Posts Tagged ‘27 Mayıs’

467. Nağme: Tazyikler Yükselme Rampasıdır Bize!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, namaz sonrasında yapılan cehrî tesbihâtın ülfet ve ünsiyet perdelerini yırttığını ve ibadetin güzelliklerini bir kere daha derinden duymaya vesile olduğunu anlatarak sohbetine başladı. Cenâb-ı Hakk’ın onca nimetinin yanı sıra, yürünen yolda bir kısım çile, ızdırap ve sıkıntıların da çok normal karşılanması gerektiğini vurguladı.

Hocaefendi, dıştan gelen tazyiklerin dava erlerinde metafizik gerilimi artırdığını ve onlara ruh dünyaları itibarıyla güç kazandırdığını dile getirdi. Tepelerine inen her tazyik balyozunun adeta onlara “Ne diye böyle dar bir alanda duruyorsunuz. Mesela; ne diye Türkçe Olimpiyatları’nı sadece Türkiye’ye münhasır götürüyorsunuz?” dediğini ve o mühim işi organize eden arkadaşları daha bir şevke getirip meseleyi evrensel bir buuda taşımalarına vesile olduğunu ifade etti. Şöyle dedi:

“Bir yerde bir yasak vaz ettiler; size Türkiye’de takrir-i sükûn; ‘Sesinizi çıkaramazsınız, keseriz sesinizi! Bant vururuz ağzınıza, kolunuzu kanadınızı zincire vururuz!..’ dediler. Bu tazyik pozitif patlamaya sebebiyet verdi. Onlar bir yerde yasak ettiler; mesele bu sene yirmi yerde icra edildi.”

Muhterem Hocamız artık küresel bir mahiyet kazanan Türkçe Olimpiyatları’nın “Uluslararası Dil ve Kültür Festivali” adı altında bu sene dünyanın yirmi başkentinde gerçekleştirilmekte olduğunu, geçtiğimiz günlerde Amerika’nın başkenti Washington’da da birkaç program halinde tamamlandığını ve toplamda 150 ülkeden 2 bin 500 öğrencinin katıldığı festivalin önceki yıllara göre çok daha coşkulu ve müessir şekilde devam ettiğini açıkladı.

Birer “şefkat tokatı” olarak görebileceğimiz son musibetlerin aynı zamanda cebr-i lutfî olduğunu ve mefkûremiz adına çok büyük kazanımlara yol açtığını belirten Hocaefendi, şu beyanıyla önemli bir hususa daha işaret etti:

“Neticesinde gelecek nesiller arasında yâd-ı cemil olacağınız, Cennet’e otağ kuracağınız, rüyet, rıza ve Rıdvan’a kavuşacağınız musibetleri çok görmemelisiniz. Bu nimetlere mukabil iki ayağımız daima ateşin içerisinde olsa yine de değer. Kaldı ki öyle bir şey de yok. Bizden evvelkilerin çektiklerinin onda birini çekmiyoruz!..”

Bununla beraber, şu son bir iki senede maruz kalınan eziyet, kabalık ve terbiyesizliğin darbe yıllarında dahi görülmediğini söyledi. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde yaşadıklarından misaller aktaran, Amerika’da istinâbe tarikıyla ifade verişini de anlatan Hocamız o dönemlerin hiçbirinde şimdiki saygısızlığın yüzde birine şahit olmadığını vurguladı ve sözlerini şöyle noktaladı:

“Fakat yedi cihan duysun: Kimseden görmediğimiz olumsuzlukları gördük ama bunları da sinek ısırması gibi kabul edelim. Sinek ısırmaları karşılığında öbür tarafta Allah (celle celaluhu) akrep sokmasından, kobra ısırmasından -bu suretle- bizi koruyacaksa O’na binlerce hamd ü senâ olsun!.”

İmtihan ve Hakta Sebât

Herkul | | BAMTELI

*Her hâlimizde, her tavrımızda, her davranışımızda, iman-ı ekmel, ihsân-ı ekmel, ihlas-ı ekmel, rıza-yı ekmel, yakin-i ekmel demeli, hayatımızı bu atkılar arasında bir dantela gibi düzgün işlemeye bakmalıyız. Bunda çok defa tam başarılı olamayabiliriz. Bazen falsolar cereyan edebilir. Fakat o hâl bizi o doğru duygu ve doğru düşünceyi vird-i zebân etmeden alıkoymamalı. Düşsek, sürçsek bile yine kalktığımız zaman “el ihsan ve’l ihlas” demeliyiz.

*Hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Hata edenlerin en hayırlısı, hata ettikten, düştükten, sürçtükten sonra hemen kalkıp doğrulup yine kemerbeste-i ubudiyetle Allah karşısında saygı, ta’zim, tebcil ve takdirle durandır.

*Peygamber Efendimiz, “Âdem (aleyhisselâm) unuttu, evlâtları da unuttu.”buyurur. Nisyan, insan mahiyetine, yaptığı devâsa iyilikleri unutmak için konmuştur. O iyilikleri hatırlamak insanı fahr, gurur, kendini beğenme ve “Yaptığımız şeyleri başkaları rüyalarında bile görmemiştir!” gibi şeytânî mülâhazalara sevkedebilir. Onun için bin tane iyilik yapsan, aklında kalanlar karşısında, tahdîs-i nîmet duygusuyla “Allah’ım bunu Sen yaptırdın. İçinde riya yoksa, süm’a yoksa, ucb yoksa, fahir yoksa şayet, bu iyilikler Sana aittir” demek ve mümkünse hasenatı hep unutmak esastır. Hatırlamayı da, en küçük hata her akla geldiğinde, “Meğer ben ne küstahmışım!” diyebilme istikametinde kullanmak lazımdır.

*İnsan kendisini tanırsa konumunu korumaya muvaffak olur. Allah potansiyel olarak bizi insan yaratmıştır, ama o insanlığın realize planında ortaya çıkması, bir yönüyle şart-ı âdî olarak sizin iradelerinize, cehdinize, teyakkuzunuza ve temkininize emanet edilmiştir.

*Şeytan sürekli aleyhimizdeki bazı şeyleri önümüze sürer, “Haydi siz de bir şey söyleyin bunlara karşı, hep sükût mu edeceksiniz?” der. Belki bazen sûret-i haktan da görünerek bir şeyler dürtükler; biz de hiç farkına varmadan onun dürtüklediği şeyleri söyleriz. Mesela “paralel” dediler bize. “Paralel” paranoyanın nesebi gayr-ı sahih veledidir. Biz de onlara diyelim: “Siz paralelsiniz!” Hayır, böyle mukabele etmemeli!.. Mesela, “sülük” dediler. Nedir? Kanı emen! Hakikaten birileri milletin kanını emiyor, kansız bırakıyor onu. Fakat mukâbele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerek “Kan emen sülükler sizsiniz!” dememeli!.. İlle de bir şey demek istiyorsanız; karbondioksit atma manasında, şöyle dersiniz: “Kim paralelse, Allah onun belasını versin. Kim sülükse, Allah onun bin belasını versin. Sülüklerin evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Bizsek yani. Kim çeteyse… kim örgütse… kim silahlı örgütse… kim milletine kötülük yapmak istiyorsa… kim milletin hakkı olan arpa kadar bir haram yemişse, Allah onun belasını versin!” Bunu söylerken kendi adınıza söyleyin!

*Densiz demeyi bile terbiyeme, saygıma uygun bulmadım. Onlar densizliğin her türlüsünü söylediler. Dedikleri ettikleri şeyleri saydılar, yakın tarihe kadar 200 tane küfür, tel’în, lanet lafından bahsettiler. Hepsini hatırımda tutmadım. Orada da Cenab-ı Hakk’ın bana verdiği nisyan hakkını kullandım. Demedik şey, atmadıkları iftira, söylemedikleri yalan ve sizi uğratmadıkları gadr bırakmamışlar.. etmedikleri emanete hıyanet bırakmamışlar. Fakat bütün bunları -Halk ifadesiyle, onu demek de doğru mu? Nezaketmizle telif edilebilir mi? Karakterimizin sesi soluğu olur mu? Değilse Allah bizi affetsin, mâşerî vicdan da bizi bağışlasın- buldukları bir günah keçisine yüklediler. Bir gün insanlık cennete gitme yoluna girse, sıratı da geçse, orada bir şeye takılsa, “Hele durun size bir şey soracağız!” dense, yine onların o paranoyasından doğan nesebi gayr-ı sahih paralel mülahazasına verecek ve diyecekler ki, “Bunların yüzünden oldu!” Şimdi öyle bir mantık ve öyle bir felsefe, zedelenmiş, yaralanmış, bir yönüyle ayıp örtme duygusuyla kıvranıp duran insanların ruhuna öyle hâkim olmuş ki, bütün mesâvîyi birilerine yüklemeyi o işin içinden sıyrılmanın tek yolu olarak görüyorlar. Fakat, bütün bunlara karşı centilmence davranmak size düşüyor.

*Biraz rahatsızlığımdan, biraz da bunlara cevap vermemek için, aylardan beri burada sizin karşınıza çıkmadım. Şayet sizin karşınıza çıkarken, birilerinin yaptığı fenalıklar karşısında hislerimi işin içine katarak konuşursam, bu marz-ı ilâhîye uygun düşmez, ihlasa muvafık düşmez, ihsan şuuruyla telif edilemez, yakîn ile telif edilemez; böyle olmayınca da o beş para etmez. Beş para etmeyen insanlar gayr-ı merğûb metâlarını her gün maşerî vicdan pazarlarına, panayırlarına sürseler bile, bize bu mevzuda yine karakterimizin gereğini ortaya koymak düşer. Karakterinizi bozmanız, onun gereğine göre laf etmemeniz, öyle bir davranışta bulunmamanız, kendi namusunuza dokunmak kadar çirkin ve şenî’ bir şeydir. Başkaları da kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlarmış, o bizi alakadar etmez.

*Kimse kimsenin vizrini, vebalini yüklenemez. Herkes kendi vebaliyle oraya gidecek. Kaldı ki mesleğiniz, meşrebiniz, mizacınız, mezakınız itibarıyla öbür tarafta görseniz ki birileri sizin vebalinizi sırtlanmış, beli bükülmüş bir hamal gibi o veballer altında inliyor, buna da razı olmazsınız. Bu mülahazayla, bilirsiniz, elli senedir aleyhimde yazı yazan insana bile sizi de şahid tutarak şahsıma ait hakları helal ettiğimi söylemişimdir. Ne var ki, şimdi denen şeyler onun dediklerini çok geçti. Lenin’in Müslümanlara dediği şeyleri çok geçti. Amnofis’in Hazreti Musa’ya dediği şeyleri çok geçti. Ramses’in bilmem hangi Allah makbulü kuluna dediği şeyleri çok geçti. Fakat elin âlemin dediği, ettiği şeyler hadden efzun hale geldiyse, bence bizim de hadden efzun bir haddimiz olmalı. Her şeyi, Allah’ın izni ve inayetiyle, Cenab-ı Hakk’ın ruh sistemimize, ruh midemize yerleştirdiği enzimlerle ezmeli, hamur etmeli, halletmeli, sonra da ıtrahat halinde atılacak yerlerde götürüp atmalı!

*“Aşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş/ İncinen incitenden.”Siz incitmeyen olun. Varsın başkaları inciten olsun. Çünkü sizin dünya adına bir talebiniz yok. Başkaları bir şey olduysa, onun ötesinde bir şey olmak için çırpınıyorsa, karakteri de ona müsaitse, yapmadık şey bırakmayabilir. Fakat sizin eğer Allah’ın rızasından, hoşnutluğundan başka, ila-yı kelimetullahtan başka, nam-ı celil-i Muhammedi’yi güneşin doğup battığı her yere ulaştırmadan başka bir hedefiniz varsa, “Biz de bir gün bir yerde küçük bir reis olalım, bir vekil olalım, bir bilmem ne olalım!” mülahazalarını taşıyorsanız, hiç farkına varmadan Allah’tan o nispette uzaklaşmış olursunuz.

*Hz. Pir-i Mugan, demokrasiye, evrensel insan haklarına hizmet ediyorlar diye belli bir dönemde altmışlar öncesi bazılarına karşı az tarafgirlik hissettiğini, fakat sonra yanlış olduğunu anladığını ve “Euzubillahi mineş-şeytani ves-siyaseti” deyip uzaklaştığını belirtir. Mesleğimiz, meşrebimiz budur. Sizin arkadaşlarınız da ayaklarının ucuna kadar gelen o şeyleri böyle bir mülahaza olmasaydı katiyen itmezlerdi. Varsın onun arkasından koşanlar koşadursunlar; siz onların hepsini elinizin tersiyle itin. “Bana Allah’ım gerek!” deyin. “Cennet dedikleri üç beş huri, üç beş gılman, üç beş villa, üç beş tane köşk. Sen onları isteyene ver, bana Seni gerek Seni!” deyin ve yolunda böyle yürüyün. Allah sizi yüz üstü düşürmeyecektir, inanın buna.

*Fırtınalara, tsunamilere gelince; şimdiye kadar bu yolun yolcularının sabit değişmez kaderi olmuştur. Hep imtihan olmuşlar, evlatla imtihan olmuşlar, malla imtihan olmuşlar; çağın tiranlarıyla, güç ve kuvvet zehirlenmesiyle mahvolmuş insanlarıyla imtihan olmuşlar. Seyyidina Hz. Musa, Mısır’dan Eyke’ye, oradan Medyen’e mekik dokumak üzere yurdunu yuvasını terk etmiş. Seyyidina Hz. Yusuf’un çektiği şeyler dillere destan. Yakup aleyhisselam’ın çektiği dillere destan. Hazreti İbrahim Halilu’r-Rahman doğup büyüdüğü Mezopotamya’dan, yurdundan, yuvasından kovulmuş. Diğer enbiya-ı izamın başına gelen şeyler malum. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi beldesinden, Kabe’den dışarı çıkarılmış. Bütün Peygamberler çekmişler. Veliler de çekmişler. Gazzali deliler gibi mezarlarda dolaşmış. Hasan Şazili hazretlerinin adeta boynuna zincir vurulmuş, ayaklarına pranga takılmış. İmam Şafii hazretleri zincirler içinde ta Bağdat’a kadar celbedilmiş, sürekli kan püskürte püskürte oraya kadar götürülmüş; dayanamamış bunlara 55 yaşındayken ruhunun ufkuna yürümüş. Koca Ebu Hanife zindanlarda kırbaçlanmış. Ahmed bin Hanbel gibi büyük muhaddis, bir milyon hadisi eleyerek Müsned’ini yazmış bir insan, “Kur’ân mahluk değildir” dediği için, Kur’ân’ın tek bir meselesinden dolayı hapishanelerde kırbaç yiye yiye ömrünü geçirmiş. “Bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.” Eğer bu yolu böyle bilerek girmişseniz, bunlara da katlanacaksınız. Bazen Firavunlar yapacak, bazen Nemrutlar yapacak, bazen kefere ve fecere yapacak, bazen münafıklar yapacak. Bazen de Müslümanlığı sindirememiş, Kur’ân okudukları halde gırtlaklarından aşağı inmeyen, alınları nasır bağlayacak şekilde secdeden başlarını kaldırmadıkları halde nifaktan kurtulamayan insanlardan çekeceksiniz. Bir yönüyle çok defa çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyu olacak; bütün bunları bilerek bu yolda iseniz dişinizi sıkıp sabredeceksiniz.

*Kur’ân-ı Kerim’de

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber) sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş; daha sonra da, bu belâ ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir. Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfî ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve yüksek makamlara çıkarır.

*“Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Başınıza ne gelirse gelsin; “Gelse Celâlinden cefa, yahut Cemâlinden vefa; ikisi de cana safa, lütfu da hoş kahrı da hoş.” Bu Kıtmir kardeşiniz 27 Mayıs’tan bu yana -çoğunuz yoktunuz o gün- ölüm tehditleriyle her zaman preslendim. Askerliğimi yapmamış bir gençtim. O zaman ihtilalciler yapıyordu. 12 Mart’ta zindanlar gördüm, tehditler gördüm; Yargıtay’da o mesele duruyorken bir af çıktı, Cenâb-ı Hakk öyle sıyrılmak lütfetti, mahkumiyet ve sürgün kararları vardı. İnandığınız şeylere inanmayanlar, sizin değerlerinizi değer kabul etmeyenler sizi hiçbir zaman hazmedememişlerdir. 12 Eylül’de tam 6 sene -o sefillerde kaçan şaki gibi- kovalandım. Cenâb-ı Hakk onlara yakalatmadı. Arkadaşlarımdan birisi -makamı cennet olsun- ordudan ayrılmış Cahit Erdoğan dedi ki bir gün: “Hocam iyi ki ele geçmedin; öyle işkence, eza ve cefa ki, hastasınız, şekeriniz var, kalbiniz var, dayanmanız mümkün değildi. İyi ki Allah yakalatmadı.” Fakat, babayiğitler, başkan Muhsin gibi kahramanlar -makamı cennet olsun- 6 sene hücrede kaldılar.

*28 Şubat’ta da aynı şey oldu. Sonra Haziran Fırtınası koptu. Akabinde musibet musibeti takip etti. Şimdi o Haziran fırtınasında birilerinin işgüzarlık yaparak 300 sayfalık iddianameye sokuşturdukları şeyleri Neo-iddianame şeklinde yine hazırlamayı düşünüyorlar. 300 sayfalık iddianame ki burada niyabet tarikiyle istintak edilirken New Jersey başsavcısı baktı ve katıla katıla güldü; “Bu ne komik şey!” falan dedi. Bugünleri görseydi herhalde gülmekten bayılırdı.

*Hasılı; biz hep çektik, çektirenler de hep çektirdiler, bundan sonra da çektirecekler. Allah’a ahd-ü peymanımız var; dönmeme kararındayız. Allah döndürecekse, canımızı alsın. Allah bunları yapanlara da insaf, iz’an, bizimle beraber kalb salahı ihsan eylesin. Âmin…