Ebedî Hasretin İlk Sinyalleri ve ‘En Hayâtî Bir Duâ Kur'ân, hayatımızın her ânında öncelikle kendisine mürâcaat etmemiz gereken biricik rehberimiz. Hz. Bediüzzaman, Kur'ân'ın târifini yaparken, ‘ hem bir kitâb-ı duâ ' der. Çoğu güzel şeyi olduğu gibi, en güzel duâlarımızı da biz yine Kur'ân'dan öğreniyoruz. Âl-i İmrân sûresinin ilk sayfasındaki; “Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba'de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeten, inneke ente'l-Vehhâb=Ey bizim kerim Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi zeyğe uğratıp kaydırma ve nezd-i ulûhiyetinden (kendi katından) bizlere husûsî rahmette bulun. Şüphesiz Sen, bağışı bol olan Vehhâb'sın.” (3/8) buyurmaktadır. Ayrıca muhterem Hocaefendi de, bu duâ ile ilgili olarak, ‘ en hayâtî bir duâ ' demektedir.
Zeyğ... Kalb kayması, istikâmetten sapmak, doğruluktan ve sırât-ı müstakim'den inhirâf etmek. Kalbin, Biricik Sâhibini bulduktan sonra, tekrar eski ufûnetine, eski boşluğuna, eski kokuşmuşluğuna dönmesi. Hadis-i şerif'in ifâdesiyle ‘kurtulduktan sonra tekrar ateşe dönmek'. Veya bir insanın, gözünü gönlünü, binlerin-on binlerin gönül verdiği mükemmel bir dâvâya açtıktan ve kendisini bu yola adadıktan -veya en azından bu yola girdikten- sonra, artık bu kıymetlere sırt çevirmeye başlaması, inandığı değerler doğrultusunda yaşamaması. Bu, bir insan için en ölümcül bir durum olsa gerek. Geri dönüşün mümkün olduğu durumlar da vardır belki. Ancak bu, öyle tehlikeli bir gidiştir ki bir ucu -Allah korusun- ebedî mahrumiyete ve telâfisi imkânsız nasipsizliklere çıkabilir. Böyle bir âkıbet, bir imân erinin rüyâsında bile görünse onu ürpertir, titretir. Ayrıca insanın seviyesini koruyamaması da zeyğ olarak kabul edilmektedir. İhlâsı muhâfaza edemeyip bulunduğu seviyeyi koruyamamak da, iflâh etmeyen bir zeyğ ve zımnî bir dalâlettir. ( Sızıntı, Hullet/Ocak 2004, Sayı 300 )
Peki kalb niçin kayar? Cevabını Kalb İnsanı Hocaefendi'den alalım: “Lâtîfe-i rabbâniye, farklı ârızalarla her zaman renk, şekil ve desen değiştirebilir ve bunun farkında olan ruhlar kim bilir günde kaç defâ, ‘..kalblerimizi kaydırma..' der ve o en ulu dergâha mürâcaât üstüne mürâcaâtta bulunurlar.” Kalbini koruyanlar, kendilerini bütünüyle korumuş olurlar. Bir insanın öncelikle koruması gereken biricik değeri, kalbidir. Onu koruyan, çok şeyi başarmış sayılır. Zira, netice î tibâriyle her şey kalbe bağlıdır: “Kalb, düşünce sıhhati, tasavvur sıhhati ve ruh sıhhati, hattâ beden sıhhati için âdetâ bir kale gibidir. İnsanın maddî, mânevî duyguları bu kaleye sığınır ve korunmuş olurlar. Bu açıdan insan için bu kadar önemli olan kalbin de karantinaya ve gözetilmeye ihtiyacı vardır. Zira o, yaralanınca tedâvisi çok güç ve ölünce de hayata döndürülmesi çok zor bir lâtîfedir.”
Zaman ilerledikçe, insanlar, bir dönemler kazanmış oldukları bâzı değerleri kaybedebiliyorlar. Bu da aslında onların, sâhip oldukları bu değerler istikâmetinde ölesiye bir gayret sergilemeyişlerindendir. Yâni bu kayma, onların yapmış oldukları veya yapması gerekip de ihmâl ettikleri bâzı şeylerden dolayı olmuştur. Büyüklerimizin dediğine göre, çok kere bu hâle, yani zeyğ'e sebebiyet veren de yine işlenen herhangi bir günah olmaktadır. Zira, her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır. Bir başka âyet bu durumu ne güzel ifâde eder: “Onlar bâtıla meyledince, Allah da onların kalplerini hakkı kabûl etmekten, hakka meyletmekten uzaklaştırdı..” (Sâf, 61/5) Dikkatsiz kul, zeyğ'in ölümcül atmosferinde dolaşmaya başlayınca, kayma işte burada, öncelikle onun gönlünde başlar ve bu durumun önü bir şekilde alınmazsa ilânihâye devâm edip tâ uçuruma kadar gider. Böylelerini zaman aşındırmış, mesâfeler tamâmen yıpratmıştır. Sonunda çürümüş, pörsümüş ve partallaşmışlardır. Bir de, toparlanma sath-ı mâiline yanaşmayıp, kendilerini tedâvi ve karantinaya almamışlarsa, ceyyitlik gitmiş, tenperverlik sevdâlarına yelken açma başlamıştır artık. Ve bütün bunlar da, farkına varmadan oluşmuştur. Yine, göstermiş olduğu prensipler doğrultusunda bir hayat sürersek bi-iznillâh her dem ter-ü tâze kalacağımıza inandığımız Hocamıza kulak verelim: “Farkına varmadan insanın kalbi kayar, hayatı istikâmetini kaybeder, zevki-şevki söner, geceleri bir ölünün geceleri gibi geçer. Öyle ki gecesinin siyah zülüfleri üzerinde ne bir ‘âh' ne de iki damla gözyaşı bulunur. Çünkü kalbî ve ruhî hayat tamamen dumura uğramış ve bu mevzûda bir duraklama, donma ve humûdet başlamıştır. İşte insan bu duruma düşmekten korkmalıdır. Kalbin dalâlete doğru çevrilmeye başlaması, ebedî hasretin ilk sinyalleridir...”
İşte insana, böyle tehlikeli bir hâle düşmezden önce elinden tutuyor ve biricik doğruyu göstererek ona bir duâ öğretiyor Kur'ân'ımız. İş işten geçtikten sonra pek de kıymeti yok tabii. Önemli olan, önceden ders alıp gereken tedbiri alabilmek. Rabbimiz, bu hayâtî duâyı mü'minlerin çokça yapmalarını, dahası böyle bir duruma kesinlikle düşmemelerini emrediyor. Bununla, bizim, “Rabbim, bizi Sırât-ı müstakim'den ayırma, bizim bu yol üzere devâm etmemizi lütfeyle, bizi saptırma. Rabbim! Bizi, kalblerinde zeyğ olanlardan eyleme. Bize îman ile îkân ver.” diye yalvarmamızı istiyor. Çünkü îmân ve amel-i sâlih üzere istikâmetle yürümek, ‘ölüm gelip çatana dek' korunması gereken en hayâti değerlerimizdendir. “Zira îmandan murad, kazandığımız o hâl üzere sebât ile istimrar ve bildiğimiz sâlih amellere müdâvemettir, devâmdır.” (İbn-i Kesir, I/29)
Zaman gösteriyor ki, kalpler kayıyor, ayaklar sürçüyor, bakışlar bulanıyor, bakış zâviyeleri değişiyor.. bâzen insanlar tanınmaz hâle bile geliyor; önemsedikleri şeyler sıradanlaşıyor. Sâfiyetler bâzen korunamıyor. Dahası -Hafizanallah- kendisi için çok önemli olan değerlere -sebebi her ne olursa olsun- sırt çeviriyor. Ötesi... ötesi tamamen yıkımdır artık, çökmedir, kalb mühürlenmesidir, âhireti bütün bütün tehlikeye atmadır. Bunun hayâli bile korkunç. Peki korunmak için ne yapmalı? Yine Hocaefendi'nin şefkatli dünyâsına sığınalım ve cevabımızı oradan alalım: “Dinî şevk ve heyecânımızın devâmı için evrâd-u ezkâr çok önemlidir. ‘Yâ Rabbi, bin defâ kaymaya istihkak kesbetsem de Sen beni kaydırma. Elimden-ayağımdan, gözümden-kulağımdan, dilimden-dudağımdan.. kötü bir şeyin sâdır olmasına meydan verme.' deyip O'nun sıyânetine sığınmalı. Kur'ân'dan, Efendimiz'den ve selef-i sâlihînden öğrendiğimiz duâları devâmlı tekrâr etme ve ayaklarımızın kaymaması husûsunda Cenâb-ı Hakk'a sığınmalıyız.” Peki ya daha başka neler yapılmalı? “Kalbin istikâmeti için kavlî, fiilî ve hâlî ciddî bir gayret içinde olmak; inhirâflara, sürçüp düşmelere karşı dâimâ temkin ve teyakkuzda bulunmak lâzım.” Hocaefendi, bu çeşit tehlikelerden korunmak için duâ ve ezkârın yanıbaşında ayrıca Kur'ân'a sığınmamız gerektiğini de vurguluyor: “İster Kur'ân-ı Kerim serası, ister atmosferi diyelim; O'nunla Allah'a teveccüh edenler bir koruyucu kalkan altına girmiş olurlar. O'nun koruyucu sistemleri her yönüyle bir kısım dalâlet cereyanlarına karşı sığınılacak en sağlam sığınaklardır. Biz ona sımsıkı sarıldığımız sürece, kaymalardan, sapmalardan aşırılıklara girmeden, ifrâta-tefrite düşmeden kurtulmuş olur ve selâmetle yolumuza devam ederiz. Ne korku ne telâş, huzur ve itminân içinde yaşar ve gider O'na ulaşırız.”
Öyleyse duâlar artırılmalı, inhirâf etmemek için gereken önlemler alınmalı ve böyle bir duruma düşmekten tir tir titremeliyiz. Mezelle-i akdâm, yâni ayak kaydıran şeyler nelerse, işte onlardan fersah fersah uzak durmalıyız. Hak dostlarından Amr b. Kays, “Sakın zeyğ sâhibi bir kimseyle oturma ki senin de kalbini kaydırıverir.” (Hilye, V/103) der. Böylelerini görünce, onlara duâ etmeli ve kesinlikle onların, kötü niyetlerini dökecekleri ortamlarda onlarla dostluk yapmamalıdır. Kur'ân, ilimde râsih olanları, yâni sağlam bir ilme ulaşmış ve bu ilmin gerektirdiği tavrı taşıyan ve bu şekilde yaşayanları anlattıktan sonra ardından, işte bu konumuz olan âyet geliyor. İlim sâhipleri ki, Allah için mütevâzıdırlar, O'nun isteklerinde ve hoşnutluğunda mütezellildirler. Yâni îrâdî olarak tevâzuyu seçmişlerdir. Aslâ büyüklenmezler. “...İlim ve îmânda temekkün sâhibi olan, belki tevhidinin tezelzülünden (sarsılmasından) kurtulur. Fakat, sünnetler ve îmanın kavâidi (şartları) konusunda câhilse tevhidi sarsılır. Ve şeytan onu gözüne kestirip onu tamâ eder. Halbuki o, her dem visâli, zirveye ulaştığını iddiâ edip durur. Ancak mezelle-i kadem üzerinde, tam bir kayma noktasındadır. Muhtemelen zındıklaşıp yuvarlanır gider... Allah îmânımızı korusun.” (Siyer-u A'lâmi'n-Nübelâ, XVII/577) Ancak gerçek müminler ise bambaşkadırlar. Onlar aslâ şüpheye düşmezler; düşmemek için de bu işi ciddiye alırlar. “Müminler ancak o kimselerdir ki Allah'ı ve resûlünü tasdik eder ve sonra da hiçbir şüpheye düşmezler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla mücahede ederler. İşte imanına bağlı, gerçek müminler bunlardır.” (Hucurât, 49/15) Bi-inâyetillâh, râsihûn denen, ilmiyle âmil ve ihlaslı âlimler böyle bir âkıbetten kurtulurlar. Ama, aslında bir kısım ısmarlama şahsiyetler hâriç hiçbir kimseye de ‘garanti' yoktur. İşte ilimde rüsûh elde edenlerin her dem duâları da budur: “Rabbenâ! Lâ tuziğ...” Hadisçiler, bu âyetin gösterdiği yolda Efendimiz'in, sabah-akşam el açıp hem de defâatle: “Allahümme yâ mukallibe'l-kulûb sebbit kalbî alâ dînik.” (Bu konuda bir iki kelime farkıyla muhtelif rivâyetler vardır.) “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dîninle sâbitleyip perçinle!” tazarruunda bulunmakla bu çok önemli korunmayı hatırlattığını söylemektedirler.
Evet, Duâ Nebisi bu duâya çokça yapardı. Ümm-ü Seleme (ra) vâlidemize Efendimiz'in en çok okuduğu duâ sorulunca işte bu aynı duâya işâret etmişlerdi, (Tirmizî, V/538). Hz. Âişe, “Yâ Rasûlallah! Bu duâyı ne kadar da çokça yapıyorsunuz!” deyince Duâ Kahramanı (Aleyhisselâm), “Kalb, evrilip çevrilir” buyuruyor. “Kalb de evrilip çevrilir mi?” diye sorulunca da, “Allah'ın âdemoğlunda yaratmış olduğu bütün kalbler, Rahmân olan Allah'ın parmakları arasındadır; dilerse onu sâbit-kadem kılar, dilerse evirir çevirir.” Başka bir rivâyette, hanım Sahabelerden biri sorar, “Bana, kendim için yapabileceğim bir duâ öğretmez misiniz?” Duâ Peygamberi; “Şöyle de: Muhammed Nebinin Rabbi olan Allahım! Günahlarımı affet, kalbimin gayzını gider ve beni saptırıcı fitnelerden, yâni kayma noktalarından koru.” duâsını öğretir. Hz. Âişe'den gelen bir başka rivâyete göre de, Duâ Üveyki Efendimiz, gece uykudan uyanınca da işte bunlara benzer şu duâyı yapardı: “Lâ ilâhe illâ ente sübhânek, estağfiruke lizenbî ve es'elüke rahmetek. Allahümme zidnî ilmen velâ tuziğ galbî ba'de iz hedeytenî ve heb lî min ledünke rahmeten, inneke ente'l-Vehhâb.” Hz. Ebubekir, bu âyeti akşam namazının üçüncü rekatında okurdu. Âlimlerin dediğine göre, müslümanlar adına önemli ve tehlikeli günlerde bu duânın çokça okunması gerekir. Çünkü o sıralarda yalancı peygamberlerle Hz. Ebubekir'in cansiperâne bir mücâdelesi vardı. (İbn-i Kesir, I/349) Hâl ehlinden Bilâl b. Sa'd, duâlarında yine buna benzer sözlerle: “Allahümme innî eûzü bike min zeyği'l-kulûbi ve min tebeâti'z-zunûbi ve min meraddiyâti'l-a'mâli ve mudillâti'l-fiten.” (Allahım! Kalblerin kaymasından, günahların peşpeşe sökün etmesinden, amellerin reddedilmesinden ve saptırıcı fitnelerden Sana sığınırım) diye yalvarırdı. (Hilye, V/229)
Peygamberler ve onların bildirdiği bir kısım kutlular hâriç hiçbir kimse garanti altında değil. Doğru. Ancak, duâ etmek ve duâlarımızın gerektirmiş olduğu istikâmette yaşamak elimizde. İnşallah böylelikle kurtulacağımıza inanıyoruz.
Rabbim, âkıbetimizi hayır eylesin!
|