Uhrevî – Ferdî Yeis’in Oluşum Süreci Kur’an bir eczanedir ama herkes kapısından içeri girip istediği ilacı gönlünce kullanamaz. Belki bir doktorun teşhis, tespit ve tedavisine ihtiyaç vardır, yani bir âlimin, bir mürşidin, bir üstadın, bir büyüğün... Aşağıdaki metin, manevî hastalıklarda Said Nursi Hazretleri’nin Müslümanların sözkonusu ümitsizlik hastalığını dört-beş cümle halinde teşhisi ve son cümlesiyle de, Kur’an eczanesinden bir ilaçla ye’sin tedavisini gösterdiği kıymettâr reçetesidir:
HÂTİME (Mesnevî-i Nuriye - Katre - s.1302)
Şu hatime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve tedavi çarelerini gösterir. Birinci hastalık: "Yeis"tir. Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye'se düşer. Böyle bir me'yusun gözüne, dinî meselelere münafi ednâ ve zayıf bir emare, kocaman bir burhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin sâikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. Binaenaleyh, a'mâle muvaffak olamayanlar, ye'se düşmemek için şu âyete müracaat etsin. (Tâat: Allaha itaat. Me’yus: Ümitsiz. Münafi: Zıt, ters. Ednâ: En küçük. Emâre: Belirti. Sâika: Sevkedici nesne, itici şey. İltihak etmek: Katılmak. A’mâl: Ameller, İlan-ı isyan etmek: İsyanını ilan etmek, Bürhan: Kuvvetli delil)
De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır). Zümer-53
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri yukarıdaki metinde, amel-i salihe ve taate muvaffak olamayan bir insanın, imanının gereği olan haklı korkusunun, nasıl şeytan tarafından ye’se düşmeye zemin haline getirildiği.. ye’sin de ne şekilde kişiyi küfre götürdüğü hususu üzerinde durmaktadır. Metinden anlaşılan o ki: Allah’a itaatsizlik ve amelsizlik (yani günahkarlık); insanı korkuya, korku ümitsizliğe, ümitsizlik de azaptan kurtulma arayışına, bu arayış o azabın –haşa- olmadığı vehmini veren zayıf ve batıl emareleri kuvvetli ve hak deliller gibi görüp onlara tutunmaya, ve daha başka emarelerin de etkisiyle neticede isyan etmeye ve İslam dairesinden çıkıp küfre girmeye kadar götüren şerli bir koridor haline geliyor. Oysa amel azlığı ve cürüm çokluğu karşısında bir mü’minin yaşaması gereken hayırlı süreç şöyle olmalıdır: Günahlar insanı utanca ve korkuya, korku nedamet/pişmanlığa, pişmanlık tevbe ve istiğfara, onlar amel-i salihlere, ameller takvaya, takva da kişiyi Allah hakkında hüsn-ü zanna ve recaya götürmelidir.
Amel-i salih işleyemeyen ve yer yer günahlara da giren kimi mü’minler, sözkonusu kötü fiillerinin, imanın bir iktizası olarak, kalp ve kafalarında meydana getirmiş olduğu ağır baskılar ve pişmanlık duyguları neticesinde, bazen bir nevi acziyet ve za’fiyet içine düşebilmektedirler ki, hususiyle çetin muhasebe ve murakabe anlarında yaşanılan böylesi bir halet-i ruhiyede, nefs-i emmâre ve şeytan-ı âleyhillâ’nenin sağdan yaklaşarak “Senden adam olmaz. Bu kaçıncı söz verişin! Sen bin kez tevbe etsen de, yine o günahlara girersin. İraden felç olmuş. Hangi yüzle huzur-u ilahiye geliyorsun...” gibilerinden güya hak kılıfı içinde bir takım batıl duygu ve düşünceleri o kişiye muhasebe görüntüsüyle içirip zamanla da bütün mahiyetine sirayet ettirerek büsbütün zehirlemekte, onu önce kendisinin ıslah olabileceği mevzuunda ümitsizliğe düşürmekte, sonra işi daha da ileriye götürerek Allah hakkında su-i zanna sokmaktadır. Allah hakkında su-i zan etmek demek; Onun rahmâniyet, rahîmiyet ve gufrânını zımnen ithâm edercesine, rahmetinin gazabına sebkat etmişliğine yeterince inanmayıp, afv ü mağfiretle alakalı cemâlî isim ve sıfatlarının kulun günahlarını bağışlayabileceğine olan ümidini ve kulu ıslah ve terbiye edebileceği inancını, derecesine göre kalben, hissen ve aklen yitirmek demektir. Ümidini yitiren kişinin de yitireceği başka bir şey kalmamıştır. Halbuki “insanları canlandıran emeldir, öldüren yeistir.” [Mektubat / Hakikat Çekirdekleri - s.572].
Allah’ın emir ve yasaklarını tutmayan, dahası tutmaya tutmaya o günahlara alışkanlık kazandığından dolayı onları terkedemeyen günahkâr bir kul, iman ve itikadı gereğince ve kuvvetince o günahlarının ahiretteki cezalarını düşünüp korkmaya başlar. Cehennem korkusu ile ürperen, ukba saadetinden endişelenen mücrim, bu sefer cürüm ve hatalarının cezasından kurtuluş arayışına girer; ya tevbe ve istiğfar kapısından geçerek çamurlardan yunup yıkanır -çünkü biricik kurtuluş tevbe ve istiğfardadır; ya da o günahlardan ve hatta ahiretteki cezasından daha kötü bir merhale takip eder onu; yaptıklarının günah olmadığını, ahirette cezasının bulunmadığını veya küçük günahlar olup cezalarını da dünyada keffaretle ödeyeceğini düşünmeye başlar. Yeterince ma’kul olmayan bir takım hipotezlerle aklını bir ölçüde sustursa da, susturamadığı vicdanının sesi gittikçe kalbine batmaya, hissiyatını acıtmaya ve şuurunu kanatmaya devam eder. Bir an gelir ki, bunlar da yetmez ve ahiretin, ahiret mahkemesinin ve cehennemin olmamasını temenni etme duygusu içinde belirir.. böyle bir temenni ile o zayıf imanlı günahkar güya ahiretin olmadığını ima eder bir kısım vehim ve vesveseleri çok sağlam deliller ve hüccetler gibi görme ve algılamaya kayar. Hakikatsiz kuruntuların, vehme dayalı varsayımların hakikat olabileceği ihtimalini düşünür, o düşünceye hayalinde bir hak payı verir. Bu merhale, ister külliyen, isterse cüz’iyyen ele alındığında pekçok tutarsızlık ve çelişkilerle dolu girift bir yumak olsa da; akıl nikbîn kişiye öyle bir oyun oynar ve mantık mantıksızlıkta öyle mantık arar ki neticede bir sürü varsayımlar/hayaller birer hakikatmiş gibi telakki edilir olur. Sonra sahte ve yalancı bir akıl-mantık örgüsü peşinden artık “şüphecilik” hastalığı sökün eder. Neticede kişi herşeyden kuşkulanmaya başlar, varlıklarından, hakikatlerinden şüphe duyar hale gelir. Hiçbirşeyi aslı-esası yoktur onun için. Hem günahlardan, hem de ahiretteki cezalarından hiçbir kurtuluş umudunun kalmadığı böyle bir cendere altında vicdanının sesi oldukça kısılmış, aklının ışığı gayet zayıflamış ve irade gücü tâkatten ziyadesiyle kesilmiş mecruh kul, en nihayet kendisini nefis ve şeytanının arzu ve isteklerine tamamen teslim eder, bedenî zevklerin gaflet döşeğinde gerçekleri unutmaya kendisini hipnotize eder. İnandığı gibi yaşamadığı için yaşadığı gibi inanmaya başlar. Tam bir gaflet ve dalalet içinde artık kendini ve yaptıklarını savunma içgüdüsü ile, akıl ve mantığının onaylamadığı, kalbinin yatışmadığı ve vicdanının kabul etmediği bir kısım yanlışlara/kuruntulara/sapıklıklara değişmez gerçeklermiş gibi itikat eder, onların katıksız savunucusu kesilir. Dünkü zayıf mü’min; önce mücrim, sonra me’yus, derken septik ve nihayet kâfir olur çıkar, böyle bir talihsiz süreçten. Evet herbir günahtan küfre giden bir yol vardır, maazallah...
Kısacası: Günahlar/amelsizlik.. ahiretteki cezadan korku.. ahiretteki cezadan kurtuluş arayışı.. tevbe ve istiğfarla terkedilmemesi durumunda o günahlara ülfet ve ünsiyet peyda etmek, alışmak, mübtela olmak.. başka kurtuluş kapısı bulamamak.. mahşer mahkemesinin kurulacağı ahiretin olmamasını temenni etmek.. vehim ve vesvelere kapılmak, onları önemsemek ve onların da hakikat olabileceği ihtimalini düşünmek.. Bazı hayalleri sanki reellermiş gibi telakki etmek ve şüphecilik hastalığına (septisizm) yakalanmak.. nihayet şeytan ve nefse kendisini tamamiyle emanet etmek.. ve küfre düşmek...
Değil onlarca günahta, belki “Her günahta küfre giden bir yol vardır.” diyor Bediüzzaman Hazretleri. Ondan yukarıya kaydettiğimiz metninin ve bu sözünün açıklamasını yine onun eserlerinden bir iktibasla kaydetmiş olalım: “İ'lem eyyühe'l-aziz! Mâsiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü, o mâsiyete devam eden, ülfet peyda eder, sonra ona âşık ve müptelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mûcip olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü'l-ikabı inkâra sebep olur. Ve keza, mâsiyete terettüp eden hacâletten dolayı, o mâsiyetin mâsiyet olmadığını iddia etmekle, o mâsiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacâletten, yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder. Şayet yevm-i hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir burhan addeder. En nihayet nedâmet edip terk etmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur, gider. El-iyâzü Billâh!” [Mesnevi-yi Nuriye s.1329].
İşte merhale merhale gühahtan küfre uzanan süreç: İlk masiyet/günah.. masiyete devam etme.. masiyete ülfet/mübtela olma.. masiyetin ikaba mucip olmadığını temenni etme.. küfür tohumunun yeşillenmesi.. ikabı ve dâul-ikabı inkar.. yine masiyete terettüp eden hacaletten dolayı, o masiyetin masiyet olmadığını iddia.. o masiyete muttali olan melekleri bile inkar.. hatta hacaletin şiddetinden hesap gününün gelmeyeceğini arzulama.. hesap gününü nefyeden basit bir vehmi bile kocaman bürhan addetme.. nihayet bütün bu merhalelerden herhangi birinde nedamet ile tevbe edilmez ise kalbin küsûfa tutulması, mahvolması ve küfürle mühürlenmesi!
Sözkonusu vetîreyi biraz daha açalım: Günahlarından ve cezalarından tevbe, istiğfar ve salih amellerle kurtulmaya muktedir olamayan kul; bu sefer tutar, imanî değerlere şüphe kapısını açarak bir kurtuluş arayışına girer; ve bu doğrultuda önce -her ne kadar fâili kendisi olsa da- kendi günahlarının bir hikmeti olduğunu, iradesinin üzerinde bir kader bulunduğunu ve “olmuş ve ölmüş”ü takdir-i ilahîye havale ile bir nebze içini rahatlatır. Bir müddet sonra bu rahatlık kifayet etmez ve kişi, o yaptıklarının belki de günah olmadığını, veya olsa olsa mekruh olabileceğini kendisine kabullendirmeye çalışır, bir sürü yalan, yanlış ve hurafe ile. Hatta ilgili hadis-i şeriflerin zayıflığını veya uydurma olduğunu iddia eder. Olmadı, bu hadislerin sahibi Hz. Peygamberi ve tüm nübüvvet silsilesini tezyif ü tahkir ile i’dama cür’et eder. Hatta Kur’an ve diğer semavî kitapların asıl oluşlarından, yahut hakikatlerinden şüphelenmeye ve onlardaki kutsiyeti yok farzetmeye cesaret eder. Yine tatmin olmazsa, tutar bu sefer o günahların mücazat yeri olan mahşeri, ölümden sonra dirilişi, cennet ve cehennemi (ahireti) inkara kalkışır. İçindeki acıyı, endişeyi ve korkuyu bu şekilde de bastıramazsa, bu kez de yazıcı meleklerin şahitliğini ve varlıklarını inkara yeltenir. Hacalet ve korkunun cenderesi altında, nefis ve şeytanın vehim ve vesveselerinin şaşkınlığında öyle bir an gelir ki zavallı zayıf imanlı mücrim mü’min, peygamberlerden, kitaplardan, meleklerden, ahiret gününden ve nihayet Allah’ın varlığından şüphelenmeye kadar düşer. O uçurumda tepe taklak aşağılara doğru sür’atle düşerken, eğer bir inayet-i ilahi ile hidayet-i mahsusaya mazhar olur da hıfz-ı sübhânînin yediyle tutulup kurtarılırsa ne âlâ, aksi takdire mukadder netice muhakkak hale gelecektir. Eâzenallah...
Değil işlenen gerçek bir günahtan hareketle kulu küfre düşürmek, bazen şeytan kişiyi fiilen işlenmemiş hayalî bir günahtan hareketle bile küfre düşürebilir, şöyle ki: “Şeytanın en tehlikeli bir desisesi şudur ki: Bazı hassas ve sâfi-kalb insanlara, tahayyül-ü küfrîyi tasdik-i küfürle iltibas ettiriyor. Tasavvur-u dalâleti, dalâletin tasdiki suretinde gösteriyor. Ve mukaddes zatlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hatıraları hayaline gösteriyor. Ve imkân-ı zâtîyi imkân-ı aklî şeklinde gösterip, imandaki yakînine münâfi bir şek tarzını veriyor. Ve o vakit o biçare hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip imandaki yakîninin zâil olduğunu zanneder, ye'se düşer, o yeisle şeytana maskara olur. Şeytan hem ye'sini, hem o zayıf damarını, hem o iltibasını çok işlettirir; ya divane olur, yahut "Her-çibâd-âbâd" der, dalâlete gider. [Lem'alar / On Üçüncü Lem'a - s.620].
Şurası muhakkak ki: Günahlar sebebiyle ümitsizlik, neticeleri bakımından günahlardan daha beterdir, hakikatte daha kötüdür, te’sirde daha şerlidir. İyileşmekten ümidini kesmiş bir hastanın, iyileşebilecekken iyileşememesi hadisesidir bu. Sebepler açısından problemli halimize bakıp bir çıkış yolu bulamayarak ümitsizliğe düşmek, esbabperestliğin bir tecellisi biçimi gibi gözükmektedir; ve sebepleri aziz, Müsebbibü’l-Esbâb’ı aciz –haşa- görmek gibi serapa ters bir tablo olacaktır. Halbuki şuursuz sebepler, mutlak kudret ve hikmetin şuurlu elinde tespih taneleri gibi rahat bir şekilde çekilip durmaktadır. O bakımdan insan aklının ve hayalinin katiyen bir çıkış yolu bulamadığı vahim durumlarda bile olaya inayet-i ilahî ve kudret-i sübhânî açısından bakmalı ve o esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ulyânın sahibi Zât-ı Akdes’e tam bir iman, itikad, itimat ve istinad ile yönelmeli.. rahmet, re’fet, şefkat ve merhametine eşedd-i ihtiyaç içindeki bir muzdarrın halet-i ruhiyesiyle tutunmalıdır... Mehmet Akif Ersoy, gayet vurucu ve akılda kalıcı olarak ne enfes söyler:
Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Mü’min ol kimsedir ki bazen bir günahından dolayı küfre gireceğinden, ebedî cehennemi boylayacağından korkar; bazen de bir salih amelinden dolayı rıza-i ilahîye ereceğini, cennete gireceğini ümit eder; korku ve ümitin de ötesinde belki bunlara katiyetle inanır. Hatta Hz. Ömer gibi: “Bütün insanlar cennete girecek, bir kişi cehenneme deseler; o bir kişinin ben olacağımdan endişe ederim. Bütün insanlar cehenneme girecek, bir kişi cennete deseler; o bir kişinin de ben olacağımı ümit ederim.” der. Öyle ki me’yus mü’mine şefaat-i rasul inancı bile yeter kimi zaman. “Kıyamet günü benim şefaatim, ümmetimden (dünyada) büyük günah işlemiş olanlaradır.” Hz. Rasulullah’ın şefaatine istinad ve ondan istimdat ile şöyle seslenir Şeyh Galip (1757-1799) gibi:
Ümmîddeyiz ye’s ile âh eylemeyiz biz Ser-mâye-i îmânı tebâh eylemeyiz biz Bâbın koyup ağyâre penâh eylemeyiz biz Bir kimseye sâyende nigâh eylemeyiz biz Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin efendim Hakdan bize sultân-ı mü’eyyedsin efendim...
Filhakika Rasulullah’ın şefaatinin çok daha ötesinde ve yücesinde Allah’ın sınırsız ve sonsuz rahmeti vardır ki, ondan tek bir katrecik bile bütün cehennemliklere dağıtılsa, hepsini ateşten kurtarır, firdevslere uçururdu. İşte o tek rahmet katreciği mesabesindeki ümit âyeti ve onda mevcelenen mağfiret ummanını bir sonraki nihâî yazıda mingayrihaddin işaretlemeye çalışalım ve günahtan beter ye’s hastalığımızdan kurtulup şifaya erelim inşallahurrahman...
|