Hak Yolunun Cilveleri ve Mümince Duruş

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Haset ve kıskançlık duygularından kaynaklanan amansız ve insafsız saldırılar karşısında inanmış gönüllere düşen sorumluluklar nelerdir?

Cevap: En başta ifade edilmesi gerekir ki, çekememezlik ve kıskançlıktan kaynaklanan zulüm ve haksızlıklar, dünden bugüne eksik olmadığı gibi, bundan sonra da eksik olmayacaktır. Hazreti Âdem’in oğlu sağanak sağanak vahyin yağdığı bir hanede neşet etmiş olmasına rağmen kıskançlık ve çekememezlikle başı dönmüş, bakışı bulanmış ve neticede kardeşinin kanına girmiş ve onu katletmiştir. Esasında şeytan bununla ilk oyununu oynamış ve insandaki bu zayıf damarı kullanarak ona dediğini yaptırmıştır.

Kavminin öldürdüğü peygamber olarak ilk akla gelen Hazreti Zekeriyya’dır. Fakat bildiğiniz gibi insanları Allah’a davet eden daha nice peygamber kendi halkı tarafından boğazlanmıştır. Seyyidina Hazreti Davud, hem de ayaklar altında ezilmeden kurtardığı kavmi tarafından iki ayağı bir pabuç içine sıkıştırılmıştır. O büyük peygambere, sıradan bir insana bile isnatta bulunmaktan çekineceğimiz yüz kızartıcı bir amelle iftirada bulunulmuş ve bunun sonucunda o, tabuta el basıp yemin etmeye zorlanmıştır. Yalan ve iftiralarla Hazreti Süleyman (aleyhisselam) hakkında -hâşâ ve kellâ- cinci, ifritçi ve büyücü gibi bir algı oluşturulmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu’na da (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlikle serfiraz kılınmasını hazmedemeyen haset ve kıskançlığın zebunu insanlar tarafından -hâşâ ve kellâ- sâhir ve kâhin denmiştir. Hâsılı, peygamberler, beraberlerindekiler ve onlardan sonra gelenlerden hak ve hakikat adına gayret gösteren niceleri bu yolda değişik iftira, tahkir ve saldırılara maruz kalmıştır. Bundan sonra da benzer sıkıntılar olacak ve hak yolunda hizmet eden insanlar çeşit çeşit eziyet, işkence ve iftiralara maruz kalacaklardır.

İmtihanın Süresini Zamanın Sahibi Belirler

Bütün bunlar karşısında hak erlerine düşen vazife, başlarına gelen musibetleri gönül rahatlığı ile karşılama, şikâyet etmeme, hatta kendilerine bütün bunları reva görenlere küsmemedir. Nakledildiğine göre, Hallac-ı Mansur, istiğrak halinde söylediği “enelhak” sözünden dolayı mahkûm edilip elleri kesilince, kanlar içindeki kesik kollarını yukarıya doğru kaldırıp “Allah’ım! Bana bunu reva görenleri Sen affetmeden ruhumu teslim etmek istemiyorum.” der. İşte bu söz, büyük insan sözüdür. Bu sözün, kendisinden sekiz asır sonra dile getirilen, “Beni memleket memleket gezdirenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” ifadesinden bir farkı yoktur.

Evet, bu yolun yolcuları bundan sonra da farklı farklı sıkıntılara düçar olacaklarını bilmeli ve bunlar karşısında asla küsmemeli ve darılmamalıdır. Bazı şairlerin yaptığı gibi dertlere destan kesmemeli, kaderden ve ilâhi icraattan şikâyetçi olmamalı ve arkalarında daha sonra gelen nesiller için birer şikâyetname bırakmamalıdır. İnsan maruz kaldığı sıkıntılar karşısında kat’iyen “ne zamana kadar” demek suretiyle kaderi tenkit etmemeli, feryad ü figan etse bile duygularını sinesine hapsetmesini bilmeli, tenha yerleri kollayarak oralarda içini dökmeli fakat asla bu feryatlarını başkalarına duyurmamalıdır. Zira imtihanın süresini Zamanın Sahibi belirler. Siz O’nun işine karışırsanız, kendi işinizi karıştırmış olursunuz. Asıl olan O’nun her icraatını saygıyla karşılamasını bilmektir.

Bazen celalden cefa bazen de cemalden safa gelebilir. Önemli olan bunların her ikisini de bir bilmektir. Yani ne cemalden gelen safa ile sevinmeli ne de celalden gelen cefa ile yerinmelidir. “Ne yaptım ki bütün bunlar başıma geldi? Neden bu tür ızdırap ve sıkıntılar hep beni buluyor? Neden bu güft ü gûlar? Neden bu çekememezlik ve hazımsızlıklar?” demek, Sünnetullah’tan habersiz yaşamak demektir. İnsanlar enbiya-i izamı, evliya-i fihamı çekememişler. Sizi çekemeseler ne olur?

Aldırmayın Söylenenlere, Doğru Bildiğiniz Yolda Hızınızı Katlayın!

Bir söz sultanı ne hoş söyler:

“Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse;

Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse!”

Şayet siz altın kâseyseniz varsın başkaları size taş atsın, varsın sizi olmadık şeylerle kınasınlar. Aklı ermeyen bazı kimselerin edip eyledikleri karşısında hak erlerine düşen vazife, bütün bunlara aldırmama ve doğru bildikleri yolda yürümeye devam etmektir. Onlar kendilerine yöneltilen nâseza nâbeca sözlere ve tenkitlere takılmamalı, bunlarla zihinlerini dağıtmamalı, bilakis bütün himmetlerini yapmaları gerekli olan işe teksif etmeli, vazifelerini hakkıyla ifa etmeye çalışıp neticeyi Allah’a bırakmalıdırlar. Zira Cenâb-ı Hak, gelecek olan nesl-i cedidin özelliklerinden birisi olarak,

وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لائِمٍ

“Onlar kınayanın kınamasına aldırış etmezler.” (Mâide Sûresi, 5/54) buyurmuştur.

Bütün bunlar bana Alvar İmamı’nın şu sözünü hatırlattı:

“Âşık der inci tenden;

İncinme incitenden;

Kemâlde noksan imiş;

İncinen incitenden.”

Eğer sizin ötede bir kemâl beklentiniz varsa, burada kemâl iddiasında bulunmamalısınız. Zira bu, kemâlsizlik emaresidir. İnsanın kendisini büyük görmesi, halkın alkış ve takdirini beklemesi ötede karşılaşacağı kayıplar adına bir iflas yatırımıdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği güzel şeyleri dünyada yiyip bitiren bir insan,

أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا

“Bütün iyi işlerinizin semerelerini dünya hayatınızda tükettiniz!” (Ahkâf Sûresi, 46/20) âyetinin tokadına müstahak olacaktır. Bu itibarladır ki mü’minler, Allah’ın lütfedeceği kemâlatı öteye bırakmalı, orada hiçbir şeyin eksik olmaması adına burada dişini sıkıp katlanmalıdır. Bu yapılabildiği takdirde Allah’ın izniyle hayırlı iş ve faaliyetleri hiç kimse engelleyemeyecektir. Yeter ki kendilerini milletinin ikbal yıldızını parlatmaya vakfetmiş adanmış ruhlar, hayatlarını adanmışlık yeminine bağlı bir çizgide sürdürsünler. Aksine onlar, ev alma, servet sahibi olma, şahsî rahat ve istikbali için yatırım yapma gibi dünyevî arzulara kendilerini kaptırdıkları an Allah hizmet imkânlarını ellerinden alır ve bu işi yıpranmamış, aşınmamış, dünya karşısında diş kırmamış yeni bir nesle teslim eder. Bu açıdan adanmışlar, adanmışlıklarını son kerteye kadar korumalıdırlar.

İstiğna En Büyük Kredi

Buhârî ve Müslim gibi muteber hadis kitaplarının muhtelif rivâyetlerinde nakledildiğine göre; Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir yahûdiden veresiye yiyecek satın almış ve borcuna mukabil zırhını rehin bırakmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), bu borcu ödeyemeden âhirete irtihal buyurmuş; ne zaman sonra, Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) bedelini vererek Nebî yadigârı bu mübarek zırhı rehin olmaktan kurtarmış ve onu Hazreti Ali’ye (radıyallahu anh) emanet etmişti. Nezâhetin Hülâsâsı (aleyhissalâtü vesselam) ashabından borç almayı istiğna anlayışına muvafık bulmamış; onlardan herhangi bir dünya malı istememeyi, risâlet vazifesine karşılık ücret beklememe esasının icabı saymıştı. Din-i Mübîn’i tebliğ ve temsil etmesine, insanlara iki cihanın saadet vesilelerini bildirmesine ve hususiyle Sahabe’ye Cennet yolunu göstermesine mukabil en küçük bir menfaat talep etmediğini bu vakıayla bir kere daha ortaya koymuş ve peygamberlik davasının vârislerine yine güzel misal olmuştu.

Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) halife seçildikten sonra da komşularının koyunlarını sağarak geçimini sağlamaya devam etmişti. Bir müddet sonra, önde gelen sahabi efendilerimizin ısrarları üzerine, cüz’î bir maaşa razı olup koyun sağmaktan vazgeçmişti. Hizmetine mukabil maaş almak ona çok ağır gelmesine rağmen devlet işlerini aksatmamak için buna katlanmıştı. Bununla beraber, kendisine takdir edilen parayı kullanırken elleri titrerdi. Âhirete göçtüğü zaman, “Benden sonraki halifeye verilsin!” diyerek geride küçük bir küp bırakmıştı. İkinci Halife Hazreti Ömer’in huzurunda açılan küpten küçük küçük paracıklar ve bir de mektup çıkmıştı. Kısacık namede şöyle deniyordu: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah’a karşı hayâ ettim; zira bu, halkın malı olduğu için devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ömer, bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamış ve “Ey Ebu Bekir, bize yaşanmaz bir hayat bıraktın.” demişti. Demişti ama onun hayatı da selefininkinden geri kalır gibi değildi.

Yanlış Yorumlanan İzzet ve Onur Anlayışı

Bazı mağrurlar, “Mütekebbire karşı tekebbür…” sözünü yanlış yorumluyorlar. Oysaki Hazreti Ömer, tevazu ve sadeliği içinde kendi olarak başkalarını dize getiriyordu. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) döneminde, bugünkü Suriye ve Filistin toprakları da Müslümanların eline geçmişti. Fetihten sonra, ordu kumandanları Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını isteyince, oranın ileri gelenleri, “Biz, Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını alacak zatın vasıflarını çok iyi biliyoruz; bu anahtarları ondan başkasına veremeyiz.” demişlerdi. Daha onlar, aralarında bu konuyu müzakere ederlerken, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) hazineden bir deve almış, hizmetçisini de yanına katarak yola koyulmuştu. Mü’minlerin halifesini karşılamak için nehrin kenarına koşanlar onu görünce hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü dünyanın o dönemdeki en büyük devletinin hükümdarı, ayağındaki mestleri çıkarıp koltuğunun altına koymuş, hizmetçisini taşıyan devenin yularını eline almış, sıradan bir insan gibi başı önde yürüyordu. Dahası, üzerinde de giysi olarak basit bir elbise vardı ve bu elbise yol boyu devenin üstündeki semere sürtüne sürtüne birkaç yerinden yırtılmıştı. Hazreti Ömer bu yırtık yerleri -birer şeref nişanesi ekler gibi- yeniden yamamıştı. Bazıları kendisine bu halinin küçük görüleceği imasında bulununca, o “Allah bizi İslam dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir. Mademki bizi aziz eden İslam’dır; izzeti ve şerefi onun dışında aramayız ve istemeyiz.” diyerek sesini yükseltmişti. Bütün bu olup bitenleri bir köşeden seyreden Kudüs’ün ruhânî reisleri, “İşte, biz, anahtarları ancak bu zata veririz. Çünkü kitaplarımızda haber verilen vasıfların hepsi bunda mevcuttur!” demiş ve onları Hazreti Ömer’e teslim etmişlerdi.

“Devletin Malı Deniz…” Diyenler Kimi Örnek Alıyor?

Hazreti Osman (r.a.) zengin birisiydi. Fakat o, dünyayı kesben terk etmese de kalben terk etmişti. Zira o, Tebük seferinde ordunun teçhizatı adına sahabe-i kiram infaka çağrıldığında, beş yüz deveyi yüküyle birlikte hem de kalbi “cızz” etmeden verecek kadar cömert birisiydi. Zannediyorum İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, “Osman’ım! Sen her şeyini ver!” deseydi, o gözünü kırpmadan sahip olduğu bütün mal varlığını Allah yolunda infak ederdi.

Damad-ı Nebi, Haydar-ı Kerrar Hazreti Ali (radıyallahu anh) halife olduğu dönemde İslam devleti, şimdiki Türkiye’nin yirmi katı büyüklüğündeydi. İslam orduları bir taraftan Mâverâünnehir’e, diğer yandan Çin Seddi’ne ulaşmış; beri taraftan da tâ Cebelitârık’a dayanmışlardı. Sınırları böylesine geniş ve adeta o zamanın süper devleti sayılan bu büyük gücün başında bulunan Hazreti Ali (radıyallahu anh), kış gününde yazlık elbise giyiyor ve bunun sebebi sorulunca da “Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum!” cevabını veriyordu. Seyyid Kutup’un ifadeleriyle onun bu tavrı içtimaî adalet, yüksek insan ruhu, toplumla bütünleşme, herkesi kendine tercih etme veya başkaları için yaşama diyeceğimiz gerçek adalet düşüncesiydi.

Hazreti Hasan Efendimiz de, Hazreti Hüseyin Efendimiz de, Hazreti Fâtıma Validemiz de, Hazreti Âişe Annemiz de aynı duygu ve düşüncelere sahip idiler. Onlar ve onların yolunda gidenler hep bu beklentisizlik ve adanmışlık ruhuyla yaşadılar. O halde öyle olmayanlara sormak lazım: Örneğiniz kim sizin? Allah aşkına, yazlığınızla kışlığınızla örneğiniz kim sizin? “Çocuğum.. torunum..” derken, “Devletin parası deniz..” düşüncelerini seslendirirken siz kimi örnek alıyorsunuz Allah aşkına? Eline geçirdiği imkânları haram helal demeden kullananlar Kârunların, Ramseslerin, Amnofislerin hazin sonunu görmüyorlar mı? Allah’tan korkup hicap etmek lazım!

Evet, seleflerinin yolunda giden adanmışlar, adanmışlığın haysiyet ve şerefini korumalıdırlar. Onlar gönüllere girmek istiyorsa, tevazu, mahviyet ve hacalet ile muhatapların karşısına çıkmalı ve kibrin her türlüsünü yerin dibine gömmelidir. Ve yine onlar kendilerinden sonra evlatlarını, torunlarını, dünyevi rahatlarını, yazlık ve kışlıklarını düşünmemeli; sadece mefkûreleri istikametinde yürüyerek yıkılmış ruhumuzun abidesini yeniden ikame etmeye çalışmalıdır. Aksi takdirde kesinlikle bilinmeli ki, istiğna ruhuyla hareket etmeyenler Hazreti Dâvut gibi ortaya çıksa da Tâlut gibi hasede düşecek; Hazreti Harun gibi meydana çıkacak fakat Karun gibi yuvarlanıp gideceklerdir. Zira dünyaya talip olmuş ve ona yenik düşmüş insanlardan şimdiye kadar yıkılmadık kimse kalmamıştır. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “nice servi revân canlar, nice gülyüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar ve nice tâcdarlar” dünya denen o kandan irinden deryada boğulup gitmişlerdir.

Bu itibarladır ki mefkûre yolcuları, kendileri için önemli bir güç kaynağı olan adanmışlık ruhunu hiçbir şeye feda etmemeli; sıfır olarak dünyaya gelip, sıfır olarak öbür âleme yürüme yüksek mefkûresini hiçbir zaman kaybetmemelidir. Allah’tan dilerim ki, bu yüce davaya gönül vermiş insanlar dünya karşısında çelmeye gelmesin, bir el enseyle devrilmesin ve bir kündeyle yıkılıp gitmesinler.

Ziya Paşa’nın dediği gibi, “Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada / Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belada.” Biz bela girdabının merkezinde yüzelim ama kat’iyen başkalarının şatafatlı hayatlarına imrenmeyelim. Allah’ın huzuruna giderken kabirde Münker ve Nekir melekleri, “Dünyada ne bıraktın?” diye sorduklarında, biraz düşündükten sonra, “Vallahi bir şey gelmiyor aklıma!” diyecek kadar öbür tarafa yiğitçe yürümeye bakalım. Mesleğimizin esası işte budur.

Elbette ki hayatlarına ticaretle başlamış, onu ticaretle sürdüren insanların hali farklıdır. Onlar çalışıp kazanacak, kazanıp hayır faaliyetlerinin destekçisi olacaktır. Ama unutmayın sizin istiğnanız hayırsever insanların size teveccüh edip tavsiyelerinizi yerine getirmeleri adına en büyük kredinizdir. Eğer siz de onlar gibi olma sevdasına tutulursanız, Rabbim muhafaza buyursun, devrilip gidersiniz. Devrilmemek için dünyevî sevdaya düşmemek lazımdır. Öyle ki, dünya bütün saltanatıyla ayağınızın ucuna kadar gelse, onu bir levsiyat gibi görerek ayağınızın ucuyla itmesini bilmeniz gerekir. Bizim yolumuz budur. Bu açıdan öteye giderken, “Ne dünyadan safa bulduk ne ehlinden recâmız var. Ne dergâh-ı Huda’dan maada bir ilticamız var.” mülahazalarıyla gitmeliyiz. Eğer böyle olursanız, böyle kalırsanız, ömür boyu hür yaşar ve hiç kimseye diyet ödeme mecburiyetinde kalmazsınız. Dolayısıyla başkalarının sizi bitirmek için kurduğu entrika ve ayak oyunlarına düşmezsiniz. Yoksa paçayı bir kere kaptırdınız mı, paçayı kaptırdığınız kişilerin kukla ve piyonu olur, size güvenip bel bağlamış insanların ümit ve itimadını yıkar, kendinizi kurtarmak için yalan ve aldatmalara girersiniz ki, bunlar İslâm’a ve Müslümanlara yapılacak en büyük kötülüktür.