Posts Tagged ‘Rahmet’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: NE KADAR DA KERİMSİN ALLAH’IM!

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Niyet, bir kast ve teveccüh, bir azim ve şuur demektir. İnsanın, bütün fiillerinin esası niyet olduğu gibi, eğilimlerine göre, “benim” deyip sahip çıkacağı işlerin vesilesi de yine niyettir. Keza, iradenin en sarsılmaz kaidesi ve insandaki inşa gücünün en metin temeli de niyettir. Hatta diyebiliriz ki, kâinatta ve insan nefsinde her şey, hem başlangıç itibarıyla, hem de devam itibarıyla niyete bağlıdır. Ona dayandırmadan ne bir şeye varlık kazandırabilmek, ne de daha sonra onu devam ettirebilmek mümkün değildir.”[1]

Bu açıdan denilebilir ki; varlık sahasında boy veren iş ve eylemlerimizin, hangi hedef doğrultusunda yapıldığıdır niyet. Yaşadığı hayatı, canlı bir şekilde, idrak ede ede, duya duya değerlendiren bir insanın, niyet kulesinden rota almadan ortaya koyabildiği bir iş ve eylemi yok gibidir. Bu açıdan bakıldığında, yaptığı işlere şuuru taalluk etmeyen insan sayısı oldukça azdır. Öyle ki, zihni fonksiyonlarında daimi yahut muvakkat bir problem olmayan bir insanın, ortaya koyduğu eylemlerinin bir niyete istinat etmiyor olması mümkün değildir. Zira “iş yapıyor olmak için yapmak” hatta “yapıyormuş gibi yapmak” dahi ancak bir niyetle mümkündür ki; burada eylemimiz niyetimiz, niyetimiz de aynı eylem olmuş olur. Bu açıdan çok rahat bir şekilde denilebilir ki, zihnin yapılan eyleme taalluk etmesine engel olabilecek bir takım noksanlıklar ve dış etkenler (zihinsel engelli olma, cinnet hali ve sarhoşluk) olmadığı sürece, insan bir niyetle hareket etmek zorundadır ve adeta buna programlıdır. Bu da aynı zamanda -haşa ve kellâ- kâinatta abesiyete yer vermeyen Alîmu-l Hakîm’in hikmeti muktezasıncadır.

Mevzumuzla alakalı Ebu Hureyre’den (radıyallâhu anh) mervi şu kutsî hadis-i şerif, inanan gönüllere ümitbahş ve inşirah vesile çok önemli beyandır:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

قَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: إِذَا هَمَّ عَبْدِي بِحَسَنَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا، كَتَبْتُهَا لَهُ حَسَنَةً، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا عَشْرَ حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ، وَإِذَا هَمَّ بِسَيِّئَةٍ وَلَمْ يَعْمَلْهَا، لَمْ أَكْتُبْهَا عَلَيْهِ، فَإِنْ عَمِلَهَا كَتَبْتُهَا سَيِّئَةً وَاحِدَةً

“Kulum eğer bir kötülük yapmaya niyet ederse, onu işleyinceye kadar ona bir kötülük olarak yazmayın! Eğer onu işlerse onun bir misli olarak ceza yazın! Bir iyilik yapmayı düşünür ve bunu yapmazsa onun için bir hasene yazın! Eğer bunu yaparsa onun için on mislini yazın.”[2]

             ***

Evet, niyet, öyle bir mâyedir ki, ‘yok’ onunla ‘var’ olup bir varlık cilvesi gösterir; var gibi görünen şeyler de yine ondaki bozukluktan ötürü ölür ve tesirsiz kalır.

Gazada, kanlı elbiseleri boynunda, ölüp gayyaya yuvarlananlar az olmadığı gibi, dupduru niyeti sayesinde, yumuşak döşeklerde ölüp cennetlere gidenler de az değildir.”[3]

Hadis-i şerif niyetin İslam dinindeki ehemmiyeti başlıklı konular sadedinde değerlendirebilir ve doğrudur. Fakat belki de asıl önemli olan burada, Cenâb-ı Hakk’ın kereminin enginliği, rahmetinin vüs’atidir.

Öte yandan hadis-i şerif, anlaşılır olması açısından, zihne sıkleti olmayan bir sadelikte olduğu gibi, bütünü itibariyle de Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in mübarek beyanlarıyla, Cenâb-ı Hak tarafından kullarının istifadesine açılmış olan bir ümit mahzenidir adeta. Bir başka açıdan ise o, baştan sona bir adalet ve rahmet eseridir.

“Kulum eğer bir kötülük yapmaya niyet ederse, onu işleyinceye kadar ona bir kötülük olarak yazmayın!” ifadesi adaletin remzi mahiyetinde bir beyan olduğu kadar, aynı zamanda Adil-i Mutlak’ın kullarına -haşa- zulmetmekten beri olduğunun da bir fermanıdır. Cenâb-ı Hak adına, varlık ya da yokluk sahası bir olmasına rağmen, o kullarına, kullarının kendilerine baktıkları açıdan bakıp onları öyle kabul etmiş ve neticede varlık sahasında henüz vücut bulmamış günahlar için kullarını muaheze etmeyeceği hususunda onları tebşir buyurmuştur. Öte yandan, Allah ahlakı ile ahlaklanmanın edebiyatını yapmaktan geri durmadıkları halde; ortada ne bir suç, ne bir suça teşebbüs, hatta ve hatta ne de suça teşebbüs etmeye bir niyetin olmadığını bilmelerine rağmen, inanan insanları zihinlerinde mutasavver “makul şüphelerle” cezalandırma ve mahkûm etme cür’etini kendinde gören yirmi birinci asır müstebitleri, yarın Huzur-u İlahi’de bunun hicabını duymayacaklar mı, hesabını vermeyecekler mi?

Hadis-i şerifin bu kısmından sonra Buhari’de bir ziyade vardır. O ise; “Eğer kulum o günahı irtikâp etmeyi benim için terkeder, yapmazsa onun için bir hasene olarak yazın!” Cenâb-ı Hak burada “Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir”[4] ayeti kerimesi fehvasınca; günah irtikâp etmekten yüz çevirmiş olmayı da günahı hasenata kalbeden bir iyilik olarak kabul etmiştir. Nezd-i ulûhiyette, kendisinden dönülmüş kötü bir karar hayır olduğu gibi, onun mükâfatı da ancak hayırdır. O’nun (celle celâluhu) kullarına meccanen lütfettiği bu türden atıyyeler de asla kendisine bir darlık vermez.

Evet, o öyle bir Rahman-u Rahim’dir ki, onun adalet ve rahmet eseri hükümlerini, bugün modern hukuk normları izah noktasında çaresizdir. Dünyada bir sistem yahut bir ideoloji gösterin ki, suç işlememek asli vazifesi olan birine suç işlemedi diye şefkat göstersin ve onu ödüllendirsin. Bu mümkün değildir ve asla da olmayacaktır. Zira nasıl ki güneşin aynadan yansıyan şuaları güneş değildir; insanlığın da rahmetin menbaı olan Rahman’ın şefkat enginliğine ulaşması mümkün değildir. Çünkü insandaki rahmetin menbaı dahi O’dur. Asıl, fer’ gibi olamayacağı için, insanın da Hazreti Rahman’ın (celle celâluhu) değil şefkat ve rahmet enginliğine ulaşması, o re’fetin kâ’bına dahi ulaşması imkân dâhilinde değildir.

“Bir iyilikte bulunma” niyetinin, nezd-i ulûhiyette bu denli hora geçmesi ise, kötülüğe zihinlerde dahi hakk-ı hayat vermeme cehdinin bir mükâfatı ve bir semeresi olsa gerek. Zira iyilik düşüncesinin zihinlerde ve toplum bünyesinde neşv ü nema bulması, ancak kötü düşüncelerin zihinlerden sökülüp atılması ve iyilik ve semahat duygularıyla bezenmesi ile mümkündür. Eğer kap pis ise içine konulan yiyecek ne denli leziz ve değerli olursa olsun, zamanla onu kirletecek tadını bozacaktır. O yüzden kötülükle mücadele evvelemirde niyetlerin rahmi mesabesinde olan zihinde başlatılmalıdır.

“Bir iyilikte bulunma” niyetinin eyleme dönüşmesinin, mevzumuza temel olarak aldığımız hadis-i şerifte on katı ile sair hadis kitaplarında ise “yedi yüz katına hatta daha fazlasına”[5] varıncaya dek âlî bir kerem ile mükâfatlandırılmasının hikmeti noktasında ise şu hususlara temas etmek mümkündür.

Kainattaki en kompleks varlık insandır. Hal böyle olunca, insana lütfedilen hissetme, zevketme, ruhunda duyabilme hasseleri de o nispetle kompleks ve kesiftir. Bu aynı zamanda, insanın kendi ruhunda potansiyel olarak mevcut bulunan bu melekeleri inkişaf ettirdiğinde, hadiselerden farklı şeyler duyup hissetmesinin mümkün olduğunun da bir ifadesidir. İnsan kendisine çok farklı dersler sunan bu denli çeşitli kanallarla donatılmışsa şayet, bir iyiliğin sadece zihinde niyet olarak kalmış olmasının hâsıl ettiği marifet ve zevk ile zihne münhasır kalmayıp pratik hayata dökülmüş bir iyiliğin insanda hâsıl edeceği marifet ve zevkin bir olmaması lazımdır. Bal ile alakalı marifeti onun sadece “tatlı bir şey” olduğu bilgisinden ibaret olan bir insanın, bal ile alakalı söyleyeceği şey sadece onun tatlı olduğu ve bu tatlılık etrafında ki benzer ifadeler olacaktır. Balı tatmış, o zevki damaklarında hissetmiş bir insanın ise, bal ile alakalı söyleyebileceği tek şey -eskilerin ifadesiyle- dıyk-i elfazdan kaynaklı “tadan bilir” olacaktır. İnsan ise Esma-i İlahiye’nin meclâsı olması hasebiyle, ruhunda her bir isme bakan bir zevk etme melekesi mevcuttur. İnsan yaptığı işe, kendisine lütfedilen bu hasselerden dâhil edebildiği oranda farklı marifet enginliklerine açılıp farklı zevkler duyacak ve dönüp niyet ile amel arasındaki farkı sual edenlere sadece “tadan bilir” diyebilecektir. O sebepledir ki, bir hayrı sadece niyette yapmakla, onu gerçek hayata aksettirmek arasındaki sevap farkının nedenini anlamak, hakikate ancak bu açıdan bakmakla mümkün olacaktır.

                  Kerem et kullarına fazlından İlâhi

                  Nur eyle yollarını lütfundan İlâhi

                  Kıl nâil-i irfan fanide bendegânın

                  Seyrimiz ola ukbada cemalin, lâtenahi.

 Safa Salman

[1]. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 203.

[3]. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler

[4]. Hud sûresi, 11/114

[5]. Sahih-i Buhari, 6010

İlim ve Rahmet

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ الله الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا سَهَّلَ اللَّهُ لَهُ بِهِ طَرِيقًا إِلَى الْجَنَّةِ وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللَّهِ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ إِلَّا نَزَلَتْ عَلَيْهِمْ السَّكِينَةُ وَغَشِيَتْهُمْ الرَّحْمَةُ وَحَفَّتْهُمْ الْمَلَائِكَةُ وَذَكَرَهُمْ اللَّهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ وَمَنْ بَطَّأَ بِهِ عَمَلُهُ لَمْ يُسْرِعْ بِهِ نَسَبُهُ

* * *    

Sahabe-i Kiram’ın en fazla hadis rivayet edeni, Resul-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam)’ın hususi duasına mazhar hafıza dahisi Hz. Ebu Hureyre (radıyallâhu anh), iki cihan saadetinin vesilesi Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Kim ilim talebi maksadıyla bir yola girerse Allah (c.c) ona bu sebeple cennete giden yolu kolaylaştırır. Herhangi bir topluluk Allah evlerinden birinde bir araya gelirler de Allah Teâlâ’nın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse muhakkak surette onların üzerine sekine iner, Allah’ın rahmeti onları bürür, melekler onları çepeçevre kuşatır ve Allah (celle celâluhû), kendi katındakilere onlardan takdirle bahseder. Bir insanı da ameli yavaşlatıp geri bırakırsa nesebi onu hızlandırıp öne geçiremez.”

(Sahih-i Müslim, Zikir, 38)

 

İlim ve Rahmet

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de Tâhâ Suresinde Resulullah (aleyhissalatü vesselam)’a

قُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا

“Rabbim! İlmimi artır.” şeklinde dua etmesini emretmiş ve Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem) de bu emir gereği Allah Teâlâ’dan faydalı ilim istemiş, saptıran ilimden de Allah’a sığınmıştır.

Hadislerde geçtiği üzere faydalı ilmi elde etmenin en güzel yolu kamil, salih bir mürşidin önünde diz çökmek ve ondan iki cihan mutluluğuna götüren hayırlı ilim ve hikmeti tahsil etmektir. Bu, o kamil zâtların eserlerini okumak veya sesli olarak onların sohbet ve nasihatlerini dinlemek suretiyle de hasıl olmaktadır.

Yukarıdaki hadis-i şerifte geçtiği üzere Yüce Rabbimizin rahmetine mazhar olmanın bir vesilesi de kendisine, insanlara ve diğer mahlukata faydalı olacak ilim dallarına talib olmak ve bu ilimleri, Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim ışığında yorumlamaktır.

Allah’ın rahmetine götürecek hayırlı ilmi elde etmenin yolu, Kurân’ın yüceliğine ve onun ayetlerinin enginliğine çok ciddi inanmış bir toplulukla Allah’ın ayetleri üzerinde tefekkür etmek ve bunları birlikte müzakere ederek yeni yeni ufuklara açılmaktır.

Hadiste son olarak değinilen husus ise, böyle hayırlı insanlarla birlikte olmayan, faydalı ilim ve amellerle iştigal etmeyip de mal-makam ve soyuna güvenerek kendisini hayırlı birisi gören kimselerin büyük bir yanlış tavır ve gidişat içinde olduklarıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Hucurât Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır:

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

“Allah katında en hayırlılarınız, dünyevi makam olarak üstlerde bulunanlarınız değil, Allah’a karşı en çok saygı duyan ve O’nun emirlerine karşı gelmekten en çok sakınanlarınızdır. Muhakkak Allah her şeyi hakkıyla bilir ve her zerreden hakkıyla haberdardır.”

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَّقِينَ الْمُكْرَمِينْ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ