Posts Tagged ‘Alparslan’

“İman hem nurdur hem kuvvettir.”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

*Belki İslam’ın zuhur ettiği andan itibaren şimdikiler gibi olmasa bile yine bir kısım herc ü merc yaşanıyor. O en güzide, en mümtaz insanlar arasında bile bu türlü şeylerin cereyan etmesi bize gösteriyor ki, bu ölçüde imana, iz’ana, yakîne, tevekküle, teslime sahip olmayan insanlar arasında haydi haydi bu meseleler olacaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kitabu’l-fiten ve’l-melâhim başlığı altında nakledilen hadislerinde ahirzamanda cereyan eden hadiseleri anlatmak suretiyle, tabiat-ı beşeriyenin her zaman o türlü şeylere açık olduğuna vurguda bulunuyor ve bize tembih buyuruyor; “Temkinli olun, bunlar olacak” diyor.

Zalim Allah’ın Kılıcıdır!..

*Asya’da herc ü merclerin yaşandığı bir dönemde, Necmeddin-i Kübra Hazretleri Cengiz’in oraları işgal etmesi sırasında savaşarak şehit olmuştur. Cengiz onu bağışlamak istemiştir ama “hayır” demiş, “Ben Efendimiz’den bişaret aldım bu mevzuda, böyle duracağım!” O Hazrete sormuşlar: “Neden Cenâb-ı Hak bu belayı başımıza musallat etti?” Demiş ki: “Biz Asya’da birbirimize düşmüştük, birbirimizle yaka-paça oluyorduk; ‘Zalim Allah’ın keskin bir kılıcıdır, Allah onunla intikam alır, sonra döner ondan da intikam alır.’ Biz birbirimizi yiyorduk, birbirimizle günaha giriyorduk! (İnsan birbirini yiyince birbiriyle günaha girer. O onu yediğinden dolayı haram işlemiş olur, o da onu yediğinden dolayı haram işlemiş olur.) Daha fazla birbirimizi yiyerek büyük günahlara girmememiz için, bizi günaha sokmamak üzere Allah zalimleri musallat ediyor; tepemize balyozlar iniyor, ‘Aklınızı başınıza toplayın!” diyor.” Aslında o mevzuda kullanılan balyoz veya tokmak Cengiz’dir. Fakat unutmamak lazım, o Cenâb-ı Hakk’ın yed-i kudretinde kullanılan bir tokmak, bir balyozdur.

*Önceki dönemlerde hakiki müslümanların belki avantajlı yanları şuydu: O türlü sadmeler, kırılmalar yaşandığı zaman, başlarını kaldırıp baktılarında karşılarında âbide bir şahsiyet Alparslan’ı görüyorlardı, Nureddin-i Zengî’yi görüyorlardı, Şîrkûh’u görüyorlardı -Selahaddin’in amcasıdır-, Selahaddin’i görüyorlardı. Bu insanlar hem güçleriyle hem kuvvetleriyle hem İslamiyet’e bağlılıklarıyla, bir taraftan adeta İslam için bir serhad oluşturuyor, İslam’ın ırzına, namusuna, haysiyetine, şerefine geçilmesine fırsat vermiyorlardı; bir diğer taraftan da temsilleriyle o düşmanlarının gönüllerine giriyor onları fethediyorlardı.

*Evet bunlar hep yaşanmış ama o dönemin insanları, başlarındaki bu serkârları, o âbide şahsiyetleri görünce, bütün bütün ümitsizliğe düşmemişler. Yani şöyle böyle o bela ve musibet aralıklarından, Cenâb-ı Hakk’ın hususi mahiyette eltâf-ı hâssesinin birer tecelli, birer şua şeklinde onların dünyalarına aktığını görmüşler ve mütesellî olmuşlar.

Cennet’e Koridor Oluşturmak da Olsa Popülist Mülahazalar Merduttur!..

*Günümüzde kaybettiğimiz şey esasen odur! Müslümanlığı şeklî bir sahiplenme var. Yani “kendi düşüncemiz, kendi felsefemiz, kendi dünya görüşümüz” çerçevesinde… Bu okul açmakla da olabilir, fakat derdiniz şudur: Onları kendi dünya görüşünüze göre, hayat felsefenize göre, size Emîru’l-Mü’minin demeye göre, birileriyle kavgaya hazırlamaya göre yetiştirirsiniz. Bu mülahazaların hiçbirinde Allah’ın rızası yoktur! Bunların hepsi mel’ûn mülahazalardır. Nâm-ı Celîl’i i’lâya matuf bir hareket yoksa, milli ruh ve milli düşünceyi i’lâya matuf tavır ve davranış söz konusu değilse, bütün bunlar nefis hesabına, popülizm hesabına, kendini ifade etmeye matuf densiz davranışlardır. İsterlerse cennete giden koridorlar oluştursunlar! Mülahazalar böyle kirliyse, bunlar densiz davranışlardır.

*Aslında bir mü’minin hedefinde her gün; bir, Allah ile münasebetleri açısından, bir de topluma karşı sorumlulukları açısından, derinleşmeye doğru bir cehd, bir gayret olmalıdır. “Hel min mezîd” (Daha yok mu?) abidesi gibi imanda derinleşmeye doyma bilmeme.. bu ufka ulaşma gayreti içinde olma. E ne yapacak bu insan? Namazını öyle bir derinlik içinde kılacak! Zira onca kötülük adına derinleşmiş insanlara karşı mevcut sığlığımızla mücadele edemeyiz. Onların dünyevî güç kuvvet itibarıyla, şeytanî stratejiler itibarıyla, münafıkça tavırlar itibarıyla vur-kaç hesabıyla sizin karşınıza çıkmalarına mukabil, siz o oyunları oynayamazsınız; çünkü hepsi gayr-ı meşru.. Makyavelist  mülahazaların ifadesi. Size düşen şey, dinde derinleşme, Allah ile münasebette kavî hale gelme, hakikaten kalbinizle O’nun arasında bütün vasıtaların yok olup gitmesini sağlama. Namaz bunu yapar ama namazın namaz olması, daha doğrusu insanın namazlaşması lazım.

Teheccüdsüz Geçen Gecemizi Ölü Bir Gece Saymalıyız!..

*Biz kabiliyetimizin, istidadımızın, iç donanımımızın nereye kadar müsait olduğunu bilmediğimizden dolayı, himmetimizi âlî tutmalıyız; gözlerimiz hep göklerde olmalı; meleklerin arasında saf tutacağımız mülahazasıyla oturup kalkmalıyız ve ibadetlerimizi de ona göre yapmalıyız. Teheccüdsüz geçen bir gecemizi ölü bir gece saymalıyız. Evvâbînsiz geçen bir akşamı, karanlık bir akşam saymalıyız. Kuşluksuz bir gündüzü, güneşsiz bir gün saymalıyız.

*Her insan gözüne kestirmeli; haliyle, tavrıyla, davranışıyla, temsiliyle, “Acaba her gün bir tane adamın gönlüne girebilir miyim? Bir adamın gönlüne -hak ve hakikat adına- otağımı kurabilir miyim?” Eğer böyle bir şeye muvaffak olursa, bir senede 365 tane adam kazanmış olur. Fiilen kazanmasa bile, defter-i hasenatına kazanmış gibi yazılır. O bunu dilesin, muvaffak olduğu kadar muvaffak olacak. Fakat niyeti o olduğundan dolayı, her gün bir adamın gönlüne otağını kurmuş gibi Allah ona sevap ihsan edecek. Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.

*Benim himmetim o kadarına yetmiyor, ne yapayım? Evet, indireyim, biraz aşağıya çekeyim ben bunu. Her hafta bir tane adam kazanma! Senede 52 tane insan yapar. Allah onun sevabını verir. Bir de muvaffak olursa… Niyet öyle olunca o mevzuda, azim öyle olunca… Bir de “Ben bu insanların gönüllerine taht kurmak istiyorum!” gayreti bir donanım ister, bir ufuk ister, onlara hitap etme seviyesi ister, o seviyede onlara hitap ister. Dolayısıyla o mevzuda donanımda da kusur etmeyeceksin! Bakın, iki yanlı mükemmeliyete doğru, insan-ı kâmil olmaya doğru bir yürüme var. Diyelim olmadı.. yahu her ay bir tane adamın gönlüne otağımızı kuralım. Senede 12 tane olur; 12 tane insan kazanırsınız. Bin tane insansanız ya da bir milyon insansanız, kaça vardığını düşünün onun…

Bari Senede Bir İnsan…

*Daha aşağıya çekelim bunu; yahu Allah aşkına senede bir tane! 20 yaşında bu işe gözünüzü açmışsanız, 70 yaşında da ölecekseniz, önünüzde 50 sene var. 50 sene içinde 50 tane adam kazanırsınız. Fakat her şeye rağmen himmet âlî tutulmalı! Bence birinci derecede meseleye bakmalı, o ilk kademede yapılması gerekli olan şeyler ne kadar bir cehd, ne kadar bir gayret, ne kadar bir performans istiyorsa, bence onu sarf etmeye çalışmalı.

*Demek ki birinci olarak imanda, Rabbimizle münasebetlerimiz açısından derinleşmeli; O’nun gerçekten bir güç kaynağı, bir kuvvet kaynağı olduğunu duymalı, onu o hale getirmeli. O mevzuda zirveleşmeli. Yoksa hafizanallah, niyetinde zirveleşme olmayan bir insan, hayatında zırvalaşmadan kurtulamaz. Bir diğer taraftan da siz bir yönüyle Allah’ı insanlara sevdirirseniz, Allah (celle celaluhu) da sizi sever.

Yalana Doymayanlara Takılmamalı!..

*Bunlar meselenin pozitif yanlarıydı; negatif yanları da şudur: Günümüzde bir sürü güft u gû var, yalan haber neşreden jurnaller var. Şimdi gazete diyoruz, ilk defa jurnal deniyordu ona. Zaten manasından da anlaşılıyor, esasen şunu bunu gammazlama, onun bunun kusuruyla ayıbıyla uğraşma.. Hâlihazırdaki durumları itibarıyla öyle mi değil mi? “Hayır” diyemezsiniz, maalesef öyle. Tam jurnal manasının temsilcisi bunlar. Yalana doymuyorlar bir türlü. Mü’minin iman adına meseleyi artırmaya doymadığı gibi onlar da yalana, iftiraya, isnada, intikam duygusunu tetiklemeye, haset duygusuyla hareket etmeye doymuyor, doymuyor..

*Şimdi, esas vazifeleri bu mu? Fakat bunu vazife edinmiş ve ondan başka bir şey düşünemeyen, başlarını o levsiyattan dışarı çıkaramayan, dünyaları sadece o işin içinde dönüp dolaşan o insanlar, sürekli levsiyat attıkça ister istemez sizi ve bizi bazen meşgul ediyor. Bir de işte böyle levsiyattan sıyrılmasını bilmek lazım. Bir iki arkadaş bizi alakadar edebilecek meseleleri takiple sorumluysa şayet tekzibimiz adına, tavzihimiz adına, tashihimiz adına, tazminatımız adına… Çünkü esasen rencide edilmek istenen bir yönüyle Hareket, Camia ve Hizmet itibarı, onurudur. Bu aynı zamanda heyetin, camianın şerefi ve haysiyetidir. Daha başkalarını da düşünebilirsiniz, hatta Kıtmir’i içinizde bir insan kabul ediyorsanız, ona atılan şeyleri de kendinize atılmış gibi düşünebilirsiniz. Bu açıdan da bizim o hakkımız her zaman mahfuzdur. Onlar bin defa yalan söylemişlerse, biz de bin defa tekzip davası, tashih davası, tazminat davası açarız.. kessinler seslerini.

*Herkes bunlarla meşgul olmamalı. Bütün himmetimizi şu biraz evvelki pozitif meselelerde teksif etmeliyiz. Önümüzü kestiler; bir yolda yürüyorduk, birdenbire heyelan oldu, altından kalkılmaz kayalar yolumuzu kesti. Şimdi o mevzuda alternatifimiz nedir, nasıl aşarız onu? Alternatif yolumuz olmalı. Allah’ın insan fizyolojisinde, anatomisinde sürekli tatbik buyurduğu bir şey var. Kalbi düşünün, ana damarlar var, fakat onlarda ufak bir problem olduğu zaman kollateraller (yardımcılar, taliler, ikinciller, tamamlayıcılar) hemen vazifeyi derpiş ediyor, deruhte ediyorlar. Mutlaka kollaterallerimiz olmalı bizim. Bir tane asfaltımız vardı, şehrahımız vardı yürüyorduk. Yanına bir tane daha yaptık, ihtiyat. Hayır öyle değil; o kalbdeki espri neyse bence ona göre. Katiyen tevakkuf yaşamamalı.

“Ona ‘kıtmîr’ dediğimiz zaman diğerleri hemen dağılır!” sandılar.. ve aldandılar.

*Onlar zannediyorlardı ki, böyle bir yere bir darbe vurduğumuz zaman, Kıtmir’e Kıtmir dediğimiz zaman, -Allah Allah arkasındaki de sanki -bağışlayın- koyun sürüsü- onlar hemen dağılacaklar.. ve aldandılar. Adanmış insan sürü değildir! Kendini bir davaya vakfetmiş insan sürü değildir! O kitle psikolojisiyle hareket etmez! O dünyevî bir kısım varidata bağlı hareket etmez! O, yaptığı hizmetin karşısında hiçbir şey almadan, îsârlaşmada öyle derinleşmiştir ki, -bir yönüyle- îsâr ruhuyla ona bakan insanlar Hazreti Ebu Talha’yı hatırlarlar; çanağa kaşığını boşuna tokuşturup misafirinin yemek yemesini sağlamıştır. O îsâr ruhunu anlamayanlar, öylesine kendini milletine adamışları tanımayanlar, hemen bir el darbesiyle, bir balyozla onları dağıtacaklarını, ürküteceklerini, korkutacaklarını veya algı operasyonlarıyla baskı altına alacaklarını zannettiler, zannederler, zannedecekler.

*Her zaman Selahaddinler, Fatihler, Alparslanlar, Kılıçarslanlar çıkaran o mübarek millet, o Anadolu insanı, bir kısım ne idüğü belirsiz insanların bu mevzudaki iğfâlatıyla, idlâlatıyla yürüdüğü yolda katiyen tevakkuf yaşamayacaktır. Hatta rolantiye bile geçmeyecektir. Hangi vitesle gidiyorsa, belki bir vites aşağıya düşürecek, “Bu yol biraz sarpa sardı, böyle gidersek yol alırız!” diyecek ama katiyen durmayacaktır. Bu sizin için inandırıcı olmanın en kuvvetli argümanıdır.

*İnandırıcı olma hususunda, durulan yerde dimdik durma çok önemli bir faktördür. Dimdik durmada temâdî onun on katı daha fazla önemli bir faktördür. Mıncıkladılar, çuvaldızladılar, bizlediler, mızrakladılar, iğne soktular.. hiçbir şey olmamış gibi -bağışlayın- pire ısırması nevinden…

*Gerçekten bir davaya gönül vermişsek, Allah’ın izni, inayeti, riayetiyle hiçbir şey bizi vazifemizden alıkoymamalı. Böyle ifritten gulyabaniler karşımıza dikilse, goriller önümüzü kesse, arslanlar kaplanlar panterler önümüze çıksa, -Allah’ın izni ve inayetiyle- milletimiz öteden beri hep bunların üzerine yürüdü, yine yürüyecektir ve bu mevzuda diğerlerinin komplolarını hep boşa çıkaracak, çarklarını ve düzenlerini kendi başlarına dolayacaktır.

*Allah mukavemetinizi arttırsın.. sizi imanda zirveleştirsin.. Allah ile münasebette meleklerle hemsaf haline getirsin. Amin…

GEÇMİŞ, HÂL VE GELECEK

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dün, bugün ve yarını mahrutî bir bakış açısıyla değerlendirmeye tâbi tutmanın önemi üzerinde duruluyor. Bu hakikati gerek fert gerekse toplum açısından hayatımıza nasıl tatbik edebiliriz?

Cevap: Geçmiş, hâl ve istikbal sadece şu anı yaşayan insanlar için üç farklı zaman dilimi olsa da, zaman üstü yaşayabilenler için bunlar bir vahidin üç ayrı yüzünden ibarettir. Her şeyi cismanî zevkleri hesabına değerlendirenler,

“Bir geçmiş gün için beyhude feryat etme,

Bir gelecek günü boşuna yâd etme,

Geçmiş, gelecek masal hep,

Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme!”

mülâhazalarıyla sadece şimdiki zamanda serâzât yaşamayı tercih ederler. Fakat kalb ve ruh ufkunda seyahat eden insanlar, bu üç zaman dilimini birden mütalâaya alır ve bunlardan hiçbirini diğerine feda etmezler. Zira bunlardan birinin ihmal edilmesi, diğerleri için de çok ciddî bir eksiklik meydana getirecektir. Mesela geçmişinden kopuk yaşayan ve hâli değerlendiremeyen insanların yeni bir gelecek kurmaları mümkün değildir. Nitekim Ziya Gökalp’in “Harâbisin, harâbâtî değilsin, gözün mâzidedir, âti değilsin.” sözlerine karşılık, bir yönüyle geçmişle alâkasını devam ettiren Yahya Kemâl, “Ne harâbî ne harâbâtiyim / Kökü mâzide olan âtiyim.” demiştir.

Geçmişin Hızıyla Geleceğe Yürümek

Geçmiş; gelecek için tasavvur ve kurguları olan insanların ümitli olmalarını gerektirecek pek çok heyecan verici güzel örneklerle doludur. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da anlatılan peygamber kıssaları bu hakikatin en çarpıcı misalleridir. Bu örneklerin en baş döndürücü olanı ise Hazreti Sultanu’l-Enbiyâ’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatıdır. Bilindiği üzere O (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığın kopkoyu karanlıklar içinde bulunduğu, katmerli bir vahşetin, katmerli bir zorbalığın ve katmerli bir cehaletin yaşandığı bir dönemde gelmişti. Yani cahiliye dönemi insanları “Neyiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorularının cevabını bilmiyordu ve bilmediğinin farkında da değildi. Ayrıca her yerde bir tiranlık ve zorbalık hâkimdi. Kuvvetli zayıfı eziyor ve millete kendi düşüncelerini dayatıyordu. Toplum, duygu, düşünce ve hisleriyle kirlenmişti. Bu karanlık tabloyu merhum Akif şu ifadelerle resmeder:

“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,

Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi,

Fevzâ bütün afakını sarmıştı zeminin,

Salgındı bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.”

Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hamlede kayserleri ve kisraları yere sermiş ve insanlığı, bu karanlık ve kasvetli atmosferden kurtarmıştı. Evet, günümüzdeki telekomünikasyon imkânlarının olmadığı, gazete, radyo, televizyon ve internetin bulunmadığı, her şeyin insanların ses ve soluğuna emanet edildiği bir dönemde, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ın izni ve inayetiyle çeyrek asır gibi çok kısa bir zamanda müthiş bir inkılâp gerçekleştirmişti. Bu, öyle baş döndüren bir hâdiseydi ki Seyyid Kutup, Resûl-i Ekrem ve O’na tâbi olan sahabe-i kiramın yaptığı işlerin, ancak Kur’ân’ın bir mucizesi olarak izah edilebileceğini ifade etmişti. İşte eğer geçmiş, böyle bir dinamizm kaynağı olarak görülüp istifade edilirse insan şu neticeye ulaşır: Geçmişte böyle bir diriliş faslı yaşandı ise, bu tür bir diriliş günümüzde bir kere daha niçin yaşanmasın ki!

 Saadet Asrı’ndan sonraki dönemlerde yaşanan hâdiselerde de bizim için bir ümit ve güç kaynağı vardır. Mesela Müslümanlar güçlenip devletler muvazenesindeki yerlerini aldıkça, çeşitli husumet cepheleri oluşmuş; bir dönem Moğollar gelmiş, başka bir dönemde ise Haçlılar hücuma geçmişlerdir. Birisi giderken öbürü gelip musallat olmuş; fakat Allah’ın izni ve inayetiyle bunlar her gelişlerinde yıkılmayan ve parçalanmayan İslâm surlarına çarpıp geriye dönmüşlerdir. Bazen Alparslan Hazretleri’ne, bazen Kılıçarslan’a, bazen de Selahattin’e çarpıp dağılmışlardır (Allah’ın rahmeti ve gufranı onların hepsinin üzerine olsun). İslam ümmeti olarak kaç defa kefeni gömlek yapmışız ama netice itibarıyla ölüm çukurları Allah’ın izniyle yeni bir ferah-feza iklime dönüşmüş ve üzerinde reftare dolaşacağımız bağ ve bahçeler hâline gelmiştir. O hâlde şu an biz pek çok husumet cephesinin tasallutu altında bulunuyor olsak da, neden bir kez daha bütün bunları aşarak yeni bir diriliş yaşamayalım?!. Neden insanlığın yüzü bir kere daha gülmesin?!. Neden milletimiz hak ve adaleti gerçekleştirme istikametinde devletler muvazenesindeki yerini bir kez daha elde etmesin?!.

“Tarih siyah beyaz bütün sayfalarıyla okunmalı ama mazideki kin ve nefretler hortlatılmamalı!..”

Tarihe bu nazarla bakıldığında Cenâb-ı Hakk’ın, Söğüt’ün bağrında metamorfozla bir tırtıldan bir kelebek yarattığı görülecektir. Birkaç yüz çadırdan ibaret olan bir avuç insan, aradan daha yüz elli sene geçmeden dünyanın kaderine hâkim olmuştur. Öyle ki, Batılılar kendi aralarında Devlet-i Âliye’ye “Osmanlı İmparatorluğu” demeye başlamışlardır. Bu bir kabullenmenin göstergesidir. Zira Devlet-i Âliye, daha önce haçlı seferleriyle doludizgin üzerine gelen bir dünyayı durdurmuş ve onları Avrupa Kıtası’na sıkıştırmıştır.

Tarihte meydana gelen bütün bu hâdiselerin arka planlarıyla birlikte doğru okunması ve onlardan ibret alınması gerekir. Hazreti Muaviye’nin diğer sahabiler arasında öne çıkan önemli özelliklerinden birinin, onun tarihî tetkikleri olduğu ifade edilir. O, yanındaki yardımcılarına sürekli tarihten dersler yaptırır ve kendisine göre onlardan ibret tabloları çıkarırmış. Hazreti Muaviye için söylediğimiz bu ifadeler garipsenmemelidir. Zira Hazreti Ali’nin hakkını muhafaza etmenin ve hakkın ona ait olduğunu teslim etmenin yanı başında, Hazreti Muaviye’nin de İslâm toplumuna yaptığı küçümsenmeyecek pek çok faydalı icraat vardır. Mesela onun döneminde, Allah’ın izni ve inayetiyle Roma İmparatorluğu dize getirilmiştir.

Vâkıa, hâdiseler ayniyet çizgisinde cereyan etmese bile, şurası muhakkak ki misliyet ölçüsünde tarihî devr-i daimler vardır. Şayet biz, geçmişi doğru okuyup bu devr-i daimlerden ibret alarak günümüzü değerlendirebilirsek, engellere takılmadan, yürümemiz gerekli olan noktalara doğru yürüyebiliriz.

Yalnız geçmişi bir hazine gibi bilip değerlendirmeye çalışırken şu hususa dikkat etmek gerekir: Aynı toplumun farklı kesimleri olarak geçmişte birbirimizi incitme, rencide etme, birbirimizin içini kanatma gibi yaptığımız bazı hata ve günahlar olabilir. Bunların romanlarda ve filmlerde olduğu gibi günümüzde bir kere daha yeniden acı acı resmedilmesi ve böylece olmuş bitmiş hâdiselerin günümüzde yeniden hortlatılarak kavga vesilesi yapılması kanaatimce doğru değildir. Elbette ki tarihte yaşanmış bu hâdiseler birer vakıadır, inkâr edilemez; ama onları bugün birbirimize karşı kullanmamız ve kavga vesilesi yapmamız doğru değildir. Bunu söylerken “tarihin sadece beyaz sayfalarına bakalım” da demek istemiyoruz. Aksine tarihî hâdiseler acı-tatlı bütün yönleriyle tetkike tâbi tutulmalı ve böylece aynı hatalara düşmeme gayreti içinde olunmalıdır. Yani biz, geçmişimizdeki sıkıntılı dönemleri de tahlil etmeli, badireleri nasıl aştığımızı iyi bilmeli; fakat bunu yaparken tarihte yaşanan kin ve nefretleri yeniden hortlatmamalı, şefkat stratejileriyle o ibret tablosunu günümüz ve geleceğimiz için bir projektör gibi kullanmaya çalışmalıyız.

Gelecek Tasavvuru Olmayanın İstikbali de Olmaz

İstikbale gelince, ahirete inanan gönüller için yarından başlayıp öbür âlemdeki ebediyetlere kadar uzanan bir gelecek vardır. Çakırkeyif bir hayat yaşamayı gaye edinenler ise, ne geçmişi ne de geleceği düşünürler. Onlar geçmişi kurcalamak suretiyle bir hakikate ulaşacaklarına inanmadıkları gibi, geleceği düşünmek suretiyle de keyiflerini kaçırmak istemezler. Hakka adanmış ruhlar için ise geçmiş çok önemli olduğu gibi, gelecek de çok önemlidir. Onların gelecek adına ümitleri, beklentileri, mefkûreleri, tasavvur ve gaye-i hayalleri vardır. Fakat bazılarının iddia ettiği gibi bu beklentilerin, makam mansıp sevdasıyla, dünya nimetlerinden istifade etmekle bir alakası yoktur. Bilakis onların gaye-i hayalleri, her yerde hak ve adaleti tesis etme, barış ve huzurun temsilcisi olma, bütün dünyaya bir kere daha kardeşlik duygusunu duyurma, küreselleşen dünyada birlikte yaşama kültürünü geliştirme ve böylece her yerde sımsıcak bir huzur atmosferi oluşturabilmektir. Nurlarda da ifade edildiği gibi eğer insanın böyle bir gaye-i hayali olmazsa, zihinler enelere döner ve etrafta gezer. Enaniyetinin altında kalıp ezilmiş fertler ise, her şeyi bencilliklerine, şahsî çıkarlarına ve hâlihazırdaki zevk u safalarına bağlı götürürler.

Oysaki insan ahsen-i takvime mazhar yaratılmıştır. O, hem dündür, hem bugün, hem de yarın. Dolayısıyla onun mutlaka yarınlar adına ümit ve idealleri olmalıdır. Aksi takdirde o, -hafizanallah- kendi bencilliğine takılır kalır; takılır kalır da ya bir egoist veya bir egosantrist ya da takdirlerle başı dönen, bakışı bulanan, kendini kaybeden bir narsist olur. Yarınlar adına gaye-i hayalleri olan bir insana gelince o, bir ihya insanı, bir diriliş kahramanı ve bir abide şahsiyettir. O, ruhunun ilhamlarını sürekli başkalarına üflemeye çalışır. Gelecek adına yapacağı işlerin plan ve projelerini bugünden hazırlar ve imkânlar elverdiği ölçüde de onları realize etme peşinde koşar.

Zamanın Altın Dilimi: Hâl

İnanan bir gönül için, içinde bulunduğu zaman da çok önemlidir. O, içinde bulunduğu anı, zamanın altın dilimi olarak görür, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan etmiş olduğu imkânları, vakit fevt etmeksizin o altın zaman dilimi içinde değerlendirmeye çalışır. Aslında biz hepimiz Cenâb-ı Hakk’ın sevk ve insiyakıyla belli bir noktada bulunuyoruz. Bize düşen vazife, bulunduğumuz konumu en verimli bir şekilde değerlendirmektir. Öyle ki, bizi götürseler ve ot dahi bitirmeyen bir dağın başına atsalar, orada bile elimize bir çekiç, bir tane de çivi almalı ve kayadan toprak çıkarmaya çalışmalıyız. Arkasından da aşağıdakilere, “Yukarıya üç tane tohum gönderebilir misiniz?” diye seslenmeli ve kayaların üzerini dahi yeşillendirme peşinde koşmalıyız. Yani mü’mini götürüp bir kayanın başına koyduklarında bile, o, Hazreti Musa’nın asasını vurup kayadan su çıkardığı gibi, kayadan su çıkarmasını, toprak elde etmesini ve neticede kayanın üzerinde bile tohum ekmesini bilmelidir.

Evet, insan, içinde bulunduğu imkânları değerlendirme açısından dûn himmet olmamalıdır. Herkesin bulunduğu konum itibarıyla mutlaka yapabileceği bir kısım güzel işler vardır. Allah’ın ihsan ettiği her şey, içinde bulunduğumuz anı değerlendirmek suretiyle İslâm’ın ufkumuzda şehbal açması istikametinde kullanılmalı ve bu konuda herkes elinden geleni yapmalıdır. Hatta insan bu konuda sık sık kendini sorgulamalı ve şöyle demelidir: “Acaba ben Allah’ın bana bahşettiği imkânlar açısından yapmam gerekli olan işleri şu an tam olarak yapabiliyor muyum? Yoksa bu hâlimle ben, miskinlik illetiyle malul bir hasta mı sayılırım?”

Hâsılı, geleceğin fikir işçileri ellerinde bulunan imkânlarla neleri realize edebileceklerini iyi hesap etmeli ve bunları gaye-i hayallerini gerçekleştirme istikametinde verimli olarak kullanmalıdırlar. Onlar, en olumsuz şartlarda bile olmaz gibi görünen işlerin altına girerek hâli değerlendirmeli ve Allah’ın izni ve inayetiyle insanlığın yeni yeni baharlar yaşamasına vesilelik yapmalıdırlar.