Cömerde Halef, Eli Sıkıya Telef

Bayram Kusursuz | . | YAZARLAR

Hz. Ebû Hüreyre’den (ra) gelen bir rivâyette Allah Resûlü Aleyhisselâm Efendimiz: “Her sabah iki melek yeryüzüne iner; onlardan biri, “Allahümme a’ti münfikan halefâ” “Allahım! (Senin yolunda, hayırda) infak edip verene Sen de ver (halef ver, ardını getir, bereketini ver, eksiltme!)!” diye dua eder. Bir diğeri de: “Allahümme a’ti mümsiken telefâ” “Allahım! (Hayr-u hasenât yolunda) cimrilik yapıp vermeyene, elini sıkıca tutana da Sen telef ver, (telef et, yok et, bereketini gider)!” buyurur. (Buhârî, Zekât 27; Müslim, Zekât 57). Hadîsin başka bir varyantında: “Allahümme accil li-münfikin halefâ, Allahümme accil li-mümkisikin telefâ” ifâdesi geçer ki, “Allahım infak edene halef vermede acele et. Elini sıkı tutan cimriye telef vermede acele et.” demektir.

Bu hadîs-i şerîf, “müttefekun aleyh”, yâni, Buhârî ve Müslim kaynaklıdır. Buradaki “telef” tâbirinin kime râci olduğu hususunda âlimler epeyce kafa yormuşlar. Bu “telef” meselesinin, hem mal’ın telef olmasına hem de mal sahibi olan o şahsın bizzat kendisinin telef olmasına hamledilebileceğini beyan etmişlerdir. Ancak bununla beraber, mal’ın telef olmasına âit bir bedduâ olduğu hususu daha ağır basmıştır. (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, c. 3, s. 305). Ve yine buradaki “telef” kelimesiyle muradın, o zâtın iyilik yönündeki hayırlı amelleri işleyememesi, sevaptan nasiptâr olamaması olarak tezâhür etmesi de olabilir, demişlerdir. Yani “cimrilik yapıp malı sıkıca elinde tutana, hayr-u hasenâttan mahrûm eyle!” anlamına da gelir. İmâm-ı Nevevî’nin dediği gibi, yapılması istenen ve övülen infak (infak-ı memdûh), Allah yolundaki ibâdet-ü tâatlarda, evlâd-ü iyâle, misâfirlere, nâfile ibâdetlere karşı yapılır. İmâm-ı Kurtubî ise, buradaki bedduanın, mendup cömertlikler için olmadığını, bilakis farz olan infaklarla ilgili olduğunu beyan eder. Ancak bir insanda cimrilik hastalığı çok baskın olursa, o zaman bu beddua, farzın dışındaki infaklara da şâmil olabilir, der. Büyük müfessir İbn Kesîr: “Allah’ın emri doğrultusunda, onun vermiş olduğu nimetlerden her ne zaman infak etsen, muhakkak ki Allah, dünyâda onun bedelini sana bir şekilde verir. Âhirette ise güzel bir karşılık ve bolca sevap gelir. Tıpkı; “Enfik ye’bne-Âdem, yünfak aleyke!” “Ademoğlu! İnfak et ki sana da infak edilsin.” hadîs-i kudsîsinde geçtiği gibi.” der.

Burada bazıları, nice cimriler var ki her Allah’ın günü zenginliğine zenginlik katmakta, ama öbür taraftan nice infak edenler var ki günden güne erimekte ve küçülmekte… diyebilir. Yani, hayatta gördüğümüz bâzı misâller, zâhiren bu hadîs-i şerîfe tersmiş gibi gözükebilir. Ancak meselenin aslı hiç de öyle değildir. Âlimlerimiz burada şu yorumları yaparlar: “Halef” ve “Telef” meselesini sadece mal ve maddî şeyler olarak algılamamak gerekir. Burada kastedilen durum bundan daha öte, daha derin ve daha geniştir. “Halef”, ıvaz, yâni bedel demektir ki, Ganiyy-i Mutlak ve Kerîm-i Mutlak olan Hz. Allah (Celle Celâlüh), “münfik”, yani infak eden cömert kullarına “karşılık” olarak muhakkak “halef” verir. Ancak Rabbimiz, bu “halef” olarak vermeyi vaat ettiği nimetini, sadece mala ve maddiyâta hasretmekten çok müstağnidir. O, bunun sadece malla ve maddî karşılıkla ödenmesinden daha cömerttir, daha kerîmdir. Bu verilecek olan halef meselesi, bazen ehl-ü iyâlde salâhiyet şeklinde tezâhür edebilir; bazen çoluk çocuğun necâbeti olarak lütfedilebilir. Evet, Allah için veren insanların çoluk çocuğu, bu vermesi yüzünden, hayırlı evlâtlar, soylu soplu asîl ve sâlih kimseler olarak neşv-ü nemâ bulabilirler. Allah bâzen, bu vereceğini vaat ettiği halef nimetini, böyle önemli bir nimet olarak lütfedebilir. Bazen de infak eden kimsenin bedeninde ve vücudunda görülen bir âfiyet, huzur, rahatlık, sekîne şeklinde tezâhür eden bir büyük nimet olarak da karşılık bulabilir. Bazen de, münfik kimse, elindeki avucundaki azıcık malların bile ciddi şekilde bereketini görerek, bu “halef” nimetini vicdanında duyabilir. Evet, münfik kimseye verilen halef, her zaman maddî bir karşılık olacak diye bir kesinlik yoktur. Bunun çoğu zaman mânevî ve soyut bir şekilde ve genellikle âhirette büyük bir lütuf olarak tezâhür edeceği beyan edilir. Yine meselâ hak ve doğru yola hidâyet edilme, hayırda ve hayırlı işlerde tevfîk ve yardım olunma, gönül rahatlığı ve inşirah-ı sadr, kalpte sekîne, rahatlık ve huzur bulma, münfik kimse için diğer insanların gönlüne sevgi verilmesi, onlara sevdirilmesi şeklinde tecelli edebilir. Yakın bir zamanda bir arkadaşımızın dediği gibi, “Allah yolunda cömertçe davranan bir iş arkadaşım, birkaç gün içinde kendiliğinden namaza başladı!” İşte olay budur. Evet, Rabbimizin vaat ettiği ve meleklerin duasına medar olan bu husus, kimi zaman da îmanın halâvetini hissetme şeklinde kendini gösterebilir. Tabii ki Rabbimizin âhirette, sâlih kullarına vereceğini vaad ettiği nimetleri ise bambaşka ve daha büyüktür. Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiçbir beşer akl-u hayâline gelmeyen şeyler lütfedilecektir ötede. “Yaptıkları bütün bu makbûl işler karşılığında onlar için göz ve gönül aydınlığı olarak hangi sürpriz nimetlerin saklı tutulduğunu kimse bilemez.” (Secde, 17).

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kendi yolunda “münfik” kullarına vereceği “halef” meselesini sadece dünya hayatına ve maddî şeylere, maddî rızıklara mahsur kılmamalıdır. “Oysa Âhiret, (dünyadan) hem çok daha hayırlı, hem de devamlıdır.” (Al’â, 17). Ârif kimseler bilmektedirler ki mânevî rızıklar dediğimiz erzâk-ı rûhiye, maddî erzaktan daha daha enfestir, daha kalıcıdır ve daha bereketlidir. Allah ve Resûlü’nün muvâzene ve ölçüleri, ehl-i dünyanın kıstaslarına benzemez. “(Ey Rasûlüm!) De ki: Ancak Allah’ın lütf u keremiyle ve rahmetiyle, evet sadece bununla sevinip ferahlasınlar. Çünkü bu, onların dünyalık olarak toplayıp biriktirdikleri her şeyden daha hayırlıdır.” (Yûnus, 58); “Onlardan bazı zümrelere verdiğimiz dünya hayatının süsünden ibâret olan geçimliklere gözün kaymasın. Biz, bununla onları imtihan ediyoruz. Rabbinin senin üzerindeki nimeti ve sana Âhiret’te vereceği rızık, hem çok daha hayırlı, hem de çok daha devamlıdır.” (Tâ-hâ, 131); “Mal mülk, çoluk çocuk… bütün bunlar, dünya hayatının süsüdür. Ama Allah yolunda ve ıslaha yönelik olarak işlenmiş doğru ve yararlı işler ise, Rabbinin katında hem getirecekleri ‘gelir’, hem de kendilerine ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır.” (Kehf, 46); “Kim Âhiret’i gaye edinir ve (yaptıklarıyla) onun mahsulünü isterse, elde edeceği bu mahsulü onun için arttırırız; kim de dünyayı gaye edinir ve onun mahsulünü isterse, ona da onun mahsulünden veririz, fakat onun Âhiret’te hiçbir nasibi olmaz.” (Şûrâ, 20). Evet, âhiret’i hedef alan ve dünya hayatını ona göre yaşayanlara âhiret’te hak ettiklerinden çok daha fazlasını verirken, dünya hayatını hedef alanlara ise bu hayatın kazanç ve mahsulünden de verir ama, böylesinin âhiret’te nasibi yoktur. İnsan, Âhiret’i gaye edinmeli, dünya hayatını ona göre yaşamalı, geçimi için helâlinden kazanmalı ve kazancına terettüp eden vazifeleri de yerine getirmelidir.

Bir başka hadîste, “Rakata’l-fecri hayrun mine’d-dünyâ vemâ fîhâ”, “Sabahın iki rekatlik namazı, dünyâ ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır.” buyrulur. Yine, “Bir tek gün, Allah yolunda, gelecek tehlikeleri gözetlemek üzere uyumayan ve bir gedikten gelecek muhtemel bir tehlikeyi gözetleyen kişinin yaptığı, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır.” Görülmektedir ki, bizim hesaba katmadığımız, ancak çok daha hayırlı olan başka nimetler de vardır. İşte münfik kimseye, bunlardan biri veya hepsi verilebilir. Kişi bunu vicdanında, olmazsa ötelerde muhakkak müşâhede eder. Öyleyse insan, illâ da bana maddî bir karşılık verilir gibisinden bir beklentiye girmemelidir. Zaten bu, beklentisizler olarak yâd-ı cemîl olan hizmet insanlarına asla yakışmaz.

Ancak şurası var ki, Allah’ın lütfu geniştir. Onun merhametini, rahmetini, lütfunu kimse daraltamaz. Pazarlık gibi bir sû-i edebin dışında, duâ mâhiyetinde her zaman hayırlı ve bereketli nimetleri ondan isteyebiliriz. Yani, vermiş olduğumuz, vermeye çalıştığımız infakları, onun dergâh-ı rahmetine şefâatçi yaparak onun lütfunu dileyebiliriz. Tıpkı hayatını günümüz eğitim hizmetlerine adamış, onların ayakta durması için malıyla canıyla ayakta kalmaya ve daha çok kazanmaya çalışan bir esnafımız gibi. Bu mübârek insan, belli dönemlere âit eğitim faaliyetlerine yardım vaadinde bulunur. Ancak bir şeyler vermeyi taahhüt ettiği o dönemlerde çok ciddi başkaca ödemeleri de vardır. Sorarlar kendisine. Neden kendinizi sıkıntıya atıyorsunuz, başka tarihlerde olsa daha iyi olmaz mı bu hayrınız, derler. Ancak o güzel insan, yıllardır tecrübe ettiği bir sırrını ifşâ emek zorunda kalacaktır bu soru karşısında. Der ki, ben yıllardır böyle yaparım. “Allahım, benim filân tarihte şöyle bir şahsî ödemem var. Ancak o tarihte senin yolunun güllerini çiçeklerini de az da olsa sulamak istiyorum. Onlara da bir selâm durmak arzu ediyorum. Sen, benim bu küçücük infağım yüzü suyu hürmetine, bu büyük ödememi kolaylaştır. Senin engin rahmetin, buna da kâfidir Allahım!” diye dua dua yalvarır. Ve der ki, “yıllardır bunu tecrübe ediyorum ve Allah beni hiçbir zaman bunda mahcup etmedi, umuyorum bundan sonra da etmez!” der.

Telef’e gelince, telef; mümsiklere, eli sıkı ve cimrilere Allah’ın karşılık olarak vermiş olduğu bir ukûbet, bir belâ, bir musîbet ve bir cezadır. Ancak bu da sadece mala, maddî hasârete bağlanmamalı. Bazen bedenle ilgili, bazen ehl-ü iyâlle ilgili, bazen çoluk çocuğa da şâmil olabilir. Bazen de insanlarla alâkalı bir başka husus olabilir. Kalak-ı nefs, can sıkıntısı şeklinde tezâhür edebilir. Şekk-i kalp, göğüs sıkıntısı, kalbî şüpheler olarak gelebilir. Hayatını zehir edebilir. Kişi cimri olur, ancak yine kazandıkça kazanabilir, ama, bunca malından da gönül rahatlığıyla asla istifade edemeyebilir, zerre kadar yiyemeyip, azap ve sıkıntı içinde kalabilir. Tabi bunlar sadece dünyadaki çekecekleridir. Bir de işin öbür yüzü vardır. “Dünya hayatında, niteliğini tahmin edemeyecekleri cezalar beklemektedir onları; Âhiret azabı ise, şüphesiz çok daha ağırdır. Onları Allah’a karşı koruyacak bir kimse de yoktur.” (Ra’d, 34). Bazı rivâyetlerde bu iki meleğin duası şu âyetlerle izah edilmiştir. “Dolayısıyla, kim (Allah’ın kendisine verdiği servetten O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcar ve Allah’a gönülden saygı besleyip, O’na isyandan kaçınırsa; Ayrıca (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda) en güzel olanı tasdik ederse; Biz de, ebedî mutluluğa giden yolu (ve Âhiret’te de hesabını) onun için kolaylaştırırız. (Allah’ın kendisine verdiği servette) cimrilik yapan ve kendisini kendine yeterli görüp, Allah’a ihtiyacı yokmuş gibi davranan; Bir de (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda) en güzel olanı yalanlayana gelince: Ona ise ağır bir sorguya ve ebedî helâke giden yolu kolaylaştırırız.” (Leyl, 5-10).

Evet, sonuç itibariyle, iyilik de cimrilik de karşılıksız değildir. Konu başka bir hadiste daha açık şekilde şöylece dile getirilir: “Üzerine güneş doğan her gün iki melek şöyle seslenir: “Ey insanlar, Rabbinizin rahmetine geliniz. Az ama yeterli olan rızık, çok olup da azdıran maldan hayırlıdır.” Bu çağrıyı, insanlarla cinler dışında bütün yaratıklar duyar. Güneşin battığı her gün iki melek yerlerini alıp insanlarla cinler dışında yeryüzü sakinlerine işittirecek şekilde: “Allahım, infak edene halef, etmeyene telef ver!” diye niyâz ederler (İbn-i Hanbel, Müsned, V, 197). Hadislerdeki bu “halef” kelimesi, dünyada mal, bereket, mânevî getiriler olarak karşılık, âhirette sevab olarak bir bedel anlamına gelidir. “Ne infak ederseniz, Allah karşılığını verir” (Sebe’, 39) âyetinde açıklanan gerçek de budur. “Telef” ya maddeten veya mânen yok olmayı ifade eder. Meleklerin duasına mevzû teşkil etmesi, konunun önemini ve neticenin hadîste dile getirildiği gibi tecelli edeceğini gösterir. Çünkü meleklerin duası makbuldür. Melekler dua ederler. Onların duasının makbûl olduğu, “Âmin diyen kimsenin bu duası, meleklerin âminine denk düşerse, geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, Bed’ül-halk 7) hadisinden anlaşılmaktadır.

Çimleri biçtiğin zaman, çimler daha gür çıkar; biçmediğin zaman, yozlaşır, bodurlaşır. Ağaç budanınca, daha bol meyva gelir. Budamadığın zaman, kurur, bozulur. Âyet ve hadîslerden anladığımıza göre, sadakayla, hayırla mal asla azalmaz, eksilmez! Aksine bereketlenir, çoğalır, ötelere uzar. Rabbimiz, bize, verdiklerimizden, daha fazlasını, daha üstününü, daha güzelini verir. Sadece âhirette değil, hem dünyada verir, hem de âhirette. Kur’ân-ı Kerîm’de kendisi bizzat öğretmiş, “Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nâr. “Yâ Rabbi, bize dünyada da iyilik ver, âhirette de. Ve bizi cehennem azabından koru!” (Bakara, 201).