Posts Tagged ‘Kumpas’

Bamteli: KARANLIKLARIN SUİKAST PLANLARI VE HİZMET’E KUMPAS

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Mümin, her zaman çevresine güven veren bir emniyet insanıdır; fâcir/münafık ise hayatını ayak oyunlarıyla sürdüren bir hilekârdır.

Mü’min, “yeryüzünde güvenin temsilcisi insan” demektir. Mü’min, o adını, o unvanını, Cenâb-ı Hakk’ın -sizin her zaman tekrar ededurduğunuz- 99 esmâ-i hüsnâsının içindeki el-Mü’min (celle celâluhu) isminden almıştır. O’na (celle celâluhu) ait yanıyla, “Mü’min”, emniyet ve güveni yaratan, yeryüzünde emniyet ve güven ortamı oluşturan, aynı zamanda insanları emin hale getiren demektir. İnsanlara verilen isim olarak ise, “mü’min”, inanılması gerekli olan hususlara inanan, gönlünü O’na ve O’nunla irtibatlandırması lüzumlu şeylere bağlayan ve aynı zamanda yeryüzünde hep emniyet ve güven soluklayıp duran, herkesin itimat ettiği insan manalarına gelmektedir.

Mü’min, ayak oyunu bilmez. Mü’min, hud’a bilmez. Mü’min, hile bilmez. Selâhaddin’in bir Fâtımîli hanıma sırtını dönüp “Vur bıçağı sırtıma!” dediği gibi, mü’min hep güven soluklar. Mü’min, öyle olmalıdır.

Mü’min, (hile yapmak, tuzak kurmak, pusu ile kaydırmak manalarına gelen) “mekr” ve “keyd” gibi kötülüklerden uzaktır. Bu kelimeler, Kur’an’da -adedini şu anda diyemeyeceğim, bilemeyeceğim- ama değişik yerlerde geçmektedir. Mesela; وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا وَأَكِيدُ كَيْدًا “(O’nu reddedenler,) planlar yapıp tuzaklar kurmakla meşguller ama elbette Ben onların tuzaklarına mukabele eder, hilelerini başlarına dolarım.” (Târık, 86/15-16) Onlar, mekr peşine, komplo peşine, entrika peşine, ayak oyunu peşine takılıp giderler. Fakat Allah, onların o komplolarını kendi başlarına dolar, ona mukabelede bulunur. “Mekr” ve “keyd” sıfatlarını Zât-ı Ulûhiyete nispet etmeme mülahazasıyla, dilin hususiyeti olarak “mukâbele” ve “müşâkele” mevzuu… Fakat biz orada, denmesi gerekli olan şeyi daha hassas üslupla ifade ediyor, “Mekirlerini kendi başlarına, keydlerini kendi başlarına, hud’alarını kendi başlarına dolar!” diyoruz. Zât-ı Ulûhiyete saygının ifadesi…

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve o silsileden olanlara “zeberced silsile” diyoruz. Hani Nakşî’lerde “silsile-i zeheb” var, altın silsile. Zeberced silsile de bütün enbiyâ-i izâm, asfiyâ-i kiram, mukarrabîn-i fihâm efendilerimiz. Onlar, kendilerine yapılan bir keyd, bir hile, bir hud’â karşısında kat’iyen “mukabele-i bi’l-misl”e gitmemişler; kendileri gibi davranmışlar, kendileri gibi kalmışlar, karakterlerine hep sâdık olmuşlar.

Evet, mü’min, oyuna başvurmaz. Mü’min, güven arayan insanların sığınacağı bir sığınaktır. “Nereye sığınmalıyım ben?” diye düşünenler, “Mü’min’e sığınırsam şayet, kendimi emniyet ve güven içinde hissederim!..” diyebilmelidirler.

  “Ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.”

Kur’an-ı Kerim’de, إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cenneti vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) buyuruluyor. “İştirâ” kelimesi, değişik yerlerde, farklı şekilde kullanılıyor. Kimileri “dalalet”i, sapıklığı, hileyi peyliyor; bir yönüyle, onun müşterisi oluyorlar. Kimilerine de Allah (celle celâluhu) karşılık olarak Cenneti verip onlardan canlarını ve mallarını satın alıyor. Bu ayet-i kerimedeki “Bâ” harfi, “bâ-i mukabele” oluyor. İsterseniz -uzak bir ihtimal- şart-ı âdî planında “bâ-i sebebiye” de diyebilirsiniz; o takdirde “bu sebeple” manasına gelir. بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Fakat “sebebiye”den ziyade “mukabele” manası daha uygun görünüyor.

Evet, “Allah (celle celâluhu), mü’minlerden nefislerini ve mallarını satın almıştır.” deniyor. Allah’ın onları satın alması demek, insanın, malını, canını, mamelekini, elinde olan her şeyi Allah yolunda harcaması demektir. Adeta, Allah (celle celâluhu) “Siz, şunu Bana verin, Ben de size şunu vereyim!” diyor.

Bakara sûre-i celilesinin de hemen başında, İsrailoğulları’na يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın. Ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.” (Bakara, 2/40) Burada da bir “mukabele” söz konusu. “Siz, verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de size öyle mukabelede bulunayım; Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim!

Siz, bir adım atarsanız, kendi çerçeveniz, kendi darlığınız, kendi iradeniz, kendi gücünüz, kendi kuvvetinize göre bir adım atmış olursunuz. Fakat kime doğru bir adım atıyorsunuz? Kimin yaklaşmasını dileyip O’na çağrıda/davette bulunuyorsunuz? (Bazı şeyleri ifade etmede zorlanıyorum, “saygısızlık olur” diye, teemmül etmeden diyemiyorum.) Neyi peylemek istiyorsunuz?!. Allah’ın rızasını, Rıdvân’ını, Cenneti, ebediyeti peyleme gibi bir şey. Siz, Allah’ın önceden size verdiği şeyleri, yine O’nun yolunda kullanırsanız, Allah (celle celaluhu) da Zâtına muvafık şekilde mukabelede bulunacaktır. Siz kendi darlığınız içinde, imkânlarınız içinde, adımlarınızın vüs’ati içinde bir adım atmış olacaksınız, bir el uzatmış olacaksınız, bir bakışta bulunmuş olacaksınız, bir kulak kabartmış olacaksınız. Fakat Semî’, Basîr, Kadîr, Muktedîr, Alîm, Mürîd olan Hazreti Allah, kendi azametine uygun bir kurbet ortaya koyacaktır, öyle bir yakınlık ortaya koyacak, öyle bir mukabelede bulunacaktır.

  “Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe / Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe!..”

Burada kesip meseleyi bir küçük menkıbe ile tavzih edeyim: Menkıbelerin aslını sorgulayabilirsiniz fakat menkıbeler ifade ettikleri manalar bakımından bazı şeylere projektör gibi ışık tutar ve onları aydınlatır: Adamın birisi, Abbâsîler döneminde Bağdat’a hükümdarı ziyarete gidiyor. Giderken de kendi bölgesinde bulunan çok kıymetli bir sudan bir testi götürmeye karar veriyor. Herhalde o su çok soğuk ve aynı zamanda koli basilinden de uzak, tertemiz. “Belki orada yoktur!” diye, Bağdat’a bir testi su ile gidiyor. Onun vereceği şey, o kadar, o kadar küçük bir şey. Hatta nehrin/Dicle’nin üzerinden geçerken “Yahu Dicle, adamların kendi yakınlarında akıyor; onların suya falan ihtiyaçları yoktur!” da demiyor; “Olsun!” diyor. O testi ile hükümdarın huzuruna varıyor. Hüsn-i kabul ile karşılanıyor, testinin suyu alınıyor. Sonra, o geriye dönmek istediğinde, hükümdar, kendine göre bir şey yapıyor, “O testiyi altın ile doldurup verin!” diyor.

Şimdi, Allah (celle celâluhu) da Kendi azametine, ulûhiyetine, rahmetinin vüs’atine ve fazlının enginliğine göre mukabelede bulunuyor. Siz, bir şey veriyorsunuz, “Ben, bunu peylemek istiyorum!” diyorsunuz; “Allah’ın rızasını, Rıdvan’ını peylemek istiyorum! Attığım adımı Cennet için atıyorum!” diyorsunuz. Allah (celle celâluhu) da “dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı onun bir saatine mukabil gelmeyen cennet hayatı”nı ve “Cennetin de bin senesinin, bir saatine mukabil gelmediği rü’yet-i Cemâl”ini lütfediyor, ihsanda bulunuyor.

O küçük menkıbede anlatılan bir testi suyun karşısında, bir testi altın; iki testi de olabilir, iki yük de olabilir, iki harâl da olabilir, iki çuval da olabilir. Kaldı ki onların imkânları da yine sınırlı; Bağdat’ta hükümdar olsa bile, imkânları sınırlıdır. Bir Melik (celle celâluhu), bir Mâlik (celle celâluhu) düşünün ki, O’nun imkânları sınırsız, nâ-mütenâhi. Dağlara “Altın olun!” dediği zaman dağlar altın olur. Öyle bir Melik’e (celle celâluhu) siz, elinizdeki küçük şeyleri veriyorsunuz… Can nedir ki, o uğurda verilmesin?!. Fuzuli’nin ifadesiyle;

“Cânı Cânân dilemiş, vermemek olmaz ey dil,

Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir ne benim!..”

Baştan O (celle celâluhu) vermiş onu. Şimdi onu istiyorsa, karşılığında sana öyle şeyler verecektir ki, esasen, sen utanacaksın, hicap duyacaksın; “Verdiğime bakın, bir de aldığıma bakın!” diyeceksin. Evet, siz verilene bakın!..

Elverir ki, insanlar hep o “Veren”den (celle celâluhu) verme beklesinler ve o mevzuda atılması gerekli olan adımları atmaya çalışsınlar.

“Verirler, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

Üstad Necip Fazıl’a ait. Bana kalsa, “Verirler” kelimesini “Verilir” diye değiştirirdim:

“Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

Veren’in şânı büyük, sen iste istedikçe!” diyor Hazret..

Bu açıdan, Allah yolunda, ne verilirse verilsin, insan, onun milyonlarca katıyla mukabele görür; Allah, öyle mukabelede bulunur.

  Asıl kendileri “sızmış” olan karanlık ruhlar, kara bir kadroyla, kapkara bir kısım planları sahneye koydular!..

Söz buraya kaymışken, bir hususa dikkat çekmek istiyorum:

Bir kısım kapkara ruhlar.. millet böyle kara günlerini yaşadığı zamanda.. kapkara ruhlu bir kadro ile.. kapkara bir kısım senaryolar hazırladılar.

Önce, dershanelerin kapatılması için, en masum hizmetlere “sızma” dediler. Bir vatan evladının kendi memleketinde, değişik hayatî birimlere girmesine “sızma” denmez. Osmanlıların içine sokulmuş insanların yaptığına “sızma” denir. Kendi vatanında, “yeniden millî mücadele” diyen insanlara “sızma” denmez. Vatan evladı, öyle bir organizasyon içine girebilir. Ama ülkenin mevcut anayasası var, kanunları var; o kanunlara göre hareket ederler bunlar. Devleti aşmaya çalışmazlar; devletin ortaya koyduğu kanun ve nizama göre hareket ederler ama öyle olur. “Milli Görüş Teşkilatı”; sızma mıdır bu?!. Saygısızlık olur!.. Merhum Hoca döneminde, “Akıncılar” diye bir grup oluşmuştu, ikisi arasında hafif bir vuruşma/sürtüşme de vardı. Bunlara “sızma” denmez. Hayatın her birimine girme, onların hakkıdır.

Birileri sızmış… “Âlemi nasıl bilirsin?” “Kendin gibi!..” Birileri, belli menfur ve münker düşüncelerini realize etmek için sızmış olabilirler; Devlet-i Aliyye içine sızmış olabilirler. Bunlar, kendileri gibi düşünmeyenlere de hep “sızmış” nazarıyla bakabilirler. Dolayısıyla da o dershanelere, o okullara, o üniversitelere tâ baştan karşı çıkmalarının arkasında bu saik vardı. Hatta gittikleri yerlerde o müesseselere adım atmama, âdeta onları o ülkenin insanları/idarecileri nazarında ademe mahkum etme gibi tavır ve davranışlarda bulundular. Bir yıkma cehdi, o zaman sinsiceydi, içten içe idi.

Fakat o yetmedi. Belli bir dönemde, bir kısım hırsızlıkları, bir kısım rüşvetleri ortaya saçıldı; hâlâ dünya medyasında, sosyal medyada, Twitter’da bunlar geziyor, canlılıklarını koruyor. Kendilerini derin, koyu Müslüman görüyorlardı. Bu türlü şeyler yüzlerine çarpılınca, -bir yönüyle- yalan söyledikleri ortaya çıktığı mülahazasıyla, “Bu bir darbedir!” falan dediler. İlk senaryo öyle oldu. Onunla, mübarek bir hareketi, dünya çapında bir hareketi, Devlet-i Aliyye döneminde bile reâlize edilemeyen bir hareketi karalamaya kalktılar. İçlerindeki o gaseyânı döktüler.

Fakat “17-25 Aralık” olarak bilinen o hadise de yetmedi. “15 Temmuz”da farklı bir senaryo oluşturdular; birilerini iğfal ettiler. Belki bazı gafil Müslümanlar da o işin içine girdi. Gâfil Müslümanlar!.. Doğrudan doğruya, yapılan o işin mantığına kat’iyen uygun olmayan bir senaryo idi. Dünya gülüyor buna.. ve hiç kimse böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyor. Bu defa onu değerlendirdiler, darbeyi şiddetlendirdiler. Binlerce insana ve dolayısıyla da milyonlarca ferde -aynı zamanda- acı çektirdiler. Zira bir insanın içeriye atılması, bir aile demektir; belki akraba ve taallukatı da nazar-ı itibara alınınca, “aileler” demektir. Binlerce insan… Elli bin insan, yüz bin insan için bu mezâlim, bu haince planlar uygulanıyorsa şayet, milyonlarca insana zulmediliyor demektir. Bunca insandan “Hakkınızı helal edin!” deyip helallik almayınca, câmiye de gitseler, oruç da tutsalar, Cehenneme gitmeleri mukadderdir onların. -Cehennemlik, kâfir sıfatıyla muttasıf; “kâfir” demiyorum.- Çünkü bu yapılan şeyler, kâfir sıfatı, mü’minde bulunmaz böyle bir şey.

O da ayrı bir şey oldu ama o da sonra fiyasko ile neticelendi; dünya inanmıyor, ona da inanmıyor. Sonra tuttu bir “elçi senaryosu” ortaya koydular. Bir adam çıktı, bağırdı fakat onu da yine Hizmet Hareketi’ne mal etmek istediler. Adam, açıktan açığa, nispetini/aidiyetini söyledi/dillendirdi. Aidiyetini söylediği kesimin başındakiler de “O, bizdendir!” dediler. Böyle söylemelerine rağmen, o bir kısım zift cerâidi o meseleyi de yine Hizmet Hareketi’ne mal etmek suretiyle, bir de öyle bir darbe vurmak istediler. Halk nazarında, muhalif sesler de bütünüyle kesildiğinden ve doğruyu seslendirecek kimse kalmadığından dolayı, bir kısım ârâftakiler (Merhum Cemil Meriç’e ait ifadeyle “ârâftakiler”) de işin ucu kendilerine dayanacağı âna kadar onların arkasında sürüklendiler; “Aman, başımıza bir dert açarız!” falan dediler. Fakat yavaş yavaş daire genişledi, başkalarına da uzandı bu mesele.

  Öyle bir suikast ki, zahiren bazı siyasîleri ve itirafçı kılıklı müfterîleri hedefe koyacaklar fakat aslında Hizmet gönüllülerini vurmaya çalışacaklar.

O da tutmadı. Dünya, şimdi ona da gülüyor. Hatta o elçi hangi ülkeye mensup ise şayet, onlar bile inanmadılar. Onların da çok yüksek tirajlı gazetelerinde ve televizyonlarında bu mesele çok farklı şekilde değerlendirildi. Ve o münasebetle mesele Kıtmîr’e sorulduğu zaman, bir mülahazamı arz ettim; şimdi tekrar etme lüzumunu duyuyorum:

Baskı karşısında dayanamayan, immün sistemi o mevzuda zayıf olan bazı kimseler var. Hizmet’te bulunmuşlar ama işin içinden sıyrılmak için itirafçı (daha doğrusu, iftiracı) olmuşlar. Nitekim geçenlerde medyaya düştü; yukarılardan bir tanesi, bilmem şu kadar insana “Eğer siz birilerini söylerseniz, onları ele verirseniz, sizi salarım!” dediğini fakat sonra da salmadığını söyledi. Fakat onlar isimler verdiler, bir sürü isimler. Masum insanların isimlerini verdiler. Onlar da dinlenmeye alındı ve böylece yara aldılar o insanlar da; ticarî hayatlarında, iş hayatlarında, memuriyet hayatlarında yara aldılar. Böyle şeytanî mülahazalara başvuruldu.

Şimdi endişem; bu itirafçılardan, daha doğrusu iftiracılardan, bir baskı karşısında dayanamayıp, mü’min kardeşlerine itiraf adı altında böyle iftirada bulunanlardan.. bir de müfteri kalemler var, o müfteri kalemlerden bazılarına bir şey yapabilirler. Dolayısıyla da derler ki, “Bunu da Hizmet yaptı. Çünkü daha evvel içlerindeydi, ihanet ettiğinden dolayı cezalandırdılar!” Endişemi izhar ettim burada ve bu endişemi koruyorum.

Çünkü kapkara yerden gelen, kara bünyanlarda yaşayan, kapkaranlık ruhlarla meselelerini görüşen kapkara dimağların, zirveye kadar kapkara dimağların, aydın düşünmeleri, aydın şeyler ortaya koymaları mümkün değildir. Bunu da yapabilirler. Herkes bilmeli!.. Bir masumu, bir mâsuma böyle… Birini kâtil, birini maktul haline getirebilirler. Bir fâil-i meçhul ile, bir kere daha mübarek Hizmet hareketini karalamaya çalışabilirler.

Şimdi ise ayağa düşmüş bir şey var: MHP’den mi, CHP’den mi, bir insanı öldürtmek suretiyle bir de onlarda Hizmet Hareketi’ne karşı antipati uyarma… Doğrudan doğruya, karar alınmış; sadece maktulü belirleme kalmış. “Kimi yaparsak, isabetli davranmış oluruz?!. Kimi yaparsak turnayı gözünden vurmuş oluruz?!.” Maktulü belirleme mevzuu kalmış sadece. Bu da ayağa düşmüş, dillere düşmüş.

Rezaleti o kerteye getirdiler ki, artık yapılan bu rezaletleri bütün dünya tiksinti duyarak temâşâ ediyor. Bunu da yaparlar. Ve tabii orada muhalif bir ses olmadığından dolayı, o da yine etrafa zift püskürten cerâid tarafından onların arzu ve isteklerine göre değerlendirileceği için, bir de o töhmet altında bırakılacaksınız. Oysaki siz, hayatınızda, –kendimden daha emin olarak hakkınızda konuşuyorum– karıncaya bilerek basmamışsınızdır.

  Yıkılmak üzere olan bir uçurum kenarına saltanat kuranlara aldırmayın; siz Allah’a teveccüh edip Cenneti peyleyeceğiniz yolda yürümeye bakın!..

Başka söylentiler de oldu: Hapishanelere koydukları, tıka-basa doldukları o insanlar içinde, bir başkaldırma tablosu göstermek suretiyle, ateş etme, öldürme ve böylece “İşte bakın, bunlar terörist!” falan, dedirtme meseleleri, yine o kapkara iklimlerde ısrarla üzerinde durulan, konuşulan şeylerdir. Ruhlar, duygular, düşünceler kapkara olunca, haramîlik o işin kaçınılmaz yanını teşkil eder.

Bunları deme lüzumunu duydum. Beş-altı senaryo değerlendirdiler. Hepsi yalana bina edilmişti ve hepsi çökmeye mahkûmdu. أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَمْ مَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Binasını, Allah’a karşı gelmekten sakınma (takva) ve Onun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurum kenarına kurarak onunla beraber cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/109) Allah, bu zalim kavmi, iflah etmeyecektir.

İnanmayın; hiçbir şeylerine inanmayın onların. Çünkü yalan ile oturuyor, yalan ile kalkıyor; iftira ile oturuyor, iftira ile kalkıyor; senaryo ile oturuyor, senaryo ile kalkıyor; komplo ile oturuyor, komplo ile kalkıyor; hile ile, hud’â ile oturuyor, hile ile, hud’â ile kalkıyorlar. Akla-hayale gelmedik daha ne kötülükler irtikâp edebilirler.. irtikâp edebilir ve bunu masum bir cemaate fatura ederler.

Dünyanın değişik yerlerinde okulları kapattırmak için bütün güç ve kuvvetlerini kullanıyorlar. Elçilerini, konsoloslarını, ekstradan gönderdikleri o siyasîlerini kullanıyorlar Hizmet’i oralarda durdurmak için. Ve bir-iki yerde de kafaları karıştırdılar. Belki tehdit ettiler veya bir şey vadettiler. Vadettikleri şeyin hiçbirini de yerine getirmediler Çünkü yalana “meşrû” diyorlar.. çünkü aldatmaya “meşrû” diyorlar.. iğfâle “meşrû” diyorlar. Dolayısıyla bir sürü gayr-ı meşrû şey, meşruiyet adı/unvanı altında irtikâp ediliyor. Milletin alın teriyle kazandığı malına el koyma irtikabını, ihtilâsını, tagallübünü, tahakkümünü, tasallutunu, temellükünü yapan hayâsız insanlar, çok rahatlıkla bunları da irtikâp ederler.

Evet, böyle bilin. Âhirette bu böyle bilinecek. Allah’ın huzuruna öyle çıkacaklar; asâ gibi iki büklüm çıkacaklar. O gorilleşen insanlar, goriller olarak, kırede (maymunlar) olarak, henâzir (hınzırlar) olarak öbür tarafta haşr ü neşr edilecekler. O ayıp, onlara yeter!.. O ceza, onlara yeter!..

Siz, peylediğiniz şeyi peyleyin!.. Ne yaparlarsa yapsınlar, siz geri durmayın!.. Siz, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ  “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!” deyin. Siz,اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَحَبَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْكَامِلَ، وَاْلإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِخْلاَصَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِحْسَانَ اْلأَكْمَلَ، وَالصَّدَاقَةَ الْكَامِلَةَ، وَاْلاِسْتِقَامَةَ الْكَامِلَةَ، وَالتَّوَكُّلَ التَّامَّ، وَالتَّسْلِيمَ التَّامَّ، وَالتَّفْوِيضَ التَّامَّ، وَالثِّقَةَ التَّامَّةَ * آمين “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı; bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı talep ediyoruz. Allahım, bizi kâmil imana, İslam’ı mükemmel yaşamaya, her açıdan tam ve kusursuz ihlas, ihsan, sadâkat, istikamet, tevekkül, teslim, tefviz ve sikaya muvaffak kıl. Âmin.” deyin!.. Deyin ve doğru bildiğiniz yolda yürüyün!.. Zira Allah (celle celâluhu) malınızı ve canınızı peyliyor; “Bana verin, vereceğimi vereyim!” diyor.

Bamteli: Hizmet’e Kumpas

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 Kirli tezgâh bir kere daha gündemde!..

*Birkaç sene önce medyaya düşen skandal bir belgede, ihbara dayalı “Işık Evleri” baskınlarında silah, mühimmat vb. materyal bulunması “sağlanarak” Gönüllüler Hareketi’nin “Silahlı Terör Örgütü” kapsamına aldırılması ve ayrıca, aynı aramalarda bazı yabancı servislere ait bir kısım objeler ele geçirilmiş gibi gösterilerek gizli irtibatların deşifre edilmiş olduğu izleniminin verilmesi gibi entrika planlarından bahsediliyordu. Son günlerde yine benzer komploların devreye sokulduğu görülüyor. Aslında, Hizmet gönüllülerinin -silah edinmek şöyle dursun- yanlarında çakı bile taşımayan, emniyet ve güven insanları olduklarını o iftiraları atanlar da biliyorlar. Fakat kendi kredileri tükendiği gibi Hizmet’in kredisini de bitirmek için o türlü kirli tezgâhlara başvuruyorlar.

*Şerli kimseler dünden bugüne hep benzer tuzakları ve iftiraları kullanmışlar. Hazreti Üstad’ın bu türlü entrikalara karşı kapısını hem içeriden sürgülediği hem de talebelerine dışarıdan kilitlettiği nakledilir. Ona iftira maksadıyla, bazı kimselere zorla “Onun için dükkândan içki aldım!” dedirtilmeye çalışıldığı anlatılır.

*İhtimal bugün onca mezalim karşısında dilsiz şeytan kesilen bazı kimselerin sükûtunun sebebi de öyle bir tuzağa düşmeleri ve şantajlara boyun eğmeleridir. Yoksa ihtimal hesaplarına göre, dünden bugüne tanıdığımız insanların bütününün birden dilsiz şeytan olmaları düşünülemez. Bari on tane insan çıkıp “Hayır, bu dediğiniz şeyler biraz fazla! ‘Paralel, haşhaşî, terör örgütü…’ Bunlar cinnet safsatası.” derdi. Demek ki, bazıları bugünleri çok önceden hesaplamış, hazırlıklarını buna göre yapmış ve şimdi insanların önlerine koydukları o dosyalarla onları susturuyorlar. İşte, birilerinin ağızlarına öyle fermuar vurdukları gibi sizi de itibarsızlaştırmak için her türlü entrikaya başvurabilirler.

 Hizmet, kastedilen manada bir örgüt değil, Kur’anî mantığa ve makuliyete bağlı gönüllüler hareketidir.

*Hizmet Hareketi’nde onların iddia ettikleri gibi bir irtibattan bahsedilemez. Bu harekete gönül veren insanlar, şucu bucu oldukları için değil, gördükleri Kur’anî mantığa ve yapılan işlerin makuliyetine inandıklarından dolayı her türlü fedakârlığa katlanarak vatana, millete ve insanlığa hizmet ediyorlar.

*Evet, bu hareketin sırrı, -cami cemaatinin namaz için bir araya gelmesindeki tabiîlik gibi- işin mantıkîliğinde ve makuliyetinde aranmalıdır. Kalbi aynı his ve heyecanlarla çarpan ve insanlığın imdadına koşmaya amade bulunan insanların, cehalet, fakirlik ve ihtilaf gibi hastalıklarla mücadele konusunda yapılan çağrılara topyekün icabet etmesinde aranmalıdır.

*Kur’anî mantığa ve makuliyete bağlı hareket eden Hizmet gönüllülerini itibarsızlaştırmak için “kuvvetli şüphe” diye bir hezeyan, cinnet hezeyanı uydurdular. Esasen modern hukuk müsaade etse ve bu hezeyan çizgisindeki mülahazaları seslendirenler psikiyatri kliniklerinde kontrolden geçirilseydi, o kimselerin %99,9’u tımarhanelere götürülürdü. Bütün iddialar tımarhanelik iddialar.

 Sizi zehirlemek için evlerinize kobralar salabilir; silah ve uyuşturucu bırakabilirler.

*İtibarlarını yitirmiş kimseler sizi de itibarsızlaştırma adına SS’lerini Hizmet gönüllülerinin evlerine veya yurtlarına gönderirler. Aramaya giren insanlar oraya bir tabanca koyabilirler; aramaya giren insanlar oraya uyuşturucu koyabilirler; aramaya giren insanlar oraya dağdaki bir eşkıyanın kitabını -sizin kitaplarınızın yanına- koyabilirler. Dolayısıyla orayla irtibatlandırmaya çalışırlar.

*Dünden bugüne zalimler kendileri gibi düşünmeyenlere boyun eğdirebilmek için her yolu denemişlerdir. Sahabeden Ammâr bin Yâsir’in gözleri önünde anne ve babası şehit edilmişti. Kendisi de ağır işkenceler altında hâlsiz kalmıştı. Müşriklerin Hazreti Ammâr’dan istedikleri, Peygamber Efendimiz’in aleyhinde konuşmasıydı. O, metanetini yitirmemişti fakat kurtuluş çaresi yoktu; ya öldürülecekti veya istedikleri şeyleri söyleyecekti. Hazreti Ammâr, Rasûlullah’a kavuşmak ve O’nunla aynı safta mücahede etmek için “diliyle” dininden vazgeçtiğini söyledi. Müşrikler de onu serbest bıraktılar. Hazreti Ammâr, o sözü kalben söylememişti ama yine de tir tir titriyordu. Hemen koşup hadiseyi Allah Rasûlü’ne anlattı. Efendimiz, “Kalbin nasıl?” deyince, o “Kalbim imanla doludur.” cevabını verdi. Bunun üzerine, İnsanlığın İftihar Tablosu şöyle buyurdu: “Ammar tepeden tırnağa imanla doludur. Şayet sana tekrar böyle işkenceler yaparlarsa, tekrar aynı taktikle ellerinden kurtulmanda bir mahzur yoktur.” Hazreti Ammâr’ın başına gelen bu hadise üzerine âyet-i kerime (Nahl Sûresi, 16/106) nazil oldu; kalbi imanla dolu olduğu hâlde inkâra zorlanan kimselere bir mesuliyetin olmadığı beyan edildi.

*Arkadaşlarımız çok temkinli olmalı. Hiç farkına varmadan sizi zehirlemek için her yere bir yılan sokabilirler. Zehirlemenin de türleri vardır. Sizi zehirlemek adına evlerinize kobralar salabilirler; silah veya uyuşturucu bırakabilirler. Kız evi ise, kız kıyafetinde erkek sokabilirler; erkek eviyse şayet, erkek kıyafetinde kız sokabilirler. Hepsini yapabilirler bunların; çünkü şu âna kadar yaptıkları yapacaklarının en inandırıcı referansını teşkil ediyor.

 Sabret anneciğim, sabret!..

*Burûc Sûresi’nde Ashâb-ı Uhdûd anlatılmaktadır. Onların kimler olduğu, ne zaman ve nerede yaşadığı hakkında çok değişik rivayetler vardır. Zaten Kur’an da bu hadiseyi yer, zaman ve fâillerini belirtmeden zikretmektedir. Anlaşıldığına göre, dönemin zalim kralı, Allah’a inananları dinlerinden çevirmek, kendi sapık anlayışına döndürmek için onlara eziyet ederdi. Tekili “hadd”, çoğulu “uhdûd” olarak adlandırılan uzunlamasına ve derin hendekler, çukurlar, kanallar kazdırmış ve içlerine büyük ateşler yaktırmıştı. Allah’a imanda ısrar edenleri işkenceden geçirtir, sonra da ateşe attırırdı. Zalim ve avenesi, insanlıktan öylesine uzaklaşmışlardı ki, hendeğin etrafına oturur yaptıkları bu vahşeti zevkle seyrederlerdi.

*Ashâb-ı Uhdûd, inananları ateş dolu hendeklere atıp cayır cayır yakarken, biri kucağında, ikisi de eteklerinden tutmuş üç çocuklu bir kadının getirildiği ve dininden dönmezse çocuklarıyla beraber ateşe atılmakla karşı karşıya bırakıldığı da rivayet edilir. Kahraman kadın imanı uğruna çocuklarıyla birlikte ölümü çoktan göze almıştır; işkencelere rağmen dinini terk etmez. Bunun üzerine önce büyük çocuğu, sonra diğeri gözlerinin önünde ateşe atılır. Yüreği parçalanan anne, gözyaşı yerine yanaklarından kan akıtır ama ilahi rızayı kazanmak uğruna sabreder. Sıra kendisine geldiğinde bir an tereddüt yaşar; çünkü kucağındaki masum yavrusunu düşünür. Annenin halinde imandan gelen bir vakar, metanet ve sükûnet vardır; fakat içinden kopan feryat, Arş-ı A’layı titretir. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk kundaktaki bebeği konuşturur; “Sabret anneciğim sabret. Dininde sebat göster ve bırak kendini ateşe. Çünkü sen Hakk üzerinesin, Allah seninle beraber!..”

 İdam kaldırılmamış olsaydı, binlerce insanı sürgün edip haklarından mahrum bırakanlar, yüzlerce masumu hapse atanlar, onu da yaparlardı.

*Ashâb-ı Uhdûd, “Bizim gibi düşünmüyorsunuz!” diye kimi bulurlarsa -“kuvvetli şüphe”- hendeklere atıyorlar. Günümüzde de uluslararası hukuk bu meseleye az kapı aralasa aynı şey yapılır. Görüyorsunuz, “kuvvetli şüphe” diye evleri basıyor, “burs verdi, himmet etti, okul yaptı, üniversite açtı…” diye, insanları kadın erkek tefrik etmeden alıp derdest ediyorlar. Aylar, hatta seneler geçiyor, iddianame hazırlanmıyor. Farkı yok Ashâb-ı Uhdûd’dan. Demek ki, öyle bir şey tecviz edilseydi, uluslararası hukuk ona az kapı aralasaydı, onu da yapacaklardı. Turgut Özal’la kaldırılan idam kaldırılmasaydı, binlerce insanı sürgün edip haklarından mahrum bırakanlar ya da dışarı çıkma mecburiyetinde bırakanlar onu da yapacaklardı. Eğer idam meselesi hala canlı kalsaydı darağaçlarını görecektiniz belli bir dönemde gördüğünüz gibi.

*Bediüzzaman hazretleri, “Yalan bir lâfz-ı kâfirdir.” der. İnsan bir kere yalan söylerse, günah-ı kebâir işlemiş olur. Tevbe edince, Allah yarlığar onu, affeder. İki kere yaparsa, Allah affeder; elverir ki kendisine dönsün. Fakat şayet bu işi mahzursuz gibi yapıyorsa, o kâfir olur!.. Bile bile iftira ediyorsa, kâfir olur; bile bile isnatta bulunuyorsa, kâfir olur; isterse Müslüman geçinsin, kâfir olur. Kebâiri mahzursuz görmek küfürdür. Heyhat ki, bu açık hakikate rağmen, bugün zift medyası vasıtasıyla ısrarla her gün onlarca yalan ve iftira atılıyor. Saf kitleler de bu bühtanların günahına ortak ediliyor.

*Her şeye rağmen bizim önce Cenâb-ı Allah’a gönülden teveccüh etmemiz, namaz başta olmak üzere kulluğumuzu tastamam yapmaya çalışmamız lazım. Saniyen; sürekli temkin ve teyakkuzda bulunarak, bu tastamam kulluğa birilerinin başka şeyler bulaştırmasına da fırsat vermememiz lazım. Üçüncü olarak da bela ve musibetler ne kadar şiddetli gelirse gelsin, dişimizi sıkıp sabretmemiz lazım. Bela ve musibetlere karşı sabır, sabrın çok önemlilerindendir. Bizim de sabretmemiz lazım; Yâsir gibi, Sümeyye gibi, Ashâb-ı Uhdûd mazlumları gibi..

 Şu halde, aklını peynir ekmekle yemiş olanlar kimler?!.

*Dünyanın dört bir yanında Hizmet Hareketi’yle alakalı kitaplar telif ediliyor, makaleler yazılıyor, konferanslar veriliyor. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ne dönüşmüş olan Türkçe Olimpiyatları bütün ülkelerde takdir topluyor. Bu sene de Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı’ndan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne kadar pek çok insan tebrik ve takdir mektupları gönderdiler.

*Güya yeryüzünün yaklaşık yüz yetmiş ülkesinden ve onca farklı kültürden binlerce insanın hepsi aklını peynirle yemiş; sadece size düşmanlık yapan bazı zalimler doğruyu görüyorlar. Bu meselenin aksi söz konusudur. Ve aklını peynirle yiyen kimseler çok yakın bir gelecekte yaptıkları utandırıcı şeylerle hacâlet içinde dize gelecekler ve acındırıcı bir bakışla yüzünüze bakacaklardır.

*Benim ricam olsun, o gün kollarından tutun, “Üzülme kardeşim, biz gönül koymadık!” deyin; sarılın onlara ve memnun etmeye çalışın. Bu, bizim karakterimizdir ve namusumuzu koruma hassasiyeti içinde karakterimizi koruruz.