Bari hülyalarımızı çalmayın!..

Herkul | . | YAZARLAR

Son günlerde hemen her haber bülteninde Urla ismi de duyuluyor; hak ve hukuk ayaklar altına alınarak bazı villaların yapıldığı anlatılıyor.

Her ne kadar bu iddialar insanın yüreğini burksa ve ruhunu sıksa da Urla ismi bana “Mustafa Amca” gibi ümmet dertlilerini, “Çetin Abi” misillü hizmet delilerini ve bir de mefkûre muhacirlerini hatırlatıyor.

İşte o zaman içimden bir feryat kopuyor: Allah aşkına, bütün villalar sizin olsun ama “yeni bir dünya” hülyalarımızı çalmayın!..

İğde Kokulu Urla ve Yiğitler

İzmir İlahiyat Fakültesi’nde öğrenci olduğum yıllarda haftalık sohbetler için Urla’ya da gidip gelirdim. Allah Teâlâ, zamanla o şirin beldede bir “ışık ev” lütfedince, bir sene orada kalmak da nasip olmuştu.

İnsan idraki açısından, sahiden Cennet’in yeryüzüne yansımış bir köşesi gibiydi Urla. Çam ormanları, yemyeşil zeytin ağaçları ve bol oksijenli tertemiz havasıyla “Ege’nin akciğeri” unvanını hak ediyordu. Tarih kokan çehresi, masmavi denizi, meyve bahçeleri, çiçek seraları, iğde râyihalı âsude sokakları ve sımsıcak insanlarıyla “tam yaşanacak yer” dedirtiyordu.

Yiğitler tanımıştım orada.. sohbet-i Canan meclisinde pişen yiğitler.. her zaman hakikatin sesi olmuş bir mürşidin “Dünya sizi bekliyor!” işaretini almış/anlamış yiğitler. Gönlüne hizmet ve hicret arzusu düşmüş yiğitler.

Erkan, Gürkan, Tarık, Mesut, Emrullah, Nurullah ve Bilal aklıma ilk gelenler.. fakat sayıları bu kadar değil.. “Ancak Hizmet varsa yaşamaya değer!” diyen yanık yürekler.

O güzelim Cennet köşesini bırakıp hicret ettiler. İkisi Amerika’ya, biri Kazakistan’a, diğeri Kanada’ya, öbürü Arnavutluk’a gittiler.

O can kardeşlerim içinde bir de Ali Rıza vardı. Gençlik ve rahat onun başını döndürememişti. Halbuki şeytanî ve nefsanî tuzaklara açık bir çevredeydi. Tatil beldesinde bir ev.. bakmaya doyamayacağınız bir çiçek serası.. güzel kazanç.. dünyevî imkanlar.. itibar, eş-dost.

Her şeye rağmen onun gönlüne de düşmüştü hicret ateşi. O da gitmeliydi.. gitmeli ve bir köşede bir mum da o tutuşturmalıydı. Gitmeli ve bir çölde de Efendimiz’in adını o dalgalandırmalıydı.

Duramadı Ali Rıza.. Urla villaları onu bağlayamadı. İğde kokulu sokaklar onu alıkoyamadı. Hatta sitemli aile de onu durduramadı.

Nerede ihtiyaç varsa, oraya koştu; çok yer dolaştı…

Eskimoların Ülkesinde Işık Ev

Bir gün “Kıbrıs’tayım” diye aradı; bir zaman Mozambik’ten selam yolladı. Bir dönemde Afrika’nın değişik ülkelerinde çiçek derdi; bir süre sonra Amerika’da ansızın önüme çıkıp “merhaba” dedi. “Kanada’ya adanmış ruh lazım!” sözünü işitince, bu defa da oraya yöneldi.

Seneler seneleri kovaladı ama o hep hicretteydi. Ailesi Urla cennetine çağırıyordu; fakat o, davası uğruna mahrumiyetleri tercih ediyordu.

Yıllar sonra bir e-mail aldım Ali Rıza’dan; şöyle diyordu:

“Ağabey!. Geçtiğimiz aylarda muhterem Hocamızın “Nam-ı Celil-i Muhammedî” sohbetini bir kere daha dinledik. Allah Rasûlü’nün “Benim adım cihanın dört bir yanında bayrak açacak!” müjdesinin aynı zamanda “Namımı güneşin doğup battığı her yana götürün!” şeklinde bir emir ve bir hedef olduğunu anladık. Elhamdulillah, pek çok yerde kardeşimiz var. Fakat hâlâ kutuplara gidilmemiş. Üç arkadaş gönüllü karar verdik ve buraya geldik. Şimdi size Alaska’nın kuzeyinden, kutba en yakın Eskimolar ülkesinden yazıyorum. Burada en az altı ay yerin üstüne çıkılmıyor; dışarı sürekli buz kestiğinden yerin altına evler, mağazalar, sokaklar yapılmış. Allah’a şükürler olsun, biz de kulübe gibi bir yer bulduk ve buradaki ilk “ışık ev”i açacağız. Artık Efendimiz’in adı burada da anılacak. Ağabey, acaba Hocaefendi lütfedip bu küçük dershanemize bir isim verebilir mi?”

Ellerini öpeceğim kardeşim işte bu müjdeye samimi hissiyatını da ekleyip, özetlediğim cümlelerle bir mektup göndermişti. Gözyaşları içinde okumuş ve Hocamıza arz etmiştim. O mübarek ocağın adı “Vuslat” olmuştu. Zira, mefkure muhacirleri, dünyanın en ücra bucağına; o bâkir diyarlar da Allah Rasûlü’nün mübarek namına kavuşmuştu.

Evet, Urla villaları gösteriliyor haberlerde. Arazinin baş döndüren güzelliğinden dem vuruluyor. İnşaat izni için yapıldığı iddia edilen kanunsuzluklar sıralanıyor. Senede birkaç hafta ancak kalınabilecek bir yer için ayaklar altına alınan hukukun ardından ağıtlar yakılıyor.

Fakat benim zihnim o rüya beldeyi kendi arzusuyla ve sadece ilahî rıza umuduyla arkada bırakıp en yaşanmaz zeminlere âb-ı hayat olan kardeşlerimde.

Meşaleleriniz Sönmesin!..

Seneler önce Sibirya taraflarına yolum düşmüştü. Cenâb-ı Hak bir haftalık okuma programında yüz kadar öğretmen arkadaşımla aynı havayı soluma nimeti lütfetmişti. Programdan sonra birkaç mefkure muhacirinin saadethanelerini de ziyaret etmiştim.

Uğruna kurban olacağım bir bacım perdenin arkasından demişti ki: “Hocam, burada ayaz paşa sürekli kol geziyor; yeni doğan yavruma aldığım sütü buz olarak, kalıp halinde alıyor, ancak eritip ısıttıktan sonra içirebiliyorum. Öyle soğuk ki buralar, hemen hepimiz bir şekilde hasta olduk. Her şeye rağmen işittik ki “Kardeşim, battaniyeleri kesin, iç çamaşırı olarak kullanın! Fakat ne olur, tutuşturduğunuz meşaleyi söndürmeyin!” deniyor. Donarak ölsek de bu meşaleler sönmeyecek Allah’ın izniyle!”

İşte kadını erkeğiyle bu kahramanlar Sibirya’da donayazdı, Afrika’nın sıcağında yandılar ama damarlardaki kanı donduran soğuğa da ciğerleri kavuran sıcağa da boyun eğmediler. Bazıları öldürücü hastalıklara ve bunaltan mahrumiyetlere katlandılar; diğerleri ise yeni kıtaların şeytanî câzibelerine ve maddî güzelliklerine karşı sabrettiler; gayelerini hiç unutmadı, çizgilerini değiştirmedi, başkalaşıp dönüşmedi ve hep bembeyaz, tertemiz kaldılar.

Bunların yalısı, yazlığı, villası değil küçük bir evi bile olmadı. Dünyalarını birkaç valize sığdırdılar. Bazen bir misafirhanede, kimi zaman üç beş aile bir yerde yaşadılar. Daha bavulunu açmadan başka bir mehcereye koşanlar oldu. Başlarını sokmak için dört başı mamur bir bina ya da azıcık istirahat edecekleri rahat bir döşek aramadılar. Çok zaman havaalanında, otogarda, tren istasyonunda, bir bankın ya da bir çantanın üzerinde veya bir arabanın içinde sabahladılar akşamladılar. Çünkü onlar hep yolcuydular.

Onun içindir ki, eşini ve oğlunu hizmet yolunda ahirete uğurlayan, kendisi ve diğer çocuklarını da hak yola adayan Sevgi Abla’nın geçen gün Samanyolu Televizyonu’nda dile getirdiği duyguyu en güzel onlar anlarlar: Oğlu öteye yürürken demiş ki, “Anneciğim, Cennet’te bize de ev verilecek mi?” Eminim o kıymetli ablacığım kaçamak bir cevapla geçiştirmiştir bu soruyu. Zira, dava erleri Cennet’teki köşke dahi talip değillerdir. “Dâr” (ev) denildiğinde onlar hep “Câr” (komşu) diye inleyecek, sadece Allah’ın cemâlini ve hoşnutluğunu dileyeceklerdir.

Söz Verdik Allah’a!..

Kur’an-ı Kerim, Enes bin Nadr’ın (radıyallahu anh) şahsında şehitleri nazara verirken, henüz kendisine şehadet nasip olmamış ama onu dört gözle bekleyen başyüceleri de destanlaştırır. Zannediyorum, bu ayet, uzak yakın diyarlara hicret edenlerin yanı sıra bir yürek yangınıyla muhacir olmayı bekleyen kutlulara da bakmaktadır:

“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzâb, 33/23)

Biz de değiştirmedik ya Rabbena!.. Sen de biliyorsun ki sözümüzü değiştirmedik!.

Söz verdik, dünya ayağımıza pranga olmayacak ve asla kendimiz için yaşamayacağız. Söz verdik, hiçbir yerde şahsımız için durmayacak ve nerede ihtiyaç varsa oraya koşacağız. Söz verdik, ferdî yatırımları rüyalarımıza bile sokmayacak ve sadece mefkûremiz için var olacağız. Söz verdik, bu mübarek yolda asla dünya devşirme sevdasına kapılmayacak ve birer garip fakir olarak ahirete uğurlanacağız.

Söz verdik.. ve vadimizi değiştirmedik ya Rabbena!..

Doğru, çok zorlandığımız zamanlar oldu. Hele vatan hasreti en zoruydu.

Bir hizmete giderken aşılması gereken üç-beş saatlik yolun bir faslında mutlaka sıla özlemi, anne-baba yâdı, dostların ve arkadaşların zihindeki resimleri ve hele Türkiye hayali baskın gelir ve bizi alır uzaklara götürürdü. Söyleyeninden ve bazı sözlerinden hazzetmesek de “Salkım salkım tan yelleri estiğinde / Mavi patiskaları yırtan gemilerinle / Uzaktan seni düşünür düşünürüm / İstanbul…” dendiğini duyar duymaz döktüğümüz gözyaşlarına Avrupa’nın, Afrika’nın, hatta Amerika’nın yolları ve köprüleri şahittir!.. Evet, zordur gurbet ve hasret. Daüssılaya düşen, duyduğu sese ve söze değil, onun hatırlattığı vatana takılır kalır. Vatan.. ne aşkın bir sözcüktür, özünde ne de çok mana barındırır.

Aslında biliyoruz ki ülkemiz, ilimiz, köyümüz ve ortak şehrimiz İstanbul sadece hayallerimizde kalacak.. hasretimiz belki birkaç senede bir kısa izinlerle muvakkaten azalacak ama daüssıla yüreğimizde her dâim var olacak.

Zira, biz “adanmışlık”, “fedakârlık” ve “mutlak hicret” deyip çıktık yola. Vatanımıza karşı delice aşkımız ve sıla-yı rahim vazifemiz olmasa, o muvakkat geri dönüşleri bile düşünmezdik.

Paralel Devlet mi? Yapmayın Allah Aşkına!..

Muhterem Hocamız defaatle, “Allah aşkına, gitmediğiniz yer kalmasın! Her yana açılın ve müsait her zemine tohum saçın. Fakat, hasat etme peşine düşmeyin. Tomurcuklar çiçek açtığı zaman, çantanızı toplayın ve çiçek yetiştirebileceğiniz bir başka bahçe arayın. Şayet gittiğiniz yerlerde, bir köy muhtarlığı ölçüsünde idarecilik talebine düşerseniz, ‘Demek ki hedefleri buymuş!’ dedirtir ve davaya ihanet etmiş olursunuz. Hayır, siz tohum atıp gidin, kim hasat ederse etsin!” ikazını kulağımıza küpe edinmiştik. Her yörede hakka tercüman olmak ve güzellikler tomurcuğa durunca başka bir beldeye yönelmekti hedefimiz. Zira, ne dünyevî nimetler ne de başkalarına hükmetmekti derdimiz. Vallahi billahi tallahi idareyi ve imâreti aklımızdan bile geçirmedik, devlete hükmetmenin ne kendisini ne de paralelini rüyalarımıza bile misafir etmedik/etmeyeceğiz.

Bizim bir hülyamız vardı: İmanımızdan ve öz değerlerimizden aldığımız şevkle her tarafa âb-ı hayat taşıyıp insanî değerler âbidesini ikame etmeye çalışacak, herkese gönül hikâyeleri anlatacak, çölleşmiş kalbleri Cennet bahçelerine çevirmeye gayret edecek ve tanıştığımız insanlarla bir değerler teâtisi (alış verişi) gerçekleştirip hep beraber el ele kemâle yürüyecektik. Bu sayede -Allah’ın izni ve inayetiyle- siyah beyazla el ele verecek, esmer sarıyla sarmaş dolaş hale gelecek ve öldürücü silahların kararttığı istikbal bir nebze de olsa ışık görecekti. Elimizdeki maya bütün dünyaya yeter miydi, Allah bilir! Şu kadar var ki, pek çok yerde sulh adacıklarının oluşacağı muhakkaktı. Muhataplarımızdan bazıları düşmanlık duygularından kurtulacak, kimileri bir adım daha atıp Türkiye dostu olacak, belki bir kısmı da en büyük hakikati kabul ederek insaniyet-i Kübra ile huzur bulacaktı.

Bir hülyamız vardı bizim ve bu hülya insî-cinnî şeytanlardan başkasını rahatsız etmeyecek kadar saf, berrak ve duruydu.

Daha düne kadar, bizimle aynı duygu ve düşünceleri paylaşmayan kimseler dahi bu hülyamızın gerçekleşebilirliğine ve değerine inandılar. Hayatın her sahasından çok değişik insanlar bu yüce gayeyi benimseyip desteklediler. Rical-i devlet, sevgi okullarını bizzat ziyaret ederek ve diğer ülkelerin yetkililerine mektuplar göndererek takdirlerini ifade ettiler.

Heyhat.. şimdi bazı ufuksuz insanlar bunun tam tersini yapmaya, deryadan damla sunarak misalini verdiğim muhacirleri yabancılara gammazlamaya, oraya buraya telefonlar açarak veya heyetler göndererek iftiralar atmaya başladılar. Bir kısım haramîler hem de sadece kendi yolsuzluklarını örtbas etmek için o tatlı hülyamıza da kara çalmak istiyorlar.

Maalesef, sözden anlayacak bir halleri de görünmüyor. Azıcık tedebbür edeceklerini bilseydim, onlara şöyle seslenecektim:

Tahribat kolaydır; belki siz bizim dünyamızı ve hülyalarımızı kısmen berbat edebilirsiniz; fakat, unutmayın ki bu zulümlerinizle kendi âhiretinizi de bütünüyle mahvediyorsunuz.

Yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık günahtır.. ama tevbesi vardır. Pişman olup samimi bir şekilde ıslah-ı hal edenleri Allah da bağışlar, millet de affeder.

Yanlıştan dönmek yerine hatanızda ısrar ederseniz.. mevcut vazifesini yapmakla beraber hicret sırası bekleyen ensârın, her yanda bir mum tüttürme idealiyle koşturan o mübarek muhacirlerin ve dört bir tarafta ışığa uyanan masum öğrencilerin “yeni bir dünya” hayallerini de çalarsanız, vallahi o günahın altında kalır boğulursunuz.

 

İnancımız odur ki, Mevlâ-yı Müteâl, gözyaşlarıyla sulanan gül bahçelerini, bin bir ızdırabın semeresi ümit tomurcuklarını zalimlerin insafsızlığına terk etmeyecektir.

Fakat niyet ve teşebbüs planında da olsa, yapmayın.. bari hülyalarımızı çalmayın!..

Osman Şimşek

Bir önceki yazı: “Ağlayın Su Yükselsin!”

Tags: , , , , , , , , , , , , , ,