Posts Tagged ‘sohbet’

176. Nağme: Başkalaşma Belası ve Yitik Nesiller

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, en son sohbetinin çay faslında sübjektif mükellefiyet, Fütuhât-ı Mekkiyye, Fütuhât-ı Medeniyye, başkalaşma virüsü, kalbin kaymaması için yapılması gereken dua, unutulan çayın hatırlattıkları, yitik nesiller ve hevâ gibi mevzulara değindi.

12 dakikalık bir bölüm olmasına rağmen kitaplar dolusu konuyu ihtiva ettiğine inandığımız bu hasbihali Bamteli olarak neşretmeyi beklemeden hemen arz ediyoruz.

Muhabbetle…

175. Nağme: Hediye Kitaplar ve Hocaefendi’nin Endişesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugünkü dersimizde Cemal Türk ve Nevzat Savaş hocalarımız da vardı. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hayatında kitabın ayrı bir yeri olduğunu çok iyi bilen bu ağabeylerimiz bazı kitaplar getirmişlerdi.

Mısırlı âlim Prof. Dr. Muhammed İmara, Cezayir ulemasından Prof. Dr. Muhammed Babaammi ile Prof. Dr. Süleyman Aşrati ve Yemen’den Prof. Dr. Fuad Abdurrahman el-Benna tarafından imzalanıp gönderilen kitapları iki ders arasında Hocamıza arz ettiler.

Muhterem Hocaefefendi kitapları alıp inceledikten ve teşekkür ettikten sonra bir endişesini ve duasını dile getirdi.

İşte o esnada çektiğimiz iki fotoğrafı ve kıymetli Hocamızın sözlerini bugünün nağmesi olarak sunuyoruz.

Hürmetlerimizle..

Mısırlı âlim Prof. Dr. Muhammed İmara, Cezayir ulemasından Prof. Dr. Muhammed Babaammi ile Prof. Dr. Süleyman Aşrati ve Yemen’den Prof. Dr. Fuad Abdurrahman el-Benna tarafından imzalanıp gönderilen kitapları iki ders arasında Hocamıza arz ettiler

***

Mısırlı âlim Prof. Dr. Muhammed İmara, Cezayir ulemasından Prof. Dr. Muhammed Babaammi ile Prof. Dr. Süleyman Aşrati ve Yemen’den Prof. Dr. Fuad Abdurrahman el-Benna tarafından imzalanıp gönderilen kitapları iki ders arasında Hocamıza arz ettiler

174. Nağme: Tefsir Dersi ve Cehennem’in Homurtusu

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde dönem dönem farklı sahalarda eserler okundu ve zaman zaman değişik okuma üslupları takip edildi. Bu cümleden olarak, 31 Mart 2010 tarihinde müzakereli tefsir okumaya başladık.

Her günkü dersin ilk bölümünde (ikinci bölüm fıkıh dersine ya da kitap özetlerine ayrılıyor) önce tefsirleri müzakere edilecek olan ayetleri okuyoruz; sonra o ilahî beyanların meallerini değişik kitaplardan karşılaştırıp Hocamızın tercihlerini kaydediyoruz. Akabinde merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı eserinden ilgili yerleri kelime kelime okuyoruz. Onu müteakiben her arkadaşımız kendi elinde tuttuğu tefsir kitabından farklı hususları, açıklamaları, nükteleri dile getiriyor. Nihayet, muhterem Hocamız hem aralarda açıklamalar yapıyor hem de arz edilen tevcihler arasında en uygun olanlarına işaretlerde bulunuyor.

Şu anda Furkan Sûresi’nin 21. ayetindeyiz. Bugünkü nağmede dersimizin 13:35 dakikalık bir bölümünü paylaşıyoruz. Ayrıca, müzakere mevzuu yapılan eserlerin bir kısmının isimleri ve müellifleri ile bu derste üzerinde durulan ayetleri ve meallerini de kaydediyoruz.

Hürmetle…

***

Müzakerede esas alınan eserler:

İmam Mâturîdî “Te’vilâtü’l-Kur’ân”; Zemahşerî “Keşşâf”; Fahreddin Râzî “Mefâtihu’l-Gayb”; Beyzâvî “Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl”; Ebu Hayyân “Bahru’l-Muhît”; Ebu’s-Suûd “İrşâdu Akli’s-Selîm ilâ Mezâyâ-i Kitâbi’l-Kerim”; Tantavî Cevherî “el-Cevâhir fî Tefsiri’l-Kur’âni’l-Kerim”; Seyyid Kutup “Fî Zilâli’l-Kur’ân”; Molla Bedreddin Sancar “Ebdau’l-Beyân”; Kurtubî “el-Câmiu li Ahkâmu’l-Kur’ân”; Şihâbuddin Âlûsî “Rûhu’l-Meânî”; İmam Suyûtî “Durru’l-Mensûr”; İsmail Hakkı Bursevi “Rûhu’l-Beyân”; Ebu Hasan Burhâneddin Bikâî “Nazmu’d-Durer fîtenâsubi’l-Âyâti ve’s-Suver”; Muhammed Cerir Taberî “Câmiu’l-Beyân”; Diyanet Tefsiri (Kur’an Yolu); Molla Halil Es-Si’ırdî “Basîratu’l-Kulûb fî Kelâmi Allâmi’l-Ğuyûb”; Vehbi Efendi “Hulâsâtu’l-Beyân” ve Bediüzzaman Said Nursî “Risale-i Nur Külliyatı”

***

Furkan Suresi’nin 11-14. ayeti kerimeleri ve meali şöyledir:

بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنَا لِمَن كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيراً إِذَا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَفِيراً وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَاناً ضَيِّقاً مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراً لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً وَاحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً

“Aksine onlar kıyamet saatini yalan saydılar. Her kim o saati yalan sayarsa, bilsin ki Biz ona harlı bir ateş hazırlardık. Bu ateş onlara, daha uzaktan gözükünce, onun öfkesinden gürlediğini ve korkunç homurtusunu işitirler. Elleri boyunlarına kelepçelenmiş, ayakları bukağılı olarak cehennemin daracık bir yerine tıkılınca, orada yok olmak için can atarlar. Kendilerine “Bugün bir kere değil, defalarca dövünüp durun, ölümü isteyin!” denilecek.”

 

173. Nağme: İflasın Böylesi ve Müflisler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Gerçi birkaç saat sonra bu haftanın Bamteli ve Kırık Testi dosyalarını yayınlayacağız; Kırık Testi’de İrfan Ufku”, Bamteli’nde ise Gizli Enginlikleri Bulunan Sevgili Kullar” başlıkları altında biri yazılı diğeri de sesli ve görüntülü iki enfes sohbeti neşredeceğiz.

Fakat, muhterem Hocamızın ikindi namazı sonrası acı acı, ızdırapla ve “Allah aşkına hassasiyet!.” dercesine yalvarıyor gibi bakan gözlerle dile getirdiği hakikatleri arşive hapsetmek istemiyoruz.

9 dakikalık hasbihali bugünün “nağme”si olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

172. Nağme: Niçin Ümitsiz Olalım ki!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Evvelâ; Cenâb-ı Hakk’ın lütf u ihsanı olan güzellikleri elimizden geldiğince sizlere de ulaştırmaya çalışıyoruz. Fakat, sosyal medyaya dair işler asıl vazifelerimizin yanında “nafile” kabîlinden olduğundan zaman zaman “nağme”leri hazırlayıp yetiştirmekte zorlanıyoruz.

Muhterem Hocamıza bir saatlik dersi arz edebilmek için bile bizim üç dört saat çalışmamız gerekiyor. Elhamdulillah dersler bir başlayınca da günlük koşturmaca ve sair sorumluluklarımız her an biraz daha artarak devam ediyor. Dolayısıyla bazen yeni paylaşımlar isteyen dostlarımızı ziyadesiyle bekletmiş oluyoruz. Gecikmelerden ve az da olsa boş geçtiğimiz günlerden dolayı affınızı istirham ediyoruz.

Sâniyen; Twitter hesabımıza ve Facebook sayfamıza bazen yakışıksız mesaj ve yorumlar yazılıyor. Arkadaşlarımız da hemen onlara cevap yetiştiriyor ve aynıyla olmasa da kendilerine yakışmayacak şekilde mukabelede bulunuyorlar. Bu da inatlaşmadan ve kalblerin arasını daha da açmadan başka bir işe yaramıyor. Keşke biz üzerimize düşeni yapsak; faydalı bulduğumuz sözleri paylaşsak, başkalarının da istifade etmeleri için uğraşsak ama asla kötülerle meşgul olmasak ve çirkin lafları hiç kâle almasak. Vicdanı ölmemiş olanlar da mutlaka bir gün gerçekleri görür ve müstefid olurlar; bu hususta kavlî ve fiilî dua etsek.

Sâlisen; bazı dostlarımız da “nağme”lerle ilgili mülahazalarını yazarken “Keşke ben de orada olsaydım!.. Sizin yerinizde olmak için neler vermezdim!..” türünden cümleler serdediyorlar. Böyle ifadeler bir hasret, özlem ve hüsn-ü zannın yansımaları olması açısından güzel sayılabilir. Fakat buna da küçük bir şerh koymak istiyoruz: Muhterem Hocamız hemen her zaman “yakın körlüğü”nden bahsediyor; “mesafe açısından çok yakın ama gerçekte uzaklardan uzak kimseler olabileceği gibi, dünyanın diğer ucunda yaşadığı halde yakınlardan daha yakın insanların da bulunduğunu” anlatıyor. Asıl yakınlık ve beraberliğin duygu, düşünce ve gaye birliğinden geçtiğini belirtiyor. İnşaAllah biz uzaklardan değilizdir; fakat sizlerin çoğunuzun yakınlardan yakın olduğunuza inanıyoruz. Şayet her birimiz Mevlâ-yı Müteâl’in şahsımız için takdir buyurduklarına razı olur ve elimizdeki imkanları en iyi şekilde değerlendirip konumumuzun hakkını vermeye çalışırsak Hazreti Üstad’ın şu sözüne dahil olacağımızı ümit ediyoruz:

Birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz cenupta, birimiz şimalde, birimiz âhirette, birimiz dünyada olsak, biz yine birbirimizle beraberiz.

Bu duygularla, bugünkü nağmemizde de 09:40 dakikalık yeni bir hasbihali sunuyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

171. Nağme: Özü, Köpüğe Fedâ Etmeyin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Evvelki mesajlarımızda belirttiğimiz üzere M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin masasında senelerce öncesine ait tefsir notları son tashihleri yapılıp kitaplaştırılmak üzere bekliyordu. Muhterem Hocamız hem onu bitirmek hem de uzun zamandır yazmayı düşündüğü birkaç makale ile meşgul olabilmek için her sabah yapageldiğimiz tefsir ve fıkıh derslerimize bir müddet ara vermişti. Dün Kur’an’ın îcâz ve i’cazını anlatan ve çokları için başucu kitabı olacağını umduğumuz eseri tamamladı.

Allah’a şükürler olsun ki, bugün derslerimize yeniden başladık. İlk fasılda Furkan Sûresi’nin ilk dokuz ayetiyle alakalı açıklamaları Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin eserinden okuduk. İkinci bölümde ise, Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’ın Fuzûlî Divanı Şerhi isimli kitabının özetini dinledik.

Muhterem Hocamız, dersin başında Yaşar Tunagür Hoca’dan bizzat dinlediği bir hadiseyi hatırlattı. Kendisinden ders okudukları Hüsrev Hoca, sırt üstü yatarak dahi olsa elinde kitabı tutabildiği sürece talebelerine ders vermeye devam eder. Fakat son zamanlarında artık kitabı elinde tutamaz olur ve kitap zaman zaman yere düşer. Onun bu hâlini gören talebeleri, bu durumun mâkul bir mazeret teşkil ettiğini söyleyerek hocalarının elinden kitabı almak isterler. İşte o esnada Hüsrev Hoca, “Allah’ım beni affet, dersi asla bırakmak istemiyordum ama halimi görüyorsun” der ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya durur.

Hocaefendi bunu hatırlattı ve “Nasıl ölüm gelip kapımızı çalacağı âna kadar namaz, zekât, oruç gibi ibadetler, mükellefiyetler bizden düşmemektedir; aynı şekilde din-i mübîn-i İslâm’ı i’lâ ve dünyanın dört bir yanında ruh-u revan-ı Muhammedî’nin (aleyhissalâtü vesselâm) şehbal açmasını sağlama istikametinde cehd ü gayret içinde bulunmak da takatimiz ölçüsünde üzerimizde bulunan bir sorumluluktur ve bu sorumluluk son nefesimizi vereceğimiz âna kadar devam eder.” şeklindeki mülahazalarını dile getirdi. Bu düşünceyle ahirete yürüyeceği ana kadar okumak ve okutmaktan vazgeçmeyeceğini belirtti.

Mevlâ-yı Müteâl nasip ederse, derslerimize ait kayıtları da sizlerle paylaşmayı sürdüreceğiz. Bugünkü nağmede 12 dakikalık (her günkü sohbete “çok güzel.. harika.. enfes..” demenin yakışık almayacağını düşünüyorum ama nasıl ifade edeyim bilemiyorum, sahiden) pek müessir bir hasbihali arz ediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

170. Nağme: Röportaj Teklifleri ve Hocaefendi’nin Mahviyeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bir önceki mesajımızda muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ile röportaj yapabilmek için bir buçuk iki sene devam ettirdiği ısrarları neticesinde dün bu arzuyu gerçekleştiren Amerikalı misafirlerimizden bahsetmiştik.

İşin doğrusu muhterem Hocamıza dünyanın hemen her ülkesinden yazılı ya da görüntülü röportaj teklifleri geliyor. Hocaefendi bu taleplerin neredeyse yüzde doksan dokuzunu nezaketle geri çeviriyor.

Dünkü misafirlerimiz iki sene boyunca defalarca randevu talebinde bulundular. M. F. Gülen Hocaefendi nihayet sorularına yazılı cevaplar verdi ama onlar ısrarlarına devam ettiler. Belgesel için yazılı cevapların yetmeyeceğini, hiç olmazsa beraber çay içmek istediklerini bin bir istirhamla ilettiler. Sonunda biraz da aracı şahısların rica ve minnetleriyle yarım saatlik çay ikramı gerçekleşti.

Muhterem Hocamızın tevazu ve mahviyetini bilmeyenler onun sun’îliğe girmeme, görüntü verme peşinde olmama ve sırf göstermek için bir şey yapmama hususundaki hassasiyetini de anlamakta zorlanabilirler. Nitekim, misafirlerimiz belgeselin senaryosu için zaruri gördükleri “Okul.. okul.. okul..” sözünü Hocaefendi’den alabilmek için akla karayı seçtiler.

Muhterem Hocamız bilhassa kendisi ile alakalı soruları bir iki kelimeyle/cümleyle adeta geçiştirdi. Bunun üzerine belgeselin yapımcısı ve yönetmeni olan misafirimiz şunları söyledi: “Efendim, biz Amerikalılar kendimizi tanıtacağımız ya da CV’mizi yazacağımız zaman en küçük bir işimizi bile anlatır, büyütür, nazara veririz. Fakat sizler en büyük işlerinizi ve en bariz özelliklerinizi bile söylemiyor, adeta mahcubiyet yaşıyorsunuz. Aynı hususu talebelerinizde de gördüm. Gittiğim ülkelerde tanıştığım kardeşlerinize, arkadaşlarınıza “Siz kimsiniz, neler yapıyorsunuz?” dediğimde çoğunlukla “Öğretmen.. doktor.. mühendis… esnaf.. talebe..” hep bir iki kelimeyle cevaplar aldım. Hatta birine dedim; ‘İyi de bunca senelik doktorsun; bu hale gelene kadar neler yaptın, şimdi nelerle meşgulsün; doktorluğu sana bedava vermediler ya!..’ Evet efendim, sizde ve arkadaşlarınızda gördüğüm en önemli özelliklerden biri tevazu ve mahviyet. Bir yerde dünya kadar hizmet yapılmış; fakat oranın hizmet erlerine sorsanız sanki kendileri o işin içinde hiç yoklarmış gibi davranıyorlar, hiç sahiplenmiyorlar. Herhalde kültürlerimiz arasındaki en zahir farklardan biri bu!”

Evet, misafirlerimiz muhterem Hocamıza sözlü ve yazılı bir çok soru sordular ve bazılarına kısa bazılarına yeterince cevaplar aldılar. Sorulardan biri ve cevabı şöyleydi:

İlgi odağı olmaktan, medyada görünmekten neden uzak duruyorsunuz? Bunun mesajlarınızın daha geniş kitlelere duyurulmasına engel teşkil edeceğini düşünüyor musunuz?

Mahviyet insanı olduğumu söyleyemem. Fakat eskiden beri, beni bilen, gören insanların içinden geçmeye bile utanmışımdır. Edirne’de cami penceresine çekilmeme sebep olan şeylerden bir tanesi de bu duygudur. Bunlar benim tabiatımla ilgili şeyler, insanlar ister takdir nazarıyla, isterse tahkir nazarıyla baksınlar fark etmiyor, ben hepsinden sıkılıyorum. Yapılan işlerin mimarıymışım gibi, kalkıp Türki dünyalara gitseydim insanlar bana bakacak, sarılacaktı. Bu tür şeyler bana tabii gelmiyor. Hatta daha önce Cenab-ı Hak üç kez nasip etmişti ama yıllar önceydi, son bir kere daha hacca gitmeyi çok arzu ediyorum; fakat yine bilinip tanınıyor olmaktan ve alayişten çekiniyorum. Bazıları bunların birer kompleksten kaynaklandığını düşünebilir. Ben bu tür komplekslerden arınmış bir insan olduğumu iddia etmiyorum. Ama adına ne denilirse denilsin, benim tabiatımda böyle bir utanma duygusu var.

Aslında görünmeyi, orada burada olmayı gerektirecek durum da yok. Güzel insanlar, güzel işler yapıyorlar; onların uyandırdığı hüsn-ü tesirin beni tanımakla, benimle kırılmasını arzu etmiyorum. Bunun için de, güzel insanların emekleri boşa gitmesin, onların yaptıkları benimle yıkılmasın diye kendi köşemde kalmayı tercih ediyorum.

Dahası milletin sa’yine terettüp eden hizmet ve muvaffakiyetlerin tek şahsa mal edilmesi gibi bir zulüm ve itikadımızca şirke kadar varabilecek bir yanlış yorumun da önüne geçmek istiyorum.

Mesajlarıma gelince; senelerdir cami kürsülerinde, konferans salonlarında, gazete ve mecmua sayfalarında fikirlerimi anlattığım gibi şimdilerde de haftalık sohbetlerle gerekli gördüğüm hususlarda kanaatlerimi ifade ediyorum. Sohbetler de hem İnternet üzerinden hem de televizyon ve radyolarda neşrediliyor.”

Kıymetli arkadaşlar,

Gerçi bu ziyaretle ilgili anlatılabilecek pek hoş anekdotlar, paylaşılabilecek çok güzel resim, video ve ses kayıtları var. Fakat, misafirlerimizin hazırladıkları belgesel yayımlanıncaya kadar beklememiz konusundaki ricaları üzerine onları arşivimizde bekletecek, bugün de sadece iki fotoğraf neşretmekle yetineceğiz.

Hürmetle…

Röportaj ensasında:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi 
 Röportaj ensasında

Namaz sonrasında:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi 
 Namaz sonrasında

169. Nağme: Onlar Kendilerini Zâlim Görüyorlarsa, Bize Ne Demeli!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Özellikle imza attığı belgesellerle tanınan bir yazar, yapımcı ve yönetmen muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ile röportaj yapabilmek için bir buçuk iki senedir devam ettirdiği ısrarları neticesinde bugün misafirimiz oldu. Hizmet erleri, sevgi okulları ve diyalog gayretleri ile alakalı belgesel için altı ayrı ülkede tamamladığı çekimlerine Hocaefendi görüşmesiyle nokta koydu. İnşaAllah bu ziyaretle ilgili resim, video ve ses kayıtlarımızı yarın ya da ileriki günlerde paylaşacağız.

Şimdilik bugün çektiğimiz iki fotoğrafı ve dün ikindi namazı sonrasındaki gönül yakıcı ve göz yaşartıcı hasbihalin 09:40 dakikalık kısmını neşrediyoruz.

Sohbetin sonuna doğru mescidimizdeki atmosferi tarif etmemiz mümkün değil. Ses kaydının tamamını dinleyenlerin o havayı hissedeceklerini zannediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi

 

168. Nağme: Muhterem Mustafa Sungur Ağabey’in Ardından

Herkul | | HERKUL NAGME

Gıyabî Cenaze Namazı ve M. F. Gülen Hocaefendi’nin Hatıraları/Hissiyâtı

Bediüzzaman Hazretleri’nin mümtaz talebelerinden Mustafa Sungur Ağabey’in Hakk’a yürüdüğünü öğrenmiş olmaktan dolayı hüznümüzü; muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir taziye mesajı gönderdiğini, gün boyu defalarca sözü merhuma getirdiğini ve ikindi namazından sonra yine Mustafa Sungur Ağabeyimizden bahis açıp onunla alakalı hatıralarını anlattığını dünkü mesajımızda ifade etmiştik.

Bugün de muhterem Hocaefendi’nin isteği ve iştirakiyle Nur Kahramanı ağabeyimiz için gıyâbî cenaze namazı kıldık ve dualar ettik.

7 dakikalık bu nağmede kıymetli Hocamızın merhum Mustafa Sungur ağabeyimizle alakalı hatıralarını ve hissiyatını arz ediyoruz.

Bu arada Hocaefendi’nin bu hasbihalde de yer alan şu istirhamını hatırlatmak isteriz:

“Herkes Sungur Ağabey için dua etsin ve şöyle desin:

اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَلِمُصْطَفَى صُونْغُورْ

Allahümme’ğfirlî ve li(Mustafa Sungur)

‘Allahım, beni ve Mustafa Sungur Ağabeyi mağfiretinle, rıdvanınla, rü’yetinle şereflendir!

Mümkünse herkes yüz defa desin bunu; Arapçası tekrar edilebileceği gibi, Türkçesi de söylenebilir.”

Bir kere daha Merhum Mustafa Sungur Ağabey’e Mevlâ-yı Müteal’den sonsuz rahmet ve mağfiret diliyor; aile fertlerine, yakınlarına ve dostlarına sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

167. Nağme: Meçhul Kahramanlar ve Sübhanallah Çizgisi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Bugün hayatını Kur’an ve iman hizmetine adamış, Bediüzzaman Hazretleri’nin mümtaz talebelerinden Mustafa Sungur Ağabey’in Hakk’a yürüdüğünü öğrenmiş olmaktan dolayı mahzunuz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir taziye mesajı gönderdiği ve gün boyu defalarca sözü merhuma getirdiği gibi, ikindi namazından sonra yine Mustafa Sungur Ağabeyimizden bahis açtı ve onunla alakalı hatıralarını anlattı.

Şimdilik şu hususu nakletmekle yetineceğiz:

Muhterem Hocaefendi bir aralık şunları söyledi:

“Herkes Sungur Ağabey için dua etsin ve şöyle desin:

اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَلِمُصْطَفَى صُونْغُورْ

Allahümme’ğfirlî ve li(Mustafa Sungur)

‘Allahım, beni ve Mustafa Sungur Ağabeyi mağfiretinle, rıdvanınla, rü’yetinle şereflendir!

Mümkünse herkes yüz defa desin bunu; Arapçası tekrar edilebileceği gibi, Türkçesi de söylenebilir.”

Allah nasip ederse, yarın o büyük Nur Kahramanı için gıyâbî cenaze namazı kılacağız; Hocamızın ikindi sonrası anlattıklarını da -inşaAllah- yarın kaydedeceğimiz görüntülerle beraber neşretmeyi düşünüyoruz.

Merhum Mustafa Sungur Ağabey’e Mevlâ-yı Müteal’den sonsuz rahmet ve mağfiret diliyor; aile fertlerine, yakınlarına ve dostlarına sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

***

Bugünün “nağme”sine gelince,

Kıymetli Dostlar,

Muhterem Hocaefendi bundan önceki hasbihalde iman ve Kur’an hizmetinde en bereketli işler yapanların “meçhul kahramanlar” olduğunu, onlardan bazılarının dünyanın dört bir yanına mefkure muhaciri olarak gidip dillere destan vazifeler gördüklerini ama kendilerini ifade etmeyi hiç düşünmediklerini anlattı.

Ayrıca, “Sübhanallah çizgisinde hizmet etme”nin ne manaya geldiğini açıkladı.

Aslında, bugün sadece taziye ile yetinebilirdik; fakat, -arkadaşlar- arz edeceğimiz bu 8 dakikalık sohbet gerçekten çok güzel.

Muhabbetle…

 

166. Nağme: O GÜNLER NE GÜNLERDİ

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Bugünkü Cuma Hutbesi’nde ders halkasındaki arkadaşlarımızdan Ümit Hocamız, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yağmur Dergisi’nin Nisan-2003 sayısında neşredilen “O GÜNLER NE GÜNLERDİ” başlıklı makalesini okudu. Gönlün sesi olan kelimeler manevî bir atmosferde bir de yürekten telaffuz edilince herkesin gözleri yaşardı; kendisine seslenilen Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize kalbî nameler gönderildi.

Hutbenin ses kaydını almadığımıza ne kadar üzüldük bilemezsiniz. Hiç olmazsa o enfes makaleyi hatırlatmak, bir kere daha mütalaalara arz etmek istiyoruz.

Hürmetle…

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

O GÜNLER NE GÜNLERDİ

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,

Aylar bize hep Muharrem oldu!

Akşam ne güneşli geceydi;

Eyvah o da leyl-i mâtem oldu!

………………

Allah için ey Nebî-yi Mâsum,

İslâm’ı bırakma böyle bîkes,

Bizleri bırakma böyle mazlum.

(M. Âkif)

Bir zamanlar içimizde Sen vardın, varlığın sayesinde her şey büyülü ve her şey çok güzeldi. Belki bazen bir kısım kopuklukların yaşandığı ve davranışların sevimsizleştiği, tavırların kabalaştığı, ses ve solukların hırıltıya dönüştüğü de olurdu; ama, hemen arkasından Senin dünyandan gelen ışık ve esintilerle bütün bu olumsuzluklar silinir gider, yeniden düşünce ve his atlasımızda sadece Sen ve Senin o rengârenk atmosferin tüllenmeye başlardı. Ufukların kararması, ruhları hafakanların sarması, Senin bütün gönüllerde doğuvermene bir çağrı gibiydi: Ne zaman bunalıma düşsek, gölgen tıpkı bir dolunay gibi gönlümüzün tepelerinde beliriverir ve bütün kasvetleri siler-süpürür, götürürdü. Ne vakit biraz sıkışsak veya kendimize takılsak, içinde bulunduğumuz o muzlim hâl, ışığına bir çağrıymış gibi, birdenbire dört bir yanda Senin o hususî dünyanın sıcaklığı, yatıştırıcılığı duyulmaya başlar ve sonsuzdan gelen nurlar sarardı her yanımızı.. esen rüzgârlar Senin kokunu sürünür gezer.. ikliminin vâridâtı şelaleler gibi başımızdan aşağı boşalır ve biz ötelerden gelen nurlarla banyo yapmışçasına serinlerdik.

Hemen her zaman böyle kısa bir kopukluktan sonra, kendi kendimize: “Eyvah, meğer ne kadar O’nsuz kalmışız.” der ve gönüllerimizde Seni bir kere daha taptaze bulmuş olurduk. Her sürçme, her inhiraf, her bulantıdan sonra âdeta Rahmeti Sonsuz, Seni bir kez daha bize iade ederdi de duyardık bütün benliğimizle sesini-soluğunu, ışığını-kokunu ve mesajının büyüleyen şivesini; duyar ve sihirli bir balona binmiş gibi bir hamlede yer çekiminden kurtulur, ruhlarımızda sonsuza doğru bir hareket havası hissederdik. Böyle bir havanın sihriyle bize ait kirlenmiş atmosferden sıyrılıverir ve âdeta semavîleşirdik. Öyle ki, ruhumuzu ne zaman yoklasak, Senin o ışıktan dünyandan sızıp gelen ve gönlümüzün derinliklerine akan bir ziya, bir ümit, bir inşirah hisseder ve kendimizi Senin o sımsıcak huzurunda sanırdık. Çünkü, içimizde her zaman Sen vardın ve varlığınla her şey çok güzeldi.

Sen bizim için hem geçmiş hem gelecek hem de hâldin; zaman üstü ve büyüleyen öyle bir duruşun vardı ki, nurunla her vakit içimizde gibiydin.. kendi ışık çağında durur, günümüzü kucaklar, ileriye işaretlerde bulunur ve bütün zamanlara kendini dinletirdin. Sinelerimiz otağındı; gönüllerimizde yaşar, bizi kendin gibi yaşatır, annelerimizin kucaklarından daha sıcak o mübarek atmosferinde bizlere yumuşak yumuşak ninniler söylüyormuşçasına hafakanlarımızı dağıtır ve rahatlatırdın hepimizi. Çok defa mânevî huzurunun câzibesine kendimizi salar ve ışığınla taçlandırdığın çağlarda dolaşır, bir zamanlar milletçe ortaya koymuş olduğumuz tarihî güzellikleri temâşâ eder; yitirdiğimiz ya da terk ettiğimiz değerleri yeniden bulmuş gibi olur, çocuklar gibi sevinir; derken Senden fışkırıp gelen o nazlı ve hülyalı günler, hafızalarımızda bir kez daha çiçekler misillü açar; açar ve milletçe Nur Çağı’nın memelerinden süt emiyor gibi olurduk; olurduk da o küflenmiş, kirlenmiş dünyalarımız yeniden pırıl pırıl bir hâl alır; kırılmış, yırtılmış, şirazeden çıkmış hülyalarımızın parçaları bir araya gelir ve Seninle nuranîleşen zamanlar, yaşadığımız günlerin, saatlerin, dakikaların içine akar ve bize gerçek hayatın rengini, desenini, şivesini fısıldardı.

Bizimle aynı memeden süt emmeyenler ne yudumlarlarsa yudumlasınlar, biz hemen her zaman hiç kimsenin duyup tatmadığı hazlarla soluklanır, gözlerimizi açıp kapar ve cennetlerdeymişçesine düşündüğümüz, arzu ettiğimiz, istediğimiz ve elimizi uzattığımız hemen her şeye ulaşır ve âdeta hep rüyalar âleminde dolaşırdık.. neden olmasın ki, içimizde Sen vardın; zaman, mekân ve bunlara bağlı her şey de bize yârdı.

Ne zaman gönüllerimizde Seninle münasebete geçsek, birden âdî ahvâl ve düşüncelerimizin üstünde Senin âhenkli, hülyalı ve aydınlık dünyan tüllenmeye başlar, his ve heyecanlarımızı şahlandıran o esrarlı hayat sergüzeştin bizi, olduğumuz yerden, Sana vâsıl olacağımız şehraha ulaştırır; o yolla ta Hak kapısının önüne götürür, bize mekân üstü teşrifat salonlarında Firdevs koltukları gibi minderler serer ve gönüllerimize hülyalara denk güzellikler sunardı. Seninle bulunduğumuz o sırlı zamanlarda, düşünülmesi imkânsız daha neleri hatırlar, ne zevk ve haz fasılları yaşar ve kim bilir her gün kaç kez “Meğer hayat buymuş.” diyerek var olma neş’e ve sevinciyle soluklanırdık. O zamanlar gölgen üzerimizde, biz de varlık ve yokluğun farkında idik! Senin o masmavi ikliminden süzülüp gelen ruh ve mânâ, bizim özümüz ve canımızdı; bizler onunla yaşar, onunla oturur kalkar, onunla her engeli aşar ve onunla ulaşmak istediğimiz zirvelere ulaşır, sonra yürürdük duraksamadan hedeflerin en kutsalına; Hak rızasına ve ona vesile kabul ettiğimiz nâmını yedi cihana duyurmaya.. ipekler gibi yumuşak nefes ve soluklarla zaman zaman hep kuşlar gibi yükseklerde uçarak, meltem olup her şeyi, herkesi okşayarak, zaman zaman da bulutların bağrında yağmurlaşarak; sonra da dört bir yana sağanak sağanak boşalarak her lahza hayatla çağlardık. “İşte hayat budur.” deyip gönlümüzce yaşadığımız o aydınlık gün ve aydınlık saatlerde güneşimiz Seninle doğar, Seninle batar; gündüzler çehren gibi pırıl pırıl gelir geçer, geceler siyah zülüflerinden bize türküler söyler ve nabızlarımız her zaman kalbinin ritimlerine uygun atardı. Dimağlarımız Seni düşünmekle dinlenir, hafakanlarımız gölgene sığınmakla diner ve böylece hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını ve varlığın bitmeyen zevkli maceralarını hep Seninle duyardık. Senin göklere bağlı hayat sergüzeştinde okurduk imanın yenilmez gücünü, Müslümanlığın kahramanlık olduğunu, doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva ettiğini, iffet ve ismetin meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu hâline geldiğini…

Sendin gökler ötesi sırları, verâlardan akıp gelen ışıkları, dünya-ukbâ arasındaki münasebetleri; insanların emellerini, isteklerini, ihtiyaçlarını ve bütün bu hususlardaki beklentilere vaad edilen ebediyetleri söyleyen. Mesajların gelip kulaklarımıza çarparken Seni aramızda hissediyor, beynimizin duyma merkezlerinde sesini duyar gibi oluyor, basiretlerimizle o ışıktan hayatının nuranî karelerini temâşâ ediyor ve bütün bir varlığı kendine has muhtevasıyla Sende görüp Sende okuyorduk. Senin terbiyen, Senin üslûbun ve Senin sisteminle yetişmiş olan nesiller yıllar ve yıllar boyu, Senden duydukları, Senden dinledikleri, Senden aldıkları o mesajların en renkli, en cazip, en derin ve en çarpıcılarıyla hep ra’şelerle ürperip heyecandan heyecana girdi; Seninle alâkaları ölçüsünde imanları iz’an ufkuna erişti, muhabbetleri çağlayanlara dönüştü ve en engin bir aşk u şevk tufanıyla gidip ta ruhanîlere ulaştılar.

Asırlar ve asırlar boyu ard arda gelen nesillerin, Seni bu ölçüde duyup sevmeleri, varlığını ve varlığının gayesi sayılan mesajını bu çerçevede hissetmeleri için kim bilir ne kadar cehdler, ne kadar gayretler sarf etmişlerdi.! Ne beyin fırtınaları yaşanmış ve ne zahmetlere katlanmışlardı.! Ama, mevsimi gelince bunların hepsi semere vermişti.. ve artık her işte, her gönülde Sen vardın ve Seninle geçen her dakika, her saniye âdeta bir eşref saatti. Sürekli başımızdan aşağıya dökülen ışıkların ruhlarımıza akıyor ve benliğimize neler ve neler duyuruyordu! Sen, arkandakilere mutluluklar vaad ediyor, onların ebedî saadet isteklerini cevaplıyordun; onlar da, daha aydınlık günlerin ileride olduğu/olacağı mülâhazasıyla her an daha da şahlanıyor ve Senin arkanda bulunma sevinciyle âdeta yeni bir Asr-ı Saadet yaşıyorlardı.

Biz insanlar, ta yaratılırken, âciz, fakir, ihtiyaç içinde ve bir sürü beklentinin çocukları olarak yaratılmıştık: Gönül huzuru bekliyor, dünyevî-uhrevî saadet hülyalarıyla yatıp kalkıyor, ebediyet ve ebedî mutluluk rüyaları görüyor ve hep boyumuzu aşkın şeylerin peşinden koşuyorduk; Seninle ve Senin ışıktan mesajlarınla beklentilerimizin üstünde ihsanlara nail olduk; Sen gelmeden ölüler gibiydik, risaletinle sûr sesi almış gibi dirilip doğrulduk.

Dün Sen içimizdeydin ve günlerimiz gündü; o aydınlık günler tamamen yok olmasa da, bugün büyük ölçüde renk attı ve soldu. Hüznümüz Yakub’un hüznüne denk, ümitlerimiz de onunki kadar; hepimiz, çok yakın bir gelecekte yeniden ufkumuzda tulû edeceğin o aydınlık günlerin hülyalarıyla yaşıyor, bize vaad edilen avdetinin heyecanıyla sabahlıyor ve akşamlıyoruz. Vilâdetin her sene bize bunları çağrıştırıyor, biz de kâse kâse ümitten iksirler içmiş gibi oluyor ve Seni bu çağın insanlarına bahşeden Rahmeti Sonsuz’a nasıl şükredeceğimizi bilemiyoruz…

Yakın geçmişte Senden kopup ayrılanların çoğu zayi olup gitti. Gidenler kendilerine yazıklar etti. Hepimizin belli ölçüde bir kopukluk yaşadığı muhakkaktı; ne var ki, herkesin Senden uzaklaşması farklı farklıydı ve kaybetmeler de o çerçevede cereyan ediyordu. Şimdilerde geç de olsa, böyle bir ayrılıktan pişmanlık duyduğumuzu ifade ediyor ve Senin anne kucaklarından daha sıcak bağrına dönmek istiyoruz. Yüzümüz yok, hicap içindeyiz; Hak katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz tam. Keşke ne seviyede olursa olsun Senden hiç kopmasaydık; kopmasaydık da, Senden, Senin dünyandan akıp gelen ışıklardan ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan hiç mahrum kalmasaydık; Seni o inandırıcı çehrenle içlerimizde hep taptaze ve dipdiri duyabilseydik..! Heyhât! Farkına vararak veya varmayarak bir kere koptuk Senden.. uzaklaştık kendimizden. Değişik kurtuluş yolları, yöntemleri peşinde koşup durduğumuz şu anda, keşke bir de yitirdiğimiz şeyleri düşünebilseydik.! Ne gezer; bir kere daha Hârût ve Mârût’un oyununa gelmiş ve bir kere daha Mefisto’ya yenik düşmüştük. Oysaki bizim, Senin gölgenin üzerimizde olduğu ve şeytanlara meydan okuduğumuz günlerimiz, haftalarımız, aylarımız, yıllarımız vardı. Çevre hazanla inlerken günler de geceler de bizde hep bahardı. Yıllarımızı, aylarımızı, günlerimizi çaldılar ve bizi birer zamanzede hâline getirdiler. Şimdilerde oturmuş “Karanlığın son serhaddi, fecrin en sadık emaresidir.” diyor ve bu zifiri karanlıkların yırtılacağı eşref saatleri bekliyoruz.

 

165. Nağme: Müfettihu’l-ebvâb, Diriliş ve Bayram

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Seyyid Muhammed Şemsî hazretlerinin şu sözündeki güzelliğe bakar mısınız:

“Bir kapıyı bend ederse bin kapı eyler küşâd
Hazret-i Allah, efendi, müfettihü’l-ebvâbdır!”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi en son çay faslında bu sözün çağrıştırdığı enfes hakikatleri dile getirdi. Sohbetin 9 dakikalık o kısmını hiç bekletmeden neşrediyoruz.

Dualarınız istirhamıyla..

164. Nağme: Zaman’a Tebrikler.. Namazda Hıçkırıklar.. ve Ulaşacak Mektuplar

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Muhterem Hocamızın secdedeki hıçkırıklarının en arka saflardan duyulduğu ve cemaatten ağlayan insanların adeta hüzün bestesine ses kattıkları bir öğle namazından sonra odalarımıza çekilir çekilmez yazıyorum bu satırları.

Öncelikle millet, ümmet ve insanlık için ağlayan, bizim için gözyaşı döken Büyüğümüzün duygu ve düşüncelerini muhtaçlara gereğince ulaştıramadığımız hisleriyle dolu olduğumuz şu dakikada bir hatıra nakletmek istiyorum:

Konyalı Vehbi Efendi, Hazreti Üstad’ı işitmiş ama -kendi ifadesiyle- “Bir hoca işte.. bazı şeyler de yazıyormuş.” demiş; kendisi de büyük müfessir olan bu zat bir müddet Risaleleri okuma ihtiyacı hiç duymamış.

Bir gece yarısı kapısı çalınmış. Daha çok mahallede bir cenaze olduğunda o vakitte gelen olurmuş. Heyecanla kapıya koşmuş. Bakmış ki, eşikte soğuktan adeta donmak üzere olan yaşlı bir adam, hemen sormuş: “Hayırdır amca bu saatte bir yaramazlık yoktur inşaAllah?!.” demiş. Adamcağız, “Konyalı Vehbi Efendi siz misiniz?” diye soruya soruyla karşılık vermiş. “Evet, hayırdır inşaAllah!” sözü üzerine, “Efendim, ben Barla’dan geliyorum. Üstadım Said Nursî hazretleri birkaç sayfacık risale yazmıştı. Ben malumatı az bir köylüyüm; okudum, istifade ettim ama bu güzel eser bende kalırsa yazık olacak. Sizin şöhretinizi duydum, dinî ilimlerde mahir olduğunuzu öğrendim; şayet cevher sarrafın eline geçerse asıl değerini bulur; o risaleyi size hediye etmek için geldim!”

Yaşlı adam bunları söylerken bir taraftan da koynundaki risaleyi çıkarıp uzatmış. Vehbi Efendi hazretleri hayretle elindeki kağıtlara bakarken “Amca, sen nereden geldin? Nasıl geldin? Burada ne işin vardı? Bu saatte ne yapacaksın?” gibi bir sürü soruyu sıralamış. Pir-i fâni demiş ki: “Oğul Barla’dan şimdi geliyorum, şu eşeğin sırtında saatlerdir yollardayım, bu karda kışta dağı tepeyi bu hayvancıkla aştım. Burada başka işim de yoktur. Bu eseri seninle buluşturmaktır tek muradım. Şayet kabul buyurursan, Allah’a hamd u sena edecek, hemen geriye dönecek ve Üstadıma “Ben yeterince istifade edememiş olabilirim ama cevheri sarrafına teslim ettim” diyeceğim!”

Konyalı Vehbi Efendi, bu sözler üzerine konuşacak derman bile bulamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış, odasına varıp seccadeye kapanmış; “Allahım belki bu eserleri herkes yazabilir ama bu adam her mürşidin önünde yetişmez.” demiş ve ondan sonra Risalelerden istifade etmiş/ettirmiş.

Aziz dostlar,

Seleflerimiz bir tek mektubu yerine ulaştırmak için at, eşek sırtında günlerce yol kat etmişler. Sadece bir talebe Suriye ve Irak’a gide gele iman hakikatlerini muhtevi binlerce mektup taşımış.

Bugün bizim saatlerce yolculuk yapmamıza lüzum yok. Şu bilgisayardan “send/gönder” tuşuna bastığım an dünyanın en ücra köşesindeki insana bir sohbeti, bir cümleyi, bir mesajı ve bir gazeteyi en fazla 17 saniye sonra elinde olacak şekilde gönderebiliyorum.

Allah bu imkanları vermişken onu değerlendirmemek ve mefkure adına kullanmamak ne kadar büyük nankörlük olur!

Zaman gazetesinin bir milyon trajı geçtiğini öğrenince bunları hatırladım. Her bir Zaman gönüllüsü o yaşlı amca gibi geldi gözümün önüne. Onların dertlerinin sadece bir gazete abonesi olmadığını, yüce hakikatleri muhtaçlarla buluşturma niyetlerini ve her aboneyle “Allahım, ben istifade eder ya da edemem ama bir müstaid ruha daha ulaştırdım” düşüncelerini hatırladım. Hem Zaman çalışanlarının hem de gönüllülerinin bir milyon kere tebriği/teşekkürü hak ettikleri mülahazasıyla bu satırları karaladım.

Herkes gazete alabilir, bir gazeteyi okuyabilir ama “Bir milyonu aştık” diye şükür sözleriyle ağlayan bir okur ancak Zaman gibi çok az cerideye nasip olur.

Tebrikler Zaman’a ve onun fedâkar okurlarına…

***

Bu nağmeye gelince..

Geçen ikindi namazı sonrasına ait 11:46 dakikalık bu hasbihalde muhterem Hocamız kamp günlerinden günümüze Cenâb-ı Hakk’ın yolları nasıl açtığını anlatıyor; kalb ve ruh dilinin gücünü dile getiriyor.

Hürmetle..

 

163. Nağme: Dünyanın En Tesirli 500 Müslümanı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Malumunuz olduğu üzere, geçtiğimiz günlerde “Dünyanın En Etkili 500 Müslümanı” adı altında bir liste yayınlandı. Bir misafirimiz namaz sonrasında muhterem Hocamıza bu listeden bahsetti.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, öncelikle -şayet bir faydası varsa- böyle bir listede ülkemizden daha fazla insana yer verilmesi gerektiğine işaret edip, adının anılmasını hak eden çok kıymetli fikir, sanat, siyaset, spor ve iş adamlarımız bulunduğunu söyledi. Ezcümle, cumhurbaşkanımız sayın Abdullah Gül’ün ve Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Hocamızın Müslümanlar üzerinde emsallerinden çok daha tesirli olduklarına inandığını vurguladı.

13:33 dakikalık bugünkü nağmemizde muhterem Hocamızın o liste üzerine dile getirdiği duygu ve düşüncelerinin bir bölümünü paylaşıyoruz.

Hürmetlerimizle..

 

162. Nağme: Yine Acı Haber, Yine Cenaze Namazının Gıyâbîsi

Herkul | | HERKUL NAGME

Şerafettin Kocaman Ağabey’in Ardından Hocaefendi’nin Gözyaşları

Kıymetli Arkadaşlar,

Kederliyiz!.. Hüzünlü gurbette bir vefat haberinin acısıyla daha yüreklerimiz burkuldu; bu sabah da değerli insan Şerafettin Kocaman Beyefendi’nin Hakk’a yürüdüğünü öğrendik.

Bir kere daha “Hiç olmazsa gıyâbî namaz kılıp dua edelim” diyen muhterem Hocamız ikindi tesbihatının akabinde cenaze namazı kıldırdı. Bu nağmede o esnada kaydettiğimiz görüntüyü ve namaz sonrasındaki hasbihali bulacaksınız.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, 12:33 dakikalık bu sesli ve görüntülü kayıtta merhum Şerafettin Ağabey ile tanışıklığını, hatıralarını, ölüme dair mülahazalarını ve vatan toprağında ölme arzusunu dile getiriyor.

Bu vesileyle, merhum Şerafettin Kocaman Ağabeyimize Mevlâ-yı Müteal’den sonsuz rahmet ve mağfiret diliyor, bütün aile fertlerine, yakınlarına ve dostlarına sabr-ı cemil niyaz ediyor; bu nağmenin o kıymetli insan için duaya vesile olmasını umuyoruz.

Ayrıca, bu nağmenin son kısmına da dikkatle kulak verilmesi gerektiğini ifade etmek istiyoruz. Muhterem Hocamız şu manadaki duygularını seslendiriyor: “Yaşar Hoca ve Hacı Kemal gibi çok değer atfettiğim bazı böyle güzel insanlar öldüğünde aklımdan geçmiyor değil: “Onların yerine keşke ben ölseydim!” Neyse bundan sonra da böyle şeyleri çok taşıyacak gibi değilim. Bir şiddetli fırtına birilerini önüne katıp götürünce, kim bilir belki de kalbim durur. Çok taşıyacak durumum yok.. Cenâb-ı Hak vatan toprağında nasip etsin. Benim vatana, toprağına karşı delice bir iştiyakım var. Hizmet öyle olmayı gerektirmeseydi bir dakika durmazdım burada. Ama çoklarının, binde dokuz yüz doksan dokuzun aklının ermeyeceği, eremeyeceği şekilde hizmetin bunda olduğuna inanıyorum.. binde dokuz yüz doksan dokuzun aklının eremeyeceği şekilde…”

Hürmetle…

161. Nağme: Merhum Yaşar Hoca ve Hizmet’te İlâhî Sevk

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Cenâb-ı Hak, kendi yolunda istihdam edilmeyi ihlasla isteyen bir insanı asla zayi etmez ve onun önüne her mevsim bambaşka meyveler derme imkanları çıkarır. Zaman zaman insan karşısındaki muvakkat kara bulutlara bakıp endişeler yaşasa da Allah’a itimadı tam ve istimdadı yalnız O’ndan ise, Hazreti Raûf onu mutlaka yine güzelliklerle buluşturur. Hatta, böyle samimi bir gönül yer yer mazisine bakar ve “Kaderimi ben belirleseydim asla bu neticeleri elde edemezdim!” der; ilahî sevkler karşısında hamd ü sena hisleriyle dolar.

Bu mülahazaları daha derinden ve sahih bir şekilde duyan muhterem Hocamız, yer yer “Yeniden dünyaya gelseydim ve tercih hakkı bana bırakılsaydı, yine Korucuk gibi küçük bir köyde doğmak, Râmiz Hocanın ve Refia Hanımın oğlu olmak.. yine Kurşunlu Cami’nin izbe gibi dershanelerinde, bazen kulübe gibi bir yerde talebelik yapmak.. yine kimi zaman bir hafta ekmek bulamadan yaşamak.. yine bu güzel hizmet arkadaşlarımla beraber olmak.. ve yine bu yolda bulunup mahrumiyetlerine katlanmak isterdim.” der.

Hep şu hususa dikkat çeker: “İster dünya çapında isterse de belli beldelerde diyalog ve eğitim hizmetlerindeki başarılara dikkatlice bakılırsa, onların verâsında binlerce sebebin biraraya geldiği ve bunu Allah’tan başkasının yapamayacağı anlaşılır. Sevk-i ilahiyi ve Allah’ın inayetini görmezden gelmek ve muvaffakiyetleri sebeplere ve bazı şahıslara vermek ancak gafillerin işi olabilir.”

Evet, M. Fethullah Gülen Hocaefendi, ehl-i dünyanın ancak mucize diyerek ifade edebileceği ve bizim de ikrâm-ı ilahî sözüyle adlandırabileceğimiz bu büyük hizmetler ne zaman söz konusu olsa hemen “sevk-i ilahi”yi nazara veriyor. Şayet adanmış ruhlar çizgilerini muhafaza ederlerse, küçük bir ev açmaya sevk ettiği günlerden şimdiye kadar, her dönemde şartlara ve konjonktüre göre ayrı bir hizmet imkanı lutfeden Cenâb-ı Allah’ın, onları daha büyük muvaffakiyetlere de ulaştıracağını vurguluyor.

İşte bu esasları şerh ettirebilmek için bu haftanın Bamteli sohbeti olmak üzere muhterem Hocaefendi’ye “takdir-i ilâhîye rıza” ile ilgili birkaç soru sorduk ve gerçekten çok güzel cevaplar aldık. İnşaAllah bu sohbeti pazartesi günü bütün olarak neşredeceğiz. Bu arada, dershanesinin kapanmasından endişe eden öğretmen ve öğrencilerin de bu hasbihalde kendilerine dair çok önemli ölçüler bulabileceklerini haber verelim.

Bu nağmede sözünü ettiğimiz sohbetten çok hoş, latif bir hatırayı ve muhterem Hocamızın kendi hakkındaki ilahî takdirlere/sevklere bakışını 08:55 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

160. Nağme: İslam Dünyasının Asıl Derdi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Dostlar,

Sohbetleri size daha güzel nakledebilmek için çareler ararken yeni bir cihaz alıp ilk kez bugün muhterem Hocamızın yanına koyduk. Hocaefendi sözlerine başlayacağı esnada kayıt cihazını fark edip “Bu nedir?” diye sordu. Biz de “Daha kaliteli kayıt yapabilmek için…“ diyebildik. Muhterem Hocamız her zamanki tevazu ve mahviyetiyle “Konuşma kaliteli olmayınca…” dedi ve kalitenin temel unsurlarını anlatmaya başladı.

Tabii ki yine söz dönüp dolaştı ve kanayan yaralarımıza varıp ulaştı. Kaç gündür dua dua yalvaran ve herkesi yakarışa çağıran, bununla da yetinmeyip mazlumların imdadına koşulması için yardım kampanyaları başlatılması teşebbüsünde bulunan M. Fethullah Gülen Hocaefendi İslam dünyasının asıl derdi ve bu derdin çaresi üzerinde durdu.

Bugünkü hasbihalin 08:41 dakikalık bölümünü arz ediyoruz.

Hürmetle…

159. Nağme: Suriye ve Filistin’deki Acıların Bitmesi İçin Çalınması Gereken Kapı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün ikindi namazını kılıp tam oturmuş muhterem Hocamızın sözlerine başlamasını bekliyorduk ki, salona iki kişi girdi. Daha eşikte onları fark eden Hocaefendi, “Siz namazı kılmış mıydınız?” diye sordu. Misafirler, “Hayır efendim, yetişemedik!” mukabelesinde bulundular. Bunun üzerine kıymetli Hocamız “Estağfirullah, biz biraz acele etmişiz!..” dedi. Onlar namazı eda maksadıyla uygun bir köşeye çekilirken Hocaefendi şu cümleyi ekledi: “Niye yetişemediniz deme yerine biz acele ettik deyip kabahati üstlenme daha insancadır; üslup, bir aynadır, insanın karakterini onun üslubunda okuyabilirsiniz!”

Bu cümleyi girizgah yapan muhterem Hocamız sözü duadaki üsluba ve şuurlu yakarışa getirdi ve gerçekten her mü’minin duyup dinlemesi ve üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken sözler söyledi.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, sözlerinin sonunda dünden bugüne kanayan ve halihazırda canlarımızı iyice yakan yaralarımıza da işaret etti: “İslam dünyası adına buna (içten yakarışa ve şuurlu duaya) çok ihtiyaç var. Suriye’deki problemi çözemezsiniz siz.. Filistin’deki problemi çözemezsiniz, Allah’ın inayeti olmazsa. Bu açıdan da sürekli duaya kilitlenip Cenab-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmak lazım. Arkadaşlarımız her gece kalksınlar, teheccüd kılsınlar. Alsınlar ellerine bir dua mecmuası.. el-Kulubu’d-Daria’yı mı alırlar, kendilerinin okudukları bir duayı mı alırlar.. başlarını yere koysunlar… Çocuğu kuyuya düşmüş bir insanın kuyunun başında sızlaması gibi.. doğum esnasında hanımının iniltileri karşısında ona dua eden bir insanın kelimeleri şuurla söyleyişindeki edayla bir dua.. bir tazarru.. bir niyaz!..”

Bu nağmede başlıklarını zikrettiğimiz o çok güzel sohbetin 12:42 dakikalık bölümünü arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

158. Nağme: Atılgan’ın Cinleri ve Cin Ordusunun Başkomutanı Muhit

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bulunduğumuz mekan yine buz kesiyor. Dışarıda sonbahar emareleri olsa da binanın/salonun iklimi çoktan kışa girmiş gibi. Kendi ülkemizin problemleri yanı sıra, aylardır süren Suriye’deki mezalim ve dünyanın farklı coğrafyalarında akan kan zaten duyarlı gönülleri parça parça etmeye yetecek kadardı. Şimdi bunlara bir de yeniden kızıla boyanan Gazze eklendi.

Bu türlü havalarda muhterem Hocamızın bulunduğu mekanı uzun sükutlar doldurur; adeta kelimeler unutulur. Yüzlerde beşaşet hiç belirmez, hatta tebessüm dahi görülmez. Dudaklar kıpır kıpırdır sadece. Herkes dua ediliyordur sessizce.

Az önce ikindi namazını kıldık. Kıymetli Hocamızın birkaç gündür artan hüznü yine her halinden belliydi. Aramızda kalacağına ve birkaç dakika da olsa oturacağına ihtimal vermiyorduk. Fakat, tesbihattan sonra bir miktar oturdu ve o anki bir hadise üzerine de bazı hakikatleri dile getirdi.

İşte bu nağmede bir iki saat önce gerçekleşen o enfes sohbetten 12:35 dakikalık bir bölümü arz ediyoruz.

Hürmetle…

157. Nağme: Siz Uzaklaşan Taraf Olmayın!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Dünyanın dört bir yanında cereyan eden zulümler ve akıtılan kanlar karşısında sürekli muzdarip ve mahzun olan muhterem Hocaefendi, etrafımızda kıyametler koparken bir de kendi ülkemizdeki insanların birbirlerine karşı hasımca davranmaları ve karşılıklı hakaretlerde bulunmaları dolayısıyla çok üzülüyor.

Bu ızdırapla söylediği sözler gerçekten ülkemizi ve insanlığın geleceğini düşünen herkesin kulağına küpe olması gereken cinsten. Bamteli olarak yayınlanabilecek bu mühim sohbeti bütünüyle arşivde bekletmeye gönlümüz razı olmadı; çok önemli bir bölümünü hemen arz etmenin daha isabetli olacağını düşündük.

Hürmetle…

156. Nağme: Bana Efendimiz’i Siz Sevdirdiniz!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Her sabah yapageldiğimiz tefsir ve fıkıh derslerimize birkaç gün ara verdik. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, her zamanki nezaketiyle “Müsaade ederseniz ben beş on gün elimdeki işlerle meşgul olmak istiyorum; sizlerden izin talep ediyorum?” dedi.

Muhterem Hocamızın masasında senelerce öncesine ait tefsir notları son tashihleri yapılıp kitaplaştırılmak üzere bekliyordu. Kur’an’ın îcâz ve i’cazını anlatan ve çokları için başucu kitabı olacağını umduğumuz bu eser inşaAllah bu birkaç günlük fasılada tamamlanmış olacak.

Kıymetli Hocamızın derslere kısacık bir ara vermesinin sebebi sadece o kitap değil. Kendileri aynı zamanda Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne tekmile için bazı makaleler yazmaya niyetli. Dahası çoktandır isteyip dile getirdikleri bir naat projesi var. Rabbimizin kolaylıklar ihsan etmesini ve tamamlamayı lütuf buyurmasını ne de çok isteriz. Bir de selef-i salihînin Hak ve halk karşısındaki tevazu ve mahviyetlerini, kendilerine bakışlarını, çok küçük hatalarını gözlerinde büyütüp hemen istiğfar ve tevbeye yönelişlerini el-Kulûbu’d-Dâria adlı münacaat kitabındaki sözleri zaviyesinden kaleme alma düşüncesi var ki, bu da gerçekleşirse hepimiz için çok güzel bir hediye ve kazanç olacak.

Evet, işin tek menfi yönü, derslerimizin muvakkaten de olsa inkıtaya uğraması ve sizlere ders notları sunamayacak olmamız. Fakat merak etmeyin; kıymetli Hocamız namazlara ve toplu dualara iştirak ediyor. Namaz akabinde ya da farklı vesilelerle yine hasbihallerde bulunuyor. Yani, Allah’ın izni ve inayetiyle “nağme”lerimiz devam edecek. Nitekim bugün de o hasbihallerden birinin bir bölümünü arz ediyoruz.

Muhabbetle…

155: Nağme: Kayıp Düşmemenin Yolu

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, hakikatlere tercüman olmak ve her anı sohbet-i Canan ile nurlandırmak için adeta fırsat kolluyor. Otururken kalkarken, yemek yerken namazı beklerken, koridorda yürürken ayak üstü dururken… hemen her hal ve vaziyette sözü bir şekilde kendi değerlerimize, Rabbimizle münasebetlerimize ve gönül enginliğimize getirip kalb ve ruh ufkuna işaretlerde bulunuyor.

Acaba biz görüp duyduklarımızı ne ölçüde anlıyoruz?!.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bir hutbesinin sonunda şöyle buyuruyor:  “Burada bulunanlar, bulunmayanlara (veya duyanlar duymayanlara) anlatsınlar. Ola ki burada bulunmayanlar bu sözleri daha iyi anlarlar!”

Ülfet hastalığına yenilmemiş ve yakın körlüğü ile karşı karşıya bulunmayan sizlerin bizim duyduklarımızı çok daha iyi anlayacağınıza, istifade edip başkalarının da faydalanması için gayret göstereceğinize inancımız tam.

İşte bu inanç ve ümitle kaydedebildiğimiz her hasbihali size ulaştırmaya çalışıyoruz, Cenab-ı Hak izin verip inayet buyurduğu sürece de buna devam edeceğiz.

Bu nağmede de dün akşama ait 6 dakikalık bir hasbihali sunuyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

154: Nağme: Keşke Sizi Doğru Tanıyabilselerdi!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Aslında başlık “asıl mesele” de olabilirdi. Zira, muhterem Hocamız, çok değer verdiği bazı misafirlerine nasihat ederken hizmet gönüllülerinin gerçek niyetlerini ve onlar için “asıl mesele”nin ne olması gerektiğini vurguluyor.

Yeni kaydettiğimiz bu hasbihalin dar dairede kalmasına gönlümüz razı olmadı. Kayıt için hazırlıklı bulunmadığımız bir ana denk geldiğinden ses kalitesi istediğimiz seviyede olmasa bile istifade edilebileceğini düşünerek arz ediyoruz.

Muhabbetle…

153: Nağme: Hocaefendi’nin En Son Kitabı: Yenilenme Cehdi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Bildiğiniz üzere 11 senedir Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin haftalık sohbetlerini sitemizde yazılı olarak da yayınlıyoruz. Bu yazılar, daha sonra bir kere daha gözden geçirilerek ve gerekirse ilaveler yapılarak “Kırık Testi” adı altında kitaplaştırılıyor.

Kırık Testi serisinin 12. halkası “Yenilenme Cehdi” Nil Yayınları tarafından basıldı ve neşredildi.  

Dosyayı indirmek için tıklayınız

Muhterem Hocamıza yakın zaman dilimlerinde sorulmuş güncel, güncel olduğu kadar da gündemini kaybetmeyecek soru ve cevaplardan oluşan “Yenilenme Cehdi”, muhtevasıyla okurunu İslâm’ın engin ikliminde yeniden bir araya gelmeye, Efendiler Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlığa sunduğu mesajı bir kez daha kendi orijinalliği ve derinliği içerisinde ele almaya davet ediyor.

  • Biz milletçe göz alıcı, inşirah verici ve insanı büyüleyen bir ruh âbidesi ikame etmek istiyorsak, öncelikle elimize bir balta alarak kendi benlik âbidemizi yıkmalıyız.
  • İnsanın zihninde ‘Bunca yıldır bu işin içindeyim. Ben de bir şeyler biliyorum…’ mülahazası oluşmaya başlarsa, bilmelidir ki, o çoktan işin dışına çıkmıştır, olup bitenlerin farkında değildir.
  • Etemm ve ekmel olan bir din, öyle olmayan insanların eliyle yeryüzünde tesis edilemez.
  • Farklılık ve uyuşmazlıklar insanlığı, telâfisi mümkün olmayan kavga ve savaşlara sürükleyebilir. Günümüzde ortaya çıkacak böyle bir kavga ve vuruşma ise, ne Birinci ne de İkinci Cihan harbine benzer.
  • Şeytan çok profesyonel bir varlıktır. O öyle fentler, öyle oyunlar biliyor ki, bu oyunları kullanarak şimdiye kadar nice devleri devirmiştir.

Bu ve benzeri cümlelerin açtığı pencereden zamana, hayata ve kendimize bakabilme fırsatı sunan “Yenilenme Cehdi” aynı zamanda;

Dindarlık ve dinî hassasiyet birbirinden farklı mı?

Mü’minin Mü’mine karşı en büyük yardımı nedir?

İslâm’ın intihara bakış açısı nasıldır?

Suizan ve hasedin tedavisi adına neler yapılabilir?

Şeytan herkese kendi sıkletine göre mi musallat olur?

Anne – babaya küsülebilir mi?

Başka dinlere mensup insanlar mescit ve camilerimizde ibadet edebilir mi?

Hüsn-ü zanda hata etmek günah mıdır?

Nazarî ve amelî milliyetperverlik ne demektir?

Merak duygusu insana neden verilmiştir?

Verimli ve faydalı bir sohbet için dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

gibi dikkat çekici pek çok sorunun cevabını veriyor.

 

152. Nağme: Hocaefendi’nin Bugünkü Namaz Kıraati

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Daha önce de M. F. Gülen Hocaefendi’nin namazda Kur’an okuyuşuna dair misaller sunmuştuk. Bu nağmede diğerlerinden farklı olarak birkaç gün ya da ay öncesine ait olanları değil, bugün yeni kaydettiğimiz bir kıraati arz ediyoruz. 03:16 dakikalık bu kayıtta Muhterem Hocaefendi Fatiha, A’lâ ve Duhâ sûrelerini okuyor.

Dualarınız istirhamıyla…

151. Nağme: M. Hocaefendi’den Yeni Mısralar/Resim Değerlendirmeleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Daha önceki mesajlarımızda, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı, Yeni Ümit ve Yağmur mecmualarına verdiği değerin bir neticesi olarak senelerdir onların mizanpajından baskısına kadar hemen her aşamasıyla yakından ilgilendiğini ifade etmiştik. Kendisi müsait olduğunda bizzat başyazı, tasavvufî makaleler ve şiirler yazdığı gibi, yayınlanan her çalışmayı çok değerli bulduğunu, mutlaka okumaya çalıştığını; şayet değişik sebeplerle okuyamamışsa, hazırlanan özetleri dinlediğini belirtmiştik. Ayrıca, seçilen ve odasına bırakılan güzel resimlere değerlendirme nesirleri ve nazımları yazdığını, bunların daha sonra dergi kapakları ya da iç resim yorumları olarak neşredildiğini de haber vermiştik.

Muhterem Hocamız bugün üzerinde 79 tane resim değerlendirmesi yazmış olduğu evrakı (ki daha önce başka bir nağmede belirttiğimiz gibi gömlek kartonlarını bile zayi etmeyip yazı kağıdı olarak kullandığından resim yorumlarının on tanesi yine öyle bir kartona yazılmıştı) verdi. Onları hemen bilgisayara aktarıp daha sonra yeniden kendi tashihlerine arz ettik ve tamamlanınca da ilgililere gönderdik.

Kıymetli Hocamızın meşguliyetlerinden sizleri de haberdar etmeye çalıştığımız için o resimler ve değerlendirme yazılarından birkaç örneği sizlerle de paylaşmanın faydalı olacağını düşündük. Bunlar bir yönüyle bizde emanet olduğundan ve henüz asıl sahiplerince neşredilmediğinden dolayı sadece dört tanesini -o dergilere ve enfes yorumların bütününe iştiyakı artırma niyetinin de sevkiyle- sunuyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

İşte Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yorumladığı Resimler ve Yazdığı Kıt’alar:

Neşrettiği nurla aydınlanmıştı dört bir yan,

O’ndan evvel kapkaranlıktı topyekûn cihan;

Sayesinde dosdoğru okundu kevn u mekân,

Cennet bahçesine döndü dünya denen zindan.

***

Her şey yanıp kavruldu deyip ye’se kapılma,

El aç ve yalvar ona gördüğüne takılma;

Dua ile sular tersine akarmış derler,

Ettim kabul olmadı deyip kendini salma!..

***

Öyle değil, musafahaya geçmeli eller,

Kumrular gibi sevgiyle şakımalı diller;

O zaman inayet yağmurları yağacaktır

Ve her yanda tüllenecektir çiçekler, güller.

***

Senin mahiyetin küreden daha ağırdır,

Bu Kur’an’ın fermanı, duymayanlar sağırdır;

Çalıma da mahal yok o sana ait değil,

Öyleyse onun Sahibi karşısında eğil!..

***

150. Nağme: Çekip Gidenlere Dua Etmeli!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Dün Nur Sûresi’nin son ayetlerinin tefsirini okuduğumuzu yazmıştık. Bugün de aynı ayetleri farklı müfessirlerin nasıl anladıkları üzerinde müzakerede bulunduk. Yaklaşık on beş değişik eserde kaydedilen yorumları ders halkasındaki arkadaşlarımız sırayla arz ettiler. Muhterem Hocamız da anlatılan hususlarla alakalı kendi mülahazalarını dile getirdi. Bu nağmede, özetlediğimiz şekilde cereyan eden bugünkü dersimize ait 10 dakikalık ses kaydı bulacaksınız.

Hürmetle…

Nur Sûresi’nin 62. ve 63. ayet-i kerimelerinde şöyle buyruluyor:

“Gerçek müminler ancak öyle kimselerdir ki Allah’a ve Rasulüne bütün kalpleriyle iman etmiş olup, bütün toplumu ilgilendiren meseleleri görüşmek üzere onun yanında bulundukları vakit ondan izin almadıkça ayrılıp gitmezler. Senden izin isteyenler hakikaten Allah’a ve Rasulüne gerçekten iman edenlerdir. Öyle ise bazı işler için senden izin istedikleri zaman, sen de onlardan dilediğin kimselere izin ver ve onlar için Allah’tan af dile. Muhakkak ki Allah gafurdur, rahîmdir. (…) Allah elbette sizden, birbirini siper edinerek sıvışıp gidenleri bilir. Öyleyse Peygamberin emrine aykırı hareket edenler başlarına dünyada bir bela gelmesinden yahut âhirette gayet acı bir azap gelmesinden korkup çekinsinler.”

 

149. Nağme: Mazeretsiz Çekip Gidenler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün Nur Sûresi’nin son ayetlerinin tefsirini okuduk. Derste kaydettiğimiz iki fotoğrafı ve aşağıda mealini verdiğimiz ayetlerle alâkalı Muhterem Hocamızın bazı açıklamalarını arz ediyoruz.

Hürmetle…

Nur Sûresi’nin 62. ve 63. ayet-i kerimelerinde şöyle buyruluyor:

“Gerçek müminler ancak öyle kimselerdir ki Allah’a ve Rasulüne bütün kalpleriyle iman etmiş olup, bütün toplumu ilgilendiren meseleleri görüşmek üzere onun yanında bulundukları vakit ondan izin almadıkça ayrılıp gitmezler. Senden izin isteyenler hakikaten Allah’a ve Rasulüne gerçekten iman edenlerdir. Öyle ise bazı işler için senden izin istedikleri zaman, sen de onlardan dilediğin kimselere izin ver ve onlar için Allah’tan af dile. Muhakkak ki Allah gafurdur, rahîmdir. (…) Allah elbette sizden, birbirini siper edinerek sıvışıp gidenleri bilir. Öyleyse Peygamberin emrine aykırı hareket edenler başlarına dünyada bir bela gelmesinden yahut âhirette gayet acı bir azap gelmesinden korkup çekinsinler.”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

148. Nağme: Ölüm Orucu Tedrici İntihardır!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bugünkü çay faslında “açlık grevi” ile alâkalı düşüncelerini anlattı.

Önce insanın mükemmel yaratılışına ve Hak katındaki kıymetine değinen Hocaefendi, Hazreti Ali’nin (radiyallahu anh) “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; halbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün kâinatın bir fihristisin.” dediğini; M. Akif’in de Hazreti Ali’ye isnad edilen bu sözü serlevha yapıp şöyle seslendiğini nakletti: “Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen, / “Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen. / Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

İnsanın kıymetini takdir edemeyen ve cana kıyabilen kimselerin hem kendi mahiyetlerine karşı saygısızlık yapmış hem de Allah’ın emanetine ihanet etmiş olduklarına vurguda bulunan muhterem Hocaefendi, “Başkasının canına kıymak nasıl bir cinayetse, bir insanın kendi canına kıyması da öyle bir cinayettir” dedi. “Kim bir kimseyi, kısas veya yeryüzünde bir fesada mukabil olmanın dışında öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide Sûresi, 5/32) ayetini hatırlatarak, ister başkasını öldürmek isterse de intihar etmek suretiyle bir cana kıymanın, bütün insanlığı öldürmeye denk bir cürüm sayılabileceğini ifade etti.

Fâili kim ve hedefi ne olursa olsun, her intihar saldırısının çok buudlu bir cinayet olduğunu belirten Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şunları söyledi: “Hele bu cinayet ‘kutsal’ sayılarak ve din adına yapılıyorsa, bu çok daha tehlikelidir ve -şayet ilaçlarla ve beyin kontrolüyle gayr-i iradî yapmamışlarsa- fâillerinin ötede iflah olmaları mümkün değildir. Canlı bombalar, o işi dini ikâme için yapsalar ve ölüme “Lâilahe illallah” diyerek gitseler bile önce kendileri “cübb” diye cehenneme düşerler. Çünkü, İslam’da gerek sulh gerekse savaş halinde yapılması icap edenler belli kanun ve disiplinlere bağlanmıştır. Sulh halinde kimse kendi kendine harp ilan edip bir insanı öldürme kararı alamayacağı gibi, sıcak savaş esnasında da karşı cephede bulunan çocuk, kadın ve yaşlıları öldürme hakkına sahip değildir. Bu itibarla, hangi açıdan ele alınırsa alınsın, intihar saldırılarını, canlı bombaları ve benzeri terör hadiselerini Müslümanlıkla telif etmek asla mümkün olamaz.”

Ölüm orucunu “tedrici intihar” olarak vasıflandıran Hocaefendi, “Şayet, Allah’a inanılıyorsa, Peygambere inanılıyorsa, Allah’tan gelen semavî kitaba inanılıyorsa, ‘ölüm orucu’ tedrici intihardır. Bunu yapanlar, kendi kadr u kıymetlerini bilememiş, Hak katındaki değerlerini kaybetmiş ve çöplüğe atılacak hale gelmiş olurlar.” dedi.

O insanları bu yanlış işten vazgeçirmek için yapılması gerekenlerin bir an önce ortaya konulması lazım geldiğine dikkat çeken M. Fethullah Gülen, şu hususu dile getirdi: “Canlı bombaları o işten vazgeçirmek lazım. Ölüm orucuna niyet edenleri o işten vazgeçirmek lazım. Bunlar da topluma, bilhassa onlara söz geçirebilecek kanaat önderlerine, ilim adamlarına ve idare edenlere düşen birer vecibedir.”

Bazı kimselerin “Sana ne, adam ölüm orucuna niyet etmiş, ne karışıyorsun?” deyip itiraz edebileceğine de imada bulunan muhterem Hocaefendi, “Herkes kendi karakterinin gereğini yapar.. ama neylersin, insanız. Ölene üzülürüz. O türlü levsiyat düşüncelerine sapanlar hakkında akıbetleri adına endişe duyarız, çünkü insanız!..” dedi ve sözlerini ülkemiz için dua talebiyle noktaladı.

147. Nağme: Mazeret ve Kıbleyi Kalbiyle Bulanlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 08:31 dakikalık (yeni kaydettiğimiz) bu “nağme”de

***”Ha­ni on­lar­dan bir ce­ma­at: ‘Allah’ın yer­le bir ede­ce­ği ve­ya şid­det­li bir fe­la­ket gön­de­re­ce­ği bu kimselere ne di­ye bo­şu­na öğüt ve­rip du­ru­yor­su­nuz?’ de­miş­ti. O sa­lih ki­şi­ler de: ‘Rab­bi­ni­ze ma­ze­ret ar­z e­de­bil­mek için! Bir de ne bi­lir­si­niz, olur ki Allah’a kar­şı gel­mek­ten ni­ha­yet sa­kı­nır­lar ümi­diy­le öğüt ve­ri­yo­ruz.’ di­ye ce­vap ver­di­ler.” mealindeki (A’raf, 7/164) ayet-i kerime ile ilgili enfes bir hatırayı..

***Hazreti Murad Hüdavendigar’ın tekbir getirirken Kabe’yi görmesini…

***Merhum Bekir Berk Ağabey’in iki hatırasını..

anlatıyor. Dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

 

146. Nağme: Sandy Kasırgası ve Dua Sığınağı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Öncelikle duyarlılığınız, dostluğunuz, nezaketiniz, “geçmiş olsun” mesajlarınız ve dualarınız için çok teşekkür ederiz.

Dünkü kısa mesajımızda belirttiğimiz gibi, Sandy kasırgası buradan da geçti. Yetkililer bizim bulunduğumuz yerde ve Pennsylvania genelinde de çok yıkım bekliyorlardı ama elhamdülillah korkulan olmadı.

Muhterem Hocamız Âyetü’l-Kürsi’yi başa koyarak bir dua yazdı. O metni hemen her taraftaki tanıdıklarımıza gönderdik; duanın kopyalarını çoğaltıp evlerimizin kapılarına ve bulunduğumuz mekânların sınırı olan ağaçlara astık. Ayrıca, yine Hocaefendi’nin ikaz ve irşadıyla hacet namazları kılıp ilahî hıfza vesile saydığımız niyazlara sarıldık.

Cenâb-ı Allah’a sonsuz hamd ü sena olsun ki birkaç ağaç devrilmesinden başka bizde ve tanıdıklarımızda hasar meydana gelmedi.

Kıymetli Hocamız akşam çay faslında bu meseleye de değindi. Bu “nağme”de muhterem Hocaefendi’nin yazdığı duanın metnini ve yaptığı o açıklamayı bulacaksınız.

Hürmetle…

Muhterem Hocamızın Kasırga Gibi Afetlere Karşı Yazdığı Dua:

 أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ  بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

﴿اَللّٰهُ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُۤ إِلَّا بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَۤاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ﴾

اَللّٰهُمَّ يَا حَافِظُ يَا حَفِيظُ اِحْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا وَعَنْ أَيْمَانِنَا وَعَنْ شَمَائِلِنَا

 آمِينْ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ

 Duayı resim olarak indirmek için tıklayınız

Duayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

145. Nağme: 2012 Kurban Bayramı Hutbesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Değerli büyüklerimizin ve kıymetli arkadaşlarımızın talepleri üzerine istifadeye ve duaya vesile olması dileğiyle Muhterem Hocaefendi’nin huzurunda okunan Kurban Bayramı Hutbesi’ni sesli ve yazılı olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

 2012 Kurban Bayramı’nda Muhterem Hocamızın Huzurunda Okunan Hutbe

الله أكبر كبيراوالحمد الله كثيرا  – وسبحان الله بكرة و أصيلا

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا.وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ. كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ. وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. وَصَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

لَنْ يَنَالَ اللّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوى مِنْكُمْ كَذلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللّهَ عَلى مَا هَديكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنينَ

Muhterem büyüklerim, kıymetli arkadaşlarım,

Bizim dünyamıza has bir kısım büyülü ses ve soluklar vardır. Hakikî mü’minlerin dilinden hiçbir zaman düşmeyen bu nurlu sözler ve gönüllerimize inşirah veren soluklar, hayatımızın her faslına girmiş öyle sırlı nefeslerdir ki, onları, içinde bulunduğumuz bu âlemin en renkli nağmeleri olarak söyler, dinler, değerlendirir ve tahakkukunu beklediğimiz bir tatlı rüyanın da sihirli anahtarları kabul ederiz.

Mâbed içinde, mâbed dışında her zaman vird-i zebânımız olan “kelimât-ı tayyibe” de diyeceğimiz bu nurlu sözler, bizim hayatımızla o kadar bütünleşmiştir ki, farkına varalım varmayalım, her gün onları defalarca tekrar eder dururuz tekrar ettiği gibi göklerde meleklerin, hâl ve keyfiyet diliyle canlı-cansız bütün nesnelerin.. Allah’ın yüceliğini haykıran her ses, söz ve görüntü karşısında “Allahu Ekber” der, O’nun ululuğunu ilân eder; O Rahmeti Sonsuz’un sağanak sağanak başımızdan aşağıya boşalan nimetleri sayılıp seslendirildiğinde “Elhamdulillah” sözleriyle mukabelede bulunur; O’nun eşi ve menendi olmadığını hatırlatan her beyan, her îmâ ve her işaret karşısında da “Sübhanallah” mülâhazalarıyla gürleriz.. her vesileyle hep O’nu düşünür, O’nu yâd eder, O’nunla olan münasebetlerimizi gözden geçirir, fikren ve hayâlen her gün kim bilir kaç kez canlara can “O’nun maiyyeti” hülyalarına dalarız. Hatta bazen duyma ve hissetmemiz öyle derince olur ve heyecanlarımızın debisi öylesine yükselir ki, o esnada ruhlarımızda beliren aşkın mülâhazaları ve gönüllerimizden taşan yüksek hisleri bir kısım iç çekmelere, hıçkırıklara emanet eder ve gözyaşlarının engin ifadelerine bırakırız.

Bilhassa bazı gün ve gecelerde, çevremiz bu ses ve soluklarla öyle ledünnî bir hâl alır, her şey öyle fevkalâdeleşir ve hayat öyle füsunlu bir renge bürünür ki, gözlerimize her yandan değişik dalga boyunda ışıklar akmaya başlar ve kulaklarımız bu hususî sesleri Cennet ırmaklarının çağıltıları gibi bir zevk zemzemesi içinde dinlemeye durur; bizi ve düşüncelerimizi aşan fâik ve gizli bir güçle, yüksek debili bir sevinç ve neş’e çağlayanı içine sürüklendiğimizi hisseder gibi olur, iç içe hayret ve hayranlıklar yaşarız. Hele dört bir yandan yükselen tekbirler, bazen bize bir sûr sesi gibi gelir, uyarır hepimizi içinde bulunduğumuz dünyevîlikten; akseder dil ve dudaklarımıza o lâhûtî kelimeler; mırıldanırız aynı şeyleri hep beraber. O sesi, bazen yitirdiğimiz Cennet’e bir çağrı gibi duyar, koşarız binlerce yıllık yitiğimizi bulmaya ve o öldürücü hasretten kurtulmaya.

Tekbir; Cenâb-ı Hakk’ın her şeyden üstün, her hususta en yüksek ve en yüce olduğunu ilan etmek, daha doğru bir ifadeyle “Yegâne büyük O’dur; büyük, Allah’tır!” hakikatini seslendirmek, azamet ve kibriyâ atmosferinin değişik tecellileri karşısında “Allahu ekber” diyerek müteâl bir ululuğun müşahitleri olduğumuzu haykırmaktır.

Risâletin ilk günlerinde Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hira Sultanlığı’nda vahiy meleğinin sesini işitip kendisini görmüş; çok geçmeden onu yerle gök arasını doldurmuş bir vaziyette bir kere daha müşahede etmiş; vahyin ağırlığından ve Cebrail aleyhisselamın heybetinden titremeye başlamış ve hemen ailesine gelerek “Beni örtün, beni örtün!” demişti. Çok geçmeden Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmuştu:

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ

“Ey (yalnızlık ve inziva arzu eder gibi) örtüsüne bürünen (yüce nebi)! Kalk ve inzar et. Ve Rabbinin büyüklüğünü ilan et.” (Müddessir, 74/1-3) Kalk, karanlıkta kalmışların imdadına koş! Şu şaşkınlık ve sapıklık içinde yuvarlanan yığınları eğri yolun encâmından ve sapıklığın ürperten neticelerinden sakındır. Ve zatında büyük Rabbinin yüceliğini yeri göğü çınlatırcasına bütün gücünle haykır! Yer gök senin âvâzınla inlesin! Cin ve ins, senin sedânla Rabbinin tek büyük olduğunu bir kere daha işitsin.

Bu ayet nâzil olur olmaz Fahr-i Kâinat Efendimiz hemen doğrulup kalkmış ve tekbir getirmiş, Hazreti Hatice de onunla beraber “Allahu Ekber” demişti; zira, tekbir bir manada ilk emir ve peygamberin ilk vazifesiydi. Önemi ilahî beyanla vurgulanan ve “Allahu ekber” cümlesinde ifadesini bulan “tekbîr” daha sonra en çok tekrarlanan İslam remzi ve mü’minlerin şiarı oldu.

Öyle ki, biz daha doğar doğmaz kulağımıza okunan ezanla o en büyük hakikatin sesini duyarız. Sonra da ömür boyu hep onunla soluk alıp veririz. Günde beş kere minareden yükselen kutlu seste ve her farz namaz için getirilen kâmette onu tekrar ederiz. Namaza başlarken, mâsivâya ait her şeyi kendimize haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat’a teveccühte bulunma adına bir söz verircesine yine “Allahu ekber” deriz. İbadete onunla başlandığı için “iftitah tekbîri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması onunla yasaklandığından “tahrim” ya da “ihram tekbîri” de denen bu mübarek sözle bir ahidde bulunmuş; o andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine de tekbîr ruhunu işleme, bir manada bütün bütün namaz kesilme ve adeta namazlaşma sözü vermiş oluruz. Akabinde ruhumuzun miracı olan bu yolculuğun bir bölümünden diğer bölümüne geçişte hep aynı mübarek duygu ve düşüncelerle aynı bereketli kelimeleri tekrarlar; tekbir ruhunun kıyam, kıraat, rüku ve secdemize de sirâyet etmesine özen gösteririz. “Huzurunda el pençe divan durulacak yegâne büyük Sensin Allahım! Kendisi için iki büklüm olunacak tek ilah Sensin Allahım! Baş ayak aynı yere konulup yüz yere sürülecek ve ulûhiyetine secdeyle mukabele edilecek eşsiz mabud Sensin Allahım! El açılıp kendisinden dilekte bulunulacak biricik Rabb Sensin Allahım!..” mülahazalarıyla kanatlanırız. Namazın rükünleri arasında “Allahu ekber” dememiz, adeta benliğimizden sıyrılıp küllî dairelere girişimizin, birer birer mertebeleri aşıp manen terakkî edişimizin işareti ve her bir “Allahu Ekber” bir miraç basamağını daha geride bırakışımızın remzi olur.

Duha, evvâbîn, teheccüd, cenaze ve bayram namazı gibi ibadetlerin içinde ve sonrasında, sabah akşam okuduğumuz me’surâtta ve sâir dualarımızın hemen hepsinde, gece yatağa uzanacağımız esnada, yolculuklarda tepeleri aştığımız sırada, kurbanımızı keserken ve hatta yangın gibi felaketlere karşı mücadele ederken hep “Allahu Ekber” der, bir kere daha bu yüce hakikate iltica ederiz.

Hele Hak dostları, enaniyet, ucub, gurur ve kibir gibi öldürücü virüslerin panzehri gördükleri tekbîri, hayâtın zarurî bir parçası hâline getirmiş; ruhlarına onunla nefes aldırıp verdirmiş; zafer, saadet ve inşirah sahnelerini de tekbîrlerle taçlandırmışlardır. Görünme, duyulma, tanınma ve bilinme arzusu türünden şirk şaibesi taşıyan düşünce ve fiillerin en küçüğü karşısında bile tekbîrlerle gürlemiş; sürur ve coşku ifâdelerini de yine tekbîrlere yüklemişlerdir.

Aslında her güzel davranışımızda olduğu gibi sevincimizi tekbîrle ifade edişimizde de Rehber-i Ekmel Efendimiz’den bir iz ve bir hatıra vardır. Nitekim, peygamberliğin ilk döneminde bir müddet vahiy kesilmiş ve Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm (aleyhissalatü vesselam) kendi ufku itibariyle, onu önemli bir inkıtâ saymıştı; âdeta bir husûf (ay tutulması) yaşadığını düşünerek çok hüzünlenmişti. Müşriklerin, “Rabbi onu terk etti” demeleri Şânı Yüce Nebî’yi daha da üzmüştü. Oysa ki, bir süreliğine vahyin kesilmesi adeta daha derin bir yöneliş çağrısıydı; Allah (celle celâluhü) geçici bir kabz tattırmak suretiyle, onun teyakkuzunu tetiklemeyi, teveccühünü güçlendirmeyi ve iştiyakını arttırmayı murad buyurmuştu. Nihayet, “Ey Rasûlüm! Rabbin seni asla terk etmedi ve sana darılmadı da.” (Duha, 93/3) ayetini de ihtiva eden Duhâ Sûresi nazil olmuştu. Bu sûre indiğinde Habîb-i Ekrem o kadar çok sevinmişti ki, sürur ve inşirahını “Allahu ekber” tekrarlarıyla ilan etmişti. İşte, biz Yüce Rehberimizin o memnuniyetine ortak olurcasına Duhâ Sûresi’nden itibaren okuduğunuz her sûrenin sonunda da “Allahu ekber” deriz.

Bayramlar da gerçek manasını tekbirlerle bulur ve onlarla daha bir güzelleşir. Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, “Bayramınızı tekbir getirmek suretiyle süsleyiniz.” buyurmuştur. Özellikle kurban bayramı “teşrîk tekbirleri” sayesinde yeryüzü işi olmaktan çıkar, semavî bir mana ve tarifsiz bir te’sire ulaşır. Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindisi de dahil, yirmi üç vakit namazın farzları arkasından birer defa “Allahu ekber Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahi’l-hamd” demekten ibaret olan “teşrîk tekbiri” kısaca şu manaya gelmektedir: “Allah yegâne büyüktür; evet büyük Allahtır. Allah, kendisinden başka mâbûd-u bilhak, maksûd-u bilistihkak olmayan zattır ve ululuk tahtının sultanı tek ilahtır. Büyük Allah’tır ve ezelden ebede, kimden kime olursa olsun her ne kadar hamd ü şükür varsa, hepsi sadece Allah’ın hakkıdır.”

Kurban bayramında evler, sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir inler. Bu kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dil kesilir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Minâ yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Ka’be, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve dünyanın dört bir yanından yükselen “Büyük Allah’tır” ikrarları gidip mukaddes topraklardaki inleyişlerle buluşur. Tek bir korodan, hatta sadece bir ağızdan çıkıyor gibi olan bütün bu sesler, soluklar Hakk karşısında divan durmuş inleyen bir mükerrem kulun çığlıklarıymışçasına gider verâların kapılarına dayanır.

Andelîb-i Zîşân Efendimiz’in bin dört yüz küsur sene evvel âl ve ashabıyla söylediği ve ümmetine emrettiği “Allahu Ekber” kelâmının bir nevî aks-i sadâsı olarak Arafat, Müzdelife, Minâ ve Mescid-i Haram’da yüz binlerce insanın birden telbiyelerle, tekbirlerle, tehlillerle inlemesi ve yeryüzünün her köşesinden milyonlarca mü’minin aynı kelime-yi kudsiyeyle gürlemesi, küllî bir ubudiyet mahiyetini alır. İslâm âleminin zikir, tesbih ve tekbirleriyle büyük bir zelzeleye tutulmuş gibi haşyet içinde titreyen dünya bütün kara ve denizleriyle “Allahu Ekber” der, semaları dahi çınlatır ve berzah âlemlerine de dalgalar gönderir.

Biz bayram boyunca her tekbirle dünü, bugünü ve yarını bir arada yaşarız. Evvela, hayalen teşrîk tekbirlerinin başlangıcı olarak rivayet edilen hadiseye uzanırız. Hazreti İbrahim, gördüğü salih rüya üzerine -İbn Abbas hazretlerinin ifadesiyle “Peygamberin rüyası vahiydir- oğlunu Allah yolunda kurban etmeye karar verir ve ona seslenir: “Evladım, rüyamda seni kurban olarak boğazlamaya giriştiğimi gördüm, sen ne dersin bu işe!?.” İsmail aleyhisselam durumu anlar; babasının rikkatli yüzüne sevgiyle bakar, merhametli yüreğine canı yanar, teselli eder onu: “Babacığım! Hiç düşünüp çekinme, Hakk’ın buyruğunu yerine getirmekte tereddüte düşme. Teslim ol Rabbine, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. İnşaallah, benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!” der. Canını Allah yolunda vermek üzere boynunu uzatabilen bir yiğit… İtaatteki inceliği kavrayan ve Cânan uğruna kurban olmayı temsil eden tevhid delikanlısı, Hazreti İsmail.. ve kalbi rikkatle, şefkatle çarpan baba Hazreti Halîl. Her ikisi de Yaratan’ın emrine teslim.. Hazreti İbrahim oğlunu şakağı üzere yere yatırır; o narin boğaza bıçağı sürmek için hazırlanır. Yürek yakan ve göz yaşartan bu sahneye şahit olan Hazreti Cebrail “Allahu ekber Allahu ekber” diyerek tekbir getirir. İbrahim (aleyhisselam) bu sesi işitince başını gökyüzüne çevirir ve müjdenin yetişmekte olduğunu anlar, sevinir; “Lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber” diye cevap verir. Kurban edilmeyi beklerken bu tekbir ve tevhîd kelimelerini duyan Hazreti İsmail de “Allahu ekber velillâhi’l-hamd” der şükrünü dillendirir.

Bilhassa eyyâm-ı teşrik boyunca hemen her tekbirde bir kere daha Hazreti Bilal’i hatırlarız. Önce, Mekke gündüzünün öğle sıcağında alev alev olmuş kumlara gömülen, üzerine kaldıramayacağı ağırlıkta koca taşlar dizilen ve saatlerce kendisine işkence edilen büyük sahabiden “Ehad, ehad, ehad!..” sesleri duyarız. Ehad, rakamlar içinde tektir; ikincisi, üçüncüsü bulunmaz. Evet, Allah birdir, isneyniyeti muhal, eşsiz, emsalsiz bir.

Sonra, Ehad âb-ı hayatıyla yeniden doğan, güçlenen, hürriyete eren, Medine’ye hicret eden ve En Sevgili’nin hizmetine giren Hazreti Bilal’i Mescid-i Nebevî’nin bitişiğindeki evin tavanına çıkmış halde görürüz. Yanık ve tiz sesiyle adeta bütün kâinata sesleniyordur: Allahu Ekber, Allahu Ekber. Ezan okuyordur İslam’ın ilk müezzini. Kavuran güneş, kızgın kum ve bitip tükenmez eziyetler karşısında ancak bir fısıltıyla söyleyebildiği “Ehad” ikrarlarına mukabil şimdi “Ekber” diye inliyor; en yüksek perdeden var gücüyle sesleniyordur: Allahu Ekber… Allahu Ekber…

Ezan teşri kılınmıştır ama henüz bâtıl ayaktadır; “Büyük O’dur” hakikatini arzın göbeğinde ve küllî planda seslendirmek için hâlâ zaman lazımdır. Bundan dolayı da Bedir’de yine “Ehad” sesini işitiriz. Bu defa Ashab-ı Kiram hep beraber “Ehad! Ehad!” dedikçe âdeta semalar deliniyor ve her “Ehad” sözüyle aşağıya tabur tabur melekler iniyordur. Sanki bir şehrâyin tertip etmek ve Bedir’in zaferini kutlamak için semavâtın sâkinleri yeryüzüne akın ediyordur. Meleklerin başlarında beyaz sarıklar ve sırtlarında kar rengi urbalar vardır. Çünkü sahabe Bedir’e gelirken beyaz urbalarla gelmiş ve dillerindeki parolaya kurban olmak için azmetmiştir: “Ehad! Ehad!”

Hayalen birkaç sene sonrasına ulaşırız: Cenâb-ı Hak Mekke’nin fethini de lütfetmiştir. Fazilet Güneşi Efendimiz, tevazu, mahviyet ve şefkat şuaları saçarak şehre girerken, Allah’a minnet ve şükran hisleriyle dopdoludur. Ka’be’ye varıp “Hak geldi, batıl yıkılıp gitti.” ferman-ı ilâhîsi eşliğinde putları da birer birer yere seren Rasûl-i Kibriya, şükür ve sürurunu tekbir getirerek dışa vurunca, Müslümanlar da hep bir ağızdan “Allahu Ekber! Allahu Ekber!” diyerek Mekke ufuklarını bu kutsî sadâ ile doldururlar. Derken, Ehad’le dirilip “Ekber”in ilancısı olan Hazreti Bilal, Kâ’be’nin üzerinde, pırıl pırıl çehresiyle beliriverir; kabından taşmakta olan hasret, hicran, aşk ve heyecanla “Allahu Ekber, Allahu Ekber” diye gürler ve ezan-ı Muhammedi ile Mekke dağlarını çınlatır. Bu ulvî nidâya, mübarek beldenin dağı, taşı, hatta yıllar önce Bilal’in soluklarını emen kızgın kumların her bir tanesi “Allahu Ekber! Allahu Ekber!” diyerek karşılık verir. Artık o ses, kıyamete dek yankılanıp duracaktır.

İşte biz bayramlarda, Beytullah’tan yükselen o sesi duyar gibi oluruz yanı başımızda, cihanın her yanında ve serhat boylarında. Dünya muvazenesi için tehlikeleri göğüslemiş ve devletler arası dengeyi temin uğrunda, yaşama haz ve zevklerini feda etmiş fatih orduların gürül gürül tarrakaları gelir kulaklarımıza. Peygamber emanetine sahip çıkmış ecdadımızın dillere destan mücahedeleri neticesinde, tekbir bayrağının dünyanın en ücra köşelerinde bile dalgalandığını, nice yüz bin minareden ruh-u revân-ı Muhammedî’nin şehbal açtığını ve göklerin nura gark olduğunu hayal âlemimizde seyre koyuluruz.

Evet biz, bu ses ve bu sözlerde mübarek bir milletin bütün bir geçmişini, bu koskoca geçmişte oluşup gelişen değişik değerler manzumelerini görür, duyar, dinler; o dağlar cesametindeki dinî vâridâtımızın temâşâsıyla âdeta mest olur ve kendi kendimize, “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz” diye mırıldanırız; mırıldanırız zira, minarede başlayıp mâbedin içinde noktalanan bu sesler bazen o kadar mazi televvünlüdür ki, onların her bir demetinde bütün tarihimizi ve ecdadımızın o enginlerden engin heyecanlarını duyuyor gibi olur ve kendimizi adeta onların arasında buluruz.

Şu kadar var ki, her tekbirle bunları hayal ederken, bir yandan, gönüllerimizi bu hakikatlere uyaran ve ötelerden gelen üns esintilerini ruhlarımıza duyuran Allah’a hamd ü senâ hisleriyle iki büklüm olur; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semalara bağlayan, körkütük yaşadığımız şu âlemde bize Rabbimiz’i tanıtan ve kulluk adâbını talim buyuran Fahr-i Kâinat Efendimiz’e minnettarlığımızı salat ü selamlarla seslendirir; mukaddes emaneti kırmadan, çatlatmadan sonraki nesillere intikâl ettirmek için ölüp ölüp dirilen ve destansı adanmışlıklar sergileyen selef-i sâlihîni hayırla yâd ederiz. Diğer taraftan da İslam’ı çok ucuz bulduğumuzu, bu devlete meccanen nâil olduğumuzu, günümüze kadar bin bir fedakârlıkla hazırlanan ümranların üzerine birer mirasyedi gibi konduğumuzu, dahası durduğumuz yerin hakkını veremediğimizi ve mazhariyetlerimize yakışan bir duruşa geçemediğimizi düşünür hüzünleniriz.

Bedbinlik ve inkisarın ruhlarımıza yol bulabileceği bu noktada bir kere daha “tekbîr”e sarılırız. Zira, “Allahu ekber”in bir mânâsı da şudur: Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi, her şeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey O’nun ilminin haricinde kalmaz ve kudretinin tasarrufundan kaçamaz, kurtulamaz. İlahi ilim ve kudret, korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Bu itibarladır ki, büyük musibetlere ve büyük maksatlara karşı, herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür” der, kendine teselli, kuvvet ve nokta-i istinat yapar. Bizim için de en önemli güç, kuvvet, istinat ve inşirah kaynağı tekbîr hakikatidir. Âciz, zayıf ve muhtaç olsak da “Allahu Ekber”! Dost vefaya yanaşmasa, düşman cefadan usanmasa da “Allahu Ekber”! Önümüzdeki yollar sarp ve yokuşsa da “Allahu Ekber” Allah’ın büyüklüğünün ayrı bir tecellî buudu; bazen, çok küçük varlıklara büyük işler gördürerek, esbâbın önemsizliğini vurgulaması ve farklı bir üslupla kendi ululuğunu hatırlatmasıdır. Kudreti Sonsuz, dilerse bir kısım sıradan, düz insanlara, gönüllerin kapılarını ardına kadar açar ve sevgi saltanatında onlara âdeta Süleymanlık bahşeder: Allahu Ekber!..

Her bayram böyle rengârenk ve gülbanklarla doğar ruhlarımıza. Bu mübarek günler, ilhamları ve hatırlattıklarıyla mest eder gönüllerimizi. Yunmuş, yıkanmış ve bütün bütün yenilenmiş hissederiz kendimizi. Ümit ve reca hisleriyle bekleyişe geçeriz hem buradaki dirilişimizi hem de ba’s ü ba’del mevtimizi. Yüce Rabbimizden diler ve dileniriz -doğduğumuzda kulağımıza ezan okunduğu gibi- mahşer-i ekberde haşir ezanını işittiğimiz zaman da “Allahu Ekber” diyerek kıyam etmeyi ve ahiret bayramına ermeyi…

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ.

وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ.

فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا} لَبَّيْكَ…

{وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَم يَكُنلَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُن لَّهُ وَلِيٌّ مِّنَ الذُّلَّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيراً}

(Dualarınıza vesile olması istirhamıyla… Hazırlayan ve Okuyan: Osman Şimşek)

144. Nağme: 2012 Kurban Bayramı Duası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi her bayram sabahı ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam), ülkemiz ve bütün insanlık için dua ediyor/ettiriyor. Bazen bayram namazından önce de bir iki saat okunan dualara namaz akabindeki hulasa ile hatime veriliyor.

Bu  bayram namazı sonrasında yaptığımız duayı bir kerecik de olsa dinleyip “amin” demeniz istirhamıyla ekte arz ediyoruz.

Hürmetle…

143. Nağme: Gurbette Kurban Bayramı ve M. Hocaefendi ile Bayram Namazı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Kurban bayramınızı gönülden tebrik eder, iki cihan saadeti dileriz.

Muhterem Hocamızla beraber eda ettiğimiz namaz, okunan hutbe, yapılan dua ve çocukların bayram neşesinden bazı bölümleri içeren 14:34 dakikalık videoyu arz ediyoruz.

Muhabbetle…

Dosyayı indirmek için tıklayınız

Dosyayı nisbeten daha kaliteli (HD) olarak indirmek için tıklayınız

Bizim İklimden Kurban Bayramına Dair İlk Haberler

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,
 
Kurban bayramınızı can ü gönülden tebrik eder iki cihan saadeti dileriz. Bizim iklimden bayram görüntülerini hazırlıyoruz; inşallah, bu gece tamamlayıp sabah paylaşacağız.
 
Şimdilik ilk haberlerimizi verelim: Bir Kurban Bayramı’nı daha gurbette hüzünle karşılayan Fethullah Gülen Hocaefendi ‘yi sevenleri yalnız bırakmadı. Bayram namazını ziyaretine gelen dostları ile birlikte eda eden Hocaefendi her bayramda olduğu gibi yine çocukları sevindirdi. İki hafta önce vefat eden kardeşinin yokluğunun ardından ilk defa bir bayramı idrak eden Hocaefendi’nin kederli olması dikkat çekti. Kurban Bayramı’nda hüzünlü olduğu her halinden belli olan Hocaefendi, bundan yaklaşık iki hafta önce vefat eden kardeşi Hasbi Nidai Gülen’in yokluğunda ilk bayramı idrak etti.
 
Bayram namazını ziyaretine gelenler ile birlikte kılan Fethullah Gülen Hocaefendi, “Tekbir” yani “Allah-u Ekber” ifadesinin anlamı, kurbanın manası, insanın Allah ile olan irtibatında kurbanın önemini içeren hutbeyi zaman zaman ağlayarak dinledi. Hutbenin ardından yapılan duada Suriye’de akan kanın durmasına, Müslümanların birlik-beraberliğine, insanlığın refahı ile huzuruna Kurban Bayramı’nın vesile olması niyaz edildi.
 
Kesilen kurbanın ardından ziyaretine gelenlerin çocuklarını da sevindirmeyi unutmayan Hocaefendi, her bayramda olduğu gibi küçüklere harçlık ve çikolata verdi. Minik ziyaretçilerinin başını okşayıp onlardan kendisi için dua etmelerini isteyen Hocaefendi, daha sonra Türkiye’deki yakınları ile telefonla ve internet üzerinden görüntülü konuştu. Erzurum’da yaşayan ablası Nurhayat Seven ile internet üzerinden canlı görüşen Hocaefendi’ye ablasının sürekli dua ettiği duyuldu. Ablasının duasına, ”amin, cümlemizi inşallah…” gibi sözler ile cevap veren Hocaefendi’nin gözyaşlarını zor tutuğu görüldü.
 
Muhabbetle…

142. Nağme: İFK Hadisesi ve Hazreti Âişe’nin İffeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Bugünkü dersimizde Nur Sûresi 11-27. ayetlerin tefsirini, özellikle İfk (Hazreti Âişe annemize atılan iftira) hadisesini anlatan ilahî beyanların açıklamalarını okuduk.

Bu 22:32 dakikalık ses kaydında hem o elim vakıanın rivayetlerde nasıl geçtiğini hem de muhterem Hocamızın değerlendirmelerini bulacaksınız.

Ayrıca, bu nağmemize derste çektiğimiz en son fotoğrafı da eklemek istiyoruz.

Hürmetle…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

141. Nağme: Sâdıkların Kalbleri Titrer!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Arkadaşlar,

Dünkü ikindi sohbetinin sonlarına doğru muhterem Hocamıza şöyle bir soru sorduk:

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, iç-dış bütünlüğünü koruma sadedinde, “Sâdık kimse kıvrım kıvrımdır, günde kırk defa hâlden hâle girer; aksine bir mürâî ise, kırk sene ızdırapsız olarak kaldığı yerde kalır.” diyor. Sıdk ile vecel (yüreğin tit tir titremesi) arasında nasıl bir münasebet söz konusudur?

Evet, tahmin edeceğiniz gibi, bu sohbetin tamamını Bamteli olarak neşredeceğimiz günü beklemeye gönlümüz razı olmadı ve hiç olmazsa muhterem Hocaefendi’nin yukarıdaki soruya verdiği cevabı hemen size de ulaştırmak istedik.

09:43 dakikalık bu güzel hasbihali dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

 

139. Nağme: Sevgide Denge

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dün ikindi sohbetine sevgi ile alakalı mülahazalarını dile getirerek başladı. Sorumuzu soracağımız ana kadar da aşk ve muhabbetle ilgili bazı hususlara dikkat çekti. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu mübarek sözlerini şerhetti:

أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا

 وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا

“Muhabbetinde dengeyi gözetip sevdiğin insanı ölçülü sev; belki bir gün nefret hislerini tetikleyen bir kimse haline gelebilir.

Kin ve nefret duygularını harekete geçiren kimseye karşı da öfkende dengeli ol, kim bilir o da bir gün sevgini celbeden bir insana dönüşebilir.”

Dünkü sohbetin sevgi konusunun işlendiği 13:30 dakikalık o çay faslını pazartesi gününü beklemeden neşrediyoruz.

Muhabbetle…

138. Nağme: Tehlikeli Değişim

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Daha önce de belirttiğimiz gibi, “nağme”leri neşretmeye başladığımız günden itibaren muhterem Hocamızın sözlerini kaydetme mevzuunda daha hassas davranıyor; sadece ikindi sohbetlerini ve dersleri değil, hangi ortamda olursa olsun Hocaefendi’nin önemli görüp ifade ettiği her meseleyi size de ulaştırmaya çalışıyoruz. Bugünkü nağmemizde de aziz Hocamızın bir vesileyle dile getirdiği değişimle alakalı hususları sizinle paylaşmak istiyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…