Posts Tagged ‘Kenz-i Mahfî’

Kırık Testi: İNSAN SEVGİSİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir mü’min, çevresiyle sevgi, saygı ve hürmet esaslarına dayalı münasebetler geliştirebilme ufkunu nasıl yakalayabilir?

   Cevap: Sevgi, varlığın özüdür. Cenâb-ı Hak, Zâtına muhabbetin bir ifadesi olarak varlığı yaratmış; bu koskocaman âlemlerin bir fihristi, özü ve usaresi olarak da insanı yaratmıştır. Fakat bu, mukaddes ve münezzeh bir muhabbettir. Bizim sevgimiz gibi değildir. Zira bizdeki sevgi ya zaafın ve elimizde olmayan temayüllerin bir ifadesidir; ya da işlene işlene tabiat ve karakterimizin bir yanı hâline gelmiş bir duygudur. Bunların hiçbirisi Zât-ı Ulûhiyet’e isnat edilemez. Bundan dolayı, Zât-ı Ulûhiyet’i tenzih etme adına O’nun, münezzeh, mukaddes ve müberra bir muhabbetin ifadesi olarak varlığı yarattığını söylüyoruz. Nitekim kudsî hadis olarak rivayet edilen bir söz şöyle demektedir: كُنْتُ كَنْزاً لاَ أُعْرَفُ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ، فَخَلَقْتُ خَلْقاَ فَعَرَّفْتُهُمْ بِي فَعَرَفُونِي Bilinmeyen bir ‘kenz-i mahfî’ idim. Bilinmeyi murad buyurdum ve varlığı yarattım. Kendimi onlara tanıttım onlar da beni tanıdılar.” (Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 2/155)

Bu rivayet her ne kadar sağlam bir senede dayanmasa da manası itibarıyla doğrudur ve şu âyete irca edilmesi mümkündür: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben, insanları ve cinleri başka değil sırf Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât sûresi, 51/56) İbn Abbas Hazretleri, âyet-i kerimede yer alan “liya’budûn (Bana ibadet etsinler diye)” lafzını, “liya’rifûn (Beni tanısınlar diye)” şeklinde tefsir etmiştir. Bu durumda âyetin manası şöyle olmaktadır: “Ben, insanları ve cinleri sırf Beni tanısınlar, sırf Bana ibadet etsinler diye yarattım.” Esasen Cenâb-ı Hakk’ın, mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle tam bilinmesi, onun esrar-ı rubûbiyetine yani kâinattaki geniş tasarruf ve icraatlarına vâkıf olunması, insanı, ubudiyet ve muhabbete yönlendirecektir. Üstad Hazretleri de yaratılışın en yüksek gayesinin, fıtratın en yüce neticesinin iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah olduğunu ifade etmiştir. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 253-254)

Evet, varlığın özü ve usaresi muhabbet olduğu gibi o, insan için de çok hayatî bir unsurdur. İnsanlar arasında sevgiden daha güçlü bir irtibat unsuru yoktur. Sevgi ve şefkatten mahrum bir insanın ruhen yükselmesi ve kemale ermesi mümkün değildir. Özellikle peygamber yolunun varisleri için o, çok hayatî bir esastır. Çünkü insanların gönüllerini fethetme adına sevgiden daha kestirme bir yol yoktur.

   Mantıkî Muhabbet

Fakat sevmek zordur. İnsan, irade sahibi bir varlık olduğu için en başta bu konuda alıştırma ve rehabilitasyona ihtiyacı vardır. Onun, ilk başta diğer insanlara karşı gönlünün kapılarını açacak vesileler her ne ise onları bulmaya ve bunlar üzerinde düşünmeye ihtiyacı vardır. Farklı bir ifadeyle, diğer varlıklar arasında cebr-i lütfî olarak mevcut bulunan sevginin, insanlar arasında yaygınlaşabilmesi ceht ve gayrete vabestedir. Bu konuda ısrarcı olunur ve sevgiyle kurulan münasebetler sıkı bir şekilde devam ettirilirse zamanla insan tabiatına mâl olabilir. Bundan sonra artık onun sökülüp atılması çok zor olur. Sevdiğimiz insanlar bizim için ihtiyaç hatta zaruret ölçüsünde bir kıymet ifade etmeye başlar. Bizden ayrıldıkları zaman, ayrılıklarını derinden derine hissederiz. Sevinçleri sevincimiz, üzüntüleri de üzüntümüz olur. Âdeta hayatı onlarla birlikte yaşamaya başlarız. İşte bundan sonradır ki insana karşı duyulan muhabbet mantıkî bir keyfiyete bürünür ve daha sağlam bir hâl alır. Böyle bir muhabbet, insanları idare etme ve onlara şirin görünme adına ortaya konulan ve sûrî (yüzeysel) sevgi gösterileri şeklinde tezahür eden hissî ve mecazî muhabbetten çok farklıdır.

Evet, hissî olarak mevcut olan sevginin mantıkî bir zemine oturması için onun sebeplerine inilmesi, bunlar üzerinde düşünülmesi ve bu sebeplerin aklî bir temele dayandırılması gerekir. Mesela insanlık ortak paydasında buluşma, bütün insanlar için sevgi ve muhabbeti gerektiren en genel ve en mühim sebeplerden biridir. Eğer insan olmanın ve aynı yer küreyi paylaşmanın sevgiyi iktiza eden nasıl önemli bir bağ olduğu görülemez, insanlar sırf insan olmaları hasebiyle birbirlerine karşı muhabbet ve alâka duyamaz, bunun yerine kin ve düşmanlıkları öne çıkarırlarsa, hususiyle dünyanın bir köy hâline geldiği günümüzde bunun neticeleri çok ağır olur.

Günümüzde dünyanın daha yaşanabilir bir yer hâline gelmesi için bütün insanlık çapında sulh ve barışın hâkim kılınması, farklı din ve milletlerden insanlar arasında hoşgörü ve diyalog köprülerinin kurulması bir zaruret hâline gelmiştir. Hiç şüphesiz bunların gerçekleşmesi adına insanların birbirlerinin yardım ve desteğine ihtiyaçları vardır. Sevginin yerini kin ve nefretlerin aldığı bir dünyada bu ortak hedeflerin gerçekleştirilmesi mümkün değildir.

Ne var ki günümüzde insanlık böyle bir sevgi ve muhabbete hasret gidiyor. Her yerde vahşet diz boyu. Dünyanın farklı yerlerinde soykırımlar yaşanıyor. Türlü türlü şenaatler, denaetler irtikâp ediliyor. Sağda solda duyulan sadece zalimlerin hay-huyu, mazlum ve mağdurların da iniltileri. İnsanlar kan düşünüyor, kan döküyor, kan kokluyor. Ortalık âdeta katillere emanet. Tarihten bugüne sürekli kinler, nefretler körüklenmiş ve insanlar birbirinin düşmanı hâline getirilmiş. Herkes bir başkasının tepesine binmek ve kendi hâkimiyetini güçlendirmek için bahane arıyor.

Böyle bir dünyada çok önemli bir hakikat olan muhabbeti yeniden ihya etmek, insanların bir kere daha el ele tutmasını sağlamak zannediyorum insanlığa sunulacak en büyük armağan olacaktır. Eğer siz, muhabbete talipseniz, vicdanlarınızı herkese açmalı ve bütün insanlığı bağrınıza basmalısınız. Topyekûn insanlık çapında bir uzlaşma ve anlaşmanın hâsıl olmasına çalışmalısınız. Fakat daha baştan bunun zaman alacağını kabul etmek gerekir. Bu, birden olmaz. Kronik problemlerin halledilmesi ve sökülüp atılması için sabırla, şefkatle ve temkinle uzun süre gayret etmek gerekir.

Aynı şekilde Allah’ın varlık ve birliğine inanma, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmeti olma, aynı hizmet felsefesine bağlanma gibi faktörler de çok önemli birer muhabbet vesilesidir. Mesela bir insan mü’min kardeşlerine bakarken şunları düşünebilir: “Bunlar, öbür âlemde benim arkadaşım olacak. Mahşerde, mizanda beraber bulunacağız. Sırat köprüsünü beraber geçeceğiz. Cennet’e beraber gireceğiz. Kim bilir, belki de orada benim elimden tutacaklar. Çok sıkıştığım bir yerde Allah’ın izniyle bana şefaat edecekler.” Bu gibi sebepler uhuvvet ve muhabbeti iktiza ettiği için, bunların üzerinde durulup düşünülmesi sevgiye vesile olacaktır.

Bir kişinin aynı kulvarda yol yürüdüğü ve aynı hizmet felsefesini paylaştığı insanlara bakarken, “Biz, el ele tuttuğumuz, vifak ve ittifakımızı muhafaza ettiğimiz takdirde Allah’ın izniyle pek çok müşkülü halledebiliriz. Birbirimize destek olmak suretiyle hedeflerimizi daha hızlı gerçekleştirebiliriz.” demesi ve kendisi için kardeşlerinin mevcudiyetini ihtiyacın da ötesinde âdeta bir zaruret gibi görmesi onu, arkadaşlarına daha çok bağlayacak ve aralarındaki sevgi bağlarını daha da güçlendirecektir.

Zira insanlar arasında muhabbeti gerektiren sebepler ne kadar fazlaysa, onların birbirlerine karşı sevgi ve alâkaları da o ölçüde derin olacaktır. Elbette aynı yola baş koyan ve aynı mefkûrenin dertlisi olan insanlar, daha güçlü bağlarla birbirine bağlanacaklardır. İnsan, sevgi ve kardeşliği iktiza eden bu gibi sebepler üzerine eğildikçe ve meseleyi bu şekilde detaylandırdıkça kardeşlerini can u gönülden sevecek ve “Kardeşlerim olmadan yapamam.” diyecektir.

Şayet bu şekilde muhabbetin sebeplerine inmez, onları detaylandırmaz ve üzerinde durmazsanız, sevginiz hissî kalır. İnsanın başkalarına karşı duyduğu hissî alâka ve sevgi ise bir yere kadardır. Çünkü hissî olan bir sevgi ne kadar güçlü görünürse görünsün, daha güçlü başka bir hisle paramparça olabilir. Bu açıdan asıl olan mantıkî sevgi, mantıkî aşk, mantıkî iştiyaktır. Zira belirli bir mantığa bağlanmış sevgi kolay kolay zail olmaz. Buradan hissî alâkanın hiçbir değerinin olmadığı anlaşılmamalıdır. Elbette onun da kendisine göre bir değeri vardır. Fakat önemli olan hissî muhabbetin akıl ve mantıkla takviye edilmesi, güçlendirilmesidir.

   Meselelere İnsafla Yaklaşma

Meseleye tersinden yaklaşmak da mümkündür. Yani sevgi ve kardeşliği gerektiren onlarca belki yüzlerce sebep varolduğu gibi; dikkatlice ele alındığında insanlar arasındaki düşmanlık ve çatışmaların çoğunun, esasında ciddi bir temele dayanmadığı görülecektir. İnsan, bir kısım kişilere veya gruplara karşı herhangi bir sebepten ötürü kin, öfke ve nefret duyabilir. Hâl ve hareketlerinden ötürü bazı şahıslara karşı tavır alabilir. Onlara karşı hazımsızlık yaşayabilir. Fakat onun bu düşmanlıklar detaylıca ele alındığında, çoğu itibarıyla ele avuca gelir ciddi bir sebebe dayanmadığı görülecektir.

Acaba kendilerine karşı olumsuz duygular taşınan kişilerin Din-i Mübin-i İslâm’ın ruhuna aykırı bir kısım davranışları mı var? Haram mı irtikâp ediyorlar? Yapmaları gerekli olan mükellefiyetlerinde gevşeklik mi gösteriyorlar? Allah’a karşı bir isyanları mı söz konusu? Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetlerinde endişe duyulan bir yanları mı var? Mukaddesata karşı saygısızlık mı yapıyorlar? Mesele bu şekilde detaylandırıldığında, çoğu zaman insanlar arasındaki kin ve öfkelerin, sayılanların hiçbirinden kaynaklanmadığı; bilakis, mizaç farklılıklarına, değişik bir kısım mülâhaza, beklenti ve tercihlere dayandığı görülecektir. Mesela birilerinin hâl ve hareketleri bizim hoşumuza gitmiyordur. Belki aslında hoştur da biz yanılıyoruzdur. Bir hakikate dayanmayan boş ve önemsiz bir kısım meselelerden ötürü çevremizdeki insanlara tavır alıyorsak, onlara insafsızlık ve haksızlık ediyoruz demektir.

Bazı durumlarda çevremizdeki insanların, yapmamaları lazım gelen bazı şeyleri yaptıklarına veya yapmaları gerekli olan vazifeleri yapmadıklarına şahit olabiliriz. Bu tür hallerde, insanların, fıtratları ve his dünyaları itibarıyla her zaman müstakim bir hat takip edemeyeceklerini, yer yer bir kısım inhiraflar yaşayabileceklerini göz ardı etmemeli ve mümkün mertebe onların bu durumlarına göz yummalı, her hatalarını görmemeliyiz. Ona, kendini bir kere daha gözden geçirmesi, toparlanması ve hatalarını telafi etmesi adına mühlet vermeliyiz. Burada dahi muhabbetin diliyle, eliyle, ayağıyla meseleye yaklaşmalıyız. Zira onun çözemediği problem yoktur. Ben, bin seneden beri paslanmış kilitlerin bile muhabbetle çözülebileceğine inanıyorum.

Esasında arkadaşlarının ufak tefek hatalarını büyüten ve bundan ötürü onlara tavır alan bir insanın yapması gereken, öncelikle kendine bakmaktır. Zira ciddi bir muhasebe duygusuyla kendi tavır ve davranışlarını gözden geçiren pek çoğumuz, başkalarında gördüğünde rahatsız olduğu pek çok tavır ve davranışın kendisinde de bulunduğunu fark edecek ve bu sayede hata ve kusurlara müsamahayla bakmasını ve göz yummasını öğrenecektir. Zira kendimizde de bulunan olumsuz tavır ve davranışlar yüzünden başkalarını mahkûm etmek ve onlara tavır almak garip olur.

   Muhabbeti Ziyadeleştirmek İçin

Bir gün Peygamber Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) beraber bulunan bir kişi, oradan geçen bir şahsı sevdiğini ifade eder. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o sahabiye, arkadaşına gidip bunu onun kendisine söylemesini ister. (Ebû Dâvud, edeb 122) Zira arkadaşı tarafından sevildiğini bilmek her insanın hoşuna gider. Bu, fıtrî bir duygudur. Böyle bir sevgi ifadesi dostluk bağlarını güçlendirecek ve sevgiyi taçlandıracaktır.

Bunun yanında sevilen insanlara onların gıyabında dua edilmesi de sevgiyi artıran faktörlerden bir diğeridir. Eğer bir insan, kimsenin görmediği ve bilmediği bir yerde ellerini kaldırıp bir arkadaşı için, “Allah’ım filanı Firdevs’inle sevindir. Onun dünyevî hayatını da Cennet hayatı gibi yap!” demesi ona karşı sevgi ve vefasının bir gereği olmalıdır. Üstelik Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “En süratle kabule karin olan dua, gâibin gâibe duasıdır.” (Ebû Dâvud, vitr 29) şeklindeki ifadeleriyle bu tür duaların Nezd-i Ulûhiyet’te ne kadar önemli olduğunu beyan buyurmuştur.

Öte yandan, başkalarının yanında sevdiğimiz insanlar hakkında hüsn-ü zanlarımızı ve hüsn-ü şahadetlerimizi ifade etmemiz de çok önemlidir. Mesela biz, “Filan arkadaş çok samimi ve yürekten bir insandır. Onun i’lâ-i kelimetullah davasında çok önemli bir ses olduğunu düşünüyorum.” dediğimizde, bahsettiğimiz kişinin takdir edilmesi ve sevilmesi gereken bir insan olduğunu göstermiş oluruz. Hakkı olan bir şeyi söyledikten ve işin içine yalan katmadıktan sonra bunları dile getirmede bir mahzur yoktur! Mahzur olması bir tarafa, bunlar, gönülleri birbirine bağlayacak ve kalblerdeki sevgiyi ziyadeleştirecek yollardır.

Eğer arkadaşlarımız ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla dünyanın dört bir yanına açılıyor ve oralarda gürül gürül hizmet ediyorlarsa biz bunu niye söylemeyelim ki! Bilakis söylemeliyiz. Zira bu sayede bu güzel insanları başkalarına da tanıtmış ve sevdirmiş oluruz. Hem yerin kulağı vardır. Bizim birileri hakkındaki bu tür takdir ifadelerimiz, bilemediğimiz bir frekansla onların da kulağına gidebilir ve onlarla aramızdaki muhabbeti artırabilir.

Evet, şayet bir insan inandığı bir davaya gönül vermiş, başını bir eşiğe koymuş ve otuz-kırk sene boyunca da başını bu eşikten kaldırmamışsa, bu baş öpülür. Böyle bir vefa ve sadakat çok önemlidir; takdir edilmesi ve başkalarına da anlatılması gereken büyük bir fazilettir. Dolayısıyla bize düşen vazife, bir taraftan böyle bir başı meleklerin de öpmesi adına Allah’a dua etmek, diğer yandan da ona hak ettiği değeri vermektir.

Fakat biz, arkadaşlarımızı sena etsek, sürekli onların faziletlerini zikretsek ve âdeta onların gazelhanı olsak da aynı şeyi onlardan beklememeliyiz. Bütün bunları karşılıksız yapmalıyız. Zira biz, Hakk’ın hatırını âli tutar, doğru bildiğimiz ve fayda mülâhaza ettiğimiz hususları başkalarının yanında zikrederiz. Değerlerimize ve mefkûremize hizmet eden, Allah’ı anlatan, Efendimiz’i sevdiren insanları takdir ederiz. Çünkü bunlar bizim de istediğimiz şeylerdir. Fakat onlar da aynı şeyi yaparlar mı yapmazlar mı, bize karşı aynı kadirşinaslığı gösterirler mi göstermezler mi, bu onları bileceği bir husustur, bizi alâkadar etmez.

   Sevgide Denge

Sevme ne kadar önemliyse, sevgide dengeyi koruma da o kadar önemlidir. Bir mü’min Cenâb-ı Hakk’ı, O’nun esma-i hüsnâsının ifade ettiği bütün manalar çerçevesinde deli gibi sevebilir/sevmelidir. O’nun sevgisiyle cayır cayır yanabilir. Fakat Allah’ın dışındaki varlıkların sevgisinde ölçünün korunması gerekir. Zira peygamberler de dâhil olmak üzere hiçbir varlık Allah gibi sevilmez. Nitekim müşrikler, Allah’ı seviyor gibi putları sevdikleri için Kur’ân tarafından kınanmış, zemmedilmiştir. (Bakara sûresi, 2/165) Muhit olan Allah, muhit bir sevgiyle yani seviyeler üstü, çerçevesiz bir muhabbetle sevilir. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise kendi seviyelerine göre.

Mesela bir mü’minin, Allah’ın matmah-ı nazarı ve esmâ-i hüsnâsının mücella bir aynası olan, bize, tekvinî emirleri ve teşriî fermanları itibarıyla eksiksiz bir şekilde Rabbimizi tanıtan İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) delice sevmemesi mümkün değildir. Aynı şekilde o, Raşit Halifelere ve sahabe-i kirama karşı apayrı bir muhabbet taşır. Bunun berisinde aynı kıbleye yöneldiği Müslümanların ve Allah’ın birer sanat eseri olarak gördüğü bütün insanların mü’minin gönlünde ayrı bir yeri vardır. Fakat bütün bu sevgilerin kaynağı Allah sevgisi olmalı ve bunlarda ölçü korunmalıdır. Aksi takdirde maksadın aksiyle tokat yeme riski söz konusudur.

Maalesef insanların, bazı kimselerle ilgili tavır ve davranışlarında aşırılıklar olabiliyor, bazı şahıslara karşı ölçüsüzce sevgi gösterilebiliyor. Biraz da kitle ruh haletiyle birileri göklere çıkarılabiliyor veya gökten inmiş gibi görülebiliyor. Ona karşı ortaya konulan takdir ve övgülerde aşırılığa gidilebiliyor. Fakat şunu unutmamak gerekir ki insan, birilerine karşı hak etmediği aşırı bir alâka ortaya koyduğu zaman, Cenâb-ı Hak, bu kişilerin eliyle onu tokatlar. Böylece bir taraftan bu ölçüsüz sevgisinden ötürü onu cezalandırdığı gibi diğer yandan da ona, ifrat derecesinde muhabbet izhar ettiği kişilerin o ölçüde bir takdire liyakatleri olmadığını gösterir.

   Aslında Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu beyanları bu konuda önemli bir ölçü koymaktadır: أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا، وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا “Sevdiğini ölçülü sev. Belki bir gün düşmanın olabilir. (Sıfatlarından ötürü) birisine karşı buğz ediyorsan, orada da dengeli ol. Belki bir gün dostun olabilir.” (Tirmizî, birr 60)

Seven insan, iş tersine döndüğünde mahcup olmak, başını öne eğmek, kendi kendini levmetmek istemiyorsa, sevgisinde ölçü ve dengeyi kaçırmamalıdır. Aynı şekilde kötü sıfatlar taşıdığından ötürü birilerine buğz eden ve onlarla arasına mesafe koyan bir kimse de aşırıya gitmemeli, köprüleri tamamen atmamalı ve alâkasını büsbütün kesmemelidir ki yarın öbür gün bunlar pişman olup hâllerini düzeltip geri geldiklerinde her iki taraf da mahcubiyet yaşamasın.

Diğer taraftan sevginizde aşırıya gider ve takdirlerinizde mübalağaya kaçarsanız, hadisin ifadesiyle (Buhârî, şehadât 16) kardeşinizin boynunu kırmış olursunuz. Hz. Pir, “Ben, beni beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyor. Herkes böyle olgun bir tabiata sahip olamayabilir. Hususiyle Allah’la münasebeti güçlü olmayan insanların sindirim sistemleri bu tür övgü ve takdirleri hazmedecek kadar gelişmemiş olabilir. Bu yüzden de onlar benliklerine yenik düşebilir, gurur ve kibre girebilirler. Bu itibarla Hz. Pir, “fevkalâde makamlar vermek yerine fevkalâde sadakat” düsturunu getirmiştir. (Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, s. 63)

Bunun anlamı şudur: Siz beraber yürüdüğünüz insanların elli tane kusurunu görseniz bile onları terk etmemelisiniz. Geride kaldığını gördüğünüz arkadaşlarınızın elinden tutmalı ve onlara yardım etmelisiniz. Eğer o, sizinle aynı tempoda yürüyemiyor ve geride kalıyorsa, onu sırtınıza almalısınız.

Aynı şekilde bir mü’min, “büyük” olarak gördüğü kişilere karşı sevgi ve alâkasını ifade ederken de çok dikkatli olmalıdır. Ona karşı saygı, muhabbet ve minnettarlığı ne ölçüde derin olursa olsun, zihninde onu nereye koyarsa koysun; başkalarının yanında ondan bahsederken çok dikkatli olmalı, asla mübalağalı ifadelere girmemelidir. Ona, “gavs”, “kutup” gibi makamlar vermek suretiyle başkalarını haset ve rekabet hissine sevk etmemelidir. Zira herkes kendi pir-i muganına, şem-i tâbânına saygı gösterir ve onu terakkinin basamaklarından birine yerleştirir. Şayet siz birisini onun yanında yükselttikçe yükseltirseniz, onu rekabete sokar ve “Hayır, bizimki daha büyük.” dedirtirsiniz. Yanınızda bunları söylemese bile arkanızdan gıybet etmesine sebep olursunuz. Dolayısıyla bu tavrınızla onu günaha sokarsınız. Bu sebepledir ki yolunu takip ettiğiniz insanlara fevkalâde payeler vermek yerine, onlara vefayı ve onlarla beraber paylaştığınız davaya sadık olmayı esas kabul etmelisiniz.

395. Nağme: Hak Karşısında Mü’mince Tavır

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 1 Aralık 2013 Pazar günü yaptığı sohbetinde enâniyet, şehvet, haset, hırs ve inat gibi duyguların yaratılış hikmetlerini anlattı.

Hocaefendi, sohbetinde şu hususları açıkladı:

*Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde “ben” deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, bir taraftan irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret ve benzeri duygularla donatmıştır.

*İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir. Bu duyguları kontrol altına alma kahramanlığını ortaya koyanlar, nefislerine köle olma ve şeytanın oyununa gelme zilletinden kurtulurlar. Zaten din, bizdeki iyiliğe açık nüveleri besleyip geliştirmek ve kötülük temayülleri taşıyan fena çekirdekleri de kurutup bodurlaştırmak için nazil olmuştur.. mahiyetimizde mündemiç bulunan şer meyillerinin önünü kesmek suretiyle kötü hasletlerin boy atıp karaktere dönüşmesine fırsat vermemek ve iyi yanlarımızı inkişaf ettirip bizi hakiki insanlığa ulaştırarak Cennet’e ehil hale getirmek için vaz’ edilmiştir.

*Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelimedir. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiki ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşya ve esrar-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz– insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur. Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice güçlüleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hanümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır.

*İnsan mahiyetindeki duygulardan biri de şehvettir; o, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşru isteklere karşı tavır almakla olur.

*İnsandaki kötü duygulardan birisi de “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz. Böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez ve o kişi, iradesinin hakkını tamı tamına vererek hak yoldan hiçbir zaman ayrılmaz. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, bu insanda hakta sebat ve hakikate teslim olma şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. İşte onun ortaya koyduğu inat çirkin bir sıfat değil hakta sebat idi.

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu. Hatta ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gitmişti. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hudeybiye’de o ağır şartlar karşısındaki anlaşmayı onur meselesi yapmadı. Bu, geriye adım atma demek de değildi. Problemi çözme adına karşı tarafın hissiyatını da hesaba katmaydı. O tablonun gelecek adına vaad ettiği şeyleri çok iyi görme ve tabloyu doğru okumaydı.. inat etmeme, enaniyeti hesabına iş yapmama, kırıp geçirmeme ve gelecek adına bir sürü problem oluşturmamaydı.

*Hazreti Ömer Efendimiz “el-vakkâf inde’l-hak” sözüyle anılmaktadır. Bu tabir, “her zaman doğrunun yanında yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan” demektir. Hazreti Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın hatırı için öfkesini yutarak kollarını hafifçe iki yanına salıverecek kadar duygularına hâkim bir insandır. O, Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi gibi hiçbir işi kendi düşüncesine göre yapmamış, hemen her meselesini mü’minlerle istişare etmiş; Kur’an’a, Sünnet’e ve İcma’ya uygun bir kararla karşılaşınca da hemen kendi düşüncesinden vazgeçebilmiştir. Şüphesiz onun bu hali, hâlis mü’minlerin ve takva ehlinin de halidir.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran…’ (Nisâ Sûresi, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

*Sizin gibi Kur’an’a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i hayalimize hizmete kendini adamış insanlar, ileriye adım attıkları gibi yerinde yanlışlarından dönmeyi de bilmeli ve geriye adım atmada da diriğ etmemelidirler. O, ileriye doğru atılan adımların on katı adım sayılır. Efendimiz o idi, Raşit halifeler onlardı; bize demezler mi, “Siz kimin ümmetisiniz, kimi temsil ediyorsunuz, neyin arkasındasınız, Allah aşkına?!.”