Safvet ve İç Kargaşa

Herkul | . | KIRIK TESTI

Yeryüzünde inanan insanlar inançlarına uygun hareket etse bütün dünyaya yeniden yön verebilirler. Evet ben, inanan her insanın inancın gereklerini yerine getirmesi ve inancı ölçüsünde bir duruşta bulunması durumunda dünyada çok şeylerin değişeceğine inanıyorum. Eğer şu anda bu değişiklik olmuyorsa, bunun sebebi iman alanında yaşanan boşluktur, saffetin kaybedilmesidir. Saffetin kaybedilmesinde en önemli unsur ise iç ihtilaftır. Bu açıdan günümüzde iç ihtilaf ve buna sebebiyet verebilecek dış kaynaklı plan ve programlara karşı uyanık olmak zorundayız.

İslam tarihine bu gözle baktığımızda Hazreti Ebu Bekir dönemindeki irtidat hadiselerinin, Hazreti Ömer döneminde tohumu ekilen kargaşaların, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’nin şehadetiyle son bulan karışıklıkların hepsinin planlı şeyler olduğunu görürüz. Evet, o dönemin insanlarının beşeri hissiyatları akıllarının, daha doğrusu Kur’anî aklın, Kur’anî mantığın çok önündedir. Özellikle Hariciler “Başka inanç ve düşünceler ya bizim dediğimiz gibi olur ya da olmaya hakları yoktur, yıkılmaya, yok edilmeye mahkumdur.” zihniyetine sahiptir. İşte bu zihniyetin itikadî ve siyasî etkisi bazı alanlarda günümüze kadar devam eden bir çok karışıklığın sebebi olmuştur. 

Bence biz tarihi hadiseleri kendi tarihsellikleri içinde bırakıp kendimize dönelim, kendi dönemimiz içinde üzerimize düşeni yapalım. Nedir üzerimize düşen şeyler: en genel manada rehavete düşmeme, zevk u sefaya dalmama, yaşatma zevkiyle yaşamadan vazgeçme. Mesela en basitinden alışkanlıklarımızı bir gözden geçiriversek. Alışkanlıklar insanı esir alır ve hayatî zarureti olmayan şeylere hayatî ve zaruri damgasını vurdurur. İnsan genelde alışkanlık sebebiyle gayri zaruri şeylere önce zaruret damgası vurur, ardından onun esiri olur. Gördüğüm kadarıyla alışkanlıklar ciddi enerji kaybına yol açıyor, asli vazife dediğimiz hususlarda gevşeklikler devreye giriyor. Onun için insan alışkanlıklarını gözden geçirmeli, Kur’an ve Sünnet çizgisinde onları yeni baştan düzenlemelidir.

Bizim yaşamaktaki gayemiz başkaları için yaşama olmalıdır, zira yaşamanın manâsı aslında budur. Evet bu düşünce ve inanca sahip insan kendini, yuvasını, makamı-mansıbı tâli derecede düşünür. Böyle inanan ve hayatını buna göre dizayn edenin önünü ise kimse alamaz. "Yürü, top senin çevkan senin!" derler ona. Laboratuvarda ise, her şey mahz-ı marifet olur akar o insanın kafasına. Ticaret erbabı ise sular seller gibi dökülür bütün imkanlar önüne.

Aksi halde, insan kendi ruhundan uzaklaşır, içte kadavralaşmaya girer. Tahakküm etmeye başlar etrafına. Her şeyi bir istibdat, bir dayatma vesilesi olarak kullanır. Aklî ve mantıkî temeli olmayan maceralara girer ve etrafındakileri de sürükler o maceraya. Belki gün gelir azgın bir güce kavuşur; kavuşur ama gün gelir o azgın güç onu da yer bitirir.

Üstad "Eski hal muhal, ya yeni hal, ya izmihlal!" buyurmuş. Evet eski döneme ait şeyleri aynıyla ihya etmek mümkün değil. Onun için Üstad’ın dediği gibi bir yenilenme, bir tecdid şart. Nitekim bunu sadece O dile getirmemiş. M. Akif’ten, Sezai Bey’e kadar pek çokları ömür boyu hep diriliş deyip durmuşlar. Fakat kime nasip kime kısmet.

Evet, sistemi geriye işletip tashih edemezsiniz. Yenilenme yapacaksınız ama başlangıçta sıkı durmanız lazım. Meselenin rahat ve rehavet düşkünlüğüne hiç tahammülü yok. Bakın tarihe, kocaman Devlet-i Aliye’yi tenperverlik yıkmıştır, rahat tutkusu, çalım-çaka yıkmıştır. Belli bir devreden sonra orduların önünde kimse yoktur, büyük komutanlar cephede yoktur. Sanki onlar ölse gitse dünya yıkılacak. Kadavralaşma dönemimize ait utandıran fotoğraflar bunlar. Halbuki Alparslan’dan Selahattin’e, Murad Hüdâvendigâr’dan Yavuz’a kadar herkes cephededir, askerlerinin önünde, ölüm kuşağında düşmanla karşı karşıyadır.

Bence kadavralaşmamak için işi sıkı tutmak, beslenme kaynaklarını şuurluca okumak, beyin fırtınası yapmak, müzakere etmek şart. Meşru olsa da gereksiz alışkanlıkları azletmek, kapıdan kovmak ayrı bir şart. Bir ölçüde kendi hayatını daraltmak demektir bu, ama yaşatmak için başka çare yok. Öncekiler de hep böyle davranmış. Kitaplarımızda da böyle okuyoruz: Mesela, Sav köyünde bin kalem eserleri yazıyor, teksir ediyordu. Elleri saban, pulluk, yaba, orak tutan bu insanlar boş zamanlarında ellerine kağıt-kalem alıyor, önlerine koydukları şablona bakıp bakıp yazıyorlar. Ne acayip bir azim, bir kararlılık, bir heyecan, bir aşk bu. Katışıksız, dupduru bir saffet bu. Sahabe ile karşılaştırılınca belki yarı saffet dönemi. Yarı saffet ama anilmerkez hareketin hızının kesilmediği, Bediüzzüman’ın suya attığı taşın halkalarının dalga dalga yayıldığı dönem. Zor şartların yaşandığı bir dönem.. evlerin kapılarının önünde sürekli polislerin gezdiği, bu yetmiyormuş gibi karşı caddelerden evlerin kiralanıp ajanların yerleştirildiği, haftada bir baskınlarla herkesin derdest edilip götürüldüğü bir dönem.

Hâsılı; Allah bize liyakat ihsan eylesin. İç kargaşalardan korusun. Alışkanlıklarına esir olanlar gibi değil de saffet dönemi insanları gibi bir hayat yaşamayı nasip eylesin