Posts Tagged ‘Fethullah’

277. Nağme: Ne “Mazi” Ne de “İstikbal” Masal, Onlarla Derinlik Kazanır “Hal”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Öteden beri hemen herkes, içinde bulunduğu zamandan şikâyet etmiş ve daha iyi günlerin özlemiyle inlemiş durmuştur. Cismaniyet ve bedenî hazları itibariyle kendini bohemliğe salmış, Bir geçmiş gün için beyhude feryad etme / Bir gelecek günü boşuna yad etme / Geçmiş gelecek masal hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbad etme diyen bir kısım bön kimseler istisna edilecek olursa, çoğu kimse ya geçmişe vurgun veya geleceğe tutkundur. Umumiyet itibariyle genç ve serâzât gönüller daha ziyade hülyâlarında kurdukları bir gelecekte, yaşını-başını almış dünün olgun insanları da hep geçmişte yaşarlar.

Aslında geçmişin ayrı bir manası, geleceğin ayrı bir kıymeti, hâlin de ayrı bir değer ve ifâdesi vardır. Zamanı, en kıymetli dilimi itibariyle hayallerimizde kurduğumuz geleceğin sırça saraylarında veya geçmişin semâvileşen parlak sahifeleri arasında aradığımız sürece, onun, mutlaka değerlendirilmesi gerekli olan altın dilimini görmezlikten gelmiş; düne ve yarına göz yumup, sadece bugünle bütünleşip, bugünle teselli olduğumuz zaman da çok önemli iki hayatî kaynağı kaybetmiş oluruz.

Geçmiş, hem bugünümüze hem de yarınlarımıza kaynak olabilecek bereketli bir menba, bugün ise, geleceğin fide ve fidanlarını yetiştiren mübârek bir meşcerelik ve milli bir sermaye iken, mâziyi romantik duygu ve düşüncelere açılmış bir arşiv gibi görüp değerlendirmek, bugünü de serâzâd gönüllerin şehrâyin zamanı sayıp hezeyanlar içinde geçirmek, kazanma kuşağında kaybetmekten başka bir şey değildir.

Kendisine, “Sen hep maziden bahsediyorsun; sürekli Osmanlı çeşmelerini, camilerini dile getiriyorsun; sen bir harâbîsin, harâbâtîsin.” diyenlere karşı Yahya Kemal, “Ne harâbîyim ne harâbâtîyim / Kökü mazide olan âtîyim.” diye cevap vermiştir. Evet, parlak bir gelecek için dünü bilip ondan ibret almak ve bugünü de tam değerlendirmek iktiza etmektedir.

Dünü bugünle, bugünü de yarınla bir arada mütâlaa edebilen ruh insanlarının varlık ve hâdiselere bakışları çok farklıdır. Onların canlı ve sımsıcak dünyâlarında, her şey bir başka lezzet, bir başka halâvetle doğar ve zaman üstü bir çizgide cereyan eder. Geçmiş zaman, bin bir modeliyle geleceğin rengârenk kostümlerini hazırlar. Gelecek, ihya edilmeyi bekleyen bir arâzi gibi, yüksek mefkûre ve hülyâ derinliğinde hâdiselere bağrını açar bekler. İçinde bulunduğumuz zaman ise, bir mekik gibi bu iki kutup arasında gelir-gider ve kendi dilimini örer.

Bu arada, insan maruz kaldığı bir kısım mazeretler ve aşamayacağı bazı engellerden dolayı istediklerini tam yapamayabilir ve arzu ettiği işi eksiksiz olarak gerçekleştiremeyebilir. Şayet başlangıçtaki niyet halis ise, ameldeki boşlukları da işte o temiz niyetler doldurur. Nitekim, yatsı namazını eda edip sabah namazına kalkma niyetiyle yatan bir insanın uykudaki nefeslerinin bile zikir/sadaka olacağını Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz bildirmektedir. Ayrıca, ortalama yetmiş senelik bir ömürle ebedî hayatın kazanılması da yine niyetin boşlukları doldurmasıyla mümkün olmaktadır.

Bu cümleden olarak, günümüzde, dünyanın değişik yerlerinde, hayatın değişik birimlerinde vazife yapan öyle insanlar vardır ki, bunlar, tepeden tırnağa pür heyecandırlar. Onlar, her gün heyecanla oturup heyecanla kalkmakta, kendilerine düşen vazifeyi yerine getirmeye her an âmâdebulunmaktadırlar. İşte böylelerinin niyetleri, azim, gayret ve kararlılıkları öbür tarafta öyle sürprizler şeklinde karşılarına çıkar ki, çokları Allah’ın onlara lütfettiği nimetler karşısında imrenmekten kendilerini alamazlar. Bu itibarla da niyet ve himmetler her zaman âli tutulmalı; elden gelen gayretler ortaya konulmalı ve sonra muhtemel boşlukların niyetlerle doldurulacağı konusunda ilahî rahmete itimad edilmelidir.

İşte, 16:44 dakikalık bugünkü “nağme”de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, (kendi ifadeleriyle) özetlemeye çalıştığımız konuyu misalleri ve detaylarıyla anlatıyor.

Muhabbetle…

276. Nağme: Şeytan Çağı ve İftirak Tuzağı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Hadis-i şeriflerde, “şeytan çağı” şeklinde tercüme edebileceğimiz “karnü’ş-şeytan” tabiri geçmektedir. “Karn” çağ, asır, yüz yıl demek olduğu gibi, boynuz ve kuvvet manalarına da gelmektedir.

Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehaya), bir hadis-i şeriflerinde: “Güneş doğarken de batarken de namaz kılmayın. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar, iki boynuzu arasından batar.” buyururken “karnü’ş-şeytan” kelimesini kullanmıştır ki hadisçilere göre burada karn ile kastedilen “şeytanın iki boynuzu, başının iki tarafı”dır. Bu hadiste, şeytanın güneşin doğduğu yer hizasında dikildiğine ve böylece güneşe tapanların güneş için yaptıkları secdenin adeta şeytan için yapılmış olduğuna işaret edilmektedir.

Karn kelimesinin çağ manasına kullanıldığı hadisler arasında da şöyle bir rivayet mevcuttur: Bir gün Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şu şekilde dua etmiştir: “Allah’ım! Şam’ı ve Yemen’i mübarek kıl!” Orada bulunanlardan biri “Ey Allah’ın Rasûlü! Necid’i de…” deyince Sâdık u Masduk Efendimiz yine “Allah’ım! Şam’ı ve Yemen’i mübarek kıl!” duasını tekrar etmiştir. O şahıs bir kere daha “Ey Allah’ın Rasûlü! Necid’i de…” deyince, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) “Orada (Necid) depremler ve fitneler görülecektir. Ve karnü’ş-şeytan oradan ortaya çıkacaktır!” diye cevap vermiştir.

İşte bugün paylaşacağımız yeni çay faslında muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetlediğimiz hadis-i şeriflere dikkat çekerek sözlerine başladı. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) ile yeni bir bahara giren dünyadan çok rahatsız olan şeytanın daha Saadet Asrı’nda olanca gücü ile hücuma geçtiğini; sonraki devirlerde de Müslümanlar ne zaman birlik ve beraberlik içinde dünyaya yön verecek hale gelmişlerse, yine İblis’in o asrı bir şeytan çağı haline getirebilmek için bütün avenesiyle mücadele ettiğini anlattı. Tarih boyunca “şeytan çağı” olmaya namzet devirlerden misaller verdi.

Muhterem Hocaefendi son dönemde belli sahalarda belini doğrultmaya başlayan Müslümanların bugün de şeytanın büyük saldırılarına maruz kaldığını, mevcut ihtilaf ve iftirakların, haset ve yanlış yorumlanan tenafüslerin arkasında şeytanın tasallutu bulunduğunu ifade etti.

19:16 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz edeceğimiz bu hasbihalde kıymetli Hocamız bir nevi “uhuvvet çağrısı”nda bulunarak, kim ne yaparsa yapsın, aklı başında müminlerin şeytanın oyununa gelmemeleri ve kardeşliği muhafaza etmek için her türlü fedakarlığa katlanmaları gerektiğini vurguladı.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

275. Nağme: Ortak Akıl ve İmam-ı Azam Hazretlerinin Hakperestliği

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

15:49 dakikalık bugünkü sohbette muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, insanın kendi ilmine güvenmemesi, mutlaka ortak akla müracaat etmesi ve düşüncelerini her zaman başkalarına test ettirmesi gerektiğini anlatarak “düşünce redaksiyonu” dediği hususa dikkat çekti.

Müzakere ve istişare mevzuunu İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin hayatından misal vererek açıklayan muhterem Hocamız şu hususu vurguladı:

İmam-ı Azam hazretleri tek bir meseleyi çözmek için belki birkaç gün talebeleriyle münazara ve müzakerede bulunuyordu. Çoğu zaman böyle bir münazara ve müzakereden sonra talebeleri, Ebu Hanife Hazretleri’nin söylediği görüşe kanaat edip “Bu mesele sizin buyurduğunuz gibidir.” diyorlardı. Fakat Hazret sabaha kadar nassları yeniden gözden geçiriyor, onları bir kere daha mütalaaya alıyor, bir kere daha kendisiyle yüzleşiyor, sonra sabah kalkıyor, talebelerinin yanına geliyor ve “Akşam şu mevzuda siz bana muvafakat ettiniz. Fakat ben şu ayet ya da hadisleri nazara almadığımdan yanılmışım. Bu mesele sizin dediğiniz gibiymiş.” diyordu; diyor ve ciddi bir hakperestlik mülahazasıyla kendi görüşünden vazgeçip talebelerinin görüşünü tercih ediyordu.

Hocaefendi, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in istişare ile alakalı kararlılığını şu ifadelerle dile getirdi: Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret eder; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindedir. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilir. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gider. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil; Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

Kıymetli Hocamız, herkesin kendi düşüncelerinde yanılmış olabileceğini kabul edip ona göre hareket etmesi, mümkünse en güven duyduğu kanaatleri hakkında bile bir bilenle istişare yapması ve insanın sorumluluk alanının genişliği ölçüsünde bu hususta daha da dikkatli olması gerektiğini belirtti.

Hürmetle arz ediyoruz.

274. Nağme: Yol Yorgunluğunun Çaresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Günlük “nağme”leri yayınlamaya başlamadan önce, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir hafta boyunca yaptığı sohbetlerden ikisini seçip birini Bamteli birini de Kırık Testi olarak neşrediyor, diğer hasbihalleri ise mecburen arşive kaldırıyorduk.

Fakat, (elhamdulillah) sosyal medyaya da hayırlı katkıda bulunma düşüncesiyle günlük paylaşımlara başladığımız günden beri neredeyse hiçbir sohbeti arşive hapsetme günahı (!) işlemiyor; sesli ya da görüntülü her kaydımızı bazen aynı gün bazen de bir iki gün sonra size ulaştırıyoruz.

Bugün yine çok yeni bir çay faslını ses ve görüntü dosyaları halinde paylaşacağız. 19 dakikalık bu hasbihalde muhterem Hocamız şu hususlara değiniyor:

*Marifetle beslenmeyen bir iman, insanda tökezlemelere sebebiyet verebilir.

*İmanını marifetle bezemeyen, yol yorgunluğundan kurtulamaz. Marifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyen, formalitelerin ağında kıvranmaktan halâs bulamaz.

*İman, İslam ve ihsanda derinleşme, mü’minler için bir sorumluluktur. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in ilk muhatapları olan sahabe-i kiram birbirlerine “Hele gel seninle bir saat iman edelim.” derler ve bu sözle şunları kastederlermiş: Gel, seninle şurada bir müddet oturalım, imanî değerlerimizi mütalaa edelim; kalbî ve ruhî hayatımızda bize seviye kazandıracak meseleleri tekrarlayalım; ibadet ve taat duygumuzu coşturacak, kulluk şuurumuzu artıracak mevzularla meşgul olalım; içtimaî hayatın üzerimize bulaştırdığı tozu dumanı bir silkeleyelim ve fıtrat-ı asliyemize dönelim.

*Ashâb-ı Kirâm insibağ kahramanlarıdır; onların hepsi Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in maddî-manevî boyasıyla boyanmışlardır. Aslında, her “sohbette insibağ vardır”; Allah dostlarının sözlerinden, bakışlarından, yüz hatlarından, dudak ve el hareketlerinden öyle bir ruh ve ma’nâ akışı hâsıl olur ki, onun, muhataplarına kazandırdıklarını kitaplardan okuyarak elde etmek mümkün değildir. Bir hak erinin namazda kıvrım kıvrım kıvranmasının, huzur-u ilahîde iki büklüm olmasının, kalbinin haşyetle çarpmasının ve yanaklarının gözyaşlarıyla ıslanmasının o meclise dolduracağı manevî havayı doğrudan doğruya onun atmosferine girmeden ve onunla diz dize gelmeden teneffüs edebilmek imkânsızdır. Hele bir de söz konusu zat, İnsanlığın İftihâr Tablosu Hazreti Kutbu’l-Enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, O’nun huzurundaki insibağ başka hiçbir yerde ve hiçbir şekilde bulunamaz.

*Kul, Allah’a yönelince, Cenâb-ı Hak da ona mukabil bir teveccühte bulunur. İlahî mevhibe ve inayetlerin kesintisiz devam etmesi, sürekli Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeye ve O’nun da bu aralıksız yönelişe karşı merhamet teveccühleriyle mukabelede bulunmasına bağlıdır.

*Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun şekilde) büyük göster!” diye dua ediyordu.

*Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) efendimizin, el-Kulûbü’d-Dâria’da da yer alan Kaside-i Mecdiyye’sindeki şu sözleri kendisine nasıl baktığını çok güzel yansıtmaktadır:

إِلَـهِي لَئِنْ لَمْ تَعْفُ عَنْ غَيْرِ مُـحْسِنٍ

فَمَنْ لِمُسِيءٍ فِي الْـهَوَى يَتَمَتَّعُ

“Allahım, şayet Sen ihsan ehlinden başkasını affetmeyeceksen, (benim gibi) nefsinin isteklerine dalmış düşe kalka yürüyen günahkarlara kim merhamet edecek, onların yüzlerini kim güldürecek!..”

*Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde iri cüsseli, semiz bir kişi getirilir. Fakat Allah yanında onun bir sivrisineğin kanadı kadar dahi ağırlığı olmaz.”

*Marifete yürümenin önünü kesen güç, servet, dünyevî imkânlar, hâkimiyet, alkış tutkunluğu… gibi gulyabaniler vardır.

*İnsan, vicdan kültürü de diyebileceğimiz marifeti kazanacağı ana kadar yol yorgunluğundan kurtulamaz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

273. Nağme: Işık Karanlık, Bast Kabz ve Fatiha’nın Kuşatıcılığı

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Fizikî dünyada ışık karanlık birbirini takip ettiği gibi insanın ruh dünyasında da ışık karanlık, bast kabz hep birbirini takip edip durur. İnsan, iradesinin hakkını verirse, ışık ve bast dönemlerini uzatıp karanlık ve kabz hallerini kısaltabilir.” diyerek gönül hayatındaki ve ruh dünyasındaki hal değişikliklerine dikkat çekti.

“Hemen her mevsimde bazen kara bulutların ufukları sardığı gibi, kimi zaman insan gönlü de kasvetli bir atmosferin tesirinde kalabilir. İnsan o sıkıntılı ve kasvetli anları elden geldiğince daraltmaya ve atlanılır kılmaya bakmalıdır.” diyen muhterem Hocamız, ışık alanının nasıl genişletilebileceğini ve karanlık sahayı büzüştürebilmenin yollarını anlattı.

Daha sonra sözü Fatiha Sûresi’ne bağlayan Hocaefendi, bu sûre-i celilenin insanın değişen hallerinin fotoğrafını ortaya koyduğunu ifade ederek, onda bir kul için söz konusu olan iyi kötü her hal ve acı tatlı her duyuş için bir uç bulunduğunu; ihtisaslarını kuvvetlendirip kendini vicdanının güdümüne veren insanların o mübarek sûreden her hale uygun bir yakarış ilhamı alabileceklerini belirtti.

Kıymetli dostlar,

Daha once bir münasebetle, “Muhterem Hocamızı ders talim ettiği esnada ilk defa görenlerin çok şaşırdığı hususlardan biri de ondaki lügate bakma ve sözlüklerle haşir neşir olma hassasiyetidir.” demiştik.

Muhterem Hocaefendi bir kere daha “İnsanlara sözlükleri sevdirmek lazım. Ne olur, kendiniz lügate bakma alışkanlığı kazanmaya çalıştığınız gibi, arkadaşlarınızı, öğrencilerinizi ve çocuklarınızı da sözlüklerle dost yapın!” deyince bu hususu da yeniden nazara vermek istedik.

Evet, Hocamız zaman zaman “Sizleri bilmiyorum; ama ben her gün sözlükten birkaç kelimeye bakarım.” diyor. Dilin doğru öğrenilmesi ve kelimelerin nüanslarıyla bellenmesi adına talebelerinin de sık sık lügate başvurma alışkanlığı kazanmalarını istiyor.

Ders sırasında el-Müncid devamlı hazır bulunuyor. Hocamız, ihtiyaç anında Lisanu’l-Arab, Tacu’l-arûs, en-Nihaye fi garibi’l-hadîs gibi kaynaklara da müracaat ediyor. Arapça bir kelimenin Türkçe karşılığını bulmak için Âsım Efendi’nin Kamus-u Okyanus’u ve Ahter-i Kebîr gibi lügatlere başvuruyor. Farsça kelimeler için daha çok Ferheng-i Farisî gibi lügatlere bakıyor. Misalli Büyük Türkçe Sözlük adlı 3 ciltlik lügati ve Ötüken Türkçe Sözlük’ü beğeniyor, sık sık bunlara müracaat ediyor. Hocaefendi, mahallî diller ve lehçelerle alâkalı sözlük çalışmalarını da çok önemli, ciddi ve takdire değer gayretler olarak görüyor; kitaplığımızdaki Derleme Sözlüğü en çok istifade edilen eserler arasında.

Hemen her gün en az üç beş kez muhterem Hocamızın lügate baktığına ve çok iyi bildiği kelimelerin bile farklı manalarına yeniden nazar ettiğine şahit oluyoruz. İşte bu nağmede yukarıda özetini verdiğimiz 18:20 dakikalık yeni hasbihalle beraber, Hocaefendi’nin sözlüklerle meşgul olduğu zamanlarda çektiğimiz iki yeni fotoğrafı arz ediyoruz.

Hürmetle…

***

Muhterem Hocaefendi “İnsanlara sözlükleri sevdirmek lazım. Ne olur, kendiniz lügate bakma alışkanlığı kazanmaya çalıştığınız gibi, arkadaşlarınızı, öğrencilerinizi ve çocuklarınızı da sözlüklerle dost yapın!” diyor ve kendisi de hemen her gün birkaç kez sözlüklere müracaat ediyor. İşte o anlara ait iki fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi sözlüğe müracaat ediyor

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi sözlüğe müracaat ediyor

The Luminous Spiritual Bonds between Muslims

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: As Bediüzzaman lists the drawbacks against Muslims’ progress in his famous Damascus Sermon, he refers to “not knowing the spiritual bonds that attach believers to one another” as an important reason. Could you elucidate “the spiritual bonds between believers”?

Answer: When Bediüzzaman gave the Damascus sermon, Muslims were going through the most disastrous period in our history. People turned out to be so inefficacious over the long years that they went rusty in the end; they were grimly atrophied in every way and Bediüzzaman sought the ways of revivifying them with all of their spiritual and material, or outward and inward, faculties. Instead of dispiriting people with mournful elegies, he strived to be a source of hope for lifeless willpowers at a time when people could not see any hope for the future and roared with statements such as: “Be hopeful; the highest and strongest voice in the changing world of the future will be the voice of universal truths.” I suppose expressing certain facts about hope as a new dawn breaks is not unwise, but it cannot be considered a great merit either. Real merit is being able to utter the words to invigorate people in a period without the slightest sign of dawn.

Bonds of Brotherhood as Many as the Divine Names

Nearly a century ago, Bediüzzaman gave a sermon in the Umayyad Mosque of Damascus. There, he firstly diagnosed the “diseases” that impede progress of Muslims, and then he presented the prescriptions needed for reviving the Islamic world. One of the most important diseases he diagnosed was the ignorance of the luminous spiritual bonds that attach the faithful. Accordingly, the solution he proposed was revivifying the understanding of unity and concord through a spirit of consultation. Actually, he briefly referred to this issue in The Damascus Sermon and expounded on it later in some letters1 and in the treatises he wrote On Sincerity and On Brotherhood. For example, in the treatise “On Brotherhood,” after stating that there are bonds of unity, agreement, and brotherhood between Muslims as many as the number of the Divine Names, he cited some of these shared bonds, such as having faith in God and the Prophet, the qiblah (direction of the Prayer), and the lands in which they live. By stating that the number of such bonds can be cited up to ten, a hundred, or a thousand, he drew attention to the significance of the issue. 

In one hadith, the most noble Messenger of God, peace and blessings be upon him, stated that faith has more than sixty or seventy branches.2 It is possible to take this number as a round figure indicating a multitude. Every one of those branches is an unbreakable bond that attaches Muslims together. In the same way, each one of the truths stated by the Qur’an is a very powerful bond between Muslims.

On the other hand, when believers are taken as a community, it will be seen that they have so much in common. They are children of the same fate, same lands, same culture, and same moral upbringing. Within these common points, they underwent the same oppression, suffering, and condemnation. Thus, Bediüzzaman underlined how great a wrongdoing it is to present attitude and behaviors to cause disunity, hypocrisy, grudge, and enmity among believers in spite of having so many common points that necessitate unity, concord, love, and brotherhood.

Being Righteous Enough to Give up One’s Personal Conception of “Right”

Maintaining these spiritual bonds between believers without any harm depends on every individual’s being able to give up their personal conceptions, preferences, and judgments when needed; it depends on living in spite of oneself for the sake of finding common ground. If we put this from the perspective of Bediüzzaman again, if it is possible to agree on “good,” there is no point in raising disagreement for the sake of “better.” In other words, if seeking the better option will raise disagreement among Muslims, they should stop there and suffice with what is good, without generating any means of contradiction. We know that receiving Divine guidance and assistance depends on having unity and concord. Accordingly, the apparent “good” agreed upon by Muslims is better than the best in actual reality. For this reason, avoiding to make trivial matters into factors of disagreement bear utmost importance in terms of keeping up the spirit of brotherhood. Individuals should be able to give up their own priorities by taking others’ feelings into consideration and not let secondary matters result in disagreement.

For example, it is so important to observe the Prayer (salah) in compliance with its truth. As Imam Muhammed Lütfi Effendi of Alvar put it: “The Prayer is the main pillar and luminous light of the religion; the Prayer makes that ship carry on; the Prayer is the master of all the acts of worship…” The truth of Prayer is disregarding one’s selfhood and feeling one’s standing before the Divine presence, as if experiencing a journey of ascent to the Lord (miraj). In accordance with the scope of one’s horizons of spiritual knowledge (irfan), one must clear his or her heart from all considerations other than God while making the intention to pray. They must become oblivious of everything else and then they must establish the Prayer in a state of rapture, as if they were witnessing different manifestations in a different dimension. Most of us are unlettered ones, however. Therefore, the Prayer of such ordinary people is usually formalist and superficial. But it should never be forgotten that if somebody observes the Prayer in compliance with its conditions and requirements, they are considered to have fulfilled their duty with respect to its outward dimension, even if they did in a formalist fashion. At this point, it is decidedly wrong to adopt an accusing language and manner if a certain person does not observe the Prayer with its true meaning and essence. What needs to be done is to accept what happens as it is, even if it is formalist and superficial, and not create disagreement for the sake of targeting the most ideal. Otherwise, one can commit different kinds of ugly acts unintentionally while seeking the better or the best. And this means causing the Divine favor, support, and help to cease.

The same considerations are true for zakah (the prescribed alms). For example, for the sake of encouraging people to giving for the sake of God, you may see a zakah of one fortieth proportion as “penny-pincher’s alms” and tell people to give one twentieth, tenth, or fifth. Although this can be allowed in terms of encouraging more, if this attitude is to give way to disputes, you should suffice with the objective judgments of religion. In fact, when somebody from outside who wished to learn the religion came to the Messenger of God, he told the man to observe the Prayers and fasting, and give the prescribed alms. When the man said he would neither do less nor more, the Messenger of God stated that the man would be saved if he were telling the truth.3 This case is an example of the point we made. In this respect, if you take subjective standards of seeking the best and see it as the threshold of deliverance for all, you then distance other people with lower standards from you and deprive them certain good acts they possibly would have done. Perhaps, you might evoke a feeling of jealousy and envy towards yourself. You can compare other acts of worship and duties with what has been mentioned.

In conclusion, encouraging people to target high horizons is a different issue; narrowing down the matter only to a certain level is a completely different issue. If you really try to keep up within a certain horizon in terms of your heart and spirituality, then you should try calling others to it. But taking points of agreement as basis and knowing where to stop is more important. In this respect, we should always seek means of unity and agreement, and make every kind of sacrifice to maintain this spirit.

1. Apart from his book The Letters, Bediüzzaman’s correspondence with his students was compiled into separate volumes named after the places Kastamonu, Emirdağ, and Barla, where he spent many years in persecution, exile and imprisonment.
2. Sahih Muslim, Iman, 57
3. Sahih al-Bukhari, Ilm, 6

This text is the translation of “Nuranî Kardeşlik Bağları

272. Nağme: Yanlış Tutulan Notlar ve Ruha İşlenen Kayıtlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Geçen gün Bamteli sohbeti için çekim yapmak üzere mescidde yerlerimizi alınca, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ellerinde kalem ve defter not almak üzere hazırlanan arkadaşlarımıza bakıp “Bu makineler zaten kayıt yapıyor; ayrıca yazmaya gerek var mı acaba?” diyerek sözlerine başladı. Sonra not tutma ve hakikatleri başkalarına aktarma mevzuunda çok hassas olunması lazım geldiğini anlatıp bu meselenin problemli yanlarına dikkat çekti.

Muhterem Hocaefendi, bazen yanlış yazma ve bazen de yanlış anlamadan kaynaklanan hatalı aktarımların çok büyük problemlere sebebiyet verdiğini misal olarak dile getirdiği şu hadise ile izah etti:

“Geçenlerde bir vesileyle “Îsâr ruhunu yaymalı, herkese mal etmeliyiz; adeta îsârlaşmalıyız!” demiştim. Bildiğiniz gibi; îsâr, insanın kendi ihtiyacı olduğu halde diğer muhtaçların ihtiyaçlarını öne çıkarıp onları gidermesi, kardeşlerini kendine tercih etmesi, toplumun menfaat ve çıkarlarını şahsî çıkarlarından önce düşünmesi ve yaşama zevkleri yerine yaşatma hazlarıyla var olması demektir. Îsâr,

وَلاَ يَـجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِـمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِـهِمْ خَصَاصَةٌ

“Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) âyetiyle (Ashab-ı Kirâm’ın yüksek ahlakının bir derinliği olarak) işaret edilen fedakârlığın adıdır.

İşte nazarları böyle büyük bir fedakârlık ufkuna çevirebilmek için “Îsâr ruhunu yayalım, îsârlaşalım!” demiştim. Bir de ne göreyim, arkadaşın biri not olarak yazmış ve orada burada seslendirmiş, “Hocaefendi ‘İsa ruhunu yayalım’ dedi” demiş ve dahası bir sürü teviller yapmış kendince. Maalesef, bazen bu denli yanlış anlamalar ve aktarmalar da olabiliyor.”

Kıymetli Hocamız, bu hadiseyi de anlatarak illa not tutulacak ve başkalarına nakledilecekse, hangi hususlara dikkat edilmesi lazım geldiğini belirttikten sonra, bir de kalb ve ruha kazınması gerekli olan notların varlığından bahsetti. İnsanın ebedî hayatı kazanması için silinmeyecek şekilde kaydedilmesi lazım gelen konular üzerinde durarak, “Öteye öyle silinmez yazılarla gitmeli ki, orada vicdanınıza, ihsas ve ihtisaslarınıza baktıklarında Münkir Nekir şaşakalmalı; ‘Bu adama soru sorulmaz, dopdolu gelmiş!’ demeli.” sözleriyle mü’min için asıl ve öncelikli olan meseleyi bir kere daha hatırlattı.

Bu güzel sohbeti 19:40 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Muhabbetle…

271. Nağme: Huzura Eren Kalbler ve Çeşit Çeşit Mürtedler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

13:48 dakikalık bugünkü nağmemizde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, şu mevzuları açıklıyor:

*Kalbin beslenme kaynağı iman, onun itminana ulaşma yolu da her zaman Allah’ı anmaktır; nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Biliniz ki, kalbler ancak, Allah’ın zikriyle, O’nud etmekle oturaklaşır, huzura erer.” (Ra’d Sûresi, 13/28) Bu sayede ruhtaki bütün acılar diner.. stresler, hafakanlar aşılır.. ve his dünyamızda da sürekli itminan meltemleri esmeye başlar; başlar, zira, her şey Allah’la başlamıştır. O öyle bir ‘Mebde-i Evvel’dir ki, zincirleme sürüp gidiyor gibi görünen bütün sebepler döner-dolaşır, nihayet O’nda sona erer. Bütün arzu, istek ve beklenti mülâhazaları gider O’nda noktalanır.

*İtminana erememiş gönüller başka arayışlar peşine düşerler; içlerindeki boşlukları doldurabilmek için çalmadık kapı bırakmazlar ama bir türlü aradıklarını bulamaz ve asla huzura eremezler.

*Kalbi itminana ermemiş şahıslarda ve içten içe yanmış, karbonlaşmış bir toplumda ne canlılık, ne sıhhat ve ne de elde ettikleri nimet ve imkânları değerlendirerek, yeni lütuflara liyakat kazanma ve yeni ufuklara doğru açılma, asla söz konusu değildir. Bilakis, fertlerdeki bu iç çözülme, önce onlarda, sonra da toplumun bütün kesimlerinde zincirleme hüsranlara yol açacaktır ki; bu da, o toplumun kendi içinde çürüyüp yok olması demektir. Bu şundandır; “Yüce Yaratıcı, bir topluma bahşettiği nimetlerini, o toplum, kalbî ve ruhî durumunu değiştirmedikçe geri alacak ve değiştirecek değildir.”(Enfal Sûresi, 8/53) O toplum, kendisine bahşedilen nimetlere mazhar olduğu andaki safvet, samimiyet, azim, kararlılık ve hasbîlik.. gibi yüce hasletlerini yitirmedikten sonra, -ilâhî âdete göre- o nimetlerin alınması ve o toplumun derbederliği asla bahis mevzuu değildir. Aksine, bir heyet-i içtimaîye kendini yücelten ve ayakta tutan bu üstün vasıfları kaybedince, orta sütun çökmüş ve toplum çatısında tamiri imkânsız yıkıntılar meydana gelmiş demektir.

*Dünden bugüne farklı farklı döneklikler olagelmiştir. Günümüzde de zevke düşkünlük, rahat yaşama arzusu ve lüks tutkusu sebebiyle yoldan dönmüş hizmet mürtedleri, amel mürtedleri ya da akide mürtedleri her zaman çıkabilir. İrtidat vak’aları, bu kabîl dinden dönüşler veya daha başka saiklerle meydana gelen tarihî tekerrürler devr-i daimi, geçmiştekilere münhasır kalmayacak; bir bir tarih sahnesinde yerlerini alanlar, ettikleriyle bir bir silinip gidecek; geriye hep O ve O’nun tutup kaldırdığı dostları kalacaktır. Şu ayet bu hakikati ifade etmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide Sûresi, 5/54)

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

270. Nağme: Seçkin Kullar ve Engin Duyuşlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Taklit; başkasının fikir ve düşüncelerini doğruluğunu test etmeden kabullenmek, onun hal ve hareketlerini tekrarlamak, ona benzemeye çalışmak ve bir şeyin “kalp”ını yapmak demektir. Bir insanın, bir hocadan veya kitaptan okuyup öğrenmeden, anne-babasından ve çevresinden görüp işittiği şekilde inanmasına ve inandığı esasların doğruluk derecesini ve hakikatini araştırmadan onları kabul etmesine “taklîdî iman” denir.

Tahkik ise; bir şeyin doğru olup olmadığını araştırmak ve o hususta hakikate ulaşmak için çalışıp didinmek, cehd ve gayret göstermek demektir. İman esaslarının mahiyet ve hakikatini araştırıp soruşturduktan sonra yani tahkik sonucu ulaşılan imana da “tahkîkî iman” denir.

Kur’an-ı Kerim, yer yer, duygu, düşünce ve bakışlarımıza hep yeni yeni şeyler sunmakta ve bize daima yeni ve isabetli bakış açıları kazandırmaktadır. Dahası, İlâhî beyanın takriben beşte biri insanı araştırmaya, âfâkî ve enfüsî tetkîk ve tefekküre teşvik ederek “tahkîk”in önemini göstermektedir.

İşte bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, avamdan (sıradan insanlardan) havassa (seçkin kullara) onlardan da ehass-ı havassa (seçkinler seçkini, zirve insanlara) kadar farklı seviyelerdeki insanların çok değişik duyuşları olduğunu anlatıyor. Manevî ihsasların ve iç infiallerin sevk ediciliği, gönülden ve vicdandan kaynaklanan dürtülerin yönlendiriciliği ile dile getirilen tesbih, hamd ve tekbirlere dikkat çekiyor.

16:25 dakikalık bu güzel sohbeti hem ses hem de görüntü dosyaları şeklinde arz ediyoruz. Hürmetle…

269. Nağme: Kirli Sinelerden Taşanlar ve Kalb-i Selîme Ulaşanlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Daha 2-3 saat önce muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi güzel vatanımıza hâkim görünen atmosferin ve insanların münasebetlerinin fotoğraflarını ortaya koyan bir sohbet yaptı. Sadece yayına hazırlamak için gerekli olan zamanı kullanıp bu güzel hasbihali de hemen size ulaştırmaya çalıştık. Muhterem Hocamız 17:53 dakikalık bu nağmede şu konuları anlatıyor:

*Necâta (kurtuluşa) giden yol kalb temizliğinden geçer. Kalbi temiz olmayınca, insan çok kararlı yürüse bile zikzak çizmekten kurtulamaz.

*Kalb, eskilerin ifadesiyle “nazargâh-ı ilâhî”dir. Allah, insana insanın kalbiyle bakar. “(Allah sizin cisim ve suretlerinize değil) kalblerinize nazar eder.” fehvâsınca da, O’nun insanla muâmelesi kalbe göre cereyan eder. Zira kalb; akıl, mârifet, ilim, niyet, iman, hikmet ve kurbet gibi insan için çok ha­yatî hususların kalesi mesabesindedir.

*İnsan, selim bir kalbe sahip değilse, bir yere kadar müstakim görünebilir ama belli faktörler bir gün onda var olanı ortaya çıkarır.

*Günümüzdeki üslup bozukluğunun ve herkesin birbirine sataşmasının sebebi de kalblerin temiz olmamasıdır.

*İnanan insanların Allah ahlakıyla ahlaklanmaları gerektiği gibi, birbirine karşı muamelelerinde de Allah ahlakını esas almaları icap eder. Cenâb-ı Hak, kullarının eksik ve gediklerini söylerken sadece inzar değil aynı zamanda tebşir ifadeleri de kullanır; kötü âkıbetten sakındırırken mükâfat yolunu da gösterip teşvik eder. Mesela şöyle buyurur:

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ

“Onlar ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affeder ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Âl-i İmrân, 3/135)

*Mü’min severken de kızarken de ölçülü olmalı ve mülahaza dairesini her zaman açık bırakmalıdır. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurur:

أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا

وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا

“Muhabbetinde dengeyi gözetip sevdiğin insanı ölçülü sev; belki bir gün nefret hislerini tetikleyen bir kimse haline gelebilir. Kin ve nefret duygularını harekete geçiren kimseye karşı da öfkende dengeli ol, kim bilir o da bir gün sevgini celbeden bir insana dönüşebilir.”

*Selim ve sâlim kalb mevzuu çok mühimdir, çünkü Kur’ân-ı Kerim onu mal ve evlâdın karşısına koymuş ve “O gün ki ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda eder. O gün insana fayda sağlayan tek şey, (kalb-i selim) Allah’a teslim ettiği selim bir gönül olur.” (Şuarâ, 26/88-89) buyurmuştur. Bağdatlı Ruhî, bu mazmunu şu mısralarla ne hoş seslendirir: “Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler / “Yevme lâ yenfe’u”da kalb-i selîm isterler.”

*Cenâb-ı Hak, en küçük bir iyiliği karşılıksız bırakmaz. Hadisçiler arasında “Bitâka” (üzerinde bir not yazılı olan küçük kağıt ya da kart) hadîsi olarak bilinen bir nebevî ihbarda Cenâb-ı Hakk’ın merhameti şöyle nazara verilmektedir: Bir insan (kıyamet günü) getirilir. (Terazinin) bir kefesine onun amellerinin yazıldığı doksan dokuz defter konulur; her biri göz alabildiğine uzundur. Diğer taraftan üzerinde kelime-i tevhid yazılı bitâka da getirilir. O kimse sorar: Ey Rabbim, bu defterlerle birlikte bu kağıt nedir? Allah Teâlâ buyurur: Muhakkak ki sen haksızlığa uğratılmayacaksın! Sonra, o bitâka, terazinin bir kefesine konulur. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: “O kağıdın karşısında defterler çok hafif kaldı.”

*Bir başka hadis-i şerifte anlatıldığına göre; amel sandığında hayr u hasenâtının yanı sıra pek çok günahı da bulunan bir kulun hesabı görülür; mizanda sevap kefesi daha hafif gelince, azap ehlinden olduğuna dair hüküm verilir. Cezaya müstehak o kul derdest edilip perişan bir vaziyette, adeta sürüklene sürüklene mücâzat mahalline doğru götürülürken, ikide bir geriye döner ve bir sürpriz bekliyormuş gibi etrafına bakınır. Cenâb-ı Hak, meleklerine “Kuluma sorun bakalım; niçin geriye bakıp duruyor?” buyurur. (Geriye bakma meselesi bizim anlayacağımız şekilde konuşmanın gereği olarak, fizik âlemiyle alâkalıdır; yoksa, Zât-ı Ulûhiyet için mekan ve yön mevzubahis değildir.) Adamcağız der ki, “Rabbim! Hakkındaki hüsn-ü zannım böyle değildi; evet, âlem sevaplarla gelirken -maalesef- ben günah getirdim; fakat, Senin rahmetine olan inanç ve itimadımı hiçbir zaman kaybetmedim!.. Recâm oydu ki, bana da merhametinle muamele edesin ve beni de bağışlayasın!..” Bu mülahazalar ve Allah Teâlâ hakkındaki hüsn-ü zan, o insanın kurtuluşuna kapı aralar; neticede adamcağız “Kulumu Cennet’e götürün!” müjdesini duyar.

*İşte, inananlar bu ahlakla ahlaklanmalı ve en küçük bir iyiliği karşılıksız bırakmamalı, her insana sinelerinde yer vermelidirler. Mü’minler ancak böyle davrandıkları sürece, güç ve kuvvetlerini kısır çekişmelerle tüketmemiş olur, Cennet yolunda hayır uğrunda yarışır ve neticede çok başarılı işler ortaya koyabilirler.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

268. Nağme: Peygamber Vârisleri ve Davanın Hâdimleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, makale ve sohbetlerinde “dava-yı nübüvvetin vârisleri”nden bahsediyor. Onları anlatırken özellikle istiğna ruhuyla vazifeye kilitlenme ve millete yüsr (kolaylık) yolunu göstermekle beraber kendi hayatında azimetleri kollama hususlarını nazara veriyor.

Bamteli çekimi yapmak üzere mescidde yerlerimizi alınca kıymetli Hocamıza “Dava-yı nübüvvet” tabirinin manasını ve “dava-yı nübüvvetin vârisleri”nin kimler olduğunu sorduk.

Muhterem Hocamız, öncelikle nübüvvet ve risalet vazifesinin Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) ile son bulduğunu, artık peygamberliğin hiç kimse için söz konusu olmadığını; fakat, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun tebliğ ve temsil ederek mü’minlere emanet bıraktığı dine sahip çıkılması gerektiğini; “dava-yı nübüvvet” derken de Kur’an ve Sünnet ile “Efendimiz’in talim buyurduğu esaslar”ın anlaşılması lazım geldiğini ifade etti.

Hocaefendi, daha sonra bir hadîs-i şerifin şerhi sadedinde, genel manada peygamberlerin miraslarının ilim, vârislerinin ise, evvela âlimler, saniyen din-i mübine hizmet eden bütün mü’minler olduğunu vurguladı.

Evet, söz konusu olan hadiste, nebilerin, geride dinar ve dirhem değil, ilim bıraktıkları belirtilmektedir. Dinar, altın; dirhem de gümüş para demektir ve bu iki değer ölçüsü bütün dünyalıkları temsil etmektedir. Allah’ın seçkin kulları peygamberler, bu fâni dünyalıklardan ancak zaruret miktarınca almışlar ve ebedî âleme giderken de geride paylaşılacak herhangi bir maddî miras bırakmamışlardır. Onlar, tebliğ ve temsil görevini sadece Allah rızası için yaptıklarını ve risalet vazifesinin karşılığında hiçbir dünyevî ücret beklemediklerini örnek hayatlarıyla ortaya koymuşlardır. Bu muvakkat âlemden ayrılırken de arkada sadece nümune-i imtisal güzel hallerini, sünnet-i seniyyelerini ve dini disiplinleri bırakarak hasbîliklerini bir kere daha göstermiş ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hüsn-ü misal olmuşlardır. Dolayısıyla, Nebiler Sultanı’na vâris olan ilim ve amel ehli mü’minler de, O’nun kendilerine emanet ettiği Kur’an hakikatlerine ve Sünnet’ine gönülden sahip çıkmalı, i’la-yı kelimetullahı hayatlarının gayesi bilmeli ve kendilerini o ulvî gayeye adayarak birer emin emanetçi olmalıdırlar.

Bu itibarla, Ashab-ı Kiram başta olmak üzere her devirde halis mü’minlerin peygamber vârisliğinin hakkını verdiklerini anlatan muhterem Hocamız, Hazreti Fatıma annemizin hayatından misallerle mevzuyu derinleştirdi. Daha sonra konuyu günümüzün karasevdalılarına getirerek onlardan beklenen en önemli özelliklerin neler olduğunu anlattı.

17:26 dakikalık bu hasbihali (Bamteli olması için arşivde bekletmeden) dualarınız istirhamıyla hemen arz ediyoruz.

267. Nağme: Efendimiz, Annelerimiz, Dual Hayat ve Merhum Mehmet Uslu

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu sabahki derste Secde Sûresi’yle alakalı tefsirleri tamamladık; sonra da Ahzâb Sûresi’nden ilk sekiz ayet-i kerimenin müzakeresini yaptık. 12:34 dakikalık ses kaydında müzakere esnasında dile getirilen yorumları ve muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tamamlayıcı açıklamalarını bulacaksınız.

Muhterem Hocamız önce (Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şazilî hazretlerinin gördüğü rüyaya da dayandırılan) şu menkıbeyi anlatıyor:

Miraç’ta karşılaştıkları zaman, Hazreti Musa (aleyhisselam), Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e, “‘Ümmetimin âlimleri, İsrail oğullarına gelen peygamberler gibidir.’ buyuruyorsunuz. Onlardan birini bize gösterir misiniz?” der. Peygamber Efendimiz, ‘İşte şu!’ diyerek manen İmam Gazali’yi çağırır. Hazreti Musa, “Senin adın ne?” deyince, Hazreti İmam, “Muhammed bin Ahmed bin Muhammed bin Mustafa bin Adem…” der. Musa Aleyhisselam, “Ben bir şey sordum, sen on şeyle cevap verdin; oysa cevabın soruya mutabık olması gerekir.” buyurur. İmam Gazali, “Efendim, bu itiraz sizin için de geçerlidir. Allah size ‘Elindeki nedir?’ diye sorduğunda, bunun cevabı sadece ‘Bu asamdır’ şeklinde olması gerekirken, ‘O benim asamdır. Ona dayanır ve onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Ayrıca onunla daha pek çok ihtiyacımı gideririm.’ (Tâhâ, 20/18) demiştiniz. Maksadınız Allah Teâlâ ile daha fazla konuşmak değil miydi? Ben de sizin gibi ulülazm büyük bir peygamberi bulmuşken konuşmayı uzatmak için dedelerimin de isimlerini söyledim.” der. Bu cevap üzerine, Hazreti Musa, Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalatü vesselam) “Şimdi anlaşıldı, gerçekten de senin ümmetinin âlimleri Beni İsrail’in peygamberleri gibiymiş.” buyurur. (bk. Busrevî, Ruhu’l-Beyan, Bakara, 2/143. ayetin tefsiri/ 1/249)

Kıymetli Hocamız daha sonra özellikle şu ilahî beyanlarla ilgili bazı nükteleri ve önemli esasları dile getiriyor:

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ

“Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler yetiştirmiştik. Onlar, bizim âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.” (Secde, 32/24)

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيماً حَكِيماً

“Ey şanı yüce nebi, Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmeye devam et, (Sen yapmazsın ya ümmetin de) kâfirlere ve münafıklara itaat etme(sin)! Muhakkak ki Allah her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Ahzâb, 33/1)

مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِن قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ

 “Allah, hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır.” (Ahzâb, 33/4)

اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır.” (Ahzâb, 33/6)

Değerli arkadaşlar,

Bildiğiniz üzere, geçtiğimiz günlerde Mehmet Uslu ağabeyimiz Hakk’a yürüdü. Dostları arasında “Müftü Efendi” olarak bilinen Mehmet ağabeyimiz için burada gıyabî cenaze namazı kıldıran muhterem Hocamız, derste de merhumu hayırla yâd etti.

O kıymetli insan için duaya vesile olması ümidiyle dersin ilgili bölümünden de bazı cümleleri ses kaydına dahil ettik.

Bu vesileyle, merhum Mehmet Uslu Ağabeyimize Mevlâ-yı Müteal’den sonsuz rahmet ve mağfiret diliyor, bütün aile fertlerine, yakınlarına ve dostlarına sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

Ayrıca, muhterem Hocaefendi’nın son günlerde dergi mizanpajlarıyla meşgul olduğunu haber vermiştik. Yeni Ümit ve Hira mecmualarının yapılışı esnasında çektiğimiz bir fotoğrafı da sabahki derse ait diğer iki fotoğrafla beraber sunuyoruz.

Hürmetle…

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, ders sırasında el-Kulûbu’d-Dâria adlı dua mecmuasında yer alan, Zeynülâbidîn Ali b. Hüseyin Hazretleri’nin “Arefe Günü Duası”ndaki yürekler yakan hamd ü sena cümlelerine dikkat çekerken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, ders sırasında

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Yeni Ümit ve Hira dergilerinin gelecek sayılarının mizanpajlarıyla meşgul olurken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Yeni Ümit ve Hira dergilerinin gelecek sayılarının mizanpajlarıyla meşgul olurken

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, ders sırasında el-Kulûbu’d-Dâria adlı dua mecmuasında yer alan, Muhammed İbn Üsâme Hazretleri’nin “Virdü’l-Hamd” başlıklı münacaatındaki hamd ü sena cümlelerine dikkat çekerken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, ders sırasında

True-Hearted, but Not a Chauvinist

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: Would you please explain the points that we need to be careful about while talking about certain spiritual guides who have a special place in our personal spiritual enlightenment, and thus whom we deeply love and respect?

Answer: As the believers strive to pour the inspirations of their soul into others’ hearts, they might sometimes have to express certain good things about the circle they are affiliated with. They must, however, definitely take into consideration the feelings of the people whose spirituality developed in a different lane. Others may tell or write about certain beauties they witnessed as becomes their understanding and style. However, a person with sound belief should never be chauvinistic or zealous and never make exaggerated statements about the people they love profoundly and respect deeply. If the points to be stated are not directly related to the spirit of religion but to secondary issues and details, and if stating them is likely to raise disagreements, then utmost sensitivity must be shown to avoiding talking about such issues.

A person may, for instance, be a very loyal follower of Sheikh Bahauddin Naqshbandi to such a degree that he or she may gladly be ready to sacrifice his or her life a thousand times for the sake of that blessed guide. However, there are different schools among the Naqshbandi order, such as the Mujaddidiyya, Khalidi, Kufrawi, and Taghi orders, and their followers might have some feeling of competing with one another (tanafus). Actually, tanafus does not mean competing with one another, but striving for more goodness with the consideration of “let me not fall behind the others on my path.” In other words, tanafus is a way of acting and competing for good, with the idea of not separating from fellow believers on the way to Paradise. But if one fails to hold this feeling in a balanced state, to maintain it, and in a way starts to abuse it, then it might give way to rivalry. Furthermore, the feeling of rivalry can turn into envy and intolerance. Such feelings are very dangerous for believers. For this reason, the believing souls should never narrow down issues to affiliation with certain groups in order to avoid provoking feelings of envy in those who walk on neighboring lanes; they should restrain their feelings for the sake of maintaining unity and concord among the wider circle of believers.

Steadfastness as the Greatest Rank

Indeed, what really matters is not following a certain person but being steadfast and true to the cause one’s guide tried to germinate by devoting his or her life to it, as people are mortal but the cause is everlasting. There is no title higher than being truthful. As revealed in a Qur’anic verse (an-Nisa 4:69), the truthful ones (who are loyal to God’s cause and truthful in whatever they do and say) come before martyrs and saintly ones. Abu Bakr, may God be pleased with him, is regarded as the greatest person after the Prophets and he was honorably referred by the Prophet as “The Truthful One.” In this respect, true wisdom is not to make exaggerated claims about the persons we love and respect by declaring them as Mahdi or Messiah, but to follow their example as much as possible on the path they walk.

Also, a person who claims to feel genuine and a great deal of attachment and love for a certain guide, but is not deeply saddened when remembering him, and does not shed tears after him, and does not open up his hands after performing one hundred cycles of Prayer at night and supplicate  “O Lord, resurrect me together with him!”, and most importantly, does not sacrifice whatever he has in the path of his guide and in the name of his sublime ideals, I believe he is not sincere in making such a claim. But this is only a criterion to be followed for the people themselves while making individual self-criticism, as we should not, indeed cannot, charge anybody with being insincere.

In addition, it also needs to be known that if you set to extoll the virtues of a certain guide, you might unintentionally provoke others and raise many different oppositions against him. We can even say that your exaggerated words, attitudes, and behaviors do not only provoke anti-religionist circles but also other circles of faithful ones. When you narrow down the issue to certain individuals, you even provoke other circles trying to serve faith and cause their ruin with the sin of envy. In this respect, let me reiterate that what really matters is not the individual himself but perfect loyalty to his cause.

Exaggerated Remarks as Harmful as Betrayal

Attributing good acts and achievements solely to people seeming on the fore, and thus making exaggerated statements about them, is evident injustice and wrongdoing. If there is any success and achievement, it is a Divine bestowal for the sake of the collective spirit. Therefore, ascribing all the services carried out to the ones seeming on the fore is both a grave disrespect toward God—that might lead to associating partners with Him—and unfairness toward the efforts of other people who exert themselves for His sake.

As for seeming on the fore, we should never forget that we are brothers and sisters. Some people may have come earlier and thus have been placed in certain positions in the first ranks as a dictated Divine blessing—that is, Divine destiny may have decreed certain people to come to this world earlier; nobody can determine the time of his or her birth. Therefore, preceding others in time cannot be criterion for absolute value. The noble Prophet, peace and blessings be upon him, stated that those who do not show compassion to the young and those who do not respect the elderly are not one of his followers. Accordingly, we always respect the elderly. However, this does not mean attributing titles to them that they are not eligible to bear and singing their praises near others with exaggerated statements. For example, those who learned truths of faith from the students of Bediüzzaman, such as Hulusi Yahyagil and Tahiri Mutlu, may their abode be Paradise, can view those righteous people as the qutbs, or the axes of the spiritual hierarchy. However, if they express their feelings about these people and their master chauvinistically, it will be a betrayal to the cause of those great guides.

In our time as well, there may be certain volunteers who migrated to different parts of the world and made important achievements. Even if it is based on innocent and sincere thoughts, speaking too highly of those persons under different spiritual titles will be a betrayal against the Movement of Volunteers as a whole, because this means forming new opposition groups envious of their achievements. People who are unaware of your sincerity may exceed all bounds of fairness and respond by making unbecoming claims. You cannot hold others’ tongues. However, you can willfully save your own tongue from exaggerated and chauvinistic statements. I find this issue extremely significant to the future of the Volunteers’ Movement. For this reason, I believe in the importance of constant and overall counseling on this issue. In some respects, this can be seen as one of the requisites of serving on this path.

Seeing Oneself as “Nothing within Nothing”

Additionally, when you come together with the believers who serve on other lanes, it is very important to refer to the people whom they respect by expressing their virtues and appreciating them—if you show respect, you will be shown respect. But if you give in to narrow-mindedness and only speak of love for your own way, you distance others from yourself and raise negative reactions against the circle you are affiliated with. People who cherish deep love for their own path and seek to make others love it must consider whether this can best be accomplished by emphasizing only the people from their own circle or by appreciating others and feeling respect for them.

In conclusion, even though we walk on different lanes for the sake of upholding the truth, as fellow believers we resemble bearers of a lofty treasure, each of who holds it from one side. Making a remark such as, “This person bears the heaviest side of this treasure,” is not at all sensible as it might evoke feelings of rivalry. If it really is the truth, God Almighty will already give him the greatest reward. But if we sing the praises of certain people from among us in this world, we will have both committed the sin of associating partners with God—by ascribing Divine works to certain individuals—and sabotage the spirit of concord and unity. In fact, people whose primary concern is upholding the belief in the Unity of God and fighting against the idea of associating partners with God should avoid the slightest trace of what they fight against. God Almighty is the One who brings everything to existence. In the Qur’an, He declares that it is He who created us and our actions (see as-Saffat 37:96). Therefore, the notion of “I did it! I made it!” is an anathema that Greek philosophy inflicted upon Muslims. We need to rid ourselves completely from all such things and subscribe to a thorough understanding of Divine Unity.

A person’s conception of himself or herself vis-à-vis God Almighty is an important essential for attaining Divine Unity by attributing everything to the Almighty God. As Bediüzzaman states in the conclusion of “The Twenty-Sixth Word,” you must say: “O my arrogant carnal soul. Do not be proud of your services to God’s religion. As stated in a Prophetic Tradition,1 God may strengthen this religion by means of a dissolute person. You are not pure, so regard yourself as that dissolute person.” With this example, he reveals how he sees himself as nothing and teaches a lesson on how we should view ourselves. Likewise, he addresses his carnal soul in “The Eighteenth Word”: “Do not say: ‘I am an object of Divine manifestations. One who receives and reflects Divine beauty becomes beautiful.’ That beauty has not assumed a perpetual form in you, and so you may reflect it for only a short time.” Given that such a great guide sees himself as nothing, what befalls upon us is to see ourselves as “nothing within nothing.”

1. Sahih al-Bukhari, Jihad, 182

This text is the translation of “Hamaset ve Sadakat

266. Nağme: Sabahın Müjdecisi Karanlıklar ve Erdiğini Bilmeyen Kahramanlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Bugün en son çay fasıllarından birini paylaşacağız. 17:31 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunacağımız bu hasbihalde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususlara değiniyor:

*Itrî Mustafa Çelebi (Buhûrizâde) ne hoş söyler: “Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlem-gîrsin baştan ayağa nursun!” Böyle sözler söyleyen ve Allah Rasûlü’ne muhabbetini ifade eden insanlar, sadece bizim tarafımızdan değil, melekler, ruhânîler ve mü’min cinler tarafından da yâd edilirler. İnsanlığın İftihar Tablosu, zaten kazanmış gitmiştir; O’nu böyle yâd edenler, o senalarıyla kendileri kazanırlar.

*Her nimet hamd ü sena ve şükürle karşılanmalıdır ki yeni nimetlere davetiye çıkarılmış olsun.

*En olumsuz hadiseler karşısında bile Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinden hiç ümit kesmemek lazım.. hep bir kapı aralığı bırakmak lazım. Belalar ve musibetler o kapıların arkasına gelseler, girseler, sonra da üst üste sürgüler vursalar, ne yapıp yapıp yine bir aralık bulmalı ve hep Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetine bakmalı.

*İnsan hangi hadiseyle karşı karşıya kalırsa kalsın, Hazreti Adem gibi hemen doğrulmasını bilmeli, sair enbiyanın yaptığı üzere halini Allah’a arz edip boğucu mülahazalardan sıyrılmalıdır.

*Gece gündüz hep birbirini takip edegeldiği gibi bela ve safa, mağlubiyet ve mansuriyet tenavübiliği (nöbetleşmesi) de söz konusudur. Yer fiziğindeki değişimler gibi, milletler tarihinde de sürekli, dönüşüm “devr-i dâimler”i yaşanmış ve her zaman zirveler düşüşlerle noktalanmış, çukurlar da şâhikalarla nefes almıştır. Yani hadiseler hiçbir zaman aynı çizgide cereyan etmemiş, aksine geceleri gündüzler, kışları da baharlar takip edegelmiş; yer yer bazı milletler, bayramlarla-seyranlarla kucaklaşırken, bazıları da mâtemlerle, inkisarlarla kıvrım kıvrım yaşamış.. ve zaman gelmiş her şey tersine dönmüş; gülenler ağlamış, ağlayanlar da gülmüş… Bu husus, insanın şahsi hayatında da benzer şekilde cereyan etmektedir. Zaten, dünden bugüne hemen her zaman bizde, ümit daha önde, beklentiler ilâhî inâyet destekli; yeis ve inkisar ise, birkaç adım geride ve Allah’tan kopuk kalblerin isi-pası olarak bilinegelmiştir. Evet yeis her türlü kemâlâtı engelleyen bir mânia, iradeyi felç eden bir maraz ve insanı boğan bir bataklıktır.

*“Âbistan-ı sefâ u kederdir leyâl hep / Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar…” (Geceler hep safa ve kedere gebedir. Gün doğmadan gecenin dölyatağından neler doğar.) (Rahmî)

*Her sıkıntı bir kolaylığa gebedir ama haml müddetine sabretmek gerekir. İmam Sühreverdî ne hoş söylemiştir: “Karar kararabildiğin kadar! Karar ki, karanlığın açılması en çok koyulaştığı zaman başlar.” Karanlık oldu diye onun içinde gömülüp gitmemeli; o karanlığın içinden bile sürekli ışığa yollar vurmalı.. Allah varken, niye karanlığın içinde ışık olmasın ki?!. Tabiat hâkim değil ki!.. Tabiat O’nun bir kitabıdır; O’nun tasarrufu altındadır; kapkara şeyleri siler bembeyaz şeyler yazar onlar yerine!..

*Nimetlerle küstahlaşmamalı, musibetler içinde de boğulmamalı!.. Nimetler karşısında hamd ü sena ile gürlemeli; beriki olursa da Allah’ın o mevzudaki takdirine rıza göstermeli!..

*En güzel ermişlik, erdiğinin farkında olmayanlarınkidir. Erzurumlu olup Ege’de yaşayan Kurban Dayı ve Abdülhamid Han hazretlerinin yaveri Medet Efendi öyleydiler.

*Henüz 12-13 yaşlarında iken, Abdülhamid Han hazretlerine yaverlik etmiş Medet Efendi diye bilinen bir şahısla beraber aynı binada kaldım. İttihatçılar 31 Mart hâdisesinde Abdülhamid’i tahttan indirince onu da deli diye tımarhaneye atmışlar. Tuhaf hâlleri vardı.. Alvar İmamı onun hakkında, “Bu, ermiş; fakat farkında değil.” derdi. İşte onunla kaldığımız dönemlerde her gün bana pardösüsünün cebinden portakal çıkarır verirdi. Çocukluk bu ya.. bir gün “Bu cep bu kadar portakal alır mı?” dedim ve elimi o cebe soktum; bir de ne göreyim, cebin dibi delik!..

265. Nağme: “…VE GAYBIN SON HABERCİSİ” (Bugünkü Cuma Hutbesi)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün Cuma namazında mescidimizin hatibi Cemal Türk Hocamız/ağabeyimiz idi. Cemal ağabeyimiz önce muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Allah, Kâinat, İnsan ve Nübüvvet” başlıklı makalesinden üç dört paragraf okudu; daha sonra “…Ve Gaybın Son Habercisi” unvanlı müthiş başyazıyla devam etti.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun anıldığı yerler ıtır çarşısına döner; ismi zikredilince gönüllere birden bire O’nun başlar döndüren kokusu siner. Hutbe boyunca mescidimizde de öyle oldu; hem okuyanın samimiyeti hem makalenin mükemmeliyeti hem de dinleyenlerin O’na olan hasreti salona bambaşka iklimlerin atmosferini taşıdı.

İşte bugünkü nağmemizde o Cuma hutbesini yazı, ses ve video dosyaları olarak paylaşacak; bu vesileyle her bir cümlesi ayrı bir yazı konusu olan o iki câmi makaleyi de hatırlatmış olacağız.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

Cuma Hutbesi

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ. أَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ، وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ، كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ، وَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ، وَ لاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ، وَ لاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ، وَ لاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَ نَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا، وَ سَنَدَنَا، وَ مَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ حَبِيبُهُ وَ رَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ، وَ رَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ أَوْلاَدِهِ وَ أَزْوَاجِهِ وَ أَصْحَابِهِ وَ أَتْبَاعِهِ وَ أَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ: فَيَا عِبَادَ اللهِ! إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَ أَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَ الَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ: أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ الله الرَّحْمنِ الرَّحِيم. وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ. وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا *و في أية أخرى، مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ اللهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ، وَكَانَ اللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًاـ صَدَقَ اللهُ الْعَظِيمُ. وَبَلَّغَنَا رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْكَرِيمُ

Tarih boyu peşi peşine gelen bütün nebiler rehberlik misyonuyla gelmiş; insanlığın geçeceği yollara ışıklar saçmış; yoldakilerin gözlerinden perdeyi kaldırmış; Allah, kâinat ve eşyânın hakikati adına arkalarındakilerin ufuklarını aydınlatmış ve onları yalnızlık tasasından, kederinden ve akıbetleri itibarıyla da belirsizlik endişelerinden kurtarmışlardır.

İlk insan ve ilk nebiden itibaren her nübüvvet hareketi temel konularda müşterek bir yol takip etmiş: sürekli, tevhid, haşr ü neşir, peygamberlik, kulluk ve adalet gibi esasları nazara vermiş; füruata ait meselelerde de zaman, umumî şartlar ve insanlığın ulaşabildiği seviyeye bağlı irşad, tembih ve değişik ikazlar televvünüyle yoluna devam etmiş; etmiş ve müntesiplerine hep yüksek hedefler göstermiştir.

Kur’ân, rüşdünü idrak etmiş insanlığa son mesaj ve son çağrıdır. En son gelen bu ilâhî risalet, bütün dinlerde aynı olan değişmez muhkem esasları hatırlatmanın yanında, inkişaf buudlu füruattaki emirleriyle de, bütün zaman ve mekânların ihtiyacını karşılama vaadiyle gelmiş ve dinî düşünceye son noktayı koymuştur. Bundan sonra artık insanlık, bu son mesajın ışığı altında yoluna devam edecek; gelişme ve değişme enerjisini bu yeni nizama bağlı kullanacak ve mutlak hakikate ulaşma cehdini de onun vesâyeti altında gerçekleştirmeye çalışacaktır.

Evet, artık bundan sonraki çağlar Kur’ân çağı ve bundan sonraki devran da İnsanlığın İftihar Tablosu’nun devranıdır. Kulak verilecek mesaj O’nun mesajı ve önümüzdeki upuzun yollarda hep par par yanacak çerağ da O’nun çerağıdır. Evet, şimdi ferman her şeyi halis tevhide ircâ eden bu En Büyük Muvahhid’de…

…Ve Gaybın Son Habercisi

Allah, kâinat ve insan konusunda son sözü, varlık ağacının çekirdeği, kâinat kitabının ille-i gâiyesi ve Hakk’a davetin en gür sesi olan Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemiştir. “Gayb” ve “Gaybü’l-gayb”ın son habercisi O, eşya ve hâdiselerin yanıltmayan yorumcusu O, insan ve Yaratıcı münasebetini hem de herhangi bir iltibasa meydan vermeyecek şekilde ortaya koyan O ve böyle bir münasebetin gereklerini açık-seçik belirleyen de O’dur. O, bir yönüyle ilk ve Hakk’a en yakın, diğer yönüyle de son, fakat en emin bir kurbet rehberidir. (…) Nübüvvet çerağı başta O’nunla tutuşturulmuş, özündeki mânâ ve muhteva da en nurefşan şekliyle yine O’nunla ortaya konmuştur. Evvel­den evvel ilk nur O’nun nuru, son ışık tufanı ise O’nun haricî âlemdeki zuhurudur. Bir başka zaviyeden O, âfak ve enfüsün fihristi, varlığın özü, usâresi, yaratılış ağacının gaye çerçevesinde en münevver meyvesi ve Yüce Yaratıcı adına bütün ins ü cinnin de efendisidir. (…)

Onun şöhreti tâ Âdem Nebi öncesine dayanmakta; ziyası vücudundan evvel dillere destan; kudûmu ise –ayağı başımızın tacı– bütün insanlığa bir ihsandır. Varlığı vücud sadefinin en saf incisi, mesajı da mesajların en umumîsidir. (…) Taayyün ve kaderî programda evvel O, nübüvvet davasında son sözün hatibi O, zahirin hakikî şârihi O, esrâr-ı bâtının nâtıkı da O’dur. (…)

Bütün bu özelliklerinin yanında O, Kur’ân mucizesi ve kevnî harikalar gibi o kadar çok payelere mazhar olmuştu ki, bunları ta’dat etmek bile mücelletler ister.. aslında, O’ndaki bütün bu derinlikler O’nun melekûtî yönüne ait enginliklerinden kaynaklanıyordu ki, O bu yanıyla her türlü tarif ve tavsîfi aşkın bir mahiyet arz etmektedir.. evet, O’nun mahiyeti meleklerden de ulvî ve taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. Varlığı bir ilk nur ve nüve olduğu ayanlardan ayan; O’nunla harekete geçmiştir kutsal kalem, O’nunla gerçekleşmiştir beşerî plan ve O’dur nübüvvet silsilesinde vücud-u Hakk’a en açık burhan. O’dur Hazreti Zât’ın ilk mir’at-ı mücellâsı; O’dur ilâhî sıfatların en şeffaf mahall-i tezahürü; O’dur kâlî ve hâlî Hakk’ın en fasih tercümanı, Allah’ın cihanda mücessem rahmeti ve bizlere lütuf ve nimetlerini tamamlamasının remzi.

O’nunla esrâr-ı ulûhiyet bütün vuzûhuyla bilinir olmuş; O’nunla cihanlar nurlanmış ve varlığın çehresindeki zâhirî sisler-dumanlar silinmiş; kâinatın öbür yönündeki hakikatler ayan-beyan ortaya çıkmış ve Âdem Nebi’ye icmâlen bildirilen her şey O’nda tam tafsîle ulaşmıştır.

Evet bizleri yanıltmadan Hakk’a ulaştıran biricik vesile O; ilâhî esrâr hazinelerinin anahtarları O’nda; varlığın mebde ve müntehâsının sırrı da O’na emanettir.

O mümtazlardan mümtaz Zât, Cenâb-ı Hakk’ın O’na itaati kendine itaat kabul ettiği bir kıblenümâ; O’nun neşrettiği nurlarla, bir kitaba, bir saraya, bir meşhere dönüştü kâinat ve aydınlandı kapkaranlık o koskoca amâ. Zulmetler ziyâ oldu sayesinde, buluştu O’nun aydınlık ufkunda son kez arz u semâ.

Mesajı Kur’ân O, ufku irfan O, beyanı burhan O ve iki ci­hanın vesile-i saadeti de O’dur. Hakk’ın, harika bin nişanla taltif ettiği zât O, nâmı, Kur’ân’ın referansına bağlı kıyamete kadar yâd-ı cemîl olarak anılacak da O’dur. O’dur insanlığın medâr-ı şerefi, nübüvvet hakikatinin merkez noktası. Pey­gamberler ordusunun seraskeri ve ins ü cinnin yanıltmayan rehberi. O’nun beyanı, Fuzûlîce ifadesiyle: “Enbiyâ leşkerine mîr-i livâdır.” O’nun kitabı Hak’tan bize en büyük armağandır. “Ruh-u A’zam”ın mahall-i tecellisi O ise –ki öyle olduğu muhakkaktır– O’nun mesajı da ruhlarımızın âb-ı hayatıdır. O’nunla insanlık gerçek insanî değerlere uyanmış ve O’nunla Allah’ın istediği renge boyanmıştır. O’nsuzluk tam hasret ve hicran, O’ndan kopma da apaçık bir dalâlet ve hizlandır.

Evet, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhâniyenin merkez noktası O, peygamberlik semasının kutup yıldızı da O’dur. İlk zuhur ve icmâl-i hakikat O’na bağlı gelişmiş, son mücessem ilâhî inayet O’nunla ifade edilmiş ve kıyamet günü her kapıyı açacak şefaat anahtarı da O’na teslim edilmiştir/edilecektir. (…)

Gökler velîmesine çağrılan Hakk’ın özel davetlisi O’ydu; herkesin gözünü diktiği “Kâb-ı Kavseyn”e uğrayıp geçen de yine O’ydu. “Sidretü’l-Müntehâ”nın misafiri olmak sadece O’na bahşedilmiş bir mazhariyet, مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى mazmununca gördüğü şeyler karşısında başının dönmemesi, bakışlarının bulanmaması da O’na lütfedilmiş özel bir temkindi. O, Âyetü’l-Kübrâ’nın kendi hususiyetleriyle zuhûrunu müşâhede etti, ama asla gözleri kamaşmadı; kamaşmadı ve bütün gök ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu. Cibril, ilk defa O’nunla, idrak edilmez bir gök yolculuğunda bir beşere arkadaş ve hadim oluyordu… Bu yolculukta aynı zamanda O, berklerin ışık hızını aşkın bir süratle fizik âlemlerini aşarak fizik ötesine yürüyor ve görülmezleri görüyordu. “Sidretü’l-Müntehâ” ilk konak.. “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” idrakinde aklın pes ettiği bir zirve.. ve likâullah da idrak ufkumuzu aşan bir mazhariyet.. bütün bunların kahramanı ise, (Şeyh Galip’in ifadesiyle) o Sultan-ı Rusül Şah-ı Mümecced, bîçarelere devlet-i sermed, dîvân-ı ilâhîde ser-âmed, Ahmed ü Mahmud ü Muhammed idi. O, gördü, gördüklerini gördürmek üzere aramıza döndü; duydu, gelip duyduklarını ruhlarımıza duyurdu.. ve vicdanlarımıza Evvel ü Âhir’in, Zâhir ü Bâtın’ın esrarını fısıldadı. Evvel’in en önemli remzi O, Âhir’in nurefşân aynası O, Ehadiyet-i Zâtiye ve Vahidiyet-i Sıfâtiyenin en bülendâvâz davetçisi O; zât, sıfât ve esmâ bilgisinin en emin emanetçisi hakikî insan-ı kâmil de O’ydu… O, taayyün-ü evvel’den Ahmed unvanıyla insanlık ufkunun muhaciri; Mekke’den Muhammed namıyla Medine şehrinin misafiri; berzahtan Mahmud namıyla livâü’l-hamdin mihmandarı ve bütün esmâ-yı şerifesiyle Cennet ve Cemalullah’ın perdedarı, ruhânî âlemlerin feyz kaynağı ve cismaniyet âleminin de asıl cevheriydi.

Ey varlığın özü ve nüvesi, yaratılış ağacının meyvesi ve tevhid hakikatinin en gür sesi.! Eğer Sen olmasaydın bizim ve kâinatların ne anlamı olurdu ki.! Biz, Senin sayende kendimizi okuyabildik ve konumumuza göre –geçebildikse– doğru bir duruşa geçebildik. Belirsiz görünen varlık ve hâdiseler Senin kudûmunla aydınlandı. Teşrifinle her şeyin rengi değişti ve her nesne varlığın perde arkası adına fasih bir lisan kesildi. Sâyen yere düşmese de, sâyende düşmekten, düşüp ebedî helâk olmaktan kurtulduk. Kâinat muammasını çözüp değerlendirme vazifesi tâ ezelde Sana verilmişti. Senden evvel gelenler, ömür boyu sadece bu muammanın icmâlini heceleyip durdular. O muammayı hall ve o icmâli de tafsil eden Sen oldun. Her iki cihanın anahtarları da takdir-i evvel ve teslîm-i âhirle Sana verilmiştir; dünya kapısını açan Sen; ukbâ yolunu gösteren de Sensin. Mesajınla Sen hakikat-i tevhidin sözcüsü, cin ve insin de kurtarıcısı oldun. (…)

Sensin gaye varlık ve öteler ötesinde muhaverelere konu biricik mevcut.. Sensin yokluğun bağrında ilk kızaran gül.. Sensin şu bağistan-ı cihanı velveleye veren bülbül.. Sensin muktedâ-i ekmel ve rehber-i küll ve Sensin “amâ” üzerindeki ince tül.

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا وَدَاعِيًا إِلَى اللهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُنِيرًا وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ ـ

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}. لَبَّيْكَ…

 إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الإِحْسَانِ وَ إِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَ يَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَ الْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

 

264. Nağme: Manada Derinleşmezseniz “Derin”lerle Baş Edemezsiniz!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Yine bir hasbihalden çıkar çıkmaz, Allah’ın dinleme imkanını lütfettiği çok güzel bir sohbeti daha sizinle paylaşmak için bilgisayarın başına geçtik. Her zamanki gibi bir an önce terütaze size ulaştırmak için acele ediyoruz.

Daha 2-3 saat önce ikindi namazını kılınıp tesbihat yapılır yapılmaz, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dolabından sakarin istedi. Zira, aşırı hâlsizliğe ve terlemeye, hafif baygınlığa yol açan, kanda normalden daha az şeker bulunması rahatsızlığı diyebileceğimiz hipoglisemi geçirme tehlikesi sezmiş; şekerinin ciddi şekilde düşmesinden endişe etmişti. Sakarin kullanıp bir miktar bekledi ve bu nağmede arz edeceğimiz enfes hakikatleri dile getirdi.

*Maddî hayatımızın sıhhat ve afiyet üzere devamı adına ihtimam gösterdiğimiz gibi (en az onun kadar) manevî hayatımızın sıhhat ve selameti hesabına da dikkatli yaşamalıyız.

*Uhrevî hayatımız adına hassas yaşamamız, hem Rabbimize, hem de O’nun emirlerine karşı saygının gereği olduğu gibi, bizi bulunduğumuz seviyeye bağlı kalmaktan kurtarıp derinleşmemizi de sağlayacak bir vesiledir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şerifte abdest almayı “isbağ” kelimesiyle ifade etmiştir ki, bu kelime, abdestin gereklerini eksiksiz ve tastamam yerine getirmek, ağıza ve buruna dolu dolu su vermek, elleri ve ayakları iyice yıkamak demektir. Hadiste kullanılan diğer bir ifade de “ale’l-mekârih” sözüdür; bu da, bütün zorluklarına rağmen, soğuk-sıcak demeden suyun başına koşup tastamam abdest almak manasını ihtiva etmektedir. İşte şartlar ne olursa olsun, böyle tastamam abdest alma, uhrevî hayata ve ibadetlere ihtimam gösterme demektir ki, bu da Allah’a saygının, O’nun emirlerine saygının, o ibadete saygının ve insanın kendisine saygısının ifadesi olduğu gibi, aynı zamanda başkaları üzerinde de tesir hasıl edecektir.

*Çoğu zaman şadırvan başında şuurluca abdest alan bir insanın hali, gönüllere, bir kitap dolusu felsefe döktürmekten daha çok tesir eder.

*Dünya bir müstevda’dır (geçici, kısa süreli ve veda edilip gidilecek bir mekandır); burada emaneten ve iğreti duruyoruz. İbadetlere ihtimam göstermek, asıl vatana ehemmiyet vermenin ve oraya ait beklentilere imanın bir neticesidir.

*Mü’min için derinleşmenin sonu yoktur ve o her zaman daha bir derin olma peşinde koşmalıdır.

*Elemsiz lezzet, sadece Allah yolunda olan işlerdedir.

*Şayet mü’minler kendi düşüncelerinde derinleşmez, iman, marifet, muhabbet ve zevk-i ruhani açısından her gün farklı bir duyuşa yelken açmazlarsa, karşılarındaki derin devletlerle, derin organizasyonlarla, derin sistemlerle başa çıkamazlar.

*Sizin zâd, zahire ve cephaneniz “Lâ havle velâ kuvvete illa billlah”tır.

*Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) cihad meydanında düşmanla karşılaşacağı zaman bir taraftan maddî planda bütün hazırlıklarını yapıyor ve sebepleri eksiksiz yerine getiriyor; diğer yandan da harbin her aşamasında Cenâb-ı Hakk’a el açıp dua dua yalvarıyordu. Kollarını öyle kaldırıyor ve öyle yana yakıla dua ediyordu ki, ridası omuzundan düşüyor, Hazreti Ebu Bekir gözyaşları içinde yerden alıp onu tekrar Efendimiz’in mübarek omuzlarına koyuyordu.

*Bugün adanmış ruhlara da hemen her yönden hücum eden kimseler oluyor. Evet, günümüzde maddi kılıç kınına girmiştir, Kur’an’ın elmas kılıcıyla mücadele etmek lazımdır. Bu arada dua hususunda da asla kusur edilmemeli, her fırsatta insanın Allah’a en yakın olduğu secde anı kollanmalı; Kur’an ayetlerinde geçen ve Peygamberimizin okuduğu rivayet edilen dualar tekrar edilmeli; o duaları bilmeyenler de kelam-ı nefsi şeklinde dua mülahazalarıyla dolmalıdırlar. Mesela, “Allahım yeryüzünde açılımda öncülük yapanlara, önden giden atlılara hiçbir yerde hezimet, falso ve fiyasko yaşatma!” diye akıllarından geçirebilirler. Kendileri hesabına da (Abdülkadir Geylanî hazretlerinin, “Halim Sana ayan, söze ne hâcet!” dediği gibi) “Allahım, halimi Senin bilmen, benim onu şerhetmeme ihtiyaç bırakmıyor; beni talepten müstağni kılıyor!” mülahazalarıyla dolabilirler.

19:57 dakikalık bu nağmeyi dualarınıza vesile olması istirhamıyla sunuyoruz.

263. Nağme: Hayatın Mevsimleri O’nunla Şirinleşir!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Daha iki saat önce muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yaşlılığın zorluklarından hareketle sözlerine başlayıp ihtiyarlığı çocukluk, olgunluğu gençlik dönemleri kadar şirinleştirmenin vesilelerine dikkat çekti. Bir senenin farklı mevsimleri olduğu gibi hayatın da çeşitli mevsimleri bulunduğunu ve hepsinin kendine has güzelliklerinin var olduğunu belirten kıymetli Hocamız, 15 dakikalık hasbihalinde şu hususlara değindi:

*Hastalıkların ve rahatsızlıkların sebebiyet verdiği sıkıntılara rağmen yaşlılığın da güzel yanları var. Özellikle, ahirete iştiyak hâsıl etmesi yönüyle ihtiyarlığı duymak da çok önemli. Hele bir de gönlünde az çok “vuslat arzusu” varsa, insan bir taraftan maruz kaldığı sıkıntılara katlanmanın sevabını, diğer yandan da vuslat iştiyakıyla yanmasına rağmen “artık gelebilirsin” emrini alacağı ana kadar sabretmenin sevabını kazanır.

*Dikkatle bakılsa, hayatın her rengi, deseni ve mevsiminin çok şirin olduğu görülecektir. Çocukluğun ayrı bir şirin yanı var.. gençliğin ayrı bir şirin yanı var.. orta yaşın ayrı bir şirin yanı var.. ihtiyarlığın da ayrı bir şirin yanı var!..

*Hayatın mevsimlerini şirinleştirmenin yolu her fasılda ne yapılacağını bilmekten geçer.

*Hiçbir gölgenin olmadığı mahşer meydanında Zıllullah’ta (Allah’ın gölgesinde) gölgelenecek insanlardan biri de gençliğini Allah’a ibadetle tezyin eden gençtir.

*Cismâniyete, bedene, beşerî garîzelere, şehevât-ı nefsaniyeye ve bohemliğe başkaldırma öyle bir ibadettir ki onun eşi menendi olamaz.

*Şayet şikâyet niyeti yoksa, yaşlının uf puf etmesi bile ibadettir. Hastanın inlemesi tesbih yerine geçer.

*O’nun muradı istikametinde yaşanan hayatın her faslı güzeldir. O’nun muradına göre değilse, çocukluk çirkin.. delikanlılık çirkin.. olgun yaş çirkin.. yaşlılık çirkin.. ölüm çirkin.. berzah hayatı çirkin.. hesap ağır.. mizan vefasız.. köprü tutarsız.. Cehennem yüzsüz!..

*Mevcudu inkar etmek de nankörlük olur; bu ititbarla da “Hiçbir şeye mazhar değiliz” dememeli.. fakat, hayatı rantabl değerlendirdiğimiz de söylenemez.

*Kendimizi sorgulama, eksiğimizi gediğimizi görme, zikzaklarımızı hep nazara alma, güzel değerlendiremediğimiz ya da bütün bütün kirletip zayi ettiğimiz günlerin pişmanlığını duyma ve bu mevzuda göstereceğimiz cehd u gayret, o eğri büğrü yollarda yürümemize kefaret olur.. ayrıca, bizi estağfirullah çekmeye ve yeni yanlışlara karşı teyakkuza sevkeder.

Kıymetli dostlar,

Daha önceki mesajlarımızda, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı, Yeni Ümitve Yağmur mecmualarına verdiği değerin bir neticesi olarak senelerdir onların mizanpajından baskısına kadar hemen her aşamasıyla yakından ilgilendiğini ifade etmiştik. Kendisi müsait olduğunda bizzat başyazı, tasavvufî makaleler ve şiirler yazdığı gibi, yayınlanan her çalışmayı çok değerli bulduğunu, mutlaka okumaya çalıştığını; şayet değişik sebeplerle okuyamamışsa, hazırlanan özetleri dinlediğini belirtmiştik. Ayrıca, seçilen ve odasına bırakılan güzel resimlere değerlendirme nesirleri ve nazımları yazdığını, bunların daha sonra dergi kapakları ya da iç resim yorumları olarak neşredildiğini de haber vermiştik.

Muhterem Hocamız şu aralar dergilerin gelecek sayılarının mizanpajıyla meşgul oluyor. Yeni çektiğimiz aşağıdaki fotoğrafta böyle bir an görülüyor.

Muhabbetle..

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dergilerin gelecek sayılarında yayınlanacak makaleleri seçerken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dergilerin gelecek sayılarında yayınlanacak makaleleri seçerken

 

262. Nağme: Ey Nefis, Sebebi Sensin, Kusurlar Senin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ikindi namazı sonrası çay faslında dile getirdiği çok önemli hakikatleri arşivimizde bekletmeden arz ediyoruz. Kıymetli Hocamız bu 19:46 dakikalık hasbihalde şu konuları anlatıyor:

*İnsan her şeyi en mükemmel şekilde götürmeye çalışmalı, ekmeliyete (en mükemmele) ve etemmiyete (tastamam yapılana) talip olmalı ama şayet istediği neticeyi elde edemezse onu da kendi kusurlarından bilmelidir.

*Kendini Kur’an’a ve i’la-yı kelimetullaha adamış insanlar hizmet daireleri içinde bir eksik ve bir gedik olduğu zaman, “Burada yapılabilecek bazı şeyler vardı, ihtimal ben onlarda kusur ettiğimden dolayı böyle bir falsoya maruz kaldık!” demelidir. Bu aynı zamanda bir zımnî tevbedir ve bu düşüncede olanların eksikliklerini Cenâb-ı Hak telafi eder.

*“Yaptığım şey mükemmel.. kusur yok yaptıklarımda.. kusur beni dinlemeyen ve anlamayanlarda; düşüncelerini benim düşüncemle test etmeyenlerde.. ben çevremin yaptığı kusurların riskini yaşıyorum.” Hafizanallah, bu düşüncenin, (Firavun’un dediği gibi) “Ben sizin en yüce rabbinizim!” demekten farkı yoktur.

*“Bir eksik, bir gedik, bir sürçme, bir tökezleme varsa, bana ait kusurdandır.” Hatta insan bir yönüyle bu türlü kusur ve sürçmelerdeki nefis muhasebelerini biraz da başında bulunduğu işle doğru orantılı olarak ele almalıdır. Bir problem varsa, o işin başındaki insan o problemi kendinden bilmelidir. Daire büyüdükçe, o dairelere hükmeden insanlar da kendi daireleri hesabına yaşanan o falso ve fiyaskoların kendi düşüncelerindeki boşluklardan, Allah’la münasebetlerindeki boşluklarından, İslamiyeti iyi duyup sindirememedeki boşluklarından Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’ın düsturlarını çok iyi yorumlayamama boşluklarından, zamanı doğru okuyamamadaki boşluklarından, hasım cepheyi doğru okuyamama boşluklarından kaynaklandığına inanmalıdırlar.

*İnsanın, başına gelen gâileleri kendinden, kendi nefsinden bilmesi onun imanının kemalinden kaynaklanır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisa Sûresi, 4/79), “Başınıza ne musibet geldi ise, o, ellerinizin kazancı iledir; kaldı ki Allah çoğunu da affediyor.” (Şûra Sûresi, 42/30) gibi ayetlerle bu hususa işaret etmiştir. Bu ve benzeri ayet-i kerimelere bakıldığında ve kâinatta cereyan edip duran hâdiseler süzülüp satır satır incelendiğinde görülecektir ki, o hâdiselerin hiçbirini rastlantıya vermenin, onların başıboş olduğunu düşünmenin imkânı yoktur.

*Kendi kendime insülin iğnesi vururken mahfazasını düşürsem ya da bir sinire, kılcala rastlasa veya kan çıkmasına sebebiyet verse de abdest ihtiyacı hasıl olsa, onu bir kusuruma bağlıyor, mesela “Herhalde besmele çekmediğimden oldu!” diyorum.

*İnsan, musibet televvünlü her şeyi kendisine ait kusurlara bağlarsa, o zaman ne kadere taş atar, ne dışarıda bir mücrim arar ve ne de başkalarını suçlar. Her menfilik karşısında, önce kendisiyle hesaplaşır ve nefsinin yakasına yapışır. Böyle bir hesaplaşma da onun içinde istiğfar hislerini tetikler ve onu tevbeye sevkeder.

*Mükemmele talip olmakla beraber fiyasko yaşamamanın önemli bir vesilesi her ihtimali hesap ederek alternatif planlar hazırlamaktır.

*Mükemmeli yakalamada önce alternatif planlar yapma ve sonra elden gelen gayreti ortaya koyma ile beraber işin her safhasında ortak akla müracaat etme de çok önemlidir.

*Söz Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem), “İstişare eden kayıp yaşamaz, riske maruz kalmaz!” buyuruyor. Kendisi de vahiy ile müeyyed olmasına rağmen hemen her meseleyi hem de kendi yetiştirdiği insanlarla istişare ediyor.

*Kimseye bâki değildir mülk-ü devlet sîm-ü zer / Bir harab olmuş gönül tamir etmektir hüner.”

*Orta Asya’da ilk falso yaşadığımız yer Özbekistan olmuştu. Halbuki en sıcak yerlerden birisi orasıydı; devlet başkanı mektup yazmış, Emir Timur’un altın kartını, Uluğ Bey’in altın kartını göndermişti bana. Fakat, şu anda aklımda değil, kim bilir belki aklımın köşesinden geçti, belki mel’un bir rüyada gördüm; belki hayalimi kirlettim; belki enâniyet itibarıyla belki de aidiyet mülahazasıyla, “Yahu meğer neymiş bu arkadaşlar, Allah’ın izniyle girdikleri yeri nura gark ediyorlar” dedim. Allah da suratıma çarptı, “al ağzının payını, senin enâniyetine, aidiyet mülahazana düşen şey budur!” Bu mülahazalarla belki elli defa ağladım; “Ya Rabbi, böyle bir şey düşündüm ve dedimse, ben hata ettim!.”

*Küçük dairede ya da büyük dairede, etemmiyete ve ekmeliyete talip olan insanlar, evvela alternatif planlar hazırlamalı; saniyen, kalblerinin Allah’la sağlam bir irtibat içinde bulunmasını sağlamalı; salisen, hep mü’mince düşünmeli davranmalı ve rabian, bir arıza, bir kusur meydana geldiği zaman kusurlarını itiraf edecek kadar da faziletli ve civanmert olmalıdırlar.

261. Nağme: Durağanlık, İrfan Kuyularının Kokuşması ve Çare

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugün arz edeceğimiz 14:55 dakikalık hasbihalde Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu konulara değiniyor:

*Sözün kıymeti, kalbin yediği heyecan mızrabından meydana gelmesiyle doğru orantılıdır.

*İçine kova salınmayan kuyu durağanlığın mahkumu demektir ve bir zaman sonra suyu da içilmez hale gelir.

*İnsan, Hak ile meşgul olmak ve hakkın peşinden koşmak suretiyle her zaman daha bir derinleşmeye çalışmalıdır; zira o durduğu an ülfet ve ünsiyet kokuşmasına maruz kalır.

*Durağanlığa karşı savaş ilan etmek lazım.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “İki günü eşit olan haybettedir (kaybetmiştir)!” buyuruyor. Demek ki, insan her günü daha farklı bir kazanımla selamlamalıdır.

*Hak kapısındaki hiçbir âh ü feryad, hiçbir figan ve hiçbir heyecan karşılıksız kalmaz.

*Zât-ı Ulûhiyete, kulluk hesabına, kalbî ve ruhî hayat adına sunacağınız tâatlerinizin mahfazası “şuur” olmalı ve onlar, kalbin sesi soluğu olarak O’na sunulmalıdır.

*Bir, ağızdan çıkana bakarlar; bir de kalbde var olana. Bunların örtüşmesi asla cevapsız kalmaz.

*“Yanarsam nâr-ı aşkınla yanayım yâ Rasûlallah
Ezelden bağrı yanık bir gedâyım yâ Rasûlallah
Hevâ-yi nefsime tâbî olup pek çok günah ettim
Huzûra hangi yüz ile varayım, yâ Rasulallah!”
diyen Leyla Hanım, “Gidip boynumda zincir ile Ravza-ı Pâk’a, o denlü ağlayam ben ki, görenler hep beni dîvâne sansın ya Rasûlallah!” sözleriyle geri çevrilmeyecek bir dilekçe vermiş oluyordu.

*Zaman, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği öyle kıymetli bir sermayedir ki, iyi değerlendirdiğinde onunla ebedi hayatı peyleyebilir.. ebedi hayat ne oluyor; Cenab-ı Hakk’ın cemal-i bakemalini müşahede etmeyi, “Ben sizden razıyım” cevabını almayı onunla elde eder. Onun için kudsî hadiste, Allah Teâlâ أَنَا الدَّهْرُZaman, Benim ayine-i izâfîmdir.” buyurarak, zamanı, Kendiyle irtibatlandırmıştır.

*Destimâl, aslında elbezi, mendil anlamına gelen Farsça bir kelimedir. Özel mânâda ise, Hırka-i Saadet ziyaretlerinde dağıtılan ince tülbentleri ifade eder. Osmanlı’da Hırka-i Saadet ziyaretinde, ziyaretçiler tarafından alınan o tülbentler/mendiller o günün bir hatırası olmak üzere saklanır, vefattan sonra da yüze ve göğse örtülürdü.

*Ülfeti yırtmak için sürekli tefekkür, tedebbür, müzakere ve derince okumak lazımdır.

*Derinlik peşinde olmak, canlılığın İsrafilidir; durağanlık, ise, canlı kalmanın Azraili…

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Temporary Retreats in Serene Corners and Reading Sessions

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: People of the modern age who feel suffocated in the hectic flow of daily life feel a need for a quiet corner, a haven of peace they can take refuge in. The believing souls like to organize occasional retreats in serene corners for the sake of a refreshment of their heart and spirituality. What are your suggestions to benefit from these retreats most efficiently?

Answer: Everybody has certain responsibilities to fulfill in the society. If believers wish to be beneficial for the society, guide the people they address to a certain lofty horizon, and let others feel their values profoundly, then they have to live among other people. A person with sound belief in God and the Day of Judgment must live among other members of the society and become a compass of truth and righteousness. The Pride of Humanity, peace and blessings be upon him, stated that a Muslim who lives in the society and endures the troubles from others is better than one who does not.1 Accordingly, a permanent retreat will mean escaping from one’s responsibilities to be carried out in the society. For this reason, even though it is done for the sake of personal spiritual progress, a person who escapes from these responsibilities will commit a sin, because what matters in Islam is maintaining one’s connection with the Almighty while living among others and striving to serve humanity.

However, it is a reality that while we are among others for the sake of lofty ideals, sometimes we face certain undesired situations—to such a degree that we might walk on mud unawares and get our skirts spattered with mud. Without even realizing it, our eyes and ears may have been polluted in the societal life; improper situations may have violated the purity of our inner world.

So, those who forbear many negative effects for the sake of their high ideals need purification from pollutant exposures in the societal life; they need to (allocate a period of time to spend in a quiet place for the sake of a refreshment of their heart and spirituality,) retreat to a clean atmosphere, fill their lungs with fresh air, and thus recharge themselves. In my opinion, all of the discussions and reading sessions oriented toward this goal can be regarded as a kind of worship.

However, there is one point to be careful about: people who retreat to those serene havens, which entail certain troubles and incur certain expenses, should make the most of the retreat without wasting a second. They must organize a program with disciplined reading sessions and bring life to it with remembrance and glorifications of God. Through the spirit of collective consciousness, heartfelt remembrance and glorifications of God must make up such choruses, such symphonies to make the heavens and the earth vibrant that even the inhabitants of heavens should wish to join them.

An Atmosphere Open to Spirituality

During the summer programs that we held many years ago, the recitations of the Qur’an, prayers and litanies recited by our friends, each of whom withdrew to a corner for nocturnal devotions, moved me so much. At the same time, they would read an average of 200-300 pages on truths of faith during the day and discuss different issues. In addition, conditions were so simple. For example, people would sleep on mats made of straw. This humble servant cooked the meal and served it. Once, an important guest witnessed that atmosphere and remarked, “This must be the best place in the world to feel true spirituality.” He attended the program the following year as well.

At the same time, in those pure environments we had better face ourselves and look critically at what we have thus far done with the intent of serving for the sake of God. We need to see our mistakes and make a self-criticism about where we stand and where we should stand. We need to make a resolution for journeying in the orbit of the heart and spirit by turning our backs on physicality and the animal side, and try to steer toward spiritual courses. For the sake of clarification, let me relate a consideration at this point: during those summer retreats, I thought of telling our friends to observe a hundred units of supererogatory Prayer every night. But I hesitated, wondering whether it would be too difficult of a task for them. When we view the lives of great spiritual masters, however, it is seen that they observed a hundred units of Prayers each and every night, even at very young ages. In this respect, those who are able to do so should observe a hundred units of Prayer every night, if possible. They should benefit from the mysterious and somber silent hours of the night in the best way with devotions by entreating and asking forgiveness from God, along with certain remembrances and recitations.

The Great Works Victimized by Indifference and Benefits of Comparative Reading

For the sake of making good use of those temporary retreats, one should try to read 300 pages of religious books a day, if possible. If this target can be realized, a person who joins a 15-day retreat program will be able to read 4500 pages in total. If such programs can be held twice a year, it will allow a great deal of reading in terms of being nourished by Islamic sources.

In addition, it will be very beneficial to read the essential books of religion and spirituality by comparing them with other works, which will greatly help breaking the monotony. Realization of this depends on collective acceptance. Therefore, those who try to initiate such activities of comparative reading should know that they will find it a bit difficult at the beginning until they rid themselves from old styles and habits. But there is another thing to keep in mind—people should adjust themselves according to the ones supposed to guide them. If those who walk in front consider this a matter of serious concern and persevere in practicing it, others will follow them in doing the same. Unfortunately, our friends have fallen into the clutches of a narrow minded consideration of reading through those precious works in a shallow fashion—without making an effort of gaining insight into their true depth. Since no method of reflective, pensive and comparative reading had been established, reading that treasure of jewels is being taken for granted and is now seen as an ordinary task. I think that the authors of those works feel heartbroken toward us.

Let me state one final point: maintaining such purity in a quiet place, be it only temporary, will serve as a protective shield with respect to the participants’ later societal life. It is a reality that Muslim society has never been this polluted in history. The streets are dirty; downtown is dirty; courtyards of the mosque are dirty, and educational institutions are dirty… So in terms of leading the rest of one’s life in a pure and virtuous line, I believe it is very important to be purified from all of the dirt and become oriented toward purity, feel purity, and invigorate with it once more.

In addition, seeking refuge in the Divine Will through prayers and remembrance is a mysterious source of power that brings one under His protection. God Almighty commands: “… always remember and make mention of Me (when service to Me is due) so that I may remember and make mention of you (when judgment and recompense are due)” (al-Baqarah 2:152). Accordingly, if we remember God Almighty with glorifications and praise and proclaim His greatness, He will remember us and see us through hard times. It is also possible to understand this verse thus: “You turn toward Me by acknowledging your impotence and poverty, so that I support you with My Power.” This agreement is actually a mode of manifestation of Divine blessings. That is, God Almighty addresses us as if we are one of the parties of an agreement and says, “You do this, and I will do that.”

In conclusion, we all need temporary isolations in order to clean our eyes, ears, and tongue from sins, purify our hearts, and recharge our spirituality. However, minds should focus on reading and hearts should be immersed in the remembrance of God at such gatherings; things related to worldly fancies should not be spoken in lieu of sublime issues.

1. Sunan at-Tirmidhi, Qiyamah, 55

This text is the translation of “Asude Mekânlar ve Okuma Programları

Bu Haftanın Bamteli (25-31 Mart 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda SELAM RUHU” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar yine bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 5-6 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla…

260. Nağme: Hevaya Düşmemek ve Emaneti Düşürmemek İçin Gereken Korumalar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, daha 2-3 saat önceki hasbihalinde çok önemli hususları hatırlattı, hayati meselelerden bahis açtı ve sözlerini bitirirken de gözyaşları içinde dua yaptı.

Hiç bekletmeden arz edeceğimiz 16 dakikalık sohbette muhterem Hocamız şu konulara değindi:

*Din ve iman mahrumiyeti öyle bir mahrumiyettir ki, dünya dolusu altın verseniz yine de onu telafi edemezsiniz.

*İnsan her gün bir kere vahşi canavarlar tarafından parçalansa, küfrün ağına düşmekten yine hafif kalır. Ne var ki, hidayetin engin, aydınlık ve nurani iklimini bilmeyenler, küfürdeki bu dehşeti de sezemezler.

*Hidayeti elde etmek çok zordur, devam ettirmek ondan da zordur.

*Hevaya girmek de çok kolaydır ama bir kere de içine girildi mi artık ondan kurtulmak zorlardan zordur.

*Hevaya düşmenin de dereceleri vardır. Sığ haldeki hevadan insan belki kendisini kurtarabilir; fakat bir de onun esiri olmuşsa, Allah korusun, o, insanı kalbinin mühürleneceği kerteye kadar sürükler.

*İnsan hevasının esiri olmamak için Kur’ân’ın “Kim ihsan şuuruyla yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse muhakkak ki o en sağlam kulpa sarılmıştır.” (Lokman, 31/22) diyerek ifade buyurduğu “Urvetü’l-vüska”ya; yani, kopmayan, kırılmayan, parçalanmayan, kendisine tutunanı yolun zikzaklarında düşürüp bırakmayan, en sağlam kulp olan iman, İslam ve ihsan şuuruna sarılmaya bakmalıdır.

*Ne güzel söylenmiş: “Hevâya düştün ey dil, meclis-i takvâya gelmezsin / Gözün aç, gâfil olma; bi dahi dünyâya gelmezsin.” (Lâedrî)

*İnsan hevaya düşmemek ve şahsı hesabına en önemli sermayesi olan imanını kaybetmemek için amel-i salih, ihlas, ihsan, tefekkür, tedebbür, sohbet-i Canan… korumalarıyla sürekli kalbini, ruhunu muhafaza altında tutmalıdır. Hatta bu türlü korumaları ne kadar çok olursa olsun yine de yetersiz bulmalı, adeta yeni korumalar edinmelidir.

*Bir de üzerimizde Allah’ın, Rasûlullah’ın ve seleflerimizin emaneti bulunmaktadır. O emaneti düşürmemek ve zayi etmemek için de çok hassas olmak; az önce zikredilen korumalara ilave olarak temkin, güçlü hazım sistemi, ulu orta konuşmama, her meseleyi başkalarının hissiyatını da hesaba katarak ortaya koyma… gibi başka korumalara da ihtiyaç vardır.

*Şayet -Allah muhafaza- emaneti muhafaza etme adına gerekli olan korumaları sağlamaz ve emaneti zayi edersek, Allah hesap sorar. Rasûl-ü Ekrem hesap sorar. Hazreti Pir de hesap sorar.

259. Nağme: Laf Eğlencesi, Müzik Dinlemek ve Dudağa Sıçrayan Ney

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugünkü tefsir dersinde Lokman Sûresi’nin ilk on bir ayetinin müzakeresini tamamladık. Cenâb-ı Hak bu surenin 6. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواً أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ

“Öyle insanlar vardır ki hiçbir delile dayanmaksızın, halkı Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için laf eğlencesi satın alırlar. İşte onları zelil ve perişan eden bir azap vardır.” (Lokman, 31/6)

Bu ayetin, müşriklerden Nadr b. Haris’in davranışı üzerine nazil olduğu nakledilir. Rivayete göre, bu şahıs, Acem masalları ihtiva eden kitaplar satın alıp getirir ve Mekkelilere şöyle derdi: “Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) size Ad ve Semud kavimlerinin masallarını anlatıyor; ben de size Rum ve Acem masallarını söyleyeceğim.” Böylece bunları okur, müşrikleri eğlendirir ve insanları Kur’an dinlemekten alıkoymaya çalışırdı.

İşte 13:49 dakikalık ses dosyası olarak paylaşacağımız bu nağmede zikrettiğimiz ayet-i kerime ile alakalı yorumların bir kısmını bulacaksınız. Ayrıca, şu hususlara temas edildiğini göreceksiniz:

*“Laf eğlencesi”ne neler dahildir?

*Müzik dinlemeyi mübah ya da günah kılacak ölçüler var mıdır?

*Gençliğimizim ahlakını bozmak için uygulanan sinsi bir plan…

*Ashâb-ı Kirâm’ın çok yazılmayan önemli bir yanı..

*Eskiden dergah ve tekkelerde def çalınması, daireye vurulması ve ilahiler söylenmesi…

*Belli seviyedeki insanların Kur’an-ı Kerim ile iktifa edişi..

*Hocaefendi’nin ney üflemekle alakalı bir latifesi..

*Alvar İmamı’nın davul-zurna sesine hıçkıra hıçkıra ağlaması..

*Arkasına sadece sapkınların ve çapkınların takıldığı, değişik vadilerde şaşkın şaşkın dolaşıp duran ve yapmadıkları şeyleri söyleyen şairler.. ve diğer yanda, iman edip iyi amel işlediği gibi her vesileyi değerlendirip Allah’ı çokça anan şiir üstadları…

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

***

Bugünkü dersten bir fotoğraf (Muhterem Hocamız, el-Kulûbu’d-Daria’daki bir duanın inceliklerine dikkat çekerken…)

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

258. Nağme: Allah’ı Zikir ve O’nun Zikri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Yine bir Bamteli çekimi için yerlerimizi alıp muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’den soru sorabileceğimize dair “buyurun” hitabını duyunca şu suali dile getirdik:

Ankebût Sûresi’nde

اُتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

buyuruluyor.

وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ

beyanı nasıl anlaşılmalıdır?

Muhterem Hocaefendi, sorumuzun konusunu oluşturan ayetin mealini vererek sözlerine başladı:

Sana vahyedilen kitabı okuyup tebliğ et, namazı hakkıyla ifa et! Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” (Ankebût, 29/45)

Daha sonra “Ben namaz kılıyorum ama günahlardan ve kötülüklerden de bir türlü uzak duramıyorum?!.” diyen insanlara cevap teşkil edecek hususlara temas etti. İnsanı masiyetten koruyacak bir namazın özelliklerini ve namazı “kılma” ile onu “ikâme” etme arasındaki farkları anlattı.

Zikrullah’ın hangi manalara geldiğini açıklayan, Kur’an okumanın ve namaz kılmanın çok şümullü birer zikir olduğunu vurgulayan kıymetli Hocamız, zikreden ve zikrinde de ısrarda bulunan zâkirin, Cenâb-ı Hak’la mukâvele yapmışçasına hıfz u himâye ve inâyet seralarına alınmış olacağını ifade etti.

Muhterem Hocaefendi akabinde,

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ

“Anın Beni ki anayım sizi” (Bakara, 2/152) ilâhî fermanına dikkat çekerek, zikir sayesinde aczin ayn-ı kuvvet, fakrın da ayn-ı gınâ hâline geldiğini belirtti. Bu hakikati şu manadaki sözlerle şerhetti:

“Siz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâd edince, O da sizi teşrîf ve tekrîmle anacak.. siz duâ ve münacâtlarla hep O’nu mırıldanınca, O da icâbetle size lütuflar yağdıracak.. siz onca dünyevî işlerinize rağmen O’nunla münasebetlerinizi devam ettirince, O da dünya ve ukbâ gâilelerini bertaraf ederek sizi ihsanla şereflendirecek.. siz yalnız anlarınızı O’nun huzuruyla şereflendirince, O da yalnızlıklara itildiğiniz yerlerde size “enîs ü celîs” olacak.. siz rahat zamanlarınızda O’nu dilden düşürmeyince, O da rahatınızı kaçıran hâdiseler karşısında size sürekli rahmet esintileri gönderecek.. siz O’nun uğrunda yollara dökülüp O’nu cihana duyurunca, O da sizi dünya ve ukbâ zilletlerinden kurtaracak.. siz bütün davranışlarınızda ihlâslı olunca, O da sizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek…”

Muhterem Hocamız sohbetini bitirirken sözü günümüzün adanmış ruhlarına getirdi ve şu hakikati hatırlattı: Kur’an buyuruyor ki, “İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman (hem kendi indinde, hem de mahluklar nezdinde) sevimli kılacak, hüsn-ü kabule mazhar edecektir.” (Meryem, 19/96) Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ayet münasebetiyle buyurmuştur ki: “Yüce Allah bir kulunu sevince Hazreti Cebrail’e, “Ben falanı/falanları sevdim, sen de sev” der. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselam) da onu sever ve gökte olan meleklere, “Allah falanı sevmiştir, siz de seviniz!” diye nida eder. Artık göklerdekiler de onu sever. Sonra yeryüzünde de onun için bir sevgi ve kabul yerleşmiş olur.” Evet, iman edip salih amellere yapışanlar hakkında yerde ve gökte sevgi vaz’edilir. Günümüzde dünyanın dört bir yanına hizmete koşan mefkure muhacirlerinin hemen her yerde hüsn-ü kabul görmesinin ardında da bu sır vardır.

Bamteli niyetiyle kaydettiğimiz bu güzel sohbeti 19:55 dakikalık ses ve görüntü dosyaları olarak hiç bekletmeden arz ediyoruz.

Hürmetle…

257. Nağme: Fesada Uğrayan Dünya ve Yeni Bir Arınma Kurnası “IRMAK”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

İnsanlık için yeni bir arınma kurnası olacağına inandığımız bir televizyon kanalı yayın hayatına başlıyor: IRMAK TV.

Geçtiğimiz günlerde, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, televizyonculuğa yeni bir soluk ve anlayış kazandıracağını umduğumuz IRMAK için bir tebrik mesajı göndermişti. Hocamızın mesajını hemen paylaşmamış, televizyonun açılış programının yapılacağı gün neşrederek aynı zamanda biz de bu yolla tebrik ve başarı dileklerimizi dillendirmeyi düşünmüştük.

İşte bu nağmede muhterem Hocaefendi’nin mesajını ve onu imzalarken çektiğimiz iki fotoğrafı arz edeceğiz.

Ayrıca, bugün Rûm Sûresi’nin tefsirini tamamladık. Derste geçen bazı yorumları, özellikle şu dört ayetle alakalı açıklamaların bir kısmını 12:52 dakikalık ses dosyası olarak sunacağız.

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı, nizam bozuldu. Doğru yola ve isabetli tutuma dönme fırsatı vermek için, Allah, yaptıklarının bazı kötü neticelerini onlara tattırır.” (Rûm, 30/41)

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلُ كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُشْرِكِينَ

“De ki: Dünyayı gezin de daha önce geçmiş toplumların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakıp anlayın. Onların da ekserisi müşrik idiler.” (Rûm, 30/42)

مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ

“Kim inkâr ederse inkârının zararı kendisinedir. Kimler de güzel ve makbul işler yaparlarsa, onlar da kendileri lehine iyi bir hazırlık yapmış olurlar.” (Rûm, 30/44)

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذِيقَكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de: Size rahmet eserlerini tattırması, emri ile gemilerin akıp gitmesi ve O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz için, rüzgârları müjdeci olarak göndermesidir.” (Rûm, 30/46)

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajını imzalarken:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajını imzalarken

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajını imzalarken

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajı:

Irmak Televizyonu’nun Fedakâr Hâdimleri,

Müessesenizin yayın hayatına başlaması münasebetiyle gerçekleştirilecek olan programla ilgili davetinizi memnuniyetle aldım; çok teşekkür ederim. Diyar-ı gurbette bulunmam sebebiyle bu teveccühünüze müsbet karşılık veremesem de her zaman kalben yanınızda bulunduğumu bilmenizi istiyor, affınızı istirham ediyor, en derin hürmet ve selamlarımı sunuyorum.

Günümüzde -maalesef- bâtılı tasvîr edip sâfî zihinleri şirâzeden çıkarmada kurgu-bilimlerde olduğundan da ürpertici ve o ölçüde de bir büyüye sâhip bulunan bir kısım medya organları, güzellikleri çirkin, çirkinlikleri güzel gösterebiliyorlar.. küçüklükleri alkışlattırıp büyüklüklere lanet yağdırtabiliyor; bedeni ve cismâniyeti ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâb döküp insan hissiyatını köreltebiliyor; gıybet, iftirâ ve dedikoduya prim vererek dünya kadar bühtân bağımlısı yetiştirebiliyorlar.

Halbuki, bütün şubeleriyle medya, milletin duygularının tercümanı, kitlelerin rehberi ve güzelliklerin nâşir-i efkârı olmalıdır. Her televizyoncu, gazeteci ve yazar, selim kalb, akıl ve his ürünlerini gönül ekranlarına yansıtmalı; her zaman söz ve davranışlarında edepli, lisan ve kaleminde de nezih davranmalıdır. Yoksa, mevhum bir fayda uğruna, muhakkak zararlara sebebiyet verilmesi kaçınılmazdır.

Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri kendi döneminde taşrayı İstanbul’a, İstanbul’u da Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa sürükleyen, şahsî garazları ve intikam fikrini uyandıran, böylece haysiyet kırıcı bir neşriyatla İslâm ahlâkını sarsan bazı gazetecilere hitaben “Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı!” diye seslenmiştir.

Gazeteciler ve yazarlar gibi, bir yönüyle onların yaptığı her işi birden deruhte eden televizyoncular da, bütün yeteneklerini, sanat kabiliyetlerini ve yayıncılık imkanlarını hep hakkın, iyinin ve güzelin emrine vermeli; temiz kalbleri bâtıl tasvirlerle yaralamamalı, insanların saf düşüncelerini çirkin hayallerle kirletmemeli ve nefsanîlikleri resmederek onları cismâniyetin köleleri hâline getirmemelidir. İdeal bir televizyonun ekranlara akseden her verisi, milletin genel hissiyatını seslendirmeli; onun bağlı kalacağı ilkeleri de vicdanlardaki hakikat hissi ve halis niyet belirlemelidir.

Allah’a sonsuz hamd ü sena olsun ki, son dönemde bu sahanın da bütün bütün boş ve sahipsiz kalmadığı söylenebilir; yayıncılığı sadece dünyevi menfaatlere bağlı götürenlerin yanında bugün Hak ve hakikatin sesi olma gayretindeki müesseselerin mevcudiyeti de bir gerçektir. Şu kadar var ki, yayın içeriğini bir Müslümanın 24 saatine göre oluşturan ve akışını 5 vakit namaz istikametinde planlayan bir televizyona ihtiyaç duyulduğu da aşikardır. İman ve İslam hakikatlerini gergef gergef işleyen programlarıyla fert, aile ve cemiyetin beklentilerine cevap verecek, herkese hitap etmesinin yanı sıra kadınları ve çocukları da bilhassa gözetecek bir yayın kurumunun lüzumu izahtan varestedir.

Bu açıdan, Irmak Televizyonu’nun kendi kültür köklerimize bağlı ve evrensel insanî değerler çizgisinde neşriyatta bulunarak, mezkur ihtiyacı ve işaret edilen beklentileri karşılayacağına, böylece televizyonculuğa yeni bir soluk ve anlayış kazandıracağına inanıyor, onu hem Türkiye hem de yakın coğrafya için çok önemli bir beslenme kaynağı ve yarınlar adına da bütün yeryüzüne bir ilham menbaı olarak görüyorum.

Nasıl ki, şart-ı adi planında, küçücük iradelerimizi, o koskocaman meşiet, irade ve kudret-i sübhaniye deryasına maya gibi çalmalı, sonra da Nasreddin Hoca ifadesiyle, “Ya tutarsa!..” mülahazasıyla Allah’ın merhametini beklemeye koyulmalıyız; aynen öyle de bu televizyonun mana köklerimizden, geçmişin dağ-dere, ova ve obasından sızıp-gelerek kendi televvünleriyle geleceğe akan bir ırmak gibi olacağını ve her biri ummanla bütünleşmeye müştak birer damla diğer hizmet birimleri arasında vahdet deryasıyla buluşacağını, böylece rıza ve rıdvana çalınan yeni bir maya vazifesi göreceğini ümit ediyorum. Bu mülahazayla da şöyle seslenmek istiyorum:

“Bu deryaya ey cân sen oldun ırmak,

Denizle ırmağı ne zordur ayırmak..”

Bu duygularla, açılış programınızın ve yayın hayatınızın gönlünüze göre olmasını diler, Cenâb-ı Allah’ın önünüzü açması ve sizi nice yıllara ulaştırması niyazıyla, televizyonun siz fedakar çalışanlarına ve davetinize icabet eden dostlarınıza selam ve hürmetlerimi arz ederim.

M. Fethullah Gülen

256. Nağme: Gelin Hoş Görelim!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Bamteli bölümümüz için çekim yaptığımız sohbetin çay faslında bir kere daha “hoşgörü” çağrısında bulundu. Yine arşivde bekletmeden hemen size ulaştırmaya karar verdiğimiz bu çok güzel hasbihalde muhterem Hocamız şu hususlara temas etti:

*Hazreti Yakub (ala nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam),

اِنَّـمَا اَشْكُوا بَثِّي وَحُزْنِي اِلَى اللّٰهِ

“Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim.” (Yûsuf, 12/86) demiş ve halini Allah’a şikayet etmişti. Ümmet-i Muhammed’den (aleyhissalatü vesselam) çokları da aynı yakarışı seslendirmişler ve hallerini Allah’a şikayet etmişlerdir. Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) bu ayeti secdede okurken hıçkıra hıçkıra ağladığı ve hıçkırıklarının en arka saflardan dahi duyulduğu rivayet edilir.

*Kur’an-ı Kerim’de hakiki mü’minler anlatılırken onların geceleri mürgülemeyle (kuş uykusuyla) geçirdikleri, seherlerde de çokça istiğfar ettikleri anlatılır ve şöyle buyurulur:

كَانُوا قَلِيلاً مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

“Geceleri pek az uyurlardı (adeta kuş uykusuna yatarlardı). Seherlerde ise sürekli bağışlanma dilerlerdi.” (Zariyat, 51/17-18)

*İnananlar, kendileri açısından mükemmelin peşine düşmeli, iç derinliğine ve kalb enginliğine talip olmalı ve kendilerini hep yetersiz bulmalıdırlar; fakat, başkalarının en küçük iyiliklerini çok değerli kabul etmeli ve hiç kimseyi hafife almamalıdırlar.

*Hoş görmek faziletin zirvesidir. Dinin temel dinamiklerine aykırı olmamak kaydıyla insanın kendi yorumlarına ters düşen şeyleri hoş görmesi fazilettir.

*Hoş görmeyi başarabilmiş insanlar, bütün hayatlarını sevgi, şefkat ve kucaklama ile örgülemiş olurlar.

*Hoş görmeyi yapamayanlar, en azından nahoş görmeme durağına sığınmalıdırlar.

*Kur’an-ı Kerim, “O müttakîler ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda infakta bulunurlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah, böyle iyi davranan ihsan ehlini sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) mealindeki ayet-i kerimede öfkesine mağlup olmayanları, bilakis onu yenip akl-ı selimle hareket edenleri “ve’l-Kâzımîne’l-gayz” ibaresiyle nazara vermektedir. Bu ifadedeki “gayz” kelimesi, gadabın aslı ve özüdür; hoşa gitmeyen bir şey karşısında insan tabiatının hiddet, kızgınlık ve hınçla heyecanlanması demektir. “Kâzımîn” ifadesi ise (bu kelimenin tekili “kâzım”dır), öfkesini yutan, hiddet ateşini sabırla içinde tutup boğarak söndüren, zarar gördüğü kimselerden öç almaya gücü ve kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmayan ve kötülük edenlere karşı afv ile muamelede bulunan kimselerin unvanı olarak kullanılmıştır.

*Hoş görmeyi yapamayanlar, hatta nahoş görmeme durağında da kalamayanlar en azından onun bunun kusurlarını arama ve dile dolama gibi kötü ahlaktan uzak durmaya çalışmalıdırlar.

*Müsbet hareket etmek varken, -cı’nın -cu’yu sorgulaması neticesinde insanların enerjileri boş yere tükenip gidiyor. Oysa, üç asırdan beri yerle bir olmuş bir halimiz var. Bugün yapılması gereken, meseleyi dipten ve temelden ele alarak yeniden bir âbideyi inşa etmektir; sürtüşme değil.. dürtüşme değil.. şunun bunun ayıplarıyla meşgul olma değil.

*Evet, hoş görmek esas olmalı.. en azından nahoş görmemeli.. hiç olmazsa nahoş görülen şeyleri sindirmeli ve başka şekilde birilerine karşı değerlendirmemeli.. yüzlerine çarpmamalı.. gerilime sebebiyet vermemeli.. sinelerde meknî gayzı, kini, nefreti tetiklememeli.. boş yere insanları birbiriyle vuruşturmamalı…

*İhlas ve Uhuvvet risalelerinde dendiği gibi, binlerce birliğimiz bir ve beraber olmamızı gerektirirken, bunları görmezlikten gelmek körlüktür.

*Mü’minin yol haritasını şu ayet belirlemeli:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34)

*Toplumumuz çok yaralı.. toplumun bünyesi metastaz olmuş bir kanser hastası gibi.. ne kemoterapi ne de radyoterapi fayda vermez buna. Buna fayda verecek şey mülayemettir, hoşgörüdür, diyalogdur ve şefkattir.

19:36 dakikalık bu nağmeyi sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

255. Nağme: Fıtrat, Vicdanın Sesi ve Pireleri de Kuşatan Şefkat

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü tefsir dersinde Rûm Sûresi’nin 28-40. ayetlerinin müzakeresini tamamladık. Halkadaki arkadaşlarımız kendi mesul oldukları eserlerden bu ayet-i kerimelerle alakalı tefsir ve tevilleri özet olarak sundular. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de her zamanki gibi tasdik, tashih ve tahlillerini dile getirdi.

Bu nağmede talebe arkadaşlarımızın özetlediği bazı yorumları ve onlar üzerine muhterem Hocamızın açıklamalarını, özellikle de şu konularla ilgili tefsirlerin hulasasını dinleyebileceksiniz:

*Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de misal verişi ve bazı mevzuları misallerle akla yaklaştırması,

*“Fıtrat” kelimesinin manası ve “Allah’ın fıtratı” ifadesinin hangi anlamlara geldiği,

*Hanîflik, yani batıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm’a yöneltme,

*Başka her şeyden geçerek O’na tam gönül vermek demek olan “inâbe”,

*Dinlerini parça parça edip kendileri de öbek öbek olan kimseler,

*Kendi yanındakiyle, kendine ait gördükleriyle böbürlenip şımaran hizipler,

*Bir derde düşünce başka her şeyi unutarak yalnız Rabb’e gönülden yalvaran vicdan,

*Akrabayı, fakiri ve muhtacı görüp gözettiği gibi hayvanların hayat hakkına da saygılı olan, Hazreti Üstad misillü pireleri dahi şefkat kanatları altına alan merhametli gönüller…

Evet, bu 13:18 dakikalık ses kaydında, işaret ettiğimiz mevzularla ilgili çok önemli hakikatleri ve onlara dair bir kısım açılım uçları bulacaksınız.

Şu kadar var ki, -ihtimal- bazı bölümlerde sesin anlaşılmasını zorlaştıran dip gürültüden dolayı rahatsız olacaksınız. O rahatsızlıktan ötürü çok özür dileriz. Lakin, şunu hatırlatmalıyız ki, derslerimiz bütünüyle bir aile ortamında ve tekellüfsüz ev atmosferinde cereyan ediyor. Muhterem Hocamız, iki üç saatlik ders esnasında uzun zamandır çektiği sırt ağrıları şiddetlenirse bazen masaj aletini açıyor, bazen de elindeki minik pervaneyi çalıştırma ihtiyacı duyuyor. Hem rahatsızlığını gördüğümüzden hem de Hocamıza karşı emr-i vaki edepsizliğinde bulunmamak için sessiz kalıyor, elde edebildiğimiz kadarıyla kaydettiğimiz sese razı oluyoruz.

Hürmetle arz ederiz…

Keeping up Sincerity of Intention and Having a Consciousness of Self-Criticism

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: What are the points of consideration in terms of keeping up sincerity in our intentions?

Answer: In order to gain the good pleasure of God Almighty, it is very important for a person to say what they are saying sincerely and do what they are doing sincerely. Because, if deeds are like a body, sincerity is like the soul; if deeds are like a wing, sincerity is the other wing. Neither can a body live without a soul, nor can a wing function without the other. A word uttered or an action realized sincerely is so precious in the sight of God that angels take that word to their mouths and include it in their habitual prayers; spirit beings keep reciting it as if it were a phrase of glorifying God. If the words coming out of one’s mouth are the true voice of his or her heart, then those words make their way from mouth to mouth until they reach the Holy Sphere (Hazirat al-Quds). In addition, it needs to be known that as far as such words uttered sincerely remain in memories, the Divine reward for the goodness keeps flowing into the speaker’s record of good, righteous deeds, and thus every word uttered gains infinity through their replicas.

Spoiling Good, Righteous Deeds by Revealing Them Sanctimoniously

However, if someone adds a personal emphasis on his or her good act by the tone of voice, facial gestures, and other sanctimonious attitudes, that person becomes a loser on a ground of winning and becomes deprived of the abundant reward in consequence.

For example, the Daily Prayers are an exalted form of worship that takes one’s journey through the skies of infinity. It is so wonderful to glorify the greatness of God at bowing and prostration, and to praise the Lord while rising from bowing; the Prayer is such a laudable form of good, righteous deed. However, if a thought such as, “Let others also hear how I am glorifying Allah in the bowing and prostration positions,” passes the mind of the person at the Prayer, the glorification will be ruined; the words will become lifeless, and that beautiful act of worship will be turned into a movement devoid of spirit and a title without meaning. If one holds any consideration of showing off to others, even one percent of weight, he or she expels the spirit of those words and let it fly away.

You can evaluate all acts of worship, such as making the (first and second) calls to Prayer, reciting a portion from the Qur’an during the Prayer, and the recitations and prayers made right after the Prayer within this frame. It should be kept in mind, however, that tuning into the inner voice and musicality of the Qur’anic verses recited during the Prayer, thereby letting oneself into that stream naturally, and trying to impress others by showing off with their vocal skills are two completely different things. It should be known that a person who shadows his deeds with his ego, in a way, allocates a share for himself from what belongs to God, proportional with the degree of this shadowing. This resembles breaking the wings of a bird, and thus preventing that good deed to take wing to the realms beyond.

Therefore, a person must consider his or her sincerity in all he or she does. With the condition of not becoming a negative example, one must look simple when viewed from the outside. That is, one must be unpretentious and look like a simple hut, but should be more dazzling and noble than the greatest palaces with respect to his or her inner world.

Self-Criticism as a Shield

 Believers need to see themselves so lowly to the degree of saying, “How surprising, when I view my inner world, I consider myself as a person who fell from level of humanity to that of animals. But as a Divine favor, God still lets me continue my life in human form.” As for their contribution to the services carried out for the sake of God, they should say, “I could have used these opportunities granted by God Almighty in the best way and exerted myself to tell the truths of faith to others. But I haven’t been able to make efficient use of these opportunities for His sake; I wasted them. For this reason, I am a contemptible person who has not been faithful toward Islam and the Qur’an. I feel surprised that I did not turn to stone.” They must come to grips with their carnal soul and continuously be at its throat. Seeing oneself in such a low position triggers a wish for spiritual progress as well. If seekers of perfection wish to reach higher levels, they need to see themselves as being in a lower position than they are. Also, journey to the Infinite One is infinite. God Almighty has revealed for us the horizons of perfection and completeness: “This day I have perfected for you your Religion (with all its rules, commandments and universality), completed My favor upon you” (al-Maedah 5:3). We must become insatiable journeyers on the path to infinity in such a way that, even if God Almighty openly grants us Divine love in a bowl in a miraculous way without or beyond any manner and measure, we would still be asking for more and more of it. Attaining such perfection and completeness depends on constant self-criticism. Otherwise, those who perceive themselves as already perfected individuals and who act as if further progress is not possible will be condemned to remain where they are; it is impossible for such people to taste and thus become acquainted with perfection.

In addition, there is another negative side of not facing oneself: a person who does not make self-criticism begins busying himself with a fruitless concern about others’ shortcomings unawares that he is doing so. And if the pride of being affiliated with a certain group adds to one’s personal arrogance, that person has a greater risk to become a loser. As Bediüzzaman emphasizes, communal arrogance gives strength to personal arrogance. Therefore, it can be said that communal arrogance is a fatal and destructive calamity of great danger. The way to be saved from all of such dangers is to constantly face oneself and make self-criticism.

For example, God Almighty may grant one man the opportunity to carry out very important services in different parts of the world. Indeed, this man may have conquered the hearts of all people in a place and may have realized a breakthrough in knowledge and spirituality there. But our consideration in the face of such achievements must always be: “Since I have been in charge, so many other things have not been completed. Had it been for another one enlightened in heart and mind, God knows how the services here would have further flourished. I wish the services had not been narrowed down or hindered because of me.” This must be the true spirit of self-criticism that journeyers to God must possess.

In fact, avoiding a stumble and fall in the face of praises and flattery depends upon maintaining a practice of self-criticism. That is, a person must criticize himself several times a day, keep himself under self-surveillance, and adjust his relationship with God Almighty, accordingly. Thus, even if others sing his praises and extol his virtues, he still says, “I know myself. This can be an intervention of Satan here,” thereby saving himself from giving into pride and arrogance.

May God fill all of our hearts with such a high consciousness of self-criticism. May He enable us to give the due of the duties He granted us as a blessing! Amin!

This text is the translation of “Niyet İbresi ve Muhasebe Şuuru

Bu Haftanın Bamteli (18-24 Mart 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda Edep ve Nezaket Medeniyeti” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar yine bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 7-8 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla…

254. Nağme: Az Amelin Ölçüsü ve Dinsizliğin Köprüsü

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu suali sorduk:

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in(sallallahu aleyhi ve sellem),

أَخْلِصْ دِينَكَ يَكْفِكَ الْقَلِيلُ مِنَ الْعَمَلِ

“Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel yeter.”

beyanı nasıl anlaşılmalıdır. Dinî hayatında ihlâslı birisine yeteceği belirtilen “az amel”in ölçüsü nedir?

Bazı kimselerin “namaz kılınmasa, oruç tutulmasa, hacca gidilmese bile her ne olursa olsun ihlaslı az bir amelin insanı kurtaracağı” düşüncesine kapıldıklarını, bu mülahazanın ise ibadetleri hafife alma gibi bir inhirafa sebebiyet verebileceğini belirten Muhterem Hocamız, Allah dilerse çok küçük vesilelerle kullarını Cennet’le şereflendireceğini ama bu reca duygusunun kulluk vazifelerini önemsiz görme gibi bir yanlışlığa sebep olmaması gerektiğini vurgulayarak zikrettiğimiz hadis-i şerifin nasıl anlaşılması lazım geldiğini anlattı.

Bu arada, yirminci yüzyılda yetişen en büyük âlimlerden kabul edilen ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî hazretlerinin “Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür!” sözünü hatırlatan muhterem Hocaefendi, zaruret hallerinde ruhsatları kullanma ile hep kolayın peşine düşüp işine gelen görüşe göre hareket etme meselesinin birbirinden ayrılması gerektiği üzerinde de durdu.

Muhterem Hocamızın yukarıdaki soruya verdiği cevabı 08:47 dakikalık ses ve görüntü dosyaları olarak arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

253. Nağme: Cuma Hutbesi’nde “Yokluklar Arenası” ve Mescidimizden Görüntüler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Bugün ders halkasındaki arkadaşlarımızdan Muammer Durak hocamız cuma hutbesi olarak muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Yokluklar Arenası” başlıklı makalesini okudu. Bu makale, ilk kez 1 Kasım 1987 tarihli Sızıntı Dergisi’nin başyazısı olarak yayınlanmış; daha sonra da “Yitirilmiş Cennete Doğru” kitabında neşredilmişti. Yaklaşık 25 sene önce kaleme alınmış olmasına rağmen sanki dün yazılmış gibi taze kalmış bulunan bu makaleyi sizinle de paylaşmak ve muhtevasını hatırlatmak istiyoruz.

Ayrıca, bu nağmede sabah derslerimizi, ikindi hasbihallerimizi ve Bamteli çekimlerimizi de yaptığımız salonumuzun/mescidimizin birkaç fotoğrafını arz edeceğiz. Bu vesileyle, Yeni Platform ve Hocaefendi’nin Sitemi başlıklı “205. Nağme”de bahsettiğimiz platformu merak eden kardeşlerimizin fotoğraf taleplerini de karşılamış olacağız.

Hürmetle…

Yokluklar Arenası

Mazhar olduğumuz nimetlerin kadrini bilmek, yeni mazhariyetler için en sağlam bir esas, en güçlü bir vesîledir. Sıkıntı ve mahrumiyetler, izâfî değerler ifade ettikleri için, en müreffeh bir hayat seviyesinde bile, her zaman bir kısım mahrumiyetlerden bahsetmek mümkündür. Tabii bunların yapıcı bir düşünce ile ele alınmasında da mahzur yoktur. Ancak, bütün bütün Hakk’ın lütuflarını görmezlikten gelerek hep mahrumiyetler üzerinde durmanın, hep olup-biten şeylerin fena yönlerini araştırmanın hiçbir yararı olmadığı da muhakkaktır.

Sıra sıra yokluklar arasından geçerek, yığın yığın mahrumiyet ve sıkıntıların ekşi, abûs çehrelerini görerek; bilmem kaç ölüm koridorundan sıyrılıp “tenezzüh ve seyir” diyebileceğimiz bu rahat ve huzur dolu günlere gelip ulaştık.

Daha “dün” denecek kadar çok yakın bir geçmişte, hayrın, hayır düşüncesinin susturulmak istendiğini, şerrin ve çeşit çeşit şirretliklerin çığlık çığlık etrafı velveleye verdiğini görüyor; elimiz bağlı, kolumuz bağlı, dilimiz bağlı ve düşüncelerimiz esir sadece seyrediyorduk. Bir evde, bir bahçede dost ve sevdiklerimizle bir araya gelerek düşünce alış-verişinde bulunamıyor, duyuş ve hissedişlerimizle yapayalnız bırakılıyorduk. Zira, en nezih düşüncelerden kaynaklanan ve en temiz hislerle ifade edilen şeylerden bile kuşku duyup korkanlar vardı ve bunlar milletin kaderine hâkimdi…

Rica ederim; o zamanlar bin seneyi aşkın bir zamandan beri milletin sinesinde kök salmış milli kültür ve tarih şuurundan, o göz kamaştırıcı muhteşem geçmiş ve onun getirdiklerinden; gazâdan cihaddan; gâzilik ve şehidlikten söz etme imkânı var mıydı? Her biri başlı başına bir destana mevzû olacak, güneşi batmayan o şanlı günlerden, onun birer rüya, birer hülya değerindeki hâtıralarından; varlık ve dirliğinizin bereketli kaynaklarından; ırmaklarından, çeşmelerinden, çağlayanlarından bahis açmaya imkân var mıydı? Şanlı tarihimizin füsunkâr güzelliklerini, onun ayrı ayrı yanlarından taşıp gelen musiki gibi tatlı sesleri; zaferleri, zafer duygularını, hezimetleri, nefis muhasebelerini derleyip, toparlayıp bir aynaya aksettirir gibi, milli-ruh menşûrundan geçirerek ma’şerî vicdana aksettiren gazeteleriniz, mecmualarınız, kitaplarınız, broşürleriniz, seminerleriniz, konferanslarınız ve bir mânâda televizyonlarınız, radyolarınız var mıydı?

Duyguda, düşüncede birbirinden koparılmış ülke insanının birbirine hasret giden fertlerini; yanyana ve birarada fakat “daüssıla” ile kıvranan ailelerini; yokun, yokluğun, hatta gölgelerin kavgalarının verildiği arenaları gördükçe lime-lime olup inleyen, yüreklerinizi duyup dinleyen ve “aks-i sada” nev’inden olsun cevap veren var mıydı?

Bütün bu kıtlıklar döneminde yitirilen değerlerimiz, tezyif edilen tarihimiz, yıkılan yuvamız, perişan olan insanımız karşısında ızdırap çekip sızlayan, ona masmavi günler hazırlama yolunda düşünce çilesiyle kıvranan ve onun sıkıntılarını paylaşan kaç insan gösterilebilirdi?

O günlerde tarih ve din düşmanlarının, gökleri keşf ve arzın tabakalarını hallaç etme plânı, dev teleskoplarla semayı arayıp taramaları ve bu yolla ortaya koydukları yeni tesbitleri, tahminlere dayalı iddiaları, -eğer o günlerde bulunsaydı- feza gemileri, ışıkla yarışan mekikleri ve ancak rüyalarda görülebilen ileri feza teknolojileriyle, geçmişe aid her şeyin hakkından geleceklerini, bütün değer abidelerini yerle bir edeceklerini; insanların bakış ve düşünce tarzlarını temelinden değiştirip varları yok, yokları da var edeceklerini; varlık, hayat ve ölüm gibi öteden beri insanoğlunun en mühim meseleleri sayılan mefhumlara anlaşılır ve yararlı izahlar getireceklerini; hatta en onulmaz dertlere derman bulacaklarını, ölümü öldürüp kabir kapısını kapayacaklarını; bütün metafizik oyunları (!) bozup varlığı, onun tek ve gerçek esası olan (!) maddeye ve maddeci düşünceye teslim edeceklerini avâz-avâz bağırıp herkesi susturmalarına ve insanı insanlığından utandıran şarlatanlıklarına karşı, kim bir söz söyleyebilmiş ve kim “Yeter bu yalanlar artık!” diyebilmişti?

Tertemiz îmanî düşüncelerimiz, ondan kaynaklanan cesaret ve fedâkarlıklarımız, millet ve ülke yararına durulardan duru niyetlerimiz, aksiyon ve kabiliyetlerimizle kendi kendimizi ifade etmeye imkân veriliyor muydu? Ve yine o günlerde aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar olarak biraraya gelip uhrevî hislerle derinleşmenin, yenilenmenin ve dünyamızın kaderi hakkında müzakerelerde bulunmanın, fikir beyan etmenin imkânı var mıydı?

Zaten o günlerde bizler, sadece hülyalarımızda yaşadığımız o tılsımlı dünyalara, adalet ve hakkaniyetin atlas iklimine, eksiksiz, kusursuz inancın ak yoluna girmeye karar verseydik de giremezdik. Zirâ, bütün köprüler yıkılmış, yollar da perişandı… Ne bir ses, ne bir soluk, ne bir rehber ne de bir ışık yoktu. Tûr dağının sağında solunda Sâmirilerin pusuları, Hira’ya giden yollarda da Ebu Cehil’lerin gayz u tuğyânı vardı. Henüz görünürlerde ne duyan, ne anlayan, ne de bu yanlışlıkları göğüsleyecek bir kahraman yoktu. Hamza’lar, neyin avcılığını yapmaları gerektiğini henüz bilemedikleri, Ömer’ler, uyku mahmurluklarını henüz üzerlerinden atamadıkları o günlerde, ne anlayışsızlığın tepesine inecek bir yumruk, ne de mantıksızlığa başkaldıracak bir dimağ yoktu.

Bütün bu dizi dizi yoklukların en ızdıraplısı, en acısı ise, sağda-solda tantana ile ilân edilen “insan hakları”, “demokrasi”, “vatandaşlık” gibi hemen herkese serbest teneffüs hakkını veren mefhumlardan istifade etme imkânı da yoktu. Nihayet, bütün bu yokluklardan kısa zamanda sıyrılıp çıkmanın, hatta bu uğurda bir kısım civanmertlik ve fedâkarlıklarda bulunmanın yolu da yoktu.

Bu arada ihtiraslarımız, zaaflarımız, kaderimizdeki bu yokluklarla birleşince, ümitlerimiz delik-deşik oluyor ve kendimizi bir kördüğüm tâlihin pençesinde hissediyor, hissettikçe de gevşiyor, çöküyor ve dağılıyorduk. Heyhât! O günlerde bizi derleyip toparlayıp, imanın, aşkın, heyecânın potasında birleştirecek bir el de yoktu.

Ya şimdi, bu türlü yokluklardan, mutlak mânâda, bahsedebilir miyiz? Vâkıa elde edilmesi gerekli olan daha bir sürü şey var ama bunlar destan seviyesindeki o eski yoklukların yanında deryada katre kalır.

Bence, bugün üzerinde durulması gerekli olan en önemli yokluk, Hakk’ın nimetlerine karşı şükür ve şuur yokluğu.. o nimetleri değerlendirip daha büyük lütuflara sıçrama yokluğu.. bütün güçleri ve kuvvetleri Hakk’la münasebette görü her şeyi O’ndan bilme yokluğu.. evet, yok olan bunlardır ve Hakk erlerinin omuz omuza verip takviye etmeleri gerekli olan esaslar, kaideler de bunlardır.

Keşke, her şeyi tenkid yerine, her nimete kendi cinsinden şükürle mukabele ederek, o nimeti arttırma yollarını araştırabilseydik! Ve keşke, şahısların, hiziplerin himmet ve kuvvetleri yerine, Hakk’ın kesilmez ve aldatmaz inayetlerine itimad edebilseydik!..

Bu makaleyi (hutbe dualarıyla beraber) yazı olarak indirmek için tıklayınız

Bu makaleyi (hutbe dualarıyla beraber) PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

Mescidimizin Giriş Tarafı:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Mescidimizin Mahfil Kısmı:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Mescidimizin Mihrap Bölümü:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Bamteli Çekimleri Yaptığımız Platform:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Mescidimizin Kubbeciklerinden Biri:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

252. Nağme: Kul, Rabbini Sorgulayamaz ve İmtihan Edemez!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Geçenlerde bir kardeşimizden “Bu hafta namazlarımı ve dualarımı da aksatmadım ama yine de sınavda başarılı olamadım; Rabbim neden bana yardımcı olmadı?” manasına gelen bir e-mail aldık. Bir başka arkadaşımız da “Benim dualarım hiç kabul olmuyor; istediğim hiçbir şey gerçekleşmiyor!” diyerek dert yanıyordu.

Bu türlü mesajların da sevkiyle, Bamteli çekimi yapmak üzere salonumuzda/mescidimizde yerlerimizi alınca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu yönelttik:

“Eserlerde ‘Ubudiyette ancak teslimiyet vardır; tecrübe ve imtihan yoktur’ denilerek, insanın Rabbini tecrübe ve imtihan edemeyeceği ifade buyuruluyor. Mü’minler için böyle bir yanlışlık söz konusu mudur; insan hangi düşünce ve fiillerle Rabbini tecrübe etme vartasına düşmüş olur?”

Muhterem Hocamız sorumuzu öyle güzel cevapladı ve o kadar önemli ölçüler ortaya koydu ki, “Keşke bu sohbeti de herkes seyretse/dinlese!” dileği daha o esnada gönlümüzü sarıverdi. Onun için de kaydımızı arşivde bekletmeden yayınlamayı uygun bulduk.

19:58 dakikalık bu nağme baştan sona pek mühim olmakla beraber, muhterem Hocaefendi’nin, sözlerini noktalamadan önce anlattığı hatırası ve yürek yakan muhasebesi çok önemli mesajlar ihtiva ediyor.

İstifadeye medar ve dualarınıza vesile olması ümidiyle sunuyoruz.

251. Nağme: “Rum Mağlup Oldu” ve “Nice Uygarlıklar Yıkıldı, Ne Umranlar Kuruldu!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugünkü dersimizde “Rûm Sûresi”nin ilk on ayetini müzakere ettik. Bu sûreye, Ehl-i kitap olan Doğu Romalıların ateşperest olan Farslara -daha önce mağlup olmuşken bir süre sonra- galip gelecekleri ve müslümanların hem bu hadiseye hem de aynı zamanda müşrikler karşısındaki kendi zaferlerine sevinecekleri bildirilerek başlanmakta; geçmişteki inkarcı toplumların durumlarından ibret alınması öğütlenmekte; Yüce Allah’ın varlığı, birliği, eşsiz kudreti ve kainattaki mutlak hakimiyetinin delilleri, insan fıtratının önemi ve insanların yapıp ettikleri yüzünden ortaya çıkan olumsuzluklar üzerinde durulmakta; kıyamet günü inkarcıların karşılaşacakları bazı hallere değinilip Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şahsında bütün müminlerden, tevhid inancına bağlı kalarak, âhiret hayatına hazırlığı ihmal etmeden, darlıkta da bollukta da Allah’a olan saygı ve itaatlerini devam ettirmeleri ve inançsızların tutumlarından etkilenmemeleri istenmektedir.

İşte bu konuları ihtiva eden ayetlere ait farklı tefsirlerdeki açıklamaların özetleri sunulurken bir arkadaşımız şu hadisi hatırlattı: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir sabah namazında Rûm suresini okumuş; ancak bazı ayetlerde tereddüt etmişti. Namazı bitirip arkasını döndüğünde “Bir takım kimselere ne oluyor ki bizimle beraber namaz kılıyorlar da güzelce temizlenmiyorlar. Şüphesiz Kur’an’ı karıştırmamıza sebep olan işte onlardır!” buyurarak, temizliğin ibadetlerin sıhhati açısından ne kadar önemli olduğunu belirtmişti.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hadis-i şerif üzerine, abdestteki bir kusurun namazı duymaya mani olabileceğini ve bir cemaatte kötü niyetli ya da abdestinde dikkatsiz bir insan varsa, oradaki bütün insanların manen ondan etkilenebileceğini vurguladı. Daha sonra da bu konuyla alakalı bir hatırasını anlattı. Sözlerini “hiç unutmam” diyerek noktalayınca, bir ağabeyimiz muhterem Hocamızın, Hac yaptığı esnada bir tavuk etini çiğneyip yutmak için çok gayret etmesine rağmen etin bir türlü boğazından geçmediğini hatırlatması üzerine o hatırasını da nakletti.

Bu 11 dakikalık nağmede hem o iki hatırayı hem de muhterem Hocaefendi’nin ders sırasındaki bazı açıklamalarını dinleyebilirsiniz.

Ayrıca, bugün çektiğimiz bir fotoğrafı da arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bugünkü derste çektiğimiz bir fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

250. Nağme: “Bir Serçe Bir Kartalı Salladı Vurdu Yere!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün en son çay fasıllarından birini 10:30 dakikalık ses ve görüntü dosyaları olarak arz edeceğiz. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu nağmede şu hususlara değiniyor:

***Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar.

***Allah Teâlâ, dişini sıkıp aktif sabır içinde bulunanların yardımcısıdır.

***Yunus Emre, lügaz denilen bilmece gibi sözleriyle Cenâb-ı Hakk’a itimad eden nice küçüklerin nefsine güvenen nice büyüklere galebe çaldığını şöyle anlatır:

“Bir serçe bir kartalı

Salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir

Ben de gördüm tozunu”

***Yunus Emre, şu sözleriyle de kendi güç, kuvvet, ilim ve iktidarına güvenen kimselerin sonunda nasıl mağlup olacaklarını ve mahcup hale düşeceklerini vurgular:

“Bir küt ile güreştim

Elsiz ayağım aldı

Güreşip basamadım

Gövündürdü özümü”

***Yunus Emre’nin şu ifadeleri ise, ihlaslı çok küçük bir amelin bile Hak katında çok değerli ve mizanda pek ağır olacağını ima etmektedir:

“Bir sineğin kanadın

Kırk katıra yüklettim

Çift dahi çekemedi

Şöyle kaldı kazını”

***Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” buyurmuştur. Bundan dolayıdır ki, maruf (hayır, iyilik) sayılan hiçbir şeyi küçük görmemelisiniz. Sizin kurtuluşunuzun hangi amele bağlı olduğunu bilemediğiniz için elinize geçen her fırsatı bir beraat fermanı gibi kabul etmeli ve onu değerlendirmeye çalışmalısınız. Birine tebessüm etmişsiniz, diğerine selam verip gönlünü almışsınız, bir başkasına insan diye değer atfederek bağrınızı açmışsınız, doldurduğunuz kovanızdaki suyu başka birinin kabına boşaltmışsınız ya da kendiniz suya kandıktan sonra susuzluktan dili sarkmış bir köpeği de sulamışsınız… Bunlar, bu dünyada küçük işler gibi görünebilir. Fakat, bütün bu ameller nezd-i uluhiyette birer değer hanesine yerleştirilir ve sizin hesabınıza değerlendirilir.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

249. Nağme: İnsan Balyozla Düzeltilmez!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu nağmede 09:15 dakikalık bölümünü paylaşacağımız ikindi hasbihalinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu konuları açıklıyor:

***Daha baştan karakterlerin okunması ve kaymaya sebebiyet verebilecek faktörlerin önünün alınması lazımdır.

***Bazı kimselerin paraya karşı hiç zaafları yoktur; onları altınların içine koysanız, “Keşke birisi bunları alsa da beni bu işten kurtarsa!” der. Bazıları da vardır ki, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ifadesiyle, “iki dağ altını olsa, üçüncüsünü de ister.” Kimi insanlar ise, cismaniyete ait arzular karşısında sağlam durabilirler. Fakat bunların hepsinin başka alanlarla alakalı zaafları olabilir. Mesela, bir insan veli de olsa alkışlanıp takdir edilmeye ve şöhrete karşı bir zaafı bulunabilir. Bu açıdan da şahısların çok doğru okunması ve onların, zaaflarının esiri olmamaları istikametinde bir yol tutulması gerekmektedir.

***Bir zaaf emaresi gösterildiği an, o insanın onuruna dokundurmadan, kuvve-i maneviyesini sarsmadan, onu ümitsizliğe atmadan, küstürmeden ve darıltmadan, halihazırdaki hizmetine muadil zaafına kapalı başka bir vazife verilmeli.

***Hazreti Ömer (radiyallahu anh) bir gece şehrin asayişini kontrol için dolaşırken, içinde günah işlendiğini öğrendiği bir evin duvarından atlamış ve içeridekileri azarlamıştı: Ev sahibi ihtiyar, “Ya Emire’l-müminin!. Ben Allah’ın bir emrine muhalefet etmişsem de sen O’nun üç emrine birden muhalefet etmiş bulunuyorsun. Allah Teâlâ, ‘Kimsenin gizli hallerini araştırmayın’ (Hucurât, 49/12) buyurduğu halde, sen benim gizli halimi araştırdın. Allah Teâlâ, ‘Evlere kapılardan gelin’ (Bakara, 2/189) dediği halde, sen benim evime duvarından girdin. Allah Teâlâ, ‘Kendi evlerinizden başka evlere, sahiplerinden izin almaksızın ve onlara selam vermeden girmeyin’ (Nur, 24/27) buyurduğu halde, sen benden izin almadan evime girdin.” demişti. Bunun üzerine, Hazreti Ömer (r.a) özür dilemiş ve gözyaşları içerisinde oradan ayrılıp gitmişti. Birkaç gün sonra Hazreti Ömer (r.a) sohbet ederken, adam gelip cemaatin arka tarafında kendini gizleyerek oturdu. Onu gören Ömer Efendimiz çağırıp yanına oturttu ve kulağına eğilerek, “Allah’a yemin ederim ki, o gün sende gördüğüm şeyi hiç kimseye söylemiş değilim” dedi. İhtiyar da Hazreti Ömer’in (r.a) kulağına “Ben de Hazreti Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, o günden sonra o işi bir daha yapmış değilim!” cevabını verdi.

***Şam’da akıllı ve güçlü-kuvvetli biri vardı; Şam temsilcisi olarak zaman zaman Hazreti Ömer’e gelirdi. Bir ara gelmez oldu. Hazreti Ömer merak ederek onun niçin görünmediğini sordu. “Ey Mü’minlerin Emiri! O içkiye daldı” denildi. Bunun üzerine Hazreti Ömer katibini çağırtarak Mü’min Sûresi’nin ilk üç ayetini ihtiva eden şu mektubu yazdırdı: Hattab oğlu Ömer’den falan oğlu falana! Selam üzerine olsun! “Hâ, Mîm. Bu kitabın vahyolunup bölüm bölüm indirilmesi, azîz ve alîm Allah tarafındandır. O, aynı zamanda günahları bağışlar, tevbeleri kabul buyurur, ama cezalandırması da çetin olup, lütuf ve ihsanı pek geniştir. O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş yalnız O’na olacaktır.” Sonra da orada bulunanlara dönerek “Allah Teâlâ’ya bu kardeşinizin tevbesini kabul etmesi ve onu doğru yola iletmesi için dua ediniz” buyurdu. Hazreti Ömer’in mektubu kendisine verildiğinde, adam “Evet Allah tevbeleri kabul edip günahları bağışlar. Onun azabı şiddetlidir. Hazreti Ömer beni O’nun azabından sakındırmış ve bana Allah’ın mağfiretini va’detmiştir” dedi. Adam mektubu tekrar tekrar okudu ve ağladı. Sonra da tevbe ederek bir daha ağzına içki koymadı. Bunu öğrenen Hazreti Ömer şunları söyledi: “Kötü yola düşen bir kardeşinizi gördüğünüzde ona nasihat ediniz ve kendisini bağışlaması için Allah’a dua ediniz. Sakın onu Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmeyiniz ve onun aleyhinde şeytana yardımcı olmayınız.”

***İman hizmetine çok emeği geçmiş büyük bir insandan dinlemiştim: O, bir gün birkaç hususu haber vermek ve bir meseleden dolayı bir insanla alakalı şikayetini arz etmek için Bediüzzaman hazretlerine gidiyor. Tam söze başlayacağı sırada, Hazreti Üstad -o kendine has red ifade eden tavrıyla- “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. O zat, bir süre sonra bir fırsatını bulup tekrar söz alıyor; Üstad yine, “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. Bir kere daha deneyince yine aynı cevapla karşılaşıyor: “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum.” Üstad hazretleri bu türlü davranışlarıyla, su-i zanna, gıybete ve insanlar hakkındaki kesin bilgiye dayanmayan hükümlere karşı tavır almak gerektiğini ortaya koymuş, insan kaybetmeme adına nasıl davranılması lazım geldiğini göstermiştir.

***İnsanların cehenneme kaymalarına meydan vermeyecek şekilde kucaklayıcı olmak mesleğimizin bir esası olan şefkatin gereğidir.

***Te’dib (terbiye edip edeplendirme), kovma şeklinde ortaya konmamalı; o, yerinde sağlam tutma, karakterine göre besleme ve kurumasını engelleme olarak anlaşılıp uygulanmalı.

***Balyozla ya da tokmakla insan düzeltilmez; düşene bir de siz vurursanız, beyin kanamasından ölüp gitmesine sebebiyet vermiş olursunuz. Balyozla toplum düzeltilseydi, biz Tanzimat’tan bu yana elli defa balyoz yedik, düzelirdik olur biterdi.

Chastity of Thoughts

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: Could you please elucidate the phrases “purity of ideas” or “chastity of thoughts” which you draw upon from time to time?

Answer: Thought and action are the two most important dynamics that show us the way to truly exist, help us stay as ourselves in the face of fierce storms, and help us change ourselves in the progressive sense. Although thought in its general meaning comes before actions, a certain thought with its intricate and detailed meanings develops within the very process of (putting it into) action. That is, a person can concentrate on a certain subject first, give much thought to it, and try to fathom it correctly. However, only after putting the issue into real life practice will one gain further insight into it, accept and accommodate themselves to it, and found it on a sound basis. This is because implementing what one has thought about will make one face some new situations which will, in turn, lead to deeper thoughts on the issue, and thus the general ideas at the beginning will rest upon unshakable grounds. So be it in a general context or a specific one with lots of details, the most important essential we need to pursue in all of our intentions and thoughts is “purity of ideas.” In this respect, we need to remain faithful to the purity of ideas, seeing it as part of our very character, and protect it under our wings against all odds.

Sound Thoughts Produce Sound Conduct

It is possible that some people may adopt negative opinion and attitudes toward us, but others’ wrong attitudes should never lead us to reflect back a similar sort of attitude. Wherever we stand with respect to our essential values, we need to stand our ground against all odds. Otherwise, once our thoughts and feelings begin to waver according to others’ attitudes and behaviors, the wavering will continue and eventually take us off the righteous course. What we need to do, however, is not even let others distract and keep us busy—let alone taking us off course—and try to keep away from every kind of influence that might serve as a provocative factor against our course and our stream of thought. We should know that the real purpose of provocations is to avert the volunteers devoted to high ideals from their path and make them change course, not with the purpose of achieving something else but for achieving this very end.

For this reason, representatives of sound thinking should never change in the face of the inconsistent and baseless claims made by others—of course with the exception of making legal claims by appealing and refuting in order to protect one’s reputation against defamation and using their lawful right to sue them for slander and other violation of rights—and always try to keep up their purity and innocence. We need to think straight at all the times so that the actions we are to build on those thoughts are right and straight. Otherwise, if we move away to one side with every storming wind, we might lose track, fall to other trails, becoming adrift in the end.

Those Who Think Positively Take Delight in Their Lives

The Messenger of God, peace and blessings be upon him, once stated that a believer’s silence should be reflection (tafakkur) and his speaking should be wisdom.”1 Taking this radiant statement into consideration, we can say that thinking,  imagining, and shooting for good things will be counted as worship for a believer. Even though busying ourselves with seemingly impossible thoughts normally means wasting our energy, if a person cherishes a wish to transform the color and pattern of the world into a more beautiful and vivid one, I think even the dreams and imaginings of that person will take on a hue of worship. Thus, what befalls on believers is to become oriented to such beautiful considerations and lead their lives accordingly. In one of the epigrams at the end of The Letters, Bediüzzaman states: “Those who attend to the good side of everything contemplate the good; those who contemplate the good enjoy life.” Therefore, someone’s turning his life into a delightful melody and spending his life as if he were walking through the corridors of Paradise depends on his thinking beautifully. However, one’s thoughts also could take people to negative ways, such as hedonism and bohemianism, unless he uses it in a positive way. Also, even imaginings and conceptions that are not channeled toward goodness can make one face such negativities. For this reason, believers must continuously be preoccupied with thoughts that take root in their values, overflow with them, continuously read and think, and feed on their essential sources without leaving any voids in their life. At the same time, they must give their willpower its due to such an extent that they always remain close to the feelings and thoughts that are not granted a visa by their pure conscience. If they are prone to negative winds in spite of all their efforts, they should—as advised by the Messenger of God—try to free themselves from that atmosphere immediately. Otherwise, a person who sets sail into dreams that might corrupt the purity of his mind sometimes may go too far and not have the opportunity to return to the shore (of safety). Therefore, if one does not control the feelings of grudge, hatred, vengeance, and lust, they might break down barriers and thereby cause them to take wrong decisions and commit evil acts. One must give their willpower its due on one hand and ask protection from God on the other. Those who can achieve this will lead their lives in a greenhouse of Divine protection. But still one should never forget that even the most upright people might topple over, and thus we must never give up our vigilance. When we stumble and lose our balance, we must turn to our Lord and ardently pray like our forefather Prophet Adam did: “Our Lord! We have wronged ourselves, and if You do not forgive us and do not have mercy on us, we will surely be among those who have lost,” (al-A’raf 7:23) then straighten up, and turn toward Him again. 

Desires and Fancies in Guise of Ideas

 Another point to raise in terms of chastity of thoughts is that there is always the possibility of desires and fancies masquerading as ideas to misguide a person. The touchstone to distinguish desires and fancies from true ideas is the religious criteria. For example, if you feel enraged when someone’s words and attitudes bother you, you first need to determine whether there is anything that goes against the Truth. If this is not the case, it means that you are getting angry in the name of your carnal self, which shows that the angered reaction stems from personal desires and fancies. The criterion to use in the face of evil as decreed in the Qur’an is to “repel evil with what is better (or best)” (Fussilat 41:34). Accordingly, if someone does evil to you, the primary response towards him or her must be a smiling face intended to defuse the intensity of their strong dislike and malice. But if the evil in question is directly related to sacred values or public interest, as an individual, we do not have the right to forgive his or her act; one can only forgive and show tolerance towards violations against his or her personal rights. God Almighty did not assign anybody as a substitute authorized to forgive violations of His rights. No one should dare make such claims, which are clearly disrespectful of God’s rights.

Getting back to our main subject, desires and fancies with no sound base sometimes present themselves in the guise of ideas and try to misguide people, in cooperation with the devil and our carnal soul. One might commit certain wrongs in consequence. You can clearly see this on some debate programs where people try to outwit one another. As if they are fixed on controversy, they always try to say the opposite of what the people before them say, not caring whether it is right or wrong. Let us suppose that one of the people with whom such a person argues says, “Now I am going to show you, by God’s grace and permission, a way directly leading to Paradise.” If the gates of Paradise miraculously and suddenly appear wide open before him and enable him to see the wonderful blessings beyond imagination, he will still say, “No, we do not want to enter Paradise. We are trying to win here, and you are trying to stop us and push us to inactivity.” That is, such a person will try to respond with demagogy even against the most plausible words and thoughts. Such words actually stem from one’s desires and fancies and are uttered under the influence of the devil. However, people mistake all of them as stemming from their own thoughts and ideas.

Sometimes, people from among believers can also fall for this trap of the devil and carnal soul. When you ask help from such a person, he might say that he needs to stay where he is so that he can guide many others, attempting to hide his desire for spending more time with his family and enjoying worldly life under the guise of altruism. However, a sincere believer burns with a desire for reunion with God, overflows with a desire for meeting the noble Prophet, and wishes to sit at the table of the Rightly Guided Caliphs and share their atmosphere. In spite of these feelings, a sincere believer watches his step and says: “My God, I do not know whether I served my time in this world or not. Therefore, I am afraid of committing disrespect towards You.” The conscience is a very important reference point here. For this reason, one must always judge the words one utters with his or her conscience and seek its righteous counseling at every choice and decision made. If someone can achieve this, he or she will be saved from confusing fancies with guidance and carnal desires with commonsense.

1. Daylami, Al-Musnad, 1/421

This text is the translation of “Fikir İffeti

Bamteli’nde Bu Hafta (11-17 Mart 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda Gül İçin Katlanılan Dikenler ve Hak ile İhlâs Münasebeti” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar, defalarca dinlediğimiz bu sohbetin güzelliğinden bir nebze tattırmak için, yine bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Acemice de olsa sadece bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 7-8 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla..

248. Nağme: Bahar, Değişip Başkalaşma ve İnkişaf

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugün arz edeceğimiz ikindi hasbihalinin 15:21 dakikalık bölümünde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları açıklıyor:

-Canlı kalabilenler baharı idrak ederler.

-Bir Hak dostu: “Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol, ağaçlar şiddetli rüzgârların korkusuyla köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” der. Bir başka Hak eri ise, farklı bir açıdan insanların ağaçlardan öğrenecekleri hususlar olduğunu ifade eder ve şöyle der: “İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar; onlar, ne üzerlerinde barınan kuşların, ne gölgelerinde yatan insanların, ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar.”

-İnanan insanlar, sürekli tekâmül peşinde bulunmalı, kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla hep “diriliş”ler yaşamalı; fakat, aynı zamanda kendi öz değerlerine bağlı, değişme fantezisinden uzak ve durdukları yerde “sabit-kadem” olmalıdırlar. Onlar, her gün yeni bir duyuş, yeni bir seziş, âfak ve enfüse ait yeni bir keşif ve yepyeni tahlil ü terkiplerle imanlarını bir kere daha derinden duymalı, Hak tevfîkine dayanarak inançlarını yeniden inşa etmeli ve sonra da irfanlarının derinliği ölçüsünde bir aksiyon sergilemelidirler. Evet, onlar tekvînî ve teşriî emirlerin mana, muhteva ve özünde bitevî derinleşmeli; böylece, değişimi daha bir olgunlaşma şeklinde anladıklarını ortaya koyarak iç içe inkişaflar gerçekleştirmelidirler. Ne var ki, kendi kimliklerinden uzaklaşma, farklı kültürlerin tesirlerinde kalarak başkalaşma ve öze yabancı bir hal alma anlamlarına gelen bir “değişim”den korkmalı; bu manadaki bir değişikliği bozulma saymalı ve kendilerini ondan korumak için farklı vesilelere sığınmalıdırlar.

-Bazen başlangıçtaki çok küçük bir değişim, ileride pek büyük başkalaşmalara sebep olabilir. Bu mevzuda bir sızıntının meydana gelmesine bile fırsat vermemek lazımdır. Evet, atalarımızdan tevarüs ettiğimiz dinî ve millî değerlerimizden herhangi biri ile alâkalı en küçük bir kayma, daha sonraları önü alınamaz inhiraflara dönüşebilir.

-Kur’ân bize,

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma… Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşeden, hibede bulunmada eşi benzeri olmayansın.” (Âl-i İmran, 3/8) duâsını öğütlemekle değişip başkalaşmaya karşı hıfz-ı ilahiye sığınmanın gerekliliğini hatırlatmaktadır. Tarih boyunca nice büyük görünümlü insan, şeytanın attığı ağa takılmış ve ona av olmuşlardır. Aynı akıbete uğramamak için Allah’a sığınmak ve dünyanın geçici güzelliklerine kanmamak lazımdır.

-Cenâb-ı Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54)

-İnsan çoğu zaman değişip başkalaştığının farkına varamayabilir. Bir dönemde harama bakmaktan sakınan bir insan şayet dikkatli yaşamazsa gün gelir harama yürümekten ve onu işlemekten bile rahatsız olmamaya başlar. Bu itibarla da, başkalaşmanın ilk adımını atmamaya çalışmak lazımdır. Evet, başkalaşmamanın en önemli dinamiği, en küçük bir değişmeye karşı çok kararlı durmak ve değişmemek için sürekli takviyeye başvurmaktır.

247. Nağme: İmanın Tadını Duymak ve Âhirette Alacaklı Olmak

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü nağmemizde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özellikle şu mevzuları anlatıyor:

***İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” Evet, imanın tadını alan bir insan Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman adeta burnunun kemikleri sızlar. Sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından, O’nun yolunda bir tebliğ adamı, bir münadî, bir müezzin olduğundan ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlûkata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür. Bir de, Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır.

***Yaptığınız kat kat iyiliğin sıfırını bile göstermeyen kimselere karşı dahi tavır almamalı, onlara aynıyla mukabelede bulunmamalısınız. Sürekli alacaklı olmalı, fakat alacaklı olduğunuz şeyleri asla talep etmemelisiniz. Bu civanmertliği öyle tabiatınız haline getirmelisiniz ki, öteye de alacaklı olarak gitmeli ve orada insanlardan hak talep etmemek suretiyle bir kere daha civanmertlik sergilemelisiniz.

***Hadis kitaplarında ahirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Rivayete göre; servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar.

En son çay fasıllarından birinin 19:30 dakikalık bölümü olan bu güzel sohbeti dualarınıza vesile olması recasıyla sunuyoruz.

246. Nağme: Tesbih, Tehlil ve Tekbir Çizgisinde Sıradanlıktan Seçkinliğe

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bildiğiniz üzere birkaç aydan beri Kırık Testi’lerin İngilizce tercümelerini, iki haftadır da aynı zamanda Arapça çevirilerini sitemizde neşrediyoruz. Her iki dildeki dosyalarımızla alakalı -elhamdulillah- çok güzel yorumlar alıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Amerikalı bir okuyucumuz hislerini paylaşırken Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetlerindeki bir hususiyete dikkat çekiyor; şimdiye kadar pek çok İslamî yazı okuduğunu ve hemen hepsinde muhayyel bir düşmana karşı reaksiyon istikametinde mevzuların ele alındığını ama Hocaefendi’nin yazılarında hep insana içten içe derinleşme, marifet/muhabbet/aşk u iştiyak hesabına daha bir dolu hale gelme, sürekli kendi rekorunu kırıp yenileme ve Allah’la münasebet açısından her gün daha da enginleşme yollarını gösterdiğini; bu ufkun ise insanı reaksiyoner değil aksiyoner olmaya ve bitevî müsbet harekete sevkettiğini ifade ediyordu.

Gerçekten muhterem Hocamızın en fazla üzerinde durduğu hususlardan biri imandan marifete, aşktan iştiyaka, ihlastan ihsana uzanan çizgide asla doyma bilmeme, sürekli zirveleri kollama, insanî donanımın hakkını verip konuma göre bir kulluk sergilemeye çalışma meselesi oluyor.

Hocaefendi’ye göre, titiz yaşamak, kayıp düşme ihtimallerini azaltır. Titiz yaşamanın da birkaç yanı vardır. Bunlardan birisi, imanını güçlendirme adına doyma bilmeyen bir ruh hâletine sahip olmaktır. Ayetü’l-Kübra risalesindeki, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâli bu meselenin en güzel misallerinden biridir. O mütefekkir yolcu kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kainat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yine de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli “Daha yok mu?” deyip durur. İşte, o seyyah gibi, mü’min her gün kendi kendine, “Ben Allah’ı şu kadar biliyorum; fakat bu yetmez bana; O’nu öyle bilmeliyim ki, imanım, marifetim, Allah’a karşı alakam, -bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, bazen Cenâb-ı Hakk’ın inayeti manasına da gelen cezb ve bazen de o inayete kendini salma manasında incizap şeklinde tecelli eden alakam- daha da kuvvetlensin ve mertebe katetsin.” demelidir.

Yine bir ikindi hasbihalinde muhterem Hocamız, aynı mevzuyu bu defa Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber zikirleri üzerinden değerlendirerek ele aldı. Namazın çekirdekleri olarak anlatılan bu mübarek kelimelerin aslında hayatın da çekirdekleri olduğunu, bazılarının bunları dil ucuyla söylemesine mukabil kimi seçkin kulların da gönüllerinin en derin noktasından kaynaklanan bir iç dürtüyle tesbih, tehlil ve tekbirleri seslendirdiklerini anlattı.

Hakikatlere kapalı avam halkın söyleyişinde takılıp kalmamak, avamlıktan sıyrılıp perde arkası hakikatlere yeni yeni uyanmaya başlamış havassın (seçkin kulların) seviyesine yükselmek, sonra onu da yeterli bulmayıp ehass-ı havassın (has üstü hasların, seçkinler seçkini zirve insanların) ufkunu yakalamaya çalışmak lazım geldiğine vurguda bulundu. Duyuştan duyuşa ne büyük farklar olduğunu anlatıp sadece Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber sözlerini tekrar edenler bulunduğu gibi bütün bütün tesbihleşen, tehlilleşen ve tekbirleşen Hak erlerinin de mevcudiyetini hatırlattı.

Cenab-ı Hakk’ın bu yüce hakikatleri hepimizin gönlüne duyurması niyazıyla bu güzel sohbetin 15:12 dakikalık bölümünü arz ediyoruz.

Muhabbetle…