Posts Tagged ‘Fethullah’

257. Nağme: Fesada Uğrayan Dünya ve Yeni Bir Arınma Kurnası “IRMAK”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

İnsanlık için yeni bir arınma kurnası olacağına inandığımız bir televizyon kanalı yayın hayatına başlıyor: IRMAK TV.

Geçtiğimiz günlerde, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, televizyonculuğa yeni bir soluk ve anlayış kazandıracağını umduğumuz IRMAK için bir tebrik mesajı göndermişti. Hocamızın mesajını hemen paylaşmamış, televizyonun açılış programının yapılacağı gün neşrederek aynı zamanda biz de bu yolla tebrik ve başarı dileklerimizi dillendirmeyi düşünmüştük.

İşte bu nağmede muhterem Hocaefendi’nin mesajını ve onu imzalarken çektiğimiz iki fotoğrafı arz edeceğiz.

Ayrıca, bugün Rûm Sûresi’nin tefsirini tamamladık. Derste geçen bazı yorumları, özellikle şu dört ayetle alakalı açıklamaların bir kısmını 12:52 dakikalık ses dosyası olarak sunacağız.

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı, nizam bozuldu. Doğru yola ve isabetli tutuma dönme fırsatı vermek için, Allah, yaptıklarının bazı kötü neticelerini onlara tattırır.” (Rûm, 30/41)

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلُ كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُشْرِكِينَ

“De ki: Dünyayı gezin de daha önce geçmiş toplumların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakıp anlayın. Onların da ekserisi müşrik idiler.” (Rûm, 30/42)

مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ

“Kim inkâr ederse inkârının zararı kendisinedir. Kimler de güzel ve makbul işler yaparlarsa, onlar da kendileri lehine iyi bir hazırlık yapmış olurlar.” (Rûm, 30/44)

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذِيقَكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de: Size rahmet eserlerini tattırması, emri ile gemilerin akıp gitmesi ve O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz için, rüzgârları müjdeci olarak göndermesidir.” (Rûm, 30/46)

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajını imzalarken:

 

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajı:

Irmak Televizyonu’nun Fedakâr Hâdimleri,

Müessesenizin yayın hayatına başlaması münasebetiyle gerçekleştirilecek olan programla ilgili davetinizi memnuniyetle aldım; çok teşekkür ederim. Diyar-ı gurbette bulunmam sebebiyle bu teveccühünüze müsbet karşılık veremesem de her zaman kalben yanınızda bulunduğumu bilmenizi istiyor, affınızı istirham ediyor, en derin hürmet ve selamlarımı sunuyorum.

Günümüzde -maalesef- bâtılı tasvîr edip sâfî zihinleri şirâzeden çıkarmada kurgu-bilimlerde olduğundan da ürpertici ve o ölçüde de bir büyüye sâhip bulunan bir kısım medya organları, güzellikleri çirkin, çirkinlikleri güzel gösterebiliyorlar.. küçüklükleri alkışlattırıp büyüklüklere lanet yağdırtabiliyor; bedeni ve cismâniyeti ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâb döküp insan hissiyatını köreltebiliyor; gıybet, iftirâ ve dedikoduya prim vererek dünya kadar bühtân bağımlısı yetiştirebiliyorlar.

Halbuki, bütün şubeleriyle medya, milletin duygularının tercümanı, kitlelerin rehberi ve güzelliklerin nâşir-i efkârı olmalıdır. Her televizyoncu, gazeteci ve yazar, selim kalb, akıl ve his ürünlerini gönül ekranlarına yansıtmalı; her zaman söz ve davranışlarında edepli, lisan ve kaleminde de nezih davranmalıdır. Yoksa, mevhum bir fayda uğruna, muhakkak zararlara sebebiyet verilmesi kaçınılmazdır.

Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri kendi döneminde taşrayı İstanbul’a, İstanbul’u da Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa sürükleyen, şahsî garazları ve intikam fikrini uyandıran, böylece haysiyet kırıcı bir neşriyatla İslâm ahlâkını sarsan bazı gazetecilere hitaben “Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı!” diye seslenmiştir.

Gazeteciler ve yazarlar gibi, bir yönüyle onların yaptığı her işi birden deruhte eden televizyoncular da, bütün yeteneklerini, sanat kabiliyetlerini ve yayıncılık imkanlarını hep hakkın, iyinin ve güzelin emrine vermeli; temiz kalbleri bâtıl tasvirlerle yaralamamalı, insanların saf düşüncelerini çirkin hayallerle kirletmemeli ve nefsanîlikleri resmederek onları cismâniyetin köleleri hâline getirmemelidir. İdeal bir televizyonun ekranlara akseden her verisi, milletin genel hissiyatını seslendirmeli; onun bağlı kalacağı ilkeleri de vicdanlardaki hakikat hissi ve halis niyet belirlemelidir.

Allah’a sonsuz hamd ü sena olsun ki, son dönemde bu sahanın da bütün bütün boş ve sahipsiz kalmadığı söylenebilir; yayıncılığı sadece dünyevi menfaatlere bağlı götürenlerin yanında bugün Hak ve hakikatin sesi olma gayretindeki müesseselerin mevcudiyeti de bir gerçektir. Şu kadar var ki, yayın içeriğini bir Müslümanın 24 saatine göre oluşturan ve akışını 5 vakit namaz istikametinde planlayan bir televizyona ihtiyaç duyulduğu da aşikardır. İman ve İslam hakikatlerini gergef gergef işleyen programlarıyla fert, aile ve cemiyetin beklentilerine cevap verecek, herkese hitap etmesinin yanı sıra kadınları ve çocukları da bilhassa gözetecek bir yayın kurumunun lüzumu izahtan varestedir.

Bu açıdan, Irmak Televizyonu’nun kendi kültür köklerimize bağlı ve evrensel insanî değerler çizgisinde neşriyatta bulunarak, mezkur ihtiyacı ve işaret edilen beklentileri karşılayacağına, böylece televizyonculuğa yeni bir soluk ve anlayış kazandıracağına inanıyor, onu hem Türkiye hem de yakın coğrafya için çok önemli bir beslenme kaynağı ve yarınlar adına da bütün yeryüzüne bir ilham menbaı olarak görüyorum.

Nasıl ki, şart-ı adi planında, küçücük iradelerimizi, o koskocaman meşiet, irade ve kudret-i sübhaniye deryasına maya gibi çalmalı, sonra da Nasreddin Hoca ifadesiyle, “Ya tutarsa!..” mülahazasıyla Allah’ın merhametini beklemeye koyulmalıyız; aynen öyle de bu televizyonun mana köklerimizden, geçmişin dağ-dere, ova ve obasından sızıp-gelerek kendi televvünleriyle geleceğe akan bir ırmak gibi olacağını ve her biri ummanla bütünleşmeye müştak birer damla diğer hizmet birimleri arasında vahdet deryasıyla buluşacağını, böylece rıza ve rıdvana çalınan yeni bir maya vazifesi göreceğini ümit ediyorum. Bu mülahazayla da şöyle seslenmek istiyorum:

“Bu deryaya ey cân sen oldun ırmak,

Denizle ırmağı ne zordur ayırmak..”

Bu duygularla, açılış programınızın ve yayın hayatınızın gönlünüze göre olmasını diler, Cenâb-ı Allah’ın önünüzü açması ve sizi nice yıllara ulaştırması niyazıyla, televizyonun siz fedakar çalışanlarına ve davetinize icabet eden dostlarınıza selam ve hürmetlerimi arz ederim.

M. Fethullah Gülen

256. Nağme: Gelin Hoş Görelim!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Bamteli bölümümüz için çekim yaptığımız sohbetin çay faslında bir kere daha “hoşgörü” çağrısında bulundu. Yine arşivde bekletmeden hemen size ulaştırmaya karar verdiğimiz bu çok güzel hasbihalde muhterem Hocamız şu hususlara temas etti:

*Hazreti Yakub (ala nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam),

اِنَّـمَا اَشْكُوا بَثِّي وَحُزْنِي اِلَى اللّٰهِ

“Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim.” (Yûsuf, 12/86) demiş ve halini Allah’a şikayet etmişti. Ümmet-i Muhammed’den (aleyhissalatü vesselam) çokları da aynı yakarışı seslendirmişler ve hallerini Allah’a şikayet etmişlerdir. Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) bu ayeti secdede okurken hıçkıra hıçkıra ağladığı ve hıçkırıklarının en arka saflardan dahi duyulduğu rivayet edilir.

*Kur’an-ı Kerim’de hakiki mü’minler anlatılırken onların geceleri mürgülemeyle (kuş uykusuyla) geçirdikleri, seherlerde de çokça istiğfar ettikleri anlatılır ve şöyle buyurulur:

كَانُوا قَلِيلاً مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

“Geceleri pek az uyurlardı (adeta kuş uykusuna yatarlardı). Seherlerde ise sürekli bağışlanma dilerlerdi.” (Zariyat, 51/17-18)

*İnananlar, kendileri açısından mükemmelin peşine düşmeli, iç derinliğine ve kalb enginliğine talip olmalı ve kendilerini hep yetersiz bulmalıdırlar; fakat, başkalarının en küçük iyiliklerini çok değerli kabul etmeli ve hiç kimseyi hafife almamalıdırlar.

*Hoş görmek faziletin zirvesidir. Dinin temel dinamiklerine aykırı olmamak kaydıyla insanın kendi yorumlarına ters düşen şeyleri hoş görmesi fazilettir.

*Hoş görmeyi başarabilmiş insanlar, bütün hayatlarını sevgi, şefkat ve kucaklama ile örgülemiş olurlar.

*Hoş görmeyi yapamayanlar, en azından nahoş görmeme durağına sığınmalıdırlar.

*Kur’an-ı Kerim, “O müttakîler ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda infakta bulunurlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah, böyle iyi davranan ihsan ehlini sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) mealindeki ayet-i kerimede öfkesine mağlup olmayanları, bilakis onu yenip akl-ı selimle hareket edenleri “ve’l-Kâzımîne’l-gayz” ibaresiyle nazara vermektedir. Bu ifadedeki “gayz” kelimesi, gadabın aslı ve özüdür; hoşa gitmeyen bir şey karşısında insan tabiatının hiddet, kızgınlık ve hınçla heyecanlanması demektir. “Kâzımîn” ifadesi ise (bu kelimenin tekili “kâzım”dır), öfkesini yutan, hiddet ateşini sabırla içinde tutup boğarak söndüren, zarar gördüğü kimselerden öç almaya gücü ve kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmayan ve kötülük edenlere karşı afv ile muamelede bulunan kimselerin unvanı olarak kullanılmıştır.

*Hoş görmeyi yapamayanlar, hatta nahoş görmeme durağında da kalamayanlar en azından onun bunun kusurlarını arama ve dile dolama gibi kötü ahlaktan uzak durmaya çalışmalıdırlar.

*Müsbet hareket etmek varken, -cı’nın -cu’yu sorgulaması neticesinde insanların enerjileri boş yere tükenip gidiyor. Oysa, üç asırdan beri yerle bir olmuş bir halimiz var. Bugün yapılması gereken, meseleyi dipten ve temelden ele alarak yeniden bir âbideyi inşa etmektir; sürtüşme değil.. dürtüşme değil.. şunun bunun ayıplarıyla meşgul olma değil.

*Evet, hoş görmek esas olmalı.. en azından nahoş görmemeli.. hiç olmazsa nahoş görülen şeyleri sindirmeli ve başka şekilde birilerine karşı değerlendirmemeli.. yüzlerine çarpmamalı.. gerilime sebebiyet vermemeli.. sinelerde meknî gayzı, kini, nefreti tetiklememeli.. boş yere insanları birbiriyle vuruşturmamalı…

*İhlas ve Uhuvvet risalelerinde dendiği gibi, binlerce birliğimiz bir ve beraber olmamızı gerektirirken, bunları görmezlikten gelmek körlüktür.

*Mü’minin yol haritasını şu ayet belirlemeli:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34)

*Toplumumuz çok yaralı.. toplumun bünyesi metastaz olmuş bir kanser hastası gibi.. ne kemoterapi ne de radyoterapi fayda vermez buna. Buna fayda verecek şey mülayemettir, hoşgörüdür, diyalogdur ve şefkattir.

19:36 dakikalık bu nağmeyi sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

255. Nağme: Fıtrat, Vicdanın Sesi ve Pireleri de Kuşatan Şefkat

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü tefsir dersinde Rûm Sûresi’nin 28-40. ayetlerinin müzakeresini tamamladık. Halkadaki arkadaşlarımız kendi mesul oldukları eserlerden bu ayet-i kerimelerle alakalı tefsir ve tevilleri özet olarak sundular. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de her zamanki gibi tasdik, tashih ve tahlillerini dile getirdi.

Bu nağmede talebe arkadaşlarımızın özetlediği bazı yorumları ve onlar üzerine muhterem Hocamızın açıklamalarını, özellikle de şu konularla ilgili tefsirlerin hulasasını dinleyebileceksiniz:

*Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de misal verişi ve bazı mevzuları misallerle akla yaklaştırması,

*“Fıtrat” kelimesinin manası ve “Allah’ın fıtratı” ifadesinin hangi anlamlara geldiği,

*Hanîflik, yani batıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm’a yöneltme,

*Başka her şeyden geçerek O’na tam gönül vermek demek olan “inâbe”,

*Dinlerini parça parça edip kendileri de öbek öbek olan kimseler,

*Kendi yanındakiyle, kendine ait gördükleriyle böbürlenip şımaran hizipler,

*Bir derde düşünce başka her şeyi unutarak yalnız Rabb’e gönülden yalvaran vicdan,

*Akrabayı, fakiri ve muhtacı görüp gözettiği gibi hayvanların hayat hakkına da saygılı olan, Hazreti Üstad misillü pireleri dahi şefkat kanatları altına alan merhametli gönüller…

Evet, bu 13:18 dakikalık ses kaydında, işaret ettiğimiz mevzularla ilgili çok önemli hakikatleri ve onlara dair bir kısım açılım uçları bulacaksınız.

Şu kadar var ki, -ihtimal- bazı bölümlerde sesin anlaşılmasını zorlaştıran dip gürültüden dolayı rahatsız olacaksınız. O rahatsızlıktan ötürü çok özür dileriz. Lakin, şunu hatırlatmalıyız ki, derslerimiz bütünüyle bir aile ortamında ve tekellüfsüz ev atmosferinde cereyan ediyor. Muhterem Hocamız, iki üç saatlik ders esnasında uzun zamandır çektiği sırt ağrıları şiddetlenirse bazen masaj aletini açıyor, bazen de elindeki minik pervaneyi çalıştırma ihtiyacı duyuyor. Hem rahatsızlığını gördüğümüzden hem de Hocamıza karşı emr-i vaki edepsizliğinde bulunmamak için sessiz kalıyor, elde edebildiğimiz kadarıyla kaydettiğimiz sese razı oluyoruz.

Hürmetle arz ederiz…

Keeping up Sincerity of Intention and Having a Consciousness of Self-Criticism

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: What are the points of consideration in terms of keeping up sincerity in our intentions?

Answer: In order to gain the good pleasure of God Almighty, it is very important for a person to say what they are saying sincerely and do what they are doing sincerely. Because, if deeds are like a body, sincerity is like the soul; if deeds are like a wing, sincerity is the other wing. Neither can a body live without a soul, nor can a wing function without the other. A word uttered or an action realized sincerely is so precious in the sight of God that angels take that word to their mouths and include it in their habitual prayers; spirit beings keep reciting it as if it were a phrase of glorifying God. If the words coming out of one’s mouth are the true voice of his or her heart, then those words make their way from mouth to mouth until they reach the Holy Sphere (Hazirat al-Quds). In addition, it needs to be known that as far as such words uttered sincerely remain in memories, the Divine reward for the goodness keeps flowing into the speaker’s record of good, righteous deeds, and thus every word uttered gains infinity through their replicas.

Spoiling Good, Righteous Deeds by Revealing Them Sanctimoniously

However, if someone adds a personal emphasis on his or her good act by the tone of voice, facial gestures, and other sanctimonious attitudes, that person becomes a loser on a ground of winning and becomes deprived of the abundant reward in consequence.

For example, the Daily Prayers are an exalted form of worship that takes one’s journey through the skies of infinity. It is so wonderful to glorify the greatness of God at bowing and prostration, and to praise the Lord while rising from bowing; the Prayer is such a laudable form of good, righteous deed. However, if a thought such as, “Let others also hear how I am glorifying Allah in the bowing and prostration positions,” passes the mind of the person at the Prayer, the glorification will be ruined; the words will become lifeless, and that beautiful act of worship will be turned into a movement devoid of spirit and a title without meaning. If one holds any consideration of showing off to others, even one percent of weight, he or she expels the spirit of those words and let it fly away.

You can evaluate all acts of worship, such as making the (first and second) calls to Prayer, reciting a portion from the Qur’an during the Prayer, and the recitations and prayers made right after the Prayer within this frame. It should be kept in mind, however, that tuning into the inner voice and musicality of the Qur’anic verses recited during the Prayer, thereby letting oneself into that stream naturally, and trying to impress others by showing off with their vocal skills are two completely different things. It should be known that a person who shadows his deeds with his ego, in a way, allocates a share for himself from what belongs to God, proportional with the degree of this shadowing. This resembles breaking the wings of a bird, and thus preventing that good deed to take wing to the realms beyond.

Therefore, a person must consider his or her sincerity in all he or she does. With the condition of not becoming a negative example, one must look simple when viewed from the outside. That is, one must be unpretentious and look like a simple hut, but should be more dazzling and noble than the greatest palaces with respect to his or her inner world.

Self-Criticism as a Shield

 Believers need to see themselves so lowly to the degree of saying, “How surprising, when I view my inner world, I consider myself as a person who fell from level of humanity to that of animals. But as a Divine favor, God still lets me continue my life in human form.” As for their contribution to the services carried out for the sake of God, they should say, “I could have used these opportunities granted by God Almighty in the best way and exerted myself to tell the truths of faith to others. But I haven’t been able to make efficient use of these opportunities for His sake; I wasted them. For this reason, I am a contemptible person who has not been faithful toward Islam and the Qur’an. I feel surprised that I did not turn to stone.” They must come to grips with their carnal soul and continuously be at its throat. Seeing oneself in such a low position triggers a wish for spiritual progress as well. If seekers of perfection wish to reach higher levels, they need to see themselves as being in a lower position than they are. Also, journey to the Infinite One is infinite. God Almighty has revealed for us the horizons of perfection and completeness: “This day I have perfected for you your Religion (with all its rules, commandments and universality), completed My favor upon you” (al-Maedah 5:3). We must become insatiable journeyers on the path to infinity in such a way that, even if God Almighty openly grants us Divine love in a bowl in a miraculous way without or beyond any manner and measure, we would still be asking for more and more of it. Attaining such perfection and completeness depends on constant self-criticism. Otherwise, those who perceive themselves as already perfected individuals and who act as if further progress is not possible will be condemned to remain where they are; it is impossible for such people to taste and thus become acquainted with perfection.

In addition, there is another negative side of not facing oneself: a person who does not make self-criticism begins busying himself with a fruitless concern about others’ shortcomings unawares that he is doing so. And if the pride of being affiliated with a certain group adds to one’s personal arrogance, that person has a greater risk to become a loser. As Bediüzzaman emphasizes, communal arrogance gives strength to personal arrogance. Therefore, it can be said that communal arrogance is a fatal and destructive calamity of great danger. The way to be saved from all of such dangers is to constantly face oneself and make self-criticism.

For example, God Almighty may grant one man the opportunity to carry out very important services in different parts of the world. Indeed, this man may have conquered the hearts of all people in a place and may have realized a breakthrough in knowledge and spirituality there. But our consideration in the face of such achievements must always be: “Since I have been in charge, so many other things have not been completed. Had it been for another one enlightened in heart and mind, God knows how the services here would have further flourished. I wish the services had not been narrowed down or hindered because of me.” This must be the true spirit of self-criticism that journeyers to God must possess.

In fact, avoiding a stumble and fall in the face of praises and flattery depends upon maintaining a practice of self-criticism. That is, a person must criticize himself several times a day, keep himself under self-surveillance, and adjust his relationship with God Almighty, accordingly. Thus, even if others sing his praises and extol his virtues, he still says, “I know myself. This can be an intervention of Satan here,” thereby saving himself from giving into pride and arrogance.

May God fill all of our hearts with such a high consciousness of self-criticism. May He enable us to give the due of the duties He granted us as a blessing! Amin!

This text is the translation of “Niyet İbresi ve Muhasebe Şuuru

Bu Haftanın Bamteli (18-24 Mart 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda Edep ve Nezaket Medeniyeti” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar yine bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 7-8 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla…

254. Nağme: Az Amelin Ölçüsü ve Dinsizliğin Köprüsü

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu suali sorduk:

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in(sallallahu aleyhi ve sellem),

أَخْلِصْ دِينَكَ يَكْفِكَ الْقَلِيلُ مِنَ الْعَمَلِ

“Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel yeter.”

beyanı nasıl anlaşılmalıdır. Dinî hayatında ihlâslı birisine yeteceği belirtilen “az amel”in ölçüsü nedir?

Bazı kimselerin “namaz kılınmasa, oruç tutulmasa, hacca gidilmese bile her ne olursa olsun ihlaslı az bir amelin insanı kurtaracağı” düşüncesine kapıldıklarını, bu mülahazanın ise ibadetleri hafife alma gibi bir inhirafa sebebiyet verebileceğini belirten Muhterem Hocamız, Allah dilerse çok küçük vesilelerle kullarını Cennet’le şereflendireceğini ama bu reca duygusunun kulluk vazifelerini önemsiz görme gibi bir yanlışlığa sebep olmaması gerektiğini vurgulayarak zikrettiğimiz hadis-i şerifin nasıl anlaşılması lazım geldiğini anlattı.

Bu arada, yirminci yüzyılda yetişen en büyük âlimlerden kabul edilen ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî hazretlerinin “Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür!” sözünü hatırlatan muhterem Hocaefendi, zaruret hallerinde ruhsatları kullanma ile hep kolayın peşine düşüp işine gelen görüşe göre hareket etme meselesinin birbirinden ayrılması gerektiği üzerinde de durdu.

Muhterem Hocamızın yukarıdaki soruya verdiği cevabı 08:47 dakikalık ses ve görüntü dosyaları olarak arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

253. Nağme: Cuma Hutbesi’nde “Yokluklar Arenası” ve Mescidimizden Görüntüler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Bugün ders halkasındaki arkadaşlarımızdan Muammer Durak hocamız cuma hutbesi olarak muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Yokluklar Arenası” başlıklı makalesini okudu. Bu makale, ilk kez 1 Kasım 1987 tarihli Sızıntı Dergisi’nin başyazısı olarak yayınlanmış; daha sonra da “Yitirilmiş Cennete Doğru” kitabında neşredilmişti. Yaklaşık 25 sene önce kaleme alınmış olmasına rağmen sanki dün yazılmış gibi taze kalmış bulunan bu makaleyi sizinle de paylaşmak ve muhtevasını hatırlatmak istiyoruz.

Ayrıca, bu nağmede sabah derslerimizi, ikindi hasbihallerimizi ve Bamteli çekimlerimizi de yaptığımız salonumuzun/mescidimizin birkaç fotoğrafını arz edeceğiz. Bu vesileyle, Yeni Platform ve Hocaefendi’nin Sitemi başlıklı “205. Nağme”de bahsettiğimiz platformu merak eden kardeşlerimizin fotoğraf taleplerini de karşılamış olacağız.

Hürmetle…

Yokluklar Arenası

Mazhar olduğumuz nimetlerin kadrini bilmek, yeni mazhariyetler için en sağlam bir esas, en güçlü bir vesîledir. Sıkıntı ve mahrumiyetler, izâfî değerler ifade ettikleri için, en müreffeh bir hayat seviyesinde bile, her zaman bir kısım mahrumiyetlerden bahsetmek mümkündür. Tabii bunların yapıcı bir düşünce ile ele alınmasında da mahzur yoktur. Ancak, bütün bütün Hakk’ın lütuflarını görmezlikten gelerek hep mahrumiyetler üzerinde durmanın, hep olup-biten şeylerin fena yönlerini araştırmanın hiçbir yararı olmadığı da muhakkaktır.

Sıra sıra yokluklar arasından geçerek, yığın yığın mahrumiyet ve sıkıntıların ekşi, abûs çehrelerini görerek; bilmem kaç ölüm koridorundan sıyrılıp “tenezzüh ve seyir” diyebileceğimiz bu rahat ve huzur dolu günlere gelip ulaştık.

Daha “dün” denecek kadar çok yakın bir geçmişte, hayrın, hayır düşüncesinin susturulmak istendiğini, şerrin ve çeşit çeşit şirretliklerin çığlık çığlık etrafı velveleye verdiğini görüyor; elimiz bağlı, kolumuz bağlı, dilimiz bağlı ve düşüncelerimiz esir sadece seyrediyorduk. Bir evde, bir bahçede dost ve sevdiklerimizle bir araya gelerek düşünce alış-verişinde bulunamıyor, duyuş ve hissedişlerimizle yapayalnız bırakılıyorduk. Zira, en nezih düşüncelerden kaynaklanan ve en temiz hislerle ifade edilen şeylerden bile kuşku duyup korkanlar vardı ve bunlar milletin kaderine hâkimdi…

Rica ederim; o zamanlar bin seneyi aşkın bir zamandan beri milletin sinesinde kök salmış milli kültür ve tarih şuurundan, o göz kamaştırıcı muhteşem geçmiş ve onun getirdiklerinden; gazâdan cihaddan; gâzilik ve şehidlikten söz etme imkânı var mıydı? Her biri başlı başına bir destana mevzû olacak, güneşi batmayan o şanlı günlerden, onun birer rüya, birer hülya değerindeki hâtıralarından; varlık ve dirliğinizin bereketli kaynaklarından; ırmaklarından, çeşmelerinden, çağlayanlarından bahis açmaya imkân var mıydı? Şanlı tarihimizin füsunkâr güzelliklerini, onun ayrı ayrı yanlarından taşıp gelen musiki gibi tatlı sesleri; zaferleri, zafer duygularını, hezimetleri, nefis muhasebelerini derleyip, toparlayıp bir aynaya aksettirir gibi, milli-ruh menşûrundan geçirerek ma’şerî vicdana aksettiren gazeteleriniz, mecmualarınız, kitaplarınız, broşürleriniz, seminerleriniz, konferanslarınız ve bir mânâda televizyonlarınız, radyolarınız var mıydı?

Duyguda, düşüncede birbirinden koparılmış ülke insanının birbirine hasret giden fertlerini; yanyana ve birarada fakat “daüssıla” ile kıvranan ailelerini; yokun, yokluğun, hatta gölgelerin kavgalarının verildiği arenaları gördükçe lime-lime olup inleyen, yüreklerinizi duyup dinleyen ve “aks-i sada” nev’inden olsun cevap veren var mıydı?

Bütün bu kıtlıklar döneminde yitirilen değerlerimiz, tezyif edilen tarihimiz, yıkılan yuvamız, perişan olan insanımız karşısında ızdırap çekip sızlayan, ona masmavi günler hazırlama yolunda düşünce çilesiyle kıvranan ve onun sıkıntılarını paylaşan kaç insan gösterilebilirdi?

O günlerde tarih ve din düşmanlarının, gökleri keşf ve arzın tabakalarını hallaç etme plânı, dev teleskoplarla semayı arayıp taramaları ve bu yolla ortaya koydukları yeni tesbitleri, tahminlere dayalı iddiaları, -eğer o günlerde bulunsaydı- feza gemileri, ışıkla yarışan mekikleri ve ancak rüyalarda görülebilen ileri feza teknolojileriyle, geçmişe aid her şeyin hakkından geleceklerini, bütün değer abidelerini yerle bir edeceklerini; insanların bakış ve düşünce tarzlarını temelinden değiştirip varları yok, yokları da var edeceklerini; varlık, hayat ve ölüm gibi öteden beri insanoğlunun en mühim meseleleri sayılan mefhumlara anlaşılır ve yararlı izahlar getireceklerini; hatta en onulmaz dertlere derman bulacaklarını, ölümü öldürüp kabir kapısını kapayacaklarını; bütün metafizik oyunları (!) bozup varlığı, onun tek ve gerçek esası olan (!) maddeye ve maddeci düşünceye teslim edeceklerini avâz-avâz bağırıp herkesi susturmalarına ve insanı insanlığından utandıran şarlatanlıklarına karşı, kim bir söz söyleyebilmiş ve kim “Yeter bu yalanlar artık!” diyebilmişti?

Tertemiz îmanî düşüncelerimiz, ondan kaynaklanan cesaret ve fedâkarlıklarımız, millet ve ülke yararına durulardan duru niyetlerimiz, aksiyon ve kabiliyetlerimizle kendi kendimizi ifade etmeye imkân veriliyor muydu? Ve yine o günlerde aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar olarak biraraya gelip uhrevî hislerle derinleşmenin, yenilenmenin ve dünyamızın kaderi hakkında müzakerelerde bulunmanın, fikir beyan etmenin imkânı var mıydı?

Zaten o günlerde bizler, sadece hülyalarımızda yaşadığımız o tılsımlı dünyalara, adalet ve hakkaniyetin atlas iklimine, eksiksiz, kusursuz inancın ak yoluna girmeye karar verseydik de giremezdik. Zirâ, bütün köprüler yıkılmış, yollar da perişandı… Ne bir ses, ne bir soluk, ne bir rehber ne de bir ışık yoktu. Tûr dağının sağında solunda Sâmirilerin pusuları, Hira’ya giden yollarda da Ebu Cehil’lerin gayz u tuğyânı vardı. Henüz görünürlerde ne duyan, ne anlayan, ne de bu yanlışlıkları göğüsleyecek bir kahraman yoktu. Hamza’lar, neyin avcılığını yapmaları gerektiğini henüz bilemedikleri, Ömer’ler, uyku mahmurluklarını henüz üzerlerinden atamadıkları o günlerde, ne anlayışsızlığın tepesine inecek bir yumruk, ne de mantıksızlığa başkaldıracak bir dimağ yoktu.

Bütün bu dizi dizi yoklukların en ızdıraplısı, en acısı ise, sağda-solda tantana ile ilân edilen “insan hakları”, “demokrasi”, “vatandaşlık” gibi hemen herkese serbest teneffüs hakkını veren mefhumlardan istifade etme imkânı da yoktu. Nihayet, bütün bu yokluklardan kısa zamanda sıyrılıp çıkmanın, hatta bu uğurda bir kısım civanmertlik ve fedâkarlıklarda bulunmanın yolu da yoktu.

Bu arada ihtiraslarımız, zaaflarımız, kaderimizdeki bu yokluklarla birleşince, ümitlerimiz delik-deşik oluyor ve kendimizi bir kördüğüm tâlihin pençesinde hissediyor, hissettikçe de gevşiyor, çöküyor ve dağılıyorduk. Heyhât! O günlerde bizi derleyip toparlayıp, imanın, aşkın, heyecânın potasında birleştirecek bir el de yoktu.

Ya şimdi, bu türlü yokluklardan, mutlak mânâda, bahsedebilir miyiz? Vâkıa elde edilmesi gerekli olan daha bir sürü şey var ama bunlar destan seviyesindeki o eski yoklukların yanında deryada katre kalır.

Bence, bugün üzerinde durulması gerekli olan en önemli yokluk, Hakk’ın nimetlerine karşı şükür ve şuur yokluğu.. o nimetleri değerlendirip daha büyük lütuflara sıçrama yokluğu.. bütün güçleri ve kuvvetleri Hakk’la münasebette görü her şeyi O’ndan bilme yokluğu.. evet, yok olan bunlardır ve Hakk erlerinin omuz omuza verip takviye etmeleri gerekli olan esaslar, kaideler de bunlardır.

Keşke, her şeyi tenkid yerine, her nimete kendi cinsinden şükürle mukabele ederek, o nimeti arttırma yollarını araştırabilseydik! Ve keşke, şahısların, hiziplerin himmet ve kuvvetleri yerine, Hakk’ın kesilmez ve aldatmaz inayetlerine itimad edebilseydik!..

Bu makaleyi (hutbe dualarıyla beraber) yazı olarak indirmek için tıklayınız

Bu makaleyi (hutbe dualarıyla beraber) PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

Mescidimizin Giriş Tarafı:

 

Mescidimizin Mahfil Kısmı:

 

Mescidimizin Mihrap Bölümü:

 

Bamteli Çekimleri Yaptığımız Platform:

 

Mescidimizin Kubbeciklerinden Biri:

252. Nağme: Kul, Rabbini Sorgulayamaz ve İmtihan Edemez!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Geçenlerde bir kardeşimizden “Bu hafta namazlarımı ve dualarımı da aksatmadım ama yine de sınavda başarılı olamadım; Rabbim neden bana yardımcı olmadı?” manasına gelen bir e-mail aldık. Bir başka arkadaşımız da “Benim dualarım hiç kabul olmuyor; istediğim hiçbir şey gerçekleşmiyor!” diyerek dert yanıyordu.

Bu türlü mesajların da sevkiyle, Bamteli çekimi yapmak üzere salonumuzda/mescidimizde yerlerimizi alınca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu yönelttik:

“Eserlerde ‘Ubudiyette ancak teslimiyet vardır; tecrübe ve imtihan yoktur’ denilerek, insanın Rabbini tecrübe ve imtihan edemeyeceği ifade buyuruluyor. Mü’minler için böyle bir yanlışlık söz konusu mudur; insan hangi düşünce ve fiillerle Rabbini tecrübe etme vartasına düşmüş olur?”

Muhterem Hocamız sorumuzu öyle güzel cevapladı ve o kadar önemli ölçüler ortaya koydu ki, “Keşke bu sohbeti de herkes seyretse/dinlese!” dileği daha o esnada gönlümüzü sarıverdi. Onun için de kaydımızı arşivde bekletmeden yayınlamayı uygun bulduk.

19:58 dakikalık bu nağme baştan sona pek mühim olmakla beraber, muhterem Hocaefendi’nin, sözlerini noktalamadan önce anlattığı hatırası ve yürek yakan muhasebesi çok önemli mesajlar ihtiva ediyor.

İstifadeye medar ve dualarınıza vesile olması ümidiyle sunuyoruz.

251. Nağme: “Rum Mağlup Oldu” ve “Nice Uygarlıklar Yıkıldı, Ne Umranlar Kuruldu!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugünkü dersimizde “Rûm Sûresi”nin ilk on ayetini müzakere ettik. Bu sûreye, Ehl-i kitap olan Doğu Romalıların ateşperest olan Farslara -daha önce mağlup olmuşken bir süre sonra- galip gelecekleri ve müslümanların hem bu hadiseye hem de aynı zamanda müşrikler karşısındaki kendi zaferlerine sevinecekleri bildirilerek başlanmakta; geçmişteki inkarcı toplumların durumlarından ibret alınması öğütlenmekte; Yüce Allah’ın varlığı, birliği, eşsiz kudreti ve kainattaki mutlak hakimiyetinin delilleri, insan fıtratının önemi ve insanların yapıp ettikleri yüzünden ortaya çıkan olumsuzluklar üzerinde durulmakta; kıyamet günü inkarcıların karşılaşacakları bazı hallere değinilip Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şahsında bütün müminlerden, tevhid inancına bağlı kalarak, âhiret hayatına hazırlığı ihmal etmeden, darlıkta da bollukta da Allah’a olan saygı ve itaatlerini devam ettirmeleri ve inançsızların tutumlarından etkilenmemeleri istenmektedir.

İşte bu konuları ihtiva eden ayetlere ait farklı tefsirlerdeki açıklamaların özetleri sunulurken bir arkadaşımız şu hadisi hatırlattı: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir sabah namazında Rûm suresini okumuş; ancak bazı ayetlerde tereddüt etmişti. Namazı bitirip arkasını döndüğünde “Bir takım kimselere ne oluyor ki bizimle beraber namaz kılıyorlar da güzelce temizlenmiyorlar. Şüphesiz Kur’an’ı karıştırmamıza sebep olan işte onlardır!” buyurarak, temizliğin ibadetlerin sıhhati açısından ne kadar önemli olduğunu belirtmişti.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hadis-i şerif üzerine, abdestteki bir kusurun namazı duymaya mani olabileceğini ve bir cemaatte kötü niyetli ya da abdestinde dikkatsiz bir insan varsa, oradaki bütün insanların manen ondan etkilenebileceğini vurguladı. Daha sonra da bu konuyla alakalı bir hatırasını anlattı. Sözlerini “hiç unutmam” diyerek noktalayınca, bir ağabeyimiz muhterem Hocamızın, Hac yaptığı esnada bir tavuk etini çiğneyip yutmak için çok gayret etmesine rağmen etin bir türlü boğazından geçmediğini hatırlatması üzerine o hatırasını da nakletti.

Bu 11 dakikalık nağmede hem o iki hatırayı hem de muhterem Hocaefendi’nin ders sırasındaki bazı açıklamalarını dinleyebilirsiniz.

Ayrıca, bugün çektiğimiz bir fotoğrafı da arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bugünkü derste çektiğimiz bir fotoğraf:

250. Nağme: “Bir Serçe Bir Kartalı Salladı Vurdu Yere!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün en son çay fasıllarından birini 10:30 dakikalık ses ve görüntü dosyaları olarak arz edeceğiz. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu nağmede şu hususlara değiniyor:

***Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar.

***Allah Teâlâ, dişini sıkıp aktif sabır içinde bulunanların yardımcısıdır.

***Yunus Emre, lügaz denilen bilmece gibi sözleriyle Cenâb-ı Hakk’a itimad eden nice küçüklerin nefsine güvenen nice büyüklere galebe çaldığını şöyle anlatır:

“Bir serçe bir kartalı

Salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir

Ben de gördüm tozunu”

***Yunus Emre, şu sözleriyle de kendi güç, kuvvet, ilim ve iktidarına güvenen kimselerin sonunda nasıl mağlup olacaklarını ve mahcup hale düşeceklerini vurgular:

“Bir küt ile güreştim

Elsiz ayağım aldı

Güreşip basamadım

Gövündürdü özümü”

***Yunus Emre’nin şu ifadeleri ise, ihlaslı çok küçük bir amelin bile Hak katında çok değerli ve mizanda pek ağır olacağını ima etmektedir:

“Bir sineğin kanadın

Kırk katıra yüklettim

Çift dahi çekemedi

Şöyle kaldı kazını”

***Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” buyurmuştur. Bundan dolayıdır ki, maruf (hayır, iyilik) sayılan hiçbir şeyi küçük görmemelisiniz. Sizin kurtuluşunuzun hangi amele bağlı olduğunu bilemediğiniz için elinize geçen her fırsatı bir beraat fermanı gibi kabul etmeli ve onu değerlendirmeye çalışmalısınız. Birine tebessüm etmişsiniz, diğerine selam verip gönlünü almışsınız, bir başkasına insan diye değer atfederek bağrınızı açmışsınız, doldurduğunuz kovanızdaki suyu başka birinin kabına boşaltmışsınız ya da kendiniz suya kandıktan sonra susuzluktan dili sarkmış bir köpeği de sulamışsınız… Bunlar, bu dünyada küçük işler gibi görünebilir. Fakat, bütün bu ameller nezd-i uluhiyette birer değer hanesine yerleştirilir ve sizin hesabınıza değerlendirilir.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

249. Nağme: İnsan Balyozla Düzeltilmez!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu nağmede 09:15 dakikalık bölümünü paylaşacağımız ikindi hasbihalinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu konuları açıklıyor:

***Daha baştan karakterlerin okunması ve kaymaya sebebiyet verebilecek faktörlerin önünün alınması lazımdır.

***Bazı kimselerin paraya karşı hiç zaafları yoktur; onları altınların içine koysanız, “Keşke birisi bunları alsa da beni bu işten kurtarsa!” der. Bazıları da vardır ki, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ifadesiyle, “iki dağ altını olsa, üçüncüsünü de ister.” Kimi insanlar ise, cismaniyete ait arzular karşısında sağlam durabilirler. Fakat bunların hepsinin başka alanlarla alakalı zaafları olabilir. Mesela, bir insan veli de olsa alkışlanıp takdir edilmeye ve şöhrete karşı bir zaafı bulunabilir. Bu açıdan da şahısların çok doğru okunması ve onların, zaaflarının esiri olmamaları istikametinde bir yol tutulması gerekmektedir.

***Bir zaaf emaresi gösterildiği an, o insanın onuruna dokundurmadan, kuvve-i maneviyesini sarsmadan, onu ümitsizliğe atmadan, küstürmeden ve darıltmadan, halihazırdaki hizmetine muadil zaafına kapalı başka bir vazife verilmeli.

***Hazreti Ömer (radiyallahu anh) bir gece şehrin asayişini kontrol için dolaşırken, içinde günah işlendiğini öğrendiği bir evin duvarından atlamış ve içeridekileri azarlamıştı: Ev sahibi ihtiyar, “Ya Emire’l-müminin!. Ben Allah’ın bir emrine muhalefet etmişsem de sen O’nun üç emrine birden muhalefet etmiş bulunuyorsun. Allah Teâlâ, ‘Kimsenin gizli hallerini araştırmayın’ (Hucurât, 49/12) buyurduğu halde, sen benim gizli halimi araştırdın. Allah Teâlâ, ‘Evlere kapılardan gelin’ (Bakara, 2/189) dediği halde, sen benim evime duvarından girdin. Allah Teâlâ, ‘Kendi evlerinizden başka evlere, sahiplerinden izin almaksızın ve onlara selam vermeden girmeyin’ (Nur, 24/27) buyurduğu halde, sen benden izin almadan evime girdin.” demişti. Bunun üzerine, Hazreti Ömer (r.a) özür dilemiş ve gözyaşları içerisinde oradan ayrılıp gitmişti. Birkaç gün sonra Hazreti Ömer (r.a) sohbet ederken, adam gelip cemaatin arka tarafında kendini gizleyerek oturdu. Onu gören Ömer Efendimiz çağırıp yanına oturttu ve kulağına eğilerek, “Allah’a yemin ederim ki, o gün sende gördüğüm şeyi hiç kimseye söylemiş değilim” dedi. İhtiyar da Hazreti Ömer’in (r.a) kulağına “Ben de Hazreti Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, o günden sonra o işi bir daha yapmış değilim!” cevabını verdi.

***Şam’da akıllı ve güçlü-kuvvetli biri vardı; Şam temsilcisi olarak zaman zaman Hazreti Ömer’e gelirdi. Bir ara gelmez oldu. Hazreti Ömer merak ederek onun niçin görünmediğini sordu. “Ey Mü’minlerin Emiri! O içkiye daldı” denildi. Bunun üzerine Hazreti Ömer katibini çağırtarak Mü’min Sûresi’nin ilk üç ayetini ihtiva eden şu mektubu yazdırdı: Hattab oğlu Ömer’den falan oğlu falana! Selam üzerine olsun! “Hâ, Mîm. Bu kitabın vahyolunup bölüm bölüm indirilmesi, azîz ve alîm Allah tarafındandır. O, aynı zamanda günahları bağışlar, tevbeleri kabul buyurur, ama cezalandırması da çetin olup, lütuf ve ihsanı pek geniştir. O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş yalnız O’na olacaktır.” Sonra da orada bulunanlara dönerek “Allah Teâlâ’ya bu kardeşinizin tevbesini kabul etmesi ve onu doğru yola iletmesi için dua ediniz” buyurdu. Hazreti Ömer’in mektubu kendisine verildiğinde, adam “Evet Allah tevbeleri kabul edip günahları bağışlar. Onun azabı şiddetlidir. Hazreti Ömer beni O’nun azabından sakındırmış ve bana Allah’ın mağfiretini va’detmiştir” dedi. Adam mektubu tekrar tekrar okudu ve ağladı. Sonra da tevbe ederek bir daha ağzına içki koymadı. Bunu öğrenen Hazreti Ömer şunları söyledi: “Kötü yola düşen bir kardeşinizi gördüğünüzde ona nasihat ediniz ve kendisini bağışlaması için Allah’a dua ediniz. Sakın onu Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmeyiniz ve onun aleyhinde şeytana yardımcı olmayınız.”

***İman hizmetine çok emeği geçmiş büyük bir insandan dinlemiştim: O, bir gün birkaç hususu haber vermek ve bir meseleden dolayı bir insanla alakalı şikayetini arz etmek için Bediüzzaman hazretlerine gidiyor. Tam söze başlayacağı sırada, Hazreti Üstad -o kendine has red ifade eden tavrıyla- “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. O zat, bir süre sonra bir fırsatını bulup tekrar söz alıyor; Üstad yine, “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. Bir kere daha deneyince yine aynı cevapla karşılaşıyor: “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum.” Üstad hazretleri bu türlü davranışlarıyla, su-i zanna, gıybete ve insanlar hakkındaki kesin bilgiye dayanmayan hükümlere karşı tavır almak gerektiğini ortaya koymuş, insan kaybetmeme adına nasıl davranılması lazım geldiğini göstermiştir.

***İnsanların cehenneme kaymalarına meydan vermeyecek şekilde kucaklayıcı olmak mesleğimizin bir esası olan şefkatin gereğidir.

***Te’dib (terbiye edip edeplendirme), kovma şeklinde ortaya konmamalı; o, yerinde sağlam tutma, karakterine göre besleme ve kurumasını engelleme olarak anlaşılıp uygulanmalı.

***Balyozla ya da tokmakla insan düzeltilmez; düşene bir de siz vurursanız, beyin kanamasından ölüp gitmesine sebebiyet vermiş olursunuz. Balyozla toplum düzeltilseydi, biz Tanzimat’tan bu yana elli defa balyoz yedik, düzelirdik olur biterdi.

Chastity of Thoughts

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: Could you please elucidate the phrases “purity of ideas” or “chastity of thoughts” which you draw upon from time to time?

Answer: Thought and action are the two most important dynamics that show us the way to truly exist, help us stay as ourselves in the face of fierce storms, and help us change ourselves in the progressive sense. Although thought in its general meaning comes before actions, a certain thought with its intricate and detailed meanings develops within the very process of (putting it into) action. That is, a person can concentrate on a certain subject first, give much thought to it, and try to fathom it correctly. However, only after putting the issue into real life practice will one gain further insight into it, accept and accommodate themselves to it, and found it on a sound basis. This is because implementing what one has thought about will make one face some new situations which will, in turn, lead to deeper thoughts on the issue, and thus the general ideas at the beginning will rest upon unshakable grounds. So be it in a general context or a specific one with lots of details, the most important essential we need to pursue in all of our intentions and thoughts is “purity of ideas.” In this respect, we need to remain faithful to the purity of ideas, seeing it as part of our very character, and protect it under our wings against all odds.

Sound Thoughts Produce Sound Conduct

It is possible that some people may adopt negative opinion and attitudes toward us, but others’ wrong attitudes should never lead us to reflect back a similar sort of attitude. Wherever we stand with respect to our essential values, we need to stand our ground against all odds. Otherwise, once our thoughts and feelings begin to waver according to others’ attitudes and behaviors, the wavering will continue and eventually take us off the righteous course. What we need to do, however, is not even let others distract and keep us busy—let alone taking us off course—and try to keep away from every kind of influence that might serve as a provocative factor against our course and our stream of thought. We should know that the real purpose of provocations is to avert the volunteers devoted to high ideals from their path and make them change course, not with the purpose of achieving something else but for achieving this very end.

For this reason, representatives of sound thinking should never change in the face of the inconsistent and baseless claims made by others—of course with the exception of making legal claims by appealing and refuting in order to protect one’s reputation against defamation and using their lawful right to sue them for slander and other violation of rights—and always try to keep up their purity and innocence. We need to think straight at all the times so that the actions we are to build on those thoughts are right and straight. Otherwise, if we move away to one side with every storming wind, we might lose track, fall to other trails, becoming adrift in the end.

Those Who Think Positively Take Delight in Their Lives

The Messenger of God, peace and blessings be upon him, once stated that a believer’s silence should be reflection (tafakkur) and his speaking should be wisdom.”1 Taking this radiant statement into consideration, we can say that thinking,  imagining, and shooting for good things will be counted as worship for a believer. Even though busying ourselves with seemingly impossible thoughts normally means wasting our energy, if a person cherishes a wish to transform the color and pattern of the world into a more beautiful and vivid one, I think even the dreams and imaginings of that person will take on a hue of worship. Thus, what befalls on believers is to become oriented to such beautiful considerations and lead their lives accordingly. In one of the epigrams at the end of The Letters, Bediüzzaman states: “Those who attend to the good side of everything contemplate the good; those who contemplate the good enjoy life.” Therefore, someone’s turning his life into a delightful melody and spending his life as if he were walking through the corridors of Paradise depends on his thinking beautifully. However, one’s thoughts also could take people to negative ways, such as hedonism and bohemianism, unless he uses it in a positive way. Also, even imaginings and conceptions that are not channeled toward goodness can make one face such negativities. For this reason, believers must continuously be preoccupied with thoughts that take root in their values, overflow with them, continuously read and think, and feed on their essential sources without leaving any voids in their life. At the same time, they must give their willpower its due to such an extent that they always remain close to the feelings and thoughts that are not granted a visa by their pure conscience. If they are prone to negative winds in spite of all their efforts, they should—as advised by the Messenger of God—try to free themselves from that atmosphere immediately. Otherwise, a person who sets sail into dreams that might corrupt the purity of his mind sometimes may go too far and not have the opportunity to return to the shore (of safety). Therefore, if one does not control the feelings of grudge, hatred, vengeance, and lust, they might break down barriers and thereby cause them to take wrong decisions and commit evil acts. One must give their willpower its due on one hand and ask protection from God on the other. Those who can achieve this will lead their lives in a greenhouse of Divine protection. But still one should never forget that even the most upright people might topple over, and thus we must never give up our vigilance. When we stumble and lose our balance, we must turn to our Lord and ardently pray like our forefather Prophet Adam did: “Our Lord! We have wronged ourselves, and if You do not forgive us and do not have mercy on us, we will surely be among those who have lost,” (al-A’raf 7:23) then straighten up, and turn toward Him again. 

Desires and Fancies in Guise of Ideas

 Another point to raise in terms of chastity of thoughts is that there is always the possibility of desires and fancies masquerading as ideas to misguide a person. The touchstone to distinguish desires and fancies from true ideas is the religious criteria. For example, if you feel enraged when someone’s words and attitudes bother you, you first need to determine whether there is anything that goes against the Truth. If this is not the case, it means that you are getting angry in the name of your carnal self, which shows that the angered reaction stems from personal desires and fancies. The criterion to use in the face of evil as decreed in the Qur’an is to “repel evil with what is better (or best)” (Fussilat 41:34). Accordingly, if someone does evil to you, the primary response towards him or her must be a smiling face intended to defuse the intensity of their strong dislike and malice. But if the evil in question is directly related to sacred values or public interest, as an individual, we do not have the right to forgive his or her act; one can only forgive and show tolerance towards violations against his or her personal rights. God Almighty did not assign anybody as a substitute authorized to forgive violations of His rights. No one should dare make such claims, which are clearly disrespectful of God’s rights.

Getting back to our main subject, desires and fancies with no sound base sometimes present themselves in the guise of ideas and try to misguide people, in cooperation with the devil and our carnal soul. One might commit certain wrongs in consequence. You can clearly see this on some debate programs where people try to outwit one another. As if they are fixed on controversy, they always try to say the opposite of what the people before them say, not caring whether it is right or wrong. Let us suppose that one of the people with whom such a person argues says, “Now I am going to show you, by God’s grace and permission, a way directly leading to Paradise.” If the gates of Paradise miraculously and suddenly appear wide open before him and enable him to see the wonderful blessings beyond imagination, he will still say, “No, we do not want to enter Paradise. We are trying to win here, and you are trying to stop us and push us to inactivity.” That is, such a person will try to respond with demagogy even against the most plausible words and thoughts. Such words actually stem from one’s desires and fancies and are uttered under the influence of the devil. However, people mistake all of them as stemming from their own thoughts and ideas.

Sometimes, people from among believers can also fall for this trap of the devil and carnal soul. When you ask help from such a person, he might say that he needs to stay where he is so that he can guide many others, attempting to hide his desire for spending more time with his family and enjoying worldly life under the guise of altruism. However, a sincere believer burns with a desire for reunion with God, overflows with a desire for meeting the noble Prophet, and wishes to sit at the table of the Rightly Guided Caliphs and share their atmosphere. In spite of these feelings, a sincere believer watches his step and says: “My God, I do not know whether I served my time in this world or not. Therefore, I am afraid of committing disrespect towards You.” The conscience is a very important reference point here. For this reason, one must always judge the words one utters with his or her conscience and seek its righteous counseling at every choice and decision made. If someone can achieve this, he or she will be saved from confusing fancies with guidance and carnal desires with commonsense.

1. Daylami, Al-Musnad, 1/421

This text is the translation of “Fikir İffeti

Bamteli’nde Bu Hafta (11-17 Mart 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda Gül İçin Katlanılan Dikenler ve Hak ile İhlâs Münasebeti” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar, defalarca dinlediğimiz bu sohbetin güzelliğinden bir nebze tattırmak için, yine bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Acemice de olsa sadece bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 7-8 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla..

248. Nağme: Bahar, Değişip Başkalaşma ve İnkişaf

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugün arz edeceğimiz ikindi hasbihalinin 15:21 dakikalık bölümünde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları açıklıyor:

-Canlı kalabilenler baharı idrak ederler.

-Bir Hak dostu: “Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol, ağaçlar şiddetli rüzgârların korkusuyla köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” der. Bir başka Hak eri ise, farklı bir açıdan insanların ağaçlardan öğrenecekleri hususlar olduğunu ifade eder ve şöyle der: “İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar; onlar, ne üzerlerinde barınan kuşların, ne gölgelerinde yatan insanların, ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar.”

-İnanan insanlar, sürekli tekâmül peşinde bulunmalı, kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla hep “diriliş”ler yaşamalı; fakat, aynı zamanda kendi öz değerlerine bağlı, değişme fantezisinden uzak ve durdukları yerde “sabit-kadem” olmalıdırlar. Onlar, her gün yeni bir duyuş, yeni bir seziş, âfak ve enfüse ait yeni bir keşif ve yepyeni tahlil ü terkiplerle imanlarını bir kere daha derinden duymalı, Hak tevfîkine dayanarak inançlarını yeniden inşa etmeli ve sonra da irfanlarının derinliği ölçüsünde bir aksiyon sergilemelidirler. Evet, onlar tekvînî ve teşriî emirlerin mana, muhteva ve özünde bitevî derinleşmeli; böylece, değişimi daha bir olgunlaşma şeklinde anladıklarını ortaya koyarak iç içe inkişaflar gerçekleştirmelidirler. Ne var ki, kendi kimliklerinden uzaklaşma, farklı kültürlerin tesirlerinde kalarak başkalaşma ve öze yabancı bir hal alma anlamlarına gelen bir “değişim”den korkmalı; bu manadaki bir değişikliği bozulma saymalı ve kendilerini ondan korumak için farklı vesilelere sığınmalıdırlar.

-Bazen başlangıçtaki çok küçük bir değişim, ileride pek büyük başkalaşmalara sebep olabilir. Bu mevzuda bir sızıntının meydana gelmesine bile fırsat vermemek lazımdır. Evet, atalarımızdan tevarüs ettiğimiz dinî ve millî değerlerimizden herhangi biri ile alâkalı en küçük bir kayma, daha sonraları önü alınamaz inhiraflara dönüşebilir.

-Kur’ân bize,

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma… Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşeden, hibede bulunmada eşi benzeri olmayansın.” (Âl-i İmran, 3/8) duâsını öğütlemekle değişip başkalaşmaya karşı hıfz-ı ilahiye sığınmanın gerekliliğini hatırlatmaktadır. Tarih boyunca nice büyük görünümlü insan, şeytanın attığı ağa takılmış ve ona av olmuşlardır. Aynı akıbete uğramamak için Allah’a sığınmak ve dünyanın geçici güzelliklerine kanmamak lazımdır.

-Cenâb-ı Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54)

-İnsan çoğu zaman değişip başkalaştığının farkına varamayabilir. Bir dönemde harama bakmaktan sakınan bir insan şayet dikkatli yaşamazsa gün gelir harama yürümekten ve onu işlemekten bile rahatsız olmamaya başlar. Bu itibarla da, başkalaşmanın ilk adımını atmamaya çalışmak lazımdır. Evet, başkalaşmamanın en önemli dinamiği, en küçük bir değişmeye karşı çok kararlı durmak ve değişmemek için sürekli takviyeye başvurmaktır.

247. Nağme: İmanın Tadını Duymak ve Âhirette Alacaklı Olmak

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü nağmemizde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özellikle şu mevzuları anlatıyor:

***İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” Evet, imanın tadını alan bir insan Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman adeta burnunun kemikleri sızlar. Sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından, O’nun yolunda bir tebliğ adamı, bir münadî, bir müezzin olduğundan ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlûkata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür. Bir de, Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır.

***Yaptığınız kat kat iyiliğin sıfırını bile göstermeyen kimselere karşı dahi tavır almamalı, onlara aynıyla mukabelede bulunmamalısınız. Sürekli alacaklı olmalı, fakat alacaklı olduğunuz şeyleri asla talep etmemelisiniz. Bu civanmertliği öyle tabiatınız haline getirmelisiniz ki, öteye de alacaklı olarak gitmeli ve orada insanlardan hak talep etmemek suretiyle bir kere daha civanmertlik sergilemelisiniz.

***Hadis kitaplarında ahirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Rivayete göre; servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar.

En son çay fasıllarından birinin 19:30 dakikalık bölümü olan bu güzel sohbeti dualarınıza vesile olması recasıyla sunuyoruz.

246. Nağme: Tesbih, Tehlil ve Tekbir Çizgisinde Sıradanlıktan Seçkinliğe

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bildiğiniz üzere birkaç aydan beri Kırık Testi’lerin İngilizce tercümelerini, iki haftadır da aynı zamanda Arapça çevirilerini sitemizde neşrediyoruz. Her iki dildeki dosyalarımızla alakalı -elhamdulillah- çok güzel yorumlar alıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Amerikalı bir okuyucumuz hislerini paylaşırken Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetlerindeki bir hususiyete dikkat çekiyor; şimdiye kadar pek çok İslamî yazı okuduğunu ve hemen hepsinde muhayyel bir düşmana karşı reaksiyon istikametinde mevzuların ele alındığını ama Hocaefendi’nin yazılarında hep insana içten içe derinleşme, marifet/muhabbet/aşk u iştiyak hesabına daha bir dolu hale gelme, sürekli kendi rekorunu kırıp yenileme ve Allah’la münasebet açısından her gün daha da enginleşme yollarını gösterdiğini; bu ufkun ise insanı reaksiyoner değil aksiyoner olmaya ve bitevî müsbet harekete sevkettiğini ifade ediyordu.

Gerçekten muhterem Hocamızın en fazla üzerinde durduğu hususlardan biri imandan marifete, aşktan iştiyaka, ihlastan ihsana uzanan çizgide asla doyma bilmeme, sürekli zirveleri kollama, insanî donanımın hakkını verip konuma göre bir kulluk sergilemeye çalışma meselesi oluyor.

Hocaefendi’ye göre, titiz yaşamak, kayıp düşme ihtimallerini azaltır. Titiz yaşamanın da birkaç yanı vardır. Bunlardan birisi, imanını güçlendirme adına doyma bilmeyen bir ruh hâletine sahip olmaktır. Ayetü’l-Kübra risalesindeki, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâli bu meselenin en güzel misallerinden biridir. O mütefekkir yolcu kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kainat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yine de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli “Daha yok mu?” deyip durur. İşte, o seyyah gibi, mü’min her gün kendi kendine, “Ben Allah’ı şu kadar biliyorum; fakat bu yetmez bana; O’nu öyle bilmeliyim ki, imanım, marifetim, Allah’a karşı alakam, -bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, bazen Cenâb-ı Hakk’ın inayeti manasına da gelen cezb ve bazen de o inayete kendini salma manasında incizap şeklinde tecelli eden alakam- daha da kuvvetlensin ve mertebe katetsin.” demelidir.

Yine bir ikindi hasbihalinde muhterem Hocamız, aynı mevzuyu bu defa Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber zikirleri üzerinden değerlendirerek ele aldı. Namazın çekirdekleri olarak anlatılan bu mübarek kelimelerin aslında hayatın da çekirdekleri olduğunu, bazılarının bunları dil ucuyla söylemesine mukabil kimi seçkin kulların da gönüllerinin en derin noktasından kaynaklanan bir iç dürtüyle tesbih, tehlil ve tekbirleri seslendirdiklerini anlattı.

Hakikatlere kapalı avam halkın söyleyişinde takılıp kalmamak, avamlıktan sıyrılıp perde arkası hakikatlere yeni yeni uyanmaya başlamış havassın (seçkin kulların) seviyesine yükselmek, sonra onu da yeterli bulmayıp ehass-ı havassın (has üstü hasların, seçkinler seçkini zirve insanların) ufkunu yakalamaya çalışmak lazım geldiğine vurguda bulundu. Duyuştan duyuşa ne büyük farklar olduğunu anlatıp sadece Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber sözlerini tekrar edenler bulunduğu gibi bütün bütün tesbihleşen, tehlilleşen ve tekbirleşen Hak erlerinin de mevcudiyetini hatırlattı.

Cenab-ı Hakk’ın bu yüce hakikatleri hepimizin gönlüne duyurması niyazıyla bu güzel sohbetin 15:12 dakikalık bölümünü arz ediyoruz.

Muhabbetle…

245. Nağme: Ahirete İmanın Yuvaya Tesiri ve Hizmet Erlerinin Aile Saadeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Maalesef, her geçen gün aslında bizim en sağlam müesseselerimizden biri olan/olması gereken ailenin ciddi yaralar aldığına, eşler arasında anlaşmazlıkların arttığına ve hatta kendisini yaşatma idealine adamış insanların cennet otağı olması beklenen yuvalarında bile boşanmaya kadar uzanan huzursuzlukların yaşandığına dair e-mailler, mektuplar ve sorular alıyoruz.

Ne yazık ki, insanlar her hal ve hareketlerinin âhirette bir karşılığının bulunduğuna yakîn hâsıl edemediklerinden.. eş seçimi ve izdivaç vetiresinde, gözünü ukbâya dikmiş mü’minlerin değil de fânî âlemin oyununa eğlencesine aldanmış ehl-i dünyanın ölçülerine göre kararlar verdiklerinden.. zevc ve zevce, birbirlerini yeryüzünde yâr yârân bilmenin yanında ebedî hayata uzanan güzergahta yol arkadaşı ve Cuma yamaçlarında seyir yoldaşı göremediklerinden.. Cennet yuvasının buraya göre şekilleneceği hakikati istikametinde tavır belirleyemediklerinden.. aslında anne, baba, eş ya da çocuklara yapılan küçük büyük her iyiliğin Allah’ın rızasına vesile olacağına ve O’nun hoşnutluğundan dolayı yapılması icap ettiğine inanmışlık içinde hayat sürdüremediklerinden.. ve en ufak bir haksızlığın da ötede yürek yakan bir kor halinde karşılarına çıkacağına inanmış bulunmanın gereğini sergileyemediklerinden yuvalar şirinliğini, sıcaklığını, inşirah kaynağı oluşunu ve herkesi ana kucağı gibi bağrına basışını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya…

Dile getirmekten bile korktuğumuz bu problemle alakalı son günlerde pek çok şikayet ve soruyla karşılaştığımız için, Bamteli çekimi yapmak üzere mescidde yerlerimizi alınca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu iki soruyu yönelttik:

İslam’ın hedeflediği bir aile müessesesinin ve huzur tüten bir yuvanın teşekkülünde ahiret inancının rolü nedir? Ahirete iman, aile saadetine ne ölçüde ve nasıl tesir eder?

Hizmet erleri için “evinin yolunu kaybetme, çocuğunun yüzünü unutma” ufku gösteriliyor. Böyle bir keyfiyet aile hukukunun gözetilmesine mani midir? Değişik bir ifadeyle, kadın ya da erkek açısından bu ufkun suiistimali söz konusu mudur?

Doğrusu, muhterem Hocamızın bu suallere verdiği cevabı Bamteli olarak neşretmeyi düşünüyorduk. Fakat, bu sohbeti arşivde bekletmeye gönlümüz razı olmadı. 19:59 dakikalık bölümünü hemen yayınlamaya karar verdik.

Dualarınız istirhamıyla arz ediyoruz.

244. Nağme: Başkası İçin Ayağa Kalkma ve Mütekebbire Karşı Tekebbürde Ölçü

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dün akşam dar dairede yaptığı sohbetin 14:45 dakikalık bölümünü sunacağız. Aziz Hocamız, hasbihalinde şu soruların cevaplarını veriyor:

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kendisi için ayağa kalkanlara “Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi ayağa kalmayın!” dediği hâlde, Sa’d bin Muaz (radiyallahu anh) meclise girerken “Kavmin seyyidi için ayağa kalkın!” buyurmuştu. Bunun hikmetleri neler olabilir?

-Hazreti Sa’d bin Muaz kimdir, nasıl Müslüman olmuştur?

-Hicret esnasında Kuba’da istirahat buyurduğu esnada Allah Rasûlü’nü ziyaret için koşan insanların önce Hazreti Ebu Bekir’e yönelmeleri hangi hususlara işaret etmektedir?

-Ashab-ı Kirâm, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i nasıl dinliyor ve ona karşı ne ölçüde saygı gösteriyorlardı?

-Kimler için ve hangi şartlarda ayağa kalkılmalı?

-Osmanlı padişahlarının karşısında rüku edildiği ve secdeye gidilir gibi davranıldığı doğru mudur?

-“Mütekebbire karşı tekebbür sadakadır.” sözü nasıl anlaşılmalı ve kibirli insanlara karşı nasıl davranılmalıdır?

-Mü’min, kendisini nasıl ifade etmelidir? Başkalarına tesirli olacak tavır hangisidir?

-Dik durma ile dikleşme arasında nasıl bir fark vardır?

Hürmetle…

 

243. Nağme: Karasevdalıların Destanı “SELAM” Filmi ve Hocaefendi’nin Yorumu

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bir makalede ifade edildiği gibi; birkaç düzine kara sevdalı, kimsenin düşünmediği ve akledemediği bir dönemde hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Allah rızası açıldılar dört bir yana; azimli, kararlı ve güvenle dopdolu olarak.. gönüllerindeki ülke tutkusunu, memleket sevdasını hizmet aşkıyla bastırarak.

Atının üzerindeki Hz. Hubeyb’in coşkunluğu yüreklerinde, Kutlu Rasûl’ün sancağını taşıyan Hz. Büreyde’nin yiğitliği hayallerinde ve bu yolculuk sayesinde o ilklerin hemen arkasında yer alma recası sinelerinde koştular/uçtular arabalarla, gemilerle, uçaklarla hicret beldelerine..

Onlar için mefkûre muhaciri olmak aşktı, sevdaydı.. hicret sevgiliydi, Leyla’ydı.. gittiler.. “Selam” ruhuyla gittiler.

Bu gidiş yürekten, his, şuur ve irade ayaklı; ihlâs ve samimiyet derinlikli bir gidişti.

Bu, iman her zamanki dinamikleri, aşk u şevk tabiî hâlleri, adanmışlık mefkûreleri, Sonsuz Nur rehberleri, candan cânandan geçmişlerin kendilerini dünyaya anlatma cehdiydi.

Günümüzün karasevdalıları ne kendilerine takıldı, ne de önlerini kesen engeller karşısında dize geldiler; yüreklerinde renk atmayan tek sevda Hakk’ın hoşnutluğu ve Hakk’a vuslat arzusu dünyanın en ücra köşelerine yürüdüler.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir makalesinde “İfade ve üslûp ne seviyede olursa olsun çağın bu önemli hâdisesi mutlaka anlatılmalıdır; her şeyden evvel tarihe not düşmek ve bu kahramanlığı gerçekleştiren adanmışlara vefa borcumuzu edâ etmek için anlatılmalıdır. Aksine, çok kısa zamanda, dünyanın dört bir yanında duyulup hissedilen bu yumuşak esinti, bu sımsıcak hava, bu taptaze düşünce ve bu sevgi, hoşgörü meltemleri anlatılmazsa vefa, civanmertlik, diğergamlık gibi yüksek hasletlere karşı da saygısızlık gösterilmiş olur.” demişti. Özellikle, edebiyat, sinema, televizyon, radyo ve tiyatro ehlinden bir vefa beklendiğini belirtmişti.

İşte bu beklentiye sinema dünyasından bir cevap geldi. Çekimleri 3 kıtada ve 4 farklı ülkede gerçekleştirilen “Selam” filmi şu günlerde izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.

Geçtiğimiz günlerde “Selam” filminin yapımcısı Eyüp Sabri Koç ve konsept danışmanı Haluk Örgün beyefendiler misafirimiz oldular. Uzun bir maratonun ardından hazırlıkların büyük bir bölümünü tamamlayıp hem dualarını almak hem de ilk gösterimi kendisine sunmak üzere muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiler. Sanatın her dalının aynı zamanda bir mefkure dili olması gerektiğini ve ortaya konan her eserde gaye-i hayale açık uçlar bırakılması icap ettiğini her fırsatta dile getiren, bu istikametteki gayretleri takdir/teşvik eden kıymetli Hocamız, onca rahatsızlıklarına ve meşguliyetlerine rağmen vakit ayırdı ve “Selam”ı seyretti; sonra da değişik oturumlarda duygu ve düşüncelerini dile getirdi.

Haluk Bey, nezaketi ve ısrarlı teklifleriyle daha film proje aşamasındayken senaryoyu bize de okutmuş, fikrimizi sormuştu. Bu defa da senaryonun ete kemiğe bürünmüş film olarak görünmüş halini değerlendirme imkanı bulduk.

Hemen ifade etmeliyim ki, biz sinema eleştirmeni değiliz; hatta iyi bir seyirci olduğumuz bile söylenemez. Bu itibarla da Selam’ın sinema, sanat ve teknik açısından yorumunu işin ehli olan erbab-ı kaleme havale ediyoruz.

Şu kadar var ki, Selam filminin her şeyden önce bir vefa eseri olduğunu ve her türlü takdiri hak ettiğini de belirtmeden geçemeyeceğiz.

Aslında, her mefkûre muhacirinin hayatı ayrı bir destan. Hocamızın ifadesiyle, bir gül resminde koca bir gülistanı ve çiçek bahçesini, hem de her bir gül ve çiçeği özel deseni, farklı şivesi ve çarpıcı edâsıyla anlatmak tabii ki mümkün değil. Fakat, çağın bu destan hâdisesini sinema diliyle de anlatma gayreti başlı başına takdire şayan bir teşebbüs.

Başkaları nasıl izler bilemeyiz.. fakat hicrete aşık olmuş, o büyük sevdaya tutulup yollara düşmüş, ya da dünyanın herhangi bir bucağına oğlunu, kızını, yârini yârânını uğurlamış insanlar bu filmin her karesinde kalblerine dokunulduğunu göreceklerdir.

Zannediyoruz, bir karanlık diyarda daha mum tutuşturmak için maddi fedakârlıkta bulunmaya aşina esnaf, işçi, memur… seyredeceği her sahnede “İyi ki bu işin içindeyim!” diyecektir.

Öyle umuyoruz, kermes, burs, kurban rüyalarıyla yatıp kalkan şefkat âbideleri annelerimiz, ablalarımız, bacılarımız film kahramanlarından bazılarına ne kadar benzediklerini görecek, ev giderlerinden kısa kısa himmet etmenin tadını bir de sinema perdesinden yansıyan ışıkla gönüllerinde duyacaklardır.

İnanıyoruz ki üniversitede okuyan ya da mezuniyete hazırlanan kardeşlerimiz içlerine bir hicret koru düştüğünü hissedeceklerdir.

Kim bilir, şu anda yurdundan uzakta gönüller kazanmakta olan arkadaşlarımız ise, uçağın kalkışında, talebenin koşuşunda, annenin ağlayışında ve herbir karenin çağrışımlarında neler neler hissedecek ve hangi ulvi duygularla dolacaklardır!..

Az önce de ifade ettiğimiz gibi, başkaları farklı nazarlarla bakabilirler ama elimizde değil, her uçak bize binlerce destanı hatırlatıyor. Havaalanında, istasyonda, garda, durakta birbirine sarılan her anne oğul, baba kız ya da yar yaran içimize binlercenin hasretini birden salıyor. Kendisini beğenmediğimiz, belki o tür müzikten de hazzetmediğimiz halde “İstanbul” nakaratıyla ıslanan gözlerimiz gurbet elin her yolu, her köprüsü ve her köşesinde buğulanmış binlerce gözün hayalini aklımıza getiriyor.

Onun için biz Selam’ı sıradan bir film gibi seyredemedik. Ağladık.. hep ağladık. Muhacir arkadaşlarımızı, onları gönderen anne babaları, kendisi kıt kanaat geçindiği halde onlara destek olan esnafı, işçiyi, memuru… ve vefa duygusuyla ortaya konan bu filmde emeği geçen herkesi minnet hisleriyle andık.

Kıymetli arkadaşlar,

İşte bugün hem Selam filmiyle alakalı bu hislerimizi, hem tanıtım videolarından küçük bölümlerle süslediğimiz nağmemizi, hem de muhterem Hocamızın filmle ilgili yorumlarının bir kısmını arz etmek istedik.

Bu vesileyle, adanmış ruhlara vefanın ifadesi sayılan ve sinemanın hayırda kullanılmasının numunelerinden olan Selam’da emeği geçenleri tebrik ediyor ve kendilerine başarılar diliyoruz.

Muhabbetle…

Worldly Means and the Criteria for Planning the Future

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: The Messenger of God enjoined being like a stranger or traveler in this fleeting world. Some Muslims of the early period regarded even planning what to eat the following day as a form of cherishing long-term worldly objectives and delusion of eternity. Considering the conditions of our time, however, making certain plans about the future is deemed as necessary, particularly at issues such as choosing which schools to attend and what profession to learn. How can we strike the balance at making plans for the future?

Answer: As it has been mentioned in the question as well, the noble Prophet, peace and blessings be upon him, did enjoin being like a stranger (gharib) or traveler (abiru sabil) in this world.1 The term “gharib” used in the Prophetic saying denotes a person who somehow leaves his or her hometown and migrates to somewhere else, thereby staying there for a while as a guest, and who has thus no deep relation with the things and people around. And the other term or phrase is “abiru sabil.” The root of the first word is ubur, which denotes journeying or crossing a road. As a matter of fact, every individual is a “traveler” journeying from the mother’s womb to childhood, from there to youth, maturity, to old age… from there to the grave—an intermediate realm between this world and the next, and finally (rise up from the grave to go) to the Plain of Great Gathering for judgment. Thus, the beloved Prophet counsels taking the journey of worldly life as if passing from one side of the road to the other.

The noble Prophet pointed to this same fact another time when he rested on a plain rough mat, which made marks on his body. With eyes full of tears, Umar ibn al-Khattab mentioned how the Sassanid and Roman kings lived (in luxury) and implied that the Prophet could benefit from worldly blessings. It is reported that the Messenger of God replied that he did not have anything to do with this world. The noble Prophet, peace and blessings be upon him, compared his position in this guesthouse of the world to a traveler who takes shade under a tree for a while and then continues on his way.2 All of us know that had he wished so, the Companions would have brought anything they could find to make him feel comfortable. However, the Pride of Humanity, peace and blessings be upon him, likened himself to someone who stops temporarily under a tree for a rest and then goes on his journey, and this was the scope of his relation to the worldly life. He maintained this understanding until his blessed soul passed to the next world.

Fortunes Spent for the Sake of God
When the issue is seen with a holistic view and the commands of religion are taken as a whole, we understand that the noble Prophet does not tell us to absolutely neglect the world, but rather to refrain from indulging in worldliness in pursuit of lowly pleasures and delights. The following verse, for example, decrees that the Messenger of God, peace and blessings be upon him, is authorized to handle one-fifth of war gains: “And know that whatever you take as gains of war, to God belongs one fifth of it, and to the Messenger, and the near kinsfolk, and orphans, and the destitute, and the wayfarer (one devoid of sufficient means of journeying)” (al-Anfal 8:41). Even if the noble Prophet chose to take only one tenth out of the one fifth of the war gains for himself, he could have led a very prosperous life and lived in palaces. However, he preferred to lead his blessed life in a little cell instead. It was so little that, as his wife Aisha reported, when the Messenger of God stood in the Prayer at night and before prostration, he would touch his hand to the feet of Aisha, and only after our blessed mother receded her feet did he have enough space to prostrate.3 Imagine, he could not even find sufficient room for prostrating in his cell—let our souls be sacrificed for that cell. However, as we take into consideration the riches allocated to his use we see that he had the means to equip an entire army. He spent them for the sake of God and preferred to live an austere life. In terms of his personal life and abstention from worldly pleasures, he acted in such a careful, cautious, and measured way that he fulfilled the due of the virtuous conduct God Almighty demanded from him: “Pursue, then, what is exactly right (in every matter of the Religion) as you are commanded (by God)” (Hud 11:112).

The Representatives of Dignified Contentment (Istighna)
Undoubtedly, the Messenger of God, peace and blessings be upon him, was a transcendent person with respect to his relation with God, his position, state, profundity, and immensity. He had such a lofty and different nature that he expressed how he felt delight in worship, as other people take delight in physical pleasures. To relieve his aching for worshipping his Lord, the Prophet would frequently ask his wives to be excused and get up in the middle of the night to be nourished from the fount of worship and devotion. In this respect, let alone comparing him to ourselves, even comparing him with the Companions is not right: no other person can be compared to him. And I dare say that even comparing the Archangel Gabriel with him is a mistake. As an angel, Gabriel did not bear any burdens related to carnal desires and physicality. In spite of bearing the burdensome side of human nature, the Prophet was far beyond angels in spiritual progress. It is for this reason that as the Prophet, millions of blessings and peace be upon him, returned from the Ascension back to live among us, he descended from his high horizons to the level of ours to convey objective truths for our understanding and spiritual life. When we look into the matter within these criteria, although nobody can be compared to him, we can say that believers should lead their personal lives in dignified contentment, in compliance with his teaching. Indeed, all the great figures who were true to his path preferred to live this way. For example, if you study the life of Bediüzzaman, you see that dignified contentment is one of the important principles he held throughout his life. He would sometimes spend his days on his little platform on a tree; sometimes he would stay in the mountains for months, and sometimes he resided in a wood cabin, which was not really suitable for habitation. In short, he preferred to live a very austere life until the end of his life. Actually, not only people from the Muslim tradition, but also followers of others teachings who changed the fate of the societies to which they belonged, similarly lived a life of dignified contentment. In this respect, we can say that such virtues, which can be taken as a sign of greatness with respect to universal human values, are the same in almost everyone, but with one difference—in believing hearts, this virtue is more soundly established and it promises permanence, because they have Divine approval behind them. For some others, even though they temporarily possess virtues becoming of believers such as dignified contentment, self-sacrifice, and altruism, they do not necessarily promise continuity and permanence. And one thing that needs to be known is that God Almighty grants success in this world to anyone who possesses characteristics and qualities becoming of believers, because He treats His servants according to their good character and conduct. Therefore, even if someone is a saint flying miraculously in the air, God Almighty will not treat him in a way that becomes true believers, given that he acts in a lethargic or lazy way, or becomes a selfish one who runs after personal benefits; those who act thus fail to fulfill the meaning of being human in the true sense. Indulging in worldliness, leading a physical-oriented life, and acting upon animal desires are unacceptable for a believer, who should be proceeding toward realizing the God-given spiritual potential for human perfection. Obviously, such a lifestyle is not the way of the Prophet.

The Way to Eternalize Transient Means
Surely, today’s believers need not push aside everything about the world and live like ascetic dervishes in retreat. This is contradictory to the ideal of becoming a powerful community upholding justice; Muslims must try to have worldly means as much as they can. However, they must make use of the means they acquire in a benevolent way to eternalize them. At this point, I would like to express a feeling of mine: sometimes I imagine and wish that when I step into the room I find a great amount of money, out of nowhere, and distribute it to the people volunteering for benevolent services for humanity so that they can establish schools and cultural centers in different corners of the world and thus conquer hearts of people. This is just a dream of course. Since it is a dream, I realize no practical goodness with it. But let me point out that if such a dream did not belong to me but to a friend of mine, and if he shared this consideration with me, I would tell him that even such an imaginary action can bring you manifold rewards and blessings to be gained at worship. Sharing the inspirations of our heart with others, illuminating worlds with the torch in our hand, taking the beauties we learn from the Prophet to everywhere the sun shines upon, exerting ourselves with this thought, and becoming oriented to such a lofty goal even in our dreams are all very important.

Returning back to our main subject, though, let us reiterate that as far as worldly means are used correctly, there is nothing wrong with having them. However, adoration for  one’s worldly goods, status, home, children, or carnal pleasures as if one worships them, leads a person toward worldly and otherworldly disaster. A person must adore and worship God Almighty only and love anything else solely for His sake. He must be the One to be remembered at the beginning and end of something and everything must be attached to Him. Otherwise, when we act in the name of physicality and our carnal side, everything will be condemned to our own narrowness and it will mean wasting ourselves and our God-given spiritual potential. A human being, who is as worthy as all the worlds and who is endowed with a vast potential to ascend to otherworldly ranks as great as the earth and sky, should not be condemned to such narrowness I think. One the contrary, he or she must run after eternity and seek His good pleasure all the time—so much so that a title of “conqueror” should not be anything desirable as far as it does not take one to God, as such a thing does not bear any meaning on its own. What makes an action valuable is the depth of a person’s sincere intention. An accomplishment will be truly valuable as far as it is meant to gain the rewards heralded by the noble Prophet, to hold Islam in esteem, and to share the values we learn from the Prophet with the entire world.

Intention as a Determining Factor
The same point holds true for the efforts directed to graduating from certain schools and performing certain jobs. In other words, if a person wishes to do something for the sake of their lofty ideals and pass through certain stages, they will naturally carry out what they need to do. For example, a student who wishes to have a good education must say, “I cannot go to the university without finishing high school. I cannot reach a good position to serve my people without finishing the university. I cannot be welcomed and respected without having such means to serve others. And if I do not become worthy of respect, I cannot do anything serious for the sake of my people and lofty ideals.” And a student must make such an intention from the very beginning.

We cannot stop ourselves from questioning previous generations and blaming them for having failed to see certain things, leaving gaps in certain fields, and losing continuously. But if we do not wish the next generation to question us in the same way, we must exert ourselves to fill the gaps left by the earlier ones and not let new gaps appear. We have to take certain pains in order not to receive righteous criticism from our children and grandchildren. What needs to be done first is to have a strong faith and to try not having any flaws in our worship, and then to attach everything we do to a sincere and sound intention. If this can be realized, a person’s studying at high school, finishing the university, and every other achievement they plan to do will be counted as worship and gain them blessings; because, whatever is the intention of attaining a goal, the means used to obtain it will assume the hue of that very intention. In this respect, everything that is done must be woven according to the pattern of a sound intention.

In conclusion, true believers never do—and must not do—anything in order to receive praise from others or for worldly concerns. They always strive for conveying the heavenly values distilled from their spiritual roots to others and make continuous efforts so that the representatives of these high values gain an esteemed status in the world. For this sake, they sometimes face difficulties, experience pain, and bend in two with suffering. But they know that their troubles and suffering for the sake of a sublime ideal will gain them so many blessings that such progress could not be attained even through a process of spiritual journeying.

1. Sahih al-Bukhari, Riqaq, 3
2. Sunan at-Tirmidhi, Zuhd, 44
3. Sahih al-Bukhari, Salat, 22

This text is the translation of “Dünyevî İmkânlar ve Geleceği Planlamada Ölçü

Her Şey O’ndan!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Allah rızası gözetilerek yapılan her nasihat tabii ki kıymetlidir. Fakat bazı sohbetler vardır ki ihlas, akıl, kalb ve bütün üniteleriyle vicdan yörüngelidir; Hakk’ın inayetiyle dinleyende harikulade tesirler bırakır.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetlerini takdir etmek haddimiz olmasa da bu haftaki Bamteli’nin diğerleri arasında ayrı bir yer edineceği kanaatini taşıyoruz.

Acemice de olsa hazırladığımız tanıtım videosu size bir fikir verecektir.

İnşaAllah 5-6 saate kadar sohbetin tamamını hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla..

242. Nağme: Gece Yolculuğu ve Peygamber Edebi

Herkul | | HERKUL NAGME

Aziz dostlar,

Bugünkü 08:49 dakikalık nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlatıyor:

-Ebu Hüreyre hazretleri Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

مَنْ خَافَ أَدْلَجَ وَمَنْ أَدْلَجَ بَلَغَ الْمَنْزِلَ

“Ahiret hesabıyla alâkalı endişeleri olan kimse gece yolculuğuna çıkar ve yol boyu teyakkuz halinde olur. Yola gece erkenden çıkan da varacağı menzile mutlaka ulaşır.”

-Teheccüd namazı çok önemlidir. Gecelerini teheccüd feneriyle gündüz gibi aydınlatmış olanların berzah hayatları da ışıl ışıl olacaktır. Teheccüd, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, berzahın zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır.

-Kur’ân’da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e teheccüd emir buyurulduğu gibi, gece bir nevi miraç yolculuğu yapma teşvik edilmiş ve teheccüd namazına devam edenler takdirle anılmıştır:

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ

“Ey örtüsüne bürünen (şanı yüce nebi)! Kalk ve inzar et. Ve Rabbini yücelt.” (Müddessir, 74/1-3)

يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً

“Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Gecenin tamamını değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir. Ve Kur’ân’ı tane tane oku!” (Müzzemmil, 73/1-4)

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاً وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümit içinde olarak Rabbilerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” (Secde, 32/16)

-Bir hadis-i şerifte, “Gecenin sonunda uyanamayacağından korkan, gecenin evvelinde vitri eda etsin, sonra yatsın! Gece kalkabilen ise vitri o zaman kılsın! Çünkü gecenin âhirindeki kıyamda rahmet melekleri hazır olur.” buyurulmuştur. Bir başka nebevî sözde de, “En son kıldığınız namaz vitir namazı olsun.” denilmiştir. Bu itibarla, gece uyanabilecek kimselerin vitir namazını tehir etmeleri daha faziletlidir. Ayrıca, teheccüde kalkma hususunda zorlayıcı bir sâik olması için vitri sonraya bırakmak ve vâcibi eda etmek maksadıyla mecburen uyanınca birkaç rek’at nafile namaz kılmaya gayret göstermek gece ibadetini itiyad haline getirebilme yolunda mühim bir vesiledir.

-Bütün peygamberler, Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti İbrahim’in, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği halde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.” tarzındaki sözleri bir edep nağmesi.. Hazreti Musa’nın, bir zelle karşısında mazeret döktürmeden hemen Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim beni bağışla!.” demesi; aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.” yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.” şeklindeki beyanları bir saygı ifadesi.. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” türünden sızlanışları bir terbiye sesi-soluğu.. Hazreti Yunus’un “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” yakarışı.. ve Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” mahiyetindeki iç çekişi yüksek bir edep emâresidir. Mü’minler de aynı peygamberâne edeple edeplenmeli ve düştükleri yerde hemen istiğfar ve tevbeyle doğrulmasını bilip Hakk karşısında edeple boyun bükmelidirler.

241. Nağme: Çuvala Sığmayan Mızrak ve Haset Ehline de Şefkat

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün yine en son çay fasıllarından birini 19:14 dakikalık hem ses hem de görüntü dosyaları halinde sunacağız.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde günaha girmemenin yanı sıra başkalarını günaha sokmamanın da çok mühim olduğunu anlattı. Bu cümleden olarak, bazı kimselerin rekabet ve haset duygularına kapılabileceğini, onların bu hislere yenilmemeleri ve ahiretleri hesabına büyük kayıplar vermemeleri için de tedbirler almak gerektiğini belirtti.

Hasan Basri Hazretleri’nin, “Haset eden bir kimse kadar mazluma benzeyen bir zalim görmedim. Çünkü o hasedi yüzünden kendini bitmek tükenmek bilmeyen bir yorgunluğa atar, keder onun yakasını bırakmaz ve onun gözyaşı da asla dinmez!” dediğini nakleden muhterem Hocaefendi, öyle bir insana ancak acınacağını, zira onun varsa az bir ameli onu da hasedi sebebiyle tükettiğini, nitekim Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Sakın haset etmeyin, çünkü ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de salih amelleri yer bitirir.” buyurduğunu dile getirdi.

Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in haber verdiği üzereçoklarının hasâid-i elsineleri ile, yani dillerini koruyamamaları neticesinde günah hanelerine kaydedilen yalan, gıybet ve iftira gibi cürümlerle Cehennem’e sürüklendiklerini belirten kıymetli Hocamız, Kur’an-ı Kerim’in suizan ve gıybetle alakalı tehditkar ifadelerine ve benzer nebevî ikazlara rağmen rekabet ve haset duygularından dolayı bazı kimselerin bu günahları işlediklerine dikkat çekti. Gıybet ve haset ehline bile şefkat gösterip onları o çirkin fiillere sevk etmemek ve o günahlardan çevirmek için de gayret göstermek icap ettiğini vurguladı.

Hizmet erlerinin yurt içi ve yurt dışındaki faaliyetlerinin, özellikle dünyanın 148 ülkesinde açtıkları okulların ve belki 170 ülkedeki küçük büyük gayretlerinin artık “Mızrak çuvala girmez/sığmaz.” atasözünü hatırlattığını, dolayısıyla da her geçen gün rekabet ve haset cephesinin genişlediğini; fakat bunu tabii görmek gerektiğini, zira Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de dahil bütün peygamberlerin ve Hak dostlarının aynı hazımsızlıkla mukabele gördüklerini ifade etti.

Ayrıca, aslında yapılan hizmetlere hasedi gerektiren bir durumun olmadığına da değinen Hocaefendi, çok ehemmiyetli bir hakikate dikkat çekti: Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar. Mevlâ-yı Müteâl, bir kısım insanları bazı hizmetlerde istihdam ediyorsa, bu, Allah’ın bir lütf u ihsanı olduğu kadar aynı zamanda bir imtihanıdır. Allah (azze ve celle) dilediğini dilediği şekilde kullanır; istihdam edilen insan haddini bilir ve vazifesini tam eda ederse kazanır, yoksa Allah muhafaza kazanma kuşağında kaybedenlerden olur.

Muhterem Hocaefendi, sohbetinin son kısmında bir kere daha hizmet erlerinin, herkesin gayretini alkışlamaları, çekememezlik duygusunu rüyalarına bile misafir etmemeleri, hasede açık insanlara daha yakın durmaya çalışmaları, onların bazı faaliyetlerine yardımda bulunmaları ve hep müsbet harekete bağlı kalmaları gerektiğini hatırlattı. Sözlerini şu ibretlik ifadelerle noktaladı:

“Yâdında mı doğduğun günler,

Sen ağlardın gülerdi hep âlem

Öyle bir ömür geçir ki, olsun

Mevtin sana hande, halka mâtem.” (Ebu Said Ebu’l-Hayr)

***

“Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu,

Sohbet-i Yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan” (İsa Mahvî)

***

Muhabbetle…

240. Nağme: Sevgili’ye Sunulan Sena Buketleri, Hamd Mertebeleri ve Fatiha Sûresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugün paylaşacağımız yeni hasbihalde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi “hamd”in manasını, hamd etmenin ehemmiyetini, hamd ile şükür arasındaki farkı, avamdan havassa ondan da ehass-ı havassa kadar değişik mertebelerdeki insanların hamdlerindeki derinliklerin de farklı olduğunu; bazı kimselerin ancak üst üste nimetleri görünce “elhamdulillah” diyebildiklerini, hatta bazılarının bir hatırlatma olmadan kendi başlarına hamde yönelemediklerini, diğer taraftan havassın (seçkin kulların) kahrı lütfu bir bildiklerini, dahası Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine nasip ettiği konuma gönülden rıza gösterdiklerini; ehass-ı havassın (seçkinler seçkini, zirve insanların) ise, bütünüyle hamde kilitlendiklerini ve iyi kötü, lütuf kahır farklarını akıllarına dahi getirmediklerini anlattı.

Hazreti Eyyûb aleyhisselamın imtihanlar karşısındaki peygamber edebini gösteren tavrına temas ederken kendisine seyrettirilen bir filmi hatırlayan muhterem Hocaefendi, Hazreti İsa’nın (aleyhisselam) -hâşâ- sürekli şekva eden ve “Baba, baba!.. Ne kusurum vardı da bunların başıma gelmesine müsaade ettin?” türünden peygamber üslubuyla asla telif edilemeyecek sözler söyleyen bir insan gibi gösterildiğini belirtti.

Peygamberlerin ve Hak dostlarının katiyen hallerinden şikayet eden insanlar olmadıklarını, onların Abdülkadir Geylanî hazretlerinin yaptığı gibi, “Halim Sana ayan, söze ne hâcet!” dercesine, “Allahım, halimi Senin bilmen, benim onu şerhetmeme ihtiyaç bırakmıyor; beni talepten müstağni kılıyor!” şeklindeki O’na içlerini dökerek boyunlarını büküp O’nun karşısında iki büklüm olduklarını vurguladı.

Daha sonra Fatiha Suresi’ne geçen muhterem Hocamız, bu mübarek surede adeta insanın dünyadan ukbaya uzanan çizgide hayat serencamesinin ve Rabbi ile münasebet sergüzeştinin anlatıldığını ifade edip ayetlerin derin manalarından misaller verdi.

Edebiyatta “Teşbib” adı verilen “her şeyden önce sevgiliden bahsetme ve talebini sonunda seslendirme” sanatının sanki Fatiha Suresi gibi ilahi beyanlardan alınan ilhamla ortaya konduğunu dile getiren Hocamız, bu surede geçen ilahi isimlerden, kelime ve sözlerden örnekler vererek bu hususu şerhetti.

Sırat-ı müstakime hidayet talebini seslendirmekle beraber onun hemen ardından dalalete düşenlerden ve gazaba uğrayanlardan olmama mevzuunda da yakarışta bulunmanın gerekliliğine temas eden muhterem Hocaefendi, “Nice Harun gibi gelenler Karun, nice Sami gibi gelenler Samiri olmuşlardır.” diyerek kimsenin garantisinin bulunmadığını hatırlattı; bu hususu Şair Ahtal (Abdullah bin Ahtal) misaliyle tahlil etti.

Sohbetin sonunda,

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَـذَاوَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدَانَا اللَّهُ

Hamdolsun bizi bu cennete eriştiren Allah’a! Eğer Allah bizi muvaffak kılmasaydı, biz kendiliğimizden yol bulamazdık.(A’râf, 7/43) ilahi beyanını okuyan Hocamız bu ayeti her hatırlayışında gözyaşlarını tutamadığını ifade etti. Sözlerini bir Hak dostunun şu hoş beytiyle ve dualarla noktaladı:

“Hamdülillah fazl-ı ekber ehl-i iman olduğum / Ümmet-i Muhammedim tabi-i Kur’an olduğum.”

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

239. Nağme: Allah’a ve Habîbullah’a İştiyak

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bamteli çekimi de yapmak üzere sohbet meclisimiz hazır olunca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Bir makalede, gönül insanının hedefinde hep ötelerin tüllendiği vurgulanıyor. Son zamanlarda da duaların likâ iştiyakıyla taçlandırılması tavsiye ediliyor. Gönül insanı olmak ile likâ iştiyakı arasında bir münasebetten bahsedilebilir mi?”

Muhterem Hocaefendi bu sualin cevabına “gönül insanı” sözünü açıklayarak başladı. Daha birkaç cümle geçmeden Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizden bahis açtı ve her zaman olduğu gibi İnsanlığın İftihar Tablosu’nu anar anmaz hemen toplanıp doğruldu, salavat getirerek geri oturdu.

Kıymetli Hocamızı tanıyanlar onun bu tavrına yüzlerce kere şahit olmuşlardır; o ne zaman Allah Rasûlü’nü yad etse mutlaka hal ve hareketleriyle onu istikbal ediyormuş gibi davranır. Hatta bu davranış Hocafendi’nin fıtratına öylesine mal olmuştur ki, artık ne zaman “Muhammed” ismini duysa gayr-i ihtiyari aynı tavrı sergilemektedir.

İşte sohbetin başında böyle bir doğrulup selamlama vuku bulduğu için aziz Hocamız bu hareketinin sebebini, dindeki yerini ve Peygamber Efendimiz’i anmanın usulünü anlattı.

Muhterem Hocaefendi daha sonra “likâ iştiyakı” talebiyle duaların taçlandırılması gerektiği üzerinde durdu. Bildiğiniz gibi; “likâ”; kavuşmak, buluşmak ve görüşmek manalarına gelen Arapça bir kelimedir. Özellikle tasavvuf ıstılahı olarak çokça zikredilen “likâullah” tabiri ise; Allah’a kavuşmak, Cenâb-ı Hakk’ın vuslatına ermek ve Cennet’te “Cuma Yamaçları”ndan Mevlâ-yı Müteâl’in o güzellerden güzel cemaliyle şereflenmek demektir. Hocamız, bir mümin Cenab-ı Hakk’tan ne isterse istesin, duasının sonunda mutlaka Allah’a ve Habîbullah’a kavuşma iştiyakı talep etmesi gerektiğini belirtti. Her zaman olduğu gibi bu meseledeki şu inceliği de hatırlattı: Belki de en büyük sabır; likâullaha aşk u iştiyak ile yanıp tutuşan ama henüz “gelebilirsin” davetini almadığından dünya zindanına katlanan hakikat âşıklarının vuslata karşı dişini sıkıp dayanma sabrıdır. Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları en zor sabırdır.

Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’a ve Rasûl-ü Ekrem’e kavuşma iştiyakını sürekli talep eden bir insanın -Allah’ın izni ve inayetiyle- o yüce hedefine ulaşabileceğini, zira dua şeklinde dile getirdiği hislerin zamanla kalbinde tam bir talep kıvamını alacağını ve bugün olmazsa yarın Mevlâ-yı Müteâl’in ona icabet edeceğini belirten Hocamız duada acele etmemenin önemine vurguda bulundu. Özetle şu hususları hatırlattı:

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kul, ellerini kaldırır ve Allah’tan bir dilekte bulunursa; acele etmediği takdirde kesinlikle duasına icâbet edilir.” Efendimiz, “Acele nasıl olur yâ Rasûlallah?..” diye sorulduğunda da şöyle mukabelede bulunmuştur: “Dua ettim ettim, kabul olmadı” der (de vazgeçer), işte bu yanlıştır; dua yerine gelene kadar ısrar etmek gerekir.” Evet, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) “şeksiz – şüphesiz, kabûl olacağından emin olunarak” dua edilmesini tavsiye buyurmuştur.

Hazreti Üstad diyor ki: “Ben otuz kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifa için dua ederdim. Anladım ki, hastalık dua için verilmiş. Dua ile duayı, yani, dua kendi kendini kaldırmadığından, anladım ki, duanın neticesi uhrevîdir, kendisi de bir nevi ibadettir ve hastalıkla aczini anlayıp dergâh-ı İlâhiyeye iltica eder. Onun için, otuz senedir şifa duasını ettiğim halde duam zâhirî kabul olmadığından, duayı terk etmek kalbime gelmedi. Hem dua, istediğimiz tarzda kabul olmazsa, makbul olmadı denilmez. Hâlık-ı Hakîm daha iyi biliyor; menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazan dünyaya ait dualarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabul eder.”

Sözlerinin sonunda bir kere daha likâ iştiyakı konusunda samimi bir yürekle yapılan duaların asla karşılıksız bırakılmayacağını belirten muhterem Hocaefendi, hasbihali Alvarlı Efe Hazretleri’nin şu sözleri ile noktaladı:

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan,

Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?

Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed,

Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”

Bu 12:11 dakikalık nağmeyi dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

238. Nağme: Televizyon, Sinema, Tiyatro, Edebiyat ve Spordan O’na Ulaştıran Uçlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Yine bir ikindi sonrası hasbihali ve yine enfes hikmet incileri… Özellikle başlıktaki alanlara ilgi duyanların ya da o sahalarda vazife yapanların mutlaka dinlemesi gereken 18 dakikalık bu nağmede Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlatıyor:

-Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), mü’minin sözünün hikmet, sükûtunun da tefekkür olması gerektiği tavsiyesinde bulunur. Bu ifadeden mü’minin hâlinin iki hususa bağlandığını görmekteyiz. Bir; mü’min konuştuğu zaman mutlaka belli bir hikmet, maslahat ve hayır gözeterek konuşur. İki; konuşulacak mevzuda böylesi bir hikmet ve hayır söz konusu değilse o zaman sükûtu tercih eder. Ancak onun bu sükûtu boş boş, tembel tembel durma şeklinde anlaşılmamalıdır. O, sükûtîliğine bir anlamda uhrevîlik boyası çalar, tefekkür etmesi gereken meseleleri düşünür ve neticede onu bir tefekkür zemini hâline getirir. Bu sebeple diyebiliriz ki tefekkür yörüngeli bir hayat yaşama, kâmil mü’minin mütemadi hâlidir.

-Hazreti Pir ne hoş söyler: “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” İster dini ilimler isterse de fen bilimleri alanındaki çalışmalarını, elde ettiği malzemeleri ve araştırmalarından süzülüp gelen üsareyi Allah’ı bilme ve sağlam bir muvazene temin etme yolunda değerlendiren insanlar bu şekildeki bir saatlik tefekkürleriyle bir senelik ibadet sevabı kazanabilirler.

-Mü’min, düşünce hayatını derince ele alır, sonra da onu hikmetle bezeyerek insanlara sunmaya çalışır. Aslında o yapacağı her şeyi ve her meseleyi kendi değerlerini âleme tanıtma istikâmetinde uçlar bırakarak engince değerlendirir. Bunu yaparken de üslupta kaçırıcı olmamaya azami özen gösterir.

-Her dayatma çok defa reaksiyona, tepkiye sebebiyet verir. Siz meselelerinizi dayatmak suretiyle değil her şeyden önce iç derinliğinizle ve hal dilinizle ortaya koymalısınız. Bir Arap profesör, Risaleleri okuyunca diyor ki: “Bu eserlerde çok farklı bir derinlik var ama onlardaki sırrı anlayamadım.” Kendisine, Hazreti Üstad’ın “Mecmuatü’l-Ahzab” isimli üç ciltlik dua kitabını on beş günde bir hatmettiği söylenince, “Şimdi anladım, onun Allah’la irtibatının derinliği ölçüsünde bunlar nebean etmiş!” diyor.

-Ne yaparsak yapalım, başımızı yere koyup secdede kıvranırken, hatta öksürürken bile öyle bir hal sergilemeli, öyle hikmetli işler ortaya koymalı ve gaye-i hayalimiz istikametinde öyle uçlar bırakmalıyız ki o sayede muhataplarımızı imrendirmeli, onlarda soru sorma ve araştırma duygusunu tetiklemeli ve bıraktığımız o uçlardan Hakk’a, hakikate ulaşabilmeleri için zemin hazırlamalıyız.

-Bir mü’min her zaman ve her ortamda “Şimdi acaba ben kendime ait değerleri burada nasıl anlatabilirim?” demeli ve bu uğurda yapılabilecek her şeyi ortaya koymaya çalışmalıdır. Mesela futbol oynarken, bir spor yaparken ya da ticaretle meşgul olurken hep aynı soruya cevap olacak bir tavır ve hareket sergilemelidir. Hazreti İmam Azam’ın kendi dükkanından yanlışlıkla defolu malı satın alan bir insanın peşinden koşturup onu bulması ve parasını iade etmesi türünden öyle hak ve adalet temsilcisi olmalı ki, muhataplar “Sana, saygı duyduğun değerler manzumesi, din dediğiniz o sistem bunları emrediyorsa, ben seni dinlerim” demeli ve gönül kapılarını ardına kadar açmalı.

-Bana gelen bir kitabı birine hediye etmişsem -Allah’a yemin ederim- artık katiyen ona elimi sürmem. Kur’an’dan tefeül edeceksem bile başkasına verdiğim mushafı ondan izinsiz almam; çünkü ben elime aldığımda o kadarcık yıpranmış, aşınmış olur ve o kadarcık şeyin hesabını da sorarlar öte tarafta.

-Sıdk sarayının sultanı Rasûl-ü Ekrem Efendimiz doğruluk ve güvenilirliği sayesinde pek çok gönlün kilidini rahatlıkla açmıştı. Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye gibi küfrün temsilcileri bile “Vallahi biz bu adamın yalan söylediğine hiç şâhit olmadık.” demek zorunda kalmışlardı.

-Televizyon dizileri, sinema filmleri yapan arkadaşlarımız da “Acaba biz burada kendi değerlerimize ‘Pes yahu, hakikaten bu kadar olur!’ nasıl dedirtiriz?” esprisine göre hareket etmelidirler. Bu arada reyting olur ya da olmaz; belki bazı şeylere da katlanırız. Fakat ne yapıp yapıp ehl-i dünyanın bile seve seve seyrettiği şeyler içinde bize ait değerleri belli bir makuliyete bağlı, Muhasibi’nin ifadesiyle Kur’an aklîliği çerçevesinde bazı uçlar bırakarak öyle sunmalıyız ki seyreden ‘pes’ desin. Film, oyun, sanat, yazı… hep bu istikamette kullanılmalı. O’nu ifade etmeyen, benim gaye-yi hayalime hizmet etmeyen ve benim mefkuremi ikâme etmeyen yazıdan, şiirden ne çıkar?!.

-Futbolun, voleybolun, koşmanın, yüzmenin içinde bile mutlaka aynı hedef gözetilmeli; “Bu yüzmenin içinde kendi değerler manzumem adına insanlara ne anlatabilirim?” “Hekimim; kalbi dinlerken, göze, kulağa, gırtlağa bakarken kendi değerlerim adına ne anlatabilirim! Nasıl ‘Allah’ dedirtirim?” denmeli.

-Tesirsizliğin arkasında hedefsizlik vardır. Hazreti Üstad, “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” buyurmaktadır. Evet, hiçbir gâye-i hayali bulunmayan, bulunsa da ona göre zihnî hazırlığını tamamlamamış olan fertler, egoizmanın ağına düşmekten, nefsanî arzuların sürüklemesi ile hareket etmekten ve sadece yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi hedef hâline getirmekten kurtulamaz; dolayısıyla da başkalarına müessir olamazlar. Günümüzün insanının problemi: Hedefsizlik.. hedefsizlik.. hedefsizlik!..

237. Nağme: Kömürü Elmas Yapan İmtihanlar ve Hocaefendi’nin Hissiyatı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugünkü tefsir dersinde Ankebût Sûresi’nin ilk on beş ayetinin müzakeresini tamamladık. Hem arkadaşlarımızın arz ettikleri özetler hem de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tashih, tasdik ve tavzihleri o kadar güzeldi ki zannediyoruz o esnada mescidimizde bulunup anlatılanları dinleyen herkes manen doyduğunu hissetmiştir.

Sadece bir iki ayetle ilgili açıklamaların derinlik ve güzelliğini gören kardeşlerimizin dersin umumu hakkında bir fikir edinebilecekleri düşüncesiyle bu nağmede muhterem Hocamızın şu ilahî beyan ile alakalı sözlerini ve ders halkasındaki bazı arkadaşlarımızın Hocaefendi’nin beyanlarına girizgah/vesile olan birkaç cümlesini paylaşacağız.

الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لاَ يُفْتَنُونَ وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ

Elif, Lâm, Mîm. Müminler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah şüphesiz şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.” (Ankebût, 29/1-3)

Muhterem Hocamız öncelikle ayet-i kerimenin meali verilirken “Allah… bilecek” denmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın bilmesinin gelecek zaman kipiyle ifade edilmesi meselesine açıklık getiriyor. Akabinde imtihanın manası üzerinde duruyor ve bu konudaki bir hatırasını anlatıyor. Daha sonra da türlü türlü imtihanları sıralayarak onları kazanmanın ve Cennet’e ehil hale gelmenin vesilelerini dile getiriyor.

Muhterem Hocaefendi, imtihanları başarıyla geçebilmenin esaslarına dikkat çekme sadedinde Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, Ebû Zer hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurduğunu ifade ediyor:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كاَمِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ اْلعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlaslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden de haberdârdır.”

Kıymetli Hocamız insanın kendi kendisiyle de imtihan olduğunu belirtirken şu günlerdeki ruh haletini, derse hangi şartlarda çıktığını ve ne türlü hislerle dolu bulunduğunu da seslendiriyor.

Hocaefendi, farklı imtihan unsurlarından bahsettikten ve asrımızdaki fitnelerin dehşetine dikkat çektikten sonra anne babayla imtihan mevzuunda da önemli esaslara değiniyor. En sonunda ise, en büyük kayıp olarak “kazanma kuşağında kaybetme” talihsizliğine vurguda bulunuyor.

Dersin 19:50 dakikalık bölümünü dualarınıza vesile olacağı ümidiyle arz ediyoruz.

Our Era and the Ways Leading to God

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question:What are the points of consideration for the people of the contemporary age striving to remove the barriers between people and God and thus let their hearts meet the Truth, particularly in terms of a spirit of unity and togetherness?

Answer: Until our time, different ways, methods, and means have been tried in the name of reflecting the very spirit and essence of the perspicuous religion of Islam through various paths and practices. For example, the path followed by the Naqshbandi order is formulated as follows:

“On the path of Naqshbandi, there are four things to turn your back on:
the world, the Hereafter, your existence, and the idea of renunciation.”

This means that four things must be renounced to take the Naqshbandi path. The first two are renouncing this world and the next. That is, initiates of this path must first push aside the temptations of this world; second, they should never attach their worship to a consideration such as, “Let me observe worship, so that I can go to Paradise.” This is because the real reason for worship is the Divine commandment and its outcome is the good pleasure of God. In this respect, believers must move their shuttle between the commandment and good pleasure of God and weave their lives accordingly; they must work such a beautiful pattern that even the angels would admire it.

Third, a traveler on this path must also renounce himself, or more precisely, his carnal soul, taking a stance against its never-ending demands and fancies, in addition to adopting an absolute attitude of dignified contentment (ghina) towards everyone but God. Finally, the journeyer must renounce even the very idea of having renounced all of these, in order to avoid feelings of pride and self-appreciation. When a thought such as, “I am a hero of such and such renunciation” passes their mind or even imagination, they must seek purification by asking forgiveness from God.

The Characteristics of an Era of Arrogance

In our time, however, arrogance has become widespread and people act upon egotistic motives. Therefore, it might be difficult to maintain such an advanced degree of renunciation; it is probably with this concern that Bediüzzaman presented an alternative approach in “The Fourth Letter” in his Letters where he says:

“The path of helplessness takes consciousness of four things:
poverty, helplessness, thankfulness, and enthusiasm in the absolute sense.”

On this way or path, therefore, depending on one’s perception of his or her nothingness, the following four things are necessary: perception and admission of one’s absolute poverty (faqr) vis-à-vis the Divine Riches, of absolute helplessness (ajz) vis-à-vis the Divine Power, of absolute gratitude or thankfulness to God (shukr), and of absolute enthusiasm (shawq) in His cause:

Thus, Bediüzzaman stresses the importance of adhering to these four essentials in our time. That is, one must first perceive and admit their helplessness and adopt the understanding: “I cannot do anything unless God wills.” In the same way, believers on this path must see themselves essentially so poor that they become aware that whatever they possess is granted by God Almighty. In spite of their helplessness and poverty, they must be filled with gratitude before the Divine blessings and favors so generously granted, and they must strive to let everyone’s hearts feel God Almighty with never-ending ardor, energy, and enthusiasm. In the “Addendum of the Twenty-sixth Word” in his Words, Bediüzzaman lists the essentials of his path (by switching the last two) as “helplessness, poverty, compassion, and reflection (tafakkur),” which indicates that the system he put forth has six different depths. In my opinion, these considerations of that great master, which convince the reason and satisfy the hearts of contemporary people, are very important points that need to be pondered. Nevertheless, so many people who benefited from his works feel obliged to him for having let their hearts feel the truth of Divinity, setting a throne for the Prophet in them, and for having presented the truth of resurrection and afterlife to cognitions nearly with the certainty of eye witnessing, by God’s permission and grace. Actually, expressing this indebtedness to such people is a duty. It is stated by the Messenger of God that one who does not thank people, does not thank God either.1 Then one must possess a character of offering thanks and a feeling of gratitude. Therefore, people who attained the blessing of knowing God, the Prophet, and life after death through the works of that person will naturally have deeper respect for him. However, this respect should not give way to taking pride in being affiliated with a certain religious group and growing arrogant; it should not lead to excessive approaches about him. There are so many people walking on other lanes of the great highway of Islam who attain true faith, salvation, and good pleasure of God by means of the lane on which they proceed. For this reason, expressing gratitude should not be turned into an advertisement and show of the achievements of a certain group; narrow-mindedness, which stems from self-admiration, should be avoided. Means and ends (or goals) should not be confused, and it should not be forgotten that, no matter on which lane one travels, the ultimate goal is to gain the good pleasure of God.           

The Souls that Found Reunion through Migration

Those who move to different lands for the sake of helping people know God and sharing their values with them are also on a separate line to attain the good pleasure of God. As a spiritual confirmation of being on a righteous path, let me relate that in hundreds, maybe thousands of instances, people saw the Messenger of God, peace and blessings be upon him, in their dreams, or sometimes in wakeful state, and received glad tidings from him. For example, one man related that they kept vigil on a blessed night and invoked blessings on the Prophet for a few thousand times. And then a vision of the noble Prophet appeared and said that he stood behind their services on the way of God. And another one saw that cobras were attacking his friends, who could not protect themselves from them. Suddenly, the door opened and people with radiant faces came in; the Prophet was leading them with his blessed staff in his hand. After dealing a blow on the cobras with his staff, he said to them, “Do not fear, we are behind you.” Actually, I feel embarrassed to relate subjective things of this kind. But since the issue has nothing to do with me, I see benefit in relating such visions from time to time. To tell the truth, with respect to the circle of serving faith in which we are included, thanks to Divine guidance and Providence, I have always held the following thought: “If I could give the due of my position and make good use of the favors and opportunities granted by God Almighty, the services would run faster reaching more people all over the world. More important achievements could have been made had it been for more sincere people instead of me.” In addition, one should compare the glad tidings given in these visions to candies given to children in order to spur them on and keep up their hope. Otherwise, a true seeker of Truth must not expect any of these. As the one with the most faults in this movement, even I say in my prayers: “My God! Do not let us consume the blessings You will grant in the Hereafter by giving us some good things in this world! Do not let us be among the ones to be reprimanded on the Day of Judgment as described in the verse (translated as): “…you consumed in your worldly life your (share of) pure, wholesome things, and enjoyed them fully (without considering the due of the Hereafter, and so have taken in the world the reward of all your good deeds)” (al-Ahqaf 46:20).” But in spite of everything, if some people see such visions as important for boosting morale in times of trouble and take them as a reference from the Prophet, there should not be anything wrong in telling them.

On the other hand, in spite of so many antagonistic circles trying to prevent people from benefitting from the perspicuous Religion, the volunteers who migrate for lofty ideals are welcomed everywhere they go; this is obvious support by Divine Providence. In the same way, although these people did not have enough opportunity to receive professional seminars on peaceful coexistence with others from different cultures in a globalizing world, they did not experience failures in the very different regions but rather gained acceptance there. This can be considered a different indication of their gaining acceptance from God and His Messenger and that they act in compliance with the Divine Will, as it is difficult to talk about an opening of this scale, after the time of the Companions.

The volunteers inspired by the essential principles of helplessness, poverty, thankfulness, enthusiasm, reflection, and compassion set out on the road in modesty, humility, and self-effacement. These people join hands and serve as a port of guidance for journeyers destined for the Truth. In short, for all believing hearts, God is the ultimate goal (to be sought), human beings are the travelers on the way to Him, and the ways leading to Him are as many as the breaths of all creatures. In this respect, what befalls on us is to applaud those trying to serve by seeking the good pleasure of God and implore to Him for their success.

1. Sunan at-Tirmidhi, Birr, 35; Sunan Abu Dawud, Adab, 11
 
This text is the translation of “Hakk’a Ulaştıran Yollar ve Çağımız

236. Nağme: “İmzanız ‘hiç’ olsun; tevazu, mahviyet ve hacâlet sizde can bulsun!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Daha üç saat önce yaptığı ikindi sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususlar üzerinde durdu:

-Öyle bercesteler vardır ki şairleri unutulsa da kendileri darb-ı mesel halini almış ve onların altına imza/isim yerine “lâedri” yazılagelmiştir. Lâedrî, Arapça bir kelimedir; “bilmem, bilinmez, bilinmiyor” manalarına gelmektedir ve ıstılahta (terim olarak) “Yazanı belli değil” demektir. Bazı şairler de tevazu ve mahviyetlerinden dolayı kendi şiirlerinin altına Lâedrî imzasını atmışlardır. Aslında, bu düşünce mesleğimizde bir esastır; çok büyük işleri yapmalı ama altına “hiç” imzasını atmalıdır.

-Su, tevazu ve mahviyetin simgesidir; kim bilir, rahmet adını alışı da bu hasletindendir. Alvar İmamı ne hoş söyler: “Sular gibi yerlere kim yüzün sürer insan olur / Yerdeki yüz, daima şayeste-i ihsan olur.”

-Hazreti Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş sözde şöyle buyurulmaktadır:

مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

“Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”

-Hazreti Pîr, “Ben de sizin bu ders-i Kur’aniyede bir ders arkadaşınızım. Ben en ziyade muhtaç ve fakir olduğumdan, bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsan edilmiştir. Ben makam sahibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum. Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum.” demiş ve kendisine yapılan medihleri, hürmetleri reddetmiştir.

-“Ben hiçim” deyip kendini bir yere koymak ve küçüklüğünü kabullenmek, avamın tevazu ve mahviyetidir. Havassın mahviyetine gelince o “Senin ne kıymetin var ki?!.” dendiği an içinden bile olsa tepki vermemek ve “Allah razı olsun, kıymet-i harbiyem olmadığını sen bana hatırlattın; ne kıymetim var ki benim!..” diyebilmektir. Ehass-ı havasa göre mahviyet ise, övülmeyi sövülme kabul etmekten ibarettir.

-Tevâzu; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Mahviyet; kendine haddinden fazla kıymet vermemek, tam tevâzu içinde olmak ve adeta üzerine bir çarpı çekip kendini yok saymaktır. Hacâlet ise, kendini çok eksik ve kusurlu görüp mahcubiyet duymak; dünya çapında başarılara muvaffak olsa da “Benim yerimde bir başkası bulunsaydı, bu işin çehresi daha farklı olurdu; demek ki ben bu işin çehresini biraz kararttım.” mülahazalarıyla dolu bulunmaktır. İnsanın başkaları hakkında hep hüsn-ü zanlı olması ama kendisini daima yetersiz bulması enaniyet gayyasına yuvarlanmamak için çok önemli bir dinamiktir.

-Gönülleri birbirine ısındırmak çok zordur. Kalbleri telif edecek, insanları birbirine sevimli kılacak ve dostluk köprülerinin kurulmasını sağlayacak olan sadece Allah’tır. Nitekim, İlahî Kelam’da “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Enfal, 8/63) buyurulmuştur. Evet, kalbleri birbirine ısındırmak, insanları bir araya getirmek ve onlardan bir vahdet örgülemek için dünya dolusu altın, gümüş sarfedilse yine de yeterli olmaz.

-Allah’ın lütufları, insandaki tahdis-i nimet duygusunu tetiklemeli ve Allah’a hamd ü senâ hislerini coşturmalıdır. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, insan her zaman: “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” mülâhazalarıyla oturup kalkmalıdır. Hz. Pîr, bu düşünceyi daha farklı bir ifadeyle şöyle dile getirir: “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” Evet, Hz. Pîr’e göre önemli bir vazife gördürülüyor, fakat vazife gören kişi bir neferden ibaret. Bundan dolayı o meâlen: “O Sultan-ı Zîşân, bazen bir neferi bile başkalarına madalya takmakla vazifelendirebilir. Benim vazifem de bundan ibarettir.” demek suretiyle mesleğin esası olan mahviyet, tevazu, hacalet ve kendini sıfırlama yolunu nazara vermiştir. Bu bakış açısına göre insan, mazhar olduğu ihsanları, fevkalâde bir donanım ve hususiyetin tezahürü olarak değil de, ekstradan lütfedilen, meccanen bağışlanan bir ikram-ı ilâhî şeklinde görmelidir.

-Küfrân-ı nimetten kaçınmalı, bir damla nimet karşısında bile yüz defa şükürle gürleyerek hep minnet hisleriyle oturup kalkmalısınız; ne var ki, meziyet, kemâlât ve hususi iltifatların varlığını kabul etmekle beraber onlara sahip çıkmamalı, kendinize mal etmemeli ve hepsinin Allah’ın lütufları olduğunu gönlünüzde duymalısınız. Yerine ve şartlara göre, özellikle gurur ve kibre kapılıp şirk şaibesine bulaşmaların söz konusu olduğu demlerde şahs-ı manevinin mazhar kılındığı ilahî iltifatları gürül gürül ilan etmeli, fakat, bilhassa kendi şahsınıza müteveccih ihsanları hamd ü senâ hisleriyle karşılamanın yanı sıra, onların istidrac (fasık ve facir kimselerin eliyle ortaya konan ve onlar için Allah’ın bir mekri, başkaları için de bir imtihan olan, iman ve salih amele iktiran etmeyen harika hâl, söz ve tavır) olabilecekleri hususunda da endişe duymalısınız.

-Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana!..”

-Niyazi Mısrî’nin şu hoş sözünü hatırlatmakta da fayda var: “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben beni terk eyleyince gördüm ki ağyâr kalmadı.”

19:11 dakikalık bu hasbihali dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

235. Nağme: Vuslatı Müjdeleyen Ayet ve Kur’an’a Karşı Kalb Saffeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Dâussıla (vatan hasreti) her kalb sahibini inletecek bir acıdır ve hemen herkeste var olan bu hissi gönülden söküp atmak mümkün değildir. Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bile hicret esnasında Sevr sultanlığından ayrılıp yola revân olacağı an yaşlı gözlerle son bir kere daha doğup büyüdüğü topraklara bakmış ve “Ey Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım.” buyurmuşlardır.

Bazı rivayetlere göre, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in o mahzun hali devam ettiği bir sırada bir teselli ve inşirah vesilesi olarak Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesi nâzil olmuştur:

إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ

قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ مَنْ جَاءَ بِالْهُدَى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

“Kur’ânı sana indirip onu okumanı, tebliğ etmeni ve muhtevasına göre hareket etmeni farz kılan Allah, elbette seni varılacak yere döndürecektir.

De ki: Kimin hidâyet getirdiğini, kimin besbelli sapıklık içinde olduğunu Rabbim pek iyi bilmektedir.”

Bu ayetle alakalı iki tevcih söz konusudur: Birincisi: Bu ayet, Peygamber Efendimiz’e, vukuunu şeb-i arûs gibi beklediği öbür âlem ve likâullah misillü en mahbup şeyleri hatırlatmış; yurdundan yuvasından, tasavvurlar üstü mahbubiyeti haiz Kâbe’sinden ayrılmanın hüznüyle buruklaştığı bir sırada, O’na yüce fıtratına göre en büyük bir bişaret sayılan hususî fakat mahiyeti idrak edilemeyecek kadar aşkın, içinde “likâullah” ve “rıdvânullah” olan o en son karargâhı vaad etmiş ve böylece O’nun hüznünü sevince çevirmiştir.

Diğeri; Allah (celle celâluhu) Kasas sûresinin başından bu âyete gelinceye kadar, Hazreti Musa ve onun hayatındaki dikkat çekici noktaları anlatıp tarihî tekerrürler devr-i dâimini nazara verdikten sonra Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için de bunların mukadder olduğunu hatırlatarak bir sünnetullah vurgulaması yapmıştır. Demek ki hicret yolunda indirilen bu âyet ile Kur’ân, Mekke’den çıkartıldığından dolayı çok üzgün olan Rasûl-ü Ekrem’in gönlüne huzur üfleyerek, oraya dokuz-on yıl sonra yeniden döneceği müjdesini vermiştir. Bu tevcih daha güçlüdür ve aynı zamanda gaybî bir haber olması itibarıyla dava-yı nübüvvete de delâlet etmektedir. Nitekim, mevsimi gelince Mekke fethedilmiş, hasımlar zillete uğramış; İnsanlığın İftihar Tablosu da aziz arkadaşlarıyla tasavvurlar üstü bir muvaffakiyetle yeniden o şanı yüce “meâd”a avdet etmiştir.

Arkadaşlar,

İşte bu sabahki tefsir dersinde Kasas Sûresi’ni bitirip Ankebût Sûresi’ne geçtik, dolayısıyla yukarıdaki ayet-i kerimeyi de okuyup hakkındaki yorumlar üzerinde durduk.

Zikrettiğimiz ayet, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye çok tesir eden ilahi beyanlardan birisidir; zira hicretlere, sürgünlere ve çilelere maruz kalan nice Hak dostu, Peygamber Efendimize, Mekke’ye ve sonunda likâullaha vuslatı müjdeleyen bu ayeti zılliyet planında kendi haklarında da bir dua saymışlardır.

Bu ayetin daüssılanın sona ereceği bişareti verdiğini bilen, bu hususta tefeülde bulunan kıymetli bir insan onun yazılı olduğu bir tablo hediye getirmiş, muhterem Hocamız da o tabloyu kendi odasına astırmıştı. Bu sabahki derste o ayete sıra gelince, Hocamız odasındaki tabloyu hatırlattı; kullanılan hattın güzelliğine, vatana dönüşü işaret edecek şekilde yapılmış olduğuna ve tecrid sanatının derinliğini gösteren bir ince işlemeye dikkat çekti. Dersten sonra da birkaçımızı odasına çağırıp o tabloyu gösterdi.

İşte bu nağmede hem muhterem Hocaefendi’nin mezkur ayet ve tabloyla alakalı sözlerini, hem odasındaki o tabloyu gösterirken çektiğimiz üç fotoğrafı ve hem de kaşla göz arasında ancak 10 saniye kadarını kaydetmeye muvaffak olabildiğimiz kısacık bir görüntüyü paylaşacağız. Video şeklinde sunduğumuz dosyaya üç resim, kısacık görüntü ve derse ait 08:53 dakikalık sesli bölümü beraberce yerleştirdiğimizi belirtelim.

Ayrıca, bu kaydın son kısmında muhterem Hocaefendi’nin Kur’an-ı Kerim’den istifade edebilmek için lazım olan “kalb saffeti”ni ve onun iki ayrı yanını anlattığını da ilave edelim.

Hürmetle…

1. Muhterem Hocaefendi, Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tabloyu gösterirken:

2. Muhterem Hocamızın odasında bulunan ve Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tablo:

3. Muhterem Hocaefendi odasındaki çalışma masasının ve Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tablonun önünde hat sanatındaki tecrid derinliğini anlatırken:

234. Nağme: Hz. Abbas’ın Fazileti ve Hz. Ömer’in Mahviyeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Hazreti Ömer efendimiz yağmur duası yaparken Hazreti Abbas efendimizin (radiyallahu anhüma) elini kaldırıp onunla niyazda bulunuyor. Bu onun -tasavvuftaki ifadesiyle- Hazreti Abbas’ı Hakk’ın muradı görmesiyle mi alâkalıdır?”

Muhterem Hocamız öncelikle Hazreti Ömer’in Hazreti Abbas’ı, onun da Hazreti Ömer’i çok sevdiğini, hatta Hazreti Ömer efendimiz vefat ettikten sonra Hazreti Abbas’ın (radiyallahu anhüma) onu rüyada görmek için adeta can attığını; fakat, hemen her zaman o arzuyla gözlerini yummasına rağmen tam kırk gün (bazı rivayetlerde altı ay) boyunca onu hiç göremediğini, nihayet onca zaman sonra Hazreti Ömer’i rüyasına misafir ettiğinde bu gecikmenin sebebini sorunca Allah Rasûlü’nün Halifesi’nin “İşin içinden ancak sıyrılabildim; hesabım yeni bitti!” dediğini anlattı.

Daha sonra Hazreti Abbas’ın faziletlerini hatırlatan muhterem Hocamız, iman ile beraber Allah Rasûlü’ne yakın olmanın insanı bambaşka bir büyüklüğe taşıyacağını; bundan dolayı Hazreti Hamza, Hazreti Abbas, Hazreti Ali ve Bedir şehitlerinden Ubeyde b. Haris gibi insanların dünyevî kıstaslarla tartılamayacağını vurguladı. Ayrıca, Efendimiz’in amcası ve aynı zamanda süt kardeşi olmasının yanı sıra, Hazreti Abbas’ın Mekke fethine kadar müşriklerin arasında yaşamaya tahammül edip Rasûlullah’a haber taşıdığını, hatta bu uğurda esir düşmeye bile katlanıp İslâm’ın ikbal dönemine zemin hazırlayanlardan biri olduğunu belirtti. Hazreti Ömer’in de Hazreti Abbas’a karşı hem Rasûl-ü Ekrem’in amcası olması hem de ortaya koyduğu fedakârlıklardan dolayı çok büyük bir saygı ve muhabbet duyduğunu ifade etti.

Muhterem Hocaefendi daha sonra Hazreti Ömer dönemindeki kuraklık hadisesini ve yağmur duasını anlattı:

İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme.” (Hangimiz memleketin başına gelen bela ve musibetleri kendi günahlarımızdan biliriz. Kaçımız “Bu kuraklık benim günahlarım sebebiyledir. Bu bela ve musibetler benim yüzümden milletin başına yağıyor. Allahım beni affet. Günahlarım yüzünden masum insanları mahvetme” deriz?) Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.”

İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

05:30 dakikalık bu enfes hasbihali ve dün akşam muhterem Hocamız kitap imzalarken çektiğimiz iki fotoğrafı dualarınıza vesile olması niyazıyla sunuyoruz.

Muhabbetle…

Muhterem Hocamız kitap imzalarken:

Muhterem Hocamız kitap imzalarken:

233. Nağme: Mükemmelliğin Ayrı Bir Derinliği ve Hazreti Aişe Annemiz

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, günün nağmesi olarak arz edeceğimiz ikindi namazı sonrasına ait olan 18 dakikalık hasbihalinde özetle şu mevzuları anlatıyor:

-İbadetlerin ve salih amellerin iki yanı vardır: Birisi, şekil ve suret; diğeri ise öz ve mana. Ancak bu ikisinin beraber olmasıyla, şeklin şuur ve huşu ile buluşmasıyla amel gerçek değerini kazanır.

-Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Eğer kalbinde haşyet olsaydı, mutlaka azalarına, tavır ve davranışlarına da aksederdi.” buyurmuştur. Evet, kalbinde haşyet olanın tavır ve davranışlarında da haşyet olur. Bu şekilde iç-dış bütünlüğünü yakalayan bir insan, diliyle olduğu gibi haliyle de hak ve hakikate tercümanlık eder; görenlere Allah’ı hatırlatır.

-Her şeyi güzel yaratan Allah (celle celalühu) insanın da her işini en güzel şekilde yapmasını ister. Tevbe Sûresi’nde iki âyet-i kerime bu hususu vurgulamaktadır:

وَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Yapacağınız her şeyi Allah da, Rasûlü de görüp değerlendirecek; daha sonra da, gizli olsun açık olsun, her şeyi bilen Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz.” (Tevbe sûresi, 9/94)

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“De ki: Amel edin: Yaptıklarınızı Allah da, Rasûlü de, mü’minler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.” (Tevbe sûresi, 9/105) (00:44)

-Hadis-i şeriflerde, meleklerin, gece-gündüz ara vermeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettikleri halde,

مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ

“Sana ibadetin hakkını veremedik, gerektiği gibi kullukta bulunamadık!” deyip yaptıkları tesbihleri az buldukları ve Cenâb-ı Hakk’a gerektiği kadar kulluk yapamadıkları için adeta mahcubiyet duydukları anlatılmaktadır. Sürekli kendini sorgulayan, sigaya çeken ve nefsini muhâsebe imbiklerinden geçiren pek çok Hak dostu bu sözleri kendi münacaatında değerlendirmiş; O’nu hakkıyla bilemediğini, O’na gerektiği gibi kullukta bulunamadığını, ululuğu ölçüsünde O’nu zikredemediğini ve şükür vazifesini yerine getiremediğini avaz avaz ilân etmişlerdir.

-Mükemmelliği yakalamanın ayrı bir derinliği ve onu taçlandıran farklı bir buudu vardır, o da insanın işini en iyi şekilde yapmaya çalıştığı halde yapıp ettiklerini yeterli bulmaması, “Bundan daha iyi yapılabilirdi ama ben onu beceremedim, yine yüzüme gözüme bulaştırdım!” şeklinde düşünmesidir. Şu kadar var ki, insan kendi hakkında böyle düşünmeli; başkalarının ortaya koyduğu her hayırlı işle alakalı hüsn-ü zan etmeli, onu güzel görmeli ve alkışlamalıdır.

-Salât ü selam söylenirken Ashab-ı Kiram’ın zikredilmemesine üzülüyorum. Çünkü, sahabe efendilerimiz Kur’an’ın mucizesidir. Biz sahabe, tabiin, tebe-i tabiin ve sonraki ulemaya çok borçluyuz. Zira gözlerimizi onlar açtılar, görülmesi gerekli olan şeyleri onlar sayesinde gördük.

-Kâmil mü’minler, hayır ve hasenât adına koşar durur, daima sâlih amellerde bulunurlar ama hem amellerinin kabul olup olmadığı hususunda sürekli endişe yaşar hem de yapıp ettiklerini az bulur, daha çok koştururlar. Şu ayette işaret buyurulan bu haslete bir yönüyle “taksir hayası” denebilir:

وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ أُوْلَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ

“Rabbilerine dönüp hesaba çekileceklerine inandıklarından, verdiklerini verirken bile kalbleri tir tir titremektedir. İşte hayır işlerinde hakkıyla koşan ve yarışı başta götüren de bunlardır.” (Mü’minûn, 60-61) Her şeyi inceden inceye sorup araştıran Hazreti Aişe (radiyallahu anha) validemiz bu ayetin tefsirini de Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize sorup bize nakletmiştir.

-Hazreti Aişe Validemiz gibi büyük bir kadın dünyaya gelmemiştir. “Anam” demekle herkes iftihar etmeli onunla, çünkü zaten annemiz. Onu bilmeyenlere, o bilmeme, talihsizlik olarak yeter.

-Hazreti Aişe validemiz, Hazreti Sıddık’ın evinde tertemiz yetişmesi, gözünü İnsanlığın İftihar Tablosu’nda açmış bulunması, hayatını dini öğrenip öğretmeye adaması, hanesine vahyin bereketi iniyor olması, Allah Rasûlü’nün onun dizinde ruhunun ufkuna yürümesi ve bilhassa Hazreti Ebu Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden insan olarak büyük hizmetler eda etmesi gibi faziletlerine rağmen kendisini asla selamette görmemiş, yaptıklarını katiyen yeterli bulmamış ve bir gün yanaklarından gözyaşları sicim gibi akarken Rasûl-ü Ekrem Efendimiz “Aişe, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye sorunca “Cehennem ateşini hatırladım; ötede ailenizi tanır, beni de hatırlar mısınız ya Rasûlallah?” şeklinde cevap vermişti.

232. Nağme: İlk Kapitalist Kârûn ve Kârûnlaşmamanın Çaresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Sabahki dersimizde Kasas Sûresi’nin 61-82. ayet-i kerimelerinin tefsirlerini tamamladık. Bütün detaylarıyla Kârûn kıssası üzerinde durduk. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaptığı açıklamalardan özellikle şu ayetle alakalı olan kısmı sizinle de paylaşacağız:

إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ

“Yoldan sapanlardan biri olan Karun da Hazreti Mûsa’nın ümmetinden olup onlara karşı böbürlenerek zulmetmişti. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir cemaat zor taşırdı. Halkı ona, ‘Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah şımarıp böbürlenenleri sevmez’ demişti.” (Kasas, 28/76)

Muhterem Hocamız, bazı tefsircilerin Kârûn’u ilk kapitalist saydıklarını, onun malla imtihanı kaybeden bir prototip olduğunu, kendi devrinde bazı kimselerin onun hazinelerine imrendiği gibi bugün de bir kısım insanların neye imrenmek gerektiğini bilemediklerini ve dolayısıyla dünyanın geçici güzelliklerine aldanıp âhiret sermayelerini burada tükettiklerini vurguladı.

Hayatını yüksek hedeflere bağlı götürmeyen insanların imkan ve kuvvet elde ettikçe çözülmelere de maruz kalacağını belirten muhterem Hocaefendi “İmkanların çoğalması hizmetle, mefkurenin bütün dünyaya duyurulmasıyla taçlandırılmıyorsa, çözülme dönemi başlamış demektir. Vazife ve hizmetten azade kalmış insanlar, çözülmeye ve çürümeye maruz emtia gibidir, zamanla hiç farkına varmadan partallaşırlar. Canlı kalmanın yolu başkalarına kâse kâse can dağıtmaktan geçer.” tesbitini seslendirdi. Mutlaka herkese ruhuna ve karakterine göre bir iş bulmak lazım geldiğini, fakat bir vazife verilirken insanların zaaflarının da hesaba katılması gerektiğini ifade eden Hocamız, “Bir arkadaşınız, kendisine emanet verilen parayı ilgili kimseye teslim etmeye giderken ‘Bunu cüzdanımda kendi paramın yanına koymamda bir mahzur var mı?’ diye sormuştu. Bilhassa emniyet ve güven gerektiren konumlarda işte bu duyguyla hareket edecek ve emaneti yıpratmaktan bile korkacak insanların bulunmasına dikkat edilmelidir.” dedi.

Son olarak Hazreti Ömer efendimizin Hudeybiye esnasındaki tavrı ile alakalı bir soru üzerine istişare ve ortak akıl mevzuuna da değinen muhterem Hocamız bu hususla ilgili de çok önemli esasları dile getirdi.

11:24 dakikalık bu nağmeyi de bu sabah çektiğimiz bir fotoğrafla beraber arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bu sabahki dersten bir fotoğraf:

231. Nağme: Cemaatler Arası Hoşgörü, Müsbet Hareket ve Kardeşlik

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi daha üç saat önceki ikindi namazı sonrası hasbihalinde bir kere daha müsbet hareketin esaslarına değindi.

Kim nasıl hareket ederse etsin, bize düşen vazifenin insanları hoş görmek olduğunu ifade ederek, başkalarının bizim gözümüze ilişen eksiklikleri karşısında “İhtimal, Cenâb-ı Hak bunu göstermekle beni imtihan ediyor!” demek ve çok temkinli davranıp suizanna girmemek gerektiğini belirtti.

Başkalarını değerlendirirken (muhatabın kusursuz ve mükemmel olmasını beklememe manasına) yüzde yüze talip olmamanın, o yüzde yüzü kendimiz için düşünmenin ehemmiyetine vurguda bulundu. Mevlânâ ifadesiyle, “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / Bir ben varım deme, yoksan da olur!.” anlayışına bağlı kalıp diğer insanlar hakkında değil olumsuz bir şey söylemek menfi bir mülahazaya dahi girmemek icap ettiğini anlattı.

Ferdin ferde, ailenin diğer bir aileye, bir kesimin başka bir kesime bakışında hep hoş görmeyi esas almanın ve her zaman müsbet hareket etmenin mü’mince olduğunu dile getiren muhterem Hocamız, “Hayatlarını başkalarını tahrip etmek suretiyle bir şey ikâme etmeye bağlamış kimselerin şimdiye kadar ortaya koydukları kalıcı hiçbir şey yoktur. Bu açıdan her zaman tamirin ve müsbet hareketin yanında olmak lazım.” dedi ve şu cümleyi ilave etti: “Dinin temel disiplinlerine aykırı olmama kaydıyla, farklılıkları hoş görmek ve günümüzdeki yaygın ifadesiyle, onu toplumsal bir zenginlik kabul etmek lazım.”

Muhterem Hocaefendi, yakın tarihte cereyan etmiş bir hadiseyi de aktardı: Moğolistan’ı ziyaret eden bir büyüğümüz, oradaki okul müdürüyle ya da rehberlik yapan insanla karşılaşıp konuşurken “Burada başkalarının da hizmeti var mı?” diye soruyor. Arkadaşımız da “Evet, elhamdülillah Süleyman Efendi hazretlerinin talebelerinin de kursları var.” cevabını veriyor. O zat, “Allah Allah, siz Süleyman Efendi hazretleri mi diyorsunuz?!” sözüyle hayretini ifade ediyor. Arkadaşımız da “Vallahi Hocaefendi’nin Süleyman Efendi’nin adını andığı zaman ‘hazret’ demediğini hiç duymadık!” diyor.

Kendisine anlatılan bu hadiseyi naklettikten sonra muhterem Hocamız şöyle dedi: “Kırk senedir ben hep öyle hitap ettim. Yine, sadece ‘Mahmud Efendi’ deyip geçmedim. ‘Çarşamba cemaati’ deyip hakaret ifade eden bir tabirle ele almadım. Hep ‘Mahmud Efendi hazretleri’ dedim ve bunların hepsinin kendilerine göre çok önemli hizmetler icra ettiklerine inandım.”

Kıymetli Hocamız şayet biz irademizin hakkını verip hep müsbet hareket eder, herkesi hoş görür, her hizmeti alkışlar ve herkese karşı saygılı davranırsak, bir gün mutlaka selim vicdanların da aynı şekilde davranacaklarını; bunun da Hak katında dua yerine geçeceğini ve Allah’ın vifak/ittifak lütfedeceğini belirtti. Dualarımızda diğer meslek ve meşrepleri yad etmemiz ve “Allahım hepimizin kalbini ıslah eyle.. Allahım birbirimize karşı haset, rekabet ve tenafüs duygularını Kaf Dağı’nın arkasına at; bu türlü kötü hisler ile bizim aramızı, doğu batı arası/iki kutup mesafesi kadar uzak eyle!” dememiz tavsiyesinde bulundu. Sözlerini şu cümleyle noktaladı:

“‘Onlar yıkılsın da biz yerlerine kurulalım’ mülahazası, makama mansıba gönlünü kaptırmış bir kısım kimselerin hastalığıdır; fakat dine imana hizmete kendini adamış insanlar bu türlü denî düşüncelerin ağına düşmemeliler!”

13:28 dakikalık bu hakikatler demetini de dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz…

The Role of the Spiritual Guide

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: Some see it as an obligation to follow a certain “murshid” (spiritual master) and assert that it is not possible to be saved without pledging allegiance to such a master. Could you state your opinions on this?

Answer: There are two meanings for the word murshid, the first being a general term and the second being associated with a Sufi context. In its general sense, murshid denotes a guide who averts people from straying to ominous trails and shows them the righteous path, who awakens hearts to the Divine, who opens minds, feelings, eyes, and ears to certain truths, and thus who guides them to the horizons of the heart and spirit. In this respect, it is possible to see a person giving a sermon in a mosque or giving a religious talk in a circle as murshid. In the same way, a shopkeeper who pours the inspirations of his heart into another’s by talking with a visitor to his shop about the truths of faith can, in a way, be seen as a murshid, or spiritual guide, as well.

As for the more specific meaning of “murshid” in a Sufi context, it refers to a person who had initially become the disciple of another murshid, who went through rounds of forty-day retreats (chila), who ate and drank little, who slept little, and who passed different levels at spiritual journeying. That is, murshid is a person who experienced astonishment before the Divine (hayra) and annihilated his carnal soul in God (fana), who attained a certain spiritual rank on the path to find Him, and who in the end was entitled as a new spiritual master by his own master to guide others to the Truth and convey the Divine messages to them. This entitlement is named khilafa (vicegerency) and the person who is entitled is named a khalifa (successor or vicegerent). I think the initial question was related to this Sufi sense of the word murshid; therefore, I would like to elaborate on it a bit further.

Perspicacity of the Murshid and the Potential of the Initiate

From past to present, there have been so many great figures who were raised by following one of the Sufi paths that lead to truth—Naqshbandi, Qadiri, Shadhili, Rifai, Badawi, and the like. Particularly, when some people with potential and ability find a perfected master, they experience a metanoia and become radiant light sources. For example, when Muhammed Lütfi Efendi of Alvar and his father Hüseyin Kındıği Efendi, who were from the lineage of the Prophet, arrived at Sheikh Kufrawi’s Sufi lodge in the province of Bitlis, the sheikh paid attention to them and treated them as special guests, probably since he discovered their potential. Eventually, he entitled both of them as spiritual masters. On witnessing this, the disciples who had served the sheikh until then accosted the two newcomers at night. Suddenly the door burst open; Sheikh Kufrawi came in and brought them to their senses: “You disciples! Hüseyin and Muhammed Lütfi Efendis did not need me. It was their perfection that led them here.” Some people have such a God-given potential that they are ready to give light without a touch of fire, as it is referred to in the verse (translated as), “…The oil almost gives light of itself though no fire touches it,” they can rocket to certain spiritual ranks by a single puff. And there are certain initiates who, in spite of having potentials to thrive elsewhere, prefer to serve loyally to their sheikh. For example, in spite of having completed his education at Islamic disciplines, Mawlana Khalid al-Baghdadi served as a sweeper at Abdullah Dahlawi’s lodge for twenty years, and then returned to Baghdad. As it is known, Khalid al-Baghdadi is accepted as the reviver (mujaddid1) of his time. With respect to his character and way of guidance, he resembles Bediüzzaman Said Nursi very much. When we study his letters, we see that he invited his students to sincerity, brotherhood, and dignified contentment (ghina): “Never ask for posts and positions for which you would most certainly pay a price and refrain from becoming obliged to anyone, do not establish relations with authorities (in order to gain material benefit from them), do not covet what somebody else possesses, and be indifferent to anything inviting you to worldliness…” In terms of their main approach, these pieces of advice coincide with the points Bediüzzaman makes in his epistles on Sincerity2 and on Brotherhood3. Such a great figure humbly served as a sweeper at a Sufi lodge for twenty years.

Even if the Murshid is a Perfected One

Getting back to our main topic, in Sufi tradition there is a rank of being murshid in its true sense. The important figures who attained this rank appraised the people who became their followers very perspicaciously—sometimes from their faces, looks, and even from the irises of their eyes—and discovered their aptitudes and capacity. Accordingly, they guided their disciples to realize their spiritual potentials and commissioned them to guide others in different places when the time came. In this respect, if there are any guides like Abdul Qadir al-Jilani, Mawlana Khalid al-Baghdadi, Muhammad Bahauddin Shah an-Naqshband, Alaaddin Attar, and Abu’l Hasan ash-Shadhili, who are truly profound in every aspect, then it is very important to benefit from their guidance in order to realize one’s spiritual potentials. But it should not be forgotten that God Almighty appointed different persons to guide others through different methods according to the conditions and needs of their time. In this respect, it can be said that had the great guide Abdul Qadir al-Jilani been alive today and used the same methods he used for guiding people in his time, which was inspired from the original teachings of the Prophet, it probably would not help much for curing the troubles of our time. In the same way, if a great figure like Imam al-Ghazali, who was honorably referred as the Proof of Islam, were to suggest the same arguments he used against the anti-Islamic discourses of his time as a prescription to cure today’s troubles, it would not suffice against today’s complicated problems. I am not trying to make any comments with negative connotations about those great masters, let me not be misunderstood; those exalted figures complied perfectly with the requirements of their age and even transcended it.

However, the point I wish to highlight is that the Divine message always comes in accordance with the addressees’ level of cognition, comprehension, and needs. For this reason, I only tried to express a reality. Surely, today’s people have a lot to learn from those great guides and their very valuable works in terms of broadening their horizons of spiritual knowledge. However, struggling against the contemporary form of hypocrisy and antagonism toward faith under the guise of science and philosophy requires relevant background knowledge and arguments. There must be a murshid who can see and read our era correctly, who uses his means accordingly, who distills facts as he should, and who can write appropriate prescriptions so that he can derive appropriate cures for the troubles of our day. When such a guide is found, following him is very significant in the name of taking wing toward the horizons of the heart and spirit. If people remain loyal to such a perfected guide, he can broaden their horizons, clear up the way before them, and thus they can travel in a faster and safer way in their journey toward God. But in my opinion, even if they find a perfected guide who comprehends his age perspicaciously and suggests important solutions for the troubles of the time, people should refrain from reducing and narrowing the issue down only to this person. If you adopt a pressurizing attitude toward other believers and dare to say, “If you do not take a pledge of allegiance to that guide, obey what he says, and read what he writes, then you are misguided,” you will have reduced the issue to bigotry and subscribed to a horrible view about other believers. This is because another person who does not exactly think like you and who has adopted a different line of spiritual journeying can, by God’s grace, walk behind the Messenger of God—the ultimate murshid and the most perfected guide—and can enter Paradise. For this reason, even though it is important to love the circle one is affiliated with, taking the matter to the degree of being unable to stand others and even becoming antagonistic toward them is absolutely wrong.

The Blow on the Spirit of Unity

Since this humble servant also spent his childhood in different Sufi lodges, I occasionally witnessed some people make such remarks. For example, some people quote out of context a saying ascribed to Bayazid al-Bastami, “the murshid of someone without murshid is Satan.” They misinterpret this saying with a narrow understanding and assert that it is obligatory to follow a sheikh from a particular Sufi tradition. In my opinion, this saying of that perfected master stresses the significance and necessity of the issue, but interpreting it in such a narrow frame will mean reducing this statement to a disagreeable one that conflicts with the universal and encompassing nature of Islam, which can give way to subscribing to negative opinions and partisanship. We have the essential disciplines of the Qur’an and the Sunnah in our hands; they possess the immensity and inclusiveness to embrace all of the hearts that believe in them.

Bediüzzaman stated that narrow-mindedness stems from loving one’s own carnal soul—in other words, a person’s attempt to orient everything toward his or her own ideas is a kind of egotism. A different form of this is partisanship of a religious circle, which means seeing the absolute truth as limited to the particular Sufi order, religious group or movement that one belongs to and believing that others are striving in vain. Again, it should be noted that such an approach means subscribing to a horrible view of other believers, which can lead one to a total downfall.

If a person’s arrogance is based on taking pride in being affiliated with a certain religious group, it grows stronger. Those who are affiliated with a certain Sufi tradition, a religious group, or a movement will naturally think they have chosen the right guide and love that person profoundly. On the other hand, they must shun from being unfair about others and condemning them to fallacy. Otherwise, they will have strayed to a devilish path while trying to walk on the righteous one. This danger is possible for everyone. If one of the great figures I admire—such as Imam al-Ghazali, Izz ibn Abdis-Salam, Fakhruddin ar-Razi, Najmaddin al-Kubra—were alive today and gave such a mistaken counsel to the people around them, I would humbly put my head under their feet, kiss their soles, and say, “Sir, you are mistaken on this subject.”

In sum, believing that salvation can only be possible through affiliation with a certain Sufi order, religious group or movement, seeing it as compulsory to follow a certain traditional Sufi master, and seeing those who do not follow that person as misguided is absolutely wrong; it denotes losing in a zone of winning. May God protect believers from such deviations and disasters in these days when we are in such dire need of solidarity and unity.

1. God Almighty sends a distinguished spiritual guide (mujaddid) in every century to realize a revival in religion. (Ed.)
2. Nursi, Bediüzzaman Said, The Gleams (Trans.), The Twenty-first Gleam, New Jersey: Tughra Books, 2008, pp. 225–235
3. See Nursi, Bediüzzaman Said, The Letters (Trans.), The Twenty-second Letter, New Jersey: The Light, 2007, pp. 281–294

This text is the translation of “Kalb ve Ruh Hayatında Mürşidin Rolü

230. Nağme: Müfteri İşini Yapıyor, Fakat İftiralara Alet Olan Mü’minlere Ne Demeli?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Kin ve nefret duygularıyla oturup kalkan bir kısım kimseler sürekli yalan ve iftiralara sarılıyor, dine hizmet eden herkesi hedef alıyor ve onları karalamak için her yola başvuruyorlar. Yaptıklarıyla vicdanlarının iflas etmiş ve insaf hislerinin tükenmiş olduğunu ortaya koyan bu zavallılar, yalan ve iftirayı bir silah gibi kullanıyor, hiç olmazsa izinin kalacağı ümidiyle temiz ruhlara sürekli çamur püskürtüyorlar. O türlü nasipsizleri muhatap alıp iftiralarına cevaplar yetiştirmenin abesle iştigal olduğunu düşünüyoruz; zira vicdan ve insaf olmalıdır ki insan doğruları kabul etmeye açık bulunsun. Bununla beraber sözü bir noktaya getirmek için bir iki hususa değinmek istiyoruz.

Bazı şer şebekeleri, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında halkın zihninde şüpheler uyarmak için senelerden beri var güçleriyle çalışıyorlar. Muhterem Hocamızın her sözünü ve her görüntüsünü nasıl çarpıtabileceklerine dair şeytanî gayretler sergiliyor ve en nezih karelerin, en güzel beyanların üzerine devamlı zift pompalıyorlar.

Mesela; büyük bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu duyan çevredeki Müslümanlar gelip “Efendim, dinimizin bu türlü felaketler karşısında bir tavsiyesi var mı? Bir dua yazma lütfunda bulunur musunuz?” deyince muhterem Hocaefendi “Ayetü’l-Kürsî” yazıyor. Türk, Kürt, Boşnak, Bulgar ve Abhazalı Müslümanlar yazılan o duayı alıp evlerine, bahçe duvarlarına asıyorlar. Allah’ın inayetiyle başka yerlerde çok büyük yıkımlar olduğu halde onlar çok küçük kayıplarla o belayı atlatıyorlar. Fakat birileri bunu haberleştirirken “Mazlum Müslümanlar dururken Amerika’ya dua ediyor” şeklinde veriyor ve masumane bir duaya sığınma hadisesini dahi çarpıtıp onu da karalama malzemesi olarak kullanmaya çalışıyorlar.

Mesela, muhterem Hocamız üç defa hacca gittiği ve pek çok sohbetinde, röportajında, kitabında hac hatıralarından bahsettiği halde “Peki hacca niye gitmiyor/gidemiyor?” şeklinde çok tuhaf bir soruyu televizyon ekranlarına dahi taşıyabiliyor ve bu yalan boyalı kasıtlı soruyla da şüpheler hasıl etmeye çabalıyorlar.

Mesela, muhterem Hocamızın hem de “Kur’an’ın Gurbeti”ni anlattığı bir sohbetinin “Kur’an’a da elimi vurasım geliyor!” cümlesini defalarca arka arkaya montajlayıp sonra da bunu Yüce Kitabımıza hakaretmiş gibi sunuyorlar. Oysa bir iki cümle sonrasında Hocaefendi, Hazreti İkrime’nin Kur’an okurken güzelliği karşısında heyecana gelip onu yüzüne-gözüne sürdüğünü ve gönlünde çoşan Kur’an sevgisiyle mushafı bağrına basıp “Kelam-u Rabbî – Benim Rabbimin sözleri” dediğini hatırlatıyor ve “Bazen Kur’an okurken ilahi beyanın güzelliği karşısında takkemi fırlatasım, Kur’an’a elimi vurup uzanıp onu alıp yüzüme gözüme süresim ve ‘Rabbimin Kelamı’ diyerek öpüp koklayasım geliyor” diyor. Heyhat, şerirler çok nezih duyguların ifadesi bu sözleri bile saf kitleleri kandırmak için montajlayıp kullanıyorlar.

Mesela, hemen her sohbetinde Hak dostlarına karşı hürmetini dile getiren, özellikle de İmam Gazali, Abdülkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend gibi büyükleri medyuniyet ifadeleriyle yad eden Muhterem Hocamızın kırk dakikalık sohbetinden sadece iki cümleyi alıp o büyüklere -haşa- saygısızlık yaptığını iddia edebiliyorlar. Halbuki Hocaefendi, Bediüzzaman hazretlerinin eserlerini Türkçe açısından tenkit edenlere cevap sadedinde bazı hususlara değindiği o sözlerinde bile zikri geçen Hak dostlarının manayı kalıplara kurban etmediklerini, gönül derinlikleri sayesinde bazen çok sıradan sözlere dünya kadar muhteva sığdırdıklarını ve onları, anlamadığımız ya da yanlış zannettiğimiz kelimelerle tartmamamız lazım geldiğini anlatıyor. Ne var ki vicdan ve insaf yoksunu kimseler, aslında kendilerinin dahi biraz teemmülle çok rahat anlayabilecekleri o hakikatleri dahi başka mecralara çekiyorlar.

Kıymetli arkadaşlar,

Bu misalleri çoğaltmak mümkün; fakat, başta da ifade ettiğimiz gibi iftira ve çarpıtma, müfterilerin karakteridir; onları muhatap almak ve dediklerine değer vermek abesle iştigaldir.

Şu kadar var ki, kıymetli Hocamızın eserlerine, binlerce sohbetine, senelerdir defalarca anlattığı meselelere ve şaheseri sayılabilecek bereketli hayatına bakmayıp da hakikatini anlamadıkları bir söz, nereden çıktığını bilmedikleri bir şayia veya ne olduğunu dahi kestiremedikleri bir tablodan hareketle ileri sürülen iftiralara kanan, suizan ve gıybetlere dalan, karalama kampanyasına ortak olan müminleri anlamak mümkün değil.

Aylar önce, bir fotoğrafla alakalı sorular almış ve gereken cevabı vermiştik. Yine bir müfteri işi olduğu ve o türlü insanları muhatap almak istemediğimiz için meselenin üzerinde durmamıştık. Fakat son günlerde o fotoğraf bir kere daha ısıtılıp site site dolaştırılır oldu. Belki bazılarınız görmüşsünüzdür; bazı kirli eller tarafından servis edilen mesajlarda muhterem Hocamızın koltuğunun hemen üstünde asılı olan bir tablo “İlluminati Tarikatı” gibi yapılanmaların, gizli teşkilatların simgesi olarak gösteriliyor.

Diğer itham ve iftiraları bununla kıyaslamanız için servis edilen resim ile o fotoğraftaki tablonun aslını arz ediyoruz:

1. Fotoğraf: Türlü türlü iftiralarla beslenip servis edilen resim:

2. Fotoğraf: Servis edilen mesajlarda çarpıtılan tablonun aslı:

Birinci resimde daire içine alınıp gizli bir teşkilatın simgesi gibi gösterilen tablonun aslını ikinci fotoğrafta görebilirsiniz: Kıymetli bir insan, muhterem Hocamıza ne hediye edebileceğini düşünürken onun Ka’beye karşı sevgisi aklına geliyor. Bir şekilde elde ettiği Ka’be örtüsünü hediye etmeye karar veriyor. Fakat Ka’be örtüsünden alınan o mübarek parça istediği büyüklükte olmayınca kendince bir kompozisyon yaparak elindeki “mukaddes emaneti” iki yana sarkıtıp tam ortasına da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in muazzez mührünü yerleştiriyor. Muhterem Hocamız da kutsal mekanlardan gelen o kıymetli hediyeyi “Oranın küçük bir parçasına bile kurban olurum; onun başımın üzerinde yeri var!” deyip koltuğunun üstüne astırıyor.

Heyhat ki, gördüğünüz gibi ehl-i kin ve garaz o muazzez levha ve o masum düşünceyi bile nasıl çarpıtıyor!..

Fakat, gerçekten müfteriyi anlayabiliyoruz; o kendi karakterini sergiliyor.

Sadece iki grubu anlayamıyoruz:

Birincisi, su-i zan, gıybet ve hele iftira haram olduğu halde bunlara bulaşabilen Müslümanları anlayamıyoruz.

İkincisi, şer şebeke her fırsatı ifsatta kullanırken -muhterem Hocamızın onca hastalık ve rahatsızlıklarına rağmen her gün sohbet edip ders yaparak terütaze hakikat buketleri gönderdiği halde- o hasbihalleri başkalarına ulaştırma gayreti bulunmayan, bir kişi daha duysun heyecanı taşımayan, hele bari kendisi için istifade yolları aramayan Hak erlerini hiç ama hiç anlayamıyoruz.

Lütfen, sözlerimizi kaba bulmayınız. Lakin, dünkü “229. Nağme: Paranoyalara Karşı Tavır ve Gayr-ı Meşru Sevginin Cezası” ne kadar hayatî, ne denli güzel ve ne tesirli bir sohbetti. Kaç kişiye ulaştırdınız acaba?!.

Affınız istirhamıyla…

229. Nağme: Paranoyalara Karşı Tavır ve Gayr-ı Meşru Sevginin Cezası

Herkul | | HERKUL NAGME

“Biz muhabbet mahrumu insanlarız. Allah sevgisini çaldılar bizden.. Peygamber sevgisini çaldılar. Sevgi kabiliyetimizi bütünüyle dünyaya ve kendimize bağladılar. Sevilmesi gerekli olanları sevilmesi gerektiği ölçüde derinlemesine sevemedik. O sevgiyi suiistimal ettik. Bazen birisi şöyle bir iyilik yapacak diye ona öyle bir sevgi duyduk ki bu da gayretullaha dokundu; Cenâb-ı Hak suratımıza bir şamar indirdi ve âdeta ‘Aklınızı başınıza alın.. onlar o kadar teveccühe, o kadar takdire layık değillerdi.’ dedi.”

***

“Bazen birilerine karşı öyle bir alaka gösteririz ki, aslında onların nezd-i ulûhiyette o alakaya liyakatleri yoktur. Fakat biz o mevzuda dengeyi koruyamayız, “ille de onlar” deriz ve hiç farkına varmadan onlardan şefkat tokatı değil de öyle nikmet tokatları yeriz ki dünyaya geldiğimize de geleceğimize de bin pişman oluruz. Evet, bu mevzuda dengeyi koruyamadığımızdan dolayı gayr-ı meşru muhabbetin cezası olarak merhametsizce tokatlara müstahak olduk. Tokatlıyor Allah: Aklınızı başınıza alın; bu ölçünün insanları değil onlar!..

***

El âlem sizin hakkınızda şöyle böyle düşünüyor ve kendi paranoyalarına göre değişik stratejiler oluşturuyorlar. Bazıları “Biz belli bir yol, belli bir yöntemle belli şeyler elde ettik. Bunlar da bir gün güç haline gelince aynı şeyleri yaparlar!” mülahazasını taşıyor olabilirler. Buna karşı da elli türlü alternatif oluşturabilirler. Fakat bunlar bizi bağlamamalı, kendi yolumuzdan alıkoymamalı. Bizim duygu ve düşüncemiz Allah’ı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu sevdirme olmalı.

***

Kendi işimizle uğraşalım, başkalarının paranoyalara dayalı bir kısım kuruntularıyla meşgul olup himmetimizi, gayretimizi, efkârımızı dağıtmayalım. Hazreti Üstad buyuruyor ki: “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok.”

***

Sevgili dostlar,

Yukarıdaki cümleleri Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin önümüzdeki pazartesiden itibaren neşredeceğimiz Bamteli sohbetinden aldık. Muhterem Hocamızın çok hayati mevzulara değindiği o sohbetin çay faslını hiç beklemeden hemen yayınlamak istedik. Görüntülü olarak da sunacağımız bu 17:32 dakikalık bölüm şu ilave cümlelerle beraber özetlenebilir:

-Sürekli iyi düşünmek, güzel görmeye çalışmak ve iyi şeyleri ikâme etmeye bakmak lazım. Yoksa bazı kimselerin yaşadıkları paranoyalara paranoya ile mukabele eder, “Falanlar bize karşı şöyle duruyorlar. Onlar bizim hakkımızda şöyle düşünüyorlar. Biz de şunu şöyle, bunu böyle yapalım!” vehimlerine binaen benzer paranoyalara bağlı stratejiler üretmeye kalkarsak, bu bizi öyle meşgul eder ki yapmamız gerekli olan hizmetleri yapamayız.

-Biz başkalarının paranoyalarına hiç aldırış etmeden doğru bildiğimiz işleri yapmaya devam etmeliyiz. Doğru bildiğimiz işlerin başında, Allah’ı kullarına sevdirmek, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i herkese tanıtmak ve elimizden geliyorsa insanların hepsini Cennet’e yönlendirmek gelir. İşte biz bu doğruları gerçekleştirmeye kilitlenmeliyiz.

-İlahî Beyan’da raûf ve rahim olarak tavsif edilen Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) diyerek dile getirmektedir. Hem ta’dil ve tembih hem de takdir ve iltifat ifade eden bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin” (Şuara, 26/3) şeklinde hitap etmektedir. Benzer ayetler mü’minlere beşerin ebedî saadetini düşünmekten kaynaklanan bir hüzün yolunu göstermekte ve bize yaşatma duygusuna kilitlenme gereğini işaret etmektedir.

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor: “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin!..” Fakat, biz bunu gerçekleştiremedik. Belli bir dönemde insanlığa fetret devrini biz yaşattık. Kendimize takılmaktan vazgeçip dünyanın dört bir yanına açılarak İnsanlığın İftihar Tablosu’nu kendi ihtişamıyla tanıtamadık. Bir kabul etme ve “Bu çok büyük bir insan” deme bile çok önemlidir. Bunu derlerse, Allah onlara bir adım daha attırır ve “Muhammedun Rasûlullah” da derler.. der ve kurtulurlar. Ne var ki, insanlığa fetreti biz yaşattık. Belki onların da bunda tesirleri vardı; duyarsızlıklarının, önyargılarının, âbânın (yönlendiren, fikir veren, yol gösteren babalarının) ifsadının tesirleri vardı. Fakat, biz azıcık tanıtabilseydik, konuştuğumuz kadar tavırlarımızla da İslam’ın güzelliklerini sergileyebilseydik, belki böyle karanlık bir dünyayla karşı karşıya kalmayacaktık.

-Size yakın, hatta çok yakın, aynen sizin gibi düşünen, başını yere koyan, Allah karşısında iki büklüm olan insanlar bile sizin hakkınızda ne düşünürlerse düşünsünler.. paranoyalarına bağlı ne türlü planlar yaparlarsa yapsınlar… Bize düşen şey, evvela Allah’ı ve Peygamberi sevip sevdirmek.. sonra da Allah’tan ötürü insanların birbirlerini sevmesini sağlayıp bir barış ortamı oluşturmaya çalışmaktır. Bunu gerçekleştirebilmemiz için öncelikle dağınıklıktan kurtulmamız ve elin âlemin medya yoluyla sürekli ortaya atıp insanları meşgul ettikleri iddialara, isnatlara takılmamamız lazım.

-İhtimallere binaen planlar oluşturmaktan sakınmak lazımdır, zira onun arkasında çok büyük bir su-i zan vardır. Herkesin kötülük yapabileceği ihtimaline bağlı plan ve projeler oluşturmak çok ciddi bir su-i zan ihtiva eder. Su-i zan da bazen insanı tepe taklak götürebilecek bir günahtır.

“Gayr-ı meşru muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir.”

-Dengede kusur etmemek lazım; herkes ne kadarsa, o kadar alaka göstermek lazım. Delice, divanece alaka gösterilecekse şayet o Allah’a, İnsanlığın İftihar Tablosu’na, Hulefâ-yı Râşidîn’e ve derecelerine göre Ashab-ı Kirâm’a karşı gösterilmelidir. Toplumda ihya edilmesi gerekli olan duygular bunlardır.

-Biz Allah sevgisi mahrum-zedeleriyiz.. biz Peygamber sevgisi mahrum-zedeleriyiz. Kaç insan gösterebilirsiniz eskiden olduğu gibi camilerde Hazreti Ruh-u Seyyid’il-enâm bahis mevzuu edildiği zaman bayılıp düşüyor, kalb masajı yapıp onu yeniden hayata döndürüyorlar. Hiç gördünüz mü böyle birisini!..

-Anlatılan gerçeklerin, vicdanlarda ma’kes bulmasının bir tek yolu vardır; o da, gönülden inanmak ve inandıklarını yaşayıp anlatmak. Cenâb-ı Hak Hazreti İsa’ya,

يَا عِيسَى عِظْ نَفْسَكَ فَإنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي

Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et; o, bu nasihatı tuttuktan sonra başkalarına hayırhâh olmaya çalış; yoksa benden utan.” buyurur.

Bu önemli sohbetten bütün kardeş, arkadaş ve dostlarımızın istifade etmesini ne kadar da çok isteriz. Sizlerin de kendi dost ve arkadaş çevrenizle bu hakikatler buketini paylaşmanızı dileriz.

Hürmetle…

228. Nağme: Engin Hülyalar, Yüksek İdealler, Büyük Projeler ve Hepsinin Altın Tâcı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin daha üç saat önceki sohbetini hiç bekletmeden arz ediyoruz.

Muhterem Hocamız bu hasbihalde şu hususlar üzerinde duruyor:

-Bir insanın talebi onun kıymetini ve iç dünyasındaki derinliği de aksettirir; kim ne ölçüde değerli bir hedefin peşindeyse, onun nezd-i ulûhiyetteki kıymeti de o nisbettedir ve o ötede ona göre muamele görür.

-Hâlis bir niyetle yüksek idealler ve büyük projeler peşine düşen insan yapabildiğini yapar, yapamadıklarını ise onun niyeti tamamlar; o, mülahazalarının derinliği sayesinde engin hülyaları realize etmiş gibi mukabele görür.

-Büyük işlere büyük düşünce ve projeler vesilesiyle yürünür. İnsanlar büyük projelere talip olunca Cenâb-ı Allah onlara uygun adımları atma fırsatları verir.

-Bütün varlığını hizmet yolunda infak etmiş Konyalı bir fedakâr “Hocam, her şeyimi verdim, şimdi ne yapayım!” demişti. İşte elinden geleni bu fedakarlıkla ortaya koyan insana Allah Teâlâ çok daha yüksek ufukları gösterir ve ona oraya da ulaşmayı lütfeder.

-Tüttürülen her ocak yeni ocakların tüttürülebilmesi için bambaşka düşüncelere kapılar aralar.

-Yüce mefkûrelere ulaştıracak yola büyük niyetlerle ama küçük adımlarla çıkılır. Kayı boyu Söğüt’ün bağrında serpilmeye durduğunda bir gün çağ açıp çağ kapatacak bir yüce devlete dönüşeceğini bilmiyordu. Allah her adımlarında onlara başka bir adım daha atma fikri verdiği gibi, bugün dünyanın dört bir yanında açılan okulların temelinde de küçük ama halis gayretler vardı; Cenab-ı Hak imkanlar nisbetinde ortaya konan himmetleri dua kabul edip daha başka hizmet alanlarına hidayet buyurdu ve bugünlere ulaştırdı.

-Siz yapmanız gerekenleri halisane yerine getirirseniz, Allah Teâlâ da hikmetinin gereğini mutlaka gerçekleştirir.

-Büyük projeler peşinde koşmanın çok daha büyük bir yanı vardır; karşılığında bir bedel peşinde olmama!..

-Engin hülyalar, yüksek idealler ve büyük projelerin altın tâcı beklentisizliktir.

-Senin milletin teveccühüyle oy alma, kazanma gibi bir derdin yok. “Böyle yaparsam kitleleri arkamdan sürüklerim.. beni alkışlarlar…” gibi mülahazaların, senin düşünce dünyanda yeri yok. Başkaları belki senin bu ruh dünyana, bu anlayışına inanmayabilirler. Belki sana da kendilerine baktıkları gibi bakarlar. Varsın baksınlar.. varsın senin hakkında olumsuz yorumlarda bulunsunlar. Kâle alma onları.. ve dünyaya ait bu türlü şeylere tenezzül etme.

Yukarıdaki birkaç paragrafla özetlemeye çalıştığımız bu hasbihali 17:40 dakikalık ses kaydı olarak sunuyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

227. Nağme: “Ey iman edenler, siz kendinizi düzeltmeye bakın!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en son ve çok yeni sohbetinden bir bölüm arz edeceğiz. Görüntülü olarak da sunacağımız bu 9:52 dakikalık “nağme”de muhterem Hocamız şu hususları şerh ediyor:

-En tehlikeli hüsûf (perdelenme, ay tutulması) ve küsuf (güneş tutulması) insanın kalbiyle Allah arasında meydana gelen hüsûf ve küsûftur. Bu manevî perdelenmenin sebepleri pek çoktur: Hazreti İmam-ı Gazalî’nin, İhyâ’sında mühlikât (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) olarak zikrettiği hastalıkların hepsi bir perdelenme sebebi olduğu gibi, Hazret’in münciyât (kurtaran, felaha götüren ameller) başlığı altında serdettiği bütün hususlar da birer incilâ (açılma, cilalanma, parlama) vesilesidir.

-Bazen mü’minlerde de bir kopukluk ve körlük zuhur edebilir. Güç, kuvvet, ilim, iktidar ve hâkimiyetin büyüklüğü nisbetinde insanda bir körlük meydana gelebilir; bunlar bazen insanı kör eder.

-Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالجِسْـمِ إنْـسَانُ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

-Her problem akabinde başkalarını suçlar, kabahatleri ona-buna yükler durursak, vazifemizin dışında işlere girişmiş olur ve dağınıklıktan bir türlü kurtulamayız. Bu açıdan da bize düşen vazife her şeyden önce kendimize bakıp kendimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide sûresi, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesi ve önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.

Birkaç paragrafla özetlemeye çalıştığımız bu çok güzel hasbihali de dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz…

226. Nağme: Her Çağda Tecdid, Nâilî-i Kadîm ve Bir Gençlik Hatırası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü dersin 9:16 dakikalık bir bölümünden oluşan bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi önce

وَلَكِنَّا أَنشَأْنَا قُرُوناً فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ وَمَا كُنْتَ ثَاوِياً فِي أَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَلَكِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ

“Bilakis, Biz seninle onlar arasında birçok nesiller yarattık ve onlardan sonra birçok çağlar geçip gitti. Sen Medyen halkı arasında oturmuş da, âyetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş de değilsin. Fakat seni rasul olarak Biz gönderdik ve bunları Biz vahyettik de o sebeple biliyorsun.” (Kasas, 28/45) ayet-i kerimesinden hareketle dinî hayatta tecdid ve müceddidler ile ilgili bazı hususlara değiniyor. Tecdid hareketleri açısından işaret edilen “yüz senelik” zaman diliminin sürat çağı olan günümüzde de aynı olup olmadığı üzerinde duruyor. Meselelerin tecdide ve bir müceddide bağlanmasındaki bir kısım tehlikelere dikkat çekiyor.

“Kitap özetleri” faslında Nâilî-i Kadîm’in hayatı özetlenip şiirlerinden misaller verilmesi,

Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib

(Gül dikene düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, oracığa yığılıverdi)

“Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı yâ Rab şâd olsun / Benimçün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun”

(Allahım, şad olmayan şu gönlümü yıkanlar mutlu, mesud ve bahtiyar olsunlar; benim için ‘Murada ermesin!’ diyenler muratlarına ersinler!..)

gibi beyitlerinin okunması üzerine edebiyatımıza hizmet eden insanlardan bazılarının isimleri sayılıyor; sonra bir vesileyle Erzurum’a ve muhterem Hocaefendi’nin askerlik döneminde orada verdiği bir konferansa temas ediliyor. Kıymetli Hocamız o hatırasını anlatıp bitirirken kendisini kürsüye davet eden sunucunun Hazreti Mevlânâ ile alakalı yanlış bir beyanını onun şu sözleriyle konuşmasına başlayarak tashih ettiğini belirtiyor:

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ      مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ        مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

Sabahki dersin bu latif bölümlerini muhterem Hocamızın bahsettiği o konferans sonrasında çekilen bir fotoğrafla beraber arz ediyoruz.

Hürmetle…

Muhterem Hocamızın Erzurum’da verdiği “Hazreti Mevlana” konulu bir konferans sonrası çekilen fotoğraf: