Mükemmellik ve Tevazu

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: Bir yandan çeşit çeşit beklentilerimize cevap verebilecek kahramanlarımızın halktan birer insan olmaları ifade edilirken, diğer yandan da sürekli seviyeli ve donanımlı insan olma nazara veriliyor. Zahiren birbirine zıt gibi görünen bu iki husus nasıl cem edilebilir?

Cevap: Peygamberlik mesleği olan irşat ve tebliğ vazifesi açısından meselenin değerlendirmesini yapacak olursak; insanda, hem mükemmeliyet ufkunu yakalama, hem de kendini sıfırlama anlayışının bir arada bulunması, öncelikle, her iki vasfın da irşat ve tebliğ adına olmazsa olmaz birer esas olduklarına inanmaya bağlıdır. Evet, anlatılması gerekli olan hususları başkalarına anlatabilmek ve Allah’ın izniyle, vicdanlarda tesir uyarabilmek için hem mükemmel bir donanıma sahip olma gayreti, hem de mahviyet ve tevazuyla kendini insanlardan bir insan olarak görme hasleti şarttır. Zira ilme ve irfana dayanmayan irşat ve tebliğ muhatapta güven bunalımına sebebiyet vereceği gibi, kibir ve gururla kirlenmiş ağızlardan çıkan sözler de kesinlikle kalblere nüfûz etmeyecek, etse bile orada kalıcı olmayacaktır. Hazreti Pîr de eserlerinde bir taraftan cehaletin bizim için çok ciddi bir bela olduğu üzerinde durmuş, diğer taraftan da çağımızda benliğin çok ileriye gittiğine vurguda bulunarak onun da ayrı bir afet olduğuna dikkatleri çekmiştir.

Mârifet ve Mahviyetle Çift Kanatlı İrşat Ruhu

Şimdi isterseniz irşat ve tebliğ insanı için bir çift kanat konumunda bulunan bu iki hususiyeti bir nebze açmaya çalışalım:

Çağımızda mü’minin, temsil etmesi gereken hakikatleri hakkıyla temsil edebilmesi için, bir taraftan yaşadığı çağı, sosyal yapıyı, dünyadaki hâdiseleri ve tekvînî emirleri çok iyi okuması, okuyup anlaması ve doğru değerlendirmesi; diğer yandan da özellikle günümüze bakan yönüyle teşriî emirleri bilmesi ve böylece ibnü’z-zaman veya ibnü’l-vakt olması gerekir. Yoksa çok hakikatler onun seviyesizliğine takılır kalır; kalır da sahip olunan değerler muhataplar nazarında değersizliğe mahkûm olur. Evet, her şey netice itibarıyla ilme bağlı olduğu gibi bizim de kendi değerlerimizi ifade edebilmemiz için ilim, çok önemli bir faktördür. Buradaki ilimden kastımız günümüzde anlaşılan şekliyle bilim değil, eşya ve hâdiseleri ön ve arka planlarıyla beraber değerlendirmek suretiyle bizi bir sonuca götürecek ve gidip mârifetle neticelenecek bilgidir.

Aslında bir insanın böyle bir ilme sahip olmadan bırakın başkalarına anlatmayı, kendisine bile bir şey anlatması mümkün değildir. O, ilim ve mârifetle donanacağı ana kadar nefsinin bir kısım itirazlarının önüne geçemeyecek, fikrî kargaşa ve gelgitlerden kurtulamayacaktır. Kendi içinde, kendi kafasında ve kendi kalbinde problemlerini çözememiş böyle biri, başkasına bir şey anlatmaya çalıştığında ciddi zorlanacak ve belki de farkına varmaksızın demagojiye girecek, diyalektiğe başvuracaktır. O, kendi içindeki tereddüt ve şüpheleri aşacağı ana kadar da bu türlü ifade falsolarından kurtulamayacaktır.

Bu açıdan bizim öncelikle arka planları ve dayanaklarıyla, ruh ve özüne de vâkıf olarak kendi meselelerimizi bilmemiz, sonra da ilimle varılacak mârifeti, mârifetle ulaşılacak muhabbeti, bunlarla Allah’a karşı duyulacak aşk u iştiyakı vicdanımızda duyup hissetmemiz gerekir. Eğer bunları kendimize mâl edebilir ve ağzımıza dökülen kelimelerin fotoğraflarını kalb ve kafamızda görebilirsek, kendi içimizde çelişki yaşamaz ve tenakuzlara düşmekten kurtulmuş oluruz.

Bundan dolayı mürşit ve mübelliğ, ne yapıp edip mutlaka Allah’ı hoşnut edecek, derince ve çok buutlu ilme sahip olmaya çalışmalıdır. Fakat irşat ve tebliğ için sadece ilim ve mârifet yeterli değildir. Aynı zamanda insanoğlunun, bu çok önemli varidat ve mevhibelerin tamamen Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanı olduğunun şuurunda bulunması gerekir. Üstad’ın Mektubat’ta dikkat çektiği üzere aslında bütün bu nimetler Sultan tarafından insana giydirilen bir kürk gibidir. Dolayısıyla bu nimetler görmezden gelinemez. Fakat onların bize ait olmadıkları mülâhazasını da hiçbir zaman unutmamalıyız. Yani bizim yapmamız gereken, güzelliği inkâr etmeyerek onu asıl sahibine vermektir. İşte bu bakış açısını yakalayabildiğimiz takdirde, tevazu, mahviyet ve hacâletin kapılarını aralamış ve Hazreti Ali’nin

كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ

“İnsanlar nezdinde onlardan bir fert ol.” sözünün mâsadakı hâline gelmiş oluruz. Bu da mutlak küçüklükle mükemmeliyet ufkunu cem etme demektir.

Bu duygu ve düşüncenin kalıcı hâle gelmesi ise, insanın, sahip olduğu her şeyi gerçek sahibine vermesi ve kendisinin bir hiç olduğunu vicdanına kabul ettirmesiyle mümkündür. Daha önce bir espriye bağlı olarak ifade ettiğim mülâhazamı müsaadenizle bir kere daha tekrarlamak istiyorum: Eğer bize; “Allah’a ait olan şeyleri bir kenara koyarak, O’na karşı bir tekmil verin.” deseler, herhâlde ortada bize ait bir şey kalmayacaktır. Bu açıdan bize düşen, her zaman mahviyet, tevazu ve hacâletle iki büklüm hâlde Rabbimize teveccüh etmektir.

Esasen günde beş vakit namazın teşriînde bu hakikate ait hikmetlerin olduğu söylenebilir. Çünkü insanın günde beş defa Allah’ın huzuruna koşarak el pençe divan durması bir inkıyat ifadesidir. Onun rükûa gitmesi bir tevazu, yüzünü yerlere koyarak secde etmesi ise mahviyet ifadesidir. İşte siz mahvolduğunuz zaman hadisin ifadesiyle Allah’a en yakın hâle geliyorsunuz. Esasında secde anı, insanın kendisinden sıyrıldığı ve O’na ait tecellîlerin rengine boyandığı anın unvanıdır. Yani siz secde hâlindeyken, sizden içeri öyle bir “ben”e ulaşıyorsunuz ki, o “ben” O’ndan gelen tecellîlerden ibarettir. Demek ki, insanın Allah’a en yakın olma hâli, insanın kendisini nefyetmesine bağlıdır.

En Mütevazı İnsan, İnsanların En Kâmili

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللّٰهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ

“Şânım hakkı için Resûlullah’ta size örneğin en güzeli vardır.” (Ahzâb Sûresi, 33/21) âyet-i kerimesinde ifade edildiği gibi, oturuşuyla, kalkışıyla, konuşmasıyla kısacası her türlü tavır ve davranışıyla bizlere hüsnümisal olan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzuda da bizim için en güzel bir örnek olmuştur. İki Cihan Serveri, “Eğer sen olmasaydın varlığı yaratmayacaktım.” sözünün muhatabıdır. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi, “O ki, o yüzden varız.” Varlık âleminde ilk taayyün eden O’nun nuru olduğu gibi, O aynı zamanda varlık ağacının en mükemmel meyvesidir. Başka bir ifade ile nur-i Muhammedî bu kâinat ağacının bir çekirdeği ve kâinat kitabını yazan kalemin de mürekkebidir. Ve yine O, bu kâinat meşherinde bir teşrifatçıdır. Muhakkikînin ifadesiyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ulum-i evvelîn ve ahirîni cami bir Zat’tır. Her türlü müşkil, Allah’ın izni ve inayetiyle o Mülkilküşâ’nın elinde hemen çözülüvermiştir. Herkes dünya ve mâfîhâyı hikmet nazarıyla değerlendirmeyi O’ndan öğrenmiştir.

İşte böyle bir Zat-ı Mümtaz olan Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) aynı zamanda bir tevazu ve mahviyet âbidesidir. Huzur-u risalet penahide birisi O’na, “Seyyidimiz” dediğinde –hakikatte O, öyle olsa bile– o sahabiye bu ifadesinden dolayı itapta bulunmuştur:

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ

“Rabbinin hükmüne sabret ve balığın yoldaşı zât (Hazreti Yunus) gibi olma!” (Kalem Sûresi, 68/48) âyet-i kerimesi nazil olduğunda da, Ashab-ı kiramdan bazılarının aklına farklı bir düşünce gelebilir diye, “Beni, Yunus ibn-i Metta’ya tercih etmeyin!” buyurmuştur. Başka bir zaman kendisinin mehabet ve heybetinden titreyen birine, “Korkma! Ben kurutulmuş et yiyen bir kadının çocuğuyum.” ifadesini kullanmıştır. Mescid-i Nebevî’nin inşası esnasında herkes sırtında bir kerpiç taşırken, O (aleyhissalâtü vesselâm), iki kerpiç taşımıştır. Ashabıyla birlikte çıktığı bir yolculukta yemek pişirmek gerektiğinde ise, herkes işin bir ucundan tutarken, O da odun toplama vazifesini üstlenmiştir. Zira O arkadaşlarının ortaya koyduğu işlerde, hiçbir zaman onlardan ayrı düşmeme gayreti içinde olmuştur.

İşte yıldızların kaldırım taşı gibi ayaklarının altına serildiği Hazreti Ekmel-i Kümmelîn (Kâmillerin En Kâmili) hem bütün yönleriyle kâmil-i mükemmel, hem de tevazu ve mahviyet âbidesi olarak zıtları kendisinde toplamış ve böylece en mükemmel ve en inandırıcı bir temsille ruhlara nüfûz etmiştir. O hâlde bize düşen de hakiki mânâsıyla o Rehber-i Ekmel’i adım adım takip etmek olmalıdır.