Posts Tagged ‘Teksif-i Himmet Edilecek Asıl Nokta’

AZAMİ İHTİMAM GÖSTERİLMESİ GEREKLİ DEĞERLER

Herkul | | KIRIK TESTI

İslâmiyet, bugüne kadar maalesef çok yanlış tanıtılmış. Zihinlerde, Müslümanlıkla ve Müslümanlarla ilgili çok yanlış imajlar, algılar oluşmuş/oluşturulmuş. Değil diğer dinlere mensup olanların, çoğu itibarıyla Müslümanların dahi Zat-ı Ulûhiyet hakkında sağlam bir bilgisi yok. Cenab-ı Hak, oldukça çarpık ve eksik mülâhazalarla ele alınıyor. Değişik mahfillerde Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şahsiyeti, nübüvveti, evlilikleri, hicreti ve daha başka icraatlarıyla ilgili akla hayale gelmedik öyle iddia ve iftiralar ortaya atılıyor ki bunları nakletmekten bile hicap duyuyoruz.

   Izdırabın Aksiyonla Bütünleşmesi

İnsanlığın bu tür yanlış telakkilerden kurtarılması, ulûhiyet ve nübüvvete dair yanlış düşüncelerin tashih edilmesi, dine ait hakikatlerin dosdoğru anlatılması günümüz Müslümanlarının sorumluluğundadır. Onlar da inandıkları Rabbilerini ve peygamberlerini anlatmazlarsa, başka kim anlatacak! Dile getirilen sapkın ve yanlış fikirlere üzülmek, insanların Cehennem’e yuvarlanması karşısında teessür duymak, Müslümanların perişan hâli karşısında ağlayıp sızlamak, İslâm’la ilgili hamasi destanlar düzmek çözüm değildir. Önemli olan, çırpınmak ve bir şeyler yapmaktır.

İnsanlığın cehaleti, dinden uzak kalması, Rablerini tanımaması karşısında duyulan ızdırap, kuru bir iç geçirmeden ibaret kalmamalıdır. Elbette böyle bir ızdırabın önemi inkâr edilemez. İnsanlığın problemleri karşısında iki büklüm olan, uykuları kaçan, deli gibi dolaşan bir insanın bu hâli takdire şayandır. Onun engin şefkatini, duyarlılığını ve hassasiyetini gösterir. Fakat önemli olan bu iç heyecanın aksiyona dönüşmesidir. İnsan, deli gibi sağda solda dolaşacağına, insanların arasında dolaşmalı, sürekli bir gayret içerisinde olmalı, bir taraftan Müslümanlık adına iyi bir örnek sergilerken diğer yandan da samimi bir ses ve soluk olarak onların gönlüne girmelidir.

Evet,  boş durmamalı, duygu ve düşüncelerini mutlaka aksiyona dönüştürmelidir. Herkes neye malikse, malik olduğu imkânları Mâlikü’l-Mülk yolunda kullanmaya çalışmalıdır. Mesela kalem erbabı, kalemini, tumturaklı ifadelerle kendini ifade etmek için değil; Rabbü’l-âlemîn’i duyurma ve anlatma istikametinde kullanmalıdır. Eğer birinin şiir kabiliyeti varsa, gayesiz ve manasız bir kısım sözlerle laf ebeliği yapmamalı; bilâkis inandığı değerlere karşı gönüllerde bir heyecan uyarmaya çalışmalıdır. “Sanat, sanat içindir.” mantığıyla hareket etmemeli, nesir ve nazmın bütün türlerini kullanarak hak ve hakikatin sesi soluğu olmalıdır.

Yazılan eser ister bir hikâye ister bir roman isterse bir film senaryosu olsun, mutlaka yazarın takip ettiği, ulaşmak istediği ulvi bir maksadı olmalıdır. İnsanlara bir şey ifade eden hiçbir alan boş bırakılmamalı, ortaya konacak eserlerle bize ait değerler manzumesi anlatılmalıdır.

Konuşma becerisine sahip olanlar sözleriyle, bildiri sunmasını bilenler bildirileriyle, hikaye yazma kabiliyeti olanlar hikayeleriyle, şiirden anlayanlar şiirleriyle, naat gücü olanlar naatlarıyla, senaryo kabiliyeti olanlar dizi ve filmleriyle Allah Resûlü’nün ismetini, sadakatini, fetanetini bütün buutlarıyla anlatmalı, O’nun etrafında dile getirilen şüphe ve tereddütleri zihinlerden izale etmelidirler. O mualla Zat (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında hiç kimsenin kafasında tırnak ucu kadar dahi bir şüphe kalmamalıdır. Çünkü insanlar İnsanlığın İftihar Tablosu’na ne kadar güçlü inanırlarsa, O’nun insanlığa sunduğu mesaja da o ölçüde sarılırlar. O’nun hakkında oluşan her şüphe ve tereddüt, O’nun eliyle insanlığa sunulan mesaja karşı da bir şüphe ve tereddüt hasıl eder.

   İnsanlığa Allah Resûlü’nün Tanıtılması

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir beşerdir, ilah değildir. Bununla birlikte O, Allah’ın, insanlığın yeniden ihyası ve dünya çapında vuku bulacak yepyeni bir dirilişi -Allah’ın izniyle- gerçekleştirmesi için hususî yaratmış olduğu mümtaz bir şahsiyettir. Nasıl ki İsrafil Aleyhisselam üfleyeceği surla ölen insanların yeniden dirilmelerine vesile olacaksa, O da ruh ve manada ölmüş insanlığın yeniden ayağa kaldırılması misyonuyla serfirazdır. Dolayısıyla O’na sıradan bir beşer gözüyle bakamaz, O’nu sıradanlık içinde mütalaa edemez ve O’nu sorgulamaya kalkamazsınız. İşte O’nu kamet-i kıymetine uygun olarak tanımış insanların, başkalarına da bunu anlatmaları çok önemli bir mükellefiyettir.

Sözlü, yazılı veya görsel ne kadar araç varsa, tamamının bu istikamette çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Hikayelerimizle, şiirlerimizle, dizilerimizle, filmlerimizle insanlığın gönlüne ilmik ilmik Peygamber sevgisini, doğru nübüvvet düşüncesini işlemeliyiz. Mustafa Akkad’ın yapmış olduğu er-Risale filmini belki elli defa seyretmişimdir. Bir kısım eksik, yanlış ve mantık boşluklarına rağmen onu her izleyişimde üzerimde ayrı bir etki bırakmıştır. Zira Arapça bir sözde ifade edildiği gibi, gözle görmek, nazari bilgi gibi değildir. İnsan film olduğunu bilse bile, O’nun mesajı, yaptığı inkılâp ve ortaya koyduğu değişim karşısında hayranlığını gizleyemiyor.

Niye Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dair kristal gibi mülahazaları dizi ve filmlerin canlılığı içerisinde genç nesillere sunmayalım? Niye günümüzün teknik ve teknolojisinin daha başka imkânlarını değerlendirerek insanlarda O’na karşı kalbî bir alâka uyarmayalım? Niye insanlığın iç içe problemler yaşadığı günümüz dünyasında, Efendimiz’in insanlığa sunduğu reçeteleri, çözüm önerilerini anlatmayalım? Dahası niye Hz. Âişe’nin başlara taç edilecek mübarek bir anne olduğunu herkesin vicdanlarına duyurmayalım? Niye Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın veya Hz. Ali’nin büyüklüklerini yapılacak dizi ve filmler vasıtasıyla göstermeyelim? Sahabe hakkında ileri geri konuşan insanların sebep oldukları kırıkları, yırtıkları, çatlakları tamir etmeyelim?

Bunların her birisi onlara karşı saygı duyan insanlara düşen birer vazifedir. İslâm’ın hüviyet-i asliyesiyle bize intikal etmesinde sahabenin çok önemli bir yeri vardır. Onlar, canları pahasına dine sahip çıkmış, onu dünyanın dört bir tarafına ulaştırmış ve bize doğru bir şekilde intikal ettirmişlerdir. Kılı kırk yaran temsilleriyle ve engin yorumlarıyla dinin doğru anlaşılmasını sağlamışlardır.

Gerek İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), gerekse dine omuz vermiş sahabe-i kiramın yeniden insanlığa tanıtılmasına çok ciddi ihtiyaç var. Mesele sadece basit bir siyer hikayesi anlatma veya yaşanmış hâdiseleri kronolojik olarak nakletme şeklinde ele alınmamalıdır. Bilakis derinlemesine her bir hâdisenin içine girilmeli ve onun günümüze bakan yönleri bulunmalıdır. Asr-ı Saadet çok ciddi bir siyer felsefesi mantığıyla ele alınmalıdır. Yaşanmış hadiseler üzerinden Efendimiz’in engin, erişilmez ve ihata edilmez fetaneti ortaya konulmalıdır.

   Teksif-i Himmet Edilecek Asıl Nokta

Bizim için asıl önemli olan vazife, unutulmuş, renk atmış veya tahrif edilmiş değerlerin yerli yerine konulması, onlar etrafında şüphe uyarılmasına veya onların birileri tarafından sarsılmasına meydan verilmemesidir. Bu sebeple himmetlerin öncelikli olarak bu noktaya teksif edilmesine ihtiyaç vardır. Herkes sahip olduğu kabiliyet ve imkânları bu istikamette değerlendirmelidir. Güzel bir sese sahip olan, nağmeleriyle, beyan kabiliyeti olan, sözleriyle, yazma kabiliyeti olan, kalemiyle, senaryo kabiliyeti olan, filmlerle Allah’a, Efendimiz’e ve Kur’ân’a karşı gönüllerde saygı uyarmaya çalışmalıdır.

Hz. Pir’in hayatına baktığımızda, öncelikleri çok iyi tespit ettiğini ve en önemli meselelere yoğunlaştığını görürüz. Zira o, çağını çok iyi okuyan ender insanlardan birisidir. O günkü şartlarda ne yapılması gerekiyorsa onu yapmış, iman hakikatleri üzerinde durmuş, çevresinde toplanan üç beş samimi insanla çok önemli hizmetler eda etmiştir. Önemli olan da öncelikle çağın eksik ve problemlerini doğru tespit edebilmek, ardından da bütün fırsatları çok iyi değerlendirerek ciddi bir beyin sancısıyla bunlara uygun çözümler ortaya koyabilmektir.

Kısacası herkes tali meseleleri bir kenara bırakarak asıl üzerinde yoğunlaşılması gerekli olan şeye yoğunlaşmalıdır. Aksi takdirde mevcut problemleri çözemez, ifade etmek istediklerinizi ifade edemezsiniz. Belki bizim eksik bıraktığımız ve yeterince üzerinde durmadığımız nokta burasıdır.

***

(Not: Bu yazı 21 Ocak 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)