Suizan ve Haset

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: Suizan ve hasedin birer ruhî hastalık olduğu ifade ediliyor. Bu tür rahatsızlıkların oluşumuna sebebiyet veren hususlar nelerdir? Tedavisi adına neler yapılabilir?

Cevap: Her ikisi de başlı başına birer büyük günah olan suizan ve haset arasında telâzum vardır. Yani birinin olması diğerinin olmasını netice verir; biri, diğerini gerektirir. Mesela çevresine suizan merceğiyle bakan kişi, suizan ettiği kişinin tavır ve davranışlarında hep bir kötülük düşündüğünden hiç farkına varmaksızın o insana karşı içten içe düşmanlık duyguları beslemeye başlar. Aynı şekilde kişi, haset ve düşmanlık beslediği insanın en masumane tavır ve davranışlarında bile suizanna girebilir. Mesela haset ettiği kişi hakikatte Allah rızası için koşturup duran bir insandır. Fakat hâsit adam, onu, kendini gösterme ve duyurma peşinde koşan biri olarak görür ve o şahıs hakkında hep bu tür zanlarda bulunur. Hâsılı, bazen suizan hasede, bazen de haset suizanna sebebiyet verir. Bu yönüyle neseb-i gayr-i sahih olan bu iki günahın her biri, insanı fasit bir daire içine sokar. Mü’min ise, fasit değil, salih dairenin peşinde olmalıdır. Yani mü’min, öyle işlere talip olmalıdır ki, yaptığı her iş, başka hayırlı işlerin referansı olsun. Böylece o, hayırlı bir işi bitirir bitirmez hemen başka bir hayrın peşine düşsün. 

Kıvılcım ve Yangın

Suizan ve haset, esasında mebdede, küçük bir inhiraf olarak başlar. Fakat iradenin hakkı verilip gerekli tedbirler alınmazsa bu meyiller zamanla ruhî birer hastalığa dönüşür. Başka bir ifadeyle, merkezdeki küçük bir inhiraf, muhit hattında kocaman bir açı meydana getirir. Mesela haset eden bir kimse, haset duyduğu kimsenin namaz, hac gibi tamamen ahirete müteveccih ibadetlerini dahi çekememeye başlar. Hatta zamanla iş öyle bir noktaya gelir ki, bu hastalıklı ruh hâli, küfür ölçüsünde bir çekememezliğe inkılâp eder; eder de hâsit, haset ettiği mü’min kardeşi hakkında: “Keşke onun ayağı kırılsa veya bindiği uçak düşse de hacca gidemese!” türünden imanla telifi zor sözler söylemeye başlar.

Bu açıdan kalbde çok küçük olarak beliren bu tür duygulara karşı insan, daha başta hayat hakkı tanımamalı ve onların daha büyük günahlara davetiye çıkarmasına fırsat vermemelidir. Zira insan küçükken bu tür günahların hakkından daha kolay gelebilir. Fakat bu marazlar, ilk başını çıkardığında tevbe ve istiğfarla temizlenmezse, temizlenmeyip büyümelerine fırsat verilirse,  zamanla kalbin bütün bütün kararmasına veya onun mühürlenmesine sebebiyet verebilir. Hatırlayacağınız üzere Hz. Pîr, Lem’alar’da günahların bu hususiyetini şöyle ifade eder: “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”

Resûl-i Ekrem Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hakikati bir hadis-i şeriflerinde şöyle dile getirir:

إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ فَإِذَا هُوَ نَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ سُقِلَ قَلْبُهُ وَإِنْ عَادَ زِيدَ فِيهَا حَتَّى تَعْلُوَ قَلْبَهُ وَهُوَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَ اللَّهُ كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“Kul bir günah işlediği vakit kalbine siyah bir nokta konulur. Şayet o günahtan vazgeçer, af diler, tevbe edip Allah’a dönerse kalbi yine parlar. Eğer bunları yapmaz günah ve hataya devam ederse siyah nokta artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar. Yüce Allah’ın: “Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalblerini paslandırdı.” (Mutaffifîn Sûresi, 83/14) ayetinde zikrettiği pas işte budur.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an 75; İbn Mâce, Zühd 27)

Hadis-i şerifte de görüldüğü üzere işlenen her günah, sadrımızdaki kalbde değil, kalbî hayatımızda bir leke bırakır. Her bir leke ise, bir başka lekeye davetiye çıkarır. Nasıl ki dişinizin dibinde bir mikrop ortaya çıktığı zaman o, hemen diğer mikropları; “Gelin burası müsait bir zemin. Beraber bu dişin dibini oyalım ve diş etinde bir yara meydana getirelim.” diyerek çağırır. Aynen öyle de, kalbde oluşan bir leke, “Beni yalnız bırakmayın.” diyerek diğer lekelere çağrıda bulunur. Böylece bir lekeyi başka bir leke takip etmeye başlar. Bir leke, ardından başka bir leke, birbirini takip edip dururken, Kur’an-ı Kerim’deki:

كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalblerini paslandırdı.” hakikati tecelli eder. Bunun neticesinde kalbde, öyle simsiyah bir atmosfer oluşur ki, artık insanın böyle bir atmosferde doğruyu ‘doğru’ olarak, eğriyi de ‘eğri’ olarak görmesi mümkün değildir. Neyin doğru neyin eğri olduğunu tam kestiremediğinden dolayı da insan doğru zannettiği eğri yollarda yürür durur.

Sohbet-i Canan’dan Sohbet-i Canan’a Koşmalı

Böyle bir tehlikeden kurtulmanın en önemli ve en etkili yolu ise, üç beş insanla da olsa her gün sürekli sohbet-i canan meclisleri oluşturarak imanı yenilemektir. Evet, bu tür hastalıklar ancak vicdanda her zaman ter u taze duyulabilen iman hakikatleriyle tedavi edilebilir. Bu sebeple insan, her gün imana başka bir zaviyeden bakabilmeli, her yeni güne girerken, “Allah’ım dün Seni böyle tanımamıştım. Meğer ben neleri fevt etmiş bir insanmışım. Bugün ise vicdanımda Seni, çok daha farklı duyuyor, çok daha farklı tanıyorum.” diyerek yepyeni bir iman ve marifet ufkuna uyanmalıdır.

Aynı mülahazalarla haşr u neşr akidesi üzerinde durulmalı, ahiret endişesi ve hesap korkusu tavır ve davranışlarımız üzerinde belirleyici rol oynamalıdır. Bizim ebedî saadet yurdu olan Cennet’e kavuşabilmemiz, kabirden, sırattan, mizandan sıyrılmamıza bağlıdır. Eğer sıyrılamazsak, -hafizanallah- akıbet çok kötü ve çok karanlık demektir. Bu açıdan ahirete iman mevzularını “elif-be”yi bildiğimiz gibi bilmemiz ve her gün yeni bir renk, yeni bir desen ve yeni bir şive ile onu ele alarak bir kere daha vicdanlarımızda duymaya çalışmamız gerekir.

Ahirete imanın yanında nübüvvete iman meselesi de öyle ele alınmalı ve öyle bir üslupla sunulmalıdır ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) akıllara geldiği zaman insanların burunlarının kemikleri sızlamalı. Keza kadere öyle inanmalıyız ki, en büyük musibetlere maruz kaldığımızda bile,

الخَيْرُ فِيمَا قَدَّرَهُ اللهُ

“Hayır, Allah’ın takdir ettiğindedir.” Veya

الحَمْدُ لِلهِ عَلَي كُلِّ حَالٍ سِوَي الْكُفْرِ والضَّلَالِ

“Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah’a hamd olsun.” diyebilmeliyiz. Bela ve musibetlerle, çetin imtihan ve zorluklarla karşılaştığımızda hemen doğrulup, “Vardır bunda da bir hayır. Demek ki Cenâb-ı Hak bizi ikaz ediyor.” mukabelesinde bulunabilmeliyiz.

İman hakikatleri üzerinde yoğunlaşmak çok önemli olduğu gibi, İslamî esasları, milimi milimine, arızasız kusursuz ve ciddî bir taabbudîlik ruhuyla yerine getirmek de çok önemlidir. Zira emre itaatteki inceliği kavramak, bin aklın bin muhakemesinden çok daha önemlidir. Şeytan muhteşem aklını kullanmış ve kaybetmiştir. Hz. Âdem (ala nebiyyinâ ve aleyhisselâm) ise bir yönüyle sürçtükten sonra emre itaatteki inceliği kavramış ve yeniden bir kavis çizerek amudî yükselişle meleklerin bile önüne geçmiştir. 

Bütün bunların gerçekleştirilebilmesi adına, kafasında şöyle böyle malumatı bulunan ve dili dönen herkes seferber olmalı, bu işi hızlandırmalı, dersten derse koşmalı ve meseleleri hep sohbet-i canan etrafında ele almalıdır. Nasıl ki sonbahar döneminde insana musallat olan gribal enfeksiyonların önüne geçme adına mebdede bazı tedbirler alınıyor, cismanî ve bedenî marazlardan çok daha büyük olan ruhî hastalıkların önüne geçme adına da mutlaka tedbirler alınmalı, plan ve projeler geliştirilmelidir. Çünkü manevî hastalıklar, maddî hastalık ve musibetlerden kıyas kabul etmeyecek ölçüde çok daha büyük ve daha tehlikelidir.  Bedenî hastalıklar insana biraz çektirir ve en fazla onun fani hayatına mal olur. Ruhî hastalıklara gelince, onlar bu dünyada kalbî ve ruhî hayatı öldürdükleri gibi, ötede de insanın ebedî hayatının mahvolmasına sebep olurlar. Bu açıdan problemin büyümesine fırsat verilmeksizin daha başlangıçta onun üzerine gidilip halledilmelidir. 

Vakıa, mürşit konumunda bulunanlar haset, çekememezlik, kıskançlık gibi ruhî hastalıkların tedavisinde her zaman başarılı olabilirler mi olamazlar mı, bilemiyorum. Zira insanların kalbindeki, kirin, pasın, mührün silinmesi veya silinmemesi Allah’ın bileceği bir iştir. Fakat her halükarda,

وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى  وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى

“İnsan için ancak çalıştığı vardır. Onun çalışmasının semeresi şüphesiz görülecektir.” (Necm Sûresi, 53/39-40) âyet-i kerimesi gereğince bize düşen sa’y etmektir. Evet, inanan bir gönül, fert ve toplum hayatında oluşan çatlakları tamir etmeye, yaralı insanları iyileştirmeye, sarsılan ve sendeleyen insanların elinden tutmaya, zihinlere hatta hayallere gelip çarparak tasavvurları kirleten olumsuz mülahazaları gidermeye çalışmalıdır. Mü’minden beklenen vefa, mü’minden beklenen insanlık işte budur. Aksi ise ciddi bir vefasızlık ve insanî duyarlılığın kaybedilişi demektir.