Posts Tagged ‘İmam Gazzali Hazretleri’

Kırık Testi: Tevhid-i Kıble Et, Himmetini Dağıtma!

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Hazreti Üstad, yapmış olduğu halis bir tefe’ülde İmam Rabbânî Hazretleri’nin kendisine “Tevhid-i kıble et!” tavsiyesinde bulunduğunu ve bunun üzerine tek mürşid olarak Kur’ân-ı Kerim’e sarıldığını ifade buyuruyor. Bu mesele nasıl anlaşılmalıdır ve günümüz şartları içinde bize neler ifade etmektedir?

Cevap: Öncelikle yanlış anlamaların önüne geçmek için bir iki hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

Birincisi; Hazreti Pîr’in, tefe’ülde bulunmanın ve rüyalarla amel etmenin genel bir uygulama hâline getirilmesini tasvip etmediğinin bilinmesi gerekir. Çünkü bunların her ikisinin de neticesinde elde edilen bilgi objektif değildir. Ayrıca hem tefe’ülle elde edilen bilgi, hem de rüyada görülenlerin doğru te’vil edilmesi çok önemlidir. Rüyanın te’vili, belli sembolleri değerlendirerek bir neticeye varma demektir. Bu açıdan rüyada görülenle, o rüyanın ifade ettiği hakikat birbirinden farklıdır. Rüya ve tefe’ülle alâkalı bu esaslar müsellem, Üstad Hazretleri, bir tefe’ülde bulunmuş ve o tefe’ülün neticesi aklına yatmış, kalbinden tasvip görmüş, kendi tecrübelerine de mutabık düşmüş olmalı ki, buna ehemmiyet vermiş ve bize de bunu nakletmiştir.

İkinci olarak, tefe’ülde karşısına çıkan “Tevhid-i kıble et!” ifadesinden, Hazreti Pîr’in Kur’ân’dan ayrı kaldığı, cüda düştüğü ve onu bırakarak başka şeyler arkasında koştuğu gibi bir mânâ anlaşılmamalıdır. Hazreti Üstad’ın hayatı ortadadır. Onun, Kur’ân hakikatleri dışında başka bir şeyin peşinde koştuğu hiçbir dönemi olmamıştır. O hâlde burada “Tevhid-i kıble et!” ifadesinden anlaşılması gereken farklı bir ufukta Üstad Hazretleri’ne gösterilen hedeftir. Vâkıa onun hayatının ilk dönemleri itibarıyla çağın ruhuna uygun olarak hak ve hakikatin ikame ve ifade edilmesi hususunda bir arayışı olmuştur. Bu istikamette o, değişik tekke ve zaviyeleri gezmiş, farklı kişilerle karşılaşmış fakat bunlar içinde, kendi ufku açısından, çağın asıl üzerinde durulması gereken problemlerinin farkına varan, bunları dert edinen ve zamanın ruhuna uygun çözümler getiren kimseyle karşılaşmamıştır. İşte bu durum karşısında Hazreti Üstad, tahribatın farkına vardığından ve aynı zamanda Müslümanların karşı karşıya bulunduğu problemlerin farklı bir usûl ve üslûpla ele alınması gerektiğini düşündüğünden, doğru yol ve yöntemi bulma adına tefe’ülde bulunmuş ve neticede tek mürşid olarak Kur’ân’a müracaat etmesi gerektiğini anlamıştır.

Hakikaten Hazreti Bediüzzaman’ın yaşadığı döneme bakacak olursanız, her şeyin gümbür gümbür yıkıldığını ve bütün değerlerin alt üst olduğunu görürsünüz. Nitekim Mehmet Akif o günleri;

“Harâp eller, yıkılmış hânumanlar, kimsesiz çöller

Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar.”

ifadeleriyle resmetmiştir. İşte Üstad Hazretleri bütün bunları gördüğünde derdin çok büyük olduğunu anlamış ve buna derman olabilecek bir çözüm arayışına girmiştir. Kendi döneminde görüştüğü bazı insanlara, tahribatın çok büyük olduğunu, meselenin yeniden dipten ele alınması ve bunun için de iman mevzuuna ehemmiyet verilmesi gerektiğini anlatmaya çalışsa da, maalesef derdini anlayan pek olmamıştır. Bunun üzerine o da, yüzünü Kur’ân’a çevirmiştir. Fakat o, Kur’ân’a yönelirken, ne sadece İbn Cerir et-Taberî Hazretleri gibi rivâyet açısından Kur’ân-ı Kerim’i ele alıp tefsirini yapmış ne de Fahruddin Râzî Hazretleri gibi bir dirayet tefsirine başlamıştır. O, yine Kur’ân-ı Kerim’den almış olduğu farklı bir tefsir usûlüyle günümüzün dertlerine derman olacak Kur’ân’ın elmas düsturlarından reçeteler sunmuştur.

Önce Çağın Problemlerini Tespit

Aslında farklı asırlarda farklı zatlar kendi dönemleri içinde yaşadıkları çağın ihtiyaç ve şartlarına göre çözüm arayışlarına girişmiş ve buna göre eserler ortaya koymuşlardır. Mesela bir İmam Gazzâlî Hazretleri döneminde, Grek felsefesinin İslâm dünyasının içine girmesi, İ’tizal ve Cebriye düşüncelerinin yayılması, Karmatilik ve Bâtınîliğin ortaya çıkması gibi farklı farklı problemler yaşanmıştır. Hususiyle Grek felsefesinin bâtınî yönünün Müslümanlara şırınga edilmesiyle birlikte çokları onun tesirinde kalmıştır. Mesela Farabî ve bidayetteki mülahazaları itibarıyla İbn Sina, temeli Sokrat (Socrates)’a dayanan, daha sonra da Eflatun ve Aristo (Aristotales)’nun eserlerinin tercümesiyle bize gelen felsefî bir düşüncenin içine girmişlerdir. İşte İmam Gazzâlî Hazretleri, bulunduğu dönem itibarıyla yeniden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabının (radıyallâhu anhüm) yolunu bulma cehd ü gayreti içine girmiş ve Allah’ın izniyle de onu bulmuştur; bulmuş ve o dönem itibarıyla Grek felsefesinin dışında farklı bir yol ve yöntem tesis etmiş, İşrâkiye’ye farklı bir renk kazandırmıştır.

Aynı şekilde İmam Rabbânî Hazretleri de kendi döneminde ortaya çıkan problemlerle uğraşmıştır. Bildiğiniz gibi İmam Rabbânî Hazretleri’nin yaşadığı dönemde Hindistan’ın kaderine hâkim olan Ali Ekber Şah, günümüzdeki tarihselciler gibi, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın o dönem itibarıyla mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun tatbik edilemeyeceği mülahazasına kapılarak Sanskritçe gibi bir din teklif etmiştir. Yani biraz Yahudilikten, biraz Hristiyanlıktan, biraz Budizm’den, biraz Hinduizm’den, biraz da İslâm’dan bir şeyler alarak yeni bir din oluşumuna gitmek istemiştir. İşte böyle bir dönemde neş’et eden İmam Rabbânî, bu inhiraf ve sapık düşünceye karşı İslâm etrafında surlar oluşturarak tecdit ruhuyla bir kere daha İslâm dünyasının ruh abidesini ikame etmiştir.

Aslında Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiyden altı ay kadar önce Hira Sultanlığı’na çekilmesinde de benzer bir gayreti görebilirsiniz. Hatta öyle muhteşem bir dimağın, hususî donanıma sahip bir insanın Hira Sultanlığı’na çekilmeden önce de cahiliyede yaşanan problemleri düşünmemesi mümkün değildir. Kim bilir o müstesna ruh Hira’yı şereflendirmeden önce de kaç defa, “Acaba ben ne yapsam da, bu insanları Allah’a, Hanifî bir yola yönlendirsem!” mülahazalarıyla yatıp kalkmıştır. Neticede Cenâb-ı Hak, inzal buyurduğu vahiy sağanaklarıyla O’nun yüzünü Kendisine çevirmiş ve O’na, o günün problemlerine çözüm olabilecek yeni bir din göndermiştir.

Hasta Bir Asrın Reçetesi ya da Kur’ân’ın Elmas Düsturları

İşte Hazreti Pîr de, İmam Rabbânî’nin Mektubât’ını açarak onunla tefe’ul ettiğinde, Kur’ân’ın nüzûlünün üzerinden on üç asır geçtikten sonra yeniden bütünüyle Kur’ân’a teveccüh edilmesi, çağın dertlerine dermanın başka şeylerde değil Kur’ân’ın elmas hakikatleri içinde aranması gerektiği tavsiyesini almıştır. Demek ki, Hazreti Bediüzzaman’ın içinde yer eden duygu ve düşüncelerle tefe’ülde karşısına çıkan netice aynı istikametteydi. Bunun üzerine o, her şeyden alakasını keserek tek bir noktaya konsantre olmuştur. Bütün himmetiyle bu konuya öylesine kilitlenmiştir ki, ne tazyikler, ne tecritler, ne hapishaneler ne de zindanlar onu asla sindirememiş ve bir adım geriye döndürememiştir. Zira o, çağın insanının kurtuluşunun Kur’ân’ın elmas düsturlarıyla gerçekleşeceğine ve bu kurtuluşun daha başkaları için de ümit kaynağı olacağına gönülden inanmaktaydı.

Günümüzden bakarak, o dönemde işlenen şenaat ve denaetleri bütün açıklığıyla göremez ve resmin bütün detaylarına vâkıf olamazsınız. Öyle ki, o dönemde yaşamış büyük allâmeler bile zikzak çizmişlerdir. Mesela sizin de saygı duyduğunuz büyük âlimlerden bazılarının eserlerine baktığınızda, evolüsyon ve transformizme mümaşat yaptıklarını görürsünüz. Hatta bazıları, evolüsyonun nazariye olduğunu, bir gün pozitif ilim tarafından bunun ortaya konulması durumunda Kur’ân âyetleriyle bunun telif edilebileceğini söylemişlerdir.

Evet, toplumun temel dinamikleriyle temelden sarsıldığı, kırılmaları kırılmaların, çatlamaları çatlamaların takip ettiği böyle bir dönemde, hâdiselere bütüncül bir nazarla bakmasını bilen, sebep ve sonuçları birden gören üstün bir dimağ, İmam Rabbânî’ye çok güveni olduğundan onun bu tavsiyesini dikkate alıyor. Farklı bir ifadeyle onun bu tefe’ülü kendi iç tefe’üllerine denk geldiğinden, o da bu iktiranı değerlendiriyor ve bu yolda yürümeye devam ediyor.

Yeni Bir Bakış Açısıyla Yepyeni Ufuklar

Günümüzde de, Hazreti Bediüzzaman’ın açık bıraktığı uçlardan hareket ederek, onun ele aldığı meselelere yeni bir çehre vermek, insanlara yeni bir heyecan kazandırmak mümkündür. Siz, onun ele aldığı hakikatleri farklı bir üslûp ve yöntemle öyle bir ortaya koymalısınız ki onu okuyanlar, “Biz, bu meseleyi yıllardır okuyorduk fakat hiç böyle anlamamıştık.” desin ve ruhlarında yeni bir heyecan duysunlar. Esasında onun sözlerinin pek çoğu, müstakil bir risale olacak ölçüde derin ve muhtevalıdır. Fakat o derinliği görebilmek için şekliliği aşan bir okuma gayretinin içinde olunması gerekir. Bildiğinizi gibi Faslı âlim merhum Feridü’l-Ensarî, Risale-i Nur’un anahtar kavramlarıyla ilgili Mefâtihu’n-Nur isimli güzel bir çalışma ortaya koymuştu. Peki, neden bizim ülkemizde Feridü’l-Ensarî Hoca’nın ufku ve seviyesi ölçüsünde o zatın eserleri üzerine bir çalışma yapılmadı? Niye o devasa kametin âsâr-ı bergüzidesini/seçkin eserlerini farklı zaviyelerden değerlendiremedik? Doğrusu insan bütün bunları düşününce hayıflanmaktan kendini alamıyor.

Ne var ki, hayıflanmaktan öte, kanaatimce, günümüzün aydınlık dimağlarına düşen vazife yeni bir bakış açısıyla o kıymetli eserleri yeniden mütalaaya almak olmalıdır. Bilhassa ilim ufku itibarıyla engin, ilâhiyat sahasında uzmanlaşmış olan ulema, mukayeseli okuma şekliyle o eserleri ele alıp onları İmam Maturîdî, İmam Gazzâlî, İzz İbn Abdüsselâm, İbn Sina ve Fahreddin Râzî gibi allâmelerin eserleriyle birlikte mütalaa ederek vicdanlarda onlara karşı yeni bir heyecan uyarabilirler. Hatta bununla da yetinmeyerek bu âsâr-ı bergüzideyi yeni bir okuma şekliyle tahlile tâbi tutup, Hazreti Pîr’in bıraktığı uçlardan hareketle geleceğin ilim düşüncesini inşa edecek, fıkıh metodolojisini ortaya koyacak, fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimlere ait çalışmalar yapabilecek âlimler yetiştirebilirler.

448. Nağme: Metânetimizin Temeli ve İmtihanın Kaybedenleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yaklaşık altı saat önceki sohbetine şu beyitle başladı:

“Şafak çoktan söktü, ufukta ışık cümbüşü,

Zulmetler hırıltıda, soluk soluğa nurlar.”

Bu mülahazanın bir çeşit dua ve ümit terennümü olduğunu söyleyerek, fetret devrinin bazı muvahhidleri tarafından İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da ızdırar ölçüsünde böyle bir intizarla beklendiğini anlattı.

Hizmet Hareketi’nin dünya çapında hüsn-ü kabul gördüğüne değinen Hocaefendi, bu muvaffakiyette Cenâb-ı Hakk’ın sevk ve inayetinin çok açık olduğunu dile getirdi. Allah’ın bu büyük nimetinin görülmemesinin bir nankörlük sayılacağını, meseleye “tahdis-i nimet” zaviyesinden yaklaşılması gerektiğini belirtti.

“Tahdîs-i nimet” sözünün “Allah’ın ihsanlarına karşı şükür duygusuyla dolmak ve O’nun lütuflarını ilan etmek” demek olduğunu; bir başka ifadeyle, Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve ihtiyaçlarımıza binâen, hem de karşılıksız olarak verilen nimetleri düşünmemiz neticesinde onları bahşeden Rabbimize karşı içimizde minnet hislerinin coşması ve bu hamd ü senâ duygusunun şükür nağmeleri olarak dudaklarımızdan dökülmesi manasına geldiğini vurguladı.

“Rahmeti gazabına sebkat eden Cenâb-ı Allah bu kadar sübhanî lütuflarda bulunduktan, sizleri böylesine ümitle şahlandırdıktan ve reca güzergâhına yönlendirdikten sonra bu nimetleri elinizden alarak size bir inkisar yaşatmaz.” diyen aziz Hocamız, bunun şartı olarak İmam Gazzali hazretlerinden bir misalle yolda takılıp kalmamak gerektiğini hatırlattı:

İmam Gazzali Hazretleri yolda kalanların haline şöyle bir misal verir: Bir adam Bursa gibi bir şehirden kalkar, İstanbul misali güzel mi güzel bir beldeye gitmek üzere yola çıkar. Bir süre ilerledikten sonra, yol meşakkati ve yorgunluk ağır basar, biraz dinlenmek ister. Müsait bir yer ararken, bir su kenarı bulur. Şırıl şırıl akan su, meyveli ağaçlar, serin gölgelikler, bülbül gibi şakıyan kuşlar, tatlı tatlı öten kuşçuklar, etrafta uçuşan rengârenk kelebekler… bütün bu güzellikleri görünce oraya hayran kalır, adeta büyülenir ve bir ağacın gölgesine otağını kurar. Suyun çağlamasını dinlemeye, kelebeklerin uçuşunu seyre, ağaçların meyvelerinden yemeye ve serinlikte dinlenmeye durur. Çok geçmeden de içinde bulunduğu halin cazibesine vurulur ve dalar gider, İstanbul güzelliğindeki o diyarı unutur. Başlangıçta o beldeyi kastederek azm-i râh etmiş olsa da, önüne çıkan güzellikler sebebiyle maksadından vazgeçer ve yol yorgunu olarak oraya yıkılıp kalır.

Şayet, insanlara asıl hedefleri ve varıp ulaşmaları gereken ebedî meskenleri sürekli hatırlatılmazsa, -hafizanallah- herkesin -aynı o yorgun yolcu gibi- şirin bir gölgeliğe, lezzetli birkaç meyveye, câzibedâr bir güzelliğe takılıp yolda kalması ve oracığa yığılması muhtemeldir. Dolayısıyla, her insanın bu mevzuda her yeni gün bir kere daha takviyeye ihtiyacı vardır.

Bu hakikatlerin hülasası sadedinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Dünyada bir garip, yahut bir yolcu gibi ol, nefsini kabir ehlinden say!” nasihatini ve “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki?!. Şu yeryüzündeki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun haline benzer.” hadisini zikreden Hocaefendi, şu iki sözün tedâîleriyle ilk faslı noktaladı:

*Hedefi belli olmayan gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmez.

*Pusulasız giden geminin rotası denizin dibidir.

Daha sonra muhterem Hocamıza şu soruyu yönelttik:

Hazreti Üstad, bilhassa mahkeme ve hapishane dönemlerinde ısrarla talebelerine uhuvvet ve ittifakı hatırlatan mektuplar yazıyor. “Sizlerin kalb, ruh ve aklınızı itham etmem. Fakat nefis, hevâ, his ve vehim bazen aldatıyorlar.” buyuruyor. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde de nefis, hevâ, his ve vehme yenik düşmeme adına tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Hocaefendi, Üstad hazretleri döneminden günümüze kadar hapishanelerdeki muameleden misaller vererek cevaba başladı. Sorgu ve tutukluluk hallerinin sıradan insanlar üzerindeki tesirlerine temas ederek, gerçek yiğitlerin o zor şartlarda belli olduğunu dile getirdi. Nefis, hevâ, his ve vehmin hadiseleri nasıl büyüttüğünü ve içinden çıkılmaz belalarmış gibi gösterdiğini açıkladı.

Hazreti Üstad döneminde sırf Nur talebelerini tıraş ettiğinden dolayı “Belki bir şey bulaşmıştır!” denilerek onlarla beraber hapse atılan bir berberin ibretlik hatırasına temas eden Hocaefendi, o türlü hallerde en büyük tehlikenin atf-ı cürüm meselesi olduğunu söyledi. Kendi başından geçen bir hadiseyi naklederek, bazı zayıf kimselerin kendilerini kurtarma telaşıyla başkalarını suçluymuş gibi gösterdiklerine dikkat çekti. İnsanların atf-ı cürümle birbirlerini karalamalarının hiçbirine faydasının olmayacağını, bilakis birbirini suçlamanın musibeti ikileştireceğini dile getirerek şunu ilave etti:

“Yine Üstadımızın ifade ettiği gibi, ehl-i dünya, ehl-i dalalet hiç inanmayacaktır; onları o mevzuda o kötü işlerde kullanacak, bir yönüyle dinlerinin temelini sarsacak, sonra da ‘dönek herifler’ diye partal eşya gibi kaldırıp bir tarafa atacaktır.”

Geçmişe ve musibetlere kader açısından, geleceğe ise irade ve teklif zaviyesinden bakmak gerektiğini hatırlatan kıymetli Hocamız ümitlerimize fer verecek ve musibetleri nazarımızda şirinleştirecek vesileleri sıraladı.

Hocaefendi, hasbihalinin sonunda şöyle dedi:

“İstediğini Allah’tan isteyen hiçbir zaman mahrum kalmamıştır. İstediğini dünyadan isteyen insanlar da istediklerine çok uzun boylu sahip olamamışlardır. Kazanan sizlersiniz. Kaybettirmek isteyenler.. esas kaybedenler de onlardır. Size kaybettirmek isteyenler, kaybedenler onlardır! Kaybediyorlar!..”

Muhtevasına işarette bulunduğumuz sohbeti 34:03 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…