Posts Tagged ‘Hz. Huzeyfe’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: İMAN EMANETTİR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Allah Resulü’nün (sallâllahu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret ettiği haberini alan Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh), babası ile birlikte, yaşadıkları Beni Abs diyarından Medine hareket ederler. O sıralarda Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem) Bedir Gazvesi için Bedir kuyuları civarındadır. Hz. Huzeyfe ve babası o denli meşakkatli bir yolculuğun ardından bir müminin asla görmek istemeyeceği kişilerle, müşriklerle karşılaşırlar ve esir düşerler. Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh) ve babasını, Fahr-i Kainat Efendimiz’in etrafında halelenmiş bir avuç mümini yok etmeye azmetmiş bu müşriklerin elinden kurtaran şey ise, Müminlerin ordusuna katılmadan sadece Allah Resul’ünü görüp Medine’ye yol tutacaklarına dair ettikleri yemindir. Hz. Huzeyfe müminler ordusuna ulaştığında, iki ordu arasındaki eşitsizliği görünce yeminini bozmak isteyecek; ne var ki Allah Resulü buna müsaade etmeyecektir. Çünkü Hakk’a dilbeste bu bir avuç insanın gayesi bir hakikate hayat vermektir. Bu hakikat ise; iman emaneti ile müşrikler arasındaki perdeleri bertaraf etmektir. Allahu alem, İki Cihan Serveri’nin Hz. Huzeyfe’nin yeminini bozmasına müsaade etmeyişinin sebebi; “insanlar ve iman arasındaki perdeleri kaldırma adına birazdan can alınıp can verilecek bu pazarda, ‘müminler sözlerine güven olmayan insanlardır’ dedirtmenin, en göz alıcı zaferlerin dahi hicabını perdeleyemeyeceği bir leke” olacağı düşüncesiydi. Ve bu sebeple de ona; “Hayır! Onlara verdiğin sözü tut” buyurmuşlardı. 

Görüldüğü gibi, Fahr-i Âlem (sallâllahu aleyhi ve sellem) ile ilk muarefesi Bedir Savaşı öncesi Bedir kuyuları yakınında gerçekleşen Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh), emniyet sahibi, güvenilir bir insan olma hususundaki ilk dersini de yine oracıkta İki Cihan Serveri’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) bu şekilde alacaktır.

İlerleyen zamanlarda öyle bir hakikat tebellür edecektir ki; bu aslında insan hayatında tesadüflere yer olmadığının ve insanın mazide adem medfenine defnettiğini zannettiği her hadisenin âtide bir netice vereceğinin ifadesi olacaktır. Evet, Allah Resulü’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) rûberû aldığı ilk ders “emanetin ehemmiyeti” olan Hz. Huzeyfe daha sonra ise efrad-ı ümmet beyninde Allah Resulü’nden naklettiği şu “emanet” hadisi ile iştihar edecektir. [1]

عَنْ حُذَيْفَةَ، قَالَ: حَدَّثَنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَدِيثَيْنِ قَدْ رَأَيْتُ أَحَدَهُمَا، وَأَنَا أَنْتَظِرُ الْآخَرَ حَدَّثَنَا:

 أَنَّ الْأَمَانَةَ نَزَلَتْ فِي جَذْرِ قُلُوبِ الرِّجَالِ، ثُمَّ نَزَلَ الْقُرْآنُ، فَعَلِمُوا مِنَ الْقُرْآنِ، وَعَلِمُوا مِنَ السُّنَّةِ.

 ثُمَّ حَدَّثَنَا عَنْ رَفْعِ الْأَمَانَةِ قَالَ:

يَنَامُ الرَّجُلُ النَّوْمَةَ فَتُقْبَضُ الْأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْلَ الْوَكْتِ، ثُمَّ يَنَامُ النَّوْمَةَ فَتُقْبَضُ الْأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْلَ الْمَجْلِ كَجَمْرٍ دَحْرَجْتَهُ عَلَى رِجْلِكَ فَنَفِطَ، فَتَرَاهُ مُنْتَبِرًا وَلَيْسَ فِيهِ شَيْءٌ – ثُمَّ أَخَذَ حَصًى فَدَحْرَجَهُ عَلَى رِجْلِهِ – فَيُصْبِحُ النَّاسُ يَتَبَايَعُونَ لَا يَكَادُ أَحَدٌ يُؤَدِّي الْأَمَانَةَ حَتَّى يُقَالَ: إِنَّ فِي بَنِي فُلَانٍ رَجُلًا أَمِينًا، حَتَّى يُقَالَ لِلرَّجُلِ: مَا أَجْلَدَهُ مَا أَظْرَفَهُ مَا أَعْقَلَهُ وَمَا فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ.

 وَلَقَدْ أَتَى عَلَيَّ زَمَانٌ وَمَا أُبَالِي أَيَّكُمْ بَايَعْتُ، لَئِنْ كَانَ مُسْلِمًا لَيَرُدَّنَّهُ عَلَيَّ دِينُهُ، وَلَئِنْ كَانَ نَصْرَانِيًّا أَوْ يَهُودِيًّا لَيَرُدَّنَّهُ عَلَيَّ سَاعِيهِ، وَأَمَّا الْيَوْمَ فَمَا كُنْتُ لِأُبَايِعَ مِنْكُمْ إِلَّا فُلَانًا وَفُلَانًا

“Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem) bize iki hadis söyledi. Bunlardan birini gördüm. Diğerinin de (olmasını) bekliyorum: Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem), bize şunları söyledi: “Emanet insanların kalblerinin derinliklerine kök salıp yerleşti. Sonra Kur’an indi. İnsanlar Kur’an’dan ve sünnetten gelen diğer bilgilerle beraber emaneti de (bölümlerini) öğrendiler.” Sonra da Resûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem) emanetin kaldırılmasını haber verdi ve şöyle buyurdu:

“İnsan uykusunu uyur. Bu sırada emanet, kalbinden alınıverir de ufacık bir siyah leke halinde izi kalır. Sonra yine uykuya dalar. Bu defa kalbinden emanetin kalan kısmı da alınır. Bunun izi de, kabarcık gibi kalır. Ayağının üzerine bir kor yuvarlanıp da nasıl kabarcık hâsıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu ka­barmış görürsün. Onun gibi bir şey.” Sonra Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem) ufak taşlar alarak onları ayağının üzerin­de yuvarladı. “İnsanlar öyle bir hale gelecek ki alış-veriş yapacaklar, birinin doğru dürüst ha­reket ettiği görülür görülmez: ‘Filan oğullarında güvenilir bir kimse var’ denilecek. Hatta bu adam kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde onun hakkında: ‘O ne sağlam! O ne zarif! O ne akıllı adamdır!’ denilecek.”

Huzeyfe (radıyallâhu anh) sözüne devamla der ki: “Vallahi, öyle günler gördüm ki, sizin hanginiz­den alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim. Çünkü alışverişte bulunduğum kimse Müslümansa bana ihanetten onu dini men ederdi. Hıristiyan ya da Yahudi ise ona da hâkimi veya valisi izin vermezdi. Bugün ise sizlerden filan ve filandan başka hiç kimseden alışveriş yapamaz ol­dum.”[2]

***

Görüldüğü üzere hadis-i şerif, pek çok hakikati muhtevi ve her bir cümlesi üzerinde ayrı ayrı durulması gerekli olan yoğunluktadır. Bu sebeple biz hadisteki manası mübhem olabilecek bir-iki kavramı izah edip, hadisin cümleleri arasında kaybolmadan genel mazmunun ifade ettikleri üzerinde durmaya çalışacağız.

Hadis-i şerifin doğru anlaşılması noktasında hayati öneme sahip kavramlardan ilki “emanet”tir.

Emanetten muradın ne olduğu hususu, ulema arasında medarı ihtilaf olmuş bir mevzudur. Emanetin ne olduğu ile alakalı ileri sürülen görüşler arasında, “Hıyanetin karşıtı olan güvenilirlik; İman;  Mükellef olanların -Allah’tan başka kimsenin görmediği- gizli, saklı taraflarıdır; Allah’ın emir ve yasaklarıdır; Allah’ın kullarından aldığı ahittir; bütün dinî yükümlülüklerdir; Allah’a mutlak itaattir.”[3] gibi görüşler vardır.

Burada dikkate değer bir husus ise şudur: Ne emanetten murad olunan mana “imandır” diyen ulema kelimenin ifade ettiği “güvenilir olma” manasını göz ardı edebilmiş; ne de emanetten murat “güvenilir insandır” diyenler, kelimenin “iman” ile aynı kökten geldiği hakikatini yok sayabilmişlerdir. Verilen mana açısından görüş beyan edenleri tek bir çatı altında cem ettiğimizde ise aslında “emin olma” ve “iman” kavramlarının birbirini nakzeden değil de birbirinin lazımı kavramlar olduğunu göreceğiz. Şöyle ki;

İbnü-l Hümam hazretleri hadis-i şerifteki “emanet” lafzının إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ ayet-i kerimesindeki[4] “iman” manasında olduğunu ifade etmiştir. Allah Resulü de (sallâllahu aleyhi ve sellem) Hz. Enes’ten (radıyallâhu anh) merfuan naklolunan bir hadis-i şeriflerinde الْمُؤْمِنُ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ “Mümin, insanların kendisinden emin olduğu kimsedir”[5] buyurmaktadır. Bir diğer hadis-i şeriflerinde ise Fahr-i Kâinat Efendimiz  لا إيمان لمن لا أمانة له لا دين لمن لا عهد له buyurmaktadır. Yani “Emanet sahibi olmayanın imanı olmayacağı gibi sözünde durmayanın da dini yoktur”[6] buyurmak suretiyle meselenin ehemmiyetini en üst perdeden ifade buyurmuşlardır.

Hal böyle olunca, emanet sahibi olmak ve iman sahibi olmak arasında doğrudan bir bağ söz konusudur ki, bu yaklaşım meselenin izahı noktasında son derece önemlidir. Çünkü emanet ve iman birbirinin mütemmimi iki değerdir. Bu manada sineye derç olunan iman bir miras değil, Cenâb-ı Hakk’ın bir emanetidir. “İman olmayınca, insan, bu dünyada diğer mahlûklar gibi çok dar bir zaman dilimi içinde yaşayıp sonra da kendini yokluğa mahkûm etmiş olur. Onun ebediyete mazhar olması ise imana bağlıdır. Bu sebepledir ki insan, kendisine tevdi edilen iman gibi çok önemli bir emaneti korumak için etrafında ne kadar surlar oluştursa, bu hedef doğrultusunda, bütün cehdini ortaya koyup ne kadar araştırmalar yapsa, deliller getirse, tahşidatta bulunsa, yine de işin hakkını vermiş olamaz. Böyle değerli bir emanet karşısında ona düşen vazife, “Hel min mezid” ferdi olarak, hep “Daha yok mu, daha yok mu?” deyip yola devam etmektir. Diyelim ki size çok değerli mücevherlerin bulunduğu bir kutuyu emanet olarak verip sonra da “Bunu korumazsan kellen gider.” dediler. Şimdi bu emaneti korumak adına sizin ne denli büyük bir hassasiyet göstereceğiniz âşikardır. Hâlbuki imanın yanında, onun kıymeti bir hiç hükmündedir. Bu açıdan insanın, “Aman, şuradan şeytan girebilir.”, “Aman nefs-i emmârem şu boşluğu değerlendirebilir.” diyerek sürekli imanının etrafında surlar oluşturmaya çalışması, bu denli büyük bir emanete karşı emin olma mülahazasının bir ifadesidir.”[7] Elest bezminde kulun Rabbi’ne verdiği cevapta meknuz olan mana da; “Rabbim sineme nakşettiğin Rububiyyet’inin remzi olan bu imana hıyanet etmeyeceğim” demek olur. Bu açıdan emniyet imanın bir lazımıdır.

Hadis-i şerifteki bir diğer izah gerektiren kısım ise “kulların uykuya dalması ve kalblerinden emanetin alınması” hususudur. Ulema kulların uykuya dalmasından muradın “gaflet uykusu” olduğu noktasında neredeyse hem fikirdirler. Hal böyle olunca buradaki ifade olunmak istenen mana kulların “iman, iman şuuru ve bu şuurun gerekleri muktezasınca hareket etmek” noktasındaki “aman sende”ciliğidir denilebilir.

Evet, hadis-i şerife bütüncül bir nazarla yaklaştığımızda karşımıza çıkan tablo ise; ahir zamanda, yani içinde olduğumuza inandığımız şu meş’um dönemde, insanların din hassasiyeti ve dinin kaynaklık ettiği ahlak-ı aliyeyi muhafaza noktasında bozulmalara maruz kalacağı ve “emanetin ortadan kalkacağı” hakikatidir. Hadis-i şerif asırlar öncesinden günümüze ayna tutuyor olması bakımından bir mucizenin ifadesidir. Bu arada şunu da ifade etmek lazımdır ki; ilm-i ledün sultanı olmayanların, değil on dört asıl evvelinden bu tespiti yapmaları bir yıl öncesinden dahi bu akıbeti öngörmeleri mümkün değildir.

On dört asıl evvelinden verilen bu gaybi haberi günümüz insanına uyarladığımızda haber ve vakıa arasında mutabakatın zihinlerde hâsıl edeceği şaşkınlık dile sadece “Evet, Sen Hak Peygambersin!” şeklinde aksedecektir.

Evet, sebepleri, hakperest olmanın (objektif) hakkı verilmeden tespit edilmeye çalışılan bir hastalığın tedavisinde isabet mümkün değildir. Bizler inananlar olarak ahlaken çöküşümüzün sebeplerini bunca yıl, değerlerimize muhalif bir takım kimseler tarafından idare ediliyor olma kolaycılığında bulduk. Kimileri bunun gerçek sebep olduğuna inanmış, kimileri de inandırılmışlardı. Ahlaki problemlerin çözümünü idareyi elinde bulundurmakla halledebilecekleri zehabına kapılıp idareye talip olmayı tercih edenler ile meselenin bir iman problemi olduğu hakikatine uyanmış aydınlık insanlar, mezhepleri ve meşrepleri uyarınca bir yol tutmuşlardı. Gelinen nokta itibariyle bakıldığında ise; hal-i hazırda idareyi elinde bulundurmakla meselenin çözüleceği vehminden hareket edenlerin, imanın kalbin bir ameli olduğunu, kalbte derinlik kazanmamış bir imanın da ahlak adına bir getirisi olmayacağı hakikatini ıskaladıklarını görüyoruz.

Evet, bugün ticaret mevzuunda başka bazı din/yol sâliklerinden aldığımız güven hissini bir müminden alamaz hale gelmişsek şayet, bunun sebebini iman zaafında aramak gerekmektedir.

Hak ve adalet hassasiyetinde, kamu malını kendi şahsi çıkarları adına kullanmama mevzuunda gayr-i müslimlere güvendiğimiz kadar müminlere güvenemez hale gelmişsek bu acı manzaranın gerisinde, tepeden inme bir yaklaşımla toplumun damarlarına ahlak zerk edebileceklerini zanneden ve bu suretle peşlerine milyonlarca insanı takıp sürükleyen ekran mücahitlerini aramak lazımdır.

Unutmamak lazım ki; bir insanı zorla en fazla münafık yapabilirsiniz. O yüzden inanan ve emniyet vadeden bir toplum tek tek gönüllerden başlayarak tesis edilebilir. Ve ancak bu suretle inşa edilmiş bir toplum, sahip olduğu değerleri ile ilelebet yaşar ve yaşatabilir. Ayrıca; gücü makamdan elde edenler değil, onu sinesinde duyanlar topluma yön verebilir. Geçmişin, idari gücü elde tutmak suretiyle ahlaklı nesiller yetiştirebileceği hülyaları ile yalan olmuş insanlarla dolu olduğunu idrak edemeyen günümüz serkârlarının hayal kırıklığı da seleflerinden farklı olmayacaktır. Ve neticede olan da, yine yitirilmiş nesillere, heder edilmiş yıllara olacaktır.

O sebeple; gününü gün edenlerin değil emanetin muhafazası adına ânı bin edenlerin eteğine tutunmak, iman adına zinde kalmanın meşakkatli ama tek emin yoludur.

Ne acıdır bir toplumun ahlaken çökmüş olmasını ahlaklı bir toplum vadederek başa geçen idarecilerine borçlu olması! Ve ne acıdır emanetin (iman ve emniyet) muhafazasında memur olanların (inananlar) aymazlığı!

Sefa Salman

***

[1]. İman hem “emanet demektir” hem de “iman insana verilen bir emanettir”.

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 230.

[3]. İbni Hacer, (ilgili hadisin şerhi)

[4].Ahzab Sûresi, 33/72.

[5]. Ahmed İbni Hanbel, Müsned; El-Müstedrek Ale-s Sahihayn

[6]. Ahmed İbni Hanbel, Müsned; Sahih-i İbni Hibban

[7]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi

Bamteli: Nifakın Güdümündeki Marazlı Kalbler

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde -özetle- şunları söyledi:

Her Şeyi Cenâb-ı Hakk’ın Hoşnutluğuna Bağlamalı

*Asıl mesele, her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın muradına ve memnuniyetine bağlamaktır; bu, cihanların fethinden daha mualla bir meseledir. Bu açıdan, bir şey söylerken, anlatırken ve bir vesileyle insanlara faydalı olmaya çalışırken “Acaba murad-ı sübhanîsine uygun mu? İstediği ve dilediği de o muydu?” şeklinde çok ince ayarla meselenin üzerinde durmak ve değişik şerarelerden tecrid ederek o sinyali dosdoğru almaya çalışmak lazımdır.

*Nazarlarımız hep Efendimiz’de olmalı!.. Selef-i salihînden geri kalmamalı!.. Zılliyet planında, onları takip edenlerin daire-yi halkaları içinde bulunmaya çalışmalı; “Bu da o halkanın içinde vardı!” dedirtmeli: “İhlas diye inliyordu, rıza diye sızlanıyordu, iştiyak ilallah diye kendinden geçiyordu.” Cenâb-ı Hak müyesser kılsın.

Bir karadelik tarafından çekildiklerinin farkında değiller!..

*Enaniyetin, hodgamlığın, bencilliğin başını alıp gittiği günümüzde, nefisperestliğin, tenperverliğin, ikbal duygusunun esirip durduğu bir dönemde insanların bu saf, bu duru duygulara ulaşması çok zor. Güzergâhlar çok kirli, köprüler çok tehlikeli, karşımızdaki manzaralar çok kafa karıştırıcı, baş döndürücü, bakış bulandırıcı. Selamet-i kalbiye, selamet-i ruhiye, selamet-i hissiye Allah’ın inayeti olmazsa korunacak gibi değil.

*Görenek ve tiryakilikle, âlem ne yapıyorsa insanlar da şuursuzca onun arkasından sürükleniyorlar. Niceleri bu kıstasları ayarlayamamış, kalibre edememiş; bir yönüyle, sesin ve mesajın doğrusunu alamamış veya doğrusunu alıp tabiatına mal edememiş, aldığı şeyleri tabiatının bir derinliği haline getirememiş!.. Bunlar yığın yığın dünya zevk u sefası arkasından koşuyorlar ve bunun için bütün uhrevî varidatı harap ediyorlar, feda ediyorlar, ayaklar altına alıyorlar.

Derdimiz Dermandır Bize

*Bize, halimize razı olmak düşer. “Arifin gönlün Huda gamgîn eder şâd eylemez!” Allah’la azıcık münasebetiniz varsa ve O’nu, rızasını, rıdvanını az biliyorsanız, irfana adım atmış sayılırsınız. Onun için de gönlünüzü hep gamgîn eder şâd eylemez. “Bende-yi makbulunu Mevlası âzâd eylemez.” Efendinin hoşuna gitmişsen şayet, âzâd edip seni hürriyete kavuşturmaz. O sana bakar, sen de hep ona bakarsın. Bu karşılıklı bakış Cennet nimetlerinden, Cennet lezzetlerinden daha leziz, daha taravetlidir. Allah ona erdirsin.

*Onun için, çekilen şeylerden rahatsızlık duymamak lazım. Dertliyim dersen bela-yı dertten âh eyleme; ah edip nadanı ahından agah eyleme. Kendi içinde mağmalar gibi fokur fokur kayna dur, dert küpü ol fakat dışarıya hiçbir şey sızdırma; el-âlem “Ne zevkli, ne şevkli, ne ümitli, ne pür neşe insan!..” desinler.

Zulme Uğrayıp Ezilirken Dahi Aziz ve Üstünsünüz!..

*Ayet-i kerimede ifade edildiği gibi;

{وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ}

“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân, 3/139) Tasalanmayın, gevşekliğe kendinizi salmayın! Allah’a imanınız tamsa, üstün sayılırsınız. Ezilirken dahi, başına basılırken dahi, zulme uğrarken dahi, gadir yaşarken dahi, nefyedilirken dahi, istintaka tabi tutulurken dahi, mahkemeye gönderilirken dahi, tahkim emirleri verilirken dahi, olmadık şeylere muhatap olurken dahi, sen azizsin. Esas, senin başına basan Nemrutlar, Şeddadlar, Sezarlar, Napolyonlar, zelil olanlar onlardır. Zillet Allah karşısında zillettir. Allah karşısında O’na kul olma şeref ve itibarını koruyabiliyorsanız, O’na kulluk sayesinde değişik şeylere kulluktan sıyrılabiliyorsanız, zilletten sıyrılmış ve izzeti ihraz etmiş sayılırsınız. İzzet Allah’a aittir, Rasûlullah’a aittir ve O’na intisab etmiş mü’minlere aittir.

İzzet Allah’ın, Rasûlünün ve Mü’minlerindir; Münafıklar Her Zaman Zelildir

*Kur’an-ı Kerim, kendilerini aziz, mü’minleri zelil sayan münafıkları şöyle anlatır:

{يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ}

“Hem derler ki: ‘Medine’ye bir dönelim; göreceksiniz aziz olan, zelil olanı oradan dışarı atacaktır.’ Oysa, izzet, Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir. Ne var ki münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 63/8)

*Mü’minler azizdir; çünkü değişik kulluklardan sıyrılmışlardır; makama kulluktan, imkâna kulluktan, güce kulluktan, rahata kulluktan, korkuya kulluktan, dünyada ebedi kalmak gibi tul-i emele kapılma duygusundan sıyrılmışlardır. Allah’a gerçek kulluk, bütün kulluklardan sıyrılmaya bağlıdır. Bu türlü kulluklardan sıyrılmayanlar “Ene Abdullah – Ben Allah’ın kuluyum!” dedikleri zaman bile -hafizanallah- başka bir yalan söylüyorlardır.

*Cenâb-ı Allah sizi böyle bir izzetle aziz ve payidar kılmışsa bence alacağınız bir şey kalmamıştır. Allah’a intisaptan daha büyük paye, Hazreti Rasûl-ü Zişan’a intisaptan daha büyük bir mansıp yoktur. Varsın bu uğurda Cenâb-ı Allah sizi bir imtihandan başka bir imtihana, bir sürgünden başka bir sürgüne, Amerika’dan Çin’e, Çin’den Maçin’e.. nereye sürgün ederse etsin!.. Bu intisabı devam ettiriyorsanız, hep kazanma kuşağında yaşıyorsunuz demektir.

Dünyayı Sevgi, Merhamet ve Şefkat Alınıp Verilen Bir Pazar Haline Getireceksiniz

*Bir kısım ulvî değerlere sahipseniz ve kendi dininizden, ruh ve mana köklerinizden, örf ve adetlerinizden kaynaklanan bu değerlere yürekten inanıyorsanız, neden dünyanın bu gül bahçesinin güllerinden istifade etmesini sağlamıyorsunuz? Neden her tarafa birer gül atmıyorsunuz? Neden her tarafın ıtriyat çarşısı gibi gül kokmasını sağlamıyorsunuz? Belki de siz -bazılarınız itibarıyla- iradî olarak bunu yapmadığınızdan dolayı, cebr-i lutfî, yani yine bir lütuf, bir ihsan, lütuf tecelli dalga boyunda bir ihsan olarak hicrete zorlandınız. Cebr-i lutfî olarak gideceksiniz, oralara tohum olacaksınız. Dünyanın dört bir tarafına yayılacaksınız, ruhunuzda taşıdığınız değerleri saçacaksınız oralara!.. Alacağınız şeyler de olacak, vereceğiniz şeyler de olacak. Alışveriş yapacaksınız; sevgi, alaka, irtibat, şefkat adına bütün dünyayı adeta bu işlerin alındığı verildiği bir pazar haline getireceksiniz. Şefkat alacaksınız muhabbet vereceksiniz; muhabbet alacak şefkat vereceksiniz… Alacaksınız, vereceksiniz; dünyayı bir yönüyle sevginin, güzelliğin, aşkın, şevkin, kucaklaşmanın çarşısı, pazarı haline getireceksiniz.

*Burada çıkarılan o (kırmızı) bültenler var ya, öbür tarafta meleklerin ellerinde ahiret rengini alacak; “Arkadaş, biliyor musun, bunlar senin beraat fermanın; bu uğursuzluğa el uzatanların da mahkumiyet fermanıdır!..” diyecekler. Güzel mi bu alışveriş?!. Ona talip olalım o zaman!..

*Varsın birileri zebani gibi dünya hayatını bize cehennem yapsınlar!.. Şayet onun sonu Allah’ın teveccühü, Hazreti Rasûl-ü Zişan’ın teveccühü ise, bütün dünya bütün hayat boyu cehennem olsa bile, yine kazanan sizlersiniz, yine kazanan sizlersiniz, yine kazanan sizlersiniz!.. Keşke size kaybettirmek isteyen insanların da Allah gözlerini açarak onlara da kazandırsa, onlar da körü körüne yürümeseler o yolda!..

Demagoji ve Diyalektik Ustası Münafıklar

Soru: Muhterem Efendim! Kur’an-ı Kerim,

{وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللهُ وَرَسُولُهُ إِلاَّ غُرُورًا}

ayetinde olduğu gibi, münafıklarla beraber “kalblerinde maraz bulunanlar”dan da bahsediyor. Kalbî maraz nasıl anlaşılmalıdır? Nifak ehliyle aynı çizgide zikredilen bu gruba kimler dâhildir?

*Münafık, inanmadığı halde inanıyor ve müslümanların yaptıklarını yapıyor görünen; bir tehlike söz konusu olduğu yerlerde de belli bahanelerle oradan uzaklaşan kimselerdir. Bunlar demagoji ve diyalektikte çok profesyoneldirler. Öyle yalanlar uydururlar ki, inanan insanlar bile onlara kanarlar.

*Zannediyorum, Bedir’deki geriye çekilmede, Uhud’daki ihanette, Hendek’teki ayrı ayak oyununda ve daha benzer vakalarda nifakın güdümünde hareket edenlerin pek çoğu aynen münafıklar gibi ya da onların başı İbni Selûl gibi düşünmüyorlardı. Fakat mantıkları, muhakemeleri o ölçüdeydi. Diğerleri, güçlü demagoji ve diyalektik kabiliyetleriyle, ortaya bir yalan atınca kandırabiliyorlardı insanları. Günümüzde medyanın yaptığı yalanlar, iftiralar, tezvirler, karalamalar türünden şeylerde ısrar ediyorlardı. Şimdilerde Hitler’in yaptığı şeylerden bahsediliyor; yalanın daha büyüğü, iftiranın daha büyüğü; ne kadar büyük atar ve ısrar ederseniz, yığınlar ona inanırlar gerçekten. Onlar da benzer yollara başvuruyorlardı.

*Gerçi münafıklar zekiydiler, şartları çok iyi değerlendiriyorlardı ama bir Fetanet-i Azam karşısında, bir vahy-i semavi tayfları karşısında ne kadar zeki olurlarsa olsunlar işleri hep fiyaskoyla neticeleniyordu. Çetin bir durum ve bir badireyi aşma mevzuu söz konusu olduğunda onu yapmamak için bir kısım safderun kimseleri de kandırıyor, arkalarına alıyor ve oyunbozanlık yapıyorlardı. Esas, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Sahabe-i Kirâm’a hezimet yaşatmak istiyorlardı. Fakat her defasında hezimeti yaşayanlar da onlar oluyordu. Bazı müslümanlar tekme yemiş bir insanın hafif bir sarsıntı yaşaması gibi bir sarsıntı yaşasalar bile sonra kendilerine geliyor ve Allah’ın izniyle inayetiyle yollarına devam ediyorlardı.

*Çıkar ve menfaat kovalayan insanlardır münafıklar. Menfaat ve çıkar söz konusu olduğu yerde bulunurlar, orada bulunmak için dil dökerler; değişik diyalektiklerle makul bir yerde bulunduklarını ve bulunmaları gerekli olan yerde durduklarını anlatırlar. Kuvve-i maneviyeyi sarsacak her türlü demagojiye başvururlar.

Nifak Ehlinin Peşine Takılmış Hasta Ruhlar

*Bir de o ölçüde münafık değilse de onların arkasında imanları tabiatlarına mal olmamış kimseler vardır. Belki dünyevî ve maddî cihetle bir irtibatları da vardır: Onlardan geçiniyorlardır, ihaleleri alıyorlardır, onlar korunuyor kollanıyorlardır, KPSS’siz memur oluyorlardır; dolayısıyla o istikamette tercihte bulunuyorlardır.

*Kur’an-ı Kerim münafıkların kalblerinde de maraz bulunduğunu anlatır. Şöyle buyurur:

{فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ}

“Kalblerinde bir hastalık vardır. Allah, onların hastalıklarını daha da artırdı. Bu yalancılık (ve samimiyetsizlikleri) sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır.” (Bakara, 2/10) Evet, kalblerinde maraz vardı; o marazın gereği temayüllerine uydular, onların arkasından sürüklendiler; bu sebeple, Allah marazlarını daha da artırdı.

*Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselam) mübarek bir hadis-i şerifiyle meseleye ışık tutabilirsiniz. Buyuruyor ki: İnsan bir günah işlediği zaman kalbde bir leke olur; istiğfar, tevbe, inabe, evbe ile çabuk onu silmezse, o günah başka bir günaha çağrıdır, davetiyedir; adeta “Burası müsait bir ortam, sahipsiz, burayı kapatabilirsiniz, gelseniz kapatsak burayı!..” falan der. Her bir günah arkadan gelecek bir günaha çağrıdır. Hazreti Bediüzzaman “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” der. Günah işleyen bir insan, küfre doğru bir adım atmış demektir. Bu böyle çoğala çoğala kalbi bütünüyle karartır.

*Soruda okunan ayet-i kerimede münafıklar ve kalbinde maraz bulunanlar ayrı ayrı zikrediliyor. Mealen şöyle buyuruluyor: “Hani (hatırlayın o vakti ki) münafıklar ve kalblerinde hastalık olanlar, ‘Allah ve Rasulünün bize zafer vâd etmesi, meğer bizi aldatmak içinmiş/aldatmaktan başka bir şey değilmiş!’ demişlerdi.” (Ahzâb, 33/12)

*Münafıklar.. ve bir de kalbinde maraz bulunanlar. Belli bir noktada bunların bir ortak paydaları oluyor. Ya bir çıkar, ya da kendilerince bir zarardan kaçınma adına bir ortak nokta oluyor. Bu itibarla ikisi de aynı mütalaayı paylaşıyorlar. Haşa ve kella, “Allah ve Rasûlü bize sadece gurur, bizi aldatabilecek şey vadetti.” diyorlar. Küstahlık zirve yapıyor burada; bir kısım sarsıntıları görünce, “Allah’ın vaadi -haşa- bir aldatmadan ibaret” deme küstahlığında bulunuyorlar. Belki her dönemde olmuştur, ama bazıları bunu ifade etmeyebilir. Mesela koşturur dururlar hep dünya için, başkalarını tahkir ve tezyif ederler, hemz u lemzde bulunurlar, tehcire, tenkile, ibadeye tabi tutarlar. Akıllı gibi davranırlar. Tam başarının zirvesine ulaşacakları bir yerde, Allah (celle celaluhu) tepe taklak getirir. İşte o zaman açıktan açığa söylemeseler bile, -haşa ve kella- “aldatıldık” derler.

“Huzeyfe, Allah aşkına söyle, Ömer de münafıklardan mı?”

*Kalblerinde maraz bulunanlar belki inanç açısından kâfir değildirler, fakat iman onların tabiatlarına mal olmamış, kalblerinin bir derinliği haline gelmemiştir. Aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanmadıklarından dolayı zikzak çizerler. Üstad Necip Fazıl “zıp orada zıp burada” derdi onları tarif ederken. Ne orada ne de burada; kendileri için çıkar neredeyse işte orada.

*Aslında her bir mü’min böyle çıkar, menfaat, ikbal, makam, dünyevi imkan, güç ve kuvvet mülahazalarının söz konusu olduğu, bunlara bağlı düşüncelerin bakışı bulandırdığı, başı döndürdüğü yerde, “Acaba ben de nifak ehlinden ya da kalbinde maraz olanlardan mıyım?” diye endişe etmeli.

*Hazreti Ömer, geçmiş peygamberler döneminde olsaydı, vallahi de, billahi de peygamber olurdu. O (radıyallahu anh) Cennet’le müjdelenmiş bir kutlu sahabiydi; fakat bir türlü akıbetinden emin olamıyordu. Allah Rasûlü’nün, “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu.” takdiriyle serfiraz bulunmasına rağmen, gidip Hazreti Huzeyfe’nin yakasına yapışıyor ve “Huzeyfe, Allah aşkına söyle, Ömer de münafıklardan mı?” diyordu. Hazreti Aişe validemiz gibi daha başka sahabiler de kendilerinde nifak alameti olmasından korkar, tir tir titrerlerdi.

*Her bir mü’min “Acaba ben, Rabbime verdiğim sözü tuttum mu? Acaba Elest bezminde verdiğim sözde sabit-kadem oldum mu? ‘Rabbimiz kalblerimizi kaydırma!..’ demek suretiyle sürekli tir tir titredim mi? Yoksa bir kısım muhalif rüzgarlar karşısında riyâha maruz birer tıbn-ı bîkarar gibi savrulanlardan mıyım?” endişesini taşımalıdır.

“Mü’min görünümünde pek çok münafık var!..”

*Eğer kadınların sultanı Hazreti Aişe validemiz, erkeklerin sultanı Hazreti Ömer efendimiz bu mülahazayı taşıyorsa, bence herkes tir tir titremeli. Hele o yalan söyleyenler, her gün farklı bir iftirada bulunanlar, gözlerini yummuş dünyanın arkasından koşanlar, dünyevî ikbali, makam mansıbı her şey sayanlar… Eğer şuurlarını bütün bütün yitirmemişlerse, tımarhanelik deliler haline gelmemişlerse, ciddi bir şizofren yaşamıyorlarsa, tir tir titremeli, “Allahım muhafaza et!” demelidirler.

*Yoksa evsâfa, denen şeylere, hal ve keyfiyete bakınca, tablo yeryüzünde pek çok münafığın bulunduğunu gösteriyor. Nitekim, yakın zamanda bir bacımız öyle dedi “Mü’min görünümünde pek çok münafık var!..” Hazreti Pir de diyor ki: “Bu dostlarım içinde çok münafık var!” Benim dost zannettiğim bu kimseler içinde pek çok münafık var. Münafık, kâfirden eşeddir, daha zararlıdır. Zira Kur’an mealen şöyle buyuruyor: “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisa, 4/145)