Posts Tagged ‘mâlikâne’

471. Nağme: “Affetmeye Hazır Olun!” Tenbîhi

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dünkü sohbette şu soruyu cevapladı:

“Son yedi sekiz Bamteli veya Herkul-Nağme sohbetinde bu süreçle alakalı olarak affa çok ciddi vurgu yapıyorsunuz. Acaba süreç sonunda af konusunda farklı mütalaalar olabileceği hususunda endişeleriniz mi var? Yoksa tahribat geniş tabanlı olduğundan ve uzun sürdüğünden dolayı bu tahşidat az bile, diye mi düşünüyorsunuz?”

Kıymetli Hocamız, olumsuzluğu tek başına bırakıp yalnızlaştırmak gerektiğini anlatarak sözlerine başladı ve özellikle şunları söyledi:

*Olumsuzluğu yalnızlaştırmak lazım. İki vasıta birbirinden uzaklaşıyorsa, aradaki mesafe hızla artar. Ama biri yerinde durursa şayet, bazı muvasala köprüleri teessüs ettikten sonra bir gün dönüp gelinecek olursa, çok fazla güç harcanmadan bir araya gelme olur Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Toplum çok kamplaştırıldı, birbirinden koparıldı. Günümüzde öyle ayrışmalar oldu ki -hafizanallah- eğer bir taraf bir yerde durmazsa, mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimanesiyle hareket ederse, yani affa yanaşmazsa ve tokada tokatla, çirkin lafa çirkin lafla mukabelede bulunursa, toplumda kâbil-i iltiyam olmayan yaralanmalara, parçalanmalara sebebiyet verilmiş olur. Arkadan gelen nesillere de kin ve nefret miras bırakılmış olur.

*Diğer taraftan, şayet bir yerde örnek bir şey sergilerseniz, o huzur âlemini gören kimseler çevrede imrenmeye başlarlar. Onlar da lokal dahi olsa o türden şeyler oluşturmaya çalışırlar. Siz hiç farkına varmadan, bir de bakarsınız, sizin çevrenizde oluşturduğunuz o ütopya gibi oluşum, Allah’ın izni inayetiyle, dar dairede bile olsa (başka yerlerde de) oluşur. Hal diliyle, temsil diliyle imrendirici bir şey sergilerseniz, Allah’ın izniyle, muhtemel fitne ve fesatları bertaraf etmiş, en azından onların tesirlerini azaltmış olursunuz.

*Bir diğer taraftan bizim hırçınlık yapmamız için hiç sebep yok. Mesela; buraya malikâne derlerse, “Gelsinler baksınlar!” deriz. Burada nasıl kalıyoruz? Kirasını vererek. Dolayısıyla bizim ille de üzerini örtmemiz icap eden bir kusurumuz yok. Allah’a karşı kusurumuz çoktur da fakat toplum nezdinde bizi mahcup edecek bir şeyimiz yok. Kimse bize “hırsız” diyemez, “rüşvet aldınız” diyemez. Dolayısıyla yüzümüz ak, alnımız açık, Allah’ın izin ve inayetiyle rahatız. Cenâb-ı Allah’a, bizi böyle olumsuz şeylerden koruduğu için de hamd u senada bulunuruz.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşlerime selam olsun! Birileri yeryüzünde fesada sebebiyet verdikleri halde, onlar ıslah hareketi içinde olurlar; uzlaştırıcı, barıştırıcı hareket tavır ve davranışları içinde olurlar.” buyuruyor. Bu aynı zamanda Cenâb-ı Allah’ın o toplumu cezalandırmaması için de bir seradır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Rabbin, halkı dürüst hareket eden hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.” (Hûd, 11/117) Evet, Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o yeri semavî ve arzî büyük belalardan korur.

*Arkadaşlardan sorduklarımın çoğunun evleri yok, demek ki Anadolu insanının onca teveccühünü, kendi arzuları istikametinde o ölçüde olsun değerlendirmemişler; çalmamışlar, çırpmamışlar. Demek ki, hep insanlık için soluk soluğa koşmuşlar, küheylan gibi… Bütün bunlardan dolayı Cenâb-ı Hakk’a hamd u sena etmek lazım.

*Belki bütün bunlardan daha büyük bir lütuf şudur: Cenâb-ı Allah’ın bunca iltifatâtı karşısında hiç kimse kendisini fevkaladeden bir insan görmüyor. Cenâb-ı Hakk’ın size gördürdüğü bu işi, en büyük devletler bile yapamamıştır. Öyle büyük işler yaptırdı ki, dolayısıyla hizmete şöyle-böyle katkısı bulunan bir insan, “Yahu ben de şöyle oldum!” deyip kendisine pay çıkarabilirdi. Nitekim on tane insanı etrafında toplayan kimileri bir cinnetin eseri olarak kendilerini mehdi görüyorlar. Yirmi otuz tane insana bir şey anlatmışlardır, dolayısıyla kendilerini ulûlazmâne bir hal içinde görüyorlar, hafizanallah. Bazıları da iki tane insanın imanına vesile olmuşlar mı, olmamışlar mı; bir yerde Müslümanlığın itibarını iki santim yükseltmişler mi, yükseltmemişler mi; belli değil. Dünyada Müslümanlık adına itibarımıza bir katkıda bulunmuşlar mı, bulunmamışlar mı; belli değil. Ama kendilerini emiru’l-mü’minin görmek gibi bir hata içindeler.

*Bir taraftan minnacık hizmetleriyle, karıncanın işi kadar işleriyle kendini ulûlazmâne bir tavır içinde gören insanlara karşılık, Allah’ın bunca hizmet ettirmesine rağmen, arkadaşların hangisinin nabzını tutsanız, şöyle dediğini göreceksiniz: “Allah’ın benden daha günahkâr, daha mücrim kulu yoktur. İhtimal yağmur yağmıyorsa, benim yüzümden yağmıyordur.” İşte, bu da Allah’ın ayrı bir lütfudur. Bir taraftan eltaf-ı sübhaniyesini başınızdan sağanak sağanak yağdıracak, fakat siz mahiyet itibarıyla kendinizi küçüklerden daha küçük göreceksiniz. Bu Efendimiz’e çok önemli bir meselede iktidânın ifadesidir. İnsanlığın İftihar Tablosu, önemli dualarından birinde “Allahım beni kendi gözümde küçük, minnacık kıl!” diyor. “Kendime çok küçük bir varlık olarak bakayım!” diyor. Size Allah Teâlâ bunca hizmet gördürdükten sonra kendinize sıradan bir insan gibi, âhâd-ı nâstan bir insan gibi, Hazreti Ali Efendimiz’in ifadesiyle “insanlar arasında insanlardan bir insan…” şeklinde bakabilmeniz, Cenâb-ı Hakk’ın öyle önemli bir lütfudur ki, trilyonlar verseniz bunu elde edemezsiniz.

*Bir taraftan rahmetiyle sizi sevindiriyor, mest ediyor; beri taraftan da siz kendinizi insanların en hakiri görüyorsunuz. Yüreğiniz ağzınıza geliyor: Acaba imanlı gider miyim öbür tarafa? Çünkü kendinden ve akıbetinden emin olan insan, emin değildir.

*Allah’a binlerce hamd u sena olsun, küfür ve dalalet içinde değiliz. Bilerek bir arpa kadar bir haram yemedik. Bunları söylemek doğru değil ama kendi halimi söyleyeyim: Ben kardeşlerimin evinde yemek yerken bile parasını vermeye çalıştım. Burada da kira vermeden durmadım. Bu koca binanın kirasını gelen teliften veriyorum. Neden? Çünkü yanıma gelen misafirler benim misafirim olduğundan dolayı burada bu vakfın binasını kullanma hakları olmayabilir. En iyisi, kirasını ben vereyim, bu arkadaşlar günaha girmesinler, ben de günaha girmeyeyim.

*Dışarıda bir ev tutacak, çoluk çocuğa bakacak imkânlarım helal yoldan olmadığı mülahazasıyla ben dünyaya doğru adım atmadım. Hayatımın, gençliğimde ilk üç senesini bir caminin penceresinde geçirdim; altı senesini Kestanepazarı’nda iki metre boyu, iki metre de eni bir tahta kulübede… Allah’a binlerce hamd u sena ederim. Ben o talebenin yemeğine bir kaşık çalmadım. Buna yedi cihan şahittir. Abdest alırken talebelerin takunyalarına ayağımı basmadım. Orada banyo vardı, onlardan birine girip yıkanmadım. Talebenin hakkıdır, benim hakkım değil. Her gün altı saat derse girdim, cumartesi pazar da dahil. İdarecilikle gece talebenin başında bulundum. Üç tane insana, mütalaacıya birer maaş veriyorlardı. Onların mesailerini de üstlendim ama hiçbir ücret almadım. Tenezzül etmedim dünyaya. Yirmi küsur yaşımdayken ayağımın ucuna kadar gelince milletvekilliği, “Allah Allah, dedim, beni böyle komik mi buluyor bu insanlar? Çok küçük bir insan olabilirim ben, fakat Allah’a intisap gibi büyük bir meselenin peşindeyim.” Cenâb-ı Allah kalbimi, Kendi nuruyla, aşk u iştiyakıyla doldursun. Genel karakterimiz bu.

*Bugün bazıları bunu anlamasalar bile, tarihin sayfalarına sizin, arkadaşlarınızın yaptığı şeyler bembeyaz satırlar halinde işlenecektir. Bazıları da kendilerini apak gösterseler bile onlar da tarihin sayfalarına kapkara lekeler halinde dökülecektir. Bir nesil, iki nesil, üç nesil.. torunlarına bile diyecekler ki: “Ey hırsız dedenin torunu!.. Ey mürteşi dedenin torunu!.. Ey mürtekip dedenin torunu!..”

*Bugün böyle davranmanız, gelecekte de öyle davranacağınız mevzuunda en güçlü referanstır. Bugüne kadar inşaallah bir inhiraf yaşamadıysanız, zannediyorum, bundan sonra da Allah böyle bir inhirafa düşürmez.

397. Nağme: Kara Propaganda ve Nefis Muhasebesi

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önce yaptığı sohbetinde, Hizmet erlerinin, maruz kaldıkları kara propaganda karşısında nasıl davranmaları gerektiğini anlatarak sözlerine başladı.

Yapılacak işlerde mazi, hal ve müstakbelin beraberce ele alınması lazım geldiğini ifade eden Hocaefendi, her zaman ahiretin ve hesabın hatırda tutulmasının önemine değindi. Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” derler.” (Furkan, 25/63) veBoş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.” (Furkan, 25/72) mealindeki ayet-i kerimeleri hatırlatarak, kötülüklere aynıyla mukabele etmemek gerektiğini vurguladı. Bu cümleden olarak, “furuât” sözünü tenkit edenlerin yanlışlıklarına imada bulundu, “usûl” ve “furuât” kavramlarını açıkladı. Ayrıca, “mâlikâne” iftiralarına temas etti.

Mü’minlerin farklı içtihatlarda bulunabileceklerini ama katiyen hakperestlikten ayrılmamaları gerektiğini belirten Hocaefendi, Ashab-ı kiram efendilerimizin karşı karşıya geldikleri zaman bile çok hakperest davrandıklarını söyledi. Hazreti Ali ile Hazreti Zübeyr’i misal olarak serdeden Hocaefendi şu hadiseyi anlattı: Hazreti Zübeyr, Hazreti Ali’nin karşısına atını sürüp çıktıktan sonra bir bahtsız adam onu şehit etmişti. Hazreti Zübeyr’i şehit eden kişi, daha sonra Hazreti Ali’ye yaranmak ve ondan bir pâye koparmak için huzuruna gelmiş ve “Safiyye’nin oğlunu, senin hasmını öldürdüm.” deyivermişti. Buna karşılık Hazreti Ali, “Ben bu kulaklarımla Rasûl-ü Ekrem’den şöyle işittim: Safiyye’nin oğlu Zübeyr’in kâtilini Cehennem’le tebşir ederim!” demişti.

İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma ve dili gıybetle, iftirayla kirletme gibi çirkin günahların, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü’minlerin gönül hayatına nasıl zehir akıttığına sözü getiren Hocaefendi, kimsenin günahının takipçisi olmamak, başkalarının hatalarını araştırmamak ve onların –amme hukukuna girmeyen– kusurlarına göz yummak gerektiğini ifade etti.

Muhterem Hocaefendi, başkalarının günahlarını teşhir etmemek ve hiç kimseyi utandırmamak lazım geldiğini şerh ederken hiç unutamadığı üç hadiseyi ilk defa anlattı.

Hakkın hangi kriterlere göre tesbit edilebileceği üzerinde duran Hocaefendi, hak bildiğimiz mevzuya sahip çıkarken kendi muhasebemizi yapmaktan da dûr olmamamız icap ettiğini belirtti. Özellikle Hazreti Üstad’ın “Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakiki sebebini şimdi anladım. Ben kemal-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’aniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemalâtıma alet yapmaklığımmış.” şeklindeki mülahazasını hatırlattı. İman ve Kur’an’a yapılan hizmetin, maddi beklentiler bir yana, varidat ve mevhibelere mazhar olma, velilik mertebesine erme gibi maksatlara da alet yapılmaması; hatta cennete girme, cehennemden uzak kalma gibi ulvî gayelere dahi vasıta kılınmaması; evvelen ve bizzat talebin ihlâs ve rıza-yı ilahi olması lazım geldiğini dile getirdi.

Muhtevasına sadece küçük bir işarette bulunduğumuz bu önemli sohbeti istifadeye medar olması recasıyla arz ediyoruz.