Posts Tagged ‘Rahmet’

Bamteli: ÂHİRET YÖRÜNGELİ HAYAT

Herkul | | BAMTELI

Şinâsî, muvakkat bir yeisle, “Eder isyanıma gönlümde nedamet galebe / Neyleyeyim yüz bulamam ye’s ile affım talebe.” der. Daha sonra bu sözü yanlış bularak şunları ilave eder:

“Ne dedim!.. Tevbeler olsun, bu da fi’l-i şerdir,

Benim özrüm günahımdan iki kat beterdir.

Nur-u rahmet niye güldürmeye rûy-u siyahım,

Allah’ın mağfiretinden de büyük mü günahım!..”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbet etmek üzere koltuğa yürürken Şinasî’nin bu sözlerini hatırlattı ve haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Velî, vekîl, yardımcı olarak Allah yeter!..

Hiçbir şey, Allah’ın rahmetinden daha büyük olamaz. Cenâb-ı Hak, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) buyuruyor. Arzı, semayı, dünyayı, ukbâyı; insanı, hayvanı, cemâdı, meleği, ruhânîyi… İlahî rahmet her şeyi kaplamıştır.

Besmele’de, lafz-ı celâle’den sonra “er-Rahman”, “er-Rahîm” geliyor. Ayrıca, Allah, “Raûf” diyor, “Atûf” diyor, “Latîf” diyor, “Hannân” diyor, “Mennân” diyor; esmâ-i İlahiyesini ifade buyuruyor; meseleyi sıfât-ı Sübhâniyesi ile irtibatlandırıyor. Böylece bizleri kat’iyyen ye’se düşmemeye de çağırıyor.

Esbâb bi’l-külliye sukût etse, elimizi atacak, tutunacak hiçbir şey kalmasa, yine وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا “Dost ve koruyucu olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/45); وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلاً “Kendisine dayanılıp güvenilecek ve bütün işlerin havale edileceği (vekil) olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/81); وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “Bir yardımcı olarak elbette Allah yeter!” (Nisâ, 4/45) fehvasınca, veli olarak O (celle celâluhu), vekil olarak O, yardımcı olarak O, yeter! “Artar” demeyin, “yeter!Her şeye yeter!..

Böyle bir mülahazanın içine itilme, bazen o mevzuda imtihandır. O’na karşı tavır ve davranış imtihanında kazanır mıyız, kayıp mı ederiz; elenip gider miyiz, yoksa kalburun üstünde mi kalırız?!. İnsanlar için çok sırlı bir imtihan… Bazıları sarsılır; sarsıntı ölçüsünde imtihanı kaybederler. Bazıları “Artık her şey bitmiştir!” der, bir ölçüde imtihanı kaybederler. Bazıları bütün bütün yıkılır gider, imtihanı kaybederler. Bazıları “Galiba burada yaşamak daha rahat!” deyip zalim cepheye iltihak ederler; onlar, bütün bütün kaybederler; dünyada cezasını görür, âhirette de dünya kadar insanın hesabını verme mecburiyetinde kalırlar. Derecesine göre kayıplar yaşanır, kazanımlar yaşanır, bu türlü konularda, kadîmden bu yana.

  Hak yolda maruz kaldığınız mağduriyetler ebedî saadet vesileniz olacak ve âhirette onları tatlı birer menkıbe şeklinde birbirinize anlatacaksınız!..

Göreceksin ki âdet-i İlahî değişmez!” diyor M. Âkif. “Mazilere in mahşer-i edvarı bütün gez / Kânun-i İlahi, göreceksin ki, değişmez.”  Hiç değişmemiş âdet-i Sübhâniye… İnsanların kıvamı için, öbür tarafa kesb-i liyakat etmeleri için, öbür âlemdeki şekillenmenin esasını/esas unsurlarını oluşturmak için…

Bu hakikati görebilen, İlahî Kelam ile beraber kainatın ve hadiselerin dilini okuyabilen insan, ne zuhurlara, ne tecellilere şahit olur; imrenir, daha bir şahlanır, “Yol ne güzelmiş!..” der. Ne ayağına batan dikenden dolayı “Off!” der, ne başına inen balyozdan dolayı “Puff!” der; o hep “Ohh!..” der, yürür yoluna. Hep “Ohh!..” der çünkü hedefte öyle bir şey vardır ki!..

Bunların hepsini öbür dünyada bir kısım menkıbeler şeklinde anlatıp birbirinizi eğlendireceksiniz. O hâle gelecek çekilen sıkıntılar, ızdıraplar, elemler. “Şunlar da vardı!” diyeceksiniz ve güleceksiniz. Lağv ve lehv yok fakat neşe ile güleceksiniz. “Allah Allah! Mızrak sapladılar sinemize, iğne batırdılar ayağımıza, balyoz vurdular başımıza; sahur vakti evimizden aldı zulmettiler, zindana koydular hesapsız. ‘Şundan dolayı!’ demediler; demediler ki azıcık günahımızı, hatamızı da bilelim, müteselli olalım; bunu bile demediler. Ağzımıza fermuar vurdular, bizi kendimizi ifade etme hak ve imkânlarından mahrum bıraktılar!” diyecek ve birer menkıbe şeklinde anlatacaksınız.

Allah’ın vaz’ettiği haklardan mahrum bıraktılar!.. Hak ismine bağlı haklardan…

“Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak.

Ne büyük şey kul için, hakkı tutup kaldırmak!

Hani, Ashâb-ı Kirâm, ‘Ayrılalım!’ derlerken,

Mutlakâ Sûre-i ‘ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden?

Çünkü meknûn o büyük sûrede, esrâr-ı felâh;

Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,

Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık.

Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsrân artık.”

Asr Sûresi’nin manasını, Âkif, böyle nazmen ifade ediyor. Evet, Ashâb-ı kirâm birbiriyle el sıkışıp sarmaş dolaş olduktan sonra, ayrılırken okurlarmış:

وَالْعَصْرِ * إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ * إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

“Yemin olsun asra (hadiselerle yüklü zamana, bilhassa onun son parçasına). Şurası bir gerçek ki, hüsrandadır insan. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine (musibetler, Allah yolunda başlarına gelenler, dini yaşamadaki zorluklar ve nefsin/şeytanın günaha teşvikleri karşısında) sabretmeyi tavsiye edenler müstesna.

  Âhiret, dâr-ı kudret’tir; burada bir günde ve bir senede yapılan işler, orada bir anda meydana gelir.

Evet… Her şey, tatlı bir menkıbe şeklinde orada anlatılacak, مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ “O cennette koltuklar üzerine kurulurlar.” (İnsan, 76/13) مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ Onlara yaslanarak karşı karşıya kurulmuşlardır.” (Vâkıa, 56/16) Karşılıklı koltuklara kurulmuşlar… “Koltuk” deniyor, ne olduğu belli değil. Bu oturduğum koltuk gibi bir şey değil; böyle bir şey dünyanın şatafatını ifade ediyor. Her halde içinizden geçen şekle göre şekil alıyor. “Ben şimdi şöyle yapayım, biraz daha rahat et!” diyor, kendi kendine. Çünkü o âleme “kudret dâiresi” diyor Hazreti Üstad, bu âleme de “hikmet dairesi” diyor.

(“Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman eder.” Sözler, s.113 / Onuncu Söz)

Hikmet dairesinde, sebepler perdedir. Bir yönüyle, her şey, bir makuliyeti takip eder, akılla izah edersiniz. Âhirette, kudret diyarında ise, akıl yok demek değildir; fakat kudret öyle hâkimdir ki, aklınıza gelen şeyler, hatta aklınızın köşesinden değil “taakkul”ünüzden, “tasavvur”unuzdan, “tahayyül”ünüzden bile çarpıp geçen şeyler, ânında oluverir. فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ Pek muhteşem bir cennette; salkım salkım meyveleri, elle koparılacak mesafede.” (Hâkka, 69/22-23) Her şey, burnunuzun ucunda, arzu ettiğiniz, aklınızdan geçen her şey…

Öyle bir kudret-i kâhire, bir irade-i bâhire, bir meşîet-i sübhâniye yeri ki, orada koltuklara oturmuş, dünyadaki sergüzeşti hikâye ediyorsunuz birbirinize. Buradaki o acılar, o elemler, o ızdıraplar, zâlimlerin hay-huyu, mazlumların âh u vâhı ve iniltisi, birer musikî şekline dönüşmüş. Bazen bir sabâ makamı zenginliği içinde, bazen bir uşşâk tatlılığı içinde, bazen bir hüzzâm veya rast zemzemesi içinde, bazen bir segâh letâfeti, bir hicaz letâfeti içinde o hikâyeleri, o sergüzeşt-i hayatı dinleyeceksiniz. Aklınıza gelen rahatlığın her türünü duyacak, iliklerinize kadar yaşayacaksınız. Şu kadar var ki, orada iliklerine kadar onu yaşama, o meseleyi burada tabiatın bir derinliği haline getirmeye bağlı.

  Her obje, O’ndan bir nâme; her ses, O’ndan bir nağme.

Her obje, O’ndan (celle celâluhu) size gelen bir nâme; her ses, O’ndan bir nağme. Nağmeyi dinlerken, kendinizden geçersiniz; nâmeyi de okur, “Rabbimden nâme!” der, üzerine kapanır ve öpersiniz onu. Onun ortaya koyduğu her şeyi öpersiniz. Burada varlığa, eşyaya ve hadiselere böylesine hallaç ederek yaklaşmak, böylesine bakmak, öbür tarafta da her meselenin öyle bir zemzeme, öyle bir demdeme haline inkılap etmesine vesile oluyor. Böyle bir yolda yürüyorsunuz.

Bazıları dünyayı her şey zannettiklerinden dolayı, taparcasına ona bağlanıyorlar; onun debdebesine, şatafatına, ihtişamına, rahatına.. gelip geçici rahatına… Oysaki bugün yaşadığınız o muvakkat rahatlık, yer yer ölümü, toprağın altını, dar kabri düşündüğünüz zaman, zehir zemberek haline geliyor. Ama orayı geçici bir yol, bir köprü, bir koridor kabul ettiğiniz zaman, hiç görmüyorsunuz onu; çünkü nazarınız çok yukarılarda, yukarıların da yukarısında. Baktığınız her şeyde O’na dair bazı eserleri görüyorsunuz. Yol boyu nâmeler okuyorsunuz, yol boyu nağmeler dinliyorsunuz. Ve bunlar sayesinde dünyada mâruz kaldığınız şeyleri âdetâ hiç duymuyorsunuz. Gözünüz daha ileride, daha ileride, daha ileride… “Rü’yet!” diyorsunuz, “Rıdvan!” diyorsunuz. “O dostların sohbetinde, onların maiyyetine erme!” diyorsunuz. اَللَّهُمَّ اَلْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وأحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” duası vird-i zebânınız olmuş.

Nitekim مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَBir kimse, bir şeyin arkasına düşer, arkasına düşmede ciddiyet sergilerse, çok ciddî olursa, mutlaka peşinde koştuğu şeyi -Allah’ın izni ve inayetiyle- elde eder.مَنْ جَالَ نَالَBir şeyin arkasına düşer, sürekli cevelân ederseniz, bir maraton gibi koşturur durursanız, er-geç arkasından koşturup durduğunuz şeye, Allah ulaştırır (celle celâluhu).” Yol yorgunluğu, silinir gider kafanızdan.. döktüğünüz ter, silinir gider kafanızdan.. çektiğiniz eziyetler, silinir gider kafanızdan.

  Vay bugün hakkı çiğneyen, hukukun üzerinde raks eden zalimlerin ötedeki acıklı hallerine!..

Bir de öbür tarafta zâlimlerin, gaddarların, hattârların, hak-hukuk tanımayanların, adalet ve hukuk üzerinde raks/dans edenlerin, hakkı ayaklarının altına alıp çiğneyenlerin başlarına gelecekler var.

Biraz evvel hak mevzuunun büyüklüğü ifade edildi: “Hâlık’ın nâ mütenâhi adı var, en başı Hak.” diyor Akif. Herhalde lafz-ı celâleden sonra; çünkü o, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının ismi; öbürleri esmâ-i İlahiye. Esmâ-i İlahiye içinde de “Hakk”ın bir ağırlığı var; bütün hak-hukuk, ona dayanıyor: Bütün sübut meselesi, ona dayanıyor; vücud dediğiniz şey, ona dayanıyor; şuhûd dediğiniz şey, ona dayanıyor; zevk-i ruhânî dediğiniz şey, ona dayanıyor… Hak ismine dayanıyor. Onun için Âkif onu, esmâ-i İlahiyenin başına koyuyor: Hak.

Hak, o kadar yüce olduğu halde, onu ayaklar altında çiğneyenlerin, ha varmış ha yokmuş gibi çiğneyenlerin öbür tarafa intikal eden hallerini, hakkı çiğneme hallerini, adaleti ayaklarının altına alma hallerini, millet ruhunu ayaklarının altına alma hallerini, orada onların karşısına çıkan şeylerle gördüğünüz zaman, yürekleriniz ezilecek, acıyacaksınız. Ne gibi acıyacaksınız? Size saldıracak bir kurt düşünün. Size saldıracaktı, yiyecekti; fakat ondan daha büyük bir panter veya -bağışlayın- bir ayı, bir aslan, bir kaplan saldırdı, onu parçaladı. Oysaki o sizi yiyecekti, yakaladığı zaman. Nasıl onun parçalanışını gördüğünüz zaman yüreğiniz sızlar, “Vay vahşi vay! Nasıl da parçalıyor?!.” dersiniz, belki inlersiniz. İnsanlığınızı yitirmemişseniz şayet, hâlâ içinizde şefkatin zerresi varsa şayet, ahsen-i takvîme mazhariyetin hususiyetlerini içinizde taşıyorsanız şayet, Allah’ı gösteren muallâ-mücellâ bir ayna olduğunuzun farkında iseniz şayet, sizi yemek isteyenin parçalandığı yerde bile, yüreğiniz sızlar, halk ifadesiyle “cızzz” eder yüreğiniz.

Size balyoz indirenler.. sormadan, haksız olarak derdest edenler.. iftarınızı zehir edenler.. imsakınızı zehir edenler.. zindanlarda Müslümanca yaşamanızı zehir edenler.. “Falan da var mı bu işin içinde?!.” deyip az irtibatı olana da gadredenler… Fakire-fukaraya burs vermiş, fakire-fukaraya okumaları için kurslar açmış, fakire-fukaraya yardım olsun diye okullar açmış, dünyanın dört bir yanında rûh-i revânî Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) -şöyle böyle- tanınması için -bir yönüyle- bayrağını dalgalandırmış, marşını söylemiş, sevdirmiş, 170-180-200 ülkeye kendi değerlerini sevdirmiş; bütün bunlara düşmanlık yapanlar.. diş bileyerek bunların üzerine gidenler.. o tarafta sahip çıkan insanları tehdit eden veya para ile, pul ile başlarını döndürenler.. gadrin her türlüsünü, i’tisafın her türlüsünü, irtikabın her türlüsünü, ihtilasın her türlüsünü, zulmün her türlüsünü, gadrin her türlüsünü yapanlar.. yalanlara gırtlaklarına kadar tenezzül edenler.. iftiraların bini bir para, çok rahatlıkla kullananlar… O insanların öbür tarafta çektikleri azabı gördüğünüz vakit, burada canavar gibi size saldıran o insanların orada parçalanmalarını, cayır cayır yanmalarını -onda hiç şüpheniz olmasın- gördüğünüz zaman, yüreğiniz “cızzz” edecek.

  Allah’ım hidayetlerini murad buyuruyorsan, ne olur kalblerini yumuşat; yoksa Sana havale ediyoruz!..

Dua edin, Allah onları o durumdan kurtarsın ve size de orada o azabı çektirmesin, yüreğinize “cızzz” ettirmesin. Siz hep iyiliğin yanında, iyilik mülahazalarının yanında, iyilik dileklerinin yanında, peygamberâne himmetin yanında, re’fetin yanında, rahmetin yanında oldunuz/olunuz.

“Allah” ism-i şerifinden sonra, ism-i celâl ve celâleyi müteakiben “er-Rahmân” ve “er-Rahîm” ile Kendini bize anlatıyor Cenâb-ı Hak (celle celâluhu). Burada da tecellî edecek o isimler, orada da. Ama burada celâlî ve ehadî tecelli olarak (birilerine göre) “Rahman” ismi; öbür tarafta “Rahîm” ismi. Kucaklayan isim. Herkesi kucaklayacak; hiçbir kimseyi o rahmetten mahrum bırakmayacak bir enginlik içinde ki, hadisin ifadesiyle, إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِيYarış yapacaklarsa şayet, benim rahmetim gazabımın önünde, o maratonu kazanır. Rahmetim, gazabımın önündedir Benim.” Eğer rahmet ve gazap meselesi söz konusu olsa bir yerde, ikisi de birden, rahmet, öne geçer ve Ben ona rahmetimle muamele yaparım.

Hakkınızda ilahî takdir, bu; haklarında ilahî muamelenin o olduğunda hiç şüphe etmeyiniz.

Dolayısıyla ağzınız açılıp kapandıkça, dudaklarınız kıpırdadıkça şöyle deyiniz: اَللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تُرِيدُ هِدَايَتَهُمْ “Allah’ım, hidayetlerini murad buyuruyorsan..” وَتَلْيِينَ قُلُوبِهِمْ “Kalblerini yumuşatmayı murad buyuruyorsan..” وَرَأْفَتَهُمْ، وَشَفَقَتَهُمْ، وَمُلاَيَمَتَهُمْ، وَمَحَبَّتَهُمْ إِلَيْنَا وَإِلَى خِدْمَتِنَا وَحَرَكَاتِنَا وَجَمَاعَاتِنَا “Bize, Hizmet’imize, hareketimize, cemaatimize karşı gönüllerinin re’fet, şefkat, mülayemet ve muhabbetle dolmasını murat buyuruyorsan…” Allah’ım, bütün bunlara karşı kalblerinin yumuşamasını ve içlerinde bir zerre rahmet hissinin tecelli etmesini murad buyuruyorsan, ne olur, bahtına düştük, bunu yap; Allah’ım onlar hakkında, bunu yap!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!..

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: NE KADAR DA KERİMSİN ALLAH’IM!

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Niyet, bir kast ve teveccüh, bir azim ve şuur demektir. İnsanın, bütün fiillerinin esası niyet olduğu gibi, eğilimlerine göre, “benim” deyip sahip çıkacağı işlerin vesilesi de yine niyettir. Keza, iradenin en sarsılmaz kaidesi ve insandaki inşa gücünün en metin temeli de niyettir. Hatta diyebiliriz ki, kâinatta ve insan nefsinde her şey, hem başlangıç itibarıyla, hem de devam itibarıyla niyete bağlıdır. Ona dayandırmadan ne bir şeye varlık kazandırabilmek, ne de daha sonra onu devam ettirebilmek mümkün değildir.”[1]

Bu açıdan denilebilir ki; varlık sahasında boy veren iş ve eylemlerimizin, hangi hedef doğrultusunda yapıldığıdır niyet. Yaşadığı hayatı, canlı bir şekilde, idrak ede ede, duya duya değerlendiren bir insanın, niyet kulesinden rota almadan ortaya koyabildiği bir iş ve eylemi yok gibidir. Bu açıdan bakıldığında, yaptığı işlere şuuru taalluk etmeyen insan sayısı oldukça azdır. Öyle ki, zihni fonksiyonlarında daimi yahut muvakkat bir problem olmayan bir insanın, ortaya koyduğu eylemlerinin bir niyete istinat etmiyor olması mümkün değildir. Zira “iş yapıyor olmak için yapmak” hatta “yapıyormuş gibi yapmak” dahi ancak bir niyetle mümkündür ki; burada eylemimiz niyetimiz, niyetimiz de aynı eylem olmuş olur. Bu açıdan çok rahat bir şekilde denilebilir ki, zihnin yapılan eyleme taalluk etmesine engel olabilecek bir takım noksanlıklar ve dış etkenler (zihinsel engelli olma, cinnet hali ve sarhoşluk) olmadığı sürece, insan bir niyetle hareket etmek zorundadır ve adeta buna programlıdır. Bu da aynı zamanda -haşa ve kellâ- kâinatta abesiyete yer vermeyen Alîmu-l Hakîm’in hikmeti muktezasıncadır.

Mevzumuzla alakalı Ebu Hureyre’den (radıyallâhu anh) mervi şu kutsî hadis-i şerif, inanan gönüllere ümitbahş ve inşirah vesile çok önemli beyandır:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

قَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: إِذَا هَمَّ عَبْدِي بِحَسَنَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا، كَتَبْتُهَا لَهُ حَسَنَةً، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا عَشْرَ حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ، وَإِذَا هَمَّ بِسَيِّئَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا، لَمْ أَكْتُبْهَا عَلَيْهِ، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا سَيِّئَةً وَاحِدَةً

“Kulum eğer bir kötülük yapmaya niyet ederse, onu işleyinceye kadar ona bir kötülük olarak yazmayın! Eğer onu işlerse onun bir misli olarak ceza yazın! Bir iyilik yapmayı düşünür ve bunu yapmazsa onun için bir hasene yazın! Eğer bunu yaparsa onun için on mislini yazın.”[2]

             ***

Evet, niyet, öyle bir mâyedir ki, ‘yok’ onunla ‘var’ olup bir varlık cilvesi gösterir; var gibi görünen şeyler de yine ondaki bozukluktan ötürü ölür ve tesirsiz kalır.

Gazada, kanlı elbiseleri boynunda, ölüp gayyaya yuvarlananlar az olmadığı gibi, dupduru niyeti sayesinde, yumuşak döşeklerde ölüp cennetlere gidenler de az değildir.”[3]

Hadis-i şerif niyetin İslam dinindeki ehemmiyeti başlıklı konular sadedinde değerlendirebilir ve doğrudur. Fakat belki de asıl önemli olan burada, Cenâb-ı Hakk’ın kereminin enginliği, rahmetinin vüs’atidir.

Öte yandan hadis-i şerif, anlaşılır olması açısından, zihne sıkleti olmayan bir sadelikte olduğu gibi, bütünü itibariyle de Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in mübarek beyanlarıyla, Cenâb-ı Hak tarafından kullarının istifadesine açılmış olan bir ümit mahzenidir adeta. Bir başka açıdan ise o, baştan sona bir adalet ve rahmet eseridir.

“Kulum eğer bir kötülük yapmaya niyet ederse, onu işleyinceye kadar ona bir kötülük olarak yazmayın!” ifadesi adaletin remzi mahiyetinde bir beyan olduğu kadar, aynı zamanda Adil-i Mutlak’ın kullarına -haşa- zulmetmekten beri olduğunun da bir fermanıdır. Cenâb-ı Hak adına, varlık ya da yokluk sahası bir olmasına rağmen, o kullarına, kullarının kendilerine baktıkları açıdan bakıp onları öyle kabul etmiş ve neticede varlık sahasında henüz vücut bulmamış günahlar için kullarını muaheze etmeyeceği hususunda onları tebşir buyurmuştur. Öte yandan, Allah ahlakı ile ahlaklanmanın edebiyatını yapmaktan geri durmadıkları halde; ortada ne bir suç, ne bir suça teşebbüs, hatta ve hatta ne de suça teşebbüs etmeye bir niyetin olmadığını bilmelerine rağmen, inanan insanları zihinlerinde mutasavver “makul şüphelerle” cezalandırma ve mahkûm etme cür’etini kendinde gören yirmi birinci asır müstebitleri, yarın Huzur-u İlahi’de bunun hicabını duymayacaklar mı, hesabını vermeyecekler mi?

Hadis-i şerifin bu kısmından sonra Buhari’de bir ziyade vardır. O ise; “Eğer kulum o günahı irtikâp etmeyi benim için terkeder, yapmazsa onun için bir hasene olarak yazın!” Cenâb-ı Hak burada “Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir”[4] ayeti kerimesi fehvasınca; günah irtikâp etmekten yüz çevirmiş olmayı da günahı hasenata kalbeden bir iyilik olarak kabul etmiştir. Nezd-i ulûhiyette, kendisinden dönülmüş kötü bir karar hayır olduğu gibi, onun mükâfatı da ancak hayırdır. O’nun (celle celâluhu) kullarına meccanen lütfettiği bu türden atıyyeler de asla kendisine bir darlık vermez.

Evet, o öyle bir Rahman-u Rahim’dir ki, onun adalet ve rahmet eseri hükümlerini, bugün modern hukuk normları izah noktasında çaresizdir. Dünyada bir sistem yahut bir ideoloji gösterin ki, suç işlememek asli vazifesi olan birine suç işlemedi diye şefkat göstersin ve onu ödüllendirsin. Bu mümkün değildir ve asla da olmayacaktır. Zira nasıl ki güneşin aynadan yansıyan şuaları güneş değildir; insanlığın da rahmetin menbaı olan Rahman’ın şefkat enginliğine ulaşması mümkün değildir. Çünkü insandaki rahmetin menbaı dahi O’dur. Asıl, fer’ gibi olamayacağı için, insanın da Hazreti Rahman’ın (celle celâluhu) değil şefkat ve rahmet enginliğine ulaşması, o re’fetin kâ’bına dahi ulaşması imkân dâhilinde değildir.

“Bir iyilikte bulunma” niyetinin, nezd-i ulûhiyette bu denli hora geçmesi ise, kötülüğe zihinlerde dahi hakk-ı hayat vermeme cehdinin bir mükâfatı ve bir semeresi olsa gerek. Zira iyilik düşüncesinin zihinlerde ve toplum bünyesinde neşv ü nema bulması, ancak kötü düşüncelerin zihinlerden sökülüp atılması ve iyilik ve semahat duygularıyla bezenmesi ile mümkündür. Eğer kap pis ise içine konulan yiyecek ne denli leziz ve değerli olursa olsun, zamanla onu kirletecek tadını bozacaktır. O yüzden kötülükle mücadele evvelemirde niyetlerin rahmi mesabesinde olan zihinde başlatılmalıdır.

“Bir iyilikte bulunma” niyetinin eyleme dönüşmesinin, mevzumuza temel olarak aldığımız hadis-i şerifte on katı ile sair hadis kitaplarında ise “yedi yüz katına hatta daha fazlasına”[5] varıncaya dek âlî bir kerem ile mükâfatlandırılmasının hikmeti noktasında ise şu hususlara temas etmek mümkündür.

Kainattaki en kompleks varlık insandır. Hal böyle olunca, insana lütfedilen hissetme, zevketme, ruhunda duyabilme hasseleri de o nispetle kompleks ve kesiftir. Bu aynı zamanda, insanın kendi ruhunda potansiyel olarak mevcut bulunan bu melekeleri inkişaf ettirdiğinde, hadiselerden farklı şeyler duyup hissetmesinin mümkün olduğunun da bir ifadesidir. İnsan kendisine çok farklı dersler sunan bu denli çeşitli kanallarla donatılmışsa şayet, bir iyiliğin sadece zihinde niyet olarak kalmış olmasının hâsıl ettiği marifet ve zevk ile zihne münhasır kalmayıp pratik hayata dökülmüş bir iyiliğin insanda hâsıl edeceği marifet ve zevkin bir olmaması lazımdır. Bal ile alakalı marifeti onun sadece “tatlı bir şey” olduğu bilgisinden ibaret olan bir insanın, bal ile alakalı söyleyeceği şey sadece onun tatlı olduğu ve bu tatlılık etrafında ki benzer ifadeler olacaktır. Balı tatmış, o zevki damaklarında hissetmiş bir insanın ise, bal ile alakalı söyleyebileceği tek şey -eskilerin ifadesiyle- dıyk-i elfazdan kaynaklı “tadan bilir” olacaktır. İnsan ise Esma-i İlahiye’nin meclâsı olması hasebiyle, ruhunda her bir isme bakan bir zevk etme melekesi mevcuttur. İnsan yaptığı işe, kendisine lütfedilen bu hasselerden dâhil edebildiği oranda farklı marifet enginliklerine açılıp farklı zevkler duyacak ve dönüp niyet ile amel arasındaki farkı sual edenlere sadece “tadan bilir” diyebilecektir. O sebepledir ki, bir hayrı sadece niyette yapmakla, onu gerçek hayata aksettirmek arasındaki sevap farkının nedenini anlamak, hakikate ancak bu açıdan bakmakla mümkün olacaktır.

                  Kerem et kullarına fazlından İlâhi

                  Nur eyle yollarını lütfundan İlâhi

                  Kıl nâil-i irfan fanide bendegânın

                  Seyrimiz ola ukbada cemalin, lâtenahi.

 Safa Salman

[1]. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 203.

[3]. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler

[4]. Hud sûresi, 11/114

[5]. Sahih-i Buhari, 6010

İlim ve Rahmet

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا سَهَّلَ اللَّهُ لَهُ بِهِ طَرِيقًا إِلَى الْجَنَّةِ وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللَّهِ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ إِلَّا نَزَلَتْ عَلَيْهِمْ السَّكِينَةُ وَغَشِيَتْهُمْ الرَّحْمَةُ وَحَفَّتْهُمْ الْمَلَائِكَةُ وَذَكَرَهُمْ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ وَمَنْ بَطَّأَ بِهِ عَمَلُهُ لَمْ يُسْرِعْ بِهِ نَسَبُهُ

* * *    

Sahabe-i Kiram’ın en fazla hadis rivayet edeni, Resul-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam)’ın hususi duasına mazhar hafıza dahisi Hz. Ebu Hureyre (radıyallâhu anh), iki cihan saadetinin vesilesi Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Kim ilim talebi maksadıyla bir yola girerse Allah (c.c) ona bu sebeple cennete giden yolu kolaylaştırır. Herhangi bir topluluk Allah evlerinden birinde bir araya gelirler de Allah Teâlâ’nın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse muhakkak surette onların üzerine sekine iner, Allah’ın rahmeti onları bürür, melekler onları çepeçevre kuşatır ve Allah (celle celâluhû), kendi katındakilere onlardan takdirle bahseder. Bir insanı da ameli yavaşlatıp geri bırakırsa nesebi onu hızlandırıp öne geçiremez.”

(Sahih-i Müslim, Zikir, 38)

 

İlim ve Rahmet

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de Tâhâ Suresinde Resulullah (aleyhissalatü vesselam)’a

قُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا

“Rabbim! İlmimi artır.” şeklinde dua etmesini emretmiş ve Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem) de bu emir gereği Allah Teâlâ’dan faydalı ilim istemiş, saptıran ilimden de Allah’a sığınmıştır.

Hadislerde geçtiği üzere faydalı ilmi elde etmenin en güzel yolu kamil, salih bir mürşidin önünde diz çökmek ve ondan iki cihan mutluluğuna götüren hayırlı ilim ve hikmeti tahsil etmektir. Bu, o kamil zâtların eserlerini okumak veya sesli olarak onların sohbet ve nasihatlerini dinlemek suretiyle de hasıl olmaktadır.

Yukarıdaki hadis-i şerifte geçtiği üzere Yüce Rabbimizin rahmetine mazhar olmanın bir vesilesi de kendisine, insanlara ve diğer mahlukata faydalı olacak ilim dallarına talib olmak ve bu ilimleri, Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim ışığında yorumlamaktır.

Allah’ın rahmetine götürecek hayırlı ilmi elde etmenin yolu, Kurân’ın yüceliğine ve onun ayetlerinin enginliğine çok ciddi inanmış bir toplulukla Allah’ın ayetleri üzerinde tefekkür etmek ve bunları birlikte müzakere ederek yeni yeni ufuklara açılmaktır.

Hadiste son olarak değinilen husus ise, böyle hayırlı insanlarla birlikte olmayan, faydalı ilim ve amellerle iştigal etmeyip de mal-makam ve soyuna güvenerek kendisini hayırlı birisi gören kimselerin büyük bir yanlış tavır ve gidişat içinde olduklarıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Hucurât Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır:

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

“Allah katında en hayırlılarınız, dünyevi makam olarak üstlerde bulunanlarınız değil, Allah’a karşı en çok saygı duyan ve O’nun emirlerine karşı gelmekten en çok sakınanlarınızdır. Muhakkak Allah her şeyi hakkıyla bilir ve her zerreden hakkıyla haberdardır.”

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَّقِينَ الْمُكْرَمِينْ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ