Posts Tagged ‘Canlı Yayınlanan Bamteli’

Canlı Yayınlanan Bamteli: Tiranlar ve Adanmışlar

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli (Berâat Kandili-Özel) sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 Hizmet Hareketi’nin şiarı, insanlığa hizmet olduğu gibi sünneti ihyaya da hizmettir.

*İnsan bir meselede ısrarlı olur ve gereğini yürekten eda ederse, Allah (celle celaluhu) birini bin etme adına ona “bast-ı zaman”lar da lütfedebilir.

*Hazreti Üstad’ın dediği gibi, dua külliyet kesbettiğinde kabule karîn olur. Izdıraplar da külliyet kesbettiğinde muzdariplerin ızdırapları zâil olur; muztarların ıztırarları son bulur. Şu halde insanlığın, ehl-i imanın ve kardeşlerimizin ızdıraplarını yüreklerimizde duyarak Cenâb-ı Hakk’a hep birden yakarmak lazımdır.

*Teheccüd kılıyorsunuz, zannediyorum. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun size emanet ettiği bir sünnet. Bu namaz, hususiyle toplumumuz içinde öldürülmüştür. Hizmet Hareketi’nin vazifesi, insanlığa hizmet olduğu gibi sünneti ihyaya da hizmettir.. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ümmetine emanet ettiği şeyleri ihya etmeye de hizmet.. yeniden sünnet abidesini ikame etmeye de hizmet… Zannediyorum, bu dairede teheccüd namazı kılmayan çok azdır.

*Regâib, Mirac, Berâat, Kadir, Ramazan gibi eşref gün ve gecelerde Cenâb-ı Hak hususi teveccühte bulunur. O hususi teveccühe karşı sizin de hususi teveccühle mukabelede bulunmanız lazım. O teveccühü kendi hesabınıza bir hüsran dakikalarına, hüsran saatlerine çevirmemeniz lazım. Bu, şahsî hayatımız adına çok önemli olduğu gibi aynı zamanda toplum hayatımız adına da çok önemlidir.

 Basiretsizlik ve gaflet değilse, hıyanet-i vataniye, emanete ihanet!..

*Bugün İslam dünyası kan kusuyor. Allah’ın günü yok ki biz birkaç tane şehidin şehadetiyle ürpermiş olmayalım. Televizyonda sadece haberlere bakıyorum, bazı gün de “Artık açmayın!” diyorum; “açmayın, çünkü gönlüm tahammül etmiyor orada ananın ağlamasına, kardeşin ağlamasına.”

*Burada dönüp şunları da diyebilirsiniz: Belli bir dönemde ülkenin dört bir yanının cephanelik haline gelmesine göz yumanların ve şekavet şebekesinin, korkunç bir terör örgütünün, Allah belası bir organizasyonun bu işleri yapmasını görmeyenlerin kör gözlerine sokulsun. Bunu göremedilerse, işin doğrusu bunların en küçük bir dairede bile bir toplumu idare etmeye kabiliyetleri yok, bunlar kabiliyetsiz insanlar demektir. Yok, görerek bunu yaptılarsa, o da ülkeye, vatana hıyanettir; hıyanet-i vataniye sayılır bu.

*Alvarlı Efe Hazretleri şöyle der: “Acib bir karûbân hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden / Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.” Dünyayı böyle bilin ve ona o kadar teveccüh edin. Yüzleriniz her zaman ahirete müteveccih olsun. Hani Türkçe bir atasözü var ya; “El işte, göz oynaşta” derler. Eliniz bir yönüyle burada olsun, fakat gözleriniz ötede olsun; Allah Rasûlü’nün izinde olsun; Cenâb-ı Hakk’ın rızasında olsun. Böylesine “el işte göz oynaşta”; dünyaya dünya kadar, ukbâya ukbâ kadar; fânîye fânî kadar, bâkîye de bâkî kadar.

 Sürüler, çobanı İbrahim Ethem yapıyor; o zavallı da kendini gerçekten İbrahim Ethem zannediyor.

*İnsanları tiranlaştıran, onları “dediğim dedik” bir diktatör haline getiren, büyüklük, kibir, gurur, servet, sözünü dinletme zehirlenmesiyle zehirleyen şeyler alttaki kimselerin sürü haline gelmesine bağlıdır. Dün başka bir söz, bugün başka bir söz. Bir günde iki beyanlarını yan yana koysanız, iki beyanları içinde sekiz tane tenakuzla karşı karşıya kalırsınız. Dün söver, küfrederler, Nemrud’un yerine, Firavun’un yerine koyarlar; ertesi gün de Hızır derler.

*Sürüler, çobanı İbrahim Ethem yapıyor; o zavallı da kendini gerçekten İbrahim Ethem zannediyor. Sürüler, çobanı Fatih görünce, o zavallı vandal da kendisini gerçekten Fatih zannediyor. Alkışlıyorlar, dahasını istiyor; alkışın, takdirin “Hel min mezid”i (Daha yok mu?) peşinde koşuyor.

*Şeytan bile bazı insanların hile ve desiseleri karşısında hayrette kalmıştır dense sezadır. O hilebazlardan biri de Firavun’dur. Şeytan bir gün Firavun’a “Utanmıyor musun, şu yaşa geldin, bir ayağın çukurda, hâlâ ‘Ben sizin rabbinizim!’ diyorsun?” demiş. Firavun “Şimdi git, yarın gel!” cevabını vermiş. Hemen münadilerini salarak her bir mahalleye “Yarın siz koyun gibi meleyeceksiniz. Siz keçi gibi beğireceksiniz. Siz öküz gibi böğüreceksiniz. Siz köpek gibi havlayacaksınız…” demiş. Sabah şeytan Firavun’a giderken bir de bakmış ki, her tarafta meleyenler, beğirenler, böğürenler, havlayanlar… Firavun’a, “Bu ne?” diye sorunca, “İşte ben bunlara her hükmümü geçiriyorum ama Musa ve kardeşi Harun’a yıllardır bu türlü hiçbir dediğimi yaptıramadım!” demiş.

*İşte Firavunları tiranlaştıran sebeplerin belki de en müessiri insanlardaki bu ruh sefaletidir. Kur’an ifadesiyle, Firavun, kavmini hafife aldı, “Sadece Ben!” dedi, onlar da itaat ettiler. Egoizmanın üstünde, egosantrizmanın üstünde, tamamen narsist olarak hareket etti.

 Hayatını hep “Lâ”da geçiren kimseler, sonuçta “illallah” diyemeden, meseleyi Allah’a bağlayamadan yuvarlanıp giderler.

*Böyle olanlar mutlak manada zehirlenmişlerdir. Kimsenin gücü yetmediğinden dolayı bunlar tımarhaneye sevk edilemez ama zehirlenmiştir bunlar. Deli değil, bunlar zırdelidirler; hatta halk ifadesiyle zırzır deli, bir delinin ifadesiyle de hınzır delidirler. Fakat tutup bunları bir akıl hastanesine, bir psikiyatriste götüremezsiniz, gücünüz yetmez buna. Götürseniz bunların gerçekten yüzde yüz deli oldukları ortaya çıkacaktır. Firavun Amnofis böyle bir deliydi ve cinnetiyle boğuldu gitti. General Abdülkasım böyle bir deliydi. Cinnetiyle boğuldu gitti. Saddam da böyle bir deliydi.

*Bir gün kader, ipini Saddam’ın boynuna da taktı. O manzarayı görünce, öyle bir zalime karşı bile içime acıma hissi geldi. Pişman olmuş o dakikada, kelime-i tevhidi söyleyecekti. İp birden bire hızlı çekildiğinden dolayı “Lâ” dedi, “Lâ”da kaldı; “illallah”a geçemedi. Hayatını hep “Lâ”da geçiren kimseler, sonuçta böyle “illallah” diyemeden, meseleyi Allah’a bağlayamadan yuvarlanıp gideceklerdir.

*Bütün tiranlar halkın değerlerine saygı gösteriyor gibi davranırlar; İbn-i Selûl’ün çocuklarıdır bunlar. Ön safta dururlar, ilk kalkarlar, merdivenden aşağı inerken sağlarına sollarına bakarlar, alkışlanma beklerler. Orada bir sürü beyan, beyan, beyan, beyan… Cemal Abdünnasır da öyle yapardı; camiye öyle gelir, öyle girer, oradan öyle çıkardı.

 Tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hadiseler hiç değişmemiş, sadece tiranların isimleri ve bir de sürülerin adları değişmiş; beyaz vadinin koyunları, siyah vadinin koyunları…

*Şimdi meseleyi bir kere daha Amnofis’e götürün, sokaklarda meleyen, böğüren, bağıran insanlarla değerlendirin ve sonra şu bahsettiğim tiranlar zinciri içinde dolaşın, günümüze doğru gelin. Göreceksiniz ki tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hadiseler hiç değişmemiş, sadece tiranların isimleri ve bir de sürülerin adları değişmiş. Beyaz vadinin koyunları, siyah vadinin koyunları, falan yerin dilsiz şeytanları, filan yerin dilsiz şeytanları… Öyle dilsiz şeytanlar ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun nam-ı celilinin bir bayrak şeklinde dalgalanmasını istemeyecek kadar temerrüde kendilerini salmışlar. Bugün, Devlet-i Aliyye döneminde bile yapılamayan bunca şeyi yapan insanları “terör örgütü” olarak gösterme küfranı, dalaleti, sapıklığı ve densizliği icra edilmek suretiyle ayrı bir tiranlık sergilenmektedir.

*Fakat tiranlar tiranlıkta, zalimler zalimlikte ısrar ederlerse, Allah başka şekilde öyle bir tokat aşkeder ki, nereden geldiğini bilemezler. İki kere iki dört eder mi etmez mi, ben hep bu mevzuda şüphe taşımışımdır. Fakat bir zalimin bir gayyaya yuvarlanacağı mevzuunda hiçbir tereddüdüm olmamıştır. “Zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.” Bugün olmasa bile yarın zebaniler ellerini onların yakalarına takacaklar; teker teker o yaptıkları üç bin tane yalanın, üç bin tane iftiranın, üç bin tane tezvirin, üç bin tane tenakuzun hesabını bir bir soracaklardır.

*Siz hizmetlerinizi katlayarak, cehdinizi artırarak yolunuza devam edin. Daha güçlü bir formasyonla -Allah’ın izniyle- hizmetinize yoğunlaşın. Nam-ı celil-i Muhammedi’yi, milli değerlerimizi dünyanın dört bir yanına duyurmak için çalışın. Müslümanlığın şu bu olmadığını gösterin. Evet, Müslümanlık Işid değil, Boko Haram değil, el-Kaide değil, en-Nusra değil, eş-Şebab değil, PKK değil… Müslümanlığın bunlar olmadığını göstermek, bugün Müslümanlık adına yapılması gerekli olan en önemli şeydir.

*İster bu terör örgütleri isterse de onlara müsamahayla bakan kimseler, her iki kesim de İslam dünyasının o dırahşan çehresini kirletmiştir. Yapılan davranışlar adeta bir zift gayyasından dışarıya doğru fışkıran, feveran eden ziftler gibi, İslam’ın mübarek çehresini kirletmiştir. Bu kirleri yıkamak Hizmet Hareketi’ne ve Hizmet Hareketi’ne arka çıkan hizmet hareketlerine, adem-i merkeziyet esprisine bağlı, bütün dünyadaki hizmet hareketlerine düşüyor.

 Siz, Allah’ın size verdiği nimetlerle ahiret yurdunu peylemeye bakın. Kendinizi satarak, bir ev, bir villa, bir gemi peylemeye kalkmayın.

*Hızınıza hız katarak yürüyeceksiniz. İçeriye atacaklarmış; dünyanız gitse bile sizin ahiretiniz var, Allah’ın izni ve inayetiyle. Siz, Allah’ın size verdiği nimetlerle ahiret yurdunu peylemeye bakın. Kendinizi satarak, bir ev, bir villa, bir gemi peylemeye kalkmayın. Bu size karşı saygısızlıktır; siz öyle basit alınır, verilir, satılır mahlûk değilsiniz. Cennet bile sizin karşılığınız olamaz. Sizin dilbeste olacağınız bir şey varsa, o da Allah rızasıdır.

*Beklentilere bağlı hizmetler devamlı ve kalıcı olamaz. Beklenti, hizmet adına bünyeye düşmüş bir güve gibidir. Beklenti, biraz evvel anlatılan tiranları kemirip tükettiği gibi, insanı yer bitirir. Onun için, sizin en büyük sermayeniz adanmışlıktır, en kuvvetli yanınız adanmışlıktır, en takdire şayan yanınız yaşatma duygusuyla yaşamanızdır.

*Yaşatma duygusuyla yaşıyorsak, yani başkalarının dünyevî uhrevî mutlu yaşamasına vesile olacaksak, bizim için hayatın bir anlamı vardır. Bize yaşatma imkânı vermiyorlarsa, o zaman öbür taraf bizim için şeb-i arûs olur; kabre gülerek gireriz, mahşerde gülerek yürürüz, sırâtı gülerek geçeriz ve Güller Gülü’nün arkasında kemerbeste-i ubudiyet içinde saf bağlar, Cenâb-ı Hakk’ın bize teveccühünü intizara dururuz, Allah’ın izni ve inayetiyle.

 İaşemi kitaplardan gelen telif ücretiyle karşılıyorum; aleyhime açılan bir dava için avukat ücretini borç alıp ödedim!..

*İaşemi kitaplardan gelen telif ücretiyle karşılıyorum. O konuda da arkadaşlara rica ettim, “Âleme 7-8 veriyorsanız, bana yarısını verin.” dedim. O yarısı da olmazsa, burada sizin de oturup kalktığınız bu yerlerin kirasını veremem, o zaman Allah onun hesabını bana sorar. Yediğim şeylerin parasını veriyorum. Ben bir vaiz emeklisiyim. Bir fakire o emekli parasını verdim, o onunla geçiniyor. Vazife yapmadığımdan dolayı onu almam haramdır diye düşündüm ve öyle yaptım o mevzuda. O açıdan da kitapların telifinden başka bir gelirim yok.

*Bizim işgüzarlarımız bu “tahşiye davası”nı buraya kadar uzatarak, bir yalancı avukat tuttular. Biz de bir avukat tutma mecburiyetinde kaldık. Bankaya daha önceden gönderilen paranın miktarını sordum; dediler ki, “Çok az bir şey kalmış, avukatlar da fazla istiyor.” Arkadaşlarıma rica ettim, burada üniversiteden ve subaylıktan emekli olan bir arkadaş vardı, ondan benim için elli bin dolar borç alarak bankaya yatırdılar, avukatlara verdiler.

 Dünya bir pislik yığınıdır; onun arkasından kavga ederek koşanlar da kilâbdan başkası değildir.

*Evet, size hesap verme adına diyorum bunu ve ben bu halimden şikâyetçi değilim. Rabbimin huzuruna “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü-cihanım kalmadı” diyerek gitme peşindeyim. Dünya adına bir şeyin hesabını veren bir insan olarak değil, dünya adına sırtında bir şey olmayan biri olarak Rabbimin huzuruna gitme azmi ve kararlılığı içindeyim.

*Yalan söyleyen, iftirada bulunan, tezviri şiar edinen insanlar bunu anlamasalar bile bu insanlığın gereğidir. Ben insanların en küçüğü, hatta küçüklerden daha küçük kıtmir olduğum halde böyle yaşıyorum. Sizleri ise çok yukarılarda görüyorum. Dünyaya meyletmeyeceksiniz, tenezzül etmeyeceksiniz. Zira hadis olarak da nakledilir ki: Dünya bir cife, bir pislik yığınıdır. Onun arkasından kavga ederek koşanlar da –bağışlayın metindeki o tabirle diyeceğim- köpeklerden başkası değildir.

Canlı Yayınlanan Bamteli: Yürüyün Şeytan ve Avenesine Rağmen!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur.”

*Hedefi belli olmayan gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmez. Pusulasız giden geminin rotası denizin dibidir. İnsan mutlaka yüksek hedeflere bağlanmalı ve nereye, niçin gittiğini çok iyi belirlemelidir.

*Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” (Deylemî, Müsned, II, 324) buyurmuştur. Bu açıdan adanmış ruhlar, hangi ülkede ve toplumun hangi kademesinde bulunurlarsa bulunsunlar, insanlığa hizmet etmeyi en büyük pâye bilmelidirler.

*“Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur.” Derdiniz dünya, makam mansıp, istikbal olursa, şeytan sizi yürüdüğünüz yoldan saptırır. Siz O’nunla meşgul olmazsanız, şeytan sizi meşgul eder. Öyleyse, bu yolda yürüyen insanlar, dünyayı asıl maksat yapmamalı; yeryüzünü imar etmek, insanları barıştırmak, birbirine sevdirmek ve siyahı beyazla, kuzeyliyi güneyliyle kucaklaştırmak için çalışmalıdırlar.

Allah Rasûlü’nün temsili tebliğine denk idi, belki onun da önündeydi.

*“Hal ile halledilmedik hiçbir mesele yoktur.” sözü sabit bir gerçektir. Temsilin te’siri, dünya kadar kitap okumaktan daha müessirdir. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun en müessir yanlarından biri, belki en başta geleni, tebliğin yanındaki engin temsilidir.

*Dini anlatmak ve din esaslarını başkalarına sunmak her dönemde farklı şekillerde ve değişik yollarla olabilir. Belli şartlar altında ve zamanın değişmesiyle, tebliğ yol ve usulleri de değişebilir. Belki değişmeyen tek esas vardır; o da, tebliğin temsille derinleştirilmesi; yani tebliğin yanında, tebliğ edilen şeyin temsil edilmesidir.

*Temsil, insanın deyip anlattıklarını kendi hayatına tatbik etmesi, önce kendisinin yapmasıdır. Peygamberlerin önemli bir vasfı tebliğdir. Tebliğ, nebinin Allah’tan aldığı vahyi başkalarının sinelerine ifâza etme vazifesidir. Bu çok önemli, baş tacı bir misyondur fakat buna denk, belki onun da önünde temsil, yani duyurduğu, bildirdiği hakikatleri kendisinin de milimi milimine yaşaması gelmektedir.

“Siz, usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayan; kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin de önünü almaya çalışan insanlar olmalısınız!”

*Mü’minlerin en önemli vazifelerinden biri iyilik, doğruluk ve güzelliğin temsilcisi ve teşvikçisi olmalarıdır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ

“(Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz). Eğer Kitap (Tevrat) Ehli de (sizin gibi) iman etmiş olsaydı, (keşke şimdi olsun etseler,) hiç şüphesiz bu haklarında hayırlı olurdu. Gerçi içlerinde (gerçekten inanmış) mü’minler de vardır, fakat onların çoğu (Din’den çıkmış) fasıklardır.” (Âl-i İmrân, 3/110)

*Mü’minlerin aksine münafıklar kötülük ve çirkinliği teşvik edip yayarken, iyilik, doğruluk ve güzelliğin önünü almaya çalışırlar:

*اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِن بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Erkek olsun kadın olsun, bütün münafıklar birbirinin aynısıdır: kötülük ve çirkinliği teşvik edip yayarken, iyilik, doğruluk ve güzelliğin önünü almaya çalışırlar; ellerini de hayır, iyilik ve Allah yolunda infaktan yana pek sıkı tutarlar. Onlar (hayatlarında kulluk noktasında) Allah’ı unuttular; Allah da (mükâfat noktasında) onları ‘unutup’ terketti. Muhakkak ki münafıklar, fasıkların (Allah’a itaatsizlikte, günahta ısrarlı olanların) ta kendileridir.” (Tevbe, 9/67)

*Aynı hakikat bir ayet-i kerimede de şöyle ifade edilmektedir:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri, çok yakın yardımcıları ve birbirlerinin işlerine vekildirler. Usulü dairesinde doğruyu ve iyiliği teşvik edip yayar, yanlışın ve kötülüklerin önünü almaya çalışırlar. Namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve zekâtı tastamam verirler; Allah’a ve Rasûlü’ne daima itaat içindedir onlar. Onlardır Allah’ın merhametle muamele edeceği seçkin kimseler. Hiç şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/71)

Şayet hak yoldaysanız, şeytan ve avenesinin karşınıza çıkması meselesi Kur’ânî bir realitedir.

*Hazreti Üstad’ın doktorluğunu yapmış olan Sadullah Nutku Ağabey, “Kızımı gelin edemedim.. oğlumu everemedim.” diye diye ölen ve ruhunu teslim ettikten sonra sol gözü bir türlü kapanmayan bir hastasının halini yorumlarken demişti ki: “Sol göz dünyaya, sağ göz âhirete bakar. Tûl-i emel ile, dünyada daha yapacak işleri olduğunu düşünerek öldüğünden sol gözü açık gitti.” Evet, iki gözünü de dünyaya teksif eden ahireti göremez. Hâlbuki dünyaya dünyalığı ahirete de ebedîliği ölçüsünde teveccüh etmek lazımdır.

*Maneviyata karşı gözlerini kapayanlara şeytanlar sırnaşık olur. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ

“Kim, (Kur’an’ı göz ardı eder) Rahmân’ı hatırlayıp anmaktan bile bile yüz çevirir, (sanki O mevcut değilmiş ve kendisini görmüyormuş gibi bir hayat sürerse), ona bir şeytan sardırırız da, artık o şeytan onun ayrılmaz yoldaşı olur.” (Zuhrûf, 43/36)

*Hazreti Üstad, “Mühim ve büyük umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.” diyor. Evet, eğer hayırlı işlerin arkasındaysanız, şeytan ve onun cinnî-insî dostları sizinle de mutlaka uğraşacaklardır. Ebu’l-Leys Semerkandî, “Tenbîhü’l-Gâfilîn” isimli kitabında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) “Senin dünyada en büyük düşmanın kimdir?” diye sorunca, Şeytan’ın “Sensin” dediğini anlatır. Çünkü iblisin oyunlarını bozanların başında İnsanlığın İftihar Tablosu vardır.

*Şayet hak yoldaysanız, şeytan ve avenesinin karşınıza çıkması meselesi Kur’ânî bir realitedir. Bunu çok iyi bilen Sahabe efendilerimiz, normal şartlarda insanın ürkeceği, korkacağı ve telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı yer ve hallerde bile حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ deyip metafizik gerilime geçmişlerdir.

*Kur’an ve Sünnet ile kendinizi test ettikten, dünya adına herhangi bir hedef arkasında koşmadığınızı bir kere daha gözden geçirdikten ve kendinizi ciddi bir nefis muhasebesine tâbi tuttuktan sonra “Elhamdülillah, yürüdüğümüz yol, günde kırk defa tekrar ederek ‘Allahım, bizi sırat-ı müstakîme hidayet buyur’ deyip dilediğimiz, Nebilerin, sıddıkların, şehitlerin, salihlerin yürüdüğü yol.” diyebiliyorsanız.. bir diğer taraftan da şayet dini ve diyaneti özüyle benimseyememiş, sindirememiş, içselleştirememiş, dini dünyasını mamur kılma adına kullanan zalimler aleyhinizdeyse, yürüdüğünüz yol doğrudur. Bu iki delilin pozitif olanını sağ tarafınıza alın, diğerini de sol yanınıza; Allah’ın izni ve inayetiyle, birer asâ gibi dayanın onlara; hiç tereddüt etmeden ve hızınıza hız katarak, Allah’ı sevdirme adına koşun dünyanın dört bir bucağına!..

Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Diğerleri de sıranın kendilerine gelmesini beklemektedirler.

*Kur’an-ı Kerim’de iman kuvveti ve Allah’a teslimiyet sayesinde asla sarsıntı yaşamayan mü’minler sena edilmekte; ezcümle şöyle denmektedir:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/173)

*Kur’an-ı Kerim, kâmil mü’minlerin sadâkatini şu ilahî beyanla da adeta destanlaştırmaktadır:

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi; kimi de şehitliği (sıranın kendisine gelmesini) gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzâb, 33/23)

*Evet, bazıları verdikleri sözün gereğini yerine getirdi, bazıları da beklemeye durdular: “Acaba bize ne zaman sıra gelir?!.” Ashâb-ı Kirâm dönemi itibarıyla, insanlar, Mus’ab bin Umeyr, Abdullah ibn-i Cahş, Sa’d ibn-i Rebi’, Mikdat bin Amr gibi sahabîlerin, atlarını mahmuzlayıp adeta ateşin üzerine sürüyor gibi yiğitçe gittiklerini görünce “Acaba bize ne zaman sıra gelir?” dediler. Bu “Bize ne zaman sıra gelir?!.” düşüncesi, kıyamete kadar, o rehberlerin arkasında yürüdüğüne inanan insanların genel mülahazasıdır.

Cennet, Rüyet, Rıza ve Rıdvan yolunda, değil sair musibet, ölüm de cana minnet!..

*Hazreti Câbir şöyle anlatır: “Uhud günü babam yüzü örtülü olarak getirilmişti. Üzerindeki örtüyü kaldırdım. Müşrikler, burnunu ve kulağını kesmişler ve onu tanınmaz hâle sokmuşlardı. Kendimi tutamayarak ağladım! O sırada halam Fâtıma da geldi. Feryat edip ağlamaya başladı. Onu teselli etmek için Rasûlullah şöyle buyurdu: Ne diye ağlıyorsun?! O şehit kaldırılıncaya kadar melekler onu kanatlarıyla gölgelendirmekten geri durmadılar.” Peygamberimiz, Hazreti Abdullah’ın Amr bin Cemuh’la (radıyallahu anhüm ecmaîn) birlikte defnedilmesini emretmiş, “Bunlar hayattayken birbirlerini seven en iyi iki dosttu.” buyurmuştu.

*Bir gün İnsanlığın İftihar Tablosu, Câbir bin Abdullah’ı mahzun görmüştü: “Ey Câbir, ne oldu sana? Seni üzgün ve kalbi kırılmış görüyorum.” dedi. Hazreti Câbir de “Ey Allah’ın Rasûlü, babam şehit oldu!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz şu müjdeyi verdi: “Baban şehit olunca Allah onu huzuruna aldı ve ona ‘Ey kulum, dile Benden, dilediğini sana ihsan edeyim!’ buyurdu. Baban da ‘Ya Rabbî, ben Sana hakkıyla kulluk edemedim. Beni dünyaya geri göndermeni, Peygamberimin yanında savaşıp Senin uğrunda bir kere daha şehit olmayı dilerim!’ dedi. Allah da, ‘Ben şehitlerin geri dönmeyeceklerine hükmettim.’ buyurdu. Sonra baban ‘Öyleyse ya Rabbî, bunu geride kalanlara ulaştır.’ deyince Cenâb-ı Hak onun isteğini kabul buyurdu.” Bu hadise üzerine şehitlerle ilgili âyet-i kerimeler vahyolundu.

*Bedir Harbi bütün şiddetiyle devam ederken Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştu: “Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bugün Allah’ın rızasını umarak, sabır ve sebat göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden ilerlerken öldürülenleri, Allah muhakkak cennetine koyacaktır!” Ensardan Umeyr b. Humam Hazretleri, elinde hurmasını yerken Rasûlullah’ın bu müjdesini işitti ve “Ne iyi, ne iyi! Cennet’e girmek için şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değilmiş!..” diyerek elindeki hurmaları yere attı ve hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin faziletine ve ahiret hayatının ehemmiyetine dair müessir beyitler söyleyip düşmanın üzerine hücum etti. Gidiş, o gidiş oldu. Bir daha geri dönmeyen Umeyr, birçok müşriği öldürdükten sonra, kendisi de arzuladığı şehâdet mertebesine ulaştı.

Adanmış ruhlar hak yolda seferberlik çağrısını duyar duymaz iki elleri kanda da olsa koşarlar!..

*Sahabe-i kiramdan Hazreti Hanzala bin Âmir evlendiği gecenin sabahında Uhud Harbi için Rasûlullah’ın çağrısını duymuştu. Hemen koşup orduya yetişmiş ve derken Uhud’da şehit olmuştu. Cihad emrini duyunca gusletmeye dahi vakit bulamamış bu insan hakkında İki Cihan Serveri “Birinci kat semada teneşir tahtası kuruldu.. ve Hanzala’nın nâşı orada melekler tarafından yıkandı…” buyurmuştu. Evet, Allah Rasûlü’nün emrine itaatte zirveyi tutanlara Cenâb-ı Hak ayrı bir teveccühte bulunur; bundan dolayıdır ki Hazreti Hanzala’nın nâşı meleklerce yıkanmıştır ve o aziz sahabi tarihe “Gasîletü’l-melâike” (meleklerin gusül yaptırdığı insan) unvanıyla kaydolmuştur.

*Bugüne kadar yapılanları Cenâb-ı Hak size avans olarak verdi. Şimdiye kadar verdikleri bundan sonra lütfedeceklerinin referansıdır. El verir ki, siz doğru bildiğiniz yolda yürüyün. Tabii ki, bunca felaketlere rağmen hala ayakta durmanız, şeytanları şirazeden çıkarıyordur; nam-ı celil-i Muhammedî’nin dünyaya yayıldığını gören şeytan, yeryüzündeki avenesini üzerine salacaktır. Hatta sizin önünüzü kesmek için 24 saat mesai yapıyor ve yaptırıyordur. Şu halde siz de mesainiz sekiz saatse onu on sekiz yapmaya bakmalısınız.

*İyiler iyilikleriyle yâd edilecekler, siz yâd-ı cemîl olacaksınız; kötüler kötülükleriyle, zalimler zulümleriyle, yalancılar yalancılıklarıyla, müfteriler iftiralarıyla, zift medyası da kendi ziftleriyle yâd edilecekler ve yâd-ı kabîh olacaklar.

*“Onlar Allah’ın nûrunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nûrunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Allah nurunu tamamlayacaktır isterse münafıklar ve zalimler bunu kerih görsünler. Bir meşale ki Allah yakmış, onu kimse söndüremez. Lâ yentafî; sönmez ve söndürülemez.

*“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer inanıyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i İmrân, 3/139) Hiç endişeye kapılmadan açılın yeryüzünün dört bir yanına. “Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez.” diyen Hazreti Mevlânâ’nın mesajını almış insanlar olarak, ellerinizdeki ışık kaynaklarıyla nur saçın bütün dünyaya.

Canlı Yayınlanan Bamteli: SIFIR SORUN (!)

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Burs vermiş, himmet etmiş, kermes düzenlemiş masum hayırseverleri yakın takibe aldıkları kadar eli kanlı teröristleri izlemiyorlar!..

*İslam dünyası var olduğu günden beri hiç bu ölçüde mesâvîye, bu ölçüde derbederliğe, bu ölçüde parçalanmaya, bu ölçüde birbirine düşmeye maruz kalmamıştır zannediyorum.

*Değişik yerlerde katmerli zulümler yaşanıyor, insanlara gadrediliyor. Ümit veriyorsunuz bir kısım kimselere, “Size arka çıkarız!” diyorsunuz. Bir göç silsilesi başlıyor. Geliyorlar; bakamıyor, edemiyor, göremiyor, kollayamıyorsunuz. Her gün bir sürü mü’min, çoluğu çocuğuyla deryada boğuluyor; gittiği ülke kapılarından geriye çevriliyor. Ve televizyonlar bunları neşrediyor. Siz bu tabloyu görüyorsunuz. Yüreğiniz ürpermiyorsa, gözünüz yaşarmıyorsa, insanlık adına kaybettiğiniz şeylerin farkında değilsiniz.

*Kendi ülkende kıyametler kopuyor. Her gün bir yerde toplar, gülleler patlıyor; canlı bomba denaetleri, şenaatleri irtikâp ediliyor. Kimin ne olduğu belli değil, bir sürü masum insan ölüyor; bu Hristiyan da olsa, Yahudi de olsa, Müslüman da olsa, ateist de olsa, deist de olsa, materyalist de olsa insandır. Haksız yere bu insanlar öldürülüyor.

*Sistem, başkalarının arkasından koşturup duruyor. Masum insanları yakın takibe almış, onları izliyor. Onları yok etme, onlar hakkında kötülük yapma denaeti arkasından koşuyor.

Çoluk çocuğun elinde kalmış zavallılar ülkesinde, “sıfır sorun” safsatası dillerde!..

*Manzara bu. Ama birileri hala Pakraduni Akıllı Mehmet Efendi gibi konuşuyor. Kırk kişi bir yerden yuvarlanıyorlar; otuz dokuzu ölüyor, diğerinin de kolu kanadı kırılıyor. Soruyorlar; “Akıllı Mehmet Efendi ne oldu?” O, “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık!” diyor.

*Dünya alev alev yanarken, o kendi ülkeni de sararken ve her gün bir sürü insan orada zulme, gadre, mağduriyete, mazlumiyete uğradığından dolayı inlerken hâlâ bazıları “sıfır problem” diyorlarsa, biz her şeyle beraber aklımızı, mantığımızı, diplomasi düşüncemizi bile kaybetmişiz, çoluk çocuğun elinde kalmışız demektir.

*Meseleyi sadece zalimin zulmüne de bağlamamak lazım. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak bir kısım zalimleri kullanır. Zalim, Allah’ın kılıcıdır. Allah, önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır.

“Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur.”

*Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece zalimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25) buyurulmaktadır.

*“Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir.” (Hud, 11/117) ayet-i kerimesinden ve ondaki “muslihûn” tabirinden hareketle, belaların def’ine vesile olan ıslahçılar belaların önünde set gibidirler.

*Bir yerde hak ve hakikati dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o beldeyi bütün bütün mahveden semavî ve arzî belâlar vermeyecektir. Fakat o ıslahçılar vazifelerini gereğince yapmıyorlarsa veya vazifelerini yapmalarına engel olunuyorsa, bu hal büyük felaketlere davetiye çıkarmak demektir. Bundan dolayıdır ki, Bediüzzaman Hazretleri İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle demiştir: “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar çok az, mağlup durumda idiler.”

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.”

*İnanan insan, maruz kaldığı musibetleri değerlendirirken önce nefis muhasebesinden başlar. Bu sorgulamayı biraz da başında bulunduğu işle doğru orantılı olarak ele alır. Dolayısıyla müminin vazifesinin ağırlığı arttıkça, onun muhasebesi de daha derince olmalı ve o, sorumlu olduğu dairelerin her birinde yaşanan falso ve fiyaskoları kendinden bilmelidir.

*O, bütün olumsuzlukların, Allah’la irtibatını sağlam tutamama, İslâmiyet’i derince duyup hissedememe, Hazreti Rehber-i Ekmel’in düsturlarını güzel bir şekilde yorumlayamama, içinde bulunduğu şartları doğru okuyamama, hasım cepheyi iyi tanıyamama vs. gibi kendine ait boşluklardan kaynaklandığını düşünmelidir. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in bu konudaki şu açık düsturu fazla söze ihtiyaç bırakmamaktadır: “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.” (Şûrâ, 42/30)

*Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve musibetlerin ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) Bu inanç, bir taraftan Allah’a karşı hamd, şükür ve sena hissini tetikler; diğer yandan da istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe duygusunu harekete geçirir.

Gariplerin en önemli özellikleri her şeye rağmen sulh, tamir ve ıslah ehli oluşlarıdır.

*Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

*Bahtiyar garip; yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibarıyla hâlinden, yolundan anlaşılamayan; yüksek idealleri, ötelere ait düşünceleri, başkaları uğruna şahsî zevklerinden fedakârlığı, fevkalâde himmeti, üstün azmi ve adanmışlık ruhu dolayısıyla çevresi tarafından garipsenen insandır.

*Garipler, içinde yaşadıkları çağ itibarıyla, sanki o çağın insanları değildirler. Çevrelerinde Allah’tan kopmuş, peygamber tanımayan, zulmü ahlak haline getirmiş olan kimseler vardır. İftirayı, tezviri, yalanı meslek ve sanat haline getirmiş kimseler içinde horlanan ve yine bir hadisin ifadesiyle “kapı kapı kovulan” insanlardır garipler. Fakat onlar her şeye rağmen durdukları yer itibariyle dimdik dururlar; Allah’ın inayetiyle bütün ters esintileri geriye çevireceklerine inanırlar. Ne ölçüde olursa olsun, fesadın tahrip ettiği şeyleri tamire çalışırlar.

Dönme, devrilme, takılıp kalma veya alınıp satılma yürünen yolda pişmanlık işareti ve bu pişmanlık da Müslüman olmaya karşı nedamet ifadesidir.

*Yaptığı hizmetleri dünyevi bir kısım menfaat ve çıkarlara bağlamış insanlar samimi olamayacakları gibi, onların ortaya koyacakları şeyler için de devam ve temadi söz konusu değildir.

*Yürüdüğümüz yolun hakkaniyetine inanıyor musunuz?!. İnanıyorsunuz. Bir sürü dökülen insan oldu. Baskılar karşısında başkalarının vesayeti altına giren insanlar oldu. Sesini kesen, dilsiz şeytanlığı tercih eden insanlar oldu. Mümindi bunların bir çoğu. Ama ne yaptılar bunlar? Yürüdükleri yolda başlarına gelecek şeylerden dolayı pişmanlık duyduklarından adeta Müslüman olduklarına pişmanlık duyma gibi bir tavır içine girdiler. Yürünen yol hak ise şayet, başa gelen her şeye katlanmak gerekirdi. İster ölüm, ister sürgün… “Bir cefâkeş aşıkem, ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem / Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar / Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem / Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.” (Nesîmî) demek gerekirdi.

*Sanki yürüdüğü yol yanlışmış gibi, zalimlerin vesayeti altına girme, güdümüne girme.. onların vereceği bahşişlerle satılma, peylenme.. arsa tahsisiyle peylenme, villa tahsisiyle peylenme, zengin olma imkanları bahşedilmek suretiyle peylenme… Peylenmeler hayvanlara mahsus şeylerdi. İnsan böyle peylenebilir hale gelince hayvan veya ondan da aşağı düşmüş demektir. Yürüdüğünüz yol doğruysa, o yolda başınıza gelen her şeye katlanmanız lazımdır.

*Hafizanallah, dönme, devrilme, takılıp kalma, uykuya dalma, bütün bunlar yürüdüğünüz yolda pişmanlığın işareti ve bu pişmanlık da Müslüman olmaya karşı pişmanlığın ifadesidir. “Keşke Müslüman olmasaydım!” demeye tekabül eder. “Olmasaydım da bunlar falanı filanı, Maocuyu kayırdıkları gibi, Leninciyi kayırdıkları gibi, Marksisti kayırdıkları gibi, gelip devlete tuzak kuranları kayırdıkları gibi bizi de kayırsalardı!” demek gibidir, Müslümanlıktan pişmanlık duyma demektir.

Allah için yapılan işlerde ihlas, rıza, halis aşk u iştiyak temel esaslardır.

*Üstad Hazretleri bir reçete veriyor: “Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-yı din ile olur şu milletin ihyâsı.” diyor. Demek ki bizim dirilişimiz dine bağlılık içinde gerçekleşebilir. İşte millet olarak bu mânâda bir diriliş için gayret göstermek, dinimizin bize yüklediği bir sorumluluk ve vazifedir.. “Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker iyiliği emretmek, kötülükten menetmek” sözleriyle ifade ettiğimiz bir vazifedir. Bizim asıl üzerinde durmamız ve yoğunlaşmamız gereken husus da budur.

*“Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker” vazifesi varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Zira Peygember Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri’dir. O’nun gönderiliş gayesi ise tebliğdir. Tebliğin özü de, “emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker”dir. Demek ki, bir mânâda varlık, bu iş için yaratılmıştır. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bu iş, işlerin en önemlisidir ve her Müslümanın yapması gerekli olan bir vazifedir.

*Allah için yapılan işlerde ihlas, rıza, halis aşk u iştiyak temel esaslardır. Yapılan her şey ihlasla yapılmalı, her zaman O’nun rızası hedeflenmeli ve sonuçta O’na kavuşmaya iştiyak duyulmalıdır. Bu esaslardan sapma olduğu zaman şefkat tokatlarının gelmesi kaçınılmaz olur.

Aylardan beri ağlamaktan başka bir şey bilmiyorum; seccadem gözyaşlarımın izleriyle benek benek!..

*Bu hali söylemek doğru değil. Seccademe baksanız, cereyan eden hadiseler karşısındaki gözyaşlarımın izleriyle her tarafı bir leke haline gelmiştir. Aylardan beri ağlamaktan başka bir şey bilmiyorum. Sadece o kadar. Eğer bunlar samimi, nezd-i uluhiyetinde bir kıymet ifade ediyorsa, ya Rabb, Sen cehennemi bile gözyaşlarıyla söndürüyorsun -İslam dünyasında önü alınamayan bu yangın üzerine bir de elinde benzinle giden insanların mevcudiyeti karşısında- Sen samimi insanların gözyaşlarıyla bu korkunç yangını söndür. Görmeyen o kör gözleri aç Allahım!..

*Ye’se düşmemeli.. inkisar yaşamamalı.. benim inkisarlarıma da belki iştirak etmemeli.. ama bir şeye iştirak edebilirsiniz: Siz de gece kalkın. Sekiz-on rekat teheccüd namazı kılın ve isterseniz şöyle de deyin: “Bizim sağda solda kadınıyla erkeğiyle derdest edilen, fakir talebeye burs verdiğinden dolayı, dünyanın 170 küsur ülkesinde okul yaptığından dolayı, dil ve kültür bayrağımızı dalgalandırdığından dolayı, nam-ı celil-i Muhammedi’yi herkes tarafından saygıyla karşılanır hale getirdiğinden dolayı ‘terör örgütü’ denerek derdest edilen insanlarımız var. Allahım eğer o derdest edenler bu işlerinde haklıysa, sen o okulları da o okullarda çalışanları da yerin dibine batır. İhlas yoksa, rıza-ı ilahi yoksa, aşk u iştiyak-ı ilahi yoksa, yerin dibine batır. Yok şayet karşı taraf bu mevzuda haksızlık yapıyor, masum insanların üzerine gidiyorsa -ey Rabb, Sen her şeyi görüyorsun, Semi’sin, Basîrsin- bunları yapan ve bu yapılanlar karşısında dilsiz şeytan gibi susan ne kadar insan varsa, evlerine ateşler sal, yerin dibine batır, en yakın zamanda kahr u perişan eyle. Kim olursa olsun, zırvasından zirvesine kadar hepsini yerin dibine batır Allahım!.”

*Ben bunu derken, hak ve hakikat yolunda yürüyen insanların ihlasla, rıza-ı ilahi istikametinde, Allah’a karşı aşk u iştiyakla yürüdüklerine samimi inandığımdan dolayı tereddüt etmeden söyledim. Ve karşı tarafın bu mevzuda Haccaclar, Yezidler, melunlar gibi Müslümanların üzerine geldiğine onda on inandığımdan dolayı söyledim. Yoksa adetimizde tel’ine bedduaya “amin” deme yoktur; Doktor İkbal’in dediği gibi, değil tel’in ve beddua, tel’ine ve bedduaya “amin” deme bile yoktur.