Posts Tagged ‘başarı’

Kırık Testi: HASETÇİLER KARŞISINDA KENDİMİZLE YÜZLEŞME

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ciddi fedakârlıklara, hüzünlü gurbetlere ve onca mahrumiyetlere katlanılarak yapılmaya çalışılan dünya çapındaki hizmetlere bazı dindar çevrelerin de şüphe ve tereddütle yaklaşmasını veya karalama kampanyalarına destek olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

   Cevap: Tarihimizde Din-i Mübin-i İslâm’a hizmet çerçevesinde çok önemli başarılar ortaya konulmuştur. Özellikle Osmanlıların dillere destan hizmetlerini hafife alamaz; İslâm âlemini koruyan bir karakol vazifesi görmesini, asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını yapmasını görmezden gelemeyiz. Ortaya konulan bütün bu gayret ve cehtlerin nezd-i ulûhiyette neye tekabül ettiğini de, ahirete gidince görecek ve anlayacağız. Ancak her zamanın bir hükmü vardır. Küreselleşmeye doğru gidilen bir dönemde, yapılması gereken hizmetler de işin tabiatı itibarıyla daha farklı olacaktır. İmam Şafiî felsefesiyle meseleye yaklaşacak olursak şöyle diyebiliriz: “Allah seleflerimizden ebeden razı olsun; yaşadıkları dönemin şartları itibarıyla çok büyük işler başardılar. Fakat bize de yapılacak çok şey bıraktılar.”

Onlar, yaşadıkları devrin şartları itibarıyla yapacaklarını yaptılar, emaneti hakkıyla taşıdı ve arkadan gelen nesillere tevdi ettiler. Ancak yapabildikleri kadar yapamadıkları da vardı. Demek ki şartlar bu kadarına müsait değildi. Atın, katırın veya devenin sırtında bunu gerçekleştirmek çok zordu. Fakat günümüzde gelişen iletişim ve ulaşım imkânları sayesinde, yapılması düşünülen işler, çok daha hızlı ve pratik bir şekilde yapılabiliyor. Cenab-ı Hak, günümüzün teknik ve teknolojisini günümüz nesillerinin emrine vermiş. Fedakâr gönüller bunları çok iyi kullanarak dünyanın dört bir yanına açıldı ve gittikleri yerlerde çok önemli başarılara imza attılar.

   Muhasebe ve Kendimizle Yüzleşme

Biz biliyoruz ki bütün bu güzellikleri nasip eden Allah’tır. Sürekli Alvar İmamı gibi, “Değildir bu bana layık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?” diyoruz. Çünkü bugüne kadar yapılan hizmetler, istidat ve liyakatin çok üstünde ilâhî bir teveccühün işlediğini gösteriyor. Allah milletin gönlüne ciddi bir aşk u heyecan saçıyor ve onlar da i’la-i kelimetullah yolunda hırz-ı can ediyorlar. Makul buldukları hizmetler etrafında bir araya geliyor ve milletin ruh abidesini ikame etme yolunda kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyorlar.

Ben, yurtlarını yuvalarını terk ederek bize ait değerleri dünyanın dört bir yanına taşıma adına farklı diyarlara dağılan arkadaşlardaki hicret ve hizmet aşkını gördüğümde hayret ediyorum. Sahip oldukları şiddetli arzu ve heyecan ve sergiledikleri yüksek kıvam karşısında şaşırıyorum. Demek ki bir sevk-i ilahî söz konusu. Çünkü henüz çok büyük bir hayat tecrübesi edinmemiş, üniversiteden mezun çiçeği burnunda delikanlıların, damarlarındaki kanların cismaniyet ve dünya hesabına aktığı bir dönemde, bütün arzu ve heveslerini ayaklarının altına alarak dünyanın dört bir tarafına açılmaları ve göz kamaştıran işler yapmaları basit bir mantıkla izah edilemez. Bu, olsa olsa Allah’ın büyük bir lütfu olabilir. Bunu görmemek, takdir etmemek ve şükretmemek Allah’a karşı nankörlük olur. Dua etmemek de bu arkadaşlara karşı bir vefasızlık sayılır. Allah, dünyanın dört bir yanında, hayatın değişik birimlerinde bulunan bütün kardeşlerimize istikamet lütfeylesin, onları sabitkadem eylesin ve çok daha büyük başarılara imza atmaya muvaffak kılsın!

Eğer yapılan işleri kendi aklımıza, irademize, güç ve kuvvetimize bağlarsak, farkında olmadan şirke girmiş, Allah’ın iş ve icraatlarına kendimizi şerik tutmuş oluruz. Ayrıca bizim bu tavrımız, haset ve kıskançlıkları tetikleyebilir ve başkalarını bir kısım dengesizliklere, densizliklere ve taşkınlıklara sevk edebilir.

Zannediyorum bizim bu mevzuda bazı kusurlarımız oldu. Yer yer, birilerinin dediği gibi, “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız!” tarzı mülahazalara girdik. Çok küçük unsurlarla çok büyük işler yapmak suretiyle kendi büyüklüğünü ortaya koyan Allah’ın, bizimle de bunu yaptığını anlayamadık. Bu felsefe ve anlayışa uygun hareket edemedik. Muhtemelen yer yer tavır ve davranışlarımızla hiç farkına varmadan başkalarını rahatsız ettik. Bizim tavırlarımız, bilemeyeceğimiz bir tesirle onlarda tepkiye sebebiyet verdi. Yanlış anlaşılmasın. Ben, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye mesleğine sahip çıkan hiç kimseyi küçük görmem. Benim gözümde onların her biri ayrı bir kıymet ve değeri haizdir. Fakat hem Allah’ın hakkını verme hem de kendimizle yüzleşme açısından bunları söylüyorum.

Bize düşen, sık sık kendimizi kontrol etmemiz ve yaptığımız bütün işleri muhasebeye tâbi tutmamızdır. Sürekli kendimize şu soruları sormamız gerekir: Acaba doğru bir yolda mıyız? Hakikaten yaptığımız hizmetleri yarınlar adına hiçbir dünyevî ve uhrevî beklentiye girmeden götürebiliyor muyuz? Şahsen ben kendi adıma, “Allah’ım, biz kendi kültür ve değerlerimizi başkalarına duyurma mevzuunda hırz-ı can ediyoruz. Ne olur Sen de beni Cennet’e koy!” demeyi Allah’a karşı saygısızlık sayarım. Onun rızası dışında uhrevî bir beklentiye girmeyi dahi kendime yakıştıramıyorum. Allah’tan sürekli beli bükülmüş milletimizin idbarını ikbale döndürmesini, âlem-i İslâm’ın kamburlaşan belini düzeltmesini, insanlığın barış ve huzur içerisinde yaşayabilmesini istiyorum. Bunun dışında Cennet, huri, kasır gibi cismanî ve bedenî arzuları talep etmeyi Allah’la münasebetim açısından terbiyesizlik sayıyor ve bundan da Allah’a sığınıyorum.

Bunlar içimin sesi. Yoksa Cennet’i isteme de, Cehennem’den Allah’a sığınma da dinimizde yeri olan taleplerdir. Nitekim biz de sabah-akşam dualarında bunları söylüyoruz. Evet, din cevaz verdiği için biz de Allah’tan Cennet’i ister, Cehennem’den korunmak dileriz. Bu ayrı bir meseledir. Fakat Allah yolunda yaptığımız ve yapacağımız işleri dünyevî veya uhrevî bir kısım mükâfatlara bağlamayız. Bunu, dünyevilik, cismanîlik ve nefsanîlik olarak görür, bundan fersah fersah uzak dururuz. Hele bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olma gibi dünyevî hedefleri aklımızın ucundan dahi geçirmeyiz. Allah rızasına talip olmayı bırakıp gönlümüzü bu tür dünyevî makamlara kaptırmayı, en yüce makamlardan en aşağı derekelere düşme kabul ederiz.

Bu mülâhazaların ruhlarımıza çok iyi yerleşmesi lazım. Bir şey yapmış olma, kendimizi bir şey görme düşüncesi zihinlerimizi kirletmemeli. Bu konuda müstakimce düşünce şudur: “Şayet bizim yerimizde kaliteli, yüksek vasıflarla donanmış, peygamberane bir azimle iş yapan insanlar olsaydı, kim bilir daha ne büyük inkişaflar yaşanırdı! Ama neylersin ki onlar yerine biz varız. Nöbet tutma işi bizim üzerimize kaldı. Kim bilir belki de davaya ihanet ediyoruz.” Eğer meseleye bu şekilde yaklaşırsak, içimizdeki arzuları, kuruntuları da boğabilir, onların dilimizden dökülmesine, yüz mimiklerimize aksetmesine, tavır ve davranışlarımızı şekillendirmesine meydan vermemiş oluruz. Evet, öncelikle meseleye kendi açımızdan bakmalıyız. Zira birinci derecede bizi alakadar eden husus budur.

   Hasede Yenik Düşenler

Öte yandan maalesef yapılan hizmetlerin, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu, fazlı, ihsanı ve sevki olduğunu göremeyen bir kısım mü’minler meseleye haset ve kıskançlıkla, din ve diyanetinizden ötürü size düşmanlık besleyen bazı zümreler ise kin ve nefretle yaklaşıyorlar. Bu yüzden de size karşı tavır alıyor, aleyhinizde faaliyet gösteriyor ve sizi yürüdüğünüz yoldan döndürme adına her fırsatı değerlendiriyorlar. Yapılan hizmetler karşısında çok ciddi bir hazımsızlık yaşıyor, farklı ad ve unvanlarla sizi karalamaya çalışıyorlar. Bazen yapıp ettiklerinize bir kulp takarak, bazen de sizi dış güçlerin emellerine hizmet etmekle suçlayarak itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Bütün dünyaya açılmayı çılgınca bir proje olarak görüyorlar. Binlerce insanın sinesini size açmasını, sizin dilinizi öğrenmesini, değerlerinizi benimsemesini veya en azından saygı duymasını hiçe sayıyorlar. Ortaya koyduğunuz projelerin, yaptığınız faaliyetlerin yarınki dünyada ne ifade edeceğini ve ne tür getirilerinin olacağını anlamak istemiyorlar. Dünyada çok ciddi dostluk köprülerinin kurulduğunu, umumî bir huzur ve sükûn atmosferinin sağlanması adına çok önemli adımların atıldığını, her tarafa sevgi ve hoşgörü tohumları ekildiğini görmezden geliyorlar.

Biz, meseleye Cenâb-ı Hakk’ın sevk ve istihdamı nazarıyla bakıyoruz. Onlar ise sebeplere takılıyorlar. Ortaya çıkan güzelliklerin arkasında sadece sizi görüyorlar. Dolayısıyla da küresel çapta devam eden çok önemli hizmetleri “hizipçilik” ve “mezhepçilik” mantığıyla değerlendiriyorlar. İşin asıl sahibine nazarlarını çeviremediklerinden veya sağduyu ve mantıkla yapılan işlerin getirilerini değerlendiremediklerinden, “falancılarla” “filancılarla” uğraşmayı kendilerine meslek ediniyorlar.

Öteden beri Kur’ân ve Sünnet’e bağlı gibi görünen ve dinin bayraktarlığını yapma iddiasıyla ortaya çıkan bazı kimseler, üst üste fiyaskolar yaşadılar. Yaptıkları işleri ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Kendilerini çok büyük görseler de, temsil ettiklerini söyledikleri davalarını iki adım öteye götüremediler. Fakat beri tarafta Cenab-ı Hak, termitlere, fillerin ve gergedanların yapamayacağı işleri yaptırdı. Onlar, işte bunu hazmedemediler, içlerine sindiremediler. Bu sebeple de meydana gelen güzellikleri cı’ya, cu’ya bağlayarak mahkûm etmek istediler. Kendilerinin de belli bir dönemde içlerinden geçen ve “Keşke yapsak” dedikleri işlerin başkaları tarafından yapılmasını kabullenemediler ve müşterek bir cephe oluşturdular. Birileri, tabiatları ve cibilliyetleri gereği düşmanlık yaparken, öbürleri de hasetleri ve hiss-i rekabetlerinden ötürü saldırıya geçtiler.

   Hasedin Önüne Geçme Adına Yapılması Gerekenler

Bütün bu olup bitenler karşısında bize düşen vazife, bir taraftan kendimizle yüzleşme ve hatalarımızı gözden geçirme, diğer taraftan da onları tadil etme adına yeni yol ve yöntemler bulmadır. Mesela bazı projeleri müşterek gerçekleştirebiliriz. Bizim başkalarına hükmetmemiz, herkese söz dinletmemiz, laf anlatmamız mümkün değil. Fakat sizinle aynı düşünen ve aynı hedefe doğru yürüyen insanlarla ortak çalışmalar yapabilirsiniz. Her ne kadar farklı mezhep ve meşreplere mensup olsanız da, bir mefkure birliği etrafında bir araya gelebilir, herkesin “evet” dediği projeleri realize edebilirsiniz. Kısmen de olsa aynı duygu ve düşünceleri paylaştığınız insanları yanınıza alabilir, onlarla ortak faaliyetler düzenleyebilirsiniz. Belli bir alanda onlara da hareket etme imkânı verebilirsiniz.

Bütün bunlarla onları kısmen de olsa günaha girmekten koruyabilir; gıybet etmelerinin önünü alabilir; kıskanma ve rekâbet duygularını tadil edebilirsiniz. Böylece güzergâh emniyetinizi sağlayabilir, yürüdüğünüz yolda trafik problemlerinin meydana gelmesine engel olabilirsiniz. Dahası birlik şuurunun, ihlâs ve samimiyetin korunmasına yardımcı olabilirsiniz. Gıybet, iftira ve karalamaların olduğu bir yerde mü’minler arasındaki vifak ve ittifak bozulacak ve Allah da inayetini kesecektir. Unutmamak gerekir ki Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve inayeti, gönüllerin bir ve beraber çarpmasına bağlıdır.

Aynı şekilde bütün bu olumsuzlukların önünü alma adına üslubumuzu bir kere daha gözden geçirebiliriz. Siz gökteki melekler kadar safiyane hizmet etseniz bile, üslubunuzu doğru ayarlayamadığınız için bir kısım problem ve arızaların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiş olabilirsiniz. Bu yüzden ciddi bir empati yaparak muhataplarınızın hissiyatını okumaya çalışmalı ve konuşmalarınızda bunu hesaba katmalısınız. Aidiyet mülahazasını çağrıştıran, onları rahatsız edecek sözlerden uzak durmalısınız. Her fırsatta onların gönlünü almalısınız. Mesela birisi size gelip, “Allah sizden razı olsun. Çok önemli hizmetler yapıyorsunuz.” dediğinde şöyle mukabele edebilirsiniz: “Estağfirullah. Eğer falanlar filanlar bize böyle bir zemini hazırlamasalardı, havadaki şiddet ve hiddeti kırmasalardı, biz kat’iyen bunları yapamazdık.” Bu, idare-i kelam değil, hakikatin ifadesidir.

Öte yandan Hizmet gönüllülerinin, ağzından çıkan sözlerde, kalemlerinden dökülen kelimelerde, ortaya koydukları bütün tavır ve davranışlarda başkalarına nazaran çok daha dikkatli olmaları gerekir. Onlar, söz ve davranışlarının sadece kendileriyle sınırlı kalmayacağının, bilakis bütün cemaate mâl edileceğinin şuurunda olmalıdırlar. Koca bir camiaya çamur atılmaması, leke sürülmemesi adına ellerinden gelen hassasiyeti göstermelidirler. Büyük fedakârlıklara katlanma pahasına da olsa hiç kimse bu güzelim hareketin üzerine çarpı koyulmasına müsaade etmemelidir.

Bu yüzden biz, başkalarının yaptığı gibi saldırgan tavırlara giremeyiz. Onların salladıkları yumruklara yumrukla karşılık veremeyiz. Kötülüklere aynıyla mukabelede bulunmak suretiyle kötülük fasit dairelerinin oluşmasına meydan veremeyiz. Tearuz ve tesakutlar ağında bütün değerlerin gümbür gümbür yıkılıp gitmesine göz yumamayız. Peki, o zaman ne yapacağız? Yunus ifadesiyle dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana da gönülsüz olmak mecburiyetindeyiz.

Meşru müdafaa hakkı çerçevesinde tavzihler, tashihler, tekzipler, tazminat davaları ve daha ötesinde hukukî yollarla yapılabilecek neler varsa, bunları yaparız. Bu, ayrı bir meseledir. Fakat biri bir şey dediğinde hemen ona laf yetiştirmeyiz. Demagoji yapanlara demagojiyle karşılık vermeyiz. Naseza nabeca söz ve davranışlar karşısında hiçbir şekilde karakterimizden ödün vermeyiz. Zira bunlar hakikî bir mü’mine yakışan davranışlar değildir. Bu tür gözü dönmüş, kin ve düşmanlık duygularının esiri haline gelmiş kişilerin durumuna acırız, şefkat gösteririz. Kur’ân’ın ifadesiyle herkes karakterinin gereğini sergiler, kendine yakışanı yapar. Maruz kaldığımız kötülükler karşısında sessiz kalma, nefsimize çok ağır gelebilir. Fakat nefret ve adavet duyguları büyüdükçe sizin de kalbinizdeki şefkat, re’fet ve muhabbet duyguları büyümüyorsa, ortaya çıkan fitnelerle, düşmanlıklarla başa çıkamazsınız.

Bu konuda dikkat edilecek diğer bir esas da tevazu ve mahviyettir. Yukarıda da kısmen üzerinde durulduğu üzere, eğer siz kendinizi öne çıkarır, her şeyi benliğe bağlı götürür ve Ramazan davulu gibi ses çıkarırsanız, çarpışma ve vuruşmalar eksik olmaz. Fakat Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas alır, O’nun emirleri dairesinde hareket etmeye çalışır ve hakkın hatırını âli tutarsanız, Allah da sizi başkalarına ezdirmez ve hiçliğe mahkûm etmez. Zira bugüne kadar kendileri için farklı makam ve payeler biçenler kaybetmiş, tevazu ve mahviyeti meslek edinenler ise kazanmıştır. Önemli olan, başkaları nazarında ispat-ı vücut etme değil, Allah’ın nazarında bir şey olabilmedir.

Kısacası, yapmanız gerekli olan hizmetleri rantabl bir şekilde yapmanın yanı sıra, toplumda oluşan rahatsızlıkları, hazımsızlıkları ve düşmanlıkları da nazar-ı itibara almak ve bunları yok etme veya en azından hafifletme adına elinizden gelen her şeyi yapmak zorundasınız. Yapacağınız işleri, hiç kimseyi rahatsız etmeden, kimsenin gıpta damarını tahrik etmeden, tedirginlik ve endişelere sebep olmadan fevkalâde bir temkin ve teyakkuz içerisinde yapmalısınız.

Bütün bunlara rağmen yine de birileri sizin yaptığınız hizmetleri sindiremeyecek ve düşmanlıklarını sürdüreceklerdir. Bazı tabiat ve karakterler, yapılan hizmetlerin keyfiyet ve kemiyetine aldırmaksızın işin içinde kendileri olmadıkları sürece karşı çıkmaya devam edeceklerdir. Haset ve hazımsızlık duygusunu hafife almamak lazım. Fakat önemli olan, sizin kendinize düşeni yapmış olmanızdır.

***

(Not: Bu yazı 29 Nisan 2011 ve 6 Mayıs 2011 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.)

VİFAK VE İTTİFAK

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah yolunda yapılan hizmetlerde öncelikle söz ve amellerin doğru olması ve rıza-i ilahî hedefine yürürken meşru vasıtaların kullanılması gerekir. Yani her tür faaliyet ve proje, dinin temel disiplinleriyle uyum içinde olmalı; Kur’ân’ın emirlerine ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarına muvafık olmalı, içinde bunlara muhalefet içerecek hiçbir şey barındırmamalıdır. Bunun yanında insanların ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması ve toplum hayatındaki boşlukların doldurulması gerekir.

Hiç şüphesiz bunların her birisi, i’lâ-i kelimetullah yolunun yolcuları açısından en başta dikkat edilmesi gereken çok önemli prensiplerdir. Fakat Allah yolunda yapılan hizmetlerin semeredar olabilmesi için, bütün bunların yanında toplumdaki vifak ve ittifak duygusunun korunmasına da fevkalâde önem gösterilmesi gerekir. Zira tevfik-i ilâhînin celbedilmesi buna bağlıdır. Bunu sağlamanın önemli dinamiklerinden birisi ise yapılan hizmetlerde aidiyet mülâhazasını işin içine katmamaktır.

   Aidiyet Düşüncesinden Uzak Durma

Biraz daha açacak olursak, söylenilen sözlerin veya yapılan amellerin ilâhî ve nebevî olmasının yanında, mensubiyet ve aidiyet düşüncelerinden de kurtarılması gerekir. İnsan bazen “din” der, “diyanet” der fakat hiç farkında olmadan bunlarla kendini veya mensup olduğu grubu nazara verir. İrşat ve tebliğ faaliyeti yaptığını zanneder fakat gerçekte kendi yol ve yöntemini öne çıkarır. Ülkeyi kalkındırmaktan bahseder fakat asıl kendisinin ayağa kaldırılmasına nazarları çevirir. Yeni bir inşa ve ihya ruhuna ihtiyaç olduğunu, yeni bir rönesans gerçekleştirilmesi gerektiğini söyler fakat bütün bunları kendi hamle ve hareketlerine bağlar.

Meydana gelen bir kısım başarıların, ortaya çıkan bazı güzelliklerin, bir içtihat hatası olarak belirli şahıs veya gruplara nispet edilmesi, cemaat enaniyetini ve aidiyet mülâhazasını daha da güçlendirir. İnsanların mübalağaya açık bir yanları vardır. Bu sebeple takdir ve övgülerinde aşırıya kaçabilirler. Belirli şahıs veya gruplardan bahsederken meseleyi abartarak anlatabilirler. Fevkalâde makamlar ve payeler verebilirler.

Bir yere kadar onların bu tür tavır ve davranışları bir içtihat hatası olarak değerlendirilebilir ve mazur görülebilir. Fakat bütün bunlar bizi müstakim düşünceden uzaklaştırmamalı, bizim meseleleri doğru bir yörüngede değerlendirmemize mani olmamalıdır. Şayet biz de başkalarının bu tür takdir ve alkışlarına bakarak meseleleri belirli nispetlere ve mensubiyetlere bağlarsak, vifak ve ittifakı zedelemiş, insanları kendimizden uzaklaştırmış oluruz. Hak ve hakikati ifade etmeye çalışırken, onu tek bir yörüngeye bağlamış oluruz. Hiç farkına varmadan bütün hizmet alanları bize aitmiş gibi hareket ederiz.

   Toplumsal Barışı Sağlama Adına

Oysaki özellikle günümüz dünyasında, iman ve Kur’ân hizmetlerini asıl değerli kılacak ve büyütecek olan husus, bunların toplumun diğer kesimleriyle vifak ve ittifak içinde yürütülmesidir. Bunu koruyabilme adına yapılması gereken her şey yapılmalı, alınması gereken bütün tedbirler alınmalıdır. Mesela Hz. Pir’in dediği gibi, şayet “hasende-güzelde” anlaşabiliyor, “ahsende-daha güzelde” ihtilafa düşüyorsak, hasenle iktifa etmesini bilmeliyiz. Tıpkı çok yüksek bir basiret insanı olan Efendimiz’in torunu Hz. Hasan’ın yaptığı gibi.

Bilindiği üzere Hz. Hasan, iki cemaat karşı karşıya geldiğinde, halifeliği Hz. Muaviye’ye bırakmak suretiyle, meydana gelmesi muhtemel büyük bir fitneyi önlemişti. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, “Benim şu yavrucuğum var ya o, seyyiddir. Allah onunla gelecekte iki büyük topluluğun arasını ıslah edecektir.” sözleriyle çok önceden Hz. Hasan’ın bu tavrını takdir etmişti. Hz. Hasan, ahseni bırakıp hasenle iktifa etmek suretiyle, ortaya çıkması muhtemel büyük bir fitnenin önüne geçmişti. Hasende sağlanan mutabakat, ona öyle bir güzellik kazandırıyor ki bazı durumlarda ahsenden daha güzel hâle geliyor.

Bu açıdan konuşulan sözlerde vifak ve ittifakı zedeleyecek her tür ifadeden kaçınmalı; başkalarına aidiyet mülahazasını hatırlatacak ve bu sebeple onlarda haset veya rekabet duygusunu tetikleyecek her tür hâl ve tavırdan uzak durulmalıdır. Hatta bırakalım rekabeti, normalde mahzursuz olan tenafüse dahi mümkün mertebe kapı aralanmamalıdır. Zira rekabet ile tenafüs hemhudut oldukları için sınır ihlâlleri yaşanabilir.

Normal şartlarda, “El âlem Allah yolunda koştururken biz niye duruyoruz ki! Biz de onlarla birlikte koşturalım.” düşüncesinin bir mahzuru yoktur. Mahzuru olma bir yana bu, Kur’ân tarafından da teşvik edilmiştir. Zira âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ “İşte yarışacaklarsa insanlar, bu Cennet devletine konmak için yarışsınlar!” (Mutaffifîn sûresi, 83/26)

Ne var ki yarış yapma düşüncesiyle yola çıkan bazı kimseler bir süre sonra, “Aslında bu alan bizim hakkımız, falanlar niçin buradalar? Bize sormadan, bize danışmadan bu insanlar ne diye atlarını mahmuzlamış bizim alanlarda koşturup duruyorlar?” gibi şeytanca mülâhazalar içine girebilir ve bu, birlik ruhunu zedeleyebilir. Birilerinin aidiyet mülahazasını öne çıkarması, başkalarının da aynı duygu düşünceyle hareket etmesine sebep olabilir.

   Hissiyatları Hesaba Katın!

İnsanlar, makul buldukları, insanlık için yararlı olduğuna inandıkları ve dinin ruhuna uygun gördükleri bir kısım projeler etrafında bir araya gelebilir, belirli hizmetlere gönül verebilirler. Fakat doğruluğuna inandıkları işlerin arkasında koşarken, mutlaka başkalarının hissiyatını hesaba katmaları, onların düşüncelerini doğru okumaları, popüler ifadesiyle herkese empatiyle yaklaşmaları gerekir. Atacakları her bir adımın başkaları nezdinde ne tür duygu ve düşünceler hâsıl edeceğini çok iyi hesap etmeli ve buna göre hareket etmelidirler.

Herkesin saygı duyduğu değerler vardır. Eğer değerlerinize saygı duyulmasını istiyorsanız, başkalarının değerlerine saygısızlık etmemelisiniz. Sizin âlemden beklediğiniz şeyi, âlemin de sizden beklediğini katiyen unutmamalısınız. Ciddi bir empatiyle başkalarının hissiyatlarını doğru okumaya çalışmalı, tavır ve davranışlarınızı da buna göre ayarlamalısınız.

Yoksa güzel bir şeyler yapalım derken maksadın tam aksi neticelerle karşılaşılabilir. En masumane davranışlar, en güzel sözler dahi antipatiye yol açabilir. Eğer bu güzellikler aidiyet mülahazasına bağlanır ve bu şekilde takdim edilirse, insanlar yapılan hizmetlerden ziyade bunların kimin tarafından yapıldığına odaklanırlar. “Falanlar şunları yapıyor, biz niye yapmıyoruz? Onların bir cemaati var, bizim niye yok?!” derler. Neticede toplumdaki vifak ve ittifak zedelenir ve tevfik-i ilâhî de inkıtaa uğrar.

Cenab-ı Hak, muvaffakiyetini ümmet-i Muhammed arasındaki anlaşmaya, uzlaşmaya ve ittifaka bağlamıştır. Onlar parçalanıp dağınıklığa düştükleri zaman Allah da onlar üzerindeki inayet ve riayetini kaldırır. Vekil olmaz onlara. Oysaki Kur’ân şöyle buyuruyor: وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “İşlerinizi üstlenen bir veli olarak da bir yardımcı olarak da elbette Allah yeter!” (Nisâ Sûresi, 4/45)

***

(Not: Bu yazı 4 Aralık 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)