Posts Tagged ‘Kur’an aklîliği’

İBNÜ’L-VAKT

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Zengin geçmişten istifade ederek meçhul geleceğe dair plan ve projeler yapan günümüz nesillerinin, içinde yaşadıkları zamanın şartlarına uygun adımlar atabilmeleri, yani “ibnü’l-vakt” olabilmeleri adına dikkat etmeleri gereken sorumluluklar nelerdir?

   Cevap: Özellikle sofilerin kullandığı bir tabir olan ibnü’l-vakt, sözlük anlamı itibarıyla “zamanın çocuğu” demektir. Sofiye ıstılahında ise, Kur’ân ve Sünnet’e vukufunun yanında kendi dönemini de çok iyi kavramış, tekvinî emirleri çok iyi okumuş, eşya ve hâdiseleri hallaç etmiş insanlar için kullanılır. Farklı bir ifadeyle ibnü’l-vakt, eşya ve hâdiselere bütüncül bir nazarla bakan, insan, varlık ve Allah arasındaki münasebeti çok iyi kavrayan kimse demektir.

Teşriî emirlerin yanında tekvinî emirleri de çok iyi bilmeyen, kendi döneminde yaşanan olaylardan, meydana gelen gelişmelerden habersiz olan bir kimsenin, Kur’ân’ı yaşadığı dönemin şartlarına uygun anlaması ve yorumlaması mümkün değildir. Kendi dönemini, kendi zamanında olup biten hâdiseleri iyi anlayan bir kimse, Kur’ân’ın bıraktığı açık uçları, yani içtihat ve istinbata açık alanları değerlendirerek içinde yaşadığı çağa uygun yorumlar ortaya koyabilir. Esasında ibnü’l-vakt olan kimselere düşen önemli vazifelerden biri de budur.

Biraz daha açacak olursak, ibnü’l-vakt olmaktan anlaşılan birinci mana, insanın, kendi çağının bilim ve teknolojisine vâkıf olmasıdır. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, matematik gibi pozitif bilimlerde çağının birikimini elde etmesidir. Onlarla İlâhî Kelam arasındaki mutabakatı yakalaması, özellikle onun ilmî hakikatlere bakan âyetlerini modern bilimlerin imkânlarıyla yorumlayabilmesidir.

İkinci anlamı ise, insanın içinde yaşadığı dönemin kültür ve medeniyetine muttali olması, sosyal hâdiseleri doğru okuması, farklı ideoloji ve akımları yakından tanıması, mevcut algı ve fikirler hakkında bilgi sahibi olmasıdır.

Günümüz Müslümanları ister fen bilimlerinde isterse sosyal bilimlerde olsun mutlaka çağın birikimini elde etmeli ve tutmaları gerekli olan yeri tutmalıdırlar. Aksi takdirde başkaları onları tutarak ayaklarına bir pranga, boyunlarına da bir tasma takarlar. Dolayısıyla onlar da vesayet altında yaşamak zorunda kalırlar. Bu yüzden çağın bilim ve teknolojisini kendi mefkûremiz adına çok rantabl kullanma mecburiyetindeyiz. Bu, elbette birden gerçekleşecek bir hedef değildir. Fakat günümüz dünyasını iyi okur, doğru tespitlerde bulunur, şimdiden değişik alanlarla alakalı uzmanlar yetiştirir, laboratuvarlar kurarsak elli sene sonra mesele çok farklı bir yere varabilir.

   Terör ve Şiddet Eylemleri

Kendi çağını doğru okumayı başaramayanların, çağın problemlerini çözebilmesi mümkün değildir. Bilakis onun çözüm adına ortaya koyacağı her teşebbüs daha farklı dengesizlik ve problemlere sebep olacaktır. Belki de yapmış olduğu işlerle İslâm’a hizmet edeyim derken ona en büyük zararı verecektir.

İnsanın dini, vatanı, ülkesi, nesli, geleceği adına mücadele etmesi bir esastır. Hatta düşman kapıya dayandığında gerekirse sahip olduğu bu mukaddes değerleri koruma adına düşmanla yaka paça olur ve bu uğurda malını da canını da vermekten kaçınmaz. Fakat çok güçlü ve çok tahripkâr silahların üretildiği bir dönemde siz kalkar da hak arama iddiasıyla veya bir kısım eften püften sebeplerle ona buna kafa tutar, başkalarını tahrik eder veya sınır ihlâllerinde bulunursanız kendi idam fermanınızı imzalamış olursunuz.

Şiddet ve terör eylemlerine teşebbüs edenlerin, canlı bombalarla çoluk çocuk demeden masum insanların canına kıyanların, başka din mensuplarının ibadethanelerine saldırıp kutsallarına saygısızlık yapanların İslam’ın ortaya koyduğu temel değerlerle bir alakalarının olduğu söylenemez. Bu tür eylemler İslâm’ın ruhuyla taban tabana zıt olduğu gibi, günümüzde öne çıkan demokratik değerleri ve insanî oluşumları da baltalama demektir. Bu tür dengesizliklerin bir sebebi İslâm’ı doğru anlayamamaysa diğer bir sebebi de dünyadaki gelişmelere bütüncül bakamamadır.

Evet, bu tür terör ve şiddet eylemlerinin ne Kur’ân’da ne de Sünnet’te yeri yoktur. Bu tür densizlikler içine girenler, mektep bitirseler de, bir davaya sahip çıktıklarını iddia etseler de İslâm’dan habersiz yaşıyorlar demektir. Bunlar hem Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hem de O’nun sadık temsilcileri olan Hulefa-i Raşidin efendilerimizin takip ettikleri yol ve yönteme terstir. Yezid, Haccac ve Seffah gibi kimselerce pek çok zulüm ve haksızlıkların yapıldığı dönemlerde dahi hiçbir kural kaide tanımayan, kadın, çoluk çocuk ayırt etmeyen şiddet eylemlerine onay veren olmamıştır.

Aynı şekilde mesela altı asırlık Osmanlı tarihinde acaba bir kilise yakma olayı olmuş mudur? Onlar ne zaman havraları yerle bir etmişlerdir? Ne zaman diğer din mensuplarının kutsal kabul ettikleri değerlere saldırmışlardır? Fatih Sultan Mehmet’in elinde güç ve kuvvet olduğu halde, Ayasofya kilisesini kendi hazine-i hâssasından satın aldığı ve sonrasında camiye çevirdiği rivayet edilir. Daha sonraki dönemlerde de cemaati kalmayan bazı kiliseler camiye çevrilmiştir. Fakat biz yakılan, yıkılan bir kilise bilmiyoruz. Birçok kilisenin o günlerden günümüze ulaşması da bunun delilidir.

   Başkalarının Kutsallarına Saygı

Kudüs’ün fethi esnasında Hz. Ömer’le kilise babaları arasında yaşanan şu hâdise başka din mensuplarının ibadethanelerine saygılı olma konusunda başka söze hacet bırakmaz:

Kudüs’ün fethinden sonra kilise babaları Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını ancak halifeye teslim edeceklerini söyleyince, Hz. Ömer hizmetçisiyle birlikte onları teslim almak üzere Medine-i Münevvere’den yola çıkar. İki bineğin israf olacağını düşünerek tek bir binek alır ve buna sırayla binerler. Mescid-i Aksa’ya yaklaştıkları zaman bineğe binme sırası hizmetçiye gelir. Uzun yolculuktan dolayı Hz. Ömer’in elbiseleri de yırtık ve yamalı vaziyettedir. Kilise babaları onun bu halini görünce, “İşte bizim kitaplarımızda vasıflarını okuduğumuz şahıs budur.” diyerek anahtarları ona teslim ederler. Namaz vakti girdiğinde Patrik, Hz. Ömer’e namazını mescidin içinde kılabileceğini söyler. Fakat o, “Şayet ben burada namaz kılarsam, benden sonra gelen Müslümanlar halife namaz kıldı diye burayı mescit yaparlar ve siz kilisenizde ibadet edemezsiniz.” diyerek bu teklifi reddeder, dışarıda bir yerde namazını eda eder.

Bu nasıl bir anlayıştır! Aradan bin dört yüz sene geçmiş olmasına rağmen bugün insanlığın böyle bir ufka sahip olduğu söylenebilir mi? İşte Müslümanlığı gerçek derinliğiyle anlayanlar, dünyayı, sosyal yapıları, toplumsal değişimleri doğru okuyanlar onlardır. Bu sayededir ki insanlığa gerçek bir huzur dönemi yaşatmışlardır.

Evet, kim hangi gerekçeyle terör ve şiddet eylemlerine tevessül ederse etsin, büyük bir yanlış içindedir. Radikal terör örgütlerinin, ne istiklal mücadelesi verme iddiaları, ne ellerinden alınan hakları geri alma düşünceleri, ne de kendilerine yapılan zulüm ve haksızlıkları cezalandırma niyetleri terör ve şiddet olaylarını meşru gösteremez. Gayrimeşru yollarla verilen bir istiklal mücadelesi, istiklali ayaklar altına alma demektir. Hakkı ikame adına yapılan kaba saba hareketlerin hakkı çiğneme olduğunda şüphe yoktur. İslâm’a, insanlığa ve evrensel değerlere aykırı bu tür hareketlerin düşmanlığa kilitli bir kısım odakların ekmeğine yağ süreceğini de unutmamak gerekir. Onların istediği de budur. Aşırı ve dengesizce tavırlar onların işini kolaylaştıracak; işgal ve müdahalelerinin önünü açacaktır.

   Vahşet ve Şiddet Sarmalı

Öte yandan bir yerleri yakma yıkma, masum insanların canına kıyma, toplum düzenini alt-üst etme gibi şiddete dayalı eylemlerin gelecek nesillere kin, nefret ve intikam hisleri miras bırakacağı da göz ardı edilmemelidir. Bugünün Müslümanlarına düşen vazife, yeni yeni kavgaların fitilini ateşlemek değil, var olan kin ve nefretleri toprağa gömme ve bir daha dışarı çıkmaması için üzerine kocaman kayalar yerleştirmedir. İnsanlığı sevgi etrafında bir araya getirmenin, umumî bir sulh atmosferi oluşturmanın bundan başka çıkar yolu yoktur.

Radikalizm ve şiddete başvurmak suretiyle problemlerine çözüm arayan Müslümanlar, maalesef İslâm hakikatini doğru anlayamadıkları gibi çağlarını da doğru okuyamıyorlar. Yapmış oldukları şenaat ve denaetlerle Müslümanlık adına çok kötü bir imaj oluşturuyorlar. Var olan İslâm düşmanlığını daha da büyütüyor, Müslümanlar hakkında yaşanan paranoyaları daha da derinleştiriyor, İslâm dünyası hakkındaki negatif algıları daha da güçlendiriyorlar. Vahşet, vahşet doğuruyor, şiddet, şiddete sebep oluyor.

Kur’ân aklîliği ve siyer felsefesi ile telif edilmesi mümkün olmayan her hareketin, aleyhimize döneceğini çok iyi bilmeliyiz. Eğer ibnü’l-vakt, ibnü’z-zaman olmak istiyorsak çok dengeli ve çok sabırlı olmak, hilm ile hareket etmek zorundayız. Dengesizce tavırlarla yeni bir kısım problemlere sebebiyet verme bir yana; bugüne kadar gözü dönmüş bir kısım canilerin sebep oldukları yırtık ve gedikleri tamir etmenin de bize düşen bir sorumluluk olduğunu unutmamalıyız. Gittiğimiz her yerde, karşılaştığımız her insana Müslümanlığın şiddet dini olmadığını, hiçbir şekilde teröre prim vermediğini anlatmak zorundayız.

***

Not: Bu yazı 26 Kasım 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

394.Nağme: “2004 MGK kararı hakkında hüsn-ü zan kolum kanadım kırıldı!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 29 Kasım 2013 Cuma günü Türkiye saatiyle 22:00’da yaptığı sohbetten bazı cümleler:

*  Sineye çektiğimiz, ama zatında hazmedilemeyen şeyler var. Sabrın gereği, onları sineye çekiyorsunuz, yutkunuyorsunuz; çok rahat olan insanlar gibi hemen boşalmayı düşünmüyorsunuz. Çünkü boşaldığınız zaman, çoklarını kırıp geçirmeniz, rencide etmeniz söz konusu. Başkalarını kırmayayım diye, hazmedilmeyecek şeyleri atıyorsunuz içinize; bu defa siz kırılıp dökülüyorsunuz. İşin aslı bu.

*  Bir yönüyle hep hüsn-ü zannımızın kurbanı olduk. “Bu mevzuda defaatle boğazlandık.” diyebiliriz. Ama hüsn-ü zan mümkün oldukça, hüsn-ü zan etmek ve hüsn-ü zanna kilitlenmek lazım.

*  Fakat yine bir hadisin ifadesiyle, “Bir mü’min bir delikten bir defa ısırılır.” Hüsn-ü zan ettiğimiz şeylerde sürekli negatif bir kısım tavır ve davranışlarla karşı karşıya kaldıysak, bu defa Hazreti Pir’in verdiği ölçüler çerçevesinde, “hüsn-ü zan, adem-i itimat.” Başkaları hakkında kötü düşünmeme, elden geldiğince en olumsuz şeyleri bile iyiye yorumlama ve makul birer mahmil bulma; “ihtimal ki şundan dolayı yapmıştır” deme…

*  İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) “İbadetin en güzelini arıyorsanız, mü’minler hakkında hüsn-ü zan etmektir.” buyuruyor.

*  Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî, “Bir mü’mini fuhuş işlerken bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, o insan böyle çirkin bir işi yapmaz; yoksa ben yanlış mı gördüm!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha, bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak.” (diyor). Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı derin hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Zira, on defa gözlerini silip yeniden bakmaya ve o işi tahkik etmeye hiç gerek yoktur. Çünkü ilk bakışta insanın içinde hâlâ bir şüphe vardır ve bu şüphe, söz konusu insan hakkında verilecek kararın daha müsbet olması için bir menattır. Eğer mesele tahkik edilirse, kesin hükme varmaktan başka bir yol kalmayacaktır. Dolayısıyla, insan, gözüne bir çirkinlik iliştiği zaman, tecessüs, teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşmalı; “Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet!..” demeli ve gördüğünü de unutmalıdır.

*  Öyle bir durumda bile olsa, insanlar hakkında hüsn-ü zan etmeli. CD’ler oluşturmak, chiplere değişik şeyler yüklemek, bazı kimselerin haysiyet, şeref, namus ve iffetiyle alakalı bazı şeyleri teşhir etmek suretiyle onları yıkmak ve devirmek, bir mü’minin yapmaması gerekli olan şeyler; caiz olmayan şeylerdir bir mü’min için.

*  Kur’an-ı Kerim’de bazı hususlarda ahkam çok net, çok belirgin olduğu halde, İnsanlığın İftihar Tablosu o mevzuda hep Cenâb-ı Allah’ın hilm u silmini nazar-ı itibara alarak hilm ile muamele etmiştir. Madem Allah Halim’dir.. madem Allah Rasûlü’nün dedesi Hazreti İsmail Halim’di.. Hilm, olumsuz şeyleri müsamaha ile karşılama demektir; en olumsuz şeylerde dahi güzel bir  kısım mahmiller bularak, ondan sıyrılma, sırtını dönme, üzerinde durmama, karşı tarafı yıkma gayreti içine girmeme demektir.

*  Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, işledikleri günah sonrası, suçlarını itiraf ederek Allah’ın huzuruna temiz olarak gitmek isteyen Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için şöyle böyle bir mahmil bularak, “Dön, git, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” demiş ve tevbe yolunu göstermiş; kendi ısrarlı talepleriyle cezalandırıldıktan sonra da biri hakkında “Öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe şu iki dağ arasındaki insanlara paylaştırılsaydı hepsine yeterdi!”, diğeri hakkında da “O öyle bir tevbe etti ki eğer haraç alan bir mü’min dahi bu tevbeyi yapsaydı Allah affederdi!” buyurmuştu.

*  Meselenin makuliyeti ve Kur’an aklîliği sayesinde her türden insanın bir araya geldiği bir camia.. Stantlarda değerlerinizi teşhir ediyorsunuz, beğenenler alıyorlar.

*  Yeni değil, kadimden bu yana sizin yaptığınız bu şeylere karşı değişik komplolar oluşturulmuştur. Ta Pîr-i Mugan döneminden itibaren, bir taraftan iyilik adına açılımlar sergilerken, bir taraftan da birileri tarafından çelmeye, el-enseye maruz kalmışsınızdır.

*  2004’te de bir dayatma olmuş. Eğer daha sonra birileri tarafından “Ben kaç defa bu mevzuda bakanları değiştirdim, bu işi yapın filan diye…” Sürç-ü lisan kabilinden mi, sağlam mülahazaya alamama kabilinden mi, bu  mesele böyle tekerrür edip durmasaydı.. o gün alınan kararların bir sonucu olarak, bugün bu meselenin üzerine gelme duygusu olmasaydı.. maşerî vicdanda  böyle algılanma olmasaydı.. Bütün maşerî vicdan meseleyi şimdi öyle algılıyor; “Demek ki o zaman öyle karar verilmiş, sonra ardarda bunlar sürekli, o mevzudaki vazifelileri değiştirerek hep bu işin üzerine gitmişler” şeklinde.. Ama bunlar denmeseydi, hüsn-ü zannımın gereği şuydu: “Bu mesele konjonktüreldi. O günün şartlarını bilmiyoruz, hadisenin içinde değildik ki biz o hadiseyi arka planıyla görelim, felsefesiyle değerlendirelim.” derdim.  Devamı, temadisi olmasaydı, meseleye öyle bakardım. Ama o mevzuyu te’yid eder mahiyette beyanların verilmesiyle, öyle bir mesele karşısında, maşerî vicdan karşısında da bana diyecek bir şey kalmıyor.

*  Ben yoksa o meseleye nasıl bakardım biliyor musunuz? Hudeybiye Sulhu gibi bakardım. Derdim ki: “O mevzuda problem çıkarmamak için, bütün bütün o mevzuyu negatif hale getirmemek için, fonksiyonu yitirmemek ve bertaraf edilmemek için muvakkaten bir tavizden ibaretti bu. Fakat sonra meselenin üzerine gidilmemek suretiyle, mesele pozitif olarak değerlendirildi.” Bu nazarla bakar, işi hüsn-ü zanla yumuşatır ve maşerî vicdana da meseleyi öyle duyurmaya çalışırdım. Şimdi denen, edilen şeylerle şahsen benim kolum, kanadım kırıldığı gibi, dilime de bir kilit vuruldu. O gün öyle dendi, arkadan da ısrarla işin üstünde duruldu; “Atılan o imzaların hakkını yerine getirin!.” falan.. gibi, sürç-ü lisan değilse, bir zuhul değilse, bu mevzuda birilerinin dürtüleriyle söylenmiş sözler değilse şayet.. bu şunu-bunu değil, benim kolumu-kanadımı kırdı.. buradaki hüsn-ü zan sistemimi kullanmama mani oluyor.

*  Her şeye rağmen ben düşünüyorum; “Acaba bunu bile nasıl bir hüsn-ü zan yorumuna bağlayabilirim?” Bir şey bulamadım şu ana kadar…

*  Bu işlerle uğraşılırken, asıl meşgul olunması gerekli olan şeyler ikinci plana itilecek… Mesela genel orta dereceli okullarda %35 nisbetinde içki içen talebe var. Bu neredeyse ortaokul talebelerine kadar inmiş. %30 nisbetinde sigara içen öğrenci var. Bunlar yaygınlaşıyor. %15-20 nisbetinde uyuşturucu alışkanlığı var. Türkiye’nin esas problemi budur; gelecek nesillerin uyuşturucu, içki içen, sigara içen nesiller olması.. ve bizim bunlarla mücadele ediyor gibi bir tavrımız varken, böyle çok önemli, metastaz olmaya meyilli kanser gibi yarının yığınlarını batırabilecek bir problem varken, böyle bağışlayın, çok özür dilerim, böyle eften-püften meselelerle meşgul olmak, bir yönüyle mühimme takılıp da onlarca ehemmi görmezden gelmek gibi bir hal oluyor. Onu anlamakta da işin doğrusu zorlanıyorum.

*  Hüsn-ü zan esas olduğu gibi, su-i zanna da sebebiyet vermemek lazım. O mü’minler de kendi haklarında su-i zanna sebebiyet verecek şeylerden sakınmalıdırlar. Yaptıkları şeylerin makul, Kur’an aklîliği içinde kabul edilir olması lazım. Esasen biz de kendi tavır ve davranışlarımızla, bu mevzuda olumsuz bazı şeylere mukabelelerimizde aynı su-i zanna düşmemeliyiz, su-i zan edilebilecek duruma düşmemeliyiz. O yüzden tedbirli ve temkinli olmalıyız.

*  Bazı dostlarımız sükût çağrısı yapıyorlar. O bazı dostlarımıza deseniz ki, “Şu meselede siz de sussanız ya!..” Bakın ne derler: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”, Peygamber Efendimiz buyuruyor.” Geçen musahabede de geçtiği üzere, siz eğitim yuvaları açmak suretiyle, toplumunuza hizmet etmek suretiyle ve temel değerlerinizi tüm dünyaya tanıtmak suretiyle açılımlarınızda aklın, mantığın, muhakemenin gereği olarak, Kitap ve Sünnet’le test ettikten sonra bu meseleleri yanlış görüyorsanız, o yolda yürümeniz Hakk’a karşı saygısızlıktır. Fakat Kitap, Sünnet, İcma-yı Ümmet, Kıyas-ı Fukaha ve zamanın tefsirini arkanıza alarak bu yolda yürüyorsanız, hak demektir o. Bu defa da falanın filanın bu mevzuda önünüzü kesmesi, şöyle-böyle sizin üzerinize gelmesi karşısında yürüdüğünüz bu hak yoldan dönerseniz şayet, Hakk’a karşı saygısızlık yapmış olursunuz; dolayısıyla Allah’a, Kitap’a, Sünnet’e karşı da saygısızlık yapmış olursunuz.  Yaptığınız şeylerde Allah’ın sevmediği, Peygamber’in kabul etmediği/etmeyeceği ve milli değerlerinize ters ne vardır? Üniversite hazırlık kurslarınızda uyuşturucu, sigara, alkol mü kullanılıyordur? Bohemlik mi yapılıyordur? Bunlar yapılıyorsa, ben de öyle derim, “Kapılarına kilit vurun, çekilin, iyilik yerine kötülük yapıyorsunuz siz!..” Eğer bunlar yok da, kendi toplum değerlerinize bir yürüyüş varsa şayet, bu haktır; bundan dönmek, nâhak bir şey olur. O zaman böyle bir mevzuyu müdafaa etmede susmak dilsiz şeytanlıktır.

*  Kuvvet hakta olmalı, hak kuvvette değil. Kuvvet hakka tâbi olmalı. Kuvvetin en önemli derinliği, hakkı temsil etmesine bağlıdır. “Kuvvet bende!..” diye, “ben her şeyi yaparım” mülahazası çok defa insanı nâhak şeylere sevkedebilir.