Posts Tagged ‘nagme’

358. Nağme: Kırk Yaş Duası, Hayırsız Evlat ve Dünyevî Zevkler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Daha önceki mesajlarımızdan hatırlayacağınız üzere, sabah derslerimizin ilk gününde ana kitap/temel kaynak olarak merhum Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin “Hak Dini Kur’an Dili” isimli eserini takip ediyoruz.

Bu muhteşem tefsiri birimiz satır satır okuyor, diğerlerimiz dinliyoruz ve muhterem Hocamız da okunan bölümlerle alakalı açıklamalarda bulunuyor. Sonraki gün ise, o sırada bahis mevzuu olan ayet-i kerimelerle ilgili başka neler söylendiğini müzakere etmek üzere ders halkasındaki arkadaşlarımız çalışıyorlar ve yirmi kadar eserden özetler hazırlayıp sırayla arz ediyorlar.

Bu nağmede Elmalılı Tefsiri’nin okunduğu güne ait bir ses kaydı sunacağız. Allah nasip ederse, yarın da aynı ayetlerin müzakeresinin yapıldığı sonraki günden bir bölüm paylaşacağız.

Ders halkasındaki arkadaşlarımız bu paylaşımlarımızda çok kısa da olsa kendi seslerine yer verilmesi konusunda gerçekten gönülsüzler. Fakat, aziz Hocamızın açıklamalarının hangi mevzu ile alakalı olduğunun anlaşılabilmesi için öncesindeki bazı cümlelerin de aktarılmasında fayda mülahaza ediyoruz.

08:44 dakikalık bu kayıtta:

وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَاناً حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاً وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْراً حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ 

“Biz insana, anne ve babasına güzel muamele etmesini emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımış ve nice güçlüklerle doğurmuştur. Çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer. Nihayet insan, gücünü kuvvetini bulup daha sonra kırk yaşına girince “Ya Rabbî!” der, “Gerek bana, gerek anneme babama lütfettiğin nimetlerine şükür yoluna beni sevket. Senin razı olacağın makbul ve güzel iş yapmaya beni yönelt ve bana salih, dine bağlı, makbul nesil nasib eyle! Rabbim! Senin kapına döndüm, ben Sana teslim olanlardanım.” (Ahkâf, 46/15) ayet-i kerimesi münasebetiyle,

*Anne sütü ile beslenmenin önemi,

*Kırk yaş duası,

*Zürriyet hakkında yapılan duanın kuşatıcılığı,

*İnsanın ilk mektebi;

 وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتْ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ

“Fakat bir de öyleleri var ki, kendisini imana dâvet eden anne ve babasına: “Öf be! Yetti artık! Benden önce nice nesiller ölüp de geri dönmediği halde, siz beni mezarımdan dirilip çıkarılmakla mı korkutuyorsunuz!” derken, onlar: Allah’a sığınıp yalvararak oğullarına: “Yazık ediyorsun kendine!” derler, “imana gel, Allah’ın vâdi elbette gerçektir.” O ise yine de: “Bu âhiret inancı eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diye diretir.” (Ahkâf, 46/17) ilahî beyanı vesilesiyle,

*Resmin öteki yüzü ve hayırsız evlat,

*Beşeri bir hakikat: Herkesin çırak çıkarılamayabileceği,

وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ

“Gün gelir, kâfirler cehennem ateşinin karşısına tutulurken şöyle denilir: Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz. Artık bugün dünyada haksız yere büyüklük taslamanız ve dinden çıkıp fâsıklık etmeniz sebebiyle hor ve hakîr eden bir azap ile cezalandırılacaksınız!” (Ahkâf, 46/20) yüce beyanından hareketle,

*Hazreti Ebu Zerr ve Hazreti Ömer bin Abdulaziz’in muhasebe ve murakabe enginliği,

*Dünyayı terk etmenin ölçüsü,

*Bir bebeğe benzeyen nefsin kontrolü

gibi muhtelif konularla alakalı nükteler dinleyeceksiniz.

Muhabbetle…

357. Nağme: Heyecan, Cesaret, Ortak Akıl ve Zafer

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Bugün “Bamteli - Özel” de denebilecek yeni bir sohbet sunacağız. Aslında bunu önümüzdeki haftanın Bamteli olarak düşünmüştük. Fakat, elhamdulillah dün akşam da çok güzel bir hasbihal kaydettik; muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dünyevîlik, şahsî çıkarlar, en geniş manasıyla yolsuzluk ve istiğna konularını anlattı. Allah nasip ederse, dünkü o enfes sohbeti pazartesi günü Bamteli olarak arz edeceğiz. Dolayısıyla yine çok taze olan diğer hasbihali de hiç bekletmeden paylaşmak istiyoruz.

Kıymetli Hocamız, 28:18 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde neşredeceğimiz bu sohbette şu hususları anlatıyor:

*Heyecan, cesaret ve metafizik gerilimin önemi,

*Bu güzel hasletlerin mantık ve ortak akılla dengelenmesi lazım geldiği,

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhissalatü vesselam) şecaati ve Huneyn misali,

*Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelüttehaya) muvakkat ve zahirî hezimetleri dahi nasıl zafere dönüştürdüğü,

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in meşverete verdiği ehemmiyet ve ailevî meselelerini bile Ashab-ı Kiram ile istişare edişi,

*Hazreti Aişe (radiyallahu anha) validemizin iffeti,

*Cereyan eden kırılmalar karşısında asla ümitsizliğe düşmeme fazileti,

*2020 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapma hakkının İstanbul’a verilmeyişi,

*Ülkemizin ve değerlerimizin tanıtımında Türkçe Olimpiyatları’nın misyonu.

Hürmetle…

356. Nağme: Durmadan Yürümek ve Ölümün Yüzüne Gülmek

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, geçen gün çay faslına şu ayet-i kerimeyi okuyarak başladı:

وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

“Bununla beraber, sen hatırlatıp nasihat et! Zira gerçeği hatırlatıp nasihatta bulunmak mü’minlere fayda verir.” (Zariyat, 51/55)

Bu ilahî beyanın mealinden sonra kıymetli Hocamız “yol mülahazaları” diyebileceğimiz ve 11 dakikalık ses kaydı olarak sunacağımız şu hususlara temas etti:

*Allah maruz bırakmasın, elli defa bozguna uğradıktan sonra bile hiçbir şey olmamış gibi hemen doğrulup yola devam etmek lazımdır.

*Hazreti Adem, bir zellesinden (mukarrebîn ufkuna göre bir hatasından) dolayı kendisini hiç affetmemişti ama hemen tevbe/inâbe/evbeye koşarak doğrulup yoluna devam etmişti. Bununla beraber, değişik kitaplarda o yüce nebinin, utancından kırk sene başını semaya kaldıramadığı ve onlarca sene sürekli ağladığı anlatılmaktadır.

*Aşk ve iştiyak önemli bir dinamiktir. Hak dostlarının can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Ne zaman Allahım, vuslat ne zaman?!.” mülahazalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri ve dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmaları.. işte bu, sadakat ile aşkın örtüşmesi, birleşik noktası.. delice O’na ulaşmayı arzu etme, fakat yine delice emre itaatteki inceliğe bağlı kalma…

*Aşkın bir buudu da heyecan ve şecaattir: Cesurca ölümün yüzüne dahi gülmek, ölümün o ekşi yüzünü bile güldürmek.

*Hadis-i şeriflerde Hazreti Musa’nın ölüme ve ölüm meleğine karşı tavrı nakledilmekte ve Cenâb-ı Hakk’ın ona ölmek ya da daha uzun yaşamak hakkında tercih hakkı verdiği anlatılmaktadır.

*Sürekli dik duran insanlar, bütün yollar tıkansa, yine kendilerine bir yol bulup giderler; çünkü yolunda yürüyenleri, Allah hiçbir zaman yolsuz bırakmamıştır. Öyle ki, Mekke’de yürüme/yaşama yasak edildiği dönemde, Allah (celle celâluhu) sevdiği kuluna göklere doğru öyle bir yol açmış ki, bütün enbiya-yı izamın her biri o yolun bir menzilinde dinlenmeye durmuş.. öyle bir noktaya ulaşıyor ki orada Cibril bile dinlenmeye duruyor.

*Evet, Allah, yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yol mağduru etmemiştir. (Sen yeter ki Allah yolunda ol!..) Kuyunun dibine düşmüşsün.. Yusuf’laşmışsın.. en ummadığın ve hiç keşfedemediğin şekilde birden bire bakarsın salınıverir bir kova.. sarkıverir bir güçlü ip, hablülmetin.. tutuverir çıkarsın. Üç beş kardeşin gadrine, hasedine, çekememezliğine uğrarsın; fakat, bir miktar seyr ü sülûk-i ruhanîden sonra adeta bir yere melik olursun. Hizmet’te melik olma gibi bir düşünce yok. Bu hizmetin içinde bulunanlar melikliğin en küçüğünü ve ona götürebilecek bütün vasıtaları yerin en derinliklerine gömmüşlerdir.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyururlar ki: “Allah yolunda tozlanan ayaklara Cehennem ateşi dokunmaz.”

355. Nağme: Kur’an-ı Kerim’in Anlaşılması, Mealler ve Tefsirler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Bamteli ve diğer ikindi sohbetlerini arz etmeye çalıştığımız gibi, günlük tefsir ve fıkıh derslerimizden bazı nükteleri de sizlerle paylaşmaya gayret ediyoruz.

Bugün muhterem Hocamızın “Cenâb-ı Hak’tan istemek lazım: Kur’an’ı baştan sona bütünüyle görmeyi bize lütfeylesin!” duasıyla başladığı İlahî Kelâm’ın anlaşılması konusundaki sözlerini 10:27 dakikalık ses kaydı olarak sunacağız.

Tefsir dersinin meyvesi olan bu nağmede kıymetli Hocamız şu hususlara değiniyor:

  • Merhum dedesinin Kur’an-ı Kerim’i üç günde bir hatmedişi,
  • Bir İmam-Hatip talebesi ölçüsünde Arapça bilmenin önemi,
  • Allah kelamının sadece ayetlerinin ve kelimelerinin değil her harfinin de ifade ettiği derin manalar olduğu,
  • Kur’an’ın iç mûsikîsi,
  • Meallerin eksik bırakılan yanları,
  • Mümkünse meal yerine Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin tefsiri gibi bir tefsir okumanın ehemmiyeti,
  • Tefsirlerde zamanın yorumunun ve değişik bilimlerin katkılarının gerekliliği,
  • Risale-i Nur’da yer alan tefsire ait düsturlar,
  • İlahi Beyan’ı heyet halinde ve müzakere ile anlamaya çalışmanın lüzumu,
  • Müjdesi verilen tefsir heyetinin hususiyetleri.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

352. Nağme: Mısır’da Darbe ve Ramazan’da Tevbe

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Geçtiğimiz akşam muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bayram sonrasına kadarki son Bamteli sohbetini yaptı. Her sene olduğu gibi, bu Ramazan’da da hasbihallerine ara verip sadece tefsir dersine iştirak etmeye ve çoğunlukla Kur’an ile meşgul olmaya niyetlenen kıymetli Hocamız, sözlerine şu hadis-i şerifleri hatırlatarak başladı:

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyuruyor: “İnsanların hepsi çokça hata yaparlar; fakat, hataya düşenlerin en hayırlıları hemen tevbe edip arınma peşinde olanlardır.”

Başka bir hadis-i şerifte ise “Âdem hata etti, evlâtları da hata etti; Âdem unuttu, evlatları da unuttu!” buyuruluyor.

Bu nebevî beyanlardaki nükteleri dile getiren Hocaefendi, Allah ahlakında, yanlış yapanı hemen kaldırıp atmanın söz konusu olmadığını, her zaman bir ümit kapısının aralık bırakıldığını ve insanlara tevbeyle temizlenip yeniden dirilme fırsatı tanındığını anlattı.

“Hata edince ne başkaları sizi yıkılmışlığa mahkum etmeli ne de siz kendinizi tamamen yıkılmış gibi görmelisiniz. Tevbe-i nasuh ile hemen doğrulmalı, bir kere daha silkinip ayağa kalkmalısınız.” dedi.

İnsanın tevbe ile kendi hatalarından arınmaya çalışması gerektiği gibi başkalarını da kusurlarından dolayı hemen kaldırıp atmaması icap ettiğini belirten Hocamız,

“Ne hatasından ne nisyanından ne de bir mevzudaki yanılmasından dolayı insanları kaldırıp atmayalım. Aksi halde yanımızda, çevremizde kimse kalmaz!” dedi.

Günümüzde çok küçük hatalardan dolayı insanların tahtie edildiğini (hatalı bulunup suçlandığını), onun onu onun da onu suçlayıp durduğunu ve fertlerin birbirlerine yaşama hakkı vermezmiş gibi davrandığını belirterek şöyle söyledi:

“Peygamberlerin, evliya ve mukarrebinin yolu, atmosferi yumuşak tutma, kendi değerlerine karşı müsait bir atmosfer oluşturma ve takdim edecekleri semavî/ilâhî emtiaya karşı istek uyarmadır. Aksi halde o ilâhî emtiaya, kendi değerlerine karşı nefret uyarılmış ve iyi bir şey sunulurken günaha girilmiş olur.”

“Mümin, saftır (temiz kalbli ve hüsn-ü zanlıdır), kerimdir; fâcir/münafık ise hilekârdır, leîmdir (ayak oyunlarıyla hayatını sürdürür, alçakça davranır.)” mealindeki hadis-i şerifi hatırlatan Hocaefendi, sözü Mısır’daki darbeye ve Muhammed Mursî’ye getirerek şunları ifade etti:

Mü’min olma itibarıyla, insanlar aldanabilirler, yanılabilirler. Mesela, akla geldiği için diyeyim: Yanı başımızdaki bir müslüman devletin başında, yine müslümanlık adına hareket eden, İslami değerlere bağlılık içinde (bir insan), günümüzün kriterleri arasında çok önem verdikleri demokratik bir anlayışla ve demokratik kurallara bağlı olarak seçime gidiyor, iktidar oluyor. Üzerinden bir sene geçmiyor.. bir senede özür dilerim, halk ifadesiyle söyleyeceğim, insan ‘ağzım, burnum’ diyemez.. bir sene sonra hemen “O insanı tam test ettik, hakikaten bu makamın insanı değildi, onu bertaraf etmemiz lazım!..” gibi mülahazalar.. bunlar çok yanlış mülahazalar, çok insafsızca mülahazalardır. Bir senede insan bir şey ifade edemez, bir senede insan çıraklığı aşamaz. Siz bir senede çıraklığı aşmış, kalfa olmuş insan gördünüz mü hiç? Bu devlet işi, kocaman bir devlet işi. Hiç o işi yapmamışsınız, vekil olmamışsınız, bakan olmamışsınız, birden bire işin başına gelmişsiniz ve birilerine göre.. gerçekten hata mı değil mi? Birilerine göre, hemen hata saydıkları, izafi hata veya indî hata veya onlara göre hata, o hatalardan dolayı “seni alaşağı ediyoruz.” deniliyor. Bu meselenin bir yanı; bu onlara ait bir mesavi. Onlar onun hesabını Allah’a verirler.. aynı zamanda ma’şerî vicdana karşı da verirler onun hesabını.. ve aynı zamanda gelecek nesillere, nesl-i âtîye karşı da onun hesabını verirler. Tarih sayfalarında, satırlarında, paragraflarında o mesaviyi taşır, onlara kadar ulaştırır ve onlar ellerini kaldırır, “Yazıklar olsun size!” derler. “Yazıklar olsun 27 Mayıs’a!..” “Yazıklar olsun 12 Mart’a!..” “Yazıklar olsun 12 Eylül’e!..” ve “Yazıklar olsun işte orada olan o işe!..” falan derler. Böyle oldu, iyi olmadı. Demokrasi bir kere daha bir darbe yedi, bir kere daha darbe yedi. O da bir darbedir, bir darbe yedi.

Bir de beri tarafta, “Mursi” diyorlar. Mursi; irsa etmiş, demir atmış, bir yerde gelmiş limana otağını kurmuş demektir. Adı Muhammed Mursi. (Ayet-i kerimelerde) “ersâhâ” (Nâziât, 79/32) ve “eyyâne mürsâhâ” (Nâziât, 79/42) deniliyor; Mursi de oradan geliyor. Birileri, “Efendim, düşünemedi; bak, öyle bir adamı oraya getirdi ki, öyle bir adamı Anayasa Mahkemesi’nin başına getirdi ki..” falan demek suretiyle hem kendi hesaplarına hem de içinde bulundukları heyet hesabına, musibeti ikileştirme adına, atf-ı cürümde bulunma… Hukuk sisteminde atf-ı cürüm önemli bir husustur; böyle toptan derleyip toplayıp insanları götürdüklerinde birbirlerini suçlamak suretiyle o işten sıyrılmaya bakarlar. Başımızdan birkaç defa geçtiği için, arkadaşlarımız tarafından bile, onlar tarafından bile bu atf-ı cürümün ortaya konduğuna çok şahit olduk. “Efendim, ben yapmamıştım da, bu adam geldi, bu adam bana tesir etti de, bu adam beni aldı, beni sürükledi de… falan.” demek suretiyle kendileri o işin içinden sıyrılma adına.. bu da bir atf-ı cürümdür. Hazreti Pir’in bu mevzudaki ifadesi de, bir suçluya karşı o meseleyi değerlendirme mevzuu, musibeti ikileştirme demektir. “Neden böyle oldu, niye böyle oldu? Olmaması lazımdı, neden bunlar falanın başına geldi? Düşünseydi, etseydi bunu…” Bu düşünce ve sözler musibeti ikileştirir.

Fethullah Gülen Hocaefendi, Mısır’da hadiselerin bu hale gelmesinden dolayı Muhammed Mursî’nin suçlanmasının ve çevresini okuyamadığına dair sözler edilmesinin şu anda hiçbir faydasının olmadığını, bu türlü dedikoduların arkasında insanın yanılabileceğini ve hüsn-ü zannının kurbanı olabileceğini hesaba katmamanın da bulunduğunu, aslında o işin ehli olan kimseler tarafından daha önceden bazı ikazların yapılmış olması gerektiğini ifade ederek şöyle dedi:

Bilemez, çünkü mü’min sever, hüsn-ü zan eder, fakat aldanabilir. Mü’min aldanabilir; “Biz ki müslümanız, aldanırız.” Çent defa aldanmışızdır, çent defa… Yanınıza almışsınızdır, ‘kardeşim’ demişinizdir. Yirmi sene, otuz sene, kırk sene ‘kardeşim’ demiş, bağrınıza basmışsınızdır. Fakat bir gün hiç beklenmedik bir yerde -meğer kendi dünyasını örgülüyormuş dantelasında- sırtınızdan hançeri yediğiniz zaman acıyla inlersiniz; döner bakarsınız, bir de oymuş meğer. Mü’miniz.. hüsn-ü zannımızın altında kalabiliriz; hüsn-ü zan akıntısına kapılabiliriz, gidebiliriz. Bunu görenler haber vermeli, sezenler haber vermeli bu mevzuda, bilebilen servisler haber vermeli, ikaz etmeli, o insanların yanılmalarına meydan vermemeliler.

Bazen o türlü yanılmalar, olumsuz negatif bir mabeyn-i humayun teşekkülüyle olur, oluşur. Bir menfaat çetesi, birinin etrafını sarar; ona sahip çıkmaları, onu tutmaları, onu desteklemeleri sadece kendi çıkarlarına bağlıdır onların. Öyle gülerler onun yüzüne, onu öyle takdir ederler, onu öyle alkışlarlar, “Eşin yok , menendin yok, kakül-ü gülberlerinin tek teline acem mülkü fedadır” derler. O da bunları candan muhib, seven insanlar, dostlar, taraftarlar zanneder. Ve dolayısıyla ona ulaşma çok zorlaşır. O kendi kendini tecrit etmiştir. İşte bu çıkar ve menfaat grubuyla kendi kendini tecrit etmiştir. Onların iyi dediğine iyi der, kötü dediğine kötü der. Yol verilmesine müsaade ettiklerine yol verir, vermek istemediklerine de yol vermez. Böylece yalnızlaşmış olur. Vakıa etrafında bir cemaat vardır; bir şair şu mealde bir söz söyler, “O kalabalık içinde ben yalnızım” der. “Bu sessizlikte, sessizlikten sarhoşum.” Bir mısraı da odur, “sessizlikten sarhoşum” der. Kalabalık içinde yalnızdır, etrafında bir sürü insan vardır ama o yalnızdır. Onlar -bağışlayın- kendi türkülerini çalar-çığırırlar, ona da onu duyururlar, fakat hakikatten, işin mahiyet-i nefsü’l-emriyesinden, işin arka planından haberi yoktur. O Hazret de böyle aldanmış olabilir, onun ikaz edilmesi lazımdı.

Muhterem Hocaefendi, Mısır’daki darbe bahane edilerek sahnelenen bir oyuna da şu sözlerle dikkat çekti:

Bir de bütün bunları derken, o meseleyi ta’mim etme, bulundukları yerde de onun için bir zemin hazırlama, o duyguyu aynı zamanda zaten duyguları feveranda olan o insanlara aşılamaya çalışma.. “Orada olduğuna göre burada da olabilir. Bazı yerlerde hazan rüzgarları esmeye başladı. Her yerde de biz bu hazan rüzgarlarını estirelim, gelin şu baharın hakkından gelelim!” mülahazasıyla bazıları, şom ağızlılar, bu meseleyi farklı şekilde değerlendirebilirler. Çok temkinli olmalı, insana karşı saygılı olmalı, mü’mine karşı saygılı olmalı, vatandaşına karşı saygılı olmalı. Onların iffetini, ismetini, izzetini kendi iffetimiz, izzetimiz, ismetimiz gibi korumaya çalışmalıyız. Zira mü’minlik odur. Mü’min yeryüzünde emniyet ve güvenin teminatçısıdır. Mü’minin aynı zamanda emniyet ve güven manasına da gelir. Mü’min, Allah’ın Mü’min ismine dayanır. Kendisi o mü’min ismini inanmak suretiyle, İslamiyeti yaşamak suretiyle temsil eder. Aynı zamanda yeryüzünde emniyet ve güveni zirvede temsil etmek suretiyle de yine kendisine mü’min dedirtir. Mü’min, Allah; Mü’min, Allah’a inanan insan, Mü’min, yeryüzünde emniyet ve güveni temin eden insan demektir. Mü’minin vazifesi bu olduğuna göre, bence o mevzuda daha titiz, daha hassas, daha dikkatli hareket etmeli, hemen olmadık şeylerle, ihtilaflara, iftiraklara sebebiyet vermemeliyiz.

Hocaefendi sohbetinin sonunda ihtilaf ve iftiraklara değinerek Ramazan-ı Şerif’in ferdî günahlardan arınmak için bir fırsat olduğu gibi içtimaî problemlerimizi çözmek için de imkanlar tanıdığını vurguladı. Şöyle dedi:

Ramazan-ı Şerif oruç tutma, yani bir yönüyle sahurda yemek yeme, ondan sonra akşama kadar, iftar vaktine kadar bekleme, ağzımızı bağlama.. buna orucun zahirisi, nazarisi, taklidisi denir. O meseleyi ibadet u taat ile süsleme, onun amelisi olur. Kalbi ve ruhi hayatımıza, bütün davranışlarımıza mal ederek onu ortaya koyma, kimseye bir şey dememe, olumsuz şeylere kulak kabartmama, kötü şeyleri görmezlikten gelme, bütün uzuvlarımıza Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ifadesiyle oruç tutturma, ele-ayağa, göze-kulağa, dile-dudağa, kalbe, bütün hissiyata oruç tutturma… Bu Ramazan-ı Şerif’te böyle surlar oluşturmak suretiyle -bütün olumsuzluklara karşı, olumsuzluk tsunamilerine karşı surlar oluşturmak suretiyle- bir ay bu temrinatı yaparsak, Ramazan’dan çıktıktan sonra da inşaallah, üzerimizde kalır o. Şöyle bir ay Ramazan-ı Şerif’te oruca niyet ettiğimiz gibi, kimseye de bir şey dememeye niyet edelim. Kimsenin olumsuz tarafını görmemeye niyet edelim. Kimsenin olumsuz yanlarına kulak kabartmamaya niyet edelim. Yani gıybet etmemeye niyet edelim. Gıybeti dinlememeye niyet edelim. İftira etmeyelim, iftira edenlerin iftiralarına da kulak kapayalım, bütün uzuvlarımıza oruç tutturalım. Zannediyorum, bunca temrinat, yani otuz günlük bir rehabilitasyon bu.. Ramazan’dan sonra mevcudiyetini üzerimizde devam ettirir. Biraz dişimizi sıkar, vahdet-i ruhiyenin devam ve temadisi adına bir adım atmış oluruz Allah’ın izni ve inayetiyle.

Değerli arkadaşlar,

Bu nağmeyle beraber af ve müsamahanıza sığınarak sizden izin istiyoruz. 12 sene haftalık yayın yaptıktan sonra 16 aydır günlük nağmelere geçtik ve bir senedir hiç aksatmadan her gün bazı güzellikleri paylaşmaya çalıştık. Bizim muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ders ve sohbetlerini sevdiklerimizle paylaşmaktan başka bir muradımız olmadı; ne siyasete bulaşma ne habercilik yapma ne de medyada yer alma gibi düşüncelere asla kapılmadık. Önyargılı küçük bir azınlığın muhterem Hocamızın her sözünü çarpıtmaları, en masum ders notlarımızı bile siyasi bir mesajmış gibi yayınlamaları ve bazı dostlarımızın da tamamen iyi niyetten kaynaklandığına inandığımız “Hocamızın yüzünü eskitmeyin… Hocamızı polemiklere bulaştırmayın!..” türünden (bazen hakarete varan) ikazları bizi epey yordu. Başka vazifelerimizin yanında her gün altı yedi saat bilgisayar başında oturmak zihnimizi adeta makineleştirdi.

Şikayet değil sadece arz-ı hal saymanızı istirham edeceğimiz bu sözlerle (Hocamızın sohbetlere ara vermesini de vesile edip) “muvakkat uzlet/halvet” talebimizi/niyetimizi belirterek Ramazan-ı Şerif’in hakkınızda ve hakkımızda çok bereketli olmasını diliyor, dualarınız recasıyla hürmetlerimizi sunuyoruz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir hasbihal esnasında…

Hocaefendi hasbihal esnasında

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir hasbihal esnasında…

Hocaefendi bir hasbihal esnasında

Bamteli’nde Bu Hafta (8-14 Temmuz 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Şu anda “İffet.. Allah Aşkına, İffet!..” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar, defalarca dinlediğimiz bu sohbetin güzelliğinden bir nebze tattırmak için, bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 7-8 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla…

333. Nağme: M. Hocaefendi Türkçe Olimpiyatları’nın Kapanış Törenini İzledi

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Uluslararası Türkçe Derneği (TÜRKÇEDER) tarafından, İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda “Evrensel Barışa Doğru” sloganıyla düzenlenen 11. Türkçe Olimpiyatları’nın kapanış törenini televizyondan seyretti.

O esnada çektiğimiz fotoğraflardan bazılarını arz ediyoruz. Hürmetle…

1. Muhterem Hocamız hemen her sahnede dua etti, ismi zikredildikçe mahcubiyetle istiğfar çekti ve her öğrenciye defalarca  “maşaAllah” diyerek programı izledi.

Hocaefendi Türkçe Olimpiyatlarını Seyrederken

2. Yaşlı gözler ve dualarla programı seyreden Hocamız, “Toplumu siyah beyaz diye çok koparmışlar. Bunu ancak dipten gelen hareketler tamir edebilir.” dedi ve ekledi “Elimde olsa o iki bin misafir öğrencinin herbirine beşer bin lira verirdim. Daha fazlasını hak ediyorlar.”

Hocaefendi Türkçe Olimpiyatlarını İzledi

3. Muhterem Hocamız, sahne dekorunu, desenleri ve renkleri de çok beğendi.

Hocaefendi Türkçe Olimpiyatlarını İzledi

4. Programı “Allahım burada yüzlerini güldürüp mutluluk yaşattığın gibi şu yeryüzü çiçeklerini ötede de saadetlere nail eyle.” dualarıyla izledik.

HOcaefendi Türkçe Olimpiyatları Kapanış Programını Seyretti

5.  Muhterem Hocamız program esnasında “Bazı şeyler sizin kulluk çizginizin altında olabilir; fakat âleme bağrınızı açmışsanız, herkesi kucaklayacak bir tavır ortaya koymalısınız.” muhtevasını ifade eden yorumlarını seslendirdi.

Hocaefendi Türkçe Olimpiyatlarını Seyrederken

332. Nağme: Hazreti Davud ve Üç Özelliği

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Geçtiğimiz günlerde Sâd Sûresi’nin tefsirini bitirdiğimizi haber vermiştik. Derste üzerinde durulan bazı ayet-i kerimeleri ikindi sohbetlerine de taşıyor; hakkında daha doyurucu ve aydınlatıcı açıklamalara ihtiyaç duyduğumuz ilahî beyanları muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bir kere daha soruyoruz.

Bu cümleden olarak muhterem Hocamıza

وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ

“Biz onun hakimiyetini güçlendirdik, ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.” (Sâd sûresi, 38/20) ayet-i kerimesini farklı bir açıdan sorduk.

Cenâb-ı Hak, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e,

وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا اْلأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَاْلإِشْرَاقِ وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ

“Güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla. O, yürekten Allah’a dönen biriydi. Doğrusu Biz dağları musahhar kıldık da, onlar akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte tesbih eder dururlardı. Kuşlar da toplu hâlde onun tesbihiyle tesbih ediyorlardı.” (Sâd sûresi, 38/17-19) gibi ifadeleriyle Hazreti Davud’un (alâ seyyidinâ ve aleyhissalatü vesselam) bazı mazhariyetlerini anlattıktan sonra, o yüce peygamberin üç önemli vasıfla daha serfiraz olduğunu hatırlatıyor; onun saltanatla Hakk’a yakınlığı bir arada götürebilmiş olma imtiyazıyla örnek alınması gerektiğini vurguluyor. Bu son üç husus:

1) وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ “Mülkünü destekleyip kuvvetlendirdik.” sözleriyle ifade edilen belâ, devâhi ve mesâib adına pek çok şeye maruz kalan Hz. Davud’un, bütün bunlardan sıyrılarak ve âdeta saltanata dönüşen o peygamberane iradesinin tahkimi.

2) وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ “O’na hikmet de verdik.” beyanıyla anlatılmak istenen, her nebideki nübüvvet hakikatinin önemli bir derinliği diyeceğimiz hikmet nimeti.

3) وَفَصْلَ الْخِطَابِ “Ve fasl-ı hitap da (verdik).” kaydıyla seslendirilen, Hazreti Davud’un konuşma kabiliyetinin mükemmelliği, her meselede maksadı eksiksiz, belâgatli ve düzgün bir şekilde anlatabilme kabiliyeti.

Tefsir dersi de sayılabilecek 11:17 dakikalık bu hasbihali ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Hürmetle…

331. Nağme: Emanet ve Feragat

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, iman ve Kur’an hizmetinin nasıl bir emanet olduğunu, kimlerin omuzunda hangi fedakârlıklarla günümüze kadar getirildiğini ve o mübarek emanetin bugünün insanlarından neler beklediğini anlattı.

Emanete layık bir insan sayılabilmek için bir yandan çok emin olmak, diğer taraftan da gerekli liyakati sergileyemediğine inanmak lazım geldiğini belirten Hocamız şu ölçüyü dile getirdi: “Liyakati taçlandıran ve tamamlayan unsur, ‘Biz layık değildik; fakat ya imtihan için ya da bir avans olarak Allah bunu lütfeyledi.’ diyebilmektir.”

Allah’ın, Rasûlullah’ın ve seleflerimizin emaneti olarak omuzlarımızda bulunan değerleri zayi etmemek için çok hassas davranmak icap ettiğine değinen Hocaefendi, iradenin hakkını verme, derin şuur, amel-i salih, ihlas, ihsan, tefekkür, tedebbür, sohbet-i Canan korumalarıyla sürekli kalb ve ruhu muhafaza altında tutmaya; ayrıca temkin, güçlü hazım sistemi, ulu orta konuşmama, her meseleyi başkalarının hissiyatını da hesaba katarak ortaya koyma ve alternatif planlar oluşturma gibi korumalarla da ziyade tedbirler almaya ihtiyaç olduğunu vurguladı.

“Emanette emin, adanmış nesiller kendilerini düşünmemeliler; hatta bazen evlerinin yolunu unutmalılar.” diyen kıymetli Hocamız, mefkûre insanının beşeri ihtiyaçları zaruretler çerçevesinde ele alması ve bütünüyle davasına yoğunlaşması gerektiğini dile getirdi.

Dünyaya farklı bir renk, farklı bir desen kazandırabilmek için birkaç düzine “deli” lazım geldiğini ifade eden Hocaefendi o delilerin özellikleri üzerinde durdu.

Aziz Hocamız, sözlerini mübarek emanetin “aşkın feragat” gerektirdiğini beyan ederek tamamladı.

Özetini verdiğimiz sohbetten oluşan günün nağmesini 13:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Muhabbetle…

330. Nağme: Her Söylenene İnanma, Her Duyduğunu Yayma!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Bamteli çekimi de yaptığımız evvelki günkü sohbetine Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kişinin her duyduğunu söylemesi (başkalarına iletmesi), ona günah olarak yeter.” hadis-i şerifini hatırlatarak başladı.

Bazen bir paragrafta ifade edilen, bir cümle içinde söylenip yazılan her şey doğru olsa da bir kelimeyi takdim veya tehir etmenin (öne alma veya geriye bırakmanın) ya da aradan çıkartmanın büyük gailelere sebebiyet verebileceğini ve fitne unsuru olabileceğini belirten Hocamız, bundan dolayı “bir meselenin açık seçik olarak ortaya çıkartılması ve inceden inceye değerlendirilip iyi anlaşılması”nın çok önemli olduğunu ve özellikle ahlak kitaplarında yer alan bu hususa “tebyîn” denildiğini vurguladı.

Bilhassa önyargıların ve çarpıtmaların yaygınlaştığı zamanımızda bir sözün mana ve muhtevasını iyi anlamaya çalışmak lazım geldiğine ve aynı zamanda onu kimin naklettiğini de göz önünde bulundurmak gerektiğine dikkat çeken Hocaefendi, şu ayet-i kerime üzerinde durdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ

“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât Sûresi, 49/6)

Aslında önemli hayırlara vesile yapılabilecek olan televizyon, radyo, gazete ve İnternet gibi unsurların bugün çoğunlukla şerde kullanıldığına, korkunç tahribatlara vasıta yapıldığına ve bu tahribatlar fasit dairesi içinde insanların sürekli bir gerilim yaşadıklarına değinen Hocamız, “Gerilmiş insanlarda denge olamaz; onlar dengeli düşünemezler, dengeli konuşamazlar, dengeli karar veremezler. Çünkü dengeli olmada teemmüle, düşünmeye ihtiyaç vardır.” dedi.

Maalesef günümüzde insanların çok rahatlıkla su-i zanna, gıybete ve hatta iftiraya girdiklerini, işittikleri her sözü gerçek kabul edip hemen hükümler verdiklerini ve vehimlere dayalı çirkin yargılarını değişik yollarla yayarak hem kendilerinin hem de başkalarının ufuklarını kararttıklarını ifade eden muhterem Hocaefendi, şu ayet-i kerimenin verdiği mesajlara dikkat çekti:

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

“Bilmediğin şeyin peşine düşme (takılma)! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de işlediklerinden mesuldür.” (İsra Sûresi, 17/36)

Bu ayet-i kerimenin her şeyden önce şüphe, tecessüs ve su-i zandan kaçınmayı ve kesin bilgiye dayanmayan yargılarla insanları suçlamamayı emrettiğini; şahısların gizli hallerini araştırmayı ve su-i zanna dayanarak onlar hakkında hüküm vermeyi yasakladığını belirten kıymetli Hocamız, yeterli araştırma yapılmadan sadece söylentilere göre hiç kimse aleyhinde olunamayacağını; yalnızca tahmin ve varsayıma dayanan bilgi kırıntılarının mutlak doğru olarak kabul edilemeyeceğini dile getirdi.

Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz’in, “Hüsn-ü zan, ibadetin en güzelidir; kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” buyurduğunu; hâlis niyetli, müsbet düşünceli ve güzel görüşlü olmayı İslam’ı hazmetmenin, onda derinleşmenin ve Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı yaşama enginliğinin bir alâmeti saydığını vurgulayan Hocaefendi, bir kere daha Üstad hazretlerinin ortaya koyduğu “hüsn-ü zan, adem-i itimat” prensibinin keyfiyetini açıkladı.

Muhterem Hocamız, sohbetin sonunda şu sözlerin hatırlattığı hakikatleri dillendirdi:

“Bul erbabını danış akıl, dinlemek ferasettir,
Zaman âhir oldu, zuhur eden alamettir,
Heva-yı nefsine uyma; sabrın sonu selamettir,
Ne aldandın be hey gâfil, bu can sana emanettir.”

Bu çok yeni ve pek latif sohbeti 19:12 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Dualarınız recâsıyla…

329. Nağme: Bari Biz Gıybet, İftira, Kavga ve Fitnelere Geçit Vermeyelim!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dün mutad olduğu üzere sohbet etmişti ve biz de Bamteli kaydı yapmıştık. Konu günümüzle çok alakalı olduğu için hafta başını beklemeden bir bölümünü bugün yayınlamayı düşünüyorduk. Fakat, muhterem Hocamız bir saat önce namaz akabinde yine hasbihalde bulundu ve çok hayati mevzulardan bahsetti.

Size en son sohbetlerden evvelkilere doğru sırayla aktarma sözümüzü tutarak o bir saat önceki sohbeti hemen arz edeceğiz. İnşaallah, dünkü kaydımızı da yarın paylaşmayı düşünüyoruz.

20 dakikalık bu çok yeni hasbihali ses dosyası olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

327. Nağme: Sürpriz Lütufların Sahibi Güzeller Güzeli

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi mutad sohbetleri haricindeki bir hasbihalde askerliği esnasındaki rahatsızlığını, Erzurum’a dönüşünü, İzmir ve İstanbul’da kaldığı günleri anıp muttasıl olarak en çok ikamet ettiği yerin şu anki mekan olduğunu anlattı.

Gurbette kalmak gibi, hayatımızın bazı kareleri hoşumuza gitmese bile, önümüze çıkan her hadise ve hal karşısında “Allah’ın takdiri” deyip rıza göstermemizin bizi Rıdvan ufkuna ulaştıracağını belirtti. Bazen Allah’ın muradını bilemesek de mutlaka O’nun her icraatının bir kısım hikmetlere bağlı cereyan ettiğini, dolayısıyla da bize Rabbimizin takdirlerine karşı hoşnutluk düştüğünü ifade etti.

Karıncalardan termitlere, onlardan balıklara ve hatta bitkilere kadar her canlının hayatında sevk-i ilahinin tecellilerinin görüldüğü gibi, eşref-i mahlûkat olan insanın sergüzeştinde de ilahî sevkin çok açıkça müşahede edildiğini söyleyen muhterem Hocamız, ister dünya çapında isterse de belli beldelerde diyalog ve eğitim hizmetlerindeki başarılara dikkatlice bakılırsa, onların verâsında da binlerce sebebin biraraya geldiğinin ve bunu Allah’tan başkasının yapamayacağının anlaşılacağını vurguladı. Sevk-i ilahiyi ve Allah’ın inayetini görmezden gelmenin ve muvaffakiyetleri sebeplere ve bazı şahıslara vermenin ancak gafillerin işi olabileceğini dile getirdi.

Hicret’in izafî ve Asr-ı Saadet’tekinin izdüşümü olarak kıyamete kadar devam edeceğine dikkat çeken ve günümüzün mefkure muhacirlerini kastederek “Bazılarına soruyorum: Kaç senedir sen oradasın? ‘On sekiz senedir’ Ağza kolay; on sekiz sene dâussıla ızdırabıyla orada inlemiş; âh edip âhından ağyârı âgâh etmemiş!” derken gözyaşlarını salıveren Hocamız, bu fedakarlıkların katiyen boşa gitmeyeceğini söyledi.

“Evet, güzel şeyler var ama bu güzeller o Güzeller Güzeli’ne aittir!” demek suretiyle hem nimeti görüp körlükten hem de onu sahibine verip nankörlükten kurtulmak gerektiğini de ifade eden Hocaefendi, hasbihalini son hadiseleri de kuşatan bir niyazla ve özellikle şu duanın çokça tekrar edilmesi tavsiyesiyle bitirdi:

اَللَّهُمَّ يَا خَفِيَّ الْأَلْطَافِ نَجِّنَا مِمَّا نَخَافُ بَلْ مِمَّا لاَ نَخَافُ

“Ey gizli ihsanları bulunan, sürpriz lütufların sahibi Ulu Sultanımız! Bizi endişe edip korktuğumuz belalardan muhafaza buyur; dahası bilemediğimiz için endişe duymadığımız/korkmadığımız musibetlerden de emin eyle!..”

326. Nağme: Cicada Korosunun Zikrini Dinliyoruz!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bir haftadan beri her yandan yükselen çok farklı bir zikir sesiyle yatıp kalkıyoruz.

“Cicada”lar on yedi sene yer altında bekledikten sonra nihayet toprağın üstüne çıkıp ağaçların en yüksek dalları başta olmak üzere her yana yayıldılar.

Cicada, (“Sikeyda” şeklinde okunuyor) Ağustosböceğigiller’den bir hayvancık.

17 sene boyunca toprağın bağrında sessizce bekleyen anne-baba Cicada’lar en fazla 5-6 haftalık yerüstü misafirliklerinin sonunda yumurtalarını ağaçların genç sürgün yarıklarına bırakıp ölüyorlar. Bunlardan altı hafta sonra “nimfa” adı verilen ve erginlere benzemeyen yavrular çıkıyor.

Danaburnuna benzeyen bu yavrular, azıcık güç bulur bulmaz sevk-i ilahi neticesinde kazıcı ön ayaklarıyla toprağı yararak altına gizleniyorlar. Toprak altında ağaç köklerini buluyor ve öz suyu emerek besleniyorlar. Ve tam 17 yıl öylece kalıp onca sene sonra nihayet topraktan çıkıyor ve ağaç gövdelerine tırmanıyorlar. Onlar da ataları gibi sadece 5-6 hafta toprak üstünde yaşayıp yumurtalarını bırakıyor ve ölüyorlar.

Hazreti Üstad kısa ömürlü canlıların hayatına dikkat çekerken sadece bir an Cenâb-ı Hakk’ın bir kısım isimlerine mecla olmanın kıymetine işaret eder. Evet, Cicada’lar kim bilir hangi ilahi isimlerin tecellileridir ve ehl-i hikmet onlarda hangi Rabbanî mesajları okuyorlardır!..

Bununla beraber, Cicada’ların en cahil ve duyarsız insanları dahi hayrette bırakan bir yanları var: Sesleri.

Tek bir Cicada bile insanı dehşette bırakan bir ses çıkarıyor; bir de koro halinde şakıdıklarında ki çoğu zaman öyle yapıyorlar müthiş bir uğultu ortalığı kaplıyor. Araştırmacılar, bu hayvancıkların yakınına minik mikrofonlar yerleştirerek 158 desibellik bir ses çıkardıklarını tespit etmişler; bu, bir el bombasının patlamasıyla aynı değerdeymiş. Fakat Cenâb-ı Hak, bu böceğin işitme organını karnının uzağında bir kapsülün içinde korunmuş şekilde yaratmış da böcek bu yüksek sesten dolayı sağır olmuyor.

Cicada’lar, muhterem Hocaefendi bulunduğumuz mekana ilk olarak 17 sene önce geldiğinde ortaya çıkmışlar. Bir haftadır yine her yanda onlar var. Mutlaka bize de bir şeyler söylüyorlar. Mutlaka, kendilerince onlar da ilahi sanata aynalık ediyorlar.

Geçen gün muhterem Hocamız bu mevzuyu açınca kendilerine kısa bir belgesel seyrettirdik. Bu nağmede http://www.motionkicker.com sitesinden aldığımız o belgeseli, Hocamızın birkaç cümlelik yorumunu ve bir arkadaşımızın kendi çektiği küçük bir videoyu paylaşacağız.

Hürmetle…

290. Nağme: Gül Günlerinin Bedeli

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Geçtiğimiz hafta mescidimizde, Cuma hutbesi olarak, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1997 senesinde yazdığı “Kaosun Ötesindeki Dünya başlıklı makale okunmuştu. Baştan sona insanı derin düşüncelere sevk eden makale/hutbe şu cümlelerle sona ermişti:

“Kim bilir bize bu koskoca mirası bırakanlar, ne kadar ağlayıp inlediler? Bugün evirip-çevirip istifâde ettiğimiz değerleri elde etmek için ne cenderelerden geçti ve ne ölümlerle yaka paça oldular? Şimdilerde har vurup harman savurduğumuz millî ve dinî değerlerimiz, kim bilir onlara neye mâl oldu? Rahmeti Sonsuz’dan niyaz ederiz ki, gerçek bedeli dünyalarla ölçülemeyecek kadar büyük olan o ulu günlerin hakikî fiyatlarını bizden talep etmesin!..”

Aziz Hocamıza bu ifadeleri hangi hissiyâtla yazdığını ve “o ulu günlerin hakikî fiyatları” sözünden neler anlaşılması lazım geldiğini sorduk. Aldığımız cevabı 17:54 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

 

289. Nağme: IZDIRAP

Herkul | | HERKUL NAGME

*Milletçe kaybettiğimiz değerlerden biri de haşyettir; haşyet hissimizi yitirdik.

*Izdırap ile ızdırar (çaresizlik, sebeplerin bütün bütün tükenmesi) ikizdir.

*Topyekün mü’minlerin ve âlem-i İslam’ın başındaki belaların bir muzdar vicdanıyla algılanacağı ve inananların ızdırapla iki büklüm çare arayacağı âna kadar inananların yeryüzünde huzurun mimarı olmaları imkansızdır.

*Mü’minler, kendi şahsî ve ailevî hayatlarıyla alakalı musibetler karşısındaki duyarlılıklarını, bütün inananları ilgilendiren mevzularda da ortaya koymazlarsa; kendileri ızdırar halindeyken hissettikleri çaresizlikle “Rabbim!..” dedikleri gibi, müslümanların umumunu alakadar eden meselelerde de “Allahım, bahtına düştüm!” diyerek inlemezlerse, en azından bir davaya gönül vermiş kimseler böyle yapmazlarsa, Allah inananları yeryüzünün denge unsuru ve dünyanın huzur kaynağı kılmaz. İçtimaî problemler toplumun umumunun ızdırar haliyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmesiyle çözülebilir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insanları ebedî hüsrandan kurtarma davasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) ve “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin” (Şuara, 26/3) ifadeleriyle dile getirmektedir. Allah Rasûlü’nün zaman zaman Hira Sultanlığı’nda kutsal halvete çekilmesi de o derin ızdırapları sebebiyledir.

*Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Hira Sultanlığı’ndaki ibadete bağlı yalnızlığı “kutsal halvet” şeklinde yorumlanmış ve hadislerde “tehannüs” unvanıyla yad edilmiştir. Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) kendisine peygamberlik verilmezden önce de ibadet ediyordu; fakat ne şekilde ibadet ettiğine dair bir rivayet yoktur. İhtimal, Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi, Hazreti İbrahim (aleyhisselam)’ın bakiye-i diniyesi ile amel ediyordu.

*Kadınların sultanı olan Hazreti Hatice annemiz, Peygamber Efendimiz’in ızdıraplarını paylaşmış; sonra da o meselenin göklerdeki sultanlığa denk bir sultanlığa ulaştığını göremeden âhirete yürümüştür ki bu da onun hasbîliğinin ayrı bir derinliğidir.

*Geçmişlerimiz de ızdırap ve ızdırarı derinden yaşamışlardır. Osmanlılar “Attan inmeyesüz!” düşüncesiyle cepheden cepheye koşmuşlar; Murad Hüdavendigar, Fatih Sultan Mehmet, Kanunî Sultan Süleyman gibi padişahlar hep birer ızdırap kahramanı olmuşlardır.

*Bazıları “Bu kadar ızdırap ve gözyaşı da niye?” diyebilirler. Merhum Yaşar Hoca kürsüde hıçkıra hıçkıra ağlayınca onun ızdıraplarını anlayamayan birisi “Bu adam niye pis pis ağlıyor?” demişti. Onun gibilere denecek şey şudur: Acaba sen niye öyle pis pis sükût içinde duruyorsun; utanmıyor musun? Kalbinde zerre kadar ızdırap olsa, “neredeydik, nereye düştük?” mülahazasının ızdırabı olsa, o çaresizliğin vicdanda yaşanan ızdırarı olsa, sen de öyle yapacaksın.. en azından ona ses katacaksın!..

*Kendime dertli diyemem ama dertsiz dersem yalan söylemiş olurum.

Kıymetli arkadaşlar,

Kaydettiğimiz bu cümleler muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin günün nağmesi olarak paylaşacağımız sohbetinin satırbaşları. 19:25 dakikalık hasbihali ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Muhabbetle..

288. Nağme: Hayırlı Vâris mi, Zavallı Mirasyedi mi?

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bir münasebetle manevî emanetlerden bahsedince,

“Maddî mirasların sorumsuz yiyicileri olabiliyor; aynı mirasyedilik manevî miraslar için de söz konusu mudur? Mirasyedi olmamanın esasları nelerdir?”

diye sorduk. Aldığımız cevapta kıymetli Hocamız şu hususlara değiniyor:

*Müsbet yanları itibarıyla mevcut şartların oluşumunda Bediüzzaman Hazretleri, Esat Efendi Hazretleri, Süleyman Efendi Hazretleri gibi Hak dostlarının ve hatta idari sahada fikir ve gayretleriyle senelerdir çalışıp duran insanların büyük payları vardır.

*Dünyanın yüz elli ülkesinde açtığınız okullarda Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere Ashâb-ı Kirâm ve evliya-yı izâm efendilerimizin hakkı vardır.

*Kur’an, geçmişlerimize dua etmemizi tavsiye buyurarak bizde onları hayırla yâd etme duygusunu uyarır. Bu cümleden olarak bir ayet-i kerimede şöyle denilir: “Onlardan sonra gelenler (başta muhacirler olarak, kıyamete kadar gelecek mü’minler), ‘Ey kerim Rabbimiz! Bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi affeyle! İçimizde mü’minlere karşı hiçbir kin ve gıll u gış bırakma! Duamızı kabul buyur ya Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!’ derler.” (Haşr, 59/10) Bu ayette öğretilen dua sizden başlar Ashâb-ı Kirâm ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e kadar herkese varıp ulaşır.

*Bir dönemde Hakk’a teveccühler isimsiz müsemma şeklindeydi. Nakşî, Halidî, Kadirî, Şazilî, Bekrî, Cerrahî diye isimler bilinmiyordu. Fakat onların yaptıkları şeylerin hepsi vardı. Her yerde gürül gürül Allah anılıyordu. O, her sinede muallâ yerini koruyordu. Gönüller adeta O’nun tecelligâhı idi. Bir dönem geldi kalb ve ruh hayatına isim katan insanlar oldu ve zamanla meşrepler o insanların adlarıyla anılmaya başlandı. O halis insanlar sayesinde, müsemma kapı ardında kalmadı. O müsemma vicdanlarda derinlemesine duyuldu ve isim müsemma birliği oldu. Onlar bir derken, biri bin etmesini biliyorlardı. Onların dilinden çıkan bir “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber” kelimeleri binlere tekabül ediyor, gönüller itminana eriyordu. O dönemde isim müsemma at başı gidiyordu. Ne var ki bir gün de geldi, (istisnaları vardır) bazıları itibarıyla “müsemmasız isim” devri başladı. El elden üzüldü yar elden gitti, o menhelü’l-azbi’l-mevrud da kurumaya durdu. Öz ve ruh gitti, mesele artık nesep/veraset yoluna girdi. İşte, mesele sadece isimlere emanet götürülürse, o zaman da bir mirasyedilik söz konusu olur. Zavallı bir mirasyedi olmaktan kurtulup hayırlı bir vâris olarak yaşamak isim ile müsemmayı beraber götürmeye ve hatta isimsiz müsemma şeklinde ömür sürmeye bağlıdır.

Bu güzel sohbeti 09:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

287. Nağme: Hakk’ın Makbullerine Ağlamak Düşmüş!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Hocamız sohbete başlarken çok hüzünlüydü; önce ızdırap ve ızdırar münasebetinden bahsetti; dünyanın, İslam coğrafyasının ve ülkemizin problemlerine değinip adeta iki büklüm oldu.

Bir bayram sabahı aziz Hocamız gurbet hicranını yudum yudum tadarken şöyle demişti:

“Ne zaman yalnızlığım ve gurbetim aklıma gelse, Barla dağları çeker beni kendine. Orada bir garip görürüm hayâlen. Yalnız bir adamın silueti belirir zihnimde. Garibâne dağlarda, ağaçların hüzünlü hışırtıları arasında, tek başına, sessiz, kimsesiz iki-üç ay dolaşan, yirmi günde bir, sadece bir-iki misafirden başkasını göremeyen, ara sıra hasbihal ettiği dağcılara bile bazen haftalarca hasret kalan dava adamının sesleri uğuldar kulağımda:

‘Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,

Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!’

İşte bu ses, bu yanık nağme bütün yalnızlıklarımı unutturur bana ve kendi nefsime döner, ‘Ey Fetih, sen garip değilsin; seninle ağlayıp seninle gülen bu kardeşlerin varken sen gurbette sayılmazsın. Eğer garip görmek istiyorsan Barla dağlarındaki şu yalnız adama bak!’ derim.”

Hocaefendi, dert ve ızdırapla inleyince bir kere daha Barla Muğteribi’ni hatırlatıp “ümit için bir çıkış” arama telaşıyla, Eşref Edip’in Hazreti Üstad ile röportaj yaparken, “Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve tesellî vermiyor mu?” diye sorduğunu hatırlattık; aslında bir manada biz de Hocamıza aynı soruyu sorduk.

İşte 8 dakikalık bugünün nağmesinde muhterem Hocaefendi’nin mezkur soru üzerine söylediklerini, hususiyle şu konuları bulacaksınız:

*Hazreti Pir, Eşref Edip’e şöyle diyor: “Evet, büsbütün ümitsiz değilim. (…) Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!”

*Ketencizâde hazretleri, “Yansam da ocak gibi gayra eylemem izhar / Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!” diyor. Ben onu biraz değiştiriyor ve diyorum ki “Yakma beni nar-ı ağyâre ey çarh-ı cefakâr!” Senin ateşine yanayım cayır cayır ama başka sevdaların ateşiyle yanmayayım.

*Hazreti Pir gibi büyükler ızdırap ve çile ile kıvrım kıvrım yaşamışlar ama asla şikayet etmemişler. Hazreti Üstad şunları söylüyor:

“Madem ki, nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said feda olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstehak idim.”

“Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. (…) Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”

*Necip Fazıl, Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..” demiş. Sakarya milleti temsil ediyor; zira, bir dönemde elimizde sadece o kalmış!..

*“Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.” (Nâbî)

*“Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada / Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belada.” (Ziya Paşa)

286. Nağme: Gece Uzun Olsa da Güneş Doğacak, Işık Gelip Karanlığı Boğacak!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hoacefendi, en son çay faslına, hiciv edebiyatının temsilcilerinden olan Şair Eşref’in şu sözleriyle başladı:

“Cihâna geldiğim günden beri pek çok cefâ gördüm,
Ezildim bâr-ı gam altında, bin türlü ezâ gördüm.
Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm,
Vücudum âlem-i sıhhatte bir bîmâra dönmüştür.”

Daha sonra kıymetli Hocamız, günün nağmesi olarak paylaşacağımız bu 18:20 dakikalık sohbetinde şu mevzular üzerinde durdu:

*Olumsuz şeylerin resmedilmesi, yitirdiğimiz değerlerin mahrumiyetini yaşadığımızı ve kuyu dibinde bulunduğumuzu anlatma açısından önemlidir. Evet, kayıplarımızı gösterme adına yaraya neşter vurulmalıdır ama neşter saplanıp öylece bırakılmamalıdır.

*İnsanlardaki ümit ve reca duygusu sürekli tetiklenmeli; kayaların sırtında bile bir kısım rüşeymlerin meydana gelebileceği mülahazası uyarılmalıdır.

*Bir taraftan realiteler gösterilmeli, diğer yandan ümit duygusu coşturulmalı. Merhum Mehmet Akif, bir taraftan,

“Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile;
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir,
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”
 
der, mevcut şartları ortaya koyar. Diğer taraftan da şu sözlerle ye’se kapılmamak gerektiğini ifade edip ümit salıklar:
 
“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar
‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.”

*Şair Eşref’in şu sözü de bir yönüyle yeis diğer bir yönüyle de recanın sesi soluğu gibidir:

“Bozulmuştur düzelmez gelse de Mehdî;
Bu mülkün emr-i ıslahı Cenâb-ı Hakk’a kalmıştır.”

*Yeryüzünün umumî bunalımlarına inzimam eden içteki krizler, Sultan 3. Mustafa’yı ızdırapla inlemeye mecbur etmiş:

“Yıkılıpdur bu cihan sanma ki bizde düzele,
Devleti çarh-ı denî verdi kamu müptezele,
Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hezele,
İşimiz kaldı heman merhamet-i lemyezele!..”

(Bütün cihan yıkılırken, bizim ülkemizin düzeleceğini mi zannediyorsun? Ne yazık ki, talihsizlikler çarkı, ülkenin kaderini haysiyetsizlerin ellerine düşürdü. Baksana, milletin bel bağladığı ve hak aradığı dairelerin kapılarında bile şaklabanlar gezmekte. Hal böyle olunca, kalmış kurtuluş ümidimiz sadece Rahmeti Sonsuz’un merhametine!..)

*Mehmet Akif’in

“Virânelerin yasçısı baykuşlara döndüm,
Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu.
Gül devrini bilseydim onun bülbülü olurdum;
Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu?”

sözleri bir açıdan önemli bir hasret ve hicranı ifade ediyor. Fakat, bulunduğumuz dönemleri birer gül devrine çevirme vazifesiyle karşı karşıya bulunduğumuz da unutulmamalı!..

*İşini Allah’a havale eden ve O’nu vekil edinen, her türlü zorluğun üstesinden gelebilir: Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفَىٰ بِاللَّهِ وَكِيلًا

“Sadece Allah’a dayanıp güven! Vekil olarak Allah yeter.” (Ahzâb, 33/3)

*Kavminin kendisinden yüz çevirmesi karşısında Seyyidinâ Hazreti İbrahim ve ona inananlar Allah’a dayanmışlardı. Onlar öncelikle,

إِنَّا بُرَآَءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ

“Sizden ve Allah’ı bırakıp tapageldiğiniz şeylerden biz fersah fersah uzağız.” (Mümtehine Sûresi, 60/4) diyerek, kâfirlere karşı dimdik bir duruş sergilemiş ve âdeta bütün tehditlere meydan okumuşlardı. Aynı zamanda onlar, bu ifadeleriyle, Allah’tan başka tapılan şeylerin bir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını, kendilerine atfedilen değeri hak etmediklerini ve herhangi bir teveccühe de asla layık olmadıklarını ilan etmişlerdi. Daha sonra ise nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellisini talep suretiyle şöyle demişlerdi:

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey Ulu Rabbimiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) mâruz bırakma, affet bizi; şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’sin.” (Mümtehine Sûresi, 60/4-5)

* İslam’ın gurbetini ve ümmetin garipliğini vicdanında duyan muzdarip şair Mehmet Akif, “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”nde şu yanık nağmeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın dergahına yönelmiş; karanlığı göstermekle beraber bir ışık kaynağına da dikkat çekmiştir:

“Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi…
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu
Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
Ümmeti bırakma böyle mazlum.”

*Kırık Muzrap’tan bir dörtlük:

Nasıl olsa bir gün güneş doğacak;
Çevreye yeniden nûrlar yağacak;
Dağ-dere, ova-oba bucak bucak,
Işık gelip karanlığı boğacak…

*Bize düşen vazife; her şeyden önce kendimize bakıp kendimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide sûresi, 5/105)

285. Nağme: Değer Yetimliği, Üslup Hatası ve Dil Yarası

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Daha iki üç saat önceki sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlattı:

*Hayatın her devresi kendi hususiyetlerine göre çok iyi değerlendirilmelidir. Ne var ki, bugün yuva, sokak, mektep ve mabedin bu konuda fertlere gereken rehberliği yapabildiği söylenemez.

*Günümüzde insanları çok kınamamak, gurbetlerine ve yalnızlıklarına bakıp onlara acımak lazım. Değer anneden, değer babadan mahrum edildikleri için yetimliklerine bakıp acımak lazım. Biz topyekün değerler mahrumu, değerler yetimi bir toplum haline getirilmişiz.. şefkat etmek lazım.

*Bugün diller mızrak gibi kullanılıyor. Öyle ki, her yanda söz düelloları, sanki herkes herkesle kavgalı.

*Dil yarası kılıç yarasından daha acıdır. Nitekim, bir Arap atasözünde “Cerâhâtü’s-sinan lehe’t-tiyam / Lâ yeltâmü mâ ceraha’l-lisan” yani Kılıç yarası geçer ama dil yarası geçmez! denilmiştir.

*Gönüllere girmenin sırlı anahtarı tatlı söz ve mülayim tavırdır.

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a hitaben, “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ Hâ, 20/44) buyurarak her şeyden önce peygamberâne bir üslubu nazara vermiş; muhatap, Firavun gibi kalb ve kafası imana kapalı bir insan bile olsa, yine de hak ve hakikati “kavl-i leyyin” ile anlatmak gerektiğine işaret etmiştir.

*Gâfir de denilen Mü’min Sûresi’nde Hazreti Mûsâ’nın tebliğine iman edip imanını uzun süre gizlemiş olan üst düzey devlet yetkilisi (bazı rivayetlerde genelkurmay başkanı) olan mümin anlatılmaktadır. Bu zat, “Sizler Mûsâ’nın dürüst olduğunu tesbit etmekle beraber yalancılıkla itham ediyorsunuz. Bu iki zıt vasıf bir arada bulunamaz. Şu halde insanlara bile yalan söylemeyen bir kimse, Allah’ın elçisi olmadığı halde hiç Allah adına yalan uydurur mu? ‘O, beni size elçi olarak gönderip şöyle şöyle dedi’ diyerek en müthiş, en tehlikeli yalanı söyler mi?” diyerek Hazreti Mûsâ’yı savunmuştu. Demek ki Hazreti Mûsâ o güzel üslubuyla Firavun’un en yakınındaki insanlara bile tesir etmişti.

*Bir yerde meseleleri müzakere edecekseniz, aklınızın salim olduğu bir anda not tutmalısınız ve o meclise hazırlıklı gitmelisiniz ki orada irticalinin esnekliğine maruz kalmayasınız ve hislerinizin güdümüne takılmayasınız.

*Bari Müslümanlar arasında böyle olmasaydı ama maalesef her şey kıran kırana gidiyor.

18:17 dakikalık bu sohbeti sabahki derste çektiğimiz fotoğraflarla beraber arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ders arasında, ezberlediği sûreyi kendisine okumak isteyen küçük misafirimiz Selim Çalış kardeşimizi dinledi:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ders arasında, ezberlediği sûreyi kendisine okumak isteyen küçük misafirimiz Halime Okur kardeşimizi dinledi.

Mustafa Fehmi Okur kardeşimiz de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin duasını almaya gelmişti; muradına erdi:

284. Nağme: Nefsini Bilen Rabbini Bilir!..

Herkul | | HERKUL NAGME

*İnsan, benliğine takıldığı ölçüde şeytana yakın, Allah’tan da uzaktır. “Ben” diyene Allah’a giden yolda kapılar hiçbir zaman açılmaz.

*Gösteriş meftunu insanlar düşünce ve beyanlarındaki boşluğu gürültüyle doldurmaya çalışırlar. Hâlbuki yalan ve gösteriş gürültülüdür; hakikat ve samimiyet sessizdir. Yıldırımlar gök gürültüsünden evvel hedeflerine varırlar; ses duyulduğunda onlar çoktan varacakları yere ulaşmışlardır.

*İnsanın kendine âit hususiyetleri tanıması ve nefsini keşfetmesi, vâhid-i kıyasî olarak, Zât-ı Uluhiyyeti tanıma adına oldukça önemlidir. Nitekim hadîs diye rivayet edilen bir sözde “Nefsini bilen, Rabbini de bilir” denilmiştir.

*Kudsî hadis olarak rivayet edilen bir mübarek söz şöyledir:

“Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nâil olur; nâil olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin.”

Kıymetli arkadaşlar,

Bugünkü nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yukarıda işaret ettiğimiz konuları anlattığı en son çay fasıllarından birini paylaşıyoruz. 10:49 dakikalık bu hasbihali ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

283. Nağme: İnsan Kazanmak, Dostları Korumak ve Düşen Kardeşe El Uzatmak

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, günün sohbeti olarak paylaşacağımız 18:52 dakikalık çok yeni hasbihalinde şu hususları anlatıyor:

*Hikmetin Lisan-ı Fasihi (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz, “Din nasihattir.” buyurmuştur. Nasihat; hayırhahlık demektir; bir kimseye doğru yolu göstermek, yapması ve yapmaması gereken şeylere dikkatini çekmek ve onun hakkında hep hayır dileğinde bulunmak manalarına gelmektedir. Nasihat, insanları Allah’a, Rasûl-ü Ekrem’e ve Din-i Mübîn’e yönlendirmektir; onları, dünya ve ahiret hayatları hesabına faydalarına olacak işlere sevketmektir.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Senin elinle bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, -başka bir rivayette- vadi dolusu koyun ve develerden daha hayırlıdır.”buyurarak, hidayete vesileliğin ne derece ehemmiyetli olduğunu anlatmıştır.

*Hazreti İmam Gazalî, İhyâ’sında bazı mevzuları mühlikât (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) ve münciyât (kurtaran, felaha götüren ameller) başlıkları altında serdediyor. Mühlikât olarak sayılan çeşit çeşit zaaflardan birisine takılarak kayma tehlikesiyle karşı karşıya kalan insanların önünde setler oluşturmak ve onların kayıp gitmelerine mani olmak da çok önemli bir vazifedir.

*Üstad Hazretleri Ondördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve latîfelerin farklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağından, bazılarının ise bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Bazı latîfelerin, tüy kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!” diyor.

*Diğer taraftan, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” buyurmuştur. Evet, Allah’ın rızası gözetilerek yapılan en küçük iş dahi dergah-ı ilahîde çok kıymetlidir. Bir zerre ihlaslı amel, Cenâb-ı Hak nezdinde tonlarla ifade edilemeyecek bir ağırlığa ve değere ulaşır. Öyleyse, hiçbir iyilik küçük görülmemelidir. Hangi amelin ötede nasıl bir kıymete ulaşacağı burada bilinemediğine göre, insan her güzel işe kıymet vermeli ve önüne çıkan her hayırlı fırsatı öteler hesabına değerlendirme gayreti içinde olmalıdır.

*Rehber-i Ekmel (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz buyururlar ki: “Benim misalimle sizin misaliniz, şu temsile benzer: Bir adam ateş yakar. Alevler etrafı aydınlatınca pervaneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvancıklar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onları kurtarmaya çalışır; fakat hayvanlar galebe çalarak çoklukla ateşe atılırlar. Ben (tıpkı o adam gibi) ateşe düşmemeniz için eteklerinizden çekiyorum, ancak siz ateşe ateşe koşuyorsunuz.”

*Hasılı, Peygamber mesleğinin gereği; evvela, insanlara hidayet yollarını gösterip onları kazanmak; sâniyen, sürekli hayırhahlık yapıp zaaflarına yenilmemeleri için onları desteklemek, kayıp gitmelerine mani olmak; salisen, şayet kaymışlarsa, o zaman da katiyen “Oh oldu!..” dememek, gerekirse bir itfaiyeci gibi alevlerin içine atlamak ve kardeşlik mülahazasıyla düşeni kurtarmaya çalışmak, en azından onun yeniden doğrulması için dua dua Allah’a yalvarmaktır.

282. Nağme: Hazreti Ahmed Muhammed Mahmud (s.a.v.) ve Hammâdun Ümmeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “…Ve Gaybın Son Habercisi” başlıklı makalesinde şöyle diyor:

“O, taayyün-ü evvel’den Ahmed unvanıyla insanlık ufkunun muhaciri; Mekke’den Muhammed namıyla Medine şehrinin misafiri; berzahtan Mahmud namıyla livâü’l-hamdin mihmandarı ve bütün esmâ-yı şerifesiyle Cennet ve Cemalullah’ın perdedarı, ruhânî âlemlerin feyz kaynağı ve cismâniyet âleminin de asıl cevheriydi.”

Bu paragrafta,

*Taayyün-ü evvel’den Ahmed unvanıyla insanlık ufkunun muhaciri

*Mekke’den Muhammed namıyla Medine şehrinin misafiri

*Berzahtan Mahmud namıyla livâü’l-hamdin mihmandarı

*Bütün esmâ-yı şerifesiyle Cennet ve Cemalullah’ın perdedarı

denilerek Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in farklı isimlerinin farklı âlem ve mevkıflere baktığı ifade ediliyor.

İşte, yine Kutlu Doğum Haftası’nı vesile yaparak muhterem Hocaefendi’ye bu paragrafı, o isimleri ve ilgili halleri sorduk.

Aziz Hocamız sorumuza cevap verirken özetle şu hususlar üzerinde durdu:

Efendimiz’in mübarek üç ismi olan “Ahmed”, “Muhammed” ve “Mahmud” kelimeleri “hamd” kökünden gelmektedir. Bilindiği gibi ilk iki isim Kur’ân’da zikredilirken, “Mahmud” kelimesi Efendimiz’in ismi olarak Kur’ân’da yer almaz.

Ahmed ism-i şerifi, taayyün-ü evvel hakikatiyle irtibatlıdır. Çünkü O; varlığın özü, usâresi, kâinatın mebdei, hilkat ağacının çekirdeğidir. Evet, “Allah’ın en evvel var ettiği, benim nurumdur.” beyan-ı nebevîsinin de işaret buyurduğu gibi O’nun taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. İlm-i ilâhide ilk icmali belirlenen, ortaya çıkan hakikat O’nun nurudur. İşte ziyası vücudundan evvel dillere destan olan Efendiler Efendisi’nin dünyayı teşriflerinden önceki unvanı Ahmed’dir (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) ve bu hakikat de hakikat-ı Ahmediye’dir. Bu sebeple O, Kur’ân’da da geçtiği üzere, Hazreti İsa (aleyhisselam) tarafından, “Ahmed” ismiyle müjdelenmiştir.

Muhammed nam-ı celili, yerde gökte herkesin kendisine saygı duyduğu, medh u senada bulunduğu zat mânâsında, Rasûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliği, mesaj ve misyonuyla alâkalı ismidir. Başka bir ifadeyle Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) “Muhammed” ismiyle insanlık âlemine nüzulüdür ki, bu bizim adımıza şereflerin en büyüğü, O’nun adına bir tenezzüldür.

Mahmud unvan-ı kerimi ise, yerde-gökte övülüp methedilen, sena edilen zât demektir. Bu azim unvan, Peygamber Efendimiz’in ismi olarak Kur’ân’da yer almasa da, ezan sonrası okuduğumuz duada geçtiği üzere Sünnet-i Sahiha’yla sâbit bir ism-i mübarektir. Makam-ı Mahmud, mutlak mânâda İnsanlığın İftihar Tablosu’na has, hamîdiyet ve mahmûdiyetin bir araya getirildiği ulvî bir makamdır. Şöyle ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’a karşı yerine getirdiği hamdiyle hâmid, gökte ve yerde övülüp medhedilmesiyle de mahmuddur. Evet O, hamd u şükürle kullukta bulunmuş, kulluk yaptıkça Cenâb-ı Hak tarafından övülmüş, övüldükçe mütemadiyen kulluk yapmış, Allah O’nu medih, O da Allah’a hamd etmiş ve neticede övülme ve övgüye mazhar olma makamına ulaşmıştır.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) bir hadis-i şeriflerinde, ahirette kendisine Livau’l-hamd’in verileceğini ifade etmiştir. Livau’l-hamd’e; hamd bayrağı, hamd sancağı denilebileceği gibi, hamd alemi de denilebilir. Çünkü alem, bir alamet ve emâre demektir ki, bayrak ve sancaktan daha öte bir mânâ ifade eder.

Dünyada Hazreti Ahmed ü Mahmud u Muhammed’in (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) rehberliğinde olan ümmet-i Muhammed, hayatlarını hamdle geçirdiklerinden dolayı, ahirette de Livau’l-hamd’le şerefyâb olacaklardır. Çünkü insan hangi yolda yürürse, varacağı istikamet de ona göre bir yer olacaktır. Bundan dolayı hep hamd etrafında dönüp duran, hamd güzergâhında yürüyen, sürekli hamd gören, hamd konuşan, hamd soluklayan, hamdle oturup kalkan kimselerin varacakları yer de Livau’l-hamd’dir.

Ayrıca, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), nazarları hamd makamına çevirerek ümmetine, “hammâdûn”dan (durmadan, sürekli hamd edenler) olmayı hedef göstermiştir. “Hammâd” kipi mübalağa sigasıdır. Yani şuur ve derinliğine inmeden, ara sıra “hamd”i hatırlayan ve sadece lafzî olarak “elhamdülillah” deyip geçen kimseler için bu siga kullanılmaz. Hammâdûn ümmeti öyle hamde kilitlenmiş insanlardır ki, Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) dualarında da geçtiği üzere onlar yatıp kalkarken hep “elhamdülillah” der, oturur kalkar Allah’a hamd eder, hamdle nefes alır verir ve ömürlerini derin bir şuur ve idrak içinde hamd atkısı üzerinde örgülerler. Neticede, yaşadıkları gibi ölür, öldükleri gibi haşrolur ve ötede de Makam-ı Mahmud Sahibi’nin (aleyhissalatü vesselam) vesayetinde, Hamd Sancağı’nın gölgesinde toplanırlar.

İşte 19:03 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunacağımız bugünkü nağmemizde muhterem Hocamız hülasa ettiğimiz hakikatleri anlatıyor.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

281. Nağme: En Önemli Mesele ve Sohbetlerin Yörüngesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugünün hasbihalinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Sözün yörüngesine oturması sohbet-i Cânân’la olur.” diyerek, değişik vesilelerle yaptığımız hemen her toplantıda, sohbette, beraberlikte gündemimizin ilk maddesini Rabbimizle münasebetlerimizin teşkil etmesi lazım geldiğini anlatıyor. Muhterem Hocamız özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Dünyanın sosyal ve ekonomik problemlerini çözme gibi bir hâdise için bile bir araya gelmiş bulunsak, öncelikli meselemiz “sohbet-i Cânan” olmalı. Evet, böyle bir hedefe doğru yürürken bile, “Acaba Allah’la münasebetimiz olması gereken seviyede mi? O mevzuda ulaşmamız gereken derinliğe ulaşabildik mi? O’nu görüyor gibi bir hâlimiz var mı? Hiç olmazsa görülüyor olma mülâhazasıyla tir tir titriyor muyuz?” gibi mülâhazaları esas almalı, diğer vazife ve sorumluluklarımızı ise o esasa göre bir sıraya koymalıyız.

Dünyaya çeki düzen verme gibi bir hâdise dahi, bizim Allah’la, Efendimiz’le, Kur’ân’la münasebetimiz yanında tâli derecede bir öneme sahipse, günümüzdeki siyasî ve aktüel mevzuların, hele hele magazinvârî meselelerin bizim için ne mânâ ifade ettiği/etmesi gerektiği açıktır. Bu açıdan hangi meseleye, nerede, ne ölçüde yer vereceğimizi ta başta çok iyi belirlememiz gerekiyor. Bu sebeple oturup kalktığımız her yerde Hazreti Mevlâna’nın ifadesiyle hep “sohbet-i Cânan” demeli, evvela Allah’a imanımızı bir kere daha yenilemeli, ilâhî mârifet ve muhabbetle bir kez daha dolma yollarını araştırmalıyız. Bardağın taşacak derecede dolmasına “lebriz” denir. İşte gönül bardağı dolup taşacak şekilde o meseleyi köpürtmeli, mârifet ve muhabbetle dolup dolup boşalmalı, daha sonra diğer konulara geçmeliyiz.

Evet, bir araya geldiğimizde asıl maksat ve hedefimiz, iman ve imanda derinleşme mevzuları olmalı; bu istikamette gerekli cehd ve gayreti ortaya konduktan sonra, “Hazır bir araya gelmişken şurada şöyle bir mevzuu daha vardı, bu arada onu da görüşüp karara bağlayalım.” demeliyiz; neyi, nereye koymamız gerekiyorsa ona göre davranmalı ve programlarımızı bu eksen etrafında örgülemeliyiz.

Üç paragrafla özetlemeye çalıştığımız 14:25 dakikalık bu hasbihalde En Önemli Mesele ve Sohbetlerin Yörüngesi konusuyla alakalı daha pek çok önemli esas ve açıklama bulacaksınız.

Hürmetle..

280. Nağme: Hadiseler Karşısında Peygamber Efendimiz ve “Kutsal Teessür”

Herkul | | HERKUL NAGME

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve mü’minler karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, Hicret’in 5. senesinde bir araya gelip tek vücut olmaya ve bu defa bütün güçlerini bir merkezde toplayıp Medine’ye öyle hücum etmeye karar vermişlerdi.

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, durumdan haberdar olunca, ashabını toplamış, harp tekniği hakkında onlarla istişare etmiş, değişik teklifler arasında Hz. Selman-ı Farisî’nin fikri Peygamber Efendimiz’in düşüncesine muvafık gelince düşmanın taarruz etmesinin muhtemel olduğu yerlere hendekler kazılmasına ve böylece müdafaa harbi yapılmasına karar verilmişti.

Rehber-i Ekmel Efendimiz, yanındaki 3000 insanla beraber hendek kazmaya başlamıştı. Kişi başına bir arşın hendek kazılacaktı. Onları, onar onar gruplara ayırmış ve böylece yine meseleye bir yarış havası vermişti. Derinlik, atıyla oraya düşen bir insanın, bir daha çıkamayacağı şekilde ayarlanacaktı. Genişlik ise, en mahir süvarinin dahi geçemeyeceği ölçüde planlanmıştı. Böylece şehre girişi mümkün kılan çok uzun bir alan hendeklerle çevrilecekti.

Hendek kazılırken İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz de ashabıyla beraber çalışıyor; hatta onların kuvve-i mâneviyelerini takviye için

اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلآخِرَةِ    فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ وَالْمُهَاجِرَةِ

“Allahım, ahiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirîne mağfiret eyle.” duasını tekrar tekrar seslendiriyor ve sahabe O’nun bu sözleriyle coşuyor:

اَللّٰهُمَّ لَوْلاَ أَنْتَ مَا اهْتَدَيْنَا    وَلاَ تَصَدَّقْـنَا وَلاَ صَلَّيْنَا

فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا    وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْنَا

“Allahım, Sen nasip etmeseydin biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekât veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma.” diyerek mukabele ediyorlardı.

Bir aralık büyükçe bir kaya çıkmıştı karşılarına; Ashab-ı Kiram’dan güçlü kuvvetli insanlar bile o kayayı parçalayamamışlardı. Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Rasûlü’ne söylerlerdi; bu büyük kayayı da O’na haber verdiler. İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta bir müjde veriyordu: “Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”

Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, asla parçalanmaz gibi görülen büyük devletlerin fethini müjdelediği o esnada karşısındaki 24.000 kişilik tam donanımlı düşman ordusuna karşı sadece 3.000 Müslümanla müdafaa harbine hazırlanıyordu. Fakat, dünyevi ölçüler açısından insanı dehşete düşürmesi beklenen o anki şartlar Peygamber Efendimiz’i tesiri altına alamadığı gibi, mü’minlerin de ancak imanlarını artırıyordu.

Bir ay kadar süren muhasarada şartlar, hep kâfirlerin aleyhine işlemişti. Kış bastırmak üzereydi. Mekke insanı, Medine’nin kışına dayanamazdı. Zaten kış için de hiçbir hazırlıkları yoktu. Günlerden beri esip duran rüzgâr, rüzgâr olmaktan çıkmış, çadırları söküp götürecek şiddette bir kasırga hâlini almıştı. Zaten 24.000 insana bakmak da çok zordu. Müşriklerin daha fazla dayanmaları mümkün değildi. Nitekim bir müddet sonra Ebû Süfyan, istemeye istemeye ric’at emri vermişti. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, muharebenin sonunda “Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz, onlar gelemeyecekler.” buyurmuştu.

Kıymetli arkadaşlar,

İçinde bulunduğumuz Kutlu Doğum haftası münasebetiyle son günlerde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye hep İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimât) Efendimiz’e dair meseleleri soruyoruz. Bu defa da kıymetli Hocamıza “Peygamber Efendimiz hadiselerden bizim etkilendiğimiz şekilde etkilenmemiş, aksine o her zaman hadiselere yön vermiştir.” tesbitini, bu cümlenin nasıl okunması gerektiğini sorduk.

Muhterem Hocaefendi, öncelikle şu hususu hatırlattı:

Mahbûb-u Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insanları ebedî hüsrandan kurtarma davasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) ve “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin” (Şuara, 26/3) ifadeleriyle dile getirmektedir. Aslında, bu ilahî hitaplar, Allah Rasûlü’nün duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki hassasiyetini, O’ndaki ölesiye yaşatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir. Bu itibarla, mezkûr ayet-i kerimeleri Peygamber Efendimiz’in heyecanlarını ta’dil eden ve O’nu îkaz için inen birer ilahî kelam şeklinde anlamak eksik, hatta yanlış olur. Evet,bu beyanlarda ta’dil ve tembih söz konusu olduğu kadar, ciddi bir takdir ve iltifat da vardır.

Bu önemli hakikati nazara vererek Peygamber Efendimiz’in bu şekildeki etkilenmelerine “kutsal teessür” denebileceğini belirten kıymetli Hocamız, daha sonra yukarıda özetlediğimiz Hendek Mücahedesi’ne işaret etti. Allah Rasûlü’nün öyle müthiş bir hadise ve çok olumsuz şartlar karşısında bile asla tereddüte düşmediğini ve yaptığı hamlelerle yine hadiselere yön verdiğini anlattı.

“Kutsal teessür” dediği etkilenmeye Hazreti Bediüzzaman’ın hayatından ve onun “müsbet hareket” düsturundan da misal veren Hocaefendi meseleyi günümüze getirerek adanmış ruhların hareket çizgisinin nasıl olması lazım geldiğini ifade etti.

19:42 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

279. Nağme: Efendiler Efendisi’ne Salât u Selâm

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugün tefsir dersinde Ahzab Sûresi’ni tamamladık. Müzakeresini yaptığımız ayetler arasında

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَآمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيماً

“Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) ilahî beyanı da vardı. Bu ayetin tam da Kutlu Doğum haftası olarak değerlendirilen günlerin başına denk düşmesi çok güzel bir tevafuk oldu. Bu vesileyle bir kere daha salât ü selam üzerinde durduk; muhterem Hocamızın mezkûr ayetle alakalı yorumlarını dinledik.

16:30 dakikalık bölümünü paylaşacağımız bu nağmede özellikle şu mevzular üzerinde duruluyor:

Bildiğiniz gibi, “salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât” gelir. Zikrettiğimiz âyet-i kerimeye göre, Peygamberimize salât ve selam getirerek, en azından “Allâhümme salli alâ Muhammed – Allâhım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed’in üzerine olsun!” diyerek hürmet arz etmek her Müslüman’ın yapması gerekli olan bir görevdir.

Bir hadis-i şerifte anlatılır ki: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir keresinde minbere çıkıyordu. Merdivenden yukarı çıkarken birinci basamakta “amin!” dedi. İkinci basamakta yine “amin!” dedi. Üçüncü basamakta bir kere daha “amin!” dedi. Hutbeden sonra, sahabe efendilerimiz “Bu sefer Sen’den daha önce duymadığımız bir şeyi duyduk yâ Rasûlallah! Eskiden böyle yapmıyordunuz, şimdi minbere çıkarken üç defa “amin” dediniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: “Cebrâil aleyhisselam geldi ve ‘Anne-babasının ihtiyarlığında onların yanında olmuş ama anne-baba hakkını gözetmemiş, onlara iyi bakarak mağfireti yakalama gibi bir fırsatı değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun, burnu yere sürtülsün onun!’ dedi, ben de ‘amin!’ dedim. Cebrâil, ‘Yâ Rasûlallah, bir yerde adın anıldığı halde, Sana salât ü selâm getirmeyen de rahmetten uzak olsun, burnu yere sürtülsün!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim. Ve son basamakta Cebrâil, ‘Ramazana yetişmiş, Ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim.” Bu hadiste geçen “rağime enfuhû” ifadesi bir idyumdur, dilin kendi yapısına has bir deyimdir ve Türkçe’de onu net ve tam olarak karşılayacak bir kelime yoktur. Belki, “burnu yere sürtülsün (sürtüldü), canı çıkası, kahrolası” gibi manalara gelmektedir.

Bununla beraber, Sâdık u Masdûk Efendimiz’in ismi her işitildiğinde veya anıldığında salât getirilip getirilmeyeceği hususunda; bazı âlimler, “Bir yerde, Hazreti Peygamber’in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir” derken, âlimlerin çoğunluğu, “Efendimiz’in adı her anıldığında salât u selam getirilmesi gereklidir” demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât u selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî (aleyhissalatü vesselam) ne zaman anılırsa anılsın hemen salât u selamla O’na senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler. Nitekim, hadis ilmiyle uğraşanlar, Hazreti Peygamberimizin hadislerini rivayet ederken, Onun adı ne kadar çok anılırsa anılsın, her anılışında, “sallallahu aleyhi ve sellem” diyerek hürmet ve vefalarını ifade etmişlerdir.

Hâsılı, salavâtın mânâsı rahmettir. Allah Teala, Efendimiz’e bizzat salât etmiş, meleklerinin de Peygamberimize salât ve selâm ettiklerini bildirmiş ve bize de onu bir vazife olarak tahmil buyurmuştur. Bizim salâtımız, Üstadın ifadesiyle, “Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.” manasına bir duadır. Bununla beraber salât u selamın ayrı bir hususiyeti daha vardır. Salât u selam makbul bir duadır; yapılan diğer duaların başında ve sonunda salât u selam okununca, iki makbul dua arasında istenilen şeyler de makbul olur. Onun için hem duanın başında, hem de sonunda salât u selam okumak lazımdır.

Allahümme salli ve sellim ala seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihî ve ashâbihî ecmaîne biadedi ilmike ve ma’lûmâtike (Allahım, Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun aile fertlerine ve ashabına ilmin ve malûmâtın adedince salât ve selam eyle.)

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bugünkü derste bir kelimenin farklı manaları için lügate bakarken:

Bamteli’nde Bu Hafta (15-21 Nisan 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda “Kutlu Doğum ve İnsan Onurubaşlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 5-6 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla…

278. Nağme: Her Şey Sen’den, Sen Ganîsin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Günün nağmesi olarak 16:05 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz edeceğimiz yeni çay faslında muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlatıyor:

*Her şeyi irade, meşîet, kudret ve ilim açısından Cenâb-ı Hakk’a verme ve aklen, kalben, ruhen, hissen, fikren her yönüyle tam tevhide ulaşma neticesinde “Sübbûh” deme ve “sübhaneke” diye zikretme meleklerin şiârıdır. Çünkü onlar bütün bu hakikatleri şeksiz, şüphesiz görmekte ve sürekli tesbîhle bu müşahedelerini dillendirmektedirler. “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) sözü bu tesbîhlerinin ayrı bir terennümü ve ifadesidir.

*Hazreti Musa (ala nebiyyina ve aleyhisselam), Firavun’un karşısına çıkacağı zaman “Ya Rabbî, genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını. Ta ki anlasınlar sözümü!” (Tâhâ, 20/25-28) demiştir. Bu dilek, onun talep mevkiinde bulunduğunu ve o kapıya yoldaki bir insan edasıyla teveccüh ettiğini göstermektedir. Hazreti Musa’da bir istek halinde ortaya çıkan bu husus, Peygamber Efendimiz’e Allah’ın bir lütfu olarak, “Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?” (İnşirah, 94/1) âyetiyle mevhibe ve minnet ufkunda tecelli etmiştir. Diğer bir ifadeyle, Hazreti Musa’nın Rabbinden istediği inşirah-ı sadr, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e bir nimet olarak verilmiş ve böylece O’nun şükran duyguları coşturulmuştur.

*Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz her noktada doygunluğa erişmiş bir insan olmasına rağmen, Cenâb-ı Hak, mazhariyetlerini yeterli görmemesi için O’na,

فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا

“Gerçek hükümdar Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve ‘Rabbim, benim ilmimi artır’ de.” (Tâhâ, 20/114) buyuruyor. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de her sabah ve akşam şöyle dua ediyor:

اَللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْمًا وَلاَ تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً، إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

“Allahım, ilmimi artır ve bana hidayet verdikten sonra kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lütfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkârsın!”

*İlim ve marifete hiç doymamalı. İlim kadehinden içtikçe “Ey sâkî aşkın oduna yandıkça yandım, bir su ver / Parmağım aşkın balına bandıkça bandım, bir su ver! (Gedâî) ya da

أَلاَ يَا أَيُّهَا السَّاقِي أَدِرْ كَأْسًا وَنَاوِلْهَا

“Ey sâkî! Hele kâseni başımızın üzerinde döndür de bir kadeh şarap daha sun.” (Hâfız) demeli.

*“Biz gücümüz, kuvvetimiz, ilmimiz ve tecrübemizle bu işleri başarıyoruz” düşüncesi Kârunca bir düşüncedir. “Ben kendi ilmimle ve kendi iktidarımla kazandım” iddiası ancak Kârun’un ve onun torunlarının telaffuz ettikleri müşrikçe bir kuruntudur. Din ve millet yolunda hizmete gönül vermiş insanlar, Kârun gibi düşünüp Kârunca konuşacaklarına, gurur ve enaniyeti bırakmalı; aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olan kullar gibi tazarru ve duâ lisanıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmelidirler.

*Seyyidinâ Hz. İbrahim ve ona inananlar Allah’a tevekküllerini şöyle dile getirmişlerdir:

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey Ulu Rabbimiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) mâruz bırakma, affet bizi; Şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’sin.” (Mümtehine Sûresi, 60/4-5)

*Üstad hazretleri, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.” buyurmuştur. Sofilerin yaklaşımına göre, bu yolun sonunda “tefviz” ve “sika” karargahları vardır. Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde genişçe üzerinde durulduğu gibi, Allah’a güven ve itimat ile başlayıp, kalben her türlü beşerî güç ve kuvvetten teberri etme kuşağında sürdürülen ve neticede her şeyi Kudreti Sonsuz’a havale edip vicdânen tam bir itmi’nana ulaşma ile sona eren rûhanî yolculuğun başlangıcına “tevekkül”, az ötesine “teslim”, iki adım ilerisine “tefviz” ve son durağına da “sika” denilegelmiştir. Her şeyi bütün bütün Allah’a havale edip, yine her şeyi O’ndan bekleme makamı sayılan “tefviz”in hulâsası, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Tefviznâme”sinde şöyle seslendirilmektedir:

“Hak şerleri hayreyler / Sen sanma ki gayreyler / Ârif ânı seyr eyler /

Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.

Sen Hakk’a tevekkül ol / Tefviz et ve rahat bul / Sabreyle ve râzı ol /

Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

*Alvarlı Efe Hazretleri, sürekli “Allah bizi insan eyleye!..” diye dua ederdi. Aklınıza “İnsan değil miyiz ki?” sorusu gelebilir; fakat, potansiyel insan olma başkadır, kişinin bütün istidat ve kabiliyetleriyle Allah’a kurbet kesbedip insan-ı kâmil ufkuna ulaşması daha başkadır.

277. Nağme: Ne “Mazi” Ne de “İstikbal” Masal, Onlarla Derinlik Kazanır “Hal”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Öteden beri hemen herkes, içinde bulunduğu zamandan şikâyet etmiş ve daha iyi günlerin özlemiyle inlemiş durmuştur. Cismaniyet ve bedenî hazları itibariyle kendini bohemliğe salmış, Bir geçmiş gün için beyhude feryad etme / Bir gelecek günü boşuna yad etme / Geçmiş gelecek masal hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbad etme diyen bir kısım bön kimseler istisna edilecek olursa, çoğu kimse ya geçmişe vurgun veya geleceğe tutkundur. Umumiyet itibariyle genç ve serâzât gönüller daha ziyade hülyâlarında kurdukları bir gelecekte, yaşını-başını almış dünün olgun insanları da hep geçmişte yaşarlar.

Aslında geçmişin ayrı bir manası, geleceğin ayrı bir kıymeti, hâlin de ayrı bir değer ve ifâdesi vardır. Zamanı, en kıymetli dilimi itibariyle hayallerimizde kurduğumuz geleceğin sırça saraylarında veya geçmişin semâvileşen parlak sahifeleri arasında aradığımız sürece, onun, mutlaka değerlendirilmesi gerekli olan altın dilimini görmezlikten gelmiş; düne ve yarına göz yumup, sadece bugünle bütünleşip, bugünle teselli olduğumuz zaman da çok önemli iki hayatî kaynağı kaybetmiş oluruz.

Geçmiş, hem bugünümüze hem de yarınlarımıza kaynak olabilecek bereketli bir menba, bugün ise, geleceğin fide ve fidanlarını yetiştiren mübârek bir meşcerelik ve milli bir sermaye iken, mâziyi romantik duygu ve düşüncelere açılmış bir arşiv gibi görüp değerlendirmek, bugünü de serâzâd gönüllerin şehrâyin zamanı sayıp hezeyanlar içinde geçirmek, kazanma kuşağında kaybetmekten başka bir şey değildir.

Kendisine, “Sen hep maziden bahsediyorsun; sürekli Osmanlı çeşmelerini, camilerini dile getiriyorsun; sen bir harâbîsin, harâbâtîsin.” diyenlere karşı Yahya Kemal, “Ne harâbîyim ne harâbâtîyim / Kökü mazide olan âtîyim.” diye cevap vermiştir. Evet, parlak bir gelecek için dünü bilip ondan ibret almak ve bugünü de tam değerlendirmek iktiza etmektedir.

Dünü bugünle, bugünü de yarınla bir arada mütâlaa edebilen ruh insanlarının varlık ve hâdiselere bakışları çok farklıdır. Onların canlı ve sımsıcak dünyâlarında, her şey bir başka lezzet, bir başka halâvetle doğar ve zaman üstü bir çizgide cereyan eder. Geçmiş zaman, bin bir modeliyle geleceğin rengârenk kostümlerini hazırlar. Gelecek, ihya edilmeyi bekleyen bir arâzi gibi, yüksek mefkûre ve hülyâ derinliğinde hâdiselere bağrını açar bekler. İçinde bulunduğumuz zaman ise, bir mekik gibi bu iki kutup arasında gelir-gider ve kendi dilimini örer.

Bu arada, insan maruz kaldığı bir kısım mazeretler ve aşamayacağı bazı engellerden dolayı istediklerini tam yapamayabilir ve arzu ettiği işi eksiksiz olarak gerçekleştiremeyebilir. Şayet başlangıçtaki niyet halis ise, ameldeki boşlukları da işte o temiz niyetler doldurur. Nitekim, yatsı namazını eda edip sabah namazına kalkma niyetiyle yatan bir insanın uykudaki nefeslerinin bile zikir/sadaka olacağını Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz bildirmektedir. Ayrıca, ortalama yetmiş senelik bir ömürle ebedî hayatın kazanılması da yine niyetin boşlukları doldurmasıyla mümkün olmaktadır.

Bu cümleden olarak, günümüzde, dünyanın değişik yerlerinde, hayatın değişik birimlerinde vazife yapan öyle insanlar vardır ki, bunlar, tepeden tırnağa pür heyecandırlar. Onlar, her gün heyecanla oturup heyecanla kalkmakta, kendilerine düşen vazifeyi yerine getirmeye her an âmâdebulunmaktadırlar. İşte böylelerinin niyetleri, azim, gayret ve kararlılıkları öbür tarafta öyle sürprizler şeklinde karşılarına çıkar ki, çokları Allah’ın onlara lütfettiği nimetler karşısında imrenmekten kendilerini alamazlar. Bu itibarla da niyet ve himmetler her zaman âli tutulmalı; elden gelen gayretler ortaya konulmalı ve sonra muhtemel boşlukların niyetlerle doldurulacağı konusunda ilahî rahmete itimad edilmelidir.

İşte, 16:44 dakikalık bugünkü “nağme”de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, (kendi ifadeleriyle) özetlemeye çalıştığımız konuyu misalleri ve detaylarıyla anlatıyor.

Muhabbetle…

276. Nağme: Şeytan Çağı ve İftirak Tuzağı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Hadis-i şeriflerde, “şeytan çağı” şeklinde tercüme edebileceğimiz “karnü’ş-şeytan” tabiri geçmektedir. “Karn” çağ, asır, yüz yıl demek olduğu gibi, boynuz ve kuvvet manalarına da gelmektedir.

Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehaya), bir hadis-i şeriflerinde: “Güneş doğarken de batarken de namaz kılmayın. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar, iki boynuzu arasından batar.” buyururken “karnü’ş-şeytan” kelimesini kullanmıştır ki hadisçilere göre burada karn ile kastedilen “şeytanın iki boynuzu, başının iki tarafı”dır. Bu hadiste, şeytanın güneşin doğduğu yer hizasında dikildiğine ve böylece güneşe tapanların güneş için yaptıkları secdenin adeta şeytan için yapılmış olduğuna işaret edilmektedir.

Karn kelimesinin çağ manasına kullanıldığı hadisler arasında da şöyle bir rivayet mevcuttur: Bir gün Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şu şekilde dua etmiştir: “Allah’ım! Şam’ı ve Yemen’i mübarek kıl!” Orada bulunanlardan biri “Ey Allah’ın Rasûlü! Necid’i de…” deyince Sâdık u Masduk Efendimiz yine “Allah’ım! Şam’ı ve Yemen’i mübarek kıl!” duasını tekrar etmiştir. O şahıs bir kere daha “Ey Allah’ın Rasûlü! Necid’i de…” deyince, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) “Orada (Necid) depremler ve fitneler görülecektir. Ve karnü’ş-şeytan oradan ortaya çıkacaktır!” diye cevap vermiştir.

İşte bugün paylaşacağımız yeni çay faslında muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetlediğimiz hadis-i şeriflere dikkat çekerek sözlerine başladı. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) ile yeni bir bahara giren dünyadan çok rahatsız olan şeytanın daha Saadet Asrı’nda olanca gücü ile hücuma geçtiğini; sonraki devirlerde de Müslümanlar ne zaman birlik ve beraberlik içinde dünyaya yön verecek hale gelmişlerse, yine İblis’in o asrı bir şeytan çağı haline getirebilmek için bütün avenesiyle mücadele ettiğini anlattı. Tarih boyunca “şeytan çağı” olmaya namzet devirlerden misaller verdi.

Muhterem Hocaefendi son dönemde belli sahalarda belini doğrultmaya başlayan Müslümanların bugün de şeytanın büyük saldırılarına maruz kaldığını, mevcut ihtilaf ve iftirakların, haset ve yanlış yorumlanan tenafüslerin arkasında şeytanın tasallutu bulunduğunu ifade etti.

19:16 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz edeceğimiz bu hasbihalde kıymetli Hocamız bir nevi “uhuvvet çağrısı”nda bulunarak, kim ne yaparsa yapsın, aklı başında müminlerin şeytanın oyununa gelmemeleri ve kardeşliği muhafaza etmek için her türlü fedakarlığa katlanmaları gerektiğini vurguladı.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

275. Nağme: Ortak Akıl ve İmam-ı Azam Hazretlerinin Hakperestliği

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

15:49 dakikalık bugünkü sohbette muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, insanın kendi ilmine güvenmemesi, mutlaka ortak akla müracaat etmesi ve düşüncelerini her zaman başkalarına test ettirmesi gerektiğini anlatarak “düşünce redaksiyonu” dediği hususa dikkat çekti.

Müzakere ve istişare mevzuunu İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin hayatından misal vererek açıklayan muhterem Hocamız şu hususu vurguladı:

İmam-ı Azam hazretleri tek bir meseleyi çözmek için belki birkaç gün talebeleriyle münazara ve müzakerede bulunuyordu. Çoğu zaman böyle bir münazara ve müzakereden sonra talebeleri, Ebu Hanife Hazretleri’nin söylediği görüşe kanaat edip “Bu mesele sizin buyurduğunuz gibidir.” diyorlardı. Fakat Hazret sabaha kadar nassları yeniden gözden geçiriyor, onları bir kere daha mütalaaya alıyor, bir kere daha kendisiyle yüzleşiyor, sonra sabah kalkıyor, talebelerinin yanına geliyor ve “Akşam şu mevzuda siz bana muvafakat ettiniz. Fakat ben şu ayet ya da hadisleri nazara almadığımdan yanılmışım. Bu mesele sizin dediğiniz gibiymiş.” diyordu; diyor ve ciddi bir hakperestlik mülahazasıyla kendi görüşünden vazgeçip talebelerinin görüşünü tercih ediyordu.

Hocaefendi, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in istişare ile alakalı kararlılığını şu ifadelerle dile getirdi: Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret eder; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindedir. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilir. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gider. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil; Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

Kıymetli Hocamız, herkesin kendi düşüncelerinde yanılmış olabileceğini kabul edip ona göre hareket etmesi, mümkünse en güven duyduğu kanaatleri hakkında bile bir bilenle istişare yapması ve insanın sorumluluk alanının genişliği ölçüsünde bu hususta daha da dikkatli olması gerektiğini belirtti.

Hürmetle arz ediyoruz.

274. Nağme: Yol Yorgunluğunun Çaresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Günlük “nağme”leri yayınlamaya başlamadan önce, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir hafta boyunca yaptığı sohbetlerden ikisini seçip birini Bamteli birini de Kırık Testi olarak neşrediyor, diğer hasbihalleri ise mecburen arşive kaldırıyorduk.

Fakat, (elhamdulillah) sosyal medyaya da hayırlı katkıda bulunma düşüncesiyle günlük paylaşımlara başladığımız günden beri neredeyse hiçbir sohbeti arşive hapsetme günahı (!) işlemiyor; sesli ya da görüntülü her kaydımızı bazen aynı gün bazen de bir iki gün sonra size ulaştırıyoruz.

Bugün yine çok yeni bir çay faslını ses ve görüntü dosyaları halinde paylaşacağız. 19 dakikalık bu hasbihalde muhterem Hocamız şu hususlara değiniyor:

*Marifetle beslenmeyen bir iman, insanda tökezlemelere sebebiyet verebilir.

*İmanını marifetle bezemeyen, yol yorgunluğundan kurtulamaz. Marifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyen, formalitelerin ağında kıvranmaktan halâs bulamaz.

*İman, İslam ve ihsanda derinleşme, mü’minler için bir sorumluluktur. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in ilk muhatapları olan sahabe-i kiram birbirlerine “Hele gel seninle bir saat iman edelim.” derler ve bu sözle şunları kastederlermiş: Gel, seninle şurada bir müddet oturalım, imanî değerlerimizi mütalaa edelim; kalbî ve ruhî hayatımızda bize seviye kazandıracak meseleleri tekrarlayalım; ibadet ve taat duygumuzu coşturacak, kulluk şuurumuzu artıracak mevzularla meşgul olalım; içtimaî hayatın üzerimize bulaştırdığı tozu dumanı bir silkeleyelim ve fıtrat-ı asliyemize dönelim.

*Ashâb-ı Kirâm insibağ kahramanlarıdır; onların hepsi Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in maddî-manevî boyasıyla boyanmışlardır. Aslında, her “sohbette insibağ vardır”; Allah dostlarının sözlerinden, bakışlarından, yüz hatlarından, dudak ve el hareketlerinden öyle bir ruh ve ma’nâ akışı hâsıl olur ki, onun, muhataplarına kazandırdıklarını kitaplardan okuyarak elde etmek mümkün değildir. Bir hak erinin namazda kıvrım kıvrım kıvranmasının, huzur-u ilahîde iki büklüm olmasının, kalbinin haşyetle çarpmasının ve yanaklarının gözyaşlarıyla ıslanmasının o meclise dolduracağı manevî havayı doğrudan doğruya onun atmosferine girmeden ve onunla diz dize gelmeden teneffüs edebilmek imkânsızdır. Hele bir de söz konusu zat, İnsanlığın İftihâr Tablosu Hazreti Kutbu’l-Enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, O’nun huzurundaki insibağ başka hiçbir yerde ve hiçbir şekilde bulunamaz.

*Kul, Allah’a yönelince, Cenâb-ı Hak da ona mukabil bir teveccühte bulunur. İlahî mevhibe ve inayetlerin kesintisiz devam etmesi, sürekli Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeye ve O’nun da bu aralıksız yönelişe karşı merhamet teveccühleriyle mukabelede bulunmasına bağlıdır.

*Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun şekilde) büyük göster!” diye dua ediyordu.

*Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) efendimizin, el-Kulûbü’d-Dâria’da da yer alan Kaside-i Mecdiyye’sindeki şu sözleri kendisine nasıl baktığını çok güzel yansıtmaktadır:

إِلَـهِي لَئِنْ لَمْ تَعْفُ عَنْ غَيْرِ مُـحْسِنٍ

فَمَنْ لِمُسِيءٍ فِي الْـهَوَى يَتَمَتَّعُ

“Allahım, şayet Sen ihsan ehlinden başkasını affetmeyeceksen, (benim gibi) nefsinin isteklerine dalmış düşe kalka yürüyen günahkarlara kim merhamet edecek, onların yüzlerini kim güldürecek!..”

*Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde iri cüsseli, semiz bir kişi getirilir. Fakat Allah yanında onun bir sivrisineğin kanadı kadar dahi ağırlığı olmaz.”

*Marifete yürümenin önünü kesen güç, servet, dünyevî imkânlar, hâkimiyet, alkış tutkunluğu… gibi gulyabaniler vardır.

*İnsan, vicdan kültürü de diyebileceğimiz marifeti kazanacağı ana kadar yol yorgunluğundan kurtulamaz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

273. Nağme: Işık Karanlık, Bast Kabz ve Fatiha’nın Kuşatıcılığı

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Fizikî dünyada ışık karanlık birbirini takip ettiği gibi insanın ruh dünyasında da ışık karanlık, bast kabz hep birbirini takip edip durur. İnsan, iradesinin hakkını verirse, ışık ve bast dönemlerini uzatıp karanlık ve kabz hallerini kısaltabilir.” diyerek gönül hayatındaki ve ruh dünyasındaki hal değişikliklerine dikkat çekti.

“Hemen her mevsimde bazen kara bulutların ufukları sardığı gibi, kimi zaman insan gönlü de kasvetli bir atmosferin tesirinde kalabilir. İnsan o sıkıntılı ve kasvetli anları elden geldiğince daraltmaya ve atlanılır kılmaya bakmalıdır.” diyen muhterem Hocamız, ışık alanının nasıl genişletilebileceğini ve karanlık sahayı büzüştürebilmenin yollarını anlattı.

Daha sonra sözü Fatiha Sûresi’ne bağlayan Hocaefendi, bu sûre-i celilenin insanın değişen hallerinin fotoğrafını ortaya koyduğunu ifade ederek, onda bir kul için söz konusu olan iyi kötü her hal ve acı tatlı her duyuş için bir uç bulunduğunu; ihtisaslarını kuvvetlendirip kendini vicdanının güdümüne veren insanların o mübarek sûreden her hale uygun bir yakarış ilhamı alabileceklerini belirtti.

Kıymetli dostlar,

Daha once bir münasebetle, “Muhterem Hocamızı ders talim ettiği esnada ilk defa görenlerin çok şaşırdığı hususlardan biri de ondaki lügate bakma ve sözlüklerle haşir neşir olma hassasiyetidir.” demiştik.

Muhterem Hocaefendi bir kere daha “İnsanlara sözlükleri sevdirmek lazım. Ne olur, kendiniz lügate bakma alışkanlığı kazanmaya çalıştığınız gibi, arkadaşlarınızı, öğrencilerinizi ve çocuklarınızı da sözlüklerle dost yapın!” deyince bu hususu da yeniden nazara vermek istedik.

Evet, Hocamız zaman zaman “Sizleri bilmiyorum; ama ben her gün sözlükten birkaç kelimeye bakarım.” diyor. Dilin doğru öğrenilmesi ve kelimelerin nüanslarıyla bellenmesi adına talebelerinin de sık sık lügate başvurma alışkanlığı kazanmalarını istiyor.

Ders sırasında el-Müncid devamlı hazır bulunuyor. Hocamız, ihtiyaç anında Lisanu’l-Arab, Tacu’l-arûs, en-Nihaye fi garibi’l-hadîs gibi kaynaklara da müracaat ediyor. Arapça bir kelimenin Türkçe karşılığını bulmak için Âsım Efendi’nin Kamus-u Okyanus’u ve Ahter-i Kebîr gibi lügatlere başvuruyor. Farsça kelimeler için daha çok Ferheng-i Farisî gibi lügatlere bakıyor. Misalli Büyük Türkçe Sözlük adlı 3 ciltlik lügati ve Ötüken Türkçe Sözlük’ü beğeniyor, sık sık bunlara müracaat ediyor. Hocaefendi, mahallî diller ve lehçelerle alâkalı sözlük çalışmalarını da çok önemli, ciddi ve takdire değer gayretler olarak görüyor; kitaplığımızdaki Derleme Sözlüğü en çok istifade edilen eserler arasında.

Hemen her gün en az üç beş kez muhterem Hocamızın lügate baktığına ve çok iyi bildiği kelimelerin bile farklı manalarına yeniden nazar ettiğine şahit oluyoruz. İşte bu nağmede yukarıda özetini verdiğimiz 18:20 dakikalık yeni hasbihalle beraber, Hocaefendi’nin sözlüklerle meşgul olduğu zamanlarda çektiğimiz iki yeni fotoğrafı arz ediyoruz.

Hürmetle…

***

Muhterem Hocaefendi “İnsanlara sözlükleri sevdirmek lazım. Ne olur, kendiniz lügate bakma alışkanlığı kazanmaya çalıştığınız gibi, arkadaşlarınızı, öğrencilerinizi ve çocuklarınızı da sözlüklerle dost yapın!” diyor ve kendisi de hemen her gün birkaç kez sözlüklere müracaat ediyor. İşte o anlara ait iki fotoğraf:

***

272. Nağme: Yanlış Tutulan Notlar ve Ruha İşlenen Kayıtlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Geçen gün Bamteli sohbeti için çekim yapmak üzere mescidde yerlerimizi alınca, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ellerinde kalem ve defter not almak üzere hazırlanan arkadaşlarımıza bakıp “Bu makineler zaten kayıt yapıyor; ayrıca yazmaya gerek var mı acaba?” diyerek sözlerine başladı. Sonra not tutma ve hakikatleri başkalarına aktarma mevzuunda çok hassas olunması lazım geldiğini anlatıp bu meselenin problemli yanlarına dikkat çekti.

Muhterem Hocaefendi, bazen yanlış yazma ve bazen de yanlış anlamadan kaynaklanan hatalı aktarımların çok büyük problemlere sebebiyet verdiğini misal olarak dile getirdiği şu hadise ile izah etti:

“Geçenlerde bir vesileyle “Îsâr ruhunu yaymalı, herkese mal etmeliyiz; adeta îsârlaşmalıyız!” demiştim. Bildiğiniz gibi; îsâr, insanın kendi ihtiyacı olduğu halde diğer muhtaçların ihtiyaçlarını öne çıkarıp onları gidermesi, kardeşlerini kendine tercih etmesi, toplumun menfaat ve çıkarlarını şahsî çıkarlarından önce düşünmesi ve yaşama zevkleri yerine yaşatma hazlarıyla var olması demektir. Îsâr,

وَلاَ يَـجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِـمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِـهِمْ خَصَاصَةٌ

“Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) âyetiyle (Ashab-ı Kirâm’ın yüksek ahlakının bir derinliği olarak) işaret edilen fedakârlığın adıdır.

İşte nazarları böyle büyük bir fedakârlık ufkuna çevirebilmek için “Îsâr ruhunu yayalım, îsârlaşalım!” demiştim. Bir de ne göreyim, arkadaşın biri not olarak yazmış ve orada burada seslendirmiş, “Hocaefendi ‘İsa ruhunu yayalım’ dedi” demiş ve dahası bir sürü teviller yapmış kendince. Maalesef, bazen bu denli yanlış anlamalar ve aktarmalar da olabiliyor.”

Kıymetli Hocamız, bu hadiseyi de anlatarak illa not tutulacak ve başkalarına nakledilecekse, hangi hususlara dikkat edilmesi lazım geldiğini belirttikten sonra, bir de kalb ve ruha kazınması gerekli olan notların varlığından bahsetti. İnsanın ebedî hayatı kazanması için silinmeyecek şekilde kaydedilmesi lazım gelen konular üzerinde durarak, “Öteye öyle silinmez yazılarla gitmeli ki, orada vicdanınıza, ihsas ve ihtisaslarınıza baktıklarında Münkir Nekir şaşakalmalı; ‘Bu adama soru sorulmaz, dopdolu gelmiş!’ demeli.” sözleriyle mü’min için asıl ve öncelikli olan meseleyi bir kere daha hatırlattı.

Bu güzel sohbeti 19:40 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Muhabbetle…

271. Nağme: Huzura Eren Kalbler ve Çeşit Çeşit Mürtedler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

13:48 dakikalık bugünkü nağmemizde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, şu mevzuları açıklıyor:

*Kalbin beslenme kaynağı iman, onun itminana ulaşma yolu da her zaman Allah’ı anmaktır; nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Biliniz ki, kalbler ancak, Allah’ın zikriyle, O’nud etmekle oturaklaşır, huzura erer.” (Ra’d Sûresi, 13/28) Bu sayede ruhtaki bütün acılar diner.. stresler, hafakanlar aşılır.. ve his dünyamızda da sürekli itminan meltemleri esmeye başlar; başlar, zira, her şey Allah’la başlamıştır. O öyle bir ‘Mebde-i Evvel’dir ki, zincirleme sürüp gidiyor gibi görünen bütün sebepler döner-dolaşır, nihayet O’nda sona erer. Bütün arzu, istek ve beklenti mülâhazaları gider O’nda noktalanır.

*İtminana erememiş gönüller başka arayışlar peşine düşerler; içlerindeki boşlukları doldurabilmek için çalmadık kapı bırakmazlar ama bir türlü aradıklarını bulamaz ve asla huzura eremezler.

*Kalbi itminana ermemiş şahıslarda ve içten içe yanmış, karbonlaşmış bir toplumda ne canlılık, ne sıhhat ve ne de elde ettikleri nimet ve imkânları değerlendirerek, yeni lütuflara liyakat kazanma ve yeni ufuklara doğru açılma, asla söz konusu değildir. Bilakis, fertlerdeki bu iç çözülme, önce onlarda, sonra da toplumun bütün kesimlerinde zincirleme hüsranlara yol açacaktır ki; bu da, o toplumun kendi içinde çürüyüp yok olması demektir. Bu şundandır; “Yüce Yaratıcı, bir topluma bahşettiği nimetlerini, o toplum, kalbî ve ruhî durumunu değiştirmedikçe geri alacak ve değiştirecek değildir.”(Enfal Sûresi, 8/53) O toplum, kendisine bahşedilen nimetlere mazhar olduğu andaki safvet, samimiyet, azim, kararlılık ve hasbîlik.. gibi yüce hasletlerini yitirmedikten sonra, -ilâhî âdete göre- o nimetlerin alınması ve o toplumun derbederliği asla bahis mevzuu değildir. Aksine, bir heyet-i içtimaîye kendini yücelten ve ayakta tutan bu üstün vasıfları kaybedince, orta sütun çökmüş ve toplum çatısında tamiri imkânsız yıkıntılar meydana gelmiş demektir.

*Dünden bugüne farklı farklı döneklikler olagelmiştir. Günümüzde de zevke düşkünlük, rahat yaşama arzusu ve lüks tutkusu sebebiyle yoldan dönmüş hizmet mürtedleri, amel mürtedleri ya da akide mürtedleri her zaman çıkabilir. İrtidat vak’aları, bu kabîl dinden dönüşler veya daha başka saiklerle meydana gelen tarihî tekerrürler devr-i daimi, geçmiştekilere münhasır kalmayacak; bir bir tarih sahnesinde yerlerini alanlar, ettikleriyle bir bir silinip gidecek; geriye hep O ve O’nun tutup kaldırdığı dostları kalacaktır. Şu ayet bu hakikati ifade etmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide Sûresi, 5/54)

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

270. Nağme: Seçkin Kullar ve Engin Duyuşlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Taklit; başkasının fikir ve düşüncelerini doğruluğunu test etmeden kabullenmek, onun hal ve hareketlerini tekrarlamak, ona benzemeye çalışmak ve bir şeyin “kalp”ını yapmak demektir. Bir insanın, bir hocadan veya kitaptan okuyup öğrenmeden, anne-babasından ve çevresinden görüp işittiği şekilde inanmasına ve inandığı esasların doğruluk derecesini ve hakikatini araştırmadan onları kabul etmesine “taklîdî iman” denir.

Tahkik ise; bir şeyin doğru olup olmadığını araştırmak ve o hususta hakikate ulaşmak için çalışıp didinmek, cehd ve gayret göstermek demektir. İman esaslarının mahiyet ve hakikatini araştırıp soruşturduktan sonra yani tahkik sonucu ulaşılan imana da “tahkîkî iman” denir.

Kur’an-ı Kerim, yer yer, duygu, düşünce ve bakışlarımıza hep yeni yeni şeyler sunmakta ve bize daima yeni ve isabetli bakış açıları kazandırmaktadır. Dahası, İlâhî beyanın takriben beşte biri insanı araştırmaya, âfâkî ve enfüsî tetkîk ve tefekküre teşvik ederek “tahkîk”in önemini göstermektedir.

İşte bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, avamdan (sıradan insanlardan) havassa (seçkin kullara) onlardan da ehass-ı havassa (seçkinler seçkini, zirve insanlara) kadar farklı seviyelerdeki insanların çok değişik duyuşları olduğunu anlatıyor. Manevî ihsasların ve iç infiallerin sevk ediciliği, gönülden ve vicdandan kaynaklanan dürtülerin yönlendiriciliği ile dile getirilen tesbih, hamd ve tekbirlere dikkat çekiyor.

16:25 dakikalık bu güzel sohbeti hem ses hem de görüntü dosyaları şeklinde arz ediyoruz. Hürmetle…

269. Nağme: Kirli Sinelerden Taşanlar ve Kalb-i Selîme Ulaşanlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Daha 2-3 saat önce muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi güzel vatanımıza hâkim görünen atmosferin ve insanların münasebetlerinin fotoğraflarını ortaya koyan bir sohbet yaptı. Sadece yayına hazırlamak için gerekli olan zamanı kullanıp bu güzel hasbihali de hemen size ulaştırmaya çalıştık. Muhterem Hocamız 17:53 dakikalık bu nağmede şu konuları anlatıyor:

*Necâta (kurtuluşa) giden yol kalb temizliğinden geçer. Kalbi temiz olmayınca, insan çok kararlı yürüse bile zikzak çizmekten kurtulamaz.

*Kalb, eskilerin ifadesiyle “nazargâh-ı ilâhî”dir. Allah, insana insanın kalbiyle bakar. “(Allah sizin cisim ve suretlerinize değil) kalblerinize nazar eder.” fehvâsınca da, O’nun insanla muâmelesi kalbe göre cereyan eder. Zira kalb; akıl, mârifet, ilim, niyet, iman, hikmet ve kurbet gibi insan için çok ha­yatî hususların kalesi mesabesindedir.

*İnsan, selim bir kalbe sahip değilse, bir yere kadar müstakim görünebilir ama belli faktörler bir gün onda var olanı ortaya çıkarır.

*Günümüzdeki üslup bozukluğunun ve herkesin birbirine sataşmasının sebebi de kalblerin temiz olmamasıdır.

*İnanan insanların Allah ahlakıyla ahlaklanmaları gerektiği gibi, birbirine karşı muamelelerinde de Allah ahlakını esas almaları icap eder. Cenâb-ı Hak, kullarının eksik ve gediklerini söylerken sadece inzar değil aynı zamanda tebşir ifadeleri de kullanır; kötü âkıbetten sakındırırken mükâfat yolunu da gösterip teşvik eder. Mesela şöyle buyurur:

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ

“Onlar ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affeder ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Âl-i İmrân, 3/135)

*Mü’min severken de kızarken de ölçülü olmalı ve mülahaza dairesini her zaman açık bırakmalıdır. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurur:

أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا

وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا

“Muhabbetinde dengeyi gözetip sevdiğin insanı ölçülü sev; belki bir gün nefret hislerini tetikleyen bir kimse haline gelebilir. Kin ve nefret duygularını harekete geçiren kimseye karşı da öfkende dengeli ol, kim bilir o da bir gün sevgini celbeden bir insana dönüşebilir.”

*Selim ve sâlim kalb mevzuu çok mühimdir, çünkü Kur’ân-ı Kerim onu mal ve evlâdın karşısına koymuş ve “O gün ki ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda eder. O gün insana fayda sağlayan tek şey, (kalb-i selim) Allah’a teslim ettiği selim bir gönül olur.” (Şuarâ, 26/88-89) buyurmuştur. Bağdatlı Ruhî, bu mazmunu şu mısralarla ne hoş seslendirir: “Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler / “Yevme lâ yenfe’u”da kalb-i selîm isterler.”

*Cenâb-ı Hak, en küçük bir iyiliği karşılıksız bırakmaz. Hadisçiler arasında “Bitâka” (üzerinde bir not yazılı olan küçük kağıt ya da kart) hadîsi olarak bilinen bir nebevî ihbarda Cenâb-ı Hakk’ın merhameti şöyle nazara verilmektedir: Bir insan (kıyamet günü) getirilir. (Terazinin) bir kefesine onun amellerinin yazıldığı doksan dokuz defter konulur; her biri göz alabildiğine uzundur. Diğer taraftan üzerinde kelime-i tevhid yazılı bitâka da getirilir. O kimse sorar: Ey Rabbim, bu defterlerle birlikte bu kağıt nedir? Allah Teâlâ buyurur: Muhakkak ki sen haksızlığa uğratılmayacaksın! Sonra, o bitâka, terazinin bir kefesine konulur. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: “O kağıdın karşısında defterler çok hafif kaldı.”

*Bir başka hadis-i şerifte anlatıldığına göre; amel sandığında hayr u hasenâtının yanı sıra pek çok günahı da bulunan bir kulun hesabı görülür; mizanda sevap kefesi daha hafif gelince, azap ehlinden olduğuna dair hüküm verilir. Cezaya müstehak o kul derdest edilip perişan bir vaziyette, adeta sürüklene sürüklene mücâzat mahalline doğru götürülürken, ikide bir geriye döner ve bir sürpriz bekliyormuş gibi etrafına bakınır. Cenâb-ı Hak, meleklerine “Kuluma sorun bakalım; niçin geriye bakıp duruyor?” buyurur. (Geriye bakma meselesi bizim anlayacağımız şekilde konuşmanın gereği olarak, fizik âlemiyle alâkalıdır; yoksa, Zât-ı Ulûhiyet için mekan ve yön mevzubahis değildir.) Adamcağız der ki, “Rabbim! Hakkındaki hüsn-ü zannım böyle değildi; evet, âlem sevaplarla gelirken -maalesef- ben günah getirdim; fakat, Senin rahmetine olan inanç ve itimadımı hiçbir zaman kaybetmedim!.. Recâm oydu ki, bana da merhametinle muamele edesin ve beni de bağışlayasın!..” Bu mülahazalar ve Allah Teâlâ hakkındaki hüsn-ü zan, o insanın kurtuluşuna kapı aralar; neticede adamcağız “Kulumu Cennet’e götürün!” müjdesini duyar.

*İşte, inananlar bu ahlakla ahlaklanmalı ve en küçük bir iyiliği karşılıksız bırakmamalı, her insana sinelerinde yer vermelidirler. Mü’minler ancak böyle davrandıkları sürece, güç ve kuvvetlerini kısır çekişmelerle tüketmemiş olur, Cennet yolunda hayır uğrunda yarışır ve neticede çok başarılı işler ortaya koyabilirler.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

268. Nağme: Peygamber Vârisleri ve Davanın Hâdimleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, makale ve sohbetlerinde “dava-yı nübüvvetin vârisleri”nden bahsediyor. Onları anlatırken özellikle istiğna ruhuyla vazifeye kilitlenme ve millete yüsr (kolaylık) yolunu göstermekle beraber kendi hayatında azimetleri kollama hususlarını nazara veriyor.

Bamteli çekimi yapmak üzere mescidde yerlerimizi alınca kıymetli Hocamıza “Dava-yı nübüvvet” tabirinin manasını ve “dava-yı nübüvvetin vârisleri”nin kimler olduğunu sorduk.

Muhterem Hocamız, öncelikle nübüvvet ve risalet vazifesinin Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) ile son bulduğunu, artık peygamberliğin hiç kimse için söz konusu olmadığını; fakat, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun tebliğ ve temsil ederek mü’minlere emanet bıraktığı dine sahip çıkılması gerektiğini; “dava-yı nübüvvet” derken de Kur’an ve Sünnet ile “Efendimiz’in talim buyurduğu esaslar”ın anlaşılması lazım geldiğini ifade etti.

Hocaefendi, daha sonra bir hadîs-i şerifin şerhi sadedinde, genel manada peygamberlerin miraslarının ilim, vârislerinin ise, evvela âlimler, saniyen din-i mübine hizmet eden bütün mü’minler olduğunu vurguladı.

Evet, söz konusu olan hadiste, nebilerin, geride dinar ve dirhem değil, ilim bıraktıkları belirtilmektedir. Dinar, altın; dirhem de gümüş para demektir ve bu iki değer ölçüsü bütün dünyalıkları temsil etmektedir. Allah’ın seçkin kulları peygamberler, bu fâni dünyalıklardan ancak zaruret miktarınca almışlar ve ebedî âleme giderken de geride paylaşılacak herhangi bir maddî miras bırakmamışlardır. Onlar, tebliğ ve temsil görevini sadece Allah rızası için yaptıklarını ve risalet vazifesinin karşılığında hiçbir dünyevî ücret beklemediklerini örnek hayatlarıyla ortaya koymuşlardır. Bu muvakkat âlemden ayrılırken de arkada sadece nümune-i imtisal güzel hallerini, sünnet-i seniyyelerini ve dini disiplinleri bırakarak hasbîliklerini bir kere daha göstermiş ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hüsn-ü misal olmuşlardır. Dolayısıyla, Nebiler Sultanı’na vâris olan ilim ve amel ehli mü’minler de, O’nun kendilerine emanet ettiği Kur’an hakikatlerine ve Sünnet’ine gönülden sahip çıkmalı, i’la-yı kelimetullahı hayatlarının gayesi bilmeli ve kendilerini o ulvî gayeye adayarak birer emin emanetçi olmalıdırlar.

Bu itibarla, Ashab-ı Kiram başta olmak üzere her devirde halis mü’minlerin peygamber vârisliğinin hakkını verdiklerini anlatan muhterem Hocamız, Hazreti Fatıma annemizin hayatından misallerle mevzuyu derinleştirdi. Daha sonra konuyu günümüzün karasevdalılarına getirerek onlardan beklenen en önemli özelliklerin neler olduğunu anlattı.

17:26 dakikalık bu hasbihali (Bamteli olması için arşivde bekletmeden) dualarınız istirhamıyla hemen arz ediyoruz.

267. Nağme: Efendimiz, Annelerimiz, Dual Hayat ve Merhum Mehmet Uslu

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu sabahki derste Secde Sûresi’yle alakalı tefsirleri tamamladık; sonra da Ahzâb Sûresi’nden ilk sekiz ayet-i kerimenin müzakeresini yaptık. 12:34 dakikalık ses kaydında müzakere esnasında dile getirilen yorumları ve muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tamamlayıcı açıklamalarını bulacaksınız.

Muhterem Hocamız önce (Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şazilî hazretlerinin gördüğü rüyaya da dayandırılan) şu menkıbeyi anlatıyor:

Miraç’ta karşılaştıkları zaman, Hazreti Musa (aleyhisselam), Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e, “‘Ümmetimin âlimleri, İsrail oğullarına gelen peygamberler gibidir.’ buyuruyorsunuz. Onlardan birini bize gösterir misiniz?” der. Peygamber Efendimiz, ‘İşte şu!’ diyerek manen İmam Gazali’yi çağırır. Hazreti Musa, “Senin adın ne?” deyince, Hazreti İmam, “Muhammed bin Ahmed bin Muhammed bin Mustafa bin Adem…” der. Musa Aleyhisselam, “Ben bir şey sordum, sen on şeyle cevap verdin; oysa cevabın soruya mutabık olması gerekir.” buyurur. İmam Gazali, “Efendim, bu itiraz sizin için de geçerlidir. Allah size ‘Elindeki nedir?’ diye sorduğunda, bunun cevabı sadece ‘Bu asamdır’ şeklinde olması gerekirken, ‘O benim asamdır. Ona dayanır ve onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Ayrıca onunla daha pek çok ihtiyacımı gideririm.’ (Tâhâ, 20/18) demiştiniz. Maksadınız Allah Teâlâ ile daha fazla konuşmak değil miydi? Ben de sizin gibi ulülazm büyük bir peygamberi bulmuşken konuşmayı uzatmak için dedelerimin de isimlerini söyledim.” der. Bu cevap üzerine, Hazreti Musa, Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalatü vesselam) “Şimdi anlaşıldı, gerçekten de senin ümmetinin âlimleri Beni İsrail’in peygamberleri gibiymiş.” buyurur. (bk. Busrevî, Ruhu’l-Beyan, Bakara, 2/143. ayetin tefsiri/ 1/249)

Kıymetli Hocamız daha sonra özellikle şu ilahî beyanlarla ilgili bazı nükteleri ve önemli esasları dile getiriyor:

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ

“Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler yetiştirmiştik. Onlar, bizim âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.” (Secde, 32/24)

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيماً حَكِيماً

“Ey şanı yüce nebi, Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmeye devam et, (Sen yapmazsın ya ümmetin de) kâfirlere ve münafıklara itaat etme(sin)! Muhakkak ki Allah her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Ahzâb, 33/1)

مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِن قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ

 “Allah, hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır.” (Ahzâb, 33/4)

اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır.” (Ahzâb, 33/6)

Değerli arkadaşlar,

Bildiğiniz üzere, geçtiğimiz günlerde Mehmet Uslu ağabeyimiz Hakk’a yürüdü. Dostları arasında “Müftü Efendi” olarak bilinen Mehmet ağabeyimiz için burada gıyabî cenaze namazı kıldıran muhterem Hocamız, derste de merhumu hayırla yâd etti.

O kıymetli insan için duaya vesile olması ümidiyle dersin ilgili bölümünden de bazı cümleleri ses kaydına dahil ettik.

Bu vesileyle, merhum Mehmet Uslu Ağabeyimize Mevlâ-yı Müteal’den sonsuz rahmet ve mağfiret diliyor, bütün aile fertlerine, yakınlarına ve dostlarına sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

Ayrıca, muhterem Hocaefendi’nın son günlerde dergi mizanpajlarıyla meşgul olduğunu haber vermiştik. Yeni Ümit ve Hira mecmualarının yapılışı esnasında çektiğimiz bir fotoğrafı da sabahki derse ait diğer iki fotoğrafla beraber sunuyoruz.

Hürmetle…

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, ders sırasında el-Kulûbu’d-Dâria adlı dua mecmuasında yer alan, Zeynülâbidîn Ali b. Hüseyin Hazretleri’nin “Arefe Günü Duası”ndaki yürekler yakan hamd ü sena cümlelerine dikkat çekerken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Yeni Ümit ve Hira dergilerinin gelecek sayılarının mizanpajlarıyla meşgul olurken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, ders sırasında el-Kulûbu’d-Dâria adlı dua mecmuasında yer alan, Muhammed İbn Üsâme Hazretleri’nin “Virdü’l-Hamd” başlıklı münacaatındaki hamd ü sena cümlelerine dikkat çekerken:

266. Nağme: Sabahın Müjdecisi Karanlıklar ve Erdiğini Bilmeyen Kahramanlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Bugün en son çay fasıllarından birini paylaşacağız. 17:31 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunacağımız bu hasbihalde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususlara değiniyor:

*Itrî Mustafa Çelebi (Buhûrizâde) ne hoş söyler: “Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlem-gîrsin baştan ayağa nursun!” Böyle sözler söyleyen ve Allah Rasûlü’ne muhabbetini ifade eden insanlar, sadece bizim tarafımızdan değil, melekler, ruhânîler ve mü’min cinler tarafından da yâd edilirler. İnsanlığın İftihar Tablosu, zaten kazanmış gitmiştir; O’nu böyle yâd edenler, o senalarıyla kendileri kazanırlar.

*Her nimet hamd ü sena ve şükürle karşılanmalıdır ki yeni nimetlere davetiye çıkarılmış olsun.

*En olumsuz hadiseler karşısında bile Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinden hiç ümit kesmemek lazım.. hep bir kapı aralığı bırakmak lazım. Belalar ve musibetler o kapıların arkasına gelseler, girseler, sonra da üst üste sürgüler vursalar, ne yapıp yapıp yine bir aralık bulmalı ve hep Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetine bakmalı.

*İnsan hangi hadiseyle karşı karşıya kalırsa kalsın, Hazreti Adem gibi hemen doğrulmasını bilmeli, sair enbiyanın yaptığı üzere halini Allah’a arz edip boğucu mülahazalardan sıyrılmalıdır.

*Gece gündüz hep birbirini takip edegeldiği gibi bela ve safa, mağlubiyet ve mansuriyet tenavübiliği (nöbetleşmesi) de söz konusudur. Yer fiziğindeki değişimler gibi, milletler tarihinde de sürekli, dönüşüm “devr-i dâimler”i yaşanmış ve her zaman zirveler düşüşlerle noktalanmış, çukurlar da şâhikalarla nefes almıştır. Yani hadiseler hiçbir zaman aynı çizgide cereyan etmemiş, aksine geceleri gündüzler, kışları da baharlar takip edegelmiş; yer yer bazı milletler, bayramlarla-seyranlarla kucaklaşırken, bazıları da mâtemlerle, inkisarlarla kıvrım kıvrım yaşamış.. ve zaman gelmiş her şey tersine dönmüş; gülenler ağlamış, ağlayanlar da gülmüş… Bu husus, insanın şahsi hayatında da benzer şekilde cereyan etmektedir. Zaten, dünden bugüne hemen her zaman bizde, ümit daha önde, beklentiler ilâhî inâyet destekli; yeis ve inkisar ise, birkaç adım geride ve Allah’tan kopuk kalblerin isi-pası olarak bilinegelmiştir. Evet yeis her türlü kemâlâtı engelleyen bir mânia, iradeyi felç eden bir maraz ve insanı boğan bir bataklıktır.

*“Âbistan-ı sefâ u kederdir leyâl hep / Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar…” (Geceler hep safa ve kedere gebedir. Gün doğmadan gecenin dölyatağından neler doğar.) (Rahmî)

*Her sıkıntı bir kolaylığa gebedir ama haml müddetine sabretmek gerekir. İmam Sühreverdî ne hoş söylemiştir: “Karar kararabildiğin kadar! Karar ki, karanlığın açılması en çok koyulaştığı zaman başlar.” Karanlık oldu diye onun içinde gömülüp gitmemeli; o karanlığın içinden bile sürekli ışığa yollar vurmalı.. Allah varken, niye karanlığın içinde ışık olmasın ki?!. Tabiat hâkim değil ki!.. Tabiat O’nun bir kitabıdır; O’nun tasarrufu altındadır; kapkara şeyleri siler bembeyaz şeyler yazar onlar yerine!..

*Nimetlerle küstahlaşmamalı, musibetler içinde de boğulmamalı!.. Nimetler karşısında hamd ü sena ile gürlemeli; beriki olursa da Allah’ın o mevzudaki takdirine rıza göstermeli!..

*En güzel ermişlik, erdiğinin farkında olmayanlarınkidir. Erzurumlu olup Ege’de yaşayan Kurban Dayı ve Abdülhamid Han hazretlerinin yaveri Medet Efendi öyleydiler.

*Henüz 12-13 yaşlarında iken, Abdülhamid Han hazretlerine yaverlik etmiş Medet Efendi diye bilinen bir şahısla beraber aynı binada kaldım. İttihatçılar 31 Mart hâdisesinde Abdülhamid’i tahttan indirince onu da deli diye tımarhaneye atmışlar. Tuhaf hâlleri vardı.. Alvar İmamı onun hakkında, “Bu, ermiş; fakat farkında değil.” derdi. İşte onunla kaldığımız dönemlerde her gün bana pardösüsünün cebinden portakal çıkarır verirdi. Çocukluk bu ya.. bir gün “Bu cep bu kadar portakal alır mı?” dedim ve elimi o cebe soktum; bir de ne göreyim, cebin dibi delik!..

265. Nağme: “…VE GAYBIN SON HABERCİSİ” (Bugünkü Cuma Hutbesi)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün Cuma namazında mescidimizin hatibi Cemal Türk Hocamız/ağabeyimiz idi. Cemal ağabeyimiz önce muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Allah, Kâinat, İnsan ve Nübüvvet” başlıklı makalesinden üç dört paragraf okudu; daha sonra “…Ve Gaybın Son Habercisi” unvanlı müthiş başyazıyla devam etti.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun anıldığı yerler ıtır çarşısına döner; ismi zikredilince gönüllere birden bire O’nun başlar döndüren kokusu siner. Hutbe boyunca mescidimizde de öyle oldu; hem okuyanın samimiyeti hem makalenin mükemmeliyeti hem de dinleyenlerin O’na olan hasreti salona bambaşka iklimlerin atmosferini taşıdı.

İşte bugünkü nağmemizde o Cuma hutbesini yazı, ses ve video dosyaları olarak paylaşacak; bu vesileyle her bir cümlesi ayrı bir yazı konusu olan o iki câmi makaleyi de hatırlatmış olacağız.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

Cuma Hutbesi

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ. أَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ، وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ، كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ، وَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ، وَ لاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ، وَ لاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ، وَ لاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَ نَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا، وَ سَنَدَنَا، وَ مَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ حَبِيبُهُ وَ رَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ، وَ رَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ أَوْلاَدِهِ وَ أَزْوَاجِهِ وَ أَصْحَابِهِ وَ أَتْبَاعِهِ وَ أَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ: فَيَا عِبَادَ اللهِ! إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَ أَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَ الَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ: أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ الله الرَّحْمنِ الرَّحِيم. وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ. وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا *و في أية أخرى، مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ اللهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ، وَكَانَ اللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًاـ صَدَقَ اللهُ الْعَظِيمُ. وَبَلَّغَنَا رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْكَرِيمُ

Tarih boyu peşi peşine gelen bütün nebiler rehberlik misyonuyla gelmiş; insanlığın geçeceği yollara ışıklar saçmış; yoldakilerin gözlerinden perdeyi kaldırmış; Allah, kâinat ve eşyânın hakikati adına arkalarındakilerin ufuklarını aydınlatmış ve onları yalnızlık tasasından, kederinden ve akıbetleri itibarıyla da belirsizlik endişelerinden kurtarmışlardır.

İlk insan ve ilk nebiden itibaren her nübüvvet hareketi temel konularda müşterek bir yol takip etmiş: sürekli, tevhid, haşr ü neşir, peygamberlik, kulluk ve adalet gibi esasları nazara vermiş; füruata ait meselelerde de zaman, umumî şartlar ve insanlığın ulaşabildiği seviyeye bağlı irşad, tembih ve değişik ikazlar televvünüyle yoluna devam etmiş; etmiş ve müntesiplerine hep yüksek hedefler göstermiştir.

Kur’ân, rüşdünü idrak etmiş insanlığa son mesaj ve son çağrıdır. En son gelen bu ilâhî risalet, bütün dinlerde aynı olan değişmez muhkem esasları hatırlatmanın yanında, inkişaf buudlu füruattaki emirleriyle de, bütün zaman ve mekânların ihtiyacını karşılama vaadiyle gelmiş ve dinî düşünceye son noktayı koymuştur. Bundan sonra artık insanlık, bu son mesajın ışığı altında yoluna devam edecek; gelişme ve değişme enerjisini bu yeni nizama bağlı kullanacak ve mutlak hakikate ulaşma cehdini de onun vesâyeti altında gerçekleştirmeye çalışacaktır.

Evet, artık bundan sonraki çağlar Kur’ân çağı ve bundan sonraki devran da İnsanlığın İftihar Tablosu’nun devranıdır. Kulak verilecek mesaj O’nun mesajı ve önümüzdeki upuzun yollarda hep par par yanacak çerağ da O’nun çerağıdır. Evet, şimdi ferman her şeyi halis tevhide ircâ eden bu En Büyük Muvahhid’de…

…Ve Gaybın Son Habercisi

Allah, kâinat ve insan konusunda son sözü, varlık ağacının çekirdeği, kâinat kitabının ille-i gâiyesi ve Hakk’a davetin en gür sesi olan Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemiştir. “Gayb” ve “Gaybü’l-gayb”ın son habercisi O, eşya ve hâdiselerin yanıltmayan yorumcusu O, insan ve Yaratıcı münasebetini hem de herhangi bir iltibasa meydan vermeyecek şekilde ortaya koyan O ve böyle bir münasebetin gereklerini açık-seçik belirleyen de O’dur. O, bir yönüyle ilk ve Hakk’a en yakın, diğer yönüyle de son, fakat en emin bir kurbet rehberidir. (…) Nübüvvet çerağı başta O’nunla tutuşturulmuş, özündeki mânâ ve muhteva da en nurefşan şekliyle yine O’nunla ortaya konmuştur. Evvel­den evvel ilk nur O’nun nuru, son ışık tufanı ise O’nun haricî âlemdeki zuhurudur. Bir başka zaviyeden O, âfak ve enfüsün fihristi, varlığın özü, usâresi, yaratılış ağacının gaye çerçevesinde en münevver meyvesi ve Yüce Yaratıcı adına bütün ins ü cinnin de efendisidir. (…)

Onun şöhreti tâ Âdem Nebi öncesine dayanmakta; ziyası vücudundan evvel dillere destan; kudûmu ise –ayağı başımızın tacı– bütün insanlığa bir ihsandır. Varlığı vücud sadefinin en saf incisi, mesajı da mesajların en umumîsidir. (…) Taayyün ve kaderî programda evvel O, nübüvvet davasında son sözün hatibi O, zahirin hakikî şârihi O, esrâr-ı bâtının nâtıkı da O’dur. (…)

Bütün bu özelliklerinin yanında O, Kur’ân mucizesi ve kevnî harikalar gibi o kadar çok payelere mazhar olmuştu ki, bunları ta’dat etmek bile mücelletler ister.. aslında, O’ndaki bütün bu derinlikler O’nun melekûtî yönüne ait enginliklerinden kaynaklanıyordu ki, O bu yanıyla her türlü tarif ve tavsîfi aşkın bir mahiyet arz etmektedir.. evet, O’nun mahiyeti meleklerden de ulvî ve taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. Varlığı bir ilk nur ve nüve olduğu ayanlardan ayan; O’nunla harekete geçmiştir kutsal kalem, O’nunla gerçekleşmiştir beşerî plan ve O’dur nübüvvet silsilesinde vücud-u Hakk’a en açık burhan. O’dur Hazreti Zât’ın ilk mir’at-ı mücellâsı; O’dur ilâhî sıfatların en şeffaf mahall-i tezahürü; O’dur kâlî ve hâlî Hakk’ın en fasih tercümanı, Allah’ın cihanda mücessem rahmeti ve bizlere lütuf ve nimetlerini tamamlamasının remzi.

O’nunla esrâr-ı ulûhiyet bütün vuzûhuyla bilinir olmuş; O’nunla cihanlar nurlanmış ve varlığın çehresindeki zâhirî sisler-dumanlar silinmiş; kâinatın öbür yönündeki hakikatler ayan-beyan ortaya çıkmış ve Âdem Nebi’ye icmâlen bildirilen her şey O’nda tam tafsîle ulaşmıştır.

Evet bizleri yanıltmadan Hakk’a ulaştıran biricik vesile O; ilâhî esrâr hazinelerinin anahtarları O’nda; varlığın mebde ve müntehâsının sırrı da O’na emanettir.

O mümtazlardan mümtaz Zât, Cenâb-ı Hakk’ın O’na itaati kendine itaat kabul ettiği bir kıblenümâ; O’nun neşrettiği nurlarla, bir kitaba, bir saraya, bir meşhere dönüştü kâinat ve aydınlandı kapkaranlık o koskoca amâ. Zulmetler ziyâ oldu sayesinde, buluştu O’nun aydınlık ufkunda son kez arz u semâ.

Mesajı Kur’ân O, ufku irfan O, beyanı burhan O ve iki ci­hanın vesile-i saadeti de O’dur. Hakk’ın, harika bin nişanla taltif ettiği zât O, nâmı, Kur’ân’ın referansına bağlı kıyamete kadar yâd-ı cemîl olarak anılacak da O’dur. O’dur insanlığın medâr-ı şerefi, nübüvvet hakikatinin merkez noktası. Pey­gamberler ordusunun seraskeri ve ins ü cinnin yanıltmayan rehberi. O’nun beyanı, Fuzûlîce ifadesiyle: “Enbiyâ leşkerine mîr-i livâdır.” O’nun kitabı Hak’tan bize en büyük armağandır. “Ruh-u A’zam”ın mahall-i tecellisi O ise –ki öyle olduğu muhakkaktır– O’nun mesajı da ruhlarımızın âb-ı hayatıdır. O’nunla insanlık gerçek insanî değerlere uyanmış ve O’nunla Allah’ın istediği renge boyanmıştır. O’nsuzluk tam hasret ve hicran, O’ndan kopma da apaçık bir dalâlet ve hizlandır.

Evet, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhâniyenin merkez noktası O, peygamberlik semasının kutup yıldızı da O’dur. İlk zuhur ve icmâl-i hakikat O’na bağlı gelişmiş, son mücessem ilâhî inayet O’nunla ifade edilmiş ve kıyamet günü her kapıyı açacak şefaat anahtarı da O’na teslim edilmiştir/edilecektir. (…)

Gökler velîmesine çağrılan Hakk’ın özel davetlisi O’ydu; herkesin gözünü diktiği “Kâb-ı Kavseyn”e uğrayıp geçen de yine O’ydu. “Sidretü’l-Müntehâ”nın misafiri olmak sadece O’na bahşedilmiş bir mazhariyet, مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى mazmununca gördüğü şeyler karşısında başının dönmemesi, bakışlarının bulanmaması da O’na lütfedilmiş özel bir temkindi. O, Âyetü’l-Kübrâ’nın kendi hususiyetleriyle zuhûrunu müşâhede etti, ama asla gözleri kamaşmadı; kamaşmadı ve bütün gök ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu. Cibril, ilk defa O’nunla, idrak edilmez bir gök yolculuğunda bir beşere arkadaş ve hadim oluyordu… Bu yolculukta aynı zamanda O, berklerin ışık hızını aşkın bir süratle fizik âlemlerini aşarak fizik ötesine yürüyor ve görülmezleri görüyordu. “Sidretü’l-Müntehâ” ilk konak.. “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” idrakinde aklın pes ettiği bir zirve.. ve likâullah da idrak ufkumuzu aşan bir mazhariyet.. bütün bunların kahramanı ise, (Şeyh Galip’in ifadesiyle) o Sultan-ı Rusül Şah-ı Mümecced, bîçarelere devlet-i sermed, dîvân-ı ilâhîde ser-âmed, Ahmed ü Mahmud ü Muhammed idi. O, gördü, gördüklerini gördürmek üzere aramıza döndü; duydu, gelip duyduklarını ruhlarımıza duyurdu.. ve vicdanlarımıza Evvel ü Âhir’in, Zâhir ü Bâtın’ın esrarını fısıldadı. Evvel’in en önemli remzi O, Âhir’in nurefşân aynası O, Ehadiyet-i Zâtiye ve Vahidiyet-i Sıfâtiyenin en bülendâvâz davetçisi O; zât, sıfât ve esmâ bilgisinin en emin emanetçisi hakikî insan-ı kâmil de O’ydu… O, taayyün-ü evvel’den Ahmed unvanıyla insanlık ufkunun muhaciri; Mekke’den Muhammed namıyla Medine şehrinin misafiri; berzahtan Mahmud namıyla livâü’l-hamdin mihmandarı ve bütün esmâ-yı şerifesiyle Cennet ve Cemalullah’ın perdedarı, ruhânî âlemlerin feyz kaynağı ve cismaniyet âleminin de asıl cevheriydi.

Ey varlığın özü ve nüvesi, yaratılış ağacının meyvesi ve tevhid hakikatinin en gür sesi.! Eğer Sen olmasaydın bizim ve kâinatların ne anlamı olurdu ki.! Biz, Senin sayende kendimizi okuyabildik ve konumumuza göre –geçebildikse– doğru bir duruşa geçebildik. Belirsiz görünen varlık ve hâdiseler Senin kudûmunla aydınlandı. Teşrifinle her şeyin rengi değişti ve her nesne varlığın perde arkası adına fasih bir lisan kesildi. Sâyen yere düşmese de, sâyende düşmekten, düşüp ebedî helâk olmaktan kurtulduk. Kâinat muammasını çözüp değerlendirme vazifesi tâ ezelde Sana verilmişti. Senden evvel gelenler, ömür boyu sadece bu muammanın icmâlini heceleyip durdular. O muammayı hall ve o icmâli de tafsil eden Sen oldun. Her iki cihanın anahtarları da takdir-i evvel ve teslîm-i âhirle Sana verilmiştir; dünya kapısını açan Sen; ukbâ yolunu gösteren de Sensin. Mesajınla Sen hakikat-i tevhidin sözcüsü, cin ve insin de kurtarıcısı oldun. (…)

Sensin gaye varlık ve öteler ötesinde muhaverelere konu biricik mevcut.. Sensin yokluğun bağrında ilk kızaran gül.. Sensin şu bağistan-ı cihanı velveleye veren bülbül.. Sensin muktedâ-i ekmel ve rehber-i küll ve Sensin “amâ” üzerindeki ince tül.

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا وَدَاعِيًا إِلَى اللهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُنِيرًا وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ ـ

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}. لَبَّيْكَ…

 إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الإِحْسَانِ وَ إِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَ يَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَ الْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ