Bu Hareket Devlete Alternatif mi?

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: Dünyanın dört bir yanındaki eğitim gönüllüleri ve hoşgörü temsilcileri hakkında, “Bunlar devletin yapamadığını yapıyorlar” şeklinde takdirkâr ifadeler oluyor. Bu tür mülahaza ve beyanları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunlar karşısında gönüllüler hareketinin gönüllüleri nasıl bir duygu ve düşünce içerisinde olmalıdırlar?

Cevap: O arkadaşların ve onların arkasındaki o gönüllü hareketleri destekleyen, besleyen, finanse eden kimselerin civanmertliklerini düşünmek çok defa bizi de güçlendiriyor, bizi de yüreklendiriyor. Bazen kendi düşüncelerimizi ortaya koyarken, “galiba isebetli” falan diyoruz. Ma’şerî vicdanın bir şeyi sahiplenmesi, koskocaman bir milletin -yüzde seksen, doksan diyeyim ben- bir şeye sahip çıkması, bir hareket çizgisinde iseniz şayet, bir şeyler yapıyorsanız, o mevzuuda sizi yüreklendiriyor; “yanlış yolda değiliz” diyorsunuz. Çünkü böylesine -eskilerin ifadesiyle– “sevâd-ı âzam”ın yanılması mümkün değil. Yanılsa yanılsa, beri tarafta her şeyi kendi heva ve heveslerine göre idare etmek isteyen oligarşik bir azınlık yanılır. Güzele çirkin demeye alışmış, kendilerinden sâdır olmayan her şeyi çirkin gören, bir kısım hilkat garibeleri.. işte onlar yanılmıştır.

Çağın Hadisesi

Burada antrparantez şunu ifade edeyim; burada bulunanlardan ya da bulunmayanlardan bazı arkadaşlarımız, böyle bir hususun tam içinde olabilirler; halk ifadesiyle, balıklamasına işin içine girmiş olabilirler.. vicdanımda bu meselenin nasıl şekillendiğini, nasıl bir hal aldığını net olarak söylemeye cesaret edemiyorum. Söylediğim, ortaya koyduğum şeylerin onda biri bile hilaf-i vâkî ise şâyet, hesabını vermekten korkarım, Allah’a hesap vereceğim. Ben o işin neresindeyim, ne kadar içindeyim, Allah bilir. Bu açıdan da, ben o işe hiç sahip çıkmadım, hiçbir zaman. Bir dönemde belli bir teşvikim oldu. Ama mesele benim teşvik mülahazalarımın, teşvik soluklarımın ulaştığı yerin on katı geniş alanlara ulaştı. Benim hiç dahlim yok orada. Ben zannediyorum, o meselenin, o faaliyetlerin, o aktivitelerin fikir planında bile olsa, fikir işçisi planında bile olsa, öşrüne sahip çıkmak bile o büyük hizmete karşı saygısızlık olur, onca insanın sa’yine karşı saygısızlık olur, onları görmezlikten gelme olur. Ama varsın bazı kimseler o mevzuda haksızlık yapsınlar, hakkı görmezlikten gelsinler. Umum millete mal olmuş, umum millet tarafında temsil edilen, âdetâ bir millî mücadele sevdasıyla yürütülen bir harekete bazı kimselerin çok ciddi müdahaleleri olduğundan bahsetsinler. Meselenin bir vebali varsa onların içtihad hatasına aittir.

Ben hep arkadaşlara diyorum; bu, çağın hadisesidir. Varsın bunu körler ve nankörler görmesinler. O bir kısım fikir adamlarının, siyaset adamlarının açık ve net ifade ettikleri gibi, en güçlü olduğumuz dönemde, devlet-i âliye döneminde bile bu ölçüde açılmaya Cenâb-ı Hakk muvaffak kılmamıştı. Bunu söylerken, bu hareketi temsil eden insanlara hususî kudsiyet atfetme gibi bir niyetim yok. Ona hakkım da yok. Öyle bir şey iddia etmek Allah’a kaşı da saygısızlık olur. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın bir âdet-i sübhâniyesi var; bazen çok küçük unsurları kullanarak büyük şeyler yapıyor. Ve orada Kendi büyüklüğünü hatırlatıyor. Aslına bakacak olursanız, Cenâb-ı Hakk’ın temelde âdet-i sübhâniyesi hep böyle cereyan ediyor. Mesela, bildiğimiz fizik alem itibariyle bakacak olursanız, bu koskocaman dünyanın menşeinde aşağıya doğru gitseniz, iyonları görürsünüz; az yukarı çıksanız partikülleri görürsünüz, elektronları görürsünüz, nötronları görürsünüz, atomları görürsünüz. Şu kocaman sistemleri, insan gibi mucize ve harika varlıkları, şuur gibi muhteşem şeyleri Allah (celle celalühu) bu mürekkebâtla meydana getiriyor. Çok küçük, çok değersiz gibi görünen şeylerle bu değerli sanat eserlerini sergilemek suretiyle esas Kendi büyüklüğünü vurguluyor, “Ben buyum” diyor. Şimdi bu meseleyi biraz daha genişletebilirsiniz, diyebilirsiniz ki; bir Fatih (cennet mekan, aleyhirrahmetü velgufran) hazretleri, bir Yavuz (cennet mekan aleyhirrahmetü velgufran), bir Selahaddin, bir Alparslan gibi öyle büyük büyük insanlara değil de, -Allah (celle celâluhu) onlara çok büyük şeyler yaptırmıştır– bazen de, büyüklüğünü göstermek için, sıradan, sokaktan aldığı insanlara Allah çok büyük şeyler yaptırtır. Bu Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğüne delalet eder. O bakımdan dedim: Ben bu hareketin içinde bulunanları kutsamıyorum, “Bunlar harika insanlardır” demiyorum. Burada ne kadar kudsiyet, ulviyet, münezzehiyet varsa, hepsi kudsiyet hakkı olan, münezzehiyet hakkı olan, müteâliyet hakkı olan Allah’a aittir (celle celâluhu). O’na binlerce hamd ü senâ olsun. Bize gelince, biz o mevzuda kullanılan birer enstrümanız. Yani, Hazreti Mevlana yaklaşımıyla, neye bakıp da “sesi ney çıkarıyor” dememek lazım. Onun arkasında, ona üfleyeni görmek lazım. Onun için ne ben, ne de başkası o meselenin öşrüne bile sahip çıkmaya kalkmamalı. Bu, haddini bilmemezlik olur. Nasıl onu görmemezlik körlük ve nankörlüktür, bütünüyle ona sahip çıkmak da doğru değildir; o da haddini bilmemezliktir.

Yeni Bir İkbal Dönemi

Dolayısıyla, güzel bir şey oluyor; bunu görmeyen görmesin. Bence, Türk Milleti için yeniden bir ikbâl dönemi başlamıştır. Öteden beri hep böyle Türk Milleti’nin ikbâl dönemleri olarak yorumlanan ve algılanan şeyler âdetâ yeniden zuhur etmiş gibi, bir ikbal dönemine doğru gidiyor milletimiz. Bunu da, Allah, hiç bilemediğimiz, adını–nâmını bilemediğimiz insanların eliyle gerçekleştiriyor. Biraz evvel bahsettiğim gibi, ben tavsiye de etsem, tavsiye alanımın on kat ötelerine gitmiştir bu mesele. Kaldı ki, o tavsiyenin de çok müessir olduğuna kânî değilim. Belki millet meselenin mâkuliyetinde bir araya geliyor. Yani, siz bir şey söyleyin; o istikbâl vadetsin, bir de insanlar onun semeresini görsün, az geriye dönmesine şahit olsun.. işte o zaman bu millet hemen uçuyor ona. Dolayısıyla, bu hareket de millete mal olmuş, Allah bütün milleti kullanıyor.

Burada istidrâdî bir şey daha arz edeyim. Onun için ister körler, isterse nankörler, bütün sistemlerini harekete geçirseler, milletin sahip çıktığı bu meseleyi durdurmaya güçleri yetmeyecektir. O iş yürüyecektir; onlarda oldukları yerde kinlerinden, nefterlerinden homurdanıp duracaklardır.

Bu bir realite, bunun tarihi yazılsın; arkadaşlara rica ediyorum. Biz içinde değiliz bu meselenin ama bu, milletimiz, devletimiz ve geleceğimiz adına önemli bir hadisedir; bir dönüm noksadır. Millet büyümeye doğru yürüyor.. kendini ifade etmeye doğru yürüyor.. karakterinde olan şeyleri ortaya koymaya doğru yürüyor. Bence “es” geçilmemeli bunlar. Bunlar bizim sanat telakkimize aksetmeli; tiyatrocular bunları oynamalı.. sinemalarda bunlar oynanmalı.. eli kalem tutan roman yazarları bunları yazmalı.. piyes yazarları bunları yazmalı.. şiirler bu istikamette dökülmeli; nesirler bu istikamette süslü süslü gelecek nesillere bunları anlatmalı.. ve bunlara bir yönüyle ebediyet kazandırılmalı. Çünkü, bizim bir hatamıza binaen, Cenâb-ı Hakk böyle bir atâsını, farklı bir kaza ile çevirir ve bizim yüzümüze çarparsa, o başka bir mesele de, biz va’de vefada sadık davranırsak, doğru davranırsak, şimdi söz verdiğimiz sözün arkasında durursak, Cenâb-ı Hakk bu işi tamamlayacaktır.. vakt-i merhunu vardır; vakt-i merhunu gelince, Türk Milleti o büyüklüğe sıçrayacak, devletler muvazenesindeki o muhteşem yerini alacaktır, Allah’ın inayet ve keremiyle. Allah, buna kimi vesile kılarsa kılsın, aklı başında, milletimizi seven, devletimize saygılı olan herkes bu işe sahip çıkmalıdır.

Devlete Alternatif mi?

Şimdi bazıları bu konuda diyorlar ki, “Siz fahrî elçilik yapıyorsunuz, fahrî konsolosluk yapıyorsunuz, fahrî ateşelik yapıyorsunuz. (Devletin alternatifi misiniz?)” Şayet, sizin ulaşamadığınız yerlerde, bazı kimseler bu işi yapıyorlarsa onları takdir etmek lazım. Demek orada bir boşluk varmış.. layıklar veya değiller, bu boşluğu o insanlar dolduruyorlarsa, sevinmek lazım; arkalarında durmak ve onları desteklemek lazım. Fakat, endişe duyulan ve sizin sualinizin içinde de yer alan mesele, asıl üzerinde durulması gereken husus bu olsa gerek: Başkaları tarafından da muhatap alındığına göre, acaba bunlar devletin alternatifi mi?

Öteden beri fakiri tanıyan insanlar bilirler; ben, devlete karşı saygımı -kutsama ölçüsünde- hep gürül gürül ifade ettim. Hatta bu mevzuda bazılarından ciddi tenkitler aldım, “O kadar kutsanacak bir şey mi?” dediler. Neyin kutsanacağını, neyin kutsanmayacağını âcizâne biraz biliyorum, “tam biliyorum” diyemem. Kutsamanın kime ait olduğunu da biliyorum. Ama dedim ki, kutsama ölçüsünde.. devlet bir millet için önemli bir müessesedir; çok önemli bir faktördür.. en kötü devlet devletsizlikten çok iyidir… Bunu belki otuz defa tekrar ettim: “Devlet kabul etmeme anarşinin kaynağıdır. Siz ille de olumlu bir şey yapmak istiyorsanız, nasıl olursa olsun yine ancak sırtınızı bir devlete vererek yaparsanız.” dedim. Yani, devletle alakalı o kadar çok şey söyledim ki, aslında kimsenin “Devlete karşı bir alternatif mi?” demesi mantıklı değil. Ve hiçbir kimsenin aklının köşesinden de böyle bir şey geçmez. Bu hareketin temsilcilerinin böyle bir mülahazaları olsaydı, şimdiye kadar, şu veya bu şekilde dışa sızan mülahazalarıyla bunu ortaya koyarlardı. Mesela, siyasete talip olurlardı. Mesela, bir yerde idareye talip olurlardı. Mesela, görünmek isterledi. Mesela, dünyaya tâlib ü râgip olurlardı. Fakat, hiçbir talebleri olmadı.

Nasıl ve Niye Gittiler?

Kaldı ki, ayrı bir şey var; ne zaman ben onları anmışsam, onları yâd etmişsem veya arkadaşlardan duymuşsam, her defasında gözlerim dolmuştur. Bu insanlar, hiç kimseyi tanımadan kalkmış bir ülkeye gitmişlerdir. Malezya’ya gitmişler, Endonezya’ya gitmişler, sizin adını bilmediğiniz yerlere gitmişlerdir. Afrika’da öyle ülkelere gitmişlerdir ki, bunlar, kendilerini hasbî salmışlar.. niçin salmışlar buralara? Demişler ki, “Dinimizde hicret çok önemli bir faktördür. Atalarımız da bazı dönemlerde bu dinamiği değerlendirmişler.” Bu düşünceyle gitmişler. O gitmiş, o da ondan örnek almış, ders almış, o da gitmiş, o da gitmiş. Fakat gittikleri yerde ya bir adres bulmuşlar ya da bulamamışlar. Değişik vesilelerle arz etmiştim. Meksika’ya giden bir arkadaşımız oradan bana telefon etti. “Telefon rehberine baktım” dedi, “bir tane müslüman adına rastlamadım ki, gideyim ‘burada ne yapabiliriz’ diyeyim.” Telefonun başında hıçkıra hıçkıra ağladım, konuşamadım, ahizeyi yere bıraktım. Ve böyle yüzlerce giden insan vardır. Ben Tuva’nın adını bilmiyordum. Yerini de bilmiyorum. Bana bugün deseniz ki, “Haritada, Asya’da yerini çiz” çizemem.. “Yakutistan’ın yerini çiz”, çizemem. Moğolları biraz biliyoruz, Moğolistan’ı da biliyoruz. Orhun kitabelerinin yerini de biliyoruz ama, oranın haritasını da çizemem ben.

İşte, buralara belli bir dönemde kalkıp yurdunu, yuvasını terk edip giden insanlar Türk Milleti adına gittiler, Türk Devleti adına gittiler. Birer sürgün gibi gittiler. Arkada bıraktıkları devleti takviye etmek için gittiler. Dünyanın dört bir yanında Türk devletini tutacak, destekleyecek, kaldıracak lobiler oluşturmak için gittiler. Senin kültürünle insan yetiştirmek için gittiler. Senin milyonlarca dolar harcamak suretiyle oluşturmaya çalıştığın sunî bir kısım lobiler yerine, lobi adına gönlünü ortaya koyacak insanları yetiştirmek için gittiler. Maaş alamadılar, dört ay maaş alamayan insanları duydum ve gözlerim doldu, ağladım burada. Türkiye’de evleri vardı, yurtları vardı. Her şeylerini arkada bırakıp, hatta duvağıyla gelinini bırakıp öyle gitmişlerdi. Bunlar öyle fedakarlardı ki, gördüğünüz gibi, dünya adına bu insanların hiçbir beklentisi yoktu. Olsaydı onlar da siyaset sahnesine sıçramak için bir menfez kollar, sıçrar ve onlar da bir hortumun başına otururlardı. Ama yapmadılar bunu. Aç–susuz kaldılar, bir çorbayla iktifa ettiler ve burada arkada kalanların gözlerini yaşartacak cihan-pesendâne fedakarlıklar sergilediler. Bunu görmemezlik körlüktür, bunu kabul etmemezlik bir nankörlüktür. Türk milletine bunun ne kadar yararlı olabileceğini kabul etmeme, Türk devletine ne kadar yararlı olabileceğini kabul etmeme bence muhakemesizliktir; sadece hazımsızlık ve çekememezliktir.

Devlete alternatif mevzuu olsa, Yunus Emre (cennet mekan)’ın dediği gibi, küpün içinde ne varsa, dışarıya sızan da o olur. İçlerinde bir şey olan insanlar zaten onu belli periyodlarla sızdırıyorlar. Karakterlerini ortaya koyuyorlar. Kendi değer atfettikleri şeylerin bile çok defa altını üstüne getiriyorlar. Ama şimdiye kadar ters gibi gördükleri bu arkadaşların herhangi birisinin o istikamette bir hareketi olmuş mudur, olmamış mıdır? Bence oturup insaflı olarak bu meseleyi düşünmeleri lazım. Bir hizmet yapılıyor, bunu görelim Allah için, görelim bunu. Aslında, buna millet sahip çıkmış; bir kısım kimselerin sahip çıkmaması, onların nasıl şâz bir mülahaza içinde bulunduklarını gösterir.

Paranoyak mı Hazımsız mı?

Evet, zannediyorum, eğitim faaliyetlerini devlete alternatif gibi görme mülahazası ve zararlı olacağı düşüncesi.. bunlar akl-ı selimin ifadeleri değildir; sağlam bir mantığın, sağlam bir muhakemenin ifadesi değildir. Bu zaviyeden de meseleye bakınca, ya diyeceksiniz ki, bu türlü şeyleri iddia edenler, muhakemeden mahrum, mantıktan mahrum, bir kısım paranoyaların tesirinde.. veyahut da gözlerini öyle bir kıskançlık, öyle bir haset, öyle bir çekememezlik bürümüş ki, kendi yapamadıkları bir şeyi başkaları yapınca, ne olursa olsun onu hazmedemiyorlar; hasetten kıvranıp duruyorlar. “Biz bunca zamandır, milletin de şu kadar bahşettiği imkanlarla çok küçük problemleri milletimiz adına halledemediğimiz halde, bu insanlar dünya çapında, hususiyle milletimizin yakın geleceği adına, çok şey kazandırmalarını hazmedemiyoruz.” İşte, böyle bir kıskançlık içinde kıvranıyorlar. Fakat, bunlar oligarşik bir azınlıktır ve hiç kimsenin endişe duymasına da gerek yoktur.

Milletin yüzde sekseni bu işe “evet” diyor. “Evet” demese zaten, bunca hayırlı işlerin altından nasıl kalkılır? Ekonomik durumu çok güzel değil Türkiye’nin. Bir azınlık belki müreffeh yaşıyor; Türkiye’yi onlar sağıyorlar, onlar yiyorlar, onlar içiyorlar ama yüzde seksen orta sınıftır. Kobiler, Anadolu kaplanları, falan.. siz hangi unvanlarla yâd ederseniz ediniz, onların ne olduğu bellidir. Şimdilerde dünyaya açılmaya çalışıyorlar ve bu kocaman yük, bu meûnet onların sırtında. Bazen bakıyorum, hem hayret ediyorum, hem gözlerim doluyor; diyorum ki: Bu insanlar, kendileri yiyecek bir şey bulamıyorlar; fakat iş adamı, tüccarı, sanayicisi, yatırımcısı gidiyor bir yere. Sonra da haber gönderiyor; “Bir kaç tane öğretmen bulup gönderebilir misiniz? Burada bir okul açalım.” diyor. O ona bakıyor, o ona bakıyor, o da ona bakıyor. Belki bir gün gelecek yeryüzünde okul açmadıkları, kültür lokali açmadıkları, Türk dilini öğrettikleri lisan kursları açmadıkları hiçbir yer kalmayacak. Oturup düşünecekler, “Acaba göklere ulaşma yolu olmaz mı?” Oradaki ruhanilere de dilimizi, kültürümüzü, dinimizi, milli değerlerimizi, tarihten tevarüs ettiğimiz, bir manada dört bin senelik zenginliğimizi, servetimizi, bir manada İslamiyetle ayrı bir derinliğe ulaşan dini kültürümüzü, dinî değerlerimizi tanıtma yolları arayacaklar.

Dolayısıyla oligarşik bir azınlığın, şimdiye kadar kendi milletini bile beğenmeyen, kast sistemine göre, kendilerinin kaştan, gözden, dilden, dudaktan yaratılmış olduğu vehmini taşıyan ve hep kitlelere, halkın yüzde seksenine, doksanına tırnaktan, ayaktan, parmaktan yaratılmış gibi bakan.. -genel tavırları itibarıyla öyle- ve onları beğenmeyen, beğenmediğinden dolayı da, hep böyle kendilerine benzemelerini isteyen.. benzetmek için de bazen, kanunu, kuralı, demokrasiyi, Cumhuriyeti tanımadan her şeyi ayağının altına alan oligarşik bir azınlık… Bence bu, Anadolu insanındaki o aşkı, o heyacanı söndürmemeli, ümitlere dokunmamalı. Bu boyunduruk, Allah’ın izniyle, omuza alındığı gibi götürülmeli.

Rüyalarımızda Geleceğin Türkiye’si Var

Onlar böyle bir şey söylemeseler, devlete alternatif olma meselesi, samimiyetle kendi devletine adayan, milletine hizmet eden bu insanların rüyalarına bile girmez. Karşımda şimdi beş-on insan değil, bunların yerinde bin tane insan olsaydı, Süleymaniye Camiinde olduğu gibi, onlara sorardım; “Hiçbiriniz böyle bir şeyin rüyasını gördünüz mü?” “Hayır” diyeceklerdi. Freud’a göre de, rüyalar büyük ölçüde şuuraltı müktesebatın dışa vurmasıdır. Büyük ölçüde de öyledir. Şayet bir insan bir şeyin rüyasını bile görmüyorsa, bugüne kadar da görmemişse, o mevzuda hiçbir şey demiyorsa, onun o şeyle alakası yok demektir. Ama siz, bu insanlara, kimin elinde büyürse büyüsün, Türkiye’nin büyümesini sorsanız, “Siz Türk milletinin sıçrayıp devletler muvazenesinde muhteşem yerini almasıyla alakalı hiç rüya gördünüz mü?” deseniz, bin tane adam parmak kaldırır. Gelecekte biz olmasak bile, gelecek nesiller şanı çok yüce, uranyum gibi olan bu milleti gerçek konumuna ulaştıracaklardır. Onun rüyasını görmüşlerdir. Ama devlet, idare, siyaset.. bunlara gelince, biz onların rüyasını bile görmedik. Öyle bir rüya görsem ben, şahsım itibarıyla, kalkarım, seccademi sererim, iki rekat tevbe namazı kılarım, derim ki, “Allahım ben bu mevzuda ne türlü bir hata yaptım ki bana benim hayal dünyamı, tasavvur dünyamı, taakkul dünyamı kirletebilecek bir şeyi gönderdin?” derim. Ve ben bunları söylerken burada mevcut bulunan arkadaşlarımızın hissiyatına tercüman olma konumunda konuşuyorum. “Benimle bu recada müttefiktir cümle ihvanım!” diyorum. “Aynı duygu, aynı düşünceyi benimle paylaşıyorlar bu arkadaşlarım!” diyorum.

Ülke ve Devlet Kimsenin Tekelinde Değildir

Üçüncü mesele, Türkiye’de esasen devlete sahip çıkma, devleti koruyup kollama meselesi hiç kimsenin tekelinde değildir. O devlete –hafizanallah- şimalinden, cenubundan, doğusundan, batısından birisi saldırıverse, bir dönemde Çanakkale’de, bir dönemde Milli Mücadele’de mektepten boşalan lise talebelerinden alın da sakalını, bıyığını traş edip cepheye koşan insanımıza kadar herkes “Ben devletime dokundurmam, ben milletime dokundurmam!” diye koşacaktır cepheye. Hiç kimse bir başkasından kendisini daha ileride devletperver mi diyeyim, devletperest mi diyeyim, devletin koruyucusu, kollayıcısı mı diyeyim, siz ne derseniz deyin.. hiç kimse kendisini daha ileride görmesin. Hepimiz o devlet, o muhteşem millet uğruna değil bir kere, bin kere ölmeye razıyız, varlığımızı o uğurda feda etmeye hazırız. Hiç kimse öyle büyük iddialara kalkışmasın! Dolayısıyla, çok masum, Anadolu insanının ruhunda doğmuş ve ruhunda beliren bu meseleyi pratiğe dökmüş, gerçekleştirmiş -Allah’ın izni, inayetiyle- ve çağın hadisesini, dâsitâni bir hadiseyi ortaya koymuş bu insanların davranışlarını o türlü malul düşüncelerle kirletmeye kimsenin hakkı yoktur, haddi de değildir.

Ayrıca, Türkiye’de değişik sivil kuruluşlar var, iktisadî, siyasî, kültürel kuruluşlar var. Ticarî kuruluşlar var. Ve bunların değişik yerlerde, değişik devletlerde değişik münasebetleri oluyor, kervanlar teşkil ediyorlar uçaklarla, bir ülkeden bir ülkeye gidiyorlar. Ve devletin oralarda ticarî ateşeleri var, kültür ateşeleri var, elçileri var, konsolosları var; münasebete geçiyorlar onlarla. Onlar da devletlerini anlatmaya çalışıyorlar. “Acaba bunlarla devlete alternatif bir şeyler mi oluşturmaya çalışıyorlar?” Eğer öyle deniyorsa, bence onların üzerinde de durmak lazım. “Yok, onların böyle bir niyetleri yok” falan.. “Münhasıran bu eğitim ve kültür faaliyetleri içinde bulunan insanlar, bir alternatif olma peşinde” falan… diyorlarsa eskilerin “dava bilâ delil” dedikleri, mesnedsiz, delilsiz, körü körüne bir iddia demektir bu. Onlar neden devletin alternatifi sayılmıyor da bu samimi, doğrudan doğruya Anadolu’nun bağrından çıkmış, milletin bağrından çıkmış, -benim de tamamını, bütününü, kemmî ve keyfî buudlarıyla bilemediğim- bunca fedakar insanların fedakarlıkları, isnad edilen bir şeye bağlanarak, karalanmak isteniyor. Burada da derinden derine durup düşünmek lazım.

Bu arada, bir kısım ifade özürlü kimseler, bu meseleyi anlatırken maksadı aşan sözler söylemişlerse, bu da bence ne umum bu hareketi ilgilendirir, bağlar, ilzam eder ne de bu işin arkasında koşan insanları. Mesela, şöyle demiş olabilirler, bilemiyoruz, “Biz milletimize, devletimize hizmet ediyoruz, bize güvenebilirsiniz bu mevzuda…” Bir şey bekledikleri kimselerden beklediklerini bulamamışlarsa, resmî zevattan beklediklerini bulamamışlarsa, onlar o kadar halkın içinde olamamışlarsa ve bunlar halkın içindeyseler, halk bunlara daha fazla teveccüh ediyorsa, “Sizden ciddi şeyler bekliyoruz, gelin okul açın” diyorlarsa, hatta “üniversite açın” diyorlarsa, ki bu “diyorlarsa”nın haddi hesabı yok. Sadece bazı arkadaşların belli münasebetler düştükçe bana anlattıkları açısından söylenecek olursa, belki elli tane, yüz tane yer var böyle. Şimdi bu bir takdirdir nihayet. Takdir de takdir edilecek şeye aittir. Şayet bazıları takdir edilecek bir tavır sergileyememişse ama oradaki fahriler, gönüllüler, o sivil kuruluşlar onu sergilemişlerse, şimdi o güveni alıp bir başka tarafa yönlendirmeye bizim gücümüz yetmez; ne yapalım onu takdir ediyor, onu beğeniyor. Siz o zaman beğenilecek tavır ve davranış sergileyin. Öğretmenler gönderin dünyanın dört bir yanına, okullar açın dünyanın dört bir yanında, kültür lokaller açın, Türk dilini bir dünya dili haline getirin, herkes Türkçe’yi sevsin, Türkleri de sevsin ve gelecekte kendi rollerini oynadıkları zaman da, aynı zaman da destek bulsun. Siz yapın bunu.

Hatta bir adım daha ileri atarak, o hizmeti yapan arkadaşlara rağmen diyorum, o hasbî o fedakar, o sivil kuruluşları temsilcisi olan, finansörü olan, işadamı olan o arkadaşlara rağmen söylüyorum; gücüm yetse benim, ünüm ulaşsa diyeceğim ki: Eğer o bir kısım kimseler, “Bunları verin, biz idare edelim” diyorlarsa, siz de verin idare etsinler; görelim, idare oluyor mu, olmuyor mu? O bir fedakarlığa bağlı. O aç durarak hizmet etmeye bağlı.. o bir şey almadan vermeye bağlı.. o yaşadığı sürece, bir vazife gördüğü sürece, sultanlar gibi, krallar gibi yaşamanın yanında, emekli olduğu zaman da villalara konan insanın yapacağı şey değildir. Geriye gittiği zaman dul, evsiz bir eş bırakan insanların, yetim, kimsesiz çocuklar bırakan kahramanların işidir. Bence götüremeyeceğin işe ne talip ol ne de “ben yaparım” de. Senin bundan sonra yapacağın şeyler, bugüne kadar yaptığın şeylerden bellidir. Yaptığın şeyler yapacağın şeylerin referansıdır. Haddini bil, sen ileriye matuf söz söyleme, onu fedakar insanlar yapıyor, kendini Türk milletini i’laya adamış insanlar yapıyor, “Falan yok, filan yok, falanın filanın şahsiyeti de yok, enaniyeti de yok, Türk milleti var!“ inancını taşıyanlar yapıyor. Kimsenin devlete alternatif gibi bir şey üretme, o mevzuda bir cehd ve gayretinin bulunması söz konusu değil; devleti destekleme payandaları, sürgünleri oluşturma gayreti vardır. Gelecekte o devletin başında kim olursa olsun, onlar çok rahatlıkla kullanabilecekleri bir kısım şeylere, dinamiklere sahip olacak ve alacak –inşallah- devletlerini ondan daha ileriye götüreceklerdir. Evet, bu da meselenin bir diğer yanıdır.

Bence, bulunmuş bir yol vardır. Cenab-ı Hakk’ın, insanımızı sevkettiği bir hizmet zemini vardır. Bu hizmet inşallah sonsuza kadar devam edecektir. Biz ölüp gideceğiz, arkadan gelenler daha ciddi bir aşkla, bir iştiyakla sahip çıkacak ve götüreceklerdir. Götürsünler inşallah, dünyaya tâlib ü râgıb olmadan kendi zevkleri adına, kendi hayatları adına her şeyi istihkar ederek, her şeyden müstağni kalarak bu hizmeti inşaallah götüreceklerdir. Öyle götürsünler, dünyevi, uhrevi beklentilere girmesinler. Bunların hepsi milletimiz ve devletimiz adına yapılması gerekli olan şeyler. Seleflerimiz bunu yaptılar, Allah’ın huzurunda onlardan geri kalmak, onların mazhar olduğu şeylerden mahrum kalmak istemeyiz. Onlarla beraber haşr u neşr olmanın yolu da bence onların yolunda yürümeden geçer. Onların yolunda yürümeye çalışıyoruz.

Devlet Sivil Kuruluşlarla Desteklenmeli

Bir başka husus: Devletin yaptığı güzel, büyük şeyler vardır ki biz yapamayız onları. Devlet devletçe, devletin yapabileceği büyük şeyler yapar. Ama bazı şeyler de vardır ki, onu devlet yapamayabilir. Devletin bazı yerlerde okul açması, kültür lokalleri açması.. bunlar, biraz da devletler arası münasebetlere bağlı şeylerdir. Sizin belli bir dönemde bir devletle münasebetleriniz çok iyidir. Ticarî, sinaî, iktisadî, kültürel münasebetleriniz çok iyidir. Fakat, dünyada sosyal coğrafyada sürekli değişimler oluyor, değişimler yaşanıyor. Bir bakıyorsunuz Fransa sizin yanınızda, bir de bakıyorsunuz karşınızda. Bir bakıyorsunuz Hollanda yanınızda, bir de bakıyorsunuz karşınızda. Devlet bir yerde üniversite açıyor, bir yerde, diyelim, lise açıyor; bir yerde bir lisan kursu açıyor. Sizin böyle bir şey yapmanız devletler arası münasebete bağlı olunca, münasebetler bozulduğu an, onu da kapatırlar orada. Bence akıllı bir devlet, bu mevzuda alternatifli hareket eder. Sivil kuruluşları harekete geçirir. Kendi bazı şeyler yapmaya çalışır, devlet büyüklüğünde, devletin şanına yakışır şekilde. Ama bu arada alternatifleri de olur onun. Sivil kuruluşlara der ki “Siz de yapın bir şey. Ezkaza bizimle münasebetler bozulunca siz bu işi devam ettirirsiniz.” Ve öyle olmuştur; bazı yerlerde -bağışlayın- fiyaskoların yaşanması iki devlet arasındaki münasebetlerin olumlu gitmemesinden kaynaklanmıştır. Asya’da bir devletle Türkiye arasındaki münasebetlerin bozuk gitmesinden ötürü, orada o eğitim faaliyetlerinin önü kesilmiştir. Akıllı bir devlet bence çok alternatifli olur. Hatta sadece, eğitim, okullar, kültür lokalleri, lisan kursları… filan demez; sanat aktiviteleri gibi topluma mal olabilecek şeyler, bir tiyatro grubu, bir sinema grubu kurar orada; birilerine “çık” dedikleri zaman da orada kalabilecek insanlar yine oradaki bakiye olur, o düşünceyi devam ettirirler, o hareketi devam ettirirler. Çok alternatifli olmak lazım. Çok kanallardan farklı sürgünler gibi, dünyanın dört bir yanına uzayıp gitmek lazım.

Ama unutmamak lazım ki, biz ne yapıyorsak hepsini milletimiz adına yapıyoruz, hepsi devletimiz içindir. Devlet bir gün gelse bize dese ki, siviliyle, askeriyle “Siz şimdilik elinizi çekin bu işten; biz bu işe vaziyet ediyoruz.” Biz, “Baş-göz üstüne” der, elimizi eteğimizi çekeriz o işten. O iş nasıl olsa yapılıyor, diye düşünürüz. Yiğitçe, yüreğimizi ortaya koyarak buna hazır olduğumuzu bütün arkadaşlarımız her yerde söyleyebilirler. Fakat, değişik, böyle tuhaf tuhaf düşünceler üreten insanlar da yiğitçe oralara sahip çıkmasını bilmelidirler.

Hiçbir sivil kuruluş, hiçbir ekip, hiçbir hareket, hiçbir grup kendisini devletin yerine koymamalı; aksine devlete destek olmalı; devletin şöyle-böyle belli durumlardan ötürü boşluk bıraktığı yerleri doldurmaya çalışmalı. Bunu yaparken, “Ben devletimin buradaki bir elemanıyım. Devletim hesabına yapıyorum” mülahazalarından da uzaklaşmamalı. Hep devletin arkasında olmalı, hep devlete dayanmalı, her şeyini hep devlet için yapmalı. Şu biraz evvel samimane söylediğim, eskiden de söylediğim mülahazaları da ifade ederek gerçek düşüncesini ortaya koymalı. Ordu bozanlık yapmamalı, devletine sahip çıkmalı. Öbürleri de ordu bozanlık yapıp devlet adına hizmet eden insanların moralini bozmamalı. Onlara çamur atmamalı, zift sıkmamalı, bu hareketi karalamamalı. Onlara düşen şey de odur. Sesimin, sözümün ulaştığı yere kadar herkese diyorum; bu mevzuda hiçkimse “Falana, filana alternatifim, ben falanın yaptığını yapıyorum, ben onlardan daha iyi beceriyorum bu işi” gibi iddialara kat’iyen kalkmamalı.

Devlet Kim?

Burada unuttuğum, fakat istidradi, antrparantez arzedeceğim bir husus daha var: Aslında bu hareketin gönüllüleri en küçüğünden en büyüğüne kadar, ister sınaî, ister ticarî, isterse kültürel faaliyetleri itibarıyla ne yaptılarsa hepsini sordular. Ben bazılarını biliyorum: Merhum Turgut Özal belki yirmi yere mektup yazdı, devletin zirvesindeki bir insan. Başbakanken bunu yaptığı gibi, cumhurbaşkanıyken de bunu yaptı. Hatta son seyahatinde, geçende kendisine yakın olanlardan bir tanesi ifade etti, “Benim yanımda, bir devlet başkanına ‘Ben bu işin kefiliyim’ dedi.” şeklinde konuştu. Şimdi devletin başındaki, zirvesindeki bir insan “Ben bu işin kefiliyim, ben bu işin arkasındayım, bir sorumluluğu varsa bu meselenin bana râcîdir“ diyorsa, o zaman devlet kim? Devlet ona sahip çıkıyor. Devlet kendisine alternatife mi sahip çıkıyor? Sayın Süleyman Demirel’in bu konudaki imzasız gördüğüm mektupları belki yirmi taneydi. Benim görmediklerim belki kırk tane vardır. Kırk tane devlet başkanına selahiyetle mektup yazıyor. Bazılarına da imza atıyor, diyor ki “Üstünü doldurun nasıl istiyorsanız, götürün.” Bu yiğitçe bir tavırdır. Bunu alkışlamak lazım. Başbakanken yapıyor bunu; Süleyman bey, Çankaya’ya çıktığı zaman da bunu yapıyor, sahip çıkıyor.

Arkadan Sayın Bülent Ecevit geliyor. Kritik bir dönem, Şubat rüzgarlarının estiği bir dönemde geliyor bu insan. Kendisine üst üste brifingler veriliyor. Şimdiye kadar gelmiş devlet adamları içinde çok vardır öyle, hepsini takdirle yad ederiz; fakat o, hakikaten onurlu hareketleri karşısında saygı duyacağımız tavırlar sergilemiştir. Kendisine anlatılan şeylerin pek çoğu karşısında elinin tersiyle itip “Ben bunlarla tatmin olmadım, doğru değil bunlar. Osmanlı döneminde bile yapılmayan şeyler yapılıyor” demiştir. Biz bunları görmezlikten gelirsek nankörlük olur. Şimdi o, devletin başındaki bir insan, aynı zamanda sosyal-demokrat kültürle yetişmiş bir insan. Orayı da biliyor, burayı da biliyor, şurayı da biliyor bu insan. Şimdi bu insan bu mevzuyu sezemeyecek, kendisine alternatifi sezemeyecek de siz kalkıp arkadan arkaya tuhaf tuhaf iddialarda bulunacaksınız; insaf edin, utanın!

Tansu Hanım aynı şeyi yapıyor, Mesut Bey gelip aynı şeyi yapıyor, “Nasıl yapalım?” diyor. Arkadan gelenler aynı şeyi yapıyor; sağdaki aynı şeyi yapıyor, soldaki aynı şeyi yapıyor, herkes aynı şeyi yapıyor; devletin adamları yapıyor, üniversitedeki aydınlar yapıyor.. o aydınlar mülahazalarını kitap haline getiriyor, belki seksen binlere, yüzbinlere varabilecek şekilde yüksek tirajla bu kitaplar değişik yerlere dağıtılıyor. O zaman siz neye devlet diyorsunuz? Sizin eğitim müesseselerinizin yanında olduğu bir şey, o devlet değilse; rical-i devletin yanında olduğu bir şey, o devlet değilse…

Hareketin Beratı

Kaldı ki, bir-iki defa da soru önergesi verilmiştir. Ve bunlar orada olumlu olarak cevaplandırılmıştır. Nerede? “Hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir”; işte bu sözün, bu mazmunun temsil edildiği yerde; Büyük Millet Meclisi’nde. Büyük Millet Meclisi’nde “hareketin beraatı” diyebileceğiniz şekilde, “Evet bu, Türk milletinin menfaati ve çıkarları hesabınadır” denmiştir.. o zaman sen hangi devletten bahsediyorsun? Rical-i devletin bu mevzudaki mütalaalarına rağmen, Büyük Millet Meclisi’nin bu mevzudaki mütalaasına rağmen, sen bir yerde şaz şaz konuşuyorsan; kaideye aykırı, kurala aykırı, kanuna aykırı, kanunu temsil edenlere, yürütme organına, yasama organına aykırı konuşuyorsan, kendi durumunu sorgulaman lazım; az insaf edip kendinle yüzleşmen lazım. Dolayısıyla, millete mal olmuş bir hareket gönüllüler tarafından temsil ediliyor, Allah’ın izniyle, sonuna kadar da temsil edilecektir. Falanın, filanın şöyle demesi, hiçbir şey ifade etmez, “Güneş balçıkla sıvanmaz!”

Baskınlarda Neler Bulundu?

Burada antrparantez bir şey daha ifade edeceğim: Bu müesseselerin başına gelen şeylere şahit olmadım. O mevzuda açık, net bir şey diyemem. Ama ister Türkiye’de ister burada, yanıma gelen insanlar defaatle bana anlattılar bunu. Değişik hükümet dönemleri oldu. Yani, bir dönemde belli bir kesimin hükümetin üzerinde de ağırlığı oldu ve bu müesselere karşı ciddi bir takip, teftiş adı altında bir takip bombardımanı yaşandı. Teftişlerde genelde haber verirler, “Geliyoruz, şu konulara bakacağız.” derler. Fakat, gözleri dola dola anlatan arkadaşlar diyorlar ki, “Gece yarısı baskına maruz kaldık. Hatta kızların kaldığı yurtlarda onların dolaplarını didik didik aradılar. Yastıklarının altına baktılar, yatakları kaldırdılar baktılar, ne zaman teftişin yapılacağını bilemedik.” Ve hemen her yerde bu cereyan etti. Bu işin başladığından bugüne kadar belki beş-altı hükümet değişti ve değişik hükümetler döneminde bu bütün şiddetiyle devam etti. Şiddetle geldiler, öfkeyle geldiler, şiddet ve öfke dürtüleriyle, teftişe yakışmayacak şekilde davrandılar, hatta bazen bir kısım münasebetsizlikler de sergilediler.. her şeyi yaptılar. Ama şimdiye kadar, Türkiye’deki milli eğitim kanun ve mevzuatına muhalif hiçbir şey görmediler. Büyük-küçük hiçbir talebenin olumsuz bir ifadesine şahit olmadılar. İfade almalar oldu. Ciddi kontroller oldu, dinlemeler oldu, defterlere bakmalar oldu, bilgisayarlara girmeler oldu, her şey didik didik arandı, hiçbir dönemde olmadığı şekilde arandı; fakat kanuna, mevzuata, demokrasiye, cumhuriyete, laikliğe ters bir kelimenin binde bir parçası kadar bile bir şeye rastlanmadı. O zaman ne diyorsunuz siz? O okullar için de ne diyorsunuz? İşte devlet kontrol ediyor. Devlet teftiş ediyor, devletin okuludur, Milli Eğitim’in kontrolü altındadır.

Bu açıdan, zannediyorum, -başa dönüyorum yine- bazı şaz kimseler, oligarşik azınlık, başaramadıkları bir şeyden dolayı, ya cibilli ruhlarında dine, imana, milli ruha, bizim ruh ve mana köklerimize, milli ruh köklerimize karşı içinde düşmanlık besleyen bazı kimseler hazımsızlıklarından dolayı yapıyorlar veya bugüne kadar milletimiz adına ciddi hiçbir şey yapamamış ve yarınlar adına da hiçbir şey yapacak gibi görünmeyen, hiçbir şey vadetmeyen, sadece “Nerede bir villa kapabilirim” hülyalarıyla oturup kalkan kimseler kıskançlıkları sebebiyle yapıyorlar. Onların bu türlü olumlu şeyleri hazmedememelerini gayet normal görmek lazım. Hazımsızlıkları devam ediyor. Benim ağzıma yakışmaz ve siz de o türlü şeyleri bilmiyorsunuz, size de o türlü şeyleri dolaylı yoldan bile olsa telkin ediyor olmak istemem. “Öfkeleri altında kalsınlar, ezilsinler; beyin kanamasında gitsinler” demem, diyemem. Senelerden beri aleyhte can alıcı hasmım gibi davranan, bir tek kelime olumlu bir şey yazmayan insanlar için bile “Bey” dedim. “Paşa” dedim ve Cenab-ı Hak lütfuyla, inayetiyle, hidayetiyle ufuklarını açsın, insanımızın yararına yapılan bu hizmetleri olduğu gibi, kendi derinlikleriyle onlara da göstersin.. dilek ve temennisinde bulundum. O temennimi bir kere daha yeniliyorum.

Soru: Devlete sızmak isteniyor deniyor, buna ne diyebiliriz?

Cevap: Biz o devletin adamlarıyız. Ben Anadolu insanıyım, öz be öz. Kana, deme, damara, kafatasına bağlı bir ırkçı değilim, öyle bir Turancı değilim. Fakat, milletimi aşk derecesinde seviyorum. Bir insanın kendi memleketindeki bazı müesseselere girmesi, bazılarını teşvik etmesi buna sızma denmez ki.. o sızmayı bir dönemde Türk milletinden olmayanlar yaptılar, belli bir dönemde, belli bir yere kadar da geldiler. Şimdiki endişelerinin altında da o var.

Sen bu milletin evladısın, bu milletin bir ferdisin. Her yerde bulunma hakkındır senin. Ama bazıları, evet “bazıları” dolambaçlı yollarla çok önemli, hayatî yerleri tutmuşlar; yani, gelmiş hipofiz bezine oturmuş, milletin görme sinir sistemini baskı altına almışlar, milletin doğru görmesine engel oluyorlar; sizin davranışlarınızı, hareketlerinizi de o paranoyayla, “Efendim, bunlar sızmak istiyorlar.” diyerek yorumluyorlar.

Onlar sızma meselesine öyle kilitlenmişler ki, artık bir yerde kapının zili çalsa “sızma” diyor, kapının tokmağına dokunulsa “bu da sızma” diyor.. sızma, sızma.. sızma paranoyası yaşıyorlar. Bir milletin ferdi, kendi milleti içinde, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır, girer oraya; mülkiyeye de girer, adliyeye de girer, istihbarata da girer, hariciyeye de girer, askeriyeye de girer… Neden millet girmeyecekmiş buralara? Anadolu insanını sadece Kur’an kurslarına mı bağlamak istiyorsunuz? Yalnızca o mevzuda mı teşvikte bulunalım; “Sadece İmam hatiplere gitsinler” mi diyelim? Hayır, dün dediğim gibi, evvelki gün de dediğim gibi, dün de dedim, bugün de söylüyorum, “Anadolu insanı, Anadolu’da olan her şey onunsa şayet, her yere girme onun hakkıdır, hakkını kullanıyor. Böyle bir hakkı kullanmaya mani olmak haksızlıktır, zulümdür, irtikaptır; geriye teper bu bir gün.. “Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var; bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.”

Sesim ulaşsaydı Anadolu’ya bir kere daha bağıracaktım: Çocuklarınızı Kur’an kurslarına koyduğunuz kadar, İmam Hatip’e de koyun; oraya koyduğunuz kadar mülkiyede de okutun.. Anadolu insanına diyorum ben.. oraya koyduğunuz kadar Adliye’de de okutun; yönlendirin her tarafa, çünkü ülke sizin ülkeniz, o müesseseler de sizin müesseseleriniz.