Posts Tagged ‘ihsan’

BOLLUK VE DARLIKTA MÜ’MİNCE DURUŞ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Biliyoruz ki hem refah ve bolluk zamanlarının hem de zor ve sıkıntılı dönemlerin kendine mahsus bir kısım imtihanları vardır. Bütün bu imtihanlarda kaybetmeme adına mü’mince tavır ne olmalıdır?

   Cevap: En başta ifade etmek gerekir ki bir mü’minin yüce bir mefkûreye bağlanması ve bütün hayatını bağlı olduğu mefkûre etrafında örgülemesi, maruz kalacağı imtihanlar karşısında onun adına önemli bir kalkan olacaktır. Eğer bir insan, “Hizmet varsa yaşamaya değer, yoksa yaşamanın da bir anlamı yoktur.” düşüncesini vird-i zeban edebiliyor ve dünyada kalmasının anlamını, kendisini adadığı davası adına bir şeyler yapabilme imkânına bağlıyorsa, ne nimetlerin sağanak sağanak başından aşağı yağması onu baştan çıkarabilecek ne de amansız hâdiselerin tazyiki onu isyana sevk edecektir.

Ne var ki böyle bir duygu ve düşünceyi içe sindirme ve tabiata mâl etme çok zordur. İnsanın sürekli içten gelen bir heyecanla bunu duyması, beyninin bütün guddelerinde hep bunu hissetmesi ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık gerektirir. Hakiki bir mü’min bu zoru başarmaya talip olmalıdır. O, hayatını i’lâ-i kelimetullah düşüncesine bağlamalı, bundan yoksun bir hayatı boş ve anlamsız görmeli, bu düşünceden koptuğu takdirde cansız bir cenazeye dönüşeceğinden korkmalıdır.

Evet, Allah rızasının, O’nun adını muhtaç sinelere duyurma cehdinin ötesindeki her şey tâlidir; olsa da olur, olmasa da. Rahat olsa da olur, olmasa da; hane olsa da olur, olmasa da; makam olsa da olur, olmasa da; servet olsa da olur, olmasa da. Fakat i’lâ-i kelimetullah için bunu diyemeyiz. Zira biz, onu oldurmak için burada olmuşuz. Yaratılışımızın asıl gayesi, sinelerde bu duyguyu canlandırabilmek, yaşatabilmektir. Bu açıdan bir mü’minin kilitlenmesi gereken asıl ve öncelikli hedefi bu olmalıdır.

Esasen bu meseleleri derinlemesine duymaya namzet olanlar çoktur. Allah, çoklarını bu donanımda yaratmıştır. Fakat önemli olan, istidat ve kabiliyetlerin inkişaf ettirilmesidir. Donanımın buna müsait olması yetmez; iradenin hakkının verilerek içteki istidatların ateşlenebilmesi, harekete geçirilebilmesi gerekir. Bir kıvılcımla, bir kibritle içini aydınlattıktan sonra da soluk soluğa bütün yeryüzünü dolaşıp, tutuşmaya namzet ne kadar mum varsa tamamını ateşleme azminde olmak gerekir. Allah yolunda yapılan, insanlığa hizmet adına ortaya konulan her işe bir mum tutuşturma şeklinde bakılabilir. Hz. Mevlâna’nın ifadesiyle bir mum, başka mumları tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.

   Başarılar Karşısında Mü’mince Mülâhazalar

İnsanın sa’y ve gayretine terettüp eden her türlü güzel netice, Zât-ı Ulûhiyet’in birer ihsan, ikram ve teveccühü olması itibarıyla çok kıymetlidir, çok büyüktür. Fakat insan, kendi nazarında bunları yetersiz görmeli ve “Allah’ın bana ihsan etmiş olduğu imkânlarla çok daha büyük işler başarılabilirdi.” diyerek daha fazlasına talip olmalıdır. Küre-i arzın yarısına söz dinletmiş biri olsa bile, “İrademin hakkını veremedim. Allah’ın ihsan ettiği imkânlarla duygu ve düşüncemi bütün dünyaya ulaştırabilirdim.” mülâhazalarını taşımalıdır. Aynı zamanda o, elde ettiği bütün başarıları Cenâb-ı Hak’tan bilmeli ve sürekli, “Bunları bana lütfeden Hazreti Allah’tır.” demelidir. Kendisini, haccetmek üzere Kâbe yollarına düşen karınca gibi görmeli, Allah’ın lütfu olmayınca çıktığı yolculuğu tamamlayamayacağının şuurunda olmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, aza şükretmeyenin çoğa da şükretmeyeceğini ifade buyurur. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 30/390) Bu açıdan Allah’tan gelen en küçük şeye bile şükretmek gerekir. Aksi takdirde O’na karşı saygısızlık yapılmış olur. Zira her şey Allah’ın eliyle meydana gelmektedir. Elde ettiğimiz şey, çok küçük olsa bile onu yaratan Allah’tır. Allah’tan gelmesi itibarıyla da küçük görünen şeyler bile gerçekte çok büyüktür. Fakat elde edilen başarıları bize bakan yönüyle küçültebildiğimiz kadar küçültmeliyiz. Dünyada bin tane üniversite açmış olsak, bunu az görmeli niye on bine ulaşamadık, demeliyiz.

Esasında bir mü’minin, yaptığı işleri, kendine ait yanıyla ayaklar altına alınıp ezilecek şekilde görmesi, yüzüne gözüne bulaştırdığını düşünmesi; fakat Zât-ı Ulûhiyet’in teveccühünün bir semeresi olması itibarıyla da çok küçük muvaffakiyetleri bile tebcil etmesi, haddizatında bir çelişkidir; düşünce istikametini koruyabilme ve hâdiseleri doğru değerlendirebilme adına onu dengede tutan güzel bir çelişki. Yoksa insanın elde ettiği başarıları kendisinden bilmesi, muvaffak olduğu güzel işleri kendine bakan yanıyla büyük görmesi, onun gurur ve kibir dünyasını besleyip büyütecektir.

Nimetler içinde yüzen, sürekli muvaffakiyetler sergileyen bir kişi, bunları kendinden biliyorsa hiç farkına varmadan Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu yönüyle de, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Nâziât sûresi, 79/24) diyen Firavun’dan bir farkının olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla ortaya konulan güzel işlerle Cennetlerin elde edilmesi de Cehennem’e müstahak hâle gelinmesi de mümkündür. Mesela çaba ve gayretleriyle ülkeyi baştanbaşa Cennet hâline getiren bir insan, “Bunu kendi dehamla başardım.” dediği anda hiç farkına varmadan şirk bataklığına saplanmış demektir. Oysaki bu güzellikleri kendine mâl etmek yerine öncelikle asıl sahibine (celle celâluhû) verebilse, ardından da, neticenin hâsıl olması için emek sarf edenlerin gayretlerini, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına şart-ı âdi planında bir davetiye manasına hatırlayabilse, Firdevslere otağını kurabilir.

İnsan bazen Karun gibi doğrudan, إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي “Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.” (Kasas sûresi, 28/78) sözleriyle ilâhî lütufları kendine mâl edebileceği gibi, bazen de hâl ve tavırlarıyla, işaret ve mimikleriyle bunu ortaya koyabilir. Neticede bunların hepsi şirk kokan ifade ve tavırlardır. Şirkten şükre geçmenin yolu ise büyük küçük her şeyi Cenâb-ı Hak’tan bilme ve O’na ait olması itibarıyla takdir etmedir. Nefse bakan yönü itibarıyla İstanbul’un fethi bile küçüktür; Allah’a bakan yönü itibarıyla ise yerde çırpınan bir karıncayı kaldırıp yuvasına koyma dahi çok büyüktür. Allah’ın hukukuna karşı çok duyarlı olmak lazım.

Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir evde neş’et eden ve Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) on seneye yakın hayat arkadaşlığı yapan Âişe-i Sıddîka, Allah Resûlü’ne, “Yâ Resûlallâh, Acaba eşinizi ahirette hatırlar mısınız?” diye soruyor. Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olan anamız, ne ameline ne de Efendimiz’e olan yakınlığına güveniyor. Efendimiz’in şefaatiyle kurtulabileceğini ümit ediyor. Efendimiz de onun bu sorusu karşısında, “Yâ Âişe, üç yerde hatırlayamam: Hesabın görüldüğü yerde, mizanda ve sıratı geçerken.” buyuruyor.

Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in ve diğer pek çok sahabinin duygu ve düşünceleri de bundan farklı değildir. Nitekim ömrünü i’lâ-i kelimetullah yolunda geçirmiş olan Hz. Ömer’i, başını yere koymuş, “Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme Allah’ım!” derken görürüz. Yaptığı amelleri kendisine bakan yönüyle küçük, Allah’a ait tarafıyla ise büyük görme meselesi, bu zatlarda tam anlamıyla temessül etmiştir. Acaba içimizde, kıtlıkları, kuraklıkları, zelzeleleri, toplumun değişik kesimlerinin birbirine düşmesini, zalim ve münafıkların başımıza musallat olmasını kendinden bilen, yüzünü yere koyup yalvaran, iki büklüm olup kıvranan ve “Allah’ım, benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diyen kaç kişi vardır?

   Kadere Rıza

Nimetlerle serfiraz olma ve rahata kavuşma insanı küstahlaştırabileceği gibi bela ve musibetlere maruz kalma da onu isyana sevk edebilir. Hâlbuki mü’mine düşen, bütün bunların birer imtihan olduğunu unutmama ve hayatını sabır, şükür ve rıza dairesinde geçirmedir. Nitekim Hz. Sadık u Masduk’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ، وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ “Allah’ın takdir buyurduğu şeylere razı olması insanoğlu için bahtiyarlık sebebi olduğu gibi, O’nun takdir buyurduğu şeyleri hoşnutsuzlukla karşılaması da onun adına bedbahtlık sebebidir.” (Tirmizî, kader 15)

Bu sebepledir ki Allah’a gönülden inanan bir insanın, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّاوَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًاRab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hz. Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razıyız.” (Buhârî, ilim 29; Müslim, sıyâm 197) duygu düşüncesini hep hatırında tutması ve bu mübarek sözü vird-i zeban etmesi çok önemlidir. Mü’min, bu sözleriyle, insanı var eden, yetiştiren, terbiye eden, onun hakkında değişik takdirlerde bulunan Allah’ın rubûbiyetinden; bir din, diyanet ve sistem olarak vaz edilen İslâm’dan, onun bize yüklediği bütün mükellefiyetleri gönül rızasıyla yerine getirmekten ve Hazreti Muhammed Mustafa’nın da peygamber olmasından razı olduğunu ifade etmiş olur.

 “Ne yaptım ki bu sıkıntılar başıma geldi! Neden bütün belâlar gelip beni buluyor?” şeklindeki sözler, mü’mince sözler değildir, mü’mine yakışmaz.

İnsanın, yaşanan olumsuz hâdiseleri Cenâb-ı Hakk’ın takdiri olarak görmesi ve bu takdirin de kendi hata ve günahlarına bağlı olabileceğini düşünmesi, onu, rızaya muhalif duygu ve düşüncelerden, -haşa- Rabbiyle iç cedelleşmelere girmekten kurtaracaktır. Kur’ânî mantık da bunu gerektirir. Zira pek çok âyet-i kerimede, maruz kalınan sıkıntıların sebebi olarak insanların işlediği hata ve günahlar gösterilmiştir. Bu açıdan bir mü’minin ağzından çıkacak sözler şunlar olmalıdır: Demek ki bir kısım günahlarımız varmış ki Allah bize bazı güveleri musallat etti. Onlar bizim asıl günahlarımızı bilemediklerinden ötürü sevaplarımıza iliştiler. Hz. Pir’in dediği gibi, bizim hiç yapmadığımız, yapamayacağımız, hatta düşünemeyeceğimiz şeylerden dolayı bize hücum ettiler.

Eğer yaşanan sıkıntılara bu şekilde yaklaşılırsa içte kabaran hafakanların üzerine rıza iksiri dökülerek eritilebilir. Bu iksir sayesinde, kafa karıştıran, beyin guddelerinde dolaşıp duran, kortekse girip oradaki dosyaları kirleten bütün olumsuz düşüncelerin üstesinden gelmek mümkün olur.

Allah’ın rızasını kazanmaktan başka maksatları olmayan samimi ve fedakâr gönüllere reva görülen kötülükler, düşmanca muameleler, zulüm ve gadirler karşısında zaman zaman bazı olumsuz mülâhazalar akla gelebilir. Hatta bunlar insanın uykusunu alıp götürecek, ona cinnet geçirtecek ölçüde ağır da olabilir. Nereden biliyorum bunları? Çünkü çok defa kendim yaşıyorum. İşte bu tür durumlarda, müstakim bir kısım düşüncelerle zihindeki bu tür olumsuzlukları izale etmeyi bilmelidir.

Ayrıca biz, dar ufkumuz ve kısır düşüncelerimizle, çoğu zaman meydana gelen hâdiselerin ne tür güzellikler doğuracağını da bilemiyoruz. Zaman zaman söylemişimdir. Eğer hayat serencamım benim düşünce ve plânlarıma bağlı cereyan etseydi, Korucuk köyünde Ramiz Efendi’nin oğlu olarak kalırdım. Fakat bugünden geriye dönüp sergüzeşt-i hayatıma baktığımda Cenâb-ı Hakk’ın tevcih ve lütuflarını daha net görebiliyorum.

İnsan, hususiyle can sıkıcı ve boğucu hâdiselerin çarkları arasında preslenirken olup bitenleri doğru okuyamayabilir, tekvinî emirleri yorumlamada bir kısım yanlışlıklara girebilir. Fakat daha sonra her şey daha berrak ve şeffaf olarak ortaya çıkmaya başlayınca hiç farkında olmasak da Allah’ın hayatımıza yön verdiği ve bizi ilâhî lütuflar ile serfiraz kıldığı anlaşılır. Bu sebeple insan, daha sonra Allah karşısında mahcubiyet yaşamak ve ızdırapla iki büklüm olmak istemiyorsa, yaşadığı hâdiseler hakkında hüküm vermede acele etmemeli ve asla rızadan ayrılmamalıdır.

Allah, bazen vereceği nimetleri zor ve çileli bir yolun sonunda verir. Bazen sizi öyle bir güzergâha iter ki orada inişler, çıkışlar, virajlar vardır. Bazen yokuşları çıkmanız bazen de kandan irinden deryaları geçmeniz icap eder. Bu tür zorluklarla mücadele ettiğiniz esnada bütün bunlara maruz kalmanızın ardındaki sırları anlayamayabilirsiniz. Cereyan eden hâdiselerin nereye varacağını bilemeyebilirsiniz. Fakat tepeye çıktıktan sonra dönüp geriye baktığınızda, daha önceki telâkki ve mülâhazalarınızın yanlış olduğunun farkına varır, “Ne kadar da isabetli bir yolda yürümüşüz.” dersiniz. Cenâb-ı Hakk’ın sevkinin ne kadar yerinde olduğunu görürsünüz. Bu açıdan, şimdiden neticenin hayır olacağı mülâhazasıyla, yürüdüğümüz güzergâhta takıldığımız şeyleri aşmaya çalışmalı ve Rabbimiz’in bize olan lütuflarını düşünerek şükretmeliyiz. (Devam edecek.)

Bamteli: YİTİKLERİMİZ, ARAYIŞ VE DİRİLİŞ

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Zulmet-i hicranla bîdâr olmuşum yâ Rab meded!.. / İntizâr-ı subh-ı dîdâr olmuşum yâ Rab meded!” (Niyazi Mısrî) Sevdiğim ile yüz yüze geleceğim bir sabah beklentisi içinde, yüreğim hep heyecanla çarpıp duruyor: “Ne zaman Allah’a mülâkî olacağım?!.”

Bilmem ki ne kadar insan, bu mülahaza ile oturup kalkıyor, yürüyor, yiyip-içip yatıyor, hayatını bu çizgide götürüyor?!. Evet, bir ân evvel O’na kavuşmak veya hayatını O’na kavuşmuşluk içinde, ciddî bir ihsan şuuruyla devam ettirmek… Yitirilen şeyler… Dünya kadar şey yitirilmiş, bu da onların başında gelen hususlardan birisi.

   Son asırlar bizim için yitikler tarihi oldu, ne çok kaybımız var; maalesef en acı yitiğimiz de kayıplarımızın farkında olma şuuru ve onları arama cehdi; evet, kayıplarımızı arama duygusunu da yitirdik!..

Bizim tarihimiz, esas, dünden bugüne, hususiyle son üç-dört asır, yitikler tarihi.  “Üç asır” diyor o zat; zannediyorum kendi yaşadığı dönem itibarıyla, o döneme kadar “üç asır” diyor herhalde. Dört asır saymak lazım; dört asır tepetaklak gitme dönemi bizim için. Aslında dokuz asır duraklama, renk atma, solma, pörsüme dönemi.

Yer yer kıvamında bazı insanlar, sergiledikleri seviyeli bir temsil ile diğerlerinde de bir sinerji oluşturmuş, onları da o çizgiye çekmişlerdir. Bir Ömer İbn Abdülaziz; o, eski zaten.. bir Selâhaddin.. Âkif, onu Fatih ile beraber bir mısrada zikrediyor, “Bülbül” şiirinde; “Selâhaddin-i Eyyûbî’lerin, Fatih’lerin yurdu.” diyor, Bülbül ile dertleşirken: “Eşin var, âşiyânın var, baharın var ki beklerdin / Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? / O zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun / Cihanın yurdu çiğnense hep, çiğnenmez senin yurdun.” diyor. Neler yitirilmiş!.. Yurdun uğursuz, densiz insanlar tarafından işgal edildiği dönem, daha doğrusu değerler mahrumu yaşama kayganlığına kendisini kaptırdığı dönem diyeceğimiz o dönemde sanki biz o coğrafyayı kirletmiş, o geçmişte olan güzelliklerimizin bütününü kaybetmiş gibiyiz.

Renk ata ata, şöyle böyle, üç asır, dört asır öncesine kadar geliyor. “İhsan” şuuru yitiriliyor, insanlar farkında değiller. İhsan şuuru… Allah tarafından görülüyor olma çizgisinde bir kulluk yaşama… “Hep beni görüyor. Nasıl davranmam lazım benim? Acaba böyle yapmam saygısızlık olur mu; O beni görüyorsa, benim O’nun tarafından görüldüğüm meselesi söz konusu ise, bu, O’na karşı saygısızlık olur mu? Kahkaha atmak, acaba O’na karşı bir saygısızlık olur mu? Gözyaşlarının kuruması, O’na karşı bir saygısızlık olur mu?” mülahazaları içinde olma… İlk yitiğimiz, maalesef bu ihsan şuuru, ihlas mülahazası… O’nu derinlemesine vicdanlarımızda duyma, o duyuşu içtenleştirme, tabiatımızın bir derinliği haline getirme; yokluğunu, kendi yokluğumuz sayma… “Bunlar, yok olacağına, ben yok olsaydım daha iyiydi! Çünkü o mevzuda benim yok olmam, belki, Allah’a karşı saygının gereği olacaktı. Allah’ım! Böyle kupkuru yaşayacağıma, bir odun gibi…” Kur’an-ı Kerim, münafıkları anlatırken öyle diyor: “Yemen kumaşı giydirilmiş keranlar, kirişler, odunlar gibi.” وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ “Onları gördüğün zaman kalıp ve kıyafetleri hoşuna gider. (Öyle bir ton ve üslûpla konuşurlar ki,) konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, duvara dayalı giydirilmiş kütükler gibidir.” (Münafikûn, 63/4)

Yitirdiğimiz şey… Yüksek bir gâye-i hayal duygusu/mülahazası; onu hedefleme, o istikamette yaşama… Nedir o? Zât-ı Uluhiyeti dünyanın dört bir yanında duyurma, bayraklaştırma.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı bütün dünyaya duyurma… İstiyor ve işaretliyor: “Adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” O duyguyu yitirdik biz; bir yitiğimiz de o bizim. Gâye-i hayalsiz yaşama… 

“Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.” diyor Çağın Sözcüsü. Gaye-i hayal olmazsa veya bütün bütün unutulsa ya da unutulmuş tavrı yaşansa, o zaman nefisler, enâniyetlere döner; herkes kendi kendine tapmaya başlar, Allah’ı bırakır kendine tapar. “Var ise bir çıkar, o da benim için önemli. Çıkarım var ise, esasen, önemli. Bundan ne kazanıyorsam, esas önemli olan şey, odur. Dünyayı bana mesûdâne yaşatan şeyler ne ise şayet, esas gâye-i hayal odur.” Böyle kaskatı bir benlik -“âbidesi” mi diyelim, “putu” mu diyelim- putu haline gelir, gâye-i hayali yitirilmiş insanların dünyasında. Evet, üç asır, dört asır deniyor bu meseleye; fakat başlangıcı çok daha eskilere gidiyor.

Kulluğu ciddî bir şuur, derin bir mülahaza ile yerine getirme… Yitirilen şeyler bunlar… Âhiret mülahazasının yoğun bakıma kaldırılması veya musallaya konması ya da gömülüp üzerine de altından kalkamayacağı taşların konması, “Nemelazım, bir daha kalkar, hortlar!” diye…

Bilerek, dünya hayatını, âhiret hayatına tercih etme kaybı… Yitirilmiş şeylerden, geriye dönüp baktığımız şeylerden biri de ahiret yörüngeli yaşama…

Milletçe bize kazandırılan şeyler; geleneklerimiz, göreneklerimiz, ananelerimiz… “Edille-i şer’iyye-i asliye”nin, Kitap, Sünnet, İcmâ-i Ümmet, Kıyas, İctihad’ın yanında, “edille-i şer’iyye-i tâliye” diyebileceğimiz anane, gelenek, örf ve âdetlerden süzülerek, onlar ile elenerek, dinin ruhuna uygun hale getirildikten sonra tabiatımızın bir derinliği haline gelmiş güzellikler manzumesi. Yitirilmiş şeylerden birisi de o. Başkalarını taklit etme; esasen değersiz, kıymet-i harbiyesi olmayan insanların arkasına takılıp sürüklenme… Kendimiz olma duygusunu yitirmişiz, belli bir dönemden sonra.

Yitiklerimizin yüz tanesini sayabilirim. Yitirilmiş… Zannediyorum az kendimi sıksam, yüz tane sayabilirim. Fakat şununla kâfiyelendirmek istiyorum: O kadar çok yitirdiğimiz şey var ki!.. Fakat bunların içinde en acı olanı, “yitirdiğimiz şeyleri geriye dönüp arama duygusunu yitirme.” “Acaba nasıl diriliriz; nasıl yeniden bir ba’s-ü ba’de’l-mevt yaşarız; nasıl bir diriliş sergileriz? Nasıl insanlık imrenerek bize bakar; ‘Yahu bunlar ne güzel, böyle ütopyalarda olduğu gibi bir dünya tesis etmişler! Niye bunlarla beraber aynı çizgide değiliz?’ der.” Öyle bir imrendirici tavır, insanlarda öyle bir arzu uyaracak tavır ve bu düşünceleri arama duygusu; işte bunu da yitirmişiz.

Arama duygusunu da yitirince, esasen, “mâ-fât”ı (elden çıkan, kaybolan, kaybedilen şeyi) kaza etme gibi bir şey söz konusu olmuyor. Her şey, olduğu gibi, terk edilmişliğe emanet… Terkediliyor ve biz dönüp onları aramaya girişmiyoruz. “Acaba nerede neyi takibe alırsak, kayıplarımızı telafi ederiz, kaza ederiz?! Vaktine yetiştik, kaza edemedik… İnsanî değerleri, ihsan şuurunu, ihlas ahlakını, îsâr düşüncesini, insanca yaşamayı, melekleri imrendirecek bir keyfiyet sergilemeyi, bütün dünyanın parmakla gösterebileceği bir sistemin molekülleri olmayı… Acaba bunları yeniden nasıl tedarik ederiz?” Bu duygunun yitirilmesi, doğrudan doğruya bir milletin kendi kendini yitirmesi demektir.

   Biz, evde öldük; “Acaba camide bir dirilişe erebilir miyiz?” deyip oraya gittik; baktık ki imam ölmüş, vaiz ölmüş, hatip ölmüş, cemaat ölmüş; sonra mektebe ve tekyeye koştuk ama heyhat hepsini yokluğa mahkum gördük!..

Evet, bunlar acı; yıkıntılardan bahsin ifadesi esasen; çöküşlerin, kırılmaların bahsinin ifadesi… Fakat değişik dönemlerde, bir kısım yenileyici insanlar, “tecdîd hareketleri” ile insanlarda olması gerekli olan o duyguyu uyarmaya çalışmışlar. Dinin ifadesiyle, Hâkim en-Neysâbûrî’nin el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn isimli eserinde geçen bir hadiste “Müceddid” deniyor; “yüz sene” kaydıyla ifade ediliyor. Bu, yüz sene de olabilir, doksan sene de olabilir, Ömer İbn Abdülaziz’i müceddid gördüklerinden, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüz sene sonra olması itibarıyla veya bi’setinden (Peygamber olarak vazifelendirilişinden) yüz sene sonra olması itibarıyla, “Demek ki esasen yüz senede bir Müceddid geliyor.” denilmiş. İmam Gazzâlî’yi, Hicri beşinci asırda bir müceddid olarak görebilirsiniz. İkinci bin seneye girdiğimiz zaman İmam Rabbânî hazretlerini öyle görebilirsiniz. Bu çağa doğru geldiğimiz zaman, on dokuzuncu asırda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’yi öyle görebilirsiniz.

Bu büyük insanlar, yaşadıkları çağ, dönem, durum itibarıyla, kırılmaların keyfiyetine göre bir diriliş projesi ile, diriliş planları ile ortaya çıkmışlar; insanlara dupduru soluklarla -İsrafil gibi- yeniden dirilme ruhu, dirilme havası üflemişlerdir. Biraz evvel o sözle ifade ettim: Mevcudiyetleri, başkalarında bir sinerjiye sebebiyet vermiş; “Onlar gibi biz de dirilelim!” denmiştir.

Hani değişik vesileler ile arz etmeye çalıştığım gibi, bir camide keşke imam konuşurken, bazen konuşamayacak hâle gelecek şekilde hıçkırıklara boğulsa!.. Keşke kalbi dursa, ölse!.. Keşke minberden aşağıya yuvarlansa, ölse!.. Bir kitap boyu anlatmadan daha ziyade vicdanlarda tesiri olacaktır. Bu duygu, insanlarda, sizin câminizde de ölmüş mü, ölmemiş mi? İnsafınız ile meseleyi test edin!

Biz, evde öldük! “Acaba camide bir dirilişe erebilir miyiz?” deyip oraya gittik. İmam ölmüş, vaiz ölmüş, hatip ölmüş, cemaat ölmüş!.. Cenazelerin insana ifade edeceği hiçbir şey yoktur. “Acaba mektep, tekvinî emirleri, Kur’an’ın emirleri ile örtüştürmek suretiyle bize Zât-ı Uluhiyet adına bir şey ifade eder mi?!” diye oraya doğru yöneldik. Gördük ki skolastik düşünce içinde bocalayıp duruyorlar; ne medrese bir şey verecek durumda ve zenginlikte ne de mektep bir şey verecek durumda ve zenginlikte. Yok… Hepsi yokluğa mahkûm… Yokların varlık adına insana vereceği hiçbir şey yoktur. “Yok”un “var”lık adına insana vereceği hiçbir şey yoktur!

Hâlbuki buna (yuva, mektep, medrese ve tekye birlikteliğinin seviyeli eğitimine) eskilerin ifadesiyle “eşedd-i ihtiyaç” ile ihtiyacımız vardı. Ve Çağın Sözcüsü esas bu duygu ve bu düşünceyi tetiklemek üzere vazifelendirildi (istihdam edildi). O yüksek fetânetiyle, engin düşüncesiyle, Kur’an anlayışıyla, Sünnet mülahazasıyla, kendi zamanını doğru okuyarak, zamanın yorumlarını kendi mülahazaları içine katmak suretiyle yeni yeni sentezler yaparak, insanlarda çok farklı şekilde “uyanma duygusu” meydana getirmeye çalıştı. Bir ba’s-u ba’de’l-mevt nefehâtı üfledi insanlara, bir diriliş nefehâtı üfledi insanlara…

Size gelinceye kadar renk attı mı, soldu mu, o da pörsüdü mü? Bir gülistana doğru giderken, bir bâğistana doğru giderken, bir bostana doğru giderken, acaba vefasızlıktan dolayı biz de onun açtığı o gülistanı hâristana mı çevirdik?!. Yoksa çağa göre, şartlara göre, ona o çağın renk ve desenini ilave ederek çok yeni şeyler ortaya koyduk mu, sentezler ortaya koyduk mu?!. Recâ ve ümit açısından, ben, “koyduk” istikametinde veya “koydunuz” istikametinde mütalaada bulunmak istiyorum; recâm, çağa uygun renk ve desenler koyduğunuz istikametinde.

Fakat bir şeyi tahrip çok kolaydır. Senelerden beri, üç asırdan, dört asırdan beri balyozlarla, külünklerle yıkmaya çalıştıkları bir şeyi, bir kaleyi tamir ediyorsunuz. Bu, hemen birden bire yapılacak gibi değil. İhlas, samimiyet, vefa, adanmışlık ruhu bazen bir nesilde bu meseleyi Allah’ın izni-inayetiyle ayağa kaldırır. Fakat o ölçüde ihlas, samimiyet, vefa, adanmışlık ruhu olmazsa, belki iki nesil ister, belki üç nesil ister, bir yetmiş beş sene ister, Allahu a’lem. Öyle bir ba’s-ü ba’de’l-mevt, öyle bir diriliş… Üstad Necip Fazıl -makamı cennet olsun- “ba’s-ü ba’de’l-mevt” derdi. O ekolden yetişen Sezai Karakoç, “diriliş” sözcüğüyle o duyguyu ifade etmeye çalıştı. Dolayısıyla ikisi de aynı şeyi ifade ediyor.

Öyle bir diriliş… Acaba bir nesilde mi halledilir, iki nesil mi ister, üç nesil mi ister? Diş sıkılırsa, ihlas istikametinde, ihsan duygusu istikametinde konsantrasyona geçilirse, hep oturulur kalkılır “Allah!” denirse, Allah’ın izni-inayetiyle, belki bir nesle bile kalmaz, on senede olur. Günümüzdeki telekomünikasyonu, inkişaf etmiş telekomünikasyonu hesaba katmalı… Teknoloji öyle inkişaf etmiş ki, bir tuşa basmakla, Tayvan’daki, Tayland’daki insanla hemen münasebete geçiyorsun; duygu ve düşüncelerini onun gönlüne boşaltabiliyorsun. Medya o istikamette öyle inkişaf etmiş ki, aynı günde, aynı demde, aynı ânda hemen herkese her şeyi duyurabiliyorsun. Bu açıdan da bunlar yerinde değerlendirildiği zaman, rantabl değerlendirildiği zaman, Allah’ın izni-inayetiyle, daha kısa zamanda öyle bir diriliş gerçekleştirilebilir. Yitikler, bir yönüyle, keşfedilmiş olabilir: Şunu yitirmiştik, şunu yitirmiştik, şunu yitirmiştik, şunu yitirmiştik… İnsanî değerleri de yitirmiştik… Bunları arama ruhuyla yeniden kendimiz oluruz. -“Kendimiz olma” konusuna dair yazılmış yazılar var.- Yeniden kendimiz oluruz… Cenâb-ı Hak, bizi, kendimiz olmaya muvaffak eylesin!..

   Yitiklerimizi bulma ve yeniden dirilişe erme istikametinde ümit ve azim ile yürüyorduk ki, hüsnüzan yanılgımızı suiistimal eden gulyabaniler önümüzü kestiler.

“Kar-kış demeden, her yanda göğeriyor güller,

İnâyetle tülleniyor gelip geçen günler,

Güller Gülü’nü yâd ediyor bütün gönüller

Ve siliniyor ruhumuzu saran hüzünler.”

Dünyanın dört bir yanına açılan arkadaşlar, peygamberler yolunda, o ruhu yeniden ihyâ etme yolunda yürüdüler: Çöle çevrilmiş yerlere tohumlar şeklinde saçılma.. “Bir gün bu tohumlar başağa yürüyecek!” mülahazasıyla hareket etme.. kendilerini silme, kendilerinin yerinde mefkûlerini, gaye-i hayallerini ihyâ etme.. dünyanın ihyâ edilmesini, insanlığın ihyâ edilmesini o ihyaya bağlama.. “Biz, böyle tohumlar şeklinde kendimiz adına yok olursak, kendimizi düşünmeyecek kadar bu mevzuda, fenâ-fillah, bekâ billah maallah olursak, Allah’ın izni-inayetiyle, öyle bir diriliş gerçekleşir ki, hakikaten herkese parmak ısırttırır ve herkes bizi parmakla işaretler.” Buna eskilerin ifadesiyle “müşârun bi’l-benân” denirdi, parmakla gösterilme mevzuu, Allah’ın izni-inayetiyle. Böyle bir şeye doğru gidiliyordu. Yani, yitiklerin telafisi, yitiklerin yeniden bulunması istikametinde bir yoldu yürünüyordu.

Umur-i hayriyenin muzır mânileri olur. Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle, bu yola açılmışlar ile çok uğraşırlar. Bu şeytanların bazıları, insan şeklindedir; aynı zamanda gücü-kuvveti elinde bulunanlar şeklindedir. Bunlar, bu istikamette (yüksek insanî değerleri ihyâ yoluna) açılmış insanları kösteklemek, frenlemek, kündeye getirmek için, onların dökülüp yollarda kalmaları adına lazım gelen her şeyi yaparlar. Kimilerini derdest eder, içeriye atarlar. Kimilerini ayrıştırırlar, aynı zamanda onları değersizleştirirler; hor-hakir hâle getirir, tesirlerini kırmaya çalışırlar. Kimilerini ellerinden gelirse, öldürürler, yok etmeye çalışırlar. Ve böylece bütün dağılma yollarını, derbeder olma yollarını değerlendirirler. Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar.

Bu açıdan da dünyanın dört bir yanına nâm-ı celîl-i İlahîyi ve nâm-ı celîl-i Nebevîyi götürüp insanlığa duyurma istikametinde hareket eden insanlar, değişik köşe başlarında bu türlü gulyabanîler ile karşı karşıya geleceklerini hatırdan dûr etmemeliler. Hemen her zaman böyle biri ile karşılaşabilecekleri mülahazasına göre hareket etmeliler.

Biz, belki aldandık… Ziya Paşa’nın “Aldandık!” dediği gibi: “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık!” O istikamette bir başka söz: “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” Karşınıza çıkar, geleceklerini -bir yönüyle- bayraklaştırma istikametinde “hak” derler, hak nağmeleri ile size neler neler dinletirler. “Adalet” derler, adalet türküleri söylerler. “İnsanî değerler” derler, Rast makamından bayıltacak şeylerle sizi meşgul ederler. Evet, “Biz ki ehl-i imanız, aldanırız, fakat aldatmayız.” Siz de hüsnüzannınıza yenik düşer, aldanırsınız. Ve dolayısıyla da onların arkasından koşarsınız.

Evet, bu, çoğu zaman mü’minlerin acı kaderi olmuştur: Hüsnüzanlarına yenik düşmüşlerdir. Çağın Sözcüsü, “Biz ki hakikî müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.” diyor. “Biz ki mü’miniz, aldanırız, fakat aldatmayız!” Evet, aldandık… Her zaman sâdık bir insan aradık… Fakat sâdık dediklerimiz çıktı münafık…

Yine, onun ifadesi ile, bu asır, nifak asrı, enâniyet asrı, bilerek dünya hayatını âhirete tercih asrı. Gördüğünüz gibi insanlar, bire kanaat etmiyorlar, iki; ikiye kanaat etmiyorlar, üç; üçe kanaat etmiyorlar, dört; dörde kanaat etmiyorlar, on; ona kanaat etmiyorlar, yüz… İnsanlığın İftihar Tablosu, Hadis kitaplarında, çöküş dönemleri ile alakalı, din adına kırılış dönemleri ile alakalı, fay kırılmalarının yaşandığı dönemler ile alakalı ifade buyuruyor ki: “İki dağ altını olsa, üçüncüsünü ister!” Öyle bir hırs, öyle bir dünyaperestlik, hafizanallah.

Evet, siz de hiç farkına varmadan, onların bu arzularına âlet edilmiş olabilirsiniz. Ama inşaallah başlara inen o balyoz uyarmış olur; Ebu Bekir yoluna, Ömer yoluna, Osman yoluna, Ali yoluna, selef-i sâlihîn yoluna, bir dönemde sizin de birkaç asır hakikî manada temsil ettiğiniz gerçek Müslümanlık yoluna insanlar yönelmiş olurlar ve Allah yönlendirmiş olur!.. Cenâb-ı Hak, en yakın zamanda öyle bir ufka yönlendirsin. Yitiklerimizi gidermeye, telafi etmeye bizleri muvaffak eylesin!..

   “Nereden nereye?!.” Zirveden dereye…

“Feragat yâ Hû!” deniyor, elektronik tabloda. Her şeyden feragat etmeyince, elde edeceğiniz şeyleri elde edemezsiniz. Ne eve takılacaksın, ne evciye takılacaksın, ne evlâd u ıyâle takılacaksın, ne anneye-babaya takılacaksın, ne köye-kasabaya takılacaksın, ne saltanata-debdebeye-yıldıza takılacaksın, ne makama-mansıba takılacaksın!.. “Bed asla necâbet mi verir hiç üniforma? / Zer-dûz palan ursan…” O tabiri kullanmayacağım, “şey” diyeceğim; “…yine şey, yine şeydir.”

Kaybettiğimiz şeyler, müsellem. Ben, min-vechin bir kısmını arz ettim.. Bunların çoğuna da serkârlar tarafından sebebiyet verildi. Bir örnek isteyecek olursanız; Topkapı’dan Dolmabahçe’ye geçişle esasen, tepe-taklak bir duruma geldik biz. İ’tilâ (yükseliş, şahlanış) dönemimiz bizim esas Topkapı ile olmuştu. Duyûn-i Umûmîye altında iki büklüm inlerken, on altı ton altını yaldızlamasına sarf ettiğimiz o sarayları yaptık. O insanlar Müslümandı; namaz kılıyorlardı, oruç tutuyorlardı. Fakat kıvam kaybı yaşıyorlardı, renk atmıştı, solmuşlardı, desen kaybı içindeydiler. Onlara baktığınız zaman, Hazreti Rasûlullah’ı hatırlayamıyordunuz! Onlar, Allah’ı hatırlatmıyordu. Ve debdebeye yenik düşmüşlerdi. Müslümandılar; günümüzün bazı talihsiz ülkelerine musallat olmuş parazitler gibi… Gü-nü-mü-zün ba-zı İs-lam ül-ke-le-ri-ne mu-sal-lat ol-muş pa-ra-zit-ler gi-bi… Güveler gibi, içten içe “yün” diye toplumu kemiriyor ve öğütüyorlar. Öyle oldu; kayıplar oldu.

Kayma noktaları çoktur; bu noktalardan birisi, işte o; Devlet-i Aliyye’deki çözülüş. Murad Hüdâvendigâr -I. Murad da deniyor- Sırpsındığı’nda, sinesinden hançer yiyip ruhunun ufkuna yürüyeceği ân, belki dudakları zor kıpırdıyordu ama son söylediği sözler “Attan inmeyesüz!” oldu. Attan indik, merkûba bindik, zirvelerden, derenin dibine indik.

Hani birileri diyor: “Nereden nereye!” Zirveden dereye… Ahırdan mereğe (samanlığa)… Kimse aklını peynirle yememiş. Nereden, nereye? Görüyor herkes onu…

Evet, çözülüş öyle oldu. Fakat yitirdiğimiz şeyleri bulma adına belki tarihin sayfaları arasında yeniden meseleyi bir kere daha mütalaaya tâbi tutmamız, analizlerimizi ve sentezlerimizi ona bakarak yapmamız lazım.

   Evinize Rasûlullah ile beraber dönmek istemez misiniz?!.

Huneyn vakasını müteakip, ciddî ganimet elde edilmişti. Onlar, güçlü kimselerdi ve Müslümanların birkaç katı idi. Ve ilk planda Uhud’un son planında olduğu gibi “muvakkat bir hezimet” yaşandı. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, orada yeni bir hamle yaptı. İşte her zaman serkârlar, öyle yaparlar. Amca, Hazreti Abbas diyor ki: “Atını öyle mahmuzladı ki!.. Yağan oklar karşısında geriye çekilenlere mukabil atını öyle mahmuzladı ki!..” Öne doğru, en öne doğru… Adeta “Şimdi burası ölünecek bir yer ise şayet, evvelâ benim ölmem lazım!” diyordu.”

Uhud’da da öyle yaralandı. Her zaman O, öyle ölüme en yakın durdu. Ölüme en yakın durmak suretiyle ölümü sevdirdi; seve seve herkes, ölüme koştu orada. Mus’ablar öyle, İbn Cahşlar öyle, Abdullahlar öyle, Hz. Câbir’in babası Abdullahlar öyle… O tarafa gittikten sonra da “Allah’ım! Bizi dünyaya bir kere daha gönder, bir kere daha öyle şehid olalım, onu bir kere daha duyalım, tadalım!” dedi. Hazreti Abdullah’ın ifadesini, Efendimiz ifade buyuruyor. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: “Hayır, geriye dönme meselesi yok ama Ben, haber veririm geridekilere.” Haber veriyor, öyle.

Büyük bir ganimet Müslümanların önüne gelince, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “te’lif-i kulûb” için, insanların bazılarının gönüllerini yumuşatma adına dağıttı onları. Henüz İslamiyet’e yeni adım atmış olanların gönlünü kazanma adına, elinden geldiğince onları birinci derecede nazar-ı itibara aldı, vereceğini onlara verdi. Yüksek fetânet… Bütün derdi esasen insanları Cenâb-ı Hakk’a yönlendirmek, o imanı insanlara kazandırmak… Bunun için, zannediyorum, deselerdi ki: “Senin dediğin şeyleri yapmamız için, canını vermeni istiyoruz!” Hiç tereddüt etmeden, “Ben o meseleye hep teşneyim!” buyururlardı. Hiç tereddüdünüz olmasın!.. Hazreti Ebu Bekir de öyle derdi, Ömer de öyle derdi, Osman da öyle derdi, öyle derdi, öyle derdi, öyle derdi… Uhud’da “Peygamber şehid oldu!” diye bir yaygara koparılınca, sesi yüksek, tiz perdeden bir Hicaz nağmesi ile, biri şöyle dedi: “O’nun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz ki?!.” Evet, O, ölümü öyle şirin görmüş, öyle göstermişti; başkaları onu kazansınlar diye, başkaları o imana ersinler diye elinden gelen her şeyi yapıyordu.

İşte oradaki ganimetleri müellefe-i kulûba dağıtırken öyle dökülüp saçılması da ondan dolayı idi. Gönülleri kazanalım… حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهَ “Allah’ı kullarına sevdirin, ki Allah da sizi sevsin!” Hadis-i şerif… “Peygamberimizi, ümmetine sevdirin ki, insanlara sevdirin ki, Peygamber de sizi sevsin!” diyebilirsiniz. Bu son söylediğim hadis değil ama böyle dense sezadır. Fakat o kadîm, “Sâbikûn-u Evvelûn” Muhacirler ve Ensâr-ı kirâm (radıyallâhu anhüm) arasından bazıları meseleyi ilk planda kavrayamadılar. Dediler ki: “Dün gelen insanlara bu iltifat?!. Biz, bugüne kadar bu mevzuda canhırâşâne mücadele verdik; fakat ganimeti başkaları alıyor!” Öyle bir ganimet dertleri de yoktu fakat kafalarına takılan şeyler olabilir; genç bir kısım müslümanlar, böyle düşünebilirler. İnsan tabiatında var; وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ “Şüphesiz, insan, mal sevgisinde de çok şiddetlidir.” (Âdiyât, 100/8) Kısâr’da (kısa sürelerin birinde) geçiyor. Mal, mülk, menâl sevgisi, insanın tabiatında vardır; fakat insanın onu Allah sevgisi ile kontrol altına alması lazım, baskı altına alması lazım.

Birkaçı o mevzuda öyle söyledi. Efendimiz de bütün Ensâr’ı orada toplamayı emretti ama “İçlerinde Muhacir bulunmasın!” dedi. Onlara, Ensar’a hitap edecekti. Toplandılar oraya. Söz dinliyorlardı. Anlattı onlara: “Siz, şu idiniz. Ben buraya gelince, şunları elde etmediniz mi?!. Bu sayede dini elde etmediniz mi?!. Cennet, Cehennem duygusu elde edilmedi mi?!. Allah’a inanma olmadı mı?!. Ve bir yönüyle dünyayı bile bilmiyordunuz; bu sayede dünyaya bile açılma olmadı mı?!.” O, bütün bunlar ile onlara değişik sorular tevcih ederken, hep tiz perdeden, “Evet öyle! Evet öyle! Evet öyle!..” dediler. Buyurdu ki: “Şimdi istemez misiniz, başkaları mal ile, mülk ile evlerine dönerken, siz de Benimle beraber evinize dönün; istemez misiniz?!.” Hepsi bir ağızdan, koro hâlinde “İsteriz yâ Rasûlallah!” dediler. Ve Efendimizin yanında, Efendimiz ile beraber o Ensâr-ı kirâm efendilerimiz evlerine döndüler. Efendimiz ile beraber…

   “Sen nasihat edip hatırlat; çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir.”

Yitiklerimizin farkına varma ve onları telafi etme adına, Kur’an-ı Kerim’de geçen اُذْكُرُوا kelimeleri de “Hatırlayın, yâd edin, dillendirin, vicdanlarınızda duyun!” şeklinde manalandırılabilir. Asıl “zikir” de esasen, kalbin o mevzuda o meseleyi içten içe duyması; tâbir-i diğerle o meselenin içtenleştirilmesi, ağzın da bir ney gibi onu terennüm etmesidir. Dilden-dudaktan dökülen şeyler, kalbin heyecanının ifadesi olduğu ölçüde kıymet ifade eder. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim “Üzkurû” derken, bazen “Zât-ı Ulûhiyeti hatırlayın!”, bazen “Belli bir dönemde boşluk içinde bocalayıp duruyordunuz, şu andaki gınâyı hatırlayın!”, bazen “Varlığı, varlığın mahiyetini, nefsü’l-emriyesini bilmiyordunuz, öğrendiniz; hatırlayın bunu!”, bazen “İnsanlığın İftihar Tablosu’nu tanıdınız; aynı zamanda O’nun beyanı ile nelerin açığa çıktığını, vuzuha kavuştuğunu hatırlayın!” demektedir. Değişik yerlerde siyak-sibak itibarıyla, değişik şeyleri hatırlatma anlamında hep “vezkürû, vezkürû…”

Bir ayet-i kerimde de وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ “Sen öğüt verip hatırlat; çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir.” (Zâriyât, 51/55 ) buyuruluyor. Evet, “Hatırlat! İnanan insanlara hatırlatma, çok yararlı olacaktır. Hatırlat devamlı!” deniyor. Bizim de belki bu türlü şeyleri sürekli birbirimize hatırlatmamız icap ediyor. Eksiğin-gediğin giderilmesi adına, eksik-gedik, ümitsizliğe sebebiyet vermeyecek şekilde, ye’se bâdî olmayacak şekilde anlatılmalı. Fakat aynı zamanda bir yüksek ufuk gösterilmeli bununla ki, esasen, mâ-fât telâfî edilebilsin, kaçırdığımız şeyler telâfî edilebilsin, Allah’ın izni-inayetiyle.

Mâ-fâtı telafi adına Cenâb-ı Hakk’ın sizlerde ekstradan, yeniden, şiddetli bir arzu ve istek uyarmasını cân u gönülden arzu ederim. Doğru mü’min olma yolunda mesafe almanızı, mesafe kat’ etmenizi Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim. Yürüdüğünüz kazanma yolunda, inşaallah kaybetmeye maruz kalmazsınız, tökezlemeye maruz kalmazsınız, engellere takılmazsınız, Süfyânların tesirinde kalmazsınız, dünyaya tapanların arkasından sürüklenmezsiniz!.. Çünkü siz -kusura bakmayın- sürü değilsiniz; çünkü siz insansınız, insanlığınızın şuurunda olan insanlarsınız. İnsanlık duygusunu insanlığa duyurmak için dünyanın dört bir yanına açılmış insanî duygular ile serfirâz, ağzını açarken, dilini-dudağını kıpırdatırken hep insanlık konuşan, insanlıkla inleyip duran insanlarsınız. Dolayısıyla Allah, onların durumuna düşürmesin!.. Ve size de bulunduğunuz durumu kaybettirmesin!..

Onlar, hazımsızlığın zebunu, tımarhanelerde bile tedavisi imkânsız bir hastalığın pençesinde inim inimler. Ama Cenâb-ı Hak, sizi, sıyânet buyurmuş; bir yönüyle, âdetâ hijyenik bir ortamda neş’et ettirmiş gibi, sevk-i Sübhânîsi ile hep o hijyenik ortama doğru sevk etmiş gibi, hususî sıyâneti ile, riâyeti ile, kilâeti ile, hıfzı ile, nusreti ile korumuş. Bundan sonra da o istikamette eltâf-ı Sübhâniyesini devam ettirsin!.. Ve sizi sürçmeden, düşmeden, tökezlemeden muhafaza buyursun!.. Genci ile, ihtiyarı ile; kadını ile, erkeği ile; bu mevzuda mesafe kat’ etmiş olanı ile, işe yeni başlamış olanı ile; önden gidenleri ile, arkadan gelip onlara iltihak edenleri ile; hepinizi hak istikametinde sâbit-kadem eylesin!..

Vesselam.

Bamteli: KARASEVDALILAR VE ZAMANIN RUHU

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Âşık u sâdıkların dileği, ne helva ne de selva, illa rü’yet-i Mevlâ, illa rü’yet-i Mevlâ!..

“Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin / İnsân‐ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş.” diyor Niyazî-i Mısrî. Aynı şiirinde önce, “Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü / Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.” sözlerine yer veriyor; “İşit Niyâzî’nin sözün, bir nesne örtmez Hakk yüzün / Hak’tan ayân bir nesne yok, gözsüzlere pinhân imiş.” diyerek nazmını noktalıyor. Şiddet-i zuhurundan muhtefî, zıddı olmadığından dolayı. Yoksa ayânlardan ayân; beyanı, beyanlardan daha ebyen.

“Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin.” diyor. “Zâhid”e sesleniyor; zâhid, kalben dünyayı terk eden, kalben hep âhirete müteveccih yaşayan; kesp ederken bile, ne kazandığının farkına varmayan; Allah’ta bu kadar fâni olmuş insan… Fakat onu bile Hazret sorguluyor: “Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin / İnsân‐ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş.” İrfân’a, bir kelime Türkçe, bir kelime Frenkçe ile “vicdan kültürü” denebilir. İzahı; (iman ve ilmi) “tabiata/fıtrata mal etme; iç dünyamızın, mânevî anatomimizin bir derinliği haline getirme”; marifet, irfân.

Öyle bir şey insanın tabiatında hâsıl olunca, hâliyle Allah’a karşı ciddî bir sevgi meydana geliyor. Artık, فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” O (celle celâluhu), seni görüyor; sen de O’nu görebilirsin; âsârında, ef’âlinde, esmâ-i İlâhiye’nin cilvelerinde, sıfât-ı Sübhâniye’nin tezahürlerinde, Zât-ı Baht’ın idrak edilmezliğinde O’nu görebilirsin. Ama sen O’nu (celle celâluhu) görmesen de O seni görüyor ya!..

Cibrîl hadisinde, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İman”, “İslam” dedikten sonra, bu manalara gelen “İhsan”dan bahsediyor. الإحْسَانِ: أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de şüphesiz O seni görüyor.” Gerçek marifet, bu; demek Allah nezdinde -esas- halk ifadesiyle “hora geçen” şey, o marifet. Çünkü doğurgan olan o; “muhabbet”i o doğuruyor; marifetin bağrında doğan şey, muhabbet. Muhabbet, “aşk” zirvesine varınca, insan deli gibi “İştiyâk!” diyor, “İştiyak!..”

“Ne helva, ne selva, illa rü’yet-i Mevlâ!” Râbia Adeviyye’nin sözü. O, “Münacât-ı Seheriyye” adıyla meşhur duasında da görüldüğü üzere şöyle nida edermiş: إِلهِي، لَسْتُ فِي الْبَلْوَى، وَلَا أَشْكُو مِنَ الْبَلْوَى، مُرَادِي مِنْكَ يَا سُؤْلِى بِلَا مَنٍّ وَلَا سَلْوَى، وَإِنْ أَعْطَيْتَنِي الدُّنْيَا وَإِنْ اَعْطَيْتَنِي الْعُقْبَى، فَلَا أَرْضَى مِنَ الدَّارَيْنِ إِلَّا رُؤْيَةَ الْمَوْلَى “Allahım! Hamd ü senâ olsun ki, belâlar içinde değilim ve Sana belâlardan şikâyet etmeyeceğim. Ey muradımı gerçekleştirmeye kâdir yüce Rabbim; Senden istediğim ne “kudret helvası”dır ve ne de bıldırcın eti. Bana dünyayı da versen âhireti de, her iki âlemi bağışlasan bile, yine razı olmam; ben Seni dilerim Rabbim, ancak rüyetinle hoşnutluğa ererim.” Ne dünyanın şu tadı, şu lezzeti, ne başka şey; ne Cennet, ne Huri, ne Gılman; ne köşk, ne villa, ne şeker-şerbet akan ırmaklar… İlla rü’yet-i Mevlâ.. illa rü’yet-i Mevlâ.. illa rü’yet-i Mevlâ!.. İşte iştiyâk, bu; zirvede gerçek kulluk da bu!.. Diğerleri o yolda taklit emekçileri demek, e-mek-çi.. veya isterseniz “taklit emekleyenleri” de diyebilirsiniz.

Cenâb-ı Hak, marifetle kalblerimizi mamur eylesin!.. Vicdanlarımızda marifete kapılar açsın!.. Muhabbet ufkunu temâşa ile serfirâz kılsın! Aşk u iştiyâk gaye-i hayali ile, mefkuresi ile bizi kalb ve ruh hayatının üstünde daha ötelere müteveccih kılsın!.. Vesselam.

   Her dönemin -çağa göre hizmet eden- karasevdalıları vardır; onların ortak vasıfları enbiya yolunda yürümeleri ve sahabe-i kirâmı adım adım takip etmeleridir.

“Karasevdalılar” mevzuu… “Babayiğitlerin destanı” demektir esasen bu. Belki tabir-i diğerle, esas “enbiya yolunda yürüme” demektir. Bir başka ifade ile de “sahabe-i kiram efendilerimizi adım adım takip etmektir.” رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (Allah bütün Ashâb-ı kirâmdan razı olsun; Allah’ın salât ve selâmı da efendimiz, dayanağımız, günahlarımıza karşı şefaatçimiz ve her zaman elimizden tutan dostumuz Hazreti Muhammed’in üzerine olsun.)

“Peygamberler yolu”, bir yönüyle “sahabîlerin hayat tarzı”; seviye farklılığı mahfuz, fakat çok fasl-ı müştereklerde bir araya gelmiş, kilitlenmiş insanların güzergâhı. Hiçbir sahabî, Hazreti Ebu Bekir’in seviyesinde değildir; birileri bundan rahatsızlık duysa bile; Hazreti Ömer’in seviyesinde, Hazreti Osman efendimizin seviyesinde, Hazreti Ali efendimizin seviyesinde değildir. Hasan efendimizin, Hüseyin efendimizin, Aşere-i Mübeşşere’den diğerlerinin… Diğer altı insan var o dört halifenin dışında; dört halife de Aşere-i Mübeşşere içinde. Abdullah İbn Selam’ı da bazıları saymak suretiyle, “on bir tane” diyorlar; Aşere-i Mübeşşere, “hayatta iken Cennet ile müjdelenenler”. Bir yerde, bir kuyunun başında, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) otururken, kapı tıklatılıyor; “Aç kapıyı, Cennetle müjdele!..” diyor; geliyor Hazreti Ebu Bekir. Arkadan aynı şey; geliyor Hazreti Ömer. Arkadan aynı şey; geliyor Hazreti Osman. Hazreti Ali de hadislerde o on kutlunun dördüncüsü olarak zikrediliyor.

Ezbere konuşulan bir şey değil; semaların dilini, mâverâların dilini dillendiren Zât (aleyhi ekmelüttehâyâ) ifade buyuruyor. -O dile canlarımız kurban olsun!..- Dillendirdiği şeylerde lâl ü güher saçan söylüyor. -O lâl ü güherlere canımız kurban olsun!..- O, senin ifaden, benim ifadem değil; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ifadesi, bunlar.

Yol, onların yolu; yöntem, onların yöntemi. Kendi nefsimden bu mevzuda bir şey katarak söylüyor değilim. Bir taraftan umum ashabını kastederken; أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمُ اهْتَدَيْتُمْ “Benim ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız, hidayeti bulursunuz.” buyuran O (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir, tıpkı. Hangisine tutunursanız, gözünüzle hangisine takılırsanız, mutlaka Bana ulaşırsınız!” diyor. Doğru yola, sırat-ı müstakîme ulaşırsınız. Ve dolayısıyla biraz evvel bahsedilen, o “iman-ı billah”a, o “marifetullah”a, o “muhabbetullah”a.. ve ufkunuzu yükseltme, daha ileriye götürme, gaye-i hayalinizde daha fazla derinleşme arzunuz, iştiyakınız varsa, daha ötesine ulaşırsınız. Şart-ı âdî planında iradeye yüklenen yüklerdir bunlar. Daha ötesine iştiyâkınız varsa, Hazreti Pîr-i Mugân’ın Ayetü’l-Kübra’da dediği gibi, “Hel min mezîd! Hel min mezîd! Hel min mezîd!” diyorsanız…

Hak yolcusu ciddî doyma bilmezlik içinde, sürekli ulaştığı her fevkalade menzilin üstünde “Daha yok mu yâ Rabbi!.. Daha yok mu, daha yok mu?!.” diyor. “Seyr ilallah”, “seyr fillah”, “seyr maallah”, tasavvuftaki ifadeleriyle. O, o ufka ulaştığı zaman bile, “Hel min mezîd!..” diyor: “Daha yok mu?!.”  Efendim, Gedâî’nin ifade ettiği gibi;

“Ol suyu kim içse hemân,

Kalbe doğar şems-i cihan,

Verir hayat-ı câvidân,

Yandıkça yandım bir su ver!..”

“Bak bu gedânın haline,

Bend olmuş zülfün teline

Parmağı aşkın balına

Bandıkça bandım, bir su ver!..”

Hel min mezîd?!. Daha yok mu?!. Veren’in (celle celâluhu) hazineleri nâ-mütenâhi. Sen de tattıkça, o mevzuda her tatma aynı zamanda yeni, daha derin bir iştiyâk uyarıyor ve sen daha ötesindeki şeylere talip oluyorsun. Sürekli marifette öyle bir sâlih daire içinde bulunuyorsun. Fâsit daire karşısında, “kısır döngü” karşısında, onu da Türkçe’ye çevirirsek, “doğurgan döngü” diyebilirsiniz. Öbürü kısır döngü, “fâsit daire”; bu da doğurgan döngü, “sâlih daire”. Hayır, hayır doğuruyor; inkişaf, inkişaf doğuruyor; marifet, marifet doğuruyor; muhabbet, muhabbet doğuruyor; aşk u iştiyak, aşk u iştiyak doğuruyor… Ve sen sürekli “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” diyorsun, doyma bilmeyen bir iştiyakla. Biraz evvel Râbia Adeviyye’nin sözünü ifade ettim: Cennet, huri filan… Parmağınla gösterdiğin zaman, “Ne yapayım ben onları!” diyor; “İlla rü’yet-i Mevlâ! İlla rü’yet-i Mevlâ!..”

Evet, Cenâb-ı Hak, önemli bir hizmete muvaffak kıldı arkadaşlarınızı, bir manada sizin seleflerinizi. Belki aynı nesil içindesiniz; belki bir neslin sona ermesiyle, siz devreye girmiş oluyorsunuz. Bir manada -belki- iki-üç neslin sa’yi ve gayretinin neticesinde, onların müktesebatlarını, onların kullandıkları argümanları kullanmak suretiyle, bir yola devam ediyorsunuz; nâmütenâhîlik istikametinde bir yolda yürüyorsunuz, nâmütenâhîlik istikametinde. Ama siz, yeni bir espriye bağlı olarak, daha farklı bir mülahazaya bağlı olarak yürüyorsunuz.

O işin mimarları, bu çağdaki mimarları da meseleleri ortaya koyarken, şartlar ve konjonktürler, o dönemde işin nereye kadar olmasına müsaitse, o kadar olmuş. Yani evlerde iki-üç insan bir araya gelirler. “Amanın! Dikkat edin! Ehl-i dünya, ehl-i dalalet, ehl-i gaflet sizi görmesin! Üç insanın bile bir araya geldiklerini görürlerse, vehme kapılırlar. Çoğu, paranoya yaşıyorlar; gelir, tepenize binerler!” Onun için yirmi-otuz insanı bir araya getirmek, bir yerde bir üniversiteye hazırlık kursu açmak, bir yerde insanlara bir lisan kursu açmak, bir yerde bir okul açmak, bir yerde bir üniversite açmak… O gün, o günkü mantığa, o günkü felsefeye göre, o günkü şartlara göre bunları yapmak mümkün değil. O gün yapılması gerekli olan şeyler, en zoru onlardı ve en zoruna kadar yapılıyordu. Kitap, elden düşürülmüyordu; müzakere, ihmale maruz bırakılmıyordu, ihmale feda edilmiyordu; mutlaka o iş hangi ölçüde devam edecekse, o ölçüde ele alınıyordu. Yol, yolun müsaadesi ölçüsünde yürünüyordu. Yollar, bazen sarpa sarıyordu; bazen patika şeklinde oluyordu; Yunus ifadesiyle;

“Bu yol, uzaktır,

Menzili çoktur,

Geçidi yoktur,

Derin sular var…”

Yol, bazen geçitsizliğe uğruyordu; bazen derin sulara, bazen kandan irinden deryalara, bazen aşılmaz tepelere ve uçurumlara uğruyordu. Fakat onlar, o şartlar altında, urganlar ile, halatlar ile, o tepeleri aşmaya çalışıyorlar; bir yönüyle, geçilmez gibi olan köprülerden geçiyor; bazen o sulara dalıyor, kandan irinden deryalara dalıyor, götürüyorlardı.

   “Geçmişlerinizin kötü yanlarını zikredip durmayın; onları iyilikleriyle anın!..” Anın ve sâlih amellerini, güzel hizmetlerini siz de uygulayın!..

Bir esastır; وَلاَ تَذْكُرُوا مَسَاوِي مَوْتَاكُمْ، اُذْكُرُوا مَحَاسِنَهُمْ “Geçmişlerinizin kötü yanlarını zikredip durmayın; onları iyilikleriyle anın!..” (Hadis-i şerifte; اُذْكروا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ، وَكُفُّوا عَنْ مَسَاوِئِهِمْ “Ölüp giden geçmişlerinizi iyi yanlarıyla zikredin; onların eksiklik ve kötülüklerini sayıp dökmekten uzak durun/dilinizi tutun!..” buyurulmaktadır.) Onlara bakarken hep “mehâsin”leri, saçtıkları, serpiştirdikleri iyilikleri, güzel yanları ile bakmak lazım. En ağır şartlar altında, meselelerde zerre kadar kusur yapmadan hizmet etmişler. Onlar, zindanların birinden boşalıyor, diğerine giriyorlardı; birinden boşalıyor, diğerine giriyorlardı. Çağımızın zalimleri/gaddarları onları arattırmayacak şekilde yapacaklarını yapıyorlar, onlar da misyonlarını son kertesine kadar edâ ediyorlar! O gün de, o günün zalimleri, aynı şeyleri yapıyorlardı. Fakat o yapmalar, katiyen o yolda yürümekten onları alıkoymuyordu.

Bir insan… Bahsetmiştim size, Kıtmîr’e de o hakikatlerden böyle damla sunan bir insan; makamı cennet olsun. Elli yedili yıllarda zannediyorum, Hazreti Pîr-i Mugân’ın yanından gelmişti. Çok önemli, zirve zatlardan birisinden bahsetmişti; yanında, bî-hemtâ bir zat. Odasının kapısını da kapamış; sadece yemeğinin verilebileceği bir menfez var. Ben öyle anladım onu. Orada ihtiyaç yeri de var, bir de su var orada ve aynı zamanda bir de bir delik var, dışarıya doğru. On beş sene dışarıya çıkmadan, orada sürekli eserleri yazmış. Matbaa imkânı yok. Ne günümüzde olduğu gibi böyle modern matbaa makinaları ne de o iptidâî baskı makinaları… İlk defa bir yerde kolla çevirdikleri bir teksir makinası bulunca, dünyalar onların olmuş gibi seviniyorlar. Atıf Ural’dan bahsederken, çeviriyor böyle, efendim, لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ * سُبْحَانَ اللهِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ، وَلاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diyor, çeviriyor makinanın kolunu. O zat, on beş sene orada yazıyor. Yemeğini sunuyorlar, ihtiyaçlarını görüyor; sonra o delikten, yazdığı şeyleri röleler halinde dışarıya uzatıyor. Biri geliyor, gizlice elini sokuyor, alıyor o röleyi. Götürüyor, başka bir yerde, onunla birleştirilmesi gerekli olan şey ile birleştiriyor; “Bu falan yerin lem’asıdır; bu falan yerin mektubudur; bu falan yerin sözleridir!..” Bu kadar ağır şartlar altında… Aynen devr-i risalet-penâhîdeki zorluklar altında… Dedikleri şeyden vazgeçmeyerek fevkalade fedakârlık içinde o işi götürüyorlar.

Günümüzün şartları, daha farklı şeyler yapmaya müsait hale geliyor. Bir gün geliyor ki, siz, kurslar açabiliyorsunuz, okullar açabiliyorsunuz. Evet, burada bir sevk-i İlahî var; fakat -şart-ı adi planında- sâfiyâne bir gayret de var. Hani ilk defa taklitle başlıyor. “Taklit”, “tahkik”in en önemli unsurudur. Zâtında makbûliyeti yoktur taklidin, zatında makbul değildir, o; fakat tahkike bir basamak olması itibarıyla, usûliddin uleması, “Taklit de makbuldür!” demişler “iman hakikatleri”nde, “İslam hakikatleri”nde, bir de isterseniz buna ilave edelim, “hizmet hakikatlerinde”. Birileri hizmet yapmış; nasıl, hangi şartlar altında yapmışlar? Bir nesle, âdetâ menkıbe şeklinde intikal etmiş.

İşte menkıbe gibi bir şey anlattım. Siz, zannediyorum, bunu söyleseniz çoklarına, “Acaba, yahu, böyle insan da oluyor mu?!.” derler. Yahu oluyor; işte Bilal-i Habeşî’nin göğsüne taşları koyuyorlar. Sıcakta, kum sıcağında… Orada kum sıcağında, öyle o taşların altına yatma değil, şemsiyesiz gezdiğiniz zaman, beyniniz kaynıyor. Burada benim şahidim var; amcasının beyni orada böyle bir şeyden kaynadığından dolayı, hayatının sonuna kadar arızalı yaşadı. Güneşin beyin kaynattığı bir dönemde… Ama bildiğiniz gibi, “er-Risâle” ve “Çağrı”da da gördüğünüz gibi, onca eziyete maruz kalmasına rağmen, Bilal-i Habeşî hazretlerinin dilinden dökülen şey, onun vird-i zebânı; “Ehad! Ehad! Ehad!..” قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ “Eşi, menendi, zıddı, niddi olmayan, yegâne tek, Sensin Allah’ım!” diyor. Döndüremiyorlar onu, döndüremiyorlar.

O insanlar içinden hiçbiri dönmüyor. Bildiğiniz gibi Ammâr İbn-i Yâsir’in (radıyallahu anh) gözünün önünde annesini öldürüyorlar, babasını öldürüyorlar. “Sıra sana geldi!” deyince, o, bir yönüyle, “Lât, Menât!” mı diyor, ne diyorsa diyor. Sonra ipini çözünce, Rasûlullah’a koşuyor, “O haltı yaptım yâ Rasûlallah!” diyor. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhsat yolunu gösteriyor, إِنْ عَادُوا فَعُدْ “Onlar sana aynı şeyleri yaparlarsa, sen de sıyrılmak için aynı şeyi yap!” buyuruyor. Bu kadar ağır şartlar altında…

   Selef-i sâlihîn, Kur’an’ın tek bir meselesi için aylarca zindan işkencelerine katlanmış; hiç şekva etmeyerek, kemal-i sabır ile sebat ortaya koymuşlar.

Meselenin o ağır şartlar altında yerine getirilmesini tevârüs eden, arkadan gelen müçtehidîn-i ızâm, müceddidîn-i fihâm aynı şekilde davranıyorlar. Hazreti Pîr de ifade ediyor, Ahmed İbn-i Hanbel, “Kur’an mahlûk mu, değil mi?” mevzuunda, “Kur’an mahlûk değildir!” diyor. Abbasî döneminde… Yine Müslüman, onlar “Biz Müslümanız!” diyorlar; “Hilafeti biz temsil ediyoruz!” diyorlar; “Yeryüzünde Müslümanların haysiyet, şeref ve onurunun müdafisiyiz!” diyorlar. Ama bir meselede, İyonya’dan gelen bir felsefenin tesirinde, bir Grek felsefesinin tesirinde “Kur’an, mahlûktur!” da diyorlar. “Değildir!” diyor Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri. Zindana koyuyor, kamçılıyorlar. Sırtına inen her kamçı karşısında “Değildir!” diyor. Kamçılar, onu inletirken, inlemeleri “Değildir!.. Değildir!.. Değildir!..” şeklinde oluyor. Buharî’nin şeyhi Yahya İbn Ma’în; “Kelam-ı lafzî olarak Kur’an, mahlûktur; kelam-ı nefsî olarak ise Kur’an, mahlûk değildir!” deyince, Hazret, o kamçılar altındaki inlemesinden daha fazla inliyor; “Yazık etti benim arkadaşım!” diyor.

O Yahya İbn Ma’în’e de benim canım kurban olsun!.. Hadîs ricâli arasında dev bir insan; Everest tepesi… Fakat bir yerde, o mevzuda, hem bir disiplin ortaya koyuyor; hem de bazıları o işten sıyrılsınlar, kamçı yemesinler diye, “Bizim ağzımızdan çıkan şey itibarıyla, biz telaffuz ettiğimizden dolayı, okuduğumuz Kur’an mahlûk!.. Kalemimizden çıktığından dolayı, Kur’an’ın satırları da mahlûk! Kur’an’ın içinde şekillenmesi itibariyle, mahlûk! Ama ruhu, özü, manası, muhtevası, Allah’a ait yanı itibarıyla -ki buna ‘kelâm-ı nefsî’ deniyor- mahlûk değil!..” diyor. Ama Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri, bu kadar tavize bile, kamçılar altında inlemekten daha fazla inliyor, “Yazık ona!..” diyor. Arkadaşı, aynı halkanın insanları…

Şimdi söz konusu olan, Kur’an… Hazreti Pîr, Ahmed İbn-i Hanbel’in Kur’an’ın bir tek meselesi için, bu kadar işkenceye katlandığını anlatıyor. Diyor ki: “Hem kalbime geldi ki: Madem İmam-ı A’zam gibi eâzım-ı müçtehidîn hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel gibi bir mücahid-i ekbere, Kur’an’ın bir tek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş. Ve şekva etmeyerek kemal-i sabır ile sebat edip o meselelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imamlar ve allâmeler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, kemal-i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler Kur’an’ın müteaddit hakikatleri için pek büyük sevap ve kazanç aldığınız halde, pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur.”

Şimdi bunlar, aklı o dönemlerde olan, mantığı o dönemlerde dönüp duran, aynı zamanda dinî duygusu, dinî felsefesi, dinî düşüncesi o dönemlerde dönüp duran, çağını aşkın insanlar… Bu dönemde duruyor ama adam sanki Efendimiz’in etrafında hâle gibi… Böyle, Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarının dibinde, Hazreti Ömer’in ayaklarının dibinde yaşıyor gibi… Onlar meseleyi öyle tevarüs ediyorlar; öyle tevârüs etmişler. Kim? Şâh-ı Geylânîler, Muhammed Bahâuddin Nakşîbendiler, Mustafa Bekrî es-Sıddîkîler, Hoca Yesevîler, Necmeddin-i Kübrâlar, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmîler, Sultanü’l-Evliyalar ve daha niceleri, daha niceleri, daha niceleri… O dönemde yaşamışlar; aynı zamanda o dönemi -bütün hususiyetleriyle- kendi dönemlerine çekmiş getirmişler; o ağır şartlara rağmen, taviz vermeden yaşamışlar. Bu çağda yaşayan, o hakikatlere tercüman olan zât da öyle.

   Şart-ı âdî planındaki damlalarınıza Allah derya lütfetti; eltâf-ı ilâhiye olarak, ak cihangirlerin elde edemedikleri başarıları Mevlâ size bahş eyledi.

Siz de bir yönüyle öyle ikili, üçlü, dörtlü, beşli, altılı, yedili evler tutarak, o yolda onların yaşadığı o ağır şartlar altında yaşadıkları şeyleri yaşayarak, “Ha bu böyle yaşanması lazımmış!” filan dediniz. Şart-ı âdî planında… O kendisi de diyor: Bir dönemde -böyle- iman meselesi… Yazılacak, çizilecek, müzakere edilecek; bir kere iman-ı billah, vicdanlarda hâsıl edilecek. İmân-ı billah hâsıl edilecek ki, marifetullah da hâsıl edilsin. Marifetullah hâsıl olacak ki, muhabbetullah da hâsıl olsun! Bir gün gelecek, mesele “hayat” meselesi haline gelecek; meselenin tabiî seyri. Hayatın bütün birimlerinde aynı şeyler, vird-i zebân edilecek. Bir de bakacaksınız ki, size hiçbir zaman açılmaya niyeti olmayan kale kapıları bile size açılacak; okul kapıları açılacak, üniversiteye hazırlık kursu kapıları açılacak… Ve nitekim bir dönemde, Cenâb-ı Hakk fırsat verdiğinden, yirmi, otuz, kırk tane, yurt içinde/yurt dışında üniversite açıldı; açma imkânı verdi, kapılar açıldı. Dünyanın değişik yerlerinde de oldu; oralarda da kültür ve eğitim seviyesi çok yüksek, çok kadîm üniversitelerin önüne geçecek şekilde eğitim veren üniversiteler oluştu.

Şartlar, böylesine gelişince, “Ha, şimdi yapılması gerekli olan şey, bu imiş!..” Mesele sadece konumun muktezasını orada tayin etme ve belirlemeye kalıyor. Şimdi beni mihraba ittiklerine göre, bu mihrapta galiba benim cemaatten evvel tekbir almam lazım.. “Allahu Ekber!” demem lazım.. sonra Fatiha okumam lazım.. Fatiha’dan sonra zammı sure okumam lazım.. sonra rükûa gitmem lazım… Bir yönüyle, konumun gerektirdiği şeyi, konjonktürün gerektirdiği şeyi, esasen, yerine getirme!.. Şart-ı âdî planında… Meyelân/meyelândaki tasarruftan farkı yok bunun. Sadece bulunduğu konumun hakkını vermeye çalışma… Cenâb-ı Hak, o basireti ihsan eylesin!..

Allah, belli bir dönemde, ne kadarını ihsan etti, bilemem; ben Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir lütfu olarak, tahdîs-i nimet nev’inden, arkadaşlarımızı bu işte istihdam buyuran Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ ediyorum. Ama daha büyüğü yapılabilir miydi? Hani bir yönüyle, sadece kendi hesabıma olsa diyebilirim: “Benim yerimde, böyle, arkadaşların beşine, onuna, yirmisine, otuzuna, sözü geçen bir insan olsaydı.. liyâkati olmadığı halde, fazileti dinleyenlere ait, meziyeti dinleyenlere ait benim yerimde, aklı başında, vicdanı derin, kalbî ve ruhî hayat yaşayan, sağlam karakterli bir insan olsaydı, bu mesele ikiye, üçe, dörde, beşe katlanmış olurdu!..” Kendime bakarken, böyle bakarım.

Kendimizi sorgularken de şöyle düşünürüm: Allah’a hamd olsun, zaman geldi, adet, milyonlara ulaştı ve dünyanın yüz yetmiş, yüz seksen ülkesine yakın yerde okullar açıldı. Şimdi meselenin büyüklüğüne bakılınca, bizim o mevzuda tecrübesizliğimize bakılınca, belli ki katkımız, meyelân/meyelândaki tasarruftan ibaret.. tesâvi-i tarafeynde (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”de; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebep bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün olanda) bir tercihte bulunmaktan ibaret. Bir de daha yalın bir Türkçe ile “kader-denk” hususunu kullanma istikametinde. Kader-denk; “Yahu böyle de yapılabilir, böyle de yapılabilir! Haydi, şunu yaptık!” Bir de bakıyorsunuz, isabetli bir şey yapmışsınız. Kendinize mal edemezsiniz onu.

Bir tek derdimiz var bizim; bir taraftan “edille-i şer’iyye-i asliye” diyebileceğimiz, usûl ü ümmehâtın, diğer taraftan “edille-i şer’iyye-i asliye” ile -bir yönüyle- refere edilmiş “edille-i şer’iyye-i tâliye”nin, geleneklerimiz, an’anelerimiz, örflerimiz ve âdetlerimizin tanıtılması. Bunların güzelliklerine inanarak, bugüne kadar yaşamışız; “İnsanlık, bu güzellikleri görsün!” diyoruz. Ayrıca, -bir yönüyle- aklın ve vicdanın kendine göre bir fonksiyonu vardır, dolayısıyla onların da ürettikleri güzellikler vardır. Bizim de onları almamız gerektiğini düşünüyoruz.

Bakın şimdi; Türkiye’den kaçıp gelen insanlar var Amerika’ya, İngiltere’ye, Hollanda’ya, Fransa’ya, daha Avrupa’nın değişik ülkelerine, Afrika’ya, Mısır’a, İslam dünyasına… Oralarda bir Ensar-Muhacir kardeşliği oluşturuyorlar ki!.. Arkadaşlar anlatıyorlar; kaç arkadaş anlattı burada; diyorlar ki: “Biri geldi dedi ki bana: Benim falan yerde bir evim var; o evde bedava, kira vermeden oturabilirsin!” Al sana bir Ensâr ve Muhacir kardeşliği… “Ha, aynı zamanda benim imkânlarım geniş; eğer para sıkıntısı, imkân sıkıntısı olursa, onu da yaparım!..” رَغْمًا عَلَى قَبَادُوقْيَا Kapadokya’ya rağmen!..

Evet, şimdi bütün bunlara bakınca, Allah’ın izni ve inayetiyle görüyorsunuz ki, şart-ı âdî planında ortaya koyduğunuz o meyelân, eğilim, eğilimdeki tasarruf, her iki yanı müsâvî olan hususlar arasında, şöyle-böyle bir tercihte bulunma işi, seni alıp bir yere götürmüş.

İşte, koskocaman Devlet-i Âliye!.. Ona canlar kurban!.. Bayraktar, aynı zamanda “cephedâr”. Bu tabiri hiç kullanmadılar ama biz kullandık, câiz. İslam dünyasının şimalinde, Müslümanlara zarar gelmemesi için sur oluşturan bir millet. Evet, cepheyi sağlam tutan, uyûn-ı sâhire, âdeta nöbetçi; “Sızdırmam! Kötü şeylerin içine sızmasına fırsat vermem!” diyen âlî, mübarek bir millet. Anadolu insanı… Evet, ırk değil, Anadolu insanı. Cenâb-ı Hakk, onu, o eski hüviyetine yeniden ircâ eylesin! Densizlere maruz bırakmasın!.. Evet, onlar, o dönemde -düşünün- onda birini yapamamışlar; o yapamadıkları şeyleri Allah bugün lütfetmiş. Fakat onların yaptıkları şey, sizin yaptığınızın on katı; ayrı bir mesele o. Ama o mevzuda, o eğitim mevzuunda, değerlerinizi -bir yönüyle- dünyaya transfer etme ve dünyadan alacaklarınızı alma mevzuunda, Allah size lütfetmiş. Dünyanın bir köy haline geldiği dönemde, evrensel değerler fasl-ı müşterekleri -şimdi “ortak paydaları” diyorlar- evrensel değerler ortak paydaları etrafında anlaşma imkânı veriyor Allah (celle celâluhu). Siz de bir ölçüde onu değerlendiriyorsunuz, o kadar. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ olsun!..

   Yalan ve iftira, iflas etmiş mantığın sermayesi; dün zulümlerine ByLock’u bahane ettiler, yarın da kalkıp “Bunlar IŞİD’çi!..” bile diyebilirler.

Buraya kadar sizi, böyle selametle getiren, Allah (celle celâluhu). Şimdi önünüze bazı yerlerde -her yerde değil- Yunus’un baştaki ifadesiyle, yine sarp kayalıklar çıkabilir, uçurumlar çıkabilir, kandan-irinden deryalar çıkabilir. Bir şakî gibi takip edilebilirsiniz. Hani Sefiller’de adam bir şakî gibi sürekli takip edilir; yok bir kusuru, zerre kadar bir kusuru yok ama bazıları, kafalarına takmışlar, kafalarında da akıl olmadığından dolayı, o meseleye takılmışlar. Efendim, bu ilk dönemlerin iptidâî paranoyası. Tabiî iptidâî dönemlerin paranoyası başka, modern dönemlerin paranoyası başka. Modern dönemlerde paranoya değerlendirilirken, bütün o modern dönemin tüm vâridatı da, telekomünikasyonu da, imkânları da, televizyonu da, telefonu da, dinleme hatları da değerlendirilir. İz sürme işi öyle kolaylaşır ki!..

Mesela bir gün… Ne idi o? “Bal-yok!..” Ha, “ByLock”. -Özür dilerim.- Allah Allah!.. Ne demekse o meret şey?!. Birisi ezkaza bin tane insanın kullandığı o şeye girmiş. Onların takiplerinde hedef olanlardan da onun içinde on tane varmış. O diğer dokuz yüz doksana ilişme yok; belki bazen onlara da ilişiyorlar, sonra salıyorlar. İnsanlar, “Siz, niye bu sistemi kullandınız!” falan diye, sorgusuz-sualsiz içeriye alınıyorlar orada. Telefon kullanmaktan dolayı da zannediyorum -gazetede yazı yazmaktan dolayı, üç defa kesinleşmiş- müebbet hapis!.. Evet, böyle!.. Buna, “adalet-i mahzâ” (!) denir; yani, adalet düşüncesini kılı kırk yararcasına uygulama. “Amanın zulme düşerim!” diye, meseleyi kırk defa, belki -ne diyeyim ona- kalibrasyondan geçirme, “bir yanlışlığa düşerim!” diye… Evet, böyle adalet, bayılırım!..

Ne ise, burada antrparantez arz edeyim: Hayret ettiğim bir husus var: Üç beş tane sergerdan böyle düşünüyor; fakat bu serkerlerin arkasında yığınlar da tereddüt etmeden aynı şeyi yapıyor; mezâlime “Off!..” diyeceğine -ki bu, insan olmanın gereği- “Ohh!..” diyor.

Millete Cenâb-ı Hak, öyle bir hizmet ettirdi ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, hani Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) -O’na canımız kurban olsun!- Mâiz için ve Gâmidiyeli kadın için buyurmuşlardı: “Öyle bir tevbe etti ki, lâbeteyn arasında bütün insanlara taksim edilseydi, yeterdi!” Bütün millete, yapılan hizmetlerin sevabı taksim edilse, yeter. Bakmayın şimdiki şom ağızlı kimselerin Hizmet’i karalamalarına!..

Geçen sohbette -min gayri haddin- ifade ettiğim gibi; hani siz öteden beri terörü lanetlediniz. IŞİD gibi, Boko Haram gibi, el-Kâide gibi, Murâbıtîn gibi -ve daha adı-unvanı duyulmamış- değişik terör örgütleri hakkında, belki elli defa “terör örgütü” dediniz. Buna rağmen.. “Terörist, Müslüman olamaz!” demenize rağmen.. “Müslüman, katiyen terörizme girmez!” demenize rağmen… “Yahu bunları karalamak istedik; karalamak istedik ama bir türlü karalayamadık! Acaba bir de IŞİD’çi desek nasıl olur?!.” falan, gibi hesaplarının ve planlarının karşınıza çıkması karşısında da -rica ederim- sakın şaşırmayın!.. O mantığın normal gördüğü şeylerdendir bunlar. Öyle bir mantık ki, mantık açısından iflas etmiş bir mantık!.. Böyle bir hesabın da iflas etmiş bir mantığın nesebi gayr-ı sahih düşüncelerinden biri olduğunda, bence, şüpheniz olmasın!.. Bu açıdan, yol bu, devran bu, gerisi angarya!.. Şâir-i şehîrin sözü: “Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..”

Ha, ızdırap çekiyorsunuz. “Izdırap, en makbul bir duadan daha makbul bir duadır! Izdırapsız sineler, köpeklere atılacak bir lokma et kadar değersizdir!..” Bu, birinin söylediği bir söz, kaldırın atın onu!.. Süfyân İbn-i Uyeyne; o, Tebe-i tâbiînin veya Tâbiînin serkârlarından birisidir. Evet, üç tane “Süfyân” var; fakat ikisi çok meşhur, mezhep sahibi: Süfyân-ı Sevrî ve Süfyân İbn-i Uyeyne. Hazreti Pîr’in de bundan bahsederken belirttiği üzere; o, on beş yaşında iken, müçtehitler meclisinde oturuyor, fikrine müracaat ediyorlar. On beş yaşında iken, içtihat edecek seviyeye geliyor. İşte o Süfyân hazretlerinin mübarek sözü şu; diyor ki: “Bazen bir muzdaribin inlemesiyle Allah bütün bir ümmeti bağışlar!”

Izdıraplı inleme, çok önemli bir duadır. Bu açıdan da bir yönüyle ayak oyuncularının, kündecilerin, önünüzü kesip sizi devirmeye çalışmalarıyla karşı karşıya bulunduğunuz şu dönemde, ciddî bir gönül ızdırabıyla dua etmek lazım. “Allah’ım, peygamberler yolundaki bu Hizmet’i; Ebu Bekir u Ömer u Osman u Ali yolundaki bu Hizmet’i durdurmak isteyenlere fırsat verme! Allah’ım, bizleri bu Hizmet’te sabit-kadem eyle!” diye, ızdırapla içten dua etmek, Allah’ın izni ve inayetiyle, o kandan-irinden deryaları görmeden geçmeye vesile olacaktır. Everest Tepesi’nin, tepesine çıkılmıyor; o tepeyi düz yolda geçiyor/aşıyor gibi aşmaya vesile olacaktır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Elverir ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, bazı bela ve musibetlerin def’inde ellerini böyle kaldırdığı -Müslim-i Şerif’teki hadis-i şeriflerin ifade ettiği üzere- “koltuk altlarının beyazının görüneceği şekilde, ellerini böyle kaldırdığı” gibi, yer yer ellerinizi kaldırın!..

يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ، يَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ، اِقْضِ حَوَائِجَنَا كُلَّهَا، وَادْفَعْ عَنَّا الْبَلاَيَا كُلَّهَا، وَاسْتَجِبْ دَعَوَاتِنَا، وَلاَ تُخَيِّبْ رَجَاءَنَا، وَلاَ تَرُدَّنَا خَائِبِينَ؛ وَخَيِّبْ رَجَاءَ أَعْدَائِنَا، فِي كُلِّ رَجَائِهِمْ، وَفِي كُلِّ غَيْرَتِهِمْ، وَفِي كُلِّ هِمَّتِهِمْ، وَفِي كُلِّ حَوْلِهِمْ، وَفِي كُلِّ قُوَّتِهِمْ، يَا عَزِيزُ يَا جَبَّارُ، يَا جَلِيلُ يَا قَهَّارُ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ؛ بِحَقِّ ذَاتِكَ، بِحَقِّ عَظَمَتِكَ، بِحَقِّ كِبْرِيَائِكَ، بِحَقِّ أُلُوهِيَّتِكَ، بِحَقِّ رُبُوبِيَّتِكَ، بِحَقِّ صِفَاتِكَ، بِحَقِّ أَسْمَائِكَ الْحُسْنَى، بِحَقِّ وَحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْعَظِيمِ اْلأَعْظَمِ، بِحَقِّ وَحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى، صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، آمِينَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

“Ey ihtiyaç ve hâcetleri gideren Rabbimiz, bizim bütün ihtiyaçlarımızı gider; ey belâları def’ u ref’ eden Sultanımız, başımıza gelmesi muhtemel bütün belâları def’ eyle. Dualarımıza icâbet buyur; bize ümit ve beklentilerimizde inkisâr yaşatma; ellerimizi boş ve hüsrâna uğramış olarak indirtme!.. Bizi düşman sayanlara ve bize husumet güdenlere gelince; onları ümit ve beklentilerinde hüsrana uğrat; bütün emel ve dileklerinde, umum gayretlerinde, topyekûn himmetlerinde, her türlü güç ve kuvvetlerinde onları haybete düşür, mahrum ve me’yus kıl!.. Ey Azîz, ey Cebbâr, ey Celîl, ey Kahhâr, ey Celâl ve İkrâm Sahibi!.. Zât’ının hakkına, azamet ve ululuğun hakkına, Ulûhiyet ve Rubûbiyetin hakkına, sıfât-ı Sübhâniyen ve esmâ-i hüsnân hakkına, en yüce ismin, İsm-i A’zam’ın hakkına ve hürmetine.. ve Efendimiz Muhammed Mustafa hakkı, hürmeti ve şefaatine dualarımızı kabul buyur. O’na salât ü selam dileyerek bunu Sen’den dileniyoruz, ey Erhamürrâhimîn Rabbimiz!.. Âmin.”

Bamteli: VUSLAT İŞTİYÂKI VE TEMİZ KALBLERİN NİYAZI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  İslam dünyasının gerçek problemi, Müslümanların şekle takılıp kalmaları ve imandan ihsana, ondan da aşk u iştiyâka yürüyememiş olmalarıdır.

Bizim toplumun marazı, iman mevzuundaki problemleridir. “Bizim” derken, topyekün “İslam Dünyası”nı kastediyorum. Biz gerçek imanı, Allah’ın istediği manada imanı yitirdik. İlk mektepte, elif-be cüzlerinde olan آمَنْتُ بِاللهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ telkin edildi, “Çocuklar, böyle söyleyin!” dendi; biz de ona kakıldık kaldık, onda derinleşemedik. İmanı, tabiatımızın bir derinliği haline getiremedik. Bu da hayatın her bir faslında, her yaşta, her başta çok olumsuz şekilde farklı tesirler gösterdi. İmanı, İslam ile esas taçlandıramadık. Kaldı ki mesele o iman-ı billah ile, o İslam ile de bitmiyor. Sonrasında Allah’ı görüyor gibi Allah’a kulluk yapma geliyor. Şayet atılan her adım, atfedilen her nazar, kabartılan her kulak, uzatılan her el, kıpırdayan her dudak, Allah’ın görüyor olduğu mülahazasıyla yapılmıyorsa şayet, o mevzuda nasibimiz işte o kadardır. Evet, bizim problemimiz, iman problemidir. Meseleyi dipten ele alıp yeni yetişen nesillerde bu problemi çözeceğimiz âna kadar, âlem-i İslam, bu “dâu’l-‘udâl”dan (tedavisinden aciz kalınan hastalıktan) kurtulamayacaktır.

Kur’an-ı Kerim, kaç yerde “iman”ı zikrettikten sonra “amel”e vurguda bulunmuştur; الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ şeklindeki beyanlarıyla imanı müteakiben amele dikkatleri çekmiştir. Necip Fazıl, “iman” ve Fransızca’dan aldığı “aksiyon” sözüyle meseleyi özetlerdi: “İman ve aksiyon.” O aksiyonda da derinleşme, alabildiğine derinleşme. Bir yönüyle, küfürde derinleşen insanlara karşı sarsılmamak için, pes etmemek için, satılmamak için, peylenmemek için o “iman” mevzuunda, “İslam” mevzuunda, “ihsan” ufkunu yakalama.

İkinci ufuk, biraz uzak ve biraz zor; keyfiyeti bizim için biraz meçhul; enbiyâya açık. Bununla beraber, bazı Hak dostları, kendilerine öyle bir menfezin açıldığından da bahsediyorlar; o da “Allah’ı görüyor gibi kulluk yapma” şahikası. “Allah (celle celâluhu) tarafından görülüyor olma”, bir kademedir, (“basamak” demeyeyim) bir “zirve”dir. Fakat zirveler üstü bir zirve vardır: “O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi olma.” Bu, şahsın “iman”ı içtenleştirmesi, “İslamiyet”i içtenleştirmesi ve “ihsan”da adım adım ileriye gitmesi sayesinde kendisine açılan bir menfezden, “kalb” menfezinden, “latife-i Rabbaniye” menfezinde, “sır” menfezinden veya “hafâ” ya da “ahfâ” menfezinden meseleyi temâşa etmesi demektir. Rasathanesi odur onun; ancak oradan baktığın zaman O’nu görebilirsin, duyabilirsin. Bu da çok aza mukadder olmuştur.

İnsan, bir kere “iman”da kemâle ermeyince, “İslam”ı hayatının en büyük meselesi haline getirmeyince, ibadet u tâati kusursuz yerine getirme mevzuunda ölesiye bir ciddiyet göstermeyince “ihsan” kapıları açılmaz ona. “İhsan” kapısı açılınca da o birinci mertebenin hakkı verilmeyince, ikinci mertebenin kapısı açılmaz. Ve işte öyle bir “îmân-ı billah” ve öyle bir “marifetullah”, insanın içinde bir “muhabbetullah”a vesile olur. İnsan, Allah’ı dünyada sevdiği her şeyden daha fazla sever. Peygamberimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), sevdiği her şeyden fazla sever.

  “Benim bayramım Sana kavuştuğum gündür!..

Hazreti Ömer (radıyallahu anh), bir gün coşup O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı sevgisini ifade ettiğinde, “Yâ Rasûlallah, Sen’i, kendimden başka her şeyden fazla seviyorum!” demişti. Gerçekten öyledir. Fakat meseleyi o andaki ufka bağlı, o andaki kalbin tarassuduna bağlı olarak anlamak lazımdır ki bunun manası şudur: “Çok rahatlıkla ben eşimi, çoluk-çocuğumu, evlatlarımı Sana kurban edebilirim!” Hazreti Ömer, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı dile getirdiği böyle bir ifadeye, böyle bir itirafa mukabil beklediği cevabı almıyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kemâl-i ciddiyetle meselenin hakikatini vurguluyor; “Yâ Ömer! Beni kendinden de artık sevmedikçe hakiki imanı elde etmiş olamazsın!..” diyor.

Var mı bu mevzuda “ben!” diyen?!. “Ben, Seni aile efradımdan, dünyamdan, mal u menâlimden çok daha fazla seviyorum! Öyle ki ölümü, bir şeb-i arûs gibi bekliyorum. Ama izin henüz Sen’in tarafından çıkmadığından dolayı, ‘emre itaatteki incelik’e bağlılık içinde Sen’den ferman geleceği âna kadar bu zehir-zemberek firkate, bu dâüssılaya katlanmaya çalışıyorum. Yoksa, derdim Sen’sin. Benim bayramım Sana kavuştuğum gündür!..” Kaç insan gösterebilirsiniz böyle söyleyebilecek olan?!. Kendi dünyanızda.. serkârlarınızda.. zâviyeleri tutanlarınızda…

Hazreti Ömer, o zaman kükrüyor; “Yâ Rasûlallah! Şu andan itibaren, içimin sesi, Sen’i nefsimden de artık seviyorum!..” diyor. O nasıl bir tabiat ve nasıl bir fıtrat ise, hemen, birden bire bir amudî yükseliş ortaya koyuyor. Dikey yükseliş demek; kavsî değil, ufkî değil, amudî yükseliş; birden bire. Bu, Hazreti Ebu Bekir gibi kimselerde, Hazreti Ömer gibi kimselerde, Hazreti Ali gibi kimselerde, Hazreti Osman gibi kimselerde, Hazreti Hâlid gibi kimselerde (radıyallahu anhüm ecmaîn) görülüyor.

  Birkaç senede ihsan ufkuna erenler olduğu gibi yıllarca kâmil imandan nasipsiz gezenler de var.

Hazreti Hâlid’in Peygamber Efendimiz’le mevcudiyeti üç sene. O ne kazanımdır?!. Cennetleri peyleyebilecek bir ufku ihraz ediyor. Evet, vefat ederken arkada bıraktığı şey, sadece sırtına binip savaştığı atı, kullandığı kırılmadık kılıcı. (Elinde yalnızca Yermük’te on beş tane kılıcın kırıldığından bahsederler.) Ve bir de oku ile yayı. Onun için, Hazreti Halid ruhunun ufkuna yürürken başında bulunan Sa’d b. Zeyd hazretleri diyor ki: عَاشَ حَمِيدًا، مَاتَ فَقِيدًا “Hazreti Halid, herkesin övdüğü bir kumandan olarak yaşadı, İslam’ın bir yitiği olarak gitti.”

Bazen insan, yüz sene câmiye gelir-gider; gelir-gider fakat utanmadan yalan söyler; mü’mine “mürted” der, gerçek mü’mine “terörist!” der, gerçek mü’mine “paralelci” der. Çünkü gidip gelmiş ama zerre kadar istifade edememiştir, dinden nasibi o kadar olmuştur onun. Duymamış Allah’ı hiçbir zaman; içtenleştirememiş Hazreti Muhammed sevgisini (sallallâhu aleyhi ve sellem); Râşid halifelerin yolunu sindirememiş.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sıhah’ta geçen bir hadisinde ifade edildiği gibi: رُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلاَّ السَّهَرُ وَالْعَطَبُ (Bazı rivayetlerde son kelime النَّصَبُ ve التَّعَبُ şeklinde geçmektedir.) “Nice namaz kılanlar vardır ki, nasipleri sadece yorgunluk ve zahmettir.” Evet, nice ayakta duranlar vardır ki, kemerbeste-i ubudiyet gibi, el-pençe divan durma gibi, rükû gibi, sücûd gibi, ka’de gibi, teşehhüd gibi şeklî şeyleri edâ etmişler fakat utanmadan yalan söylemiş, başkalarına iftira atmış ve haram yemekte beis görmemişlerdir. Kalkmış bir başkası da alınan o rüşvetlere, o paçlara, o harçlara, “Bunlar armağandır!” deme denâet ve şenâetini göstermiştir. Ve bu müfsitlerden, bu müfsitlerin müfsidâne fetvalarından kuvvet alan, kuvvet kazanan o serkerler de bu mevzuda daha rahat hareket etmeye başlamışlar, yemişler, yutmuşlardır. O işin aracısı olan evlatlarına telefon ederken “Falan şu kadar yerin ihalesini istiyor, fakat 10 milyon veriyor!” sözüne mukabil -tapelere düşen şeyler bunlar- “Oğlum, 15’ten aşağı olmaz o, 15’ten aşağı olmaz!” demişlerdir.

Böyleleri, namaz kılsalar da, oruç tutsalar da, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı içinde, رُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلاَّ السَّهَرُ وَالْعَطَب “Nice namaz kılanlar vardır ki, nasipleri sadece yorgunluk ve zahmettir.” رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُNice oruç tutanlar vardır ki, yanlarına sadece açlıkları ve susuzlukları kâr kalmıştır.

Meseleyi içtenleştirme.. imanı İslam ile taçlandırma.. İslam’ı ihsan ile taçlandırma… “Cibril Hadîsi”nde bunlar peşi peşine kendi mertebeleri itibariyle ifade buyuruluyor: “İman nedir yâ Rasûlallah?” “Şudur…” “İslam nedir yâ Rasûlallah?” “Şudur…” “İhsan nedir yâ Rasûlallah?” اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ الّٰلهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ  تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ  “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.”

  Vuslat İştiyâkı ile Emre İtaatteki İncelik Arasında “Şeb-i Arûs” İntizarı

Buradan bir kadem ileriye adımınızı attığınız zaman, içiniz muhabbet-i İlahî ile coşuyor. “Acaba Sana ne zaman kavuşurum?!. Şayet kendimi öldürmeyi yasak etmeseydin, Sana kavuşmak için o meşru olsaydı, şehitlik gibi bir şey olsaydı, hiç tereddüt etmeden Sana kavuşmak için hançeri sineme saplardım!..” Bi’r-i Maûne’de şehit olan sahabî gibi: Gadre uğruyorlar; Hudeybiye’deki ahd ü peyman bozuluyor. Orada sadece din adına, irşad vazifesi gören masum, mübarek bir heyet, bir şekavet gürûhu tarafından gadre uğratılıyor. Başlarındaki insan, bir hâinin attığı mızrak sinesine saplanınca, âdetâ tebessümler yağdırarak, فُزْتُ وَرَبِّ الْكَعْبَةِKurtuldum, Kâbe’nin Rabbi’ne kasem olsun ki!..” diyor.

Şehadeti böyle karşılama.. Allah yolunda yaşarken, öldürülmeyi böyle karşılama. Bu, kendini ölüme atma demek değildir; yerinde ölmektir esasen. Öbürü deliliktir, cinnettir. İ’lâ edeceğin şeyi i’lâ etme istikametinde yaşarken, bir kobra sokmuş seni, bir akrep sokmuş seni. Bir yılanın sokmasına, bir sırtlanın ısırmasına, bir panterin parçalamasına, bir kurdun, bir kuduz köpeğin saldırganlığına maruz kalmışsın. Ve dolayısıyla ruhunun ufkuna yürümüşsün. İşte ölüm ona derler; o, “vuslat”tır. Hazreti Mevlâna’ya nispet edilir ama büyüğüyle-küçüğüyle bütün Hak dostları o gidişe öyle bakmışlar ve “şeb-i arûs” demişlerdir.

Bugün o “şeb-i arûs”u tes’îd eden insanlar, folklor olarak tes’îd ediyorlar. Mevlânâ’nın ufkuyla alakaları yok onların. O, hayatını O’nun için kendinden geçerek, deli gibi, namazın, ibadetin ve sâir mükellefiyetlerin dışında sürekli “semâ” yaparak geçirmiş. Kendinden geçerek… Ebu’l-Hasan el-Harakânî’ye “Sen semâ yapmıyor musun?” denince, ihtimal Hazreti Mevlânâ’nın ruh hâletini ve temâşa ufkunu nazar-ı itibara alarak diyor ki: “Ayağını yere vurduğun zaman, arş-ı âzâmı temâşa ediyorsan şayet, o zaman dönme senin hakkındır; öbürü riyâ olur, şekil olur!” Bugünküler folklor, kültür; seyretme de folkloru, kültürü seyretme; eğlenme yani, her sene bir eğlenmeye gitme. Önemli olan, o Hazret’in ufkunu paylaşma; o yol da açık insana.

Bildiğiniz gibi, o yol, “imân-ı billah”, “İslam”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “zevk-i ruhânî” ve “aşk u iştiyak-ı likâullah”tan geçiyor. Bu ufku ihraz ettiğin zaman, o senin içinin öz malı haline geliyor. Artık sen bir yönüyle O’nun tenbihleriyle hareket ediyorsun; gözün hep öbür âlemde: Acaba kapı ne zaman açılacak? Fakat O’ndan emir gelmeden o kapının düğmesine dokunmam, o kapıyı açmam. Azrail’i gönderir bana, “Emanetini ver!” der; ben de seve seve “Hoş geldin, safâ geldin!” derim. Buna mü’minin tenakuzu/çelişkisi diyebilirsiniz. Nedir çelişki? Çelişkinin bir yanı, “ölesiye iştiyak”; burnunun kemiklerinin sızlaması Allah’ı düşündüğün zaman, Rasûlullah’ı düşündüğün zaman… Hatta değil Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) -bilmem, O’na “değil” demek de ayıp mı oldu!- Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’yi (radıyallahu anhüm ecmaîn) düşündüğün zaman… Hayır, onları da değil, Ashâb-ı kiramdan adını bilmediğim birisini ya da bir Hanzala’yı düşündüğün zaman… Bırak Hanzala’yı… Hâşâ, Hazreti Hanzala bırakılır mı, Hanzala bırakılacak adam değil ki… Fakat mesela Hazreti Vahşî’yi, Müseylemetü’l-kezzâb’ın sinesine mızrağını saplayan adamı düşündüğün zaman burnunun kemiklerinin sızlaması!..

  “Yâ Rasûlallah, artık Sana görünebilir miyim?!.”

Allah Rasûlü, “Bana sık görünme; amcam Hamza’yı hatırlarım, içimde -elimde olmayarak- sana karşı bir rahatsızlık hâsıl olur!” demiş ona. Bir insan… Allah Rasûlü’nün inceliği açısından bunu düşüneceksiniz.. Hamza’nın fedakârlığı açısından düşüneceksiniz. Amca olması açısından düşüneceksiniz. Çocukluklarını beraber yaşamaları açısından düşüneceksiniz. Amcanın, yeğeninin dinine girmesinin çok zor olmasına rağmen, seve seve o dine girmesi açısından düşüneceksiniz. Bedir’in âbide şahsiyeti olması açısından düşüneceksiniz. Seve seve yurdunu-yuvasını terk edip Medine’ye hicreti açısından düşüneceksiniz. Ve Uhud’da şehâdeti açısından düşüneceksiniz. Allah Rasûlü, bütün bu mülahazalar ve daha niceleri zaviyesinden, “Bana sık görünme; amcam Hamza’yı hatırlarım…” (radıyallahu anhu elfe merrâtin) diyor.

Ne kadar seviyorum bilemezsiniz onu, ne kadar, ne kadar… Ama bilmem, köpeğin sevmesi onun nezdinde bir kıymet ifade eder mi? Ashâb-ı Bedir’i okurken, her adı geldiğinde, “Sana kurban olayım!” geçiyor içimden, “Sana kurban olayım!” İşte Allah Râsulü de o mülahazalar ile, “Böyle çok sık görünme, hatırlarım, elimde olmayarak!..” diyor.

Siyer ve menkıbe kitaplarında deniyor ki: O da bir fırsat yakalıyor, Hazreti Ebu Bekir döneminde. Yemâme şeytanı Müseylemetü’l-kezzâb, ilk fitne çıkaran insanlardan. Kitabü’l-fiten’de bahsedilen fitneleri, o dönem açısından, o dönem zaviyesinden, o döneme ait hususiyetleriyle, renkleriyle, desenleriyle temsil eden gaddâr u hattâr. “Kezzâb!” denmiş ona. Evet, Hazreti Vahşî tam bir fırsatını kolluyor. Kezzâb’ın saklanmak isteyip sığındığı bir yerde kendisini müdafaa ettiğini görüyor. Mızrağını -ki Hazreti Hamza’nın bağrına sapladığı mızrak diyorlar- Müseyleme’nin bağrına saplıyor. Sonra hemen orada yere kapanıyor. O zaman artık Efendimiz yeryüzünde yok. -Canım çıksın.- “Yâ Rasûlallah, artık görünebilir miyim Sana!” diyor. Hayatı böyle yaşama, böyle derin yaşama…

  Tûl-i emel ve tevehhüm-i ebediyyet, nice Harun görünümlüleri Kârun’laştırmıştır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الآخِرَةَAllah’ın sana verdiği şey ile âhiret yurdunun arkasına düş!” (Kasas, 28/77) “İbtiğâ” kelimesi, “talep” kelimesinin çok önünde, çok üstündedir. “Talep etmek”, bir şeyi istemek, şöyle-böyle istemektir. “İbtiğâ” kelimesine gelince, o öyle bir talep ki, olmazsa olmaz mülahazasıyla istemek demektir. İşte “Âhiret yurdunu, böyle olmazsa olmaz mülahazasıyla iste, onun arkasında ol, gözün hep onda olsun! وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَاEh dünyadan nasibini de unutma!” (Kasas, 28/77) Unutsan da olur ama…

Kur’an-ı Kerim, bir mü’min karakteri ortaya koyuyor. Diyor ki: Gerçek bir mü’min, dünyayı unutabilir bazen. Diyor ki: Ben tenbih ediyorum, dünyayı bütün bütün unutmayın. Neden unutmayın? Çünkü “Esmâ-i İlahî’nin mecâlisi” diyor; çünkü “sıfât-ı sübhaniyenin mezâhiri” diyor; çünkü “ahiretin koridoru” diyor; çünkü “cennetin mezraası, burada ektiğiniz şeyleri orada biçeceksiniz” diyor. Dünya için “unutma” diyor; ahiret için de “Zinhar, elini gevşetme, hep arkasında ol o meselenin!” diyor. Yoksa Kârun’luk açılır sana, hiç farkına varmadan. Camiye gelirsin ama katmerli Kârun’sun.. dünyada ebedî kalacak gibi yaşıyorsun.. tûl-i emelin kahredici pençesi içinde zavallı bir esirsin, bir zebunsun!..

Tûl-i emelin (sonu gelmez isteklerin, bitmez tükenmez arzuların, önü alınamaz hırsların ve tamahın peşine düşmenin) menşei nedir? “Tevehhüm-i ebediyyet”tir; insanın kendisini ebedî ve lâyemût (ölmeyecek) zannetmesi, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmasıdır. Bu vehmîdir; sanki dünyada ebedî kalacakmış gibi… Hiç kimse için böyle bir şey mukadder değildir. Ne güzel bir sözdür: لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَدُومُ لِوَاحِدٍ – لَكَانَ رَسُولَ اللهِ فِيهَا مُخَلَّدَا “Şayet dünyada birinin ebedîliği söz konusu olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onda ebedî kalırdı!

Peygamber… Kurban olayım!.. Seve seve, öbür tarafa yürüdü. Hazreti Âişe validemiz, Efendimiz’in her rahatsızlığında, başı ağrıdığında, bir yerinde ızdırap duyduğunda, O’na yine O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendiği bir şeyleri okurdu. Sahih hadis kitaplarında anlatıldığı üzere, Hazreti Âişe buyuruyor ki, Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesine dakikalar kala, “Elini tuttum, dua etmek istedim. Mübarek elini çekti ve dudaklarından şu lâlügüher sözler döküldü: (Zâten dudaklarından dökülen her şey lâlügüher idi). اَللَّهُمَّ اَلرَّفِيقَ اْلأَعْلَىAllah’ım, Refîk-i A’la!..” dedi. Sen de refiksin, sen de refiksin, sen de… O mübarek anam da refik O’na, Hafsa da refik O’na, Ümmü Seleme de refik O’na, kızı Fatıma validemiz gibi büyük kadın da -bir yönüyle- refik O’na… Nice refikler var fakat Refiklerin A’lâsı’nı diliyor; اَللَّهُمَّ اَلرَّفِيقَ اْلأَعْلَى diyor ve ruhunun ufkuna yürüyor.

Ölümü gülerek karşılamak ve onu gönülden bir iştiyakla intizar etmek lazım. Bu, meselenin bir yanı. “Tenâkuz” dedim. Diğer yanına gelince: Ey Rabb!.. Beni asker olarak bu talimgâha Sen gönderdin. Tezkeremi Sen doldurmayınca, Azrail ile göndermeyince, “Seninki buraya kadardı!” demeyince, ben Sen’in emrine muhalefet ederek onu isteyemem; zira emre itaatteki inceliğin ne demek olduğunu biliyorum! Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun.

Dünyayı ebedî zanneden ve tevehhüm-i ebediyet ile yaşayan kimseler, hiç farkına varmadan, kendilerine ediyorlar. O dünya sadece kendilerinin olsun diye, kendilerinden başkalarını yok etme mevzuunda, Şeytan’ın Hazreti Âdem’e olan şeytanlığından daha fazla bir düşmanlıkla, rakip olarak gördükleri insanların üzerine kuduz köpek gibi yürüyorlar.

   “Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz, kalblerimizi temizle ve bizi kurtuluşa erdir!..”

  Soru: Efendim, tam ifade edebilir miyim, bilemiyorum ama.. يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا، طَهِّرْ قُلُوبَنَا، نَجِّنَاEy Rabbimiz, ey Rabbimiz, kalblerimizi temizle ve bizi kurtuluşa erdir!..” duasını yaparken, son zamanlarda, يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا، طَهِّرْ، نَقِّ خِدْمَتَنَا وَنَجِّنَا Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz, Hizmet’imizi kirlilerden temizle, arındır ve bizi kurtuluşa erdir!..” niyazını da ilave ediyorum. Çünkü aynı gemide yol alıyoruz. Çok samimi insanlar gönülden dua ediyorlar. Allah duaları kabul buyurur. Fakat acaba kimimiz kirli miyiz?!. Ben kendi nefsimi başta hesaba katıp bunu söylüyorum?!.

  Cevap: Kendimizi hep böyle görmemiz lazım; hep يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا، طَهِّرْ قُلُوبَنَا، نَجِّنَا demeliyiz. Böyle kardeşlerimiz hakkında da olabilir. Çünkü farkına varmadan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanları ölçüsünde, o ihsanlara göre bir tavır belirleyememe olabilir. Bu da esasen, bir nevi münasebetsizlik ve saygısızlık olur. Hani nasıl Ezvâc-ı tâhirât için de deniyor: يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ “Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim (Rasûlullah’a eza etme, gıybette bulunma, birine iftira atma vb.) çirkinliği aşikâr bir günah işlerse, onun cezası iki kat verilir.” (Ahzâb, 33/30) Mecelle’deki disipline göre بِحَسَبِ الْمَغْنَمِ اَلْمَغْرَمُ “Elde edilen ganimet ölçüsünde altına girilen risk ve meşakkat de artar veya azalır.” Peygamber hânesi, vahyin sağanak sağanak yağdığı bir yer. Öbür tarafta da beraber olacaksınız. O’nun mübarek mahiyeti, bakışı, insanın içindeki buz dağlarını eritiyor… Dolayısıyla, bir yönüyle, “Bu kadar avantajlara karşılık, siz hâlâ o mevzuda çok küçük bir inhirafta bulunursanız, bilmelisiniz ki onun kat kat cezasını çekersiniz!” deniliyor.

Şimdi, kardeşlerimiz içinde de, hakikaten nezâhet-i kalbiyelerini, ruhiyelerini, hissiyelerini, sırriyelerini koruyan insanlar çoktur. Fakat hani حَسَنَاتُ اْلأَبْرَارِ، سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrâr adına iyilik kabul edilen bir fiil, daha ileri seviyede bulunan mukarrabîn için günah sayılabilir.” hakikati açısından, acaba Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı sübhaniyesi ölçüsünde, tam ona denk, ona mukabil, gerekli olan hassasiyeti göstermişler midir? Sen kendin için dedin, ben de kendim için diyeyim. Her zaman da diyorum: Benim yerimde, bu Hizmet’te, bunca arkadaşın içinde, bir başkası olsaydı, kim bilir bu Hizmet kaça katlanırdı?!.

Evet, insan kendine öyle bakmalı. Fakat öbürleri için, kardeşlerimiz için “Kalbleri kirlenmiş bunların, levsiyâtla mâlemâl, onların kalblerini de bu türlü şeylerden temizle!..” gibi mülahazalara girdiğimiz zaman, hiç farkına varmadan suizanna girmiş oluruz. Belki elimizde olmayarak, beklediğimiz canlılığı göremediğimizden, heyecanı göremediğinizden, hafakanı göremediğimizden dolayı, bazen böyle suizan esintileri esebilir kafamızda. Böyle kızıl kıyamet kopuyor, yangınları yangınlar takip ediyor; insanlar bir çağlayana salmışlar kendilerini, nereye gittikleri belli değil; böyle, hedefsiz yürünüyor, pusulasız yürünüyor… Bunlar karşısında, bir insanda hâlâ biraz insanî heyecan, kardeşlik şefkati, insanlık mürüvveti harekete geçmiyorsa, hâlâ insanlar canlı cenâzeler gibi davranıyorlarsa, elimizde olmayarak, kafamızda bir kısım suizan esintileri olabilir. Belki o zaman da hemen geriye bir adım atıp “Belki ben yanılıyorum ya Rabbî!” demek gerekir.

“Keşke bu kardeşlerim de benim şöyle-böyle, bir yangın karşısında durup duyduğum şeyleri onlar da duysalar! Ve dilleri her zaman onunla alakalı bir şey mırıldansa!..” İnsanın içinden geçebilir bu; paylaşmadır bu. Onca insan bir şeyi paylaşınca, farkına varmadan o heyet içinde çok ciddi bir sinerji meydana gelir. Onun için Hazreti Pîr demiyor mu: “Umumun duası da, ferec-i umumîye sebebiyet verir, sadaka belayı defettiği gibi…” Umumun duası da… Düşünün; bir camide… O bir dönemde vaaz u nasihatte siz de bulunmuştunuz, Türkiye’de. Hani Süleymaniye’yi lebâleb dolduran o çocuklar, delikanlılar… Esasen benim gibi katı kalbli insanın orada kendini salmasına sebebiyet veren de onların dupduru heyecanları, aşkları ve ağlamalarıydı.

  Âşıklar, gönül yangınlarını gözyaşlarıyla söndürmeye çalışırlar; sâdıklar ise, ocaklar gibi yansalar da gam izhar etmemeye bakarlar.

Şimdi bu türlü şeylerde insan bazen hafif bir suizanna kayıyor gibi olur: “Neden bunca dert, bela, mesâib, mühlikat ve mûbikat karşısında, bu insanlarda böyle ciddî bir ses yok, kalblerde bir heyecan yok; başını yere koyup kalktığı zaman seccadesi ıslanmıyor!..” falan, hemen gelebilir aklına. O zaman ben şunu diyeyim, anahtar bir şey bu: Efendim, âşıkların his dünyaları, heyecan dünyaları biraz gözyaşlarıyla dışa vurur. Sâdıkların sadakati de onların gönüllerinde bir derinliktir. Onların kalbleri de duracak gibi olur fakat “Sâdıkım, dersen derdinden kimseyi haberdar eyleme!” mülahazasına bağlı yanıyorlardır; cayır cayır yanıyorlardır, ocaklar gibi. Ketencizâde’nin dediği gibi: “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhar / Yakma beni nâr-ı ağyâra, ey Gaffâr u Settâr!..” Son mısrayı biraz değiştiriyorum, öylesi daha çok hoşuma gidiyor: “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhar / Yakma beni nâr-ı ağyâra, ey Gaffâr u Settâr!..” Cayır cayır yanıyorlardır ama dışarıya vurdurmuyorlardır.

İşte başkalarına bakarken, o durağanlığı, böyle pozitif bir yorumla kendi zihnimizde ta’dil etmeliyiz. Aksi halde, insanlar hakkından “Bunların da maşallahı var; aysbergler gibi, altlarında dünyanın bütün odunlarını yaksanız yine erimeyecekler!” şeklinde düşünmek, suizan olur. Belki öyle değillerdir o insanlar; hakikaten içlerinde bir şey vardır. Bir de bazen bir riya (gösteriş) korkusu, bir süm’a (duyurma) korkusu ile hakikaten dillerini ısırırlar bunlar; sır vermemeye çalışırlar o mevzuda; heyecanları onlar için “sır serası” arkasında kalır.

Evet, elden geldiğince başkalarına böyle hüsnüzanla bakmak lazım. Fakat her şeye rağmen, Kıtmir’in aklına gelen şey, bu heyecanın herkes tarafından aynı derinlikte duyulması. Bu, insan olmanın, Anadolu insanı olmanın gereği gibi geliyor bana. Böyle, ferâinenin cirit attığı, münafıkların at oynattığı bir dönemde, gayza, nefrete, kine doyma bilmeyen insanların, akla değil de şeytanların dürtü halinde hâsıl ettiği şeylere uyup hep onun güdümünde en çirkin şeyleri yapmaları karşısında, hâlâ sinelerde bir ürperti yoksa, bence o türlü sineler, bir bıçakla kesilip köpeklere atılacak bir et parçasından farksızdır. Vesselam.

477. Nağme: Pennsylvania’da Ramazan Mukabelesi (2)

Herkul | | HERKUL NAGME

Mukabelenin 75 dakika süren akşam faslı.. dualarla karşılanan iftar.. ellerde hurma, kıpır kıpır dudakların eşlik ettiği ezan.. bir oruç vazifesini daha tamamlamanın huzuruyla eda edilen namaz.. her yiyeceğin ve nimetin kıymetinin idrak edildiği sofra.. iki rekatta bir dualar ve salavatlarla ikâme edilen teravih.. kitap okuma, derse hazırlık, gece ibadeti, hacet namazı.. bereketini derinden hissettiren sahur.. ruhları kanatlandıran atmosferde salât-ı fecr.. mukabelenin 80 dakikalık sabah faslı.. iç salonda muhterem Hocaefendi’nin duygu yüklü hasbihali.

İşte bu programın akabinde odalarımıza çekileli henüz on on beş dakika oldu. “Nağme” neşretmek için bilgisayarın başındayız.

Allah Teâlâ’ya kulluğu hissetmek ne azim bahtiyarlık!..

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olmak ne büyük talihlilik!..

İslam’la şereflenmek ne eşsiz nimet!..

Ramazan ne sevimli.. oruç ne iyi.. Kur’an ne güzel!..

Allah’ın rızasından başka muradı olmayan ve hayatını insanlığın saadetine adamış bulunan Hocaefendi’yi tanımak ne bihemta bir nasip!..

Gelecek nesiller için yaşayan hasbî ağabeyler ne hoş.. onlara benzemeye çalışan halis kardeşler ne şirin!..

Bir ders halkasında Ganj esintilerinin Nil meltemleriyle buluşması ve beraberce Sakarya nefhasına karışması ne tatlı!..

Haşyetle atan yürekler.. muhabbetle bakan gözler.. sevgiyle uzatılan eller.. ve şefkat konuşan diller ne latif!..

Bir de dünyanın hemen her yerinde bu duyguları paylaşabileceğiniz dost, arkadaş ve kardeşlerin bulunması ne lütuf!..

Evet, ekseriyetle hata, kusur ve günahlarımızın hacâletini taşıyoruz. Ümmet-i Muhammed’in (aleyhisselam) içler acısı haline ve iniltileri yürekler dağlayan mazlumların ahvaline ağlıyoruz. Sanki kapkaranlık bir asırda yaşıyoruz.

Fakat bütün olumsuzluklara rağmen hala şehr-i Ramazan’ın nazlı ikliminde neler neler duyup tadıyoruz.

Ya Rabbenâ!.. Sen cemîlsin; ne çok cemal cilvesi var etmişsin!..

Sana hakkıyla hamd ü sena etmekten ve usulünce tahdis-i nimetten aciziz. Aczimizi itiraf ediyor; “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana hakkıyla şükredemedik.” diyoruz. Bununla beraber, bilhassa şu mübarek günlerde minnet ve şükran hisleriyle dopdolu bulunduğumuzu Senin her şeyi kuşatan ilmine havale ederek, Söz Sultanı’nın beyanlarıyla Sen’den dileniyoruz:

اَللَّهُمَّ زِدْناَ وَلاَ تَنْقُصْناَ، وَأَكْرِمْناَ وَلاَ تُهِنَّا، وَأَعْطِناَ وَلاَ تَحْرِمْناَ، وَآثِرْناَ وَلاَ تُؤْثِرْ عَلَيْناَ، وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِناَ.

“Allahım, üzerimizdeki nimetlerini artır, bizi noksanlığa maruz bırakma! İkramlarınla değerimizi yükselt, bizi zillete düşürme! Bol bol vererek bize ihsanda bulun, mahrumiyet yüzü gösterme! Bizi tercih et, başkalarını üzerimize tercih eyleme! Bizden razı ol ve bizi razı kıl!..”

***

Kıymetli arkadaşlar,

“Pennsylvania’da Ramazan Mukabelesi” başlıklı “nağme”ye gösterdiğiniz ilgi ve ziyadesine olan talebiniz üzerine bugün bir bölüm daha arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Bamteli: Dirilişin Esasları ve Sevgi İksiri

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şu sorumuza cevap sadedinde aşağıda özetlediğimiz konuları anlattı:

Soru:

Hakiki dirilişin, hemen her meselede kalıptan sıyrılıp ruha yönelerek, inançta yakîn, amelde ihlas ve duyguda düşüncede ihsan ufkuna ulaşmakla gerçekleşebileceği ifade ediliyor. Bu mücmel hususların izahını lütfeder misiniz?

Ebedî Dirilik Dünyadaki Diriliş Vesilesiyle Elde Edilir

*Diriliş, hakiki manada öldükten sonra dirilmeye denir. Fakat orada dosdoğru, ayaklarının üzerine dirilme, burada din adına dirilmeye bağlıdır. Şayet insan burada dinî düşünce adına ba’sü ba’de’l-mevte mazhar değilse, öyle bir diriliş yaşamıyorsa, öbür taraftaki dirilişine diriliş denmez. Ona sadece yaptığı mesâvinin cezasını görmek üzere boynuna zincir vurulmuş, idama mahkûm edilmiş bir varlık denir. Onun için diriliş bir yönüyle burada başlıyor. Burada dirilenler, gerçek manada diriliş diyebileceğimiz şeyi orada da hakikatiyle yaşayacaklar. Allah burada öyle diriltsin, öyle bir ba’sü ba’de’l-mevte mazhar kılsın. Öbür tarafta da bizi “Hakikaten bu bir dirilişmiş!” dedirtecek şekilde, neşve ile ebedî hayata uyarsın.

*Diriliş, her meselede kalıptan sıyrılıp ruha yönelmekle başlar. Hazreti Pîr-i Mugan da, “Madem hakikat budur; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel” diyor. Demek insan cismaniyete takıldığı; yeme, içme, uyuma ve hayvanî duygularla oturup kalkmaya bağlı şekilde dünyada adeta ölümsüzmüş gibi yaşadığı sürece kalb ve ruh ufkuna yükselemez.

“Vallahi, billahi, tallahi mızrap yemiş bir tel gibi onu her an tın tın vicdanımda duyuyorum!”

*Evet, hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel. O zaman insanca hayatın ne demek olduğunu duyacaksın. O zaman Allah ile arandaki muâhedeyi de duyacaksın. “Elest bezmi”ni, yani, Cenâb-ı Hakk’ın, ruhlara; أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna ruhların, بَلٰى “Evet, Rabbimizsin.” (A’râf, 7/172) diye cevap verdiği anı duyacaksın. “Kalû belâ” (Evet, Rabbimizsin dediler) beyanındaki sırrı vicdanında tın tın duyacaksın. Belki başkaları diyecek: “Benim böyle bir ahd-u misaktan haberim yok!” Fakat sen, “Vallahi, billahi, tallahi ben her an tın tın, mızrap yemiş bir tel gibi onu hep vicdanımda duyuyorum!” diyeceksin. Mahiyetin itibarıyla duyacaksın! Öyle bir “latîfe-i rabbâniye ufku” hedef olarak gösteriliyor.

*Kalb ufkunun üstünde -sofiler de öyle görmüşler- ruh ufku var. Nefha-yı ilâhî. Bir yönüyle doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına teveccüh ediyor. Neden? Allah (celle celâluhu) Hazreti Adem’e (ala seyyidina ve aleyhisselam) Kendi ruhunu nefhettiğini bildiriyor. O zaman bütün insanlardaki ruh da nefh-i ilâhîdir. Embriyolojik süreç içinde belli bir fasla geldikten sonra, hayvânî ruhun, canlılığın yanı başında, ilâhî nefha olarak insanî ruh üfleniyor. Bu defa sen, dünyaya geldiğin andan itibaren, insan olarak kendini duyuyorsun. Çok farklı, daha mürekkep düşünüyorsun, daha engin bakıyorsun, hadiseleri daha mahrûtî (bütüncül) şekilde ele alıyorsun; sebep sonuç arasında, bir yönüyle tığını oynatmak suretiyle çok farklı gergefler örgülüyorsun. Bu da belki bir yönüyle “ruh ufku” oluyor.

*Bunlar güzergâhın gerekli esasları.. yolun erkân ve  âdâbı.. hatta âdâb ötesi ferâizidir. İnsan bunları vicdanında derinlemesine duymadan dünyada gerçek dirilişi söz konusu değildir. Hazreti Pîr böylelerine, “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz, tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..” diyor. Demek ki hâlihazırdaki müteharrik cesetler, esasen o dirilişi temsil edecek mahiyette değiller.

Mevlâ razı ise, bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur!..

*Yakîn; şekten, şüpheden kurtulmak; doğru, sağlam ve kesinlerden kesin bir bilgiye, hem de herhangi bir tereddüt ve kuşkuya düşmeyecek şekilde ulaşmak ve o bilgiyi ruha mâl etmek manalarına gelir. Hakikat ehlince yakîn; iman esaslarını ve bilhassa, imanın kutb-u âzamını, aksine ihtimal vermeyecek şekilde bilmek, kabullenmek, duyup hissetmek ve onun insan benliğiyle bütünleştiği irfan ufkuna ulaşmak demektir. Bir insanın, ilmî istidlâl yoluyla herhangi bir mevzuda elde ettiği kesin bilgiye ilme’l-yakîn, gözüyle, kulağıyla ve diğer salim duygularıyla ulaştığı mârifete ayne’l-yakîn, istidlâl ve müşâhede üstü ve doğrudan doğruya onun vicdanına gelen, vicdanından fışkıran ve bütün zâhir-bâtın duygularının ufkunu saran irfana da hakka’l-yakîn denir.

*Bütün bu hususlara ulaşma adına çok önemli bir kanat da “ihlas”tır. Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. buyuran Hazreti Bediüzzaman ihlasın ehemmiyetine dikkat çekiyor: Medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlas öyle bir iksirdir. Onun için amel ederken sadece rıza hedefli olmak ve ihlaslı davranmak lazım. Bu açıdan, günde bin defa “Allahümme el-ihlâse ve rıdâke – Allahım ihlaslı olmayı ve rızana ermeyi lütfet!” deseniz, yine de bu mevzudaki talebin hakkını vermiş sayılmazsınız. Talebin kıymeti, tâlibin kıymetini aksettirir. Evet, hayatınızın her saniyesini nurani, pırıl pırıl birer yıldız haline getirmeyi düşünüyorsanız “el-ihlase ve rıdâke” deyin, günde belki bin defa O’ndan ihlas ve rıza dileyin.

*Duygu ve düşüncede ihsan. Allah’ı görüyor gibi ya da en azından Allah tarafından görülüyor olma şuuruyla kulluk yapmak.. hareketini hep ona göre tanzim etmek. Rica ederim, Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına kendinizi bağlamamış veya Allah’ı görüyor gibi değişik işlere koyulmamış iseniz, eğrilik büğrülükten sıyrılamazsınız.. villadan, yalıdan kurtulamazsınız.. yattan, gemiden kurtulamazsınız.. makamdan, koltuktan kurtulamazsınız.. parmakla işaret edilme arzusundan sıyrılamazsınız.. Allah belası bu gâileler sarmalı içinde hayatınızı sürdürür, toprağa öyle girer ve oraya sadece çürümüş kemikler bırakırsınız!

Dinin ruhunu öldürdüler!..

*Diriliş yolunun “elif-bâ”sı iman-ı billah.. bir üst faslı marifetullah.. daha bir üst faslı muhabbetullah.. sonra da onun tarafından esip gelen bir bâd-ı saba gibi aşk ve “iştiyak ilâ likâillah”. Zirveye talip olmalı; fakat yol adabını ve geçilmesi gerekli olan köprüleri de göz ardı etmemeli.

*Belki üstûredir ancak Mecnun’un Leyla’ya alakasından bahsedilir. Ferhat’ın Şirin’e delice sevgisi anlatılır; Şirin için hayatını vermiş; dağı delecek, su götürecek; mahbubuna, matlubuna ulaşacak, onu elde edecek. Kalbde ve ruhta diriliş yolunda da en azından öyle bir aşk delisi olmak hedeflenmeli. “Allahım oraya ulaşmam için daha ne yapmalıyım?” heyecanız. Halbuki hedeflenmesi gereken zirve O’na karşı delice aşk u alaka…

*Aslında böyle bir aşk u alakaya talip olursanız, Allah’ın izniyle sonunda ona ulaşırsınız. Bir insan bir şeyin arkasına ciddi, yürekten düşerse, o mevzuda ciddiyet sergilerse, işi şakaya boğmazsa, mutlaka talip olduğu şeyi elde eder. O’nu yürekten sevebilmek için böyle bir azim, böyle bir cehd lazım ki bizim en çok ihtiyacımız olan şey de budur. Bizi bizden uzaklaştıranlar bizi bu duygulardan ve dinin ruhundan ettiler. Bizi dinin şekliyle teselliye ittiler ve dinin ruhundan ettiler. Dinin ruhunu öldürdüler.

Ya Rabb, bu ne tatlı pazarlık!..

*Hakiki mü’min, kendisine teveccüh edenlerin sinelerinde iman, mârifet ve muhabbet duygularını coşturur; semtine uğrayan herkese sevdiğini sevdirir..

حَبِّبُوا اللهَ إِلٰى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ

“Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” İşte bu yüce ufka talip olmak lazım.

*Siz Mevla’yı severseniz, Allah da (celle celâluhu) sizi bırakmaz; fakat ısrar etmek lazım. “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” Sen seveceksin. Sen sevmezsen başkalarına nasıl sevdireceksin ki?!. Sen sevmeyince, o muhabbeti içinde duymayınca, O’nun başkaları tarafından da delice sevilmesi arzusu olmaz ki içinde. Evvela sen delice seveceksin O’nu.

*“Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” Buna isterseniz bir mukavele diyebilirsiniz. Cenab-ı Hakk -bir yönüyle- rahmet ve tenezzül tecelli dalga boyunda size diyor ki: “Bakın kullarım! Siz Beni kullarıma sevdirirseniz -anlaşalım sizinle- Ben de sizi severim.”

*Hadis-i şerifteki fiil-i muzari kipinden de anlaşılacağı üzere, Allah’ın sevmesi bir kereye mahsus kalmaz. O hayatı sizin için bir cennet hayatı haline getirir. Dünya mü’minin nazarında bir cennet koridorudur; Esma-i ilahiyenin mecâlisi ve Sıfat-ı sübhaniyenin mezâhiridir. Sen cennete doğru yürüyor gibi bir neşve içinde yürürsün; dünya bile bir cennet haline gelir. “İman bir manevi Tuba-i Cennet çekirdeği taşıyor.” diyor Hazreti Pir-i Mugan Şem-i Tâbân. Kalbinde o iman varsa, senin içinde sürekli bir cennet var demektir.

Aşk gözyaşları cehennem ateşini dahi söndürür!..

*Evet, Allah’ın sevmesi, her fasılda bir başka güzellikte tecelli eder. Mesela, berzah hayatına girersiniz, sanki tatlı rüya iklimlerine açılıyor gibi bir hayat sürersiniz. Sevgisini bu defa önünüze öyle serer. Mizana gittiğiniz zaman herkesin korktuğu bir dönemde bişaretlerle sizi öyle bir sevindirir ki böylece sevgisini yine ortaya koyar. Sırattan geçerken herkes korkuyla titrer. Kimileri takılır çengellerde kalır. Kimileri aşağı yuvarlanır. Fakat siz oradan geçerken cehennemin alttan bağırdığını duyarsınız; hadisin ifadesiyle “Çabuk geçin, ateşimi söndürüyorsunuz!..”

*Muhabbet, cehennem ateşini söndüren bir iksirdir. Sevmiş ve O’nun için gözyaşı dökmüşseniz… Yine bir hadis-i şerifte ifade buyuruluyor: Cibril’in (aleyhisselam) elinde kâse gibi bir şey, içinde bir mâî (sıvı). Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) soruyor, “Bu nedir?” diye. O da, “Bu mü’minlerin gözyaşlarıdır!..” diyor. Herhalde aşk ile dökülen gözyaşından daha kutsal bir gözyaşı yoktur. Cehennemin dağlar veya aysbergler cesametindeki o kıvılcımlarını söndürecek iksir de budur.

İmanın Tadını Duymanın Üç Şartı

*Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde,

ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلاَوَةَ اْلإِيمَانِ: أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُما، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

“Üç haslet vardır, bunlar kimde bulunursa, o, imanın tadını duyar: Allah’ı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır.

*Allah ve Rasûlü’nun dünyada her şeyden daha sevimli hale gelmesi… Onları öyle seveceksin ki, onların söz konusu olduğu her yerde, her şey, karşında bir anda siluete dönüşecek. Tabiî karşındakinin hakkına da tecavüz etmeyeceksin. Erkek kadının hakkına, kadın erkeğin hakkına, baba evladının, evlat babanın hukukuna tecavüz etmeyecek. Çünkü onlar senin Allah ile münasebetini pekiştirmende birer unsurdurlar. O hukuka da riayet edeceksin. Kendini zorlayacaksın. “Allah bir de eşimin, evladımın hesabını bana sormasın!..” diye tir tir titreyeceksin. Bu hukuka riayetin yanı başında, Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık seveceksin.

Nerede Hazreti Ömer’in Peygamber sevgisi ve nerede bizim alakamız?

*Diğer peygamberler de nur neşreden birer yıldızdılar ama güneşi görünce, ışıklarını toparlayıp sinelerinde sakladılar. Çünkü gelen güneşler güneşi ve varlığın ilk mâyesi olan gerçek nurun sahibiydi. Bûsîrî ne güzel der:

فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا             يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ

“O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır / Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” İşte, hakikat güneşinin zuhur etmesiyle nasıl ki yıldızlar görünmez olurlar, onlar yok değildir, vardır ama görünme hakları güneş zuhur edinceye kadardır; aynen öyle de Allah ve Rasûlü’nün sevgisi söz konusu olduğunda diğer bütün alaka ve muhabbetler görünmez olur. Bu açıdan, neyi nereye koyacaksınız, bunu iyi bilmelisiniz!..

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bir gün, “Yâ Rasûlallah! Seni nefsimden başka her şeyden daha çok seviyorum!..” der. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’in elini tutar ve “Beni nefsinden/canından çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olamazsın ey Ömer!” buyurur. O da hemen, “Seni canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlallah!” der. Bunun üzerine Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şimdi oldu.” buyurur. Nerede bu hakikat ve biz nerede duruyoruz?!.

Bu öz değerlerimizi yitirdiğimizdendir ki şeklî insanlığa takılıp kaldık!..

*Biz bunları yitirdik. İçinizde bunları derinlemesine yaşayan insanlar vardır. Fakat yeryüzündeki İslam toplumlarına ve zavallı Türk toplumuna baktığınız zaman bu duyguların yitik olduğunu göreceksiniz. Bir zamanlar önemli bir misyon eda eden o mübarek Devlet-i Aliyye’nin âlî fertleri o uğurda nasıl hırz u can ediyorlardı?!. Birileri bizdeki o aşkı, o heyecanı, o ruhu çaldılar. Onu mevcut sistemlerin, siyasi idarelerin vesayeti altına verdiler; meseleyi onların güdümünde götürdüler ve işin doğrusu dini üç-beş kuruşluk dünyaya sattılar.

*“Kişiyi, herhangi bir insanı, Allah’tan dolayı sevmedikçe, imanın tadını tatmış olamazsınız!..” Herkese seviyesine göre, Allah’tan ötürü bir kalbî alaka duyma. Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.” Saniyeyi sene yapmak istiyorsanız, bu her şeyi Allah sevgisine ve Rasûlullah muhabbetine bağlamaktan geçer.

*“Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” İnsan, Allah onu imana hidayet buyurduktan sonra, küfürden, dalaletten sıyrıldıktan sonra, yeniden küfre dönmeyi, cehenneme atılıyor gibi kerih görmedikçe, imanın tadını tatmış olmaz. Küfürden, dalaletten, nifaktan, yalandan, şikaktan, iftiradan, gıybetten, bühtandan, dünyaperestlikten, ikbal sevdasından, hakimiyet sevdasından vazgeçmedikten sonra imanın tadını tatmış sayılmazsın. Başka tat seylaplarına, akıntılarına kendini salmışsan ve geriye dönmeye de fırsat bulamıyorsan, senin Allah’ı sevdiğinden, Peygamberi sevdiğinden de söz edilemez.

*Gerçek insanlık bu duyguları hayata hayat kılmaktan geçer. Yoksa insan, şeklî insanlıktan -Müslümanlık demiyorum, zaten ondan fersah fersah uzaktır- kurtulamaz.