Posts Tagged ‘Osman Şimşek’

CUMA HUTBESİ: YOLSUZLUKLARLA MÜCADELE HAFTASI (17-25 ARALIK)

Herkul | | CUMA HUTBELERİ

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَمَا تَوْفِيقِي وَلاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَلاَ نَظِيرَ لَهُ وَلاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَغُلَّ وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

Günümüzde bir kısım mütegalliplerin bütün dünyayı en korkunç kaoslara sürükledikleri muhakkak.. onca fezâyi ve fecâyii irtikâp ederken aydınlanma, medeniyet, modernite, demokrasi, insan hakları, Yeni Türkiye… gibi yaldızlı kelimelerle “Herkesi kör ve âlemi sersem.” yerine koydukları bir gerçek.. yaşama hakkı, konuşma hakkı, kendini ifade etme hakkı… gibi hukukun, kuvvetlilere has bir imtiyaz hâline geldiği apaçık.. kanunların, kuvvetlileri sıyanete göre vaz’edilişi, cezaî müeyyidelerin zayıflara karşı uygulanışı ahvâl-i âdiyeden.. her yanda bir sürü tiran, hepsi de birbirinden yaman; onlar gibi düşünmediğiniz takdirde ezilmeniz sıradan.. Bu karanlık dönemde mantık, bütün gücüyle bir aldatma ve demagoji vasıtası; kuvvet, her şeyi hâkimiyeti altına alma ve her şeye hükmetme azgınlığı içinde.. halkın vicdanı ise, akla hayale gelmedik baskılar altında inim inim. Öyle ki çağdaş temsilcileriyle kıyaslandığında sanki Firavun daha dengeli bir mütemerrid, Kârun daha ölçülü bir kapitalist ve Bel’am daha az zararlı bir mütekebbir.

Evet, Firavun, Karun ve Bel’am her devirde temsil edilmekte olan birer prototiptir. Firavun despotizm ve baskının, Karun servete tapıcılık ve dünyaya düşkünlüğün, Bel’am da ilahi beyanı tahrif ve şeytanî yoruma kaçışın sembolüdür. Bunlar sömürge düzeninin üç sacayağıdır; Firavun, Karun, Bel’am; siyaset ve iktidar, iktisat ve servet, muharref diyanet ve iblisâne te’vil.

Hepsi birbirini destekler ve tamamlar. Firavun, saltanatını diğer ikisiyle ayakta tutar; gördüğü desteğe mukabil Karun’un soygunlarını yasallaştırır; Bel’am’ın mabedine dünyalık taşır. Bel’am ise kaba kuvvetiyle arka çıkan Firavun’un ve servetiyle destekleyen Karun’un haramiliklerini dinen meşrulaştırır.

Bel’am’ın, Allah’ın dinini öğrenmiş, ilim ve irfandan nasiplenmiş, İsm-i Azam’ı bilen ve dualarına hemen icabet edilen bir kimse olduğu, fakat daha sonra nefsine takılıp yolda kaldığı rivayet edilmektedir. Aslında o dili laf yapan, eli kalem tutan ve aydın görünen kimselerin öncü modelidir.

Bel’am, en az Firavun ya da Karun kadar tehlikeli ve hatta onlardan daha zararlıdır. Çünkü insanları kandırırken Allah’ın adını kullanmakta, arzularını gerçekleştirmek için dinin temellerini aşındırmaktadır. Bel’am, belki de gövdenin içindeki en iri kurttur.

Bel’am bir dünyazededir. Kendisine bahşedilen ilim nimetiyle yücelmek fırsatını yakalamışken hevâ ve hevese, şan u şöhrete ve mal ü menâle meyletmiş, dinden sıyrılıp çıkmış, alçaldıkça alçalmış, düşüşten bir türlü kurtulamamış ve insanlıktan da uzaklaşmıştır. O zavallı, Hak beyanına ve Nebi anlayışına test ettirmediği indî yorumlarının kurbanı olmuştur.

Dün olduğu gibi bugün de batıla kayışın ve sorumluluktan kaçışın en güzîde vesilesi “ustaca yorum”dur. Nasıl olmasın ki?.. Hak sana haramilikten uzak kalmanı, dünya tutkusunu ve ten sevdasını kalbinden çıkarmanı, sadece yaşatmak için yaşamanı söylesin; nefsin ise sürekli “Al, tut, tat, yaşa, sakla, koru” deyip dursun. Bir tarafta fedakarlık, çile, ızdırap ve mücahede; diğer yanda rahat, lezzet, zevk ve eğlence.. ve ikisi arasında seçim yapması gereken bir beşer.

Nefse mağlup insana göre, öyle bir yol tutmalı ki, hem menfaat ve çıkarları korumalı, hem de başkalarının suçlandığı şekilde hakkı inkarla, Allah’a isyanla, halka ihanetle ve sorumsuzlukla suçlanmamalı.. hem dünyadan kâm almalı, hem de muzdariplerin gam yüküyle iki büklümmüş gibi tanınmalı!..

Öyleyse; te’vil ve yorumlara sığınmalı; yani batıla hak kisvesi giydirmeli; müsemmayı aynı bırakıp ismi değiştirmekle yetinmeli. Mesela, rüşvete “bağış” ya da “cebrî hayır” demeli! Fuhşu, mut’a adıyla perdelemeli!. Haraç ve gasba humus elbisesi giydirmeli!.

Adını istediğiniz gibi koyabilirsiniz: Fıkhî, şerî, örfî, ahlakî, ilmî, içtimaî, psikolojik, sosyolojik, diyalektik, entellektüel.. bir yorum. Vicdanı bastıracak, içteki serzenişi susturacak, mesuliyet duygusundan kurtaracak.. dini, dünya ile uzlaştıracak bir yorum. şeytani ve nefsi yorum.

Maalesef, böyle yorumlar sebebiyledir ki, senelerdir ülkemizde rüşvet, zimmet, suiistimal ve yolsuzluk kapıları sonuna kadar açıldı; suizan, gıybet, yalan ve iftira çok normal sayıldı; en çirkin komplolara meşruiyet kazandırıldı.

Muktedirler, değişik vehim ve ihtimallerle zihinlerinde mahkûm ettikleri ve hasım saydıkları kimseleri hem kendilerinin hem bütün insanlığın düşmanı gibi göstermeye çalıştılar. Çığırtkanlık yaptı, bin türlü iftiraya başvurdu, yargısız infazlarda bulundu ve ne yapıp edip samimi mü’minlerin hakkından gelmeye koyuldular. Zift medyasını kullanarak evham ve paranoyalarla, daha doğrusu yalan ve iftiralarla kamuoyunu aylarca meşgul ettiler. Ne acıdır ki, bunu yaparken de yine inancı, dinî terimleri, dindarlığı, ahlakî normları ve hümanist yaklaşımları kullandılar. Dahası, din, siyasî ideolojinin güdümüne girdi; vesayet, dinin canına okudu. Muktedir politikacılar ne diyorlarsa, din adına, ona, “doğru” dendi ve dinin ruhuna hıyanet edildi!

Şayet din ve diyanet siyasetin emrine verilmeseydi, ihtimal bugün yurt içinde ve dışında hemen bütün camilerde hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet gibi çeşitleriyle haramilikler hakkında hutbeler dinlenmesi büyük muhtemeldi. Çünkü toplumun azami çoğunluğunca hüsn-ü kabul gören adıyla 17-25 Aralık Yolsuzlukla Mücadele Haftası’nda ve tarihin en büyük yolsuzluğunun ortaya çıktığı günlerin yıldönümünde bulunuyoruz. Malumunuz olduğu üzere Diyanet yetkililerimiz haftalar konusunda hassastırlar; camilerimizde her haftanın anlam ve önemi mutlaka hutbe konusu yapılır, halk aydınlatılır. Yeşilay Haftası’ndan Ağız ve Diş Sağlığı Haftası’na, Organ Nakli Haftası’ndan Turizm Haftası’na kadar hiçbiri ihmal edilmemeye çalışılır.

Ne var ki, bugün şartlar biraz farklı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrasında daha önceden kararlaştırılan rüşvetle ilgili hutbe aceleyle iptal edildi; bazı imamlar sırf “Rüşveti alan da veren de melundur!” hadisini okudukları için paralel’le ilişkilendirildi. Camilerde hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk, devlet malını aşırma gibi konularla ilgili ayet ve hadislere adeta sansür uygulandı. Diyanet, iktidarın icraatlarını tezkiye eden; yalan, iftira ve zulmü âdeta meşrulaştıran bir kuruma dönüştürüldü. Diyanet camiasında çok halis ve hamiyet-i diniye sahibi müfti, vaiz, imam ve hatipler bulunduğuna inanıyorum. Heyhat, Yeni Türkiye’de onların da hissiyatlarını açığa vurma imkânı bulamayacakları kanaatiyle bari kısık bir sesle de olsa bu minberde -hani denir ya!- haftanın anlam ve önemine temas etmek istiyorum.

Âl-i İmrân Sûresi’nin 161. ayet-i kerimesinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَغُلَّ “Bir yönüyle emanete hıyanet etmek de diyebileceğimiz gulûl, bir peygamberin (ve O’na ittiba edenlerin) yapacağı bir iş değildir.

 وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hasılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününde o vebâlini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir.

 ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfat veya cezası eksiksiz ödenir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.”

Sadece ayetin mealiyle yetinmek “gulûl” belasının nasıl büyük bir felaket olduğunu anlamaya kâfi gelmeyebilir; fakat bu Hak kelamının sebeb-i nüzulüne, hadislerdeki onunla ilgili misallere ve müfessirlerin yorumlarına bakıldığında insanın kanını donduracak bir tablo çıkmaktadır ortaya.

Ne demektir gulûl; nasıl bir afettir? Gulûl; hakkı olmayan bir şeyi almak, ona el uzatmak, ondan yararlanmak; kamu malından gizli bir şey aşırmak, emanete hıyanette bulunmak ve ganimetten mal kaçırmak gibi manalara gelmektedir. Devletin imkânlarını kötüye kullanmak da bu türden bir günahtır.

Bazen bir koyun, bir tavuk, bir yumurta.. bazen millet hazinesine ait bir çuval para.. bazen liyakatsizliğe rağmen tutulan bir makam, mansıp ve paye.. bazen de bir tahakküm vesilesi ve balyoz indirme gereci olarak gasp edilen güç, kuvvet ve sermaye… hak edilmeksizin sahiplenilen ve gayr-i meşru yollarla ele geçirilen her imkan gulûldür ve vebaldir.

Sahih-i Buhari ve Müslim’de rivayet edildiğine göre, Ebu Hureyre (radıyallahu anh) şunu anlatır: “Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün aramızda ayağa kalktı, ‘gulûl’ü zikretti, vebalinin büyüklüğünü anlattı ve şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde birinizi boynunda böğüren bir deve, kişneyen bir at, meleyen bir koyun, feryad eden bir nefis, hışırtı yapıp duran demet demet kağıtlar veya önünde tangırdayıp duran bir zırh ile görmeyeyim. Bana gelir ve ‘Ya Rasûlallah! İmdadıma yetiş!’ der. Ben, ‘Sana yardım edemem. Ben sana tebliğ etmiştim.’ derim”

Aman ya Rabbi!.. Rasûlullah’ın da yardım edemediğine kim el uzatır! İnsan, boynuna asılmış o dünyalıklardan nasıl kurtulur?

Cevâmiü’l-kelim olan (az sözle çok derin manalar ifade edebilen) Efendimiz’in bir cümle ile anlatılabilecek bir hususu, aynı kelimeleri tekrarlayarak her bir nesne için ayrı ayrı cümlelerle beyan buyurması, o şeni’ işin vebalini vurgulamak ve ümmetini ondan katiyen sakındırmak içindir. Allah Rasûlü, bizim bir seferde söylediklerimi teker teker müstakil cümlelerde dile getirmiş; sonra da koltuk altlarının beyazlığı görülecek kadar ellerini kaldırmış ve üç kere “Allahım! Tebliğ ettim mi?” diyerek gulûlun tehlikesini anlattığına Hakk’ı şahit tutmuştur.

Bir başka bir hadislerinde “Kim bir karışlık araziyi haksız olarak elde ederse, o yerin yedi katı boynuna geçirilir.” buyurmuştur.

Neredeyse bütün hadis kitaplarında rivâyet edilen şu hâdise de işin ciddiyetini göstermektedir: Adiyy b. Âmire el-Kindî anlatıyor: Allah Rasûlü’nün şöyle söylediğini işittim: “Sizden birini bir iş için tâyin ettiğimizde, o bizden bir iğneyi veya iğneden daha değersiz bir şeyi gizleyecek olsa, bu bir gulûldür (hıyânettir). Kıyâmet günü onunla gelecek ve onunla rezil olacaktır.” Bu sözü işiten Ensâr’dan siyah bir adam, memuriyetin helâk edici mesuliyetinden korkarak ayağa kalkıp “Ya Rasûlallah, bana verdiğin memuriyeti geri al!” dedi. İnsanlığın İftihar Tablosu, “Bu da ne demek?” diye sordu. Adam, “Senin şöyle şöyle söylediğini işittim!” deyince Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhissalâtu vesselâm) meselenin ehemmiyetini tekid eden şu cevabı verdi: “Ben aynı şeyleri şimdi bir kere daha tekrar ediyorum: Sizden birini bir vazîfeye tâyin edersek, az çok ne elde ettiyse, getirsin. Ondan kendisine tarafımızdan verileni alsın, men edilenden kaçınsın.”

İnsanı dehşete düşüren başka bir misali yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatmaktadır:

Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birlikte Hayber mücahedesine çıktık; Allah bize fethi müyesser kıldı. Ganimet olarak sadece eşya, yiyecek ve giyecek aldık. Sonra Vâdi’l-kurâ’ya çekildik. Bir adam, gölgeliğe girmek için ayağa kalktığı esnada kendisine bir ok isabet etti, eceli de bundan oldu. Bunun üzerine biz, “Ona şehadet mübarek olsun!” dedik. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Hayır! Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, henüz taksim edilmemiş olan Hayber ganimetlerinden almış bulunduğu şu hırka ateş olmuş, onun üzerinde alev alev yanmaktadır!” buyurdu. Bu söz üzerine herkesi bir korku sarmıştı. Derken bir adam bir veya iki adet pabuç tasması getirdi; “Yâ Rasûlallah! Bunu Hayber’de almıştım!” dedi. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İşte ateşten bir pabuç tasması!..”

Her zaman insanların âhiretini ve ebedî hayatını düşünen Şefkat Peygamberi, kamu malından aşırmanın, rüşvetin ve hırsızlığın ötede ateş olup mücrimlerin başına dolanacağını bildiğinden, hırsızlık yapmış bir kadını affetmesi için şefaatçi olmak üzere kendisine müracaat eden bir sahabiye sitemde bulunmuş; sonra da minbere çıkıp şunu söylemiştir:

“Sizden evvelki ümmetler, hükümleri sadece zayıflara tatbik etmekten dolayı helâk oldular. Onlar soylu ve asil bir insan hırsızlık yaptığında hükmü tatbik etmezlerdi. Allah’a yemin ederim, kızım Fatıma dahi hırsızlık yapmış olsaydı, hiç düşünmeden onun elini de keserdim!”

Hayrettir ki, Kur’ân öyle dediği, Efendimiz bunları emrettiği ve din bu konuda değişmez ölçüler vazeylediği halde, bir kısım kimseler “Çalıyor ama çalışıyor!” diyebiliyorlar; yüzde yirmilerden bahsedip “Hep başkaları aşırdı, biraz da bizimkiler yesinler!” anlayışına sahip olabiliyorlar ve “Madem sadece kendileri almıyor, bizimle de paylaşıyorlar, göz yumalım ki kurulu düzenimiz bozulmasın!” inhirafına girebiliyorlar.

Halbuki, insanların en çok çalışanı Rasûl-ü Ekrem Efendimiz hücre-i saadetinde kamu malına ait bir altın para ya da bir hurma kaldığını hatırlayınca imametini bekleyen cemaati oracıkta bırakıp hemen o malı yerine teslim etmek için koşuyor, onun hesabından korkuyordu. Hazreti Ebu Bekir, hizmetçisinin getirdiği bir sütü içtikten sonra onun haram olduğunu öğrenince hemen istifra ediyor, kendisini istiğfar ve tevbeye salıyordu. Hazreti Ömer’in, özel işini görürken, devlete ait olanı söndürüp kendisine ait mumu yaktığını bilmeyen var mıdır? Hazreti Ömer bin Abdülaziz’in, yanına ganimet malından misk getirildiğinde burnunu tıkadığı ve “Bunun faydası kokusudur, bu ise Müslümanların hakkıdır” dediği rivayet edilir.

Yol, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve Hulefa-i Raşidinin yoludur. Onların yol ve yöntemlerinin dışında yürümek ise “yolsuzluk”tur. Evet “Bu ismet, Allah Rasûlü’nün ahlakıdır. Bu iffet selef-i salihin efendilerimizin ahlakıdır. Gerçek ahlak bu ise, başka türlü düşünen ve davrananlara ‘Siz başınızı almış nereye gidiyorsunuz?’ demezler mi?!.”

Bu cümleleri okurken hayalen bir sene öncesinde dolaşıyorum. Haksız kazanç elde etme, çıkar sağlama, nüfuz ticareti yapma, yargıda fişleme ve kadrolaşma; medya özgürlüğüne, yargı kararlarına, serbest piyasaya ve kamu ihalelerine müdahale gibi kanunsuzlukların yanı sıra, Türkiye’yi uluslararası alanda zora sokacak bir kısım ilişki ve irtibatları çözümleyen bir düzine fezleke saçılmıştı ortalığa.

İnanılacak gibi değildi. “Muhafazakâr demokrat” olma iddiasındaki siyasilerin bu derece anti-demokratik, illegal ve çirkin işler yapmaları; dindar kimliklerinden ötürü kendilerine ümit bağlanmış insanların böyle gayr-i meşru fiillere dalmaları gerçek olamazdı.

Çokları gibi derinden sarsılmış ve inanmak istememiştim dinleyip okuduklarıma. Hele “Sıfırladınız mı parayı?” sorusuna karşılık “Sıfırlamadık henüz babacığım.” diyen oğlun hazin sesini duyunca hâkim olamamıştım gözyaşlarıma. Bir insan olarak o evladın kurbanlığına ağlamıştım ve bir Müslüman olarak da dinî referanslar kullanılarak işlenen cürümlerden mücrimler adına çok utanmıştım.

Diyelim ki, bir insan heva ve hevesine uyup yanlışlıkla bir patikaya girdi; fakat bir baba evladına nasıl kıyabilir? Kendi günahına yavrusunu nasıl vasıta yapabilir? Hele bir mü’min, ciğerparesinin, ahiretini karartmasına nasıl göz yumabilir? Bir soru daha; kendi çocuğuna bu kötülüğü yapan şahıs ya da şahıslar diğer insanlara neler neler yapmaz? Nitekim kendi günahlarını örtebilmek için bir senedir ne zulümler ne zulümler irtikap ediyorlar.

Oysa, yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık günahtır.. ama bunların da tevbesi vardır. Pişman olup samimi bir şekilde tevbeye duranları Allah da bağışlar, millet de affeder.

Keşke tevbe etse ve ıslah-ı hal eyleselerdi. Keşke bir günahı daha büyük cürümlerle perdeleme yoluna gitmeselerdi. Keşke rüşvete, ihtikâra, ihtilasa açık makamlarda bulunanlar, imkân musluklarının başında oturanlar ve sırf şahsi menfaatle onlara alkış tutanlar en azından Hazreti Bediüzzaman’ın şu sözüne kulak verselerdi:

“Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazen vesile olur. O pis hırsla, gazab-ı İlâhîyi kendine celb eder ve ehl-i dalâletin rızasını celbe çalışır. (…) Bahusus size verilen o gayr-ı meşru para, sizden, ona mukabil bin kat fazla fiyat isteyecek. Hem her saati size ebedî bir hazineyi açabilir olan hizmet-i Kur’âniyeye sed çekebilir veya fütur verir. Bu öyle bir zarar ve boşluktur ki, her ay binler maaş verilse, yerini dolduramaz.”

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَأَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي الْكَلاَمِ   وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ: {وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللهَ يَجِدِ اللهَ غَفُورًا رَحِيمًا}

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَتَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَآمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا} لَبَّيْكَ…{ إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَيَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ }

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla… (19 Aralık 2014) Osman Şimşek

Hutbeyi WORD dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Hutbeyi PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Birleşen Gönüller’de Mûnise Ana ve Şâmil Ağa

Herkul | | YAZARLAR

Henüz seyretmemiştim filmi, hakkındaki övgü dolu sözleri dinlerken.

Senaryosunun aşk üzerine kurulu olduğunu duymuştum sadece.

Komşumuzun 9 yaşındaki oğlu ayağına kadar gelmiş videoyu ailece seyredebileceklerine dair daveti duyunca, “Aşk filmiymiş, seyretmem ben!” deyivermişti. Küçük beyefendinin tepkisi bir yönüyle çok hoştu. Fakat..

Ne kadar acı değil mi? Aşk denince, akla onun hakikî, uhrevî, ulvî yanları ve çeşitleri gelmiyor artık çağımızda.

Hak aşığı bir insandan duyduğumuz senakâr sözler arşivde mi kalmalıydı?

-Hasbihali neşretsek, onca emek ortaya koyan ve gelecek adına ümit vaad eden insanlara hem destek hem teşvik olurdu ama..

-Ama?!.

-Aşk filmiymiş. Bizim tavsiye ve teşvik etmemiz uygun olur mu?

-Seyretmiş miydiniz?

-Hayır, efendim!..

-Keşke günümüzün aşkları en azından filmde gösterildiği gibi olsa!.. Gayr-i meşru bir alaka anlatılmıyor ki orada. Daha pek çok güzel hakikatin yanı sıra, nikahlı eşlerin birbirine karşı muhabbet, vefa ve sadâkatleri temsil ediliyor.

-Pekala efendim!..

-Fedakâr öğretmenler, mefkûre muhacirleri de anlatılıyor. Dahası Kafkasya’nın mazlum insanlarının çile, ızdırap, sabır ve ümit dolu hayatları destanlaştırılıyor.

-Ne güzel!..

-Evet, içe içe hikâyeler arasında asrımızın çıt kırıldım insanlarına çok önemli ibretler sunuluyor. Maalesef, günümüzde eşler çok küçük sebep ve bahanelerle mübarek ocakları yıkıyorlar. Birleşen Gönüller, aile cennetinin kadrini anlayamamış kimseler başta olmak üzere hepimize aslımızı hatırlatıyor.

İşte böyle bir zihni hazırlıkla seyrettim filmi. Beklediğimden çok daha güzel ve kaliteli buldum. Bazı sahnelerini izlerken Mûnise Ana ve Şamil Ağa düştü aklıma.

Birleşen Gönüller’de emeği geçen insanlara teşekkür ve daha sonraki projelere teşvik sadedinde bir amatör video daha hazırladım.

Çocukça bulursanız, affedersiniz. Maksadım, bazı hakikatleri bir de bu ambalajla nazara vermek ve Birleşen Gönüller’i hâlâ seyretmemiş olanlara “Geç kalmayın!..” demek.

Hürmetle…

Osman Şimşek

Birleşen Gönüller’e Bir Bilet

Herkul | | YAZARLAR

İki gündür “Birleşen Gönüller” filminin sahneleri uçuşuyor zihnimde.

Milletimizin üzerine çöken kara bulutların ufukları sardığı bir asırda, ardı gelmeyen belalara maruz kapkaranlık bir dünyada ve beşer adına ümit parıltılarına hasret gittiğimiz bir atmosferde sabır, fedakârlık, sadakat, vefa ve adanmışlık gibi insanî, kalbî ve ruhî nakışlarla dokunmuş “Birleşen Gönüller”in kesitleri adeta nefes aldırıyor yüreğime.

Derdi, davası ve yüce bir mefkûresi olan mutlaka anlatır onu uygun bir üslupla. Gönül kabı dolmuşsa, şüphesiz taşacaktır sevgi, heyecan ve coşkuyla. Düne kadar Hizmet erleri ruhlarının ilhamlarını fısıldadılar değişik yollarla.. tercüman oldular hakikatlere eli kalem tutanlar yazılarıyla, sanatkarlar tezhipleri, hatları, resimleri ve ebrularıyla, şairler manzum satırlarıyla; mûsıkîşinaslar besteleri, türküleri, şarkılarıyla. Şimdilerde bir dil, bir vesile, bir vasıta daha kullanır oldular, kalblere ayrı bir köprü kurdular sinemalarıyla.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi “Günümüzün Karasevdalıları” makalesinde der ki:

“Onlar boş durmayı ve avare ömür tüketmeyi hiç mi hiç sevmezler. Sürekli hareket halinde ve her zaman din ü dünyayı imar peşindedirler: Okuyup yazma biliyorlarsa, bir şeyler karalayarak, bilmiyorlarsa bilene bir kalem armağan ederek, ne yapıp yapıp hizmet kervanına iştiraklerini devam ettirmeye çalışırlar.”

Adanmışların destanını anlatan “Birleşen Gönüller”i seyrettiğim an bu cümle geliverdi hatırıma. Şu kadar var ki, bir ilavede bulunma arzusu düştü yüreğime. Kalem, harika bir hediye. Emin olun, şu günlerde Hizmet kervanının istikametini anlatabilmek için “bir bilet” de onun kadar güzel bir hibe. Filmde emeği geçen arkadaşlar büyük gayret göstermişler, hem onları desteklemek hem de yarının projelerine ümit vermek için himmet sırası bizde.

Türkiye’de bulunsaydım, ne yapar eder dost, arkadaş ve tanıdıklarımın “Birleşen Gönüller”i izlemeleri için çalışırdım.

Ona muvaffak olamasam da yeni hazırladığım ekteki kliple telafi arayışındayım. Uzaktakilere bir şey diyemem fakat arkadaşlarımın bu videoyu “Bari dostlarınıza bilet armağan ederek, bu kervana dâhil olun!” çağrısı saymaları arzusundayım.

Muhabbetle…

Osman Şimşek

“Birleşen Gönüller” ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Değerlendirmesi

Herkul | | YAZARLAR

Kıymetli dostlar,

Muhterem mütefekkir A. Turan Alkan Bey’in “Mendiller fora!” başlıklı yazısını okuyunca, bir kerecik ve azıcık mübalağa yapılmış olabileceği ihtimali bir esinti gibi geçip gitmişti zihnimden; hayır uzun süreli ağırlamamıştım suizan barındıran o düşünceyi, yine de daha o an kendimi levmetmiştim. Sonra da pek çok ciddi insanın, içinde “mendil” zikredilen ve hazırlıklı olma tavsiyesi içeren cümlelerine şahit olmuştum. Merakım bir hayli artmıştı ki, dostlar imdada yetişti.

“Birleşen Gönüller” yapımcıları ellerinde DVD ile geliverdiler ve hem muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hem de bizim için filmi izleme imkânı sundular.

İtiraf etmeliyim ki, seyretmeye başlar başlamaz bu filmden dolayı kendimi bir kere daha kınadım; zira nasıl olduysa “bir aşk filmi” şayiasını duymuş ve çok alakadar olmamıştım. Evet, bir yönüyle sahiden bir aşk filmiydi seyrettiğim ama bilhassa çağımızın insanlarını kasıp kavuran şehevi ve cismani bir tutku anlatılmıyordu Birleşen Gönüller’de. Kendimize has romantizmimizin tatlı desenleri de vardı fakat ondan daha çok aşk-ı hakiki, vefa, sadakat, adanmışlık, sabır ve ümit nakışlarıyla işlenmiş bir sanat eseri buldum karşımda. Bizim Zümrüd-ü Anka’mızın destanını izledim adeta.

Diğer arkadaşlarım gibi ben de muhterem Hocamızın yorumunu heyecanla bekledim. Hocaefendi, filmde alınması gerekli olan pek çok ibret bulunduğunu hatırlatmakla beraber özellikle eşler ve diğer aile fertleri arasındaki sevgi, sadakat ve vefa mevzuu üzerinde durdu. Günümüzde çiftlerin çok küçük problemlerden dolayı birbirlerine tahammül edemediklerini ve ayrılma yoluna girdiklerini ifade edip bazen istişare gereği bu konudaki örnekleri dinlemek zorunda kalınca kalbine bıçak saplanmış gibi acı duyduğunu belirtti. Hocamız, “Birleşen Gönüller”de işlenen muhabbet, sadakat ve vefanın sadece ailenin değil aslında bir toplumun da vesile-i necâtı sayılabileceğini dile getirdi.

Muhterem Hocamız bugün ikindi namazından sonraki hasbihalinde de bir ara sözü Birleşen Gönüller’e getirdi. Filmi seyrettiğim âna kadarki alakasızlığıma bir kefaret olması dileğiyle, acemice de olsa, Hocamızın yorumlarını da içeren bir fragman hazırladım. Onu arz etmeden evvel şöyle seslenmek istiyorum: Sinemaya hiç gitmeyen dostlara sözüm yok; mukarrebîn için mâlâyânî olan hususların çerçevesi farklıdır; mâsivâ ile meşguliyetin en küçüğünden dahi içtinap eden insanların ellerinden öperim. Fakat şayet kimi zaman sinemaya da yolu düşen insanlardansanız, “Birleşen Gönüller”i mutlaka seyretmeli, dahası dost ve arkadaşlarınızı, hatta bütün bütün şartlanmış olmayan tanıdıklarınızı da yanınıza alarak onlara da bir seyir ziyafeti sunmalısınız.

Bilmem ki “bütün bütün şartlanmış olmayan” kaydı zaid mi oldu? Ne demişti A. Turan Alkan Beyefendi:

“Alın size açık istihbarat eey savcılar! Seyircisi artsın diye söylemiyorum, gişe rekorları kırmasını da beklemiyorum ama bugünlerde vatan hainliğinden casusluğa, şeytanın art bacaklığından virütik salgın hastalığa kadar benzetilmedik melânet bırakılmayan bir topluluğun temel motivasyonlarını anlamak isteyenler için en kestirme yol budur; en yakın sinemaya gidip Birleşen Gönüller’i seyretmek ve sonra başını ellerinin arasına alıp, “Ömrüm boyunca kendimi bu kadar yürekten adadığım bir dâvâm oldu mu hiç benim?” diye nefis hesaplaşmasına girmek…”

Osman Şimşek

Pennsylvania’da (2014) Kurban Bayramı Hutbesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin farklı makalelerinden istifade ederek ve selef-i salihînin örnek hayatlarından bir kısım misaller ekleyerek Kurban Bayramı Hutbesi hazırladık.

Muhterem Hocamız dün buradaki mescidde okuduğumuz o hutbeyi herkul.org üzerinden yayınlamamızın da isabetli ve ayrıca istifadeye medar olacağını söyledi.

Biraz kısaltarak sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz edeceğimiz hutbenin aslını/tamamını word ve PDF halleriyle de indirebilirsiniz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Hutbeyi yazı olarak indirmek için tıklayınız

Hutbeyi PDF olarak indirmek için tıklayınız

Reklam Değil, İnsaf Çağrısı

Herkul | | YAZARLAR

Sevgili dostlar,

Bari Ramazan-ı şerif boyunca geneliyle sosyaliyle medyadan uzak kalmaya çalışsanız da göz ucuyla bakınca bile onca yalan ve iftira görmenin kaçınılmaz olduğu günümüzde kalbi ve zihni kirletmemek zorlardan zor.

Sanki bazılarına Ramazan hiç uğramıyor; bir kısım mahfillerde bühtan ve saldırılar hız kesmiyor. Her şeye rağmen, hadisin ifadesiyle “oruçluyuz” deyip geçmek ve çirkinliğe ortak olmamak en güzeli.

Bu düşünceyle bayrama kadar sükut murakabesi ve Ramazan’dan istifade gayreti hedefimdi. Fakat, sabahki tefsir dersi şu satırları karalamaya adeta mecbur etti.

Birkaç senedir sürdürdüğümüz tefsir müzakeresine Ramazan ayında da devam ediyoruz. Sabah namazlarından sonra bir gün Elmalılı Hamdi Yazır’ın eserini satır satır okuyup takip ediyor; diğer gün de, okunan ayetlerle alâkalı yaklaşık yirmi tefsir kitabında geçen farklı yorumları özetliyoruz; her bir arkadaşımız bir tefsiri okuyup özet hazırlıyor ve beş on dakikada onu arz ediyor.

Muhterem Hocamız hem okunan hem de hulasa edilen meal, tefsir, yorum ve şerhleri pür dikkat dinliyor; anında müdahalelerle, iştirak ettiği noktalara ya da katılmadığı hususlara işarette bulunuyor, ilave açıklamalar yapıyor; selef-i sâlihînin dini doğru anlama ve aktarma yolundaki meşkur gayretlerine dikkat çekip onları hayırla yâd ediyor ve dünün anlayışını günümüzün idrakiyle mezcedip hal-i hâzırın meselelerine ışık tutuyor.

Daha önce değişik vesilelerle arz ettiğimiz gibi, Kur’an ayı şafakta tüllenmeye durduğu günlerden itibaren doktorlar, Hocaefendi’ye “Efendim, oruç tutmanız tehlikeli olabilir; Allah korusun, şeker krizi ve kanın pıhtılaşmasına bağlı damar tıkanıklığı ihtimali var.” diyorlar. Fakat böyle bir ikaz karşısında, ibadet aşığı Hocamız, bir kere daha tabiatını seslendiriyor: “Doktor bey, oruç tutmazsam o zaman zaten ölürüm!”

Aslında ona, ağır bir hastalığa yakalanan, iyileşme umudu olmayan hastaların ve oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlıların durumunu sorsanız, mutlaka onların oruç tutmaları gerekmediğini ve tutamadıkları “her bir oruç için bir fakiri doyuracak” kadar “fidye” vererek bu vazifelerini yerine getirmiş sayılacaklarını söyler. Ne var ki, kendisi hakkındaki hükmü farklıdır; o, dinin belirlediği azîmet çerçevesine sadık kalmak suretiyle mutlaka orucunu tutar ve “Rabbimin huzuruna sözümde durmuş olarak çıkayım; Efendimin (aleyhissalatü vesselam) yanına kulluk vaadimi korumuş olarak varayım!” der.

Hocaefendi, hemen her sahurda gün boyu şeker ve tansiyonunu dengede tutabilmenin yollarını araştırır. Gün içinde meydana gelebilecek hipoglisemiye (hâlsizliğe, aşırı terlemeye ve hafif baygınlığa yol açacak şekilde kanda normalden daha az şeker bulunması haline) mani olmak için insülini belli bir dozda alması gerektiğinden dolayı her gün ince ince hesaplar yapar; iftarda ve sahurda ani şeker yükselmesini engellemek maksadıyla insülin iğnesi kullanır. Şeker düzensizliğinden ve susuzluktan dolayı kanın pıhtılaşma eğilimi artması sebebiyle damar problemleri yaşamamak için içtiği suyun miktarına bile çok dikkat eder. Ani şeker düşmesi ihtimaline binaen, tehlike anında hemen alabileceği konsantre şekerini de yanından ayırmaz ama ağız yoluyla bir şey alıp orucunu kati bozma yerine, -bazı alimlere göre orucu bozmayan- şırınga yapma (sonra her şeye rağmen o günü kaza etme) yolunu ihtiyata daha uygun bularak glucagon iğnesini de bütün ay boyunca masasında hazır bekletir. Düşünebiliyor musunuz, biz elimizde hurma iftar etmeyi beklerken, o glucagon ile ezan vaktini intizar etmektedir.

Sabah derse başlayacağımız sırada muhterem Hocamız gözlerinin karardığını ve başının döndüğünü söyledi. Sebebi aşikardı, şeker düşmesi. Belli bir seviyenin altında olursa mutlaka hemen şırınga gerekecekti.

Bir ders boyunca tam dört defa ayrı ayrı parmağını deldi, azıcık kanla şeker testi yaptı ve müzakereye devam etti.

Bu manzara iki hususu hücum ettirdi zihnime: Bir tarafta o yaşına ve rahatsızlıklarına rağmen orucunu tutmanın ve Kur’an dersini aksatmamanın derdindeki bir insan. Diğer yanda, hiçbir vicdan sahibinin kabul etmeyeceği isnatlarla ona hücum edenler.

Bir arkadaşıma o anı fotoğraflaması için işaret ettim. Yarım saat aralıklarla dört defa aynı ameliye tekrar edince bir fırsatını bulduk ve birkaç fotoğraf çekebildik.

Arkadaşlarım, “Ağabey, resimleri koymasanız, yine ‘reklam’ derler!” ikazlarını seslendirdiler ve önce “tamam” dedim ama duramadım.

Şimdiye kadar çok fotoğraf paylaştık; onların hepsini Hocamızı rahatsız etmeme hassasiyetiyle çektik. Hiçbir zaman reklam ihtiyacı hissetmeyen Hocamız o resimlerin neşrinden de hep sonradan haberdar oldu. Hocamızın hayatına dair aktardıklarımız ya bir suizannı bertaraf etmeye ya da bir hayırlı işe teşvike yönelik oldu.

Şayet bilhassa fotoğrafların yayınlanmasında bir vebal varsa, o vebal bana aittir. Rabbimden de arkadaşlarımdan da özür dilerim.

Ne var ki, bu son fotoğrafları da neşretmeden duramayacağım.

Bilirsiniz, Hazreti Ali (bazı kaynaklara göre de İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri) “Dehriyyûn” denilen ve her şeyin zamanla olup bittiğini, âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmayan münkir, imansız fırkaya karşı şöyle söyler: “Siz diyorsunuz ki Cennet yok, öbür âlem yok, ebedî saadet yok; ben de diyorum ki, bu inkâr ettiklerinizin hepsi var. Şimdi iş benim dediğim gibi ise, siz ne kaybettiğinizin farkında mısınız? Farz edelim ki; sizin dediğiniz doğru olsun. Ben ne kaybederim ki! Sadece hayatımı disiplin içinde geçirmiş olurum.”

Şimdi Ramazan’da bile iftira ve saldırılarına ara vermeyen ama mümin olduğunu iddia eden insanlara şöyle demek isterim: Allah aşkına, ya Hocaefendi sizin dediğiniz gibi değilse -ki bütün ruhumla onun Allah rızasından başka muradı bulunmayan bir kul olduğuna şahitlik ederim- gıybet, hakaret ve iftiralarınızla ahiretinizi nasıl kararttığınızın farkında mısınız?

Hayır azizim, Allah şahit ki, reklam değil insaf çağrısı.

(Osman Şimşek)

Muhterem Hocamız tefsir dersinde bir konuyu açıklarken…

Muhterem Hocamız şeker testi için parmağından kan alırken..

Muhterem Hocamız şeker testi yaparken..

 

Muhterem Hocamız şeker testi için diğer parmağından kan alırken..

Habeşistan’dan Etiyopya’ya “Birleşen Gönüller”

Herkul | | YAZARLAR

Mekke’deki müşriklerin işkenceleri, Medineli mü’minlerin “Bize gelin” davetleri ve bir de Kur’an mesajını âleme duyurma gayretleri gibi saiklerle hicret etmişti Sahabe.

Mefkûre muhaciriydi onların her biri.. yolculuklarının farklı sebepleri olsa da Efendimiz’in yâdını bayraklaştırmaktı asıl dertleri.

Evvela, “Size su bile yok!” diyen zâlimlerin günden güne artan ezâ ve cefâları karşısında bir ses duyulmuştu Mekke’nin ışık evlerinde:

“O halde yeryüzüne dağılın; Allah Teâlâ sizi yine bir araya getirir!” sözü kevser olmuştu susamış gönüllere.

Sahabîler’in “Nereye gidelim?” sorusu üzerine, “Yanında hiç kimsenin zulme uğramadığı bir idareci”nin hayali gelmişti Rasûl’ün zihnine.

Söz Sultanı’nın “doğruluk yurdu” dediği belde-yi Necâşî kucak açmıştı o ilk muhacirlere.. ve daha sonra hicret erleri de yurtları da çoğalmıştı peşi peşine.

Aslında hicret diyarları da muhtaçtı Hazreti Osman’a, Hazreti Zübeyr’e, Hazreti Cafer’e… müştaktı Hazreti Rukiyye’ye, Ümmü Seleme’ye ve Hazreti Sehle’ye.

Zâlimler zulmetse de kader beraber su serpmekteydi muhacirlerin yollarına ve ayyüzlü bahçıvanlara hasret topraklara..

O gün öyleydi.. ama sonra da ne hicret bitti, ne mefkure yolcuları eksildi ve ne de muhacirlere kucak açacak beldeler/âdil liderler tükendi.

Şu kadar var ki; tarihî hâdiseler aynıyla değil, misliyle cereyan eder.

Ashâb-ı Kirâm’ın hicreti de özdeki benzerliğe rağmen hemen her dönemde farklı şekilde yaşanmıştır/yaşanacaktır.

Bazen inançsızlar arasından çıkmıştır zâlimler, kimi zaman da mü’minlerin içinden.

Fakat hemen her asırda bir kere daha duyulmuştur “Size su bile yok!” tehditleri.

Tehditlere boyun eğecek değildir mefkûre muhacirleri.. fakat, kavga ve inatlaşmaktan da uzaktır seciyeleri. “Bunda da vardır Allah’ın bir hikmeti!” deyip yola devam etmektir düşünceleri.

İşte bugünkü haber: “12. Türkçe Olimpiyatları Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’daki programla başladı.”

Hakk’a adanmış ruhlar öz yurtlarında parya muamelesi görseler de onlara gönüllerini açtı bütün dünya insanlığı.

“Ülkemde istediğiniz kadar kalabilir ve istediğinizi yapabilirsiniz!” dedi dün Habeş Kralı, bugün Etiyopya Cumhurbaşkanı.

Asya’dan Avrupa’ya Amerika’dan Avustralya’ya kadar pek çok ülke yeryüzünün sevgi çiçeklerine sundu bütün salonlarını.

“Dünyanın renkleri” el ele verdi; bir basamak daha yukarı taşıyarak “Uluslararası Dil ve Kültür Festivali”ne dönüştürdü Türkçe Olimpiyatları’nı.

Hayır hayır maksadım katiyen o değil!. Herhangi bir mü’mini Mekke müşriklerine benzetmekten veya günümüz hizmet erlerini Sahabe’ye eş tutmaktan Allah’a sığınırım. “Habeşistan yorumları”nın organizasyon sorumlularını rahatsız ettiğinden de haberdârım.

Mevlâ’ya dayananların hiç durmadan yürüyeceklerini, gönül kapılarının onlara musahhar kılınacağını ve kendi dindaşını en tabii vatandaşlık haklarından mahrum edenlerin burada olmazsa ötede hicapla ağlayacaklarını hatırlatmaktır muradım.

 Osman Şimşek

Soma’dan Pennsylvania’ya Sıçrayan Kıvılcım

Herkul | | YAZARLAR

Salona girdiğimizde muhterem Hocaefendi biraz uykusuz ve oldukça üzgün görünüyordu. Daha göz göze gelir gelmez; “Soma” dedi. Bir müddet durdu, gözleri buğuluydu; “Fevkalade bir hassasiyetim var; inanın, bütün gece bir damla uyuyamadım!” cümlesiyle devam etti; “Gün boyunca öyle terledim ki her yarım saatte bir çamaşır değiştirdim, mübalağa yapmıyorum!” sözüyle kalbinin/zihninin hala yangın yerine dönen madende ve kavrulan sinelerde olduğunu dile getirdi.

Soma’nın Yetimleri

Fethullah Gülen Hocaefendi, Soma’da meydana gelen faciayı duyar duymaz derinden müteessir olmuş, hemen bir taziye mesajı yayınlamış ve dua çağrısı yapmıştı. Senelerdir devam edegelen her akşam namazından önceki kırk dakikalık dua saatinde ve sair münacaat vakitlerinde artık onun ve çevresindekilerin birinci gündemi de Soma olmuştu. Ayrıca, muhterem Hocamızın talebi ve katılımıyla burada da Soma şehitleri için gıyabî cenaze namazı kılınmıştı.

Fakat, medya vasıtasıyla kilometrelerce öteden şahit olduğumuz bu büyük felaketin acılarının sarılması için daha çok gayret gösterilmeliydi. Bu arada Bosna-Hersek başta olmak üzere Balkan ülkelerinin son 120 yılın en büyük sel felaketiyle karşı karşıya kaldığını da öğrenen Hocaefendi, arz ettiğim o birkaç cümleden sonra telefona sarıldı. Bir gün önce Kimse Yok Mu Derneği’nin Soma’ya yardım kampanyasına katılacağını söylemişti; bugün de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yardım kuruluşumuz olan Embrace Relief’in yetkililerini aradı; 5000 dolar Soma, 5000 dolar da Bosna-Hersek yardım kampanyası için bağışta bulundu.

Kıymetli Hocamız, akıllara “sadakanın/yardımın gizlisi efdaldir” düşüncesi gelebileceği ihtimaline binaen, telefonu kapatırken şu hadis-i şerifin muhtevasını da hatırlattı: Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehaya) buyuruyor ki: “Sadakayı gizlice vermek, açıkça vermekten efdaldir. Ancak, başkalarının örnek almasını ve onların da amel-i salihte bulunmasını isteyen bir kimse için açıktan vermek daha faziletlidir.”

Sonra yine uzun bir sükût murakabesi oldu; sessizlik bir kere daha Hocaefendi’nin iç çekişine eşlik eden şu hisli sözlerle sona erdi: “Haberlerde seyrettim; ‘Son nefesimi namazdayken vereyim!’ düşüncesiyle çamurla abdest alıp namaza duranlar olmuş!”

Soma’nın Şehitleri

“Efendim, şehitlik geride kalan gözü yaşlı aileler için bir teselli olabilir mi? Bunun dillendirilmesinde bir mahzur var mı?” diye sorduk.

Yine aynı mahzun ses tonuyla cevap verdi Hocaefendi: “Gönül ister ki, sebepler yerine getirilse, gereken tedbirler alınsa ve bu acı hadise hiç olmasaydı? Heyhat!.. Maalesef olan oldu ve milletçe derinden sarsıldık. Artık yaraları sarmaya, bundan sonrası için ibretler almaya ve aynı acıların yeniden yaşanmaması için gerekenleri yapmaya bakmak lazım.”

Muhterem Hocamız, sözlerine “Şehitlik hususunda belirleyici faktör imandır.” diyerek devam etti. Şehitlerin, kendilerine uygulanan dünyevî hükümler ve Allah katındaki durumları itibarıyla üç kısma ayrıldıklarını belirtti:

İ’la-yı kelimetullah yolunda ve savaş meydanında vefat eden ya da malını, canını ve ırzını korurken haksız yere öldürülen kimselerin hem dünya ve hem de âhiret bakımından şehit olduklarını; bu şehitlerin yıkanmadan, kefenlenmeden, üzerlerindeki kanlı elbiseleriyle gömülmeleri gerektiğini söyledi.

Kalben inanmadığı halde müslüman görünen ve müslümanların arasında savaşırken öldürülen kimselerin de dünyevî kıstaslar açısından şehit sayıldıklarını; fakat bunların Allah katında şehit sevabı alamayacaklarını; nitekim, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in, Uhud Harbi’nde müslümanlar arasında ölen Kuzman hakkında “O, ateş ehlindendir!” buyurduğunu anlattı.

Bazı insanların da diğer cenazeler gibi yıkanıp kefenlenerek defnedilseler bile Hak katında şehit sayıldıklarını ve şehit mükâfatına nâil olacaklarını ifade etti. Sâdık u Masdûk Efendimiz’in şöyle buyurduğunu hatırlattı: “Şehitler beştir: Vebaya tutulanlar, iç hastalıklarına yakalananlar, suda boğulanlar, göçük altında kalanlar ve Allah yolunda canından olanlar.” Ayrıca, ailesinin geçimini sağlamak için helal yoldan çalışıp kazanırken ölenlerin, ilim yolunda can verenlerin, doğum esnasında âhirete yürüyen mü’minelerin ve karın ağrısından ya da apandisit sancısından hayata veda eden mü’minlerin de şehitlerle haşredileceklerine dair hadis-i şeriflerin bulunduğunu işaretledi.

Soma’daki maden faciasında Hakk’a yürüyen mü’minlerin de -inşaallah- ahirette şüheda arasında yer alacağını ve bunun geride kalanlar için çok önemli bir teselli kaynağı olması gerektiğini vurguladı.

Soma ve Bir Çeşit Cinayet

Bununla beraber, hadisenin kader ve şehitlik sözcükleriyle geçiştirilemeyeceğini; şu andan itibaren mutlaka derin muhasebeler, kuşatıcı değerlendirmeler, geniş projeler ve ileriye dönük tedbirler ortaya koymak gerektiğini ifade eden Hocaefendi, özellikle yetim çocukların korunup kollanması üzerinde durdu. Kimse Yok Mu Derneği’nin başlattığı örnek çalışma gibi faaliyetlerle o boynu bükük çocukların her zaman aranıp sorulmaları ve eğitim hayatları boyunca masraflarının karşılanması gerektiğini dile getirdi.

Diğer taraftan, facianın hukukî olarak ciddi araştırılması, gerekli davaların açılması; suçluların cezalandırılması ve en azından bundan sonrası için benzer olaylara sebebiyet verebilecek faktörlerin engellenmesi adına ilgili kanunların gözden geçirilip yeniden şekillendirilmesi lazım geldiğini ifade etti. Hocaefendi, İslâm’ın ortaya koyduğu hükümlerin temel gayesinin, zaruriyat-ı hamse dediğimiz “din, can, nesil, mal ve aklın korunması” olduğunu söyleyerek, insan hayatına yönelik her türlü suça, derecesine göre kısas, diyet ve kefaret adları altında farklı cezalar takdir edildiğini işaretledi. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz döneminde yapılan bütün savaşlarda sadece 160-170 kişinin şehit olduğunu, bunun da yalnızca devrin şartlarıyla değil aynı zamanda İslâm’ın, hayatın korunmasına verdiği ehemmiyetle de alakalı bulunduğunu vurguladı.

Soma’daki facianın bazı yönleri itibarıyla İslam Hukuku’ndaki “tesebbüben katil” (sebep olmak suretiyle öldürmek) mevzuuna dahil bulunduğunu, halbuki sebeplere riayet etmenin de Allah’a karşı saygının gereği olduğunu; esbabı gözetmemenin ise hem Hakk’a saygısızlık hem de sorumsuzluk sayıldığını dile getirdi. Katlin her türlüsünden tir tir titremek gerektiğini, sorumluların burada olmazsa ötede mutlaka onun cezasını çekeceklerini belirtip şu ayeti hatırlattı: “Kim kâtil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur.” (Mâide, 5/32)

Muhterem Hocamız, sözlerinin sonunda, musibetzedeler hakkında -her ne sebeple olursa olsun- “müstahaklar” demenin kat’iyen yanlış olduğunu söyleyerek “Herkes bu gibi durumlarda çok gergin olur; iğne ucuyla dokunsanız bile çuvaldız batırmışsınız gibi tesir hâsıl eder, o ölçüde de tepki alırsınız. Ayrıca, bu türlü mülahazalar musibeti ikileştirir.” dedi ve ekledi: “Kim bilir, belki hepimizin başka başka günahlarımız vardır. Herkes kendi muhasebesini yapmalı ve kendi günahına tevbe etmelidir!”

***

Soma madeninden âhirete yürüyenlere -bir kere daha- Cenâb-ı Allah’tan rahmet ve mağfiret diler; yaralı olanlara acil şifalar niyaz eyler; musibetzede ailelere, yakınlarına ve milletimize sabr-ı cemil dileklerimizi arz ederiz.

Osman Şimşek

Siyasal İslam, Büyük Turp ve Ak Kaşık

Herkul | | YAZARLAR

Onlarca seneden beri hakkında yazılıp çizildiği halde hâlâ üzerinde mutabakata varılamamış pek çok kavram vardır. İnsanların bakış açılarına ve müktesebâtına göre farklı şekillerde içleri doldurulan bu kavramlar, şayet genellemeci bir üslupla ele alınır ve değerlendirilirse, fikir kaymaları yaşamak ve yanlış anlamalara yol açmak kaçınılmaz olur.

Mesela “demokrasi” mefhumu çeşitli toplumlar tarafından farklı şekillerde yorumlanmış ve değişik tarzlarda uygulanmıştır. Tarifi ve esasları üzerinde hâlâ tam bir anlaşma sağlanamadığı için, demokrasi, çoğu zaman yanına başka bir tabir ilave edilerek “sosyal”, “çoğulcu”, “liberal”, “muhafazakâr”, “katılımcı”… gibi sıfatlarla anılır olmuştur. Dolayısıyla birinin demokrasi dediğine bir başkasının farklı bir adlandırmada bulunması da söz konusudur.

Müminler için daha sıcak bir tabir olan “Kur’an Müslümanlığı” ifadesi de kavramların içlerinin farklı şekillerde dolduruluşuna bir başka misal olarak kaydedilebilir. Kur’an, inananların şahsî, ailevî, içtimaî, iktisadî, siyasî ve idarî hayatını tanzim eden bir kanunlar mecmuasıdır; aynı zamanda başta Sünnet olmak üzere diğer şer’î delillerin temel kaynağıdır. Bu zaviyeden, her mümin bir Kur’ân müslümanıdır. Ne var ki, son senelerde “Kur’ân müslümanlığı” sözüyle, özellikle Sünnet’i ve diğer edille-i şer’iyeyi dışlayarak İslâm’ı yalnızca Kur’ân’a göre yorumlama iddiasındaki bir anlayış nazara verilmektedir. Böylece özünde hoş ve şirin bu kavram hiç de masum olmayan bir kısım telakkilere alet edilmektedir.

Bu itibarla, belli bir kavram üzerinden konuşan insanların ve muhataplarının o mefhuma yüklenen manaları çok iyi belirlemeleri ve değerlendirmelerinde genellemeci ifadelerden elden geldiğince uzak durmaları lazımdır ki hem düşünce inhirafı yaşanmasın hem de hakikatler yanlış anlamalara kurban edilmesin.

Hizmet ve Siyasal İslam

Maalesef bu hususlara dikkat edilmediğinden olsa gerek, “Siyasal İslam” kavramıyla ilgili yazı ve söylemlerde de çoğunlukla uç yorumlar nazara çarpıyor. Din ve siyaset ilişkileri incelenirken ifrat veya tefritlere giriliyor:

Bazıları dinin siyasetle hiç alâkası olmadığını söylerken, kimileri de din sistemini tamamen siyaset gibi gösteriyor, onu dünyevî bir ideoloji şeklinde takdim ediyorlar.

Bir kısım insanlar, Siyasal İslam’ın çerçevesini alabildiğine genişletip siyasetle de dine hizmet edilebileceği inancındaki herkesin üzerini çiziyor ve bir tür aşırılık sergiliyorlar. Bazıları ise, Kur’an’a daha çok siyaset nazariyeleri zaviyesinden yaklaşıyor; ona bakarken hep değişik devlet modelleri arıyor ve onu siyasî söylemlere malzeme görerek başka bir aşırılığa yuvarlanıyorlar.

Bazı kimseler fert, aile ve cemiyetin ahengi konusunda idare ve hükumetin tesirini bütün bütün görmezden gelirken; diğer bazıları idarî, iktisadî ve siyasî meseleleri “ümmühât”ın yerine koyup iman, İslâm ve ihsan konularını tali derecede mütalaa edebiliyorlar.

Dahası, bu ifrat ve tefritler gidip Hizmet Hareketi’ni Siyasal İslam’ın rakibiymiş gibi görüp gösterme yanlışlığına kadar uzanıyor.

Halbuki Hizmet Hareketi’nde esas olan, Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek”tir. İnsanın, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmesi, başka yol, yöntem ve ekollere rakip olmasını, husumet duymasını ve başkalarını eksik görüp hafife almasını gerektirmez.

Herkes gibi Camia’ya gönül veren insanlar da -yine Hazreti Üstad’ın ifadesiyle- “Mesleğim haktır” yahut “daha güzeldir” diyebilirler. Fakat, başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eder şekilde “Hak yalnız benim mesleğimdir” veyahut “Güzel benim meşrebimdir” demek insaf düsturuyla bağdaşmaz.

Bu itibarla, siyasete meyilli farklı yol ve yöntemlerle dine hizmet etmeye çalışan çok samimi müslümanların bulunduğu da görmezlikten gelinmemeli ve o insanlar sırf siyasî tercihlerinden dolayı ademe mahkum edilmemelidir.

Mısır ve Tunus gibi ülkelerdeki bazı İslâmî hareketler “Siyasal İslam” başlığı altında değerlendirmeye tabi tutulurken ve bir kısım eksikler/hatalar dile getirilirken de onlar içinde halisane dine hizmet sevdalısı pek çok insanın mevcudiyeti her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.

Bütün bu hususlarla beraber bilinmelidir ki; “müsbet hareket”i esas edinen Camia’nın ister dar ister geniş manasıyla Siyasal İslam’la ya da gerek siyaset yolunu tercih eden fertler gerek AKP gibi partilerle hiçbir alıp veremediği yoktur.

Hizmet Hareketi’nin yurt içinde ve yurt dışında “siyasal İslam”la ilgili bir gündemi ya da “Siyasal İslam”ı bitirme gibi tuhaf bir hedefi asla söz konusu değildir.

Büyük Turp Operasyonu

Geçtiğimiz aylarda özellikle sosyal medyada, bir kısım ses kayıtlarının yayımlanacağından bahsedilmiş; sonra bir İnternet habercisi, deşifre edilmesi beklenen kasetlerin içeriğine dair bir yazı yazmıştı. Nihayet hemen herkeste 25 Mart’ta ortaya çıkıp halkı dehşete düşürecek bir “büyük turp” beklentisi oluşmuştu.

O günlerde, ortaya çıkması muhtemel kasetleri anlatan bir köşe yazısını muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye birkaç cümleyle özetlemiştik. Hocamız anında “İnşaallah doğru değildir” deyip iki büklüm olmuş; hemen gözleri yaşlarla dolmuş ve nefis mahkûmlarına ağlamış ağlamıştı. Sonra da ellerini kaldırıp “Rezil rüsvâ etme Allahım; onlardan dolayı inananları da daha fazla yere baktırma Rabbim!” duasıyla gözyaşı dökmüş, Mevlâ-yı Müteâl’e sığınmıştı.

Şimdilerde anlaşılıyor ki, o şayia maksatlı şekilde ortaya atılmış; böylelikle birkaç hedef gözetilerek bir operasyon yapılmış ve bu arada yine Camia zan altında bırakılmaya çalışılmış.

Aslında bu türlü oyunlar ve tuzaklar sadece geçtiğimiz aylara mahsus değil. Son senelerde ortaya saçılan kaset haberleriyle öğrendik ki, ağını kurmuş avını gözleyen bir kısım yaratıklar, gizli kameraların, dinleme cihazlarının başında senelerce her an hazır beklemişler; bitirmeyi planladıkları kimselerin hata yapmalarını, sürçüp düşmelerini ve bataklığa sürüklenmelerini intizar etmişler. Sonra elde ettikleri malzemelerle (!) toplum mühendisliğine girişmişler. Dahası, yapıp ettikleri bütün çirkeflikleri bir kısım masum insanların üzerine atarak bir taşla iki kuş vurma hedefi gütmüşler.

Halbuki bir mü’minin o türlü çirkinlikleri onaylaması ve hele öyle komploların içinde yer alması asla düşünülemez. İslâm, nefis, aile ve özel hayat açısından insanlara teminat vermiş; şahısların dokunulmazlığını çiğnemeyi ve aile mahremiyetlerini ortadan kaldırıcı davranışlarda bulunmayı yasaklamıştır. İnsanların noksanlarının araştırılmasını, hatalarının ortaya dökülmesini, günahlarının fâş edilmesini ve şahsî hayata dair sırlarının açığa vurulmasını ahlaksızlık saymıştır.

Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî der ki: “Bir mü’mini zina halinde bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, bu insan böyle çirkin bir işi yapmaz!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak. Eğer hâlâ o insanı o kötü iş üzerinde görüyorsan, ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme’ deyip çek git!”

Muhterem Hocamız, bu hadiseyi defalarca nakletmiş ve her defasında şu hissini dile getirmiştir: “Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı çok hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Bence, görsen ki, bir mü’min bir yerde böyle kötü bir haldedir; gözüne iliştiği ilk anda, meseleyi tecessüs etmeden, tam teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gözünden gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, sırtını dönüp ‘Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet!’ demeli, oradan uzaklaşmalı ve gördüğünü de unutmalısın.”

Camia’ya gönül veren insanlar, işaret ettiğim İslamî esaslara ve muhterem Hocamızın bu hissine hep bağlı kalmışlar; başkalarının günah avcılığına katiyen kalkışmamışlar ve sözü edilen kasetlerin çekimini de neşrini de şiddetle kınamışlardır. Fakat maalesef, onların bu hassasiyetine rağmen, bir kısım şer şebekeleri ve müfteriler de hedef şaşırtarak hemen her hadise sonrasında Camia’yı işaretlemekten ve her kötülüğü Cemaat’e mal etmekten geri durmamışlardır.

İşin doğrusu “pornocu abiler” diyen edepsizlere karşı söylenecek çok söz var! Ne ki, namus bildiğimiz üslubumuz onların seviyesizliğine düşmemize mani oluyor. Müfteriler hiç utanmadan iftiralarına devam etseler de biz bir kere daha şu hususu ikrarla yetinelim:

Hizmet gönüllüleri her iffetli mümin gibi “porno” sözünü bir cümlede görünce ya da duyunca dahi kulaklarına kadar kızaran insanlardır. Onların “genel genel…” denilen kasetlerle de özel kabul edilen görüntülerle de hiçbir zaman işleri ve alakaları olmamıştır/olmayacaktır.

Öyle inanıyorum ki, her kaset haberi yeni bir operasyonun işaret fişeğidir; ekseriyetle hedeflerden biri de Camia’dır ve o çirkinlikleri Hizmet gönüllülerine isnad edenler büyük ihtimalle o operasyonun birer parçasıdır.

Nitekim, Deniz Baykal kaseti ile ilgili olarak ortaya çıkan ses kayıtları ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ben izledim. Başbakan Erdoğan’a o görüntüyü izletenler Erdoğan’ı da görüntüye alıyorlar. O konuşmalar İnternet’e düşen konuşmalardır. Haberi olmadan o bilgisayarın kamerasından da görüntüleniyor. Ben bu kadar aşağılıkça yalan söyleyen adam görmedim. Sayın Baykal da bu durumu biliyor ve bu nedenle Erdoğan’ı mahkemeye veriyor.” şeklindeki beyanatı da ortaya koymuştur ki, bazı ahlaksız ve karanlık kimseler gizli çekimler yapmış, elde edilen görüntüler muktedirlerce her tarafa yayılmış, böylece bir parti dizayn edilmiş ve nihayet bütün suç pek çok hadisede olduğu gibi Camia’nın üzerine atılmış.

Yazıklar olsun komploculara!.. Yazıklar olsun müfterilere!..

Camia, Sütten Çıkmış Ak Kaşık mı?

Camia’yla gönül bağı bulunan insanlar aylardır hemen her yazı ya da konuşmalarında “gayr-i vaki beyan”, “yalan” ve “iftira” gibi kelimeleri kullanmak zorunda kalıyor; çirkin isnatları tekzip etmekle uğraşıyorlar.

Peki, Hizmet gönüllüleri kendilerini hatasız ve günahsız mı görüyorlar?

Tabii ki hayır!

Adanmış ruhlar olup biten hadiseler karşısında mutlaka muhasebe yapıyor, hatalarına istiğfar ediyor ve kendilerince bir yol haritası belirliyorlar.

Zannediyorum bu yüce mefkûreye dilbeste olmuş insanların tamamı günde en az birkaç defa kendilerini sorguluyor ve vicdanlarına şu soruları soruyorlar:

Acaba azami zühd, azami takva ve azami ihlas istendiği halde ben bunlarda kusur mu ettim?

Yoksa, hizmeti anlatırken kendi nefsimi mi nazara verdim?

Kim bilir, belki de Allah’ın lütfettiği başarıları kendimden bildim?!.

Bazı makam, mevki ve imkânlara ulaşınca rekabete girme ve kendi kardeşini bile çekemez olma hastalığına mı yenildim?

Herhalde lütf-u ilahî olan hizmet imkanlarını gereğince değerlendiremedim?!.

Evet, günde beş on defa ben de bu soruları kendi nefsime yöneltiyorsam, hiçbirini kendimden dûn görmediğim Hizmet erleri mutlaka çok daha derin muhasebelerle nefis sorgulaması yapıyorlardır.

İmada bulunduğum hataların bir kısmı, benzerleri ve belki hepsi bazılarımıza şefkat tokatı olarak geri dönmüş olabilir.

Belki de Câmia olarak hüsn-ü zanda aşırı gitmiş ve zıp orada zıp burada duranlara karşı adem-i itimadı göz ardı etmişizdir.

Bütün bu kusurlardan dolayı yapılabilecek tenkit ve ikazlara hazır olmamız da yine imanımızın gereğidir.

Ne var ki, hiçbir zaman kendi devletimize, iktidara ya da belli şahıslara meydan okumayı aklımızdan geçirmedik.

Damarına basılmış çok az sayıdaki acul fıtratlılar ve ham ruhların bir iki fevrî tavrı istisna edilecek olursa, maruz kaldığımız algı operasyonuna, nefret suçuna, tahrik edici dile ve provokatif söylemlere rağmen üslubumuzu asla bozmadık.

Bazıları inanmamakta ısrar etse de Camia’nın herhangi bir partiyle ittifakı kesinlikle söz konusu olmadı. Nitekim, değişik bölgelerde, liyakatli aday tercihi neticesinde, hemen her partiye oy vermiş Hizmet gönüllüleriyle karşılaşmak mümkündür.

Hâsılı, Camia, iktidar çevresi ve havuz medyası tarafından öfkeli itham, hakaret ve iftiralarla yürütülen bir linç girişimine maruz kalmış ve bunun sonucunda bitirilmek istenen her fert, kurum ya da topluluğun hukuk çerçevesinde yapacaklarını yapmıştır. Hizmet gönüllüleri, dün olduğu gibi bugün de dine, millete ve insanlığa hizmet etme derdinde ve sadece kanunî/demokratik haklarının peşindedir.

Osman Şimşek

Hüseyin Gülerce Bey’in Açıklaması Üzerine

Herkul | | YAZARLAR

Medya’da Hüseyin Gülerce Beyin seçim sonrası yaptığı açıklamalar yer aldı. Nakledilen cümlelerde bir yanlışlık olabileceği  ve kendilerince düzeltileceği düşüncesiyle şimdiye kadar bir yorum yazmadım. Fakat, herhangi bir tekzip ya da tashih göremeyince bir iki hususu açıklama ihtiyacı hasıl oldu.

Öncelikle Hüseyin Ağabeyin de defalarca belirttiği gibi kendisi Camia’nın “sözcü”sü değildir; gazetelerde yer alan yorumlar kendisine aitse sadece şahsını bağlar. Nitekim, şu yazdıklarım da bir sözcü sıfatıyla değil Camia’ya gönül vermiş bir fert vasfıyladır.

Bununla beraber, özellikle dört hususla alakalı nakledilen ifadelerin Camia’nın genel duruşunu yansıtmadığı aşikardır.

  1. Camia hiçbir zaman kavga taraftarı olmamıştır; hele kendi hükümetine savaş açtığı iddiası gerçekleri ters yüz etmekten ibarettir. Aslında, aylardır Hizmet hareketine yönelik yoğun bir linç kampanyası yürütüldüğü açıktır. En üst düzeydeki yetkililer ve hükûmete yakın medya tarafından ortaya konan öfkeli itham, hakaret ve iftiralarla nefret suçu işlenmiştir/işlenmektedir.
  2. Camia’ya gönül verenler, dün olduğu gibi bugün de nezih üsluplarını namusları gibi koruma gayretindedirler. Maruz kaldıkları tahrik edici dile ve provokatif söylemlere rağmen akl-ı selimden asla ayrılmamışlardır/ayrılmayacaklardır. Yaptıkları açıklamalar, kanuni haklar çerçevesinde, isnat ve iftiralara cevap sadedinde olmuştur.  Kimin nasıl bir dil ve üslup kullandığı miting meydanlarında ve seçim konuşmalarında da açıkça görülmüştür.
  3. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın ve Hizmet gönüllülerinin defalarca açıkladıkları gibi; Camia’nın herhangi bir partiyle ittifakı kesinlikle söz konusu olmamıştır; bu iddia büyük bir yalandır. (Nitekim, bir saha çalışması yapılsa, değişik bölgelerde liyakatli aday tercihleriyle hemen her partiye oy verilmiş olduğunun görüleceğini zannediyorum.)
  4. İlk günden beri Hizmet’in felsefesi çoğunlukla beraber hareket etmek değil hep doğrunun ve makulun yanında yer almaktır. Dünden bugüne Camia’nın desteği ya da eleştirileri, manevi buudlu demokrasi, evrensel insan hakları, özgürlükler, şeffaf ve hesap sorulabilir bir devlet gibi değerler etrafında olmuştur; bundan sonra da destek ya da tenkitler değerler üzerinde olacaktır.

Bunları en iyi bilmesi gereken insanlardan biri olarak tanıdığım Hüseyin Gülerce beye o cümleleri yakıştıramadığımı ve hangi sebeple/endişelerle onları telaffuz ettiğini anlayamadığımı da ifade etmeliyim.

Osman Şimşek

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kaldığı Ev ve Oda

Herkul | | YAZARLAR

Kıymetli dostlar,

Muhterem Hocaefendi’nin hemen her röportajından sonra bir kısım çevreler kasıtlı olarak ev içi ayakkabısı, seccade, rahle, tablo gibi bazı fiziki objeleri devreye sokup tartışma konusu yapıyor ve Hocamızın çok önemli açıklamalarından ziyade o hususların gündemi işgal etmesi için adeta çırpınıyorlar.

O türlü kötü niyetlilere cevap vermek bir açıdan tuzaklarına düşmek manasına geliyor. Bu itibarla da elden geldiğince röportajın içeriğini gündemde tutmak ve çarpıtılıp dile dolanan mevzulara hiç girmemek gerektiği inancındayım.

Bununla beraber, aldığımız yoğun mesajlara ve hiçbir kötü niyeti olmadan sadece işin aslını merak edenlere hürmeten birkaç hususu tavzih etmek istiyorum:

1. Garaz bataklığında çırpınıp duran bazı kimseler, herkesi kendi dünya tutkuları ve yaşama arzuları zaviyesinden değerlendirerek çiftliklerden, villalardan, lüks hayattan ve şatafattan bahsedip dursalar da, Hocaefendi tam 15 senedir şu tek odacıkta sabahlıyor akşamlıyor. calisma_masali_bolum

2. Hocaefendi’nin odası bir paravanla ayrılmış iki bölmeden oluşuyor. Birinci kısım ilk resimde gördüğünüz çalışma masasının ve kitaplarının da yer aldığı bölüm. İkinci kısım ise, yatak, teheccüd mushafı ve ekseriyetle kullandığı seccadesinin olduğu kısım. (Maalesef bazıları yatağın ayak yönündeki tabloları bile karalamak için kullandılar. Keşke haram hatta mekruh bile olmayan, sadece edepten sayılan bir konuya gösterilen hassasiyet (!) yalan, gıybet, iftira, yolsuzluk, hırsızlık ve her türlü haramiliğe karşı da ortaya konsaydı. Kaldı ki -resimde de göreceğiniz üzere- Hocaefendi’nin ayakucunda bir ağaç işleme bulunmaktadır; hem o hem de ayak hizasının sağında kalan “Vemâ tevfîkî illâ billah” ayeti aynı hassasiyetle insan boyundan yükseğe yerleştirilmiştir.)

odanin_yatakli_bolumu

3. Fethullah Gülen Hocaefendi, kendi odasının ve dersler/sohbetler için kullandığı salonun kira bedeliyle beraber diğer masraflarına karşılık her ay düzenli olarak vakfa bağışta bulunmaktadır. Kira yerine bazen bağış denmesi sadece ıstılaha riâyetten kaynaklanmaktadır; zira Hocaefendi, bir odanın kirasından çok daha fazla bir bedel vermektedir.

4. Dahası bu oda, geçen seneye kadar, Türkiye’de olsa yirmi-otuz kişinin kalacağı bir öğrenci yurdu bile yapılamayacak kadar namüsait bir binada yer alıyordu. IMG_0408

5. Yukarıda gördüğünüz bina -14 yıl boyunca- geçen seneye kadar bu haldeydi. Genel itibarıyla, bulunduğu yerin imar planına göre sadece sekiz-on insanı bağrında barındırabilecek şekilde inşa edilen bina, kaderin cilvesiyle gelip kanatları altına sığınan misafirlerini kaldırabilecek özelliklere sahip bulunmuyordu. Öyle ki, onun uzun süreli bazı mihmanları ancak çatı katında, tavan arasında minik barınaklar kurmak zorunda kalıyordu. Ne namaz kılınan salon ne de yemekhane konuklarına rahat nefes aldırıyordu. Kimi zaman mahcup bir talebenin “Lütfen secdeye giderken dizlerinizi hızlı vurmayın; yoksa…” sözü duyuluyor; müttaki evimizin de haşyetle secdeye gitmesinden korkuluyordu. Evet, bu binada ne ses ne de ısı yalıtımından bahsetmek mümkün oluyordu… Odalar arasına çoğu sonradan çekilen duvarcıklar ne mahremiyeti mümkün kılıyor ne de sıcaklık ayarına imkan tanıyordu. Bundan dolayı geçen sene evimizde birkaç ay tadilat yapıldı; istinat direkleri güçlendirildi, yemekhane biraz büyütüldü ve bina şu hali aldı. 8aralik2013_aksam

6. Muhterem Hocamız yukarıdaki resimlerde gördüğünüz binadan ve asıl odasından yalnızca birkaç ay tadilat ve tamirat sebebiyle ayrı kaldı. O süre içinde yandaki binada şu odada ikamet etti. (Taşındığımızı belirttiğim mesajımı ve o günlerde yine benzer mevzular konuşulunca bu geçici odanın resimlerini yayınladığımı dikkatli kardeşlerimiz hatırlayacaklardır.)

evimiz_tamir_edilirken_muvakkaten_kullandigi_oda

Muvakkaten misafir olduğu o odada ilk göze çarpan eşya: Çalışma masasının tam ortasında ezan okuyan bir saat, o an üzerinde çalışılan dosyalar, tefarik şişeleri (farklı güzel kokuların belli ölçülerde karıştırıldığı küçük kaplar), diğer tarafta öğrenci evlerinde kullanılan türden yatak, teheccüd mushafı, seccade, acil durumlar için ilaç, pervane ve yelpaze.

7. Son bir husus: Bazı art niyetli gazete ve İnternet sitelerinin sürekli “malikane” olarak gösterdiği aşağıdaki bina, Golden Generation Worship & Retreat Center’a ait ibadet, sosyal aktivite ve inziva merkezidir. Hocaefendi burada kalmamaktadır. Muhterem Hocamız sadece Bamteli sohbeti ve Cuma namazlarına o binaya gidip gelmektedir.

sosyal_hizmetler_binası

Başta da ifade ettiğim gibi; önyargılı ve suizanna kilitli insanların bu açıklamalarla ikna olmayacakları ve belki bunları da başka çarpıtmalara vasıta kılacakları muhtemeldir.

Dost ve arkadaşlarımı muhatap aldığımı ve ehl-i insafın hakikati vicdan süzgecinde değerlendireceğine inandığımı da belirtmeliyim.

Osman Şimşek

 

Erdoğan’ın Pennsylvania Ziyareti ve 2006’daki Mektup

Herkul | | YAZARLAR

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dost canlısı, diyalog aşığı, kapısı herkese açık ve tanışıp kaynaşmaya taraf bir insandır. Senelerdir her renk, her desen ve her meşrepten insan onu ziyaret eder; yemeğini yer, çayını içer. Hayatın her kesiminden çok çeşitli ziyaretçiler gibi herhangi bir partiye mensup kişiler de rahatlıkla onun kapısını çalıp misafiri olurlar. Kim hangi niyetle gelirse gelsin, Hocaefendi misafirlerini dinler, onların düşüncelerine değer verir; fırsatını bulursa, kendi mülahazalarını da seslendirir.

2000’li yılların başında AKP’nin kuruluş aşamasında, Recep Tayyip Erdoğan da Pennsylvania’ya gelmiş; yaşadığımız yeri görmüş; kahvemizi içmişti. Hatta o gün musluklarımız bozuktu; bizimle beraber bahçedeki hortumdan abdest almıştı.

Yine aynı dönemde Abdullah Gül de teşrif etmiş; hâlâ bizi bağrına basan evimizde, yaşantımıza şahit olmuş ve bizimle aynı safta namaza durmuştu. Dahası sayın Gül’ün geleceği gün muhterem Hocamız şöyle buyurmuştu: “Abdullah Bey dostumuzdur. Dosta karşı tekellüf saygısızlık olur. Anadolu insanı farklı muameleden rahatsızlık duyar. Yemeği ortak soframızda ikram edelim, sohbetimizi aynı salonda sürdürelim!”

Devlet, Servet ve Şehvet

Kıymetli Hocamız o zaman ve daha sonra imkan nisbetinde misafirlerimize yeni teşebbüslerinde muvaffak olabilmeleri için mutlaka birleştirici bir söylem ve aksiyona sarılmaları, halkın genelini kucaklamaları, merkezi tutan bir anlayışa bağlı kalmaları ve nefret ettirici değil hep sevdirici bir üslup takip etmeleri gerektiğini anlatmıştı. Ülkemizin ikbal ve istikbali için manevi buudlu demokrasi, içe kapanma yerine dünyaya açık olma, yüzünü Batı’ya dönmekle beraber müslümanların çoğunlukla yaşadıkları coğrafyalarla da sıkı münasebette bulunma; şeffaf ve hesap verebilir bir devlet anlayışı tutturma ve insan haklarına sonuna kadar saygılı bir anayasa yapma gibi hususların lüzumunu vurgulamıştı.

AKP, ilk seçimlere girerken, işaret edilen bu hususlara sahip çıkacağını vaad etmiş; özellikle yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele edeceği ve darbecilerden hesap soracağı sözünü vermişti. Seçim sonrasında alnı secdeli bildiğimiz onca insanı mecliste bir arada görünce inşiraha ermiş; verilen sözlerin yerine getirileceğine ve ülkemizin devletler muvazenesinde hak ettiği yere yürüyeceğine dair ümide kapılmıştık. Nitekim, AKP iktidarının ilk yıllarında söz konusu vaatlere uygun hareket edildiğini görmüş ve heyecanlanmıştık.

Ne var ki, çok geçmeden garip haberler dolaşmaya başlamıştı kulaktan kulağa:

Atmosferine uğrayan yiğitleri kılıbıklaştıran “devlet, servet ve şehvet” pek çok AKP’liyi de sarartıp soldurmuştu. Bu öldürücü hastalıklar, siyasete hizmet için girdiğini söyleyen nice mert görünümlü insanı da hazan yemiş yapraklar gibi döküp yere sermişti.

Güç ve iktidar adeta başları döndürmüş, bakışları bulandırmıştı. Güce mağlûbiyet veya kuvvetin cazibesi “bizimkiler”e de başka insanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme hislerini pompalamıştı. Zamanla siyasi iktidar artık toplumun başka kesimlerine karşı içine kapanmış ve dediğim dedik düşüncesiyle hareket eder olmuştu.

Servetlerine servet katma, yeni iş ihaleleri ve ticaret vesileleri yakalama hırsındaki kimseler bir hürriyet aşığı edasıyla en şeni’ zulümleri bile alkışlamaya durmuş ve birer goygoycu edasına bürünmüştü. Dahası, idarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılmış veya idareciler böylelerle kendilerini dar bir oligarşinin içine hapsetmiş ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilmişti. Böylece daha dün herkesin elini öpen kimseler, biraz güçlenince sadece “biz” der olmuş ve devlete hizmet aşkının yerine şahsi yatırım açgözlülüğü oturmuştu.

Üstad hazretleri, “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” der. Mefkûresiz insanların -hele bir de masa ve kasa sahibi olmuşlarsa- Kur’ânî tabirle, kadın, evlât, yığın yığın para, araba, eşya, mevki, makam, kazanç şehvetlerine esir düşmeleri kaçınılmazdır. Nitekim, “Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice cihangirler, nice hanlar” gibi pek çok “ak” siyasî de aynı marazdan dolayı kararmıştı.

Hele bir de humus, takıyye ve muta ağları bir kısım yabancı güçler tarafından ülkemizin üzerine atılınca en sarsılmaz zannedilen kimseler bile avlanmış ve elleri kolları bağlanmıştı.

Camia’yı Bitirme Planı

İşte günümüze kadar katlanarak yaygınlaşan bu çürümenin ilk neticesi 2004-MGK’da “Türkiye’de Nurculuk ve Fethullah Gülen’i Bitirme Eylem Planı”nın imzalanması olmuştu.

Daha o günlerde Camia’yı bitirme planlarının devreye sokulduğu bir fısıltı halinde konuşuluyordu. Fakat biz her şeye rağmen hüsn-ü zannımızı korumuş; bunu hükümetin bir taktiği olarak kabul etmeye çalışmıştık; zira AKP’ye böyle kara bir lekeyi yakıştıramıyorduk.

Bir sene sonra Adalet Bakanlığı’nın aniden “bireysel terör” ve “silahsız terör örgütü” gibi maddeler içeren bir taslak çalışmasına başladığını duyunca şoke olmuştuk. Hazırlanan taslak büyük tuzaklar içeriyordu. Zaman Gazetesi 8 Eylül 2005 tarihinde “TMK taslağında yer alan tedbirler sıkıyönetim dönemini hatırlatıyor” manşetiyle çıkmıştı; birkaç gün boyunca, bu taslağa göre, terör tanımının genişletileceği, herhangi bir şiddet eylemine başvurmayanların bile potansiyel suçlu haline geleceği, düşüncenin tekrar suç kapsamına alınacağı, 141, 142 ve 163 gibi maddelerin hortlatılacağı vurgulanmıştı. Zaman’ın haberleri üzerine sivil toplum örgütleri harekete geçmişti; yoğun kamuoyu baskısı akabinde AKP iktidarı hem kendini hem tabanını hem de ülkeyi yakacak tasarıyı geri çekmişti. Geri çekmişti ama bu “operasyon” hüsn-ü zan duygularının üzerine bir balyoz daha indirmişti. (İşin ciddiyetini merak edenler o günkü gazeteleri ve o tarihlerde sitemizde yayınladığımız Kırık Testi’leri okuyabilirler.)

Aynı günlerde rüşvet, ihalede usulsüzlük ve her türlü yolsuzluk haberleri de fısıltı gazetesinde ilk sıralarda yer almaya başlamıştı ve bunları en evvel, hattâ daha 2003 temmuzunda gündeme getiren de Ahmet Taşgetiren olmuştu. Hortumların vanası bir aralık kısılmış gibi gözükmüş, fakat heyhat daha sonra o hortumların sadece yönlerinin değiştirildiği anlaşılmıştı. Öyle ki, merhum Muhsin Yazıcıoğlu 2007 senesindeki konuşmasında -ki sosyal medyada çok meşhur oldu, hatırlarsanız- ta o zaman AKP’li yöneticilere “Millet sizi haramzadelerden hesap sorun diye gönderdi. Şimdi sizin altınızdan pis kokular geliyor. Sütten çıkmış ak kaşık olduklarını iddia edenlerin temizlik edebiyatına artık kimse inanmıyor.” demişti. Yine şimdi AKP cenahında yer alan Numan Kurtulmuş, “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular.” derken, AK trollere her türlü yalan ve iftiralarında öncülük yapan Süleyman Soylu da AKP’nin bulaştığı kirleri en yüksek perdeden dile getiriyordu. Fehmi Koru ise, “Obama gibi geldiler, Bush gibi oldular” diyordu.

İşte, bir taraftan AKP’nin çizgi kaybı yaşaması bir taraftan da dindarları bitirmeye yönelik plan ve teşebbüslerin dilden dile dolaşmaya başlaması üzerine muhterem Hocaefendi bir gün “Acaba sayın Başbakan’a bir mektup yazsak, nasıl karşılar?” dedi. Bir iki gün böyle bir niyeti birkaç defa telaffuz etti; nihayet 2 Mayıs 2006 tarihinde gece yarısı mektubu yazdırdı, sabah namazında bir kere daha okuttu. Hocamızın o esnada iki büklüm oluşu, yanaklarından yaşların süzülüşü ve ellerini dua eder gibi açıp “Sen de biliyorsun Allah’ım! Sadece bir mü’min olarak ikaz vazifemi yapıyorum. Senin rızandan başka maksadım yoktur. Ahirette ‘Neden uyarmadın?’ sualiyle karşılaşmaktan korkuyorum!..” deyişi hâlâ gözlerimin önünde gibidir.

2006 Senesinde Erdoğan’a Yazılan Mektup

Hocaefendi, mektubunda yukarıda sözü edilen bir kanun ve eylem planına hükümetçe imza atılmasının sinelere zağlı hançer gibi saplandığını, o yetmezmiş gibi bir zamanlar Müslümanların başında Demokles’in kılıcı misillü duran ve onları tehdit eden 163. Madde’nin benzeri bir terör yasasının imzalanmak üzere olduğunu üzüntüyle karşıladığını dillendirmiş ve şöyle demişti:

“Esefle belirtmeliyim ki; belli bir eylem planına Hükümetçe imza atılması Müslümanların sinelerinde ciddi bir yara açmıştır. Bazı salim düşünceler, salim hissiyatlar ve salim gönüller, bunu sizin meziyetlerinize bağlayarak bir kor gibi sinelerine basıp bastırsalar da, sizi seven her kesim için aynı şeyin söz konusu olmadığı da bir gerçektir. Beni de isterseniz, tasvip edilmesi mümkün olmayan o işi zıpkın gibi sinesinde hissetse de belayı dertten âh eylemeyenler arasında düşünebilirsiniz. Şayet, bir zamanlar Müslümanların başında Demokles’in kılıcı gibi duran ve onları tehdit eden lastikli 163’ün benzeri terör yasası mevcut haliyle çıkarsa, onun da bu kronik yaraya elîm bir neşter vurma mesabesinde olacağı âşikardır.

Dahası, Türkiye’nin diğer derin bir yarası haline gelen başörtüsü meselesinde elinizin kolunuzun bağlanması ve İmam Hatiplerin kapısındaki zincirlerin hâlâ kırılamamış olması da bu problemleri çözeceğiniz hususunda size itimat edenleri inkisar-ı hayale uğratmaktadır. Bu konudaki ümitler de sönmek üzeredir; ihtimal, millet bunu büyük bir başarısızlık olarak görecek ve -hasımlarınızın da propagandasıyla- çözümsüzlüğü size fatura edecektir.”

Hocaefendi ayrıca iktidarın bazı derin çevrelerle mutabakata varıp dindarları ezme kararı aldığına dair şayianın dilden dile dolaştığını ve bunun kendi kredilerine ve itibarlarına dokunacağını anlattıktan sonra şu cümleleri eklemişti:

“Böyle bir durumdan sıyrılmanıza şartlar ve konjonktür müsaade eder mi bilemeyeceğim; ancak, sıyrılıp rahmetli Necip Fazıl’ın merhum Menderes’e ifadeleri çerçevesinde “Ya ol, ya öl; ama mutlaka itibarlı kal!” düşüncesi istikametinde -böyle bir istikametten sizi alıkoyan Çankaya, hatta dünya devlet başkanlığı bile olsa- kendiniz olarak kalmanızın hem Zât-ı âliniz hem de milletimiz için hayati önem taşıdığını söyleyebilirim.”

Kıymetli Hocamız, mektubunun sonunda bir ehl-i Hakk’ın yakaza çerçevesindeki bir müşahedesini de aktararak Başbakanın bu sözlerden gücenmemesini, yazılanları bir dost hasbihali olarak görmesini istirham ediyor ve diyordu ki:

“Yüksek bir binaya dünyaca büyük bazı insanlar giriyorlar. Onların hepsinin suratları insandan başka değişik suratlara benziyor. Siz de onların arkasından o binaya dâhil oluyorsunuz; fakat o esnada sizin simanız bildiğimiz sima ve çehreniz gayet gökçek. Bir müddet sonra herkes dışarı çıkıyor ve en arkadan da siz o siması değişmişlerin en başındakiyle el ele tutuşmuş olarak binadan ayrılıyorsunuz; maalesef simanız oldukça değişmiş ve önceki halinden çok farklı bir hal almış.

Tevil-i ehadise vakıf olduğumu söyleyemem, ancak böyle bir müşahedenin şirin görünmediği de muhakkak. Allah sizi kalbî ve ruhî hayatınız itibarıyla öyle bir su-i akıbetten muhafaza buyursun, sonra da doğru yolda muininiz olsun.

Üslup, İstiğna ve Ortak Akıl

Muhterem Hocaefendi, daha o günlerde şimdiki tenkil gayretlerinin ucunu görmüştü. Fakat, inkisarlarını ve hüzünlerini senelerce kimseye sezdirmedi; en yakınlarına dahi hükümet ve çevresiyle alakalı sözler ettirmedi. Vifak, ittifak ve uhuvveti korumaya gayret gösterdi. Bazen aracılar vasıtasıyla, kimi zaman mektup ve hediyelerle, çoğunlukla haftalık sohbetlerinde sürekli bazı mevzulara değindi, ikazlarda bulundu. (Lütfen, son üç beş senelik Bamteli ve Kırık Testi paylaşımlarını bu gözle bir kere daha inceleyin.)

Aziz Hocamız, Camia mevzubahis olunca, demokratik bir ülkede tanınması gereken haklar nelerse sadece onları dile getirdi; Hizmet şahs-ı manevîsi ya da hâdimleri için imtiyaz ifade eden hiçbir talepte bulunmadı. Her zaman ülkemizin ikbali ve milletimizin saadeti için lazım gelen hususları vurguladı. Özellikle “üslup, (kadın, mal, mevki gibi tuzaklar karşısında) istiğna ve ortak akıl” esaslarına dikkat çekti; “Ne olur, kırıcı ve bölücü bir dil kullanmayın; toplumun bazı kesimlerini hasım yerine koymayın; fertler arasına öfke ve ayrılık tohumları saçmayın!” dedi. “Allah aşkına, hizmetleriniz karşılığında maddî-manevî beklentiye girmeyin; kamu malına el uzatmayın, yolsuzluklara asla bulaşmayın, ihalelere fesat karıştırmayın; iffet ve istikâmetinizi muhafaza edin!” diye inledi. “Lütfen, dediğim dedik yanlışlığına düşmeyin; etrafınızdaki şakşakçıların sizi aldatmasına fırsat vermeyin; herkesin fikrine saygı gösterin, “istişare” müessesesini çok iyi işletin ve her zaman ortak akla önem verin!” ikazlarını serdetti.

Hemen her sohbetinde bir vesileyle bu hususlara değindiği gibi zaman zaman gönderdiği mektuplarda da aynı mevzuları nazara verdi. Maalesef, tekke adabını, ulemanın nazik üslubunu ve İslam edebini anlamadılar; “sıddık kardeşim” deniyorsa, bu ifadenin “Ben seni özü ve sözüyle doğru bir adam bildim; hüsn-ü zannımı kırma ve öyle ol!” manasına geldiğini kavrayamadılar; kavrayamadı ve güzel hitapları, hak ettikleri iltifatlar saydılar.

Allah şahittir; Hocaefendi bağırarak da anlattı sükutla da.. gece de söyledi gündüz de.. mülayemetle de dile getirdi sert bir üslupla da. Her yolu denedi. Heyhat… Bir kere devlet, servet ve şehvet ağlarına kaptırmışlardı kendilerini, onun pençelerinden kurtulamadılar.

Dünyanın Tayyip Ağabeyi Olmak Varken..

Son iki ayda müşahede ettiğimiz hadiseler ve ortaya saçılan fezlekeler/tapeler de gösteriyor ki o mektupta dikkat çekilen tehlikeler bir bir gerçekleşti. Maalesef, zaman gösterdi ki, Başbakan ne ‘ol’mayı başarabildi ne de milleti, ülküsü için ölmeden önce ölebilmeyi. Vâ esefâ.. olamadı ve soldu Başbakan. Simasındaki gökçekliği kaybetti. Belli ki şahsî hesapları ağır bastı ve maalesef kendisine güvenenlere büyük bir inkisar yaşattı.

Meydanlarda “kefenle dolaşıyorum” diyerek nutuklar atmak kolaydır. Hamaset tatlıdır. Yiğitlik kapının bu tarafında olduğu gibi arkasında da veya tribünün önünde de berisinde de aynı mertliği sergileyebilmektir.

Dik duramadı Erdoğan!

Duvarlar arkasında “Sizi cemaat hapse attırdı, hepinizi Camia bitirdi!” dedi. Fakat, kendi yandaşlarına “Hepsini nasıl da dize getirdik; karşımızda hazır ola geçirdik!” sözleriyle kahramanlık tablosu çizdi.

Kameralar karşısında “one minute” diye gürledi, bir anda cesur yürek kesildi; lakin hemen sonra “Benim sözüm moderatöreydi!” sokağına sapıp yan çizdi; dahası “gemicik”ler sürekli gitti geldi, gitti geldi.

Futbol takımlarını bile bizzat dizayn etmeye kalkıştı; sonra yine kapılar arkasında “Cemaat sizi ele geçirmek istiyor; başkanınızı içeri Camia tıktırdı!” iftirasını yaydı.

Zira, kendisini dünya lideri olarak takdim ediyorlardı; halife-yi ruy-i zemin olduğunu söylüyorlardı. Demek o da inanmıştı ki, kimseye boyun eğmemiş olan Cemaat’e de biat ettirmeyi en öncelikli işler arasına koymuştu. Sadece kendi hırsı mıydı, yoksa birilerine verilen söz mü vardı? Malum ve meşhud olan husus, Camia’ya “had bildirme” teşebbüsüydü.

Biat alamayınca, önce cemaati bölme gayretine girişmişti. Bir avuç gayr-i memnun arasından devşirdiği pişkin ve kesif insanları danışman olarak kullandı; denemediği yol kalmadı ama Camia menfaat etrafında toplanmış bir heyet değildi ve içinde satılık insan yoktu; bölüp parçalamayı beceremedi.

Daha sonra, haksız tayin, sürgün ve kıyım yoluna gitti. Nitekim, Hocaefendi, Cumhurbaşkanı’na yazdığı meşhur mektubun satır aralarında buna işarette bulunmuş; “Hizmet hareketinin önünü kesmeye matuf gayretlerin aşikar hale geldiğini; bu yakışıksız engelleme faaliyetlerinin hareketin büyümesi ve genişlemesiyle eş zamanlı olarak arttığını; hayatın değişik alanlarında yalnızca “falan yere müntesip, falancı.. filancı..” görüldüğünden dolayı mağduriyete uğramış pek çok insanın gelip gözyaşı döktüğüne şahit olduğunu; fakat bunları hiç dillendirmediği gibi o insanlara da sabır ve vifak tavsiye ettiğini” belirtmişti.

Akabinde, Başbakan dershaneleri kapatma meftunu oldu. Zamanla “eğitim reformu” sözünün sadece bir kılıf olduğu anlaşıldı. Bir konuşmasında belki de bilmeden telaffuz ettiği üzere, sırf bu gayeye matuf dört tane bakan değiştirdi.

Nihayet, Erdoğan bütün bütün tanınmaz hale geldi. Saldırılar, iftiralar, hakaretler… Meydanlardaki seviyesizliğe aynıyla karşılık verilmeyince iyice hırslandı. Hücumlarını her gün biraz daha şiddetlendirdi. Sonunda bir cinayete daha imza attı: Bir kısım Ergenekoncular haricinde bütün Türkiye vatandaşlarının ve aklıselim sahibi dünya insanlarının çok değerli bulduğu Türk okullarını kapattırmak için büyükelçilere talimat verdi, ülke liderlerine telefonlar etti ve hatta -son günlerde ortaya çıktığı üzere- Hocaefendi’yi Türkiye’ye davet ettiği esnada bile gammazlama evrakı hazırlattı; Pennsylvania’ya elçi gönderdiği aynı anda Obama’ya şikayet dosyası sundu.

Esefle bir kere daha ifade etmeliyim ki, Erdoğan, olmayı değil solmayı seçti ve müminlere inkisar yaşattı. Bütün mefkûre muhacirlerinin ve onların 160 ülkedeki çiçeklerinin “Tayyip Ağabey”i olmak, samimi dualarını almak ve hep hayırla anılmak varken ne yazık ki o ümitleri boşa çıkardı ve hafızalarda bir yitik olarak kaldı.

Halbuki, kimseye recasında inkisar yaşatmamak Müslüman ahlakıdır. Zira, İslam’da, değil yalnız insanların, hayvanların beklentilerini bile boşa çıkartmak faziletsizlik sayılmıştır. Rivayete göre; Ahmed b. Hanbel, Mâverâünnehir’de bir âlimin üç kuşakta Efendimiz’e (aleyhissalatü vesselam) ulaşan (sülâsiyyât) hadisler bildiğini duyar. Hazret, hemen o zâtın bulunduğu yere rıhlet eder; varır o âlimi bulur; hürmetle selam verir, iltifat bekler. Âlim zat o esnada bir köpeği doyurmakla meşguldür; Hazret’in selamını aceleyle alıp köpekle ilgilenmeye koyulur. Hayvanı doyurup işini bitiren âlim, Ahmed b. Hanbel’e döner ve şöyle der: “Sana iltifat etmeyip köpeği beslemeye yönelmem gücüne gitti, biraz alındın sanırım. Fakat, bana Ebu’z-Zinâd’dan, ona A’rec’den, ona da Ebu Hüreyre’den ulaştığına göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kim kendisine ümit bağlayanı inkisara uğratırsa, Allah kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır.” Bizim memlekette böyle kelbler yoktur; bu köpek bende yiyecek bulma beklentisiyle peşime takıldı. Onun beklentisini boşa çıkartırsam, ötede recası kesik olanlar arasında bulunurum diye korktum.” Bu söz üzerine İmam Ahmed b. Hanbel, “Bu hadis bana yeter!” der ve köyüne döner. Demem o ki, İlahî rahmetten recası bulunan mü’minlere, bari dostlarını inkisar-ı hayale uğratmamaları yaraşırdı.

Acı Gerçekle Yüzleşiyoruz!..

Heyhat, Erdoğan ve hükümeti öyle davranmadı. Dershane sürecinde ve özellikle “17 Aralık Operasyonu” sonrasında o güne kadar kısmen gizlediği yüzünü de açık etti.

Medyadan takip edebildiğim kadarıyla inancım odur ki, yolsuzluk operasyonu, bütünüyle kanunlar çerçevesinde ve tamamıyla devletin yargı-polis mensuplarının eşgüdümlü çalışmalarıyla gerçekleştirilmiştir. Fakat, AKP yıllardır emir verdiği ve her türlü işinde kullandığı polisin kendisine yönelik bir soruşturmada yer almasını hazmedememiş; bir de yolsuzlukların üzerini örtmek için muhayyel bir düşman ihtiyacı hissedince, operasyonu Cemaat ile ilişkilendirerek binlerce polisi, savcıyı, hâkimi kış ortasında haksız ve kanunsuz yere sürgün etmiş, hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama, zimmet, ihtikâr operasyonunu, 8 yıl önce yukarıda anlatılan rüya veya müşahedede görüldüğü gibi, bazı güçlerle el ele ve onlara verdiği sözü yerine getirme adına Cemaat’i “bitirmek” için bir fırsat olarak da kullanma yoluna sapmıştır. Kıyıma uğrayan o memurların çok büyük bölümünün Camia ile alakasının olduğunu da zannetmiyorum. Ülkücü veya sosyal demokrat ya da herhangi bir tarikate/meşrebe bağlı pek çok kimsenin de gadre uğratıldığını düşünüyorum. Bununla beraber inanıyorum ki, büyük bir cürüm işlemiş gibi yerlerinden edilen, karda buzda çoluk çocuklarıyla göçe zorlanan, taşınma telaşı yaşayan o insanlar mazlumdur ve başlarına gelecekleri bile bile hukukun yanında yer aldıkları için birer kahramandır.

Hâsılı, aslında bugün şahit olduğumuz hadiseler, ateşböceklerini yıldızlaştırdığımız, sinekleri kartallaştırdığımız ve bülbül yuvalarını saksağanlara teslim ettiğimiz acı gerçeğiyle yüzleşmemizden ibarettir.

***

Not: Erdoğan’ın mektuplar karşısında tuhaf bir duruşu var. Önce bazı gazetecilere, Hocaefendi’nin Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektubu kendisine gönderilmiş bir pazarlık metni gibi anlattı. Sonra meydanlarda “Daha düne kadar bana methiyeler dolu mektuplar gönderiyordunuz; 17 Aralık’ta birden bire ne oldu?” türünden sorularla kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. Hem meselenin dershane ve 17 Aralık’tan ibaret olmadığını hem de kendisine sadece methiyeler dizilmediğini anlatabilmek için 2006’daki o mektubun muhtevasını kamuoyuyla paylaşmayı yararlı buldum.

Osman Şimşek

 

“Ağlayın, su yükselsin!”

Herkul | | YAZARLAR

Necip Fazıl ne hoş söyler “dua”sında:

“Bıçak soksan gölgeme / Sıcacık kanım damlar / Gir de bak bir ülkeme / Başsız başsız adamlar…

Ağlayın, su yükselsin! / Belki kurtulur gemi / Anne, seccaden gelsin / Bize dua et, e mi!”

Dün ikindi namazından sonra kısacık hasbihal eden muhterem Hocaefendi’yi dinlerken önce “Bari annemi arayayım; ölü kalbime bedel ondan gözyaşı dileneyim: Seccadeni hiç kaldırma anacığım!” diyeyim düşüncesi doldu zihnime.

Keşke kalbi hüşyâr, gözü yaşlı bir insan olabilseydim!.. Keşke hıçkırıklarla ağlayabilse ve suyun yükselmesine katkıda bulunabilseydim!..

Neden mi? Hem sebebini hem de dünkü hasbihalden bazı paragrafları aktaracağım. Fakat evvela twitter üzerinden paylaştığım bugünkü mesajları tavzih edeyim:

Önce tekye adabıyla müeddep zannettiğimiz bir bakan “Üç yıldır Erdoğan’ın ölmesi için beddua ediliyor” dedikodusunu seslendirdi. Sonra havuz medyası (!) hep bir ağızdan kahriye haberleri yapmaya ve bunu sahte ihbarlarla şişirmeye başladı. Akabinde “sayın” ile “muhterem” berzahında yaşayan bir yazar on kişiye kahhariye okunduğunu yazdı. Dahası -aslını hiç araştırmadan- Dışişleri Bakanı’nın da, hakkında kahriye okunan kimseler arasında bulunduğunu yaydı.

Nihayet, öfke patlamasına şahit olunan miting meydanlarında, varlığı şüpheli birkaç talebenin iftiraları dile getirildi. Yozgat’ta bazı kız öğrencilerin gece zorla kaldırılıp Başbakan’a beddua ettirildiği üst perdeden seslendirildi.

Camia içerisinde biraz bulunmuş insanlar bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını ve birer iftiradan ibaret olduğunu bilirler. Belli ki bu iftiraları seslendirenler ve yayanlar ya kasden hilaf-ı vaki beyanda bulunuyor ya da güftugûlarla aldatılıyorlar. Belki de sinsice araya sızmış/sızdırılmış kullanışlı kimselere önce o çirkin şeyleri yaptırıp sonra da camiayı karalıyorlar.

İddia sahipleri isim versinler, hep beraber onları kınayalım, hatta tel’in edelim; yoksa bu iftiraları seslendirmek Allah’tan korkmazlığın ifadesidir.

Bu camiada Kur’an talebeleri, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) önemli bir sünnetini ihya etmek için sadece iki ay ya da üç yıl değil onlarca seneden beri hemen her gece teheccüde kalkarlar. Katiyen hiç kimseyi, hatta evliler kendi eşlerini ve çocuklarını bile zorla uyandırmaz, sadece sohbetler esnasında teheccüde teşvik ederler.

Çünkü teheccüd, ötelerin karanlığına karşı bir meşale, berzah azabından koruyan bir zırh ve ahiret için mühim bir azıktır. Hak erleri gecelerin zülüflerinde seccadelerine koşar; iki, dört ya da sekiz rekat namaz kılar, sonra da Mevla-yı Müteâl’e yakarırlar. El-Kulubü’d-Daria, Cevşen-i Kebir, Bir Kırık Dilekçe gibi mecmualardan bazı bölümler okur; bütün insanlığa, özellikle ümmet-i Muhammed’e ve umum hizmet erlerine dua ederler.

Bizim meşrebimizde kahriye okumak yoktur ve hiç olmamıştır. Çaresiz kaldığımız zamanlarda bile zalimleri Allah’a havale etmekle yetiniriz. Onu da “şartlı havale” şeklinde yapar, önce ıslah ve hidayet diler, “Murad-ı ilahî bu değilse, Rabbimiz, Sen bilirsin!” deriz.

Ayrıca adanmış ruhlar hiçbir zaman şahısları hedef almazlar, onların problemi kötü “sıfatlar”ladır.

Katiyen beddua ve kahriye olmayan şartlı havalelerimizin konusu zulümdür; sadece kendimize değil kim olursa olsun müminlere yapılan zulüm.

Bu itibarla da haramîliğini müminlere gadrederek gizlemeye çalışanlar ve diğer zalimler dışında kimsenin teheccüd dualarından rahatsız olmaması gerekir.

Yolsuz, yalancı ve zalim değilseniz, hiç korkmayın, hiçbir “havale” de size dokunmaz; aksi halde bir de iftiralara dil oluyorsanız, titreyin!..

Bu zaruri açıklamayı tekrarladıktan sonra şimdi başlangıçtaki hissiyata geçiyorum:

Elhamdulillah muhterem Hocamızın sağlık ve sıhhati her zamanki gibi. Sabahları tefsir ve fıkıh derslerimizde inkıta yok. Fakat, Hocaefendi, sohbetler konusundaki sükût tercihini devam ettiriyor. Bazen namazları müteakip çok kısa hasbihallerde bulunuyor. Dün de beş on dakika kadar böyle bir hasbihal oldu. Girişte de dediğim gibi kalbimin katılığını ve gözlerimdeki yaşın azlığını sadece anneciğimle tamamlamaya ve aldığım notları arşive kaldırmaya niyetlenmiştim. Zira, hemen her sözümüzün sağa sola çekilmesi âdetten oldu. Fakat, sonra “Kim ne derse desin, hiç olmazsa dostlarım, arkadaşlarım, kardeşlerim nasiplensin!” mülahazasıyla bazı paragrafları paylaşmaya karar verdim:

İşte dünkü kısa sohbetten insanın yüreğini kavuran o cümleler:

Dünya alevler içinde kıvranırken, etrafımız ateş çemberine dönmüşken, Türkiye bir belalar ve musibetler sarmalı içindeyken, hasımların hakim olduğu dönemde bile görülmemiş kötülükler planlanırken böyle bir dönemde burada oturup yemek -ki ne kadar yediğimi de arkadaşlar biliyorlar- yerken, “Böyle yemek yemeye, bu çayı içmeye hakkım var mı benim?” diye düşünmeden edemiyorum. Belki bütün rahat yaşayanlara da “Etrafta yangın almış gidiyorken, be utanmaz adam, yemek yiyecek zaman mı, çay içecek zaman mı?!.” demek iktiza ediyor.

Meselenin ciddiyetine ne kadar inanıyoruz? Hepimiz ölüp gitsek ne çıkar? Hiç önemli değil! Fakat seneden beri taşınagelen bir emanet var üzerimizde. El değiştire değiştire bu günlere kadar gelmiş bir emanet. Şimdi dört bir yandan böyle tecavüzler ve saldırılar oluyor. Böyle bir dönemde, bence yemeyi içmeyi bile sorgulamak icab ediyorsa, oturduğumuz yerde boşuna oturma, orada eğlenceye dalma, konuşma, gülme, insanları eğlendirme.. bu türlü şeyleri zaman ve konjonktür açısından haram saymak lazım.

İmkan varsa, mesela oturduk bir yerde, karşılıklı laf edeceğimize Cevşen’i bölüştürelim. On insan varsa orada, on faslın her bir faslını bir arkadaş okusun, orada bir Cevşen tamamlanmış olsun. Daha fazla zamanımız varsa, Evrâd-ı Kudsiye’yi de okusun arkadaşlar. Kendi aralarında Salât-ı Tefriciye’yi taksim etsinler. Bulundukları yerde varsa o taksime tâbi olacak arkadaşlar, her gün onu kendilerine, her bir ferde 40-50-60 ne kadar düşüyorsa, pay etsinler; gezerken, otururken, hatta abdeste hazırlanırken, yemek yerken, dişlerini fırçalarken, ellerini yıkarken en azından mülahazalarla Allah’a yönelsinler; hiçbir zaman aralığını boşa geçirmesin, her ânı Cenab-ı Hakk’a tazarrû ve niyazla değerlendirsinler.

Başımıza gelen musibetlerden murâd-ı ilâhî bizim kendisine yürekten dönmemiz ise, döneceğimiz âna kadar o musibetler gırtlağımızı sıkar ve devam eder. Kendisine dönmemiz için o musibetleri salması bile bir yönüyle rahmetin ayrı bir tecellî dalga boyudur. Kullarını Kendisine döndürmenin bir vesilesi onları ızdırar içinde bırakmak ve bütün sebepleri ellerinden almaktır; ta ki nur-u tevhîd içinde sırr-ı ehadiyeti duysun, görsün ve hissetsinler. Yunus ibn Mettâ (alâ seyyidinâ ve aleyhisselam) gibi “Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” desinler. Geceleri yataklarından fırladıklarında abdest alsın, başlarını yere koysunlar. Gözleri yaşarmıyor ve ağlamıyorsa, kendilerini levmetsinler; “Yuf bana, bu kadar da katı kalblilik olur mu?” desinler. Gözlerinin yaşlarını salabiliyorlarsa, o esnada ellerini Allah’a açsınlar, “Allahım bütün ümmet-i Muhammed’den belaları musibetleri def eyle, hususiyle memleketimizde bozulan vifak ve ittifakı temin buyur; çünkü o, Senin tevfîkinin en büyük vesilesidir” desinler.

Kendimiz için yaşamamamız lazım. İmkan varsa, evi barkı olan arkadaşlar bile, buralarda kanepelerde mürgülemeyle (kuş uykusuyla) yetinin, bir iki saat uykuyla iktifa edin, sonra kalkın 50 rekat namaz kılın, sonra da başınızı yere koyun ağlayın, hıçkıra hıçkıra ağlayın. Cenab-ı Hak, emanet olarak yüklediği bu mefkureyi -ki başkalarının da hukuku işin içine girmiştir- bizimle zayi etmesin.

Bütün dünya bu ızdırabı duymayabilir. Türkiye’de mütecâvizlerin zaten öyle bir derdi yok, inananıyla inanmayanıyla. İnanan nasıl böyle bir zulmü yapar, onu Allah’a bırakmak lazım. O mevzuda bir şey demeyelim. Mürüvvetimizin, insan olmamızın gereği “Allah hepimizin kalbini, kafasını, efkârını, ukûlünü ıslah eylesin!” demekle iktifa edelim.

Böylesine iç içe asimetrik saldırılar karşısında bence itikaf yapıyor gibi bir yerlerde -bağışlayın- mürgülesin arkadaşlar. Kalksınlar, soldan sağa, sağdan sola dönüşlerinde “Allahım bizi ıslah eyle, bela ve musibetleri sav üzerimizden; kusurlarımızdan dolayı gelmişse, bizi bağışla; bizi imtihan ediyorsan, o mevzuda bize mukavemet, sabır, azm-ı ikdam lütfeyle!” desinler, yalvarıp yakarsınlar.

Bir dakikayı boş geçirmeyin. “abdeste hazırlık” dedim, o anı bile boş geçirmemeli. O esnada bazı duaları dilinizle söylemeyi saygıya aykırı buluyorsanız, içinizden söyleyin onu, niyet edin, kelam-ı nefsî ile mırıldanın.

Bilemediğimiz bir cendereden, bir preslenmeden geçiyoruz. Dünyadaki bütün insanlık da geçiyor. Suriye’de olup biten şeylere içimizde acı hissetmiyorsak, insanlığımızı yitirmişiz demektir. Somali’de olup biten şeylere içimizde bir ızdırap duymuyorsak, insanlığa ait çok şeyleri yitirmişiz demektir. Sahipsiz, himayesiz, inayetsiz, riayetsiz, dünyanın bakıp da bir şey yapmadığı Myanmar’da, o saf inanan insanlara yapılan mezâlim karşısında yüreğimiz titremiyorsa şayet, vicdanımızı yitirmişiz demektir. Kalbimiz yok demektir. Ya kendi ülkemiz!..

Bir de yapılan hizmetler var. Kadınıyla erkeğiyle fedakâr arkadaşlar 160 ülkeye gitmişler. Şimdi, bağışlayın, hayasızca, edepsizce, saygısızca onlara da saldırılıyor. Allah, bu hayasızlığın cezasını verir mi, biz istemiyoruz, “Allah ıslah etsin” diyoruz. Fakat öyle bir edepsizlik müsellemdir, muhakkaktır.

Şimdilik bize düşen Allah’a tevekkül etmek.. sa’ye sarılıp hiç boş durmamak; biri bin etmeye bakmak.. ve hikmete râm olmaktır: “Allâh’a güven, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol” (M. Akif)

Şu anda öyle bir ruh haleti içerisindeyim ki; annemi babamı çok severdim.. ahirete yürüyeli biri 40 sene oldu, biri de aşağı yukarı 20 seneyi geçti. Hâlâ aklıma geldiklerinde burnumun kemikleri sızlıyor. Fakat şimdi onlar olsalardı, ev başlarına yıkılsaydı ve cayır cayır yansalardı, Allah uzun ömür versin, kardeşlerim de cayır cayır yansalardı, ben bu kadar üzülmezdim. Ülkeye, millete, dine, davaya ve hizmete gelen zarar karşısında şu anda üzüldüğüm kadar üzüntü duymazdım. Hem de sizinle beraber secde eden insanlar tarafından, din düşmanlarının dahi yapmadığı şekilde bir saldırı yapılması karşısında ondan çok daha derin bir üzüntü duyuyorum.. o ölçüde üzüntü duymayanlara gönlümün kırıldığını da burada söyleyeceğim, söylemeliyim. “Bunlar hiç bu meseleleri anlamıyorlar mı? Hadiseyi ferdî ya da sadece bir şahs-ı maneviye ait mi görüyorlar? Bu mevzuda insânî değerlere bu kadar yabancılaşma mı olmuş?” diyorum.

Herkese de deyin! Tebessümle dudağı geri giden herkese, “Mevsim o mevsim değil arkadaş!” deyin. “Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan / Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!” (M. Akif)

Çalmadık, çırpmadık, rüşvet almadık, irtikâba/ihtilâsa girmedik, kimsenin hukukuna tecavüz etmedik, bazen hakkımız gibi görünen şeylerden bile fedâkârlıkta bulunduk. Fakat suçlu gibi, müebbet mahpuslar misillü cefâ görme meselesi öyle bir bela ve öyle bir musibettir ki şayet bu durumda bulunan insanlar Allah karşısında bu halin gerektirdiği şeyleri yerine getirmezlerse, Allah hesabını sorar.

Osman Şimşek

Bir önceki yazı:

“Trol”ler ve Üç Türlü Cevap

“Trol”ler ve Üç Türlü Cevap

Herkul | | YAZARLAR

Son günlerde en çok duyduğumuz tabirlerden biri de “trol” oldu. Sözlüklerde, aslının İngilizce’deki “troll”den geldiği söylenen bu kelimenin pek çok manasından bahsediliyor; olta, olta yemi, yüksek sesle şarkı söylemek, oltayla balık tutmak, oyuncak bebek ve cüce ya da dev ama mutlaka çirkin garip yaratıklar için bu ismin/sıfatın kullanıldığı belirtiliyor. Son senelerde bilhassa internet ortamında başkalarına zarf/yem atan, karşısındaki insanları kızdırarak dengesizliğe sevk etmek için her yola başvuran; bir ferdi veya şahs-ı manevîyi hedef alıp çirkin mesajlarla hakaretler yağdıran kimselere de “trol” deniyor.

Hiçbir ahlakî sınır ve kaygı taşımayan, hemen her konuda tutarlı-tutarsız fikir beyan ederek bilgiçlik taslayan, hiç bilmediği mevzularda bile rahatlıkla atıp tutan; makul ve mantıkî cevaplar karşısında hakperestlikle kabul yolunu seçeceğine hemen konuyu değiştirmeye ya da muhatabına yakın saydığı üçüncü şahısların kendince yanlış gördüğü söz ve fiillerine geçiş yapmaya çalışan bu zavallıların Türkiye’de de artık bir sektör gibi hareket etmeye başladığı görülüyor.

Hasım belledikleri gruplar ve o çizgide gördükleri şahıslar hakkındaki en küçük müsbet yoruma katlanamayan; kendi fikirlerine muhalif her düşünceyi hemen gürültüyle boğmaya çalışan ve hatta bir mesajın altına anında yüzlerce yalan ve küfür yazarak onun sahibini korkutmaya, susturmaya yeltenecek kadar ahlaksız davranan hazımsızların sayıları her geçen gün artıyor.

Zannediyorum, özellikle şu günlerde bu sosyal medya saldırganlarının taciz ateşlerine maruz kalmayan neredeyse hiç yoktur. Öyleyse, trollere karşı ne yapmalı, onların hücumlarına mukabil nasıl davranmalı?!.

Risâle okumalarım sırasında Bediüzzaman hazretlerinin üç türlü suale mukabil üç şekilde cevap verdiğini gördüm. Belki çok daha hassas sınıflandırmalarla başka hususlar da nazara verilebilir ama şahsen troller karşısındaki tavrımı o üç üsluba göre belirliyorum:

1.             Hakikat Aşıklarının Soruları:

Mübarek talebeleri, dostları ve tanıdıkları bazen bizzat kimi zaman da mektup yoluyla Hazreti Üstad’a pek çok sorular sormuşlar. Bediüzzaman hazretleri, gerçekten öğrenme maksadıyla veya muğlak bir meselenin tavzihi arzusuyla yöneltilen o samimi suallere uzun ya da kısa ama mutlaka muknî cevaplar vermiş. Üstadımızın o enfes cevapları hem bir ilim kaynağı hem de Lahikalar’daki gibi aynı zamanda bir hizmet metodu olarak insanlığın ufkunu aydınlatmış/aydınlatıyor.

Binaenaleyh, mektup, e-mail ve twitter üzerinden yüzlerce soru alıyorum. Edep ve nezaket dairesinde yazılan her mesajı (muhalif fikirler de dahil) okumaya ve şayet biliyorsam uygun şekilde cevabını yazmaya çalışıyorum. Bilemediğim konuları ve uzun tavzihler isteyen hususları not edip uygun bir zamanda muhterem Hocamıza sormaya, Kırık Testi veya Bamteli mevzuu yapmaya gayret ediyorum.

2.               Trollerin Ahmaklarının Lafları:

Bazı kimseler, özellikle troller soru sorarken doğruyu ve hakikati öğrenme derdinde değillerdir. Maksatları tacizdir. Dolayısıyla da, onlar aynı soruyu defalarca tekrarlar; verilen cevabın özüne değil bir cümle ya da kelimesine takılıp başka sualler üretir; hatta çoğu zaman mukabil ifadeleri dinlemez ve sürekli bir şeyler iddia ederler. Asla ikna olmaz ve hakkı kabule yanaşmazlar; çünkü onların misyonu soru uydurmak, kafa bulandırmak, kuşkular hasıl etmek ve en kötüsü gerçekleri gürültüyle gizlemektir.

Bediüzzaman hazretleri bu tür insanların sorularına da maruz kalmış ve onlara karşı en güzel mukabelenin sükût olduğunu belirtmiştir. Mesela, “Biz Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa top tüfek diye diye ileri gitti.” iddiasındaki birisine mukabil “Böylelere karşı cevap sükûttur.” demiş ve hadis imamlarından İbn-i Hibban hazretlerine isnad edilen “Cevabü’l-ahmak es-sükût” kaidesini hatırlatmıştır. Evet, “ahmak birine verilecek cevap, sükût olmalıdır.”

Zira, Hazreti İsa’nın (alâ seyyidina ve aleyhisselam) dahi şöyle dediği rivayet edilir: “Allah’ın izniyle deri hastalıklarını iyileştirdim, anadan doğma körlerin gözünü açtım, hatta ölüleri dirilttim; fakat, ahmakları ikna edemedim!”

İşte bu sebeple trollerin ahmakları ne yazarlarsa yazsınlar, onları asla kâle almamak, muhatap saymamak ve güftugûlarına hiç karşılık vermemek gerektiğine inanıyorum.

Hayır, ikna edemezsiniz onları. Çok makul bile olsa ifade ettikleriniz, dinlemezler söylediklerinizi; cevap verdiğiniz an onlar zafer kazanmış gibi hissederler kendilerini. Çünkü onların en büyük hazları varlıklarını
hissettirebilmeleridir.

3.               Lejyoner Trollerin Saldırıları:

Özellikle sosyal medyada bir kısım kimseler de vardır ki bunlar paralı asker gibidir. Kuvvet ve menfaat kimin yanındaysa hemen orada cepheye dâhil olurlar; ganimetten emindirler; dolayısıyla kelimeleri kurşun yerine kullanırlar. Onlar tarafından hedefe konmanız için illa haksız olmanız gerekmez. Şayet kendi saflarında değilseniz, düşmansınızdır ve her an atış hattında bulunuyorsunuz demektir. İşte böylelerine karşı da özel bir cevap gereklidir.

Bilirsiniz; İstanbul’u işgal edenler, İslam ümmetini hafife almak ve mü’minlerle istihza etmek için sordukları altı soruya altı yüz kelime ile cevap verilmesini teklif ederler. O dönemde Üstad Hazretleri de Meşihat’ta (İslâmın ilmî meseleleri ile uğraşan devlet dairesi, diyanet) bulunması dolayısıyla beklenen cevabın onun tarafından verilmesi istenir. Bediüzzaman Hazretleri bu tahkir edici ve onur kırıcı tavır karşısında “Altı yüz kelime ile değil, altı kelime ile değil, hatta bir kelime ile de değil, belki bir tükürük ile cevap veriyorum.” der. Zâlimlerin, ayaklarını boğazımıza bastığı dakikada, mağrurane sual sormalarına karşı yüzlerine tükürmek lazım geldiğini söyler ve ekler, “Tükürün ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!..” Şu kadar var ki, İslam ümmetinin izzet ve haysiyetini ortaya koyduktan sonra mütereddit mü’minler ya da şüphe içindeki kimseler için kısa bir cevap verir.

İşte lejyoner trollere karşı da bu hadiseyi esas alıyorum. İstedikleri kadar hakaret yağdırsın veya tehdit etsinler, bir kelime ile bile cevap vermiyorum onlara. Üstad’ın tükürüğü niyetine “block” ya da “spam” tuşuna basıp engellemekle yetiniyorum. Daha sonra da kendi dost ve arkadaşlarıma, öz değerlerimizle ve hizmete ait meselelerle alâkalı ne yazmam, neleri paylaşmam gerekiyorsa ona yoğunlaşıyorum.

Burada şu soru akla gelebilir: Troller sadece sosyal medyada mı bulunuyor?

Tabii ki hayır. Bugün yazılı, sesli ve görseliyle genel medyada da bir sürü trol görmek mümkün. Şu farkla ki renk renk, grup grup onlar. Kimisi bir köşe kapar kapmaz kendisini aydın zanneden güruhtan. Kimisi sadece tarafgirlik hisleriyle yazıp çizen zümreden. Kimisi de eline tutuşturulanı yazmaz veya konuşmazsa aç kalacağından korkan bölükten. Bunlara da hakikatleri duyurmanız ve doğruları kabul ettirmeniz mümkün değil. Dolayısıyla hak ettikleri en güzel tavır, sükût.

“Nasıl yapabildiniz bunu?”

Bir dönemde bazı yazı ve konuşmalarından istifade ettiğim için diğerleriyle aynı kategoride değerlendirmek istemediğim ama değinmeden de edemeyeceğim iki insan geliyor aklıma: “Nasıl yapabildiniz bunu?” derken bile hakikatleri alt üst eden, “Sayın Gülen” mi yoksa “Hocaefendi” mi diyeceğine karar verme arefesini yaşayan ve haklarında “Kahhariye” okunan on kişiden bahsedip bir bakanın da onlar arasında bulunduğunu yazabilen bir insana hangi cevap kâr eder ki!.. Bu türlü karalamalardan medet umanlar, ister “Sayın Gülen” desin ister “Muhterem Hocaefendi”, ne kıymeti var ki!.

Sahiden nasıl yazabildiler bunca bühtanı!.. Azılı düşmanları hakkında dahi kahriye değil ıslah duası yapan bir topluluk hakkında nasıl bu kadar rahat iftira edebiliyorlar? Sonra da çaresiz insanların mülâane teklifinden rahatsızlık duyup onu da dile doluyorlar!.

Ya “…bu ‘şebeke’ çökertilemezse, sadece Türkiye’yi değil, bütün bir İslâm dünyasını kapkaranlık bir geleceğin beklediğini” yazabilen filozof mütefekkir görünümlü şahsa cevap vermeye değer mi?

Dedikoduları gerçek gibi anlatmaya hiç mi utanmaz bu kimseler.. muhataplarının mü’min olduğunu hiç mi akıllarına getirmez?!.

Suret-i haktan görünen ve hakperest olduğunu iddia eden bu insanların sözlerinin değer kazanması için her şeyden önce “yalancı peygamber, sahte veli, içi boş âlim müsveddesi” iftiralarına itiraz etmeleri gerekmez mi? Böyle bir bühtan karşısında susacaksınız, sonra tarafsızlık ve hakkaniyetten dem vuracaksınız? Kim inanır size! Allah insaf ve iz’an versin.

Neyse, tekrar asıl konuya döneyim:

Aslında, ne derlerse desin ve hangi hakareti yaparlarsa yapsınlar trollere cevap vermemenin derin bir manası daha var. Onlara tahammül gösterip sükût yolunu tutmak, meseleyi Allah’a ve mele-i a’lânın sâkinlerine havale etmek demektir. Siz sabr-ı cemîle yapışırsanız, sizin yerinize melekler konuşmaya başlayacaktır:

Rivayet edildiğine göre; bir gün birisi, Hazreti Ebû Bekir’e (radiyallahu anh) hoş olmayan sözler söyler. O ne derse desin, Hazreti Ebû Bekir cevap vermez, münakaşadan kaçınmaya çalışır. Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu manzarayı tebessümle seyreder. Nihayet Ebû Bekir hazretleri dayanamayıp sert bir karşılık verince, Peygamber Efendimiz’in çehresinde memnuniyetsizlik emareleri belirir. Allah Rasûlü oradan uzaklaşırken Hazreti Ebû Bekir de peşinden koşar ve bu nebevî tavrın sebebini sorar. Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz buyurur ki: “Sen sükût ettiğin sürece, bir melek senin yerine cevap veriyordu. Fakat sen ağzını açınca yanına şeytan geldi. Ben şeytanın olduğu yerde bulunmam!” (İmam Ahmed, Müsned)

Demek ki, tavzihlere (açıklamalara), tashihlere (düzeltmelere) ve doğru bildiklerimizi üslubunca seslendirmeye “evet”. Fakat, trollere cevap yetiştirmek, polemiklere girmek ve hakaretlere aynıyla mukabele etmek mü’minlere yakışmaz. İnanan insanlar, “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme.” (A’raf, 7/199) ikazına göre davranmalı ve cehalet ehliyle tartışmaktan sakınmalıdır. Seviyesizlere cevap ancak onların seviyelerine/derekelerine inmekle mümkün olabilir; öyle bir seviyesizliğe düşmek ise adanmış ruhlar için zülldür.

Muhterem Hocaefendi’nin geçen günkü bir sözüyle noktalayalım:

“Biz onlara karşı konuştuğumuz nispette konuşması bir şey ifade eden/ler/in konuşması gecikecektir.”

Osman Şimşek

Dünyevî Beklentisi Olanlar Savrulur!..

Herkul | | YAZARLAR

Biz “adanmışlık”, “fedakârlık” ve “mutlak hicret” deyip çıktık yola. Vatanımıza karşı delice aşkımız ve sıla-yı rahim vazifemiz olmasa, muvakkat geri dönüşleri bile düşünmezdik.

Her yörede hakka tercüman olmak ve güzellikler tomurcuğa durunca başka bir beldeye yönelmek idi hedefimiz. Zira, ne dünyevî nimetler ne de başkalarına hükmetmekti derdimiz. Değil paralelilini, kendisini, idareyi ve imâreti rüyamıza bile misafir etmedik/etmeyeceğiz.

Cenâb-ı Hak biliyor; akl-ı selim, vicdan ve insaf sahipleri görüyor gerçekleri.

Şimdi her gün gerilimi biraz daha artırarak, sürekli hakaret yağdırarak bizi tahrik etmeye çalışıyorlar. Güya çizgimizi yitirecek, seviyesizce hareket edecek ve onlara hak verdirecek davranışlar sergileyeceğiz.

Hayır, bu çirkin beklentiler de boşa çıkacak. Biz üslubumuzdan da hakkın müdafaasından da ödün vermeyeceğiz.

Telekulak skandalının ortaya çıkmasından bu yana sürekli küfür ve hakaretlere maruz kalıyorum. İşin doğrusu, muhterem Hocaefendi’ye (mekan itibarıyla) yakınlığım ve saldırıların ucunun ona da dokunması söz konusu olmasa, Allah’a havale ile yetineceğim ve sadece “Kötü söz sahibinindir!” diyeceğim.

Halbuki, kısmen montaj olduğuna inandığım kayıtlarda şahsıma isnad edilen bir sesin bana ait olmadığını hemen yazmıştım. Kendi sesime dair örnekler de yayınladığım halde bazıları hem de fotoğraf vererek hedef gösteriyor ve iftiralarına devam ediyorlar. Maalesef, kanunsuz dinlemişler, onca gayrete rağmen suç unsuru bulamamışlar, ihtimal bazı isimler de ekleyip montajlamışlar, şimdi de insafsızca çarpıtıyorlar.

Öyle de olsa, hizmet gönüllüleri hakkında şeni’ ifadeler kullanan kimselere bile -hak ettikleri halde- aynı şekilde mukabelede bulunmadık/bulunmayacağız. Yalnızca arkadaşlarımızın ve ehl-i insafın gerçeği bilmeleri için yaptığımız açıklamalarla iktifa edeceğiz.

Evet, ne yaparlarsa yapsınlar, biz -Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın beyanâtında olduğu gibi- doğruları nezaketle anlatıp hizmetlerimize bakacağız.

İnanıyoruz ki, mefkure insanının hiçbir zaman kaybı olmaz.

Biz dün Allah yolunda insanlığa hizmet niyetiyle koşturuyorduk; bundan sonra da bu niyetle hareket ederiz. Şimdiye kadar yapıp ettiklerimizde sadece Hakk’ın hoşnutluğunu aradığımız gibi bundan sonra da bu biricik gayeden asla ayrılmayız.

Bu arada Mevlâ-yı Müteâl ile pazarlık yapma (!) saygısızlığına da hep uzak kalırız. Kuldan gayret, Hak’tan inâyet. Biz Peygamber yolunda kendi vazifelerimizi yerine getirmeye çalışır, neticeyi o yolun asıl Sahibi’ne bırakırız. Allah “bu kadar” derse, ona da bin can ile razı olur; sadece O’nun rızasını dilediğimizi bir kere daha ortaya koyarız.

Sabretmeliyiz. Tahriklere katiyen kapılmamalıyız. Seviyesizliklere asla prim vermemeliyiz. Başkalarına cevap yetiştirme gayretkeşliğine de girmeden hakikatleri mümince dillendirmeliyiz. Yüce Dergâh’a el açıp halimizi O’na arz etmeli ve hıfz u ıslah duasını artırarak sürdürmeliyiz. Vesselam.

Osman Şimşek

***

Not: Kendi sesime dair daha önce de paylaştığım linkler:

1) wpc.162e.edgecastcdn.net/00162E/ec_download/herkul_nagme/MP3/2013_08_08_Ramazan_bayrami_hutbesi.mp3

2) http://www.herkul.org/herkul-nagme/101-nagme-2012-ramazan-bayram-hutbesi/

 

 

Mazlumun Âhı, Titretir Arşı!..

Herkul | | YAZARLAR

Birisi itibarınızı bitirmek ve sizi yokluğa mahkûm etmek için karar vermiş; sürekli hakkınızda komplo kuruyor, hiç durmadan gıybetinizi yapıyor, utanmadan size iftira atıyor. Siz mü’minsiniz; kötülüğe kötülükle karşılık vermek istemiyor ve yumuşak bir üslupla doğruları anlatıyorsunuz. Fakat sizi hasım belleyen kimse vazgeçmiyor, bühtanlarına devam ediyor. Olmadık suçlamalarda bulunuyor, “yapmadım” diyorsunuz, “yaptın” diye tutturuyor; “İşin aslı bu!” cevabını veriyorsunuz; “Hayır, şöyle..” diye inat ediyor. “Delil” istiyorsunuz, dedi-kodulardan dem vuruyor. Anlıyorsunuz ki yalın açıklama problemi çözmüyor. Bu defa yemin billah ediyorsunuz; Allah adı veriyorsunuz. Hayret, o da muhatabınızı yumuşatmıyor. Son çare diyor ve onu ahitleşmeye/yeminleşmeye çağırıyorsunuz; “İnsafı ve vicdanı olan artık saldırganlıktan uzaklaşır!” zannediyorsunuz. Ne tuhaf, bu defa da “Bana beddua ettin; lânette bulundun!” bağırtılarına maruz kalıyorsunuz.

İşte böyle bir çirkinlik yaşanıyor ülkemizde. Hayatını insanlığa adamış, dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış ve İnsaniyet-i Kübra’nın yücelmesinden gayrı muradı olmamış bir insan işaret ettiğim tuhaflığın çok ötesinde bir zulümle karşı karşıya bulunuyor.

Hocaefendi’ye Şefkat Dersi mi?

Dinden diyanetten behresi olmayan bazı zavallı kimseler muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ders vermeye, hem de şefkat öğretmeye kalkışıyorlar.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in beddua etmekten kaçındığını, kendisinin lânet edici değil rahmet vesilesi olarak gönderildiğine vurguda bulunduğunu; mübarek ayaklarını kanlar içerisinde bırakan, başını yaran, dişini kıran ve yüzünü yaralayan düşmanları için dahi lanet etmeyip “Allahım, kavmimi hidayete erdir, çünkü onlar beni bilmiyorlar.” dediğini tekrar edip duruyorlar.

Amennâ ve saddaknâ!.. İnsanlığın İftihar Tablosu ne buyurmuş ve nasıl yaşamışsa başımızın tâcı!. Fakat, acaba mesele öyle dendiği kadar basit mi?!.

Bu şefkat, rahmet ve mülâyemet dersleri bir ilk ya da orta okul çocuğuna belki anlatılabilir ama hele Hocaefendi’ye hitaben bunlar ifade ediliyorsa önce “Edep yahu!..” demek ve müderrisleri insafa davet etmek gerekir. Zira, Hocaefendi’nin şefkati, hoşgörüsü ve üslubu dünyaca malumdur; onun nasıl bir hilm u silm âbidesi olduğuna yetmiş küsur senelik hayatı şâhid-i sâdıktır.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, hiç kimse için kötü bir akıbet dilemeyen, kırk-elli sene aleyhinde yazı yazan birisi hakkında bile “cehennem” denilince, “Hayır ya Rabbi, ateşe atma; hidayet buyur, cennetine koy!” deyip gözyaşlarına boğulan ve bütün hayatını insanlığın ebedi saadeti yolunda ağlamakla geçiren bir insandır.

Kıymetli Hocamız her zaman “Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur bizim. Başkaları bin türlü husumet gösterseler ve husumetin bin türlüsünü bir anda çektirseler de düşmanca tavrın tekiyle bile olsa mukabelede bulunmayı düşünmeyiz. Geçeceğimiz yollara diken atan, önümüze çukurlar kazan insanlardan birini bir yerde kuyuya düşmüş görsek, yine ellerinden tutar, kaldırırız. Biz en zor günlerde, en amansız şekilde düşmanlık yapanlar hakkında bile tel’ine ve bedduaya ‘âmin’ demedik, kimseye lânet ve kahriye okumadık. Belki onlar hakkında en acı tercihimiz, onları Allah’a havale etme şeklinde oldu.” demiş ve hep bu çizgide hareket etmiştir.

Allah’a Havale Ederken Bile Şarta Bağlamalı!..

Hocaefendi, zâlimleri Allah’a havale edişini bile hep belli şartlara bağlamış, onlara karşı ilahi korunma talep edeceği zaman bile bu isteğini şartlı dile getirmiş; “Allahım, rezil rüsvâ ve perişan olmamızı arzu edenleri, bu istikamette komplolar düzenleyenleri de ıslah eyle. Akıllarını ve kalblerini sıhhate kavuştur. Şayet muradın bu yönde değilse ve onlar bütün bütün nasipsiz kimselerse, hiç olmazsa bizi onların zulümlerinden muhafaza buyur; zâlimleri gaye-i hayallerine ulaştırma ve onlara karşı bize yardımcı ol!..” muhtevasıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmiştir.

Öyleyse, temel düşünce yapısı ve karakteri itibarıyla, şahsî haklarından hep fedakarlıkta bulunan, toplumu ilgilendiren meselelerde ise tel’ine ve bedduaya uzak durup Allah’a havale yolunu tercih eden Hocaefendi’nin yürekler yakan, tüyler ürperten ve içlere işleyen o duası, uzun uzun düşünmeyi, dikkatli tahlili ve derin muhasebeyi hak etmiyor mu?

Yolsuzluk Sohbetindeki Sözlerin Arka Planı

Herkul.org’da 20 Aralık 2013 tarihinde “Yolsuzluk” başlığıyla yayınlanan sohbetinde Hocaefendi, önce bir kere daha adanmış ruhlar için şefkatin önemini anlattı. Daha sonra, hizmet gönüllülerinin maruz kaldığı saldırılara değindi; akabinde sözü güncel hadiselere getirdi.

Özellikle son iki ayda neler denmedi ve neler yazılıp çizilmedi ki?!.

En büyük sermayesi adanmışlığı ve beklentisizliği olan insanlar hakkında “iktidarı ele geçirme”, “devlete sızma”, “vesayet kurma”, “paralel yapı oluşturma”, “kirli ittifak”, “oy pazarlığı” ve “uluslararası çirkin bir oyunda rol alma” gibi birbirinden iğrenç iftiralar atıldı; bunlar sadece ahbab meclislerine münhasır da kalmadı, genel ve sosyal medya aracılığıyla yayıldı ha yayıldı. Mesele şahsî olsaydı, Hocaefendi yine sükut eder, en fazla Cenab-ı Hakk’a havale ile yetinirdi. Nitekim “Gizli Kardinal Operasyonu” deyip alçakça imalarda bulunanlara biz “Dilin kopsun!” diyecek olduk ama o sadece acı acı gülümsemekle iktifa etti. Evet, hadise yalnızca şahsını alakadar etseydi, o Hak dostu duygularını yine “sükutun çığlığı”na bırakırdı. Fakat, asimetrik saldırılarla umumun hukukuna tecavüz söz konusuydu, amme hakkı vardı işin içinde. İşte orada insafsız hücumlara göz yumulamaz ve sessiz kalınamazdı.

Meselenin o raddeye gelmemesi için çok çırpınıldı. Defalarca açıklama yapıldı, yazıldı çizildi; gizliden de söylendi, açıktan da ilan edildi. Gece de anlatıldı, gündüz aydınlığında da tavzih yapıldı. Fakat bazıları iftiralarından vazgeçmediler. Mektuplar yazıp sorular sordular; yemin ettik, “iftira” dedik. Heyhat inanmadılar. İsnad ve iddialarını kanıtlayan deliller ortaya koyamadılar ama “Müminin kasemi hüccettir!” hakikatiyle kanaat etmeye de yanaşmadılar. Hasılı, muhterem Hocamıza ahitleşme/yeminleşme şıkkından başka tercih bırakmadılar.

İşte öyle bir atmosferde Hocaefendi son çare olarak dua üslubuyla bir çağrıda bulundu. Katiyen şahısları hedef almadı, şu taraf bu taraf da demedi, hele bir siyasi hareketin bütününü hiçbir zaman ama hiçbir zaman müfterilerle, komplocularla bir tutmadı. Dahası, beddua diye algılanan sözlerine kendisini işin içine katarak başladı ve şöyle dedi:

Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip (arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermeme adına) bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum.. dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin.”

Öncelikle, bu cümlelerdeki şu ifadelere dikkat etmek gerekir: “…arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermeme adına…” Şefkat insanı, yine muhataplarının âhiretini düşünmektedir ve hadiselerin kötülüklerle öteye gidilmemesi noktasında değerlendirilmesini istemektedir.

Mülâane, Mübâhale ve Ahitleşmeden Maksat Nedir?

Saniyen, bu bir beddua değil olsa olsa bir mülâane, mübâhale ya da delilsiz itham edilen bir insanın ahitleşme/yeminleşme davetidir. Nitekim bazı yazar ve mütefekkirler bu duayı “mülâane” (kocanın eşini zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme) veya “mübâhale” (suçlama ve iddialaşmalarda, doğrunun ve haklı olanların ortaya çıkması ile hangi taraf yalancı ise, Allah’ın onu cezalandırmasını gönülden isteme) çerçevesinde ele alan yazılar yazdılar. Evet, zikredilen sözler, Hocafendi’nin, asılsız iddia ve isnatlarla sürekli saldıranları o türden bir ibtihale (yalvarış ve yakarışa) çağırması olarak yorumlanabilir.

Bununla beraber, sanki ortada bir yanlış varmış da özür dilenmesi lazımmış gibi bir algı oluşturulması en hafif ifadesiyle insafsızlıktır. Açıklamaları dinlemeye ve hakikatleri duymaya karşı isteksiz davranan, zira (iddia edilen) haramîliği örtbas için gürültüye ihtiyaç duyan bazı kimselerin çarpıtmalarla hakikati gizleme derdinde oldukları hatırdan dûr edilmemelidir.

Nitekim, hemen bir koro oluşturulduğu ve aynı manşetlerin, tıpa tıp haberlerin yaptırıldığı âşikârdır. Dört bir yandan dinimizde beddua olmadığı, Peygamber Efendimiz’in hiçkimseyi lanetlemediği ve Hazreti Üstad gibi büyüklerin asla kahriye okumadıkları yazılıp çizilmekte, gürültüyle seslendirilmektedir. Hatta bu konuda Diyanet’in bir fetvasından bahsedilmekte ve maalesef o da sağından solundan kırpılıp neşredilmektedir.

Öyle mi gerçekten? Bunlar sadece birer ezberden ibaret olmasın?!.

Peygamber Efendimiz Hiç Beddua Etti mi?

Lânet, Allah’ın merhametinden uzak olmayı ifade eder; lânet okuma ahireti de kuşattığı için en şiddetli, bed (kötü) duadır. Doğru, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Ben lânet edici değil, rahmet peygamberi olarak gönderildim” buyurmuş ve en zor şartlarda dahi lanet etmemeyi yeğlemiştir.

Bununla beraber, Allah Rasûlü’nün hiç lânet etmediği ve bedduada bulunmadığı bilgisi doğru değildir. İnsanlığın İftihar Tablosu, bazı çirkinliklerden sakınılması ve günahlara karşı daha dikkatli olunması için zaman zaman “lânet” ifadesini kullanmıştır. Sâdık u Masdûk Efendimiz’in Buhari, Müslim, Tirmizi, Müsned gibi en muteber hadis kitaplarında yer alan lal ü güher beyanlarına bakıldığında zecr (sakındırma) maksatlı pek çok sözü görülecektir:

“Allahın laneti hırsızın üzerindedir!”

“Allah’ın lâneti rüşvet alan ve verenedir!”

“Faiz yiyen ve yedirene Allah lânet etsin!”

“Anne ve babasına söven kimse lânetlenmiştir!”

“Fitne uykudadır, onu uyandırana Allah lânet etsin!”

“Altın ve gümüşün kuluna, paraya tapana lânet olsun!”

“Halkın işlerini üstlenip de onlara güçlük çıkarana lânet olsun!”

“Zalim âmirlere, fasıklara, sünnetimi yıkan bid’atçilere Allah lânet etsin!”

“Arazi işaretlerini bozana (sınır taşlarını kaldırıp daha fazla yer tutma peşinde olana) Allah lânet etsin!”

gibi hadîs-i şerifler bahsini ettiğim incilerden sadece birkaçıdır.

Ayrıca, Sonsuz Nur Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine reva görülen pek çok haksızlık ve zulüm karşısında bedduaya tevessül etmediği hâlde, toplum yapısını tehdit eden cürümler karşısında lânet ifadesini bile kullanmış; Bi’r-i Maûne hâdisesi gibi masum insanların zulmen öldürüldüğü birkaç mevzuda bedduada bulunarak, başka hikmetlerinin yanı sıra hayatını Kur’ân hizmetine verenlerin Allah indindeki ve Rasûlü yanındaki kıymetini de göstermiştir.

Hamdi Yazır Hazretleri: “Zalim aleyhine bağıra bağıra beddua edebilir!”

Diğer taraftan, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

لاَ يُحِبُّ اللهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلاَّ مَنْ ظُلِمَ وَكَانَ اللهُ سَمِيعًا عَلِيمًا

“Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez, ancak söyleyen zulme uğramışsa o başka. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür.” (Nisâ, 4/148)

Bu ilahî beyan münasebetiyle merhum şehid Seyyid Kutup, tefsirinde şunları söylemektedir:

“Kuşkusuz İslâm, -zulmetmedikleri sürece- insanların namına ve şanına saygı gösterir. Ancak zulmettikleri zaman bu saygıyı hak etmezler. İşte o zaman zulme uğrayana, zulmedenin kötülüğünü açıklama izni verir. Dillerin kötü söz söylemesine ilişkin yasağın tek istisnası budur. Böylece İslâm’ın, zulme imkan tanımayan adaleti koruması için, ferd ya da toplumun utanma duygusunun yırtılmasına izin vermeyen ahlakı koruması birbirine uygun düşmektedir.”

Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin aynı ayeti tefsir ederken dile getirdiği hususlar ise, gerçekten çok dikkat çekicidir:

“Allah, kötü sözün açıklanmasını sevmez. Kötü fiil şöyle dursun, kötülüğün söz kabîlinden olarak bile meydana konulmasını istemez, buğzeder. Gerçi Allah, ne fiil olarak, ne söz olarak, ne gizli, ne âşikâr kötülüğün hiçbirini sevmez. Fakat ister sözle olsun, ilan edildiği ve açıklandığı zamandır ki, bilhassa gazab ve azab eder. Ve işte ilâhî azabın sır ve hikmeti bu noktada, yani Allah’ın kötülüğü sevmemesindedir. Ancak mazlum (zulme uğrayan) hariç. Zulmedilmiş, hakkına tecavüz olunmuş olan kimse feryad edebilir, zalim aleyhine bağıra bağıra beddua edebilir veyahut ondan yakınarak kötülüklerini söyleyebilir, hatta kötü sözlerine aynen karşılıkta bulunabilir. Ve Allah zulme uğrayanın feryadını dinler, halini bilir.”

Hele işlenen zulüm bütün müslümanların bellerini bükecek ve yüzlerini kara edecek cinsten ise…

Diyanet’in Sitesinde Beddua Tarifi

Peki, Diyanet İşleri Başkanlığı ne diyor bu konuda?

Başkanlığın sitesinde “beddua”nın tarifi yapılıp sevimsizliği anlatıldıktan sonra (maalesef bazı medya organlarının kasden kırpıp yayınlamadıkları bölümde) şöyle deniliyor:

“… (Hazreti Peygamber) ayrıca mü’minleri uyarmak amacıyla, paraya taparcasına düşkün olanlara (Buhârî, Cihad, 70; Rikâk, 10); ana-babaya karşı gelenlere (Müslim, Birr, 8; Müsned, II/346) ve benzerlerine ad vermeksizin beddua etmiştir. Mazlumun duasının mutlaka kabul olunacağını beyan etmiş (Buhârî, Mezalim, 9), bizzat kendisi de mazlumun bedduasına uğramaktan Allah’a sığınmıştır (İbn Mâce, Dua, 20; Müsned, V/82-83).”

Hak Dostları Beddua Etmiş mi?

Bütün anlatılanların yanı sıra bir de “Hak dostları beddua etmezler!” diyen çok bilmişler var ki, bu da sadece ezberden ibaret yanlış bir bilgi kırıntısıdır.

Herbiri bir şefkat âbidesi olan Hak dostları söz konusu zulüm olduğunda bedduadan geri durmamışlar ve âciz/çaresiz kaldıkları zamanlarda zâlimleri Allah’a şikayet etmişlerdir. Selef-i salihînin hepsi inkarcılar aleyhine değişik niyazları seslendirmişlerdir ve onlar saded haricidir. Onlara ilaveten, Evliyaullah’ın müslüman olmakla beraber zulümden geri durmayanlar hakkındaki duaları da az değildir. Nitekim, sadece Merhum A. Ziyaeddin Gümüşhanevî hazretlerinin derlediği üç ciltlik “Mecmûatü’l-Ahzâb” adıyla maruf dua külliyâtına bakılırsa, bunun pek çok misalini bulmak mümkün olacaktır. Abdülkâdir Geylânî, Muhyiddîn İbn Arabî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, İmam Gazzâlî, Şihâbeddin es-Sühreverdî, Ahmed el-Bedevî, İbrahîm ed-Desûkî ve Ahmed er-Rifâî gibi Hak âşıklarının zulme maruz kaldıklarında nasıl tazarruda bulundukları görülecektir.

Mesela; “Virdü Cemîi’l-evliyâ ve Cünnetühüm” (Bütün Allah Dostlarının Virdi ve Sığınağı) başlıklı “Evliyaların Kalkanı” adıyla da meşhur dua meâlen şöyledir:

“Rabbimiz hep kötülük planlayıp tuzak peşinde koşan kendini bilmez nâdanlara fırsat verme. Sen onların birliklerini dağıt.. cemiyetlerini darmadağın et.. menfi emellerini uygulamak için kullanacakları her türlü malzemeyi asla kullanamayacakları bir hale getir.. plan ve projelerini boz.. binalarını başlarına yık.. hallerini değiştir.. ecellerini yakınlaştır.. hiç kimse hakkında hiçbir kötülük düşünmeye fırsat bulamamaları için onları kendi dertleriyle uğraştır ve nihayet onları, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlüllah” ve “Bismillahirrahmanirrahîm” hakkı için güç ve kudretinin şanına yaraşır şekilde cezalandır!.

Zulüm karşısında çaresizliğin sesi soluğu olan bu duanın benzerini ya da daha şiddetlisini merak edenler özellikle Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin “Hizbü’t-Tevhid” başlıklı münacaatına, Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin “Hizbü’n-Nasr” isimli tazarruuna, İmam Şâzilî Hazretleri’nin “Hizbü’t-Tams” ve “Hizbü’l-Hıfz” unvanlı yakarışlarına, Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin istiâzelerine, İmam Gazzâlî Hazretleri’nin hizblerine, Şeyh Seyyid Buharî Hazretleri’nin “Hizbu’l-Kahr”ına ve Şihabuddin Ahmed İbn Musa el-Yemenî’nin “Hizbü’l-Hucub” namlı niyazına bakabilirler. Yalnızca bir atf-ı nazar dahi velilerin hep ıslah peşinde olduklarını, şahıslarla hiç uğraşmadıklarını; fakat, zulüm ve gadre uğradıklarında kötü fiil ve sıfatları nazar-ı itibara alarak bedduada ve hatta lânette bulunduklarını görmeye yeterli olacaktır.

Dahası, Yezid (646-683) Emevilerin ikinci halifesidir. Halifeliğin onun şahsında saltanata dönüştüğü kabul edilir. Hazreti Hüseyin’in (radiyallahu anh) şehit edilmesi ve Kerbela faciasından sorumlu tutulduğu için Üstad’ın ifadesiyle, ilm-i kelamın büyük allamesi olan Sadeddin-i Taftazani, “Yezid’e lanet caizdir.” demiştir. Evet, “Lanet vaciptir ve sevabı vardır!” dememiştir. Bununla beraber, bilhassa Ehl-i Beyt’in torunları aldıkları bu cevazla ona hep lânet ederler.

Neden müslümanlara halifelik de yapmış olan Yezid’e lânet ederler? Çünkü, o zalimdir. Âhir ömründe tevbe etmiş olması ihtimali, ihtiyatlı müminleri sükuta mecbur etse de ona lanet okuyanlara da kimse bir şey demez. Hâşâ ve kellâ!.. Kimseyi Yezid’e benzetmiyorum. Bizim şahıslarla işimiz olamaz. Atlanan bir hususu hatırlatmak için bu misali naklettim, hepsi o.

Bediüzzaman Hazretleri’nin Bedduası ve Yanan Bina

Bir mesele daha var ki, o da bazı Nur talebelerinin de muhterem Hocaefendi’ye Hazreti Üstad’ın şefkatini anlatmaya kalkışmaları. Bu insanların “Risale’yi sadeleştirenlerin elleri kırılsın!” deyip beddua halkaları oluşturduklarını söyleyenler arasından çıkması da manidar. Evet, Üstad’ın şefkatini öğretmeye kalkıyorlar. Bir kere daha “Birazcık edep yahu!..” diyeceğim. İnsan Allah’tan korkar. Bana, ona, öbürüne “merhamet” deyin ama “mücessem şefkat” haline gelmiş bir insana karşı ukalalık yapmaya hiç kimsenin hakkı olmasa gerektir!..

Halbuki Risale mektebinin ilkokul sırasındaki çocuklar bile duymuştur: Zamanının kudretli valilerinden biri, sürgün edilen Bediüzzaman hazretlerinin görüşme talebini kabul eder. Vali, Hazreti Üstad’a zorla sarığını çıkarttırıp şapka giydirmeye uğraşır. Üstad, “Bu sarık ancak bu kelle ile beraber çıkar!” der, gider; valilik binasını terkederken de “Başından bul!” diyerek ona beddua eder. Üç yıl sonra, zulümlerle anılan ve bir cinayet hadisesine de adı karışan vali kafasına kurşun sıkarak intihar eder.

Hayır, Bediüzzaman Hazretleri’nden aktaracaklarım bu kadar değil. Bakınız bir mektubunda Hazreti Üstad ne diyor:

“Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve faidesiz tarassutlar artık yeter. Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık vaziyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimali var. ‘Mazlumun âhı tâ arşa kadar gider.’ diye bir kuvvetli hakikattır.”

Nitekim, o sabır kahramanı kendi haklarından vazgeçse de hukukullah söz konusu olunca beddua da ettiğini yine kendisi anlatıyor:

“Meşihat (İslâmın ilmî meseleleri ile uğraşan devlet dairesi, diyanet) ve adliyenin yanması münasebetiyle, bir sözüme yanlış mânâ verilmiş. Şöyle ki: Bundan on dokuz sene evvel, haksız bir surette İstanbul’a menfî (sürgün) olarak perişan bir surette gönderildiğim vakit, bir zaman Meşihat’taki Dârü’l-Hikmet’te bulunduğumdan, Meşihat’ı sordum: “Ne haldedir?” Dediler: “Büyük kızların lisesi olmuş.” Ben de hiddet ettim. Bir beddua ettim. Hem dedim: “Ya Rab! Meşihat’ı kurtar.” O gece Meşihat kısmen yandı. Ben de o münasebetle dedim: “Bazen ateş temizlik yapar. Bu fakir millete beş milyon zarar veren adliyenin yanması da belki inşaallah bir temizliktir; o zarar telafi edilir!”

Hazreti Üstad, bir başka risalesinde o bedduasını şöyle açıyor:

“Ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit bir zaman Meşihat-ı İslâmiye dairesinde bulunan Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyedeki hizmet-i Kur’âniyeye çalıştığım için, o alâkadarlık cihetinde, “Meşihat dairesi ne haldedir?” diye sordum. Eyvah! Öyle bir cevap aldım ki, ruhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: “Yüzer sene envâr-ı şeriatın mazharı olmuş olan o daire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel’abegâhıdır.” İşte o vakit öyle bir hâlet-i ruhiyeye giriftar oldum ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerametim yok; kemal-i me’yusiyetle âh vah diyerek dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalbleri yanan çok zatların hararetli âhları, benim âhıma iltihak ettiler. Hatırıma gelmiyor ki, acaba Şeyh-i Geylânî’nin duasını ve himmetini, duamıza yardım için istedim mi, istemedim mi? Bilmiyorum. Fakat her halde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için, bizim gibilerin âhlarını ateşlendiren onun duasıdır ve himmetidir. İşte o gece Meşihat kısmen yandı. Herkes “Vâ esefâ” dedi; ben ve benim gibi yananlar, “Elhamdü lillâh” dedik. Zannederim ki, bu fakir millete iki yüz milyon zarar veren Adliye dairesindeki yangında böyle bir mânâ var. İnşaallah bu da bir ikaz ve intibahı verecektir. Ateş bazen sudan ziyade temizlik yapar.”

Görüyorsunuz değil mi, kendi şahsî haklarının hesabını hiç yapmayan mefkure insanları söz konusu milletin hukuku olunca nasıl düşünüyor ve ne suretle davranıyorlar?!.

Arakan, Filistin, Mısır, Suriye ve Irak İçin Dua Edildi mi?

Bu yazı gibi şeyi çok uzattığımın farkındayım; fakat bir husus daha kaldı: “Dünyada o kadar hadise oluyor, onlara niçin böyle dua etmediniz?” diyorlar.

Allah insaf ve izan versin!.. Hadi biz talebeleri saymayın ama acaba yeryüzünde muhterem Hocaefendi kadar dua eden kaç tane insan vardır? Acaba yeryüzünün kaç binasında sadece üç-beş yıl değil, senelerdir her gün en az kırk dakika ümmet-i Muhammed için toplu dua yapılıyordur? Kaç kişi her gece bir iki saatini ümmete, millete ve insanlığa duaya ayırmaktadır? Kaç babayiğit gecenin karanlıklarını iniltilerle, hıçkırıklarla, hatta figanlarla yırtmaktadır? Müslümanların başına yağan bombalardan/kurşunlardan dolayı yatağa düşecek kadar üzülen, hatta kalb ritmi bozulup hastahaneye kaldırılan kaç dertli mümin gösterilebilir? Arakan, Filistin, Mısır, Suriye, Irak… Nerede dert varsa kalbi orada olan Hocamızın safların en ardından bile duyulan iç çekişlerine Allah da şahittir buranın taşı toprağı da!.. Ahh o odanın duvarları, pencereleri, çatısı bir dile gelse.. bir dile gelse de hıçkırık nasıl olur; ümmet için nasıl ağlanır; millet için nasıl yakarılır bir anlatsa!.. Hamaset yapmıyorum; senelerdir o gözyaşlarının ve o hıçkırıkların şahidi olarak yazıyorum bunları.

Hâsılı, Hocamızın ifadesiyle, o kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “twit”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, o ibtihal olmasa olmazdı. O mübahele “Bir savcı 3 polisle hizmeti terör örgütü ve çete kapsamına sokarız, bitiririz” gibi karanlık niyetlileri, “Cemaat’e had bildirme” sevdalılarını ve oraya buraya nisbet edilerek bir kısım vatan evladına kıyım yapanları insafa davet çağrısıydı. Şahıs olarak kimse hedeflenmemişti; sen, ben ve o.. hepimiz muhataptık o sözlere.

Yemin ederim ki, Hocamızın o sözlerini duyduktan sonra yirmi dört saat titredim. Kendi muhasebemi yaptım. Zira, Allah’ın gazabıyla oyun oynanmaz. Heyhat ki, bazıları hala meseleyi şaka zannediyor ve hatada diretiyorlar.

O sözler söylenmeliydi ve söylendi. Nasibi olan ibretini ve dersini alır. Nasipsize hiçbir beyan kâr etmez. Genel üslubumuz yine ıslah duasıdır; virdimiz, “Allahım, bizi de ıslah eyle, diğer inananları da ıslah eyle!” niyazıdır.

Osman Şimşek

Dilek Kapısı

Herkul | | YAZARLAR

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Cennet bahçelerine uğradığınızda istifade etmeye çalışınız!” buyurmuş; Ashâb-ı Kirâm’ın “Cennet bahçeleri nerelerdir?” sorusu üzerine de “İlim meclisleridir!” cevabını vermiştir.

Gerçekten, ilim halkaları ve sohbet-i Cânan meclislerinde -herkes istidadı ölçüsünde- Cennet’in tadını, kokusunu ve huzurunu duyabilir. Bazen dünyevî hadiseler ve nefsanî hisler birer perde olsa da hemen her gün muhterem Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde o lezzet, o râyiha ve o sekineden bir nebze tattığımızı söylememiz tahdis-i nimet kabilinden sayılabilir.

Bugün de tefsir dersine Rahman Sûresi’yle devam ettik. Muhterem Hocamızın açıklamaları ve sunum yapan arkadaşlarımızın anlattıkları, dünya ötesine bir pencere açtı adeta. İlâhî mevhibeler için gönül kapılarının ardına kadar aralandığı o mübarek dakikalar keşke hayatımızın bütününe boyasını çalabilse!..

Aslında derste nakledilmesi gereken çok güzel cümleler, nükteler ve ibretler geçti. Onları ileride yayınlanacak “nağme”lere havale edip iki üç paragraf paylaşmak istiyorum:

Bir gün Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, ashabına Rahman Sûresi’ni okumuştu. Ashab-ı Kirâm’ın okunan sûreyi sessizce ve hareketsizce dinlediklerini görünce, Allah Rasûlü (sıradan insanlara göre normal ama sahabenin gönül enginliğini tam yasıtmayan o) mevcut manzaradan memnun olmadığını ifade etmişti. O ayetlere karşı gösterilmesi gereken aşk u iştiyaka dikkat çekmek için, tatlı bir sitemle şöyle buyurmuştu: “Niçin cinlerin coşkusunu sizde göremiyorum. Ben bu sûreyi cinnîlere de okumuştum da onlar, hayret, heyecan ve coşkuyla ayetleri tasdik etmişler ve “Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?” beyanını her duyuşlarında, “Ey Rabbimiz! Senin nimetlerinden hiç birini yalanlamayız ve Sana ancak hamd ederiz!” demişlerdi.

Keşke biz de o cinnîler gibi nimetleri ve onları hatırlatan ayetleri derinlemesine duyabilseydik. Duysaydık da Cenâb-ı Hakk’ın sayılamayacak kadar çok olan nimetleri karşısında her zaman hamd, sena ve şükür hisleriyle dolu bulunsaydık!..

Fırsat kaçmış değil; fakat bu, Hocamızın ifadesiyle, ihtiyaç tezkeresi ve kalb saffetiyle Kur’an-ı Kerim’e sarılmaya bağlı.

Derste tefsir ve te’vili yapılan ayetlerden biri de şu ilahî beyandı:

يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ

“Göklerde ve yerde bulunan herkes, ihtiyaçları için O’na yalvarır; (bütün bunları gerçekleştirmek için) O, her an yeni tecellilerle hep icraattadır.” (Rahman, 55/29)

Arz sırası İmam Zemahşeri’nin Keşşaf adlı eserinden mesul olan arkadaşımıza gelince, o bu ayetle alâkalı şöyle bir menkıbe anlatıldığını aktardı:

Bir sultan, vezirine bu ayetin manasını sormuş. Vezir, nasıl cevap vereceğini bilemeyip ertesi güne kadar mühlet istemiş ve o andan itibaren hep ayetin tefsirini düşündüğünden sıkıntılı bir halde evine varmış. Hizmetçisi, vezirin dertli halini görünce, “Efendim, sıkıntınız neyse bana da söyleseniz; belki Allah, kölenizin eliyle size bir kolaylık ihsan eder.” demiş. Vezir, meseleyi anlatınca, hizmetçi “Ben onu sultana tefsir edebilir ve manasını açıklayabilirim.” demiş. Beraberce huzura çıkmışlar. Hizmetçi şunları söylemiş: “Sultanım, manasını sorduğunuz “Allah’ın şe’ni” ifadesinden murad şudur ki, O, geceden gündüzü çıkarır, gündüzden de geceyi; ölüyü canlı kılar, diriyi de meyyit; hastaya şifa verir, sıhhatliye hastalık; dertlinin sıkıntısını giderir, gamsızı mübtela eder; zelili aziz eyler, izzetliyi perişan; zengini fakirleştirir, miskini servete boğar. (Bundan dolayı o ayetin başında “göklerde ve yerde bulunan herkesin, ihtiyaçları için O’na yalvardığı anlatılır.)” Sultan bu açıklamayı işitince “Çok güzel söyledin!” demiş ve bir vezirlik cübbesi de ona giydirmiş. Bunun üzerine hizmetçi, şu sözle noktayı koymuş: “Efendim, işte bu da O’nun şe’ninden, Allah’ın icraatından.”

Seyyid Kutup hazretlerinin “Fî Zılâl’il-Kur’an” unvanlı eserine sıra gelince aynı ayetle ilgili olarak şu cümleler aktarıldı:

“Evet, göklerdekiler ve yerdekiler her şeyi O’ndan isterler. O’nun kapısı dilek kapısıdır. O’ndan başkasından hiçbir şey istenmez. Çünkü o “başkası” kim olursa olsun, ölümlüdür, fânîdir; dilek kapısı olmaya elverişli değildir. Hakikatte herkes talebini O’na yöneltir; zira dilekleri tek O karşılayabilir. Sırf O’nun kapısını çalan, eli boş dönmez. O’ndan başkasına el açan kimse dilek kapısını şaşırmış, umut kulpunu elinden kaçırmış ve cevap alma şansını yitirmiştir. Çünkü ölümlü bir varlığın, başka bir fânîye verecek nesi olabilir? Kendisi ihtiyaç içinde olan bir zavallı başka bir “muhtaç”ın derdine nasıl çare olabilir?”

Evet, şimdiye kadar O’nun kapısında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır.

Doğrusu, her ayet bizim için bir şükür çağrısı ve dilek kapısını şaşırmama ikazıdır.

Osman Şimşek

Melîk-i Muktedir’in Huzurunda

Herkul | | YAZARLAR

Bugünkü tefsir dersinde Kamer Sûresi’ni tamamladık. Malumunuz, bu mübarek sûre şu ayet-i kerimeler ile hitama eriyor:

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ

“Takvâ sahipleri, cennetlerde ve gündüz aydınlığı içinde ırmak kenarlarında, kudretine nihayet olmayan güçlü ve yüce Allah’ın huzurunda hak meclisindedirler.” (Kamer, 54/54-55)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hazretleri, bu ayetlerin açıklamalarını yaparken, selef-i salihînin Melîk ve Muktedir isimlerini çok tekrar ettiklerini ve duaların kabulü açısından mühim gördüklerini belirtiyor. Sonra da şöyle bir hadise naklediyor:

Saîd bin Müseyyeb hazretleri diyor ki: Bir gece mescide girdim, sabah çok yakın zannediyordum; meğerse namaza henüz vakit varmış. İçeride benden başka kimse de yoktu; uyuyakalmışım. Bir ara arkamda bir hareket hissettim, ürperdim; sonra şöyle seslenildiğini işittim: “Ey kalbi korkuyla dolan! Korkma; Rabbine yönel ve şöyle de:

اَللَّهُمَّ إِنَّكَ مَلِيكٌ مُقْتَدِرٌ مَا تَشَاءُ مِنْ أَمْرٍ يَكُونُ

(Allahümme inneke Melîkün Muktedirun, mâ teşâu min emrin yekûn.)

“Allahım şüphesiz Sen, her şeyin sahibi bir Melîk ve kudretine nihayet olmayan Muktedir’sin; Sen ne murad edersen, o hemen oluverir.”

Evet, böyle söyle ve akabinde gönlüne ne doğarsa, O’ndan iste!..” dedi. İşte ondan sonra Allah Teâla’dan ne istedimse, Cenâb-ı Hak kabul buyurdu.

Bu bölümü okur okumaz yüreğimin dua hisleriyle çırpındığını hissettim. Zira, muhterem Hocamız, bazen mekan, zaman ya da hal zarflarının, yapılan amele kıymetler üstü kıymet kazandırdığına dikkat çeker; Ka’be, Arafat, Müzdelife gibi mekanlarda ve Hac mevsimi, Arefe günü, Kadir gecesi gibi zamanlarda yapılan ibadetlere bin kat fazlasıyla sevap yazıldığını; insanın kurbet hisleriyle dolduğu bir anda gözlerinden akan yaşlarla hislerini ifade etmesinin de niyaza kat kat değer kazandırdığını vurgular.

Bu mülahaza ve niyetle açtım gönlümü Rabbime.

Ne mi istedim Melîk-i Muktedir’den?

İhlas ve samimiyetin ölçüsünü sadece Allah bilir. Sözlerimin ne kadar içten olup olmadığı da yalnızca O’nun malumu. Bununla beraber, aranızda gönlü temiz, yüreği yanık, ağzı dualı ve Hak katında makbul pek çok insan olduğuna itimat ederek niyazımı paylaşacağım; ta ki içinizden “âmin” diyenler hürmetine kabul mührü vurulsun.

Şunları diledim:

اَللَّهُمَّ إِنَّكَ مَلِيكٌ مُقْتَدِرٌ مَا تَشَاءُ مِنْ أَمْرٍ يَكُونُ

Allahım şüphesiz Sen, her şeyin sahibi bir Melîk ve kudretine nihayet olmayan Muktedir’sin; Sen ne murad edersen, o hemen oluverir.

Ey her şeyin biricik mâliki, yegâne sahibi ve tek efendisi Mâlikü’l-Mülk Rabbim! Ne olur, biz Ümmet-i Muhammed’e huzur lutfet! Fikrimizin, ruhumuzun, güç ve kuvvetimizin dağınıklığını Sana şikâyet ediyor ve bizi bu durumdan kurtaracak yegâne tasarruf sahibinin Sen olduğuna inanıyorum. Bizi bu durumdan kurtar Allah’ım!

Birlik Allahım, dirlik Allahım, gönül saffeti Allahım!.

Allahım! Bize iz’an, insaf ve basiret ver. Nefis ve hevâya uymaktan hepimizi muhafaza buyur. Başta nefsimi, kardeşlerimi, yakın arkadaşlarımı ve bütün inananları bağnazlık, tarafgirlik, inat, haset ve hazımsızlıktan kurtar. Ne olur, kadınıyla erkeğiyle kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın, dostlarımızın ve bütün mü’minlerin hallerini ıslah eyle. Allah’ım, akıllarımızı ve onların akıllarını, fikirlerimizi ve onların fikirlerini, niyetlerimizi ve onların niyetlerini, duygularımızı/latifelerimizi ve onların hislerini/latifelerini, fiillerimizi ve onların yapıp ettiklerini ıslah buyur.

Ey her şeye gücü yeten Kâdir Rabbimiz! Bizi kesret dağdağasında boğulmaktan kurtaracak ve vahdet tecellileriyle dirliğimizi sağlayacak yegâne güç sahibi Sensin. Dilediğin gibi kalbleri evirip çevirme kudretine sahipsin. Ne olur, kalblerimizi te’lif buyur! Biliyoruz ki, yeryüzünde ne var ne yok hepsini bu uğurda sarfetsek de, iki gönlü te’lif etmeye muvaffak olamayız. İnsanı yaratan Sen.. onda her türlü tasarrufa kâdir olan da Sensin.. gönül aynamızı duru eyle ve gönüllerimizi te’lif buyur.. tâ birbirimize karşı tevahhuş hissetmeyelim.. birbirimizin enîs u celîsi olalım.. birbirimizin ayıbını araştırmayalım.. birbirimizi tek bir söz ya da fiil yüzünden ademe/yokluğa mahkum kılmayalım.

Ey sürpriz lütufların sahibi, Melîk-i Muktedir Sultanımız! Bizi endişe edip korktuğumuz hususlardan emîn eyle! Katından bir rahmet ver, bize doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle; biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec nasip et!..

Ey kullarının dualarına icabet eden Mucîb Allah’ım! Bizi nefislerimizin insafsızlığına terk eyleme!. Her meselede Senin rızana uygun olanı bize hak olarak göster ve ona tabi olmakla bizi rızıklandır! Bâtılı da bâtıl olarak göster ve bize ondan gereğince kaçınmayı lütfet!. Bizleri, sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kıl, onları bize sevdir, onları hayata taşımayı ve başkalarına duyurmayı nasip et.

Ya Rabbî! Bizi had bilmez şımarıklardan eyleme; kendi gözümüzde küçüklerden küçük olalım; hizmetlerimizde ise büyüklerden büyük işlere muvaffak kılınalım.

Ya Rabbî! Esma-i Hüsna hürmetine, hassaten Melîk ve Muktedir isimlerin hatırına, Gönüllerin Sultanı aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz, ailesi ve ashabı hürmetine dualarımızı kabul buyur. Amin…

Osman Şimşek

Günümüzdeki Hudeybiye’nin Tarafları Kimler?!.

Herkul | | YAZARLAR

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye günlük haberler ya da köşe yazıları okunacağı zaman belki elli defa şu sözü duymuşumdur: “Hüsn-ü zan ettiğim kimselerin çirkin sözleri varsa, lütfen onları bütünüyle okumayın; kalbimde bir iz kalmasını istemiyorum; dostları hep güzellikleriyle hatırlamayı diliyorum.”

Böyle söyleyen ve suizanna, hele gıybete asla geçit vermemeye gayret gösteren Hocaefendi, şayet adanmış ruhların genelini alakadar eden bir mesele ya da tashih/tavzih gerektirecek bir husus yoksa, okunmaya başlanan haberi ya da yazıyı yarıda kestirir, dinlemez; “Suizanna düşmeyelim, zihnimizi kirletmeyelim!” der ve sözü bağlar.

Meselelerin sunuş keyfiyeti çok önemlidir. Büyükler tabii ki tek bir kaynaktan beslenmezler, hele hayati bir karar söz konusu ise, bir haberi on yerden teyid ettirmeden onun üzerine hüküm bina etmezler. Böyle olması da lazımdır, yoksa, yanlış anlaşılan bir husus korkunç hatalara sebebiyet verebilir.

Özellikle de inananların kendi ıstılahlarını dahi bilmedikleri ve dini referansların adreslerini dahi anlayamadıkları böyle bir dönemde en müsbet sözlerin hakaret gibi anlaşılması kaçınılmazdır.

Dün değerli bir yazar “Cemaat ile AK Parti arasına Hudeybiye Barışı girdi” diyor; kapalı kapılar ardında bu meselenin dile getirildiğini belirtiyor ve hatta sayın Başbakanımızın bir danışmanının “Hudeybiye Anlaşması’na atıf yapanlar, o anlaşmanın Müslümanlarla Müşrikler arasında bir anlaşma olduğunu bilmiyor olmazlar sanırım?” şeklinde bir mesaj attığını söylüyordu.

Makaleyi hayretler içinde okudum; gayr-i ihtiyari “insaf” demişim, öyle kendime geldim. Başbakana danışman olmuş bir insan o meseleyi öyle anlamışsa (doğru anlaşıldığı halde öyle aksettirildiğine ihtimal vermek istemiyorum) ve bir de “kapalı kapılar” arkasına öyle taşımış/lar/sa, meselenin vehametini düşünün.

Zaten başından beri “Yakınları Başbakanımıza Hakaret Ediyorlar!” derken de “Devlet büyüklerimize yanlış bilgi veriyor, onları yanlış yönlendiriyorlar!” kanaatimi seslendirirken de işte bu türlü misalleri kastediyordum.

Muhterem Hocaefendi’nin hiçbir sohbetini hatta cümlesini sitemize koyduktan sonra silmedik, değiştirme ihtiyacı duymadık. Hepsi yerli yerinde mevcut. Zannediyorum, aklı başında ve vicdanlı bir insan o sohbetleri dinlediğinde Hocamızın günümüzün Hudeybiye’sinde taraf olarak kimleri nereye koyduğunu hemen kavrayacaktır.

Hocaefendi iki defa Hudeybiye misalini ve idrakini nazara verdi. Birincisinde, “Çözüm Süreci”nde hükûmetin desteklenmesi gerektiğini ifade ediyor; “Bebek katilleriyle anlaşmak mümkün mü?” diyenlere Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in uygulamalarını hatırlatıyor ve Hudeybiye anlaşması ile de meseleyi iyice açıklıyordu. Aslında orada tarafları değil bir idraki nazara veriyordu. Fakat, illa o sözlere itiraz edebilecek bir kesim varsa, o da (Asla Kürtler değil, ben de anne tarafından Kürdüm ve o yanımla da Allah’a hamd ediyorum, takdir O’nun takdiri!) terör örgütüydü. Zira, Hocamızın verdiği misalde Efendimiz’in çizgisinde gösterilen taraf, sayın Başbakanımız ve hükümet idi. Lütfen Hocamızın o günkü sözlerine bakınız:

“Bize ters gelen bazı şeyler olabilir; ‘Keşke şu görüşme olmasa.. şu anlaşma olmasa.. şu uzlaşma olmasa.. biz Türk milleti.. şöyle onurumuz var, böyle gururumuz var; boyun eğmesek.. bazı şeylere evet demesek’ denilebilir. Muhtemel o türlü şeylerle bazı problemler çözülecekse, işte o Hudeybiye Sulhu mülahazasıyla, Hudeybiye Sulhu’ndaki mantık ve muhakemeyle, yapılması gereken şey neyse onu yapmak lazım. Güzergâh emniyetini tehlikeye atmamak lazım. Ülkenin parçalanmasına meydan vermemek lazım. Devletimizin bir devlet-i aliyye olması istikametinde yoluna devam etmesini sağlamak lazım. Devletler muvazenesinde muvazene unsuru olmasını sağlamak lazım. Bu kadar vâridâtı, getirisi olan bir şey karşısında bazen kafamıza uymayan şeylere de katlanabiliriz.” (http://www.herkul.org/herkul-nagme/195-nagme-sulh-hayirdir/)

Muhterem Hocamız Hudeybiye misalini ikinci defa geçtiğimiz günlerde MGK-2004 kararıyla ilgili olarak kullandı. O sohbetinde de Hocaefendi bir telakkiye dikkat çekti; yine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bulunduğu tarafa Cumhurbaşkanımızı, Başbakanımızı ve Bakanlarımızı koydu. O sözlerden de illa alınacak birileri çıkacaksa, onlar o çirkin belgenin imzalatılması için baskı yapanlar olmalıydı. Hocamız, “Devlet büyüklerimizin bir tavizi söz konusu olmuşsa, onu Hudeybiye telakkisine verebiliriz!” demişti ve siyeri azıcık bilen insanlar bunun manasını anlarlardı. İşte o sözler:

“Ben yoksa o meseleye nasıl bakardım biliyor musunuz? Hudeybiye Sulhu gibi bakardım. Derdim ki: “O mevzuda problem çıkarmamak için, bütün bütün o mevzuyu negatif hale getirmemek için, fonksiyonu yitirmemek ve bertaraf edilmemek için muvakkaten bir tavizden ibaretti bu. Fakat sonra meselenin üzerine gidilmemek suretiyle, mesele pozitif olarak değerlendirildi.” Bu nazarla bakar, işi hüsn-ü zanla yumuşatır ve maşerî vicdana da meseleyi öyle duyurmaya çalışırdım. Şimdi denen, edilen şeylerle şahsen benim kolum, kanadım kırıldığı gibi, dilime de bir kilit vuruldu. O gün öyle dendi, arkadan da ısrarla işin üstünde duruldu; “Atılan o imzaların hakkını yerine getirin!.” falan.. gibi, sürç-ü lisan değilse, bir zuhul değilse, bu mevzuda birilerinin dürtüleriyle söylenmiş sözler değilse şayet.. bu şunu-bunu değil, benim kolumu-kanadımı kırdı.. buradaki hüsn-ü zan sistemimi kullanmama mani oluyor.” (http://www.herkul.org/herkul-nagme/2004-mgk-karari-hakkinda-husn-u-zan-kolum-kanadim-kirildi/)

Görüyorsunuz dostlar!.

Mesele ve sözler bu kadar açık ve berrak. Fakat, kapalı kapılar arkasında Hudeybiye’nin taraflarına kimler oturtuluyor ve sözler oralara nasıl yansıtılıyor!..

Öyle olmasaydı, Ekrem Dumanlı ağabeyimizin sahiden vicdanın sesi ve insaf çağrısı olan yazıları bir yerlere “savaş ilanı” gibi aksettirilir miydi.. Abdullah Aymaz hocamız misillü sadece hakka tercüman olmaya yeminli insanların sözleri “meydan okuma” şeklinde aktarılır mıydı.. ve bu kardeşinizin daha ilk günden “Kaydırma Allahım.. kalblerimizi de ayaklarımızı da kaydırma!..” iniltileri “birilerine çakma” olarak yansıtılır mıydı?!..

Yapmayın arkadaşlar, içinize nasıl ve nereden gelip dolduğunu bilemediğim ve asla mana veremediğim öfke ve nefretiniz hakikatleri örselemesin. Her sözü aleyhinizdeymiş gibi almayın, algılamayın. Kendi kalbinize acımıyorsunuz, bari o sözleri yukarılara/arkalara taşırken kırpmayın, çarpıtmayın ve şikayet ettiğiniz fitneye odun taşımayın!..

 

Osman Şimşek

Yumuşak Üslup ve Hakta Sebat

Herkul | | YAZARLAR

Bakanlar Kurulu sonrası yapılan açıklamayı kısmen hüzün kısmen de ümitle ama iyi niyet ifadesi olması recasıyla dinledim.

Dershane sahipleri, idarecileri ve öğretmenleri mutlaka kendi kanaatlerini açıklayacaklardır; müsaadenizle ben bazı şahsî fikirlerimi paylaşacağım:

Şayet yapılan açıklama (daha evvel bir iki kere olduğu gibi) yarın kavlî ya da fiilî tekzib edilmezse, “dönüştürme” sürecinin genişletilmesi gibi bazı hususları olumlu buldum.

Fitne ateşinin sönmesine yönelik dileklere de gözyaşlarıyla ve yürek çırpıntısıyla “âmin” dedim, gönülden iştirak ettim.

Şu kadar var ki, insanların değişik dayatmalara karşı durmaları ve demokratik haklarını usulünce kullanmaları fitne değildir.

Fitne, mü’minleri yürüdükleri yoldan saptırma cehdi, nifak ehline meydanı teslim etme ameliyesi, meleği şeytan gösterme gayreti ve gönülleri dağınıklığa sürükleme işidir.

Ortaya konan fitneye karşı sessiz durmak, işte asıl o, ateşe odun taşımak manasına gelir.

Evet, hizmet sevdalıları provokatörlere fırsat vermemeli ve milletin huzuru için üzerlerine düşeni yapmalıdırlar.

Bununla beraber, hükûmet ve çevresi de insanları birbirine düşürecek söz ve uygulamalardan uzak durmalıdırlar.

İsteyen ve faydalı gören kimselerin sözü edilen “dönüştürme”ye “evet” demeleri en tabii haklarıdır.

Ne var ki, Hizmet gönüllülerinin yumuşak üsluplarını muhafaza ile beraber kararlılıklarını devam ettireceklerine inanıyorum.

Hükûmetin ifadesiyle “dönüştürme” uzun bir vetire; bu süreç zarfında bir kısım yanlışlardan dönülmesi için gayret gösterilir; şayet bu gerçekleşmezse, mutlaka sırasıyla bütün kanunî yollara başvurulur.

Ayrıca, Hacet namazı ve salat-ı tefriciye gibi dualara da hız kesmeden devam edilir.

Bu arada, dün yazdığım mesajları paylaşır paylaşmaz Bamteli çekimine koştum. Geri döndüğümde sitemize ulaşılamadığını gördüm.

Son haftalardaki ziyaretçi yoğunluğuyla beraber ciddi saldırılar olduğunu da şaşkınlıkla müşahede ettim. Bir yazıya dahi tahammülü olmayan insanlar karşısında hayrete düştüm.

Muhterem Hocamız dün akşam insana verilen enaniyet, şehvet, haset, hırs ve inat gibi duyguların yaratılış hikmetlerini anlattı.

Özetle şu hakikatin şerhini yaptı: “İnadın gözü, meleği şeytan görür/gösterir!”

Bu güzel sohbeti hemen yayınlamak istesek de Hocamızın işaretiyle bir iki gün tehir etmeyi uygun bulduk. İnşaallah, Çarşamba günü paylaşacağız.

Hasılı, şu andaki ruh halimi ancak şöyle ifade edebilirim: Hak karşısında başaklar gibi eğilmeye hazırım; fakat, haklı taleplerimi seslendirmemeyi fitneye teslimiyet sayıyorum.

Unutmamak lazım ki, aktif sabır ve kadere rıza çerçevesinde fitneler imbiğinden geçmek, çok defa farklı mevhibe sağanaklarına vesile olur.

Biz, Allah’ın inayetinden hiç ümit kesmedik, kesmeyeceğiz de; zira aktif sabrımızın üzerinde temellendiği ruh ve en büyük sermayemiz, Allah’a itimad ve ümittir.

 

Yakınları Sayın Başbakanımıza Hakaret Ediyorlar!..

Herkul | | YAZARLAR

Öyle tozlu dumanlı bir atmosfere girdik ki, maalesef üzerine leke bulaşmayan ve yüzüne zift çalınmayan kimse kalmıyor. Hemen herkes âvâzı çıktığı kadar bağırıyor; heyhat, başkasının sözlerine kulak veren insaflıları bulmak her gün biraz daha zorlaşıyor.

Tarafgirlik ve taassup, akıl ve vicdanları esir almış adeta. Öyle ki, çokları, kendisi gibi düşünmeyenleri daha baştan yokluğa mahkum ediyor; sözünü bitirmesine bile fırsat vermeden ona cevap yetiştiriyor. Dahası, fanatizm çılgınlığıyla, farklı düşünen herkesi aynı kefeye koymak ve onu da hemen çizmek/karalamak sanki moda.

Bir hakikati dile getirmeye çalışıyorsunuz; hemen “Fakat, şu niçin böyle dedi?” ya da “Şurada niye şöyle oldu?” itirazları hazır. Bu bir bağnazlık ya da kasdî minderden kaçma değilse ya nedir?

Allah Teâlâ, “Hiç kimseye bir başkasının günahı yüklenmez!” buyurmuyor mu? Söylenilene muhalif bir fikri olanın onu edep dairesinde dile getirmesi en tabii hakkıdır. Ne var ki, bir insanın beyanını kendisinin de hiç katılmadığı başka çirkin fiiller ve laflarla gürültüye boğmak mü’mine yakışır mı?

Siz belki savaşı keser diye bir çağrı yapıyorsunuz, ifadeleriniz hemen cımbızlanıp yukarıya “meydan okuma” gibi aksettiriliyor. Ağulu aşı bile yağ ile bal edebilecek sözler, savaş naraları gibi naklediliyor.

Allah aşkına birbirimize kulak vermezsek nasıl anlaşacağız? Her sözün arkasında garaz ararsak nerede buluşacağız?

Hakikatler nasıl da ters yüz ediliyor; inat sebat, sebat da inat gibi gösteriliyor. Hele en âkil insanların, inadı faziletmiş gibi anlatmaları yok mu?

Dün sevdiğim ve duacısı olduğum bir devlet büyüğümüzün sözlerini -acaba yanlış mı anladım diye tekrar tekrar- hüzünle okudum; “Başaklar eğilir, Tayyip Erdoğan eğilmez.” ifadesiyle biten cümleler karşısında hayretler içinde kaldım. O güzel insan, hiç farkına varmadan sayın Başbakanımıza “inatçı” diyenleri tasdik etmiş ve onların korosuna katılmış olmuyor mu?!.

Muhterem ağabeylerim, sevgili kardeşlerim; Allah inadı iman hakikatlerine, İslam esaslarına ve uhrevi hizmetlere sarfedilmek üzere halketmiştir. İnadın hikmet-i vücudu hakta sebattır. Bir insanın yanlışından dönmesi fazilettir, sevaptır. Neyin yanlış ve neyin doğru olduğunu belirleyecek kriter ise, Kur’an, Sünnet ve selim akıldır.

Bir kadıncağız, Seyyidina Hazreti Ömer’e mehir miktarıyla ilgili kararının yanlış olduğunu söyleyince, Emîrülmüminîn, “Ey Ömer, yaşlı bir kadın kadar bile dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmiştir. Doğru karşısında geri adım atmak teslimiyet ve mağlubiyet değil, hakperestlik ve fazilettir. Bu erdemin nasıl bir İslam ahlakı olduğuna Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’den dersini almış bütün Hak dostlarının yaşantıları şahittir.

Bu konuda tarafgir bir ruh haletiyle ifadede bulunmadığımı Rabbim biliyor. Muhterem Hocaefendi’nin Kur’an, Sünnet ve selef-i sâlihînden getirilen deliller karşısındaki duruşuna güvenle ve şimdiye kadarki gördüğüm onlarca misalin verdiği itimatla şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hocaefendi, hak ve hakikat karşısında başaklar gibi eğilir ve yüz yere sürer. Yeter ki, doğruyu belirleyen garaz ve heva değil, hak ve Huda olsun.

Diğer taraftan, hüsn-ü zanna memur ve hususiyle inananlar hakkında her zaman güzel düşünmeye mecbur bulunduğumuzu; bundan dolayı 2004-MGK-Hizmet’i bitirme kararını imzalayanlar hakkında da hüsn-ü zan taşımaya çalıştığımızı; “Mutlaka hayır murad etmiş ve o günün şartlarında mecburen böyle bir müdârâta girmişlerdir!” demek istediğimizi daha önce belirtmiştim.

Fakat ortaya dökülen ve her biri ayrı ayrı yürek burkan belgeler, o imzalanan metnin sadece bir karardan ibaret kalmadığını gösteriyor. Dün kıymetli bir gazeteci duygularını, “Yazıklar olsun! İki çocuğumun da 2008’de okuduğu o güzelim koleji bile fişlemişler.” sözüyle ifade ediyordu. Şimdiye kadar ortaya çıkan belgelere göre, 2010’da dahi devam eden fişlemeleri görüp işitince hüsn-ü zan kolumuz kanadımız nasıl kırılmasın ki?!. Hele, devletin en üst mertebelerinde yer almış insanların “Başaklar eğilir…” demesi ve adeta inadı faziletmiş gibi anlatması karşısında “Demek ki muktedir olmak beklenmiş!” düşüncesi zihinlerden nasıl silinebilir ki!..

Hangi meşrep ve meslekten olursa olsun, samimi ve ihlaslı insanların sahibi Allah’tır. Cenâb-ı Hak, yolunda bulunanları zayi etmeyecektir.

Emin olun, ben sadece bunca suizan, gıybet, komplo ve iftirayla, Hak dostlarının dahi farklı bir mahiyette anlatılmasına ve buna kanan bazı masum insanların çok önemli bir ışık kaynağından mahrum olmalarına üzülüyorum.

Kur’an, “Ağzından çıkan hiçbir söz yoktur ki, onun yanında hazır bulunan gözcüler (o ifadeleri) kaydetmiş olmasınlar.” buyurur. İnsan, sözlerinin kaydedildiği gibi, her hal, tavır ve hareketinin de kayda geçirildiğinin farkında olarak yaşamalıdır ki yarın hem burada hem de ötede “keşke, keşke” temennileriyle inlemek zorunda kalmasın.

 

 

Bu Bir Kâbus Olsa Gerek!..

Herkul | | YAZARLAR

Lise yıllarımda kimi zaman ayakkabı boyacılığı yapar kimi zaman da bir parkta çay satar, dar gelirli sınıfından sayılan aileme destek olmaya çalışırdım.

Bir gün elimdeki çay tepsisini bir yere mi çarptım fazla mı salladım bilemiyorum, bir bardağı düşürüp kırmıştım. Çay ocağının ustası öyle sert bakmıştı ki yüzüme, adeta yerin dibine sokmuştu beni onun nazarları. Sonra azar işitecek olmuştum ki; mahcup bir sesle “Ben en fazla bir bardak kırdım, sen ise kalbimi yaraladın; bari onu parçalama be ustam!” dedim.

Senelerdir Türkiye’den uzaktayım; “usta” sözünün şimdilerde nasıl algılandığını, zemm mi yoksa medih mi kabul edildiğini iyi bilmiyorum. Şayet kaba düşmeyeceğine inansaydım bugünlerde de aynı sözü tekrar ederdim: “Kalblerimizi kırdın, bari paramparça etme be usta!”

Nasıl demezsin ki; sevdiğin, kendisi için dua dua yalvardığın, televizyonda gördüğünde ağabeyini görmüş gibi inşirah duyduğun bir insan sizin hakkınızda “para tatlı, kara propaganda, rantçı, komplocu, karşı taraf, nankör, paralel idare, kokutucu ve muhalefetin yemi…” gibi bir sürü hakaret sıralıyor. Bir kere olsa, dil sürçmesi deyip sineye gömeceksin ama damara basmak istenircesine tekrar edilen kelimeler/cümleler duyuyorsun.

Bu ithamların hepsine verilecek cevaplar vardır ve sözlerin muhatapları uygun zaman ve zeminlerde bazı hususları ifade ederler. Müsaadenizle iki mevzuya dair işarette bulunacağım.

Bazıları ısrarla, dış güçler tarafından sahneye sürülen “Erdoğan’sız bir AKP” senaryosundan bahsediyor; dahası, bir çirkin komplo teorisiyle, kendisini ülkeye, millete ve insanlığa adamış ruhları da oyunun bir parçası olarak anlatıyorlar. Şayet böyle bir komployu seslendirenler Allah’a ve ahirete inanmayan kimselerse, onlar hakkında doğrudan “müfteri”nin kendine yakışanı yaptığını söyleyeceğim; fakat mü’minler de aynı hezeyanları seslendiriyorlarsa, “Allah aşkına gayr-ı vaki bir hadiseyi hakikatmiş gibi sunup günaha girmeyin!” diyeceğim.

Hatta yetiştiğim ocak üslubunca câiz olsaydı; “Şayet biz öyle bir kirli oyunun içindeysek, Allah bizi helak etsin; fakat, birileri o iftiralarla asıl meseleyi gizliyorlarsa, Allah onları kahreylesin.” der ve sizin de “âmin”lerle iştirakinizi isterdim.

Bu Hizmet’e gönül vermiş insanlar hiçbir zaman doğrudan bir siyasi hareketin yanında yer almamışlardır; ülkeye ve millete faydalı gördükleri kimseleri desteklemekten ve onlara oy vermekten de geri durmamışlardır. Sayın Başbakanımıza karşı bir tavrımızın olması söz konusu değildir; bizim duruşumuz, yanlış gördüğümüz bazı hususları hatırlatmak ve toplumun sesine kulak verilmesini istemekten ibarettir.

Şu katiyen bilinmelidir ki, Kitap ve Sünnet’e uygun olmayan hiçbir hareketin ve meselenin içinde bulunmamız mümkün değildir. Aynı zamanda, Kitap ve Sünnet’in hak dediği mevzularda da taviz vermemiz beklenmemelidir.

Diğer taraftan “Ne istediler de yapmadık?!” denildiği ifade ediliyor. Riyâset, bir ihsan ve ikram makamı değil bir hizmet vasıtasıdır. Halkın haklı ve makul taleplerini karşılamak idarecilerin boynunun borcudur. Hukuka aykırı olmamak veya özel bir muamele gerektirmemek şartıyla hiçbir ayırım gözetilmeden mümkünse her vatandaşın isteğini yerine getirmek idarecilerin sorumluluğudur. Hizmet erlerinin hiçbir zaman hiç kimseden kanunlara aykırı veya imtiyaz ifade eden bir talepleri olmamıştır/olmayacaktır.

Keşke yaşadıklarımız bir kâbus olsa ve keşke tez vakitte bu ölüm uykusundan uyanabilsek!..

Heyhat, geceler boyunca kendisi için hâcet namazları kıldığımız, uğruna olmadık hakaretlere uğradığımız ve sadece bir oy katkıda bulunmak için bile saatlerce uçak seyahatine dahi katlandığımız bir insan ve bir siyasi hareket bugün bizi “karşı taraf” kabul ediyor; dahası çirkin bir komplonun parçası görüyor. (Allah şahit ki bunları başa kakmak için değil, nabzımızın atışını beyan kasdıyla söylüyorum.)

Hayır, vallahi de billahi de tallahi de biz yerimizde duruyoruz; süratli bir arabaya binmiş hızla uzaklaşan biri varsa, o da ihtimal yanlış bilgilendirilen sayın Başbakanımız ve kılcallara nüfuz etmiş virüsler tarafından kalbi bozulan suizanlı insanlardır.

Başka günahlarımız vardır; fakat bu mevzudaki en büyük kusurumuz ancak Hazreti Üstad’ın, “Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir” kaidesiyle açıklanabilir. Biz sayın Başbakanımızı Osman Gazilerin, Sultan Fatihlerin, Yavuz Selimlerin çizgisinde mütalaa ettik; ilk defa bir siyasi hareket hakkında “ille de onlar” dedik; şimdi bu insanlardan şefkat tokatı değil öyle nikmet tokatları (kahır şamarları; içinde hiç merhamet bulunmayan hiddet silleleri) yiyoruz ki bir yönüyle dünyaya geldiğimize de geleceğimize de bin pişman haldeyiz.

Her şeye rağmen, biz okul, dershane, okuma salonu gibi müesseseleri doğru, faydalı ve gerekli görüyoruz; onların tek bir şubesinin tek bir taşına dokundurmama noktasında kararlıyız. Bu niyetimizin tahakkuku için elimizden gelen her meşru vesileyi değerlendirecek; illa bunlardan biri ya da birkaçı kapatılacak olursa, bu dünyada bütün hukuki yollara başvuracak ve ahirette mahkeme-i kübrada davacı olacağız.

Şayet murad gerçekten eğitim reformu ise, o ancak toplumun talepleri doğrultusunda ve istişare neticesinde yapılır. Yok, birilerine diz çöktürmek ve boyun eğdirmek isteniyorsa, bilinmelidir ki: Biz hakkaniyet ve makuliyete biat ettik, nefsaniyet ve enaniyete boyun eğmeyeceğiz. Mümin üslubundan ayrılmamak kaydıyla doğru bildiğimizi desteklemeye devam edeceğiz.

Osman Şimşek

Kardeşiz; Hizmetimize Dokunma!..

Herkul | | YAZARLAR

Siyasete gönül vermiş bir kardeşimi gördüm rüyamda; uzaktan bakıyordu, mahcup ve boynu bükük bekliyordu.

“Gel buraya!.” dedim, yürüdüm tebessümle, koştu güleryüzle; birden sarıldı, ağlamaya başladı.

Beraberce ağladık hıçkırıklarla; bunun manası açık: Kardeştik, kardeş kalacağız!.

Uyandığımda bir hüzün vardı yüreğimde; gönlümü yokladım, kardeşçe kucaklaşmaya can atıyordum.

Ne ki, bu uhuvvet özlemi, hataları üslubunca dile getirmeye mani değil, bilakis hayırhahlığı gerektiriyor.

O sırada telefonuma baktım; bir “vekil” arkadaşımın aramış olduğunu gördüm.

Geri aradım; ağlamaklı bir ses, hüznünü ve çaresizliğini anlatıyor, “ne yapayım” diyordu.

“Milletin temsilcisi sizsiniz, elbet halkın nabzını ölçersiniz; toplumun sesine kulak veriniz!” dedim; hürmetlerimi arz ettim.

Arkadaşım da olsa o milletin vekiliydi; kabalık olmayacağına karar verebilsem şöyle diyecektim:

“Bu haksızlığı savunanlar, hatta sessiz duranlar ileride çok hicap duyacaklar. Yanlışa karşı duranlar ise, hem hakperestlik yapmış hem de itibarlarını korumuş olacaklar!”

Ak düşünceli bildiğimiz dostlarımız “kara propaganda” yaptığımızı iddia ederek ayrı bir vebale giriyorlar.

Defalarca belirtildiği halde, “tiran” şayiası ve “firavun” teşbihi ile bu büyük yanlışı örtmeye uğraşıyorlar.

Şunu ifade etmeliyim ki, dile dolanan bazı sohbetleri bilgi dâhilinde ve istişareyle biz yayınladık.

Fakat, sözlerin muhatabı olarak önce kendimizi gördük; hiçbir şahsı hedeflemedik ve kimseyi itham etmedik.

Ömer bin Abdülaziz hazretleri, Kur’an’daki kafirlerle alakalı ayetleri bile mü’minlerin kendi üzerlerine almaları lazım geldiğini söyler.

Zira, mesela bir defa yalan söyleyen, münafık olmaz ama kezib (yalan) her zaman bir nifak sıfatıdır.

Ayet ve hadisler, bu sıfatları kafir ve münafık üzerinden anlatırken mü’mine “Bunlardan sakının!” der.

Muhterem Hocamızın teşbihleri de “İstişare etmezseniz, ben yaptım derseniz, dediğim dedikte ısrar gösterirseniz, bu size yaraşmaz; bunlar ancak Firavun’a yakışan sıfatlardır.” mesajı veriyordu.

Dahası, Hocamız bazı Avrupa münkirlerinin, kimi Asya münafıklarının ve dağ şerirlerinin de bu hizmetin karşısında olduğunu söylüyor; sonra da “Firavunlar, Karunlar, Sâmirîler karşınızdaysa, doğru yoldasınız demektir.” buyuruyordu.

Hadi Firavun’u birilerine yakıştırıyorsunuz, Karun kim, Sâmirî nerede Allah aşkına!..

Allah şahit ki muhterem Hocamız defalarca şöyle dedi:

“Hayatımda hiçbir zaman hiçbir mü’mine “tiran” ya da “Firavun” demedim. Fakat şunu dedim: Bazen korkunç servet, insanı Karun gibi tiranlaştırabilir. Bazen güç, kast sistemine göre kavmini hafife alan ve onları kapı kulları gören Firavun’u tiranlaştırabilir. Şayet böyle demişsem, birisi de “Yahu bu numara/drop falana göre söylenmiş gibi!..” der ve çeker onu kendine göre uydurursa, o kimse marka hırsızlığı yapıyor demektir. Cenâb-ı Hak onları da ıslah eylesin, bizi de ıslah eylesin!”

Madem bugün rüya ve yakaza ile başladık, yine bir müşahede ile noktalayalım:

Sabah yanına girdiğimizde muhterem Hocamızın gözleri yine nemliydi. Zira, telefondaki kıymetli insan bazı “mübeşşirât”tan bahsediyordu.

Âhirzaman müşahedelerine “mübeşşirât” diyen Sâdık u Masdûk’un şöyle buyurduğunu anlatıyordu:

“Siz hizmetinizi/hareketinizi katlamaya bakın!”

Hâsılı, ne kara propaganda, ne hakaret, ne meydan okuma ve ne de gücü abartma! Basit bir şey söylüyoruz:

“Hizmetimize dokunma!”

Nöronlara otağını kurup rical-i devleti yanlış bilgilendiren ve operasyona soyunan kimselere karşı nazikçe bunu söylemeye devam edeceğiz.

Osman Şimşek