En Yüce Gaye ve Merak Duygusu

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: Günümüzde, insandaki merak duygusu daha çok günlük haberler, siyasî polemikler, meşhurların hayatları gibi konulara yönlendiriliyor. Merak duygusunun, insana veriliş hikmeti nedir? Bu duygu, yaratılış gayesi istikametinde nasıl kullanılabilir?

Cevap: Merak duygusu, insanın içinde gerçeğe ulaşma arzusunu, hakikat aşkını, araştırma iştiyakını tetikleyen önemli bir faktördür. İnsan bu denli önemli bir dinamiği, yüce ve yüksek bir gaye hesabına kullanmalıdır. Peki, insan için yüceler yücesi en yüksek gaye nedir, ne olmalıdır? Bence, insan için en önemli gaye; kendisini yoktan var eden, varlık içinde mahlûkatın eşrefi kılan, bu dünyayı Cennet’in koridoru şeklinde onun önüne seren, esmâ-i ilahiyesiyle kâinatı süsleyip ahiretin bir mezrası hâline getiren, hiç yanıltmayan rehberler göndermek suretiyle gözündeki perdeyi açan ve her şeyi dosdoğru görmesini sağlayan Zât-ı Ecell-i Âlâ’yı tanıyıp bilmektir. Bu sebeple insan, bir ömür boyu, sürekli içindeki merak duygusunu tetikleyip harekete geçirerek, ne kadar tanıması mümkünse o ölçüde, bî kem u keyf (kemiyetsiz, keyfiyetsiz) Zât-ı Ulûhiyet’i tanıyıp bilme peşinde koşmalıdır. 

Zât-ı Bârî İdrak Edilemez

Bu noktada, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu beyanı bizim için önemli bir ölçüdür: “Cenâb-ı Hakk’ın nimet ve kudret eserlerini tefekkür edin! Ama zinhâr Zât-ı Bârî’yi tefekküre kalkışmayın; zira o, insan düşüncesini aşan bir mevzudur.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/250) Belki bazıları vicdan enginliği, ihsas ve ihtisas derinlikleriyle Zât-ı Baht’la alâkalı bî kem u keyf bazı şeyler duyup hissetmiş olabilirler. Fakat duyulup hissedilen bu hakikatler, herkese müyesser olacak türden değildir. Bu açıdan bize düşen vazife, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun belirlediği sınıra riayet edip esmâ ve sıfât dairesi içinde cevelan edip durmaktır. Zira

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ

“Gözler O’nu ihata edemez, O ise basar ve basîret her şeyi kuşatır/kuşatandır.” (En’âm sûresi, 6/103) âyet-i kerimesinde de ifade edildiği üzere Zât-ı Bârî idrak edilemez. O, her şeyi aşkındır. Çünkü O, muhittir. Muhit ise, muhit olduğu aynı anda idrak edilmek suretiyle muhat olamaz. Şayet her şeyi kuşatan ve ihata eden O ise, ihata edilenler ihata edeni ihata edemezler. Bu açıdan insanın nereye kadar, neyi, nasıl bileceğinin farkında olması ve herkese açık olan alanlar içinde bilebileceği şeyleri öğrenmeye çalışması gerekir.

İnsan Tanıdıkça Sever, Sevdikçe Daha Çok Tanımak İster

İnsanın hayatının gayesi olan bu yüce hakikate Bediüzzaman Hazretleri de şu ifadeleriyle dikkat çeker: “Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki mârifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o mârifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.” Hz. Pîr, burada iman-ı billâh, mârifetullah ve muhabbetullahı talep etmenin yanında lezzet-i ruhaniyeyi de bir hedef olarak göstermiştir. Ancak siz isterseniz bunu dünyada talep edersiniz, isterseniz “Allah’ım bunu ahirete sakla!” diyerek öteye bırakılmasını arzu edersiniz. Fakat bilinmesi gerekir ki, her hâlükârda zevk-i ruhanî hafife alınacak bir şey değildir. Kim bilir zevk-i ruhanî içinizde tecellî ettiğinde “Hel min mezid” (Daha yok mu?) diyerek daha ne türlü yeni yeni araştırmaların arkasına düşeceksiniz.   

Bilinmesi gerektiği ölçüde Cenâb-ı Hakk’ı böyle bir mârifet enginliğiyle bilebilsek, zannediyorum, hayatımızı ona göre planlayacak, hep bu istikamette yürümeye çalışacak ve bilip duyduğumuz şeyleri başkalarına da duyurma heyecanıyla oturup kalkacağız. Herhâlde sahabe-i kiram ve havari-i fiham efendilerimizin bu mevzudaki aşk ve heyecanlarının arka planında da mârifetullah mevzuundaki böyle bir enginlik ve derinlik vardı. Evet, onlar Allah’ı çok iyi biliyor, vicdanlarında O’nu çok iyi duyup çok iyi hissediyor ve böylece imanda derinleştikçe derinleşiyorlardı. Bunun neticesinde iman onlarda öyle bir heyecan uyarıyordu ki: “İçimizde değişik tecellîleriyle tecellî eden ve yankılanıp duran bir Zât’ı nasıl olur da başkalarına anlatmayız!” mülâhazalarıyla hep metafizik gerilim içinde bulunuyorlardı. 

Allah’a imanın yanında diğer erkân-ı imaniye ve esasat-ı İslâmiye de aynı şekilde mahiyet-i nefsü’l-emriyeleriyle kavrandıkça onlara karşı ciddi bir alâka duyulmaya başlanacaktır. Meselâ insan, İki Cihan Serveri’nin (aleyhissalâtü vesselâm) nezd-i ulûhiyetteki kıymetinin ne olduğunu ve O’nun getirdiği mesajın insanlık için ne ifade ettiğini merak ettiğinde O’nu mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun tanıma cehdi içine girer. Böylece O’nu tanıdıkça, O’na olan muhabbet ve saygısı daha da artar. Zamanla insan, her türlü hâl ve hareketinde, O’nun, kendisini yönlendiren bir rehber hâline geldiğini müşâhede eder. 

Evet, iman ve İslâm esasları bilindiği ölçüde, onların güzellikleri ve tabiatımızla olan uyumları daha iyi anlaşılır. Bütün bunları vicdanında duyup hisseden insan: “Allah’ım sana kurban olayım! İyi ki bize Kendini ve Efendiler Efendisi’ni bu ölçüde bile olsa tanıtıp duyurmuşsun. Hayatımız için hayatî derecede lüzumlu ve bizi Sana yakınlaştırıcı olan İslâmiyet’i bize nasip etmişsin. Allah’ım bütün bunlardan dolayı Sana binlerce hamd ü senâ olsun!” diyecek ve sonra da Pîr-i Mûgân’ın Âyetü’l-Kübra’da ifade ettiği gibi “Hel mi mezid” deyip mârifetini daha da artırmak için mârifet zeminini biraz daha kazmaya çalışacaktır. Şayet siz elinizde bir kovayla bir kuyunun başında durur ve kendinizi su çekmeye verirseniz, zannediyorum çektikçe kuyunun suyunu coşturursunuz. Kuyunun suyu coştukça, sizde de çekme heyecanı coşar. Böylece siz doyma bilmeyen bir aşk u iştiyakla her defasında daha bir şahlanır ve bir “Hel min mezid” ferdi olursunuz.

Merak İlmin Hocasıdır

Kâinat kitabını okuma mevzuunda da merak çok önemli bir unsurdur. Hz. Pîr’in ifadesiyle merak, ilmin hocasıdır. Buradaki ilimden maksat, günümüzde kullanılan şekliyle dar anlamdaki bilim değil; zâhiri bilgi, bâtını mârifet, daha ötesi muhabbet ve onun da ötesi aşk u iştiyak olan ilimdir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın Nebiyy-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben buyurduğu:

وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا

“Ya Rabbî! Benim ilmimi artır, de!” (Tâhâ sûresi, 20/114) ifadesinde geçen ilim, mücerret olarak mahiyet-i eşyayı bilme değil, irfana dönüşen, vicdan kültürüne uzanan, muhabbetullahı netice veren, aşk u şevk derinliğine ulaşan bir kavramdır. İşte merakın ilmin hocası olmasını bu mânâda anlamak gerekir. 

Vâkıa, bir kısım ehl-i dünyanın da kâinat kitabını okumada belli ölçüde merakı vardır. Onların bu merakını bir yönüyle takdirle karşılamak gerekir. Fakat onlar, meseleye sadece tabiat kuralları çerçevesi içinde, naturalist ve materyalist mülâhazalarla baktıklarından metafizik mülâhazalara açılma imkânı bulamıyorlar. Belki bu insanların içinde ruh ve mânâya açık duran insanlar da vardır. Hatta onların bir kısmı kendilerini parapsikolojinin enginliklerine salmışlardır. Meselâ, Batı’da materyalizmin gemi azıya alıp gittiği dönemde bile ruh ve cin çağırmanın oldukça yaygın olduğu görülür. Meşhur Victor Hugo bile bu meseleye ciddi düşkünlük gösterir. Zannediyorum Sefiller’i inceden inceye tetkik ettiğinizde satır aralarında bu tür temayülleri sezebilirsiniz. Sadece Victor Hugo değil, materyalist düşünceye sahip daha pek çok insan bu tür faaliyetlerle teselli olmaya çalışmıştır. Ne var ki fünun-u müspete ile meşgul olan bu insanlar, pek çoğu itibarıyla ya rehbersizlikten veya bağlı bulundukları din telakkileri bu mevzuda yeterli olmadığından bir yere kadar gitmiş, orada takılıp kalmış ve daha ötesine geçememişlerdir.  

Her şeye rağmen, kâinat kitabını didik didik etmede, gidebildikleri yere kadar gittikleri için bu insanların gayretlerini takdir etmemek mümkün değildir. Daha önce de arz etmiştim; içlerinde bütün hayatını sadece bir hayvanın yaşayışını öğrenmeye adayan bir hayli insan vardır. Meselâ bir tanesi, akreplerin hayatıyla yirmi sene uğraştığını ifade ediyor. Bir başkası, bir kobranın hayatına ömrünü adadığını belirtiyor. İşte bütün bunlar, merakın bir neticesidir. Ama biraz önce de ifade ettiğimiz gibi metafizik mülâhazalar onlara bir şey ilham etmediğinden, onların bu çalışmaları gitmiş gitmiş, nihayette tabiat serhaddine dayanmış ve orada kalmıştır. Onlar hiçbir zaman eşyanın verasına geçememiş, metafizik mülâhazalara açılamamışlardır. Kalb ve ruha inememiş, içlerine dönüp, “Acaba bütün bunlar kendi kendine nasıl böyle mükemmel cereyan ediyor?” diyerek Hakikî Fâil ve Hakikî Müessir’e ulaşamamışlardır. Ayrıca insana verilen sonsuzluk arzusunu, onun ebediyete uzanan emellerini ve diğer insanî enginliklerini maddî âlem içinde müşahede etmek mümkün değildir. Demek ki bütün bunlar ona başka bir âlemden gelmiş ve başka bir âlem için ona verilmiştir. İşte metafiziğe kapalı bilim adamları ve araştırmacılar, bütün bunları görememe gibi bir körlük, bunlarla ilgili mesajları duyamama gibi bir sağırlık yaşamış ve böylece tefekkür, tezekkür ve tedebbürden uzak bir donukluğun esiri olmuşlardır. 

Onlar pozitivist ve materyalist mülâhazalarıyla bir yerde takılıp kalsalar da, mü’min böyle yapmamalıdır. Çünkü o, iman hakikatlerine dair kendisine verilen doneler sayesinde her zaman insan, kâinat, eşya ve hâdiselerle alâkalı mülâhazalarını derinleştirebilir; derinleştirip tefekkür, tedebbür, tezekkür ve tefakkuhla farklı düşüncelere yelken açabilir.

Elbette ki her bir insanın, kendine göre bir ihata, bir anlayış ve bir bilgi ufku vardır. Sofîler, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn kavramlarıyla insanlar arasındaki bu farklılığa dikkat çekmişlerdir. Ne var ki insan, ilmin ayağıyla yürüyerek tekvînî emirleri okuyup, onları yorumlamaya çalışırken, yol boyu, kâinatın tercüme-i ezeliyesi, kavl-i şârihi ve burhan-ı vazıhı olan Kur’ân’a sürekli müracaat etmelidir. Böylece tekvînî emirlerdeki muğlâk ve müphem gibi görünen yerleri doğru okuyup doğru yorumlayabilecektir. Evet, insan, fizik, kimya, astronomi, antropoloji, zooloji gibi ilimlerle iştigal ederken, yanlış yorumlara düşmeme adına, yanıltmayan rehber konumunda bulunan Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’a her zaman müracaat etmelidir. Böylece ilimlerin dili doğru anlaşılabilecek, o ilimlerin ifade ve işaret ettiği Zât da daha iyi tanınıp daha çok sevilecektir.