Soru: Gaflet nedir, gaflet perdesini yırtacak farklı zikir
türlerinden bahsedilebilir mi?
Cevap: Gaflet; dalgınlık, dikkatsizlik, insanın
çevresinde olup bitenleri fark edememesi, eşyayı mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle
bilememesi, görememesi, hissedememesi gibi mânâlara gelir. Başka bir ifadeyle
gaflet; insanın yürüdüğü yolda yapması gerekli olan şeyleri tam olarak
sezememesi, akıbetinden habersiz ve endişesiz yaşaması demektir.
Gafleti dağıtacak birçok önemli iksirden bahsedilebilir. Meselâ tedebbür,
tezekkür, tefekkür ve te-emmül gibi hususlar gafleti dağıtacak önemli birer
vesiledir. Hz. Pîr’in âsâr-ı bergüzidesine bakacak olursanız, onların gafleti
dağıtmaya matuf bu tür dinamiklerle dolu olduğunu görürsünüz. Evet, onun
eserlerinden hangi birine el atsanız, sizi farklı tefekkür vadilerinde
dolaştırdığına şahit olursunuz. Oku-duklarınızla basar ve basiret ufkunuz
açılır; açılır da gördüklerinizi doğru görüp doğru değerlendirmeye başlarsınız.
İhsas ve ihtisaslarınız, kalbinizin derinliklerine kadar nüfûz eder, uyuyan
duygularınız âdeta yeniden dirilir ve vicdan mekanizmanız birdenbire harekete
geçer.
İçten ve samimi bir şekilde eda edilen ibadetler de gafleti dağıtacak önemli
bir vesiledir. Meselâ kalbin sesi olarak okunan bir ezan, gafletinizi dağıtıp
nazarlarınızı semaya çevirir ve sizi namaza hazırlar. Böylece siz, mescide doğru
giderken heyecanla dopdolu bir hâlde oraya yürürsünüz. Bazen şadırvan başında
aldığınız bir abdest, bazen dinlediğiniz yürekten bir kamet, bazen içten
getirilen bir tekbir, bazen de namaz kıldıran imamın gönlünün sesiyle okuduğu
bir Fatiha, sizi heyecana gark ederek farklı bir dünyanın içine çekebilir. Öyle
ki yaşadığınız âlemde sanki farklı bir buutta dolaşıyor gibi olur-sunuz.
Dolayısıyla bunların hepsi belli ölçüde insanın gözündeki ve gönlündeki gaflet
perdelerini kaldırır ve onu kendi özüyle buluşturur.
Uyuyan Duygular ve Heyecan Paylaşması
Bütün bunların yanında gafleti dağıtan en önemli vesilelerden biri de
zikrullahtır. Sofîler, daha zi-yade hatm-i hâcegânlar tertip ederek, zikir
halkaları oluşturarak Allah’ın (celle celâluhu) değişik isim ve unvanlarını
teker teker ve¬ya birkaçını bir arada tekrar etmek suretiyle zikrullahı eda
ederler/etmişlerdir. Her bir tarikin kendine mahsus takip ettiği bazı usûl ve
formatlar vardır. Bu usûl ve formatların da farklı insanlar üzerinde kendine
göre ayrı bir tesirinin olduğu söylenebilir. Meselâ kimileri, omuzları birbirine
temas edecek şekilde el ele tutar ve bir halka teşkil ederler. Serzakir de
aralarına girer ve böylece zikre başlarlar. Kimileri ise, benzer zikir halkaları
oluştursalar da, daha çok hafîliği esas alırlar. Bu halka te-şekküllerinde,
lisan bir taraftan “Lâ ilâhe illallâh”, “Sübhânallah”, “Elhamdülillâh”,
“Allahuekber” der-ken, diğer taraftan insanların el ele tutmalarıyla bir yönüyle
bir heyecan paylaşması gerçekleşir. Değişik vesilelerle namazla ilgili üzerinde
durduğumuz bir hususu bu noktada bir kez daha hatırlamakta fayda var: Eğer imam,
namazda Kur’ân okurken, bütün mâsivâ gözünden silinip gidecek şekilde gönlünü
Al-lah’a verir ve bir aşk u heyecan çağlayanına kendini salıverirse, ondaki bu
heyecan belli ölçüde arkadaki insanlara da intikal eder. Aynı şekilde safların
içinde kalbi Allah’la irtibata geçmiş bir insandan yükse-len bir hıçkırık,
birdenbire saflara sirayet edip herkesi teyakkuza geçirir. Böylesine heyecanlı
bir ruhun ağlaması, bir mânâda, “Uyanın, aklınızı başınıza alın ve sıyrılın şu
gafletten!” demek gibidir.
Dolayısıyla asıl önemli olan, zikrin hangi keyfiyet ve derinlikte icra
edildiğidir. Evet, zikrullah iç-ten ve samimi bir şekilde gerçekleştirildiğinde
bu durum diğer fertlere de sirayet eder. Oradaki insanları yaşadığımız üç buutlu
âlemden alır ve ayrı bir âleme götürür. Onlar hiç farkına varmaksızın Cennet
so-kaklarında geziyor, Firdevs yamaçlarında tenezzühte bulunuyor, Cuma
tepelerinde Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede ediyor ve “Ben sizden razıyım.” sözüyle
ifade edilen rıdvan-ı ekbere mazhar olduklarını his-sediyor gibi olurlar. İşte
bütün bunlar o gaflet perdelerini paramparça ederek, görülmesi gerekli olan
şeyleri gösterir, duyulması gerekli olan şeyleri duyurur ve insanın kendini
bilip özüne ermesine kapı aralar.
Tabiî zikir sadece bazı şeyleri dille vird-i zeban etmek demek değildir; aynı
zamanda o, bazı şey-leri anmak ve hatırlamak suretiyle tefekkür etme
ameliyesidir. Bu açıdan, meselâ, Mus’ab ibn Umeyr ve Sa’d ibn Muaz gibi zatları,
kahramanlıkları ve hakka yürüyüşleriyle hatırlamak da bir zikirdir. Böyle bir
hatırlama, gaflet içinde bulunan insanın gafletini dağıtacak, yeniden kendine
gelip kendini keşfetmesine, konumu itibarıyla kendini doğru okuyup doğru
yorumlamasına ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın mârifetine doğru yürümesine vesile
olacaktır. Evet, insanın kendini doğru okuması, konumunu belirlemesi, durdu-ğu
yer ile durması gerekli olan yere bakması ve aradaki mesafeyi ölçmesi gibi
enfüste yapacağı bütün tefekkür, tedebbür ve tezekkürler zikir kategorisi içinde
mütalaa edilebilir.
Tezkir veya Sohbet-i Cânan
Bir misal olması açısından ifade edeyim. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) Ebû Zerr Hazretleri’ne hitaben şöyle buyurur:
جَدِّدْ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ
وَخُذِ الزَّادَ
كاَمِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ
وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ
اْلعَقَبَةَ كَئُودٌ
وَأَخْلِصْ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ
بَصِيرٌ
“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz
çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yol-culuk pek uzun. Sırtındaki yükünü
hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her
şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden
haberdardır.” Allah Teâlâ bizi gördüğüne ve her hâlimize nigehbân olduğuna
göre insana düşen de her şeyi Allah için yapmasıdır.
Evet, her davranışı Cenâb-ı Hak tarafından görülen ve ahirette de buna göre
muamele görecek olan bir insanın böyle önemli bir mevzuda gaflete düşmemesi çok
önemlidir. İnsan hiçbir zaman unut-mamalı ki, herkes için ölüm mukadderdir. Hiç
kimseyi burada tutmak mümkün değildir. İnsanın önünde, anne karnından başlayarak
çocukluktan, gençlikten, olgunluktan, yaşlılıktan, kabirden, berzahtan, sırattan
geçen ve derken Cennet –Allah idhal buyursun– veya Cehennemle –Allah muhafaza
eylesin– neticelenecek upuzun bir yolculuk vardır. Önünde böyle çetin bir
yolculuk bulunan bir insanın gaflete düşmesi anlaşılır gibi değildir.
Bu hususla alakalı Kur’ân-ı Kerim’de, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyrulmaktadır:
وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ
الْمُؤْمِنِينَ
“Habibim! Tekrar tekrar hatırlat; çünkü zikir ve
hatırlatma mü’minler için mutlaka yararlıdır.” (Zâriyât sûresi, 51/55)
Burada bahsi geçen zikir, sadece lisanla yapılan zikir değildir. Yani burada,
“Lâ ilâhe illallâh” demekten ziyade, bu hakikatin mü’minlere değişik üslûp ve
versiyonlarıyla, tasrif yoluyla hatırlatılması emredilmektedir. Daha sonra da
böyle bir hatırlatmanın mü’minlere faydalı olacağı bildi-rilmektedir. Demek ki,
bizim böyle bir hatırlatmaya her zaman ihtiyacımız vardır. İsterseniz konuyu
sohbet-i Cânan meselesine irca edebilir ve birbirimize karşı devamlı bazı
hakikatleri hatırlatma gibi bir sorumluluğumuz olduğu ve bu sorumluluk yerine
getirildiği takdirde çok önemli neticelerin hâsıl olacağı sonucuna
ulaşabilirsiniz. Evet, laubalilik ve mâlâyaniyâta karşı kapalı kalma ve
aktüaliteye girmeme adına böyle bir hatırlatma çok faydalı ve çok önemlidir.
Zira nefsin hoşuna giden aktüel konular, mâlâyanî mevzular girdap gibidirler.
Eğer kendinizi onlara kaptırırsanız, alır ve sizi sizden uzak-laştırırlar. Siz,
sizden uzaklaşınca da:
نَسُوا اللّٰهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ
“Onlar
Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu.” (Haşir sûresi,
59/19) âyet-i kerimesi-nin tehdidine maruz kalırsınız. Bir mânâda âyet-i kerime
diyor ki, onların nefisleri kendileri için bir mir-sattı, bir temâşâ yeriydi,
bir müşâhede merkeziydi. Onu bir dürbün ve teleskop gibi kullanarak Cenâb-ı
Hakk’a ait âsâr-ı bergüzideyi, esmaya ait mecâlîyi ve O’nun tecellîlerine ait
mezâhiri temâşâ edecekler-di. Fakat onlar gaflete daldılar da, Allah’ı
unuttular. Allah da onlara kendilerini unutturdu ve onları ken-di darlıklarına,
düşünce, mantık, cismaniyet ve beden darlıklarına mahkûm etti.
Bu sebeple mü’minler tezkiri bir vazife bilerek sürekli birbirlerine
hatırlatmada bulunmalıdırlar. وَذَكِّرْ âyetinden sonra,
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا
لِيَعْبُدُونِ
“Ben cinleri ve insanları, başka değil, sadece Beni
bilip Bana kulluk yapsınlar diye yarattım.” (Zâriyât sûresi, 51/56) âyet-i
kerimesinin geldiğini düşünecek olursak, esas hatırlatılması gerekli olan
hususun ne olduğunu da anlamış oluruz. Yani nazarlar hep kulluk ve mârifete
doğru çevrilmelidir. Kabiliyet ve isti-dadı ölçüsünde her bir ferdin önüne
ârif-i billâh olma yolu açılmalı, derecesine göre herkesin eşya ve hâdiselere
farklı bakması, onları farklı görmesi ve onlar hakkında farklı düşünmesi temin
edilmelidir. Daha doğrusu teker teker her bir ferde, kendi darlıklarını bir
kenara bırakıp O’nun gördürmesiyle görme, O’nun işittirmesiyle işitme, O’nun
tutturmasıyla tutma ve O’nun hissettirmesiyle hissetme ufku göste-rilmelidir.