Posts Tagged ‘Bediüzzaman hazretleri’

Kırık Testi: Heyetin Sevabına Nail Olmanın Şartları

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bediüzzaman Hazretleri, müşterek yapılan ahirete yönelik iş ve amellerde elde edilen sevapların bütününün, onlara ortak olan her bir ferdin hasenat defterine eksiksiz bir şekilde kaydedileceği hususu üzerinde duruyor. Bu mükâfat ve müjdeye nail olmanın şartları nelerdir, izah eder misiniz?

Cevap: Hazreti Pîr, Risale-i Nur’un değişik yerlerinde iştirâk-i â’mal-i uhreviye meselesini net bir şekilde ortaya koymuş; hizmet-i imaniye ve Kur’âniye dairesi içinde yer alan kişilerin her birinin, umumun kazandığı sevaplara ortak olacağını da ifade etmiştir (Bkz.: Lem’alar, s.206 Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstûr; Kastamonu Lâhikası s.67). Hazreti Üstad’dan önce bu meselenin ne tasavvuf ne tefsir ne de diğer İslâmî eserlerde bu ölçüde açık ve sarih şekilde ele alındığını hatırlamıyorum. Her ne kadar geçmişten bugüne bazı büyük zatlar bu hususa değişik ima ve işaretlerde bulunmuş olsalar da, Üstad’ın konuyla ilgili yaklaşımları çok açık ve nettir.

Esasında onun bu yaklaşımı nuranî olan metafizik âlemin letafetine de çok uygun düşmektedir. Çünkü nuranî şeyler, aynıyla akseder. Mesela, dört duvarında ayna olan bir odada bulunan lambanın sureti, aynı anda hepsinde aynıyla tezahür eder. Aynen onun gibi uhrevî nuranî işlerdeki sevaplar da bölünmeksizin o işe iştirak eden her bir şahsın amel defterine fazl-ı ilâhî olarak kaydedilir.

Kur’ân ve Sünnet Temelli Bakış Açısı

Hazreti Pîr’in bu yaklaşımının Kur’ân ve Sünnet’in temel düsturlarından süzülmüş bir tespit olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Kur’ân-ı Mûcizü’l-Beyan ve Sünnet-i Sahiha’ya bakıldığı zaman pek çok yerde Cenâb-ı Hakk’ın muvaffakiyet lutfetmesinin vifak ve ittifaka vabeste olduğu; birlik ve beraberlik ruhu içinde gerçekleştirilen amellere apayrı bir bereket ve mükâfat vaat edildiği görülecektir. Mesela Kur’ân-ı Kerim’de yer alan,

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَۤاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, (yapışın, sonra da) ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah, size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/103) kavl-i kerimiyle

وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَۤا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

Ve onların kalblerini birbiriyle uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine de onların kalblerinin arasını uzlaştıramazdın; ancak Allah’tır ki, onların arasını buldu ve uzlaştırdı. Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfâl sûresi, 8/63) âyet-i kerimesi bu hususa işaret etmekte; bir yönüyle umumun menfaatine bakan zafer, hâkimiyet ve muvaffakiyetlerin Müslümanların vifak ve ittifakına bağlandığını göstermektedir.

Bir işte ortak hareket etme, dünyevî işlerde büyük başarılara vesile olmaktadır. Hazreti Üstad’ın verdiği misalle meseleye bakılacak olursa, on kişi ayrı ayrı dikiş iğnesi üretimi yapmaya çalıştıklarında günde ancak üç iğne yapabilirken, teşrik-i mesai ve taksim-i a’mâl düsturuyla hareket edip her birisi iğnenin imalatı adına gerekli olan ocak yakma, demir getirme, delik açma ve uç sivriltme gibi bir işi yaptığında her birine günlük üç yüz iğne düştüğü görülür. Yine Üstad Hazretleri’nin verdiği bir misalle, dört beş kişiden birisi lamba, birisi gazyağı, birisi fitil, birisi şişe, bir diğeri de kibrit getirip lambayı yaksalar, onlardan her birisi ondan çıkan ışıktan tamamıyla istifade ederler. İştirak-i â’mâlin maddî olan dünyevî işleri bu ölçüde kolaylaştırdığını ve ona bereket kazandırdığını gören bir insan, zannederim ortaklık düsturunun şeffaf ve nuranî olan uhrevî işlerde nasıl bir feyiz ve bereket kazandıracağını daha iyi anlar.

Bu açıdan meseleye bakıldığında şunu söyleyebiliriz: Günümüzde Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve lütfuyla dünyanın dört bir yanında ve hayatın değişik katmanlarında gerçekleştirilen güzel hizmetlerden hâsıl olan sevabın bütünü, iştirak-i â’mâl-i uhreviye sırrıyla bu uğurda koşturan her bir ferdin amel defterine eksiksiz bir şekilde aksedecektir. Yani bu geniş daire içinde bulunan her bir fert, milyonların say u gayretinin neticesinden istifade edecektir. Her birinin amel defterine yazılan sevaplar, diğerlerine de yazılacaktır. Durum böyleyken bir insanın böyle küllî bir mükâfatı bırakarak, ferdî mülâhazalara takılıp kalması, bencilliğinin altında ezilip “Ben, kendi kendime bir şeyler yapabilirim.” demesi o engin mükâfattan mahrum kalması demektir. Çünkü insan ne kadar kabiliyetli ve istidatlı olursa olsun, isterse elli tane deha çapında kabiliyete sahip bulunsun, yine de tek başına ne dünyada insanlığa faydalı ve kalıcı bir hizmet ortaya koyabilir, ne de ahirete müteveccih böyle büyük bir mükâfata nail olabilir.

Amelin Özü: İhlâs

Hazreti Pîr’in konuyla ilgili açıklamalarına bir bütün hâlinde baktığımızda böylesine büyük ve küllî bir semereye mazhariyetin kendine göre bir kısım şartlarının bulunduğunu görmekteyiz. O hâlde kendimize sormamız gereken soru şudur: Biz, sahip çıkmaya çalıştığımız bir hareket içerisinde nasıl bir duruş ortaya koymalıyız, birlikte nasıl yol yürümeliyiz ve nasıl kaynaşıp bütünleşmeliyiz ki söz konusu mazhariyetleri elde edebilelim? İşte böyle bir mazhariyeti elde etme adına Hazreti Pîr ilk şart olarak “sırr-ı ihlâs ile iştirak” esasını zikrediyor.

İhlâs, bir ameli sırf Allah emrettiği için yapmak, neticesini rıza-i ilâhîye bağlamak, semerelerini de ahirete bırakmak demektir. Bu açıdan ahirete müteveccih her türlü iş ve amelde ihlâsı esas alan bir kimseye göre önemli olan, bir kısım hayırlı hizmetlerin yerine getirilmesidir; bunları falan veya filanın yapması değildir. Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, asıl olan, kimi zaman toplu çarpan dertli yüreklerle bir ney sesi gibi inleyip insanları mest etmek; kimi zaman da koro hâlinde gür bir sesle insanlara hak ve hakikati duyurmak, onlara hayret, kalak ve heyman yaşatmak ve böylece onları huzur-u kibriyaya ulaştırmaktır. Hedef ve maksat bu ise, böyle bir gayeyi kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin, insan, kendisi yapmış gibi bundan memnuniyet duymalıdır. Üstad Hazretleri, bu konuya misal verirken, talebelerinden birisine, “Falanın hattı senin hattından daha güzel.” dediğini, o talebesinin bu sözden memnun olduğunu ifade ediyor. Hatta Üstad hazretleri o talebesinin kalbine baktığını, kalbinin de aynı duygularla çarptığını belirtiyor (Bkz.: Barla Lâhikası, s.119). İşte bu, sırr-ı ihlâs ile iştirake çok çarpıcı ve güzel bir misaldir.

Aynı şekilde Hazreti Pîr, bu meseleyi ağır bir defineyi taşıma ve muhâfaza etmeye benzetmiş defineyi omuzunda taşıyanların kendilerine yardıma koşan kuvvetli ellerin iştirakinden sevinmesi ve memnun olması gerektiğini ifade etmiştir. Evet, bu taşınan definenin bir ucundan ben tutacağım, bir ucundan sen tutacaksın, bir ucundan da öbürü tutacak ve hiç kimse kendisine hangi ucun rast geldiğine bakmayacak. Madem götürülen definede, ona iştirak eden herkese ait bir hisse vardır; herkesin kendi payına düşen işi hakkıyla yerine getirmesi ve bunu yaparken de kimseyle rekabet ve münakaşaya girmemesi gerekir.

Bir insanın bu ölçüde ihlâs sırrına muvaffak olabilmesi ise, kendi renginden sıyrılıp heyetin rengini alabilmesi ve kardeşlerinin meziyetleriyle iftihar etmesiyle mümkündür. Zaten hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’ye gönül vermiş bir insanın, değişik nam u nişanları, ad ve unvanları geride bırakacak şekilde çok önemli bir vazife ve sorumluluğa talip olduğunu asla unutmaması gerekir. Bu açıdan yürüdüğü yolun şuurunda olan bir insana, “Sen, şunu yaptın, bunu yaptın.” dense onun vereceği cevap şu şekilde olacaktır: “Hatırlamıyorum, çok ihtimal de vermiyorum. Arkadaşlar çalıştı, gayret ettiler. Belki o esnada ben de aralarında bulunmuş olabilirim.” İşte Üstad Hazretleri’nin ifade ettiği sırr-ı ihlâs ile iştirakin ölçüsü budur.

Tam Bir Kardeşlik ve Dayanışma Ruhu

Üstad Hazretleri, iştirâk-i â’mâl-i uhreviyeden istifade edebilmenin ikinci şartı olarak ise “sırr-ı uhuvvet ile tesanüd”ü nazara vermiştir. Uhuvvet, kardeşlik demektir. Bir yerde kardeşlik varsa, orada birbirine dayanma ve dayanışma da olur. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mü’minler arasındaki kardeşliği anlatırken, bir vücudun uzuvları arasındaki münasebete dikkat çekmiştir. Nasıl ki bu uzuvların birinde rahatsızlık hâsıl olduğunda, diğer uzuvlar da ateş ve uykusuzluk ile buna ortak olurlar. Aynen öyle de mü’minler kendi aralarında öyle samimî ve ciddî bir uhuvvet bağı tesis etmelidirler ki, heyet-i İslâmiye’de bir arıza olduğu zaman her biri bundan müteessir olup ızdırabını çekmelidir (Bkz.: Buhârî, edeb 27; Müslim, birr 66). Evet, kendini hakka adamış inanan gönüller kubbedeki taşlar gibi düşmemek için baş başa vermeli, birbirlerine destek olmalı ve yol boyu hiçbir arkadaşının yolda takılıp kalmasına meydan vermemelidir. Eğer hizmet erleri bu anlayış çerçevesinde yekvücut olur, böyle bir ruh haletini paylaşır,  hakikî birlik ve beraberliğe ererlerse, milyonların hasenatı ayrı ayrı her birinin defterine noksansız bir şekilde akacaktır.

Ortak Akılla Uyum İçinde Hareket Etme

Bu konuda ileri sürülen üçüncü şart ise sırr-ı ittihat ile teşrikü’l-mesaidir. Yani birlik ve beraberlik ruhuyla mesailerin, yapılacak işlerin, vazife ve sorumlulukların taksim edilmesidir. Başka bir ifadeyle münferit hareket etmekten sakınarak müşterek mesai yapma ve birlikte hareket etme alışkanlığının kazanılmasıdır. Bunun için de herhangi bir işe başlarken öncelikle vazife taksimi yapılmalıdır. Herkes elinden ne geliyorsa, neyi güzel yapıyorsa onu yapma gayreti içinde olmalıdır.

İfade ve izah etmeye çalıştığımız bu üç şart yerine getirildikten sonra, hizmet erleri kafa kafaya vererek meseleleri müşterek akla emanet ederlerse -Allah’ın izni ve inayetiyle- ferdî aklın düştüğü hatalara düşmeyeceklerdir. Çünkü ihtimal hesapları içinde bir araya gelmiş on tane aklın, bir meselede yanlış bir neticeye varması belki milyonda bir ihtimaldir. Baş başa vermiş akıl sayısı yirmi olduğu takdirde ise ihtimal oranı o ölçüde düşecektir.

Bu açıdan meselelerin kolektif şuura bağlı götürülmesi çok önemlidir. Öyle ki, bir insan dâhiyane tedbirlere sahip olsa bile, umum heyetle alakalı meselelerde tek başına asla karar vermemelidir. Şimdiye kadar insanlık tarihi boyunca tek başına hareket edip, tek başına karar verip de kalıcı bir muvaffakiyet ortaya koyan tek bir kişi dahi bilmiyorum. Evet, ne Sezar’ın ne Napolyon’un ne Hitler’in ne Mussolini’nin ne de ondan sonra gelen diğer tiranların muvaffakiyetleri kalıcı olmamış, başta saman alevi gibi parlamış ama kısa bir zaman sonra sönmüş ve hazin bir enkaz yığını hâlinde orta yerde kalakalmıştır. Kolektif şuura müracaat eden gerçek liderler ise, meseleleri meşverete bağladıkları ölçüde muvaffak olmuş, ortaya koydukları hizmetlerle içinde bulundukları toplumun geleceğini inşa etmişlerdir.

Hâsılı, hem dünya hem de ukbada, iştirak-i â’mâl-i uhreviyenin vaat ettiklerine nail olabilmek için dupduru bir niyet ve samimiyete, kardeşlik ve dayanışma ruhuyla ortak akıl ve kolektif şuura ihtiyaç vardır.

390. Nağme: Filipinler İçin “Kimse Yok Mu”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Filipinler’de meydana gelen tayfun felaketini işitir işitmez Kimse Yok Mu Yardımlaşma Derneği vasıtasıyla bağışta bulunmuş ve ilgili kampanyaya destek verilmesi gerektiğini belirtmişti. Hocamız diğer günlere göre daha mahzun ve kederli göründüğü bu sabahki tefsir dersinin sonunda da Filipinler’deki afetin de içinde bulunduğu bazı hadiselerden dolayı gözlerine uyku girmediğini ifade etmişti.

Bir iki saat önceki ikindi namazından sonra yine Filipinler’deki musibetle ilgili bir soru üzerine muhterem Hocaefendi benzer felaketler karşısında bir müslümanın nasıl düşünmesi lazım geldiğini anlattı.

Hocaefendi önce “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisa Sûresi, 4/79), “Başınıza ne musibet geldi ise, o, ellerinizin kazancı iledir; kaldı ki Allah çoğunu da affediyor.” (Şûra Sûresi, 42/30) gibi ayetlere işaret ederek kâinatta cereyan edip duran hâdiseleri rastlantıya vermenin, onların başıboş olduğunu düşünmenin imkânsızlığını ifade etti. İnsanın, başına gelen gâileleri kendi nefsinden bilmesi, hemen muhasebe ve istiğfara yönelmesi ve onlardan ibretler çıkarması gerektiğini belirtti.

“Kendi kendime insülin iğnesi vururken mahfazasını düşürsem ya da bir sinire, kılcala rastlasa veya kan çıkmasına sebebiyet verse de abdest ihtiyacı hasıl olsa, onu bir kusuruma bağlıyor, mesela ‘Ben burada herhalde bir iç bozukluğuna düştüm!’ ya da ‘Herhalde besmele çekmediğimden oldu!’ diyorum. İbn Ebî Hâtim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Hazreti Tahir-i Mutahhar (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘İnsanoğluna bir dikenin batması veya onun ayağının kayması ya da sıkılıp terlemesi günahından ötürüdür. Ne var ki Allah (celle celâluhu) o günahların çoğunu da affeder.’ buyururlar.” diyen Hocaefendi, herkesin kendisi hakkında böyle düşünmesinin yerinde olacağını kabul ile beraber, başkaları hakkında suizan etmemenin ve diğer fertler ya da toplumlarla ilgili değerlendirmelerde insaflı olup hadiselerin arkasında başka hikmetler aramanın lüzumuna imada bulundu.

“Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir.” (Hud Sûresi, 11/117) ayet-i kerimesinden ve ondaki “muslihûn” tabirinden hareketle, belaların def’ine vesile olan ıslahçılara dikkat çeken Hocaefendi, Hak ve hakikati dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah’ın o beldeye semavî ve arzî belâlar vermeyeceğini dile getirdi. Bediüzzaman Hazretleri’nin İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle dediğini nakletti: “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar çok az, mağlup durumda idiler.”

Bir ülke ya da bir belde bir felakete maruz kalmışsa, oradakiler hakkında kötü düşünme yerine “Cenâb-ı Hak, bizi ikaz ediyor!” demek ve ibret almak gerektiğini vurgulayan Hocaefendi, musibete uğrayan kim olursa olsun hemen yardıma koşmanın da bir insanlık görevi olduğunu nazara verdi.

Allah Teâlâ’nın

وَاعْبُدُوا اللَّهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًا

“Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunup size hizmet eden kimselere ihsanla muamele edin. Allah, kendini beğenip övünenleri elbette sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36) buyurduğunu, böylece iyilik yapma hususunda takip edilecek sırayı ortaya koyduğunu; buna göre, ihsanda bulunmaya aile, vatandaş ve dindaş çizgisinden başlamakla beraber imkanlar ölçüsünde uzaktakileri de ihmal etmemek gerektiğini dile getirdi.

Ayrıca, yapılan ihsan ve iyiliklerin bir sempati, bir saygı duyma, bir problem görmeme ve sonraki hizmetlere bir zemin oluşturma şeklinde milletimize ve mefkuremize geri döneceğini, bunun da yine Allah rızasına vesile olacağını belirten Hocaefendi, bir kere daha musibetler karşısındaki peygamberane mülahazayı dile getirdi: Benciller derler ki, “Ateş düştüğü yeri yakar.” Bu söz, hodbîn ve egoist ruhların sözüdür. “Ateş çevresini de yakar” ifadesi ise bir parça diğergam ruhların sözü. “Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar” sözüne gelince, bu, kâmil ruhların vicdanlarının sesidir.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbetinin sonuna doğru dünyanın dört bir yanında okullar açan Anadolu insanının civanmertliğini takdir ederek, aynı fedakarlığın Filipinler’de meydana gelen afetin yaralarının sarılması noktasında da sergilenmesi gerektiğini tekrarladı.

Hocaefendi, Hazreti İbrahim (ala seyyidina ve aleyhisselam) ile ilgili bir menkıbenin verdiği insanlık dersini dile getirerek sözlerini noktaladı: Hazreti İbrahim (aleyhisselam) yanına gelenlere inanıp inanmadıklarını sorup inananlara ziyafet sofraları hazırlayıp inanmayanları ikramsız geri yollayınca, Cenâb-ı Hak, Hazreti Halil’e hitaben “Ey İbrahim, onlar senelerden beri Beni inkar ediyor ve Zât’ıma yakışmayan değişik isnadlarda bulunuyorlar. Fakat, Ben her şeye rağmen onların rızıklarını kesmedim!” buyurmuştur. İnsana saygı, insanlık görevimiz olduğu gibi, milletine, ırkına, rengine, düşünce ve kanaatlerine bakmadan imkanlar ölçüsünde her muhtaca el uzatmak da ilahî ahlakın kullardaki bir yansımasıdır.

Kabaca özetini sunduğumuz bu hasbihali 17:07 dakikalık ses dosyası halinde günün nağmesi olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

376. Nağme: Mukaddes Mekanlar, Kutsal Zamanlar ve Mübarek Haller

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Aslında bu haftanın Bamteli olarak “Girdili-Çıktılı Aktarmalar ve Suizan Virüsü” başlıklı enfes bir sohbeti yayına hazırlamıştık. Sayfalarımızı yenilemeye çalışırken kıymetli Hocamızın bugünkü sohbetinin vakti gelip çattı.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir iki saat önceki hasbihalinde Ka’be ve Müzdelife gibi mukaddes mekanlar, Arafat vakfesi ve Kadir Gecesi gibi kutlu zamanlar, bir de ızdırar ve ızdırap anlarındaki mübarek haller ile alakalı çok güzel hakikatleri dile getirdi. Özellikle içinde bulunduğumuz zaman diliminde, idrak etmeye hazırlandığımız arefe ve bayram günlerinde yapılması gerekenleri ve dualarımızın nasıl olması lazım geldiğini anlattı.

Bu son sohbet bir yönüyle zaman endeksli olunca yayına hazırladığımız Bamteli’ni gelecek haftaya bırakmayı ve güncel olan hasbihali hemen neşretmeyi uygun bulduk.

43:56 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz edeceğimiz bu özel Bamteli’nde muhterem Hocaefendi şu hususları nazara veriyor ve şu soruların cevaplarına dair çok önemli bilgiler serdediyor:

*Salih ameller zatında kıymetlidir; fakat, bazen mekan, zaman ya da hal zarfları, yapılan amele kıymetler üstü kıymet kazandırır. Ka’be, Arafat, Müzdelife gibi mekanlarda ve Hac mevsimi, Arefe günü, Kadir gecesi gibi zamanlarda yapılan ibadetlere bin kat fazlasıyla sevap yazılır.

*Mazrufa (sarılıp muhafaza edilen, zarfa konulan şeye) kıymet kazandıran zarflardan biri de “hal”dir. İbadete iyice yumulup kurbet hisleriyle dolduğu bir anda gözlerinden akan yaşlarla hislerini ifade eden bir mü’minin o andaki hali, yaptığı dualara kat kat değer kazandırır ve taleplerinin kabul edilmesine vesile olur.

*Ebu Eyyûb el-Ensâri Hazretleri’nin medfun bulunduğu mekanı ve ona benzer mescidleri ziyaret etmek hangi ölçüler içerisinde olmalıdır?

*Mina, Arafat ve Müzdelife’nin en önemli hususiyetleri nelerdir?

*Arafat ve Müzdelife vakfelerinde “kul hakları” da bağışlanır mı? Buralarda nasıl bir kurbete erilir?

*Mukaddes mekanlar ve kutsal zamanlarda mü’minin hali nasıl olmalıdır? İçteki haşyetin dışa yansımaları hangi surette gerçekleşir?

*Arafat günü ve Kadir gecesi mazhar olunan ilahî tecellilerin hususiyetleri nelerdir?

*Eşref saat ve eşref zaman ne demektir?

*Kurbet ve maiyyet atmosferinde geçen saniyelerin, hatta anların bereketi zılliyet planında Hak dostlarına ve seviyelerine göre mü’minlere de müyesserdir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir. Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah’ım, bir saniyecik Sen’in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..” dersiniz. Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır. Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz. İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal’in de, Rıdvân’ın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.

*“Tahiyyat”ta “Esselamu aleyke eyyühennebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtühu” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın Rasûl-ü Ekrem efendimize selamını yad ederken büyükler nasıl bir ruh haletine girerler?

*Arafat, Müzdelife ve Mina’da hac yapanların üzerine yağan ilahi tecellilerden dünyanın diğer yerlerindeki mü’minler nasıl istifade ederler?

*Hacca gidemeyenlerin Arafat vakfesi sırasında kendi memleketlerinde bir tepeye çıkıp dua okumaları doğru mudur?

*Arefe günü nasıl değerlendirilmeli ve hangi dualar yapılmalıdır?

*Adanmış ruhların duaları nasıl olmalıdır?

*Hazreti Ebû Hureyre (radiyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kendin için sevip arzu ettiğin şeylerin diğer insanlar için de gerçekleşmesini dile ki, kâmil manada müslüman olasın!.” (Tirmizî, 4/551)

*Müslüman olmamış insanlara nasıl dua edilmelidir?

*Izdırar ruh haletinin duaya tesiri nasıl olur?

*Muztarrın niyazından başka bir de muzdaribin duasından bahsediyorsunuz; bu hususun izahını lütfeder misiniz?

*Bediüzzaman hazretlerinin Arefe günü bin İhlas Suresi okuduğu doğru mudur?

*Bu mübarek günlerde İhlas Suresi’nden başka okunmasını tavsiye ettiğiniz dualar var mıdır?

*Muhyiddin İbn Arabî hazretleri İhlas Suresi’ni nasıl okurmuş?

*Dua okumada “manevî ortaklık” söz konusu mudur? Uhrevî amellerin sevabı nasıl taksim edilir?