yapılamayan öyle detaylar belirir ki -Merhum N. Fazıl’ın ifadesinden mülhem- görünce hemen Allah’ı hatırlarsınız gayri ihtiyari. Zira ibadetiyle dahi o tevhid kaleminin en parlak satırlarından biri gibidir.

Öte yandan bu nur sadece çehrelerinde parlayan bir ışık olarak da kalmaz. Ayet-i kerime’de de buyrulduğu gibi “nûrları önlerini aydınlatan” nurdan insanlar olurlar. Bu nur ile -buna basiret yahut firaset de denilebilir- yollarına serpiştirilen dikenleri görüp temkin ve teenni endeksli bir hayat ile serfiraz kılındıkları gibi ışık ve nurlarının gücü nispetinde etraflarını da aydınlatır, karanlıkta el yordamı ile yolunu bulmaya çalışan şaşkınlara delil ve rehber olurlar.
​O yüzden ne nefsin ne de şeytanın girdilerine fırsat vermeden, namazın iklimine girerek eda edilen bir namaz muzaaf bir kazanma ameliyesidir.

Sadaka Bürhandır

Bürhan lügat açısından; kuvvetli delil, kanıt, ispat demektir. Sadaka ise hem zekât hem de bilumum hayır ve hasenat manasını muhtevi cami bir kelimedir. Cenâb-ı Hakk’ın “Dini yalan sayanı gördün mü? O, yetimi iter-kakar ve asla fakir-fukaranın doyurulmasını teşvik etmez” buyurduğu ayet-i kerimede dini inkâr edenlerin vasıflarından birisi olarak da hayır ve hasenatı menetmelerini göstermesi, hakiki manada sadaka yahut iyilik nev’inden her şeyin din duygusundan neş’et ettiğini göstermesi açısından son derece önemlidir. Hal böyle olunca “ sadaka ne için bürhandır?” sorusu cevabını bulmuş olmaktadır. Sadaka; mahşerde kulun imanına bir bürhandır.

Sabır Ziyadır

Sabır; çölde tadı acı olan bir bitkinin adıdır. Bu bitkinin mahiyetinden hareketle de sıkıntı, hüzün, elem ve keder; kısacası insanı gamgin eden her acıya katlanmanın adına da sabır denegelmiştir. Ziya ise; ışığı kendisinden olan varlıklarda var olan bir hususiyet iken; nur ışığını başkasından alıp yansıtan varlıklar için kullanılır. Cenâb-ı Hakk’ın ayet-i kerimede “Güneşi ziyâlı, ayı nurlu kılan… Allah’tır” beyan-I sübhanisi bunun en büyük delilidir. Zira ay bizzat ısı ve ışık kaynağı değil güneşten aldığı ışığı yansıtan bir cisimdir.

Ayet-i kerime zaviyesinden bir okuma yapacak olursak diyebiliriz ki; sabır, müminin öz sermayesidir. Sabır; müminin içindeki dinamizmin asıl kaynağıdır. Sabır; musibetlere giriftar olan beşerin özündeki ışığı ortaya çıkaran ona gerçek kapasite ve potansiyelini gösteren bir fıtrat deşifrecisidir. Nasıl ki toprağı işleme adına toprağın bağrına giren paslı demir iş bitiminde parlak bir hal almıştır aynen öyle de sabır, kulu musibetlere karşı adeta idmanlı hale getiren, devası kendisinde katlanılması gerekli olan bir dert gibidir. “Sabır, yücelme ve fazilete ermenin mühim bir esası ve iradenin zaferidir. O olmadan, ne ruhu inkişaf ettirmekten, ne de yücelip benliğin sırlarına ermekten bahsedilemez. Sabır, fıtratın sinesinde cereyan eden armoninin, insan tarafından sezilmesi, kavranması ve taklit edilmesidir. Varlık âleminde her şey, ama her şey sabırlı bir bekleyiş, bitmeyen bir azim ve direnişle, hedefine doğru adım adımdır. Acele etmeden, fıtratta cari kanunları gözeterek ve yön-yol değiştirmeden… Neticeleri itibariyle hem dünya hem de ahireti aydınlatan bir ziya… Sabır.

Kur’an ya Lehinde ya da Aleyhinde Delildir

“Kur’an’ın lehte veya aleyhte hüccet olması açık bir husustur. Okuyup gereğiyle amel edene Kur’an lehte hüccettir, onu okumayıp mucibiyle amel etmeyeni, onu mehcur bırakanı Hz. Peygamber de (sallâllahu aleyhi ve sellem) şikâyet edecektir. Şu halde amellerin mizanı sırasında, aykırı amelde bulunanların değerlendirilmesinde Kur’an aleyhte bir hüccet olacaktır.” Yani Hak ve batılı birbirinden tefrik etmek doğruyu yanlıştan ayırmak istiyorsan Kur’an tek ölçüdür. Zira ahirette amel sandukanda getirdiğin şeyler onun kıstaslarına sunulacak ve ona muvafık olan ameller ve muhalif olan ameller böylelikle birbirinden tefrik edilecektir. Sonuç itibariyle Kur’an lehte veyahut aleyhte bir delil olmuş olacaktır.

Nefis Pazarı

Kişinin sabaha erip nefsini satması şöyle açıklanmıştır: “Herkes kendi kendine bir şeyler yapar. Kimisi nefsini Allah’a satar, yani onu ibadete harcar ve mukabilinde ateşten kurtarır. Kimisi de şeytana ve hevaya ve onlara uymaya satar ve helak eder.

Şu halde günlük hayatı yaşayıp da nefsini bu iki yoldan birine satmayan yoktur: Eğer Allah’a satılmamış, hayırla geçirilmemişse şeytan ve heva yolunda bad-ı heva harcanmış demektir. Hayatın Allah’a satılması, şuurlu taatte, hayırda geçirilmesi demektir. Bu şuuru kaybeder, otomat veya insiyaki bir tarzda cereyana bırakırsak şeytan yoluna gitme tehlikesi büyük ihtimaldir. Resûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem) bu tehlikeye dikkat çekmektedir. Şuurla şeytan yolunu tercih edenler hakkında bir şey söylemeye zaten gerek yok.”

Unutmamalı! “Başkalarına karşı zafer kazanan kuvvetli, nefsine karşı zafer kazanan ise kudretlidir.”

Sefa Salman

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: HESAPSIZ CENNET Mİ?

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ مُحَمَّدٍ، يَعْنِي ابْنَ سِيرِينَ، قَالَ: حَدَّثَنِي عِمْرَانُ، قَالَ: قَالَ نَبِيُّ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مِنْ أُمَّتِي سَبْعُونَ أَلْفًا بِغَيْرِ حِسَابٍ»، قَالُوا: وَمَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللهِ؟ قَالَ: «هُمُ الَّذِينَ لَا يَكْتَوُونَ وَلَا يَسْتَرْقُونَ، وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ» ، فَقَامَ عُكَّاشَةُ، فَقَالَ: ادْعُ اللهَ أَنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ، قَالَ: «أَنْتَ مِنْهُمْ»، قَالَ: فَقَامَ رَجُلٌ، فَقَالَ: يَا نَبِيَّ اللهِ، ادْعُ اللهِ أَنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ، قَالَ: «سَبَقَكَ بِهَا عُكَّاشَةُ»

Hz. İmran (radıyallahu anh) Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in bir defasında şöyle buyurduklarını rivayet etmektedir:

Nebiyyullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ümmetimden yetmiş bin kişi hesaba çekilmeksizin cennete girecektir” buyurdular. Ashab, “Kimdir onlar ey Allah’ın Resulü?” dediler. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Onlar vücutlarını (kızgın demirle) dağlamayanlar; efsun yapma­yanlar ve sadece Rabbilerine tevekkül edenlerdir” buyurdular. Bunun üzerine Ukkâşe ayağa kalkarak: “Allah’a dua et de beni de onlardan eylesin” dedi. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Sen onlardansın”  buyurdular. Arkasından bir zat kalkarak, “Ya Nebiyyallah! Allah’a dua et de beni de onlardan eylesin» dedi. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu hususta Ukkaşe seni geçti.” buyurdular.[1]

***

               Hadis-i şerifin idraklerimize sunduğu ilk husus bütün insanlığı yaratan Allah’ın (celle celâluhu) ahirette Muhammed ümmetine (sallâllahu aleyhi ve sellem) hususi bir teveccüh, ikram ve ihsanda bulunacağıdır. Zira hiçbir peygambere (bize ulaşan sahih kaynaklar açısından) “ümmetinden şu kadar kişi sorgu-sual olmaksızın cennete girecektir” şeklinde bir beşaret verilmiş değildir. Hatta Allah’ın (celle celâluhu) o en sevgili kullarından olan Peygamberlerden (aleyhimüsselâm) öyleleri vardır ki, değil ümmetinden yetmiş bin kişilik bir kısmın sorgu ve sual görmeksizin cennete gitmesi, “kendisine inanan insanların toplam sayısı dahi ikiyi ya da üçü geçmemiştir.”[2] Bu zaviyeden bakılınca, hadis-i şerifin hem Fahr-i Âlem Efendimiz’e hem de O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) ümmetine ne denli bir ikram ve ihsan beşareti olduğu zannediyoruz daha net bir şekilde anlaşılacaktır.

               Öte yandan bazı ulema hadis-i şerifte ifade buyrulan hesapsız, azapsız cennete gideceklerin sayısının ifade buyrulandan daha fazla olacağı kanaatlerinden hareketle yetmiş bin lafzına itiraz etmek istemişlerdir. Sair ulema ise bu hususta yetmiş bin lafzının kesretten kinaye; yani bu “yetmiş bin” lafzının cennete gireceklerin çokluğunu ifade sadedinde tercih edilmiş olma ihtimalini nazara vermişlerdir. “Nitekim lisanımızda da: ‘Bunu sana yüz defa söyledim’ denilirse, bundan; ‘sana çok defalar söyledim’  manası kastedilir. Yüz adedinin kendisi murad değildir.”[3] Bununla birlikte Müslim-i şerifte aynı babın farklı hadislerinde bu sayının yedi yüz bin[4] olduğu başka kaynaklarda ise bu yetmiş binin her neferi ile birlikte yetmiş bin kişi daha gireceği bildirilmektedir. Hal böyle olunca sayının azlığı ile alakalı hadis-i şerif üzerinde bir şüphe bulutu hâsıl etmenin yeri yoktur. Kaldı ki yalnızca bu açıdan hadis-i şerifin sıhhati noktasında bir tenkit yürütmek ilmi olmadığı gibi kulluk şuuru ile de bağdaşmamaktadır. İlmi değildir zira bu sayının ilmi açıdan izahı mümkündür ve ifade edilmiştir. Kulluk şuuru ile bağdaşmamaktadır, zira bu Cenâb-ı Hakk’ın taht-ı tasarrufunda olan bir mevzudur. Bu alan kulun kendi düşüncelerini infaz edebileceği bir alan değildir. Cehennemden kurtulma noktasında hayırlı amellerimize dahi bel bağlamanın beyhude olduğu gerçeği göz önünde dururken Cenâb-ı Hakk’ın tamamen rahmeti, fazl u keremi, ikram ve ihsanı olarak bu kadar Müslümanı cennetiyle sevindirecek olması kula kâfi gelmeli ve o mezkûr zümre içerisinde olabilme adına dua ve niyaz ile rahmeti Rahman’a iltica etmelidir. Bundan öte her söz, sadece hadden efzun bir beyan olarak kulun günah hanesine kaydolunacaktır.

               Diğer taraftan Hz. Ukkaşe (radıyallahu anh)’ın duasının kabul olunup diğer zatın duasının kabul olunmaması ile alakalı genel olarak şu görüşler ileri sürülmektedir:

               Kadı Iyaz hazretleri; “İkinci zatın Hz. Ukkâşe (radıyallahu anh)’ın derecesinde ve cennete sorusuz sualsiz gi­recek evsafta olmadığı söyleniyor. Hatta münafık olduğunu bile söyle­yenler var. Onun için Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendisine ihtimalli bir cevap vermiş ve “sen onlardan değilsin” diye tasrihi doğru bulmamıştır. Çünkü Pey­gamber (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in güzel ahlâkı buna mânidir. Bazıları Ukkaşe (radıyallahu anh)’ın hakkındaki duasının kabul edileceği Rasulullah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’e vahiy ile bildirilmiştir. Öteki için vahiy gel­memiştir diyorlar” demektedir.

               Hâtib el-Bağdadi hazretleri de; ikinci zatın Sa’d b. Ubâde (radıyallahu anh) olduğunu rivayet etmiştir. “Bu rivayet sahih ise o zât hakkında münafık diyenlerin sözü batıl olur. Fakat o zâtın Sa’d b. Ubâde olması ihtimalden uzak görülmüş; Sâ’d b. Umara ola­bileceği ihtimali üzerinde durulmuştur. Bu takdirde hadisi nakleden, tashif yapmış demektir.”[5]

               Nevevi hazretleri: “Doğrusu ve muhtar olan da budur” diyor. İbnü’l Cevzi ise: “Bana öyle geliyor ki Ukkâşe ricasını hulûs-i kalb ile yapmış ve kabul edilmiştir. Ötekinin ise, sözü kesmek için müracaat etmiş olması muhtemeldir. Çünkü Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)  ona da evet cevabını verse şüphesiz ki; üçüncü, dördüncü zevat kalkarak aynı şeyi isterler dileklerin sonu gelmezdi. Bittabi herkes sorgusuz sualsiz cennete girmeyi hak edemez” demiştir.

               Süheylî hazretleri de: “Bana öyle geliyor ki; o saat bir icabet saati imiş. İkinci zat Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in duasını o saat geçtikten sonra istemiş olacak” diyor.

               Bir diğer zaviyeden de “ سَبَقَكَ fiilinden hareketle şunu söylemek mümkündür: Bu fiil mana itibariyle öne geçti, sebkat etti demektir. Yani fiil burada sadece Hz. Ukkaşe (radıyallahu anh)’ın bu mevzuda bir sebkatini ifade ediyor olabilir. Nitekim hadis-i şerifteki بِهَا kaydı da bu manayı destekler mahiyettedir. Bu durumda mana ise; Ukkaşe de sen de arş-ı kemalatı ihraz etme noktasında aynısınız, ne var ki Ukkaşe bu hususta seni geçti.”[6]

               Bir diğer husus da Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) döneminde dahi dağlamanın bir tedavi yöntemi olarak kullanıldığı biliniyor olmasına rağmen bu hadis-i şerifte zemmedilmiş olmasının sebepleri mevzuudur. Sair hadis-i şeriflerden hareketle, dağlamanın bir tedavi yöntemi olarak kullanıldığı zahir olmasına rağmen mezkûr hadis-i şerifte bir demirle vücudu dağlamanın (zımnen) yasak edilmiş olmasını Hattabi hazretleri şu şekilde izah etmektedir:

  • Peygamber’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) dağlama yoluyla tedaviyi yasaklamasının bir sebebi de cahiliye araplannın, “Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde bulunsanız yine ölüm sizi bulur”[7] kaziyye-i ilâhiyesine aykırı olarak, ölüm ve kalımı Allah’ın irade ve kazasına değil de tamamen maddî sebeplere bağlamaları ve dağlamanın ölüme karşı kesin bir çare olabileceğine dair inançlarıydı. Halbuki bütün tedavi yöntemleri kesin sonuç almak için yeterli ve mutlak sebep değil, ancak şifa için Allah’ın izni ve iradesi dâhilinde birer vasıtadan ibarettir. Hz. Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) işte bu sözü geçen yanlış inançla kendisine başvurulan dağlama ile tedavi yolunu yasaklamıştı.
  • Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) bu tedavi yolunu yasaklamasının diğer bir sebebi de onların daha hastalık gelmeden önce hastalıktan korunmak maksadıyla kendilerini dağlamayı bir adet haline getirmiş olmalarıydı. Oysa zaruret olmadan vücudu dağlattırmak mekruhtur. Bir ihtimal uğruna böylesine tehlikeli bir tedavi yolunu göze almanın yanlışlığını açıklamak icap ediyordu. İşte Hz. Peygamber’in dağlama ile ilgili olarak getirdiği yasağın bir sebebi de bu idi.

 Temas edilmesi elzem son bir husus ise; (cahiliye inancı çerçevesinde) yarayı dağlamanın yanı sıra, sihir, büyü, üfürük ve efsunlama gibi işlerle meşgul olmanın da nehyedilmiş olması mevzuudur. Zira bu iki hususun da gelip cem olduğu nokta, tevhidi zedeleyen işlerden olmalarıdır. İslamiyet’te üfürükçülük nev’inden işlerle meşgul olmak, bunlardan medet ummak ve birilerine bu mevzuda başvuru da bulunmak haramdır, büyük günahlardandır. Zira (cahiliye inancı çerçevesinde) yapılan dağlamaların da, sihir ve büyü türünden şeylerin de insanı sürüklediği uçurum, kişilerin zamanla kendilerinde yahut ortaya koydukları işlerde bir tesiri hakiki vehmetmeleri ve ilerleyen süreçlerde de kendilerinde fevkalbeşer özellikler bulunduğu zehabına kapılmalarıdır. Böyle bir inancın da, her şeyin var edeninin yalnızca Cenâb-ı Hak olduğu hakikatine ve dolayısıyla da tevhid inancına münafi olduğu zahirdir. Bu manadan hareketle esbaba terettüp eden şey; aklın nazarında perdedarı dest-i kudret olmaktan fazlası değildir. O yüzden muttaki kulların mümeyyiz vasfı, esbaba tesir-i hakiki vermeksizin onlara ittiba mevzuunda tekâsül göstermemeleridir.

تَوَكَّلْ عَلَى الرَّحْمٰنِ فِي الْأَمْرِ كُلِّه      فَمَا خَابَ حَقًّا مَنْ عَلَيْهِ تَوَكَّلَا

وَكُـنْ وَاثِقًا بِاللهِ وَاصْبِرْ لِحُكْمِه        تَفُزْ بِـاللهِ تَرْجُوهُ مِنْهُ تَفَضُّلَا[8]

Sefa Salman

***

[1]. Sahih-i Müslim, İman, 371.

[2]. M. Fethullah Gülen, Yaşatma İdeali

[3]. Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu

[4]. Sahih-i Müslim, İman, 373.

[5]. Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu

[6]. M. Fethullah Gülen, Hadis Müzakere Dersleri

[7]. Nisa suresi, 4/78

[8]. Her işinde sadece ve sadece Allah’a tevekkül ol –ki O’na tevekkül eden asla kaybetmez–, Allah’a güven, O’na itimat içinde bulun ve senin hakkındaki hüküm ve kazasına da sabret; zira O’ndan beklediğin şeyleri, ancak, yine O’nun ihsanı olarak elde edebilirsin.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: DÜNYADAN EBEDE BİR DOSTLUK

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Statiğine hedonist ve makyavelist fırsatçılıkların sızma yaptığı dostluklar, yakınlıklar çoğu zaman birbirine nefret salyaları atan gruplar yahut klikler doğurmaktadır. Zira dostluk (velâ) öyle önemli ve öyle yüksek bir binadır ki zeminine sızmış en küçük bir dünyevi menfaate tahammülü yoktur ve böyle bir bina da asla güven vadedici olamayacaktır. O yüzden dostluk (velâ); zevklerin, hazların, kişisel çıkar ve menfaatlerin uyuşması neticesinde hâsıl olan bir yakınlık bir ünsiyet değildir. Hakiki dostluk; temelinde, kolonlarında ve harcında aşkın hakikatler olan ve bu aşkın hakikatlerden neş’et eden ahlaki değerleri ihya etme gayesi etrafında bir araya gelen samimi insanlar arasında tesis olunan yakınlıktır. Bunun dışındaki bütün yakınlıklar izafidir, nisbîdir, konjonktüreldir. Bu sebeple, insanı yarı yolda bırakmayacak dostluklar; gerçek neticesi ancak ahirette alınabilecek olan bir takım hedefleri realize etmeye kendini adamış insanlar arasında tesis olunabilir. Ancak böyle bir yakınlığın tarafı olabilen insanlar “gerçek dostlara sahibim” deme hakkına sahiptir. Bu şartlar çerçevesinde kurulmuş yakınlıkların toplumda ki karşılığı “salih müminler zümresi”, aşkın bir varlık olarak ise “Allah’tır” (celle celâluhu).

​Cenâb-ı Hak, ayeti kerimede فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ… buyurmak suretiyle Yüce Zat’ının, Cibril-i Emin’in ve salih müminlerin Habib-i Ekrem’inin dostları olduklarını ifade buyurmaktadır.
​Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz de Amr İbnü-l As (radıyallahu anh)’tan mervi bir hadis-i şeriflerinde gerçek dostlarını şöyle beyan buyurmaktadırlar:

عَنْ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ، قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ جِهَارًا غَيْرَ سِرٍّ، يَقُولُ:
«أَلَا إِنَّ آلَ أَبِي، يَعْنِي فُلَانًا، لَيْسُوا لِي بِأَوْلِيَاءَ، إِنَّمَا وَلِيِّيَ اللهُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ»

Amr İbnü-l As şöyle nakletmektedir: Resulullâh (sallâllahu aleyhi ve sellem)’i gizli değil açıkça şöyle buyururlarken işittim: “Dikkat edin! Ebu… oğulları (yani, Ebu filân oğulları) benim velilerim (dostlarım) değildirler. Benim velim (dostum) ancak Allah ve müminlerin salihleridir.”
***

​Bu hadis-i şerif Buhari’de “Kitabu-l Edep”te tahric olunmuştur. Hadis-i şerifin Buhari’deki versiyonunda lafız “âl-i ebî fulan” şeklinde sarahaten zikredilmişse de Müslim-i şerifteki mezkûr versiyonda sadece “âl-i Ebî” şeklinde zikredilmiş ve “ya’ni fulan” lafzı takdiri olarak ifade olunmuştur. Kadî Iyâz hazretleri bu ifade ile Hakem b. Ebî Âs’ın kastedildiğini söylemiştir.

​İbn-i Tîn ‘in nakline göre bu sözden murad; Resulullâh (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in akrabasından Müslüman olmayanlardır. Binaenaleyh bu söz, küllü itlâk cüz’ü murad kabilinden mecaz-ı mürsel olur.
​Kurtûbî hazretlerine göre bu hadisin ifade etmeyi murad buyurduğu husus; yakın akraba dahi olsa mümin ile kâfirin arasındaki vilâyetin kesildiğini anlatmaktır.

​Tıybi hazretlerine göre hadis-i şerifin manası; “Ben hiç bir kimseye akrabalık sebebi ile muvâlât ve dostlukta bulunmam. Ben ancak Allah’ı severim. Çünkü O’nun kulları üzerine vacip olan bir hakkı vardır. Salih müminleri de Allah rızası için severim. Sevdiklerime iman ve salâhlarından dolayı muvâlât eylerim. Bu hususta akrabam olup olmamaları mevzubahis değildir. Şu kadar var ki; akrabamın akrabalık haklarına da riayet eylerim.” şeklindedir.

​Öte yandan Muhammed Fuad Abdülbaki hazretleri de hadis-i şerifteki يَعْنِي فُلَانًا ifadesinde tasrihe gidilmemesini, ravilerin gerek kendileri gerek bu ifadeden kastolunan kişiler gerekse de başkaları aleyhine mefsedete sebebiyet verme endişesi olduğuyla izah etmekte ve bu sebeple kinayeli bir üslubun tercih edilmiş olabileceğini ifade etmektedir. “Benim dostum Allah ve müminlerin salihleridir” ifadesinden kast olunan mananın ise; “Nesepçe bana yakın olmasa da salih olan her mümin, benim dostumdur. Nesepçe bana yakın olduğu halde salih olmayan kimseler ise benim dostum değillerdir” demek olduğunu ifade etmektedir.

​“Müminlerin salihleri” ifadesinden kim yahut kimlerin kast olunmuş olabileceği hususu ulema beyninde ihtilaflıdır: Bu hususta öne çıkan yaklaşımlardan bazıları ise şu şekildedir:
1- Taberî’nin İmam Katade hazretlerinden rivayetine göre bunlardan murad, Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem)’dir.
2- İbn-i Ebî Hatîm’in Süddi’den rivayetine göre murad, sahabe-i kiramdır.
3- Yine İbn-i Ebi Hatim’in Dahhâk ‘tan rivayetine göre, mü’minlerin salihleridir.
4- Yine İbn-i Ebi Hatim’in Hasan-ı Basrî hazretlerinden rivayetine göre, Hz. Ebu Bekr, Ömer ve Osman (radıyallahu anhüm ecmain) hazerâtıdır.
5- Taberî’nin İbn-i Mes’ud hazretlerinden merfu’ olarak tahriç ettiği bir rivayete göre Ebu Bekr ile Ömer (radıyallahu anhüma)’dır. Fakat bu hadisin senedinde zaaf vardır.
6- İbn-i Ebi Hatim’in sahih bir senetle Sa’id b. Cübeyr’den tahric ettiği bir rivayete göre yalnız Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’tır.
7- Kurtubi hazretlerinin Müseyyeb b. Şerik ‘ten rivayetine göre hassaten Ebu Bekr (radıyallahu anh)’tır.
8- İbn-i Ebi Hatim ‘in hazreti Mücahit ‘ten rivayetine göre yalnız Hz. Ali (radıyallahu anh)’tır.

Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in, dostları olarak görmedikleri kimselerin isimlerini sarahatle bildirmemelerini, öte yandan “müminlerin salihleri” ifadesinden murad olunanları da mutlak olarak bırakmalarını, isim ve şahıslara takılmamamız gerektiğine, daha ziyade vasıflara odaklanmamızın lüzumuna bir işaret olarak okumak yerinde olacaktır. Zira “salih müminler” ifadesi dahi başlı başına böyle bir okumanın doğru bir okuma olduğuna delildir.

Hadis-i şerif gerçek dostluğun üzerinde hayat bulup filizleneceği toprağı; iman cevherli fazilet toprağı olarak tarif etmektedir. Zira yukarıda da kısmen temas edildiği gibi temelinde imandan neş’et eden bir takım değerleri realize etme gayesi bulunmayan dostluklar, yakınlıklar izafidir, konjonktüreldir. Ömrü ise gayenin ömrü ile eşdeğerdedir.

​Öte yandan hadis-i şerifi gerçek dostlukların tesisinde dikkat edilmesi gerekli olan genel bir disiplin olarak kabul edersek şöyle bir okumada da mahzur olmasa gerek. İmandan kaynaklanan fazilet sahibi salih kulların, birbirlerinin mevlası olması, diğer dünyevi menfaatlerle tesis olunan yakınlıklara nazaran en uzun ömürlü dostluktur. Ne var ki; mahşer meydanında, hesap ve mizanda o günün dehşetinden dünya hayatları boyunca aynı ulvi gayeyi realize etme hedefiyle dost olanlar dahi birbirini hatırlayamayacaklardır. Zira o gün herkes kendi derdine düşecektir. İşte o gün kulların velayetinden istimdat edeceği tek bir Mevlâ kalacaktır ki O da Allah’tır (celle celâluhu).

Bu sebeple bizler her ne kadar ulvi gayelerin tahakkuku adına dostluklar tesis etsek de ahiretimiz adına sadece bunlara umut bağlamamalıyız. Zira orada dostluğu umulacak tek aşkın Varlık Mevlay-ı Mütealdir (celle celâluhu). Merhum Necip Fazıl, bu durumu ifade sadedinde söylediğine yorumladığım bir sözünde; “Kalacak kim var ki dost tomarından? O var sana daha yakın şah damarından!” demektedir. Yani sönmez, solmaz ve zeval görmez bir dostluk varsa o da O’nun (celle celâluhu) dostluğudur.

“Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim.” ufkunda pervaz edenlerden olabilmek duasıyla.

Sefa Salman

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: İYİLİK İMANLA MUTEBERDİR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Ebu Zübeyr Abdullah b. Cüd‘ân b. Amr el-Kureşî. Câhiliye devrinde mazlumları koruyan, zenginliği ve cömertliği ile tanınan Kureyşli. Teym b. Mürre kabilesine mensup olup Hz. Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) babasının amcazadesidir. Babası Cüd‘ân b. Amr, annesi Su‘dâ bint Uveyc b. Sa‘d’dır. Gençliğinde başına buyruk biri olan Abdullah b. Cüd‘ân çeşitli cinayetler işlediği için babasını ve kabilesini kendi adına devamlı diyet ödemek mecburiyetinde bırakır. Sonunda kabilesiyle birlikte babası da oğlunu reddeder ve artık onu himaye etmeyeceğini, diyet borçlarını da ödemeyeceğini ilân eder. Abdullah b. Cüd‘ân daha sonra kervanlarla ticaret yapmaya başlar; esir ve köle ticaretiyle de meşgul olarak büyük bir servete kavuşur. Ficar savaşlarında kendi hesabına yüz askeri teçhiz ederek aynı zamanda Kureyş kabilesinin kumandanlığını yapar. Yaşlandıkça cömertliği artar, birçok köle ve cariyeyi azat edip yardımlarda bulunur. Meşhur sahâbî Suheyb-i Rûmî de onun kölelerindendir.

Abdullah b. Cüd‘ân’ı Cahiliye döneminde büyük bir şöhrete ulaştıran asıl hadise, Hilfü’l-fudûl antlaşmasıdır. Zulme uğrayanların haklarını zalimlerden alıncaya kadar mücadele etmek üzere yemin edenlerin katıldığı ve Fahr-i Kâinat Efendimiz’in de hazır bulunduğu bu antlaşmayı, Abdullah b. Cüd‘ân ile Zübeyr b. Abdülmuttalib düzenler. Hilfü’l-fudûl ile büyük bir itibar kazanan Abdullah, yalnız Mekkeliler’i değil, Arap Yarımadası’nın muhtelif yerlerinden hac, umre veya ticaret maksadıyla Mekke’ye gelenleri de himayesine alır, onların silâh ve eşyalarını muhafaza ederdi. Ayrıca onun herkese açık sofrası, bol ikramları ve hediye dağıtması gibi üstün hasletleri, başta Ümeyye b. Ebi’s-Salt olmak üzere, bazı şairlerin kasidelerine konu teşkil etmiş ve bu durum Mekkeliler arasında da itibar kazanmasına yol açmıştır.

Bazı eserlerde ise İbni Cüd’an’ın böylesi bir serveti nasıl elde ettiği ile alakalı şöyle bir menkıbe de anlatılır: İşlediği cinayetler, ettiği kötülükler sebebi ile ailesi ve kavmi kendisini dışlayınca intihar etmeyi düşünerek dağ yollarında dolaşırken dağda bir mağara görür. İçinde bir yılan olur da beni öldürür korkusu ile mağarayı tetkik eder; fakat bir şey göremeyince içeriye girmeye karar verir ve girer. Birde ne görsün karşısında büyük bir yılan! Gözleri kandil gibi pırıl pırıl yanıyor! Yılanın onun üzerine hücum edeceğini zannedip can havliyle yılandan sıyrılıp kurtulur. Fakat daha sonra bu yılanın hakiki değil yapma olduğunu anlar ve yılanı eline alır. Bakar ki; yılan altından yapma gözleri de yakuttur! Derhal yılanın başını kırarak yakutları çıkarır. Sonra mağaranın içindeki başka bir odaya girer. Orada bir sedir üzerine uzanmış öyle uzun ve büyük bir takım cesetler görür ki bunları görünce hayretler içerisinde kalır. Zira gördükleri ömründe görmediği cesamette büyük insanlardır. Cesetlerin başlarının ucunda gümüşten mamul bir levha olduğunu görür. Levhayı okuyunca; anlar ki bu cesetler Cürhüm kabilesinin eski krallarıdır. Zamanla üzerlerindeki elbiseler o kadar eskimiştir ki dokunur dokunmaz dağılmaktadırlar. Gümüş levhada:

“Ben Nüfeyl b. Abrîiddar’ım, Hûd Aleyhisselâm’ın torunlarındanım. Beş yüz sene yaşadım, servet ve şan şeref uğrunda dünyanın her tarafını dolaştım. Ama bunlar beni ölümden kurtaramadı.” ibaresi ile bazı beyitler yazılıdır. Odanın ortasında altın, yakut, inci ve zebercetten müteşekkil bir yığın görür. O yığından alabildiği kadar alır ve mağarayı güzelce belleyerek taşlarla kapadıktan sonra oradan ayrılır. Aldığı kıymetli mallardan babasına gönderir ve babası da kendisini affeder. Bulduğu defineden fakir fukarayı doyurur, muhtelif ihsanlarda bulunur. Bir rivayette öyle büyük yiyecek kaplar yaptırmıştır ki oradan geçen bir misafir devesinin üzerinden inmeden o kaplardan karnını doyurabiliyordur.”[1] Abdullah b. Cüd‘ân’ın nübüvvetten 10 yıl kadar önce öldüğü tahmin edilmektedir.

Hz. Aişe Validemiz (radıyallahu anha), onun sahip olduğu bu hasletlerin ahirette kendisine bir fayda sağlayıp sağlamayacağını Resulullah Efendimiz’e sormuş, Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem)’de şöyle buyurmuşlardır:

عَنْ عَائِشَةَ قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ، ابْنُ جُدْعَانَ كَانَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ يَصِلُ الرَّحِمَ، وَيُطْعِمُ الْمِسْكِينَ، فَهَلْ ذَاكَ نَافِعُهُ؟ قَالَ:

لَا يَنْفَعُهُ، إِنَّهُ لَمْ يَقُلْ يَوْمًا: رَبِّ اغْفِرْ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ

Hz. Aişe (radıyallahu anha) anlatıyor:

Bir gün Allah Resulü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) “ Ya Rasûlallah! İbn-i Cüd’an cahiliyede sıla-i rahimi gözetir, fakiri fukarayı yedirirdi. Bu güzel hasletlerinin ahirette kendisine bir faydası olur mu?” diye sormuştum. Allah Resulü de, “Hayır! Çünkü o bir kez olsun, ‘Rabbim, kıyamet gününde günahlarımı affet!’ dememiştir.” şeklinde cevap vermişti.[2]

***

Hadis-i şerif kâfir olarak ölen bir kimsenin sıla-ı rahim yapmasının ve yahut fakirleri doyurmak gibi hayır hasenatının ahirette kendisine hiçbir fayda vermeyeceğini bildirmektedir. İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Çünkü o hiç bir gün: Ya Rabbi! Kıyamet gününde benim günahları­mı mağfiret buyur, dememiştir” sözünün manası da budur. “Yani bu adam kıyamete inanmamıştır. Kıyamete imanı olmayan bir adama ise; dünyada yaptığı hayır hasenatın hiç bir faydası yoktur.”[3]

Cenâb-ı Hak ayet-i kerimede: “Kim iman (esaslarını) inkâr ederse o kimsenin ameli boşa gider”[4] buyurmaktadır. Yine bir başka ayet-i kerimede Allah (celle celâluhu) iman etmeyenlerin amellerini fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle ve seraba benzetmektedir: “Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların işleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. (Dünyada) kazandıkları hiçbir şeyin (ahirette) yararını görmezler. İşte bu derin sapıklıktır.”[5]

Mevzu ile alakalı Kadı İyaz hazretleri: “Kâfirlere amellerinin fayda vermeyeceğine, bunlardan dolayı sevap görmeyeceklerine azaplarının da hafifletilmeyeceğine icma-ı ümmet mün’akıt olmuştur. Lâkin suçlarına göre küffarın azapları birbirinden şiddetli olacaktır” demektedir.

Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şefaati sayesinde Ebu Talib’in azabının hafifletilmesine gelince, yine Kadı İyaz hazretleri: “Bu tahfif, onun Resululah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i koruduğu ve ona yardım ettiği için mükâfat olarak değil Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hatırı içindir. Küffara azap tahfifi yoktur. Yalnız onların birbirlerine nispetle bazılarının azabı hafiftir.” demektedir.

Bediüzzaman Hazretleri “İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat değildir”[6] derken öyle zannediyoruz ki aynı hususu nazara vermektedir. Zira bu ifadede İslamiyet’in amelin mukabilinde kullanıldığı kabul edilecek olursa imandan neş’et etmeyen bir İslam’ın, yani amelin de insanın kurtuluşuna vesile olamayacağı aşikârdır. “Öte yandan salih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olması gerekmektedir. Nitekim Kuşeyrî’nin de kaydettiği gibi; itikadî bir meselede işarî tefsirden daha çok kelâm veya ahkâmı da anlatan bir tefsir kaynak gösterilse çok güzel olur.[7] ‘Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa…’ ayetlerinde ‘inanmış olarak’[8] ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan salih amelin bir faydası olmamaktadır.

Hatta bir amelin, salih olabilmesi için, imana bağlı olarak yapılması gerekir. İmandan kaynaklanmayan bir amelin kabul edilmemesi kadar tabiî bir şey olamaz. Belli bir gaye ve belli bir düşünceden ortaya çıkan herhangi bir amel, ancak Allah katında iman sayesinde makbul olabilir. Zaten ayetler de, imanın, salih amelden önce gelmesinde, salih amelin imandan kaynaklandığına ve amelin kabul edilebilmesi için imanın şart olduğuna bir işaret vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır, şerden korur ve salih amel imanla itibar kazanır.”[9]

Unutmamak gereklidir ki; amelsiz cennete gitmek mümkün olduğu halde imansız cennete gitmek mümkün değildir.

Mevla (celle celâluhu) ! Nezdinde muteber olan amellere sevk eylesin biz kullarını!

Sefa Salman

 

[1]. İbn Hişâm, es-Sîre, İbn Sa‘d, et-Tabakatü’l-kübrâ

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 365

[3]. Müslim Şerhi, Ahmed Davudoğlu

[4]. Maide suresi, 5/5

[5]. İbrahim suresi 14/18

[6]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Dokuzuncu Mektup

[7]. el-Kuşeyrî, Ebu’l-Kâsım AbdülKerîm İbn Hevâzin, Letâifu’l-İşârât

[8]. Nahl, 16/97; Mü’min, 40/40.

[9]. Yeni Ümit Dergisi, Mehmet Soysaldı

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: ATEŞ VE MERDAN (!)

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

İnsanı yanlış olandan vazgeçirme hususunda, kadimden bu yana uygulanagelen iki temel metot vardır. Bu metotlardan ilki; tehlikeyi nazara verme[1], sakındırma ve uyarma diyebileceğimiz (inzar); ikincisi ise, müjdeleme manasında (tebşir)’dir. İnsanı var ve terbiye eden Rabb tealâ, kulunu yasakladığı şeylerden uzak tutma ve emrettiği şeyler adına onu harekete geçirmede müessir dinamikleri farklı farklı yaratmıştır. Bu manada insan fıtratını en saf ve en olduğu şekliyle aksettiren küçük çocukların hayatlarına sarf-ı nazar etmemiz yeterli olacaktır. Zira her çocuğun, kendisini yanlış olandan uzak tutabilecek, aynı zamanda karakterini de domine eden baskın bir tabiatı vardır. Bu tabiat kimi çocukta sakındırma şeklinde, kimilerinde ise müjdeleme suretinde varlık göstermektedir. Kimi çocuk “şu şu yanlışları yaparsan şu cezayı veririm sana” gibi uyarı eksenli ikazlardan, kimisi de “şu şu güzel şeyleri yaparsan” yahut “şu yanlışlardan uzak durursan sana çok güzel hediyeler vs.” gibi müjde eksenli terğiplerden etkilenir. “Bazıları imrendiricilikle harekete geçmeye daha meyyal olurlar; bazıları da içlerindeki akıbet endişesinden dolayı sakındırma metoduyla hayırlı işlere daha bir sarılırlar.”[2] Yani kimilerinin fıtrat kumaşı tehlikeleri nazara verme metodunun daha müessir olduğu bir iple dokunmuştur, kimilerinde ise bu kumaşın hammaddesi müjdedir.

Hal böyle olunca; insan fıtratı göz ardı edilmeksizin tatbik edilmesi düşünülen bir tebliğ metodunda “inzar- sakındırma” metodunun sözünün geçtiği alanın ıskalanmaması lazımdır. Zira “dinî emir ve yasakları tebliğ etmek” insanları etkileyecek tarzda vahyi anlatmak demektir. İnzarın anlamı bu noktada ortaya çıkar. Esasen dinî davetin ilâhî gerçekleri anlatma ve insanları uyarıp harekete geçirme şeklinde ifade edilebilecek iki yönü vardır. İnzar bunların ikincisini oluşturmaktadır. Çünkü insanları harekete geçiren arzu veya korku faktörleridir. Kişinin motivasyonunda beşerî ihtiyaç, istek, özlem ve ideallere cevap veren veya korku, endişe ve gerilime yol açan hedeflerin uyarıcı etkisi vardır. İnzar, kişide korku uyandırarak onun dinin hedeflerine uygun davranışlara yönelmesini amaçlayan davet yöntemidir. Ancak bu tek başına değil, insan tabiatındaki arzu ve isteklere hitap etmek suretiyle dinî ilgi uyandırmayı amaçlayan özendirme (tebşir) ile birlikte kullanılır. Uyarma ve müjdeleme bütün peygamberlerin kullandığı iki davet metodudur (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Mu’cem, “bşr”, “nźr” md.leri). Kur’an’da tebşir ve inzar genelde birlikte zikredilmekle beraber inzar kökünden gelen kelimelerin daha fazla oluşu dikkat çekicidir. Ancak bunu, ilâhî rahmetin gazabını geçtiğine ve her şeyi kuşattığına ilişkin müjdeleri, ayrıca cennet tasvirlerinin cehennem tasvirinden daha çok olduğu hususunu dikkate alarak değerlendirmek gerekir. İnkârcıların çok olmasına bağlı olarak inzarın da fazla tekrarlanması tabii karşılanmalıdır. İslâm davetinde korku ve uyarma yöntemine bu derece ağırlık verilmesi âlimlerce iki yönden ele alınarak açıklanmıştır. Bunlardan biri, korkunun insanı harekete geçirmedeki rolünün daha fazla oluşudur. Fahreddin er-Razi hazretlerinin belirttiğine göre bir işin yapılmasını veya terkedilmesini sağlamakta uyarma ve korkutmanın etkisi müjdelemenin etkisinden daha güçlüdür. Çünkü insan menfaat sağlamaktan çok zararı defetmek için çaba harcar (Mefâtîĥu’l-ġayb, II, 42). Dolayısıyla inzar hedefe ulaşma imkânını daha çabuk sağlar. Ancak inzârın sürekli olması gerekir, aksi takdirde iş‘ar (bildirme) mahiyeti kazanır (Kurtubî, I, 184). İkincisi de davete muhatap olan insanların özellikleriyle ilgilidir. İslâm öncesi Arap toplumunun büyük çoğunluğu inanç, zihniyet ve davranış bakımından son derece olumsuz niteliklere sahipti. Bundan dolayı davetin ilk dönemlerinden itibaren İslâm’a karşı büyük bir direniş gösterdi. Sağduyularını büyük ölçüde yitirmiş ve kalpleri katılaşıp âdeta taş kesilmiş (el-Bakara 2/74; ez-Zümer 39/22) insanların vicdanlarında bir sarsıntı meydana getirerek dikkatlerini çekmek için inzârdan daha etkili bir metot yoktur.”[3]

Bu minvalde Fahr-i Kâinat Efendimiz’den (sallâllahu aleyhi ve sellem) şerefsudur olan inzar eksenli bir beyanda şöyle buyrulmaktadır:

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

 «إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ النَّارِ عَذَابًا يَنْتَعِلُ بِنَعْلَيْنِ مِنْ نَارٍ، يَغْلِي دِمَاغُهُ مِنْ حَرَارَةِ نَعْلَيْهِ»

Ebu Said el-Hudri (radıyallahu anh) Resulullah Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduklarını rivayet etmektedir:

“Muhakkak cehennemliklerin en az azap göreni ateşten iki nalın giyecek (ve o) nalınlarının hararetinden dimağı(beyni) kaynayacaktır.”[4]

Yukarıda da kısmen ifade edilmeye çalışıldığı gibi doğru olana çağırma hususunda insanların fıtratları dahi uyarma ve sakındırma metodunu tebliğin vazgeçilmezlerinden kılmaktadır. “İnsanları hep iyiliklerin peşinde bulunacakları bir koridorda yol almaya, ömür boyu imanın lezzetini duyacakları bir atmosferde yaşamaya ve ufukta da her zaman Cennet’in tüllendiğine şahit olmaya imrendirmek; keza, sonu felakete çıkan bir dehlizde yürümekten onları alıkoymak, o dehlizin giriş kapıları sayılan günahlara karşı içlerinde tiksinti hâsıl etmek ve şayet o boğucu havadan uzak kalmazlarsa ebedî hüsrana uğrayabileceklerini onlara hatırlatmak lazımdır.”[5]

Bu hadis-i şerif de mühlikata karşı uyarma yönü ağır basan bir hadis-i şeriftir. Ve hiç şüphesiz böylesi bir azaba maruz kalmanın korkusu, kendisini kötü olandan koruma hususunda tehlikeyi nazara verme metodunun daha müessir olduğu kullar üzerinde dehşetler hâsıl edecek bir manayı muhtevidir. Azabın en hafifi olarak ayaklara giydirilen ateşten bir nalın… ve bu nalının harareti sebebiyle fokur fokur kaynayan bir beyin.

Seçilen Örneğin Toplum Bilgi ve Psikolojisi Açısından Okunması

Haddizatında bizler ahirette ayaklara giydirileceğinden bahsedilen bu mezkûr nalının mahiyeti ile alakalı; hammaddesinin ateş olduğu dışında bir bilgiye sahip değiliz. Bununla birlikte nalınlar günümüzde de, insanın hususiyle ayağına arız olması muhtemel bir takım tehlikelerden korunması maksatlı kullanıldığı gibi, bu sözün Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) mübarek dilinden sadır olduğu dönemde de aynı maksatla kullanılmaktaydı. Bilhassa çöl ikliminin hâkim olduğu yerler ve badiyelerde yaşayan insanlar için ayakların çöl kumunun yahut çıplak kayalıkların kavurucu ateşinden korunmasının lüzumu düşünülünce, seçilen örneğin anlatılmak istenen husus açısından ehemmiyeti daha da artmaktadır. Bu zaviyeden yaklaşınca hadis-i şerifte ayaklara giyilen nalın örneğinin tercih edilmiş olması son derece manidardır. Aynı zamanda ayakları kavuran ve beyni kaynatan bir hararetin hükümferma olduğu bir beldenin insanı için, hadis-i şerifin ifade ettiği mana ve inzar şiddeti son derece dehşetlidir. Zira bugün dahi, çöl sıcağının kendisini kâmil manada hissettirdiği yerlerdeki insanlar için nalın vazgeçilmez zaruri bir ihtiyaçtır. Bu iklimlerde gece ve gündüz arasındaki ısı farkı oldukça fazladır. Çöller gündüzleri sıcağın elli-elli beş dereceyi bulduğu, büyük oranda zirai faaliyetlerin, hatta insani faaliyetlerin dahi durduğu yerlerdendir. İnsanların değil böylesi bir ortamda çalışması, uzun süre böyle bir güneşin altında kalması dahi hayati tehlike taşımaktadır. Böylesi bir sıcaklıkta, insanın serinleme umuduyla yüzünü döndüğü rüzgâr dahi demlikte kaynayan suyun buharı misali bunaltır insanı. Aşırı sıcak ve aşırı soğukların bir neticesi olan çöl kumları bir fırını andırır adeta. O yüzden; böylesi kavuran bir zeminde yol alan bir insanın en önemli ihtiyaçlarından birisi de ayağını, dolayısıyla kendisini bu sıcağın şerrinden koruyacak ayakkabısıdır.

Dolayısıyla insan cehennemde ayağına geçirilen bu ateşten nalınların verdiği azap ile belki de dünya hayatını hatırlayacak ve ateşin ne denli dayanılmaz bir şey olduğunu bildiği halde ahirette ondan kurtaracak tedbir ve temkin yörüngeli bir hayat yaşamadığı için hayıflanacaktır. Zira kavurucu kumların ateşinden korunmak için ayaklarına geçirdikleri nalınlar orada bizzat ateşin ve azabın kendisi oluvermiştir. Bu açıdan; seçilen örneğin, bu iklimin insanında bir altyapısının ve bir karşılığının olması hikmet eksenli bir inzarın lüzumunu anlatması bakımından son derece manidardır. Zira bu sadedde; hakikati ifade adına verilen örnek gerçek hayatta en sık ihtiyaç duyulan ve en çok maruf olan bir ihtiyaçtır.

Bize Gelince; Hakk’ın gazabını celbedecek olan onca günahımıza rağmen nasıl bu denli akıbet endişesiz nefes almaktayız? Cehennem azabının en hafifinin dahi böyle dehşetengiz bir manzara ile sunulması karşısında neden en küçük bir sarsıntı yaşamayız? Neden hala Hak hakikatten gayrısına reverans etmekten hicap duymayız? Omuzlarımız üzerinden inanan insanlara ateş edildiğini bile bile hala nasıl af ve mağfiret ümidi taşıyabilmekteyiz? Harekete geçmede tırsak, arzu etmede gözü pek oldukça hakikate karşı samimiyetsizliğimizi ne ile perdeleriz? “Zalimin karşısındayız, mazlumun yanındayız” retoriği ile yetinmenin hakikate gadretmek olduğunu bile bile mazlum urbasına bürünme ikiyüzlülüğünü ne ile telif ederiz? Yapacağı her işi erdem, hak-hukuk, adalet ve fazilet mizanında tartmadan topluma sunmaktaki gayri ahlakiliğe nasıl isyan etmeyiz? İnandığını iddia ettiği değerlerini ilk fırsatta tezgâha koyabilecek karakterde ruhundan ufunet kokusu gelen ruh mevtalarını neden hala omuzlarımızda taşımakta karardadeyiz? Sahi bizler cennetliklerden olma mevzuunda Allah’tan bir teminat mı aldık[6] ki mazimizi tebyize, istikbalimizi bembeyaz yaşamaya yanaşmamaktayız?

Ya Rab! Mağfirete istidadını yitirmiş bir sermaye ile huzuruna gelenlerden olmaktan muhafaza buyur bizleri!

Sefa Salman

[1]. M. Fethullah Gülen, Vuslat Muştusu

[2]. M. Fethullah Gülen, Vuslat Muştusu

[3]. Diyanet İslam Ansiklopedisi “İnzar” Maddesi

[4]. Sahih-i Müslim, İman, 361

[5]. M. Fethullah Gülen, Vuslat Muştusu

[6]. Bakara suresi 2/80

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: İMAN EN BÜYÜK DEĞERDİR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

En ilkel kavimlerden tutun da en uygar medeniyetlere varıncaya dek, genelde bütün toplumların özelde ise tek tek bireylerin tartışma mevzuu etmekten rahatsızlık duyacağı bir takım değerleri, inançları mutlaka olmuştur. Bu manada mutlak bir liberalizmin imkânına inanıp onu mümkün kılma uğruna varını yoğunu bezleden insanın dahi bir saplantısı mutlaka vardır ki bu -farkında olsun yahut olmasın- adeta tek tartışılmazı haline getirdiği, tabiri diğerle ilahlaştırdığı kendi mutlak liberalizm düşüncesidir. Burada “tartışma mevzuu edilemeyecek bir takım değerlere sahip olmanın, tenkit edilmesi gerekli olan bir şey olduğu” değildir anlatmak istediğimiz; hakikati ve mevsukiyeti münakaşa mevzuu olsun olmasın, her insanın bu türden sorgulanamazlarının olmasının tabi olduğu ve bunun da fıtratın bir neticesi olduğudur. Zira insan denen bu eşref-i mahlûkun en azından bir ayağını (inandığı değerler hakikatince) sağlama almadan ayakta durması mümkün değildir.

Bu fıtri kanundan hiçbir toplum müstağni kalamadığı/kalamayacağı gibi Saadet Asrı evvelinde putları kendi sorgulanamazları haline getiren Mekke müşriklerinin de bu kanunun nüfuz alanına girmemesi mümkün değildi. Kendi elleriyle şekil verdikleri tanrılarını dahi “layüs’el”lerinin (sorgulanamaz) başında görecek kadar düşünme ve akıl yürütme melekelerini rafa kaldırmış bir topluma, mucizeler bir sihir gibi gelecek; hakikatler ise duyulmak istenmeyenler arasındaki yerlerini alıp ademe mahkum edilecektir.

Böylesi bir toplumu inandığı şeylerin yanlışlığına irşad etmek ise başlı başına ilahi bir stratejinin yönlendirmesine muhtaçtır. Zira böylesine dikenlerle dolu bir arazide menzile selametle vasıl olmak ilahi bir menhec bir metod olmadan mümkün değildir. Bu Rabbani Metod ise ilk yönlendirmesini وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ “Önce en yakınlarını uyar!”[1] ayet-i kerimesi ile yapmıştır. Bu ayet-i kerime nazil olduktan sonra Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in nasıl hareket ettikleri ve akabinde cereyan eden hadiseler hadis-i şeriflerde şöyle ifade olunmaktadır:

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} [الشعراء: 214] وَرَهْطَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ، خَرَجَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَتَّى صَعِدَ الصَّفَا، فَهَتَفَ: «يَا صَبَاحَاهْ» ، فَقَالُوا: مَنْ هَذَا الَّذِي يَهْتِفُ؟ قَالُوا: مُحَمَّدٌ، فَاجْتَمَعُوا إِلَيْهِ، فَقَالَ: «يَا بَنِي فُلَانٍ، يَا بَنِي فُلَانٍ، يَا بَنِي فُلَانٍ، يَا بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ، يَا بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ» فَاجْتَمَعُوا إِلَيْهِ، فَقَالَ: «أَرَأَيْتَكُمْ لَوْ أَخْبَرْتُكُمْ أَنَّ خَيْلًا تَخْرُجُ بِسَفْحِ هَذَا الْجَبَلِ، أَكُنْتُمْ مُصَدِّقِيَّ؟» قَالُوا: مَا جَرَّبْنَا عَلَيْكَ كَذِبًا، قَالَ: «فَإِنِّي نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ» قَالَ: فَقَالَ أَبُو لَهَبٍ: تَبًّا لَكَ أَمَا جَمَعْتَنَا إِلَّا لِهَذَا، ثُمَّ قَامَ فَنَزَلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَقَدْ تَبَّ، كَذَا قَرَأَ الْأَعْمَشُ إِلَى آخِرِ السُّورَةِ.

İbni Abbas (radıyallahu anh) şöyle rivayet etmektedir:

“En yakın hısımlarını ve onlardan en seçkin kabileni inzar et.” âyet-i kerimesi nazil olunca Resulullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) Safa tepesi üzerine çıkarak “Âgâh olun, teyakkuza geçin!..” diye seslendi. (Müşrikler) “Bu haykıran kimdir? dediler; (görenler), “Muhammed” diye cevap verdiler. Bunun üzerine onun yanına toplandılar. Resulullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ey filân oğulları! Ey filân oğulları! Ey filân oğulları! Ey Abdi Menaf oğulları!  Ey Abdulmuttalip oğulları!” diye hitapta bulundu. Hemen yanına toplandılar. Resulullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) (onlara): “Ne dersiniz? Size şu dağın eteğinden bir takım atlıların çıkıp geldiğini haber versem beni tasdik eder misiniz?” dedi, oradakiler: “Biz senin hiç bir yalanını şahit olmuş değiliz.” dediler. Resulullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) “O halde ben size şiddetli bir azabın önünde (o azabı haber veren)  bir nezirim.” buyurdular. Bunun üzerine Ebu Leheb: “Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın!” dedi sonra kalkıp gitti. Arkasından şu sure nazil oldu: “Ebu Leheb’in elleri kurusun ve hem de hakikaten kurumuştur…” A’meş sûrenin sonuna kadar bu tarzda okumuştur.[2]

Müslim-i şerifteki bir diğer hadis-i şerifte ise Fahri Kâinat Efendimiz’in:

“Ey Kâ’b b. Lüey oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Murratü’bnü Kâ’b oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Abdi Şems oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Abdi Menaf oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Haşim oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Abdulmuttalip oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Fatıma! Kendini cehennemden kurtar. Çünkü ben sizin için Allah’tan hiç bir şeye malik değilim. Şu kadar var ki, sizin bir hısımlığınız var, ben bu hısımlıktan doğan haklara riayet edeceğim.” buyurdukları rivayet olunmaktadır.

İmam Tahavi hazretlerine göre “nefisleri cehennemden kurtarmak”tan murad: “imanı olmayanların iman etmesi, imanı olanlarında onu kuvvetlendirmesidir”.

Bu ve bu minvalde, sair kütüb-ü sahihada zikredilen hadis-i şeriflerin ifade ettikleri hikmetler adına şu hususlara temas etmekte fayda var:

Öncelikle Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in “Ben sizin için Allah’tan hiçbir şeye malik değilim” buyurması; şefaat yetkisinin dahi Allah Teâla tarafından kendisine verilecek bir yetki olduğundan hareketle, bir hakikatin ifadesi olduğu gibi, aynı zamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Rabb-i Rahim’ine hürmetinin de bir ifadesidir. Zira Hak katında mağfur olmanın gerekçeleri arasında Nezd-i Uluhiyet’te kadr-u kıymeti âlî olan kullara hısım yahut akraba olmanın kişiyi azab-ı ilahiden masun kılacağına dair bir beyanın varlığı bilinmemektedir. O din gününde kişinin yoldaşı sadece yapıp ettikleri ve yapmayıp öteledikleri olacaktır. Bütün bunların da hakikatte değerleri itibaridir aslında. Zira affetmek de azaba düçar kılmak da O’nun (celle celâluhu) yed-i kudretinde, kabza-i tasarrufunda olan bir iştir. O nedenle Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem)  açıktan tebliğ vazifesine, Kendisini bizzat terbiye eden Rabbi’ne derin bir saygı şuuru ile başlamıştır.

Öte yandan; ahirette şefaatin varlığını inkâr edenlerin bu hadis-i şerifi kendi görüşlerine payanda olarak kullanmak istemeleri ise hadis-i şerifi bağlamından kopararak okumanın acı bir neticesidir. Ki bunun da ilim adamı olmak ve ilmilikle alakasının olmadığı açıktır.

Öncelikle bu beyanlar tebliğin açıktan ilk kez yapıldığı bir ortamda ifade olunmuştur ki meclisi oluşturan bireyler asılları itibariyle ahiret inancına sahip olmasalar da ticarette bulundukları Yahudi ve Hristiyanlardan ahiret bilgisini elde etmişlerdi. Tebliğde önemli bir düstur ise ortak noktalardan, en azından ortak bilgilerden hareket etmektir. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in de metodu bunu göstermektedir. Bilgi düzeyinde bile olsa tebliğ ve irşada ortak bir zeminden başlanılmış olması, muhatapların tepkilerini aza indirme, en azından öteleme adına önemli bir stratejidir. Bu sebeple Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz onları cehennemden kendilerini kurtarmaya çağırmakta, “Eğer O dediklerinde haklı ise ve gerçekten de Allah’ın elçisi ise ona inanmamamızın bir zararı olmaz; zira aramızda bir hısımlık söz konusu” gibi bir mülahazaya zihinlerde meydan vermemektedir. Fahr-i Kâinat Efendimiz’ in daha en baştan böyle bir mülahazanın kapısını sürgülemiş olması, içinde neş’et ettiği toplumun kodlarına vukufiyetinin ne derece engin olduğunun bir ifadesidir. Zira kabile asabiyeti cahiliyede kabilelerin en önemli güç kaynaklarındandır. Davasında haklı olsun olmasın bir kabile üyesinin yahut o kabileye bir eman ile sığınan bir yabancının can ve mal güvenliğini temin etmek o kabilenin en önemli vazifesi ve hatta şerefi olarak kabul edilegelmiştir.

Ziyafete çağırdığı misafirlerinin aynı zamanda kendisinin hısımları, yakın akrabaları da olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, inanmama adına her türlü argümanı değerlendirmeye müheyya bir müşriki de pek âlâ hısımlık düşüncesi idlal edebilir. Zira nasıl ki; dünyada kendilerine dokunacak en küçük bir zararda hısımlık ve akrabalık bağları koruyucu bir zırhtır; henüz varlığını ve mahiyetini bilmediği o yerde de (ahirette) bunun böyle olmaması için bir sebep yoktur. Çünkü O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) tebliğ buyurduklarına iman etmeleri demek dünyevi pek çok imkândan geri kalmaları demektir ki henüz o dönemde putlarla dolu Kâbe onlar için vazgeçilmesi neredeyse imkânsız bir gelir kaynağıdır. Bu düşünce kodları ile hareket eden bir kitlenin kaçış rampalarını çok iyi bilen Fahr-i Kâinat Efendimiz bu yolu da hemen oracıkta hakîm bir üslup ile kapatıvermiştir. Ve böyle yapmakla da; “Evet, ben dünyada size karşı hısımlıktan doğan haklarınıza riayet ederim ama bu hısımlığın orada size sağlayacağı bir fayda olmayacaktır!” demek istemektedir adeta.

Meselenin cereyan ettiği vasat bu olunca, mezkûr hadis-i şerifleri şefaatin yokluğuna delil olarak ileri sürmek aklen kabul edilebilir bir şey olmadığı gibi ilmen de mazur görülebilir bir hata değildir. Zira böyle bir ortamda, kendisine zaten iman etmiş sevgili kızı Fatıma Validemiz’e dahi böylesine şedid bir tahşidatta bulunması, müşriklere, iman etmeden gitmenin bedelinin ne derece ağır olacağını göstermesi bakımından son derece manidardır. Öte yandan şefaatin varlığına delil pek çok hadis-i şerifin bu hadiseden sonra ifade buyrulduğu da açıktır. Hatta ameli anlamda bir değer üretmesi imkânının kalmadığı sekerat-ı mevt hengâmında, amcası Ebu Talib’e “Amcacığım! Bir kez ‘La ilahe illallah’ de, sana ahirette şefaat edeyim” buyuran Fahr-i Kâinat nazarında iman en büyük değerdir ve şefaate istihkak açısından kâfi bir ameldir.

Bu üslubun hikmetleri açısından şunu da ifade etmekte fayda var: Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem)  “kendi mesajını başkalarına iletmekle kalmayıp bizzat kendisinin içtenlikle uyguladığını görmesi için yakınlarını da bunu benimsemeye çağırması gerekmekteydi. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhisselam) hayatı boyunca bu ilkeden ayrılmamıştı. Mekke’nin fethinde şehre girince şöyle ilan etmişti: “Cahiliye döneminde insanların ödediği her türlü faiz ayaklarımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de amcam Abbas’a ödenecek olan faizlerdir”[3] buyurmaları da bu ilkeden asla ödün vermediğinin bir ifadesidir.

Neden İlk Olarak En Yakın Akrabalar?

Mezkûr ayet-i kerimenin daima beraberinde taşıdığı sorulardan birisi “neden evvela akrabalardan başlanılmasının istendiği”dir. Böyle bir isteğin hikmetini sual eden bir soruya mübelliğ ve tebliğ olunan kimseler olmak üzere iki açıdan cevap aramak mümkündür.

Mübelliğ Açısından: Evvela kitle olarak ilk muhatapların sıhri yakınlıkları olan kimseler olması tebliğ eden açısından psikolojik bir rahatlık sağlayan önemli bir unsurdur. Zira kişinin kendi hısım ve akrabaları çağırılan bu yeni dine dair hakikatleri dinleme hususunda hısımlıkları bulunmayan sair insanlara kıyasla daha anlayışla hareket edeceklerdir. Nitekim Ebu Leheb gibi bir mütemerridin çıkışı olmasaydı o gün o mecliste Resulullah’a iman edenlerin sayısının farklı olacağı muhakkaktı.

Neticeleri açısından ise zaten hısımlıktan kaynaklanan bir sıyanet hep olagelmiştir. Fakat hısımlıktan kaynaklanan bu tabi sıyanetin imandan neş’et eden bir sıyanetle de perçinlenmesi davasına omuz verecek birilerini arayan bir Resul için son derece önemli bir güç kaynağıdır. Nitekim amcası Ebu Leheb’in iman etmeyişinin “ona kendi hısımlarından inanmayanlar varken biz neden inanalım ki” türünden bahane üretmeye teşne sair insanlara lojistik destek sağlamış olabileceği sonucuna varmak için azıcık insan ve toplum psikolojisi bilgisi kâfidir. O her halükarda davasını tebliğ ve savunmaya azmetmiş Şanı Yüce Nebidir! Bunda zerre miskal şüphe yoktur! Ne var ki -esbap açısından- kabilesinin hısım ve akrabalarının desteğini almış bir Mübelliğin kendi davasını insanlar nezdinde savunması ve daha seri neticeler alması çok daha kolaydır.

Tebliğ Olunanlar Açısından: Öncelikle akıl bunu emreder. Zira hısım ve akrabalık bağları ve hâkim toplumsal algı böylesi büyük bir nimetten öncelikle kendilerinin istifade etmesi gerektiği düşüncesini onlara verir. Başta amcası Ebu Talip olmak üzere; o çocukluğundan itibaren Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruyup kollamış, ihtiyaçlarını gidermek hususunda kardeşinin emanetini kendi öz oğullarından gözle görülür derecede üstün tutmuştur. Şimdi böylesi üzerine titreyen bir amcanın hanesinde, onun sevgisi ile büyümüş bir Peygamberin getirdiği dinin haberini başkalarından sonra almış olmasının hâsıl edeceği üzüntünün telafisi hiç de kolay olmayacaktır. İşte bu türden ictimai hayata dair her mevzuda Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendi kabilesiyle tabiî olarak ayrı bir ilişkisi olmuştur. Onlarla olan duygu alışverişi hısım olmanın fıtratı gereği; hısım yahut akrabası olmayan insanlara oranla da daha fazla olmuştur. O nedenle açıktan tebliğde ilk muhatapların yakın akrabalar olmasının istenmesinin geri planında bu türden hikmetler gizlidir denilebilir.

Cenâb-ı Hak her şeyin en doğrusunu bilendir.

Sefa Salman

[1]. Şuara suresi, 26/214

[2]. Sahih-i Müslim,İman 355.

[3]. Tefhimu’l-Kur’an, bkz. İlgili Ayet’in Tefsiri.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: EBR-İ İHSANSIN EFENDİM!..

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Geçen haftaki yazımızda; Müslim-i şerifin üç yüz altıncı hadis-i şerifi perspektifinden “şefaatin aklen ve naklen imkânı” mevzuunu izah etmeye çalışmıştık. Bu hafta ise Müslim-i şerif üç yüz otuz sekizinci hadis-i şerif zaviyesinden Müminlere karşı “Rauf u Rahim”[1] olan Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) ümmetine rahmet, şefkat ve re’feti mevzuunu işleyeceğiz.

Fahr-i Âlem Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’tan mervi bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ مُسْتَجَابَةٌ، فَتَعَجَّلَ كُلُّ نَبِيٍّ دَعْوَتَهُ، وَإِنِّي اخْتَبَأْتُ دَعْوَتِي شَفَاعَةً لِأُمَّتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَهِيَ نَائِلَةٌ إِنْ شَاءَ اللهُ مَنْ مَاتَ مِنْ أُمَّتِي لَا يُشْرِكُ بِاللهِ شَيْئًا

“Her peygamberin kabul edilen bir duası vardır ve her peygamber duasını evvelce yapmıştır. Fakat ben duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için sakladım. İnşaallah (benim bu şefaatim) ümmetimden Allah’a hiçbir şeyi şerik(ortak) koşmadan ölenlere nasip olacaktır.”[2]

***

“Kâinata şefkat, rahmet ve re’fet gözleri muvacehesinden bakan bir insanın irtibata geçemeyeceği bir nesne yoktur.” İslamî hakikatini levhalaştırırcasına; “Şefkat sağır olanın işitebileceği, kör olanın da okuyabileceği bir dildir.” der batılı bir aydın. Şefkat, rahmet ve re’fet eksenli olan her eylem; insan, hayvan ve sair eşya ile münasebetlerimiz açısından en saf, en duru ve en yanıltmaz geri bildirimler sağlayan bir bumerangdır adeta. Zira insanın hakkı kabule meyyal o nezih fıtratı -tabiri caizse- öyle nazenin bir toprağın bağrına dercedilmiştir ki; o fıtratı orada filizlendirecek olan can suyunun şefkat, rahmet ve re’fet mineralleri ile dopdolu olması şarttır.

Bu hakikat ile hareket; bütün Enbiya-ı Kiram Efendilerimiz’in (aleyhimüsselam) davetlerinin ana mihverini oluşturduğu gibi, yine en kâmil manada temsilini de Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in tebliğ metodunda bulmuştur. O (sallâllahu aleyhi ve sellem), fetaneti a’zam sahibi olması hasebiyle; bu surette hareket etmenin fayda ve lüzumunu iz’an derecesinde derkeylemiş ve bi’setten, ruhunun ufkuna kanatlanacağı o ana kadar da bu tarz üzere hareketten bir milim olsun geri durmamıştır.

Hak dinin tebliği ile tavzif olunan Enbiya-ı Kiram Efendilerimiz’in (aleyhimüsselam) Hakk’a davetleri esnasında kavimlerinin inatta ve zulümde diretmelerinin, kâmil derecede insaniyetin temsili ile vazifeli olan peygamberlerin dahi takatinin fevkinde bir hal almaya başlaması neticesinde “Ya Rabbi sana havale ediyorum” manasına gelecek bir takım dualarda bulunduklarını yine Kur’an-ı Azimüşşan’dan öğreniyoruz.[3] Oysa Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in kendi kavmi aleyhine bu denli şümullü bir “havalesine” ne Kur’an’da ne de kütüb-ü sahiha’da rastlamak mümkün değildir. Zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlara ve sair eşyaya rahmeti ve şefkati en zirve noktada temsile mazhar -belki de bununla mükellef ve muvazzaf-  bir mahz-ı rahmettir. O sebepledir ki O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) sadece mübarek sîretleri değil nurefşan suretleri dahi adeta Cenâb-ı Hakk’ın ibadına olan rahmetini en kâmil manada aksettiren bir ayinedir. İşte bu mazhariyettir O’nu (sallâllahu aleyhi ve sellem)  âlemlere rahmet kılan.

“Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in değişik ayetlerinde ifade edilmektedir: Enbiyâ sûresindeki وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ ‘Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik’[4] âyet-i kerimesi bu hakikati açıkça seslendirir. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) , mertebe mertebe, kademe kademe, derece derece âlemlere rahmettir. Bu hakikati ise şu şekilde ifade etmek mümkündür:

O (sallâllahu aleyhi ve sellem) İnsanlık İçin Bir Rahmettir

Âlemin bir parçası olan bütün insanlık dünyası ve hususiyle de bizim için bir rahmet olması itibarıyla, O’nun sayesinde bütün kara delikler, ak delikler hâline gelmiştir. Bütün karanlıklar aydınlığa inkılâp etmiştir. Dünya bir matemhane-i umumiye iken, O’nun sayesinde bayramlara, şenliklere ve şehrayinlere dönüşmüştür. O’nun sayesinde insanlık sahipsiz ve yetim olmaktan kurtulmuştur.. ve yine O’nun sayesindedir ki insanlık, yokluk çukuruna yuvarlanmaktan necat bulmuştur. Ölüm, ahirete ve Cennet saraylarına giden bir koridor hâline gelmiş ve aydınlanmış; bu itibarla imanın kuvveti nispetinde herkes, değil ölümden korkmak ve kabirden geriye durmak, ahireti iştiyakla arzular hâle gelmiştir. Çünkü ahiret O’nun yanında bütün dostların da içtima ettiği bir yerdir. Yine O’nun neşrettiği nur sayesinde ihtiyarlık, başarılı bir hayatın finali hâline gelmiş; hastalıklar, musibetler, insanı mânevî kirlerden arındıran birer kurnaya dönüşmüş; hiç olmazsa öyle algılanmaya başlamış ve kâinat camidat-ü meyyite olmadan çıkmıştır.. evet o ziya, rahmet ve ümit insanının neşrettiği hakikat ve nur sayesinde dağlar, taşlar âdeta bize birer enîs (dost) hâline gelmiş ve O’nun mesajının ulaştığı yerlerde küfür ve nifakla kararmış ve zift gibi görünen bütün eşya birdenbire aydınlanıvermiştir. Evet, âdeta her şeyin mahiyeti değişmiş, başaşağı gidenler, ayaklarının üzerinde yürür hâle gelmiş; dağlar birer canavar görünümünde olmadan çıkmış, Allah’ın musahhar birer mahluku, vahşi hayvanlar ise emrimize âmâde birer mûnis ve muvazzaf memur hâline gelmişlerdir.

O (sallâllahu aleyhi ve sellem) Âlem-i Hayvanat İçin Bir Rahmettir

Buradan hareketle bizler, Allah Resûlü’nün neşrettiği nur sayesinde, hiçbir canlının abes olmadığını ve Allah’ın abes yaratmadığını anlıyor, Allah’ın bu iç içe meşherleri karşısında iki büklüm oluyor ve “Sen ne büyüksün!” diyoruz; diyor, uzak yakın çevremizde görüp hissettiğimiz her şeye karşı derin bir hayranlık duyuyoruz. O’nun neşrettiği nur sayesindedir ki, büyük-küçük, canlı-cansız her şeyin çehresindeki hikmetleri müşâhede ediyor ve سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ sözleriyle [5] nefesleniyoruz. Ve yine O’nun neşrettiği nur sayesindedir ki, sağa sola atılmış değersiz emtia gibi olan şeylerin birer antika sanat eseri olduğunu anlıyor ve takdirle alıp yüzümüze gözümüze sürüyoruz. İnsanoğlunun kendisi de öyle kıymetli bir sanat abidesidir ve ancak O’nun neşrettiği ziya sayesinde hakikî mahiyeti okunup anlaşılabilmiştir.

O (sallâllahu aleyhi ve sellem) Bütün Cansız Varlıklar İçin Bir Rahmettir

O, eline bir avuç kum alınca onlar, “Minnet Sana, şükran Sana!” mânâsına, O’nun elinde Allah’ı (celle celâluhu) tesbih u takdis etmişlerdir. Ağaç, onun mânâ ve muhtevasını aydınlığa kavuşturduğundan ötürü, bir bedevinin imanına vesile olma sadedinde, vadinin öbür tarafından yeri yara yara ve yürür gibi Efendimiz’in davetine icabet edip gelmiş ve lisan-ı hâlle sanki şunları söylemiştir: “Yâ Resûlallah! Cemadat âlemi içinde anlaşılmaz bir şeydik. Senin neşrettiğin nur sayesinde, alınlarımızda Allah’ın sikkesini taşıyan çok kıymetli varlıklar hâline geldik.”[6]

Başka bir zamanda da O (sallâllahu aleyhi ve sellem) yağan yağmurun altına ridasını sermiş ve bunu neden yaptığını anlamaya çalışan hakikat aşığı sahabilerine de ‘onun Allah ile olan sözleşmesi benimkinden yeni’ buyurmuştur. Böyle yapmakla da adeta kâinata verilen değer açısından kâbına ulaşılamaz bir çıta koymuştur.

Evet, “O, öyle geniş bir rahmettir ki, ahirette de “rahmeten lil-âlemîn” olduğunun ifadesi, mücrimlere şefaat edecek ve şefaatinin ayrı bir tecellîsi olarak O’nun yolunu takip eden ulemâ ve sulehâ da şefaat edecektir.. ve tabiî, o gün en büyük şefaat en büyükten sâdır olacaktır; O Yüceler Yücesi de şefaat edecek ve milyonlarca kişiyi elim bir azaptan kurtarıp saadete ulaştıracaktır.

Tefsirciler, Allah Resûlü’nün mahşerde herkese rahmet olacağını ifade etmektedirler. Kâfirler, O’nun âlemlere rahmet olması sayesinde mahşerin dehşeti, şiddeti, hiddeti ve öldürücü havasından kurtulacak, hesapları tezden görülecek ve herkes gideceği yere gidecektir. Yazımıza temel aldığımız hadis-i şerifte ise Kamer-i Münir Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem)  ahirette mü’minlere şefaat edecektir. Bu müjdeyi Allah Resûlü bize, “Her peygamberin müstecap bir duası vardır. Ben ise –inşâallah– duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklıyorum.” ifadeleriyle vermektedir.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Mü’min, وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ derken, Cenâb-ı Hakk’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği O zâtın kamet-i bâlâsını, yaptığı ve yapacağı bütün bu şeylerle görmeye çalışmalıdır. Hatta bir mü’min sadece kendi şuur ve idrakiyle kendisine gelen şeyleri değil, zerrelerden kürelere kadar her şeyin, O’nun neşrettiği nur sayesinde aydınlığa kavuşmasını ve hâl diliyle O’na minnet ve şükranda bulunmasını, ayrıca onlara müekkel olan meleklerin, varlıklarındaki mânâ ve maksat O’nunla anlaşılan zerreler, küreler, sistemler ve canlılardaki hücreler namına, onlara ait hâl diliyle yaptıkları tesbih, takdis ve tahmidi Cenâb-ı Hakk’a takdim ettiklerini şuuren düşünmelidir. Böylece mü’min, Efendimiz’in nasıl büyük bir hamde vesile olduğunu anlamalı ve şöyle demelidir:

‘Elhak sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim. Hak’tan bize Sultan-ı müebbedsin. Hammâdûn, senin ümmetin; Livâü’l-Hamd’in ve Kevser’in sahibi de sensin.”[7]

“Hâb-ı gafletten olan bidâr olanda Rûz-i Haşr

Eşk-i hasretten tökende dîde-i bidâre su

Umduğum oldur ki Rûz-i Haşr mahrum olmayam

Çeşme-i vasilin vire men teşne-i dîdâre su”[8]

Sefa Salman

[1]. Tevbe suresi, 9/128.

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 338.

[3]. Nuh suresi, 71/26.

[4]. Enbiyâ sûresi, 21/107.

[5]. “Akılların sanatına hayran kaldığı Zât’ı takdis ederiz.”

[6]. M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

[7]. M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

[8]. Fuzuli, Su Kasidesi

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: HER BİR İSMİNLE ŞEFAAT LÜTFEYLE!..

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Zihnin bir ameli de düşünmektir. Düşünmek bir manada; kulun kendisine nimet olarak bahşedilen dimağın şükrünü eda gayretidir. Bu kabulden hareketle; İslam dininde hakikat incilerine gavvas olma hedefiyle derinlere dalanların nefeslerinin kuvveti duaya layık, bu yoldaki cesaret ve gayretleri de tebrike şayan kabul edilmiştir.

Cesaret dedik; zira düşünmek bir yürek işidir ki bu açıdan cesaret gerektirir. Bazen bununla da kalmaz bedel ödettirir. Bu hatarlı yolun saliklerinin bu yolda mesafe kat’ etme adına en büyük müşevviki, daha müstakim bir ifadeyle; bu yolda ilerleyen insanların en büyük cesaret kaynakları da yine Kur’an-ı Kerim’dir. Zira Cenâb-ı Hak Yüce Kitabı’nı; önyargı ve taassuplarından tecerrüt etmiş olarak ona yaklaşan herkese, “evet bu kitap ilme, araştırmaya, düşünmeye, tefekküre ve üretmeye engel olmadığı gibi; mezkûr bütün bu eylemlere bizzat sevk eden bir kitaptır” dedirtecek -tabiri caizse- pasajlarla inzal buyurmuştur. İfadelerimize delaleti açısından Kur’an’ın الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ “Onlar ki, sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar”[1] ayet-i kerimesini de İslam’ın, düşünme ameliyesinin önündeki engelleri, kendisiyle bertaraf ettiği bir bürhanı olarak kabul ediyoruz.

Öte yandan; dine dair bir takım mevzuların anlaşılamamış olması yahut bu gayretler neticesinde farklı anlamaların zuhur etmiş olması, dinin -esasata dokunan sabiteler istisna tutulmak kaydıyla- medar-ı münakaşa olagelmiş meselelerinin vuzuha kavuşturulmasında bu hazinenin sunacaklarından müstağni kalamadığının ve kalamayacağının bir delilidir. Nitekim bu sistem dinin alanına giren hemen her mevzuda da azami derecede işletilmiş ve bazı hakikatlerin çehresindeki nikap bu yolla aralanmaya çalışılmıştır.

Fakat dinin alanına giren mevzuların irdelenmesinde sergilenen hassasiyet ve titizliğin lüzumu ve daima bir takım usul ve esasların göz önünde bulundurulmasının gerekliliği, bu alanda beyin teri dökenlerin omuzlarına sair alanlarda çok da gerek görülmeyen ekstra sorumluluklar yüklemektedir. Zira âlimin ortaya koyduklarıyla, din alanında bir hakikatin inkişafına vesile olması da, bir hakikatin -hafizanallah- sönüp gitmesine sebep olması da, öncesi ve sonrasıyla kıyas edilemeyecek derecede devasa bir fark ortaya koyacaktır kendi ukbası adına. O yüzden; bin yılı aşkın bir süre zarfında teşekkül etmiş olan İslam’ın düşünmede ortaya koyduğu kıstaslar; sabitelere zarar vermeden düşünebilmenin kodlarını vermektedir ki, bu kriterler hem düşüncenin tutarlılığı hem de sabitelerin sıhhatini muhafaza adına son derece önem arz etmektedir. Bu kriterlerden azade bir düşünce, yer yer değerli bir takım şeyler ortaya koysa da, bir düşünce ürünü olarak ileri sürdüğü şeyler çoğu zaman dinin esasatına dokunmuş, fikirler de iç içe çelişkilerden kurtulamamıştır.

Bu kıstaslara ehemmiyet vermeyen bir düşünce tarzının, din sahasında verilen hükümler ve varılan kanaatlerde kendini daima hissettirdiği konulardan birisi de şefaat konusudur.

“Şefaat; lügat itibarıyla, bir insanın affedilmesi için aracı olmak, bir kimseden, üçüncü bir şahsa iyilik yapmasını istemek ve bir ihtiyaç sahibinin işinin görülmesi için onun önüne düşüp yetkili makama çıkarak istirhamda bulunmaktır. Istılah açısından ise, Peygamberler, sıddîklar, şehidler, ilmiyle amel eden ihlâslı âlimler ve kâmil mü’minler gibi, Allah nezdinde bir değere ve yakınlığa erişmiş Hak dostlarının, âhiret gününde bir kısım günahkâr mü’minlerin bağışlanmaları ve bazı salih kulların da daha yüksek mertebelere ulaşmaları için Mevlâ-yı Müteâl’e yalvarmaları ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın izniyle onların ebedî saadetlerine vesile olmaları demektir.”[2]

İslam akidesine göre şefaat haktır ve icma ile iman edilmesi gerekli olan hakikatlerdendir.

Şefaat, Ehl-i Sünnet ulemasınca, ayet ve hadis-i şeriflerden hareketle beş kısımda mütalaa edilmiştir:

İnsanların bir an evvel hesaba çekilmeleri için yapılan şefaat.

Müminlerden bir topluluğun, hesaba çekilmeden Cennet’e girmesi için yapılan şefaat.

Cennetliklerin derecelerinin yükseltilmesi için yapılan şefaat.

Cehennem’e giren müminlerin oradan çıkarılması için yapılan şefaat.

Cehennem’de ebedî olarak kalanlardan, bazılarının azaplarının hafifletilmesi için yapılan şefaat.

Bin yılı aşkın süre zarfında Ehl-i Sünnet uleması beyninde şefaatin varlığı tartışma konusu olmamış ve hak olduğu icma ile kabul edilmiştir. Hatta bu mevzuda Mu’tezile dahi sınırlı da olsa şefaatin hak olduğunu kabul etmiştir. Mu’tezile’ye göre şefaat sadece “Şefaat-i uzma” olarak ifade edilen; insanların bir an evvel hesaba çekilmeleri ve Cennetliklerin derecelerinin yükseltilmesi şeklinde vuku bulacaktır. Hal böyle olunca şefaatin hak olup olmadığı mevzuunu sürekli gündemde tutan müstağrip şirzime-i kalile, bin yılı aşkın bir birikimin bütün müktesebat ve kametlerini karşılarına aldıklarını hatırlatmakta fayda görüyoruz.

Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz Ebu Said el-Hudri (radıyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar:

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

أَمَّا أَهْلُ النَّارِ الَّذِينَ هُمْ أَهْلُهَا، فَإِنَّهُمْ لَا يَمُوتُونَ فِيهَا وَلَا يَحْيَوْنَ، وَلَكِنْ نَاسٌ أَصَابَتْهُمُ النَّارُ بِذُنُوبِهِمْ – أَوْ قَالَ بِخَطَايَاهُمْ – فَأَمَاتَهُمْ إِمَاتَةً حَتَّى إِذَا كَانُوا فَحْمًا، أُذِنَ بِالشَّفَاعَةِ، فَجِيءَ بِهِمْ ضَبَائِرَ ضَبَائِرَ، فَبُثُّوا عَلَى أَنْهَارِ الْجَنَّةِ، ثُمَّ قِيلَ: يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ، أَفِيضُوا عَلَيْهِمْ، فَيَنْبُتُونَ نَبَاتَ الْحِبَّةِ تَكُونُ فِي حَمِيلِ السَّيْلِ، فَقَالَ: رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ، كَأَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ كَانَ بِالْبَادِيَةِ.

“Cehennem ehli olan cehennemliklere gelince onlar, cehennemde ne ölürler ve ne de dirilirler. Fakat bazı insanlara, günahları ya da hataları sebebiyle (cehennem) ateşi isabet etmiş olup onları adam akıllı öldürmüştür. Nihayet (yanıp) kömür oldukları zaman (onlar hakkında) şefaate izin verilecek. Gruplar halinde getirilip cennetin nehirlerine serpiştirilecekler. Daha sonra (cennetliklere hitaben): “Ey cennetlikler! Şunların üzerine su serpin.” denilecek. Bunun üzerine bunlar, sel suyunun getirip biriktirdiği toprakta açan çiçek tohumları gibi hemen yetişip bitivereceklerdir” buyurdu. (O sırada orada bulunan) topluluktan biri, “Galiba Rasûlullah (s.a.v.) çölde bulunmuş.” dedi..”[3]

***

Mezkûr hadis-i şerif mevzumuzla alakalı bizlere ulaşan sahih pek çok rivayetten sadece bir tanesidir ki Cenâb-ı Hakk’ın cehenneme girip de yanmaktan adeta kömür olmuş kullarına şefaat izni verdiğini ifade etmektedir.

Şefaatin Aklen İmkânı

Şefaatin aklen imkânını ispat mevzuunda genel de şu hakikatler isti’mal olunmaktadır ki sadece bu hakikatler dahi mevzuyu izah sadedinde zihinde suale mecal bırakmamaktadırlar:

“Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) bu âlemde icraatını sebeplere bağlı yürüttüğünü müşahede etmekteyiz. Şüphesiz ki bu, O’nun kudsî takdir ve hikmetinin bir gereğidir. Sebepleri yaratan O olduğu gibi, onları neticelerin vücuduna vesile kılan da yine O’dur. İnsanlara merhamet edip onları rızıklandıran Allah’tır; ama O, ağaç, toprak ve sâir sebepleri lütfuna vesile kılmıştır. Aynı şekilde Güneş’i de zeminin aydınlanmasına bir vesile yapmıştır. Rızık ve ışık gibi maddî ihsanlarına böylesine sebepler yaratan Allah’ın mânevî ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması aynı şekilde makul görülmelidir.

İnanan insanlar -Kur’ân’dan almış oldukları bilgiyle- bilirler ki, hidâyet Allah’tandır. Yine ondan aldıkları ders ile bilirler ki, bu hidâyete vesile kılınan da öncelikli olarak nebilerden başkası değildir.[4] Bilinen bu gerçekten hareketle konuyu şu noktaya taşımak istiyoruz: Hidâyet, şefaatten çok daha önemli ve neticesi çok daha büyük bir hâdisedir. Çünkü imanla ahirete göçmüş bir insanın -işlediği günahlarından dolayı yolu geçici olarak Cehennem’e uğramış bile olsa- sonunda Cennet’e gireceği hadîs-i şerîflerde açıkça belirtilmiştir;[5] ancak hidâyet olmaksızın şefaatin bir mânâ ifade etmeyeceği açıktır. Bu da gösteriyor ki, bir insan için hidâyet şefaatten çok daha önemlidir. Konuya bu açıdan bakıldığında da, insanlar için hayatî olan bir nimete (hidâyete) vesile kılınan bir peygamberin, insanların belli günahlarının affına vesile kılınmasının dinin ruhuna ters gelebilecek ve akılca garipsenecek bir tarafının olmadığı anlaşılacaktır.

Bu cümleden olarak denilebilir ki, peygamberlere ve salih insanlara verilecek olan şefaat izni, kendisini bize ‘..Rahmetim her şeyi kaplamıştır.’[6] şeklinde tanıtan yüce Allah’ın hesap sonrası tecelli edecek olan hususi bir rahmetinden/fazlından başka bir şey değildir. İşin esasına bakılacak olursa, affetmeyi murad eden ve buna izin veren Allah’ın kendisidir; yani, bu hâdise O’na rağmen değildir. Ancak O bu hususi lütfunu, başta Hz. Peygamber (sas) olmak üzere, katında makbul diğer bir kısım insanların vesilesiyle gerçekleştirmeyi dilemiştir.

Bununla, şefaat edecek olanların, nezdindeki değerlerinin bütün insanlara ilân edilmesi ve onlara bir nevi şeref ve pâye verilmesi gibi bir kısım hikmetler gözetilmiştir.”[7]

Şefaatin Naklen İmkânı

İslam ulemasınca Kur’an’ı Kerim’de şefaati mevzu edinen yirmi sekiz ayet-i kerime vardır ki bunları da dört kategoride cem’ etmek mümkündür:

Putların şefaatini/aracılığını reddeden ayetler.

Şefaatin hak olduğunu ve vuku bulacağını bildiren ayetler.

Hakk’ı inkâr edenler için şefaatin mümkün olmadığını bildiren ayetler.

Şefaat mevzuunda yanlış anlaşılan ayetler.

Şefaat mevzunda yanlış anlaşılan ayet-i kerimelerden birisinin izahı ile mevzumuzu örneklendirmek istiyoruz:

“Kur’an-ı Kerîm’de şefaatle ilgili birçok ayet vardır ki bunlar, şefaat izninin çıkmasından evvelki zaman dilimiyle alâkalıdır. Bu ayetlerde, sorgulanma ve yargılanmaya eli/heybesi boş olarak gelen inkârcıların acıklı durumları müminlerin dikkatine arz edilir:

‘Ey iman edenler, hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık verdiklerimizden Allah yolunda infak ediniz. Kâfirler ki onlar kendilerine bütünüyle yazık edenlerin (zalimlerin) ta kendisidir.’[8]

Hitabın ‘ey iman edenler’ diye başlamasının bir kısım zihinlerde yanlış algılamalara sebep olduğu görülmektedir. Dikkat edilirse bu ayet, ‘Kâfirler ki onlar kendilerine tümüyle yazık edenlerin (zalimlerin) ta kendileridirler’ şeklinde bitirilmektedir.

Allâme Hamdi Yazır bu ayetin yorumunda şöyle der: ‘O gün bütün dostlar birbirlerine düşman kesilecek, şefaat kapıları kapanacaktır, bu felâketlerden ancak iman edip vazifesini yapan ve önceden korunan muttakiler müstesna olacaktır. Binaenaleyh böyle bir korunmayı elde etmek ve o felâketten uzak kalmak için müminler, o gün gelmeden evvel görevlerini eda etmeli; Allah namına infaklar yapmalı, seve seve zekâtlarını vermeli, kardeşlik bağlarını güçlendirerek ve cemiyetlerini tanzim ederek hazırlanmalı, uyumayıp uyanık bulunmalıdırlar. Kâfirler gibi Allah’ın emirlerine muhalefet edip de kendilerine yazık etmemelidirler.’[9]

Şu hâlde ‘bu ibareler, şefaati müminler açısından imkânsız kılmaktadır’ denemez. Zira bu ifadelerle, inkârcıların, hesap günü içine düştükleri acınacak duruma müminlerin de düşmemeleri için infak gibi, dinin amelî esaslarının gereğini yerine getirmelerine dikkat çekilmektedir. Bir diğer ifadeyle, bu minvalde nazil olan ayetlerle ‘herhangi bir iltimasa ve yanlışlığa meydan vermeksizin amellerin karşılıklarının sahiplerine olduğu gibi bildirileceği zorlu hesap gününde, müminlere, başkasının yardımına bel bağlamadan, dünyada iken elinden geldiğince hayırlı ameller işlemesi’ öğüdü verilmektedir.

Sonuç itibariyle; şefaatin vukuu ve vukuunun mahiyeti, ne şekilde olursa olsun Kur’an ayetleri ve hadis-i nebevide ispat edilmiştir. Bu mevzuda başta Sahibu-ş Şefêa Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) olmak üzere, Allah’a kurbiyet kesbetmiş diğer salih kullara da bu yetkinin verileceği noktasında şüpheye mahal yoktur.

Münkirler ise daha en baştan kendilerini bu rahmetin dışına itmişlerdir.

Öte yandan; “Bir müminin, sırf şefaate güvenerek kendisinden istenilen ameli/pratiği terk etmesi, her şeyden önce Allah’a karşı bir saygısızlıktır; zira O (celle celâluhu), insanların her an yardım ve rahmetine muhtaç olduğu; bu itibarla da şükre yegâne layık yüce bir Varlık’tır. Bu gerçeğin farkında olmak kaydıyla, bir mümin, şefaat inancını her an gönlünde hissedebileceği bir ümit olarak taşıyabilir. Bunun ötesi tefrit veya ifrata çıkar. Şunu da ifade etmeliyiz ki, şefaati kabul edenlerin kaybedecekleri, inkâr edenlerin de ahirette kazanacakları bir şey olmayacaktır.”[10]

Giriş kısmında zikredilen, kaynaklarımıza mezkûr disiplinler çerçevesinde yaklaşamıyor olmanın neticesi; Kur’an ve ehadis-i nebeviye gibi bu iki şahdamara, heva ve hevesimizin hırıltılarını söylettirmek olur ki bunun ne ilimle ne de ilmilikle alakasının olmadığı açıktır.

“Nûr-ı âlemsin bugün hem dahi mahbûb-ı Hudâ

Eyleme âşıkların bir lahza kapından cüda

Gitmesin nam-ı şerîfîn bu dilimden dem-be-dem

Dertli gönlüme devadır can bulur ondan ‘safa’

Umaram her bir adın başka şefaat eyleye

Ahmed ü Mahmûd Ebu’l-Kâsım Muhammed Mustafâ”[11]

            Sefa Salman

[1]. Zümer suresi, 39/18.

[2]. M. Fethullah Gülen, Kalp İbresi

[3]. Sahih-i Müslim, İman 304.

[4]. Şûrâ suresi, 42/52.

[5]. Buharî, Tevhid 66.

[6]. A’raf suresi, 7/156. Ayrıca bkz., Ğafir suresi, 40/7.

[7]. Yeni Ümit Dergisi, İslam’da Şefaat İnancı

[8]. Bakara suresi, 2/254.

[9]. Yazır, Hak DiniKur’an Dili, II, 848.

[10]. Yeni Ümit Dergisi, İslam’da Şefaat İnancı

[11]. Kanunî Sultan Süleyman Hazretleri

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: CUMA YAMAÇLARI

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ صُهَيْبٍ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ، قَالَ: يَقُولُ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى: تُرِيدُونَ شَيْئًا أَزِيدُكُمْ؟ فَيَقُولُونَ: أَلَمْ تُبَيِّضْ وُجُوهَنَا؟ أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَ، وَتُنَجِّنَا مِنَ النَّارِ؟ قَالَ: فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ، فَمَا أُعْطُوا شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ عَزَّ وَجَلَّ

Hazreti Suheyb (radıyallahu anh) Sahib-i Bürhan Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle rivayet etmektedir:

“Cennetlikler cennete girdiği zaman Allah Tealâ, ‘Size daha ziyade bir şey vermemi ister misiniz?’ buyuracak. Onlar da ‘Sen bizim yüzlerimizi ağartmadın mı? Bizi cennete koyarak cehennemden kurtarmadın mı? (Bize o yeter)’ diyecekler. Bunun üzerine Hak Tealâ hicabı kaldıracak. Artık onlara Rabbi’lerine bakmaktan daha makbul bir şey verilmiş olmayacak.”[1]

***

Evet, rü’yetullah (Allah’ın görülmesi) meselesi ikinci yüzyılda zuhur eden itikadî mevzulardan biridir. Bu mevzuda İslamî ekoller arasında farklı mülahazalar ileri sürülmüştür. Allah’ın görülmesinin O’na bir cisim isnat etmek olacağı düşüncesinden hareketle meseleyi tamamen reddederek, rü’yetullaha İslam dışı bir hüviyet kazandırmakla mevzuyu ifrat zemininde değerlendirenler olduğu gibi, meseleyi Hakk’ın varlığına cisim isnat etmeye götürüp tefrit zeminine kaydıranlar da olmuştur. Bu mevzuda mutedil yaklaşım ise Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat çizgisini temsil edenler tarafından ortaya konmuştur. Ehl-i Sünnet cadde-i kübrasının bu mevzuya yaklaşımı ise, Allah’ın (celle celâluhu) ahirette görüleceği, bunun mümkün olduğu, hatta aklen caiz naklen ise vacip olduğu, ne var ki bu görmenin mahiyetinin bizce meçhul olduğudur.

Bu mevzuun zuhur sebebi olarak, Ahmed İbni Hanbel hazretleri şu hadiseyi nakleder: “Sümeniyye ile Allah’ın varlığı konusunda tartışmalar yapan Cehm b. Safvân Allah’ın duyularla algılanamayan bir varlık olduğunu, insanın ruhunu göremediği gibi Allah’ı da göremediğini söylemiştir. Böylece Cehm, Allah’ın gözle görülemeyeceğini önce akıl yürüterek ispatlamaya çalışmış, daha sonra gözlerin Allah’ı idrak etmediğini açıklayan müteşâbih âyeti kendi anlayışı doğrultusunda yanlış bir te’vile tâbi tutmuştur. İbn Rüşd ise rü’yetullah tartışmalarının ortaya çıkışını Mu‘tezile’nin ulûhiyyet anlayışına bağlamaktadır”[2]

Rü’yetullah ile alakalı, dünya ve ahirete bakan iki ayrı yaklaşım söz konusudur. Bu iki yaklaşımdan ilki, Cenâb-ı Hakk’ın dünyada görülüp görülemeyeceği; diğeri ise Cenâb-ı Hakk’ın ahirette görülüp görülmeyeceği sorusu etrafında şekillenmektedir.

ALLAH’IN (celle celâluhu) DÜNYADA GÖRÜLMESİ

Allah’ın (celle celâluhu) dünyada görülebileceğini kabul edenler, Müşebbihe ve bazı sûfi gruplardır. Bunların görüşlerine delil olarak ileri sürdükleri husus ise, Allah’ı çokça zikretme ve O’nu çokça sevme neticesinde hâsıl olan ruhî tecrübelerdir. Fakat bu yaklaşım, bağlayıcılığı olmadığı, sübjektif tecrübeler olduğu, doğrulanma imkânı bulunmayan bir takım müşahedeler oldukları gerekçesi ile ulema beyninde yaygın bir kabule mazhar olmamıştır.

Allah’ın (celle celâluhu) dünyada görülemeyeceğini kabul edenlere göre ise, Peygamberler de dâhil olmak üzere hiçbir insan dünyada Allah’ı göremez. Nitekim Hz. Musa’da (aleyhisselâm) Rabb’ini dünyada görmek istedi fakat kendisine, “Sen beni asla göremezsin”[3] cevabıyla mukabelede bulunuldu. Zira “Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ını müşâhede etmeyi istedi. Hâlbuki bu gözlerle O görülmezdi. İnsanın O’nu görebilmesi için âdeta lâmekâna yükselmesi, imkânla vücup arası bir noktayı ihraz etmesi lâzımdır. Bunun için ona, milyar defa milyarlarca sene ışık hızıyla öteleri görecek bir göz verilmesi ve bu gözün de ziyanın yardımı ve gözün anatomik yapısına ihtiyaç duymaması lâzımdı. Bu da insan fıtratının ve mahiyetinin değişmesi ve insanın ahiret insanı olması demekti.

Ahirette istenecek meseleyi, Hz. Musa (aleyhisselâm) kendisine talim gelmeden dünyada istedi, ‘Rabbim görün bana, bakayım Sana!’ dedi. Hz. Musa (aleyhisselam), Zât-ı Bâri’nin rü’yetine dünyadaki durumuyla tahammül edemeyeceğinden Allah لَنْ تَرَاني  ‘Asla göremezsin!’ buyurdu. Bu ifade, nefy-i müebbet için değil, nefy-i müekked içindir veلَنْ تَرَاني  tekit için getirilmiştir. Yani ebediyen göremezsin demek değildir, şimdilerde göremezsin, demektir ki, bu da ahirette görülebilir demektir. Bu husus dikkat edilmesi gereken ince bir husustur.

Bu talep üzerine Allah, ‘Şu dağa bak, eğer yerinde durursa sen de Beni görürsün!’ buyurdu ve ‘Rabbi Zât-ı Ulûhiyet’iyle veya sıfât-ı akdesiyle tecellî edince, dağ şak şak olup parçalandı. Hz. Musa da baygın olarak yığıldı kaldı.’[4] Demek ki Hz. Musa, o tecellîye tahammül edemedi. Edemeyecekti de, zira bu, ihtimal zâtî bir tecellîydi. Hâlbuki eşyadaki tecellî, esmâ-i ilâhiye tecellîsidir. Bizim ilmimiz yetse yetse ancak esmâ-i ilâhiyeyi kavramaya yeter. Sıfât-ı ilâhiye hakkında “hayret” yaşarız. Zât-ı Bâri hakkında ise, sadece sükût ederiz. Orası hayretüstü bir makamdır. Evet, en yüksek makam zâtî tecellî makamıdır ki, dağı parça parça etti. İşte o tecellî, bu tecellîdir.

Esasen bir nebi olarak Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk’ın Cennet’te görülebileceğini ve insanoğlunun O’nu görebileceğini bilir. Ama o, Cennet’te mümkün olan bir meselenin burada da mümkün olabileceğini düşünmüş ve böyle bir talepte bulunmuştur. Allah için mümkün olmayan bir şey yoktur. Hz. Musa da işte bu mümkünü istemiştir ki, bu da, makam-ı bâlâ-yı nübüvvete yakışır. Bu itibarla da Hz. Musa’ya, ‘Allah dünyada görülmez. O, bunu talep etmişti’ isnadı yapılamaz. Yapılmamalı da. Evet, Hz. Musa biliyordu ki, Allah istese görünür ve onda görme kabiliyeti yaratabilir. İşte o böyle mümkün olan bir şeyi talep etti. Fakat Allah’ın hükmü o ki, görme bu dünyada olmayacak, ahirette olacaktır.

Burada temas edilmesi gerekli başka bir sır daha vardır ki o da taleb-i rü’yeti, onun kendi cemaati istemiştir. Hz. Musa da, bu isteklerine karşı, onlara gördüğü Rabb’ini anlatacaktı.”[5]

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Allah’ı (celle celâluhu) miraçta görüp görmediği üzerinde de bazı tartışmalar cereyan etmiştir. “Ehl-i Sünnet âlimleri, insanlar dünyada Cenâb-ı Hakk’ı görmeye muktedir olamasalar da ahirette Allah’ın görüleceğini söylerler. Onlara göre, En’âm Sûresi 103. âyetinin nefyettiği şey ihata meselesidir. Evet, Allah ihata edilmez. İhata, bir meseleyi olduğu gibi kavramadır. Kavrama ise, meseleyi kemmî ve keyfî ölçüler içine sokar. Sınırlı bir insanın ihata edebildiği şeyin de sınırlı olması icap eder. Bir insanın, Hâlik-ı kâinat gibi nâmütenâhî (sınırsız) olması lâzım ki O nâmütenâhîyi idrak edebilsin. Hâlbuki kat’iyen bu mümkün değildir. Daha doğrusu Allah, imkân âlemi içinde böyle sınırsız bir varlık yaratmamıştır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçta Allah’ı (celle celâluhu)  görmesi mevzuu da şüphelidir. Hz. Âişe (radıyallahu anha) validemiz, bu görmeye karşı çıkar ve ‘Kim Muhammed, Rabb’ini gördü derse, o, Allah’a ve Resûlü’ne karşı iftirada bulunmuş olur. Zira görmüyor musunuz ki Kur’ân-ı Kerim, لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ Gözler O’nu idrak edemez. O, basar ve basireti idrak eder’[6] ferman ediyor’[7] der. Şayet Allah Resûlü’nün Allah’ı gördüğü kabul edilirse, Cennet’ten görmüştür. Evet, o makam öyle bir makamdır ki oraya yükselen insan, dünyadaki buudların dışına çıkıp öyle farklı bir derinliğe giriverir ki, anında onu görüş milyonda altıdan milyonda bine yükselir ve Zât’tan değişik tecellîler müşâhede eder.”[8]

ALLAH’IN (celle celâluhu) AHİRETTE GÖRÜLMESİ

Ahirette Cenâb-ı Hakk’ın görülmesi ile alakalı ileri sürülen görüşleri şu şekilde özetlemek mümkündür: “Allah Teâlâ âhirette müminler tarafından görülecek, fakat kâfirler bundan mahrum kalacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘O gün Rabbilerine bakan parlak yüzler vardır’ meâlindeki âyette geçen إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ifadesi [9] bunun açık delilidir. Çünkü burada ‘ilâ’ edatıyla kullanılan ‘nazara’ fiili Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini dile getiren âyette أَنظُرْ إِلَيْكَ şeklinde [10] geçmekte ve “baş gözünün bakması” anlamına gelmektedir. Gözlerin Allah’ı idrak edemediğini bildiren âyet ise gözlerin Allah’ı dünyada göremeyeceği veya O’nun zâtını kuşatamayacağı mânası taşır. Ayrıca rü’yetullah, Kur’an’da görmeyi dolaylı şekilde ifade eden ve “yüz yüze karşılaşma” mânasına gelen ‘likā’ kelimesi ve bu kökten türeyen fiillerle de anlatılmıştır Bu âyetler âhirette müminlerin Allah’ı çıplak gözle göreceğine işaret etmektedir. Buna karşılık kâfirlerin âhirette kör (Allah’ı görme özelliğinden yoksun) olarak haşredileceklerine ve bu sebeple Allah’ı göremeyeceklerine dair âyetler mevcuttur (Tâhâ 20/124; el-Mutaffifîn 83/15).

Allah’ın âhirette görülmesi aklen de mümkündür, çünkü görülme var olma şartına bağlıdır. Cenâb-ı Hakk’ın ekmel mânada varlığı kesin olduğuna göre O’nun görülmesi gerekir. Varlık ortak bir terim olmakla birlikte her mevcutta farklı anlam düzeyinde bulunur ve görme bazen ortak, basan da farklı yargılarla ilişkilendirilir. Bu sebeple görülme teşbih ve tecsîme yol açmadığı gibi Allah’ın zâtına yeni bir anlam da eklemez. Allah’ın dünyada görülmeyişi âhirette de görülemeyeceğine delil teşkil etmez. Nitekim insanın dünyada var olan pek çok şeyi görememesi bunların görülemez oluşundan değil onları görme yeteneğine sahip kılınmayışındandır. İnsan bedeninin yeniden ve mükemmel bir şekilde inşa edileceği âhiret âleminde gözlerinin de Allah’ı görebilecek bir yeteneğe kavuşturulması mümkündür. Selefiyye ve Ehl-i sünnet âlimleri bu görüştedir.

Rü’yetullah konusunda ortaya çıkan farklı telakkilerden, ilgili âyetlerin ilmî te’vil ölçülerine ve sahih hadislere göre anlaşılması halinde Allah’ın âhirette görüleceğini kabul eden Ehl-i sünnet’e ait görüşün daha isabetli olduğu ortaya çıkar. Ehl-i sünnet âlimleri, Allah’ın âhirette müminlerce görüleceğini ve kâfirlerin bundan mahrum bırakılacağını bildiren âyet ve sahih hadislerden hareketle görüş belirlerken, buna karşı olan grup, önce kendine göre bazı aklî gerekçelerden yola çıkarak Allah’ın görülemeyeceği tarzında bir anlayış ortaya koymuş, ardından bunu müteşâbih âyetlerle delillendirmek istemiş, buna mukabil O’nun âhirette görüleceğini haber veren âyetlere dil kurallarına ve Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini konu edinen âyetteki kullanıma aykırı biçimde isabetsiz yorumlar getirmiş, ayrıca sahih hadisleri reddedip sahih hadis mecmualarında yer almayan rivayetler ileri sürmüş, rü’yetullahı inkâr ederken ontolojik açıdan âhireti dünya ile aynı statüde kabul etmiştir. Hâlbuki birçok nassın haber verdiğine göre âhiretin şartları dünyaya göre tamamen farklı olacaktır. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ın insanları, ebediyet âleminde zâtını görmelerini mümkün kılacak ve gözlerinden perdeyi kaldıracak şekilde bir yaratılışa kavuşturması mümkündür. Bu aynı zamanda Allah’ın kâfirlere karşı müminlere bahşedeceği müstesna bir lütuf olup âdil ve mün‘im oluşuna da uygundur.”[11]

Cenâb-ı Hak cümlemizi o gün Cemal’i ile şerefyab kılacağı kullarından eylesin!

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, İman, 297.

[2]. TDV, İslam Ansiklopedisi, Rü’yetullah Maddesi

[3]. En‘am suresi, 6/103

[4] A’râf sûresi, 7/143.

[5]. M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[6]. En’âm sûresi, 6/103

[7]. Buhârî, tefsîru sûre (53) 1; Müslim, îmân 287

[8]. M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[9]. Kıyâme sûresi, 75/22-23

[10]. A‘râf  sûresi, 7/143

[11]. TDV, İslam Ansiklopedisi, Rü’yetullah Maddesi

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: SEMANIN GÖZLERİ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

İsrailoğullları, Musa aleyhisselam’a, “Ey Musa! Rabb’in uyur mu?” diye sorarlar. Musa aleyhisselam:

“Allah’tan korkun! Böyle bir sual sormaya nasıl cür’et ediyorsunuz? der.

Bunun üzerine Allah Teâla, Musa Aleyhisselam’a vahiyle şöyle buyurur:

“Senden Rabb’inin uyuyup uyumadığını mı soruyorlar? İki eline iki cam al ve gece boyu ayakta uyumadan bekle.”

Musa aleyhisselam, iki eline iki cam alır. Ve gece boyu bekler. Gecenin dakikaları ilerledikçe, Musa aleyhisselam’ı uyku bürür. Nihayet daha fazla dayanamayarak dizleri üzerine yığılır kalır. Ve tabii ki, elindeki camlar da düşüp paramparça olur.

Bunun üzerine Allah Teâla, Musa aleyhisselam’a:

“Söyle kullarıma: Eğer ben uyusam, yerler ve gökler o iki cam parçası gibi düşer, kırılır, her şey paramparça olur.”[1]

Menkıbenin satırlarından sadırlara damlayan hakikat; Hak Teâlâ’nın kayyumiyeti ve Kayyum Allah’ın kayyumiyetinin kul olan beşerin dünyasındaki akisleridir. Evet, bir yönü itibariyle Hak Teâla’nın -haşa- uyumaz oluşunu anlatan “Kayyûm ism-i şerifi, fey’ûl kipinde mübâlağa ifade eden bir kelimedir.. ve Cenâb-ı Hakk’ın ismi olması itibarıyla da kendi zatında zâtıyla kaim, başka her şey ve nesne için de mukavvim (bütün eşya ve hâdiselerin mâbihi’l-vücud ve’l-kıyâmı)’dır; onlar, O’nunla kaim ve O’nunla daimdirler. Bu mübarek isim, “Esmâ-i Hüsnâ”dan olması itibarıyla, tasavvufî terminoloji zaviyesinden de farklı yorumlarla tahlile tâbi tutulmuş bir kelime-i kutsiyedir. Bu ismi, avam-havâs herkesin anlayabileceği bir dil ile ifade edecek olursak: O, Cenâb-ı Hakk’ın, kendi zatıyla kaim bir müstağni-i mutlak, bütün cihanlar ve içindekilerin varlık ve bekalarının da biricik dayanağı olduğunu ifade eden bir ism-i azamdır. Kayyûmiyet ise, “-iyet” eki ile bu ism-i celilden türetilmiş bir yapma masdar ve hakikat itibarıyla da sırf o Zât-ı Ecell ü A’lâ’ya mahsustur. Zira kıvamı kendinden ve bizzat olması ve bu açıdan gayra muhtaç bulunmaması itibarıyla da Zât-ı Hak’tan başkası için düşünülemeyeceği bedîhî ve açıktır. Bu da Hak’tan gayrı kayyum-u mutlak bulunmadığı, bulunamayacağı mânâsına gelmektedir.”[2]

Bakara Sûresi’nin 255. ayet-i kerimesinde, Cenâb-ı Hak kayyumiyyetini izah sadedinde Yüce Zatını -haşa- ne bir uyuklama ne de bir uykunun tutmayacağını[3] ifade buyuruyor:

اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ…

Ebu Musa hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in ümmetinin Cenâb-ı Hakk’a marifetini artırma adına ifade buyurduğu beş hakaikin ilki bu hakikate bir ayinedir:

عَنْ أَبِي مُوسَى، قَالَ: قَامَ فِينَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِخَمْسِ كَلِمَاتٍ، فَقَالَ:

  إِنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ لَا يَنَامُ، وَلَا يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَنَامَ… 

“Şüphesiz ki; Allah (azze ve celle) uyumaz, zaten uyumak da O’na yaraşmaz…”[4]

***

“Evet, Cenâb-ı Hak uyumaz. Çünkü uyku; bir dalgınlık ve aynı zamanda bu dalgınlığında akla galebe çalması demektir. Başka bir zaviyeden ise uyku; ihsasları sukuta uğratan bir duyamayış halidir ki böyle bir acz ve noksaniyeti, Sübhan olan Allah (celle celâluhu) için bir an-ı seyyale dahi düşünmek müstahildir”[5] ve yaralayıcıdır. Zira Cenâb-ı Hak insana ve sair hayvanata ait bu ve diğer bütün noksaniyetlerden münezzehtir.

Öte yandan uyku da uyanıklık da bir halin habercisidir. Yani uyku; uyuyan kimsenin belli bir zaman önce uyanık olduğunu ifade eder. Uyanmış ise de belli bir müddet uyuduğunu ifade eder. Bu ise bir tebeddülün varlığını; tebeddül ise bir zamanı muktazidir. Hal böyle olunca, ezeli ve ebedi olan ve aynı zamanda zamanı da yaratan bir Ma’bud-u Ezel’inin, zaman ile mukayyet olduğunu iddia etmek gibi aklen de dinen de muhal bir durum zuhur etmektedir. Cenâb-ı Hak ayet-i kerimede kâinata koyduğu “kanunlarda dahi bir tebdilin olmayacağını”[6] ifade buyuruyorken herhangi bir insanın O’nun (celle celâluhu) zatında bir tebdilin olabileceğini iddia etmesi Hakk marifeti adına kat etmesi gereken uzun mesafelerin varlığına işarettir.

Başka bir açıdan da uyku ihtiyaçtır. İnsan, kimi zaman rahat etmek, kimi zaman yalnızlıktan kurtulmak, kimi zaman da hüznünü unutmak gibi beden ve halet-i ruhiyesinin tetiklediği saiklerle uyur. Oysaki Cenâb-ı Hak bütün bu ihtiyaçlardan münezzeh bir Ehad-ü Samed’dir (celle celâluhu). Burada, “uyuyan bir varlık ilah olamaz” mülahazası; zayıflık ve sınırlılıklarla muhat bir ilah anlayışının reddi demektir ki sahih ve selim olan da budur.

Başka bir açıdan ise Cenâb-ı Hak Yüce Zatıyla alakalı ayet-i kerimelerden birinde de “O her an yeni tecellilerle iş başındadır”[7] buyuruyor. Yani uyku ve dalgınlık gibi bir halin O’nun (celle celâluhu) sürekli tecelli buyurmasına mani olmadığı ifade edilmiş oluyor.

Bu münezzehiyet aynı zamanda Semi’ ve Basir olan Allah’ın (celle celâluhu) sürekli denetlediğini, kâinatta cereyan eden bütün hadisattan bütün ayrıntılarıyla an be an haberdar olduğunu, bunun da ötesinde, idare ettiğini ifade eder. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın “bütünü ve ayrıntılarıyla bu varlık âlemini her zaman ve her durumda yönettiği gerçeği müthiş bir hakikattir. İnsan bu gerçeğin ne kadar müthiş bir şey olduğunu, şu dehşet verici evrende yer alan sayısız atomu, hücreyi, canlı varlığı ve cansız nesneyi, bütün bunları gözetim ve denetimi altında tutan ve bütün bu varlıkların Allah’ın tedbirine dayalı olarak ayakta durduğu gerçeğini, evet bu gerçeği, insan ancak dar kapasiteli hayalinde ne kadar müthiş olduğunu anlayabilir. Tasavvur edebildiği -ki o da çok az– ise başları döndürecek, akılları hayrete düşürecek ve kalbleri huzurla dolduracak kadar müthiştir.”[8]

Cenâb-ı Hak Başka Neleri Görür?

O, (celle celâluhu) kehkeşanların birbirleri ile olan etkileşimlerini gördüğü gibi; kelebeğin kanat çırpmasının kâinat üzerindeki tesirlerini de görür. O, yamaç boyunca kanat çırpan bir kartalın kanadından kopan bir tüye nigehban olduğu gibi; o demde yerdeki bir karıncanın telaşını dahi görür. O, sendeki seni görür, içindeki “ben”i görür. Haddi aşmaları, günaha kapaklanmaları ve kuytulardaki tevbe kurnalarını gördüğü gibi; inat edip eşkıya gidenleri de görür. O, Müslüman urbası giymiş bir münafığın gadrine maruz kalan mazlumu gördüğü gibi; dinle hayata hayat sunma iddiasıyla gelip de kendini inananlara ecdaddan hasım bir takım kara ruhluların mevzilerinde bulan basiret miskinlerini de görür. O, olmayandan verenleri, yokken inşa ve ihya eden çelebi gönüllüleri gördüğü gibi; milletin gözünün yaşıyla harcını kardığı hayır müesseselerinin kimini zimmetine geçiren kimisini kıyıma maruz bırakan kimisinin de kapısına kilit vuran kuklaları da görür. O, cahiliyle aydınıyla (!) zulme alkış tutanların aymazlıklarını gördüğü gibi, her hal ve şartta adalet ve hakkı aramaya azimli Ömerî meşrepleri de görür…

Hâsılı O (celle celâluhu) her şeyi görür!

Zira “Allah (azze ve celle) uyumaz!..”

Sefa Salman 

***

[1]. Taberi Tefsiri, Abdullah İbni Abbas Hz. Bakara suresi 255. Tefsiri Sadedinde

[2]. M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, Kayyûmiyet

[3]. Bakara suresi, 2/255.

[4]. Sahih-i Müslim, İman, 293.

[5]. Şerh-u Müslim, M. Fuad Abdülbaki

[6]. Ahzab suresi, 33/62

[7]. Rahman suresi, 55/29

[8]. Ayetü-l Kürsi ve Tefsiri, Davut Aydüz

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Felsefi Tortular ve İnanç

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Her devrin, turfanda ilhad sebepleri ihdas etmek mevzuunda oldukça mahir bir takım akımları mutlaka olmuştur. 19. yüzyılın ve hatta o çağdan günümüze uzanan çizginin bu manada en büyük temsilci akımları ise pozitivizm ve materyalizmdir. Bu akımların varlığı her ne kadar; Hak olanı, batılı görmeden fark edemeyen insanlar adına bir ehemmiyet arz etse de, hak ile batılı ayırt etme mevzuunda zıtların varlığına ihtiyaç duymayan insanlar adına da hep bir çeldirici vazifesi görmüştür. Bu cereyanların, teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel ve maddi dünyanın sunduklarıyla yetinmeyi salıklayan fikirlerinin; duygu, his, şuur, düşünce gibi varlığını kuşatan fizik ötesi ağlarla dolu insanlar dünyasında bu denli kabul görmesi; aslında insanın kendi varlığına yabancılığının bir ifadesi olsa gerek. Zira insanın fizik ötesi âlemlerin varlığına sunacağı en büyük delil; yine kendi zihnini kuşatan “fizik ötesi şeylerin varlığını reddetmeyi fısıldayan inkâr düşüncesi”dir. Çünkü düşüncenin kendisi dahi başlı başına, pozitivist mülahazaların en büyük reddiyecisidir. Bu akımlar kriterlerince; düşünce, elle tutulur gözle görülür laboratuvarlarda test edilebilir bir şey değildir. Buradan hareketle de; fiziki bir varlığı bulunmayan bir şey ile metafizik olanın yokluğunun ispat edilmeye çalışıldığı gayri mantıki bir zeminden sıhhatli bir neticenin hâsıl olması da mümkün değildir. Oysaki düşüncenin de fikrin de duygu ve hissiyatın da bir varlığı mutlaka vardır ve olmak zorundadır. Vardır, zira olmayan bir şeyin adı da yoktur.

Tabii olarak bu ve benzeri cereyanlar; fizik ötesi bir dünyanın varlığını ve orada insanları bekleyen bir takım hadise ve varlıkların mevcudiyetini haber veren din müessesesini kendisine baş hasım ilan etmiş ve en büyük tahribatını da muhafazakar toplumlar üzerinde göstermiştir. Din müessesesinin insanlara sunduğu bilgiler, bu akım kriterlerince doğruluğu test edilemeyen malumatlardır ve güvenilir değildir. Oysaki insan için bilgi elde etme ve hakikate ulaşma yolları sadece bilime münhasır değildir. Zira insan için bilgi elde etme yolları sadece “göz” değildir. Bunun yanında; kulak, dil, burun, deri, sezgi, ıstırap ve dinin en muteber bilgi kaynakları olarak kabul ettiği haber-i sadık, vahiy ve ilham aracılığıyla gözün yaya kaldığı alanlarda o kadar çok malumat elde edilmiştir ki, göz ile elde edilen bilgilerin, bütün bu ilim elde etme yollarıyla ulaşılan hakikatlerle kıyası dahi abestir.

İnsan düşünce ve gelişiminin en üst basamağı olarak lanse olunan bu akımlar; aslında bilgi elde etme yollarını gözlem ile sınırlandırmış olmaları hasebiyle değil bir en üst basamak olmak belki bir basamak bile değildirler. Zira görmeden bir şeyin varlığına inanmamayı salıklayan bu akımların insanın içinde her daim var olan ve kriz anlarında varlığını belli eden inanma içgüdüsüne verecekleri tatminkâr bir cevapları hiç olmamıştır ve olmayacaktır. Daha da kötüsü; şöyle ya da böyle zihni pozitivist ve materyalist düşünce ile telvis edilmiş bir dimağın, kıyamet kopup da o en büyük gözlemi yapacağı ana kadar da tek rehberinin zihnini kirleten bu yaklaşımlar olacak olmasıdır. Oysa ki o zamana kadar bilgi hususunda tanrılaştırdığı gözü, görünmeyen bir âlemin varlığına delil yüzbinlerce hadiseyi ve olguyu görmek hususunda kör kalmıştır. Ta ki; zuhuru her şeyin sona erdiğinin habercisi olan o büyük alamet görülmeye başlayıncaya kadar. Nasıl ki sınav kâğıtları toplandıktan sonra öğretmenin doğru cevapları söylemesinin öğrencinin notuna bir katkısı yoktur. Aynen öyle de; kıyametin vukuuna şahit olduktan sonra, görmediğini zannedip reddettiği o bütün hakikatlere imanını ilan etmesinin de bir manası olmayacaktır.

Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) mervi bir hadis-i şerifte Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz şöyle buyurmaktadırlar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

 لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا، فَإِذَا طَلَعَتْ مِنْ مَغْرِبِهَا آمَنَ النَّاسُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

 فَيَوْمَئِذٍ {لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا}

[الأنعام: 158]

Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Güneş battığı yerden doğduğu zaman, bütün insanlar toptan iman edecekler. Fakat işte o gün “daha önce iman etmiş veya imanında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye (o an ki) imanı fayda vermez.”[1]

***

“Tevbenin makbul olmasına dair ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri bir arada değerlendiren müfessirlerin varmış oldukları netice şudur: Ölüm sarhoşluğu gelip çatmadan, henüz hayattan ümitsiz değil iken küfürden tevbe ile iman makbuldür. Fakat can boğazın cidarlarını zorlamaya başladığı, hayattan ümidin kesildiği demde küfürden tevbe etmek ve iman geçerli değildir. Zira iman ettikten sonra hayırlı işler yapabilecek bir zamanın olması elzemdir.

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak: ‘Onlar imana gelmek için ne bekliyorlar? Meleklerin inmesini mi? Rabbinin imha eden azabının veya Rabbinin kıyamet alametlerinden birinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin alametlerinden biri geldiği gün daha önce iman etmeyen yahut imanıyla hayır kazanmayan hiçbir kimseye o gün ki imanı fayda vermez. Deki: Bekleyin. Biz de beklemekteyiz!’[2] buyurmaktadır.

Mevzu ile alakalı bir diğer ayet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Derken İsrailoğullarını denizden geçirdik. Hemen Firavun askerleri ile birlikte zulmederek ve saldırarak peşlerine düştü. Nihayet boğulmak üzere iken ‘iman ettim, İsrailoğulları’nın inandığı İlahtan başka Tanrı yokmuş’ dedi. Şimdi mi? Hâlbuki bundan önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun! Biz de senin bedenini denizden kurtarıp karada bir yere çıkaracağız ki senden sonra gelecek nesillere ibret olsun. Doğrusu insanların çoğu bizim ayetlerimizden, ibret alınacak delillerimizden gafildirler.”[3][4]

Aslında ayet-i kerime ve hadis-i şerifler istikraî bir yöntemle okumaya tabi tutulduğunda ifade ettikleri hususların; yalnızca geçmiş ve gelecek olan bir takım dehşetengiz hadisatın bildirilmesinden ibaret olmadığı görülecektir. Cenâb-ı Hak geçmişte kötü akıbete dûçar olanların ve ileride zuhur edecek bazı hadiselerin haberini vermekle, aynı zamanda biz kullarına; “Kıyametin yaklaştığını gösteren o büyük alametler zuhur etmeden iman edin! Siz firavun misali hakkı son nefesinizde değil de o an gelmeden önce kabul ve ilan edin” demektedir.

Ayrıca ulema ittifakla mezkûr En’am suresi 158. ayet-i kerime ve “Güneşle Ay bir araya getirildiği zaman….”[5] ayet-i kerimesini güneşin batıdan doğmasına bir delil olarak tefsir etmektedirler.

Son Anda İman Neden Bir Değer İfade Etmez?

Üstad Bediüzzaman Hazretleri mevzu ile alakalı şu hususlara temas etmektedirler:

“İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mucizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat: kıyametin şartları, bir kısım Kur’an’daki müteşabih hususlar gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, güneşin batıdan doğması, açıkça herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tövbe kapısı kapanır, daha tövbe ve iman makbul olmaz. Çünkü Ebu Bekir’ler Ebu Cehil’ler ile tasdikte beraber olurlar.”[6]

Üstad Hazretleri de güneşin batıdan doğmasını Selef-i  Salihin muvacehesinden ele alıp hakiki manasıyla değerlendirmiş ve bunun keyfiyeti ile alakalı şu hususları ifade etmiştir:

“Allahu a’lem, bu güneşin batıdan doğmasının görünen sebebi; Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’an, onun başından çıkmasıyla zemin divane/deli olup –Allah’ın izniyle başını başka bir gezegene çarpmasıyla hareketinden geri dönüp – doğudan batıya doğru olan seyahatini Allah’ın izni ve iradesiyle (dilemesiyle) batıdan doğuya doğru değiştirmekle, güneş batıdan doğmaya başlar. Evet, arzı/dünyayı güneş ile, ferşi/yeryüzünü arşa kuvvetle bağlayan Allah’ın sağlam ipi olan Kur’an’ın çekim kuvveti kopsa; yerkürenin ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve düzensiz hareketinden dolayı güneş batıdan çıkar. Hem çarpışma neticesinde emr-i ilahi ile kıyamet kopar..”[7]

Netice itibariyle denilebilir ki;

İman etmek ile hayır elde edilmesi mümkün olmayan o dem gelmeden insana düşen; Rabbini bilip O’nu bulmasıdır. “Hışmımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine bir fayda sağlamadı.”[8] ayet-i kerimesinde de ifade buyurulduğu gibi; Cenâb-ı Hakk’ın bütün celâli esintilerle tecelli edeceği o güne ulaşmadan ulaşılmış bir iman bir değer ifade etmektedir. Olacak olmaya başladıktan sonra imanın bir değeri yoktur.

Allahu a’lem!

 Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, İman, 248.

[2]. En’am suresi, 6/158.

[3]. Yunus suresi, 10/90-92

[4]. Muhittin Akgül, Ayetler ve Hadisler Işığında Hayatımız

[5]. Kıyamet suresi, 75/9

[6]. Şualar, s.884

[7]. Şualar, s.496-497

[8]. Mümin suresi, 40/45

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: KISIK SESLER

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Varlığa duyulan muhabbet ve ünsiyetin sebebi de menbaı da Allah’tır (celle celâluhu). O, hem yanık sinelerin Maksud’u, hem de Zat’ının inayeti bulunmadan Zat’ına vuslatın dahi mümkün olmadığı Rehber-i Mutlak’tır (celle celâluhu). Kimi zaman meayibi mestur kılan bir Settâr, kimi zaman günahları yarlığayan bir Gaffâr olarak sunar varlığını varlığımızın idrakine. Vardan öte bir “Var”dır O’nun varlığı. Yok, var kılmasıyla bulur varlığı.

O, kuluna en büyük armağanı “Zat’ına kulluk” olandır. O, ancak ağyardan geçilerek Zat’ına yaklaşılandır. O, sonsuzluğun sonsuz oluşunu, O’nun zatî sonsuzluğuna muhtaç olduğu Mutlak Sonsuz. O, ezelin Var Eden’i ve fenaya müptela fanileri, faniye sevk eden Yegâne Ezelî. O, “havl”ine dayanmadan günaha kapaklanmaktan beri duramayacağımız, “Kudret”ine sığınmadan birr ü hayra mecal bulamayacağımız bir Sahib-i Havl ve Kudret. O, ariflerin gönlündeki irfanın hakikati, zakirlerin kalbindeki lisanın kuvveti.

O’nun “şua-ı âfitabıdır yakan bil-cümle uşşakı”[1]. O’nun “kuluna kuldan yakınlığıdır”[2] yakın eden ırakı. “O’nun bilinmesi, yaratılışın hedefi, fıtratın gayesi.”[3] O’na iman kevserin mayesi, ahiretin zümrütten sermayesi…

O’nun Yüce Zat’ıdır, Zat’ının en güzel senasını, en bedi, en fasih, en selis ve mûciznûma bir surette zîşuura talim buyuran. Bu Rahmanî nefesin en gür sadâlı Hatîbi ise; Kamer-i Münir, Hazreti Resul-i Zîşan.

İşte O’dur (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Allah’ın Nam-ı Celil’i anılmadan kâinatın bekasının mümkün olmadığını” talim ve beyan buyuran:

أَخْبَرَنَا ثَابِتٌ، عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى لَا يُقَالَ فِي الْأَرْضِ: اللهُ، اللهُ

Hz. Sabit, Hz. Enes’ten (radıyallâhu anhüma) rivayet ediyor:

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Yeryüzünde ‘Allah, Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmayacaktır.” [4]

***

Evet, her ne kadar hadis-i şerifin evvel emirde muradı “kıyamet alametlerinin ihbarı” olsa da, lafızların çehresindeki nikap biraz aralandığında “Allah” lafzının mana, mefhum ve muktezasıyla kâinatın temadisi adına ifade ettiği ehemmiyet görülecektir.

Hadis-i şerif’i, balâda geçen veçhesiyle bir değerlendirmeye tabi tutmadan önce, bu hadis adına ulema tarafından söylenegelenlere kısaca temas etmek istiyoruz.

Hadis-i şerif, ulema tarafından daha ziyade; “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağını” [5] ifade eden sair hadis-i şeriflerle arasında bir tearuzun olup olmadığı noktasında değerlendirilmiştir. Hatta bu mevzuda, yani kıyametin kimin üzerine kopacağı mevzuunda, Müslim-i Şerifte yine 234. hadis-i şerif olarak naklolunan “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” hadisi de tartışmaların neticesine doğrudan tesiri olan bir rivayettir. Şöyle ki;

Mevzumuza temel aldığımız hadis-i şerifte Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmaz” buyurmaktadırlar. Oysa Müslim-i şerifte, aynı başlık altındaki bir sonraki hadiste ise “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” buyrulmaktadır. Meseleye yalnızca mevzumuza temel aldığımız hadis zaviyesinden yaklaşacak olursak; “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler var oldukça kıyamet kopmayacaktır” kanaati hâsıl olmaktadır. Kıyametin mutlaka kopacağı hakikati nazara alındığında ise şu sonuca ulaşmaktayız: Demek ki “kıyamet kopmazdan evvel yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen insan kalmayacaktır”. Oysa Müslim’deki aynı numaralı hadisin devamında ve beşinci dipnotta işaret ettiğimiz kaynaklar ve daha pek çok eserde “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağı ifadesi ve işaretleri” vardır.

Aralarında zahiren tearuz varmış gibi gözüken bu hadisler arasında aslında bir tearuzun olmadığını ifade adına İmam Nevevi hazretleri şu hususlara temas etmiştir:

“Bu hadis-i şerifler zahiri manaları üzerine bırakılmışlardır. Dolayısıyla te’vile lüzum yoktur. Vakıa; bir hadis-i şerifte ‘ümmetimden bir taife kıyamete kadar Hakk’a muzahir olmaya devam edecektir’ buyrulmuşsa da bu hadis-i şerif yukarıda zikri geçen hadislere muhalif değildir. Çünkü bu hadis-i şerifin manası ‘ümmetimden bazıları kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar Hak dinin müdafii olacaklardır’ demektir. Hadis-i şerifte her ne kadar ‘kıyamete kadar’ denilmiş olsa da bunun manası ‘kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar’ demektir.”[6]

Hadis-i şeriflerin arasını tevil adına ortaya konan yaklaşımlardan biri de; kıyametin kopmasından murad, “Yemen taraflarından eseceği ve inananların ruhunun tatlı bir şekilde kabzedilip kıyametin inanmayan şerirlerin üzerine kopacağını[7] ifade eden hadis-i şerifteki mezkûr rüzgârın gelme zamanıdır” diyenlerin yaklaşımıdır. Bu rüzgârın esmesi ile Allah diyen yahut o zamana kadar Hak dine muzahir olmuş bütün inananların ruhları hafifçe kabzedilecek ve kıyamet geriye kalan şerirlerin tepesinde kopacaktır.

Hazreti Bediüzzaman Yaklaşımı

Hz. Üstad -ulaşabildiğimiz kadarıyla- bu mevzuya Mektubat ve Şualar olmak üzere iki eserde temas etmektedir:

Şualardaki “ahir zamanda, Allah Allah diyecek kalmaz” hadis-i şerifinin tevili sadedinde:

“(Gaybı ancak Allah bilir) ‘Allah Allah’ deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeâirde Allah’ın ismi yerine başka isim konulacak, demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah’ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vuku’unu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar. Diğer bir te’vili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü’minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet, kâfirlerin başında patlar”[8] şeklinde bir yaklaşım ortaya koymaktadırlar.

Mektubatta ise bu mevzuya ayrı bir derinlik kazandırılmış ve şöyle denilmiş:

“…İşte İsevîliğin din-i hakikîsi zuhur ile ve İslamiyet’e inkılap etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve “El-hükmü lil-ekser” kaidesince, yeryüzünde “Allah Allah” diyecek kalmayacak, ‘yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette “Allah Allah” denilmeyecek’ demektir. Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlup düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.[9]

Şüphesiz Üstad Hazretlerinin mevzunun izahı adına ifade buyurduğu her söz son derece ehemmiyetli. Fakat bu cümleler arasında; “yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette ‘Allah Allah’ denilmeyecek” şeklindeki cümlesi onun ne denli hakîm bir bakış açısına sahip olduğunun bir ifadesidir. Zira Üstad Hazretleri “yeryüzünde Allah Allah diyecek kalmayacak” rivayetini “ahir zamanda Allah’ın adını duyurma misyonu ile vazifeli olan insanların seslerinin cılız çıkacağı, bu manada yapılan faaliyetlerin ses getirmeyeceği, hadiselere yön tayin edecek bir makamı ihraz etmekten uzak olacakları” şeklinde anlamış ve hadis-i şerife zamanın yorumunu itiraz kabul etmez bir tarzda iliştirmiştir.

Son sözler olarak ise, belki şu hususlar ifade edilebilir:

Üstad Hazretleri yine Mektubat’ta “Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Hâlbuki rivayetlerde gelmiştir ki: “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?”[10] şeklinde sorulan bir sorunun cevabına geçmeden önce, böylesi umumi bir irtidatın vukuunda başat rol üstlenecek olan iki temel saikı nazara vermektedir.

Birinci Saik: Nifak perdesi altındaki Süfyaniyet.

İkinci Saik: Tabiiyyun ve Maddiyyun felsefelerinin tesirleri.

Nifak ve Süfyaniyet Açısından: Demek ki, ahir zamanda müminler çok büyük bir nifak fitnesi ile imtihan olacak, Süfyan namında bir şahıs bu ehl-i nifakın serkârlığını yapacaktır. İnsanlar kime ve hangi amacın muzafferiyeti adına gayret gösterdiklerinin farkına varamayacak ve neticede de Allah’ın adının bayraklaştırılacağı iddiasına hizmet eden insanlarla birlikte olduğunu zannedip, bilmeden Hakk’ın ses ve soluğunun kısılmasına kendini adamış bir takım murdar ruhlularca kullanılmış olacaklardır.

Tabiiyyun Ve Maddiyyun Felsefelerinin Tesirleri Açısından: Demek oluyor ki böylesi bir meş’um dönemde, insanlar etraflarında cereyan eden hadiselere, Cenab-ı Hakk’ın bakılmasını murad buyurduğu pencereden değil de kendilerini zebun eden o şey her ne ise, o zaviyeden bakacak ve sadece o bakış açısının dayattığı kadarıyla bir fikir sahibi olacaklardır. Bu, kimilerinde köhne felsefi düşüncelerin tesiri, kimilerinde sözün sihri, kimilerinde makamın gücü, kimilerinde de para ve şöhretin etkisi vs. şeklinde varlık izhar edecektir. İşte böylesi bir dönemde de; ümmetten bir taifenin Hakk’a ve Hakk’ın bakış açısına muzahir olması son derece ehemmiyet arz etmektedir.

O, (celle celaluhu) her şeyin en doğrusunu bilen yegâne Alîm’dir!

Sefa Salman

[1]. Esad Erbili Hazretleri

[2]. Kaf Sûresi 50/16.

[3]. M. Fethullah Gülen, Prizma III

[4]. Sahih-i Müslim, İman 234.

[5]. Buhari, Fiten, 13; Rikak, 9;

[6]. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi

[7]. Sahih-i Müslim, İman, 185.

[8]. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s.584

[9]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat s.58

[10]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat. S.56

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: İMAN EMANETTİR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Allah Resulü’nün (sallâllahu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret ettiği haberini alan Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh), babası ile birlikte, yaşadıkları Beni Abs diyarından Medine hareket ederler. O sıralarda Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem) Bedir Gazvesi için Bedir kuyuları civarındadır. Hz. Huzeyfe ve babası o denli meşakkatli bir yolculuğun ardından bir müminin asla görmek istemeyeceği kişilerle, müşriklerle karşılaşırlar ve esir düşerler. Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh) ve babasını, Fahr-i Kainat Efendimiz’in etrafında halelenmiş bir avuç mümini yok etmeye azmetmiş bu müşriklerin elinden kurtaran şey ise, Müminlerin ordusuna katılmadan sadece Allah Resul’ünü görüp Medine’ye yol tutacaklarına dair ettikleri yemindir. Hz. Huzeyfe müminler ordusuna ulaştığında, iki ordu arasındaki eşitsizliği görünce yeminini bozmak isteyecek; ne var ki Allah Resulü buna müsaade etmeyecektir. Çünkü Hakk’a dilbeste bu bir avuç insanın gayesi bir hakikate hayat vermektir. Bu hakikat ise; iman emaneti ile müşrikler arasındaki perdeleri bertaraf etmektir. Allahu alem, İki Cihan Serveri’nin Hz. Huzeyfe’nin yeminini bozmasına müsaade etmeyişinin sebebi; “insanlar ve iman arasındaki perdeleri kaldırma adına birazdan can alınıp can verilecek bu pazarda, ‘müminler sözlerine güven olmayan insanlardır’ dedirtmenin, en göz alıcı zaferlerin dahi hicabını perdeleyemeyeceği bir leke” olacağı düşüncesiydi. Ve bu sebeple de ona; “Hayır! Onlara verdiğin sözü tut” buyurmuşlardı. 

Görüldüğü gibi, Fahr-i Âlem (sallâllahu aleyhi ve sellem) ile ilk muarefesi Bedir Savaşı öncesi Bedir kuyuları yakınında gerçekleşen Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh), emniyet sahibi, güvenilir bir insan olma hususundaki ilk dersini de yine oracıkta İki Cihan Serveri’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) bu şekilde alacaktır.

İlerleyen zamanlarda öyle bir hakikat tebellür edecektir ki; bu aslında insan hayatında tesadüflere yer olmadığının ve insanın mazide adem medfenine defnettiğini zannettiği her hadisenin âtide bir netice vereceğinin ifadesi olacaktır. Evet, Allah Resulü’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) rûberû aldığı ilk ders “emanetin ehemmiyeti” olan Hz. Huzeyfe daha sonra ise efrad-ı ümmet beyninde Allah Resulü’nden naklettiği şu “emanet” hadisi ile iştihar edecektir. [1]

عَنْ حُذَيْفَةَ، قَالَ: حَدَّثَنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَدِيثَيْنِ قَدْ رَأَيْتُ أَحَدَهُمَا، وَأَنَا أَنْتَظِرُ الْآخَرَ حَدَّثَنَا:

 أَنَّ الْأَمَانَةَ نَزَلَتْ فِي جَذْرِ قُلُوبِ الرِّجَالِ، ثُمَّ نَزَلَ الْقُرْآنُ، فَعَلِمُوا مِنَ الْقُرْآنِ، وَعَلِمُوا مِنَ السُّنَّةِ.

 ثُمَّ حَدَّثَنَا عَنْ رَفْعِ الْأَمَانَةِ قَالَ:

يَنَامُ الرَّجُلُ النَّوْمَةَ فَتُقْبَضُ الْأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْلَ الْوَكْتِ، ثُمَّ يَنَامُ النَّوْمَةَ فَتُقْبَضُ الْأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْلَ الْمَجْلِ كَجَمْرٍ دَحْرَجْتَهُ عَلَى رِجْلِكَ فَنَفِطَ، فَتَرَاهُ مُنْتَبِرًا وَلَيْسَ فِيهِ شَيْءٌ – ثُمَّ أَخَذَ حَصًى فَدَحْرَجَهُ عَلَى رِجْلِهِ – فَيُصْبِحُ النَّاسُ يَتَبَايَعُونَ لَا يَكَادُ أَحَدٌ يُؤَدِّي الْأَمَانَةَ حَتَّى يُقَالَ: إِنَّ فِي بَنِي فُلَانٍ رَجُلًا أَمِينًا، حَتَّى يُقَالَ لِلرَّجُلِ: مَا أَجْلَدَهُ مَا أَظْرَفَهُ مَا أَعْقَلَهُ وَمَا فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ.

 وَلَقَدْ أَتَى عَلَيَّ زَمَانٌ وَمَا أُبَالِي أَيَّكُمْ بَايَعْتُ، لَئِنْ كَانَ مُسْلِمًا لَيَرُدَّنَّهُ عَلَيَّ دِينُهُ، وَلَئِنْ كَانَ نَصْرَانِيًّا أَوْ يَهُودِيًّا لَيَرُدَّنَّهُ عَلَيَّ سَاعِيهِ، وَأَمَّا الْيَوْمَ فَمَا كُنْتُ لِأُبَايِعَ مِنْكُمْ إِلَّا فُلَانًا وَفُلَانًا

“Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem) bize iki hadis söyledi. Bunlardan birini gördüm. Diğerinin de (olmasını) bekliyorum: Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem), bize şunları söyledi: “Emanet insanların kalblerinin derinliklerine kök salıp yerleşti. Sonra Kur’an indi. İnsanlar Kur’an’dan ve sünnetten gelen diğer bilgilerle beraber emaneti de (bölümlerini) öğrendiler.” Sonra da Resûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem) emanetin kaldırılmasını haber verdi ve şöyle buyurdu:

“İnsan uykusunu uyur. Bu sırada emanet, kalbinden alınıverir de ufacık bir siyah leke halinde izi kalır. Sonra yine uykuya dalar. Bu defa kalbinden emanetin kalan kısmı da alınır. Bunun izi de, kabarcık gibi kalır. Ayağının üzerine bir kor yuvarlanıp da nasıl kabarcık hâsıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu ka­barmış görürsün. Onun gibi bir şey.” Sonra Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem) ufak taşlar alarak onları ayağının üzerin­de yuvarladı. “İnsanlar öyle bir hale gelecek ki alış-veriş yapacaklar, birinin doğru dürüst ha­reket ettiği görülür görülmez: ‘Filan oğullarında güvenilir bir kimse var’ denilecek. Hatta bu adam kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde onun hakkında: ‘O ne sağlam! O ne zarif! O ne akıllı adamdır!’ denilecek.”

Huzeyfe (radıyallâhu anh) sözüne devamla der ki: “Vallahi, öyle günler gördüm ki, sizin hanginiz­den alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim. Çünkü alışverişte bulunduğum kimse Müslümansa bana ihanetten onu dini men ederdi. Hıristiyan ya da Yahudi ise ona da hâkimi veya valisi izin vermezdi. Bugün ise sizlerden filan ve filandan başka hiç kimseden alışveriş yapamaz ol­dum.”[2]

***

Görüldüğü üzere hadis-i şerif, pek çok hakikati muhtevi ve her bir cümlesi üzerinde ayrı ayrı durulması gerekli olan yoğunluktadır. Bu sebeple biz hadisteki manası mübhem olabilecek bir-iki kavramı izah edip, hadisin cümleleri arasında kaybolmadan genel mazmunun ifade ettikleri üzerinde durmaya çalışacağız.

Hadis-i şerifin doğru anlaşılması noktasında hayati öneme sahip kavramlardan ilki “emanet”tir.

Emanetten muradın ne olduğu hususu, ulema arasında medarı ihtilaf olmuş bir mevzudur. Emanetin ne olduğu ile alakalı ileri sürülen görüşler arasında, “Hıyanetin karşıtı olan güvenilirlik; İman;  Mükellef olanların -Allah’tan başka kimsenin görmediği- gizli, saklı taraflarıdır; Allah’ın emir ve yasaklarıdır; Allah’ın kullarından aldığı ahittir; bütün dinî yükümlülüklerdir; Allah’a mutlak itaattir.”[3] gibi görüşler vardır.

Burada dikkate değer bir husus ise şudur: Ne emanetten murad olunan mana “imandır” diyen ulema kelimenin ifade ettiği “güvenilir olma” manasını göz ardı edebilmiş; ne de emanetten murat “güvenilir insandır” diyenler, kelimenin “iman” ile aynı kökten geldiği hakikatini yok sayabilmişlerdir. Verilen mana açısından görüş beyan edenleri tek bir çatı altında cem ettiğimizde ise aslında “emin olma” ve “iman” kavramlarının birbirini nakzeden değil de birbirinin lazımı kavramlar olduğunu göreceğiz. Şöyle ki;

İbnü-l Hümam hazretleri hadis-i şerifteki “emanet” lafzının إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ ayet-i kerimesindeki[4] “iman” manasında olduğunu ifade etmiştir. Allah Resulü de (sallâllahu aleyhi ve sellem) Hz. Enes’ten (radıyallâhu anh) merfuan naklolunan bir hadis-i şeriflerinde الْمُؤْمِنُ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ “Mümin, insanların kendisinden emin olduğu kimsedir”[5] buyurmaktadır. Bir diğer hadis-i şeriflerinde ise Fahr-i Kâinat Efendimiz  لا إيمان لمن لا أمانة له لا دين لمن لا عهد له buyurmaktadır. Yani “Emanet sahibi olmayanın imanı olmayacağı gibi sözünde durmayanın da dini yoktur”[6] buyurmak suretiyle meselenin ehemmiyetini en üst perdeden ifade buyurmuşlardır.

Hal böyle olunca, emanet sahibi olmak ve iman sahibi olmak arasında doğrudan bir bağ söz konusudur ki, bu yaklaşım meselenin izahı noktasında son derece önemlidir. Çünkü emanet ve iman birbirinin mütemmimi iki değerdir. Bu manada sineye derç olunan iman bir miras değil, Cenâb-ı Hakk’ın bir emanetidir. “İman olmayınca, insan, bu dünyada diğer mahlûklar gibi çok dar bir zaman dilimi içinde yaşayıp sonra da kendini yokluğa mahkûm etmiş olur. Onun ebediyete mazhar olması ise imana bağlıdır. Bu sebepledir ki insan, kendisine tevdi edilen iman gibi çok önemli bir emaneti korumak için etrafında ne kadar surlar oluştursa, bu hedef doğrultusunda, bütün cehdini ortaya koyup ne kadar araştırmalar yapsa, deliller getirse, tahşidatta bulunsa, yine de işin hakkını vermiş olamaz. Böyle değerli bir emanet karşısında ona düşen vazife, “Hel min mezid” ferdi olarak, hep “Daha yok mu, daha yok mu?” deyip yola devam etmektir. Diyelim ki size çok değerli mücevherlerin bulunduğu bir kutuyu emanet olarak verip sonra da “Bunu korumazsan kellen gider.” dediler. Şimdi bu emaneti korumak adına sizin ne denli büyük bir hassasiyet göstereceğiniz âşikardır. Hâlbuki imanın yanında, onun kıymeti bir hiç hükmündedir. Bu açıdan insanın, “Aman, şuradan şeytan girebilir.”, “Aman nefs-i emmârem şu boşluğu değerlendirebilir.” diyerek sürekli imanının etrafında surlar oluşturmaya çalışması, bu denli büyük bir emanete karşı emin olma mülahazasının bir ifadesidir.”[7] Elest bezminde kulun Rabbi’ne verdiği cevapta meknuz olan mana da; “Rabbim sineme nakşettiğin Rububiyyet’inin remzi olan bu imana hıyanet etmeyeceğim” demek olur. Bu açıdan emniyet imanın bir lazımıdır.

Hadis-i şerifteki bir diğer izah gerektiren kısım ise “kulların uykuya dalması ve kalblerinden emanetin alınması” hususudur. Ulema kulların uykuya dalmasından muradın “gaflet uykusu” olduğu noktasında neredeyse hem fikirdirler. Hal böyle olunca buradaki ifade olunmak istenen mana kulların “iman, iman şuuru ve bu şuurun gerekleri muktezasınca hareket etmek” noktasındaki “aman sende”ciliğidir denilebilir.

Evet, hadis-i şerife bütüncül bir nazarla yaklaştığımızda karşımıza çıkan tablo ise; ahir zamanda, yani içinde olduğumuza inandığımız şu meş’um dönemde, insanların din hassasiyeti ve dinin kaynaklık ettiği ahlak-ı aliyeyi muhafaza noktasında bozulmalara maruz kalacağı ve “emanetin ortadan kalkacağı” hakikatidir. Hadis-i şerif asırlar öncesinden günümüze ayna tutuyor olması bakımından bir mucizenin ifadesidir. Bu arada şunu da ifade etmek lazımdır ki; ilm-i ledün sultanı olmayanların, değil on dört asıl evvelinden bu tespiti yapmaları bir yıl öncesinden dahi bu akıbeti öngörmeleri mümkün değildir.

On dört asıl evvelinden verilen bu gaybi haberi günümüz insanına uyarladığımızda haber ve vakıa arasında mutabakatın zihinlerde hâsıl edeceği şaşkınlık dile sadece “Evet, Sen Hak Peygambersin!” şeklinde aksedecektir.

Evet, sebepleri, hakperest olmanın (objektif) hakkı verilmeden tespit edilmeye çalışılan bir hastalığın tedavisinde isabet mümkün değildir. Bizler inananlar olarak ahlaken çöküşümüzün sebeplerini bunca yıl, değerlerimize muhalif bir takım kimseler tarafından idare ediliyor olma kolaycılığında bulduk. Kimileri bunun gerçek sebep olduğuna inanmış, kimileri de inandırılmışlardı. Ahlaki problemlerin çözümünü idareyi elinde bulundurmakla halledebilecekleri zehabına kapılıp idareye talip olmayı tercih edenler ile meselenin bir iman problemi olduğu hakikatine uyanmış aydınlık insanlar, mezhepleri ve meşrepleri uyarınca bir yol tutmuşlardı. Gelinen nokta itibariyle bakıldığında ise; hal-i hazırda idareyi elinde bulundurmakla meselenin çözüleceği vehminden hareket edenlerin, imanın kalbin bir ameli olduğunu, kalbte derinlik kazanmamış bir imanın da ahlak adına bir getirisi olmayacağı hakikatini ıskaladıklarını görüyoruz.

Evet, bugün ticaret mevzuunda başka bazı din/yol sâliklerinden aldığımız güven hissini bir müminden alamaz hale gelmişsek şayet, bunun sebebini iman zaafında aramak gerekmektedir.

Hak ve adalet hassasiyetinde, kamu malını kendi şahsi çıkarları adına kullanmama mevzuunda gayr-i müslimlere güvendiğimiz kadar müminlere güvenemez hale gelmişsek bu acı manzaranın gerisinde, tepeden inme bir yaklaşımla toplumun damarlarına ahlak zerk edebileceklerini zanneden ve bu suretle peşlerine milyonlarca insanı takıp sürükleyen ekran mücahitlerini aramak lazımdır.

Unutmamak lazım ki; bir insanı zorla en fazla münafık yapabilirsiniz. O yüzden inanan ve emniyet vadeden bir toplum tek tek gönüllerden başlayarak tesis edilebilir. Ve ancak bu suretle inşa edilmiş bir toplum, sahip olduğu değerleri ile ilelebet yaşar ve yaşatabilir. Ayrıca; gücü makamdan elde edenler değil, onu sinesinde duyanlar topluma yön verebilir. Geçmişin, idari gücü elde tutmak suretiyle ahlaklı nesiller yetiştirebileceği hülyaları ile yalan olmuş insanlarla dolu olduğunu idrak edemeyen günümüz serkârlarının hayal kırıklığı da seleflerinden farklı olmayacaktır. Ve neticede olan da, yine yitirilmiş nesillere, heder edilmiş yıllara olacaktır.

O sebeple; gününü gün edenlerin değil emanetin muhafazası adına ânı bin edenlerin eteğine tutunmak, iman adına zinde kalmanın meşakkatli ama tek emin yoludur.

Ne acıdır bir toplumun ahlaken çökmüş olmasını ahlaklı bir toplum vadederek başa geçen idarecilerine borçlu olması! Ve ne acıdır emanetin (iman ve emniyet) muhafazasında memur olanların (inananlar) aymazlığı!

Sefa Salman

***

[1]. İman hem “emanet demektir” hem de “iman insana verilen bir emanettir”.

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 230.

[3]. İbni Hacer, (ilgili hadisin şerhi)

[4].Ahzab Sûresi, 33/72.

[5]. Ahmed İbni Hanbel, Müsned; El-Müstedrek Ale-s Sahihayn

[6]. Ahmed İbni Hanbel, Müsned; Sahih-i İbni Hibban

[7]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: YERÇEKİMİ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Başınıza geçmiş olmam, içinizde benden iyisi yoktur demek değildir. Fakat Kur’an-ı Kerim nazil olmuş, Allah Resulü dinin hükümlerini açıklamış ve bize aklın en üstününün takva olduğunu, akılsızlığın en koyusunun da fısk olduğunu bildirmiştir. Şunu bilin ki, en kuvvetliniz; benim yanımda mazlumun hakkını kendisinden alıncaya kadar en zayıfınızdır. En zayıfınız da, yanımda hakkını zalimden alıncaya kadar en kuvvetlinizdir.

Ey insanlar! Ben ancak Resulûllah’ın yoluna tâbiyim. Ben aklıma ve arzuma göre hareket etmeye yetkili değilim. Şu halde ben, eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Ve eğer doğru yoldan çıkarsam beni doğru yola çağırınız. Bu sözümü söyler, kendim ve sizler için Allah’tan mağfiret dilerim. “[1]

                Bu sözler, sadakatin alemdarı Hz. Ebu Bekir Efendimiz’in (radıyallâhu anh) ümmeti idare vazifesini henüz üstlendiğinde, yer yer kendi muhasebesini, yer yer halkından beklediklerini, yer yer de bu vazifenin nasıl da bel çatırdatacak bir sıklette olduğunu ifade eden icmali beyanlarındandır. Evet, ruhu, kalbi ve bütün azaları ile Kur’an’ı kendisine karine ve Fahr-i Kâinat Efendimiz’in sünnet-i seniyyelerini de rehber edinmiş yüce kametlerin, idareciliğe bakışları ve bu noktadaki mülahazaları da kendi kamet-ü kıymetlerine mutabıktır her zaman.

Aslında insanı değerli kılan da, kendisini hedeflediği şeye ulaştıracak olan vasıtaların albenisi değil, o vasıtaların ulaştıracağı hedef ve o vasıtalarla elde edilmek istenilen faziletlerin Hak mizanındaki ağırlığıdır. Bizler kimi zaman ruhen takatten düşmekle, kimi zaman dünyanın dantelalarla bezeli yüzüne aldanmakla, kimi zaman da insanı avucunun içine alan o şey her ne ise, onun musallat olmasıyla yörüngemizin dışına çıkar, bir karganın kafesten kaçan bir muhabbet kuşunu peşine takıp sürüklemesi gibi bir meçhule belki de bir yokluğu sürüklenir gideriz. Oysaki kendisine verilen donanımı itibariyle insan sürüklenen değil sürükleyen, yön çizilen değil yön tayin eden, şekillendirilen değil imar eden bir makamın sahibi olarak var edilmiştir.[2] Bu yaklaşım; içinde bulunduğumuz dar-ı imtihanda hangi çeldiricinin bizi yanılttığının bir önemi olmadığının da bir ifadesidir aynı zamanda. Zira insan bütün bu tuzakları fark edebilecek ve önüne çıkan aşılmazları aşabilecek hatta ve hatta kendisine tuzaklar kuranı tuzağa düşürebilecek bir donanım ve istidatla mücehhezdir. Bu çeldiriciler kimi zaman şeytan, kimi zaman nefis, kimi zaman bu ikisinin çeldirici olarak kullandığı; makam mansıp, şöhret-ü şan, nam-u nişan, servet-ü saman, şehvet ve kulun karşısında kendisini aciz hissettiği her şeydir. Hal bu ise şayet; Hakk’a kullukta gerçek hürriyeti bulan bir insanın, Hakk’ın muradından uzaklaştıran şeylerin hayatına yön tayin edebiliyor olmasının izahı adına ileri süreceği hangi gerekçe makul ve makbul olarak kabul edilebilir?

Adımlarının rotasını semalardan değil de fenaya mahkûm fanilerden alan insanların gideceği yer de, peşinden sürüklediği insanların akıbeti de fenadır. Bu açıdan da “insanın iki konumu vardır” denilebilir. Karga ve muhabbet kuşu örneğinden hareketle; insan ya muhabbet kuşudur ki ölümünün peşinden sürüklenir gider ya da bir kargadır ki tehlikeleri sezme irfanından yoksun kitleleri peşine takıp, hürriyete kanat çırptığını zannetmesini sağlayıp götürür ölüm girdabında yok eder.

Verdiği zararın boyutları kendi akıbetini aşıp bütün bir halkın akıbetini ilgilendiriyor olması hasebiyle mevzumuza yönetme pozisyonunda olanlar üzerinden devam edelim:

               Yönetenlerle alakalı Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

 عَادَ عُبَيْدُ اللهِ بْنُ زِيَادٍ مَعْقِلَ بْنَ يَسَارٍ الْمُزَنِيَّ فِي مَرَضِهِ الَّذِي مَاتَ فِيهِ، قَالَ مَعْقِلٌ:

إِنِّي مُحَدِّثُكَ حَدِيثًا سَمِعْتُهُ مِنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، لَوْ عَلِمْتُ أَنَّ لِي حَيَاةً مَا حَدَّثْتُكَ، إِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ:

مَا مِنْ عَبْدٍ يَسْتَرْعِيهِ اللهُ رَعِيَّةً، يَمُوتُ يَوْمَ يَمُوتُ وَهُوَ غَاشٌّ لِرَعِيَّتِهِ، إِلَّا حَرَّمَ اللهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ

Ubeydullah b. Ziyâd, Ma’kıl b. Yesâr el-Müzeni’yi ölüm döşeğinde iken ziyaret etmiş. Ma’kıl: «Sana Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’den dinlediğim bir hadisi rivayet edeceğim. Şayet daha yaşayacağımı bilseydim onu sana söylemezdim. Gerçekten ben Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken işittim

“Allah tarafından bir halk kitlesinin başına getirilip de öldüğü gün halkını aldatmış olarak ölen hiç bir kul yoktur ki Allah ona cenneti haram etmesin (o, cennetten o mahrum olmasın).”[3]

***

“Hadisin bazı rivayetlerinde: ‘Allah bir kulu bir halk kitlesinin başına geçirirse…’ denilmiş; bazılarında bunun yerine: ‘bir âmiri geçirirse…’ diğer bazılarında: ‘bir valiyi geçirirse…’ tabirleri kullanılmıştır. Bütün bunlardan maksat; her seviyedeki idarecilerdir. Bu zevat milletin hukukunu korumaz; hudud-u şer’iyyeyi tatbik etmez yahut adil olmazlarsa vazifelerini sû-i isti’mal etmiş olurlar. İşte hadisteki ‘gâşş’ tabirinden yani ‘aldatan’dan murat bunlardır.

Böyleleri için cennetin haram olmasından murat —birçok emsalinde de gördüğümüz vecihle— ya zulmü mubah itikat ederek dinden çıktıkları için ebediyen cennet yüzü görememeleridir yahut zulmün haram olduğuna itikat ettikleri halde onu yine mazlumlara reva görmeleridir.

Bazı rivayetlerde “Allah ona cenneti haram kılar…” ifadesinin yerine, “Cennetin kokusunu bile alamaz.” buyurulmuştur. Hâlbuki “cennetin nefis kokularının yetmiş yıllık mesafeden duyulacağı”[4] sahih hadislerde vârid olmuştur.[5]

Evet, idarecilik idareciliğin aslında ne demek olduğuna vakıf, liyakat sahibi insanların korka korka, ürpere ürpere, kerhen kabul edeceği, liyakatsizlerin ise o makamı elinde bulundurabilme adına fenalıkların ağına düşmeyi dahi göze alabilecekleri kadar cazibesi yüksek bir imtihanlar arenasıdır. Seleften idarecilik yapmak durumunda kalmış öyle yiğitler vardır ki, vazifeyi bir başkasına teslim ettiğinde maddi ve manevi olarak ne eksi ne de artı bir pozisyonda olmadan kurtulmuş olmayı, gözyaşları içinde Rabb’e şükür secdesi yapmaya önemli bir vesile addetmişlerdir. Hele de Hulefay-ı Raşidin’den bir yiğit vardır ki; kendisinden sonra oğlunu hilafet makamına tayin etmesini talep edenlere şu baki sözle mukabelede bulunacaktır:

“Hayır, ben ailemden birinin bu göreve gelmesini istemiyorum. Eğer bu iş hayırlı ise biz ondan nasibimizi aldık, şayet bu iş kötü bir iş ise bu iş için bir aileden bir kurban yeter”[6]

Evet, o saadet asrının en güzide cevherlerinin ilk ikisi olan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Efendilerimiz’in (radıyallâhu anhüma) riyaset mevzuundaki hassasiyetleri bu olmasına rağmen, dindar nesiller iddiasıyla yola çıkanların savruldukları noktayı nasıl izah etmeli?

               Bütün ümmetin hilafet vazifesini deruhte ettiği anda bile iaşesini temin adına zenginlerin koyunlarını sağan Hz. Ebu Bekir Efendimiz’i bildikten sonra hazine-i âmme ve mestureden kendi kasalarına tüneller kazan lağımcıları nasıl paklamalı?

“Bir evden bir kurban yeter!” diyen o temkin insanı Hz. Ömer Efendimiz ile babadan oğula saltanat hülyalarıyla meyhur olanların idareciliğe yaklaşımları arasındaki uçurumları nasıl ve hangi köprü ile bağlamalı?

Allah’ın bereketi ile hadd-ü hesabı olmayan zenginliğe sahip olduğu halde mescidde kumlar üzerinde yatan Hz. Osman Efendimiz’in hayatına muttali olduktan sonra gecekondularda yaşarken idareciliğe başladıktan sonra saraylar, yatlar ve katlar sahibi olanları sokaklarda yatmakla ömrü geçen insana nasıl izah etmeli?

Kendisine hediye edilmek üzere doru bir at gösterildiğinde “Riyasetten kaçmak için ne güzel bir at!” diyen Hz. Ali Efendimiz’in meseleye yaklaşımı ortada iken yedisinden yetmişine bab-ı devlette bir tabure kapmak için inananlara iftira ve tezvir yarışına girenleri hangi insani ve dini kıstasla meşrulaştırmalı?

“Hırsızlık yapan kızım Fatıma dahi olsa ona hadd-i şer’iyi tatbik ederdim”[7] diyen İki Cihan Serveri (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in adaleti ortadayken kendi sigarasını yakmak için bütün ülkeyi ateşe veren zalimleri hangi statüde değerlendirmeli?!.

Sair örneklerle mevzu detaylandırılabilir; fakat konunun vuzuhu adına bu örnekler kâfidir kanaatindeyiz. Ne ki, son olarak şu hususa da temas etmek de fayda mülahaza ediyoruz.

Konumuza temel aldığımız hadis-i şerifte, mesuliyetini üstlendiği kimseleri aldatan insanları tarif adına genel bir ifadenin tercih edilmiş olması, yani belirli bir kamusal makamın yahut mesuliyet alanının doğrudan isminin geçmemesi, zikri geçen akıbetin sadece ülkeyi yönetenlere has bir akıbet olmadığının bir ifadesidir denilebilir. Bu açıdan; bu hazin akıbetin muhataplarından evvel emirde akla gelen en genel çerçevede devlet başkanıdır denilse de mesela, dinin sahasına giren mevzularda söz sahibi makam yahut merci olarak kabul görmüş kurumların başındakiler de bu çerçeveye dâhildirler. Zira o kimseler de dine dair hususlarda yöneten konumunda oldukları için mesuliyetleri yönetenlerden geri değildir. Hal böyle olunca; dinin bir sömürü malzemesi gibi kullanılmaya başlandığını, itibarının hâk ile yeksan edildiğini gördüğü halde görmezden gelenlerin de ahirette ne itibarları ne de görülmeye değer yüzleri olacaktır. “Aynı şekilde en küçük bir muhtarlıktan tutun da kaymakamı, valisi, bakanı, başbakanı, cumhurbaşkanı, savcı ve hâkimine kadar bütün idari kurumların riyasetini üstlenen herkes bu kategoriye dâhildir.”[8] denilebilir. Zira bu idari birimlerin her birisinin kendi görev alanlarının hitap ettiği bir halk kitlesi vardır. Hadis-i şerifteki umum ifadeler, hadisi bu şekilde de anlamamızda bir beis, bir mahzur olmadığı noktasında kâfi delilimizdir.

Bu açıdan nicelik bakımından sayıya takılmaksızın yöneten konumunda olan her insanın yer çekimine maruz kalmadan, mutlak surette kendisini çek etmesi, ukba saadetinin suubete (zorluk, meşakkat) inkılap etmemesi adına son derece önemlidir.

Ya Rab! Bedeli Sen’i kaybetmek olan hiçbir başarıya bizleri muvaffak eyleme!..

Sefa Salman

 ***

[1]. Yusuf Kandehlevî, III/427. Sıfatüs’ Safve, 1/108

[2]. Bakara Sûresi, 2/30

[3]. Sahih-i Müslim, İman, 227.

[4]. Taberani, Mu’cemu-s Sağir

[5]. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi

[6]. İmadüddin Halil, İslam’da Liderlik, s.41

[7]. Sahih-i Müslim, Hudud, 2

[8]. M. Fethullah Gülen, Hadis Müzakere Notları

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: METELİKSİZLİK Mİ, NİTELİKSİZLİK Mİ?

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Yaratılışındaki sair hayvanata olan faikıyeti sebebiyle insan, Cenâb-ı Hak tarafından dünyanın imarıyla vazifelendirilmiş tek varlıktır. Burada henüz daha ilk nazarda kulun şükre medar iki üstünlüğü göze çarpar ki bunlar;

  • Mevcutlar âleminin en mükemmeli olarak yaratılması.
  • Arzı her yönüyle imar etmeye halife olarak tayin olunması.

Zahir batın bütün güzelliklerin en göz alıcılarının mazharı olan insanın “her nimetin şükrü kendi cinsindendir”[1] fehvasınca, ahlaken de bu güzelliğe ayine olması gerekmektedir ki, en güzel mahiyette yaratılmış olma nimetinin şükrünü eda etmiş olabilsin. Burada kulun en güzel surette yaratılmış olması, insan denen bu abidenin sadece dış cephesine münhasır değildir. O aynı zamanda iç dizaynı (kalb hayatı, ruh dünyası) ile de müzeyyen bir abidedir. Öyle ki; Cenâb-ı Hak kulunu böylesi bir kıvamda yarattığını beyan[2] ile şu hususu nazarlarımıza sunuyor adeta: Ey ruh dünyası, kalb hayatı ve cismaniyetiyle en güzel surette var ettiğim kulum! Sen bu faikıyetlerle donanmış olarak yaratılmanın şükrünü, evvela bu hususiyetinin farkına varıp bu güzellikleri tahrip etmemek; saniyen, bütün bu ahlâk ı âliye ile çevreni ve insanlığı mamur ve müzeyyen hale getirmekle eda edebilirsin. Aksi takdirde bu nimetin şükrünü eda etmekten cüda düşmüş olacaksın.

Evet, bütün güzelliklerin en güzelleri ile güzelleştirilmiş olarak yaratıldığını müdrik bir insanın, yaşadığı hayat ve hayalleriyle bu kıvamın uzağında kalması kendisini böylesi paha biçilmez değerlerle donatan Rabb’e (celle celâluhu) karşı nankörlüktür. Aynı şekilde İslamî ahlakın en kâmil mertebesinin mümessili olabilecek bir potansiyele sahip olmasına rağmen, pes heveslerin zebunu olmak da insanın kadir bilmezliğinin remzidir. Bu cümleden hareketle, Makyavelist bir mantık, güzel ahlakı kemale erdirmek üzere gönderildiğini[3] beyan buyuran bir nebiye ümmet olma iddiasının ispatı asla olamaz.

İnsanın İslam’la kazandığı ahlaki donelerin zaman zemin şartı yoktur. Ahlaklı olmak ancak her zaman ve zeminde mütedavil ise bir değer ifade eder ve ancak bu şekilde bir inanan insan duruşu elde edilebilir. İnsanın, çalma fırsatı bulamayan hırsızın kendisini en namuslu insan olarak addetmesi nev’inden, avuntu ve kuruntularla teselli olması ne kendi adına ne de inandığını iddia ettiği değerlerin menbaı adına bir değer ifade etmektedir. Mazlum ve mağdur iken savunduğun yüksek ahlaki değerlerini, insanlar sen muktedir iken mumla arar hale gelmişlerse, burada bir ahlaki problem var demektir. Mağdur iken İslam’ın ahlaki ilkelerini nazara verip, yetim malı yemenin, kamu malını -amiyane tabirle- iç etmenin ve hele de alın teriyle kazanılmış olan şahsi malları devlet gücü kullanarak gasp etmenin haramlığından dem vuruyor, fakat muktedir iken bizzat kendin bu gasp işini organize ediyorsan, inandığını iddia ettiğin değerlere karşı hıyanet içerisindesin demektir. Neticede Hz. Ömer Efendimiz’in ifadesiyle; “helalin hesabının, haramın ise azabının” olacağı o günde, yüzü kara, akıbeti ise kapkara olanlar arasında haşre çağırılacaksın demektir.

Ebu Ümame’nin (radıyallâhu anh) Resulûllah Efendimiz’den naklettiği hadis-i şerif mevzumuza ışık tutması bakımından son derece ehemmiyet arz etmektedir:

عَنْ أَبِي أُمَامَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

مَنِ اقْتَطَعَ حَقَّ امْرِئٍ مُسْلِمٍ بِيَمِينِهِ، فَقَدْ أَوْجَبَ اللهُ لَهُ النَّارَ، وَحَرَّمَ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ

فَقَالَ لَهُ رَجُلٌ: وَإِنْ كَانَ شَيْئًا يَسِيرًا يَا رَسُولَ اللهِ؟

قَالَ: وَإِنْ قَضِيبًا مِنْ أَرَاكٍ

Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Kim yemin etmek suretiyle bir Müslümanın hakkını elinden alırsa o kimseye Allah cehennemi vacip kılar, cenneti de haram kılar” buyurdu.

Bunun üzerine bir adam, Resulullah’a (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Ey Allah’ın Resulü! Müslümanın elinden alınan bu hak, az bir şey olsa bile (yine bu ceza geçerli) mi?” diye sordu.

Resulullah (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa böyledir” buyurdu.[4]

***

Bir Müslümanın malına Allah’ı da şahit tutarak göz koymak ve onu gasbetmek iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Bunlardan ilki;

  • Hadis-i şerifte de geçtiği şekliyle; bir Müslümanın bir diğer Müslümanın malından Allah’ı da (celle celâluhu) şahit koşarak hak koparmayı yahut o malı bütünüyle gasp etmeyi helal itikat etmesi, Allah’ı iftirasına -haşa- ortak etme cürmünü irtikâp etmiş olacağından ötürü, kendisini küfre götürür. Ve bu insan için cennet haram ve cehennem de vacip olur.
  • İkincisi bunu irtikâp etmeyi helal kabul etmese bile günah olduğunu bile bile yine de ele geçirmesi ise cehenneme girmesine sebeptir. Malını ele geçirdiği Müslümandan helallik almadığı sürece de cennete giremeyecektir.

Bugün inanan insanlara yapılan muameleleri bu iki açıdan tahlile tabi tutacak olursak şu hususlara temas etmek mümkündür: Bir Müslümanın, değil bir başka Müslümanın hakkını gasp etmesi, bir gayr-i Müslim’in hakkını dahi bu suretle ele geçirmesi haramdır, zulümdür. Bunun dahi nezd-i ulûhiyette bir ikabı mutlaka vardır. Hal böyle olunca, inanan insanların yine inanan insanlara bu zulmü reva görmesinin bedeli ise nasıl olacaktır biraz düşünelim!

Çalınan yahut gasp edilen mal, hangi yolda sarf ediliyor olursa olsun, sahibine iade olunmadıkça ve sahibinin de bu manada helalliği alınmadıkça, çalan kişiye yahut kişilere daima günah üreten bir bataklık halini alacaktır.

Gasp edilen mallar; zayıf, bakıma muhtaç ihtiyaç sahibi insanların ihtiyaçlarının temini noktasında sarf edilen bir mal ise şayet, bu hırsızlık sebebiyle kendisine yardım ulaşamayan her insanın vebali de o çalan insanın boynunda bir urgan, ayağında cennete yürümesine mani bir pranga olacaktır.

Hele bir de bu gasp edilenler şahsi mülk değil de fakir fukaraya yardım etmek, inanan insanların ahlaken ıslahı adına, üç beş hamiyetperver insanın bir araya gelip bir vakıf mantığıyla kurdukları bir hayır kuruluşu ise, bu gayeye matuf yapılan faaliyetlerin önünü almış olmaktan dolayı da ayrıca bir azaba müstahak olacaklarından şüphe edilmemelidir.

Bu günahın belki de cezaca en amansızı ve elimi ise, devleti yönetme pozisyonuna getirilen insanların halktan alınan vergileri, toplanan yardımları, devlet hazinesindeki halkın paralarını kendi saltanatını inşa ve o saltanatın şaşasını artırma noktasında heder ve zayi etmesidir. Zira bu daha önce zikri geçen hiçbir hakka benzemez. Çünkü bu bir kamu malıdır. Kamu ise ana rahmindeki bebeğinden çocuğuna, gencinden yaşlısına, alilinden zayıfına, yetiminden öksüzüne kadar toplumu oluşturan bütün insanlardan müteşekkildir. Böylesine geniş bir dairenin hakkını meşru olmayan yollarla zimmetine geçirmenin ne günümüz seküler hukuk normlarında ne de İslam hukukunda bir dayanağı vardır. Böylesine dayanaklardan yoksun temelsiz her uygulamanın da insanı götürüp yaslayacağı yer ateştir hafizanallah.

Ebu Bekir Şibli hazretleri kul hakkı ile alakalı kendi muhasebesinde şöyle der: “Üzerimde bir dirhem kul hakkı vardı. Onun sahibi için, bin dirhem sadaka vermiştim. Bununla beraber, hâlâ gönlüme ondan ağır bir şey gelmez.”

Abdullah İbni Mübarek hazretleri; “Haram olarak ele geçen bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüz kuruş sadaka vermekten daha sevaptır” buyurmuştur. Ulemanın önde gelenleri ise, “Haksız alınan bir kuruşu sâhibine geri vermek, kabul olan altı yüz hacdan daha sevaptır” buyurmuşlardır.

Bu manada Goethe’nin şu sözü son derece ironik ve resmedicidir: “Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi ve sarayı yönetiyorlar.”

Keşke bilselerdi, bu sistemli gaspa karşı dik duranların derdi ellerinden alınan malları mülkleri değil. Onların derdi, insanlığın ihyası adına gönderilmiş bir ahlak dininin itibarının yine kendi müntesiplerince gasp edilmesidir. Zira hakikatler ne kadar parlak ve cazip olursa olsun ona ayinedarlık etme iddiasıyla ekranlarda arz-ı endam eden cahil örneklerin sergilediği yanlışlıklar, temsil edemeyenlerin değil hakikatlerin omuzuna hamledilecektir.

Cenab-ı Hak böylesi bir vebal ile huzuruna gelen kullarından olmaktan muhafaza buyursun bizleri!..

  Sefa Salman

[1]. El- Muğni, İbni Kudame, 3/88.

[2]. Tin sûresi, 95/4.

[3]. Hakim, Müstedrek, 2/670; Beyhaki, Sünen-i Kübra 10/191.

[4]. Sahih-i Müslim, İman, 218.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: TERAKKİ RAMPASI

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

İslam literatüründe genel bir kaide vardır ki ehlince malumdur; “Eşya zıddıyla ma’ruftur.” Yani, iyilik denen bir şey varsa şu kâinatta, kötülük olmadan ve onun varlığını fark etmeden iyiliğin de, onun iyi bir şey olduğunun da bilinmesi mümkün değildir. Siyah varsa beyaz olmadan onun diğerlerinden farklı bir şey olduğunu fark etmek, yokluk olmadan var olmanın ne büyük bir nimet olduğunu anlamak, cehennem olmadan cennetin hüsnünü idrak etmek imkânsızdır. Yani bir şeyin ne olduğu ile alakalı bir tarif ortaya koyacaksanız tarifin ne olmadığından hareket edip ifadeleri mananın efradından olmayan şeylerden soyutlama yolundan hareket etmek de bu yollardan birisidir. Bu zaviyeden hareketle de denilebilir ki kuldaki iman adına endişelerin varlığı aynı zamanda imanın varlığının bir alametidir. Kulun kalbine doğan bu endişelerin şayet izini sürmek imkân dâhilinde olsa sizi götüreceği yer imanın ta kendisi olacaktır. Ayrıca kulun kalbine bu manada endişelerin gelmiyor olması selef-i salihin tarafından son derece tehlikeli bulunmuştur.

Öte yandan insan kadar bilgi elde etme yolları muhtelif olan bir ikinci varlık yoktur. Bazı varlıklar duyarak bazıları hissederek bazıları sinyallerle bazıları ısı alma duyuları ile öğrenmek ve yolunu tayin etmek durumundadır. İnsan ise bütün bu hususiyetleri bir vücutta cem olunmuş kompleks bir varlıktır. O bütün bu hususiyetlerini ayrı ayrı bilgiler elde etmede kullanabilir yahut kendisine lütfedilen bütün bu öğrenme araçlarını tek bir meseleye teksif edip o mevzuda elde ettiği farklı verilerle mevzuda derinleşir ve aynı zamanda bu farklı kanallar vasıtasıyla bilgisinin mevsukiyetini test etmiş olur.

Varlık sahasında vücut bulan öyle mevcutlar da vardır ki ne tamamen hayırdır ne de tamamen şerdir. Bunlar insanın ihtiyarıyla iyi ya da kötü mahiyetini kazanırlar ve ona göre isimlendirilirler. Vesvese de bu mezkûr vasıfları haiz bir olgudur. Evet, insan denen bu hayretengiz varlık kendi tekâmülünü sağlama adına kimi zaman bir soru sorar, kimi zaman hayal eder, kimi zaman merak eder kimi zaman da araştırır. Dış görünüşleri itibariyle bütün bunlar bilgi elde etme adına tamamen faydalı şeyler gibi gözükseler de bunların dahi aşırısı insanı bir çıkmaza götürür bırakır. Vesvese ise dış yüzü itibariyle tamamen zararlı gibi gözükmesine rağmen kontrol edilebilir ise şayet, insana bilgi sağlayan bir kaynak olduğunu göreceğiz.

Evet, vesvese öğrenme ameliyesinin muharrik gücüdür. Şayet bizler içimizdeki bu dinamiğin kontrol edilemeyen çehresini nazara alıp onu tamamen yok etme yahut ondan kurtulma yolunda zamanımızı heder edersek beyhude ömrü heder etmiş olacağız demektir. Zira insanın vesvese denen mahiyeti bizce meçhul bu dinamikten tamamen kurtulması mümkün değildir; çünkü varlığı olanın bir vazifesi mutlaka vardır. Çünkü kontrol altına alınmış bir vesvesenin (şüphe) korunması demek öğrenme adına içimizdeki heyecanın ve zihnimizin diri tutulması demektir.

Buraya kadarki anlatmaya çalıştığımız husus, vesvese denilen bu dinamiğin tamamen zararlı bir olgu olmayıp, aksine dizginleri insan elinde olan bir vesvesenin (şüphe) insanın tekâmülü adına son derece ehemmiyetli bir vazife ifa etme potansiyelini havi olduğudur.

İnanan bir insanın imanı mevzuunda vesvesesi ise bir iman alametidir. Ve bunun bir mahzuru olmadığı gibi bir beşaret habercisidir inananlar adına. Zira Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Ebu Hureyre’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte imanlı insanın zihnine gelen fakat kalbinden vize alamayan (dış yüzü itibariyle) bu şerarelerin bir iman alameti olduğunu beyan buyurmaktadırlar.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ:

جَاءَ نَاسٌ  مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَسَأَلُوهُ: إِنَّا نَجِدُ فِي أَنْفُسِنَا مَا يَتَعَاظَمُ أَحَدُنَا أَنْ يَتَكَلَّمَ بِهِ،

قَالَ: وَقَدْ وَجَدْتُمُوهُ؟

قَالُوا: نَعَمْ،

قَالَ:

ذَاكَ صَرِيحُ الْإِيمَانِ

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbından bir grup O’na gelerek;

-Biz, herhangi birimizin söylemesini çok büyük bir suç/vebal saydığımız (imanımıza ters düşen) bazı yakışıksız düşünceleri içimizde buluyoruz. (Buna ne buyurursunuz?) diye durumlarını arz ettiler.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem;

-O içinizden geçenlerin büyük bir vebal olduğu düşüncesine gerçekten sahip bulunuyor musunuz? buyurdu.

-Evet, dediler. Resûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem de;

-İşte bu (değerlendirmeniz) imanın ta kendisidir, hâlis imandır, cevabını verdi.[1]

Mezkûr rivayette Resulullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İşte açık açık iman budur.” Bir başka rivayette ise: ‘O, mahz-ı imândır.’ buyurmuştur. Bunun manası: Gönlünüzden geçen vesveseleri, hatta onları anmayı büyük bir cürüm saymanız imanın ta kendisidir. Çünkü bunlara inanmak şöyle dursun, onları büyük suç sayarak korkmak ve söylemekten bile çekinmek, iman-ı kâmilden ileri gelir. Böyle bir iman asla şek şüphe götürmez demektir.

Öte yandan vesvese sorulduğu vakit Resul-ü Ekrem (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in “O, mahz-ı imandır.” buyurmuş olması ‘Vesvese mahz-ı imandır.’ manasına alınmamalıdır. Zira vesvese şeytandan ve onun mekrindendir. Binaenaleyh o asla iman olamaz. İman, onun çirkin bir şey olduğunu anlayarak ondan nefret etmektir. Zaten Nevevî’nin beyanına göre bu ikinci rivayet mezkûr rivayetin kısaltılmışıdır. Bu sebeple İmam Müslim evvelâ ashabın vesveseyi ağıza alınması bile büyük kabahat saydıklarını sarahaten gösteren rivayeti zikretmiş; arkasından bunu getirmiştir.

Ulema-i kiram bu babda şunları söylemişlerdir: ‘Şeytan ancak aldatamadığı kimselere vesvese verir ve bu yoldan onların temiz imanlarını kederlemeye çalışır; kâfire ise, istediği gibi gelir; dilediğini yaptırır. Onun hakkında yalnız vesvese yolu ile harekete lüzum yoktur.” Aliyyül Karî: ‘Boş eve hırsız giremez.’ demiştir.

Şu halde vesvesenin sebebi mahz-ı imandır. Yahut vesvese, imanın alâmeti olmuş olur. Kaadi Iyaz bu kavli ihtiyar etmiştir.”[2]

Yazımızın giriş kısmını da nazar-ı itibara alarak netice mahiyetinde şunları söylemek mümkün: Vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Vesveseye hiç önem vermeden, yapılan amel eksik bile olsa, mezhep imamlarından birinin görüşüne uygundur deyip geçmek, vesveseyi ortadan kaldıran en güzel davranışlardan biridir. Meselâ Şafii Mezhebinde abdestte niyet ve tertip farz olmakla birlikte, Hanefî Mezhebi’nde Sünnet kabul edilmektedir. Dolayısıyla Şafiî Mezhebine mensup bir kişi abdest aldıktan sonra önceden niyet yapıp yapmadığında tereddüt etse, Hanefi Mezhebi’nde niyetin Sünnet olduğunu düşünerek, vesveseye kapılmadan abdestinin tam olduğu kanaatine varabilmelidir. Bunun için de elbette ilim gerekir. Peygamberimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem):

 

فَقِيهٌ واَحِدٌ أشَدُّ عَلىَ الشَّيْطاَنِ مِنْ ألْفِ عاَبِدٍ

‘Tek bir fakih (âlim), Şeytan’a bin âbidden daha yamandır (aldatması zordur).’[3] buyurarak, marifetle olan ilmin Şeytan’a karşı da muhkem bir zırh olacağı belirtilmiştir. Şu hâlde Şeytan’ın iğvası ve vesvesesi, Kur’an ve Sünnet bilgisinden uzak olan kimselerde daha fazla görülür. İslâm’ın güzelliklerini ruhunda yaşayan kimselerde ise Şeytan’ın vesvesesi uzun ömürlü olmaz ve zarar vermez.”[4] Vermediği gibi “serçeye uçmayı öğreten atmacanın kovalamasıdır” özdeyişi mantukunca, değerlendirebilenler yani zihne doğan vesveselerin üzerine gidip ilmi ve mantıki delillerle o vesveseleri yok edebilenler adına bir marifet elde etme dinamiği bir terakki rampasıdır.

 Sefa Salman

 

[1]. Sahih-i Müslim, İman, 209.

[2]. Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmet Davudoğlu

[3]. İbn Mace, Mukaddime, 17.

[4]. Yrd. Doç. Dr. M. Selim Arık, Yeni Ümit Dergisi

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: NE KADAR DA KERİMSİN ALLAH’IM!

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Niyet, bir kast ve teveccüh, bir azim ve şuur demektir. İnsanın, bütün fiillerinin esası niyet olduğu gibi, eğilimlerine göre, “benim” deyip sahip çıkacağı işlerin vesilesi de yine niyettir. Keza, iradenin en sarsılmaz kaidesi ve insandaki inşa gücünün en metin temeli de niyettir. Hatta diyebiliriz ki, kâinatta ve insan nefsinde her şey, hem başlangıç itibarıyla, hem de devam itibarıyla niyete bağlıdır. Ona dayandırmadan ne bir şeye varlık kazandırabilmek, ne de daha sonra onu devam ettirebilmek mümkün değildir.”[1]

Bu açıdan denilebilir ki; varlık sahasında boy veren iş ve eylemlerimizin, hangi hedef doğrultusunda yapıldığıdır niyet. Yaşadığı hayatı, canlı bir şekilde, idrak ede ede, duya duya değerlendiren bir insanın, niyet kulesinden rota almadan ortaya koyabildiği bir iş ve eylemi yok gibidir. Bu açıdan bakıldığında, yaptığı işlere şuuru taalluk etmeyen insan sayısı oldukça azdır. Öyle ki, zihni fonksiyonlarında daimi yahut muvakkat bir problem olmayan bir insanın, ortaya koyduğu eylemlerinin bir niyete istinat etmiyor olması mümkün değildir. Zira “iş yapıyor olmak için yapmak” hatta “yapıyormuş gibi yapmak” dahi ancak bir niyetle mümkündür ki; burada eylemimiz niyetimiz, niyetimiz de aynı eylem olmuş olur. Bu açıdan çok rahat bir şekilde denilebilir ki, zihnin yapılan eyleme taalluk etmesine engel olabilecek bir takım noksanlıklar ve dış etkenler (zihinsel engelli olma, cinnet hali ve sarhoşluk) olmadığı sürece, insan bir niyetle hareket etmek zorundadır ve adeta buna programlıdır. Bu da aynı zamanda -haşa ve kellâ- kâinatta abesiyete yer vermeyen Alîmu-l Hakîm’in hikmeti muktezasıncadır.

Mevzumuzla alakalı Ebu Hureyre’den (radıyallâhu anh) mervi şu kutsî hadis-i şerif, inanan gönüllere ümitbahş ve inşirah vesile çok önemli beyandır:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

قَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: إِذَا هَمَّ عَبْدِي بِحَسَنَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا، كَتَبْتُهَا لَهُ حَسَنَةً، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا عَشْرَ حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ، وَإِذَا هَمَّ بِسَيِّئَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا، لَمْ أَكْتُبْهَا عَلَيْهِ، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا سَيِّئَةً وَاحِدَةً

“Kulum eğer bir kötülük yapmaya niyet ederse, onu işleyinceye kadar ona bir kötülük olarak yazmayın! Eğer onu işlerse onun bir misli olarak ceza yazın! Bir iyilik yapmayı düşünür ve bunu yapmazsa onun için bir hasene yazın! Eğer bunu yaparsa onun için on mislini yazın.”[2]

             ***

Evet, niyet, öyle bir mâyedir ki, ‘yok’ onunla ‘var’ olup bir varlık cilvesi gösterir; var gibi görünen şeyler de yine ondaki bozukluktan ötürü ölür ve tesirsiz kalır.

Gazada, kanlı elbiseleri boynunda, ölüp gayyaya yuvarlananlar az olmadığı gibi, dupduru niyeti sayesinde, yumuşak döşeklerde ölüp cennetlere gidenler de az değildir.”[3]

Hadis-i şerif niyetin İslam dinindeki ehemmiyeti başlıklı konular sadedinde değerlendirebilir ve doğrudur. Fakat belki de asıl önemli olan burada, Cenâb-ı Hakk’ın kereminin enginliği, rahmetinin vüs’atidir.

Öte yandan hadis-i şerif, anlaşılır olması açısından, zihne sıkleti olmayan bir sadelikte olduğu gibi, bütünü itibariyle de Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in mübarek beyanlarıyla, Cenâb-ı Hak tarafından kullarının istifadesine açılmış olan bir ümit mahzenidir adeta. Bir başka açıdan ise o, baştan sona bir adalet ve rahmet eseridir.

“Kulum eğer bir kötülük yapmaya niyet ederse, onu işleyinceye kadar ona bir kötülük olarak yazmayın!” ifadesi adaletin remzi mahiyetinde bir beyan olduğu kadar, aynı zamanda Adil-i Mutlak’ın kullarına -haşa- zulmetmekten beri olduğunun da bir fermanıdır. Cenâb-ı Hak adına, varlık ya da yokluk sahası bir olmasına rağmen, o kullarına, kullarının kendilerine baktıkları açıdan bakıp onları öyle kabul etmiş ve neticede varlık sahasında henüz vücut bulmamış günahlar için kullarını muaheze etmeyeceği hususunda onları tebşir buyurmuştur. Öte yandan, Allah ahlakı ile ahlaklanmanın edebiyatını yapmaktan geri durmadıkları halde; ortada ne bir suç, ne bir suça teşebbüs, hatta ve hatta ne de suça teşebbüs etmeye bir niyetin olmadığını bilmelerine rağmen, inanan insanları zihinlerinde mutasavver “makul şüphelerle” cezalandırma ve mahkûm etme cür’etini kendinde gören yirmi birinci asır müstebitleri, yarın Huzur-u İlahi’de bunun hicabını duymayacaklar mı, hesabını vermeyecekler mi?

Hadis-i şerifin bu kısmından sonra Buhari’de bir ziyade vardır. O ise; “Eğer kulum o günahı irtikâp etmeyi benim için terkeder, yapmazsa onun için bir hasene olarak yazın!” Cenâb-ı Hak burada “Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir”[4] ayeti kerimesi fehvasınca; günah irtikâp etmekten yüz çevirmiş olmayı da günahı hasenata kalbeden bir iyilik olarak kabul etmiştir. Nezd-i ulûhiyette, kendisinden dönülmüş kötü bir karar hayır olduğu gibi, onun mükâfatı da ancak hayırdır. O’nun (celle celâluhu) kullarına meccanen lütfettiği bu türden atıyyeler de asla kendisine bir darlık vermez.

Evet, o öyle bir Rahman-u Rahim’dir ki, onun adalet ve rahmet eseri hükümlerini, bugün modern hukuk normları izah noktasında çaresizdir. Dünyada bir sistem yahut bir ideoloji gösterin ki, suç işlememek asli vazifesi olan birine suç işlemedi diye şefkat göstersin ve onu ödüllendirsin. Bu mümkün değildir ve asla da olmayacaktır. Zira nasıl ki güneşin aynadan yansıyan şuaları güneş değildir; insanlığın da rahmetin menbaı olan Rahman’ın şefkat enginliğine ulaşması mümkün değildir. Çünkü insandaki rahmetin menbaı dahi O’dur. Asıl, fer’ gibi olamayacağı için, insanın da Hazreti Rahman’ın (celle celâluhu) değil şefkat ve rahmet enginliğine ulaşması, o re’fetin kâ’bına dahi ulaşması imkân dâhilinde değildir.

“Bir iyilikte bulunma” niyetinin, nezd-i ulûhiyette bu denli hora geçmesi ise, kötülüğe zihinlerde dahi hakk-ı hayat vermeme cehdinin bir mükâfatı ve bir semeresi olsa gerek. Zira iyilik düşüncesinin zihinlerde ve toplum bünyesinde neşv ü nema bulması, ancak kötü düşüncelerin zihinlerden sökülüp atılması ve iyilik ve semahat duygularıyla bezenmesi ile mümkündür. Eğer kap pis ise içine konulan yiyecek ne denli leziz ve değerli olursa olsun, zamanla onu kirletecek tadını bozacaktır. O yüzden kötülükle mücadele evvelemirde niyetlerin rahmi mesabesinde olan zihinde başlatılmalıdır.

“Bir iyilikte bulunma” niyetinin eyleme dönüşmesinin, mevzumuza temel olarak aldığımız hadis-i şerifte on katı ile sair hadis kitaplarında ise “yedi yüz katına hatta daha fazlasına”[5] varıncaya dek âlî bir kerem ile mükâfatlandırılmasının hikmeti noktasında ise şu hususlara temas etmek mümkündür.

Kainattaki en kompleks varlık insandır. Hal böyle olunca, insana lütfedilen hissetme, zevketme, ruhunda duyabilme hasseleri de o nispetle kompleks ve kesiftir. Bu aynı zamanda, insanın kendi ruhunda potansiyel olarak mevcut bulunan bu melekeleri inkişaf ettirdiğinde, hadiselerden farklı şeyler duyup hissetmesinin mümkün olduğunun da bir ifadesidir. İnsan kendisine çok farklı dersler sunan bu denli çeşitli kanallarla donatılmışsa şayet, bir iyiliğin sadece zihinde niyet olarak kalmış olmasının hâsıl ettiği marifet ve zevk ile zihne münhasır kalmayıp pratik hayata dökülmüş bir iyiliğin insanda hâsıl edeceği marifet ve zevkin bir olmaması lazımdır. Bal ile alakalı marifeti onun sadece “tatlı bir şey” olduğu bilgisinden ibaret olan bir insanın, bal ile alakalı söyleyeceği şey sadece onun tatlı olduğu ve bu tatlılık etrafında ki benzer ifadeler olacaktır. Balı tatmış, o zevki damaklarında hissetmiş bir insanın ise, bal ile alakalı söyleyebileceği tek şey -eskilerin ifadesiyle- dıyk-i elfazdan kaynaklı “tadan bilir” olacaktır. İnsan ise Esma-i İlahiye’nin meclâsı olması hasebiyle, ruhunda her bir isme bakan bir zevk etme melekesi mevcuttur. İnsan yaptığı işe, kendisine lütfedilen bu hasselerden dâhil edebildiği oranda farklı marifet enginliklerine açılıp farklı zevkler duyacak ve dönüp niyet ile amel arasındaki farkı sual edenlere sadece “tadan bilir” diyebilecektir. O sebepledir ki, bir hayrı sadece niyette yapmakla, onu gerçek hayata aksettirmek arasındaki sevap farkının nedenini anlamak, hakikate ancak bu açıdan bakmakla mümkün olacaktır.

                  Kerem et kullarına fazlından İlâhi

                  Nur eyle yollarını lütfundan İlâhi

                  Kıl nâil-i irfan fanide bendegânın

                  Seyrimiz ola ukbada cemalin, lâtenahi.

 Sefa Salman

[1]. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 203.

[3]. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler

[4]. Hud sûresi, 11/114

[5]. Sahih-i Buhari, 6010

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: FİTNE POTASI

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Lebid b. A’sam adında bir Yahudi, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e (sallâllahu aleyhi ve sellem) büyü yaptırmış, yapılan bu büyü sebebiyle de Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz bir müddet kendilerinde rahatsızlık hissetmişlerdi. Allah Teâlâ bu durumu kendisine bildirince Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali Efendimiz’den (radıyallâhu anh) büyünün yapıldığı malzemeleri, bildirilen yerden alıp gelmesini istedi. Nihayetinde getirilen malzemelere Felâk ve Nas surelerini okuyan Fahr-i Âlem Efendimiz Allah’ın izni ve inayetiyle bu büyüden kurtulmuş oldular.”

Hadisenin biz inananları intibaha getirici, inzar ve ihzar edici pek çok telmihleri tespit edilip sıralanabilir. Fakat bütün bunlardan belki de daha önemlisi, bu hadisenin akabinde Hazreti Aişe Validemiz (radıyallâhu anha) ile Rasulûllah Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) arasında vuku bulan şu muhaveredir;

“Hazreti Aişe (radıyallâhu anha):

–‘Ey Allah’ın Resulü! Bu sihirbazın yaptığı işi herkese duyursan da, herkes böyle kötü kimseleri tanısa, daha iyi olmaz mı?’ dedi.

Hz. Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) ise:

–‘Allah beni bunların şerrinden kurtardı. Bu yapılan kötü işi yayarak, insanların aklına benzer, kötülükleri yapma düşüncesini getirmek istemem.”[1]

Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz nübüvvet nuru ile, bu hadisenin menhus çehresinde gizli olan “büyüyüp bir fitne unsuru olma” potansiyelini görmüş ve bu hadisenin, şer cephesinin kendi adlarına kullanabilecekleri bir argüman olmasının önünü almışlardır. Zira fitne; gemi azıya almış bir at gibidir. Nasıl ki onu durduracak tek güç çatlayıp ölmesidir; aynen öyle de fitneye maruz kalmış bir toplumun da göreceği gün, ciğerlerinin genişliğiyle doğru orantılıdır. Bir yolu bulunup da önü alınmazsa şayet, bir yerde yıkılıp kalması mukadderdir. “Böylesi bir toplumsal çalkantı; hak ve hukuka saygının saygın bir haslet olarak kabul edildiği toplumlarda, bir tüyün yere düşmesi gibi yumuşak bir geçiş şeklinde cereyan ederken”[2] adalet kurumlarının itibar törpüsü olarak kullanıldığı toplumlarda ise önüne çıkan hiç kimseye masum-günahkâr, mazlum-zalim ayrımı yapmayan bir heyelan tesiri icra eder. Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Ebu Hureyre’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktalar:

أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

 بَادِرُوا بِالْأَعْمَالِ فِتَنًا كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ، يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا وَيُمْسِي كَافِرًا، أَوْ يُمْسِي مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا، يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا

“Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelere (maruz kalmazdan evvel, salih) amellerde birbirinizle yarışın! O fitnelerde, kişi mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşama erer. Yahut kişi mü’min olarak akşamlar, kâfir olarak sabaha erer ve dinini de dünyalık bir meta karşılığında satar.”[3]

***

Öncelikle; böyle bir dönemde cereyan eden hadiselerin zeminini tavsif etme adına “karanlık bir gece” teşbihinin tercih edilmesi son derece manidardır. Zira mehtapsız bir gecede, yani gözün gözü görmediği bir ortamda, kişinin attığı herhangi bir adımın dünyevi açıdan onu ölümün eşiğine getiren bir adım olma ihtimali ne kadar yüksek ise, ahireti adına da hüsranlar yaşatacak bir adım olma ihtimali o denli yüksektir.

Öte yandan, mezkûr hadis-i şerifin iki farklı yaklaşımla sona erdiği görülmektedir.

Rivayetlerin ilki; “O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hazreti Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)”[4] şeklinde sona ererken:

Bir diğer hadis-i şerifte ise; “Ancak Allah’ın kalbini ilimle ihya ettiği kimseler müstesna.”[5] buyurularak, ilim ehli insanların, Allah’ın onlara lütfettiği bu nur ile yollarını bulacakları ifade olunmaktadır. “Hadiste geçen ‘Allah’ın ilim ile ihya ettikleri müstesna’ tabiri, bu irtidatların asıl sebebinin cehalet olduğu hususunu da nazara vermektedir. Keza: ‘Dini fiilen tatbik etmede acele davranın..’ kaydı da fitnenin çıkış sebebinin dindeki gevşeklik olduğunu, fiilen, ciddî şekilde tatbik eden fertlere fitnenin zarar vermeyeceğini ifade etmektedir.”[6]

Öte yandan; hadis-i şerifteki bu iki farklı bitiş şu şekilde te’vil olunabilir: Böyle ifritten bir dönemde, hakkı batıldan tefrik etme mevzuunun, Allah’ın kalblerini ilimle aydınlattığı kullarının varlığına vabeste olduğu böyle bir hengâmda, farklı hadiseler arasındaki irtibatı bulup çıkarıp oradan hak olana yürüme ilim ve istidadından mahrum olan avam insanlar, bu aydınlık kalblerin yaydığı ışığın altında toplanmalıdırlar. Yani onların dili ve dilekleriyle konuşmalı, sakındırdığı şeylerden uzak durma noktasında hassas davranmalıdırlar. Zira böylesi kara ruhların ve karanlıkların çepeçevre kuşattığı bir ummanda, sahili bulmak ancak deniz feneri gibi ışıklar saçıp yol gösteren hak dostlarına ittiba ile mümkündür.

Başka bir açıdan da şu husus ifade edilebilir: Böylesi bir fitne döneminde Allah’ın kendisine ilim verdiği insanlar, avam-ı nas gibi bir köşeye çekilip kendini ve kendi menfaatlerini kurtarma derdine düşemezler, düşmemelidirler. Karanlıklardan bahsedilen bir hadis-i şerifte, Fahr-i Âlem Efendimiz “Allah’ın kalbini ilimle aydınlattığı kimseler” diye ilim sahiplerini nazara veriyorsa şayet, bunun o ilim sahipleri için ifade ettiği mana; “sizler öyle bir dönemde avam halk gibi kendinizi kurtarma derdine düşmeyin, ‘hele bugünler bir geçsin’ fırsatçılığına meydan vermeyin, size lütfedilen bu ışıkla insanları hakka ve hakikate taşıyan rehberler olun!” demek olur. Eğer böyle bir dönemde ilim sahipleri ellerine tutuşturulan bu ışığı sadece kendi menfaatlerine giden yolu aydınlatma adına kullanma basitliğine düşecek olurlarsa; bunun fırtınaya karşı mumla yürümekten farkı olmayacaktır. Zira kendisine verilen bu nurla insanlara faydalı olmadığı için, o nur sinesinden sökülüp alınacak, nimetin hakkını verememenin ötesinde, el uzatabilecekken yok olup gitmesine sebep olduğu insanların vebalini de sırtlanacaktır.

Bizler millet olarak böylesi kara ruhların kendi ziftlerini etrafa saçtığı bir dönemin mağdurlarıyız. Hakkın ve mazlumun yanında yer almanın külfetine katlanıp bunun bahtiyarlığını yaşayanlar olduğu gibi; avamıyla ve âlim geçineniyle zulmedenlerin arkasında saf tutma rahatlığına aldanmış, ruhen bedbaht olanlarımız da var. Âlim olma makamını kimseye bırakmayanların o makamın hakkını veremediği bir dönemde, avamın sergileyeceği tavra bakmanın çok da lüzumu yoktur. Ne var ki; yaptıklarının da, yapabilecekken “aman sende”ciliğe kurban verdiklerinin de hesabını vereceğini bilen bir insanın, bir an önce kendisini sürükleyen bu selden kurtulması ve kaçırdıklarını telafi etme yolunu tutması, kurtuluşu adına tek çıkar yoldur. Hazreti Ömer Efendimiz’e (radıyallâhu anh) ait olduğu söylenen hikmetli bir sözde bu hakikat şiirsel bir üslup ile çok hoş ifade edilmiş:  

لَا تَأْس على ما فات   إلا لِتَجْتَهد فيما هو آت

Yani “Gayret etmenle geri gelebilecek olan fırsatları kaçırmış olman, seni üzüntüye sevk etmesin.”

Bu Dönemin Mağdur ve Mazlumlarından Beklenen Duruş

Gadre ve zulme maruz kalan insanlara yakışan duruş ise, Ebu Davud’da zikredilen hadis-i şerifin ahirinde beyan olunmaktadır. “Sizden birinin evine girerlerse Hazreti Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)”. Zira hakkın meftunu inanan insan asla anarşi, kaos ve keşmekeşliğe meydan vermez, buna tevessül etmez. Bu manada bir mü’min duruşu ise, Hazreti Ali Efendimiz’in beyanlarında şöyle ifadesini bulmaktadır:

كُنْ كَا لزَّهْرَةِ التي تُعطي عِطْرَها حتي لليد التي تستحقها

“Sen, kendisini koparan elde, kokusunu bırakan çiçek gibi ol!..”

Unutmamak gerekir ki; Hakiki bir mümin için, emanet, sadakat ve adaletle anılan aziz bir mazlum olmanın kazandırdıkları; yalan, iftira, bühtan, rüşvet, iltimas ve zulümle anılan zelil bir sultan olmanın kazandırdıklarından bin kat daha onurlu, bin kat daha asildir.

 Sefa Salman

[1]. Bkz. Buhârî, tıbb 47, 49, 50; bed’u’l-halk 11; cizye 14; edeb 56; daavât 58; Müslim, selâm 43;

    İbn Mâce, tıbb 45; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 6/57, 63-64,

[2]. M. Fethullah Gülen, Huzur Varidatı

[3]. Sahih-i Müslim, İman, 186.

[4].  Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizî, Fiten 33, (2205)

[5]. Ramûzu’l-Ehadis s. 299, 3722

[6]. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MUHTEŞEM SURETLER PERİŞAN NİYETLER

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Biz ne Medine hurmalıkları, ne de cahiliyet damarı için harp ettik. Biz, Allah ve Resûlü’nün dinini tebliğ yolunda cihat ettik. Bu uğurda akan kanların, alınan yaraların, kaybedilen canların hiçbiri boşuna değildir. Allah’ın vereceği mükâfata o kadar müştakım ki, bunun için vücudumun kalbur gibi olmasına bile razıyım. Yaralarımın çokluğu asla mühim değildir. Bana şehitlik makamı ihsan etmesi için duanızı bekliyorum, başka isteğim yoktur.”

Bu ifadeler, Fahri Kâinat Efendimiz’den (sallâllahu aleyhi ve sellem) Uhud’da aldığı kılıcın hakkını Uhud’da kanıyla, Yemâme’de ise fethi getiren cengâverliği neticesinde canı ile ödeyen ve hayatıyla hak ettiği şehadetine adeta bu sözlerini de şahit tutan Hz. Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh) aittir. Hiç şüphesiz, onun bu meydanda böylesine gıpta edilesi bir makama yükselmesinde mürüvvet ve cesaretinin taşıyıcı etkisi göz ardı edilemez. Ne var ki, bu yolda asıl önemli saik; onu bu yola sevk eden sahih niyeti ve istikametiydi. Onu ve değer verdikleri uğrunda feda ettiklerini paha biçilmez kılan, kendisini yola çıkaran sebeplerdir. Abdullah İbni Mübarek hazretlerine ait olduğu söylenen bir sözde “Nice küçük amel vardır ki, niyet onu büyük yapar; nice büyük amel de vardır ki niyet onu küçük yapar.” denilmektedir. El-hak öyledir. Zira bu meyanda sûi-misal olanlardan birisi Kuzman’dır. İbni Hişam, İbni Habib ve Belâzurî gibi kaynaklarda Evs, Hazrec ve Kaynuka oğullarından münafıklarla alakalı farklı isim ve sayılar göze çarparken bu kaynakların Kuzman’ın münafıklığı hususunda ittifak etmiş olmaları Kuzman hakkındaki perdeleri aralaması bakımından dikkate değer bir ayrıntı. Hadis ve meğazi kitapları benzer lafızlarla bu hadiseyi şöyle naklederler:

“Zaferoğulları arasında, Kuzman adında, çoluksuz çocuksuz, garip bir adam vardı ki, kendisinin kimlerden olduğu bilinmezdi. Kendisi, savaşlarda gösterdiği kahramanlıkla tanınırdı. Çok güçlü, kuvvetli idi. Münafıklardandı. Peygamberimiz Aleyhisselam’a ondan bahsedildikçe, Peygamberimiz Aleyhisselam: ‘O, muhakkak, Cehennemliklerdendir!’ buyururdu. Kuzman, Uhud savaşına kavmi ile birlikte çıkmaktan kaçınmıştı. Sabaha çıkınca, Zaferoğulları’nın kadınları, ona, ‘Ey Kuzman! Erkekler savaşa gitti, sen geride kaldın ha! Ey Kuzman! Sen şu yaptığın şeyden utanmıyor musun? Sen kadından başka bir şey değilsin! Kavminin erkekleri savaşa gittikleri halde, sen evde kaldın ha? Sen artık ev bekle!’ diyerek kınamaya başlayınca, Kuzman evine girdi. Yayını, sadağını ve kılıcını alıp Uhud´a gitti. Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Müslümanların saflarını düzelttiği sırada, safların en arkasına durdu. Yavaş yavaş ilerleyerek ön safa girdi. Çarpışma başlayınca, Müslümanlar içinde, ok atanların ilki oldu. Sonra da kılıcını sıyırdı. Şiddetle çarpıştı. Müşriklerden sekiz veya dokuz kişiyi öldürdü. Kendisi de ağır şekilde yaralandı. Daha sonra Zaferoğulları’nın evlerine getirildi. Müslümanlardan bazıları:

  • ‘Ey Kuzman! Sana müjdeler olsun!’ dediler. Kuzman:
  • ‘Ben neden dolayı müjdeleniyorum?’ dedi.
  • ‘Cennete gireceğin için’ dediler. Kuzman:
  • ‘Vallahi, ben ancak kavmimin şerefi için çarpıştım! Eğer anlattığınız şey için olsaydı, çarpışmazdım! Vallahi, biz ne Cenneti umarak, ne de Cehennemin ateşinden korkarak çarpıştık! Biz ancak kavmimizin şerefi için çarpıştık!’

Yarasının ağrısı şiddetlenince de, kendisini öldürmek için ok çantasından bir ok aldı, kolunun damarını deldi. Kılıcını karnına dayayıp onun üzerine yüklenerek intihar etti. Kuzman´ın bu hareketi Peygamberimiz Aleyhisselam’a anılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam:

  • O, Cehennemliklerdendir! Şehadet ederim ki; ben Allah´ın Resûlüyüm!” buyurdu.[1]

Hadis-i şerif Bediüzzaman Hazretleri’nin de işaretiyle çoğunlukla; insanların dine hizmet etmiş olmalarını bir fahr ve gurur sebebi olarak görüp aldanmamaları, Cenâb-ı Hakk’ın, bir fâcirin eliyle de bu dini teyit buyuracağı hakikatinin anlatılmak istendiği sadette kullanıldığı görülmektedir. Mesela; inancının gerektirdiği şekliyle kamuya ait kuruluşlarda çalışma imkânı bulamayanların bu imkâna kavuşturulması buna örnek olarak zikredilebilir.

Öte yandan Müslim’in tahric ettiği rivayette, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in hadisin sonunda şöyle buyurdukları mervîdir:

إِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ عَمَلَ أَهْلِ الْجَنَّةِ فِيمَا يَبْدُو لِلنَّاسِ، وَهُوَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ،

وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ عَمَلَ أَهْلِ النَّارِ فِيمَا يَبْدُو لِلنَّاسِ، وَهُوَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ

“Kimisi vardır ki, halkın nazarında ehl-i Cennet’e yaraşan hayırlı işler yaparlar. Hâlbuki o, Cehennemliklerdendir. Kimisi de vardır ki, halkın nazarında Cehennemliklere ait kötü işler yapar. Hâlbuki o, Cennetliklerdendir!”

***

Biz de mevzumuzu daha ziyade bu son kısım üzerinden devam ettireceğiz.

Hadis-i şerifte Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz “إِنَّ الرَّجُلَbuyurmak suretiyle meseleyi mutlak olarak bırakıyor. Böylece, “Bunlar öyle insanlardır ki, kaşları gözleri boyları posları yerli yerindedir; dolayısıyla da avam-ı nâs tarafından gerçek hüviyetleri kolayca anlaşılabilecek insanlar değillerdir” denilmek isteniyor. Bir başka açıdan da şöyle ifade edilebilir “İnsanları kıymet terazisine koyarken karşı kefede o insanın boyu posu, endamı olmasın, zira bunlar insanları değerli kılan şeylerden değildir.” Vakıa insanların suretlerinin hatta isimlerinin dahi onların karakterlerinin tahlili açısından ifade ettiği şeyler yok değildir fakat bunlar, bir basiret nurunun insanlara sunduğu ölçüde, sağlam ve objektif veriler sunamazlar.

Öte yandan insanların yaptıkları işlere değer ve derinlik katan niyetleridir. Öyle ki; niyetin sahih olmaması, doğurduğu neticeleri açısından günahın kendisinden daha acı verici, daha ürkütücüdür. Çünkü insan beşerî garizelerine mağlup olup günaha kapaklanabilir. Bu bir yönüyle onun hakkında bir azap emaresi olabilir. Ama şayet o günahı işlerken vicdanında gönlünde duyup hissettiği şey, o günahın helal olduğunu kabul yönünde ise, bu, kişiyi dinden çıkarır; dolayısıyla da o ebedi bir azaba dûçar olur. Mesele bu denli kırk katlı bir bohça gibi örtü örtü üstüne sarmalı bir gönlün meyelânına bağlı olarak götürülüyorsa, insanlar nazarında bu karakterlerin neden gerçekte oldukları gibi anlaşılamadığı açıktır.

Bu karakterlerin fark edilebilmesi, yukarıda da kısmen işaret edildiği gibi, ancak ilim, idrak, tecrübe ve kalbî bir hayatla elde edilebilecek olan basiret ve firasetin varlığına vâbestedir. Vakıa; bu ikisi dahi nifak sahiplerinin açık adreslerinin tespitinde yeterli olmasa da koordinatların tespiti noktasında yüzde yüze yakın oranda bir rasanetle önemli veriler sağlar.

Asr-ı Saadet’te bu çerçevenin içini en iyi dolduran en bariz örnek mezkûr hadis-i şerifin birinci muhatabı olan Kuzman’dır. O uzun yıllar inananlar cemaatinin içinde yaşamış fakat Sahabe-i Güzîn Efendilerimiz ta ki Uhud’a kadar onun gerçek karakterini bilememişlerdir. Ama onlar öyle güzide insanlardı ki, Kuzman’a dair gördükleri ve bildikleri, hatta muvakkaten de olsa cennetlik olduğuna şehadet getirmelerine medar olan cengâverlikleri, onun nifakını ve cehennemliklerden oluşunu haber veren Rasulûllah’a -haşa ve kellâ- itiraz etmelerine dayanak olmamış ve Peygamber Efendimiz’i hilaf-ı vaki beyanla itham etmemişlerdir. Zira her şeyi bilemeyebileceklerinin şuurunda olmalarının yanı sıra onlar bir şeyi çok iyi biliyorlardı: O (sallâllahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resul’üydü ve “konuşunca -haşa ve kellâ- hevasından konuşmazdı.”[2]

Hadis-i Şerif’in Günümüz Okuması

Tanımdan da anlaşılacağı üzere basiret ve firasetin elde edilmesi, hadiselere Cenâb-ı Hakk’ın bakılmasını murad buyurduğu pencereden bakılabilmesinin statiği mesabesinde olan âlî bir ilmin varlığına vabestedir. Sahip olduğu ilmin yekûnu, cebindeki parayı ve menfaatini düşünmekten gayrısına yetmediği günümüz insanından, kendi içlerine bir güve gibi sızmış bu insanları dert edinip, bunların toplumun can damarlarından tahliyesi ve kendine has o asil kanla tahliyesi (katma-donatma) adına beyin zonklatmasını beklemenin ayakta durmaya gücü yetmeyen bir meyhurdan cambazlık beklemekten bir farkı yoktur. Talim ve terbiye sistemimiz ne zaman kendi öz değerleri adına dertli sadalar yetiştiren bir mekanizma hüviyetini alır, işte o demde milletimiz adına ümitvar olmak bir mana ifade edecektir. Aksi takdirde, insanın özüne irfan mayası çalmayan bir eğitimin, bakışlarına basiret boyasını vurmayan bir öğretimin en parlak meyvesi diplomalı cahillerdir.

Oysaki ilim bir deniz feneridir. Elde edebilenler ilmin kendisiyle, elde edemeyenler de onu elde edenlere bakıp onlarla yolunu bulmaya, Hak karşısındaki konumlarını tespite yol ararlar. İnsanların kahir ekseriyetinin, hususiyle de üçüncü dünya ülkeleri diye tabir olunan beldelerin insanlarının kendi yollarını aydınlatacak bir ilmî yetkinlikten uzak olmaları hakikati göz önüne alınacak olursa, burada insanların daha ziyade aydınların ışığı altında toplandıkları söylenebilir. Şayet bu aydınlar zümresi insiyakî hareketlenmeler karşısında ilmin izzetini koruyacak bir olgunluğa erişememiş yahut sürüklenen sürülerden ürküp de bir kenara çekilmiş ise, ilme gurbet yaşatmanın günahı yanı başında, bütün bir toplumun vebalini de omuzluyorlar demektir. Zira milletin iki dudağının arasına baktığı bir hengâmda, yetim malının sistemli bir şekilde çalınması demek olan yolsuzluk, rüşvet ve iltimas gibi günahlara “görmez”den gelinebilir, tolere edilebilir günahlarmış gibi sus pus olmak hangi ilimle, hangi izzetle telif olunabilir. Yahut günahlar arasında oransal değerlendirmelerle bir cilalama gayretkeşliğine soyunanların bu halleri İslamî hangi kıstasın filtresinden kurtulabilir? “Din adına hayırlı olma” ismiyle müsemma olanların şerrin başını çekmeleri, bel’amlık; kendi dünyevi pes menfaatleri adına şerirlerin safında el bağlaması ise rüsum ulemalığı değil de nedir? İşte bütün bunlar böylesi bir cehaletin ağında kıvranan bir toplumda hakkı, hakikatine mutabık görmeye engel afetlerdir.

Toplumun bütün fert ve aydınlarıyla bu denli duyarsızlaşmasının hakikate perde olduğu müsellem. Bir de şer şebekesinin kendi eracifinden gizleyebildiklerini gizleme, gizleyemediklerini de çarpıtma mahareti vardır ki en az toplumun aymazlığı kadar müessirdir. Zira düşünmeyen insanları yönetmek için poz vermek yeterlidir. Bu içinde bulunduğu toplumda mergup metaın mahiyetine göre değişir. Bu kimi zaman hürriyet temalı nutuklar.. kimi zaman istibdat kokan söylemlerdir.. kimi zaman bütün kimlikleri yok sayan bir ifrat.. kimi zaman faşizme varan tefritlerdir.. Kuzman hadisesinde de olduğu gibi; kimi zaman meydanlarda dünyevi pes menfaatleri adına düşmanları olarak lanse ettiklerine parmak sallamak, meydan okumaktır; çoğu zaman da bu meydan okudukları ile perde arkasında inananlar aleyhine kirli ittifaklar kurmaktır. Kimi zaman toplumun dini duygularını istismara varan bir kare, kimi zaman da aldanmaya teşne bir toplum için Kur’an-î bir nağmedir.

Görüldüğü gibi; toplumun can damarlarına sızmış olan bu insanlar, toplumun cehaletinden azami derecede istifade etmenin yanı başında, en usta tiyatroculara bile taş çıkartacak rol kabiliyetleri ile öne çıkmaktadırlar. Rol diyorum zira en usta tiyatrocular dahi belli bir süre sahnede kalabilir ve herkes bunun baştan sona bir kurgu, bir oyun olduğunu bilir. Oysa bu tür şer şebekeleri, ömür boyu bir tiyatro sergiler de kimse reel ile hayal olanı tefrik edemez. O denli inanmışlardır ki bunun bir tiyatro olmadığına, oynanan oyuna dikkatleri çekenler, oyun oynayanların da kışkırtmasıyla dışlanır, yalanlanır, şeytanlaştırılır, onların maddi manevi bütün varlık ve değerlerine hücum edilir. Kendi nazarlarında cennetlik olan bu zümera-yı cehennem el üstünde tutulur, kendi nazarlarında cehennemlik olan zümera-yı cennet ise taşlanır ve dışlanır.

Böyle bir gaflet ve böylesi gafillerden Allah’a (celle celâluhu) sığınıyoruz.

Sefa Salman

[1]. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, 4/138-140.

[2]. Necm Sûresi 53/3.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: DÜNYADAN ATEŞ ÇALMAK

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“İş verilmeye uygunluk, yaraşırlık”[1] olarak tarif olunan liyakat; “işe adam bulma değil de adama iş bulma” mantığıyla hareket eden toplumların kendisinden hiç haz etmedikleri bir kavramdır. Bu kavramdan hoşlanmayan bir toplumdan, hatta kurulu düzenlerinin devamını bu kavramın yokluğuna yahut itibar görmeyişine bağlayan insanlardan ıslahları adına, en azından yakın vadede ümitvar olmak, meseleye fazlaca iyimser yaklaşıldığının göstergesidir. Böylesi toplumsal bir marazın ıslahı topyekûn bir farkındalık olmadan asla mümkün değildir. Zira “geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca” düşüncesinin bütün bir toplumu kıskacına aldığı bir vasatta bu marazın ıslahı adına, ferden ferda insanların ifade edeceği çok da bir mana yoktur. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak “Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirmez”[2] buyuruyor. Hal böyle olunca toplumu ilgilendiren hastalıkların mualecesinin de toplum çapında bir gayretle mümkün olabileceği anlaşılmaktadır.

Ne var ki; ıslah cephesinde böyle bir birlikteliğin tesisi hiç de kolay değildir. Zira çok defa menfaat uyuşmasının bir araya getirdiği bu insanlar, beslendikleri bu sistemin devam ve temadisini sağlama adına toplumu manipüle edebilecek bilgi kaynaklarını da ellerinde bulundururlar. Bu bilgi kaynakları ise, halka muteber kaynaklar olarak lanse edilen, aslında o itibara liyakati olmayan, kullanılmaya elverişli emir erleridir. Bunlar kimi zaman sözde din adamları, aydınlar ve kanaat önderleridir, kimi zaman ise kendilerini omurgalı insanlar olarak lanse eden sanatçılardır.

Evet, hemen her ünitesinden böylesi bir yozlaşmaya omuz verecek tıynette insanlar üretmeyi başaran bir toplum, altın vuruşunu, kendisini yönetecek makamlara da idare ehliyetinden yoksun bu tür insanları oturtmakla yapmış olacaktır ki, yakın tarih bunun acı örnekleriyle doludur. “İşin ehline verilmemesinin kıyamet alametlerinden”[3] olduğunu beyan buyuran Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her işte liyakat arayışının önemine daha nasıl dikkat çekebilirlerdi ki?

Devlet yönetiminden kamudaki en küçük bir pozisyona kadar her birimi böylesi kesif bir cehaletin kuşattığı bir mekanizmada, elbette ki liyakat sahibi bilgili, dürüst ve donanımlı insanların hakk-ı hayatı yoktur. Zira artık ele geçirilen makam, makamı elinde bulundurana, yeri gelir bir istiklal mahkemesine, yeri gelir “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” şeklinde kararlar veren Kel Ali’lere, yeri gelir “Sen kır kapıyı, gir, biz kanunu arkadan yaparız” diyen zil zurna cahil kimselere tanınan hakları tanır. Bütün bu yetkiler artık mazlum insanların hem canları hem malları hem de haysiyet ve onurları üzerinde helezonlar çizen bir hıyanet kılıcı haline gelir ki bütün mekanizmaları ile metastaz olmuş ve bir manada kıyameti kopmuş böyle bir toplumun yekvücut olarak kıyameti görebilmesi oldukça zordur.

Bu denli yoldan çıkmış bir idare anlayışı için tek yol, yolsuzluktur. Gulûl ise; İslam hukukunda, idare alanındaki bu türden yozlaşmaları ifade eden en cami kavramlardandır. Istılahî mana olarak gulûl; mülkiyeti bütün bir ümmete ait olan devlet hazinesinden veya ganimet mallarından çalmaya denir. Başka bir yaklaşımla, devlet imkânlarını şahsî menfaatleri için kullanmak ve hıyanette bulunmak demektir.

Ayeti kerimede Cenâb-ı Hak; وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.”[4] buyurmak suretiyle adeta insanı gulûle götürebilecek köprüleri yıkıyor. “Bir köy idare etmekten tutun da bir ülkeyi idare etmeye kadar muayyen bir makama getirilen bir insanın, bir kısım spekülasyonlarla mal edinmesi, tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) kendi hesabına bir şeyler kaydırması ve bu tür haksızlıkları irtikâp ederken, bir de kılıf bularak, ‘Ben de burada çalışıp çabalıyorum, ben olmasaydım bunca birikim, bunca hizmetler yapılamazdı!’ gibi ifadelerle gayr-i meşru fiilleri meşru gibi göstererek kendi hesabına bazı şeylerden istifade etmesi gibi hususların hepsi ayet-i kerimede zikri geçen gulûl kategorisi içine dâhildir. Hatta hakkı ve liyakati olmadığı hâlde milletin idaresine talip olan bir insan dahi milletin hukukunu gallediyor, onların hukukuna tecavüz ediyor demektir.”[5] Zira hak edilmemiş bir makamı işgal eden insan, hem makama hem de makama liyakati olanların hukukuna gulûlde bulunuyor demektir.

Bu ayet-i kerime başka bir açıdan ise şu hususa temas etmektedir. “Sadece Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil, hiçbir nebi gulûle girmemiştir. Evet, ne Hz. Âdem, ne Hz. Nuh, ne Hz. Hud, ne Hz. Salih, ne Hz. Musa, ne Hz. İsa ne de diğer peygamberler, içinde umumun hakkı bulunan hiçbir şeye el uzatmamışlardır. Onlar ancak yüzde yüz hakları olduğuna inandıkları şeyleri almışlardır. Madem peygamberler bunu yapmamışlardır, o hâlde ümmetleri de yapmamalıdırlar. Aksi takdirde ayet-i kerime onların gallettikleri şeylerle birlikte kıyamet gününde Allah’ın huzuruna getirileceklerini haber veriyor. Dolayısıyla ayet-i kerimeye, Allah (celle celâluhu) enbiya-ı izamın şahsında ümmet-i Muhammed’i talim buyuruyor, şeklinde bakabiliriz. Nitekim Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ayet-i kerimenin tefsiri, tebyini sayabileceğimiz bir hadis-i şeriflerinde bir gün sahabe-i kirama gulûlden bahsetmiş, onun ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade etmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:

لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ يَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِى أَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ

“Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmekte olan bir deve olduğu halde bana gelmiş: ‘Ey Allah’ın Resulü, bana yardım et!’ diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben: ‘Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim!’[6] der bulmayayım…” Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) hadis-i şerifin devamında bu tarz hayvanları ve ganimet mallarını tek tek zikrederek onlar için de aynı hususları dile getirmiştir.[7]

Hz. Ömer Efendimiz’in (radıyallâhu anh) Resulullah’tan (sallâllahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de, henüz erken dönemde İslam’ın gulûle bakışını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir:

حَدَّثَنِي عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ، قَالَ: لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ، أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فُلَانٌ شَهِيدٌ، حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ، فَقَالُوا: فُلَانٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«كَلَّا، إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا – أَوْ عَبَاءَةٍ -» ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَا ابْنَ الْخَطَّابِ، اذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ، أَنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ» ، قَالَ: فَخَرَجْتُ فَنَادَيْتُ: أَلَا إِنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ

“Hayber savaşının meydana geldiği gün, Peygamber’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) sahabilerinden birkaç kişi gelip:

‘Falan şehittir, filan şehittir’ dediler; sonra bir adamın yanına uğrayıp onun hakkında da “filanca şehittir” dediklerinde Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem):

‘Hayır! Hayır! Doğrusu ben, dediğiniz o kimseyi, ganimetten aşırdığı (gulûl) bir hırka ya da bir abadan dolayı cehennemde gördüm’ buyurdu. Daha sonra da:

‘Ey Hattâb’ın oğlu! Git, insanların içerisinde ‘Cennete, müminlerden başka hiç kimse giremez’ şeklinde seslen!’ buyurdu. Ben de çıkıp:

‘Dikkat edin ki, Cennete müminlerden başka hiç kimse giremez!’ diye seslendim.”

***

İslam’ın gulûl mevzuunda ortaya koyduğu hassasiyet bu olmasına rağmen, sözüm ona dindarların güç kazanması gibi zahirde masum görünen hedefler doğrultusunda dahi devlet hazinesi suiistimal edilemez. Zira İslam’da hedefin meşruiyeti, fiilin yapılabilirliği adına yeterli bir saik olarak görülmemiş, sonuca götüren yolun dahi hedef gibi selim olması şart koşulmuştur.

Gulûl Sadece Halkın Malına Yönelmiş Bir Tehdit midir?

Öte yandan seleften bazı imamlar meseleyi sadece halkın malını gasp etmekle yahut emanete hıyanette bulunmakla sınırlı tutmamışlar, insanlığın ortak mirası olan ilmi ve öğrenmeyi perdeleyen yahut engelleyen her türlü zorbalığı da gulûl cümlesinden olarak değerlendirmişlerdir. İmam Zühri’den nakledilen bir rivayette bir gün kendisi şöyle der:

  • “Kitapları gulûlden (gasp) sakının!
  • ‘Onların gulûlü nedir?’ diye soran bir Zat’a ise;
  • Onların gulûlü hapsedip okunmalarını engellemektir” der.

Netice itibariyle; bu mevzuda biz inananlardan dinimizin asgari düzeyde beklediği şey; en alt bir kamu yönetiminden en üstteki devlet idaresine kadar her birimdeki yönetenlerimizi, inandığımız değerlere ve o değerlerden massettiğimiz ahlakî ve insanî kıstaslara saygılı olanlardan tercih etmemiz ve onların bu değerlerimize kendi pisliklerini temizleyecek bir paçavra muamelesi yapmalarına göz yummayacak kadar dürüst, onur ve karakter sahibi Müslümanlar olmamızdır. Zira kümesi iyi biliyor diye bekçiliğin tilkinin hakkı olduğunu iddia edenlerin, telef olanlara bakıp da âh u vah etmelerinin ne telef olup gidenlere ne de kendi istikballeri adına vadettiği bir şey olmayacağı kesindir.

Bu şuurdan uzak bir toplum ve düzenin resmini birazcık tasarrufla Ziya Paşa ile çizelim:

“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz,

Zerrede gözü olmayanın câyı kürektir.”

Sefa Salman

***

[1]. Türk Dil Kurumu

[2]. Ra’d Sûresi, 13/11.

[3]. Sahih-i Buhari, İlim, 2.

[4]. Âl-i İmran Sûresi, 3/161.

[5]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl

[6]. Buhâri, Cihâd 29; Müslim, İmâret 24

[7]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, Büyük Bir Günah Gulûl

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MAHŞERİN ÜÇ TALİHSİZİ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

İnsanın en sadık takipçisi amelleri ve işlediği günahlarıdır. Günah, kulun beraber görünmekten utandığı bir tanıdığı gibidir. Zira ahirette günah kulun ihtiyaçlar piramidinde, en alt tabakada dahi kendine yer bulamayacaktır. Öyle ki; o gün kulun günah dışında o denli şiddetle görmeyi istemeyeceği bir ikinci şey de olmayacaktır.

Öte yandan işlenilen günahlara karşı ahirette kulun herhangi bir mazeret beyanının söz konusu olamayacağı müsellem. Zira Allah (celle celâluhu) فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا “Kuluna iyilik yapma ve kötülük irtikâp etme kabiliyeti veren Allah’a yemin olsun ki”[1] buyurmak suretiyle kulun günahın irtikâbı yahut iyiliğin yapılabilmesi noktasında muhayyer olduğunu ifade buyurmaktadır. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, merhametinin bir tezahürü olarak, kullarını “hayrı tercihe meyyal bir fıtratta yaratmıştır”[2] ki, kul şayet henüz dünyada iken bu merhametin kamet ü kıymetine uygun bir kulluk keyfiyeti ortaya koyamaz ise ahirette bu nimetten de muhasebe olunması kaçınılmazdır. Zira “ubudiyet netice-yi nimet-i sâbıkadır”[3]. Bu nimet ise hayrı tercihe meyyal bir donanıma sahip olarak “günahlara karşı yarışa önde başlamak” nimetidir. Böyle bir nimetin şükrü ise, ancak sevap adına ipi en önde göğüslemekle ifa edilebilir. Meseleye bu şartlar zaviyesinden yaklaşıldığında dahi ahirete yanımızda götürmeyi umduğumuz mazeretlerin hiçbirinin hiç kimse için demir atılabilecek güvenli sulardan olmadığı anlaşılacaktır.

Ne var ki; kul günah işleyebilir, hata edebilir, sürçebilir. Bu tür sürçmeler imkânlar âleminde var edilen mümkünlerdendir. Zira Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Nefsim kudret elinde olan Zat’a yemin olsun ki, eğer siz hiç günah işlemeyen bir topluluk olsaydınız, Allah sizi toptan helak eder; sonra da günah işleyen ve peşi sıra istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi”[4] buyurmaktadırlar. Ki bu Allah Resul’ünün (sallâllahu aleyhi ve sellem) ümmetine mağfiret kapısından ayrılmamalarını salıklayan rahmet eseri beyanlarındandır.

Bütün bunların yanında, Cenâb-ı Hakk’a kulluğun sergilendiği dünya mezraasında kulu günah işlemeye zorlayıcı bir takım şartlar ve durumlar söz konusu olabileceği gibi, günah irtikâp etmek isteyen kişinin ancak özel bir çaba ile buna muvaffak olabileceği ahval ve şerait de vardır. Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz, Hazreti Ebu Hureyre’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadisi şeriflerinde bu hususa şöyle temas etmektedirler:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

 ثَلَاثَةٌ لَا يُكَلِّمُهُمُ اللهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ – قَالَ أَبُو مُعَاوِيَةَ: وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ – وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ:

شَيْخٌ زَانٍ، وَمَلِكٌ كَذَّابٌ، وَعَائِلٌ مُسْتَكْبِرٌ

***

“Üç kişi vardır ki, Kıyamet günü Allah Teâlâ hazretleri onlarla konuşmaz, nazar etmez, günahlardan da arındırmaz, onlara elim bir azap vardır: Bunlar; Zina eden yaşlı, yalan söyleyen devlet reisi ve büyüklenen fakir.”[5]

***

Hadis-i şerifte ثَلاَثَةٌ  ‘üç’ mutlak olarak bırakılmıştır. İsterseniz siz buna, erkek veya kadın, isterseniz zümre veya cemaat diyebilirsiniz. Ve yine bu üç kişi veya zümreden maksadın, âlimler ya da cahiller olduğunu söyleyebilirsiniz. Burada esas üzerinde durulması gereken husus, bunların kimliklerinden çok, vasıfları olduğu için, hadiste bu mesele tasrih edilmeyip mutlak bırakılmıştır. Demek ki bunlar belirsiz ve meçhul insanlardır. Onlar öyle belirsiz insanlardır ki, onları belli edecek bir kimlikleri yoktur. Onlar hor ve hakir insanlardır. O kadar hor ve hakirdirler ki, onlara değer vermeye değmez. Nasıl ki Cenâb-ı Hak, onların yüzüne bakıp onlarla konuşmaz; öyle de sizler de, merak edip onlarla konuşmaz ve onları tanımayı değerli bulmazsınız. Onlar, kalıplarıyla değil, kalbleriyle yenik düşmüş.. ve vicdanları, cesetlerinin altında kalıp ezilmiş kimselerdir. Yüce ve yüksek yerlere karşı içlerinde zerre kadar istidat yoktur. Süfliyet çukurunda yuvarlanıp durmaktadırlar.

Üç Mahrumiyet

  • Mükâleme Mahrumiyeti: Kendisinde hitap çiçeği açan ve Allah’a muhatap olma istidadı verilen insanla, Allah konuşmayacaktır. Felaket, işte bu ilk cümle ile başlamaktadır. Rahman Sûresi’nde; Allah, onda beyanı yarattığını bir nimet, bir minnet olarak söylediği hâlde, gel gör ki, şimdi Allah (celle celâluhu) bu insanla konuşmayacaktır. İnsanın, en çok konuşmaya ve derdini anlatmaya muhtaç olduğu bir günde ona, sözünün dinlenmemesinden daha büyük azap olabilir mi? O, medet istemekte ve çırpınıp durmaktadır. Ancak, onun yardımına koşacak yegâne Zât onu hiç mi hiç dinlememektedir. Kur’an-ı Kerim bu tabloyu anlatırken قَالَ اخْسَؤُوا فِيهَا وَلاَ تُكَلِّمُونِ “Kesin sesinizi ve benimle konuşmayın.”[6]
  • Nazar-ı İlâhî Mahrumiyeti: İkinci tablo ise وَلاَ يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ “Allah onlara ” Onların, en çok rahmet nazarına muhtaç olacakları o günde, Cenâb-ı Hak, onlara kat’iyyen rahmet nazarıyla bakmayacaktır. “Bazı yüzler beşaşet içinde pırıl pırıl parlarken, bazı yüzler de o gün asık ve abûs olacaktır.”[7] Hiç şüphesiz, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet nazarıyla bakmadıkları, bu ikinci grup insanlardır. Kâ’b b. Mâlik’in, çok kısa bir süre için cezalandırılarak Allah Resulü tarafından böyle bir muameleye tâbi tutulması, hem ona hem de vakayı duyanlara ne kadar giran gelir. Hâlbuki sözünü ettiğimiz kimseler bu akıbete ebedî olarak müstahak olacaklardır. Aman Allah’ım! Cehennem dahi bu kadar korkunç olamaz. Rahmeti sonsuz bir Rabb’in, insana bir an dahi bakmaması, ne büyük bir azap, ne korkunç bir akıbettir!
  • Tezkiye Mahrumiyeti: Üçüncü durum ise, وَلاَ يُزَكِّيهِمْ “Allah onları temizlemez veya temize çıkarmaz.” İnsanlar, burada temizlenip, oraya tertemiz Temizleme ameliyesi dünyada yapılır. Ahirette ise, insanı ancak Cehennem temizler. Onun için Cenâb-ı Hak onları tezkiye de etmeyecektir. İnsanlar, imtihan turnikesine bir kere girer ve on ikiden vurma imkânını bir kere elde ederler. Kendisine verilen bu fırsatı değerlendiren kazanır, ihmal eden de kaybeder. Bunun üçüncü bir şıkkı yoktur. Hz. Eyyub’un maddî hastalıklarına bedel ruh, vicdan, latife-i rabbaniye, sır, hafî, ahfâ, bütün his ve duyguları hırpalanmış, delik deşik olmuş zavallı insan, o gün bu perişan hâline bakacak, “Acaba temizlenebilir miyim?” diye ümide kapılacak. Ne var ki, bu üç sınıfa ait insanları Cenâb-ı Hak orada temizlemeyecektir.

Akıbet: Azab-ı Elîm: Ve akıbet: وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Onlar, hemen bir adım daha attıklarında karşılarına çıkacak tek şey, o korkunç azaptır. Öyle bir azap ki, can yakan, insanın iliklerine kadar işleyen bir azap. İşte onlar, kendilerini böyle bir azabın gayya ve girdabında bulurlar.

Böyle bir akıbete dûçâr olacak olan şu üç zümre kimlerdir? Kimdir onlar ki, Allah onlarla konuşmayacak, onların yüzlerine bakmayacak ve onları asla temizlemeyecektir? Ve kimdir onlar ki, onlara can yakıcı bir azap hazırlanmıştır?

Hadisin buraya kadar olan kısmını okuyan bir insanda, müthiş bir merak uyanmıştır.. ve şimdi o, bütünüyle dikkat kesilmiş, bu üç meçhul zümrenin kimliğini öğrenmek için, bütün tecessüs gücünü harekete geçirmiştir.”[8]

  • Zina Eden İhtiyar: “İhtiyar” kelimesi lügat manası itibariyle “seçme, tercihte bulunma” demektir. İhtiyar sahibi insan denildiğinde ise kendisi adına hayırlı ve faydalı olanı tercih edebilecek zihni kemale ermiş insan anlaşılır. Bu mana cihetinden; belli bir yaşa gelmiş insana da kendisi adına neyin hayırlı neyin yanlış olduğunu seçebilecek yaşta bir insan manasına “ihtiyar” denilmiştir. (Burada neden “muhtar” değil de “ihtiyar” denildiği ayrı bir mevzudur.) Hiç şüphesiz gençlikte de böyle bir şeyi irtikâp etmek büyük günahtır, haramdır. Ne var ki; gençlik aklî kemalin noksaniyeti ve şehevi duyguların galeyanda olduğu bir dönem olması itibariyle ihtiyarlığa nispeten bu dönemde böyle bir günaha düşmenin akıl açısından anlaşılır bir yönü vardır ki, “şehevi hislerine yenik düştü” veyahut İslam hukukunda cehalet her ne kadar mazeret olarak kabul edilmese de “cehaletinin kurbanı oldu” denilir. Fakat ihtiyar ise, şehevi duygularının kalmadığı ve zahiri sebepler açısından aklen kemali bulduğu yahut bulmuş olması gerektiği bir dönemde olması hasebiyle, böyle bir denaeti irtikâp mevzuunda mazur görülemez. Bedeni şartlar açısından böyle bir günahın işlenmesine medar olabilecek bütün şartların ortadan kalkmış olduğu bir dönemde, yani bu türden günahları irtikâp etmenin ancak kişinin özel gayretine vabeste olduğu durumlarda, böyle bir günaha tevessül edilmesi en hafif tabiriyle ilahi emri ciddiye almıyor olmanın bir ifadesidir.
  • Yalan Söyleyen Devlet Başkanı: Fahr-i Âlem Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde “Mümin (sürçer de) bazen hırsızlık yapar, bazen zina da edebilir, ama asla yalan söylemez”[9] buyurmaktadırlar. Bu hadis-i şerifte herhangi bir toplumsal statü yahut makamın müntesipleri nazara verilmeksizin genel mümin karakteri ortaya konmaktadır. Fakat yukarda zikri geçen mezkûr hadis-i şerifte, Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) hususiyle devlet başkanlarını zikrediyor. Zira yukarıda da kısmen geçtiği gibi kişinin sevkedici veyahut cebredici bir saik yokken böyle bir günahı irtikâp etmesi Hakk’a apaçık bir isyandır. Çünkü bir devlet reisinin (ki şayet karakter problemi olan birisi değilse) işgal ettiği makam itibariyle yalan söylemesini gerektirecek yahut onu buna zorlayan mücbir sebepleri yoktur. Şayet varsa bilinmelidir ki o sebepleri de (sahip olmaması gerekli olan bir şeyi müsadere etmek ve halkın bundan haberdar edilmesini istememek suretiyle) kendisi var etmiştir. Zira o makam kendisini elinde bulunduranı bu tür şeylere tevessül ettirmeyecek kadar geniş yetkiler sunan bir makamdır. İnsanlardan korkmasını anlamsız kılan bir makamda iken kişiyi zulümler irtikâp etmekten, yalan, iftira ve tezvirde bulunmaktan alıkoyabilecek tek korku Allah korkusudur. Korkulardan bu denli azade bir makamın sahibinin yalan, iftira, tezvir ve zulümlerine şahit olunmaya başlanmışsa bilinmelidir ki onda Allah korkusu dahi kalmamıştır. Allah’tan korkmayan bir yöneticinin ise zulüm, haksızlık ve despotizm hususunda tek rakibi nihayetinde kendisi olacak;o dönüp dönüp zulüm ve tiranlık hususunda kırılması gereken rekorlar, aşılması gereken yeni yeni eşikler ihdas edecektir.

Bir başka hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) “Zalim idareciler ve onları tasdik eden halkın durumu”[10] hakkında beyanlarda bulunmaktadırlar ki, belki bu mevzuya da başka bir sadetle temas edilebilir.

  • Kibirlenen Fakir: Zenginlik bir kibir sebebi asla değildir. Ama kibrin zenginde olanının altında yatan sebepler arasında zenginlik ilk sırayı sair hiçbir unsura bırakmayacaktır. Bunun zenginin kibri için bir sebep olması aklen izahı mümkün bir durum. Ne var ki fakirin kibrinin izah edilebilir bir tarafı yoktur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kendisine takdir buyurduğu şeraiti kabullenip iktiza ettiğince hareket etse rahmet-i Rahman’ı kazanıp dünyada iken ahirete ertelemiş olduğu nimetlerle serfiraz olacaktır. O ise takdir-i ilahiye rıza göstermemekle bu ikaba dûçar olacaktır.

Evvelemirde anlaşılması gerekli olan mana yukarıda temas edildiği şeklindedir denilebilir belki ama kul adına en büyük küstahlık bütün fakrına rağmen Rabbi’sinin takdirine karşı müstağni davranıp küstahlığa düşmesidir.

Ya Rab! Sahibi olmadığımız bir meyveyi dermekten, liyakatimiz olmayan bir makama gelmekten ve fakrımıza perde olan kibirden senin hıfz u himayene iltica ediyoruz!

Sefa Salman

***

[1]. Şems sûresi, 91/8.

[2]. Sahih-i Buhari, Cenaiz, 92; Ebu Davud, Sünne, 17; Tirmizi, Kader, 5.

[3]. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yirmidördüncü Söz, Beşinci Dal, Birinci Meyve, s.360.

[4]. Sahih-i Müslim, Tevbe 9.

[5]. Sahih-i Müslim, İman 172.

[6]. Mü’minûn sûresi, 23/108.

[7]. Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/106-107; Kıyamet sûresi, 75/22-25; Abese sûresi, 80/38-41.

[8]. M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, Bir Demet Hadis Tahlili

[9]. Kenzu’l Ummâl

[10]. Bkz. Ahmed b. Hanbel, VI, 395

 

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MEDYA SİLAHI MAZLUMLAR POLİGONU

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

«مَنْ حَمَلَ عَلَيْنَا السِّلَاحَ فَلَيْسَ مِنَّا»

***

İbn-i Ömer’den (radıyallâhu anhüma):Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular:

“Bize silah çeken bizden değildir!”[1]

 ***

Semavi olsun gayr-i semavi olsun dinler ve bunun yanında bir takım ideolojiler, ferdi planda insan hayatının, içtimai manada ise bütün bir toplumun huzur ve saadetini temin etme adına bir takım hükümler ve sınırlamalar ortaya koymuşlardır. Bu manada İslam dini de toplumu oluşturan bünyenin yapı taşları mesabesinde olan insanların kendi aralarındaki saadet ve sükûnetini koruyucu bir takım hükümler vazetmiştir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmeye matuf vaz’edilen hükümler üç temel kategoride ele alınmıştır ki bunlar; zarûriyyât (zarûrî), haciyyât (gerekli) ve tahsiniyyâttır (tamamlayıcı). Doğrudan alakası olması bakımından konumuzu “zarûriyyât” üzerinden değerlendirmeye çalışacağız.

Zarûriyyât: Temel hak ve hürriyetler açısından, insanın zaruret derecesinde ihtiyaç duyduğu maslahatların olmazsa olmazlarını ifade eder.[2] Başka bir yaklaşımla ise; bu maslahatlar ortadan kaldırıldığında ümmetin hali bozulmaya ve dağılmaya yüz tutar.”[3] İnsan ve toplumun saadeti adına “vazgeçilmezler” de diyebileceğimiz bu maslahatların hiç şüphesiz en önemlilerinden birisi ise “hayatın korunmasıdır”.

İslam’da yaşama hakkı insanın kendisinin dahi vazgeçemeyeceği haklardandır. Bundan dolayıdır ki İslam, insana verilen emanetlerden olan yaşama hakkına, değil bir başkasının saldırısına göz yummayı, kişinin kendi hayatına bu manada bir müdahalesini dahi yasaklamıştır. Bu yönü itibariyle yaşama hakkı, sözde sahibinin dahi saygı duyması gerekli olan bir kutsaldır. Sözde sahibidir, zira insan kendi hayatının dahi emanetçisidir.

Hadis-i şerifte ifade buyurulan “bizden değildir” ifadesi, bir mümini taammüden öldürmeyi helal kabul eden kimsenin dinden çıkacağını ifade etmek demek olup, sehven bir mümini öldürenin dinden çıkacağını ifade etmez. Zira hatayla bir Müslümanı öldürmek büyük günahlardan olmasına rağmen dinden çıkma sebebi değildir. Kişiyi din dairesinin dışına itecek olan şey bir Müslümanı taammüden öldürmeyi helal kabul etmektir. Zira bu Allah’ın haram kılmış olduğu bir şeyi helal itikat etmek demektir ki kişiyi küfre götüren de budur. O halde “bizden değildir” ifadesinin hamledileceği en ağır mana da bir mümine silah doğrultmanın ne denli büyük bir günah olduğunun en üst perdeden yasaklanması gayesine matuf bir tercihi söylemdir şeklinde olabilir. “Her günahta küfre giden bir yol vardır”[4] hakikatinden de hareketle denilebilir ki, bir Müslümanlara taammüden eziyet veren insanın, ümmet olmaktan kaynaklanan aidiyet duygusu ortadan kalkmış olacağı için kendisini İslam toplumunun bir ferdi gibi hissedemeyecektir. Neticede bu boşluk onu yeni yol arayışlarına sevk edecek, o da bu beyhude arayışla gidip batıl bir iskeleye aborda olacaktır.

Silah ve Medya

Hadis-i şerifte zikri geçen “silah” ifadesini mutlak manasına hamledip kişiyi cismen yaralayıcı yahut öldürücü bir mahiyeti olan; Asr-ı saadette kılıç vb., günümüzde ise patlayıcı her türden alet olarak kabul edebiliriz ki, ilk planda anlaşılması gerekli olan da budur. Fakat tesirleri açısından ele alındığında bugün kılıç ve patlayıcı bir aletten çok daha tesirli olan silahlar keşfedilmiştir. Bunlar; kendi varlığını zulmünün devamına raptetmiş olan zalimlerin elinde bir kitle imha silahına dönüşen kitle iletişim araçlarıdır. Hadis-i şerife bu zaviyeden yaklaşacak olursak zikrolunan “silah” kavramı, baskıyı, zorbalığı, zalimliği, tiranlığı, hak hukuk bilmezliği anlatan bir simge haline gelecektir ki; bu kavrama hadis-i şerif perspektifinden değil de mücerret bir bakışla bakacak olsak dahi ifade olunan bütün bu manaları muhtevi bulunduğunu göreceğiz.

Evet, savaşın mahiyeti değişmiştir zira artık savaşlar ekranlar ve klavyelerle verilmektedir. Kitle iletişim vasıtalarının bir kitle imha silahı gibi kullanıldığı yerde ise tabi olarak hedef de insanların şahsiyet, itibar ve onurları olmuştur. Oysa şeref ve haysiyet söz konusu olduğunda şerefli pek çok insan için hayat denilen şeyin kıl kadar değeri yoktur. Şayet bu türden saldırılar, umumi bir heyet için maksatlı olarak yapılıyorsa insanlar nazarındaki itibar zedelenmesinin mağdurlar cephesinde hâsıl edeceği çöküntüyü tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu öyle bir silahtır ki, bedende açılan bir yaranın tedavisi birkaç ayda mümkün iken zihinlerde ve algılarda meydana gelen yaralanmaların kabuk bağlaması uzun yıllara vabestedir. Zira bunun adı haysiyet cellatlığıdır.

Böyle bir silahın verdiği zararı artırma hususunda doğrudan katkısı olan unsurlar da vardır ki bunların en başta geleni “toplumun eğitim seviyesi”dir. Evet, medya silahı tesirini en çok da hadiselerin arka planını göremeyen, bugün kara dediğine yarın ak diyen, duyduğu, gördüğü, varsa okuduğu en son şeyin yönlendirmesi ile hareket eden, en muteber haber kaynağı olarak televizyonunu gören ve netice olarak da “bu denli bir cehalet ancak eğitimle olur” ironisine muhatap olan insanlar üzerinde icra eder.

Bir diğer unsur ise, Osmanlı’da rüsum uleması da denilen günümüzün sözde aydınlarıdır ki bunlarda ilim, merkebin boynundaki elmas kolye kadar gariptir. Okudukları kitapların altı çizili yerlerine bir göz atsanız, sadece kendi dünyevi menfaatlerini temin etme yollarını anlatan kısımlar olduğunu görürsünüz. Böylesi ekran aydınlarının da omurgalı bir duruş sergilemesi, mazlumun yanında yer alması ya mümkün değildir ya da uzun ömürlü değildir. Zira ne ciğerleri bu derin suları aşacak güçtedir ne de yürekleri hakkın yanında olmanın bedelini ödemeyi göze alacak babayiğitlikte. O yüzdendir ki bu sözde aydınlar da duruşlarındaki yamukluk ile bu silahın gözde ekipmanlarındandır.

Böyle bir silahın hedefi haline getirilen mazlum ve mağdurlar ise, içtimai hayattan dışlanmalara maruz kalmaları yetmiyormuş gibi, atılan iftira, yalan ve tezvir mermilerinin zihinlerde açtığı yaraları sarmakla meşgul olmaktan, aslında ne olduklarını anlatmaya fırsat bulamamaktadırlar. Oysa inanan insanlara yapmadıkları işlemedikleri bir günahtan dolayı zulmetmek apaçık bir günah, bir vebal, bir zulümdür. وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًاMümin erkekleri ve mümin kadınları yapmadıkları bir işten dolayı suçlayanlara gelince, onlar iftira atma suçu işlemiş ve böylece açık bir günaha girmişlerdir.”[5] buyuran Rabb’imiz iftira ve bühtanlarda bulunmak suretiyle masum insanlara zulmetmenin hasıl edeceği acı neticeyi nazara vermektedir.

Hadis-i şerif inananların birbirlerinin hak ve hukukuna asla tecavüz etmemeleri gerektiğinin en ağır bir dille ihtarıdır, ikazıdır. Zira insanlığa dair bütün değerlerin en göz alıcı temsilcisi olan Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) meseleyi imandaki noksaniyetten kaynaklanan bir problem olarak değerlendirmişler ve bu haklara tecavüz eden bir kimse için “bizden değildir” buyurarak adeta bir ültimatom vermişlerdir.

Hadis-i şerifte kişinin din kardeşinin hukukuna saygı göstermesinin iman zemininde değerlendirilmesi ayrıca şu hususu da çağrıştırmaktadır. Denilebilir ki mümin; başkalarının hak ve hukukuna tecavüz etmeyeceği noktasında kendisinden emin olunan kimsedir. Zira iman ve emniyet aynı kökten türemiş iki kelimedir. Mümin, sair insanlara bu manada emniyet ve güven telkin edemiyorsa yahut insanlar bu manada kendilerini emniyette hissetmiyorlarsa, bu kişinin kendi imanını gözden geçirmesi adına başka delil aramasına gerek yoktur. Zira اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ  “Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir.”[6] buyuran Fahr-i Kainat Efendimiz, iman iddiasının ispatını, inananların birbirlerine verdikleri emniyet hissine bağlamışlardır ki bu, zulümle bir netice elde edeceğini vehmeden evhamlı ruhların hakka rücu etmeleri adına önemli bir mikyastır.

Unutmayalım! “Kuvvet ve kudretine bel bağlayıp zayıfları hor görenin kuvveti de kudreti de başına belâ olur!”

[1] Sahih-i Müslim, İman, 161.

[2] Cüveynî, el-Bûrhân fî Usûli’l-fıkh.

[3] İbn Âşûr, Muhammed et-Tâhir, Makâsıdü’ş -Şerîati’l-İslâmiyye.

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, İkinci Lem’a, Birinci Nükte.

[5] Ahzab sûresi, 33/58.

[6] Sahih-i Buhari, İman 4; Ebu Davud, Cihat, 2.

Sefa Salman

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: BASİTLİĞİN GÖRKEMİ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Lügat itibariyle “kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme” manalarını muhtevi olan “kibir” ıstılah manası itibariyle; insanın sahibi olduğunu vehmettiği servet, makam, soy, ilim, ibadet ve güç gibi herhangi bir meziyetinden dolayı hem hemcinsi olan insana hem de Rabb’isine karşı büyüklük duygusuna kapılmasına sebep olan hastalığın adıdır.

Şüphesiz yaratılan her şeyin bir hikmet-i vücudu olduğu gibi, kibrin de bir vücut hikmeti vardır. Cenâb-ı Hak bu duyguyu “insan fıtratına, İslâm’ın izzetini, Kur’an’ın şerefini, Din’in haysiyetini, ulvî görülen şeyleri, cemaatini, ırzını, namusunu ve benzeri kıymetlerini koruması için yerleştirmiştir. Bu duygu su-i istimal edilirse, geri tepen silah gibi kişinin aleyhine işleyerek azgınlığa, sapkınlığa ve küfre düşmesine sebep olur. Allah’ın sıfatı olan “büyük olmak”tan ferde tecelli edecek şey; Allah’ın, İslâm’ın Kur’an’ın ve Rasûlullah’ın izzetini, şerefini ve haysiyetini koruma uğruna başını eğmemek, küfür adına yapılan her şeye karşı tavır alarak yüksekten bakmak, büyüklenmek, başını dikmektir. Tefekkürsüzlük ve düşüncesizlik neticesinde su-i isti’mal edilen bu duygu çok zaman müminlerin aleyhine işlemiş, onların şirazeden çıkmalarına sebebiyet vermiştir. Neticede insan, anlayışındaki çarpıklık sebebiyle, bu hakikati var ediliş hikmetinin aksi istikamette kullanarak hem hakikate hem de nefsine zulmetmiştir.

Bir başka yaklaşımla kibir; insanın Rabbi karşısında kendi konumunu tayin edememesi demektir. Kibir, kula bir konum tayin eden “Ben insanları ve cinleri sadece bana kulluk etsinler diye yarattım” beyan-ı sübhânisini anlayamamış yahut kabul edememiş olmanın tezahürüdür. Bu manasıyla kibrin alemdarlığını şeytan üstlenmiştir ki bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın! Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, ‘Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?’ dedi. İblis, ‘Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi.”

Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere, şeytan Cenâb-ı Hakk’ın kendisini ateşten, Hz. Âdem’i (aleyhisselam) topraktan yaratmış olmasının kendi sözde faikıyetine bir medar olabileceği vehmine kapılmakta, neticede bu duyguyu da Hz. Âdem’e (aleyhisselam) secde etmemesine meşruiyet kazandıracak bir amil olarak ileri sürmektedir. Yukarıda da temas edildiği gibi, bu durum şeytanın hakikate yanlış bir açıdan baktığının göstergesidir. Zira hakikatte yaratılmışların vücuda getirildiği öz-mâye asıl itibariyle bir faikıyet sebebi değildir. Zira kâinatta var edilen her madde asıl değerini Kadir-i Zül-Celâl’in ona takdir buyurduğu değerle elde eder. Allah (azze ce celle) neye ne kadar değer atfetmiş ise, o ancak o kadar değerlidir. Bu açıdan Rabbinin değerli kıldığı bir varlığa hakettiği değeri çok gören İblis, kendince ona yeni bir değer vermek istemiştir ki bu onun kaybettiği noktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Müslim-i şerifte geçen bir kutsi hadiste “Büyüklük ridâm, izzet de izârımdır. Kim bu iki şeyde benimle niza ederse ona azap veririm” buyurmak suretiyle kibir ve büyüklenmenin yalnızca Yüce Zat’ına ait olduğunu beyan buyurmuştur.

Abdullah ibni Mes’ud’un (radıyallâhu anh) bildirdiğine göre bir hadis-i şeriflerinde ise Aleyhissalatu Vesselâm Efendimiz:

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ مَسْعُودٍ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مَنْ كَانَ فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ كِبْرٍ

قَالَ رَجُلٌ: إِنَّ الرَّجُلَ يُحِبُّ أَنْ يَكُونَ ثَوْبُهُ حَسَنًا وَنَعْلُهُ حَسَنَةً، قَالَ:

إِنَّ اللهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ، الْكِبْرُ بَطَرُ الْحَقِّ، وَغَمْطُ النَّاسِ
***

“Kalbinde zerre miktar kibir bulunan kimse cennete giremez” buyurdular. Bir zât: ‘İnsan elbisesinin güzel, ayakkabının güzel olmasını sever?’ dedi. Bunun üzerine Rasulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem): ‘Şüphesiz ki Allah güzeldir; güzelliği sever, Kibir; hakkı inkâr ve insanları hakir görmektir’ buyurdular.”

İlk hadis-i şerifin bize sundukları ile ikinci hadis-i şerif arasında bir iltisak noktası kuracak olursak; Cenâb-ı Hakk’ın “ridâmdır” buyurduğu büyüklük libasını kendi sırtına geçiren insan mahiyet itibariyle o libası taşıyacak kamette yaratılmadığından, evvela bu libas kendisine büyük gelecek ve hiç şık durmayacaktır. Oysaki “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” Bu açıdan insan hakikatte liyakati olmadığı halde, taşıyabileceği zehabına kapıldığı kibir ve azamet libasının öncelikle üzerinde güzel durup durmadığına, yakışıp yakışmadığına bir bakmalı ve ettiği-eylediği her amelde kendisine yakışanı yapmalıdır. İnsan belini bükecek bu türden kıymetli libasları sırtına geçirmek suretiyle ne kendine ne de o libasa zulmetmemelidir. Zira hak ve liyakati olmadığı halde başkasına ait bir şeyi müsadereye kalkmak bir zulümdür. “…Zalimlerin (ise) ahirette yardımcıları yoktur.”

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şerifte devamla “kibir, hakkı inkârdır” buyuruyor. Bu ifade evvel emirde Allah’ın (celle celâluhû) varlığını ve birliğini inkâr etmek şeklinde anlaşılır. Kibre bu açıdan bakacak olursak; “Kibrin, Allah ve Peygamber tanımazlık şeklindeki en kaba olanını, ‘İblis dışında bütün melekler Âdem’e secde ettiler; o kibrine yediremedi ‘ııh!’ dedi ve küfrü seçenlerden oldu’ beyanında da görüldüğü gibi şeytan ortaya koydu. Kendilerine kitap verilenlerin bir kısmı da ‘Demek size ne zaman nefislerinizin hoşlanmadığı bir kısım mesajlarla peygamber geliverse, böbürlenecek, ona kafa tutacak, sonra da kiminiz onu yalan sayacak, kiminiz de öldürmeye kalkacaksınız’ beyanında görüldüğü gibi şeytanı takip ettiler. ‘Büyüklük tasladı ve mücrimler gürûhundan oldular’ mazmunu etrafında şeref-nüzul olmuş ayetler âdeta bu türden devrilmiş pek çok kavmin kara yazısı gibidir. ‘Kibre girdiler, zira onlar kendilerini faik ve yüce görüyorlardı’ ifadesi de bu konuda ayrı bir talihsizliğin şahidi. ‘Biz; Karun, Firavun ve Hâmân’ı da helâk ettik, zira Musa (aleyhisselam) onlara apaçık mucizelerle gelmişti ama bu (mütekebbir)ler o yerde büyüklük tasladılar ve (inanmadılar) ama başlarına gelecek şeyin de önüne geçemediler’ beyan-ı sübhanîsiyle sunulanlar ise, tarihî bahtı karalardan sadece birkaçı.”

“Kibir, hakkı inkârdır” ifadesine, doğru ve gerçek olanı, olduğu gibi kabul ve ifade etme mürüvvetini gösterememe şeklinde yaklaşmak da mümkündür. Böyle bir hastalığın pençesinde biri için, başkalarının doğrularının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Böylesi bir hastanın karşısına bütün bir toplum hakikatin heykeli olarak konulsa o kendi sigarasını yakmak adına o toplumu ateşe vermekten geri durmaz. Zira hakikatin ifade ettiği azamet ve görkemin onun dilinde (zorbalık- despotizm- yezitlik) bir karşılığı yoktur. Onun dili yalnızca “insanları hakir görme”ye döner ki; aşağılama, hakaret, iftira, tezvir gibi her türden bühtan, bu dilin en önemli ve güçlü silahıdır. İnsanı buna sevk eden, ya elindeki servet-ü samanı, ya toplumdaki nam u nişanı ya da başkasının bilmesini istemediği bir hıyanet ve günahıdır. Bu hasta ruhlara göre; irtikâp ettiklerini gizleyebilmek için, meleknûma tabiatta olan insanların bile, kamuoyu nazarında şeytanlaştırılmaları gerekiyorsa şeytanlaştırılmalıdırlar. Din ve vatan uğrunda canını dişine takmış kelle koltukta gezen insanlar hıyanetle itham edilecekse edilmelidirler. “Karıncaezmezler” olarak bilinen insanlar terör ve teröristlerle aynı kefeye konulacaksa konulmalıdırlar, vs. Görüldüğü gibi kibir yalnızca Rabbe karşı had bilmeme değil, aynı zamanda insan ve hakikate karşı da bir zulümdür.

Yazının başında kibri bir hastalık olarak ifadelendirdik. Çünkü sadece yeryüzü dinlerinin yahut salt ahlakın bir problemiymiş gibi algılanan kibrin, son dönemlerde yapılan bazı araştırmalar neticesinde, aynı zamanda tıbbın da konusu olduğu gerçeği ortaya konmuştur. Modern tıpta bu hastalığın adı ise “hubris sendromu” olarak bilinmektedir. Tıbbın bu hastalıkla alakalı ortaya koyduğu veriler son derece ilginçtir:
• Bu hastalık daha ziyade makam ve mevki sahibi insanlarda görülmektedir.
• En önemli emaresi “güç zehirlenmesidir”.
• Tekrarlanan başarı bu hastalığa yakalanma riskini artırmaktadır.
• Kriz dönemleri, savaşlar, ekonomik faaliyetler daha fazla kibre sebebiyet vermektedir.
Bu insanlar:
• Görüntü ve tavırlarıyla orantısız bir endişe halindedirler.
• Toplumun varlığını kendi varlığıyla bir görürler.
• Konuşmalarında kraliyet ailesine özgü bir “biz” ifadesi görülür.
• Diğer insanlar ya da iş arkadaşları gibi sıradan bir mahkemeye değil de sadece tarih ya da Tanrı gibi bir üst iradeye karşı hesap verebilir olduğu duygusunu taşırlar.
• Uygulamaların, sonuç ve maliyetlerinin dikkate alınmasını önlemek için, uygulamalarını ahlak, dürüstlük hakkında “geniş tasavvurlarına” dayandırırlar.
• Aşırı özgüvenleri, işlerin ters gidebileceği düşüncesinden yoksun, uygunsuz politikalar oluşturmasına neden olur.

Bu biçilen kıyafet genelde makam ve mevki sahiplerine uygunmuş gibi görünse de, sahibi olduğu kendi küçük dünyasında yaşayan diğer insanlarında da bu türden saplantılara düşme tehlikesi her zaman için söz konusudur. O yüzden kişi ister kendini, ister bir aileyi, ister bir köyü, isterse bir ülke ve dünyayı yönetme pozisyonunda bulunsun, düz bir insan olmanın görkemini hiçbir şeyle kıyas etmemelidir.

Kibriya ve azamet Hakk’a yarar. Kul olanda bu sıfatlar ne arar!

Sefa Salman

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: BİR HUZUR BİR HIZIR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Nesep: Akrabalık, soy, baba tarafından olan soy bağlantısı; çocuğu ana-babasına ve ailesine bağlayan kan ve soy bağını ifade eden bir İslâm hukuku terimidir.[1] Neslin muhafazası İslam dininin son derece önem atfettiği bir husustur. Öyle ki İslam’da bu mevzu insanın ihtiyaçlar yelpazesinin vazgeçilmezlerini teşkil eden “zarûriyyât” kısmında mütalaa edilmiştir. Ayet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak  وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاء بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا  buyurmak suretiyle “sudan bir insan yaratıp onda soy ve nesep var etmesini kudretinin delilleri”[2] olarak sunmaktadır. Fahri Kâinat Efendimiz de (sallâlahu aleyhi ve sellem) bir taraftan cahiliyedeki kabileciliğin tortuları olan soy-sopla övünme anlayışını bertaraf etmeye matuf emir ve tavsiyelerde bulunurken bir diğer taraftan da akrabalık ve hısımlık bağlarını koruma adına nehiy ve inzar edici beyanlarda bulunmuştur:

عَنْ عِرَاكِ بْنِ مَالِكٍ، أنَّهُ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ: إِنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

لَا تَرْغَبُوا عَنْ آبَائِكُمْ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ أَبِيهِ فَهُوَ كُفْرٌ

“Babalarınızı inkâr etmeyin. Zira her kim babasını inkâr ederse bu (yaptığı) küfürdür.”[3] buyuran Efendimiz (sallâlahu aleyhi ve sellem) böylesi ağır bir günahtan insanları menetmenin şiddetini daha beliğ bir surette gösterme adına, bu mezmum işi “küfür” kelimesi ile ifade etmektedir.

Bu hadis-i şerif, gerçek babasını bildiği halde, -her ne sebeple olursa olsun- başka bir insanın kendi babası olduğunu iddia etmeyi helal itikat eden kimse hakkındadır. Zira cahiliyede insanlar arasında bu hadise sık sık vuku bulur ve yadırganmazdı. Yine bir kimse bu yolla başkasının çocuğunu evlat edinir ve artık o çocuk o babaya nispetle anılırdı. Bununla da kalmaz, böyle bir evlat edinme, evlat olarak alınan kimseye nesep, evlenme, boşanma, miras, sıhrî hısımlık gibi konularda öz çocuğun sahip olduğu hakları verirdi. İslamiyet’le birlikte ise bu adet “Evlatlıkları babalarına nispet edin, bu Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin. İçinizden kastederek yaptıklarınız bir yana, yanılmalarınızda size bir sorumluluk yoktur. Allah, bağışlar ve merhamet eder”[4] ayetinin nazil olmasıyla son bulmuştur. Neslin muhafazasına bu denli önem veren İslam’ın, böyle bir şeyi yasakladığını bildiği halde, insanın birtakım dünyevi menfaat ve çıkarları uğruna bunu helal kabul edip, çizilen bu çerçevenin dışına çıkması küfürdür.

Yasaklanmış Olan Bu Adetten Günümüze Kalanlar!

Cahiliye devrinde, asıl babasını inkâr edip de başka birisini baba olarak kabul etme gibi kompleks ifadesi olan ahlâki bozukluklar, günümüzde farklı bir posta bürünmüş ve anne babasından utanma, onları kendisine yakıştıramama şeklinde hastalıklı bir boyut kazanmıştır. Oysaki insanın anne babasına hürmet etmesi ve onları el üstünde tutup saygıda kusur etmemesi için sadece insana ait donanımlara sahip olması yeterlidir. İslam’ın bu konuda insanlara bir rota çizmiş olması dahi insanın insanlığından utanması adına kâfidir. Zira bu, her şeyden evvel insanlığın çözmesi gerekli olan bir problemdir.

Bu kompleksin böyle toplumsal bir hastalığa dönüşmesinde, içinde ahlâki doneler barındırmayan salt sınıfsal bir etiketi, statüsüz veyahut etiketsiz, ama ahlâki olan bir yaşam tarzına önceleyen seküler mantığın tesirini göz ardı etmemek lazımdır. Zira seküler dünyanın değerler skalasında ilk sırayı ahlaki ve faziletli olandan ziyade statü ve konum işgal eder. Bu dünyanın insancıkları, sizi ilk olarak statünüzle muhatap alır. Sekülerizmin darbelerine maruz kalmış bir insanın da böylesi bir toplumsal statüyü elde etmek yahut kaybetmemek uğrunda makyevelist bir mantıkla hareket etmesi kaçınılmazdır. Böyle bir statüyü elde etme yolunda, şayet anne babanın eğitim seviyesi, giyim-kuşamı, konuşması neş’et ettiği ortam vs. bir nakîse bir eksiklik olarak kabul görüyorsa, bu tek dünyalı yaklaşım, kişiyi anne-babasından utanma, onları küçümseme gibi bir yanlışa sevk edebileceği gibi onların toplumdan tecrit edilmesi neticesini de doğurabilir.

Hedefe giden yolda ailenin bir ayak bağı gibi vehmedilmesi asla bir hakikatin ifadesi olamayacağı gibi aksine bir hamakatin teşhir edilmesidir denilse sezadır. Kızmaları bile bizim onlara duyduğumuz sevgiden daha tatlı olan bu şefkat kahramanlarına bu nazarla bakabilmek için, insanın kalbinin bütün bütün çoraklaşmış olması lazımdır. Zira “Anne-baba, insanın en başta hürmet edeceği kutsi iki varlıktır. Onlara hürmette kusur eden, Hakk’a karşı gelmiş sayılır. İnsan, daha küçük bir canlı hâlinde var olmaya başladığı günden itibaren, hep, anne-babanın omuzlarında ve onlara yük olarak büyür ve serpilir. Bu hususta ne peder ve validenin çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini tayine, ne de onların çektikleri sıkıntıların sınırını tespite imkân yoktur. Bu itibarla, onlara hürmet ve saygı, hem bir insanlık borcu, hem de bir vazifedir.”[5] “Bazı insanlar cemiyet hayatında anne ve babalarıyla görünmekten utanıp çekinmekteler. Oysaki bu bir kibir ve büyük günahtır. Allah sizi büyük makamlara getirse, ana-babanız da halâ köyde kaz güdüyor olsa, size düşen onları hep baş göz üstünde tutmanızdır. Efendimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde ‘En faziletli amel, vaktinde kılınan namazdan sonra anne-babaya iyiliktir.’[6] buyuruyor. Bu itibarla da anne-babasına tazimde bulunan birini görünce takdir hisleriyle doluyor ve ona nafile hacdan, umreden dönüyormuş gibi bakıyorum.”[7]

Öte yandan; gerçek insani değerleri özümsemiş hakiki insanların dünyasında, toplumların diriliş ve yükselişi, aile ve aileye ait değerlerin yeniden ihya edilmesine vabestedir. Kişinin anne babasına saygı ve hürmet mevzuunda, zihninin en ücra köşelerinde dahi zaaf göstermemesi aile mefhumuna ait değerler cümlesindendir. Sadece değerlerin ve faziletlerin yok satacağı o din gününde, kişi bohçasına ne koyduğuna dikkat etmeli. Zira hor görülmüş, küçümsenmiş, kendisinden utanılmış, aşağılanmış bir anne-babanın âhı, insana çok ah çektirir ahirette. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak; “sadece kendisine ibadet etmeyi emir buyurduktan sonra, anne ve babaya iyilikte bulunmayı”[8] emreder ki; bu aslında onların nezdi ulûhiyetteki makamlarının bir ifadesidir. Dolayısıyla kişinin onlara hak ettikleri değeri vermesinin yahut vermemesinin onlar açısından kaybettireceği bir şey yoktur aslında. Onların kıymetini bilmek, bilene kıymet kazandırır ve bu, asla bir lütuf da değildir.

Aile kavramına başka bir pencereden bakacak olursak; aileyi oluşturan fertler sadece aralarında var olan kan bağıyla bir bütünlük arz etmezler. Onları aile kılan en önemli unsurlardan biri de, eksik gördükleriyle veya ziyadeleriyle veya tecrübeleriyle birbirlerini kabul etmeleri ve bu kabulün tabii neticesi olan değerleri ve faziletleridir. Dolayısıyla yükseleceksek bir aile olarak yükselmeli, seküler kıstaslar açısından anne-babamızla bu mümkün görünmüyorsa, tek başına yükselmeye bir değer atfetmemeli, bunu bir ar bilmeliyiz. Elimizde güneş de olsa göremeyeceğimiz şeyleri, onlara zifiri karanlıkta dahi fark ettiren tecrübelerini hafife almamalı ve böylesi bir rehberlikten uzak kalmayı da bahtımız adına bir talihsizlik kabul etmeliyiz.

Babanın gölgesi huzur

Ananın duası Hızır…

[1]. Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi, Nesep

[2]. Furkan sûresi, 25\54.

[3]. Sahih-i Müslim, İman, 113.

[4]. Ahzap sûresi, 33\5.

[5]. M. Fethullah Gülen, Ölçüler veya Yoldaki Işıklar, Anne-Baba.

[6]. Sahih-i Müslim, İman, 140.

[7]. M. Fethullah Gülen, Müzakere Notları

[8]. İsra sûresi, 17\23.

Sefa Salman

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: DİL BELÂSI

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Saf fıtratın tezahürü, temiz yaratılışın gün yüzüne çıkması ve ruhun dış aynada yansıması”[1] şeklinde tarif olunan güzel ahlâk; insanlık tarihi boyunca kaynağı semavî olsun olmasın bütün dinlerin kendi müntesiplerinin, dolayısıyla da faziletli bir toplum rüyasını tahakkuk ettirebilmeleri adına insanların özüne katmayı hedefledikleri son derece önemli bir mayadır. İnsanoğlu, kendisini bu temel hedefe ulaştıracak iyi ve güzel olanı tercihe meyyal bir fıtratta yaratılmış olmasına karşın, yine kendisini bu temel hedefin çok uzağına düşürecek şeytan, nefis, heva ve heves gibi birtakım beşeri zaaflarla da kuşatılmıştır “Ona hem kötülük hem de ondan sakınma yolu ilham eden hakkı için! Nefsini maddi manevi kirlerden arındıran, felâha erer. Onu günahlarla örten ise ziyana uğrar.”[2] beyanı bu hakikatin bir ifadesidir. İnsan vardır, Cenâb-ı Hakk’ın -tabiri caizse- ruhuna saçmış olduğu bu güzel ahlâk tohumlarını sular ve neşv-ü nema bulması için emek sarf eder ve kazanır. İnsan da vardır, melekleri aşkın yüksek faziletleri elde edebilme potansiyeliyle donatılmış pak ruhunu, ahireti adına hiçbir hayat emaresi taşımayan boş emel ve amellerle heder eder ve neticede kaybeder.[3]

 Gerçek mümin; hâl, ruh, söz ve tavırlarıyla bir nezaket, nezahet ve incelik abidesi örnek bir insandır. Dil ise -iyi olsun kötü olsun- insanın ruhunda yeşerttiği, besleyip büyüttüğü bu erdemleri yahut karakter bozukluklarını dışa aksettirmede bir vasıtadır. Ne var ki, bu aksettirmenin zararı sadece seslendirmekten ibaret değildir. Zira dilden sürekli sadır olan incitici, kırıcı, yaralayıcı, rencide edici, onur zedeleyici her söz, toplumun tepki mekanizmasının duyarlılığını da zedeleyeceği için, böyle bir zarar, zamanla bu türden ahlak bozukluklarının toplum bünyesinde daha kolay zemin bulmasını netice vermektedir. Bu ise ahlaki çöküntüden kurtulma adına, artık yapılacak pek bir şeyin kalmadığı son merhaledir. Toplumsal bünyeyi temelinden sarsan bu türden seviyesizliklerin önünü almak adına, bütün güzel ahlâkın mecmaı ve mahzeni olan Efendimiz (sallâlahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

 

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«سِبَابُ الْمُسْلِمِ فُسُوقٌ وَقِتَالُهُ كُفْرٌ»

“Müslümana sebbetmek (şerefine, namusuna, dinine, imanına, hâsılı insanlık ve Müslümanlık değerlerine söz etmek, saldırıda bulunmak) fasıklıktır. Müslümanı öldürmek ise küfürdür.”[4]

Bu hadis-i şerif, inanan insanların dinine, imanına, şeref, haysiyet ve namusuna yönelik her türden incitici, yaralayıcı ve rencide edici sözün en üst perdeden yasaklanmasının ifadesidir. Hadis-i şerifte geçen “fısk” ifadesi, Kur’an ve sünnet ölçüleriyle tespit edilmiş olan hak yoldan inhiraf (sapmak) demektir. “Şeytan, Rabbinin emrinden çıktı”[5] ayetindeki “فَفَسَقَ” fiilinin ifade ettiği mana da hadis-i şerifteki bu manaya mutabıktır.

İşte, bir Müslümana sövüp saymak, onu incitici, yaralayıcı, onuruna dokundurucu sözlerle üzmek, tam da böyle bir fasıklıktır. Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in, bir mümine eziyet veren kimselere fasık hükmünü vermesinin yanı sıra bir zimmiye eziyet edenin hasmı olacağını buyurmaları[6] halâ kulak verebilecekleri bir vicdanları bulunanlara ne de çok şey fısıldar.

Ya Bu Türden Haysiyet Cellatlığını Yayma Günahını İrtikâp Edenler?

 “Çirkin laf edenle onu yayan, günah işlemekte eşittir.”[7] buyuran Hz. Ali efendimiz (radıyallâhu anh) ise, tepeden tırnağa mezmum bir haslet olan fasıklığın farklı bir yönüne işaret etmektedir. Evet, inananlar aleyhine -güncel ifadesiyle- şahsiyet cellatlığı yapmak nasıl çirkin bir haslet ve günah ise, bunu yaymak da en az bu türden denaetleri irtikâp edenlerin yaptıkları kadar çirkin ve bedeli ağır bir ameldir.

Asr-ı saadette bu türden yaralayıcı ve tezyif edici denaet ve şenaetleri ortaya atma ve yayma vazifesini irtikâp edenler, Kur’an’ın “karaktersizlikleriyle”[8] sık sık nazara verdiği İbn-i Selül ve o karakterin mümessili insanlardı. Fakat hususiyle “ahir zamanda” yaşanan birtakım hadiseler bize gösterdi ki, bu türden cinayetler, âdil-i mutlak olan bir Allah’a (cc), menba-ı nezâket olan bir Resul’e (sallâlahu aleyhi ve sellem), inandığı iddiasında bulunan Müslümanlardan da sadır olabilir. Aynı hedefe, benimsedikleri farklı yöntemlerle gitmeyi tercih etmiş ümmetin farklı hareketleri arasında meydana gelen kundaklamaların odununun da benzininin de kibritinin de temin edicisi bu sözde Müslümanlar olabilir. Ele geçirdikleri kitle iletişim vasıtalarını, bir kitle imha silahıymışçasına kullananların arkasından da yine bu İbn-i Selül karakterini taşıyan Müslüman görünümlüler çıkabilir. Bunlar ele geçirdikleri iletişim araçları vasıtasıyla samimi müminler aleyhinde haysiyet cellatlığı yaparlar. Bu karakterde olan sözüm ona insanlar, menfaat ibreleri neyi işaret ediyorsa ona göre bir strateji güder, birilerinin toplum nazarındaki itibarları kendi aleyhlerine ise çamur atmaya koyulur, dürüstlük ve samimiyetleri kendi ihanetlerini gizlemenin önündeki en büyük engelse, gider karalama, iftira ve tezvire başvururlar. Oysa bilmezler ki, zaten çamura bulanmış olan ellerini, daha da çamura bulamadan temiz insanlara çamur atmaları mümkün değildir. Daha trajik olanı ise, bütün bu irtikâplarını dine hizmet kisvesi altında işlemeleridir. Bu da, karakter fukarası bu insanların toplum bünyesinde fark edilmesi güç, ne denli sinsi bir ur olduklarının üzücü bir örneğidir.

Bir örnekle meseleyi biraz daha vuzuha kavuşturabiliriz:

Denilir ki; yavrusunu yemeyi kafaya koyan bir kedi, önce onu zihninde fareye benzetirmiş. Aynen öyle de, günümüzün kedi karakterli “sultanları!” da yemeyi gözüne kestirdikleri bir takım insanları, önce yiyebilecekleri bir şeye benzetiyorlar. İlk olarak itibar ve saygınlıklarını yok edip, biçtikleri deli gömleğini onlara giydirmek suretiyle yok etmenin toplumsal zeminini oluşturuyorlar. Onları “millete ihanet eden, falan ülkenin emellerine hizmet eden vatan ve millet düşmanı insanlar vs.” olarak lanse ediyorlar. Zira yemeyi meşrulaştırmanın yolu, zulüm ve haksızlığa karşı toplumu harekete geçiren sinir uçlarını törpülemek ve bu suretle de insanlardan gelebilecek muhtemel tepkilerin önünü almaktan geçmektedir.

Bu Türden Sistemli Karalama Çalışmalarına Karşı Mümin Duruşu!

İnananlar, bu tür hakaretlerle söven ve hücum eden fasıklara karşı kendilerini asla cevap pozisyonunda konuşlandırmamalı ve bundan da asla müteessir olmamalıdırlar. Zira Fahri Kâinat Efendimiz “Biri sana dil uzatır ve sende olmayan bir kusurla seni ayıplarsa, sen onu sahip olduğu kusurla dahi ayıplama. Onu, günahı kendine, sevabı sana olduğu halde terk et. Kimseye asla sövme.”[9] buyurmak suretiyle, güzel ahlâkla muttasıf bir müminin asil duruşunun böyle olması gerektiğinin altını çizmektedirler. Gadrin her türlüsüne maruz bırakılan bu insanlar, güçleri yettiğince mukabele-i bil-misili[10] dahi düşünmemeli ve asla haddi aşıp işi zulme vardırmamalıdırlar. Zira üslûb-u beyan aynıyla insandır.

Öte yandan; “hak ve hakikati tebliğ ve temsilde üslûbun ne denli ehemmiyet arz ettiği açıktır, ancak bu mevzuda asıl önemli olan onun temadi ve sürekliliğidir. Zira siz bir yerde saygılı davranır, yumuşak söz ve yumuşak tavırlarla muhatabınızın gönlüne girersiniz, ancak beklenmedik çirkin bir söz ve tavır karşısında hemen harekete geçer, aynıyla mukabelede bulunur, taviz verip üslûbunuzdan vazgeçerseniz bu durum muhatabınızda itimat ve güven erozyonuna sebep olur, kredinizi alır götürür. Böyle bir duruma düşmemek için doğru bilip doğru kabul ettiğimiz disiplin ve esaslara kendimizi alıştırmalı ve her türlü durumda onlara bağlı kalma azminde olmalıyız ki, falso yapmayalım, bir yerde yaptığımızı başka bir yerde kendi elimizle yıkmayalım.

Evet, biz, temelde dövene elsiz, sövene dilsiz ve kırsalar da kalbimizi gönülsüz yaşama üslûbunu tercih etmiş, düstur edinmiş, “yol bu” deyip onda karar kılmışsak, artık hiç taviz vermeden bu kararın arkasında durmalı, her hâlükârda onun gereklerini yerine getirmeye çalışmalıyız.”[11] Zira üslubumuzu kurban verdiğimiz bir mücadeleden muzaffer olarak çıkmamızın bir önemi olmadığı gibi böyle bir zaferin kalıcılığı da söz konusu değildir.

Cenâb-ı Hak biz inananları, hal ve kelâmıyla hayatının bütününü Hak rızasına endeksli olarak yaşamış olan Habib-i Edip’ine lâyık ümmet eylesin!

Sefa Salman

***

[1]. Bkz. M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde II, s.38.

[2]. Şems sûresi, 91\8,9,10.

[3]. Bkz. İşarâtü-l İ’câz, s.173

[4]. Müslim, İman, 116.

[5]. Kehf sûresi, 18\50.

[6]. El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr: VI /19, hadis no: 8270

[7]. Beyhakî, Şuabu-l İman

[8]. Bkz. A’raf sûresi. 7\129,131,134,135,138,148,162,163,

[9]. Câmiü’s-Sağîr, 1/66

[10]. Onikinci Şua, s. 292.

[11]. Bkz. M. Fethullah Gülen, Kalp İbresi, Üslupta İstikamet

 

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MAYINLI ARAZİLER

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

İman, inanılması gerekli olan hususları kalb ile tasdik etmek demektir. Dil ile ikrar ise, kalbdeki bu imanın seslendirilmesidir. Tabiî, dil ile ikrar sadece bir ifadelendirme yahut seslendirme değildir. Bu seslendirmenin de İslam hukuku açısından bir karşılığı vardır, ancak asıl olan kalbin tasdikidir. Bu açıdan, inanılması gerekli olan hususlara kalben inanıp bunu diliyle de seslendiren insan mümindir, müslümandır. Ve bu insana, inanç esaslarını inkâr etmediği sürece de “kâfir” denilmesi yasaklanmıştır.

Öte yandan; inananlar açısından sulh halinde bulunduğumuz gayr-i müslimlere dahi kâfir denilmez, denilmemelidir. Nasıl ki; kör bir adama, kör demek eziyettir. Aynen öyle de, sulh halinde bulunduğumuz gayr-i müslimlere de “kâfir” demek bir eziyettir[1]. Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem); “Kim zimmî (İslam topraklarında belli şartlar çerçevesinde yaşayan gayr-i müslim halk) olan birine eziyet ederse ben onun hasmı olurum.”[2] buyurmak suretiyle, İslamiyet’in -haşa- bir hakir görme ve insanlara eziyet verme dini olarak gönderilmediğini vurgulamaktadır. İnanmayanlar için dahi, inananların takınması gereken tavır bu olduğu halde, herhangi bir mümine yahut İslam’ın inanılması gerekli olan hususlar olarak vaz’ ettiği konulardan birini inkâr ettiğine şahit olunmayan bir müslümana “kâfir” demenin, kişinin kendi ahireti adına doğuracağı sıkıntıyı işaret eden hadis-i şeriflerin müminde ürperti hâsıl etmemesi mümkün değildir. Velev ki küfür isnadında bulunulan insan günahkâr birisi olsun, fark etmez.

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak; “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.”[3] buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak ayet-i kerimede, günah işleyen kullarına hitap buyururken dahi, onları mümin olarak muhatap alıp o surette kullarına tavsiyede bulunuyor. Hal böyle iken, bir mümin nasıl olur da günah işlediğine dahi şahit olmadığı bir mümin kardeşi hakkında bu türden hatarlı ifadeler kullanabilir?  

Ehl-i Sünnet uleması kişiyi küfre götüren ifadeler ile alakalı eserler kaleme almışlardır. Bu kitaplarda kişiyi küfre götüren lafızlar arasında önemsiz zannettiğimiz öyle ifadeler vardır ki, bunlara az çok muttali olan bir insanın, mayınlı arazide yürüyen bir insan hassasiyetinde adımlarını atması gerekir ki, -hafizanallah- ahiret hayatına mal olacak bir sonuçla yüz yüze kalmasın. Kişinin, bir mümin kardeşi ile alakalı küfür işmâm eden sözleri dahi, ulema tarafından küfür olarak kabul edilmiş ise, inanan bir insana doğrudan küfür isnadında bulunmanın doğuracağı sonuçları tahmin etmek zor olmasa gerek.

Konunun daha iyi anlaşılması için diyeceklerimizi iki ana kategoride değerlendirmeye çalışalım: İlk olarak sadece şahsa yönelik isnatlar ki, bu sadece bir müslümanın bir diğer müslümana yönelttiği ithamlardır. Bunun etki alanı ise sadece iki insanla sınırlıdır.

Fahri Kâinat Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

أَيُّمَا امْرِئٍ قَالَ لِأَخِيهِ: يَا كَافِرُ، فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا، إِنْ كَانَ كَمَا قَالَ، وَإِلَّا رَجَعَتْ عَلَيْهِ 

“Herhangi bir kimse din kardeşine; «ey kâfir» derse bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne a’lâ! Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.”[4]

Ebu Zerr Gıfârî’den (radıyallahu anh) rivayet olunan bir başka hadis-i şerifte ise Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz şöyle buyurmaktalar:

“Hiç kimse, başka bir kişiye fasık (yoldan çıkmış sapmış) diye söz atamaz, kâfir diyemez. Eğer fasık dediği kimse fasık değilse, kâfir dediği kimse de kâfir değilse, bu sıfatlar muhakkak onları söyleyen kimseye döner.”[5]

Hadis-i şeriflerde ifade olunan acı neticeler, bir müslümanın bir başka müslümana bu tür ithamlarda bulunmasının bir neticesidir. Günümüzde bu tür günahlar çok daha tehlikeli ve ölümcül silahlarla irtikâp edilmektedir. Bu ise ikinci kategoriyi oluşturmaktadır ki bir topluluk, bir millet, bir ülke veya bir ırkı hedef almaktadır. Şöyle ki:

  • Bir müslümanın, sadece bir mümini değil de, belli bir inananlar topluluğunun bütününü fasıklık veya küfürle itham etmesidir. Bu, hadis-i şerifte zikredilen, bir müminin bir başka mümine yaptığı ithamdan daha geniş kapsamlı ve zararları itibariyle de daha yıkıcıdır. Ve şayet fasıklık veya küfürle itham olunan o topluluk, fasık veya kâfir değilse, o iddia sahibi kişinin önce halis bir tevbe etmesi, sonra ise tek tek o topluluğu oluşturan fertlerden helâllik alması gerekmektedir. Aksi takdirde bu ahiretini ateşe vermek demek olur ki, ahiretini ateşe vermiş birinin de, elinde kalan şey her ne olursa olsun hiçbir kıymeti yoktur.

Bunun daha yıkıcı olanı ise;

  • Toplumda önemli makam ve mevkileri işgal eden ve bulunduğu konumu itibariyle toplu iletişim gücünü de elinde bulunduran insanların, bu kitle iletişim araçları vasıtasıyla bir topluluğu, bir grubu, sistemli ve kastî olarak fasıklık ve küfürle itham etmesidir. Mesela; “ben bunların imanından şüphe ediyorum” gibi ifadeler kullanmasıdır ki, şayet bu tür ithamlarla töhmet altında bırakılan insanlarda fasıklık ve küfür yoksa bu iddia, o iddia sahibi şahsa döner. Bu kimsenin ahirette mümin muamelesi görmesi ise, o kimsenin halis bir tevbe ile Hakk’a yönelip, o iftirada bulunduğu topluluğu yahut grubu oluşturan fertlerden tek tek helâllik almasına bağlıdır.

Bu türden iftiraların zararlarının ulaştığı insanlar açısından durum ise daha tehlikeli bir boyut kazanmaktadır. Şayet toplumda bir kısım insanlar da, kendi gözleriyle görmedikleri halde bu türden kimselerin iftiralarına kanıp, o insanları fısk ve küfürle itham etmeye başlayacak olursa, o iftirayı ortaya atan kişi, bunca insanın da bu türden günahları işlemesinin müsebbibi olduğu için, onların her birinin günahından kendi hissesine bir pay olduğunu asla unutmamalıdır. Çünkü İslam hukukunda “sebep olan, yapan gibidir” kaidesi esastır.

Bir diğer durum ise; işin hakikatini bildiği halde susan, bu türden iftira ve bühtanın yayılmasına, imkânları elverdiği ölçüde de olsa mani olmayan insanların, bu aymazlıkları sebebiyle, Cenâb-ı Hakk nezdinde sorumlu olacaklarında da kimsenin şüphesi olmamalıdır. Zira hadisi şerifte Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbi ile buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”[6] buyurmaktadır.

Duyduğu her söze inanan, işin aslını bilmeden, araştırmadan, aynı ithamlarla inanan insanları karalamaya koyulan kimseler de, bilmiyor olmaları sebebiyle asla mazur görülemezler. Zira İslam’da cehalet (bilmeme) mazeret kategorisinde değerlendirilmez.

Öte yandan, bir insan hakkında kâfir olduğuna dair doksan dokuz alamet bulunup da mümin olduğuna dair sadece bir tane alamet bulunsa, yine de o insana “kâfir” isnadında bulunamazsınız. İşte görüldüğü üzere, bu denli dikenlerle dolu bir arazide, insanın fütursuzca yalın ayak dolaşmasının akıl kârı olmadığı izahtan varestedir.

Netice itibariyle biz inananlar, hususiyle ahiret saadetimizi ilgilendiren her mevzuda fevkalâde hassas davranmalı, insanlar hakkında bir hüküm verirken işin hakikatine muttali olmadan, aceleci kanaatlere varmamalı ve günü kurtarma nev’inden atılan iftira ve bühtanlara hakkı hayat vermemeliyiz. Nasıl ki, mayınlarla dolu bir araziye girdiğini sonradan fark eden insan, atacağı her bir adım için belki en az yüz kez düşünür, tereddütler yaşar, içine yok olup gitmenin korkusu dolar, bu korkuyla bacakları titrer, kalb atışları hızlanır ve vücudundan adeta buz gibi terler boşalır; aynen öyle de, Allah’a ve ebedi bir hayatın varlığına iman iddiasında bulunan insanların da en az bu çaresiz insanın gösterdiği hassasiyeti göstermesi lazım ki, patlamasının tesiri, en çok da ahirette hissedilecek olan güçlü mayınlarla dolu bu dünya mezrâını selâmetle geçebilsin. Aksi takdirde sema ehli tarafından “Hiç şüphesiz müminler kardeştirler.”[7] beyanını, toplumsal bazda dinamitlemiş olma günahını irtikap eden insanlardan olarak kaydedilme tehlikesi var ki, Cenâb-ı Hakk cümlemizi böyle bir günahtan muhafaza buyursun.

[1]. Bkz., Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, s. 33.

[2]. El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr: VI /19, hadis no: 8270

[3]. Tahrim, 66\8.

[4]. Müslim, İman, 111.

[5]. Buhari, Edep, 44.

[6] . Müslim, İman, 78.

[7]. Hucurât, 49\10.

Sefa Salman

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: GÖRÜLEBİLEN ŞEYTANLAR!.. MÜNÂFIKLAR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Nifak; kişinin kalbindeki küfrü gizleyip, dili ile iman iddiasında bulunması, inancında münkir olduğu halde, inananlar arasında bulunup mümin gibi hal ve tavır sergilemek suretiyle, ikiyüzlü davranması demektir. Bu hem ferdî hem içtimaî bir vebadır. Bu vebanın mübtelası olan insana “münafık” denir.

Münâfık; zaman, zemin ve menfaatleri değiştikçe konum ve taraf değiştiren insan demektir. Başka bir yaklaşımla münâfık; hakkın ve doğrunun yanında yer alması gerekirken, kendi pes menfaatlerinin gereğince hareket etmeyi akıllılık vehmeden basit insandır. O, bulunduğu ortamın renkleriyle hemen uyum sağlayıp, o ortamın aslî bir unsuruymuş gibi görünmekte son derece mâhirdir. Bu yönü itibariyle münâfık için “bukalemun karakterli insan” da denilebilir. Bu tür insanlar, ictimaî bünye adına sürekli fesat ve bozgunculuk peşinde koşup durdukları halde kendilerini sürekli ıslahçılar ve erdemliler tezgâhında pazarlar dururlar. Bakara sûresi 11. ve 12. âyet-i kerîmeler bu hususa şu şekilde temas eder:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُوا فِي الأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ

 أَلاَ إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لاَ يَشْعُرُون 

“Ne zaman onlara: ‘Yeryüzüne fesat saçmayın!’denilse, ‘biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!’ derler. Gözünüzü açın! Bunlar bozguncuların ta kendileridir. Lâkin şuurları yok, farkında değiller.”

Bu tıynette olan insanlar, din ve dindarlar aleyhine kurup durdukları planlarını öyle ustaca gizlerler ki; irfan ufkunu yakalayamamış insanların toplumsal bünyedeki bu urları fark etmesi oldukça zordur. Bu nevi hasta ruhlar, Allah’a (c. c.) imanın, O’na kulluğun ve güzel ahlâk sahibi olmanın saygın hasletler olarak kabul edildiği ortam ve toplumlarda, zikredilen bütün bu güzel hasletleri, sadece kendi pes hedeflerine ulaştıracak bir binek olarak görür ve öyle kabul ederler. Münâfığın karakterini resmetme adına muhterem Hocaefendi’den nakledeceğimiz şu ifadeler son derece önemlidir:

“Bazen münâfık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır. Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvir edilmiştir: ‘ Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini dinletirler), sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibariyle) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.” (Münâfikûn sûresi, 63/4.)

Münâfıklık ile alâkalı, Ebû Hureyre’den (ra) rivayet olunan bir hadîs-i şerifte, Resûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktalar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ

(Sahih-i Müslim – İman – 106 – 107 )

***

Münâfığın alâmeti üçtür:

  • Konuştuğunda yalan söyler.
  • Söz verdiğinde sözünde durmaz.
  • Kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet eder.

Münâfık Yalancıdır

Münâfık; kendi menfaatleri söz konusu olduğunda, yalan iftira ve tezvîre başvurmaktan asla geri durmaz. Bu bir şahsı karalamak, ona iftira atmak suretinde tezâhür edebileceği gibi, bazen de bir topluluğu, yahut bir cemaati topyekün hedef tahtasına koymak şeklinde de tezâhür edebilir. Muhterem Hocaefendi’nin mevzumuzla alakalı şu tespitleri konuyu daha bir vuzuha kavuşturucu mahiyettedir:

“Yalan, ilk nazarda ferdî bir günâh gibi görünebilir. Sathî bakıldığında bu, bir bakıma doğrudur da. Ama yalanın bir de topluma yansıyan yanı vardır ki, bu durumda umumun hukuku devreye girer ve dolayısıyla yalan, topluma karşı işlenmiş bir cürüm hâline gelir. Diğer taraftan yalana açık bir insan, başkalarını aldatma ve kandırma gibi zaaflara da açık demektir. Bu yönüyle de yalana sadece ferdî bir günah nazarıyla bakmak doğru değildir. Hele uydurulan bir yalan, topluma mâl edilmişse, elbette böyle bir cürmün ferdî bir günah olarak düşünülmesi kat’iyen doğru değildir. Nitekim günümüzde kitleler böyle yalanlarla yönlendirilmekte ve bu da, yalanın revaç bulmasına sebebiyet vermektedir. Hatta bugün, kitleler yalanla o kadar içli dışlı hâle gelmişlerdir ki, bir sözün yalan olduğu bilindiği zamanlarda bile, kitlelerden gerektiği kadar tepki almamaktadır.”

Münâfık Sözünün Eri Değildir

Bu ifadeyi de, ferdî planda ele alıp, bir şahsın başka bir şahsa bir söz verip, sözünü yerine getirmemesi şeklinde anlamak mümkün olduğu gibi, ictimaî açıdan, “bir şahsın topyekün bir millete karşı sözündeki sadakatsizliği” şeklinde de anlamak mümkündür. Hiç şüphesiz, zararın derinliği açısından kıyas edilecek olursa, ikincinin zararı birinciye oranla daha yıkıcı, daha tahripkârdır. O kimi zaman “bizim dönemimizde hiçbir müslüman zarar görmeyecek” der; der ama bu sözler dilinden döküldüğü aynı anda, inananlarla alakalı imha planlarını kafasında şekillendirir durur. Sözde sadakatsizliğin bu seviyede olanı, bazen topyekün bir milletin on onbeş yılının, bazen yarım asrının, bazen de -hafizanallah- bütün bir istikbâlinin hebâ olmasına sebebiyet verebilir. O yüzden inananlar olarak bizler, öncelikle kendi adımıza bu hasletler ve bu haslet sahibi diğer insanlara karşı müteyakkız olmalıyız. Zira heder olan yılların telâfisi yoktur.

Münâfık Haindir

Münâfık; civanmertlik, mürüvvet gibi erdemli insanların vasıflarından fersah fersah uzaktır. O hiyânetle oturur, hiyânetle kalkar. Hâinlikle geceler, hâinlikle sabahlar. Buna rağmen o kendisini, erdem ve fazilet sahibi, âbide bir şahsiyet olarak sunmaktan da sıkılmaz.

Muhterem Hocaefendi bu hususla alakalı şu cümleleri son derece ehemmiyetlidir:

“Münâfık, sizin itimat ve güveninize hiyanetle karşılık verir ve hemen her zaman en hâince düşmanlık duygularını, dostâne tavırlar içinde icrâ eder. Bu itibarla da o, din, iman ve Kur’ân düşmanı bir münkirden daha tehlikelidir; tehlikelidir zira, sizin gibi düşünüyor görünüp, düşmanca duygulara karşı tedbirli olma ve teyakkuzda bulunma hislerinizde gevşeklik hâsıl ederek yanınıza kadar sokulur, yüzünüze güler; fırsat bulunca da yılan gibi ısırır ve akrep gibi de sinsice sokar.”

Müslim-i Şerif’te geçen başka bir rivâyette ise “وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ” kaydı yer almaktadır ki bunun manası da: “Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar, işi düşmanlığa dönüştürür.” demektir.

Bu hasta ruhların, farklı seslere asla tahammülü yoktur. Ayet-i kerimenin de beyânıyla “Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.” (Münâfikûn sûresi, 63/4.) Hal böyle olunca, onlar düşman cepheler oluşturmak istediklerinde bunun bahanesini üretmek hususunda asla sıkıntı çekmezler. Muhterem Hocaefendi bu hususu izah sadedinde şu hususlar temas etmektedir:

“Bu gibi durumlarda eğer güçlü ise, hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: çığırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar artık başka şey düşünemez hâle gelirler. Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse, vehimlerinin bağrında besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman ikiyüzlü davranır –birkaç yüzlü de denebilir–. Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler arasında sürekli gelgitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler. İlâhî Beyan’da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri ise şöyle seslendirilmiştir: ‘Bu hâlleriyle onlar, mü’minler ve münkirler arasında mütemâdî gelgitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne de öncekilerle. Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare bulamazsın.” (Nisâ sûresi, 4/142.)

Müslim-i Şerifteki bir başka hadiste ise; “bu hasletlerden biri kendisinde bulunan kimse onu bırakıncaya kadar nifâka dâir bir haslet taşıyor demektir. Kimde de bu hasletlerin hepsi mevcut ise; o hâlis münâfıktır” kaydı yer almaktadır.

Son olarak; bu tür hasta ruhları farketmek, Cenab-ı Hakk’ın bildirmesi ve kendilerine vermiş olduğu Fetânet-i A’zam ile Peygamberlerin ve verâset-i nübüvvete mazhar insan-ı kâmillerin yapabilecekleri bir iştir. Fakat bu mevzuda bize düşen: Öncelikle, kendimizi bu ölçüler çerçevesinde sürekli murâkabe ve muhâsebeye tabi tutmak. İkinci olarak da inanan insanlara sürekli komplo peşinde koşan bu insanlara karşı müteyakkız olmak, kalp ehli insanların nasihat ve yönlendirmeleri çerçevesinde hareket etmek ve bunların şerrinden emin olmak için inananlar ve kendimiz adına daima Cenab-ı Hakk’a sığınmaktır.

Cenâb-ı Hakk, hakkı hak olarak görüp ona ittiba etmeye, bâtılı da bâtıl olarak görüp ondan ictinâb etmeye bizleri muvaffak kılsın!..

Sefa Salman

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: İNSAN ALDANAN BİR VARLIK!

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Yaratılışındaki mahiyeti itibariyle, insana iyi ve güzel olanı tercih edebilecek istidat ve ihtiyar bahşedilmekle birlikte, iyi ve güzel olan hususlar ayân beyan ortada iken dahi kendisine çirkin ve zararlı olanı tercih ettirebilecek beşeri garîzeler ve zaaflar da verilmiştir. Muhterem Hocaefendi insanın mahiyetindeki bu zaaflarla alakalı şöyle buyurur:

“İnsan için en kestirme ve mânâlı tarif ‘İnsan, aldanan bir varlıktır.’ tarifidir zannediyorum. İnsan, sürekli ‘kaymalar sath‑ı mâili’nde yaşar. Öyle ki dün, İslâm adına en mükemmeli yakalayarak yaşamanın, bugüne –kısmen faydası olsa da– çok bir faydası yoktur. Evet, dün mârifet adına bir ufku yakalamış olabilirsiniz; ‘Bir adım daha atsaydım, O’na ulaşacaktım.’ diyecek ölçüde O’na yaklaşmış sayılabilirsiniz. Fakat bu ufkun, bugüne ait pek fazla faydası olmasa gerek. Öyleyse her gün O’nun yolunda yeni bir gayret, yeni bir ceht gereklidir ki, kendimizi koruyabilelim.”

Muhterem Hocamız’ın bu beyanlarından anlayabildiğimiz kadarıyla insan, Rabb’ine yakınlık adına sürekli kendisini kontrol etmeli, bu mevzuda daima temkinle hareket etmelidir. Fakat yukarıda da kısmen temas edildiği gibi, bu denli temkinle hareket etme dahi insanın doğru yoldan sapmaması adına çoğu zaman yeterli gelmeyebilir. İnsanın kendi kendine yetemediği bu durumlarda ise hak ve hakikat adına kendisini sürekli denetleyecek, doğru ve güzel olanı tavsiye edecek emîn nâsihlere (hayırhah, iyi ve güzeli tavsiye eden nasihatçilere) ihtiyacı vardır. Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mevzumuzla alakalı bir hadis-i şeriflerinde (Sahîh-i Müslim, Îman 95) şöyle buyururlar:

عَنْ تَمِيمٍ الدَّارِيِّ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ:

 «الدِّينُ النَّصِيحَةُ» قُلْنَا: لِمَنْ؟ قَالَ: «لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلِأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ»

Temîm Ed-Dârî (radıyallâhu anh) Peygamber Efendimiz’in (Aleyhissâlatu Vesselâm) “Din nasihattır.” buyurduğunu nakleder ve der ki: “Biz ‘kime (yahut kim için)’ diye sorduk. O da (sallallâhu aleyhi ve sellem ) ‘Allah’a, Kitabına, Rasulüne, Müslümanların (meşru) idarecilerine ve bütün Müslümanlara.’ buyurdular.”

Hadîs-i şerifte ifade buyrulan “nasihat” kelimesi lügat manası itibariyle “ ihlas, sadâkat, samimiyet” demektir. Ayrıca, “insanları iyiye ve güzel olana sevk etme gayesine matuf öğüt verme” manasında da kullanılmaktadır ki; dilimizde yaygın olarak tercih edilen mana da budur. Ulemâ tarafından İslam’ın dörtte birine denk geldiği kabul edilen bu hadîs-i şerifte, en dikkat çeken ifadelerden olan “nasihat” kelimesinin, İslam dini adına ne derece ehemmiyet arz ettiğini Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şu beyanları enfes bir şekilde ortaya koymaktadır:

“İslâm’da müeyyidat denilen ‘cihad’, ‘emr‑i bi’l‑mâruf nehy‑i ani’l‑münker’, İslâm’ın koruyucu zırhı ve surları hükmündedir. Bunlar yapılmadığı zaman, İslâm binasının er veya geç yıkılması mukadderdir. İşte, nasihat, her yönüyle bu surların tamamını ifade etmektedir denebilir.”

Hadis-i şerifte zikredilen “Allah’a (celle celâluhû), Kitab’ına, Resûl’üne (sallallâhu aleyhi ve sellem), müslümanların meşrû idarecilerine ve bütün müminlere nasihat ” ifadelerini nasıl anlamamız gerektiğinin izahına gelince;

Allah İçin “Nasihat”

İmam Suyutî hazretlerinin yaklaşımına göre “Cenâb-ı Hakk’ın vahdaniyetine (birliğine) sağlam bir itikad ve ibadetler mevzuunda ise niyette hulûs (samimiyet)”  demektir. Yani; Cenâb-ı Hakk’ı kainatta mutlak güç ve kudret sahibi olarak kabul etmek, ibadetlerimizi yalnız onun rızasını umarak yerine getirmek ve bundan başka hiçbir mülahazanın bu düşünceyi kirletmesine müsaade etmemektir.

Kitâbullah (Kur’an-ı Kerim) İçin “Nasihat”

Kitabullah için nasihat ise; Onun Cenâb-ı Hakk tarafından nazil olmuş son mukaddes kitap olduğunu kabul edip, emirlerini yerine getirmek ve yasakladığı şeylerden de hassasiyetle kaçınmak demektir.

İmam Sindî hazretleri, İmam Nesai hazretlerinin Sünen’ine yazmış olduğu haşiyesinde şöyle bir yaklaşım ortaya koymaktadır: Kurân için nasihat; “kendisiyle amel etmek ve manasının anlaşılması noktasında heva ve hevesin güdümünden sıyrılıp ümmi (batıl düşünce ve fikirlerin kirletmediği, anadan doğmuş gibi tertemiz) bir zihinle ona yaklaşmaktır” demektir.

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) İçin “Nasihat”

O’nun, (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah (celle celalühu) tarafından gönderilen son Peygamber olduğunu aklen ve kalben kabul etmek, emrettiklerini yerine getirme ve yasakladığı şeylerden de kaçınma mevzuunda mutlak bir hassasiyet sergilemek demektir.

Meşrû İdareciler İçin “Nasihat”

Hak ve hakikatin müdâfii oldukları müddetçe onları desteklemektir. Hakk’tan ayrılıp insanlara zulmetmeye başladıklarında, adaleti temin etmeleri gerekirken adaletsizliğin temsilcisi haline geldiklerinde, devletin malına “halkın malıdır” mülahazasıyla sahip çıkmaları gerekirken kendi mallarıymışçasına har vurup harman savurmaya başladıklarında, devlet malıyla şahsi servetlerini katlamaya başladıklarında vs. onları Hak ve hakikate dönmeleri adına uyarmak, gittikleri yanlış yoldan hak yola sevk etmektir. Yani; hilafetinin daha ilk hutbesinde Hz. Ömer el-Faruk Efendimiz’e -ki o cennetle müjdelenmiş elmas kıymetinde bir zattı- “Eğer Hak’tan saparsan seni bu kılıcımızla düzeltiriz!” diyebilecek kadar hak ve hakikat eri olmak demektir. Öte yandan insanları da kendi dünya ve ahiret maslahatları adına bu gibi yöneticilerin şerlerinden sakındırmak demektir.

İnsanlar için “Nasihat”

İnsanın şirkten korunması, harama ve günaha düşmemesi adına iyinin ve doğrunun kendisine hatırlatılmasıdır. Muhterem Hocaefendi bu hususu şöyle izah etmektedir:

“… İnsan, sürekli murâkabe hâlinde olmalıdır. Kasemle sizi temin ederim ki, ne zaman bir velinin önüne otursam, içimi görecek diye hep korkmuşumdur. O anda sohbette köpekten bahsedilse, “Acaba âlem‑i misalde benim hâlimi köpek gibi mi gördü de, ondan söz ediyor.” diye titremişimdir. İmam Rabbânî, bedenî yapısı itibarıyla kendisini “merkep” seviyesinde bile görmediğini ifade eder. Üstad, sürekli kendisini yerden yere vurur; “Sen, dine hizmet ediyorum diyorsun, bil ki, ‘Allah, bir racül‑ü facirle de bu dini teyit eder.’ Sen kendini işte o racül‑ü fâcir bilmelisin.” der. Gerçi tahdis‑i nimet gereği, Sözler’in güzel olduğunu söyler ama, ardından da Sözler’deki güzelliğin tamamen Allah’a ait olduğunu ilan eder. “Asma çubuğu, üzümleri sahiplenemeyeceği gibi, sen de, sende olan nimet‑i ilâhiyeyi sahiplenemezsin.” der. İşte, şirkten kurtulmak ve kazanma noktasında kaybetme çukuruna düşmemek için bu hususların insanlara hem de sürekli olarak hatırlatılması lazım…”

İşte, gerek İslam ve Kur’an’a hizmet hayatımız, gerek ferdî hayatımız ve gerekse de ictimai dünyamız ile alakalı hususlarda, insan asla “ben yanılmam, ben hata yapmam, ben sürçmem, her şeyin en iyisini ben bilirim, bir akıl verecek varsa o benim, nasihat edilecekse sadece ben ederim” vs. gibi şeytanın ve nefsin kötü nefesinin koktuğu bu türden tehlikeli mülahazalara girmemeli ve bu türden kirli ifadelerden yılandan çıyandan kaçarcasına kaçmalıdır.

Öbür taraftan kişi; hususiyle hizmet hayatı adına iyi niyetinden şüphe etmediği insanların nasihat, tavsiye ve yönlendirmelerine karşı lakayt kalmamalı ve bu nasihatleri hayatını hakkın muradına uygun bir çerçevede sürdürme adına bir fırsat bilmelidir. Çünkü insan kendisi ile alakalı değerlendirmelerinde çoğu zaman objekif davranamaz. İnsanın kendisi ve kendi fikirleri karşısındaki halini bir misalle ifade edecek olursak; “yap-bozun sadece bir parçasına bakıp bütün resmi o gördüğü parçadan ibaret sanan ve böylece resmin bütününü ıskalayan bir insanın o resimle alakalı değerlendirmelerinin kıymeti ne ise insanın da kendisi ve kendi fikirleri ile alakalı mülahazalarının kıymet-i harbiyesi odur. Oysaki gördüğü başka, hakikat ise bambaşkadır. O yüzden; nasihate açık ruhlar hem ilerledikleri yolun “güzergah emiyeti” adına, hem de kendi istikametlerini koruma gayesine matuf bu tür yönlendirmeleri lakaydiliğe düşmeksizin bir fırsat olarak değerlendirirler.

Muhterem Hocaefendi bu önemli hususa şu ifadeleriyle dikkat çeker:

“Nasihati dinlemeye gelen Allah için gelmelidir. Hatta kendisini sıfır ve hiç görmelidir. Eğer kendinde bir varlık hissederse, onun nasihatten gerektiği ölçüde yararlanması söz konusu olamaz. Evet, dolu kaplar başka şey kabul edemez.. kaya üzerinde tohum filizlenemez. Kalbler verimli topraklar gibi, zihinler de bomboş telâkki edilmeli ve tam bir tahliye ile arıtılmalıdır ki, nasihatten istifade edilsin. Böyle bir tahliyeyi yapamayan ve kendisini herkesten aşağı görmeyen, hatta nefsini yerden yere vurmayan birine Hazreti İsa da, Hazreti Cebrail de ve Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) de nasihat etse, faydalanması oldukça zordur. Mümkün değildir demiyorum. İbn Abbas, Hazreti Ömer’in hutbe okuyacağını duyduğu zaman, Mekke’de ise 500 km’lik yolu kateder ve bir gün öncesinden gelir minberin önüne otururdu. Evet, insanda nasihate karşı bu iştiyak olmalıdır ki, nasihatten istifade edebilsin.”

Nasihat etme konumunda bulunan insana gelince; O, nasihat ve öğütlerine asla hissiyatını karıştırmamalıdır. Nasihat sırf Hak rızası adına yapılırsa bir değer ifade eder ve ancak böyle olursa kendisiyle arzu edilen maslahat ve hayır temin edilebilir. Öbür türlü; meseleye duyguların veya ön yargıların karıştığı durumlarda ise, haset ve çekememezlik gibi insanın mahiyetine dercedilmiş olan garîzelerin harekete geçmesine kapı aralanmış olur ki; bu da, nasihatten elde edilmesi umulan hayır ve maslahatın önündeki en büyük engeldir.

Cenâb-ı Hak bizlere Hak üzere olan ve Hakk’ı tavsiye eden hakiki dostlar lütfetsin!..

Sefa Salman

Haftanın Hadis-i Şerifi: AMELİNİ KİRLETME!..

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ أَبِي أَيُّوبَ، قَالَ: جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَ: دُلَّنِي عَلَى عَمَلٍ أَعْمَلُهُ يُدْنِينِي مِنَ الْجَنَّةِ، وَيُبَاعِدُنِي مِنَ النَّارِ، قَالَ: «تَعْبُدُ اللهَ لَا تُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا، وَتُقِيمُ الصَّلَاةَ، وَتُؤْتِي الزَّكَاةَ، وَتَصِلُ ذَا رَحِمِكَ» فَلَمَّا أَدْبَرَ، قَالَ رَسُولُ اللهَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنْ تَمَسَّكَ بِمَا أُمِرَ بِهِ دَخَلَ الْجَنَّةَ» وَفِي رِوَايَةِ ابْنِ أَبِي شَيْبَةَ إِنْ تَمَسَّكَ بِهِ

Ebû Eyyûb (radıyallâhu anh)  demiş ki:

Bir adam Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelerek:

«Bana bir iş göster ki; onu yaptığım takdirde beni cennete yaklaştır­sın ve cehennemden uzaklaştırsm.» dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):

«Allah’a ibâdet eder; ona hiç bir şey şerik (ortak) koşmazsın. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirsin. Akrabana da iyilik edersin.» buyurdu.

O zât dönüp gidince Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

«Eğer emrolunduğu şeylere sımsıkı sarılırsa cennete girmiştir.»* buyurdu.

İbn-i   Ebî   Şeybe ‘nin rivayetinde:

«Eğer bunlara sımsıkı sarılırsa» buyurmuştur.

( Sahih-i Müslim — 14)

 ***

Hadiste de görüldüğü gibi, bir kulun Allah’ın yasaklarından kaçınması kişiyi cennete yaklaştırırken şehvet ve nefsâni arzuların peşinden koşması da cehenneme yaklaştırmaktadır. Hakikatte ise; kişiyi cennetle serfirâz kılacak olan da cehennemden halâs eyleyecek olan da Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretidir. Esas belirleyici olan kulun ameli değildir. Muhterem Hocaefendi mevzu ile alakalı şöyle buyurur:

“Bir fert namaz kılsa, oruç tutsa, binlerce ibadet ü tâat yerine getirse de, ancak Allah’ın rahmetiyle cennete gidebilir. O murad buyurursa, bütün insanlığı cehenneme koyar ve buna kimse bir şey diyemez; mülk onundur; istediği gibi tasarruf eder. “

Öte yandan; Fahr-i Kainat Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) benzer içerikte pek çok Hadis-i Şerif’i vardır. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “cennete girmeye vesile ameller ” mevzuunda, pek çok hadiste farklı hususlara temas etmiştir. Bu farklılığın temelinde Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz’in verdiği cevaplarda, bu türden soruları soran zâtların özel durumlarını dikkate alması vardır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zaman soruyu soranın ihtiyacını problemini gözeterek cevaplar vermiştir.

Vâkıa; Hadis-i Şerif’te herhangi bir şerîk koşmaksızın Allah’a (cc) iman etme – yalnız O’na (cc) ibadet etme – namaz kılma, zekat verme  ve akrabaya iyilikte bulunma gibi hususlar cennet ehlinin amelleri olarak zikredilmektedir. Fakat her şeyi yaratan ve  her şeyi de taht-ı tasarrufunda bulunduran Cenab-ı Hakk hiçbir şeye zorlanamaz. Bu mevzûda hiç bir kul Cenâb-ı Hakk’a karşı –haşa- “Ben emrettiğin şeyleri eksiksiz yerine getirdim. Böyle yapmaklığım neticesinde de Cennet’i hakettim.” gibi bir iddiada bulunamaz. Böyle bir tavır Cenab-ı Hakk’ı tanıyamamış olmaktan ileri gelen saygısızca bir davranıştır. İbadetlerimiz yerine getirirken bu hassasiyeti muhafaza etmek, maksudumuz olan Rıza-yı İlahi’ye ulaşma adına daha selametli ve hedefe ulaştırıcı bir yoldur. Mevzuya bakış açımız ve yaklaşım tarzımızın nasıl olması gerektiği hususunda Muhterem Hocaefendi’den nakledeceğimiz aşağıdaki mesajlar son derece önemlidir:

“Şahsen mânânın Herkül’ü bile olsam, bir salise nefsimle baş başa kalmaktan Allah’a sığınırım. Muhal farz perde-i gayb açılsa, Arş-ı Rahman’ı temâşâ etsem, o bağın gülünden nergisinden gönlüm ilhamlarla dolup taşsa hatta, sözgelimi uzak istikbalim adına beraat vaadi alsam, yine derim ki: ‘Allah’ım beni benimle baş başa bırakma; beni hep Sen evir çevir!’ Ben doğru işlerden bile yanlış şeyler çıkarabilirim. Çünkü tabiatımda beni yanlışlıklara çeken yanlarım pek çok.

Bütün bunlarla ifrat ediyorsunuz derseniz, derim ki: Allah Resûlü sabah-akşam ‘Allah’ım, beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma!’ duasını dilinden düşürmüyordu. Eğer âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü böyle davranıyorsa, bu bize bir işarettir ki, kimse garantinin zerresine sahip olduğunu iddia etmemelidir. Eğer O böyle diyorsa, Hz. Musa da Hz. İsa da Hz. Davud da öyle der. Kaldı ki bir başka yerde yine O, ‘Hiç kimse kendi ameliyle Cennet’e giremez.’ buyurur.”

“Bazen bir söz, bir tavır, bir davranış Hak katında pek hora geçer. Bilemeyiz, Erzurumluların ifadesiyle ‘bahane tanrısı’nın, kimi ne ile affedeceğini bilemeyiz. Bize düşen şey, kemâl-i sadâkatle ona bağlı yaşamaktır. Onsuz yapamayacağımızı hem vicdanımızda duymak, hem de bunu her fırsatta ifade etmektir.”

Görüldüğü gibi, ibadet ve taatlerimize dünyevi ve uhrevi hiçbir beklentiyi katmamak ve ihlası zedelememek,  kulluk adına en önemli vazifemizdir. Rabbim hepimizi bu hedefe ulaşmaya muvaffak kılsın.

Sefa Salman

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Hayırda Acele Etmek ve Fitnelerden Sakınmak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 

بَادِرُوا بِالأعْمَالِ الصَّالِحَةِ، فَسَتَكُونُ فِتَنٌ كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ

 يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِناً ويُمْسِي كَافِراً، ويُمْسِي مُؤْمِناً ويُصْبِحُ كَافِراً،

 يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا

***

Hazreti Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’ın naklettiği bir hadis-i şerifte

Resul-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Yararlı işler görmekte acele ediniz.

Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O günlerde kişi, mü’min olarak sabahlar, fakat kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler fakat kâfir olarak sabaha çıkar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.”

(Müslim, Îmân 186; Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78)

Hayırda Acele Etmek ve Fitnelerden Sakınmak

Şeytan hayırlı işlere karşı tembellik yapması için insanoğluyla sürekli uğraşır durur. Onu “yarın yaparsın, şimdi acele etme” diyerek nice güzel ve faydalı amellerden alıkoyar.

İnsanlara hayat rehberi olarak gönderilen ve onları Allah’ın izniyle çok iyi tanıyan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanları, düşünüp taşınma şartıyla hayırlı işlerde acele etmeleri yani bu hususta tembellik etmemeleri için ikaz etmektedir.

Nitekim öyle zamanlar gelir ki hayırlı işler yapacak zaman ve zemin bulmak zorlaşır. Fitne, kargaşa ve anarşi zamanları böyledir. O günlerde insanların imanı sarsılır, günahlar artar ve insanlar manevi bir hastalığa tutulmuş gibi ne yaptıklarının adeta farkında olmaz. Yani o günlerde yapılan kötü işler, aklı başında birinden asla beklenmez.

Ölen de öldürülen de, zulmeden de zulme uğrayan da niçin bunların olduğunu anlayamaz çünkü fitne ve kargaşa ortamı insanların itidalli ve dengeli düşünmelerini engeller.

İşte bu sebeple, böyle kara günler gelmeden hayırlı ve faydalı amellere koşmak dinimizin mühim bir emridir. Çünkü iman-küfür arasında bocalamaya sebep olan fitne ortamlarına düşmemek, daha önceden kendimizi Allah’ın sevip razı olduğu salih amellerle meşgul etmeye bağlıdır.

Hadiste dikkat çekilen önemli bir nokta da ahirzamandaki fitne dönemlerinde birtakım kimselerin, dinlerini, dünyanın geçici menfaatleri için heba etmeleridir. Kur’an-ı Kerim’de buna,

الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ

“Vay o kimselere ki, bile bile dünyayı âhirete tercih ederler. İnsanları Allah yolundan çevirir de o yolu eğri büğrü göstermek isterler. İşte onlar haktan, doğru yoldan çok uzak bir sapıklık içindedirler.” (İbrahim Suresi, 14/3) denilerek dikkat çekilmiştir.

 

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Derdini Allah’a Arzetmek

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 

مَنْ نَزَلَتْ بِهِ فَاقَةٌ فَأَنْزَلَهَا بِالنَّاسِ لَمْ تُسَدَّ فَاقَتُهُ،

 وَمَنْ نَزَلَتْ بِهِ فَاقَةٌ فَأَنْزَلَهَا بِاللَّهِ

 فَيُوشِكُ اللَّهُ لَهُ بِرِزْقٍ عَاجِلٍ أَوْ آجِلٍ

***

Sâbikûn-u Evvelûn’den Hazreti Abdullah b. Mesud (radıyallahu anh),

Fahr-i Kainat Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

 “İhtiyacını insanlara arzedip onlardan çare bekleyenin dertleri asla bitmez.

Derdini Allah’a açanların ise er ya da geç Allah’tan bir ferec-ü mahrece kavuşacakları muhakkaktır.”

  (Sünen-i Ebi Davud, Sünen-i Tirmizi, Müsned)

Derdini Allah’a Arzetmek

İstediğini Allah’tan isteyen, hiçbir zaman mahrum kalmamıştır. Cenab-ı Hakk’ın, sadık bendelerini, başkalarına muhtaç ettiği hiç görülmemiştir. O’nun kapısının tokmağına ihlasla dokunup ta eli boş geriye çevrilen bir kimse müşahede edilmemiştir.

Bu vesileyle büyükler, “Allah’ım halim San’a ayân, derdimi yalnız San’a açıyorum. Beni Zat’ından başkasına muhtaç eyleme.” diye dua etmişlerdir.

Ümmetine her konuda en güzel misal olan Efendimiz (sallalahü aleyhi vesellem), Tâif dönüşündeki yürekleri yakan duasında Cenab-ı Hakk’a şu sözlerle niyazda bulunmuştur:

اللَّهمّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي، وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

 “Allah’ım kuvvetimin zayıflığını, zorluklardan çıkış yolumun olmayışını ve insanlar karşısında darda kalışımı yalnız sana arzediyorum, Ey yegane merhamet sahibi Allah’ım!”

Hüzün peygamberlerinden Hazreti Yakup ta

إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللَّهِ

“Sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum” diyerek bu konuda mü’minlere ayrı bir örnek olmuştur.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Kimse Ameliyle Kurtulamaz

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 

لَنْ يُنَجِّيَ أَحَدًا مِنْكُمْ عَمَلُهُ قَالُوا وَلاَ أَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ وَلاَ أَنَا، إِلَّا أَنْ يَتَغَمَّدَنِي اللَّهُ بِرَحْمَةٍ، سَدِّدُوا وَقَارِبُوا، وَاغْدُوا وَرُوحُوا، وَشَيْءٌ مِنَ الدُّلْجَةِ، وَالقَصْدَ القَصْدَ تَبْلُغُوا

عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ سَدِّدُوا وَقَارِبُوا، وَاعْلَمُوا أَنْ لَنْ يُدْخِلَ أَحَدَكُمْ عَمَلُهُ الجَنَّةَ، وَأَنَّ أَحَبَّ الأَعْمَالِ إِلَى اللَّهِ أَدْوَمُهَا وَإِنْ قَلَّ

***

Hazreti Ebu Hüreyre (radıyallahu anh),

Nebiler Sultanı Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘Sizden hiçbirinizi asla kendi ameli kurtaramaz!’ buyurdu. Sahâbîler, ‘Yâ Rasûlallah! Seni de mi?’ diye sorduklarında Rasûlullah Efendimiz şöyle cevap verdi:

Evet, beni de. Ancak, Allah’ın rahmetiyle bürüyüp koruması hariç. Binaen aleyh sizler doğru yolu tutun, ifrat ve tefrite girmeyin, gündüz ve gece ibadetlerinizi ihmal etmeyin. Gece yarısını da teheccüd gibi ibadetlerle değerlendirin. Her hâl ve hareketinizde itidâli koruyun, orta yolu tutun ki, maksadınıza eresiniz.”

Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ) annemiz de bu konuda Allah Rasülü’nden şu nakilde bulunmuştur:

“Doğru yolu tutunuz, iş ve ibâdetlerinizde dengeyi koruyunuz. Şunu iyi biliniz ki, sizlerden hiçbirini kendi ameli cennete koyamaz (amelinize değil, Allah’ın rahmetine sığının). Amellerin Allah’a en sevgili olanı da, az olsa bile en devamlı yapılanıdır.”

(Sahih-i Buhari)

***

Kimse Ameliyle Kurtulamaz

Bu hadisler hem ibadetlerde hem de diğer her türlü beşeri ve sosyal münasebetlerde itidalli olmayı, ifrat ve tefritten sakınmayı tavsiye edip orta yolu tutmanın faziletine ve Allah katındaki değerine işaret etmektedir.

Buna göre aşırılıklardan sakınıp denge ve itidal üzere yaşamak, bir mü’minin değişmez hayat vasfı olmalıdır. Çünkü ibadet ve bilumum hayırlı işlerde süreklilik ancak böyle kazanılacak, beşeri münasebetlerde iyilik ve güzelliğe de ancak böyle ulaşılabilecektir.

İfrat ve tefritten yani eksik ve aşırılıklardan kaçınıp orta yolu tutan insanlar hem Cenab-ı Hakk’a karşı kulluk vazifelerinde hassas ve istikamet üzere bulunacak, hem de halka karşı sorumluluklarında muvaffak olacaklardır.

Böyle dengeli yaşayan mü’minler asla kendi amellerine güvenmeyip, iyilik ve güzellikleri Allah’ın lütfundan bekleyecek ve bu şekilde bir vesileyle daha Allah’ın rızasına çağrıda bulunmuş olacaklardır.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Allah’a Kavuşma İsteği

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَن عُبَادَةَ بْن الصَّامِتِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 

 مَنْ أحَبَّ لِقَاءَ اللهِ، أحَبَّ اللهُ لِقَاءَهُ، ومَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللهِ، كَرِهَ اللهُ لِقَاءَهُ

قَالَتْ عَائِشَةُ أو بَعْضُ أَزْوَاجِهِ: إنَّا لنَكْرَهُ الموتَ، قَالَ

لَيْسَ ذَاكِ، وَلَكِنَّ المؤمِنَ إذَا حَضَرَهُ الموتُ بُشِّرَ برِضوانِ اللهِ وَكَرَامتِهِ،

 فَلَيْسَ شَيءٌ أحَبَّ إلَيْهِ مِمَّا أمَامَهُ، فَأحَبَّ لِقَاءَ اللهِ، وَأَحَبَّ اللهُ لِقَاءَهُ، وإنَّ الكافِرَ إذَا حُضِرَ بُشِّرَ بِعَذَابِ اللهِ وَعُقُوبَتِهِ، فَلَيْسَ شَيءٌ أكْرَهَ إليْهِ مِمَّا أمَامَهُ، كَرِهَ لِقَاءَ اللهِ، وَكَرِهَ اللهُ لِقَاءَهُ

***

Allah’a Kavuşma İsteği

 

Ubâde b. Sâmit (radıyallahü anh)

Sultan-ı Rusûl (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimiz’in

şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Kim Allah’a kavuşmayı isterse, Allah da ona kavuşmayı ister. Kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz!”

Hazreti Aişe (radıyallahu anha) veya ezvâc-ı tâhirâttan birisi, “Biz ölümü kerih görürüz” deyince, Aleyhissalâtu vesselam Efendimiz şu mukabelede bulundu:

“Kasdımız bu değil. Lâkin, mü’mine ölüm gelince, Allah’ın rızası ve ikramıyla müjdelenir. Ona, önündeki (ölümden sonra kendisini bekleyen) şeylerden daha sevgili bir şey yoktur. Böylece O, Allah’a kavuşmayı ister, Allah da ona kavuşmayı ister. Kâfir ise, ölüm kendisine gelince Allah’ın azabı ve cezasıyla müjdelenir. Bu sebeple ona önünde (kendini bekleyenlerden) daha kötü bir şey yoktur. Bundan dolayı Allah’a kavuşmaktan hoşlanmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”

(Buhari, Rikak 41; Müslim, Zikr 14)

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Sıla-i Rahim

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَائِشَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهَا

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

الرَّحِمُ مُعَلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ

 تَقُولُ: مَنْ وَصَلَنِي وَصَلَهُ اللّهُ

 وَمَنْ قَطَعَنِى قَطَعَهُ اللّهُ

* * *

Müminlerin annesi Hazreti Aişe (radıyallahü anhâ),

Kurbet Sultanı Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın

şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

“Rahim Arş’a asılıdır, der ki: “Kim beni vasleder, bitiştirirse Allah da ona sıla yapsın. Kim beni koparırsa Allah da onu koparsın.”

(Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)

Sıla-i Rahim

Sıla-i rahim; akraba ve yakınlardan başlayarak bütün insanlara karşı şefkat, merhamet, ilgi, alaka, ziyaret ve onların yardımına koşma gibi çok geniş manaları ifade eden bir tabirdir. O, yakınlardan başlayarak bütün insanlara karşı dinimizin bize yüklediği mesuliyetlerden birisidir. Yüce dinimiz İslam, sıla-i rahim’e çok ehemmiyet vermiş ve bunun karşılıklı sevgi, saygı, dayanışma ve yardımlaşmaya vesile olduğunu bildirmiştir.

En yakından başlayarak en uzak daireye kadar insanların dertleriyle dertlenip onlara yardımcı olmak, hasta ziyaretinde bulunmak, bir cenazeyi teşyi etmek, zor zamanlarında insanların yanında olmak, sevinçli anlarında mutluluklarını paylaşmak, mektup yahut telefon gibi vasıtalarla onlara ulaşmak sıla-i rahim olarak kabul edilmiştir.

Hal-hatır sormak, selam vermek, el sıkışmak gibi ameliyeler de sıla-i rahime dâhildir. Bu fiiller insanlar arasındaki kardeşlik ve dayanışma bağlarını güçlendiren ve bu yönüyle Allah katında çok makbul olan davranışlardır.

Sıla-i rahim denildiğinde ilk olarak yakın akraba anlaşılmışsa da aslında sıla-i rahim; komşu ve arkadaş çevresini ve hatta muhtaçlık derecesine göre bütün insanlarla ilgilenmeyi kapsamaktadır. Hatta bazı hadis âlimlerine göre, kim daha çok muhtaç ise, onunla ilgilenmek evlâ yani öncelikli ve daha faziletlidir.

Sıla-i rahim’in zıddı olan kat-ı rahim, insanlarla beşeri münasebetleri koparmak olup dinimizde son derece zemmedilmiştir. Nitekim bir hadiste bildirildiğine göre bir adam Rasülullah (aleyhissalâtu vesselam)’a gelerek: “Ey Allah’ın Resulü! Benim yakınlarım var. Ben onlara sıla-i rahim’de bulunuyor, iyilik yapıyorum. Onlar ise benimle alakayı kesiyor ve bana kötü muamelede bulunuyorlar. Ben onlara yumuşak davranıyorum, onlar ise bana karşı kaba davranıyorlar.” deyince Efendimiz aleyhissalâtu vesselam, “Eğer dediğin gibiyse, onlara sürekli kül atıyor gibisin. (Yani onlar sana ateş atarken sen şefkatinle kül atıp onların elindeki ateşi söndürmeye çalışıyorsun. Bazıları bu ifadeyi “onlara sıcak kül yutturmuş oluyorsun” şeklinde tercüme ederler. O takdirde akrabasını unutup onlarla ilgiyi kesenler sıcak kül yiyen kimseye benzetilmektedir. Kül yiyen kimse çok geçmeden korkunç bir ıstırap çekmeye başlar. Midesi yanar, bağırsakları kavrulur, aşırı derecede susuzluk duyar. Ne kadar su içerse içsin harareti bir türlü sönmez.) Sen, anlattığın şekilde davranmaya devam ettikçe, onlara karşı Allah’ın yardımı seninle olacaktır.” buyurmuştur.

Sıla-i rahim, Efendimiz (aleyhissalatu vesselam)’ın peygamberlikten önce de devam ettiği hayırlı amellerden birisidir. Nitekim Hazreti Hatice annemiz, Allah Rasülü’ne iman edip O’nu teselli ederken, Efendimiz’in sıla-i rahim’de bulunması, muhtaçların yardımına koşması gibi güzel amellerini zikretmiştir.

Mevzumuzu, sıla-i rahim’le ilgili şu önemli hadis-i şeriflerle bitirelim:

 مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَبْسُطَ اللّهَ تَعَالَى لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَأَنْ يَنْسَأ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ

“Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ömrünün uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.” (Buhari, Tirmizi)

تَعَلَّمُوا مِنْ أَنْسَابِكُمْ مَا تَصِلُونَ بِهِ أَرْحَامَكُمْ فَإِنَّ صِلَةَ الرَّحِمِ مَحَبَّةٌ فِي الْاَهْلِ، مَثْرَاةٌ فِي الْمَالِ، مَنْسَأةٌ فِي الْاَثَرِ

Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim ailede sevgi, malda bolluk, ömürde de uzamaya vesiledir.” (Buhari, Tirmizi)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ