Namaz Tesbihatında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Noktalar

Zübeyir Şafak | . | YAZARLAR

Çoklarımızın dilimize pelesenk olmuş, namazları takiben yapageldiğimiz, esas itibariyle Gümüşhanevî Hazretlerinin cem’ ettiği Mecmuatü’l-Ahzabda bulduğumuz, birçok velinin dilinden düşürmediği, bizim de Bediuzzaman Hazretleri vasıtasıyla öğrendiğimiz kısa namaz tesbihatını, Arapça bilmeyenlerimizin çoğunluğu oluşturduğunu düşünerek, doğru telaffuz etme konusu üzerinde durmak istiyoruz. Doğru telaffuz derken sadece kalıbın yani dildeki gramerin üzerinde durmuş olacağımızın farkındayız; ancak, lisan bir bütündür; kimse ne dediği anlaşılmayan bir insana ne de güzel konuşuyor demez. Aynı durum Kur’an’ın dili olan Arapça için de öncelikle geçerlidir. Her dilin kendine has özellikleri olacaktır ve bu özelliklerin hakkı verilmeden o dili iyi konuştuğumuzu veya kullandığımızı söyleyemeyiz. Kanaatimizce Arapça’ya da her şeyden önce bu açıdan bakılmalıdır; Arapça da bir dildir ve asırlardır Kur’an’ın ve İslam’ın dili olagelmiştir. Ne acıdır ki insanımız her şeylerini kendisine borçlu oldukları Yüce Yaratıcı’nın insanlığa kıyamete kadar sürecek olan mesajını Arapça olarak verdiğinin bilincinde ve bu lisanı en azından Kur’an’ın hakkını vererek okuyacak kadar öğrenmenin dertlisi veya heveslisi görünmüyorlar. Bugün müslümanların dünya çapında ortak dilleri nedir derseniz herhalde Arapça değil de “İngilizcedir!” cevabını alırsınız.

İçinizden hemen “Biz sadece Kur’an nasıl okunur onu öğrenmeye çalışıyoruz, Arapçayı değil” diye düşünebilirsiniz. Evet doğrudur, Arapça harekeli bir metni seslendirmekle Arapça bilmek tamamen ayrı şeylerdir. Bu tıpkı aynı alfabe ile yazılan Türkçe bir metni nasıl okuyacağını öğrenmiş ama Türkçe bilmeyen ve latin alfabesi kullanan bir yabancının Türkçe’yi seslendirişi gibi bir şeydir, tabii eğer böyle biri varsa dünyada. Kutsal bir kitap olarak Kur’an’ın o büyüleyici kelime ve sesleri onu okuyanlara tamamıyla farklı bir algılama gücü ve etkisi kazandırdığından Arapça’yı bu manada belki başka bir dille kıyaslamamız çok da doğru olmayacaktır. Ancak bu şekilde ibadet dili halinde olan başka dillerle belki kıyaslama yapılabilir.

Tesbihat dediğimiz bir takım dua ve zikirleri muhtevi tesbihlerde de yapılması gereken şey doğru bir telaffuzla mevcut kelimeleri seslendirmektir. Bu durum öncelikle tesbihatın açıktan ve topluca yapıldığı durumlarda çok dikkat çekmektedir. Çünkü bu esnada herbir yanlış veya uyumsuz ses grup ahengini bozacaktır. Yoksa bir insanın söylediklerini sadece kendine işittirmesi biraz farklıdır. Tabii asıl mesele ses ahenginden de önemli olan mananın korunmasıdır. Anlam bilinmeyip bir de seslendirme yanlış olunca meşhur “Lafızlar mananın kalıplarıdır” sözünün de bir anlamı kalmamaktadır. Yani ağızdan çıkan her bir kelime, kastettiğimiz anlamlara giydirdiğimiz adeta birer elbise gibidir ve yanlış telaffuzla o kelimeleri kötü bir terzinin elindeki zavallı malzemenin durumuna düşürmüş oluruz. Evet, yanlış veya eksik söylenişler böyle tesbihat tarzı dua ve zikirlerde bir dereceye kadar mazur görülebilse de konu namaza gelince durum değişir. Fakihler kitaplarında bu konuya ayrı bir bahis açarak “Zelletu’l-Kâri” adını vermişlerdir; yani, namazda Kur’an’dan okuduğu parçalarda okuyuş hataları yapan kimsenin durumuna dair bir bölüm. Evet namazda konu bu kadar önemlidir ve duruma göre namazınız bozulabilir.

Sözü fazla uzatmadan özellikle kısa namaz tesbihatında “ İsm-i A’zam Duası ” okunurken dikkat edilmesi gereken yerleri kısaca belirtmek istiyoruz. Maalesef tesbihatın genelinde ve uzun tesbihatta “Tercüman-ı İsm-i A’zam Duası” kısmında da mahreç ve telaffuz hataları yapılmaktadır. Tabii gönül isterdi ki tek tek bütün kelimelerin mahreç ve telaffuzunu göstermiş olalım ama bu yazımızın boyutlarını aşardı. Evet “ İsm-i A’zam Duası ” dedik çünkü genellikle toplu okunuşlarda dikkati bu kısımdaki hatalar çekmektedir. Belki tablo şeklinde bir anlatım daha iyi olabilirdi ama biz aşağıdaki yolu denemek istedik.

Aşağıda siyah puntoyla gösterdiğimiz kelimelerde üç uzatma işareti kulandık. Birincisi uzatma a’sı olan şapka işareti koyduğumuz “a” yani “ â ” şeklinde yazılan harf. Bu harf elifin uzatılması gerektiğini gösterir. Mesela bildiğiniz “sabır” kelimesi “sâbir” şeklinde uzatma a’sı ile yazılınca bu aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden biri de olan “sabreden, sabırlı olan” manasına gelir ve artık bildiğimiz “sabır” gibi kısa okunmaz çünkü manası değişmiştir.

Uzatma i’si olan “ î ” ve uzatma u’su olan “ û ” da aynı fonksiyonu icra etmektedir, yalnız birincisi “ye” harfini uzatır, ikincisi ise “vav” harfini. “Kerîm- ???? ” ve “Vedûd- ???? ” kelimelerinde olduğu gibi. Bu kelimeler de uzatılarak okunur “Keriim” ve “Veduud” şeklinde.

Raûf ” kelimesini okurken dikkat edilmesi gereken nokta ayın sesi çıkarmamaktır. Bazıları herhalde bilmeyerek ra’dan sonra gelen harfi hemze değil de ayın zannediyor. Bu durumda kelimenin kökü tamamen değişiyor ve mana da bozulmuş oluyor.

Atûf ” kelimesinde ise ilk harf olan “a” sesinin “elif” değil “ayın” olduğu unutulmamalıdır.

Latîf ” kelimesinin telaffuzunda da “t” sesi, ince olan ” te ” harfi değil kalın olan “tı” harfidir. Dolay ısıyla mahreç olarak, kalın olan bu “tı” harfinin seslendirilmesi gerekmektedir.

Emân ” kelimesinde de baştaki elif uzatılmamalıdır. Uzatılması gereken yer ikinci elif olan mimden sonraki eliftir. Yani “eeemaan” gibi bir okunuşla ritme uymak belki kulağa daha hoş gelmektedir ama bu okunuş kelimede yanlış yerde vurgu yapılmasına sebep olmakta ve kulağı tırmalamaktadır. Doğrusu “Emaan” şeklinde okunmasıdır.

En çok dikkati çeken ve kulak tırmalayan okunuşlardan biri de “ Muhsin” kelimesindedir. Yanlışlık kelimede olmayan bir med (uzatma) harfi eklemektir. Yani “muuhsin” şeklinde bir uzatmaya giderek mimden sonra bir vav varmış gibi okumaktır. Bu kelime bir solukta “muhsin” diye durarak veya “muhsinu” diye geçerek, herhangi bir uzatma yapılmadan okunmalıdır.

Ferd” kelimesi de ” Feerd ” şeklinde, fe harfinde gereksiz ve yakışıksız bir uzatma yapılarak okunmakta ve aynı şekilde kulak tırmalamaktadır. Halbuki bir nefeste “ Ferd” diye durarak veya “Ferdu” diye son harekeyi de seslendirerek yani herhangi bir imale veya uzatmaya gitmeden okumak doğru okumak olur.

Vitr” kelimesinde de vavdan sonra sanki bir “ye” varmış gibi yine ritme uydurma gayretiyle “Viitr” ya da “Viitru” diyerek bir uzatmaya gitmek yanlıştır. Bu kelime de bir nefeste “Vitr” diye durarak veya “Vitru” diye geçerek okunmalıdır.

Ehad” ve “ Samed” kelimeleri de okunurken “Ehaad” ve “Sameed” diye imale yapılması yani sanki ha’dan ve mim’den sonra bir uzatma harfi varmış gibi okunması doğru değildir. Yapılacak şey yine bir solukta “Ehad”, “Samed” diye durarak yahut da “Ehadu”, “Samedu” diye geçerek herhangi bir uzatma yapmadan okumaktır.

Son olarak dikkatimizi çeken bir yanlışlık ta “ Bâkî” kelimesinde yapılmaktadır. Bu kelimedeki “k” sesi “kef” değil kaftır. Dolayısıyla bazıları gibi “Bâkî” derken bunu “kef” sesiyle yani ince okursak mana tamamıyla değişir ve haşa Cenab-ı Hakk’a ağlama sıfatını yakıştırmış oluruz. Evet bu kelimede “k” harfi Arapçadaki “kaf”tır, kalın okunur ve “sonsuz, ebedi olan” manalarına gelir. Yoksa “kef”le okunursa “ağlayan” manasına gelir ve çok büyük bir yanlışlık yapılmış olur.

Bu noktada belki tek tek her kelimenin üzerinde durmak ya da belli kuralları tekrar kısaca yazmak iyi olabilirdi. Fakat biz çok da uzatmadan özellikle toplu okumalarda en çok dikkati çeken yanlışlar üzerinde durmayı yeğledik. Evet şurası muhakkak ki, Cenab-ı Hak diller yanlış söylese de niyetlere bakar ve ağızdan çıkan O’nu övücü her kelimenin aynı zamanda kalpten gelip gelmediğine yani samimiyetine, sadece bir alışkanlık eseri olarak mı yoksa ciddi bir konsantrasyonla mı söylendiğine kısacası kalp-dil bütünlüğüne bakar. Yukarıda söylemeye çalıştıklarımız ise bu noktalarla alakasız gibi görünebilir; işin sadece kuru lafzına takıldığımız da iddia edilebilir; fakat Cenab-ı Hakk’ın zikre bu kadar önem verdiğini bildiğimiz halde acaba biz neden o önemi, itinayı O’ndan esirgeyelim ki? Hem sonra nasıl bileceğiz Rabbimizin bizi bu noktadan da sorguya çekmeyeceğini, “Size bir ömür verdim ama siz Bana vakit ayırıp Beni hakkıyla zikre bile yanaşmadınız” demeyeceğini? Ve yine bilemediğimiz bir nokta daha vardır ki o da, Cenab-ı Hakk’ın muradının nerede olduğu, yani belki O’nun muradı müminlerin-özellikle kendilerine kabiliyet ve imkan bahşedilmiş akıl kapasiteleri yeterli olanların- O’nu zikrin hakkını vermeye çalışarak tam bir konsantrasyonla O’na teveccühlerindedir. Evet murad-ı ilahinin nerede olduğunu bilemediğimiz için “Önemli olan zikirdir, bunun nasıl yapıldığı değil, Allah lafa değil kalbe ve niyete bakar; dolayısıyla, siz yeter ki O’nu zikredin, böyle teferruatla uğraşmayın” diyemeyiz. Bizim küçük zannettiğimiz nice şeyler Hakk katında çok önemli olabilir.

Kainatın sesi soluğu olan ve hayret verici güzellikleri ile kendisine gönül verenleri büyüleyen şanı büyük Kur’an’a harcanacak hiçbir dakika boş değildir. Günümüzde biz insancıklar olur olmaz her şey için bir bilenin/uzmanın önüne oturup, o çok kıymetli vaktimizi ve uğrunda ne emekler verilmiş paramızı harcar da neden acaba Rabbimizin bize “okumaz mısınız?” diye yolladığı o canım mektubu güzelce telaffuz için bir bilenin, -Arapça bilmese de mektubu güzelce okuyabilen- en azından ağzı düzgün (fem-i muhsin) bir insanın önüne diz çöküp oturmayız, hayret doğrusu!

Cenab-ı Hak bizi kendisine hakkıyla kulluk yapan veya en azından niyetiyle o yolda olan kullarından eylesin ve bizlere huzuruna kalb-i selimle dönmek nasip eylesin. Amin!