Posts Tagged ‘râne’

Bamteli: ÇÜRÜME, TİRANLAR VE PARANOYA

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim, Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum; biri benden bundan başkasını naklederse, ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım!..”

Koca Mevlânâ… Büyüklüğü ve söz sultanlığı yanında o ölçüde de mütevazı ve mahviyet içinde…

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ   مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ   مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” deyişini düşünün!..

مَنْ بَنْدَهِٔ قُرْآنَمْ أَگَرْ جَانْ دَارَمْ

مَنْ خَاکِ دَر مُحَمَّد مُخْتَارَمْ

گَرْ نَقل کُند جز این کس از گفتارم

بِیزَارَمْ أَز او وز این سخن بیزارم

“Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim. / Ben Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum/ Biri benden bundan başkasını naklederse / Ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım, şikâyetçiyim!..” sözünü düşünün!..

Mübarek başı, her zaman Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın kapısının eşiğinde; ne diyor ise, O’na diyor ve dediği şeyi, O’nun vasıtası ile Sahibine ulaştırıyor. Bir gözü insanlarda, onlara hakikati gösterme adına; bir gözü hep ötelerde, ötelerin ötesinde, ötelerin ötesinde… Bize gerçek mü’min olma yolunu gösteriyor.

O, Peygamberi izleyenlerin başında gelenlerden birisi sayılır; Gazzâlî gibi, Ömer İbn Abdülaziz gibi, Çağın Sözcüsü gibi… Şahısları adına yaşamamışlar; kendi şahısları itibarıyla fânî olmuşlar. Kendilerini “hiç”leştirmişler, içtenleştirecekleri şeyleri içtenleştirince, kendilerini “hiç”liğe salmışlar, hiçlik çağlayanına… Geriye dönüş imkânı olmayan o hiçlik çağlayanı, her şey olma deryasına onları alıp götürmüş…

O mevzuda insanın iradesinin hakkını vermesi, belli bir gayret sarf etmesi gereklidir. Birden bire Cenâb-ı Hakk’ın ekstra bir lütfu olabilir, kimse ona bir şey diyemez; fakat objektif olan, başta yapması gerekli olan şeyler neler ise, onları yapmak, ondan sonra yapacağı şeyleri yapmak, ondan sonra yapacağı şeyleri yapmak, ondan sonra… Tıpkı bir çocuğun hayatı öğrenmesi adına, annesinin-babasının yanında, evinde-yuvasında gelişip büyümesi gibi… Bir gün sürünmeyi öğrenir, emeklemeyi öğrenir; bir gün düşe-kalka yürümeyi öğrenir; bir gün kem-küm ederek konuşmayı öğrenir; bir gün doğru konuşmayı öğrenir; bir gün yaptıklarını yapar, kademe kademe -esas- insanlığa doğru yürür. O evde ne ölçüde, o hanede ne ölçüde insanlık var ise, onu zirvede yakalamaya çalışır. Gayr-ı iradî, taklit bu…

Allah yolundaki yolcular, Peygamber yolunun yolcuları, birden bire -böyle- kendilerini zirvede bulamazlar. Evvela kendi nefisleri itibarıyla “fenâ” bulacaklar, kendilerini yok sayacaklar; Allah’ın emirlerinin boynu tasmalı, boyunlarında kement birer bendesi -âzâd kabul etmez birer bendesi- sayacaklar. Yaptıkları iyilikleri görmezlikten gelecekler; sadece Allah’ın bir lütfu olması itibarıyla “tahdîs-i nimet” nev’inden “Bu da Sen’den!” mülahazasıyla “Elhamdülillah!” demek suretiyle mukabelede bulunacaklar.

Alvar İmamı’nın ifadesini hatırlattı bu söz: “Değildir bu bana layık, bu bende…” Bir bende (köle), ben… “Bana bu lütf ile ihsan, nedendir?” Bana bu lütf ile ihsan, nedendir?!. Kendimi hiç layık görmüyorum ama çevreme bakıyorum, Cenâb-ı Hakk’ın bir sürü lütfu, selviler gibi boy atıp gelişmiş, ekinler gibi başağa yürümüş!..

Tahdîs-i nimetin yanı sıra, çok küçük, göz açıp-kapama ölçüsünde bir haramı da hayat boyu unutmama, bir şüpheli şeyi hayat boyu unutmama… Her aklına geldiğinde “Bir kere değil, elfü elfi estağfirullah! Bir milyon estağfirullah! Gözlerime hâkim olamadım, harama baktım! Ayaklarıma hâkim olamadım, hayvanlığa düştüm, harama doğru yürüdüm! Elimi kontrol edemedim, harama el uzattım! Alkışlanmaya kendimi kaptırdım, dünya sevgisine kendimi saldım!..” Bunlar da Allah belası birer çağlayandır!.. Allah belası çağlayanlar; bunlar da insanı şeytan deryasına alır götürür, geriye dönmeye de imkân yoktur artık, hafizanallah.

   “Her günah, onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta/leke oluşturur; eğer kul tevbe edip mağfiret dilenirse kalbi yine parlar, fakat günaha devam ederse, o lekeler nihayet kalbini istila eder.”

Onun için, ister iyilikler ve güzellikler, isterse kötülükler, başta çok küçük bir nokta olarak başlar. Bu kâinat bir çekirdekten var olmuş, trilyon trilyon trilyon seneler geçmiş. Oysaki “Kün fe-kân tezgâhı”ndan çıkınca mesele, bir anda her şey oluverirdi; öyle jeolojik dönemlere, milyar senelere ihtiyaç yoktu; fakat âdet-i İlahiye bir şey öğretiyor. Sizin gelişmelerinizde de aynı şey söz konusu; düşüşünüzde de aynı şey söz konusu…

Fenalık, bir güve gibi bünyenize düştüğü zaman, farkına varırsanız, söker atarsınız onu. Fakat farkına varmaz iseniz şayet, içten içe sizi kemirir. Bu, “min indi nefsî” benim söylediğim bir söz değil; Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bir insan, bir fenalık işlediği zaman, kalbinde bir leke olur! O, İstiğfar ile, Tevbe ile, İnâbe ile, Evbe ile hemen çabuk silinmez ise, âdetâ başkasına da çağrı olur.” buyuruyor.

Bir söz var, “Bir kere yalan söyleyen, sonra hayat boyu yalan söyleyebilir!” Bir kereye bile kapıyı aralamamak lazım. Bir kere yalana karşı kapıyı araladığınız zaman, zikzaka karşı kapı araladığınız zaman, tenakuzlara karşı kapı araladığınız zaman -Hayat-ı ictimâiyeye hükmedenler, bunu yapıyorlar.- bütün şeytanî kapılar kale kapıları gibi ardına kadar açılır, harıl harıl içeriye şeytanlar nüfuz eder. Bu konuda da Hazreti Gazzâlî’ye müracaat edin: “Kalb, gelecek ruhânîlere kapandığı zaman -hafizanallah- bütün kapıları ile şeytana karşı açılır.” İnsan, günahın ezikliğini duymaz olur vicdanında; sonra, yaptığı bir küçük iyilik var ise, onun vehmî büyüklüğü karşısında kendini üveyik gibi görür, göklerde zanneder, hafizanallah. Namaz adına yatıp kalkıyor ise, “Aman, ne büyük iş yapıyorum!” der. Yatıp-kalkma oysaki…

Oysaki insan namazı, Cenâb-ı Hakk’ın azametini vicdanında duyarak eda etmelidir. Belki rükûa o emri düşünerek gitmelidir. Kütüb-i Fıkhiyedeki meseleleri düşünerek rükûa gitmek değil; “Ben, O’nun karşısında eğilmeliyim!” mülahazası ile, “Yahu iyi ki Cenâb-ı Hak bunu emretmiş, ‘Rükû!’ demiş!” duygusuyla eğilmek… Sonra, âdetâ rükûdan doğrulup bir kere daha murâd-ı Sübhânîyi temâşâ ediyor gibi, bir kere daha yukarılara bakmak; “Yahu yetmedi O’nun karşısında eğilmek!” hissiyle bu defa secdeye kapanmak… Emirlerin dürtüsü ve itişi ile değil esasen; meseleyi vicdanında derinlemesine duymak suretiyle…

İnsan, bunu hedefleyip yürür ise, farkına varmadan bir gün bakarsınız, iman-ı billahtan marifetullaha sıçramış; marifetullahtan da muhabbetullaha. Gazzâlî’nin İhyâ’sında, şimdilerde okuduğumuz şey: Marifetten muhabbete… Bilmeyen sevemez; her şey ile bileceksiniz O’nu!.. Sizin anatomik yapınızdan, bu varlığın şahitliğine kadar her şey ile… Bu koskocaman varlık ki,  siz onun fihristisiniz. Koskocaman varlık âdetâ büyük bir insan; siz de küçük bir varlıksınız, onun özeti/hülasası… Sizde Allah (celle celâluhu) onu hatırlatıyor; tıpkı bir kitabın fihristi gibisiniz. O fihristi iyi belleyen insan, hiç şaşırmadan kâinatın sokaklarında çok rahat dolaşır, şaşırmadan… Uğradığı herkesten selam alır, uğradığı herkese selam verir geçer; taşa, toprağa, ağaca, suya, akan ırmağa, karıncaya, kuşa, her şeye selam verir geçer. Hepsi, o tekvinî emirler mecmuasının bir kitabıdır. Fakat insanın, meseleleri evvelâ fihristte, kendi anatomisinde okuması lazım. Hazreti Pîr’in mülahazasına ircâ edecek olursak; âfâkî düşünceden evvel, enfüsî düşünce esasen… Yoksa siz o meseleyi fihristte çözmemiş iseniz, o geniş âlemde kafa dağınıklığına maruz kalabilirsiniz, meseleyi kuşatamayabilirsiniz, hafizanallah.

İman-ı billahtan marifetullaha… Marifetullahtan muhabbetullaha… Muhabbetullahtan zevk-i ruhânîye… Sonra Hazret’in ısrarla üzerinde durduğu gibi, aşk u iştiyak-ı likâullaha. Bütün sofiler de bu konu üzerinde durmuşlar. Böylece insan, Allah’a âşık olur; Mecnûn’un Leylâ’ya aşkının çok ötesinde… Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıksa, Cenâb-ı Hak, onu huzur-i kibriyâsına alsa, orada da bayılır, kendinden geçer, yine “Allah!” der. Esasen, aşkını seslendirir, bir ney gibi aşkını seslendirir; âdetâ göremez, duyamaz, ihata edemez, aşkını seslendirir.

O ufka talip olmak lazım. Zira bir insanın kıymet-i harbiyesi -bir yönüyle- talip olduğu şeylerin kıymet-i harbiyesi ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır). Neye talip iseniz, kıymetiniz odur sizin!..

“İyilik adına olan şeyler öyle olduğu gibi, kötülük adına olan şeyler de böyle tedricîdir.” Onu diyordum. İnsanlığın İftihar Tablosu buyuruyor ki: “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” Evet, her günah -bir yönüyle- ikincisine çağrı olur. كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapa geldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)” (Mutaffifîn, 83/14)

Burada (ayetteki “râne” kelimesinde) “Sekit” var; esasen orada -bir- kıraat açısından, -bir de- Kur’an’ın iç musikisi açısından, mazmuna dokunmama açısından bir nefes alma söz konusu. Mazmuna dokunacak olursanız, “ber-râne” diyeceksiniz, “berrâne” (بَرَّانَ) deyince de mana değişiyor; hayır “bel-râne” (بَلْ رَانَ) diyeceksiniz, bir soluk alıp verme ile. “Reyn” esasen, kalbde bir reyn…

Bir reyn, hafif bir şüphe, bir reybîlik şayet bir güve gibi musallat olur ise kalbe, ikincisine çağrı, üçüncüsüne çağrı, dördüncüsüne çağrı, beşincisine çağrı… Yavaş yavaş insan vicdanında bir çürüme baş gösterir. Buna “insanın manevî anatomisinde deformasyon” diyebilirsiniz. Manevî anatomisi, yani, kalb, ruh, vicdan, his, şuur gibi insanı Allah ile irtibatlandıracak mekanizması… O mekanizmaya güve düşmüş gibi delik deşik olur insan, hiç farkına varmadan.

   Manevî anatomisi itibarıyla kendini çürümeye salmış insanlar, çevrelerindeki şuursuz, dalkavuk ve dünyaperest kimseler sebebiyle daha bir azgınlaşır, Firavunlaşır, sapar ve saptırırlar.

Bu açıdan kapıları en küçük bir aralıkla bile o türlü şeylere açmamak lazım. Hatta imkânı var ise; -mesela- size milletvekilliği, valilik, kaymakamlık teklifi geldi, “Yahu bunu falana verseniz, daha iyi olur!” demelisiniz. Hazreti Ömer ile Ebu Bekir arasında olduğu gibi; radıyallahu anhüma elfe merrâtin, bin defa Allah onlardan razı olsun. O, onun elini tutuyor, “Ben, buna biat ediyorum!” diyor; o da “O, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç ayrılmayan bir insan, ben ona biat ediyorum!” diyor. Zannediyorum, bu meseleyi uzatabilirlerdi; fakat vakit israfı olurdu, orada kafa dağınıklığına sebebiyet verirdi, başkaları farklı düşüncelere girerdi. Yoksa Hazreti Ebu Bekir durmadan Ömer’in elini sıkardı, Hazreti Ömer de Ebu Bekir’in elini sıkardı; kalkar “Olmadı bu!..” der Hazreti Osman’ın elini sıkarlardı; “Olmadı!” der, Hazreti Ali’nin elini sıkarlardı. Teşettüt-i ârâya, düşünce karışıklığına/karmaşasına sebebiyet verirlerdi.

Îsâr ruhu… Başkalarını kendine tercih etme… “Bu imamete sen layıksın, lütfen geç; ne olur, Allah aşkına geç! Allah aşkına sen vali ol! Allah aşkına sen kaymakam ol! Allah aşkına sen milletvekili ol! Ben de seni seçenlerden olayım!..” Değilse, hiç farkına varmadan bu türlü şeyler, insanın manevî anatomisinde deformasyon meydana getirir. Hiç farkına varmadan… Çürümüştür o ama farkında değil!..

Şimdi, bir kimse çürümüş ise, kafanızı ona takıp da çürümüşlüğü sadece onda mütalaa etmemek lazım. Eğer etrafındakiler de çürümemiş ise şayet, en azından biri “Yahu yeter!” diyecektir. Siz hiç duydunuz mu böyle “Yeter!” diyen bir ses?!. Onca mezâlime, onca mesâvîye, onca şenaate, onca denâete, Hitler’in yapmadığını yapmaya, Saddam’ın yapmadığını yapmaya, Kazzâfî’nin yapmadığını yapmaya karşı bir tane pozitif ses, bir tane insanca soluk yükseldiğini duydunuz mu?!. Evet, şayet öyle bir şey olursa, o da kendini bulacağı yerde bulur zaten. Öyle biri var ise, içinden geliyor ise şayet, o da onu bildiğinden dolayı sükûtu tercih etmiştir. Dolayısıyla çürüme de kaçınılmazdır. Bir tabiat çürümeye, iç deformasyonuna, iç çürümesine müsait ise şayet, onun çevresi de bu meseleyi hızlandırır ve farkına varmadan Amnofis’in arkasından gidip dururlar.

Evet, “Amnofis” deyince, bir menkıbeyi hatırladım; her hadise bir şeyi çağrıştırıyor; arz edeyim: Bir gün şeytan Amnofis’in yanına geliyor. Hazreti Musa’ya muasır olan Firavun’a, Mehmet Akif, “Amnofis” diyor. O mu, yoksa başka bir adı mı var, İbnü’ş-Şems filan mı? Şeytan gelip diyor ki: “Yahu saçın-sakalın artık bembeyaz oldu senin. Hala أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى diyorsun. ‘Benden büyük tanrı yok!’ diyorsun. ‘Ayağımın dibinde bu su akıyor; Musa kim, o kim oluyor ki benimle boy ölçüşsün!’ diyorsun.” -Bunların hepsini Kur’an-ı Kerim anlatıyor; mazmun olarak ifade ediyorum.- “Artık sen bu dediğin şeylerden vazgeçsen!” diyor. İhtimal, herhalde Firavun bir kahkaha atıyor; şimdikilere de deseniz, kahkaha atarlar: “Sen git, yarın gel!” diyor şeytana. Demek ki bazen insan o duruma düşüyor ki, hakikaten şeytan bile onun edip-eylediği şeylere akıl erdiremiyor. “Sen git, yarın gel!” diyor. Gidiyor. Ertesi gün kalkıyor; Kahire -yerleri Kahire Firavunların- sokaklarından içeriye girence, bakıyor ki, insanların bazıları dört ayağı üzerine çömelmiş, yerde -bağışlayın- inek gibi böğürüyorlar.. bazıları merkûp gibi anırıyorlar.. bazıları at gibi kişniyorlar.. bazıları koyun gibi meliyorlar.. bazıları köpek gibi havlıyorlar.. bazıları bilmem ne gibi uluyorlar… Şaşırıyor şeytan bu hale; geliyor diyor: “Nedir bu hal böyle; bütün Kahire’nin sokaklarını böyle şeyler ile gördüm.” Firavun, “İşte bunlar, benim bendegânım; arkamdan koşturup duran sürüler. Ben, أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى dediğim zaman, bunlar da ‘Evet!’ dediler bana, sürüklendiler arkamda. Fakat bak senelerden beri Harun ile Musa’ya söz geçiremedim ben!” diyor.

Evet, manevî anatomisi itibarıyla kendini çürümeye salmış insan, çevresindeki şuursuz, insafsız, iz’ansız, bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden kimseler sebebiyle daha bir azgınlaşır; onlar alkışlıyor, takdir ediyorlar ise şayet, o insanı farkına varmadan Amnofisleştiriyorlar, Kazzafîleştiriyorlar, Saddamlaştırıyorlar demektir hiç farkına varmadan.

Hâsılı, Allah’a karşı terakkî adım adım olduğu gibi, çürüme, korkunç deformasyon da hep mebdede çok küçük bir şey ile başlar. Başta küçük bir açıdır fakat makas açıldıkça açılır, açıldıkça açılır, açıldıkça açılır. Bu “ani’l-merkez” doğrudan kaçma/uzaklaşma… “Merkez kaç” demek… “Ani’l-merkez hareket!” derdi eskiler; şimdi merkez kaç… Açıldıkça açılır, açıldıkça açılır, açıldıkça açılır; öyle açılır ki, hakikaten şeytanı bile hayrette bırakacak bir duruma düşürür insanı. Şair arkadaşımın ifadesi ile, “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni.” Alır götürür onu; bir yönüyle şeytanın hazırladığı gayyâya götürür, farkına varmadan… “Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.”

   Paranoya, bir korku, şüphe ve vehim hastalığı olarak bütün suiniyetlerin, suizanların da kaynağı gibidir; onun ikliminde şekillenir bütün ayrıştırıcı düşünceler, “biz” ve “ötekiler” mülâhazaları; orada kararlaştırılır nâhak yere infazlar ve en dırahşan nâsiyeleri karalamalar.

Paranoya, psikiyatristlerin daha iyi bileceği bir husustur. Paranoyanın çok çeşitli sebep ve tesirleri vardır. Mesela; eksiği-gediği bulunan, basit bir zeminden önemli, hayatî bir yere gelmiş olan, daha net konuşacak olursak şayet, fakir bir aileden, gecekonduda oturan bir aileden gelip birden bire kendisini imkânlar içinde bulan kimseler bu maraza yakalanabilir. Böyle biri, Cenâb-ı Hak imkânlar verince, küstahlaşır; bir yönüyle, herkese tepeden bakmaya başlar. Firavunlar için de böyle olmuştur; Hitler de aynen böyledir. Bunların sergüzeşt-i hayatlarına baksanız, hayatlarını doğru okusanız, sonra onu soyut resim yapan bir ressama verseniz, resim çizse, hepsi için aynı şekli çizecektir; hepsi birbirine çok iyi benzerler bunların.

Bir de hakları olmadığı halde elde ettikleri o şeyleri “Elden kaçırırız!” diye sürekli bir vehim, bir korku, bir tereddüt yaşarlar. Mesela, Şah, “Neme lazım, ya Humeyni gelirse!.. Benim saltanatım gider!” falan paranoyası yaşar. Başka yerlerde de öyle… Saddam, “Ya Ekrâd içinden birisi kalkar Humeyni gibi gelirse!… Ben Irak’ta saltanatımı kaybederim!” paranoyasıyla yaşamıştır. Öbürü Yemen’de “Humeyni gibi birisi gelirse, ben saltanatımı kaybederim. Oysaki kaç yerde, birkaç tane sarayım var benim.. bir yerden bir yere giderken elli tane zırhlı araba ile gidiyorum ben.. âdetâ ordular koruyor beni.. milletin başında bulunan ben, o milletimin başında, olmazsa olmaz gibiyim!” paranoyasıyla oturup kalkmıştır. Bütün bunlar insandaki o paranoya duygusunu, düşüncesini tetikleyen faktörlerdir, esasen. Elde ettikleri, haksız yere elde ettikleri şeyleri kaybetme vehmi ile, şüphesi ile, tereddüdü ile -bir yönüyle- septistçe yaşarlar bunlar. Dolayısıyla ihtimallere hüküm bina ederler. Yüzde bir ihtimal ile, bir yerdeki bir oluşum, bir karartı, belki bir gölge hakkında “Aman, bir cin olmasın!” falan derler. “Yok mu etrafımda insanlar, şu gölgeye ateş etsinler; cin olabilir bu!” filan… “Büyücüler var ise şayet, bu cini savmak için gelse, bir şey okusalar!” falan… Var ise bir insanda böyle paranoya, başvurmadık şey bırakmaz o.

Zannediyorum, İslam dünyasında, ona musallat olmuş günümüzdeki paranoyaklar, esasen, haksız yere elde ettikleri şeyleri “Elden kaçırırız!” mülahazasıyla en masum insanların kanına, ırzına, namusuna tecavüz edercesine zulümler işliyorlar. Zaten onlar için namus, ırz, falan meselesi söz konusu değil; tecavüz ederler hafizanallah. Ve bunları yapanların en tehlikelileri de İslam dünyasındadır. Neden? Çünkü o şeytanî saltanatlarını korumak için İslamî argümanları kullanırlar. Camiye gelirler, ön safa geçerler, halkın içinde görünürler. Zat-ı Ulûhiyetin nâm-ı Celîlini tekrar eder dururlar; “Peygamberimiz!” derler. Bazen -o gün o moda olur ise- “Kur’an Müslümanlığı!” derler; bazen “Hadis Müslümanlığı!” derler; bazen “Fıkıh Müslümanlığı!” derler. Siz başka bir şey söylemiş iseniz, mutlaka kendilerine göre farklı bir şey söylerler. Bazen “İmamlar da kim oluyor? Kur’an bize yeter!” derler. Ben bunları söylerken, zannediyorum hatırlıyorsunuzdur; siz sosyal medyada duymuşsunuzdur bunları; şu ağzı-gözü bozulmuş, İslam dünyasının başına musallat olmuş eşrârın ağzından, şerâreler halinde akan bu şeni’, bu deni şeyleri defaatla duymuşsunuzdur.

Evet… İslamî argümanları kullanma… Namazı kullanma.. orucu kullanma.. haccı kullanma.. “Allah!” deme, “Peygamber!” deme, hâşa ve kellâ, bunları kullanma. En tehlikelisi bu… Sürüler bundan dolayı aldanabilirler.

İşte Firavun’un kullandığı gibi… “Baksana, Kamer Dağı’nın içinden çıkan Nil Nehri, altı ayda, bir senede boşalttığı su itibarıyla, o dağın hacminden çok daha büyük. Nereden çıkıyor o su? İşte o benim ayaklarımın dibinden aktığına göre, demek bende bir şey var! Bu insanlar beni alkışladıklarına göre, bunca insan yalan mı söyleyecek?!. Buna ister ‘tevatür’ deyin, isterse ‘meşhur’ deyin, bunca insan yanılmaz; demek ki bende hakikaten alkışlanacak bir yan var ki, alkışlıyorlar.” der. Ve onu kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapar. Takdir edilmeyi kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapar. “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih ettiği” için, o mevzuda elinden gelen her şeyi yapar. Dolayısıyla biraz evvelki mülahazalara bağlı olarak işi götürecek olursak şayet, bünyesine bir güve düşmüştür bunun, hiç farkına varmadan, onu kemiriyor, kemiriyor, kemiriyor. Fakat o, bunun farkında değildir. İç deformasyon yaşıyor demektir, bir iç çürümesi yaşıyor demektir. İyilikler, güzellikler dine ait güzellikler, içtenleştirileceği yerde, şeytanın dürtüleri, şerareleri, sinyalleri nefis tarafından sürekli çözülerek ona sunulduğundan dolayı, şeytanın şerarelerine göre hareket etmekte, nefs-i emmârenin dürtülerine göre hareket etmekte ve hevâ-i nefsine uyup hareket etmektedir.

   Ya kendileri birer paranoyak olan veya hedefine ulaşabilmek için toplumsal bir paranoyaya ihtiyaç duyan tiranlar, öteden beri, yaptıkları kötülükleri meşru ve mâkul gösterme hesabına yığınlarda ürperti hâsıl edecek şeyleri kullanagelmişlerdir.

“Hevâ-i nefsime uydum, pek çok günah ettim / Huzura hangi yüzle varayım, ya Rasûlallah!” diyor, hevâ-i nefsine hiç uymayan Leyla Hanım, Diyarbakırlı. Evet, مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ Nefsini/hevâsını ilah ittihaz eden; içten gelen dürtüleri ne ise şayet, taparcasına onların muktezasını yerine getiren, hafizanallah… Böyleleri âdetâ cinnet derecesinde her şey yaparlar. Kanun yoktur, bilmezler kanunu; hukuk yoktur, adalet yoktur onların kitaplarında; çünkü onlar, kitapsızdır. Kitap da okumazlar onlar. Belki şöyle-böyle diploma almışlardır fakat diplomalı cahillerdir hepsi.

Firavun’un “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor!” şeklindeki ifadeleri de Hazreti Musa’ya karşı mele’ini kışkırtmaya matuf… Mele’, onun mâbeyn-i hümayunu, sergerdanları. Tabiî öyle serkerin aynı zamanda sergerdanı olması gayet normal. Mele’, o demek, Kur’an-ı Kerim’de geçen bir kelime; mâbeyn-i hümayun veya meclistekiler, meşveret halkı filan diyebilirsiniz. Onun halkı kışkırtması da bu tür paranoya mıydı, yoksa zulmüne bir bahane mi? Esasen zulme bahane bulma da yine paranoya ile irtibatlandırılabilir. Esas, “Yaptığım şeyleri yapacağım!” ilhâdı. Yaptığı şeylerin hepsi zulüm; yaptığı şeylerin hepsi zulüm… Ama insanları sindirme, bastırma, biraz evvelki menkıbe münasebetiyle bahsettiğim gibi, halkı o hale getirme…

Kelime kelimeyi hatırlatıyor; Kur’an-ı Kerim diyor ki: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ “O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhrûf, 43/54) Kavmini hafife aldı. “Kast sistemine göre, siz, benim seviyemde insan değilsiniz!” Kast sistemi Hindistan’dan mı Mısır’a gitti, Mısır’dan mı Hindistan’a gitti, belli değil! İnsanları tabakalandırma… Birinci basamaktaki insanlar, serkârlar; daha güzel ifadesi serkerler.. ikinci basamakta, onu alkışlayanlar.. üçüncü basamakta ona destek olanlar.. dördüncü basamakta, onun gözünün içine bakanlar.. beşinci basamakta, artık tamamen ona zıt gibi görünen, ezilmeyi hak edenler.. ondan sonra altıncı basamak, yedinci basamak, sekizinci basamak, dokuzuncu basamak… “Bunların hepsi ezilmeyi hak eden insanlar. Bunları ezmezseniz şayet, muhtemel -binde bir ihtimal- bunlar gelir sizi ezerler, Kahire’yi sizin elinizden alırlar, Ahramlara otağlarını kurarlar ve dolayısıyla bugüne kadar çırpınıp durduğunuz, çırpınıp durarak elde ettiğiniz şeyleri kaybetmiş olursunuz. Elli türlü zillete katlanarak elde ettiğin bu şeyi, üç-beş tane çapulcunun gelip senin elinden almasına göz yumuyor isen, sen, akılsızsın demektir. Öyle ise, bunların hepsinin kökünü kazımak lazım, kezzap döküp kurutmak lazım onu; benim yaşamam, bu saltanat ve bu debdebe ile yaşamam, buna bağlıdır. Benim var olmam, benden başkasının yok olmasına bağlıdır. Ya benim gibi düşünecekler veya hukuksuz, kanunsuz bunların hepsi ölümü hak etmişler demektir.”

İslam dünyasında olan şey, bu!.. Derdest edip götürüyor Saddamcılar, Kazzafîciler; derdest edip götürüyorlar, “Senin suçun var!” diyorlar. “Yok yahu, ben bir şey yapmadım!” diyor masum. “Ee bir şey yapmadığını ispat et!” diyorlar. Bakın, ne hukuk mantığı bu!.. Vallahi böyle bir mantıksızlık karşısında ve bir de buna mukabil sesini çıkarmayanlar karşısında şeytan -zannediyorum- zil takıp oynuyordur. “Hiçbir zaman insanlık üzerinde bu kadar hâkimiyet tesis edemedim ben! Yirminci asrı, Allah (celle celâluhu), benim için yaratmış; bencil, egoist insanlar, tam bana göre insanlar!.. Sanki bu asır, benim asrım!.. Enâniyet asrı; egoizma, egosantrizma, narsizma asrı…” diyordur.

Çok insanda olabilir paranoya, hafizanallah. Vehimlere bağlanabilir insan; vehimlere göre hareket edebilir. Ama zannediyorum bu mevzudaki problemleri, o isi-pası silecek bir şey var ise, o da akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim, hiss-i selim heyeti ile meşveret ederek meseleyi götürmektir. Sâlim düşünüyorlar, sâlim hissediyorlar, sâlim konuşuyorlar, sâlim ruhları var… مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ Bunlar ile meseleleri meşveret ederek götürür iseniz, sürçmezsiniz, Allah’ın izni-inayeti ile… Salmazsınız kendinizi zift çağlayanına, hafizanallah!.. Akmazsınız zift deryasına, hafizanallah!.. Ama bir kısım vehimlere kapılarak “Şuna sahip oldum, buna sahip oldum; elimden alırlar bunları!” mülahazasına kendinizi kaptırırsanız, hiç farkına varmadan paranoyanın değişik mertebelerinde, değişik makamlarında bir yer tutmuş olursunuz.

Siz tutmadınız, inşaallah tutmayacaksınız; size tutturamayacaklar onu, Allah’ın izni-inayeti ile. Çünkü talip olduğunuz şey, o kadar büyük, o kadar yüksek ki!.. Ahsen-i takvîme mazhariyetin gereği de odur. Siz, bulacağınızı bulmuşsunuz, artık bulacağınız bir şey kalmamış. O’nu (celle celâluhu) bulan için bulacak bir şey kalmamış demektir; O’nu kaybeden de bir şey bulmuş sayılmaz! Hikem-i Atâiyye’de, İbn Ataullah-ı İskenderânî (Sekenderânî), مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَكَ وَمَا الَّذِي فَقَدَ مَنْ وَجَدَكَ diyor; Hazreti Bediüzzaman da bunu alarak kullanıyor, bir kelime farkı ile. مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ * وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ “O’nu bulan, ne kaybetmiştir ki! O’nu kaybeden de ne bulmuştur ki?!.”

Evet… Ağrıttım başınızı.. helal edin hakkınızı.. deşeledim sızınızı.. bir kere daha vicdanlara/vicdanlarınıza duyurdum tanıdığınız, bildiğiniz kimselerin çektiği şeylerden dolayı acınızı!..

Bamteli: İFTİRALAR, ZULÜMLER VE SON ARZUM

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar.”

Dünya muhabbeti istikametinde bir adım atınca, o bir adım, ikinci adımı atmanın zorlayıcı bir sebebi ve aynı zamanda bir referansıdır. Olumsuz şeylere doğru atılan her adım, ikinci yanlış adıma bir çağrıdır, bir davetiyedir. Bütün mesâvîde, bütün me’âsîde, Hazreti Gazzalî ifadesiyle, bütün “mûbikât”ta ve “mühlikât”ta, bu böyledir. Bir kere yalan söylersin, ağzın alışır, yine söylersin. Bu, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifteki mübârek beyanına uygun düşmektedir. Zaten, O’nun beyanına uygun düşmeyen şeyler merdûttur.

Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse, kalbi yine parlar. Fakat tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur: ‘Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)’ (Mutaffifîn, 83/14)”

Evet, “İnsan, bir günah işlediğinde, bir hataya girdiğinde, kalbinde bir leke hâsıl olur.”. O “latife-i Rabbâniye”nin ufkunda bir kararma, bir yönüyle hakâik-i Esmâ’ya ve hakâik-i Sıfât’a nâzır o rasathanede bir küsûf, bir hüsûf yaşanmaya başlar. Hemen insan, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe ile Allah’a teveccüh etmezse, o kararma artar ve kalbi kuşatır. Derecesine göre, bizim gibi ümmîlerinkine “tevbe” deriz. Bir üstte o meseleyi duyarak, kalbi titreyerek, tepeden tırnağa ihtizaz yaşayarak yapanlarınkine de “inâbe” denir. Kur’an-ı Kerim, ona da çok yerde işaret buyuruyor; mesela, şöyle diyor: وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize yönelip derin bir tevbe şuuru içinde O’na gönül verin.” (Zümer Sûresi, 39/54) Onun bir ileri seviyesine ise sofîler “evbe” diyorlar; ona da yine Kur’an-ı Kerim’de “evvâb” tabiriyle işaret ediliyor; mesela, نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur! Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.” (Sâd Sûresi, 38/30, 44)

İşte, o türlü mülahazaların üzerine dökülecek -kezzâb mı- hayır kevser gibi bir iksir, o olumsuz şeyleri yıkayacak, kalbi pîr u pâk edecek, aynı zamanda mele-i a’lânın sâkinlerince de imrenilir hâle getirecektir. Hatalar ve günahlar, insanın iradesinden korkmalı, tir tir titremeli; bir harama nazar, bir dilin dudağın o istikamette harekete geçmesi, bir kulağın mesmûât mevzuunda olumsuz şeylere dikkat kesilmesi… İnsan, iradesinin hakkını vererek, o olumsuzlukların ağızlarına “istiğfar” ile, “tevbe” ile, “inâbe” ile, “evbe” ile bir tokat indirmeli. Günah, otağını sizin kalbinizin bir yanına kurmak istediğinde, korka korka kurmalı; “Hemen arkadan istiğfar gelirse, her şeyi silip süpürüp götürecek ve bir kere de ben bu adamı aldatamayacağım artık!..” demeli. Günah/hata, tir tir titremeli, hakiki mü’minde.

  “Falanı öldüreceklerdi!”, “Ailemle uğraşıyorlar!” ve “Falanlar, terör örgütü!” Bunlar Birer Kuyruklu Yalan

Günah işleyen, kâfir olmaz; sadece Allah’a karşı isyan etmiş olur. Ama onda ısrar ediyorsa şayet, umursamıyorsa, “günahı umursamamak, en büyük günahtır!” O “kebîre”nin (büyük günahların) üç sayıldığı, beş sayıldığı, yedi sayıldığı, (yetmiş diyenler de var) yetmiş sayıldığı yerde, hepsinin üstünde “günahı umursamamak” vardır; o, belki hepsini ifade edebilecek şekilde öyle bir günahtır. Ve günümüzde bu, öylesine sârî bir hastalık halini almıştır ki, televizyonda ve İnternet’te, çok ciddi bir duygu-düşünce kirlenmesine sebebiyet verilmekte; iftira, tezvir, yalan görülmektedir. Öyle korkmazlık içinde, -bağışlayın- öyle utanmazlık içinde, öyle hayasızlık içinde, milletin gözünün içine bakıla bakıla sürekli öyle yalanlar söyleniyor ki!..

Şimdiye kadar söylenen şeyler, o bir kısım zift cerâidinde (gazetelerinde/yayınlarında)… Kim üzerine alırsa, “yarası olan gocunuyor” deriz, yarası olmayan da gocunmaz. Zift cerâidinde, akla hayale gelmedik şeyler… Bazen “falanı öldüreceklerdi!” derler ki, korkunç kuyruklu bir yalan. Ve hele bunu söyleyen bir yerde bir “mihrap” adamı ise, bir “minber” adamı ise, bir “kürsü” adamı ise, daha ötede adama benzeyen bir şey ise, söylediği bu şey, öyle bir ayıp, öyle bir denâet, öyle bir şenâettir ki!.. “Hep öteden beri böyle benim ailem ile uğraşıyorlar!” Kuyruklu bir yalan. “Falanlar, terör örgütü!” Kuyruklu bir yalan. “Paralel”, kuyruklu bir yalan. Ve bunun karşısında sesini çıkarmayanlar, “dilsiz şeytan”lar. اَلسَّاكِتُ عَنِ الْحَقِّ شَيْطَانٌ أَخْرَسُ Hakikat karşısında sesini çıkarmayana -hadis ifadesiyle- “dilsiz şeytan” deniyor.

Evet, bunların hepsi, hakkınızda söylenebilir. Çok olumsuz şeylere maruz kalmanın yanı başında, bir sürü yalanla da müttehem hale gelebilirsiniz. “Yalan” değerlendirilerek, “iftira” değerlendirilerek, “itiraf” süsü verilmek suretiyle bühtanlar değerlendirilerek, “isnad”lar değerlendirilerek, “ta’yîr”ler değerlendirilerek, “ta’yîp”ler değerlendirilerek, “tahkir”ler değerlendirilerek, “tezyif”ler değerlendirilerek kimi insanlar da iğfâl edilmiş olur. Bu, bir zatın böyle tek başına işlediği bir günah olmaktan çıkar. Onca insanı da idlâl ettiklerinden, “es-sebebu ke’l-fâil” sırrınca, Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde ifade buyrulduğu gibi, o sebebiyet verenler, diğerlerinin veballerini de sırtlanacaklardır. Kur’an’ı bilenler, anlayacaklardır bunu. Bir misal: لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلاَ سَاءَ مَا يَزِرُونَ “Sonuçta da, Kıyamet Günü kendi günah yüklerini tastamam yüklenecekleri gibi, hiçbir kesin bilgiye dayanmadan saptırdıkları kimselerin günah yüklerinden bir kısmını da taşıyacaklardır. Gerçekten, sırtlarına ne kötü bir yük alıyorlar!..” (Nahl, 16/25)

Bu hakikati ifade için اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ (Sebep olan yapan gibidir.) demişler; اَلدَّالُّ عَلَى الشَّيْءِ كَفَاعِلِهِBir şeye delalet eden, -bir yönüyle- onu işlemiş gibidir!” Bir sürü insan, bu mevzuda şirazeden çıkarılıyorsa, yalan söylemeye alıştırılıyorsa, yalanı mahzursuz görüyorsa, iftirayı mahzursuz görüyorsa, buna sebebiyet verenler her bir insanın vebalini de yüklenirler.

  Hazreti Âişe Annemize münafıklarca atılan iftiraya maalesef bir kısım mü’minler de inanmışlardı.

Bir kısım münafıklar da mübârek Âişe validemize iftira etmişlerdi. Bütün analardan üstün; anaları üst üste yığsanız, Anadolu anası gibi tertemiz anaları üst üste yığsanız, onun (radıyallâhu anha) ka’kül-ü gülberlerinin bir tek kılına mukabil gelemez. Fakat bir-iki tane kendini bilmez densiz, onun (radıyallâhu anha) hakkında, hiç tutmayacak bir isnatta bulundular; sizin hakkınızda yapılan isnatlar gibi bir isnatta bulundular. Fakat o, iffetine düşkün, çok onurlu, nezih bir iklimde neş’et ettiğinden, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetinden, Hazreti Ebu Bekir gibi nâdide bir insanın kızı olmasından ve anası gibi nâdide bir sahabenin kızı olmasından dolayı bütün bunların musibet olarak muzâafını yaşadı. Onunkisi, sadece bir isnat, bir iftira karşısında onun elemini duyma demek değildi; konumu itibariyle, “müfred” bir isnat değildi o; “muzâ’af” bir isnat değildi, “mük’ab” bir isnat değildi, “mük’ab der mük’ab” bir isnat idi. (Bu son tabir, Ziya Gökalp’e ait.) Böyle kat kat katlanmış bir isnat idi. Hazreti Meryem validemizin o mesele karşısındaki duyarlılığı ölçüsünde duyuyordu.

Hazreti Meryem Validemizin halini Kur’an şöyle anlatır:  فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Derken, doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. (Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) ‘Keşke, bu iş başıma gelmeden önce öleydim de, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ dedi.” (Meryem, 19/23) Hazreti Âişe annemiz de böyle derin bir tahassürle adeta iki büklüm olmuştu. Maalesef, o korkunç iftiraya bir kısım safderun Müslümanlar da inanmışlardı. Sahabe gibi güzide, ufku açık, bir yönüyle vahiy çağlayanları altında yunup yıkanan, bir yönüyle de vahyin projektörleri karşısında her şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun doğru gören, doğru değerlendiren, yerli yerinde ona göre ifade eden insanlardan bile aldananlar olmuştu.

Yalan öyle, iftira öyle, tezvîr öyle… Bir de bu mevzuda meselenin doğrusunu, öyle olmadığını ifade eden insanların sesi kesilmişse… Vahiy geleceği âna kadar, Efendimiz de ızdırapla kıvrandı, Hazreti Ebu Bekir de ızdırapla kıvrandı, Vâlide de ızdırapla kıvrandı, Esmâ da ızdırapla kıvrandı. Belki bütün ezvâc-ı tâhirat da ızdırapla kıvrandılar. Ve bu günlerce sürdü; mübarek annemiz, yatağa düştü.

  “Bunlar fırâk-ı dâlle!” diyen şahıs sonunda kendi kimliğini ortaya koymuş oldu.

Size yapılan iftiralar ve isnatlar, zalimâne muameleler, derdestler, tehcirler, ta’yipler, tahkirler, tezyifler, hatta tepeden inip bütün bütün yok etme mülahazaları, çok kimseyi -belki- bu mevzuda olumsuz şeylere sevk edecek kadar onlarda şok tesiri yapmıştır. Dün Anadolu insanının en nezihlerinden iki tanesinin, annelerinin cenazelerine iştirak ederken arkadan kelepçeli olarak götürülmeleri öyle rikkatime dokundu ki, “O mübârek Anadolu’da insanlık bu kadar mı sukût etti!..” diye gözyaşlarımı tutamadım. Annelerinin cenâzesi… وَافَقَ شَنٌّ طَبَقَةَTencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!” Führer’ler emredince, SS’ler de yapıyorlar. Denâetin, şenâetin bu kadar çirkini yaşanmamıştır Anadolu’da. Ama bütün bunları bazı kimselerin karakterlerine verecek -halk ifadesiyle diyeyim- “es” geçeceksiniz. Yoksa her şeyi alır içinize dert ederseniz şayet, yapmanız gerekli olan şeyi yapamazsınız; defaatle arz ettiğim gibi.

Bir tanesi… Ben onun hakkında şöyle böyle denen şeylere inanmıyor gi-bi i-dim, gi-bi i-dim. “Bunlar fırâk-ı dâlle!” demesiyle, taşlar yerine oturdu. Demek ki gerçekten dönmüş gibi görünmüş, kılık kıyafetle; fakat dönmeyip yerinde durduğunu “fırâk-ı dâlle” demek suretiyle tesbît ediyor, tescîl ediyor, ma’şeri vicdanda. “Allah, gerçekten Kendine dönmeye muvaffak eylesin!” diyeyim. Biz değil öyle, sadece bir basit ilmihalle yetinmek, her konuda ciddi bir eser okumakla da iktifa etmedik. Onların öğrendikleri gibi kitapların fihristine bakarak, fişleyerek, işleyerek ortaya kitap koyup kariyer yapmayı asla yeterli bulmadık. Bir kitaba bakarken, onu otuz kitapla da müzakere ederek, Ehl-i sünnet ve’l-cemâat’in mübârek mülahazalarını zihinlerimizin bütün nöronlarına işlemek üzere işledik. Bir tek kelime ile, İmam Ebû Mansûr el-Mâturidî veya Eş’ârî hazretlerine, Ebu Hanife hazretlerine, İmam Mâlik hazretlerine, İmam Şâfiî hazretlerine, İmam-ı Hanbelî hazretlerine, selef-i sâlihîne aykırı yol tutmamaya gayret gösterdik. Senelerden beri hadisleri metnin kritiğini yaparak okuduk. Senelerden beri, birkaç kitabı beraber bulundurarak, ricalin kritiğini yaparak müzakere ettik. Onlara sorsanız, on tane insanın (ricâlin) sergüzeştini söyleyemezler. Hatta bir şey söyleyeyim; o mevzuda uzman olan en büyüklerine sorsanız -belki sonra bakar öğrenir- “Buhari’nin birinci hadisinin râvîsi kimdir?” diye, yemin ederim, bilmez; hem de o işte uzman geçinenler bilmezler. “Nâdânlar ederler sohbet-i nâdânla telezzüz.” Diploma ile olmuyor! “Divânelerin hemdemi, divane gerektir.”

  Size “terör örgütü” diyenler veya “fırâk-ı dâlle” iftirasını seslendirenler tarihin sayfalarına kapkara olarak kaydedilecekler.

Size “terör örgütü!” demek, dünyada en garip bir isnattır. “Paralel!” demek, en garip bir isnattır. En garibini de kendini bilmez bir tanesi, diplomalı cahil, “fırâk-ı dâlle” demek suretiyle söyledi. Öyle bir denaet, öyle bir şenaat irtikâp etti ki, yarın dayandığı kuvvetler, üzerinde bulunduğu blokaj yıkılınca tarihe kapkara olarak geçecek. Zulüm devam etmez; اَلْكُفْرُ يَدُومُ، وَالظَّلْمُ لاَ يَدُومُKüfür, mahkeme-i kübrâya, ma’dele-i ulyâya kalır; zulüm ise, gayretullah’a dokunduğunda, onu yapanları, beraber alır, seylaba kapılmışlar gibi beraberce sürüklenir giderler!” Evet, tarihe lekeli birer sayfa halinde intikal edeceklerdir. Dolayısıyla aldırmayın!..

Fakat binlerce insanı, insanca yaşama haklarından mahrum edenler, suretâ dönmüş ama aslında kılcallara kadar sızmış kimselerdir. Mübarek Anadolu insanının kılcallarına kadar sızmışlar. Kılcallara kadar sızan bu kimseler, yeryüzünde melekliği temsil eden insanlara karşı akla hayale gelmedik isnatta, iftirada, tezvirde, tahkirde, tezyifte bulunuyorlar. Kendi karakterlerini ortaya koyuyorlar. Bunu, zaman gösterecek; gelecek zaman gösterecek. Şu anda bile, azıcık insanlıklarını unutmamışlarsa -zannediyorum- o gelecekte zamanın göstermesinin karın ağrılarını çekmeye başlamışlardır bile. Hayalimde durumlarını canlandırıyorum; bu türlü şeyler akıllarına geldikçe, ya duvarlara yumruk vuruyorlardır veya bilmem neler gibi tekme atıyorlardır, şu anda. İnanın…

Çünkü إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَSiz, acı çekiyorsanız, onlar da sizin elem duyduğunuz gibi acı çekiyorlar. Ama siz, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden, engin şeyler umuyorsunuz.” (Nisâ, 4/104) Siz şimdiye kadar yaptığınız hizmetlerin karşılığında bir şey beklemediniz. 170 küsur ülkeye açıldınız, zannediyorum. Benim bildiğim arkadaşlar, Allah rızasından başka bir şey beklemediler. Bizimkine gelince, sadece cami kürsülerinden veya konferanslardan teşvikten ibaret…

  Haramîliği, Yolsuzluğu, Diplomasızlığı, Beceriksizliği Örtmek ve Diktatörlüğü Güçlendirmek Hesabına Kullanılan 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Bahaneleri

Onların bin-de bi-ri-ni ta-nı-mam. Hatta yine “darbe” dedikleri bir dönemdeki o emniyetçilerden, adliyecilerden bin-de bi-ri-ni ta-nı-mam. Ama daha ilk gece, işte o ferzende-i bînamaz-ı Cibalî İmamı’nın, telefonda “Hemen derdest edin bu adamı!” demesi… Yahu bu işi yapan emniyetçiler, sizin emniyetçileriniz. Dün “Savcısıyız!” deyip askerleri tutturduğunuz emniyetçileriniz. Takdir ettiğiniz, göklere çıkardığınız adliyecileriniz, hâkimleriniz, savcılarınız. Ben yemin ederim, bunları daha sonra o televizyonlarda, siz söyleyince, simalarını gördüm, tanıdım. Hiç alakası yok. Fakat meselenin olduğu gece, paraların oradan oraya taşındığı gece, haramîliklerin setredilmeye çalışıldığı gece, rüşvetlerin ketmedilmeye çalışıldığı gece, bir kısım fetva eminlerinin de “Bunlar, -efendim- rüşvet değil, hediyedir!” dediği gece… Aynı gecede birden bire hemen suçluyu bulup onu tecziye etmek, onu karalamak, öyle bir denâet, öyle bir şenaattir ki, tarihte gâvur bile yapmamıştır bunu.

İkincisi; bir darbe planlanıyor. Öyle bir darbe ki?!. Başçavuşlar, onbaşılar, çavuşlar bile bir darbe planlasa, evvela ne yaparlar? Gitseniz, evde bu türlü şeyleri hiç bilmeyen, benim bacılarıma, analarıma sorsanız, derler ki, “Yahu en evvela başbakanı, cumhurbaşkanını, bakanları falan derdest ederiz!” Halkın üzerine tanklar sürüyorsunuz!.. Allah aşkına, böyle komik bir darbe olmaz. Ama diplomasızlığı gündemden düşürmek için daha büyük bir gündem oluşturmaya ihtiyaç vardı. Haramîliği/hırsızlığı gündemden düşürmek için, tapelerdeki resimleri ve konuşmaları gündemden düşürmek için, elini güçlendirmek için, karalamaya matuf daha farklı bir fırçaya, daha farklı bir siyah boyaya ihtiyaç vardı. Böyle bir oyuna, böyle bir senaryoya “bî idrâk” bazıları da inandılar. Ee inanmamaları için de bir sebep yoktu. İnsan “bî idrak” bile olsa inanmayacaktı ama farklı şeyi, müdafaa mahiyetindeki şeyi söyleyecek herkesin sesini kestiler. Yüzlerce konuşan insanı içeriye attılar. Yüzlerce müesseseye karşı tagallüpte, tahakkümde, tasallutta, temellükte bulundular; gasbettiler, hırsızlık yaptılar. Sonra onların hakkından gelmek suretiyle, iktisadî/ekonomik durumdaki boşluğu kapamak istediler. Millete ait malları satmak suretiyle, işi beceremediklerini, yüzlerine-gözlerine bulaştırdıklarını setretmek için, onu kullanmayı düşünüyorlar. Şuraya devrediyorlar, buraya devrediyorlar, haramîlik yapıyorlar, sahiplerinin kolunu-kanadını kırıyorlar, alın teri ile kazanılmış şeylere gidip konuyorlar.

Evet, bütün bunlara mâruzsunuz. Ve her maruziyet mutlaka gelip bir yönüyle size tosluyor. Üzülüyorsunuz. Fakat “Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler!” diyeceksiniz. İçinizde bunlara çok fazla yer vermeyeceksiniz. Denîler, denâetlerini hep işlerler. Yalanlarını, tekziplerini, iftiralarını, yüzlerine vurmak için çalışan avukatlar vardır. Vâkıa, Anadolu’da avukat da bırakmadılar. Bu işi dillendirecek hukukçu da bırakmadılar. Hatta işin bekçisini bile bırakmadılar. “Başka farklı bir ses çıkmasın!” diye sokaklarda, meydanlarda ilan ettiler: “Bir evden farklı bir ses çıkıyor mu? Hemen basın onları, siz onlara da ‘paralel’, ‘terör örgütü’ deyin, içeriye atın!” Birisinin bir dönemde dediği gibi, “Siz kapıyı kırın, içeriye alın; sonra o meseleyi suç göstermek için, biz kanun çıkarırız!” Dünya hukuk tarihinde yüzkarası; böyle bir denâet mülahazası duyulmamıştır. Yüzkarası; Lenin bile böyle bir şey yapmamıştır. Bütün sesler kesilince, sadece kesilmesi gerekli olan o hâin sesler yarasalar gibi çığlık atınca, dolayısıyla “doğru” duyulmuyor ve “hakikat” seslendirilemiyor. Hatta dıştan oraya giden insanlar bile, o genel manzara karşısında -belki- mebhût kalıyorlar, sessiz kalıyorlar. Var mı sesini çıkaran?!.

  Ölüme gülerek gideceğim; son arzum sorulursa, ölmeden evvel o zalimlerin ve dilsiz şeytanların yüzlerine tükürmek isteyeceğim!..

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki; عَليْكُمْ بسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِيِّنَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِSiz, Benim ve doğru yolda olan Raşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” Hazreti Ebu Bekir’e sövenlerin, Hazreti Ömer’e sövenlerin, Hazreti Osman’a sövenlerin, Hazreti Âişe’ye iftira atanların, Aşere-i mübeşşere’yi tel’in edenlerin görülmemesi, öyle korkunç bir dalalettir ki!.. Kavga etme başka, onları yeni bir cephe olarak ilan etme başka, onlarla vuruşma ve sürtüşme başka, devletlerarası münasebet açısından diplomatik ilişkiler başka… Fakat “Benim ashabıma söven, benden değildir!” diyor Allah Rasûlü. Hafizanallah!.. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer; peygamberler döneminde olsaydı, peygamber olurdu onlar. Çok peygamberin yaptığı şeyden büyük işler yapmışlardır o Hazreti Ebu Bekir’ler, o Hazreti Ömer’ler. Fakat onlar, onlara (radıyallâhu anhüma) söverken, kalkacak bir şom ağızlı “Ben, Sünnîlik (Ehl-i Sünnet) diye bir şey bilmiyorum!” diyecek. Ondan habersiz birisi de kalkacak “fırâk-ı dâlle!” diyecek. O ne demek? “Sünnet çizgisinden dışarıya çıkmış.” A be birader, وَافَقَ شَنٌّ طَبَقَةَ (Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!) Hiç olmazsa, birbirinizle anlaşın da, belli bir noktada bir birlik ortaya koyun! Sen ayrı bir zevzeklik yapıyorsun, o ayrı bir zevzeklik yapıyor. İkisi de yalan fakat yalanlar örtüşmüyor. Madem anlaştınız, o zaman “Ben ne diyeyim burada?!.” deyip birbirinizle anlaşın! Allah hayrınızı versin!.. Allah, Kendini size tanıttırsın!.. Allah, sizi o lânetsi halden halâs eylesin!..

Evet… Açık dedim. Yok pervam. Bir tek arzum var: Bunu bana ve bu Hizmet’e yapanlar, idam sehpasına götürdükleri zaman bir tek arzum var. Ben de askere gitmeden evvel Edirne’de imam iken iki defa ruhânî reis olarak idamlıkta bulundum. Bu zulmü, bu haksızlığı, bu i’tisafı yapanlar, arzumu sorsa, “Son arzun nedir?” diye; rica edeceğim: “Gülerek ölüme gidiyorum. Bu zâlimleri getirin; ölmeden evvel, bunların yüzüne tükürmek geliyor içimden.

Benim son arzum budur, ölmeden evvel. “Tükürün o zalimlerin hayasız yüzlerine!..” deyip evvela kendim tüküreceğim. Masum insanları derdest edip içeriye atanlara.. mala mülke el koyanlara… ve arkadan bunlara Karakûşî kararla fetvâ verenlere, “Hiçbir zulüm yapılmıyor!” diyenlere, bunu açıktan açığa medya diliyle ifade edenlere.. binlerce insan, haksız-hukuksuz ezilirken, hak-hukuk ayaklar altında çiğnenirken, “Yapılan şeyler gayet âdilânedir!” diyen Karakuşî efendilere… Onların yüzüne tükürmeden gidersem, içimde ukde olur!.. Ama şimdi daha tükürmüyorum. Belki ihtida ederler, gerçek Müslüman olurlar, “fırak-ı dâlle” olmaktan kurtulurlar.

  “Ne olur, Allah aşkına, benim geleceğimi düşünün; bu okulları kapatın!” Diye Yabancılara Yalvaran Hâriciyeci

Biz ki mü’miniz; aldanırız, fakat aldatmayız!.. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: الْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ، وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌMü’min; aldanabilen, şeref-meâb, kerem-meâb bir insandır. Çizgisi belli olmayan, akı-karayı birbirine karıştıran fâcir kimseye gelince, onun işi-gücü ayak oyunudur!” Dolayısıyla, siz, karakterinizin gereği, mü’min olmanın gereği, belki aldanabilirsiniz ama asla aldatmazsınız. Aldandınız kılcallara sızmış hâinlere; Anadolu insanı düşmanlarına aldandınız. Bundan sonra da aldanabilirsiniz. Onlar, kalktı size karşı “Aldandık!” filan dediler. Otuz senedir, takdirle yâd ettiler; otuz senedir dünya da takdirle yâd ediyor. Onların para dökerek, kafa çalmaya, insan peylemeye çalışmalarına rağmen, hâlâ sadece bir yerde, bir okulu kapatmaya muvaffak olabildiler. O da yer değiştirme; kapatma değil, yer değiştirme sadece. Okulu bir yerden aldı, başka bir yere koydular, o kadar. Otuz senedir sizinle el ele, omuz omuza, diz dize, topuk topuğa namaz kılıyor gibi beraber bulunanlar, ricâl-i devletin de çocuklarını koyduğu o okulların kapatılması için, bütün güçlerini o istikamette seferber ettiler.

Evet, hâriciye elemanlarını da seferber ettiler. Geçenlerde biri anlatıyordu: Önemli bir yerdeki zavallı bir hâriciyeci, “Vazifemden olurum!” diye, “paralel diye içeri atarlar” korkusuyla, bulunduğu ülkenin hâriciye vekilinin önünde dize geliyor; “Ne olur, Allah aşkına, benim geleceğimi düşünün; bu okulları kapatın!” falan, diye yalvarıyor. Oradaki adam da, “Bu iş bize ait, siz burnunuzu her şeye sokmayın!” diyor. Evet, burunlarını her şeye sokan insanlar, burunlarından birer tenkir yumruğu yiyerek geriye döndüler. Bundan sonra da aynı şey olacaktır. Balkanlar’a dünya kadar para döktüler; medâris şeklinde vazife yapan okulları kapatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Allah (celle celâluhu) avene-i şeytana, bugüne kadar fırsat vermedi; bundan sonra da fırsat vermesin!.. Hizmet-i imaniye ve Kur’an’iyeyi, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinde devam ettirsin!.. Ehl-i Sünnet çizgisinde hareket eden insanlara, “fırâk-ı dâlle!” diyen kimselere de Allah (celle celâluhu) hidayet eylesin!..

  Kime “terörist!” diyor bunlar?!. Bu Cemaat, terörist olamaz. Ona “terörist!” diyenlerin kendileri birer teröristtir!..

Heyhat, mü’minlere, hayatında karıncaya basmamış insanlara “terörist” diyorlar. Arkadaşlarımı da kendim gibi biliyorum. Bakın bugün yine bir şey yaşadım. Arıya ağladığımı size söylemiştim, değil mi? Bir karınca… Sırt üstü düşmüş, hayatı için nâmüsait, bulunmaması gerekli olan bir yerde, derlenip toparlanamıyor. Dışarıya çıkarıp güneşle buluşturduğumda hareket etti. Size yemin ederim, babamın kabirden çıkıp geriye dönmesi gibi sevindim. Çırpınan bir kelebek… Çırpınıyor, bir türlü kalkamıyor. Önce bulmakta bir hayli zorlandım. Dakikalarca yakalamak için uğraştım. Sonra elime aldım, dışarıya çıkardım, Güneş ile buluşturdum. Uçtuğunu görünce, birden bire adeta bir Kurban bayramı, bir Ramazan bayramı yaşadım, yemin ederim size. Ve en son, bugün; bir hayvancık… Sırt üstü düşmüş; “Acaba siyah çorabımdan düşmüş bir iplik mi?” dedim. Canlıysa eziyet etmekten korkarak, elimi uzattım. Sıktığım zaman “incitebilirim” diye, bir hayli baktım. Baktım çok hafif kıpırdanıyor; anladım ki karıncaya benzer, o türden bir canlı; belki bir termit. Burada termit oluyor mu, bilmiyorum. Nasıl yakalasam?!. “Farkına varmadan çok sıkarsam, canı çıkar zavallının!” diye düşündüm. Fakat sonra böyle tırnaklarımın ucuyla yakaladım bir yerinden. Çıkardım, kapıya koydum; tahtaların üzerine koyunca, hemen tahtaların birinin arasına sızdı. Size yemin ederim, annemin mezardan çıkıp gelmesi gibi sevindim.

Bu insanlar kime “terörist” diyorlar?!. Ben şu kaldırımlarda yürürken, belki yüz defa, belki birkaç yüz defa “Amanın, burada karınca olabilir, dikkatli basın!” demişimdir. Çevreme bakmadan yürüdüm hep, yanlışlıkla önümdeki bir canlıyı ezerim diye. Yılanın belini kıran bir arkadaşımla bir ay konuşmadığımın burada şahitleri vardır. Kampta benim çadırımın etrafında dolaşan bir yılanın belini -biraz da gösteri yapmak için- kırdığından dolayı, bir ay konuşmadım onunla.

Kime “terörist!” diyor bu insanlar?!. O cemaat, terörist olamaz. Ona “terörist!” diyenler, kendileri teröristtir; çünkü onlar, sızmışlardır. Başka yerden emir ile gelmişlerdir. Ama bütün bunlar, bir gün er-geç ortaya çıkacak. Bugünün utanmazları, o gün âsâ gibi iki büklüm olacaklar. Sizin yüzünüze bakamayacak hale gelecekler. O zift cerâidinde olanlar da, o türden cerâidle sizin aleyhinize atıp tutanlar da, sizi karalamak için boyacılarda siyah boya bırakmayanlar da, hepsi, ettiklerinin kat katıyla, Allah tarafından cezalandırılacaklar. إِنَّ اللهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَŞüphesiz Allah, hiç kimseye zulmetmez; fakat insanlar, kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 10/44)

“Zâlimlere dedirtir bir gün kudret-i Mevlâ / “Tallahi lekad âsereke’llahu aleynâ!” Ziya Paşa son kısmı Kur’an’dan iktibasla söylüyor. Seyyidina Hazreti Yusuf’un, daha sonra da Mekke’nin fethinde Efendimiz’in beyan buyurdukları âyet ilave edilmiş bir mısra: Zâlimlere dedirtir bir gün kudret-i Mevlâ / “Tallahi lekad âsereke’llahu aleynâ!” قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ آثَرَكَ اللهُ عَلَيْنَا وَإِنْ كُنَّا لَخَاطِئِينَ “Dediler ki: Allah’a yemin olsun ki, kasem olsun ki, Allah, sizi, bize üstün kılmıştı ama gelin görün ki, hased, çekememezlik, hazımsızlık, yapamadığımız şeyin bin katını yapmanız, bizi bu türlü taşkınlığa, dalalete, tuğyana, aşırılığa sevk etti!” (Yusuf, 12/91)

Yine de her şeye rağmen biz şöyle dua edelim:

اَللَّهُمَّ اهْدِهِمْ الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ آمِينَ

Allahım, onları da “sırat-ı müstakîm”e hidayet buyur; kendilerine nimet lütfettiklerinin yoluna; üzerlerine gazap hak olmuş bulunanların ve dalâlette olanlarınkine değil. Âmin…

412. Nağme: “Daha Yok mu?” Arayışı ve Cennetin Mü’minlere İştiyakı

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dün akşamki sohbetinden oluşan bu nağmenin bazı satır başları:

*Derince duyma, o mevzuda ısrara vabestedir. Bu mesele, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu mübarek beyanıyla irtibatlandırılabilir: “Allah nezdinde amellerin en sevimlisi, ibadetin en faziletlisi az da olsa devamlı olanıdır.”

*Düşünce, inanç ve gayret hayatımız adına bir kere kazanmış olmak yetmez; kazanılana her gün yeni bir şey ilave etmek suretiyle o kazanç ancak korunabilir. “Nâmütenâhi istikâmetinde yolculuk nâmütenâhidir” deyip “Daha yok mu?” mülahazasıyla hiçbir durakta durmama, hiçbir şeyle yetinmeme ve hep hareket halinde bulunma bu işin ruhudur. Aslında, “Hel min mezid” tabiri, Kur’an’da Cehennemin sözü olarak geçmektedir. Cehennem, bağrına atılanlarla adeta hiç doymayacak ve hep “Daha yok mu?” diyecektir. Hazreti Üstad, bu tabiri, Ayetü’l-Kübra risalesinde, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâlini anlatırken farklı bir şekilde değerlendirir. O mütefekkir yolcu, kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikati bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kâinat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yine de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli “Hel min mezîd – Daha yok mu?” deyip durur. İşte, o seyyah gibi “Hel min mezîd” insanı olmak çok önemlidir. Evet, Peygamber meclisine erdiği ve Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede ettiği zaman bile “Daha yok mu?” diyecek kadar derin ve durağanlıktan uzak bir mü’min olmak lazımdır.

*Hayatı boyunca hep günahtan günaha, hatadan hataya sıçrayarak o masiyet yolunda “Hel min mezid?” yolcusu olmuş kimseleri Cehennem bir çeşit iştiyakla beklemektedir; bazıları yüzü koyun, bazıları sürüm sürüm içeriye atıldıkça, o “Daha yok mu?” diyecektir. Cennet’in de “Hel min mezid?” demesi söz konusudur. Cennet’in de hakiki müminlere karşı iştiyak, alaka ve irtibatından bahsedilebilir.

*Nasıl ki bir kötülük diğer bir kötülüğe çağrıdır; aynen öyle de bir iyilik, farklı bir iyiliğe çağrıdır. Siz hiç farkına varmazsınız, namazınızı kemal-i hassasiyetle eda ettiğinizde içinizde zekat verme duygusu belirir; “Ben bu vecibeyi de yerine getireyim.” dersiniz. Bir yerde birinin bir ihtiyacını gördüğünüz zaman hemen bir tasadduk duygusuyla coşar, heyecanlanırsınız, “Ben de bir katkıda bulunayım!” dersiniz. Çok defa bunun farkına varamazsınız ama bir güzel ibadet yaparsanız, o, başka ibadetlere kapı aralar.

*Günaha gelince; Hazreti Pir diyor ki, “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Demek ki bir günah işleyince, o günah başka bir günaha çağrı oluyor. Cenâb-ı Hak, “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkar yaşıyorlar.)” (Mutaffifin, 83/14) buyurmuş; Allah Rasûlü de “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” sözleriyle bu ilahî beyanı ve onda yer alan “râne” kelimesini şerh etmiştir.

*Evet, her günah bir başka günaha çağrıdır. Mesela; hırsızlık yapan kişi, bir günah işlemiştir; basiretiyle hareket edip Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in o mevzuda tavsiyesine uysa, kalbe konan o lekeyi silse, günaha çağrının ağzına bir fermuar vursa, onun başka bir günahı çağırmasına meydan vermese, bir yönüyle yarı yolda bile olsa geriye dönmüş, arınmış olacaktır. Fakat öyle yapmadığı takdirde, kendisine çaldı diyen insanlarının gıybetini etmek, onlara iftira etmek suretiyle onları karalayarak esas kendi kapkara durumunu örtmek isterse, o tek günah başka günahlara yol açacaktır. Halk nazarında yitirilmiş itibarını yeniden kazanma, nefis ve enaniyet abidesini ikame etme/dikme adına başka günahlara girecektir. Bu mevzuda, tevbe ve nedamet edip bazılarının yaptıkları gibi civanmertçe davransa.. nitekim bir gazeteci “Bakara-Makara” dediği zaman “Maalesef dedik, milletten özür dilerim!” dedi. O tabii bir günahtı. Milletten özür dilemekle, Kur’ân’ı tahkir etme mevzuunda küfre doğru atılan bir adım silinmez. Ancak o bile bir civanmertliktir, en azından millete karşı bir civanmertliktir. Fakat öyle değil de burada makarayı çeviriyor; bir taraftan, makara döndükçe yeni sarmalar oluyor. Bu defa insan kendisini günah sarmalları içinde buluyor. Ondan bir daha sıyrılıp çıkması çok zor oluyor. O onu çağırıyor, o da onu çağırıyor.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

 ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

“Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.”

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bir gün, “Yâ Rasûlallah! Seni nefsimden başka her şeyden daha çok seviyorum!..” der. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’in elini tutar ve “Beni nefsinden/canından çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olamazsın ey Ömer!” buyurur. O da hemen, “Seni canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlallah!” der. Bunun üzerine Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şimdi oldu.” buyurur.

*İnsan dünyada marifet hesabına “Daha yok mu?” ufkunda yolculuğuna devam ederse, herhalde Cennet de ötede ona “Ben sana müştakım, gel arkadaş!..” diyecektir.