Posts Tagged ‘fasık’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MAYINLI ARAZİLER

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

İman, inanılması gerekli olan hususları kalb ile tasdik etmek demektir. Dil ile ikrar ise, kalbdeki bu imanın seslendirilmesidir. Tabiî, dil ile ikrar sadece bir ifadelendirme yahut seslendirme değildir. Bu seslendirmenin de İslam hukuku açısından bir karşılığı vardır, ancak asıl olan kalbin tasdikidir. Bu açıdan, inanılması gerekli olan hususlara kalben inanıp bunu diliyle de seslendiren insan mümindir, müslümandır. Ve bu insana, inanç esaslarını inkâr etmediği sürece de “kâfir” denilmesi yasaklanmıştır.

Öte yandan; inananlar açısından sulh halinde bulunduğumuz gayr-i müslimlere dahi kâfir denilmez, denilmemelidir. Nasıl ki; kör bir adama, kör demek eziyettir. Aynen öyle de, sulh halinde bulunduğumuz gayr-i müslimlere de “kâfir” demek bir eziyettir[1]. Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem); “Kim zimmî (İslam topraklarında belli şartlar çerçevesinde yaşayan gayr-i müslim halk) olan birine eziyet ederse ben onun hasmı olurum.”[2] buyurmak suretiyle, İslamiyet’in -haşa- bir hakir görme ve insanlara eziyet verme dini olarak gönderilmediğini vurgulamaktadır. İnanmayanlar için dahi, inananların takınması gereken tavır bu olduğu halde, herhangi bir mümine yahut İslam’ın inanılması gerekli olan hususlar olarak vaz’ ettiği konulardan birini inkâr ettiğine şahit olunmayan bir müslümana “kâfir” demenin, kişinin kendi ahireti adına doğuracağı sıkıntıyı işaret eden hadis-i şeriflerin müminde ürperti hâsıl etmemesi mümkün değildir. Velev ki küfür isnadında bulunulan insan günahkâr birisi olsun, fark etmez.

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak; “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.”[3] buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak ayet-i kerimede, günah işleyen kullarına hitap buyururken dahi, onları mümin olarak muhatap alıp o surette kullarına tavsiyede bulunuyor. Hal böyle iken, bir mümin nasıl olur da günah işlediğine dahi şahit olmadığı bir mümin kardeşi hakkında bu türden hatarlı ifadeler kullanabilir?  

Ehl-i Sünnet uleması kişiyi küfre götüren ifadeler ile alakalı eserler kaleme almışlardır. Bu kitaplarda kişiyi küfre götüren lafızlar arasında önemsiz zannettiğimiz öyle ifadeler vardır ki, bunlara az çok muttali olan bir insanın, mayınlı arazide yürüyen bir insan hassasiyetinde adımlarını atması gerekir ki, -hafizanallah- ahiret hayatına mal olacak bir sonuçla yüz yüze kalmasın. Kişinin, bir mümin kardeşi ile alakalı küfür işmâm eden sözleri dahi, ulema tarafından küfür olarak kabul edilmiş ise, inanan bir insana doğrudan küfür isnadında bulunmanın doğuracağı sonuçları tahmin etmek zor olmasa gerek.

Konunun daha iyi anlaşılması için diyeceklerimizi iki ana kategoride değerlendirmeye çalışalım: İlk olarak sadece şahsa yönelik isnatlar ki, bu sadece bir müslümanın bir diğer müslümana yönelttiği ithamlardır. Bunun etki alanı ise sadece iki insanla sınırlıdır.

Fahri Kâinat Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

أَيُّمَا امْرِئٍ قَالَ لِأَخِيهِ: يَا كَافِرُ، فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا، إِنْ كَانَ كَمَا قَالَ، وَإِلَّا رَجَعَتْ عَلَيْهِ 

“Herhangi bir kimse din kardeşine; «ey kâfir» derse bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne a’lâ! Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.”[4]

Ebu Zerr Gıfârî’den (radıyallahu anh) rivayet olunan bir başka hadis-i şerifte ise Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz şöyle buyurmaktalar:

“Hiç kimse, başka bir kişiye fasık (yoldan çıkmış sapmış) diye söz atamaz, kâfir diyemez. Eğer fasık dediği kimse fasık değilse, kâfir dediği kimse de kâfir değilse, bu sıfatlar muhakkak onları söyleyen kimseye döner.”[5]

Hadis-i şeriflerde ifade olunan acı neticeler, bir müslümanın bir başka müslümana bu tür ithamlarda bulunmasının bir neticesidir. Günümüzde bu tür günahlar çok daha tehlikeli ve ölümcül silahlarla irtikâp edilmektedir. Bu ise ikinci kategoriyi oluşturmaktadır ki bir topluluk, bir millet, bir ülke veya bir ırkı hedef almaktadır. Şöyle ki:

  • Bir müslümanın, sadece bir mümini değil de, belli bir inananlar topluluğunun bütününü fasıklık veya küfürle itham etmesidir. Bu, hadis-i şerifte zikredilen, bir müminin bir başka mümine yaptığı ithamdan daha geniş kapsamlı ve zararları itibariyle de daha yıkıcıdır. Ve şayet fasıklık veya küfürle itham olunan o topluluk, fasık veya kâfir değilse, o iddia sahibi kişinin önce halis bir tevbe etmesi, sonra ise tek tek o topluluğu oluşturan fertlerden helâllik alması gerekmektedir. Aksi takdirde bu ahiretini ateşe vermek demek olur ki, ahiretini ateşe vermiş birinin de, elinde kalan şey her ne olursa olsun hiçbir kıymeti yoktur.

Bunun daha yıkıcı olanı ise;

  • Toplumda önemli makam ve mevkileri işgal eden ve bulunduğu konumu itibariyle toplu iletişim gücünü de elinde bulunduran insanların, bu kitle iletişim araçları vasıtasıyla bir topluluğu, bir grubu, sistemli ve kastî olarak fasıklık ve küfürle itham etmesidir. Mesela; “ben bunların imanından şüphe ediyorum” gibi ifadeler kullanmasıdır ki, şayet bu tür ithamlarla töhmet altında bırakılan insanlarda fasıklık ve küfür yoksa bu iddia, o iddia sahibi şahsa döner. Bu kimsenin ahirette mümin muamelesi görmesi ise, o kimsenin halis bir tevbe ile Hakk’a yönelip, o iftirada bulunduğu topluluğu yahut grubu oluşturan fertlerden tek tek helâllik almasına bağlıdır.

Bu türden iftiraların zararlarının ulaştığı insanlar açısından durum ise daha tehlikeli bir boyut kazanmaktadır. Şayet toplumda bir kısım insanlar da, kendi gözleriyle görmedikleri halde bu türden kimselerin iftiralarına kanıp, o insanları fısk ve küfürle itham etmeye başlayacak olursa, o iftirayı ortaya atan kişi, bunca insanın da bu türden günahları işlemesinin müsebbibi olduğu için, onların her birinin günahından kendi hissesine bir pay olduğunu asla unutmamalıdır. Çünkü İslam hukukunda “sebep olan, yapan gibidir” kaidesi esastır.

Bir diğer durum ise; işin hakikatini bildiği halde susan, bu türden iftira ve bühtanın yayılmasına, imkânları elverdiği ölçüde de olsa mani olmayan insanların, bu aymazlıkları sebebiyle, Cenâb-ı Hakk nezdinde sorumlu olacaklarında da kimsenin şüphesi olmamalıdır. Zira hadisi şerifte Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbi ile buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”[6] buyurmaktadır.

Duyduğu her söze inanan, işin aslını bilmeden, araştırmadan, aynı ithamlarla inanan insanları karalamaya koyulan kimseler de, bilmiyor olmaları sebebiyle asla mazur görülemezler. Zira İslam’da cehalet (bilmeme) mazeret kategorisinde değerlendirilmez.

Öte yandan, bir insan hakkında kâfir olduğuna dair doksan dokuz alamet bulunup da mümin olduğuna dair sadece bir tane alamet bulunsa, yine de o insana “kâfir” isnadında bulunamazsınız. İşte görüldüğü üzere, bu denli dikenlerle dolu bir arazide, insanın fütursuzca yalın ayak dolaşmasının akıl kârı olmadığı izahtan varestedir.

Netice itibariyle biz inananlar, hususiyle ahiret saadetimizi ilgilendiren her mevzuda fevkalâde hassas davranmalı, insanlar hakkında bir hüküm verirken işin hakikatine muttali olmadan, aceleci kanaatlere varmamalı ve günü kurtarma nev’inden atılan iftira ve bühtanlara hakkı hayat vermemeliyiz. Nasıl ki, mayınlarla dolu bir araziye girdiğini sonradan fark eden insan, atacağı her bir adım için belki en az yüz kez düşünür, tereddütler yaşar, içine yok olup gitmenin korkusu dolar, bu korkuyla bacakları titrer, kalb atışları hızlanır ve vücudundan adeta buz gibi terler boşalır; aynen öyle de, Allah’a ve ebedi bir hayatın varlığına iman iddiasında bulunan insanların da en az bu çaresiz insanın gösterdiği hassasiyeti göstermesi lazım ki, patlamasının tesiri, en çok da ahirette hissedilecek olan güçlü mayınlarla dolu bu dünya mezrâını selâmetle geçebilsin. Aksi takdirde sema ehli tarafından “Hiç şüphesiz müminler kardeştirler.”[7] beyanını, toplumsal bazda dinamitlemiş olma günahını irtikap eden insanlardan olarak kaydedilme tehlikesi var ki, Cenâb-ı Hakk cümlemizi böyle bir günahtan muhafaza buyursun.

[1]. Bkz., Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, s. 33.

[2]. El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr: VI /19, hadis no: 8270

[3]. Tahrim, 66\8.

[4]. Müslim, İman, 111.

[5]. Buhari, Edep, 44.

[6] . Müslim, İman, 78.

[7]. Hucurât, 49\10.

Safa Salman

330. Nağme: Her Söylenene İnanma, Her Duyduğunu Yayma!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Bamteli çekimi de yaptığımız evvelki günkü sohbetine Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kişinin her duyduğunu söylemesi (başkalarına iletmesi), ona günah olarak yeter.” hadis-i şerifini hatırlatarak başladı.

Bazen bir paragrafta ifade edilen, bir cümle içinde söylenip yazılan her şey doğru olsa da bir kelimeyi takdim veya tehir etmenin (öne alma veya geriye bırakmanın) ya da aradan çıkartmanın büyük gailelere sebebiyet verebileceğini ve fitne unsuru olabileceğini belirten Hocamız, bundan dolayı “bir meselenin açık seçik olarak ortaya çıkartılması ve inceden inceye değerlendirilip iyi anlaşılması”nın çok önemli olduğunu ve özellikle ahlak kitaplarında yer alan bu hususa “tebyîn” denildiğini vurguladı.

Bilhassa önyargıların ve çarpıtmaların yaygınlaştığı zamanımızda bir sözün mana ve muhtevasını iyi anlamaya çalışmak lazım geldiğine ve aynı zamanda onu kimin naklettiğini de göz önünde bulundurmak gerektiğine dikkat çeken Hocaefendi, şu ayet-i kerime üzerinde durdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ

“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât Sûresi, 49/6)

Aslında önemli hayırlara vesile yapılabilecek olan televizyon, radyo, gazete ve İnternet gibi unsurların bugün çoğunlukla şerde kullanıldığına, korkunç tahribatlara vasıta yapıldığına ve bu tahribatlar fasit dairesi içinde insanların sürekli bir gerilim yaşadıklarına değinen Hocamız, “Gerilmiş insanlarda denge olamaz; onlar dengeli düşünemezler, dengeli konuşamazlar, dengeli karar veremezler. Çünkü dengeli olmada teemmüle, düşünmeye ihtiyaç vardır.” dedi.

Maalesef günümüzde insanların çok rahatlıkla su-i zanna, gıybete ve hatta iftiraya girdiklerini, işittikleri her sözü gerçek kabul edip hemen hükümler verdiklerini ve vehimlere dayalı çirkin yargılarını değişik yollarla yayarak hem kendilerinin hem de başkalarının ufuklarını kararttıklarını ifade eden muhterem Hocaefendi, şu ayet-i kerimenin verdiği mesajlara dikkat çekti:

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

“Bilmediğin şeyin peşine düşme (takılma)! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de işlediklerinden mesuldür.” (İsra Sûresi, 17/36)

Bu ayet-i kerimenin her şeyden önce şüphe, tecessüs ve su-i zandan kaçınmayı ve kesin bilgiye dayanmayan yargılarla insanları suçlamamayı emrettiğini; şahısların gizli hallerini araştırmayı ve su-i zanna dayanarak onlar hakkında hüküm vermeyi yasakladığını belirten kıymetli Hocamız, yeterli araştırma yapılmadan sadece söylentilere göre hiç kimse aleyhinde olunamayacağını; yalnızca tahmin ve varsayıma dayanan bilgi kırıntılarının mutlak doğru olarak kabul edilemeyeceğini dile getirdi.

Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz’in, “Hüsn-ü zan, ibadetin en güzelidir; kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” buyurduğunu; hâlis niyetli, müsbet düşünceli ve güzel görüşlü olmayı İslam’ı hazmetmenin, onda derinleşmenin ve Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı yaşama enginliğinin bir alâmeti saydığını vurgulayan Hocaefendi, bir kere daha Üstad hazretlerinin ortaya koyduğu “hüsn-ü zan, adem-i itimat” prensibinin keyfiyetini açıkladı.

Muhterem Hocamız, sohbetin sonunda şu sözlerin hatırlattığı hakikatleri dillendirdi:

“Bul erbabını danış akıl, dinlemek ferasettir,
Zaman âhir oldu, zuhur eden alamettir,
Heva-yı nefsine uyma; sabrın sonu selamettir,
Ne aldandın be hey gâfil, bu can sana emanettir.”

Bu çok yeni ve pek latif sohbeti 19:12 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Dualarınız recâsıyla…