Yazarın Arşivi

Cuma Hutbesi: NİFAK

Herkul | | Cuma Hutbeleri

İnanmadığı hâlde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip sürekli iki yüzlü davranmak demek olan nifak; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve bir ruh hastalığıdır. Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı bir tavırda bulunur, her yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk davranışlarıyla âdeta birkaç hayatı iç içe birden yaşar. Münafığın gerçek renginin ne olduğunu, ne türlü bir düşünce ve kanaat taşıdığını kestirmek çok zor; hatta imkânsızdır. O, kendine göre ters görüp “öbürleri” dediği hemen herkese karşı düşmanca duygular besler.. onlar hakkında açık-kapalı kötülük düşünür. Ama bu duygularını her zaman dışarı vurmaz; gerektiğinde hakikî hislerini gizleyerek onların düşünce ve kanaatlerine saygılı görünür.. onlara karşı olabildiğince yumuşak davranır.. ve onlardan biriymiş gibi hareket eder. Ne var ki o, hemen her zaman, içten içe de güm güm gümler ve mevhum hasımları için ne komplolar ne komplolar planlar.. planlar da, hasım kabul ettiği kesim veya kimselerin sıkıntılı hâl ve kritik durumlarında gerçek niyetini hemen ortaya koyuverir. Sonra da başkalarının, “hüsnüzan”na binaen ardına kadar açık bıraktıkları kapıdan içeriye girerek akla hayale gelmedik kötülüklerin hepsini yapar. Din, iman düşmanlarının açıktan açığa diyanet ve mukaddesata sürekli hücum etmelerine karşılık o, çok defa dinî, millî ve vatanî değerlere saygılı görünerek her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır.. her zaman sinsi davranır ve moda tabiriyle “takiyye”lerde bulunur.. yerinde herkesi dostça kucaklar ama, fırsat bulunca da arkadan hançerlemeyi ihmal etmez.

Münafık, konuşurken yalan söyler; bugün vefa sözü verdiği bir konuda bakarsınız, ertesi gün hemen sözünden döner; sizin itimat ve güveninize hıyanetle karşılık verir ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde icra eder. Bu itibarla da o, din, iman ve Kur’ân düşmanı bir münkirden daha tehlikelidir; tehlikelidir zira, sizin gibi düşünüyor görünüp, düşmanca duygulara karşı tedbirli olma ve teyakkuzda bulunma hislerinizde gevşeklik hâsıl ederek yanınıza kadar sokulur, yüzünüze güler; fırsat bulunca da yılan gibi ısırır ve akrep gibi de sinsice sokar.

Münafık, aslında hiçbir şeye inanmadığı hâlde, duruma göre “Benim Allah’a ve ahiret gününe inancım tamdır.” diyerek kendine mü’min süsü verir ve her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır. Ne var ki, her aldatma hareketinde aldanan da onun kendisidir; zira mü’minler firasetlidirler ve imanın nuru ile, gördükleri her şeyi doğru görürler.. “Evet ehl-i iman ne kadar âmî ve cahil de olsa, aklı derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfuruş adamları gördüğünde soğuk görür ve onlardan nefret eder.”[1] Kur’ân-ı Kerim bir yerde kendi kendini aldatan bu tip kimseleri şöyle resmeder: “Öyle insanlar da vardır ki bunlar, Allah’a ve ahiret gününe inandık derler; oysaki bunlar asla inanmış değillerdir (inanmış değillerdir ama, akılları sıra böyle yapmakla) Allah’ı ve ehl-i imanı aldatmayı kurarlar. (Aslında onlar bu tavırlarıyla sadece) kendi kendilerini aldatmışlardır, ama bunu fark edemezler.”[2] Yine Kur’ân’ın tespitine göre bunlar, kalben hasta kimselerdir. Hisleri malûl, idrakleri tutarsız, şuurları kapalı, iradeleri de nefsanî temayüllerinin emrindedir. Vicdanî mekanizmalarıyla tamamen meflûç olan bu insanlar, hastalıkları ile o kadar uyuşmuşlardır ki, onları tedavi etmeye kalksanız tepki alırsınız, ilâç verseniz tokat yersiniz, kurtarmak isteseniz hakarete maruz kalırsınız…

Onlarla karşılaştığınızda yer yer kendinizi tam bir mülhit ve münkirle, zaman zaman da bir reybî (şüpheci), bir sofistle (safsatacı, mugalâtacı) yüz yüze gelmiş sanır ve irkilirsiniz. Münafığın bu hastalığı bazen öyle şiddetli bir şüphe, bir kuşku ve bir telâşa dönüşerek dışarıya vurur ki, onun o hâli karşısında ürpermemek elden gelmez. Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir korkuyla sarsılır; çok defa da içine kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar icat eder ve bu mevhum düşmanlar karşısında tir tir titremeye durur. Bazen münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır. Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tasvir edilmiştir: “Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini dinletirler), sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.”[3] Bazen de o, bir orada bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır, tereddütlerle dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı güven duymaz. Bu gibi durumlarda eğer güçlü ise, hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: çığırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar artık başka şey düşünemez hâle gelirler. Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse, vehimlerinin bağrında besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki yüzlü davranır –birkaç yüzlü de denebilir–. Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler arasında sürekli gelgitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler. İlâhî Beyan’da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri ise şöyle seslendirilmiştir: “Bu hâlleriyle onlar, mü’minler ve münkirler arasında mütemâdî gelgitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne de öncekilerle. Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare bulamazsın.”[4]

Münafığa göre, tek doğru insan kendi, tek doğru düşünce de onun düşüncesidir. Evet ona göre, doğrunun biricik mikyası onun çarpık kriterleri, müşevveş şuuru, endazesiz idraki ve her zaman yanıltan hisleridir. Varlığı ve varlığın perde arkasını böyle bir ruh hâletiyle değerlendiren –bilhassa “temâşâ eden” demiyorum– böyle bir hasta ruh nazarında, her nesne olduğundan çok farklı ve hemen herkes de, kendisinden endişe duyulması icap eden potansiyel bir düşmandır. Evet ona göre, bütün bir fizikî dünya ve onun metafizik buudu, yerleri-gökleri, ayları-güneşleri, yıldızları-nebulaları, dağları-dereleri, ovaları-obaları, bağları-bahçeleri, canlıları-cansızları, insanları ve hayvanlarıyla simsiyah bir fon üzerinde aldatan yalancı ışıklar, ürperten resimler ve ruhlara dehşet saçan görüntülerden ibarettir. O, ruhundaki maraz ve mizacındaki inhiraftan ötürü, âfâkî ve enfüsî her hâdiseyi, sisli-buğulu, tozlu ve dumanlı görür: öyle ki, onun o zifirî düşünce karanlığında, bazen iman ve imanın vaad ettikleri, Allah’la insanın Hâlık-mahlûk münasebetleri, ruhun ebediyet arzusu ve ukba mülâhazaları üzerinde ya hiç durulmaz ya da onun vicdanını saran sis ve dumandan ötürü kat’iyen oldukları gibi hissedilmezler. Bazen de o, iradî olarak bunları hissetmemek için kendini keyiflere, neşelere, eğlencelere ve oyunlara salar ve âdeta bütün insanî derinliklere karşı hep kapalı kalmak ister; ister de, dalıverir cismanî zevk ve safâya, şehvete, hevâya ve en derin uykulara.. sonra da kaçar, aklının getirip önüne serdiği realitelerden, mantıkî istidlâl ve istinbatlardan. Vehimlerle oturur kalkar.. sırf kuruntularını yaşar.. ve bu öldüren kâbustan uzaklaşmayı da asla düşünmez / düşünemez.

Münafık nazarında, insanı yükselten gerçek değerlerin ve insanoğlunun Hak nezdindeki konumunun hiç mi hiç önemi yoktur. Onun için varsa da yoksa da zevk u safâ ve her çeşidiyle cismanî arzular: O, yaşamak için yaşar.. en değerli sermayesi olan ömrünü nefsanî isteklerinin ağında tüketir.. hayatını yolda bulmuş bir metâ gibi kullanır.. ölümü ve ötesini kat’iyen düşünmez.. ebedîlik vehmiyle sürekli değişik arzular arkasında koşar.. zevklerinin bulanmasından, bulandırılmasından fevkalâde rahatsızlık duyar.. ve hep keyiften keyfe, neşeden neşeye sıçrar durur; sıçrar durur da, bir gün realitelerle, tûl-i emellerini besleyen vehimlerinin delinebileceği endişesiyle tir tir titrer.

Münafık, kendi gibi düşünmeyenleri aptal ve beyinsiz kabul eder ve elinden geldiğince onlardan uzak durmaya çalışır. Meşru-gayrimeşru her vesileyi değerlendirir; çalar-çırpar.. haram-helâl demeden yer-içer; sonra da yan gelir kulağı üzerine yatar; yatar da cismaniyeti adına olsun, bunca nimetlerle kendini tanıttırmak isteyen Zât’ı bir kerecik olsun hatırlamaz; O’nu tanımayı, anmayı ve O’na teşekkür etmeyi asla düşünmez ya da düşünemez.. münafık, varlık-eşya-Yaratıcı konularında tutarsız bir yol takip ettiği gibi, insanlarla münasebetinde de fevkalâde bencil, hodgâm ve nefisperesttir: menfaat ve çıkarlarına dokunabilecekleri vehmiyle bazen, aynı kulvarda koşan herkesi, hatta en yakınlarını bile düşman kabul eder.. ve hemen onlara karşı savaş vaziyetine geçer; “harp hiledir” mülâhazasıyla entrikalar çevirir.. komplodan komploya koşar.. rakip ve düşman ilan ettiği kimseleri aldatmaya çalışır.. yalan, iftira, tezvir gibi gayriinsanî her yola başvurur.. ve başa çıkamayacağını anlayınca da, hemen taktik değiştirir ve onlardan biriymiş gibi görünmeye çalışır.. mü’minler arasına girer.. kendine onlardan daha iyi bir mü’min süsü verir ve onlarla bulunduğu sürece de, ayrı düşmemeye, farklı düşünmemeye dikkat eder.. hatta onlar üzerinde fevkalâde olumlu hisler uyarır. İnkârcılar arasına dönünce de, açıktan açığa küfrünü ilan ederek, onlardan daha ileri bir tavır sergiler.. hâsılı o, her ortamda farklı bir görüntü ve farklı bir düşünceyle renkten renge girer ve kılık değiştirir durur. Onun bu davranışlarıyla alâkalı Kur’ânî tespit de şöyledir:

“Bunlar, mü’minlerle karşılaştıklarında, ‘Biz de iman eden kimseleriz’ şeklinde konuşurlar. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında da, ‘Emin olun, biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyorduk’ derler.”[5]

Evet işte bu hâliyle münafık, hiçbir zaman kendi olamaz, sâbit bir kimliğe bağlı kalamaz ve bazı cinler ve şeytanlar gibi, her an ayrı bir şekil ve suretle insanların karşısına çıkar. O, hayatını farklı anlayışlara bağlı yaşadığından ötürü de, hemen her cepheye hem yakın, hem de uzak kalmaya ve iki cephe arasında ortak bir nokta bulup orada ayakta durmaya çalışır. Bazen de, böyle müşterek bir nokta bulabilme telâşıyla bir oraya-bir buraya gelir gider.. sezilme endişesiyle korkular yaşar ve sürekli yalpa yapar durur. Bu şekildeki bir seciyesizlik, yaşana yaşana, zamanla onun mahiyetinin bir derinliği, daha doğrusu bir çukuru ve bir uçurumu şekline dönüşerek, onda ikinci bir tabiat hâlini alır.

Aslında her insan, bir hadisin de işaret ettiği gibi, doğarken, imana, itikada açık ve “insan-ı kâmil” olmaya müstaid olarak (İslâm fıtratı üzere) doğar; onun daha sonraki menfî ve müspet şekillenmesini ise, büyük ölçüde, ana-babası veya sosyal çevre belirler. Bu iki güçlü sâikle o, ya “a’lâ-yı illiyyîn”e doğru yürür ya da onca mükemmel donanımına rağmen, baş aşağı “esfel-i sâfilîn”e sürüklenir. Esfel-i sâfilîne sürüklenme, inançsızlıktan, iman etrafındaki şüphe ve tereddütlerden, Allah’tan gafil bulunmaktan, mânâya ve metafizik mülâhazalara karşı kapalı kalmaktan, bir kısım ahlâkî zaaflardan ve cismanî arzulara yenik düşmekten kaynaklanmaktadır. Bu sebep ve sâiklere daha başkalarını ilave etmek de mümkündür. İlaveye gerek yok, bunlardan her biri bile tek başına, insanı/insanları yere serebilecek güçte bir hastalık âmilidir ve böyle bir virüsü taşıyan kimsenin ayakta kalabilmesi de çok zordur. Bunların bütünüyle yaralanmış ve sarsılmış bir ruhun iflâh olması ise tamamen imkânsızdır. İşte böyle bir tâli’siz, gün gelir bütün bütün istikrarını kaybeder.. özünden uzaklaşır.. vicdanıyla tenakuza düşer.. iman ve imana müteallik şeylerden sıkılır.. dinden diyanetten ürker.. kitaba kuşkuyla bakar.. doğruyu gösteren delil ve burhanlardan kaçar.. her gün ayrı bir havada yaşamaya başlar.. “Dün dündü, gelip geçti; bugün bugündür, mutlaka yaşamalı ve keyif çıkarmalı; yarınlara gelince, onlar da cismanî arzulara göre planlanmalı ve gerisi düşünülmemelidir.” der ve her şeyi içinde bulunduğu âna inhisar ettirerek, sınırsızı sınırlandırarak ve genişi de daraltarak, ömrünü bir zamanzede olarak geçirir.

Münafık, ne toplumun ıslâhını düşünür ne de salâha alâka duyar; o, şahsî çıkar ve mutluluğunun –ona da mutluluk denecekse– dışında hiçbir şeyi önemsemez ve gözü hiçbir insanî değeri görmez; evet o, başkalarını düşünmez.. beraber yaşamasını bilmez.. paylaşmaya gelmez.. fedakârlıktan hiç anlamaz.. fazilete güler geçer.. ve başkalarını yaşatma hissini aptallık sayar.. hatta bazen başkalarının saadetlerinden rahatsızlık bile duyabilir ve onlara karşı kötülükler planlar.. onlar için hep fesat düşünür, ifsada koşar.. ve kendine ters gelen her şeye ve herkese ne amansız ne imansız taarruzlarda bulunur.. ona insanca davranması ve çevreyi yakıp yıkmaması söylenince de, hemen bir diğergâm ıslahçı gibi gürler ve kendisinin tam bir salâh insanı olduğunu haykırır. Onun bu türlü iki yüzlülüğünü ise Kur’ân şöyle resmeder: “Onlara, ‘Yeryüzünde ve insanlar arasında fesat çıkarmayın’ dendiğinde, ‘Biz barışçılarız; ve ortalığı düzeltmeden başka bir işimiz de yok.’ derler.”[6] Böyle der, fesadı da, salâhı da çarpıtarak demagoji yapmaya kalkarlar. Aslında hareketlerini kendi çıkarlarına bağlamış bulunan bu hasta ruhlar, kendi menfaatleri çerçevesindeki her şeyi salâh, aksini de fitne ve fesat sayarlar.

Evet münafıklar, bütün işlerini şahsî menfaatlerine bağlamışlardır. Çıkarları öyle davranmayı gerektirdiği bir yerde, rahatlıkla her türlü bozguncuyla anlaşabilir, münkir ve mülhitlere arka çıkabilir ve bir müfsit, bir anarşist gibi davranmada da asla beis görmeyebilirler. Onlar, her konuya nefsanîlik açısından yaklaşır ve her şeyi egoizmaya bağlı değerlendirirler. Ölçüleri bozuk, kıstasları ayarsız, kriterleri de yanlıştır: akı, kara görür; güzele çirkin der; zulmü alkışlar, zalimle sarmaş-dolaş yaşar; ışığa söver, nura savaş açar; inanıp emniyet insanı olmayı aptallık sayar; hileyi, iğfali akıllılık kabul eder ve her işinde tahribin kolaylaştırıcılığına sığınarak güçlü görünmeye çalışır. Aslında, münafıkların kendi aralarında da sağlam bir birlikten söz etmek mümkün değildir; ama, doğruyu eğri, eğriyi doğru görme, münkeri mâruf, mârufu da münker bilme ve ehl-i imana karşı mütemadî kin duyma tabiatları, muvakkaten de olsa onları bir araya getirebilir. Ne var ki, böylesi bir beraberlik, kat’iyen kalbî bir beraberlik değildir; aksine onlar, duyguları ve düşünceleri itibarıyla hep bir dağınıklık örneği sergilemektedirler.

Münafıkların, iman, emniyet, tevekkül ve teslimiyet konularındaki tenakuzları da diğer çelişkilerinden farksızdır. Onlara iman deyince, “Şu aptalların inandığı gibi mi inanacağız?” derler. Böyle bir karşılık vermede Müslümanları hafife aldıkları açıktır. Ancak, onlar böyle bir mukabele ile, kendilerince daha farklı bir inanma şekli olabileceğini vurgulamak istemektedirler: evet onlar, aydındırlar, imanları, din telâkkileri ve İslâmî anlayışları da farklı olmalıdır (!) Onlar hakikî dindar (!), dinin emirlerini kemâl-i ciddiyetle yaşayanlarsa dinci –o da ne demekse!–, onlar samimî, her işinde Allah’ın hoşnutluğunu takip edenlerse istismarcıdırlar. Bu itibarla da onlar, dinî anlayış ve İslâmî telâkkilerinde kat’iyen başkalarıyla aynı seviyede olmazlar. Böyle bir eşitlik, onlar için zül, onların o modern “kast” anlayışları açısından da kendilerine hakaret ihtiva etmektedir. İşin doğrusu bunların, imanla da, tevekkülle de, teslimiyetle de alâkaları yoktur ama, açıktan açığa “inanmıyoruz” demeye cesaret edemediklerinden ötürü bu kabîl demagojilere sapmaktadırlar.

Hâsılı münafıklar, güçlü kuvvetli olup fırsat da bulunca, açıktan açığa millî ve dinî değerlere karşı savaş ilan ederler. Zayıf düştükleri ya da toplumdan tepki alabilecekleri durumlarda da, bir yandan akla hayale gelmedik sinsi komplolarla düşmanlıklarını devam ettirirken, diğer yandan da, imandan, İslâmiyet’ten bahisler açarak dinin istismar edildiğinden dert yanar ve “Biz de mü’miniz, hem de hakikî mü’min.” demeyi ihmal etmezler. Ancak böyle demeleri de fazla uzun sürmez. Kendileri gibi düşünenlerle baş başa kalınca, “Biz temelde sizinle beraberdik ama, inananlarla alay ediyorduk”[7] –bu da yine Kur’ân’ın tespitidir– der ve çıkarlar işin içinden.

Kur’ân, nifak çizgisi üzerinde daha geniş durur. Ancak, şimdilik biz böyle bir makalenin istiâb çerçevesinde kalarak, ondan pek az alıntıyla iktifa ettik. Küfür gibi nifakın da bütün hususiyetleriyle anlatılması koca bir mücellet ister. Onu da uzman araştırmacılar yapabilir.

[1]   Bediüzzaman, Mektubat s.467 (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Kısım).

[2]   Bakara sûresi, 2/8-9.

[3]   Münâfikûn sûresi, 63/4.

[4]   Nisâ sûresi, 4/142.

[5]   Bakara sûresi, 2/14.

[6]   Bakara sûresi, 2/11.

[7]   Bakara sûresi, 2/14.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Temmuz 2000 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

YAŞATMA İDEALİNİN TEMSİLCİLERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Kendinden ziyade başkalarının mutluluğunu düşünme, başkalarının mutlu olması için kendi mutluluğundan fedakarlıkta bulunma, başkalarına hayat kaynağı olmak için yaşama, hatta yerinde, başkaları yaşasın diye kendi hayatından vaz geçme de diyeceğimiz “yaşatma ideali”, insan için en yüce bir gaye-i hayaldir. İnsanlığın en yüce kametleri olan peygamberler de, onların izinden giden büyük zatlar da kendilerini düşünmemiş, kendileri için yaşamamışlardır. Onların yegâne arzusu, insanların bedenî arzulardan sıyrılarak kalbî ve ruhî hayat derecesine yükselmeleri ve Allah’ın razı olacağı bir hâl kazanmalarıdır. Onlar, hayatları boyunca başkalarının karanlık dünyalarını aydınlatmak için çırpınıp durmuşlardır. Bunu yaparken de kendi hayatlarını karanlıkta geçirmeyi göze almışlardır. Ellerinde mumlarıyla, sönmüş tüm mumları tutuşturmak için karanlıktan karanlığa koşmuşlardır. İnsanlığa yeni bir ses ve soluk olabilme adına sürekli ızdırap yudumlamış, çile üstüne çile çekmiş, hayatlarını bir çile yumağı içinde geçirmişlerdir. Bütün bunlara rağmen hâllerinden şikâyet etmemiş, gam izhar eylememişlerdir. Hatta kendilerine zulmedenlere haklarını helal edip onları affedecek kadar da civanmerttirler.  

İşte bu babayiğitlerdir ki, kendilerinden sonra gelen nesillere birer yâd-ı cemil bırakmışlardır. Gerçi onların böyle bir beklenti ve talepleri de olmamıştır. Çünkü yaptıkları bütün fedakârlıkları, iyilikleri Allah için yapmışlardır. “Yapmış olduğum tebliğ vazifesi karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatımı verecek olan yalnız Alemlerin Rabbidir.” (Şuarâ sûresi, 26/109) sözü, onların vird-i zebanı olmuştur. Hayatlarını bu civanmertlikle yaşamış ve öyle de ahirete göç etmişlerdir.

Onlar, yaptıkları hizmetlere kendi adlarının konmasını istememişlerdir. Asrın dertlisi Bediüzzaman, mezarının bilinmesini bile kendine çok görmüştür. Derin ihlas anlayışının muktezası olan bu isteği Allah katında kabule karin olmuş olacak ki, naaşı kabrinden çıkarılarak bir meçhule götürülüp gömülmüştür. Fakat Allah onların isimlerini bir yâd-ı cemil olarak yaşatmıştır. Onların yâdını zihinlerden silmeye, adlarını unutturmaya kimsenin gücü yetmemiştir.

Onlar, yaşadıkları zaman dilimi içinde yaşantılarıyla, dini güzel temsilleriyle, sözleriyle, fikirleriyle, eserleriyle zihinlerde öyle bir iz bırakmışlardır ki, asırlar sonra gelen insanlar bile onları hayırla, duayla yâd etmiştir, etmektedir. Niceleri onların ufkunda seyahat etmeye devam etmiş, onların çizdiği çizgide dolaşıp durmuş ve onların etrafında halelenmiştir. Allah, o büyükleri hakkıyla tanıyabilmeyi, onların ufkunu paylaşabilmeyi bizlere de nasip etsin ve bizleri onların şefaatine nail eylesin!

Peygamberlerin sadık takipçilerinden ve bize en yakın büyüklerden Bediüzzaman Hazretleri’ni düşünecek olursak o, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyecek ölçüde himmeti milleti olmuş bir insandır. Fakat buna rağmen döneminin zalim ve zorbaları hayatı ona zindan etmişlerdir. Ne var ki tüm çabalarına rağmen onu zihinlerden silememiş, onun davasını bitirememişlerdir. Ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzidesi insanların yolunu aydınlatmaya devam ediyor.

Etrafında yer alan talebeleri de onun açtığı yoldan yürümüş ve dünyaya ait her şeyi ellerinin tersiyle itmişlerdir. Baş koydukları dava uğruna tüm zorluk ve mahrumiyetleri göze almışlardır. Ne mahkemelerde yargılanma ne sürgün edilme ne de zindanlara atılma onları baş koydukları davadan geri çevirebilmiştir. Onlar, Bediüzzaman’la birlikte bulunmanın ne kadar ceremesi varsa hepsine katlanmış ve vefat edeceği âna kadar onu hiç yalnız bırakmamışlardır. Onların bu vefa ve sadakatleri, fedakârlık ve adanmışlıkları sayesinde nicelerinin imanı kurtulmuş ve hakikatlere karşı gözleri açılmıştır.

İnsanlığın sulh ve selameti adına tüm zorlukları göğüsleyen bu babayiğitlerin dünyevî hiçbir beklentileri de olmamıştır. Zübeyir Gündüzalp’in, Tahiri Mutlu’nun, Hulusi Efendi’nin ve daha birçoklarının hayatları basit bir evde, köhne bir odada geçmiştir. Onlar arkalarında dikili bir taş bırakmayı düşünmemişlerdir. İsteselerdi onlar da kendileri için dünyalık biriktirebilir, mamelek peşinde koşabilirlerdi. Fakat onların hiçbirinin dünyaya ait bir beklentisi olmamış, gözlerine, Allah yoluna hizmetten başka bir hayal girmemişti.

Müspet düşünceyi esas alan bu adanmışların, insanları hazmedememe gibi, haset ve kıskançlık sâikiyle başkalarının hizmetlerine mani olma gibi vartaları da olmamıştır. Çünkü onlar, başkalarının yaptığı hayırlı işleri yıkmak için menfi propaganda yapan Firavun bozmalarını değil; ciddi bir isar düşüncesiyle hareket eden, yaşatma aşkıyla coşup yaşamayı unutan peygamberleri, sahabe efendilerimizi, üstatlarını örnek alıyor, onların izinden gidiyorlardı. Hem de her tür çileye katlanmayı göze alarak. Sahabe-i kiram efendilerimizin arkalarında yerlerini aldıklarını ümit ettiğimiz bu babayiğitler, izafi anlamda insan-ı kâmil abideleriydi. Biz onları böyle gördük, böyle inandık. Böyle inandığımızdan ötürü de ölünceye kadar onları hayırla yâd etmeye devam edeceğiz. Allah bizi hüsnüzannımızda yanıltmasın.

Gerek Bediüzzaman Hazretleri ve etrafında halelenen talebeleri gerekse onlardan önce yaşamış büyük zatlar hayatları boyunca başkalarına hayat üflemeye çalışsalar da kendileri hiç rahat yüzü görmemişlerdir. Ömürleri çileyle geçmiştir. Zira yüksek mefkuresi uğrunda ezilmemiş, preslenmemiş, hakarete maruz kalmamış, sürgün yaşamamış, zindanla tanışmamış kimselerin insanlığa hizmet adına yapabilecekleri çok fazla bir şey yoktur. Eğer bir insan, ruh ve kalb dünyasını ikame etme yolunda preslenir, çile çeker, sıkıntı yaşar; fakat bütün bunlara rağmen duruşunu değiştirmezse işte o zaman samimiyeti tescillenmiş olur.

Hangi peygamber vardır ki çileye maruz kalmamış, yerinden yurdundan edilmemiştir. Testereyle biçilen Hz. Zekeriya, hunharca şehit edilen Hz. Yahya, ateşlere atılan Hz. İbrahim, yerinden yurdundan sürgün edilen Hz. Musa, yıllarını kuyu dibinde, köle pazarlarında ve zindanda geçiren Hz. Yusuf, kavminin türlü türlü hakaretlerine katlanmak zorunda kalan Hz. Nuh ve daha başkaları… Şayet peygamberlerin yolu buysa, hak ve hakikati ikame etmenin bedeli buysa, samimiyet ve hakkaniyet testi bunu gerektiriyorsa bize de başımıza gelenlere sabretmek ve dayanmak düşer.

Konjonktürü değerlendirerek, her türlü gayrimeşru yolu kullanarak milletin başına musallat olan ve sonrasında da onun kanını emmeye, can damarlarını koparmaya başlayan parazitlerin millete vaat edeceği hiçbir şey yoktur. Onların tek bildikleri, kendi saltanatlarını tesis etmek ve korumaktır. Kendi hesapları, çıkarları ve gelecekleri peşinde koşan bu parazitler milleti sömürerek ayakta kalırlar. Allah bir yere kadar onlara fırsat verebilir. Fakat bir yerden sonra bütün tiranlar gibi onlar da devrilir giderler. Peygamber yoluna baş koyan adanmışların yâd-ı cemil olmasına mukabil bunlar da birer yad-ı kabih olarak anılırlar. Her anılışlarında da beddualarla, lanetlerle anılırlar.

***

Not: Bu yazı, 23 Kasım 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

أسس الانبعاث

Herkul | | العربية

عند ذكر كلمة “الانبعاث” فإنّ أوّل ما يتبادر إلى الذهن هو البعثُ بعد الموت، وعلى ذلك فإن “الانبعاث” هو مفهوم يرتبط على الأكثر بالكائنات الحية، غير أن هذه الكلمة قد تُضاف أحيانًا إلى أمور أخرى؛ مثل انبعاث الفكر، وانبعاث المؤسسة.. والقاسمُ المشترَكُ بين الاستعمال الحقيقي للكلمة والمجازي لها هو أن الشيء الذي فقد حيويّته، ولم يعد قادرًا على أداء مهمّته الحيوية، وأوشك على الذبول والانطفاء؛ يبدأ في استعادة عافيته من جديد، ويرجع إلى حالته الأولى مرة أخرى، ويقوم بطفرةٍ وحركةٍ جديدة.. وبهذا المعنى نستعمل أيضًا كلمة “الانبعاث” عند التعبير عن صحوة المسلمين واستواء ظهورهم بعد البؤس الذي لازمهم لقرنين أو ثلاثة قرون.

حقيقة الأمر أن وقوف الإنسان على قدميه وانبعاثَه بالمعنى الحقيقي في الآخرة يتوقّف على انبعاثه في الدنيا من حيث فكره الديني، ومن لم يعشْ انبعاثًا في الدنيا فليس له أن يعيش انبعاثًا في الآخرة! فهل يمكن أن يُسمّى انبعاثًا خروجُ الإنسان من قبره لِيُساقَ إلى جهنم بالسلاسل فيُحاسَب على الجرائم التي ارتكبها في الدنيا كما يُساق المحكوم عليه بالإعدام إلى المشنقة ويداه مغلولتان إلى عنقه؟!

من هذه الجهة فإن الانبعاث يبدأ في الدنيا، فالذين يظفرون بمثل هذا الانبعاث المجازي في الدنيا عن طريق إقامة صرح أرواحهم سيعيشون هذا الانبعاث في الآخرة أيضًا بشكل حقيقي.. ندعو الله أن يرزقنا مثل هذا الانبعاث في هذه الدنيا! وأن يبعثنا على حياةٍ نشعر فيها بنشوة الانبعاث الحقيقي في الدار الآخرة!

يقول المرشد الكامل وشمس سماء العرفان الأستاذ النورسي رحمه الله ويوضح الطريق إلى هذا الانبعاث: “انسَلْ من الـحيوانية، ودع الـمادية، وارتق في مدارج حياة القلب والروح”[1]، فأكثرية الناس يسعون وراء نزعاتهم النفسية، ويعيشون في فلك الجسمانية، ولا ينشغلون إلا بمتعهم المادية فقط؛ بمعنى أن عيونهم دومًا على الدنيا، يستمتعون بكل ملذاتها وكأنهم مخلدون فيها، ولا يقنعون بما في أيديهم، بل يطلبون المزيد دائمًا، ويرنون بأبصارهم إلى من يعيشون في سعة ورخاء، ويقولون: “لِمَ نُحرَم هذه الجماليات!”، حيث يطمحون في أن يعيشوا حياة الأبهة والرفاهية؛ وهو ما نسميه الدنيوية، فمن لم يستطع أن يتخلّص منها فلا انبعاث له؛ ولهذا أرشدنا بديع الزمان سعيد النورسي إلى سبل العيش في أفق حياة القلب والروح.

ومَن ارتقى في أفق القلب والروح في هذه الدنيا فاز في الآخرة بعالَمٍ مختلفٍ رحْبٍ، وهنالك يتذكر عهده مع ربه، ويفهم سرّ “قالوا بلى”. وبينما يدّعي الآخرون عدمَ درايتهم بهذا العهد نجده يستشعر في وجدانه بالميثاق الذي أخذه الله على بني آدم في عالم الذّرّ، حين قال لهم: ﴿أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ﴾، فقالوا: ﴿بَلَى﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/172)، وينظر إلى الأحداث بنظرة فاحصة أكبر، ويقيمها بنظرة شمولية أكثر، ويحيك نسيجها من خلال تمرير الخيط بين السبب والنتيجة؛ وبالتالي يصل إلى بُعدٍ آخر، ويدرك معنى أن يعيش حياةً إنسانية صافية.. فلا انبعاث في الدنيا لمن لا يستشعر كل هذا بعمقٍ في وجدانه، ولا يراعي آداب وأركان خطّ السير.. يقول الأستاذ النورسي مخاطبًا هؤلاء: “يا أيتها القبور المتحركة برجلين اثنتين، أيتها الجنائز الشاخصة! ويا أيها التعساء التاركون لروح الحياتين كلتيهما.. وهو الإسلام، انصرِفوا من أمام باب الجيل المقبل، لا تقفوا أمامه حجرَ عثرةٍ، فالقبور تنتظركم.. تنحَّوْا عن الطريق ليأتي الجيل الجديد الذي سيَرفع أعلامَ الحقائق الإسلامية عاليًا ويهزّها خفّاقةً تتماوج على وجوه الكون”[2].

كما يبشرنا الأستاذ النورسي بوقوع انبعاثٍ قويٍّ في المستقبل فيقول: “كونوا على أمل؛ إن أعظم صوتٍ مُدَوٍّ في انقلابات المستقبل هو صوت الإسلام الهادر”[3].. وهو هنا لا يتجاهل الآخرين، ولا يدينهم ولا يستخف بهم؛ لأن بديع الزمان لا يقول بانقطاع كلّ الأصوات الأخرى، أو أن صوت الإسلام سيخنق كلّ الأصوات، بل يقول إن صوت الإسلام سيكون أكثر الأصوات دويًّا وسموًّا، وهذا يعني أن الأصوات الأخرى ستظلّ مسموعةً، ولكن صوت الإسلام سيكون الأكثر تميُّزًا وبروزًا بينها.. فإذا رفع الناس رؤوسهم ونظروا إليه قالوا: “إلى الآن ونحن نتجول عبثًا هنا وهنالك، في حين أن الصوت والنفس اللذين كنا ننشدهما حاضران هنا”؛ أي إنهم سيجدون في الإسلام الصوت والنفس اللذين كانت تنشدهما أرواحهم وأفئدتهم.

وحتى يعيش الناس مثل هذا الانبعاث عليهم أن يتوجهوا إلى الروح والمعنى منسلخين من القوالب والأشكال، وأن يصلوا إلى أفق حقّ اليقين عبر إجراء دراسات تفصيلية حول الأوامر التشريعية والتكوينية، وعلى حدّ تعبير الأستاذ “نجيب فاضل” فإنَّ عليهم حلجَ الحوادث والأشياء وتحليلَها وتوليفها؛ حتى يستخلصوا منها أقراص العسل وحزم المعاني الجديدة، لا بدَّ أن يواصلوا طريق المعرفة بِنَهَمٍ وشهيّة لا تعرف الشبع، وأن يرسّخوا إيمانهم باستمرار، وأن يجتهدوا في إحراز أفق الإحسان؛ بمعنى أن يعيشوا حياتهم في إطار فكرة: “اعبد الله كأنك تراه، فإن لم تكن تراه فإنه يراك”، وأن ينظموا حياتهم بحسب ذلك، وإلا صعب عليهم التخلّصُ من الاعوجاجِ والالتواءِ والسيرُ على استقامة.. إنَّ مما يؤسَف له أن كثيرًا من الناس قد افتتنوا بالدنيا، ولم يستطيعوا بلوغَ هذا الأفق من الإيمان والإخلاص والإحسان واليقين، فصاروا يقضون حياتهم في دوامة من الرغبات اللعينة مثل الاستمتاع في الفيلات والمنتجعات، وإشارة الناس إليهم بالبنان، وإحراز المناصب والمقامات.

إن من يعيش وفقًا لفكرة “اعبد الله كأنك تراه فإن لم تكن تراه فإنه يراك” يشعر دومًا بمراقبة الله له، وتنمحي من أمام عينيه رؤية ما سواه.. فهو يشرع في عمله لله، ويعمل لأجل الله، ويعطي لوجه الله، ويأخذ لرضا الله.. والحاصل أنه في كلّ حركاته وتصرّفاته يحرص على رضا الله، ومن وصل إلى مقام الإحسان في عالمه الفكري والشعوري لا ينفكّ الإخلاص ورضا الله عن أعماله، ومن رُزق الإخلاص وفاز بالرضا استنارت كلُّ ثانية في حياته وتلألأت.

عودًا على ذي بدء؛ إن رأس الأمر هو الإيمان بالله؛ أي أن تؤمن بوجود الله تعالى ووحدانيته، ولكن ينبغي ألا يقتصر الإنسان على الإيمان السطحي التقليدي، بل عليه أن يسعى إلى تقويته وترسيخه؛ بحيث يكون لديه تصديق قاطع لا ريب فيه بوجود الله تعالى، وهو ما نسميه الوصول إلى مستوى الإذعان في الإيمان، والتشبّع به كلّيّة.. ولقد أكّد القرآن الكريم في مواضع عديدة على العمل الصالح بعد ذكر الإيمان مباشرة، وكأن العمل الصالح من متطلبات الإيمان، ومن ثَمّ يجب على المؤمن الصادق -بالإضافة إلى إيمانه الراسخ بالله- أن يباشر أعمالًا طاهرةً نقيّة خاليةً من العيوب، سليمةً من الشرك والعجب والرياء، لا يستهدف من ورائها إلا رضا الله؛ بمعنى أن يجعل كلّ عباداته وطاعاته تدور في فلك الإخلاص.

ومثل هذه الحياة الإيمانية والتعبدية الدائمة تولِّد ما يسمى “محبة الله”، فالمؤمنون الذين يعيشون حياتهم بهذين البعدين الإيماني والتعبدي يحبون الله حبًّا جنونيًّا، فينشأ عن هذه المحبة “الشوق إلى لقاء الله”، وهذه هي الذروة التي ننشدها ونستهدفها، وهي الجديرةُ بأن نلحّ بالدعاء في طلبها، فالأمر يستحقّ ذلك، وقيمةُ المرء بقدر ما يطلبه، فمن يطلب رضا الله ورضوانه يصل إلى قيمةٍ تفوق جميعَ القيم، ولكن ينبغي للإنسان عند طلب هذه الذروة ألا يغضّ الطرف عن الطرق والجسور التي توصله إلى هنالك، ويعمل على قطعها واجتيازها منذ البداية واحدة تلو الأخرى.

فمع الأسف أزهِقت روحُ الدين، وسُرق عشقنا وحماسنا، وأُبعدنا عن ذاتيتنا، وأُدخِل الدين تحت وصاية الأنظمة والإرادات السياسية، وضُحِّيَ بالدين في سبيل أغراضٍ دنيويّةٍ زائلةٍ لا قيمة لها، ولم يبق إلا الإسلام الشكلي نتسلّى به.. وحتى مستوى عباداتنا الشكلية باتت محلّ نقاش، فلننظر ونحكم: هل إذا حزَبَنا أمرٌ ونحن نؤدّي عباداتنا ضيّعْنا هذه العبادات في سبيل هذا الأمر أم لا؟! وهل يا تُرى سننصرف عن الأوراد والأذكار بحجّة أننا نقوم بأمرٍ مهمّ؟! وإذا فعلنا ذلك كيف سنحبّب ربَّنا للآخرين ونحن لا نحبّه حبًّا جنونيًّا؟! وكيف سندعو الآخرين إلى سبيل الله ونحن أنفسنا لسنا على سبيله؟! وكيف سنكون وسيلة للانبعاث في عالم الإنسانية ونحن لا نعيش انبعاثًا في عالمنا الداخلي؟!

كل هذه أمورٌ نفتقدها.. ربما نُلزِم الآخرين بتكاليف معينة باسم الإسلام في حين أننا في هذا الموضوع نسير أضعف السير، فيا تُرى هل نحبّ الذات التي نعمل على تحبيبها للآخرين بالقدر الذي تشتاق إليها نفوسُنا؟ يُروى أن “فرحات” خرق الجبال من أجل حبه لـ”شيرين”، فماذا فعلنا نحن للوصول إلى محبوبنا؟ هل حلجنا كتابَ الكون لشعورنا بالشوق والاشتياق إلى ملء وعاء معرفتنا؟ هل لم نكتف بما في أيدينا وطلبنا المزيد؟ أي هل بذلنا جهدَنا ومساعينا في سبيل أن نحب الله صدقًا، ونكون عبادًا لربّنا حقًّا؟ هذه هي أكثر الأشياء التي نحتاجها.

فإن لم يكن لدينا مثل هذا العزم والثبات والجهد والسعي؛ فلن نتخلّص من التقليد، ولا يعدو إسلامنا أن يكون إسلامًا نظريًّا تقليديًّا، ومن كانت حالهم هكذا فلن يقدروا على إحداث انبعاثٍ جديد.

 

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة السابعة عشرة، ص 188.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: صيقل الإسلام، ص 411.

[3] بديع الزمان سعيد النورسي: السيرة الذاتية، ص 173.

DİRİLİŞİN ESASLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

“Diriliş” kelimesi, ilk akla gelen manasıyla, ölümden sonra yeniden hayata kavuşma demektir. Dolayısıyla da daha ziyade canlı varlıklarla ilgili bir kavramdır. Bunun yanında kelime, yer yer başka şeyler için de kullanılır. Bir düşüncenin dirilişi, bir kurumun dirilişi gibi. Buna mecazi kullanım denecekse, hakiki kullanımıyla arasındaki ortak nokta, canlılığını kaybetmiş, hayatî fonksiyonlarını eda edemez hale gelmiş, bitme noktasına varmış herhangi bir şeyin yeniden eski halini kazanması, canlanması, yeni bir hareket ve atılım içerisine girmesidir. İşte bu manada biz de, iki üç asırdır perişan hâle gelmiş Müslümanların yeniden belini doğrultmasını ifade sadedinde “diriliş” kelimesini kullanıyoruz.

İşin doğrusu, insanın ahirette ayaklarının üzerinde doğrulması ve hakiki anlamıyla bir diriliş yaşaması da burada dinî düşünce adına dirilmesine bağlıdır. Burada böyle bir diriliş yaşamayanın öbür taraftaki dirilişine diriliş denmez. İdama mahkûm edilmiş mücrimlerin elleri bağlı bir şekilde darağacına götürülmesi gibi, dünyada işlediği cürümlerin cezasını görmek üzere boynuna vurulan zincirlerle Cehenneme götürülen bir insanın yeniden kabrinden kalkmasının onun için ifade ettiği şey nedir? İşte bu yönüyle diriliş burada başlar. Burada ruhlarının abidesini ikame etmek suretiyle mecazi bir dirilişe mazhar olanlar, onu hakikatiyle ahirette yaşayacaklardır. Allah bizi öyle bir basu ba’de’l-mevte (dirilişe) mazhar kılsın ve öbür tarafta da gerçek dirilişin neşvesini yaşayacağımız bir hayata uyandırsın!

Hz. Pîr-i Mugân Şem-i Tâbân, “Cismaniyetten çık, hayvaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” şeklindeki sözleriyle dünyadaki bu dirilişin yolunu gösteriyor. Çokları bu dünyada nefsî arzularının peşinde, cismaniyet yörüngeli bir hayat yaşıyor. Yeme, içme, yatma, gezip eğlenme gibi duygularla oturup kalkıyor. Yani gözü dünyada. Âdeta ölümsüzmüş gibi dünyadan kâm almak istiyor. Elde ettikleriyle yetinmiyor ve sürekli “daha daha” diyor. Gözünü bolluk ve nimet içinde yaşayan kimselere dikiyor ve “Ben niye bu güzelliklerden mahrum kalayım ki!” diyor. Lüks ve şatafat içinde bir hayat yaşamayı arzuluyor. Bunun adı dünyaperestliktir. Ondan kurtulamayanın bir dirilişe mazhar olması mümkün değildir. İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri bizlere kalb ve ruh ufkunda bir hayat yaşamanın yolunu gösteriyor.

Kalb ve ruh ufkuna yükselen insan, orada çok farklı ve geniş bir dünya ile karşılaşacaktır. Allah’ın kendisiyle yaptığı anlaşmayı hatırlayacak, “kâlu belâ” sırrını anlayacaktır. Başkaları böyle bir ahd ü misaktan haberleri olmadığını söyleyedursunlar, o Cenab-ı Hakk’ın “elestü birabbiküm” (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) sorusunu da, kendisinin buna verdiği “belâ” (Evet, Rabbimizsin) cevabını da vicdanında duyacaktır. Hâdiselere daha mahruti bakacak, onları daha bütüncül bir nazarla değerlendirecek, tığını sebep-sonuç arasında oynatmak suretiyle çok farklı gergefler örecek ve böylece o, ayrı bir enginliğe ulaşacak, insanca bir hayat yaşamanın ne demek olduğunu iliklerine kadar hissedecektir. Bütün bunları vicdanında derinlemesine duymayan, yürüdüğü güzergâhın âdâb u erkânına riayet etmeyenlerin dünyada bir diriliş yaşamaları söz konusu değildir. Hz. Pîr böyleleri için şu ifadeleri kullanıyor: “Ey mezar-ı müteharrik (hareket eden mezar) bedbahtlar, gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek (dalgalandıracak) olan nesl-i cedid gelsin!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 82)

Ayrıca o, “Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâm’ın sadası olacaktır!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 126) sözleriyle de gelecekte bir dirilişin yaşanacağını müjdeliyor. Burada başkalarını görmezden gelme, kınama, hafife alma yoktur. Zira Bediüzzaman, başka bütün sadaların kesileceğini, İslâm’ın sesinin bütün sesleri boğacağını söylemiyor. Bilâkis en yüksek ve gür sesin İslâm’ın sesi olacağını ifade ediyor. Demek ki daha başka sesler de duyulmaya devam edecek ama İslâm’ın sesi onlar içinde fark edilecek, öne çıkacak, yükselecektir. İnsanlar başlarını kaldırıp ona baktıklarında, “Şimdiye kadar şurada burada beyhude dolaşmışız. Meğer aradığımız ses ve soluk buradaymış.” diyecek; ruh ve vicdanlarının aradığı ses ve soluğu onda bulacaklardır.

Böyle bir dirilişin yaşanabilmesi için inananların kalıp ve şekillerden sıyrılarak ruh ve manaya yönelmeli, teşriî ve tekvinî emirler üzerinde yapacakları detaylı araştırmalarla inandıkları esaslarda yakîn ufkuna ulaşmalıdırlar. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, eşya ve hâdiseleri hallaç pamuğu gibi atarak, analiz ve sentezler yaparak yeni yeni mana hüzmeleri, bal petekleri elde etmelidirler. Marifet yolculuklarını doyma bilmeyen bir iştahla sürdürmeli, sürekli imanlarını derinleştirmeli ve ihsan ufkunu ihraz etmeye çalışmalıdırlar. Yani Allah’ı görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla yaşayıp, hayatlarını buna göre tanzim etmelidirler. Aksi takdirde eğrilikten, büğrülükten sıyrılmaları, müstakimce hareket etmeleri çok zordur. Maalesef günümüzde böyle bir iman, ihlâs, yakin ve ihsan ufku yakalanamadığından çokları dünyanın cazibesine kapılıp gidiyor. Villalarda, yatlarda keyif sürme, parmakla gösterilen biri hâline gelme, makam ve koltuklara bağlı yaşama gibi Allah belası gaileler sarmalı içinde bir ömür geçiriyorlar.

Allah’ı görüyor gibi yaşayan, en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket eden bir insanın gözünden bütün görme ve görülmeler silinir gider. Böyle biri Allah için başlar, Allah için işler, Allah için verir, Allah için alır… hâsılı bütün tavır ve davranışlarında O’nun rızasını gözetir. Duygu ve düşünce dünyası itibarıyla ihsan şuuruna ulaşan bir insanın amellerinde de ihlâs ve rıza-yı ilahi olur. İhlasa eren ve rıza hedefinde yürüyen biri, hayatının her saniyesini nurlandırmış, pırıl pırıl hâle getirmiş olur.

Tekrar başa dönecek olursak, işin başı iman-ı billah’tır, yani Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmektir. Fakat iman sathi olarak kalmamalı, insan bu imanını o kadar güçlendirmelidir ki matematiksel kesinliğin üstünde bir kabulle, aksine ihtimal vermeyecek şekilde Allah’ın varlığını kabul etmelidir. Allah’a ve diğer iman esaslarına en küçük bir şüpheye bile meydan vermeden inanmalıdır. Buna imanda iz’ana ulaşma, yani onu bütünüyle içe sindirme de diyebiliriz. Kur’ân, imandan bahsettiği çoğu yerde hemen arkasından salih amele vurgu yapar. Salih ameli âdeta imanın bir gereği gibi arz eder. Dolayısıyla samimi bir mü’min, Allah’a sağlam inanmanın yanında, her tür şirk, riya ve ucubdan salim, Allah’ın rızasından başka hiçbir mülahazanın içine girmediği, saf, katışıksız, arızasız, kusursuz ameller ortaya koymalıdır. Yani tüm ibadet ü taatini ihlâs yörüngesinde götürmelidir.

Süreklilik arz eden böyle bir iman ve ibadet hayatı muhabbetullahı doğuracaktır. Hayatlarını iman ve ibadet derinlikli yaşayan mü’minler, Allah’ı deli gibi seveceklerdir. Bu ise “iştiyak-ı likaullah”ı (Allah’a kavuşma aşk ve iştiyakını) netice verecektir. Bizim hedeflememiz, talip olmamız gereken şey de işte bu zirvedir. Onu elde etme adına ne kadar dua dua Allah’a yalvarsak değer. Kişinin kıymeti, talebinin kıymeti ölçüsündedir. Cenab-ı Hakk’ın rıza ve rıdvanını talep eden biri, kıymetler üstü bir kıymete ulaşır. Fakat insan zirveye talip olurken, kendisini oraya ulaştıracak yol ve köprüleri göz ardı etmemeli, öncelikle tek tek bunları kat etmeye, geçmeye çalışmalıdır.

Maalesef dinin ruhu öldürüldü.. aşkımız, heyecanımız çalındı.. biz bizden uzaklaştırıldık.. din, mevcut sistemlerin, siyasi iradelerin vesayetine sokuldu ve üç beş kuruşluk dünya menfaatine kurban edildi.. geriye sadece şekil Müslümanlığı kaldı; şekil Müslümanlığıyla teselli olduk. Kaldı ki şeklî olarak dahi olsa ibadetlerimiz ne seviyede, o bile tartışılır. Başka bir iş çıktığında acaba ibadetlerimizi feda ediyor, onlardan taviz veriyor muyuz? Önemli bir kısım işler yapıyoruz bahanesi ve vehmiyle acaba evrad u ezkarı terk ediyor muyuz? Rabbimizi deli gibi sevmeyince O’nu başkalarına nasıl sevdireceğiz? Kendimiz O’nun yolunda olmayınca başkalarını nasıl O’nun yoluna çağıracağız? İç dünyamızda bir diriliş yaşamayınca insanlık âleminde nasıl bir dirilişe vesile olacağız?

Maalesef bütün bunlar bizim yitiğimiz. Belki el âleme Müslümanlık adına bir şeyler dayatıyoruz ama kendimiz bu konuda oldukça yayayız. Acaba sevilmesini arzu ettiğimiz Zat’ı burnumuzun kemikleri sızlayacak ölçüde kendimiz seviyor muyuz? Ferhat’ın Şirin’e olan sevgisinden ötürü dağları deldiği söylenir. Acaba biz mahbubumuza ulaşma adına ne yapıyoruz, neleri göze alabiliyoruz? Âyetü’l-kübra’da anlatıldığı gibi marifet peteğimizi doldurma aşk u iştiyakıyla kâinat kitabını hallaç edebiliyor muyuz? Elde ettiğimizle yetinmeyip sürekli “hel min mezid-Daha yok mu?” diyebiliyor muyuz? Yani O’nu yürekten sevebilme ve O’na hakkıyla kul olabilme adına nasıl bir azim ve cehd ortaya koyuyoruz? İşte bizim en çok ihtiyacımız olan şeyler bunlardır.

Şayet böyle bir azim ve kararlılığımız, ceht ve gayretimiz yoksa taklitte kalırız. Mızraklı İlmihal Müslümanlığından öteye geçemeyiz. Durumu bu olanların da yeni bir diriliş ortaya koymaları mümkün değildir.

***

Not: Bu yazı, 1 Mart 2015 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

حب الدنيا

Herkul | | العربية

حبُّ الدنيا لا حدود له عند الإنسان.. فالإنسان يتعلق بالدنيا ويركض وراء رغبات وأهواء لا تنتهي وكأنه لن يموت أبدًا، والعجيبُ أن هذه المشاعر لا تضعف ولا تقلّ أبدًا حتى وإن تقدم بالإنسان العمرُ، ففي الحديث الشريف: “لا يَزالُ قَلْبُ الكَبِيرِ شابًّا في اثْنَتَيْنِ: في حُبِّ الدُّنْيا وطُولِ الأمَلِ”[1].

إن حبَّ الدنيا وطول الأمل أمورٌ يدعم ويغذّي بعضُها بعضًا، ومَن يحبّ الدنيا يعقدْ عليها آماله ويعشْ وكأنه سيُخلَّدُ فيها أبدًا.. فتوهُّمُ الخلودِ يأتي في المرحلة الأولى من طول الأمل.

وكما هو معلومٌ تحدّث بديع الزمان سعيد النورسي رحمه الله عن ثلاثة وجوه للدنيا[2]، وأشار إلى ضرورة الإعراض عن وجهها الذي ينظر إلى جسمانيتنا ويشحذ غفلتنا؛ لأن هذا الوجه هو الذي يجعلنا نركض وراء عرض الدنيا وكأننا سنخلد فيها، وهو الذي يُلهينا ويبعدنا عن ربنا عز وجل؛ بأن يُدخل في أذهاننا أوهامًا توحي بتوهّم الخلود.

ويُعرّف الأستاذ النورسي الدنيا في موضع آخر من رسائل النور فيقول: “الدنيا غدّارةٌ مكّارةٌ، إن متَّعَتْك مرّةً كلَّفَتْكَ وجرَّعَتْكَ ألفَ ألمٍ، وإن أطعمَتْك عنبًا مرّةً صفعَتْك ألفَ مرّة”[3]، وللأسف ينشد إنسان اليوم في هذه الدنيا الفانية ما يُكتسَب في الآخرة، ويحاول أن يناله في الدنيا.

الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ

إن متاع الدنيا وملذّاتها المؤقتة يخدع الكثيرين، بل يمكن القول إن هذا الأمر قد ازداد بنسبة كبيرة في عصرِنا الراهن، وفي القرآن الكريم: ﴿الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ﴾ (سورة إِبْرَاهِيمَ: 14/3).. ومع أنَّ هذه الآية الكريمة قد نزلت في غير المؤمنين، وقصَدَت الذين لا يؤمنون بالله ولا باليوم الآخِر، ويرون الدنيا كلَّ شيء؛ إلا أنه لا بدَّ للمسلمين أن يستلهموا منها الدروس والعبر.

وينبغي التوقّف عند أمرين مهمّين في هذه الآية: أولهما: هو صدّ الناس عن سبيل الله، والآخر: هو تعويج طريق الحقّ؛ وهذا يعني أن الإنسان الذي يؤْثر الحياة الدنيا على الآخرة عمدًا يتعرّض لإصابات خطيرة أو يُصاب بفيروسٍ من شأنه أن يدمّر حياته المعنوية دون وعيٍ منه، وإنسانٌ مصابٌ هكذا يتّخذ مع الوقت موقفًا مناهضًا للدين وللمؤمنين.. ولو رجعنا إلى كلام الأستاذ النورسي مرة أخرى نجده يقول: “إن في كلّ إثمٍ وخطيئةٍ طريقًا مؤدّيًا إلى الكفر، وكلُّ ذنبٍ يلج القلب يشقّ جروحًا غائرةً في قلوبنا، ويفجّر قروحًا داميةً في أرواحنا”[4]، ومن ثم لا بدَّ من تحديد خطِّ السير بشكل جيد للغاية في بداية الأمر، وتحقيق توازنٍ حقيقيٍّ بين الدنيا والآخرة.

إن الذي يجعل الدنيا هدفَه الأساس ومعشوقَه الحقيقي، ويقف بمعزلٍ عن الدين؛ يصلُ مع الزمن إلى نقطةٍ معيّنة، ويدخل في حلقةٍ مفرَغةٍ؛ بحيث إنه يظلّ بعيدًا عن الدين، ويسعى إلى صدِّ الآخرين عن سبيل الله أيضًا، وبذلك يحول دون وصول الناس إلى المعتَقَدِ الصحيح والفكر السليم؛ سواء كان ذلك عن قصدٍ منه أم لا.

 ثم إن مثل هذا الشخص يحرص على تعويجِ الطريق القويم الذي أرشدَ إليه الدينُ وتحريفِ مساره؛ فيتكلم ضدّ الدين، وينتقد القيم التي جاء بها الدين، ويصرف الناس عنها، ومن ثَمّ يقوده الطريقُ المعوجُّ الذي سلكه من البداية إلى أخطاء كبرى، ولو فتَّشْتم في أخيلتكم، وتجوَّلْتم داخل مجتمعكم، وراجعتم تجاربكم فستلاحظون أن نسبة كبيرة من هذه الأمور تحدث الآن، فالكثيرون ما زالوا يتخبطون في مثل هذا الغيِّ الذي انزلقوا فيه.

والواقع أن الحياة الدنيا ليست بالمكان الذي يجدرُ بالإنسان أن يختاره؛ لأن عاقبتها معروفة، فحتى ولو أراد الإنسان واجتهدَ فإنه لا ولن يستطيع البقاء في الدنيا على الدوام؛ فثمة رحلةٌ أمامه إلى القبر.. ولذلك يتحدّث بديع الزمان سعيد النورسي عن هؤلاء الذين يتشبّثون بالدنيا ويفضّلونها على كلّ شيءٍ بسبب طول الأمل وتوهّم الخلود فيقول: “يا أسفى! لقد خُدعنا، فظننا هذه الحياة الدنيا مستقرّةً دائمة، وأضعْنا بهذا الظنّ كلَّ شيءٍ! نعم، إن هذه الحياة غفوةٌ قد مضت كرؤيا عابرة”[5].

وبما أن الدنيا قد انفتحت اليوم على الناس بكلِّ مفاتنها فقد انخدع بها الكثيرون، وعاشوا حياتهم وكأنهم خالدون فيها أبدًا، ولا جرم أن الركون إلى الدعة والراحة، والاشتغالَ بالأهل والعيال، والرغبةَ في العيش والبقاء؛ يصرف الناسَ عن شعور المجاهدة في سبيل دينهم.. لقد تسلّط حبُّ الدنيا على كثيرٍ من الناس، فدمَّر آخرتهم وجعلهم من الخاسرين.. ونظرًا لأنهم ركّزوا على الدنيا فقط، وأَوْلَوها كلَّ اهتمامهم؛ لم يستطيعوا التفكير أو رؤية شيءٍ آخر، ولو فعلوا فإن الدنيا تبدو أكثر جاذبيةً لهم، ولذلك فإنهم يستغلون اختياراتهم في هذا الاتجاه.

وإنهم بهذه النظرة يخسرون آخرتهم، كما يضيّقون الدنيا على أنفسهم، ويحوّلونها إلى سجنٍ لهم، فلا يجدون الراحة والسكينة فيها مطلقًا، وإنني أعجب من حال هؤلاء المولعين بالدينا! كيف ينغمسون في ملذّات الدنيا رغم علمهم بأن القبر يقف ماثلًا أمامهم بعظام السابقين النخرة، وأنهم عما قريب سيكونون تحت ترابٍ تنتشر فيه العقارب والحيات. ربما لا يتمكنون من فهم حقيقة الأمر بشكل كافٍ؛ بسبب ثملهم بالملذات الدنيوية أو لأنهم يعيشون نوعًا من التنويم المغناطيسي؛ وإلا فإن الحياة القصيرة التي تنتهي بالموت إلى القبر لا تُسمَّى حياة. وحياةٌ قصيرةٌ هكذا لا تكفي أن تُسعد الإنسانَ حتى ولو كانت قطعةً من الجنة، فما يجعل الجنةَ جنةً هو أبديتها، وارتباطُها بالله تعالى.

والملحدون مخدوعون تمامًا في هذه المسألة، بل وبعض المؤمنين أيضًا تغرّهم الحياة الدنيا فيفتنون بها، ويوجد أيضًا بين الذين كرسوا أنفسهم للغاية المثلى مَن استولت عليهم الدنيوية والعلمانية إلى حدٍّ ما، ولو اطّلعتم على حال أكثر الناس تديّنًا لوجدتم بينهم من يضع خططه وبرامجه وفقًا لدنياه؛ حيث أسَرَتْهم الراحة والركون إلى الدعة والخمول، وانهزموا أمام حرصهم وأطماعهم. فهذا الجرثوم الذي يعيش داخل الملحدين يصيب المؤمنين أيضًا ويُمرضهم روحيَّا، ويمكن القول إن هذا يقبع وراء كل سلوكٍ خاطئ.

الثبات والحزم أمام الدنيا

من أهم سبل الوقاية من شرور الأمراض المعنوية مثل حب الدنيا، والحرص والطمع فيها؛ تقويةُ الصلة بالله تعالى، فلو لم يقوِّ الإنسان صلته بالله تعالى بما يتناسب طرديًّا مع تقدمه في العمر فقد خسر في زمن هو أدعى للكسب، لقد كانت التكايا والزوايا قديمًا -وأقول قديمًا لأنها لم تعد في أيامنا تقوم بوظيفتها المنوطة بها- كانت تعطي جرعةَ مناعةٍ من تأثير مثل هذه الجراثيم، فكانت النفوس تجدُ من خلال التكايا والزوايا خلاصًا من هذه الأمراض بفضل تزكية النفس وتصفيتها وتنقيتها، لكن للأسف لم تعد هذه الفرصة متاحة الآن، فالكثيرون يركضون وراء دنياهم، ويعيشون حياتهم تبعًا لهواهم، حتى أصبح من المألوف إيثار الدنيا على الآخرة.. فالجميع يسعى بأقصى سرعة وراء الدنيا، لا همّ لهم سوى اقتناص أكبر قدرٍ منها، فإن لم ننتبه فمن الممكن أن نقع تحت التأثير الإشعاعي للأفكار والمشاعر الدنيوية، ونستهلك نِعَم الآخرة في الدنيا.

فمن الأهمية بمكان الوقوف في ثباتٍ وصمودٍ أمام الدنيا لا سيما في هذا العصر الذي تكشف فيه الدنيا عن مفاتنها المبهرة، وتُوقِعُ الناسَ في شباكها، ولكن هذا ليس سهلًا يسيرًا، فلا بدّ للذين يحسبون أنهم يتقدمون بخطى ثابتةٍ على أرضٍ تكثر فيها المزالق والعثرات أن يتوخّوا أعلى درجات الحذر، فثمة حاجة ماسة إلى بذل الجهد واستيفاء الإرادة حقّها، ندعو الله رب العالمين أن يثبت قلوبنا على دين الإسلام!

حاصل القول: إن الناس ولو شاخوا وتقدّم بهم العمر فإن حبّ الدنيا الكامن في داخلهم وتوهّم الخلود فيها، وغير ذلك من المشاعر لا تشيخ، بل تقوى وتزداد.. من أجل ذلك يجب بذل مزيد من الجهد لقمع هذه المشاعر الضارة وتهذيبها، والسبيل إلى ذلك هو التفكير في فناء الدنيا، ومحاسبة النفس، والشعور بالشوق إلى الله والآخرة، والتعلق بالعبادة، والاشتغال بالخدمة في سبيل الله كلّما زاد حبّ الدنيا والرغبة في المقام والمنصب وتوهّم الخلود، بهذا فقط يستطيع الإنسان حماية طريق سيره حتى نهاية العمر، فإن لم نتحكم في أهوائنا، ونحاسب أنفسنا، ونرغم النفس على عمل الصالحات؛ فلا يمكننا أن ندرك خطورة الأمراض المعنوية التي أشار إليها الحديث، ولا كيف أنها ستقلبنا رأسًا على عقب، حفظنا الله تعالى جميعًا من هذه العاقبة الوخيمة. آمين.

[1] صحيح البخاري، الرقاق، 5.

[2] الدنيا لها ثلاثة وجوه: الوجه الأول: ينظر إلى أسماء الله الحسنى ويبين آثار تلك الأسماء ونقوشها، وتؤدي الدنيا -بهذا الوجه- وظيفة مرآة لتلك الأسماء بالمعنى الحرفي، فهذا الوجه مكاتيب صمدانية لا تحد، لذا يستحق العشق لا النفور، لأنه في غاية الجمال. الوجه الثاني: وجه ينظر إلى الآخرة، فهو مزرعة الآخرة، مزرعة الجنة، موضع أزهار أزاهير الرحمة الإلهية، وهذا الوجه جميل كالوجه الأول يستحق المحبة لا التحقير. الوجه الثالث: وجه ينظر إلى أهواء الإنسان، ويكون ستار الغافلين، وموضع لعب أهل الدنيا وأهوائهم، هذا الوجه قبيح دميم، لأنه فانٍ، زائل، مؤلم، خداع. (الكلمات، الكلمة الثانية والثلاثون، ص 728).

[3] بديع الزمان سعيد النورسي: المثنوي العربي النوري، ص 280.

[4] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة الثانية، ص 11.

[5] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، الكلمة السابعة عشرة، ص 247.

Cuma Hutbesi: HAYRET KUŞAĞI

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu dört bir yanda olup bitenleri seyrediyorum; fırtınalarla sarsılan çamı-çınarı, devrilip kendi enkazı altında kalanı, her şeye rağmen başaklar gibi salınışlarıyla etrafa tohumlar saçanı ve darbelene darbelene ruhuyla bütünleşip ölümsüzlük kuşağına ulaşanı…

Tufanları tufanların kovaladığını, dalgaları ifritten dalgaların takip ettiğini ve ard arda sarsıntıların arkasında bir yeni varoluşa doğru yol alındığını… Elmasın kömürden, altının taştan-topraktan ve sağlamın çürükten ayrılmaya başladığını hayret ve hayranlıkla seyrediyorum.

Bir yanda, millî mefkûrenin bağrına damla damla kan damlatıldığını, tarih şuurunun horlanıp geçmişe lânet yağdırıldığını; bir uğursuz düşüncenin her köşe başını tutup ruhu ve ruh insanını hırpaladığını, yarasalara şehrayinler tertip edip baykuşları harabelerle sevindirdiğini, akla hayale gelmedik yalan, tezvir ve tertiplerle toplum içinde sun’î sıkıntılar meydana getirip, onun düşünce istikametini ve çalışma gücünü felce uğrattığını, dünyanın dört bir yanında Neron’lara rahmet okutturan, tiranların zulüm ve istibdatlarını unutturan bunca facia varken, milletin özüyle bütünleşme gayretlerinin “irtica” yaygaralarıyla engellenmeye çalıştığını.. diğer yanda bu kızıl kıyamet karşısında olsun, bir türlü ayılıp kendine gelmeyenleri, sefâhet ve eğlencelerde ömür tüketenleri, olanca güçleriyle hayattan kâm alma peşinde koşanları, başını derde sokmamak için bukalemun gibi yaşayanları, bir kısım hasis menfaatler uğruna birbiriyle didişip duranları, vatan ve milletin yaralarını sarma mevkiinde bulundukları zaman bile, emmek için onun kurumuş damarlarında kan arayanları, olup biten bu kadar şey karşısında iradelerine kement ve ağızlarına kilit vurulanları sinemde inilti, gözlerimde kan seyrediyorum.

Özü ihlâs, samimiyet ve ciddiyet olan dinî hayatın, bir kısım soğuk merasimlerle folklor hâline getirilişini ve bu işin figürleri sayılan gırtlak ağalarını, cenaze ilâhîcilerini, çeşit çeşit ses sanatkârlarını, Rabbime karşı utanç içinde ve iki büklüm seyrediyorum.

Neron’ların gayz ve tuğyanını, ruhanîlerin sessiz infiâlini, ezenlerin “hayhuy”unu, ezilenlerin “âh u efgân”ını mutlak bir kısım sırlara gebe, kaderî bir cilve deyip hayret ve teslimiyetle seyrediyorum.

Düşlere sığmayan bir yüce davayı, o uğurda her şeyini fedaya azmetmiş tâli’lileri, geleceğin kutlu rüyalarıyla gerilip gerilip kendinden geçenleri; sonra da “Uhud”a varmadan ters yüz olup geriye dönenleri, daha deneme imtihanında elenip gidenleri ve yıldız avlamak için yelken açtığı göklerin derinliklerinden zıpkının ucunda bir ateş böceği ile geriye dönenleri üzüntü ve şaşkınlıkla seyrediyorum.

İnsan ruhunun yüceliğini, ondaki “ebediyet” fikri ve ebedî güzellikler arzusunu, sonra da bu yüce ruhun bir kısım bedenî istekler karşısında “pes” edişini, üç adım ötede kendine tebessüm eden sonsuzun güzelliklerini göremeyerek cismaniyetin altında kalıp ezilişini ızdırapla seyrediyorum.

Rahmeti Sonsuz’un, cahile-görgüsüze, zalime-gaddara, mülhide-mütecavize mehil üstüne mehil verişindeki sabır ve hilmini hâdiselerin çehresinde; zulüm ve tecavüzleriyle “gayretullah” sınırlarını zorlayanların derdest edilip aman verilmeyeceğini de, O’nun değişmeyen âdetinin simasında “inanç ve ürpertiler”le seyrediyorum.

Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu, olup bitenleri tablo tablo seyrediyorum.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Mayıs 1987 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

DÜNYA SEVGİSİ

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanda sınırsız bir dünya sevgisi vardır. O, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanır, sonu gelmez arzu ve heveslerin peşinden koşar. Yaşı ilerlese de ondaki bu duygular azalmaz. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde insanın bu hâlini şöyle anlatır: “İnsan yaşlansa bile kalbindeki şu iki duygu hep genç ve dinç kalır: Dünya sevgisi ve tûl-i emel (hırs, tamahkârlık).” (Buharî, rikâk 5)

Dünya sevgisi ve tûl-i emel birbirini destekleyen ve besleyen hususlardır. Dünyayı seven insan, hiç ölmeyecekmiş gibi beklentilere girer, hep orada kalacakmış gibi yaşar. Tûl-i emelin başlangıcında da tevehhüm-ü ebediyet (ebediyet vehmi, kuruntusu) vardır. Yani insanın hiç ölmeyecekmiş gibi hissetmesi.

Malum olduğu üzere Bediüzzaman Hazretleri dünyanın üç yüzünden bahsediyor ve onun cismaniyetimize bakan ve gafletimizi tetikleyen yüzünden kaçınmamız gerektiğini ifade ediyor. Bizi burada ebedî kalacakmış gibi dünyevi beklentiler arkasında koşturan, kafamızda tevehhüm-ü ebediyetle bir kısım kurgular oluşturmak suretiyle bizi oyalayan ve Allah’tan alıkoyan da dünyanın nefsimize bakan işte bu yüzüdür.

Hazreti Pir, başka bir yerde de dünyayı şöyle tanımlıyor: “Şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye, s. 155) Ne yazık ki günümüz insanı, ahirette elde edilecek şeyleri bu fani dünyada arıyor, burada elde etmeye çalışıyor.

Dünyayı Ahirete Tercih Edenler

Dünyanın geçici zevk ve lezzetleri çoklarını aldatıyor. Hususiyle günümüzde bunun çok daha ileri seviyede olduğunu söyleyebiliriz. Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ “Onlar ki bilerek ve isteyerek dünya hayatını ahirete tercih ederler. Allah’ın yolundan alıkoyar ve onu eğri büğrü göstermek isterler. İşte bunlar, doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır!” (İbrahim sûresi, 14/3) Esasında bu âyet-i kerime evvelen ve bizzat inanmayanlar hakkında nazil olmuştur. Yani âyetin birinci derecede muhatabı, Allah’ı tanımayan, âhirete inanmayan, her şeyi dünyadan ibaret gören inkârcılardır. Bununla birlikte Müslümanların da bu âyetten alacakları önemli dersler vardır.

Âyetin devamında iki husus üzerinde daha duruluyor. Birincisi, insanları Allah yolundan alıkoyma, diğeri de hak yolu eğri büğrü göstermeye çalışma. Demek ki bile bile dünya hayatını tercih eden insan farkına varmasa da ciddi bir yara alıyor veya manevî dünyasını tahrip edebilecek bir virüs kapıyor. Böyle bir yara alan veya virüs kapan kimse, zamanla dine ve inananlara karşı tavır almaya başlıyor. Yine Hz. Pir’in ifadelerine başvuracak olursak, her günah içinde küfre giden bir yol vardır. Kalbe giren her bir günah, kalb ve ruhta yaralar açıyor. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 9) Bu açıdan işin başında güzergâhın çok iyi belirlenmesi, dünya-ahiret dengesinin çok iyi kurulması gerekiyor.

Dünyayı asıl hedef ve gerçek sevgili hâline getiren ve dine mesafeli duran bir insan, zamanla öyle bir noktaya ulaşır ve öyle bir fasit daireye girer ki kendisi dine mesafeli durduğu gibi, başkalarını da Allah yolundan alıkoymaya başlar. İster iradi isterse gayr-i iradi olarak, insanların doğru inanca, doğru düşünceye ulaşmasına mani olur. İkinci olarak da böyle biri dinin ortaya koyduğu dosdoğru yolu, eğri büğrü göstermeye çalışır. Din aleyhinde konuşur, dinin getirdiği değerleri tenkit eder ve insanları ondan saptırmaya çalışır. Böylece en başta girdiği yanlış yol, onu daha büyük yanlışların içine çeker. Azıcık hayalinizi yoklasanız, toplumun içinde gezinseniz, yaşadığınız tecrübeleri gözden geçirseniz, günümüzde bu tür şeylerin ne kadar çok yaşandığını görürsünüz. Niceleri yuvarlandığı böyle bir gayyada bocalayıp durmaktadır.

Esasında dünya hayatı bilerek tercih edilecek bir yer değildir. Çünkü akıbeti bellidir. İnsan istese de burada kalamaz. Önünde kabre giden bir yolculuk vardır. Hz. Pir, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet yüzünden dört elle dünyaya sarılan, varsa da yoksa da dünya diyen kimselerin nasıl bir yanılgı içinde olduklarını şöyle anlatır: “Eyvah, aldandık! Şu dünya hayatını sabit zannettik, o yüzden bütün bütün ziyan ettik. Evet, şu hayat yolculuğu bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür de bir rüzgar gibi uçar, gider…” (Bediüzzaman, Sözler, s. 227)

Bugün dünya tüm cazibedar güzellikleriyle insanın önüne açıldığından, çokları ona aldanıyorlar, burada ebedî kalacakmış gibi bir hayat sürüyorlar. Rahat, tenperverlik, yuvaperestlik, yaşama arzusu gibi şeyler insanları dinleri uğruna göstermeleri gereken mücadele azminden uzaklaştırıyor. Niceleri dünyaperestlik belası yüzünden ahiretlerini mahvediyor, kaybediyor. Sadece dünya üzerinde yoğunlaştıklarından, ona teksif-i nazar ettiklerinden, başka bir şey düşünemiyor, başka bir şey göremiyorlar. Görseler de dünya onlara daha cazip göründüğü için tercihlerini bu istikamette kullanıyorlar.

Bu durumdaki insanlar, bu bakış açılarıyla ahiretlerini kaybettikleri gibi, bu dünyalarını da daraltıyor, zindana çeviriyorlar. Aradıkları huzur ve rahatı burada da bulamıyorlar. Bazen dünyaperest insanların hâline hayret ediyorum. Kabir, bizden öncekilerin sedefleşmiş kemikleriyle gözlerinin önünde durduğu, içinde yılanların çıyanların cirit attığı böyle bir enkaza kendilerinin de gireceklerini bildikleri halde nasıl oluyor da dünyanın lezzetlerine bu kadar kendilerini kaptırıyorlar? Muhtemelen dünyevî zevklerin verdiği sarhoşluktan ya da bir çeşit hipnoz hâli yaşadıklarından işin hakikatini yeterince idrak edemiyorlar. Yoksa kabirle, ölümle son bulacak kısacık bir hayata yaşama denmez. Yaşanan böyle bir hayat Cennet bile olsa yine de insanı mutlu etmeye yetmez. Cennet’i Cennet yapan onun sonsuzluğudur, Allah’la irtibatıdır.

İnkârcılar bu konuda bütün bütün aldanıyorlar. Onların yanı sıra bir kısım mü’minlerin de dünya karşısında başları dönüyor. Hatta kendilerini ulvî bir davaya adamış insanlar arasında bile bir yere kadar dünyevilik ve sekülerlik hâkim hâle gelebiliyor. Bir bakıyorsunuz, en mütedeyyin insanlar bile plan ve programlarını dünyaya göre yapmaya başlıyorlar. Rahat ve tenperverlik onları esir alabiliyor. Hırs ve tamahlarına yenik düşebiliyorlar. Dolayısıyla inkârcıların içinde yaşayan bu virüs inananlara da bulaşıyor ve manevi yönden onları da hasta ediyor. Bütün yanlış davranışların arkasında bunun olduğu söylenebilir.

Dünya Karşısında Kararlı Duruş

Dünya sevgisi, dünyaya karşı hırs ve tamah gösterme gibi manevi hastalıkların şerlerinden korunmanın en önemli yolu, Cenab-ı Hak’la münasebetin güçlü tutulmasıdır. İnsan yaşlandıkça, yaşıyla başıyla doğru orantılı olarak şayet O’na yakınlığı da artmazsa, kazanma kuşağında kaybedebilir.  Eskiden tekke ve zaviyelerde -eskiden diyorum çünkü günümüzde onlar da fonksiyonunu kendilerinden beklenen seviyede eda edemiyor- bu tür virüslere açık tabiatlar terbiye ediliyor, nefsin terbiye edilmesi ve kalbin saflaşıp tertemiz hale gelmesi sayesinde bu tür rahatsızlıklardan kurtulma imkânı buluyorlardı. Maalesef günümüzde bu imkân da kalmadı. Çokları hayatlarını dünya peşinde koşarak, nefis hesabına yaşayarak zayi ediyorlar. Dünya hayatını ahirete tercih etme moda oldu. Herkes harıl harıl dünyanın peşinden koşuyor; dünyalık aparabilme, koparabilme derdinde. Eğer dikkat etmezsek, biz de dünyaya yönelik duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesiri altında kalabiliriz. Ahirete ait nimetleri burada tüketebiliriz.  

Dünyanın göz kamaştırıcı cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği ve onları kendi ağına düşürdüğü böyle bir dönemde kararlı durabilmek çok önemlidir. Fakat bu, hiç de kolay değildir. Kayıp düşmelerin çok olduğu bir yerde, ayakları yere sağlam basıyor görünen kimselerin bile çok dikkatli olması gerekir. Bu konuda ciddi bir ceht ü gayret göstermeye ve iradenin hakkını vermeye ihtiyaç var. Kalbimizi din-i mübin-i İslâm’da sabit-kadem eylemesi adına Allah’a çok dua etmeliyiz.

Hülasa, insanlar yaşlansalar da içte bulunan dünya sevgisi ve dünyada ebedi yaşama gibi duygular genç kalmaya devam ediyor, belki daha da artıyor. Bu yüzden, bu tür zararlı duyguları baskı altına alma ve terbiye etme konusunda çok ciddi gayret göstermek gerekiyor. Bunun yolu da, insandaki makam hırsı, dünya tamahı ve yaşama arzusu gibi duygular arttıkça, dünyanın faniliğini düşünüp kendini sorgulama, Allah’a ve ahirete iştiyak duyma, ibadet sevgisiyle yaşama ve Allah yolunda hizmet etme duygu ve düşünceleriyle yatıp kalkmaktan geçer. Ancak bu sayededir ki insan ömrünün sonuna kadar istikametini koruyabilir. Eğer sürekli içimizi kontrol etmez, kendimizi muhasebeye çekmez ve Allah yolunda faydalı işler yapmak için kendimizi zorlamazsak, hadiste bahsedilen manevi hastalıkların varlığından haberdar olamaz ve bunların bizi nasıl baş aşağı getireceğini bilemeyiz. Allah Tealâ, hepimizi kötü akıbetten muhafaza etsin.

***

Not: Bu yazı, 10 Mayıs 2007 ve 6 Mart 2010 tarihinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

إرساء روح الأخوة

Herkul | | العربية

سؤال: ما الذي يجب مراعاته حتى لا يكون تنوّع المشاعر واختلافُ الأفكار التي يحملها مَنْ يسيرون نحو هدفٍ واحدٍ سببًا للفرقة والخلاف؟

الجواب: بادئ ذي بدء أرى من المفيد التركيز على نقطةٍ أشِير إليها في السؤال أيضًا، فمن الأهمية بمكان أن يكون للإنسان غاية مثالية، وأن يحدّد لنفسه هدفًا ومقصدًا واضحًا، فالإنسان الذي يخرج لتبليغ دين الله في كل الأرجاء عليه أن يستوعب جيّدًا منذ البداية ماهية الطريق التي يسلكها، وخصوصياتها، وما الذي ستقوده إليه هذه الطريق، ولا يكتفي بربط الأمر بالتصديق العقلي، بل يحرص على أن يسير قلبه ومشاعره ولطائفه في نفس الاتجاه الذي يسير فيه عقله، وأن يحصر همّته ويبذل وسعه في سبيل تحقيق غايته المثالية، وأن يظلّ في هذا الاتجاه على الدوام.

القواسم المشتركة

فإذا كان هؤلاء الأشخاص المختلفون فكرًا وشعورًا قد تكاتفوا من أجل قضيّةٍ واحدةٍ، وحدّدوا الطريق التي يسيرون فيها والغاية التي يطمحون لتحقيقها، وتمكنوا من إقامة التعاون والتناغم القلبي فيما بينهم؛ فهذا يعني أن ثمة قواسم مشتركة تجمع بينهم.. ولا ننسَ أنه كلما زادت القواسم المشتركة بين الناس، وكلما زاد وعيهم بها؛ كان من السهل عليهم التفاهم والاتفاق؛ ولهذا السبب لفت بديع الزمان سعيد النورسي الانتباه إلى النقاط المشتركة التي تجمع بين المؤمنين في رسالته “الأخوة”، ورتّبها على حسب الأهمّيّة وسردها واحدةً تلوَ الأخرى.. وهذا أمرٌ لا بدّ من التأكيد عليه؛ فثمّة حاجة ماسّة إلى تحديد القواسم المشتركة واستيعابها جيدًا، ومن ثمّ تفصيلها، وتبليغها للناس بأسلوب لائق.

على سبيل المثال قد لا يكفي بالنسبة للجميع الحديثُ عن القاسم المشترك للإسلام من أجل إقامة الوفاق والاتفاق بين المسلمين، فهذه القضية تحتاج إلى مزيد من التفصيل والشرح ومشاركة المشاعر والأفكار، ولقد أشار الأستاذ النورسي رحمه الله إلى هذا الأفق بقوله: “إن خالقكم واحد، مالككم واحد، معبودكم واحد، رازقكم واحد… وهكذا واحد واحد إلى أن تبلغ الألف، ثم إن نبيكم واحد، دينكم واحد، قبلتكم واحدة… وهكذا واحد واحد إلى أن تبلغ المائة، ثم إنكم تعيشون معًا في قرية واحدة، تحت ظل دولة واحدة، في وطن واحد… وهكذا واحد واحد إلى أن تبلغ العشرة”[1].

والمقصود مما ذُكر هنا من أعداد مثل العشرة والمائة والألف ليس الكم بل الكيف، فبديع الزمان يلفت الانتباه بهذه الأعداد إلى أهمية القواسم المشتركة، فيعبر عن أهمية الكيف بالكم، وكما أن حقيقة الوحدانية تسبق حقيقة النبوة، فلا شك أن وحدة الدين والقبلة أسمى وأعلى من أن تُقارن بوحدة القبيلة أو العشيرة التي ينتسبُ إليها، فلو حُدّدت القواسم المشتركة بشكل جيد، وأُكِّدَ عليها في كل مناسبة؛ وتقبّلها الإنسان في عالمه القلبي والعقلي؛ فمن الممكن حينذاك منع الصراعات والنزاعات بنسبة كبيرة.

كلُّنا بشرٌ، نحمل أنواعًا مختلفة من الحساسيات ونقاط الضعف، ولا ريب أننا ننزعج أحيانًا من كلام البعض أو أفعالهم أو تصرّفاتهم، إلا أن للقواسم المشتركة التي تحدثنا عنها آنفًا تأثيرًا قويًّا في توحيد الصف وجمع الكلمة؛ حيث إن من يأخذ هذه القواسم بعين الاعتبار ويستخدم إرادته في هذا الاتجاه يمكنه أن يتجاهل عوامل الانقسام والإقصاء، ويغض الطرف عنها.. فإن عِظمَ القواسمِ المشتركة التي تُلزمنا بالوحدة والاتحاد تُصغِّر في عينيه عوامل الصراع وتقضي عليها، فيبادر هذا الشخص إلى أن يقمع بإرادته العديدَ من السلبيات التي لا يستطيع تقبّلها وفقًا لطبيعته الشخصيّة، ويقول: طالما ربنا واحد، ونبيّنا واحد، وقبلتنا واحدة، ونتقاسم همًّا واحدًا، ونعيش معًا في بلدة واحدة، ونسعد بأشياء واحدة، ونتعرض لهموم واحدة، فلِم أفسد الأخوة التي بيني وبين إخوتي؟!”.

الوفاء بحق الإرادة

ورغم ما ذكرناه فلا بدّ أن ندرك أنه لا يمكن تجنّب الخلافات تمامًا مهما فعلْنا، وهذا يرجع إلى سببين رئيسين:

الأول: أن الإرشاد والتبليغ والنزعةَ إلى الخير والتربيةَ قد لا يحدثون التأثير نفسه عند الجميع، فمهما حاولتم إقناع الناس بأيِّ غايةٍ مثاليّة، أو اجتهدتم في إعادة تأهيلهم أو في إنعاش المشاعر الإنسانية بينهم؛ فسيكون هناك بالتأكيد أناسٌ يتبعون النفس والشيطان، وقد لا يُحدث الوعظ والنصيحة والتبليغ والإرشاد التأثيرَ نفسه في الجميع.

 الثاني: أن الله تعالى خلق الناس مختلفين، وخصّ كلَّ فردٍ بسمات متباينة، فإن لم تُراع هذه الاختلافات؛ فقد تتحوّل إلى أداة للنزاع والصراع.

لذا فعلينا أن نفي بالمسؤولية الملقاة على عاتقنا، وأن نبذل قصارى جهدنا لإبعاد الناس عن الأفعال والسلوكيات غير الإنسانية، وأن نبيّن لهم أنه لا يجدر بالإنسان الاعتداء على الآخرين واغتصاب حقوقهم والشجار معهم ومناطحتهم، ينبغي أن نسعى كلَّ ما في وسعنا في سبيل انسلاخ الناس عن الحيوانية، وانفصالهم عن الجسمانية، وارتقائهم في مدارج حياة القلب والروح.

ولو شاء ربك لجعل الناس أمّةً واحدة ولا يزالون مختلفين، ولذلك خلقهم.. لو شاء الله لجعل الناسَ على مشربٍ واحدٍ ومزاجٍ واحدٍ، وبالتالي فلا تتباين أفكارهم ومشاعرهم، ولا يتنازع أحدٌ مع أحدٍ، ومن ثم لا تعد هناك حاجة إلى الإرادة، بيد أن دخول الجنة تفضُّلٌ من الله على الإرادة على مستوى الشرط العادي، فالإيمانُ وفهم الإسلام والوصولُ إلى مشاعر الإحسان؛ كلُّها جماليّات أسبغها الله على الإرادة، والله تعالى ميّز الإنسانَ عن باقي المخلوقات بالإرادة، بل إن الإنسان يتميز عن الملائكة بقدرته على استخدام إرادته؛ لأن الملائكة لا يملكون إرادةً بالمعنى الذي نعرفه أو لديهم إرادة لكنهم لا يعصون الله ما أمرهم ويفعلون ما يُؤمرون.

وهكذا فإن ما يقع على عاتق الإنسان الذي تميّز عن سائر المخلوقات بالإرادة والاختيار هو الوفاء وإعطاء الإرادة حقها؛ حتى يستطيع العمل مع إخوانه في وفاقٍ واتّفاق، المهمّ هو أن يكون الإنسان قادرًا على القيام بذلك دون إثارة ضجّةٍ أثناء السير في الطريق متّجهًا نحو الهدف، وأن يكون على توافقٍ حتى مع الذين لا يفكّرون مثله، ولا يتصرّفون مثله، ويخالفونه في أفكاره ومشاعره. أجل، قد يتلاعب البعض بأعصابنا، وقد يخالفوننا في أحوالهم وأفعالهم وأفكارهم ومشاعرهم، وربما ننزعج بسير بعضهم وضحكهم وإيحاءاتهم، لكن الله تعالى قد أعطانا سلاحًا مهمًّا للتغلّب على مثل هذه المشاعر السلبية، فلو استخدمناه في محلّه؛ فلن نخضع لتأثير مثل هذه المشاعر والأفكار السلبية، ولن نسمح بانعكاسها على أفعالنا وتصرفاتنا، بل إننا ربما سنرى هذه الأفعال المنفّرة القبيحة بالنسبة لنا الآن أشياء جميلة ورائعة في المستقبل.

وجهة نظر

ولو لاحظنا فإن معظم المواقف والسلوكيات التي تصيب الناس بالتوتّر والعصبية ليست من الأشياء التي يحظرها الدين، غالبًا ما يرجع هذا الأمر إلى تقييماتنا الذاتية وعاداتنا ووجهات نظرنا، فمن يفكر بسلبيّة وينظر إلى من حوله بسلبيّة يرى المشكلات في الجميع، فيجد في كلّ واحدٍ فيهم ما يعيبه عليه أو ينتقده فيه، فنراه ينزعج من كلام هذا، ومن وقع أقدام ذاك، ومن نمط عمل ذلك، ومن سلوكيات هؤلاء.

ولبديع الزمان سعيد النورسي كلامٌ نفيسٌ في هذا السياق، حيث يقول: “مَنْ أحسن رؤيته حَسُنتْ رويّته وجمل فكره، ومن جَمُلَ فكرُه تمتّع بالحياة”[2]، فإذا نظرنا إلى الأمر بشكل معكوس فسنلاحظ أن الشخص الذي يفكر بسلبية، ولا تقع عينه دومًا إلا على الجانب القبيح من الأشياء، ويضخّم الأشياء الصغيرة؛ فإنه دائمًا يسخط على حياته، وينزعج ويضيق صدرُه من كل ما يراه ويسمعه؛ لأنه يقيس كلَّ مسألةٍ بمعاييره الذاتية، والأدهى من ذلك أنه يحكم منذ البداية على أيّ موقفٍ أو سلوكٍ بأنّه مزعج، ولا ينفكّ عن التفكير في ذلك في حِلِّه وترحاله، فيجعل حياته غير قابلة للعيش فيها، ولو أنه عوّد نفسه على التفكير بشكلٍ جميلٍ؛ فسيتجاهل ويتعامى بعد فترة كلَّ هذه الأمور السلبية، فلا يزعجه تنوُّع المشارب والأمزجة والمذاهب. ولكن أنوه مرة أخرى على أن هذا منوطٌ باستيفاء الإرادة حقها، وبذل الجهد قليلًا.

الجنة محفوفة بالمكاره

يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “حُفَّتِ الجَنَّةُ بِالمَكارِهِ[3] وهذا يعني أننا سنواجه صعوباتٍ شديدةً على النفس عند السير في طريق الجنة، فكما أن أداء العبادات على الوجه الأكمل، والابتعادَ عن المحرمات يثقلان على النفْس؛ فإن تحمُّلَ رفقاء الطريق، والصبرَ على أذاهم وجفائهم أيضًا؛ لَيُعدَّان من مشاقّ الطريق إلى الجنة.

ويتوقّف التغلّب على هذه الصعوبات على التعمّق في الإيمان، والتخلّق بأخلاق الإسلام، فإذا أصبح الناس يعانقون بعضَهم ويتراحمون فيما بينهم بعدما كانوا في الجاهلية ينهش بعضُهم لحم بعضٍ، ويتناحرون فيما بينهم؛ فهذا يرجع إلى التخلّق بأخلاق القرآن والإسلام، لا ريب أن الصحابة رضوان الله عليهم كانوا ذوي أمزجة وطبائع مختلفة، حتى إن أبا بكر رضي الله عنه كان يختلف طبعه تمامًا عن طبع عمر رضي الله عنه، وكذلك كان أبو ذر وعثمان رضي الله عنهما، ورغم كل هذه الفروق في الأمزجة والطبائع أقاموا أخوّة ملحميّة فيما بينهم، وبحسب قول الرسول صلى الله عليه وسلم: “كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا[4] كانوا متشابكين بإحكام مع بعضهم البعض، وحتى وإن وقع بينهم موقفٌ غير لائق أحيانًا فسرعان ما كانوا يعالجونه، وقد صار هذا المجتمع بطلَ الإرادة بفضل قدرته على استيعاب الوحي جيّدًا.

فلو أننا جعلنا الإيمان والإسلام والإحسان جزءًا من فطرتنا لاستطعنا ترقيق حدّة طبعنا، وتهذيب مشاعرنا السلبية شيئًا فشيئًا، وأدركنا حينئذ أن ما كنا نعتبره مشكلة حتى ذلك اليوم لم يكن كذلك في الحقيقة، واستوعبنا فكرة خلقِ الله تعالى كلَّ إنسانٍ على مزاجٍ مختلِفٍ وطبيعةٍ متباينةٍ، وقيّمنا تصرفات الآخرين وسلوكياتهم بمعايير الدين وليس بمعاييرنا الذاتية.

ولا ننسَ أن الإنسان جُبِل على اقتراف الذنوب وارتكاب الأخطاء، وأن له عدوين لدودين هما النفس والشيطان.. فإذا توقعنا أنه سيظلّ طوال حياته لا ينحرف عن الاستقامة ولن يقترف أيّ ذنبٍ؛ فقد نُصاب بخيبة أمل؛ حيث إن كلَّ شيءٍ متوقَّعٌ من الإنسان؛ لأنه مخلوقٌ مؤهّل للتنقل في ساحةٍ واسعة بين أعلى عليين -وهي أرفع مكانة يمكن لمخلوق أن يصل إليها- وبين أسفل سافلين -وهي أحطّ وأدنى دركة يمكن لمخلوق أن يتدنى إليها- فينبغي أن يسلِّم الإنسان بهذه الحقيقة في البداية، وأن يقيم علاقاته مع الناس على هذا الأساس، وأن يأخذ في اعتباره ما يمكن أن يصدر منهم من سلبيات.

فهل يأمن أحدُنا على نفسه في هذا الموضوع؟! أو مَن منا يودّ أن تُكشف عيوبه وتظهر أخطاؤه؛ فيبتعد عنه أصدقاؤه؟! يجب أن نعلم جيدًا أن ما نتوقّعه من الناس يتوقّعه الناس منّا أيضًا، المهمّ هو أن نعرف كيفية التعامل مع الناس على الرغم من اختلافاتهم وأخطائهم وعيوبهم، وأن نجد وسيلةً للتوافق معهم، وألا نسمح للسلبيات بأن تفسد الوحدة والتضامن فيما بيننا.

أولى الأولويات

يجب على الذين استهدفوا أعلى مرتبةٍ -وهي رضا الله- وحصروا همتهم على أسمى هدف -وهو دعوة الناس إلى الله- أن يكونوا متسامحين أكثر مع رفقاء دربهم لا سيما على من نذروا أنفسهم، والذين يتبنَّون هذه الفكرة لا يضخّمون الأشياء الصغيرة، ولا يجعلون من اللامشكلةِ مشكلةً، ولا يفسدون الأخوّة التي فيما بينهم، لأنهم يعلمون أن طريق الحق تحفّه بعض الصعوبات والمشقات ويتحملون ويصبرون على هذا، نظرًا لأنهم يعلمون أن الوفاق والاتفاق هما أعظم وسيلة للفوز بالتوفيق الإلهي فإنهم لا يحوِّلون وفاقهم واتفاقهم إلى خلافات وصراعات؛ حتى لا يكونوا حجر عثرةٍ أمام عناية الله.

من المتعذر اليوم أن نقول: لقد تمكّنّا من تأسيس أخوّة قويّة بالقدر الذي تحقّق بين المهاجرين والأنصار، ورغم هذا فإن قدرتَنا على السير في هذا الطريق دون صراعٍ أو خلافٍ كبير بيننا يُظهر بوضوح أن عنايةً من الله تشملنا.. فإذا كان الله تعالى يقابل هذا القدر الزهيد من الأخوّة بهذا القدر الوافر من العناية والرعاية؛ فربما لا تقع بيننا مشاكل كبيرة بفضل الأخوّة القويّة الصادقة التي سنعزّزها فيما بيننا، ومَنْ يدري! فقد يتفضّل المولى علينا بألطافٍ ونِعَمٍ كثيرة، وحينذاك نحن أيضًا لن نهدر قوتنا وطاقتنا بمحاولة معالجة المشاكل والاضطرابات فيما بيننا وتعويضها، ولكن سنستخدمها للقيام بتنفيذ خدماتنا على نطاق أوسع فأوسع.

إن إقامة روح الأخوة على المستوى المطلوب تعتمد على التركيز خاصةً ودومًا على الأخوة وتحفيز الناس على ذلك. أجل، يجب أن نركّز باستمرار على فكرة الإيمان وشعور الأخوّة وفلسفة الخدمة؛ بغض النظر عن الأسماء والألقاب والنظام والأداء والبيروقراطية والإدارة، وأن نبذل جهودنا لتطوير هذه المفاهيم بكل جوانبها في الأرواح، وأن نُعِدّ البرامج ونطوِّر الأنظمة وننشئ المنظمات من أجل إنعاش هذه الجهود والمساعي، ولا بد أن يكون الموضوع الأساس في اجتماعاتنا هو مذاكرة المسائل المتعلقة بالله ورسوله والدين والإيمان، لا بدّ أن نركّز على هذه الأمور لدرجة أننا ننسى ما لا بد أن نناقشه أحيانًا من أجل الخدمة، ولا نتذكّره إلا أثناء الخروج من الباب، وعندها نقول مثلًا: “لقد سمحوا لنا بفتح خمس مدارس في المكان الفلاني”، أو نقول: “ما دمنا قد اجتمعنا فلنتشاورْ حول هذه المسألة أيضًا”.

إننا مع الأسف قد أفسدنا ترتيب الأولويات، واعتقدنا أن القضايا الثانوية هي القضايا الأصلية، ومن ثم فعلينا أن نعلم أننا إذا أخّرنا ما لا بدّ من تقديمه، وقدّمنا ما لا بدّ من تأخيره؛ فلن نتخلّص من الصراعات والنزاعات، ولن نتغلّب على المشاكل والاضطرابات.. فبعضُ المشاكل التي نشهدها اليوم تكمن وراءها مثل هذه الأسباب.. فإن وضعَ الإستراتيجيات وإعدادَ البرامج وتنظيمَ الأنشطة وغيرها من القضايا المهمّة التي تصبّ في مصلحة الخدمة ليست هي القضايا الأكثر أهمّية لدينا.. إن أهم شيءٍ بالنسبة لنا هو أن نحافظ على ذاتيتنا، وأن نتغذى روحيًّا، وأن نكتشف أعماقنا مرّة أخرى، وأن نبتغي بذلك رضا الله دائمًا، وأن نحرص على القيام بما يحملنا إلى أفق الرضا، أو كما نقول دومًا: الحديث عن الحبيب جل وعلا.

[1] بديع الزمان سعيدد النورسي: المكتوبات، المكتوب الثاني والعشرون، ص 321.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، نوى الحقائق، ص 372.

[3] صحيح مسلم، الجنة، 1.

[4] صحيح البخاري، الصلاة، 87؛ صحيح مسلم، البر والصلة، 65.

KARDEŞLİK RUHUNUN TESİSİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Aynı hedefe doğru yürüyen insanların sahip oldukları farklı duygu ve düşüncelerin ihtilaf sebebi olmaması için nelere dikkat edilmelidir?

Cevap: Öncelikle soruda da işaret edilen bir hususun üzerinde durulması faydalı olacaktır. İnsanın bir gaye-i hayalinin (idealinin) olması ve hayatını hedefli yaşaması çok önemlidir. Hedeflenen şeyin de çok iyi belirlenmesi gerekir. Allah’ın dininin dört bir yana duyurulması uğrunda yola çıkan bir insan, nasıl bir yola girdiğini, bu yolun hususiyetlerini, onu nereye ulaştıracağını daha baştan çok iyi kavramalıdır. Hatta meseleyi sadece bir aklî kabule bağlamakla da yetinmemeli, kalbinin, hislerinin, latifelerinin de aklıyla aynı istikamette yol almasına özen göstermelidir. Bütün benliğiyle gaye-i hayaline kilitlenmeli ve sürekli bu istikamette hareket etmelidir.

Ortak Paydalar

Eğer bir davaya omuz veren farklı farklı insanlar, yürüdükleri yolu doğru belirlemiş, hedeflerini doğru tayin etmiş ve yürüdükleri yolda el birliği, gönül birliğini sağlayabilmişlerse, sahip oldukları pek çok fasl-ı müşterek (ortak payda) var demektir. Unutmamak gerekir ki insanlar ne kadar çok fasl-ı müştereke sahipse ve bunun da ne kadar çok farkındalarsa uzlaşıp anlaşmaları da o kadar kolay olur. Bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri, Uhuvvet risalesinde mü’minler arasındaki ortak noktalara dikkat çekmiş ve bunların en önemlilerini tek tek saymıştır. Bu, üzerinde ciddi durulması gerekli olan bir konudur. Fasl-ı müştereklerin çok iyi belirlenmesine, detaylandırılmasına, bunların insanlara çok iyi anlatılmasına ve hazmedilmesine şiddetle ihtiyaç vardır.

Mesela Müslümanlar arasında vifak ve ittifakı sağlamak için sadece Müslümanlık ortak paydasından bahsetmek herkes için yeterli olmayabilir. Meselenin daha da detaylandırılması, açılması, duygu ve düşüncelere mâl edilmesi gerekir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleriyle bize böyle bir ufuk gösteriyor: “Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir… bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir, bir, yüze kadar bir, bir.  Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir, bir.”

Burada kullanılan on, yüz, bin gibi miktarlarla anlatılmak istenen, miktar değil, keyfiyettir. Hz. Pir, bunlarla, ortaya koyduğu müşterek noktaların önemine dikkat çekiyor. Keyfî (nitelikle ilgili) bir şeyin önemini, kemmî (nicelikle ilgili) bir ifadeyle dile getiriyor. Her şeyi yaratan Allah’ın birliği hakikati, nübüvvet hakikatinden önce geldiği gibi; elbette ki din ve kıble birliği de benim mensup olduğum kabile veya aile birliğiyle ölçülemeyecek kadar aşkındır.

Şayet sahip olunan ortak paydalar çok iyi belirlenir, her vesileyle bunların üzerinde durulur ve bunlar zihin ve kalb dünyasına mâl edilirse büyük oranda çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş olur. İnsanız, her birimizin farklı hassasiyet ve zaaf noktalarımız var. Mutlaka birilerinin bir kısım sözleri, tavır ve davranışları gözümüze batacak, bizi rahatsız edecektir. Fakat bahsini ettiğimiz fasl-ı müştereklerin insanları birleştirmede, bir arada tutmada öyle güçlü bir etkisi vardır ki, bunları nazar-ı itibara alan biri, iradesini de o yönde kullanırsa bütün ayrıştırıcı ve uzaklaştırıcı faktörleri görmezden gelebilir, tolere edebilir. Bir ve beraber olmayı gerektiren ortak paydaların büyüklüğü, çatışma vesilelerini gözünde küçültüp yok edebilir. Böyle biri, “Madem o da benim gibi Allah diyor, Peygamber diyor, aynı kıbleye yöneliyor, benimle aynı derdi paylaşıyor, aynı ülkede benim yanı başımda yaşıyor, benimle aynı şeylere sevinip benzer şeylere maruz kalıyor, ne diye onunla aramdaki kardeşliği zedeleyeyim!” diyerek şahsî mizacı itibarıyla hazmedemediği pek çok olumsuzluğu iradesiyle bastırmaya çalışır.

İradenin Hakkını Verme

Bunu böyle tespit etmekle birlikte, ne yaparsak yapalım, bütünüyle ihtilafların önüne geçemeyeceğimizin de bilincinde olmalıyız. Bunun başlıca iki sebebi vardır: Birincisi, irşad, tebliğ, hayırhahlık, terbiye herkeste aynı etkiyi göstermeyebilir. Siz insanları yüksek bir mefkureye inandırmak, onları rehabilite etmek, onlar arasında insanî duyguları canlandırmak için ne kadar gayret ederseniz edin, mutlaka nefsine ve şeytana uyan birileri çıkacaktır. Vaaz u nasihatleriniz, tebliğ ve irşadınız herkeste aynı etkiyi göstermeyecektir. İkincisi de Cenab-ı Hak insanları farklı yaratmış, her bir ferde bambaşka özellikler lütfetmiştir. Dikkat edilmediği takdirde bu farklılıklar çatışma vesilesine dönüşebilir.

Bununla birlikte biz, bize düşeni yapmalı ve insanları, insanî olmayan, insana yakışmayan tavır ve davranışlardan uzak tutma adına gayret göstermeliyiz. Saldırmanın, kavga etmenin, birbirini boynuzlamanın, ısırmanın, başkalarının hakkını elinden almanın insana yakışmadığını anlatmalıyız. Onların hayvaniyetten çıkmaları, cismaniyeti bırakmaları, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselmeleri adına elimizden geleni yapmalıyız.

Allah murad buyursaydı herkesi aynı meşrepte, aynı mizaçta yaratırdı. Dolayısıyla herkesin duygu ve düşünceleri aynı olurdu ve kimse kimseyle kavga da etmezdi. Ne var ki bu takdirde iradeye iş kalmazdı. Oysaki Cennet’e girmek, -şart-ı âdi planında- Allah’ın iradeye bir lütfudur. İman etme, İslâmiyeti kavrama, ihsan şuuruna erme gibi mazhariyetlerin hepsi, Allah’ın iradeye lütfettiği güzelliklerdir. Allah, insanı iradesiyle başka mahluklardan ayırmıştır. Hatta insan, iradesini kullanma açısından meleklerden bile ayrılır. Zira meleklerde ya bizdeki manada bir irade yoktur ya da onların iradeleri yalnızca Cenab-ı Hakk’ın emrettiği şeylere karşı arzu duyacak mahiyette yaratılmıştır.

İşte irade ve tercih sahibi kılınmasıyla başka mahluklardan ayrılan insana düşen vazife, başkalarıyla vifak ve ittifak içerisinde hareket etme adına iradesinin hakkını vermektir. Asıl mesele, bir yolda yürürken, bir hedefe doğru ilerlerken bunu hır gür çıkarmadan yapabilmektir. Bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi hareket etmeyen, duygu ve düşüncelerinde bize ters düşen kimselerle uyum içinde olabilmektir. Evet, bazı insanlar sinir sistemimizle oynayabilir. Onların hâl ve hareketleri, duygu ve düşünceleri bize ters gelebilir. Bazılarının yürüyüşünden, gülüşünden ve hatta mimiklerinden bile rahatsız olabiliriz. Ne var ki Allah bize bu tür olumsuz duygularımızın üstesinden gelebilmek için irade gibi çok önemli bir silah vermiştir. Eğer onu yerinde kullanmasını bilirsek, bu tür negatif duygu ve düşüncelerin tesirinde kalmaz, tavır ve davranışlarımıza yansımasına müsaade etmeyiz. Hatta belki de bir süre sonra bize çirkin ve sevimsiz gelen şeyleri iyi ve güzel görmeye başlarız.

Bakış Zaviyesi

Dikkat edilecek olursa insanların asabına dokunan tavır ve davranışların büyük çoğunluğunun dinin yasakladığı hususlardan olmadığı görülür. Bu durum belki çoğu zaman bizim sübjektif değerlendirmelerimizin bir sonucudur ve alışkanlıklarımızla, bakış açımızla ilgilidir. Negatif düşünen, çevresine negatif bakan bir insanın gözünde herkes problem hâline gelebilir. Böyle bir kişi herkesin mutlaka eleştireceği, rahatsız olacağı bir davranışını bulur. Kiminin konuşmasından, kiminin el ayak hareketinden, kiminin iş yapma tarzından, kiminin bir başka tavrından rahatsız olur.

Bediüzzaman’ın çok enfes bir sözü vardır: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Meseleye tersinden bakacak olursak, olumsuz düşünen, olup biten şeylerin hep çirkin taraflarını gören, küçücük şeyleri problem hâline getiren bir insan da hayatı kendi adına acılaştırır. Hemen her meselede yalnızca kendi sübjektif kıstaslarına dayandığı için gördüğü duyduğu şeylerden rahatsız olur, dahası bunları rahatsız olunacak birer tavır ve davranış olarak kabul eder, sürekli bunlarla oturur kalkar ve böylece kendi adına hayatı yaşanmaz hâle getirir. İnsan kendini güzel düşünmeye, güzel görmeye alıştırsa, bir süre sonra olumsuz şeylerin körü hâline gelir. Farklı mizaçlar, farklı meşrepler, farklı mezhepler onu rahatsız etmez olur. Fakat bir kere daha ifade etmeliyim ki bu, iradenin hakkını vermeye, insanın kendini biraz zorlamasına bağlıdır.

Cennet Yolunun Zorluklarına Katlanma

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde Cennet’in “mekârih”le, yani nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatıldığını haber veriyor. Demek ki Cennet yolunda yürürken hoşumuza gitmeyen zorluklarla karşılaşacağız. Kemal-i hassasiyetle ibadetleri yerine getirme, haramlara karşı mesafeli durma gibi şeyler nefse ağır geldiği gibi, beraber yol yürüdüğü arkadaşlarına tahammül etme, onların eza ve cefalarına katlanma da Cennet yolunun zorluklarındandır.

Bu zorlukların üstesinden gelme, imanda derinleşmeye ve İslâm ahlâkıyla ahlâklanmaya bağlıdır. Cahiliyede birbirini yiyen, birbirini boğazlayan insanlar daha sonra sarmaş dolaş hâle gelmişlerse bunun sebebi, Kur’ânî ve İslâmî ahlâkla ahlâklanmalarıdır. Hiç şüphesiz sahabe içinde de çok farklı mizaçlar vardı. Hatta bir Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer çok farklı tabiatlara sahipti. Hz. Ebû Zerr’in mizacı, Hz. Osman’ın mizacına uymazdı. Fakat bütün bu huy ve mizaç farklılıklarına rağmen onlar aralarında destansı bir kardeşlik kurmuşlardı, Efendimiz’in beyanıyla bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine sımsıkı kenetlenmişlerdi. Yer yer aralarında tatsız bazı hâdiseler yaşanmışsa da hemen bunu tatlıya bağlamasını bilmişlerdi. Zira o toplum, vahyi çok iyi hazmetmesi sayesinde irade kahramanı bir toplum hâline gelmişti.

Şayet biz de imanı, İslâm’ı, ihsanı fıtratımızın bir derinliği haline getirebilirsek, tabiatımızdaki sivrilikler, sahip olduğumuz olumsuz duygular yavaş yavaş rötuşlanacaktır. O güne kadar problem gördüğümüz şeylerin gerçekte problem olmadığını anlayacağız. Allah’ın her bir insanı ayrı tabiat ve mizaçta yaratmasının esprisini kavrayacağız. Başkalarının tavır ve davranışlarını değerlendirmede kendi sübjektif kıstaslarımızı değil, dinin kıstaslarını ölçü alacağız.

Şunu unutmamak gerekir ki insanoğlu, tabiatı itibarıyla hata ve günaha açık yaratılmıştır. Nefis ve şeytan gibi iki azılı düşmanı vardır. Eğer onun hayatı boyunca istikametten ayrılmayacağı, hiç günah işlemeyeceği şeklinde bir beklentiye girersek hayal kırıklığı yaşayabiliriz. İnsandan her şey beklenir. Zira o, âlâ-yı illiyyîn (bir yaratılmışın çıkabileceği en yüksek mertebe) ile esfel-i safilîn (bir yaratılmışın düşebileceği en kötü, en aşağılık durum) arasında çok geniş bir alanda gezinen bir varlıktır. En başta insan realitesini bu şekilde kabul edip insanlarla münasebetleri buna göre götürmek lazım. Ondan olumsuz şeylerin de sadır olabileceğini asla göz ardı etmemeli.

Hangimiz bu konuda kendimizden emin olabiliriz ki! Veya hangimiz yaptığımız hata ve günahların yüzümüze vurulmasını veya bu sebeple arkadaşlarımızın bizden uzaklaşmasını isteriz? Şunu çok iyi bilmeliyiz ki bizim âlemden beklediğimiz, âlemin de bizden beklediğidir. Asıl önemli olan da insanların sahip oldukları farklılıklara, yaptıkları hata ve kusurlara rağmen onlarla uzlaşıp anlaşmayı bilmek, onlarla geçinmenin bir yolunu bulmak ve yaşanan olumsuzlukların birlik ve beraberliği bozmasına asla fırsat vermemektir.

Birinci Meselemiz

Özellikle, Allah’ın rızası gibi en yüce mazhariyeti gaye edinmiş ve buna giden yolda insanları O’na çağırma gibi en yüksek bir hedefe kilitlenmiş adanmışların, beraber yürüdükleri yol arkadaşlarına karşı çok daha müsamahakâr ve affedici olmaları gerekir. Buna böyle inananlar, küçük şeyleri büyütmez, problem olmayan şeyleri problem hâline getirmezler. Getirip aralarındaki kardeşliğe zarar vermezler. Hak yolunun bazı zorluk ve meşakkatleri olduğunu bilir ve bunlara katlanırlar. Allah’ın başarılı kılmasının en büyük vesilesinin birlik ve beraberlik olduğunu bildiklerinden, vifak ve ittifaklarını hilaf ve ihtilafa çevirmezler. Çevirip Allah’tan gelen inayetin önünü kesmezler.

Şimdiye kadar aramızda Ensar ve Muhacirînin arasında teessüs ettiği ölçüde güçlü bir kardeşlik tesis ettiğimiz söylenemez. Buna rağmen ciddi bir kavga ve çatışma yaşamadan yolumuza devam edebilmemiz apaçık bir inayet-i ilahiyenin var olduğunu gösteriyor. Bu kadarcık kardeşliğe bile Cenab-ı Hak bu ölçüde inayet ve riayetiyle mukabelede bulunuyorsa, kuracağımız samimi ve güçlü bir kardeşlik sayesinde belki yaşanan bu problemler de yaşanmayacak ve kim bilir Cenab-ı Hak ne lütuflarda bulunacak! Bizler de güç ve enerjimizi kendi içimizde yaşanan sıkıntı ve huzursuzlukları tedavi ve telafi etmeye çalışmakla tüketmeyecek, ifa edilen güzel işlerin daha büyük çapta yapılması adına kullanacağız.

İstenilen seviyede bir kardeşlik ruhunun tesis edilebilmesi, hususi olarak ve ısrarla uhuvvet üzerinde durulmasına ve insanların buna motive edilmesine bağlıdır. Ad ve unvanlara, sistem ve işleyişe, bürokrasi ve idareye takılmadan bulunduğumuz her ortamda sürekli iman düşüncesinin, kardeşlik şuurunun, hizmet felsefesinin üzerinde durmalı, bunların ruhlarda bütün yönleriyle inkişaf etmesi istikametinde ceht ve gayret göstermeliyiz. Bu gayreti canlı tutabilecek programlar yapmalı, sistemler geliştirmeli, organizasyonlar kurmalıyız. Bir araya gelmelerimizin temel mevzuu, Allah’la, peygamberle, dinle, imanla alakalı meseleleri müzakere etmek olmalı. Bu konulara öyle kendimizi vermeliyiz ki, bazen sistemin işleyişi adına görüşeceğimiz mevzuları unutmalıyız. Belki tam kapıdan çıkacakken aklımıza gelmeli ve “Falan yerde beş okul açma imkânı vermişlerdi. Hazır bir araya gelmişken o işi de bir görüşüversek” demeliyiz.

Maalesef biz, önceliklerin sırasını bozduk. Tali meseleleri asıl zannettik. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki şayet biz, öne çıkarılması gereken meseleleri geri plana atar, geriye çekilmesi gereken meseleleri de birinci gündem hâline getirirsek, çatışma ve kavgalardan kurtulamaz, sıkıntı ve problemlerin üstesinden gelemeyiz. Günümüzde yaşanan bir kısım arızaların arkasında bu tür esbap vardır. Hizmetin işleyişi adına stratejiler oluşturma, programlar yapma, faaliyetler düzenleme gibi önemli hususlar bile bizim en önemli meselemiz değildir. Bizim için en önemli mesele, kendimiz olarak kalabilmemiz, manevi açıdan beslenmemiz, yeniden kendi derinliğimizi keşfetmemiz, bunlarla sürekli olarak Allah’ın rızasını aramamız, bizi rıza ufkuna taşıyacak hususlarda sabit-kadem olmamızdır. Her zamanki ifademizle söyleyecek olursak “sohbet-i Canan”dır.

***

Not: Bu yazı, 5 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

معضلة الأسلوب في التبليغ

Herkul | | العربية

إن كلَّ مؤمنٍ مكلَّفٌ بتبليغ دينه في حدود قدراته ومؤهلاته وإمكاناته وموقعه، لكن معرفة الكتاب والسنة سطحيًّا لا يكفي وحده لتبليغ الدين، فلا بد من وضع خطة جيدة وتحديدِ ما ينبغي القيام به في البداية لتحقيق هذه الوظيفة المهمة، لكن للأسف لما لم يتّبع العديدُ من المسلمين اليوم المنهج السليم في الإرشاد والتبليغ صرفوا الناسَ عنهم، بل ونفّروهم من الدين، علمًا بأن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: “بَشِّرُوا وَلَا تُنفِّرُوا، وَيَسِّرُوا وَلَا تُعسِّرُوا”[1]، فمن الأهمية بمكان عدم التشديد في قضايا الدين، وعدم إشعار الناس بأنها شيء غير قابل للتطبيق، وعدم صرف الناس عنه.

إن الدين الإسلامي يقوم على اليُسْرِ والتيسير.. وإن الغلوَّ في الدين، والتنطّعَ فيه، وعدمَ مراعاة طبائع البشر وفطرتهم لهو أمرٌ يخالف روح الدين.. فقد أوصانا النبيُّ صلى الله عليه وسلّم بتجنّب الغلوّ في الدين، وأمرَنا بالتيسير والتبشير، ونهانا عن التعسير والتنفير، فينبغي للمؤمن الحقيقي أن يراعي ما يجذب الناسَ ويجتنبَ ما ينفّرهم، وأن يكون ديدنُه تيسيرَ الأمر على الدوام، وأن يحاول أن يكسب القلوب باللين والشفقة.

صرف الناس عن الدين

للأسف ينفِّر الكثيرون اليوم الناس من الدين بسبب شدتهم وغلظتهم.. ونظرًا لجهلهم بما يبلّغون ومتى وأين يبلغون، ولعدم تمكّنهم من تحديد الأسلوب الملائم لكلّ مخاطَبٍ يحصل لدى الناس استياءٌ ونفورٌ من القيم الدينية.

وإننا اليوم لنعاني أشدَّ المعاناة بسببِ عدمِ امتثالِ المسلمين بما فيه الكفاية لنهج النبي صلى الله عليه وسلم في التبليغ والدعوة، وعدم عرضهم القضايا الدينية بحكمةٍ وموعظةٍ حسنةٍ كما ينبغي.. ولهذا السبب نفر الآخرون من الدين، وابتعدوا عن المسجد، وانتابهم الخوف والذعر منا بسبب لجوئنا إلى الشدّة والعنف والغِلظة والفظاظة في عرض القضايا الدينية؛ فانصرفوا عنا.

 لقد حطَّمْنا آمالَ الناس بأسلوبنا الخاطئ ومنهجِنا القاصر في التبليغ، إذ إننا لما كاشفْنا الناس بأخطائهم، وحكمنا بعدم أهليتهم وكفاءتهم، وصعَّبنا الدين عليهم؛ أخلَلْنا بالعلاقة بين الله تعالى وعباده، واضطررْنا إلى دفع فواتير باهظة بسبب أخطاء بسيطة وقعنا فيها.

وقد طرقَت أسماعَنا عباراتٌ مؤلمةٌ من قبيل: “ذهبتُ مرة إلى المسجد لأداء صلاة العيد، وليتني لم أذهب!”، كما شهدنا انصراف الكثيرين عن المسجد بسبب الإمام، كما أدّى كلام بعض الوعاظ إلى نفور البعض من الدين؛ وهذا يعني أننا نتعنّت في تبليغ أوامر الدين، فيا تُرى ما الأشياء السلبية التي تكلمنا فيها مع الناس فأبعدناهم عن الدين؟

لنضرب على ذلك مثالًا برجلٍ دخل المسجدَ مرَّةً واحدة لأداء صلاة العيد، فلو حدث وقلتم له: “طوال العام لا تغدو إلى المسجد، ولا تصلي الجُمَع! ثم تنتظر أن يعفو الله عنك لشهودك صلاة العيد فقط!”؛ فسيعتقد أنه من العبث مجيئُه، ولن تطأ قدمُه عتبةَ المسجد مرة أخرى.. بيد أن ما يقع على عاتق رجل الإرشاد والدعوة هو دعم مثل هذا الشخص بكلامه وأفعاله، والأخذ بيده، وعدم السماح بأن ينقطع عن المسجد مرة أخرى بعد ما وطِئَتْه قدمه.

ربما يتخذنا هؤلاء الأشخاص الذين جاؤوا إلينا وطرقوا بابنا مصاعدَ ومعارجَ يرتقون بها إلى الحقيقة، فأرادوا أن يسترشدوا بكلامنا وسلوكياتنا وأحوالنا وتمثيلنا كي يصلوا إلى حيث ينبغي، لكننا أخفْناهم بما رأوه وسمعوه منا وبما لاحظوه من أفعالنا وتصرفاتنا، فأبعدناهم عن الدين ونفّرناهم منه.. والحال أن ما يقع على عاتقنا هو التبشير وليس التنفير.. فإن لم تعرضوا المسألة على المخاطب على أنها شيء سهل وقابل للتطبيق لا سيما في بداية الأمر؛ فسيخاف منكم ويفرّ بعيدًا عنكم.. فمن الأهمية بمكان تيسير الأمر على الناس، وتحاشي تعقيده، وإظهارُه كفكرةٍ قابلةٍ للعيش والتطبيق.. فحتى ولو كنتم تخبرون الناس بأجمل الحقائق، وتضعونهم على الصواريخ والمركبات والطائرات التي تقلّهم إلى الجنة؛ فما زال يتعين عليكم التعامل برفق وعقلانية مع الأمر، وإلا فرّوا منكم، وابتعدوا عن الدين، وبالتالي يسقطون في الضلالة، ويتدحرجون في مهاوي الجحيم.

وبصورةٍ ما أصبحت الشدة والغلظة جزءًا من ثقافتنا، وشاع الضرب والشدة في المكاتب والمدارس ودورات تحفيظ القرآن الكريم، وصارت صورة الشيخ الممسك بالعصا شيئًا اعتياديًّا، فإن لم تُرَ العصا الطويلة بجانب الشيخ توهّم البعضُ قصورًا في المشيخة، ولكن الذين فرّوا من المسجد بسبب الضرب، وابتعدوا عن القرآن، ونأوا بأنفسهم عن الدين؛ ليسوا بالقليل على الإطلاق.. وأنا شخصيًّا أنزعجُ فطريًّا من الشدة والعنف، وإذا قوبلتُ بهذه المعاملة يومًا ما أنفر من مذاكرة دروسي ذلك اليوم، والواقع أن معظم الناس هكذا، فالعنف يصرف الناس عن الحقّ، ولكن للأسف أصبحْنا نقدّس الضرب بحجة أن “الضرب من الجنة”! والحقيقة أن في  الجنة حبًّا وودًّا وعفوًا ورحمةً، فالله تعالى يُذهب عن الإنسان كلَّ صنوفِ الغلّ والحقد والحسد والغضب والحزن، وبالتالي فهذه كلها تصوّرات خاطئة وأساليب غير صحيحة في المجتمع، وتنفير للعباد من ربهم، وليس من السهل تصحيح هذه الأخطاء.

النهج النبوي في ترغيب الناس بالدين

الإرشاد والتبليغ أساس مهمّ للغاية في الدين، بل هو مهمة الأنبياء؛ ولذا يجب على المؤمنين أن يعملوا كل ما بوسعهم لتحقيق هذا الأمر، ولكن لا ننسَ أن الدين هو الذي أمر بالإرشاد والتبليغ، وهو الذي يعلّمنا -أيضًا- كيفية القيام به، فلا يجوز أن ننحّي جانبًا حقائق القرآن الذهبية وبيانات سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم النورانية، ونضعَ إستراتيجيات توافق أهواءنا ورغباتنا.. فإذا ما عملنا بما يخالف نهج نبينا صلى الله عليه وسلم أبعدنا الناسَ -دون وعي مِنّا- عن الدين، فمهما كانت نوايانا، وطالما كان أسلوبنا فاسدًا ومنهجنا خاطئًا فسنتعرض للصفع خلاف مقصدنا.  

بناءً على ذلك فإن أسلم طريق ينبغي اتباعه في هذا الموضوع هو طريق سيد الأنام صلوات ربي وسلامه عليه.. فلقد قام صلى الله عليه وسلم بنشر تكاليف الدين على مدى ثلاث وعشرين سنة دون الإساءة لأحد أو إخافته، وقام بتأهيل الجميع فردًا فردًا، حتى جاء يوم أصبحوا يقومون فيه ربما بأشد التكاليف وأصعبها بحبٍّ وطواعيةٍ.. وبفضل هذا التدريب والتأهيل على مدى ثلاث وعشرين سنة أوصلهم إلى هذا المستوى الراقي، ففي جوٍّ كهذا نشأ أبو بكر وعمر وعثمان وعلي والعشرة المبشرون بالجنة والصحابة الكرام، ومن ورائهم التابعون الفخام، وتابعو التابعين، رضي الله عن الجميع، فلقد تخلّق هؤلاء بالأخلاق النبوية، فلم يتخلّوا بتاتًا حتى عن أدنى مسألة دينية، ووقفوا بحزم وصلابة أمام صفات الكفر، وبذلوا جهدهم من أجل محوِ الجحود والكفر من الأرض، وتعبيد الطريق لوصول الناس إلى ربهم، وفي النهاية عرّفوا الكثيرين بالحق والحقيقة.. وعلى ذلك فإن حلّ جميع المشاكل التي نشهدها في ساحة الإرشاد والتبليغ لا يكون إلا بالنهج المحمدي.

والواقع أن القرآن والسنة يحتفيان بأدلّةٍ متعدّدةٍ يمكننا أن نستخدمها في عملية الإرشاد والتبليغ، المهم هو تحديد ما يصلح منها لمخاطبة الناس على اختلاف طوائفهم ومستوياتهم، ولكن نظرًا لجهل بعض المسلمين اليوم بهذا، وعدم استعمال هذه الأدلة في مكانها الصحيح حدثَ نوعٌ من النفور إزاء القيم الدينية، بيد أن عرض مسائل الدين بأسلوب محفِّزٍ ومثيرٍ؛ له أهمية بالغة في التأثير على السامعين، فالدين ذو هويّة متكاملة من جميع الجوانب، ويخلو من أيّ نقصٍ أو عيبٍ، وما يقع على عاتقنا هو اتباع الأسلوب الأمثل في الإرشاد والتبليغ، ولفت أنظار الناس إلى جماليات الدين بأقوالنا وأفعالنا، وإن جاز التعبير فتح شهيتهم إلى الدين.

مريض دون مرض

يجب أن نضع في الاعتبار طبائع الناس عند تبليغ جماليات الدين، وتحديد الأسلوب الأمثل الملائم للجميع، والاستعانة بالشواهد والأدلة التي تتوافق مع الجميع على اختلاف فطرتهم وطبيعتهم، وإلا تساوت الدعوة إلى الدين مع التنفير منه، وانصرف الذين يُتوقَّع انجذابهم إلى النور الخالد صلى الله عليه وسلم عنه، وصار من المتعذر ردّهم إليه مرة أخرى.. ومن ثم ينبغي اتباع أسلوب معين حتى عند تبليغ حقيقة “لا إله إلا الله محمد رسول الله” التي هي أصل المنهج؛ حتى لا نُفاجأ بنتائج غير مرغوب فيها.

وللأطباء قول نفيس: “لا يوجد مرض بل يوجد مريض”، ولا يعني هذا عدمَ التسليم بوجود المرض، ولكن لكل مريض مرضٌ مختلف؛ ولذلك يجب عند تشخيص أيِّ مرضٍ من وضع حال المريض بعين الاعتبار، ثم الشروع في التداوي، ولا تختلف مسألة الأسلوب في الإرشاد والتبليغ عن هذا.. فلا بدّ من تقييم وضعِ كلِّ مخاطبٍ بحسب طبيعته العامة وثقافته التي نشأ عليها، ووضع كلِّ هذا بعين الاعتبار عند التعامل معهم، فما يصلح لشخص لا يصلح للآخر، والمنهج المفيد لواحد قد يتسبب في ردِّ فعلٍ عند الآخر.

الأصل في الإرشاد والتبليغ هو إيصال “المعروف” إلى الأفئدة بكل جمالياته، وتبغيض الناس وتنفيرهم من “المنكر”؛ بتعبير آخر: إنقاذ الناس من الانحرافِ والسيرِ في طرق ملتوية، فإن لم تصحِّحْ أقوالُكم وأفعالُكم اعوجاجَهم وتسببت في انحرافات جديدة لديهم؛ فهذا يعني أنكم أضررتم بالدين، فإذا كانت الدعوة على لسان شخصٍ ما ستتسبّب في رد فعل لدى مخاطَبٍ معيَّن؛ فيجب تكليف شخص آخر بمخاطبته، وعلى الداعي أن يستسيغ هذا الأمر، فلا حقّ لكم في كسر خاطر أحدٍ أو إبعاده عن الدين بسبب أقوالكم وأفعالكم وتصرّفاتكم، فالصدقُ ومعرفة الحقيقة لهما أهمية بالغة.. ولكن لا بدّ من التعبير عن الحقيقة بشكلٍ صحيحٍ، أو الإعراض عن ذكرها أحيانًا وتحيّن الوقت المناسب للتعبير عنها فيما بعد.. فكما قال بديع الزمان سعيد النورسي: “عليك أن تقول الحقَّ في كلّ ما تقولُ ولكن ليس لك أن تُذيع كلَّ ما هو حق، وعليك أن تَصْدُقَ في كلِّ ما تتكلمه ولكن ليس صوابًا أن تعلن كلَّ حقيقة”[2].

فمع الأسف يقع الكثيرون ضحية لمثل هذه السلبيات، وقديمًا عندما كان يقابل أستاذٌ أستاذًا آخر يقول له: كم شخصًا قتلتَ”؛ يعني كم شخصًا نفرَ وابتعد من بيوت العلم والعرفان بسببك؟! وجعلته يُهلِك نفسه بنفسه؟! واجبُنا هو إزالة العوائق بين العباد ورب العباد سبحانه وتعالى، والأخذ بأيديهم إليه.. فإذا كان هذا واجبنا فإن عاقبتنا ستكون وخيمة إذا أبعدنا الناس عن ربهم بسبب أسلوبنا الخاطئ، أو شدّتنا وعنفنا وجهلنا بالأمر.. لا بدّ أن يتحلّى أسلوبُنا بالجاذبية التي تقرِّب الناس من الدين، فالحقّ والحقيقة لا يتحمّلان مطلقًا الأسلوبَ المبتذلَ، ولا الفظاظة والغلظة والوقاحة.

 

[1] صحيح البخاري، العلم، 11؛ صحيح مسلم، الجهاد، 6.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، المكتوب الثاني والعشرون، ص 323.

TEBLİĞDE ÜSLUP PROBLEMİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Her mü’min donanım ve kabiliyeti, imkân ve konumu ölçüsünde dinini anlatmakla yükümlüdür. Ancak Kur’ân ve Sünnet’i sathi olarak bilmek, dini doğru anlatma adına tek başına yeterli olmuyor. Bu önemli misyonu eda etme adına yapılması gerekenler noktasında başta çok iyi bir plan ve projenin olması, neyin nasıl yapılacağının daha baştan çok iyi belirlenmesi gerekiyor. Ne yazık ki günümüz Müslümanlarının birçoğu tebliğ ve irşatta doğru bir usul takip edemediklerinden insanları kendilerinden uzaklaştırıyor, hatta dinden nefret ettiriyorlar. Halbuki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Müjdeleyin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın.” buyuruyor. (Buhârî, ilim 11; Müslim, cihad 6) Dinin meselelerini zor göstermemek, insanların nazarında onları yaşanmaz bir şey gibi lanse etmemek, kimseyi ürkütmemek ve dinden kaçırmamak çok önemli esaslardır.

Din-i mübîn-i İslâm “yüsr” yani kolaylık üzere vaz edilmiştir; fıtratları ve karakterleri gözetmeden, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran kimse, dinin ruhuna aykırı bir iş yapmış olur. Kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dini zorlaştırmamak ve ondan nefret ettirmemek; bilakis yaşanabilir olduğunu göstermek ve sevdirmek, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) emridir. Halis mü’min, insanları neyin kaçırıp, neyin çekeceğini çok iyi hesaplamalı ve her zaman işi kolay tutarak, şefkat ve mülâyemetle gönülleri kazanmaya çalışmalıdır.

Dinden Soğutanlar

Maalesef günümüzde niceleri, kabalık ve sertlikleriyle insanlarla dinin arasına giriyorlar. Nerede ne söyleyeceklerini bilemediklerinden, kime karşı nasıl davranılması gerektiğini doğru tayin edemediklerinden insanlarda dinî değerlere karşı antipati uyarıyorlar.

Müslümanların Allah Resûlü’nün takip ettiği usulü yeterince iyi takip etmemeleri, meseleleri gerektiği kadar makul ve yumuşak bir üslupla sunmamaları şimdiye kadar bize çok pahalıya mâl oldu. Pek çok kimse bu yüzden dinden soğudu, mabetten uzaklaştı. Meselelerimizi, balyozla kafalarına vuruyor gibi kabalık ve huşunetle arz ettiğimizden ötürü bizden ürktüler, kaçtılar. Yanlış usul ve üslubumuzla insanların ümitlerini kırdık. Hatalarını yüzlerine vurarak, onlara liyakatsiz olduklarını söyleyerek, dini onlara zor göstererek Allah’la kullarının arasına girdik. Çok basit hatalarımız yüzünden ağır faturalar ödemek zorunda kaldık.

Şu tür ifadeleri hepimiz duymuşuzdur: “Bir kere bayram namazına gittim, gitmez olaydım.” Veya nicelerinin imam yüzünden camiden uzaklaştığına şahit olmuşuzdur. Nice vaizler sözleriyle insanları kaçırmıştır. Demek ki baltayı taşa vuruyoruz. Kim bilir insanları dinden soğutan ne olumsuz şeyler konuşuyoruz. Eğer siz ömründe bir kere camiye gelmiş insana, “Bütün sene hiç camiye gelme, cumaları bile kılma, sonra da kalk bir bayram namazıyla Allah’ın seni affedeceğini bekle, daha çok beklersin!” derseniz, o da “Şu hâlde ben beyhude gelmişim” düşüncesine kapılır ve bir daha gelmez. Oysaki bir irşat erine düşen vazife, söz ve tavırlarıyla böyle birine destek olması, onun elinden tutması, bir kere geldikten sonra bir daha camiden ayağını kesmesine fırsat vermemesidir.

Bize gelmiş, kapımıza dayanmış bu kimseler, belki bizi bir merdiven, bir asansör gibi kullanıp hakikate yükseleceklerdi. Söz, beyan, tavır, davranış, hâl ve temsilimizi bir yönüyle rehber yaparak ulaşmaları gerekli olan yere ulaşacaklardı. Ama gördükleri, duydukları şeylerle, tavır ve davranışlarımızla onları ürkütüp, korkutarak dinden uzaklaştırdık, tenfir ettik. Oysaki bize düşen vazife tebşirdi (müjdelemek), tenfir (nefret ettirmek) değil! Özellikle yolun başındaki bir kimseye meseleyi kolay ve yaşanabilir göstermezseniz onu ürkütür, kaçırırsınız. Elden geldiğince meseleyi şahıslara göre kolay gösterip, zorlaştırmamak, yaşanabilirlik esprisi içinde götürmek çok önem arz eder. İnsanlara en güzel hakikatleri bile anlatacak, onları Cennete götüren roketlere, peyklere, uçaklara bile bindirecek olsanız yine de bu işi makuliyet ve yumuşaklık içinde yapmalısınız. Yoksa  sizden kaçarlar ve neticede dinden uzaklaşmış olurlar. Dolayısıyla da dalalete düşer, gayyalara yuvarlanırlar.

Nasıl olduysa sertlik ve huşunet kültürümüzün bir parçası olmuş. Kur’ân kurslarında, mektep ve medreselerde şiddet ve dayak çok yer etmiş. Eli sopalı hoca figürü normal hâle gelmiş. Yanında uzunca bir sopa olmazsa sanki hocalığı eksik kalacak zannedilmiş. Fakat yediği dayaktan ötürü camiden kaçan, Kur’ân’dan soğuyan, dinle arasına mesafe koyan insanların sayısı hiç de az değildir. Şahsen ben, tabiatım itibarıyla şiddet ve hiddetten çok rahatsız olur, böyle bir muameleyle karşılaşacak olsam o gün dersime çalışmazdım. Aslında çoğu insan böyledir. Kimse ekşi surat görmeyi, hakarete uğramayı, şiddete maruz kalmayı istemez. Bu tür sertlikler insanları kaçırır. Fakat ne acıdır ki “sopa cennetten çıkmıştır” diyerek bir de dayağı kutsallaştırmışız. Ne işi var sopanın Cennette! Sopa Cennetin semtine bile uğramamıştır. Cennette sevgi vardır, kucaklama vardır, af ve merhamet vardır. Allah Cennette insanların içlerindeki her tür gıll u gışı, kin ve nefreti, tasa ve hüznü silip atacaktır. Dolayısıyla bütün bunlar toplumun yanlış telakkileridir, usul-üslup hatalarıdır, Allah’la kullarının arasına girmedir. Neylersiniz ki bu yanlışların düzeltilmesi kolay değil.

Dini Sevdirmede Nebevi Yöntem

İrşat ve tebliğ dinde çok önemli bir esastır, peygamber mesleğidir. Bu yüzden tüm mü’minlerin bu konuda ellerinden geleni yapmaları gerekir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki tebliğ ve irşadı emreden din olduğu gibi, onun nasıl yapılacağını bize talim eden de odur. Kur’ân’ın altın hakikatleri, Efendimiz’in nurefşan beyanları varken onları bir kenara bırakarak biz kendi heva ve hevesimize göre stratejiler oluşturamayız. Allah Resûlü’nün yol ve yöntemine aykırı hareket ettiğimiz takdirde farkına varmadan insanları O’ndan uzaklaştırırız. Niyetimiz her ne olursa olsun, üslubumuz bozuk, usulümüz yanlış olduğu sürece maksadımızın aksiyle tokat yeriz.

Bu mevzuda takip edilmesi gereken yol, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın yoludur. Nitekim O (aleyhi’s-selam) hiç kimseyi küstürmeden, ürkütmeden, mükellefiyetleri yirmi üç seneye yayarak, teker teker insanları rehabilite ederek, onları belki işin en ağırını bile bir gün seve seve, candan, yürekten yapabilecek hâle getirdi. Yirmi üç sene onları rehabilite ede ede, terbiye ede ede tedipten geçire geçire böyle bir kıvama ulaştırdı. O terbiye ile Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Aşere-i mübeşşereler, sahabe-i kiramlar, hatta o insanların arkasında yerlerini alan tabiin-i fihamlar, tebe-i tabiinler yetiştirdi. Onlar öyle nebevî ahlâk ile ahlaklandılar ki dinin en küçük meselesinden bile taviz vermez hâle geldiler. Küfür sıfatlarına karşı sağlam tavır içinde dimdik durdular. Yeryüzünden Allah’ı inkârı silip, bütün gönüllerin Allah’la buluşması için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ve neticede nicelerini hak ve hakikatle tanıştırdılar. Dolayısıyla tebliğ ve irşat alanında yaşanan problemin çözümü ancak Muhammmedî yolla olur.

Esasında Kur’ân ve Sünnet’te irşat adına kullanabileceğimiz o kadar çok malzeme ve argüman var ki! Önemli olan, bunlardan hangisinin kime hitaben kullanılacağını doğru tespit edebilmektir. Günümüzde bazı Müslümanlar bunu bilemediklerinden ve mevcut argümanları doğru yerde kullanmadıklarından dolayı dinî değerlere karşı nefret duyulmasına sebep oluyorlar. Halbuki dinin her bir meselesinin imrendirici ve özendirici bir üslupla arz edilmesi çok önemlidir. Din, her yönüyle mütekamil bir hüviyete sahiptir. Onda hiçbir eksik ve kusur söz konusu değildir. Burada bize düşen vazife, tebliğ ve irşad adına en uygun üslubu yakalamak, söz ve tavırlarımızla insanlara dinin güzelliklerini gösterebilmek, tabiri caizse dine karşı onların iştihasını kabartabilmektir.

Hastalık Yok, Hasta Var

Dinin güzellikleri anlatılırken şahısların fıtratları nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tespit edilmeli ve herkes için farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır; Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek mümkün olmayabilir. Bu itibarla, usulün başı olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikati anlatılırken dahi belli bir üslup takip edilmelidir ki istenmeyen neticeler hâsıl olmasın.

Doktorların enfes bir sözü vardır, “Hastalık yok, hasta vardır” derler. Bu, hastalığı kabul etmeme demek değildir. Fakat her hastanın hastalığı farklıdır. Bu yüzden herhangi bir hastalık ele alınırken mutlaka hastanın durumunun göz önünde bulundurulması ve buna göre tedaviye girişilmesi gerekir. Tebliğ ve irşatta üslup meselesi de bundan farklı değildir. Muhataplardan her birinin, genel karakteri ve yetiştiği kültür ortamı itibarıyla çok iyi okunması ve onlara muamele ederken bunların mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir. Birinde işe yarayan bir usul ille başkasında da yarayacak diye bir şey yoktur. Biri için fayda veren bir metot, bir başkasında tepkiye sebep olabilir.

Tebliğ ve irşatta asıl olan, marufu (iyilikleri, iyilik düşüncesini) bütün güzelliğiyle vicdanlara duyurmak ve münkere (kötülüklere, kötülük düşüncesine) karşı da insanlarda tiksinti hâsıl etmektir. Farklı bir tabirle, insanları eğriliklerden, eğri büğrü yollarda yürümekten kurtarmaktır. Eğer sizin söz ve tavırlarınız onların eğriliklerini düzeltmiyor, bilakis onlarda yeni eğrilikler hâsıl ediyorsa, siz dine hizmet etmiyorsunuz, zarar veriyorsunuz demektir. Şayet birine sizin bir şey anlatmanız onda tepkiye sebep olacaksa, onu bir başkasıyla muhatap etmelisiniz. Bu yüzden Hz. Pir, “Bir başkasına anlattırmak hoşunuza gitsin” diyor. Sözlerimizle, tavır ve davranışlarımızla kimseyi küstürmeye, kaçırmaya hakkımız yok. Doğru olmak ve doğruyu bilmek çok önemli; fakat doğrunun da doğru şekilde ifade edilmesi, hatta belki bazen söylenmemesi, vakt-i merhununun beklenmesi gerekebilir. Yine Hz. Pir’in dediği gibi, insanın her söylediği doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek de doğru değildir.

Maalesef çokları bu tür olumsuzlukların kurbanı oluyor. Eskiden bir hoca diğer bir hocayla karşılaştığında, “Kaç kişinin katilisin?” diye sorarmış. Yani, “Senin yüzünden kaç insan bu ilim ve irfan yuvasından uzaklaştı, kendi hayatına kastetti ve mahvolup gitti?” dermiş. Bizim vazifemiz, Allah’la insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek o müthiş buluşmayı sağlamaktır. Vazifemiz bu iken, eğer üsluptaki hatalarımız, hiddet ve şiddetimiz, iş bilmezliğimiz yüzünden Allah’ın kullarını Allah’tan kaçırırsak hesabımız ağır olur. Üslubumuz, insanları dine celbedici, cezbedici olmalı. Hak ve hakikatin, bizim yarım yamalak üslubumuza, nadanlığa, küstahlığa, sertlik ve kabalığa tahammülü yoktur.

***

Not: Bu yazı, 4 Ocak 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

نسبة النعم إلى صاحبها الحقيقي

Herkul | | العربية

لقد أنعم الله على الخدمة منذ بداية الأمر بانفِتاحاتٍ عظيمة لم نكن نتخيلها وبجمالياتٍ وألطافٍ جليلة لا تخطر على بالنا.. وأهل الدنيا يصفون مثل هذه الأشياء بالمعجزة، أما نحن فيمكننا أن نسميها بـ”كرامة الخدمة” حتى لا يتعارض ذلك مع معايير الشرع، والأوْلَى أن نستخدم تعبير “الإكرام الإلهي”، وأيًّا كان الاسم فلا مراء في أنها أمور غير عادية، فليس بإمكاننا تفسير النعم الجمّة التي حظينا بها بعقولنا القاصرة وجهودنا المحدودة.. لقد هيّأ الله تعالى الفرصة لرجال الخدمة لاستغلال الوضع الراهن بشكلٍ جيّد؛ فهرع إلى مساعدتهم أناسٌ لم يكونوا قط في الحسبان، فلم نكن على دراية جيّدة حتى بواحد بالمائة من الخطط والمشاريع الضخمة التي تقوم بها الخدمة حول العالم، أما جميع التطورات التي حدثت تباعًا فيما بعد فكأنها كانت جزءًا من خطة كلية لله سبحانه وتعالى.

كنا نسير في خدماتنا في أول الأمر مثل سير النملة، لكن جاء يومٌ وشرعنا نركض كالفرس العربي الأصيل، لم نصل إلى هذه الأيام بفطنتنا ودرايتنا وفراستنا، ولا قِبَلَ لنا بتفسير هذا الأمر بحديث هذا أو ذاك، ولا بكتابته، ولا بمهارته الإدارية، ولا بغير ذلك.. فالذي وجَّهنا إلى هذا السبيل، وحمَّلنا هذه المسؤوليات الضخمة، واستخدمنا كعناصر للخدمة إنما هو الله سبحانه وتعالى، لقد أنعم ربنا سبحانه وتعالى علينا بألطافٍ لا تُحدّ، وأسبغ علينا نعمًا لا تُحصى، ليس لنا الادّعاء باستحقاقها، أما ادّعاء الإنسان أنه قد أنجز هذه الخدمات بحوله وقوته؛ فهو ادّعاء كبير وكأنه يقول: “لقد استطعتُ أن أدكّ جبل إفريست”، ومَنْ يساهم بنسبة ضئيلة جدًّا في هذه الخدمات، ثم يدعي مثل هذه الادعاءات الكبيرة فقد وقع في الوقاحة، فلا بد أن نتحلّى بالحذر والإنصاف عند تقييم الخدمات المحقّقة حتى الآن.

السابق ضمانٌ للّاحق

ونحن لا ندري ماذا سيهبنا الله بعد ذلك، ولكن ما نعلمه هو أن ما وهبنا إياه في السابق هو أعظم ضمانٍ لما سيهبنا لاحقًا، فإننا اعتمادًا على الله وثقةً فيه نوقن أنه لن يضيّع مساعينا وإن كانت ضئيلة، ونتطلّع إلى المستقبل بأملٍ ورجاء، المهم هو أن نصدقَ الوعد، ولا نتخلّى عن وفائنا وولائنا، ولا نفقدَ صدقنا وإخلاصنا، ولا ننسبَ إلى أنفسنا فضلًا بسبب تقدّمنا في العمر أو تقادم عهدنا في الخدمة، ولا ننشغلَ بالمقام والمنصب، ولا نقطعَ ألطاف الله بنسبة النعم إلى أنفسنا، ولنفكرْ في الخدمة فقط.. لنفعل الخير ونلقِه في البحر، ولا نفكر في استعادته مجددًا، فالله تعالى -على كل حال- مطّلعٌ ورقيبٌ على كل شيء.. وإذا كان الله تعالى قد أوقف تأييده وإعانته لنا على احتسابنا الأجر عنده، وعلى محونا وتواضعنا وفقرنا وعجزنا؛ فما يقع على عاتقنا هو بلوغ هذا المستوى، والحفاظ عليه.

فإذا حافظنا على هذا المستوى فمن يدري فربما يأتي يومٌ ويشهد العالم تطورات عظيمة، وعندما يحين الأوان يكلف الله الأرواح المتفانية أعمالًا تنشأ عنها جماليات تَدهَش لها عقولُنا وتحار لها ألبابُنا كما جاء في آخر سورة الفتح[1]، فتتفتق البذور التي ألقيناها عن براعم تنمو وتشتد لتصبح فروعًا وأغصانًا تحمل ثمارًا يذهَل لها ويعجَب من شأنها حتى مَن نثروا هذه البذور في التربة، أما الظالمون الجاحدون الذين فقدوا القدرة على الإيمان بقلوبهم، وجُبلت نفوسهم على عداوة كل الفعاليات الجميلة التي تصب في صالح الإنسانية فسيتميزون غيظًا أمام هذا المنظر، وتخفق قلوبهم حقدًا لعدم تمكنهم من عرقلة هذه الجماليات رغم كل مساعيهم.

نريد أن نحتضن الجميع في عالم المستقبل، ونبني جسور الحوار بين الناس، ونعزّز لديهم شعور المشاركة، وننشئ جوًّا من السلام والتسامح، نريد ذلك لكن لا ننسَى أن هذه ليست أعمالًا يمكن إنجازها بالجيوش القوية، والمنظمات العظيمة، فكل ما في الكون يجري بقدرة الله وإرادته، من جانبٍ آخر فجميعنا بشرٌ عاديون، لا نطلب نسبةَ ذلك إلينا، ولا ندّعي أحقّيّتنا في أيِّ شيء، سندُنا الوحيد هو إدراكُنا لعجزنا وفقرنا.

إننا نؤمن بأن الله تعالى يستخلص أحيانًا نتائج عظيمة من أشياء صغيرة للغاية لإظهار عظمته، ودلائلُ ذلك كثيرةٌ في الحياة الاجتماعية كما في الأحداث الطبيعية؛ وبما أن الله سبحانه هو الذي خلق الأكوان العظيمة من جزيئات صغيرة وشقَّ الصخور الصلبة بجذور الفسائلِ الضعيفة والناعمة فقد يكلّف شخصًا بسيطًا بعملٍ تستفيد منه جميع الخلائق، مثل تلك الجماليات المذهلة التي أجراها الله على أيدينا رغم همتنا القاصرة وجهودنا المحدودة.

مرض حب الظهور

أنوّه مرّة أخرى أن كلَّ هذه أمور تحدث بتوجيهٍ وسَوقٍ من الله، فيجب أن نعلم أنها من المنعِم الحقيقي سبحانه وتعالى، وأن نعتبر كلّ نعمةٍ من هذه النعم هي هبة إلهية، وننظر إلى المسألة على أنها سَوقٌ إلهي، وندفع بظهر أيدينا كل الأفكار التي تبعدنا عن التوحيد وتفصلنا عن الله تعالى، وخلاف ذلك نكون قد أظهرنا أنفسنا عن قصد أو بغير قصد، وعزونا كل الجماليات إلى عقولنا القاصرة وقابلياتنا الضعيفة، ونجاحاتنا الذاتية، وإظهار النفس قد يكون بأفعالنا أو بأقوالنا أو بإيماءاتنا، أو بأن نضع أنفسنا في قلب كل شيء، ونتحين الفرص دائمًا لتقديم مثال أو اثنين للأعمال التي قمنا بها، ونحاول أن ننسب كل ما تحقق إلى أنفسنا.

فمثلًا لو كان الحديث يدور حول الخدمة، ثم وصل الكلام إلى الأعمال المتعلقة بمجالنا فإننا نرفع رؤوسنا ونستشرف، ونحاول جذب الأنظار إلينا، بل إننا أحيانًا نلجأ إلى سبلٍ أكثر دهاء من أجل إبراز أنفسنا، حتى نلفت الأنظار إلى الساحة التي نعمل فيها، و-على أي حال- الحاضرون على علم بمن قام بهذه الأعمال، ومن ثَمّ يكون معروفًا من الذي سيتوجه إليه التقدير والثناء، وهذه ألعوبة أخرى من ألاعيب الشيطان، ولا جرم أن الانسياق وراء الشيطان وألاعيبِه يتسبّب في انقطاع النعم.

إن محاولة إبراز الذات، والظهور في المقدمة، والتطلع إلى المدح والثناء؛ كلها نقاطُ ضعفٍ في الطبيعة البشرية، فالنفس ترغب دومًا في أن تنسب إلى نفسها حظًّا من كلٍّ جميلٍ قائلة: “لتلهج الألسنة بالحقّ والحقيقة، ولكن لا أُنْسَ أنا أيضًا من هذا الذكر!”، بل إنها ترغب في إبراز ذاتها عند كتابة مقالٍ من سطرين في مجلة ما، أو كتابة عمود في جريدة ما، أو عند إتاحة الفرصة لها للإدلاء بحديث في التلفزيون من بضع كلمات، وقد يزين الشيطان للإنسان هذه الأعمال التي تستهويها النفس، فيجعل الإنسانَ يقول: “أنا أعرف أيضًا بعض الأشياء، فلم لا أتكلم عن هذه الخدمات، ولمَ لا أكون نافعًا للناس! وعلى هذا لا بدّ من إتاحة الفرصة لي، وتهيئة الجو، وإفساح الطريق أمامي، أليس كذلك؟!” فيتسلّل حبّ الظهور والتطلّع للمدح إليه كما يتسلّل الفيروس القاتل إلى الجسم.

ويظهر مرضُ إبرازِ الذات عند الناس خاصّة مع تقادم الزمن، ويمكن أن نسمي هذا نوعًا من أمراض الشيخوخة، وهذا مرضٌ يصعب التخلص منه، وإن كان لا بدّ فيجب استيفاء الإرادة حقّها، ويجب على الإنسان أن يتمرّد على كلّ فكرةٍ تصبّ في مصلحته الشخصية، وأن يعوّد نفسه على رفض كلّ ادعاء تنسبه النفس إليه مثل: “أنا فعلت، أنا أنجزت، أنا نجحت”، وأن ينزل بالمطرقة على رأس كلّ ما يوحي بالأنانية، وأن ينسب كلّ شيءٍ إلى الله عز وجل، وعليه أن يتغلّب بشكلٍ أو بآخر على أيّ لغوٍ يبرز نجاحاته، حتى وإن كان بطريق غير مباشر أو بالإشارة والتلميح.

مجاهدة النفس

إذا لم يستطع الإنسان تزكية نفسه، والوصول بها إلى التوحيد الحقيقي، والاستسلام حقًّا لله تعالى فقد تختلط بأفكاره وساوس النفس والشيطان، وعليه أن يعتبر كلّ ما يجري حتى اللحظة التي يتجرّد فيها من الحيوانية ويتخلى فيها عن الجسمانية سَوقًا إلهيًّا، وأن ينسلخ بنفسه عن الأمر، وأن يقمع بإرادته وساوسَ نفسه.

إننا نؤمن أن كلَّ الجماليات من الله، وحتى وإن كنا نحن مَن نلمس مفاتيح البيانو؛ فإن الذي أعطى القدرة على العزف والحركة، ووجَّهَنا إلى هذا الطريق، وأصدر الصوت على أيدينا إنما هو الله -مسبّب الأسباب- تعالى، ومع ذلك قد لا يكون من السهل على الشخص أن يفهم ويشعر ويسمع كل ذلك في البداية، ولكن من الأهمية بمكان أن يقهر الإنسان إرادته حتى اللحظة التي يصل فيها إلى هذا الشعور، وأن يُرجع كلَّ أمرٍ إلى الله عز وجل، فإن الإنسان لو مرّن نفسَه على ربطِ كل مسألةٍ بالله تعالى، وجعلَ هذا الأمر طبيعةً وعادةً في نفسه؛ فسيشعر بالاشمئزاز لو أن أحدًا نسب إليه هذا الأمر أو ذاك، ناهيك عن فعل ذلك بنفسه.

أما تجاوز كل هذا، والتغلب على كل حيل النفس وألاعيبها فيعتمد على عمق الصلة بالله تعالى؛ لأن مَن يصل إلى هذا العمق فسيرى كل ما يجري في عالم الأحداث على أنه عبارة عن مظاهر للأسماء الإلهية، أما من وصل إلى أبعد من ذلك في هذا الأمر فيقول: “إن كل هذا عبارة عن تجليات للصفات السبحانية”، والخطوة التالية لذلك هو محو وتلاشي الأسماء والصفات من الذاكرة، والنظر إلى كل ما يحدث في العالم المادي على أنه مما يقتضيه شأنُ ومقام الربوبية، ولكن ليس من السهل الوصول إلى هذا الأفق، فهذا الأمر يتطلب مجادلة ومجاهدة صارمة مع النفس.

وهكذا يجب على الإنسان أن يُجهد نفسه ويجاهدها حتى يفوز بالإخلاص والتوحيد الحقيقي في هذه المسألة، وربما يجب عليه أحيانًا أن يغضّ الطرف عما يتحقق ويترتب على إرادته، فلا ينبغي له أن يضيّع النعمة ويجفّف منابعها بنسبتها إلى غيرها، بل ينسبها إلى صاحبها الحقيقي، ويتوجه بالحمد والشكر إليه؛ حتى تدوم النعم ولا تنقطع، ﴿لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ﴾ (سورة إِبْرَاهِيمَ: 14/7).. وهذا يشبه “بئر زمزم” فكلما أخذتَ منه زاد تدفقًا، ولا ينضب هذا المعين حتى وإن شرب منه الملايين ورووا ظمأهم، وكيف يجفّ وهو يجري بأمرِ مَن لا تنفد خزائنه سبحانه وتعالى!

[1] ﴿وَمَثَلُهُمْ فِي الإِنْجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ﴾ (سورة الفَتْحِ: 48/29).

Cuma Hutbesi: ANA

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Ana için derler, sonu yok ızdırabın…
Hep enîndir anada sesi, telin, mızrabın…

Fâniler arasında en muazzez varlıktır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baş ve Cennet de ayaklarının altındadır. Pabucunun tozu gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler Arş eşiğindeki başlar kadar yücedir. Ana inleyen varlıktır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan… Onun analığı evlatla kâim; “anam” diyen biriyle… Evlat olmayınca ana, ana değildir. Ya “anam” demeyince! Ananın emeli bir evlat, bazen de başka bir şeydir; mânâ gibi, ruh gibi, ideal gibi bir şey…

Ana vardır, dünyaya getireceği yavruyu Hak yoluna adar. Ana vardır, bir yavru ister, ister de elde etmeden inkisar içinde gider. Ana vardır, izah edemeyeceği yavrunun hesabiyle iki büklüm olur ve “Keşke daha önce ölüp de unutulup gitseydim.” der. Ana vardır, evladıyla âbideleşir ve başı semaya ulaşır. Ana vardır, evladıyla derbeder ve perişan olur. Ana vardır, firavun otağında bir milletin gözdesi. Ana vardır, Nebi hücresinde şeytan bendesi. Ana vardır, sessiz, belirsiz ve meçhuldür; fakat güller, çemenler yetiştirir. Ana vardır destanlara sığmaz; o, zihinlerde, sinelerde, göklerdedir. Ana vardır, kâğıttadır, kalemdedir, romandadır…

Toprak, tohuma ana; kaynak çağlayana; Havva insanoğluna; Meryem bir Ruh’a; Âmine bütün bir hakikate, varlığın sırrına, sırların özüne…

İyisi de var, kötüsü de ananın. İyisine canlar feda; ya kötüsüne, tâli’sizine ne demeli.? Evladını güldürmemişe ve evladından yana gülmemişe, gün yüzü görmemişe…

Ana-evlat iki vücut bir ruh. Evlat, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda “gönül yakan sevgili”, emekleyen yumurcak ve nihayet birbirini takip eden ayrılışlarla, ana için sineyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak…

Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı.. bunların her biri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemeci. Ana, her zikzakta bir sürü gözyaşı döker: Yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine… Evet, o, daima ağlar, daima buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu armağan sayar ve teselli olur. Ya bir hiç uğruna ölene? İşte burada ananın dili tutulur.

Evet o, küffara karşı şehit olan evladına koşmalar dizer, ninni söyler, onlarla avunur.

      “Burası Yemen’dir,
      Gülü çemendir,
      Giden gelmiyor
      Acep nedendir,
      Acep nedendir. ”

Gözlerde şehit silueti, kulakta Cennet ırmakları gibi onun sesi:

      “Küffar Kırım’ı aldı anam,
      Düşman yurduma daldı anam,
      Irzım pâyimal oldu anam,
      Ben oraya giderim…”

Kırım’da küffara iltihak eden de var; Plevne’yi unutup Tuna’da tenezzühe çıkan da var. İşte ananın belini büken de bunlardır. Eski kurbanın düşmanı, yeni kurbanın dostu; ne desin ana bu girift bilmeceye..!

Vay benim tâli’siz anam! Kalbi rahatsız anam, kaddi bükülmüş, gözleri dolmuş anam; dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri. Su serpelim ateşine…

Artık ağlama anam! Gözyaşlarında meydana gelen bulutlar, ta Arş’a kadar yükseldi. Bak şimdi orada şimşekler, burada rüşeymler… Dağınık kâkülünü düzeltmek için sana koşuyorlar. Biz hepimiz senin feryadına koşuyoruz. Dudağımızda kurtuluş nağmesi, elimizde Yusuf’un gömleği, çîn-i cebinine, yaşaran gözlerine sevinç müjdesi ile geliyoruz. Sessiz infiallerin dinsin diye, kanayan yaraların onulsun diye, bütün bir mücrimler topluluğu adına af dileyip eşiğine baş koyduk anam…!

 

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Nisan 1979 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

NİMETİ HAKİKİ SAHİBİNE VERME

Herkul | | KIRIK TESTI

Bugüne kadar Cenab-ı Hakk’ın bu hizmete çok büyük lütufları oldu. İşin başlangıcında hayal dahi edemeyeceğimiz açılımlar, aklımızın köşesinden bile geçmeyen güzellikler nasip etti. Ehl-i dünya bu tür şeyleri ifade etmek için “mucize” kelimesini kullanır. Biz, dinî ölçülere muhalif düşmeme adına buna “Hizmet’in kerameti” diyebileceğimiz gibi, daha iddiasız ve selametli bir kavram olan “ikram-ı ilâhî” tabirini kullanmayı da tercih edebiliriz. Adına ne dersek diyelim, bunların sıradan işler olmadığı muhakkak. Mazhar olduğumuz bunca nimeti bizim daracık karihalarımızla, minnacık ceht ve gayretlerimizle izah etmek mümkün değil. Allah, hizmet insanlarına, mevcut konjonktürü çok iyi değerlendirme imkânı verdi. Hiç ummadıkları şahısları onların yardımına koşturdu. Hâl-i hazırda dönen bu kocaman çarkın plan ve projesinin ellide birine bile vâkıf değildik. Silsile şeklinde cereyan eden bütün gelişmeler, âdeta bir makro planın parçaları gibi gelişti.

İşin başlangıcında, yapılan hizmetler belki karınca yürüyüşü gibi bir şeydi. Fakat öyle bir gün geldi ki küheylan gibi koşmaya başladık. O günlerden bugünlere kendi kiyasetimiz, dirayetimiz ve ferasetimizle gelmedik. Bunu, falanın filanın konuşmasıyla, yazmasıyla, idare kabiliyetiyle vs. izah etmek mümkün değil. Bizleri böyle bir yola sevk eden, bizlere bir makro plan içinde sorumluluklar yükleyen ve bizleri birer figüran olarak kullanan, Allah’tı. Öyle ekstradan lütuflara mazhar olduk, başımızı aşkın öyle nimetlere nail olduk ki, bunları sahiplenmek mümkün değil. Birinin bütün bunları kendi güç ve kuvvetiyle yaptığını iddia etmesi, “Everest tepesini devirdim” demesi gibi büyük bir iddia olur. Yapılan hizmetlere kenarından köşesinden az sahip çıkan bir insanın, kalkıp büyük iddialarda bulunması Allah’a karşı saygısızlıktır. Bugüne kadar yapılan hizmetleri değerlendirirken çok dikkatli, çok hakkaniyetli olmalıyız.

Verdikleri, Vereceklerinin Teminatıdır

Cenab-ı Hak bundan sonra neler nasip edecek onları da bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var; bugüne kadar verdikleri, bundan sonra vereceklerinin en büyük teminatıdır. Allah’a güven ve itimadımızın gereği olarak, O’nun küçük kıpırdanışları bile karşılıksız bırakmayacağına inanıyor ve geleceğe hep ümitle bakıyoruz. Yeter ki biz sözümüzden caymayalım, vefa ve sadakatten ayrılmayalım, ihlâs ve samimiyetimizi kaybetmeyelim, yaş ve kıdemin altında kalmayalım, makam ve mansıba takılmayalım. Dahası, bunca lütuf ve nimeti kendimizden bilerek kesintiye uğratmayalım. Sadece hizmeti düşünelim. Geriye dönüşünü düşünmeden iyilik yapıp denize atalım. Nasıl olsa Hak Teâlâ yapılan her şeye vâkıf ve nigehban değil mi! Şayet O, teyit ve yardımını; hasbiliğe, mahviyete, tevazua, kendini sıradan insan görmeye bağlamışsa, bize düşen vazife de bu kıvamı elde etmek ve korumaktır.

Eğer biz bu kıvamımızı koruyabilirsek, kim bilir belki de bundan sonra dünya çapında öyle büyük inkişaflar yaşanır, Cenab-ı Hak mevsimi gelince fedakâr ruhlara öyle işler yaptırır ki ortaya çıkan güzellikler karşısında, Fetih suresinin sonunda da ifade edildiği üzere, ayrı bir şaşkınlık ve bir hayret daha yaşarız. Ektiğimiz tohumlar öyle rüşeymler oluşturur, öyle başağa yürür, öyle güçlü dal budak salar, öyle semereler verir ki, tohumu toprağa saçan bile böyle bir tablo karşısında kendinden geçer, hayretten hayrete girer. Kalbindeki inanma istidadını kaybetmiş, insanlık adına faydalı olan bütün güzel faaliyetlere karşı içinde cibilli düşmanlık hisleri taşıyan nankör ve zalimler ise böyle bir manzara karşısında gayzlarından çatlayacak hâle gelir. Bütün çabalarına rağmen meydana gelen güzelliklerin önünü alamadıkları için hafakanlar geçirirler.

Bizler, geleceğin dünyasında herkese kucak açmak, insanlar arasında diyalog köprüleri kurmak, paylaşma duygusunu hâkim kılmak, bir sulh ve hoşgörü atmosferi tesis etmek istiyoruz. İstiyoruz ama şunu da unutmuyoruz: Bunlar, güçlü ordularla, büyük organizasyonlarla başarılacak işler değildir. Bunları gerçekleştirecek olan Allah’tır. Öte yandan biz hepimiz sıradan insanlarız. Hiçbir iddiamız yok. En büyük kredimiz, Allah’a karşı aczimizin, fakrımızın farkında olmamız. Bizler inanıyoruz ki, Allah bazen büyüklüğünü gösterme adına çok küçük şeylerden çok büyük neticeler çıkarır. Bunun tabiî hadiselerde olduğu gibi sosyal hayatta da sayısız örnekleri vardır. Koskocaman kâinatları küçücük partiküllerden yaratan, zayıf ve yumuşak köklere sert kayaları parçalatan Allah, bazen küçük bir insanın yaptığı işi dünyaya mâl eder. Aynen öyle de bir bakarsınız, bizim minnacık gayret ve himmetlerimizden baş döndürücü güzellikler meydana getirmiş.

Kendini Nazara Verme Marazı

Bir kere daha hatırlatalım ki bütün bunlar, Cenab-ı Hakk’ın sevkiyle olan şeylerdir. Dolayısıyla bunları Mün’im-i Hakiki’den gelen nimetler bilmeli, nail olunan bu nimetleri birer ikram-ı ilâhî görmeli ve meseleye sevk-i ilâhî nazarıyla bakmalıyız. Bizi tevhidden uzaklaştıracak, Allah’tan koparacak tüm mülahazaları elimizin tersiyle itmeliyiz. Aksi takdirde farkına vararak veya varmayarak kendimizi nazara verir, ortaya çıkan güzellikleri kendi karihamıza, kendi kabiliyetimize, kendi başarılarımıza bağlarız. Bazen tavırlarımızla, bazen sözlerimizle, bazen mimiklerimizle kendimizi ifade eder, her şeyin merkezine kendimizi oturturuz. Yaptığımız işlerden bir iki misal vermek için sürekli fırsat kollar ve olup biten şeylerin bize atfedilmesini sağlamaya çalışırız.

Diyelim ki inkişaf etmiş hizmetlerden bahsediliyor. Söz kendi alanımızla ilgili işlere geldiğinde hemen orada öksürür, boğazımızı temizler ve bir şekilde dikkatleri üzerimize çekmeye çalışırız. Hatta bazen kendimizi nazara verme adına daha ustaca yollara başvururuz. Nazarları meşgul olduğumuz sahaya çeker ve “Şunlar şunlar yapılıyor” deriz. Nasıl olsa orada bulunanlar bu işlerin kimin tarafından yapıldığından haberdardır. Dolayısıyla da takdir ve iltifatların yöneleceği yer bellidir. Bu da şeytanın ayrı bir oyunudur. Şeytan ve nefsin bu tür oyunlarına gelmek, nimetlerin kesilmesine sebep olur.

Kendini ifade etme, önde gözükme, takdir ve iltifata çalışma gibi şeyler insan tabiatında mevcut birer zaaftır. Nefis, her güzel şeyden kendine pay çıkarmak ister. “Hak ve hakikat ifade edilsin ama ben de unutulmayayım” der. Bir mecmuada iki satırlık yazı yazarak, bir gazetede bir köşe tutarak, bir televizyonda üç beş kelimelik de olsa bir konuşma fırsatı bularak bir şekilde kendini ifade etmek ister. Şeytan da nefsin kendi hesabına değerlendirdiği bu işleri hayra matufmuş gibi gösterebilir. Ona, “Ben de bazı şeyler biliyorum. Bunları neden anlatmayayım ki! Anlatıp neden insanlara faydalı olmayayım ki! Öyleyse bana da bir imkân ve fırsat tanınmalı, ortam hazırlanmalı, yol verilmeli değil mi?” dedirtir.

Özellikle kıdemle birlikte insanlarda kendini ifade etme marazı da zuhur eder. Buna bir çeşit yaşlılık hastalığı da diyebilirsiniz. Ve bu, kurtulması çok zor bir hastalıktır. Bundan kurtulmak için sürekli iradenin hakkını vermek gerekir. İnsan, kendi çıkarıyla alakalı içinde beliren ne kadar mülahaza varsa bunların hepsine karşı ciddi bir isyan düşüncesiyle karşı koymalıdır. Nefsinin “Ben dedim, ben yaptım, ben başardım…” şeklindeki hırıltılarına karşı kendini “hayır” demeye alıştırmalıdır. Bütün “ben”lerin başına bir balyoz indirmeli ve her şeyi Allah’a vermelidir. Dolaylı yollarla, ima ve işaretlerle bile olsa, kendisine ait başarıları gündeme getiren ne kadar laf-ı güzaf varsa şu veya bu şekilde bunların hepsinin hakkından gelmesini bilmelidir.

Nefisle Mücadele

Eğer bir insan, tezkiye-i nefs edememiş, hakiki tevhide ulaşamamış ve gerçekten Allah’a teslim olmamışsa kendisiyle ilgili mülahazaların nefsin ve şeytanın telkinleri olabileceğini göz ardı etmemelidir. Dolayısıyla da hayvaniyetten çıkacağı, cismaniyeti bırakacağı âna kadar olup biten her şeye “sevk-i ilâhî” deyip işin içinden sıyrılmaya, nefsinin hırıltılarını iradesiyle bastırmaya çalışmalıdır.

Biz inanıyoruz ki bütün güzellikler Allah’tandır. Piyanonun tuşlarına dokunan biz olsak da piyanoya ses çıkarma kabiliyetini, bize de hareket kabiliyetini veren, bizi oraya yönlendiren ve sesi çıkaran Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’dır. Ne var ki bir kişinin işin bidayetinde bütün bunları anlaması, hissetmesi, duyması kolay olmayabilir. Bu itibarla insanın böyle bir şuura ulaşacağı âna kadar iradesini zorlaması ve her meseleyi Allah’a bağlaması çok önemlidir. Şayet temrin yapa yapa her meseleyi Allah’la irtibatlandırmayı bir alışkanlık, bir tabiat hâline getirirse, bırakın kendisinin yapmasını, bir başkasının meseleleri ona bağlamasından bile tiksinti duyacaktır.

Bütün bunları aşabilme, nefsin bu tür oyun ve hilelerinin üstesinden gelebilme ise marifetullaha, Allah’la münasebetteki derinliğe bağlıdır. Zira böyle bir derinliğe ulaşan insan, fiiller âleminde cereyan eden bütün işleri esmâ-i ilâhiyenin tezahürlerinden ibaret görecektir. Bu konuda daha da ileri giden biri, “Bütün bunlar sıfât-ı sübhaniyenin tecellilerinden ibaret” diyecektir. Bunun bir sonraki adımı ise sıfât ve esmânın da hafızadan silinip gitmesi ve maddî dünyada cereyan eden her şeyin itibârât ve şe’n-i rububiyetin gereği olarak görülmesidir. Ne var ki böyle bir ufka ulaşmak hiç de kolay değildir. Ciddi bir mücahede ve mücadele ister.

İşte insan böyle bir ufku ihraz edinceye, bu konuda gerçek tevhid ve ihlası kazanıncaya kadar kendini biraz zorlamalı, belki kendi iradesine terettüp eden şeyleri bile görmezden gelmelidir. Mazhar olunan nimetlere dışarıda bir fail aramak suretiyle nimetin kaynağına onu kurutacak civa akıtmamalıdır. Bilakis onları gerçek sahibinden bilmeli, şükür ve hamd ile Allah’a yönelmelidir. Ta ki nimetler kesintiye uğramadan devam edip gitsin. Tıpkı zemzem kuyusu gibi çektikçe altından fışkırıp dursun. Milyonlarca insan ondan su içse, ihtiyacını görse de kaynağı kurumasın. Nasıl kurur ki! Onun menbaı, hazineleri “la tenfed” olan (hiç tükenmeyen) Allah’ın elindedir.

***

Not: Bu yazı, 2 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الشورى ومسؤولية القادة

Herkul | | العربية

لقد ورثنا عن الماضي ثقافة ثرية، وقيمًا ثابتة، ومصادر مرجعية قوية، ولدينا من المبادئ والقواعد ما نستطيع به قياس وموازنة أحوالنا وأفعالنا وكلامنا وخطاباتنا، كما أننا أبناء ثقافة وحضارة أقامت على مرّ التاريخ دولًا قوية وقدمت خدمات جليلة للدين الإسلامي المبين، فإذا استطعنا استثمار كلّ هذه المقومات التي نملكها بشكل صحيح فلن نحتار أبدًا -بفضل الله وعنايته- في تحديد وجهتنا وطريقنا.

تفسير الدين وفقه السيرة

ومع هذا فلا ننسَ أننا نعيش اليوم في عالمٍ مختلفٍ تمامًا، وهذا يضطرنا إلى تفسير ما لدينا من قيم عالمية حسب ظروف عصرنا، وإلى تحديد الفرق بين المنهج الذي كنا نتبعه بالأمس والمنهج الذي نسير عليه اليوم، وإلى أن ننظر بعين الاعتبار إلى الفرق بين المنهجين، وأن نعيد تقييم القضايا دون تجاهلٍ لهذا الفرق.

وقناعتي أن سبر أغوار السيرة له أهمية بالغة في إعادة تفسير الدين، وتقديمه بما يتناسب مع مفهوم العصر.. فمن الضروري فهم الفلسفة الأساسية للحياة التي كان يعيشها المسلمون في عصر السعادة تحت ريادة النبي صلى الله عليه وسلم، ولكن إذا ما نقلْنا ما في عصر السعادة بتمامه وبكل حذافيره وعملْنا على تطبيقه دون فهمٍ فقد يتعارض مع روح الدين.. بناء على ذلك يجب استيعاب الأحداث التي وقعت في هذا العهد بكل خلفياتها استيعابًا جيّدًا، واستنباط المبادئ والضوابط، ثم تطبيقها على عصرنا الحاضر.. فإن فعلنا ذلك استطعنا تحديد الطريقة والمنهج والمسار الذي يتناسب مع روح الدين في العديد من الموضوعات التي نشعر بحاجتنا الماسة إليها الآن مثل: محاربة الآثام والمنكرات، ومهمة الإرشاد والتبليغ، والتسامح والحوار.

أجل، من الأهمية بمكان مراعاةُ ظروف العصر والوضع الراهن عند دراسةِ وتفسير الضوابط التي نتمتع بها، وتكييفُها مع ظروف اليوم، ولكن لا ننسَ أن هذا ليس بالأمر الهين، فلو لم ننظر نظرة شمولية إلى الكتاب والسنة، ولم نستوعب روح الدين؛ لظهر العديد من الأخطاء نتيجة ذلك.. وكما لا يُستحقر شيءٌ من البرّ والمعروف؛ فكذلك لا يستصغر شيء من الخطإ والذنوب؛ لأننا إن لم نكترث بالأخطاء الصغيرة نشأت الأخطاء الكبيرة المدمّرة.

لا بد من موازنة ما هو صغير أو ما هو كبير بالنتائج التي تسفر عنهما، فأحيانًا ينتج عن الزاوية الصغيرة في المركز زاويةٌ كبيرةٌ في المحيط، فمثلًا لو لم تأخذوا بمبدإ الشورى، وتحركتم بناء على الاجتهاد الشخصي أو العواطف الذاتية، ونزلتم من فوق “جبل الرماة”، لكانت عاقبة ذلك وخيمة جدًّا ونتيجته خطيرة للغاية.. ولذلك فإنّ أسلمَ الطرق -كما كرّرنا مرارًا- هو إحالة الأمر إلى هيئةٍ تتولّى فحصَه ودراسته، لأن بوارقَ الحقائق تسطع من تبادل الأفكار وتداولها، أما إحالة الأمور إلى القناعات الشخصية فاحتمالية الخطإ فيها كبيرة للغاية.

حق المكانة

وفي هذا الصدد تقع على عاتق من يشغلون منصب المرشدين والقادة أعباءٌ ثقيلة، فلا يخفى ما تكتنفه آراؤهم وتفسيراتهم وتمثيلاتهم وأحوالهم وأفعالهم من أهمية كبيرة؛ لأن الخلَف سيقتفي أثرهم، فإن أحسنوا السيرَ قصَّ هؤلاء الخلفُ إثرهم، ولكن لو انحرفوا واقترفوا بعض الأخطاء؛ انعكس ذلك على مَن خلفهم.. علاوة على ذلك فإن الأخطاء التي يرتكبونها أو التصرفات التي يقومون بها ويُحتمل تأويلها بشكلٍ سلبي؛ إذا تلقفتها القاعدة الشعبية تفاقمت وتعاظمت.. ومن ثَمّ يجب على هؤلاء الروّاد والقادة أن يراعوا ذلك في أحاديثهم وتحرّكاتهم؛ حتى يكونوا مرشدين كاملين يذلِّلون الصعاب أمام أتباعهم، ويسيرون بهم في الاتجاه الصحيح، ويأخذون بأيديهم إلى الأهداف الصحيحة.

قد لا يستطيع بعض أصحاب المناصب الوفاء بحقّ المنصب الذي يتبوّؤونه، ولا يقدرون على التفكير فيما يتطلّبه هذا المنصب، ولا يقومون بالسلوكيّات والتصرّفات التي يقتضيها، ومن ثم تحدث بعض التصدعات والشروخ في المجتمع، ولا شك أن الانحرافات الفكرية، وزلات الألسنة، ولغو الكلام، والأقاويل البعيدة عن المقصد التي تصدر عن هؤلاء أصحاب المنصب؛ قد تؤدي إلى نتائج أشد خطورة عندما تتلقّفها القاعدة الشعبية، فمثلما تصل حمولة عشرة كيلو جرامات إلى أربعين كيلو جرامًا عند سقوطها من مترين؛ وكذلك فإنّ أيّ كلمةٍ نابيةٍ أو فعلٍ غير لائق يصدر من هؤلاء الذين يشغلون منصبًا قياديًّا قد يتسبب في ظهور مشاعر الحقد والكراهية بين أفراد المجتمع، ولهذا يجب على أصحاب المنصب والإدارة أينما كانوا أن يراعوا الدقة في أحوالهم وتصرفاتهم.

حتى لا نقول “ليت”

من الضروري لنا جميعًا -ولا سيما القادة والزعماء- أن نعيش على الاستقامة حتى إذا ما واجهتنا مشكلة يتعذّر تلافيها بالنسبة لنا ولأمتنا لا ننظرْ إلى الوراء ولا نقلْ: “ليتنا فعلنا هذا ولم نفعل ذاك!”؛ فإنه لا فائدة من وراء التحسّر على ما فات، ولذا ينبغي أن نعيش حياتنا الحاضرة بحذر وعنايةٍ فائقة، وأن نحاول ضبط كلامنا ومواقفنا وأفعالنا على نحوٍ لا يضطرنا إلى تصحيحها في المستقبل.

وإن الضمان الوحيد لتفادي الأخطاء وتسيير الأمور في الاتجاه الصحيح هو الشورى. أجل، فكما كررنا مرارًا: “مَا خَابَ مَنْ اسْتَشَارَ”.. فيجب على الجميع لا سيما الذين يشغلون منصبًا قياديًّا أن يتزينوا بالتواضع ويحرصوا على استشارة غيرهم في كلِّ نازلة، فأيًّا كانت هذه النازلةُ أو الموقف عليهم أن يشكلوا هيئةً للشورى من أصحاب الخبرة والمعرفة، وألا يتخذوا قرارًا دون استشارتهم، وأن يحاولوا التوصل إلى أكثر الحلول عقلانية ومنطقية عن طريق المشورة، ولا يتركوا المسائل التي تهمّ العامة إلى القناعات الذاتية التي تجلب الكثير من الأخطاء غالبًا، وإلا يكونون بذلك قد اعتدوا على حقّ العامة؛ ففي الفقه الإسلامي يُعتبَر حقُّ الجمهور أو الحقُّ العام حقًّا لله على اعتبار أن هذا الحقّ ليس له مالك معيّن، وهذا ما يكشف عن خطورة المسألة.

فمع الأسف نجد أن مَن يشغل منصبًا أو مقامًا معينًا يقول أحيانًا: “أنا أفضل مَن يعرف”، فيتصرّف تبعًا لفكره وهواه، وبالتالي يكثر خطؤه، ألا يعلم أنه قد يوجد من هو أكثر فطنةً وعقلًا منه! ومن ينظر إلى المسائل نظرة أكثر شمولية منه؟! ولذا فإن القرارات التي تتخذها هيئة الشورى تكون غالبًا أكثر قربًا من الحقيقة وأبعد ما تكون عن الخطإ مقارنةً بالقرارات التي يتخذها فرد واحد؛ لأن الإنسان مهما كان ذكيًّا فطنًا فإنه لا يستطيع أن يضبط وجهته دائمًا، وقد يظنّ المفسدة هي عين المصلحة، والحال أن ما يراه مصلحةً ونفعًا بالنسبة له قد يدخل في باب المصلحة المردودة، أي التي لا تشهد النصوص الشرعية لنوعها ولا لجنسها بالاعتبار؛ وعليه قد يُصدر أحكامًا تتعارض مع روح الدين، ولا يخفى أن الأنانية والكسل والعناد والخوف وغير ذلك من العوامل تبعد الإنسانَ عن المعقولية؛ لذا يجب على الذين يشغلون هذه المناصب الرجوع إلى أفكار الآخرين والاستعانة بمشورتهم، لا الثقة بعقولهم أنفسهم وقناعاتهم الذاتية فقط.

فإن كنتم تريدون الابتعاد عن الشرك فعليكم أن تعتادوا قول “نحن”.. إننا كل يوم نقرأ في صلواتنا سورة الفاتحة أربعين مرة، وفي كل مرة نقول: ﴿إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ﴾ (سورة الفَاتِحَةِ: 1/5)، بمعنى أننا نعبر بضمير الجمع لا بضمير المفرد؛ لأنه ليس للإنسان أن يرجو التوفيق من الله إلا إذا عمل على إرساء الأخوة الحقيقية، وتقاسمَ مع الآخرين الأعباء الكبيرة الجسيمة، وصَبَّ حسنات رفاقه في حوض حسناته.

إن فوز أصحاب المقامات والمناصب العليا في الآخرة مرهون بمعيشتهم رغمًا عن أنفسهم، فإذا عاشوا من أجل تلبية رغبات أبدانهم وفلسفاتهم وحساباتهم الشخصية خسروا وبطلت أعمالهم. فكما ورد في الحديث الشريف أن أول السبعة الذين يظلهم الله في ظلّه يوم لا ظلّ إلا ظلّه: الإمام العادل؛ لأنه من الصعب جدًّا على مَن يمثِّل الإدارة والقوة، ومن بيده مقدرات الأمة كلها، ومن يجري النعيم حوله كالأنهار ألا يحيد عن الاستقامة والعدالة والمروءة والإنسانية؛ فهذا ابتلاء جدُّ عسير لا ينجو منه إلا من عاش رغمًا عن نفسه، متمردًا على أهوائه وشهواته، فإذا نجح ذلك الشخص في الامتحان وتجاوز تلك الصعاب؛ حظي في الآخرة بألطاف خاصة من الله سبحانه وتعالى..

 ومن أهم الطرق التي تعمل على الوفاء بحق المنصب وتحقّق العدالة؛ هو تمريرُ القرارات والآراء والخيارات من مصفاة الشورى، أو ما يمكن أن نسميه معيار الشورى؛ لأن العثور على الصوت الحقيقي والنغمة المتزنة والإشارة الصحيحة يعتمد على معايرة الأمور بميزان الشورى.

Cuma Hutbesi: ADANMIŞLARA DÜŞEN SORUMLULUKLAR

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde dünyaya geldiğimiz için bazen hâlimizden şikâyet edebiliyoruz. Beşer tabiatının bir gereği olarak iyilik ve kemali arıyor, geçmişteki güzel günleri özlüyor ve “Keşke daha evvel gelseydik!” diyoruz. Hislerimizin bizi yönlendirmesine göre bazen sahabe döneminde yaşamayı arzuluyor, bazen tabiin dönemine gözlerimizi dikiyor, bazen Osmanlı’nın ihtişamlı dönemlerini özlüyor ve böylece tarihin şanlı sayfaları arasında geziniyoruz. Bir hicran hissiyle Akif’in dediği gibi,

Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum.

Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu?

diyoruz. Bu tür duygu ve düşünceler zannediyorum çoğumuzun hissiyatının tercümanıdır.

Ne var ki insan, içinde yaşadığı problemlerden kaçmaya değil, bunlarla yüzleşmeye ve bunları çözmeye talip olmalıdır. Cenâb-ı Hakk’ın “halife” olarak yaratmış olduğu ve yeryüzünün imar edilmesi için istihdam ettiği insanın günümüzde yapacağı o kadar çok iş vardır ki, bu işleri deruhte eden insanları Allah zılliyet planında sahabe seviyesine ulaştırabilir. Bu itibarla bize düşen şöyle demektir: “Allah’ım, gül devrinde yaşasaydım ne olurdum bilemiyorum. Beni iyi ki bu devirde getirdin. Sana şükürler olsun!”

Elbette ki her mü’min, inandığı değerleri rahatça yaşayabileceği bir ortam arar. Düşünce ve vicdan hürriyetinin hâkim olduğu, herkesin inandığı gibi yaşadığı, inandığı değerleri rahatça temsil edebildiği, düşünce ve fikirlerini rahatça dile getirebildiği demokratik bir ortam pek çok insan gibi bizim de hayalimizdir. Gelişmiş demokrasi kültürünün toplum tarafından benimsendiği böyle bir ortamda yaşamanın hiç şüphesiz insana kazandıracağı çok şey vardır. Fakat kanaatimce asırlardır rahnedar olmuş bir kaleyi tamir etme, yıkılmış ve kırılmış değerleri restorasyondan geçirme, duygu ve düşüncelerdeki inhirafları gidermek suretiyle insanları yeniden istikamete ulaştırma, kaybedilen faziletleri yeniden topluma kazandırma… kısaca yeni bir ba’su ba’de’l-mevt işine soyunma çok daha önemli ve semeredar bir vazifedir.

Günümüzde bize terettüp eden vazifelerin büyüklüğüne ve ehemmiyetine bakınca “İyi ki Allah’ım bizi bu asırda getirdin!” dememek elde değil. Zira bu, peygamberlerin emanet bıraktığı bir vazifenin, bu çağa ait değişik bir tecelli dalga boyunu zılliyet planında da olsa temsil etme demektir. Bunun çok farklı bir mazhariyet ifade ettiğinde, bizlere çok farklı şeyler muştuladığında şüphe yoktur. İnsanı evc-i kemâlâta çıkarabilecek böyle bir mazhariyet kesinlikle hafife alınamaz, alınmamalıdır.

Bu itibarla öncelikle nasıl bir yerde durduğumuzu ve ne tür sorumluluklarla mükellef olduğumuzu iyi bilmeli, sonrasında da konumumuzun hakkını verme adına elimizden geleni yapmalıyız. Eğer böyle bir çizgide hareket ediyorsak iyi bir yolda yürüdüğümüz, iyi bir rıhtımda durduğumuz ya da iyi bir rampanın üzerine çıktığımız söylenebilir. İnsan, böyle bir yoldan, rıhtımdan veya rampadan, istidat ve samimiyetine göre sonsuza açılabilir.

   Niyetin Enginliği

Bu konuda dikkat edilmesi gerekli olan diğer bir husus ise bütün faaliyet ve amellerin ihlasla yapılması ve mutlaka Allah rızasına bağlanmasıdır. Bu takdirde yapılan işler hem ayrı bir bereket kazanır hem de onları yapanlar büyük sevaplar elde ederler. İhlas, sadece namaz, zekât, oruç veya hac gibi ibadetlerle ilgili değildir. Bilakis yapılan her iş Allah rızasına bağlanabilir, bağlanmalıdır. İnsan, Allah için işlemeyi, Allah için başlamayı, Allah için görüşmeyi, Allah için konuşmayı, Allah için yatmayı, Allah için kalkmayı, Allah için tebessüm etmeyi vs. hayatının gayesi haline getirebilir. Yoldaki insanlara zarar verebilecek bir taşı kaldırırken, muhtaçlara el uzatırken, insanlar arasındaki uyuşmazlıkları giderirken, onları fasl-ı müşterekler etrafında bir araya getirirken vs. hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu hedefleyebilir. İşte o zaman bütün bu amellerin ahirette geri dönüşü çok farklı olur.

Biraz daha açacak olursak, bazen bir tek insanı tedavi etme, sıhhatine kavuşturma, onun ağrı ve acılarını dindirme, duasını alma, ihlas ve samimiyete bağlı olarak bir mü’mini velilik seviyesine ulaştırabilir. Öyleyse Allah rızasına bağlı olarak toplumda metastaz haline gelmiş kanserleri tedavi etmenin, insanlık çapındaki kavga ve çatışmaları önleme adına projeler geliştirmenin nasıl küllî bir ubudiyet olduğunu varın siz hesap edin!

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemşümuldür, yani bütün insanlığa gönderilmiştir. O’nun ümmeti olarak bize düşen vazife de bu âlemşümul nübüvvetin temsilciliğine talip olmaktır. Eğer buna talip olur, sürekli bu niyet ve azimle oturur kalkar, himmetimizi hep yüksek tutarsak mükâfatımız da buna göre olacaktır. Çünkü insanlar, niyet, azim ve cehtlerine göre mükâfat görürler; elde ettikleri başarı ve neticelere göre değil! Niye yaptığımız işlerin darlığı içerisinde Allah’a karşı bir beklentiye girelim? Niye niyetin enginliğine yelken açmayalım? Ameller niyetlere göreyse ve Allah insanları niyetlerine göre mükâfatlandıracaksa bize düşen de niyet ve azmin bu enginliğinden istifade etmeye bakmak değil midir?

Çıtalar hep yükseğe konulmalı, himmetler hep âli tutulmalı. Mesela Kuzey Kutbundan Güney Kutbuna, Antarktika’dan Grönland’a kadar nerede insan varsa bunların tamamına ulaşma, bunların tamamını belirli fasl-ı müşterekler etrafında bir araya getirme, anlaşma ve uzlaşmalarını sağlama hedeflenmelidir. Dünyada duygu ve düşünce tayflarımızın ulaşmadığı bir yer bırakmamaya çalışmalıyız. Hedef ve ideallerin yüksek tutulması, niyet ve azimdeki enginliğin bir yanıdır. Bu tür duygu ve düşüncelerle oturup kalkan bir kimseyi, Allah, ideallerini gerçekleştirmiş gibi mükâfatlandırabilir.

   Realitelere Bağlı Kalma

Burada bir hatırlatma yapılması faydalı olacaktır. İdeal ve hedeflerin yüce tutulması, realitelerden kopmaya sebep olmamalı. Bilakis bütün hedeflerin realize edilebilir bir çerçevede ele alınmasına dikkat edilmelidir. Hedefler belirlenirken mutlaka zaman, mekân ve imkânların göz önünde tutulması gerekir. Atılması gereken adımlar doğru tayin edilmeli ve bunlar belirli fasıllara bağlanmalıdır. Eğer meselenin bir kısmının gelecek nesillere havale edilmesi ve bir emanet olarak bırakılması gerekiyorsa burada aceleci olunmamalıdır.

Kısaca niyetin enginliğinin ve hedeflerin ulviliğinin yanında realist olma da çok önemli bir husustur. Mutlaka günün şartları, sahip olunan imkânlar ve insan kaynakları, yoldaki zorluk ve meşakkatler, düşmanlığa kilitli hasım ruhların engellemeleri de hesaba katılmalıdır. Yani pozitif kutuplarla negatif kutupların gücü birlikte değerlendirilmeli, eldeki kadronun yanında hasım cephelerin düşmanlığı da göz ardı edilmemelidir. Eğer bir nefhada bütün insanlığı sahil-i selamete çıkarma, bir nefhada Kayser ve Kisraları yere serme gibi hayalî bir kısım mülahazalara girerseniz, bir süre sonra ümitsizliğe düşer, inkisar üstüne inkisar yaşarsınız. Çünkü bunlar, beşerî ve sosyal realitelere terstir. Şimdiye kadar bu tür olağanüstü gelişmeler hiçbir zaman yaşanmamıştır.

 Gerçi Akif bir yerde,

“Bir nefhada insanlığı kurtardı o Masum

Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı dirildi

Zulmün ki zeval aklına gelmezdi geberdi.”

diyor. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakılacak olursa, insanlığın kurtuluşunun bir nefhada, bir hamlede gerçekleşmediği; bunun çile ve ızdırapla örgülenen yirmi üç yıllık bir hayatın semeresi olduğu görülür. Kaldı ki mesele Efendimiz’le de bitmiyor. O ruhunun ufkuna yürüdükten sonra on bir adet irtidat hâdisesi baş gösteriyor, çatışma ve fitneler sonraki dönemlerde de devam ediyor. Şayet Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimiz olmasaydı -esbap planında- belki de bu emanet varacağı yere varamazdı. Çünkü onlar irtidat hâdiselerini bastırmış, nice mütemerrit kavimleri hizaya getirmiş, tehlikeleri bertaraf etmiş, muvakkaten ve sınırlı bir bölgede de olsa insanlığın birbiriyle kucaklaşmasına vesile olmuşlardı.

Evet, bazı şeylerin gerçekleşmesi belirli bir takvime bağlıdır. Bunların daha hızlı gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Gerçi günümüzde teknolojinin imkânlarının çok geliştiği bir gerçektir ve bunlardan azami derecede istifadeyle pek çok şey daha hızlı, daha kolay elde edilebilir. Fakat siz hangi imkânları seferber ederseniz ediniz, hususi ilham ve ikramlara mazhar olan Efendimiz’in kuvve-i kudsiyesiyle gerçekleştirdiği tesiri ortaya koyamazsınız. Bu açıdan gaye-i hayalin gerçekleştirilmesi adına yürünen yolda çok realist ve rasyonel olmak gerekir.

   Yegâne Gaye-i Hayalimiz

Günümüzde bütün meselelerini kuşku ve tereddüt üzerine bina etmiş, sürekli paranoya yaşayan, ağzını her açışında “Acaba şu hesapları mı var, bu hesapları mı var?” diyen bir hayli kimse var. Bu sebeple yanlış anlamaların önüne geçme adına burada kısa bir izah yapma lüzumu duyuyorum: Evet, bizim bir hesabımız, bir davamız ve bir gayemiz var. Bu da Allah rızasını kazanma ve bunun en büyük vesilesi olarak O’nu insanlara, insanları da birbirine sevdirme davasıdır. Bunun dışında bir şey düşünmeyi âdeta kendimize haram kılıyoruz. Rıza-i ilahiye bağlanan insanlar ne Boğaziçi’ndeki yalı ve villalara talip olur ne şan u şöhret peşinde koşar ne de dünyevî makam ve mansıplara göz dikerler. Onlar öyle bir Güzel’e dilbeste olmuşlardır ki, O’ndan kopmayı O’na ihanet, kendilerine de hakaret sayarlar.

Yedi cihan bilsin ki bizim Allah rızasını kazanmanın dışında bir mülahazamız yoktur. Bütün derdimiz, gönüllere Allah sevgisini duyurabilme ve bütün insanlığı sevgi etrafında bir araya getirebilmektir. İnsanların birbirini yemeyecekleri, ezmeyecekleri, sömürmeyecekleri bir dünyanın kurulmasına destek olabilmektir. Herkesin kendi konumunda kabul edilebildiği, paylaşma ve dayanışmanın hâkim olduğu, mazlum ve mağdurların yalnız bırakılmadığı yeni bir dünya inşa edebilmektir. İnsanlığın yeni bir ses duymaya ihtiyacı olduğuna ve bunun hava kadar, su kadar önemli olduğuna inanıyoruz.

Biz istismar ve sömürü nedir bilmeyiz. Umumi manada bilmemek bir eksiklik olsa da bazı şeylerin bilinmemesi bir kemal emaresidir. Aynı şekilde biz ayrımcılık ve dışlayıcılığın da ne olduğunu bilmeyiz. Farklı renklere, ırklara karşı kendimizi “renk körü”, “ırk körü” olarak tanımlıyoruz. Öyle engin bir muhabbet hissimiz var ki, ummanlar gibi coşmayı ve hiçbir mahzun gönül kalmayıncaya kadar herkese el uzatmayı arzu ediyoruz. İnsanlığın el ele tutuşacağı, hüzün ve ümitlerini paylaşacağı, beraber gülüp beraber ağlayacağı günlerin gelmesini dört gözle bekliyoruz.

Kısaca, atkısı sevgiden, muhabbetten ve şefkatten ibaret olan yeni bir dantela ortaya koymaya çalışıyoruz. Gönüllere sevginin girmesinin, kalblere muhabbetin hâkim olmasının, insanların birbiriyle sarmaş dolaş olmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz. Bunu da bin tane dünya sultanlığına değişmeyiz. Bu sözler sadece benim şahsî hissiyatım olarak görülmemelidir; bilakis genel bir hissiyata tercüman olmaya çalışıyorum.

Bazıları bu sözleri çok ütopik bulabilir ve bizi de hayalperest görebilir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki sevginin kendine göre bir kerameti vardır. Sever, alâka duyar ve kusurları affederseniz, etrafınızda farklı bir atmosfer oluşturursunuz. Diğer taraftan sevgi âdeta sihirli bir iksir gibidir. Bir taraftan olumsuzluklara giden yolları “Burası çıkmaz sokak!” diyerek kapatır, diğer yandan da insanları uzlaştırır ve bir araya getirir. Dünya, sevgiyi sevecek, nefretten nefret edecek sevgi kahramanları bekliyor. Sevgiyi hayatının gayesi haline getirebilecek fedakârlar bekliyor. Öyle olmak istemez misiniz?

Bediüzzaman Hazretleri, “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz.” şeklindeki sözleriyle hem ümitlerimizi şahlandırıyor ve reca duygularımızı harekete geçiriyor hem de dünyanın gelecekte her yerde güllerin biteceği, bülbüllerin şakıyacağı bir gülistanlık haline geleceğine işaret ediyor. Ne var ki yukarıda temas edildiği üzere böyle bir güzelliğin meydana gelmesi bir anda olmayacaktır. Eğer bu, belirli bir zamana bağlıysa biz onu değiştiremeyiz. Bu konuda rasyonel olmalı, meseleyi realize ederken belirli bir plan ve strateji içinde ele almalıyız.

Daha da önemlisi şartların ağırlığına bakmadan her yere tohum saçmaya, her yeri bahara çevirmeye çalışmalıyız. Mevsimlerin zorluğu, konjonktürün farklı olması, dünyanın üzerimize üzerimize gelmesi bize yol ve yöntem değiştirtmemelidir. Esen rüzgârlara veya fırtınalara takılmamalı ve bunlar karşısında dağılmamalıyız. Her mevsimde o mevsimin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapmaya çalışmalıyız. Şartlara göre plan ve projelerimizde bir kısım değişiklikler yapsak, yolun durumuna göre hızımızı ayarlasak da bir maratoncu gibi durmaksızın koşmaya devam etmeliyiz.

ARZ-I HAL VE BİR YAKARIŞ

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Ramazan Bayramı’nı idrak etmiş olmanın huzur ve neşesini duysak da atmosferimizde yine hüzün, hasret ve gurbet rüzgârları esiyor. Bu iklimden siz kardeşlerimiz için de bazı görüntüler derledik…

 

2022 RAMAZAN – HATİM DUASI

Herkul | | HERKUL NAGME

أَلْحَمْدُ لِلَّٰهِ رَبِّ الْعَالَمينَ ﴿﴾ وَالْعَاقِـبَـةُ لِلْمُـتَّـقينَ ﴿﴾ وَلَا عُدْوَانَ إِلَّا عَلَى الظَّالِمينَ ﴿﴾ وَالصَّلٰاةُ وَالسَّلٰامُ عَلٰى رَسُولِـنَا مُحَمَّدٍ وَأٰلِه وَصَحْبِهٓ أَجْمَعينَ ﴿﴾ أَللَّٰـهُمَّ رَبَّـنَا يَا رَبَّـنَا تَـقَـبَّـلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّميعُ الْعَليمُ ﴿﴾ وَتُبْ عَلَيْنَا يَا مَوْلٰــنَآ إِنَّكَ أَنْتَ التَّــوَّابُ الرَّحيمُ ﴿﴾ وَاهْدِنَا وَوَفِّقْـنَآ إِلَى الْحَقِّ وَإِلٰى طَريقٍ مُسْتَـقيمٍ ﴿﴾ بِـبَـرَكَـةِ الْقُرْأٰنِ الْعَظيمِ ﴿﴾ وَبِحُرْمَـةِ مَنْ أَرْسَلْـتَـهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ ﴿﴾ وَاعْفُ عَـنَّا يَا كَريمُ ﴿﴾ وَاعْفُ عَـنَّا يَا رَحيمُ ﴿﴾ وَاغْفِرْ لَـنَا ذُنُـوبَـنَا بِفَضْلِكَ وَجُودِكَ وَكَرَمِكَ يَآأَكْرَمَ الْاَكْرَمينَ ﴿﴾ أَللَّٰـهُمَّ زَيِّـنَّا بِزيـنَـةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَأَكْرِمْنَا بِكَرَامَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَشَرِّفْـنَا بِشَرَافَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَأَلْبِسْنَا بِـخِلْعَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَأَدْخِـلْـنَا الْجَـنَّـةَ بِشَفَاعَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَعَافِـنَا مِنْ كُلِّ بَلٰٓاءِ الدُّنْـيَا وَعَذَابِ الْاٰخِرَةِ بِحُرْمَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَارْحَمْ جَميعَ أُمَّـةِ مُحَمَّدٍ يَا رَحيمُ يَا رَحْمٰنُ ﴿﴾ أَللَّٰـهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْأٰنَ لَـنَا فِي الدُّنْـيَا قَرينًا ﴿﴾ وَفِي الْقَـبْـرِ مُونِسًا ﴿﴾ وَفِي الْقِيَامَـةِ شَفيعًا ﴿﴾  وَعَلَى الصِّرَاطِ نُـورًا ﴿﴾ وَفِي الْجَـنَّـةِ رَفيقًا ﴿﴾ وَمِنَ النَّارِ سِتْـرًا وَحِجَابًا ﴿﴾  وَإِلىَ الْخَـيْـرَاتِ كُـلِّـهَا دَليلًا وَإِمَامًا ﴿﴾ بِفَضْلِكَ وَجُودِكَ وَكَرَمِكَ يَآ أَكْرَمَ الْاَكْرَمينَ وَيَآ أَرْحَمَ الرَّاحِمينَ. أَللَّٰـهُمَّ اهْدِنَا بِـهِدَايَـةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَنَـجِّـنَا مِنَ النّـيرَانِ بِكَرَامَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَارْفَعْ دَرَجَاتِـنَا بِفَضيلَـةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ وَكَفِّرْ عَـنَّا سَيِّأٰتِـنَا بِـتِـلٰاوَةِ الْقُرْأٰنِ ﴿﴾ يَا ذَا الْفَضْلِ وَالْاِحْسَانِ ﴿﴾ أَللَّٰـهُمَّ طَهِّرْ قُـلوُبَـنَا ﴿﴾ وَاسْتُرْ عُيوُبَـنَا ﴿﴾ وَاشْفِ مَرْضَانَا ﴿﴾ وَاقْضِ دُيُـونَـنَا ﴿﴾ وَارْفَعْ دَرَجَاتِـنَا ﴿﴾ وَارْحَمْ أٰبَآءَنَا ﴿﴾ وَاغْفِرْ أُمَّـهَاتِـنَا ﴿﴾ وَأَصْلِحْ ديـنَـنَا وَدُنْـيَانَا ﴿﴾ وَشَتِّتْ شَمْلَ أَعْدَآئِـنَا ﴿﴾ وَاحْفَظْ أَهْلَـنَا وَأَمْوَالَـنَا وَبِلَادَنَا مِنْ جِميعِ الْاٰفَاتِ وَالْاَمْرَاضِ وَالْـبَـلٰايَا ﴿﴾ وَثَـبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرينَ ﴿﴾ بِحُرْمَةِ الْقُرْأٰنِ الْعِظيمِ ﴿﴾

أَللَّٰـهُمَّ بَـلِّـغْ -أَوْصِلْ- ثَــوَابَ مَا قَرَأْ نَاهُ ، وَنُـورَ مَا تَـلَوْنَاهُ ، إِلٰى رُوحِ سَيِّـدِنَا وَنَـبِـيِّـنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ تَـعَالٰى عَلَـيْـهِ وَسَلَّمَ ﴿﴾ وَإِلٰٓى أَرْوَاحِ جَميعِ الْاَنْبِـيَـآءِ وَالْمُرْسَلينَ ، صَلَوَاتُ اللّٰهِ وَسَلٰامُهُ عَلَـيْهِمْ أَجْمَعينَ ﴿﴾

وَإِلٰٓى أَرْوَاحِ أٰلِه۪، وَأَوْلٰادِه ، وَأَزْوَاجِه، وَأَصْحَابِـه، أَتْـبَاعِه۪، وَجَميعِ ذُرِّيَّاتِـه۪ ﴿﴾ رِضْوَانُ اللّٰهِ تَعَالٰى عَلَـيْـهِمْ أَجْمَعينَ ﴿﴾ وَإِلٰٓى أَرْوَاحِ أٰ بَآئِـنَا، وَأُمَّـهَاتِـنَا، وَإِخْوَانِـنَا وَأَخَوَاتِـنَا، وَأَوْلَادِنَا، وَأَقْرِبَآئِـنَا،   وَأَحِبَّآئِـنَا،  وَأَصْدِقَآئِـنَا، وَأَسَاتيذِنَا، وَمَشَايِـخِـنَا، وَلِمَنْ كَانَ لَهُ حَقٌّ عَلَـيْـنَا ﴿﴾  وَإِلٰي أَرْوَاحِ جَميعِ الْمُؤْمِنينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ،  وَالْمُسْلِمينَ وَالْمُسْلِمَاتِ،  أَلْاَحْـيَآءِ مِـنْـهُمْ وَالْاَمْوَاتِ ﴿﴾

Bütün âlemleri, kainatı yaratan ve ayakta tutan Rabb’imize, zerrât-ı kâinat adedince hamd ve şükür, Peygamberler Serveri, kainatın iftihar tablosu gaye ölçüsünde vesile olan risaletmeab Efendimiz’e, diğer enbiya-i izâma, melâike-i kirama, ehl-i beyte ve Hakk’ın bütün sadık kullarına da deryalardaki su damlaları, çöllerdeki kum taneleri adedince salât ü selam olsun. 

Ya Rabbena!

Türkiye de ve dünyanın değişik yerlerinde yapılmış, adet ve sayisini bildiimiz bilmediğimiz duası buraya havale edilmiş,  her ne kadar hatm-i şerif, Yasin-i şerif, salavatlar ve evrad u ezkar oldu ise onlardan hasıl olan sevabı  evvelen ve bizzat fahr-i kainat, Peygamber (s.a.v.) efendimizin mübarek, aziz, latif ruh-ı tayyibelerine hediye ediyor ve şefaatını reca ediyoruz.  Haberdar eyle Ya Rabbi.

Ya Rabbena! İlk Peygamber Hz. Adem (a.s.) safiyyullahtan bu güne kadar gelip geçmiş her ne kadar enbiya, evliya ve asfiya varsa onların da ruhlarına… Ve Sahabe-i güzin, tabiin, tebe-i tabiin ve selef-i salihinin ruhlarına da hediye ediyoruz. Vasıl eyle Ya Rabbi! 

Ya Rabbena Mubarek ve muazzez Üstadımızın peder ve validelerini, ahirete irtihal etmiş akraba u tallükatını ve saff-ı evveli teşkil eden has talebelerini bu duamızdan nasibdar eyle aminlerimizi kendilerine vasıl eyle.

Ya rabbena çile ve ızdırap ile örülmüş, yeniden basu badel mevt için hayatının her karesini hizmet ile meşbu geçirmiş, mubarek ve mualla  pederlerinin burada iki göz seni bekliyor hizmet diyarında binler göz diyerek, bu dünya hayatında son defa gördüğü muhterem hocamızın hem aziz pederlerine hem de hep gonlü her daim He için atan azize validelerine, muhterem hocamızın gerek bu sureçten önce gerekse de bu sürecin içinde çile ile yoğrulmuş hayatları bir garip misali son bulan kardeşleri ve akraba o tallukatından ahirete irtihal etmiş olanları da nasibdar eyle Ya Rabbi! 

Kardeşlerime selam olsun hitabına muhatap olmak için omurlerını hizmet-i imaniye ve kuraniyeye vakfetmiş, nam-ı celil-i muhammedi bayrağı boyunduruğu olması gerekli olan yerde olmadığı için gerek evinden gerek evladından, ana baba yar mekan mesken demeden dünyanın dörtbir tarafına açılmış bütün abi ve ablalarımızında ahirete irtihal etmiş olanlarını  bu hatim duasından haberdar ve nasibdar eyle…

Bu ifritten surecte kimisi hucre ve zındanlarda, kimisi gaybubette, bazısıda içinde bulunduğu kutsal hafakan vesilesiyle yakalandığı amansız hastalıklar sebebiyle vefat etti. Yine zulumden kacmak için arzın genişliğine istinaden hicret diyerek çıktıkları yollarda bazıları oldu ki meriçin ve egenin aman vermeyen sularında şehadete yürüdü, oyle mubarek kardeş abi ve ablalarımız olduki, emniyet ile adım attıkları ülke ve coğrafyalarda ruhlarının ufkuna yürüdüler. Biz burad bir iki cümle ile yad ederken dahi nutkumusun tututlduğu bütün bu abi ve ablalarımızı bu hatim duasından nasibdar eyle, makamlarını ali Efendimize konşu eyle, onların gerisinde bu diyar ı gurbette kalan yakınlarına sabır, metanet ver ve ındınden sürpriz eltaflar yağdır.

Ya rabbena ismini bildiğimiz bilmediğimiz bir çok abi ve ablamız ruhunun ufkuna yurudu, ikbal ve gül devri için harıl harıl koştular bir demet gül ellerine almadan terk i  diyar ettiler. Bildiklerimizin yakinan tanıdıklarımızın bir kaçının ismini zikrederek bilemediğimiz tanıyamadığımız ısmı bizlere ulaşmayan senin tali li kullarınıda bu dauya dahil etmek istiyoruz. Mehmet Ali Şengül, Yusuf Bekmezci, Erdoğan Tuzun, Ali Bayram, Nusret Muğla ve daha nice babayiğitler bu ifritten sureçte ruhunun ufkuna yurudu. Bütün vefat eden abi ve ablalarımızı bu hatimden hasıl olan sevaba dahil eyle.

Ya rabbena zulmun zulmetı gıttıkce arttı ve artıyor. Bir çok abi ve ablamız zulum ve ışkence altında senin inayet ve keremine sığınıyorlar. Onlara sabır ve metanet ver. Zalimin işini kolaylaştırma. Onları sabit kadem eyle iman ve izanlarını takviye eyle, sekine ile teyit buyur. Gaybubette zindan içre zindan hayatı yaşayan butun himmet ve gayreti din i mübin islam olan bütün abi ve ablalarımızıda maiyyetinle şereflendir hasret ve hüzünlerini gider.

Maruz kaldığımız korona salgınından bütün abilerimizi, ablalarımızı, kardeşlerimizi ve bütün insanlığı muhafaza eyle Ya Rabbi. Hastalananlara acil şifalar, vefat edenlere merhamet eyle, makamlarını Firdevs eyle, geri de kalanlarına sabr-ı cemil ihsan eyle Ya Rabbi.

Bir ümittir diyerek buradan dua bekleyen, kalkan eller arasında isminin zikredilmesini isteyen bir kısmı ulaşmış, diğer bir kısmı ismini gönderememiş her ne kadar hasta, ihtiyaç sahibi, muztar kardeşimiz varsa hepsinin ihtiyaçlarını gider Allah ım, dualarını  Hocamızın avuçlarının içine emanet ediyoruz, Sen icabet buyur Ya Rabbi.

Ey Yüceler Yücesi Rabb’imiz!  Bütün dertlerimize en kısa zamanda bir fereç ve mahreç lütfet. Zalimlerin zulmünden, fitnecilerin ve münafıkların hile ve hud’alarından bizleri muhafaza buyur Yâ Rabbi! Bunu Senden Habîb-i Edîbin hürmetine dileniyoruz Ya Rabbi! 

Dergâhı Zatı uluhiyyetinde dualarımızın birini bin eyle Yâ Rabbi! Bir dileğimizde bin lütufta bulun Yâ Rabbi! Bir arpa boyu hizmetiyle Senin yoluna hizmet edenleri azîz ve şerîf eyle Yâ Rabbi! Topyekûn vatanımızı da güldür, üzerimizde türlü oyunlar oynamak isteyenlerin ümitlerini de söndür Yâ Rabbi! 

بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ، فِي الْأَرْضِ، وَلَا فِي السَّمَاءِ، وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

اَللّٰهُمَّ اهْدِنيِ فِيمَنْ هَدَيْتَ، وَعَافِنِي فِيمَنْ عَافَيْتَ، وَتَوَلَّنيِ فِيمَنْ تَوَلَّيْتَ، وَباَرِكْ لِي فِيمَا أَعْطَيْتَ، وَقِنِي شَرَّ مَا قَضَيْتَ، فـَإِنـَّــكَ تَقـْضِــي وَلاَ يـُقـْضَــى عَلـَيـْــكَ، وَإِنـَّهُ لاَ يـَذِلُّ مَـنْ وَالَـيـْتَ وَلاَ يَـعِـزُّ مَـنْ عَـادَيْـتَ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى مَا قَضَيْتَ، تَـبَـارَكْتَ اللَّـهُـمَّ رَبَّـنَـا وَتَعَالَـيْـتَ

لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ، سُبْحَانَ اللهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ، لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ. اَللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيّـِكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي أَتَوَجَّهُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللّهُمَّ فَشَفّـِعْهُ فِيَّ

اَللَّـهُمَّ رَبَّ النَّاسِ، مُذْهِبَ الْبَأْسِ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لَا شَافِيَ إِلَّا اَنْتَ شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا

اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبَرَصِ وَالجُنُونِ وَالجُذَامِ وَمِنْ سَيِّئِ الْأَسْقَامِ لا سيما فيروس كورونا

بِسْمِ اللَّهِ الكَبِيرِ، أَعُوذُ بِاللَّهِ العَظِيمِ مِنْ شَرِّ كُلِّ عِرْقٍ نَعَّارٍ، وَمِنْ شَرِّ حَرِّ النَّارِ

رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا، وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا، رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدتَّنَا عَلَىٰ رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ ۗ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ ٱلْمِيعَادَ.

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ أَدَاءً وَصَلِّ وَسَلِّمْ أَيْضًا عَلَى إِخْوَانِهِ مِنْ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ، ‘أمِينَ يَا مُعِينُ.

Cuma Hutbesi: GUFRANLA TÜLLENEN AY

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Hiç dinmeyen bir neşe, hiç bitmeyen bir zevk ve hiç eksilmeyen bir aşkla tütüp giden bir ay varsa o da Ramazandır. Bir sene içinde geçen bütün nazlı mevsimlerin, ayların özünü, ruhunu, gerçek mânâsını ve onlardan süzülmüş, toplanmış usareleri en tatlı bir şive ile sunan Ramazan günleri, Ramazan geceleri, her lahza, gönülleri ayrı bir haz ve ayrı bir tatlılıkla sarar, şefkatle onları kucaklar, muhabbetle okşar ve yaşama zevkiyle coşturur.

Ramazan günleri, dünyanın her yanında, hususîyle Müslüman ülkelerde ve Müslümanlar arasında ve hele bizim dünyamızda bütün alâkalara merkez, bütün ruhanî zevklere meydan, bütün heyecanlara sahne, bütün terakkilere nurdan bir helezon ve bütün insanî hususiyetlerin inkişafına açık bir fırsat, bir ganimet alanıdır.

Geceleri ayrı bir duygu, gündüzleri ayrı bir aydınlıkla tulû’ eden Ramazan günleri, gönüllere ayrı bir ruh çalar geçer.. ve toplumun birbirinden kopmuş parçalarını bir araya getirir, bütünleştirir, bütün inzivazedelere cemaat yolunu açar ve onların gurbetlerini izale eder.. herkese değişik buudda bir his ve fikir ziyafeti verir ve herkesi bir kere daha hayata uyarır.

Ramazan, minarelerin başındaki mahyalardan camilerin derunundaki avizelere, mescitlere uzanan yolların sağındaki, solundaki kandillerinden evlerimizin içindeki lambalara, mü’minlerin yüzlerindeki duruluktan, gönüllerindeki aydınlığa kadar her yerde ışıkla tüllenir. Hele, dinin yeniden gençliğe erdiği günümüzde o, seher yellerine açık sahurları ve gizli lütufların tecellîleriyle tüten iftarlarıyla öyle farklı bir hava, farklı bir ziya ve farklı bir şive ile gelip gönülleri okşar ki, olsa olsa ancak, aşkın vuslat ümidiyle kanatlanması bu kadar cezbedici, bu kadar imrendirici olabilir. Sanki Ramazan ayına kadar ruhun sonsuzluk iştiyakı ile insan arasında bir perde varmış da oruçla o perde aralanıyor gibi olur.. ve o âna kadar kalbin bir köşesinde sessiz sessiz uyuyan aşk u şevk birdenbire canlanır, kabarır, köpürür; bütün benliği sarar ve önüne geçilmez bir vuslat arzusuna inkılap eder. Bu mukaddes arzuyu gerçekleştirme yolunda, üfül üfül bâd-ı tecellîlerin estiği seherler kollanır, insanlar için hep ötelere açık birer menfez gibi müşahid bekleyen namaz vakitleri olabildiğince değerlendirilir.. ruhlara revh u reyhan teravihlerle gönüller coşturulur.. ve duygulara kâse kâse ilâhî nefehat içirilir.. derken, herkes derecesine göre âdeta uhrevîleşir, ledünnîleşir ve birer melek hâlini alır.

Ramazan, Kur’ân ayı olması itibarıyla bütün bir sene Kur’ân’dan uzak kalmış olanlar bile ciddî bir susamışlık içinde, kendilerini o nurefşân iklime atar.. Kur’ân’ın sağanak sağanak onların başlarına boşalttığı ruh, mânâ, esrar ve eltafla benliklerinin kurumaya yüz tutmuş bütün vadilerini sular.. bir baştan bir başa gönül dünyalarını tıpkı bir çiçek bahçesi hâline getirir ve onları var olma zevkiyle coşturur. Onlar, Kur’ân’da bütün varlığı duyar ve dinler; duygu ve düşünceleriyle kanatlanır.. Kur’ân’da bütün hilkatin soluklandığını hisseder, ürperir.. yer yer ra’şelerle kendilerinden geçer; zaman zaman da gözyaşlarıyla nefes alır, gözyaşlarıyla boşalır, aradan perdelerin kalktığını duyar, Allah’a yakınlardan daha yakın olduklarını hisseder ve kendilerini âdeta bir zevk zemzemesi içinde bulurlar.

Kur’ân’ın ledünnî muhtevasını ancak, onda bütün varlığın sesini duyabilenler ve onun derinliklerinde insan ruhuna ait korku ve ümit, tasa ve sevinç, keder ve neşe mûsıkîsini birden dinleyebilenler anlar. Onu sanki kendine inmiş gibi dinleyebilen zamanüstü ruhlar, Onda Cennet meyvelerinin lezzetini, Firdevs bahçelerinin renk ve güzelliğini, Reyyan yamaçlarının çağlayan ve manzaralarını müşâhede eder ve onunla gürül gürül hâle gelirler. Kur’ân’ı, Ramazan’ın şeffaflaştırıcılığı ve kalbin kadirşinas ölçüleriyle ele alıp onun derinliklerine yelken açabilen saf gönüller, her lahza ayrı bir uhrevî kıymete ulaştıklarını hisseder ve her an “bekâ”nın ayrı bir buuduyla tanışırlar. Bu insanların düşünce ve hayatlarında “metafizik”, “fizik”i tamamlar, mânâ da, maddenin gerçek muhteva ve değeri olur ve her şey perde arkası kıymetleriyle ortaya çıkar. Ve yine bu insanların çehrelerinde sanki, ilâhî isim ve sıfatların engin dairesine açık bulunmadan mülhem, gizli bir seziş, derin ve farklı bir anlayış ve Kur’ân’la inlemiş günlerin uhrevîliklerinden kalma bir olgunluk, bir doygunluk, bir safvet, bir içtenlik ve imanın altın zevkleriyle beslenmiş bir letafet, bir cazibe ve bir mürüvvet çağlıyor gibi bir büyü hissedilir. Onlar, hiçbir şey konuşmasa, hiçbir şey anlatmasalar bile, o anlamlı tavırlarından, edalarından, endamlarından, bakışlarından, duruşlarından bu mânâlar her zaman taşar gelir, gelir ve her tarafta yankılanır.

Kur’ân kanatlı ve Kur’ân buudlu Ramazan-ı şerif kadar gecesi ayrı nuranîliğe ve gündüzü de ayrı aydınlıklara açık bir başka ay yoktur. İnsan, her yeni Ramazan’la bir kere daha, hem de bütün tazeliğiyle Kur’ân’ı ve onun gökler ötesi kaynağını, tüllenen ilâhî mârifeti ve O’nun kevn ü mekânlara dağılmış işaretlerini, Allah aşkını ve onun inanmış simalardaki pırıl pırıl izlerini görür, duyar ve sezer. Evet, Ramazan’da Kur’ân bütün bir kaderin yonttuğu bu pırıl pırıl yüzlerin ve bütün bir mânânın iç derinliğini gösteren bu ışıl ışıl gözlerin hepsinde ayrı bir uhrevîlikle parıldar.. kadın-erkek, yaşlı-genç, zengin-fakir, âlim-cahil, aristokrat-halk hemen herkes bu mübarek zaman diliminde hayat ve yaşayış basamakları itibarıyla Ramazanlaşır ve Ramazan’la gelen mânâları soluklar…

Evet, herkes istidadına göre ve kabiliyetinin elverdiği ölçüde onunla değişik bir buudda, çeşitli münasebetsizliklerden, insanı baş aşağı götüren rezilelerden ve bütün mânevî kirlerden arınır, nurlanır.. ve Cennetlere ehil hâle gelir. Ramazan ayı, yümün ve bereketiyle o kadar zengindir ki, gölgesine sığınan hemen herkes onun servet ve gınasından istifade eder ve uhrevî sultanlıklara erebilir: Gençler-ihtiyarlar, sağlam mü’minler-arızalılar, zekiler-ahmaklar, akıllılar-deliler, eşyanın perde arkasına kapalı olanlar-açık bulunanlar, bir işe yarayanlar-yaramayanlar, havadan nem kapanlar-yağmurun altında bile ıslanmayanlar, hâkim olmak için yaratılmış bulunanlar-mahkûm olarak dünyaya gönderilenler, bin bir gâile içinde dahi dimdik ayakta durmasını bilenler-en küçük sarsıntıya mukavemet edemeyerek devrilip gidenler, hayatlarını karamsarlık içinde ve inleyerek geçirenler-Cehennemlerin içinde bile ümit şakıyanlar, ömürlerini başkalarına dayanarak sürdüren dermansızlar-en onulmaz dertlerle kıvranırken dahi neşeyle gürleyen iradeler, yaşayışlarını yeme, içme ve uyumaya göre programlamış tenperverler-yemeyi, içmeyi ve uyumayı aşmış gerçek insanlar… Evet, bütün bu birbirinden ayrı, birbirinden farklı sınıflar, değişik ölçülerde de olsa, onun aydınlık ikliminde mutlaka başkalaşır, farklılaşır ve hâlinin müsaadesi nispetinde bir yerlere ulaşırlar.

Ramazan’ın güzellik ve nuraniyeti ve o nuraniyete açık gözlere akseden varlığın mânâ dolu ihtişamı, bu birbirinden ayrı ve farklı gruplar üzerine saldığı sır dalga boyundaki bir kısım tayflar sayesinde, o kendine has tadı, havası, ruhu ve mânâsıyla gönüllere öyle bir siner ki, en inatçı kafalar bile mukavemet edemez ve ona teslim olurlar.

Ramazanda, her şeyi kendi sırlarıyla bürüyen geceler o kadar munis ve tatlı, insanın duygu ve düşüncelerini ayrı bir halâvetle kucaklayan gündüzler o kadar sıcak ve yumuşak, inanmış simalar o kadar hisli ve derin, Allah’a davet eden sesler o kadar şefkatli ve bunların hepsinin ifade ettiği mânâlar o kadar duygulandırıcıdır ki, bu gufran ayına sinelerini açabilenler muvakkaten dahi olsa, tasalardan, kederlerden bir bir sıyrılıp Cennet mutluluğunu duyabilirler.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Yeni Ümit Dergisi Ocak 1992 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

ÖNDEKİLERİN SORUMLULUĞU VE MEŞVERET

Herkul | | KIRIK TESTI

Bizim geçmişten tevarüs ettiğimiz zengin bir kültürümüz, güçlü değerlerimiz ve çok sağlam referans kaynaklarımız var. Hâl ve hareketlerimizi, söz ve beyanlarımızı ölçüp tartabileceğimiz kurallarımız, kaidelerimiz var. Hayatımıza mana katan, hayatımıza yön veren disiplinlerimiz, esaslarımız var. Biz, tarihte güçlü devletler kurmuş, Din-i Mübin-i İslâm’a önemli hizmetler yapmış ciddi birikimi olan bir kültür ve medeniyetin çocuklarıyız. Eğer sahip olduğumuz bütün bu dinamikleri yerinde kullanabilirsek, -Allah’ın izniyle- yolumuzu ve yönümüzü tayin etmede şaşkınlık yaşamayız.

Dinin Yorumu ve Siyer Felsefesi

Bununla birlikte günümüzde bambaşka bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. Her ne kadar elimizde evrensel değerlerimiz olsa da bunları günümüze göre yorumlamak zorundayız. Dün takip edilen çizgiyle bugün takip edilen çizgiyi çok iyi tespit etmeli, bu iki hat arasındaki farklılığı nazar-ı itibara almalı ve bu çizgi farklılığına göre meseleleri bir kere daha değerlendirmeliyiz.

Dinimizin yeniden yorumlanması ve günümüzün anlayışına uygun olarak sunulması açısından derinlikli bir siyer felsefesinin yapılmasını çok önemli buluyorum. Asr-ı Saadette Efendimiz’in rehberliğinde yaşanan hayatın temel felsefesini çok iyi anlayarak, onun günümüz şartlarına göre adapte edilmesi gerekiyor. Asr-ı Saadetin kelimesi kelimesine, milimi milimine aynısıyla günümüze aktarılması ve uygulanmaya çalışılması, dinin ruhuna uygun düşmeyebilir. Yapılması gereken şey, o dönemde yaşanan hâdiselerin arka planlarıyla birlikte doğru kavranması, onlardan önemli bir kısım kural ve disiplinlerin çıkarılması, sonra da bunların günümüze tatbik edilmesidir. Bunu yapabildiğimiz takdirde, kötülüklerle mücadele, irşat ve tebliğ, hoşgörü ve diyalog gibi ihtiyaç duyulan birçok konuda dinin ruhuna uygun hareket tarzı, usul ve metot belirleyebiliriz.

Evet, sahip olduğumuz disiplinlerin zaman ve konjonktürün hesaba katılarak yoruma tâbi tutulması, bugünün şartlarına uyarlanması çok önemlidir. Fakat bunun hiç de kolay bir iş olmadığını unutmamalıyız. Kur’ân ve Sünnet’e küllî ve mahrutî bir nazarla bakılamadığı ve dinin ruhuna vâkıf olunamadığı takdirde yanılmalar olabilir. Sevabın küçüğü gibi hata ve yanılmanın da küçüğü hafife alınmamalıdır. Küçük hatalar önemsenmediği takdirde, bazen sadece fertleri değil, kocaman bir toplumu batırabilecek büyük yanlışlar ortaya çıkabilir.

Neyin küçük veya büyük olduğunu biraz da ortaya çıkardığı neticelerle ölçmek gerekir. Bazen merkezdeki küçük bir çıkıntı, muhit hattında (çevrede) kocaman bir açı meydana getirir. Siz insanları ilgilendiren bir meselede çok küçük bir hata yaparsınız. Mesela meşveret kararına uymayarak şahsî içtihadınızla veya hissiyatınızla hareket eder ve okçular tepesini terk edersiniz. Fakat bunun neticesi çok ağır olur. Bu yüzden, her zaman tekrar ettiğimiz üzere, bu tür çalışmaların heyetin mütalaa ve müzakeresine havale edilmesi en salim yoldur. Zira müdavele-i efkârla hakikat ortaya çıkar. Eğer mesele şahsî inisiyatiflere bırakılırsa, orada hata ihtimali de çok olur.

Konumun Hakkı

Bu konularda rehber ve lider konumundaki insanlara çok iş düşmektedir. Onların görüşleri, yorumları, temsilleri, tavır ve davranışları çok önemlidir. Çünkü arkadan gelenler onları takip eder. Eğer onlar doğru yürürlerse, onlara iktida edenler de istikametlerini muhafaza ederler. Şayet onlar zikzak çizer, bir kısım yanlışlar yaparlarsa, onların yanlışları arkadan gelenlere de yansır. Daha ötesinde, onların yapmış oldukları hatalar veya olumsuz yorumlamaya açık davranışlar tabana indikçe daha da büyür. Böyle olunca, önde bulunan kimselerin bunu hesap ederek konuşması, hareket etmesi gerekir. Ta ki -Niyazi Mısri’nin dediği gibi- arkalarındakilerin yolunu sarpa uğratmasın, doğru istikamette yürüyen, insanları doğru hedeflere götüren kâmil birer mürşit olsunlar.

Maalesef mevki sahibi bazı kimseler, durdukları yerin hakkını veremedikleri, buna göre düşünemedikleri, konumlarının gerektirdiği tavır ve davranışları ortaya koyamadıkları için toplum çapında kırılma ve çatlamalar meydana geliyor. Baştakilerin düşünce kaymaları, sürç-i lisanları, hesapsız sözleri veya maksadı aşan beyanları tabana düştüğü zaman çok daha ağır sonuçlar doğuruyor. On kiloluk bir yük iki metreden düştüğünde kırk kiloya ulaştığı gibi, insanları sevk ve idare etme konumunda bulunan kişilerin münasebetsiz bir sözü veya tavrı ayağa düştüğünde, cemiyeti oluşturan fertler arasında ciddi kin ve nefretlere sebep olabiliyor. Bu açıdan, her nerede olursa olsun önde bulunan kimseler, hâl ve tavırlarına çok çok dikkat etmelidirler.

Keşke Dememek İçin!

Hepimiz için gerekli olsa da özellikle önder ve lider durumundaki kimseler öyle bir hayat yaşamalıdırlar ki, daha sonra geriye dönüp baktıklarında, kendileri ve milletleri adına telafisi gayr-ı kabil ukdelerle karşılaşmasın, “Keşke böyle değil de şöyle yapsaydım!” demesinler. Olmuş bitmiş şeyler hakkında sızlanmanın kimseye bir faydası yoktur. Önemli olan, hâlihazırda yaşadığımız hayatı dikkatli ve temkinli yaşamamız, şimdiden sözlerimizi, tavırlarımızı, hareketlerimizi ileride tashih etme ihtiyacı hissettirmeyecek şekilde ayarlamaya çalışmamızdır.

Hatalardan korunmanın, yapılan işlerin istikamet üzere gitmesinin garantisi, meşverettir. Evet, her zaman tekrar ettiğimiz gibi, “Bir bilene sor; iki bilgi bir bilgiden hayırlıdır.” Özellikle de idare konumunda olan kimseler, önlerine çıkan bir durum karşısında, tenezzül edip başkalarının fikirlerine başvurmalıdırlar. Söz konusu mevzu her neyse, onun hakkında bilgi ve tecrübe sahibi kimselerden müteşekkil meşveret heyetleri oluşturmalı ve onlara danışmadan herhangi bir karar vermemelidirler. İstişare yoluyla en makul ve mantıki olanı bulmaya çalışmalıdırlar. Hususiyle âmme hakkını ilgilendiren meseleler, şahsî inisiyatiflere bırakılamaz. Yoksa yapılacak bir yanlışla umumun hukukuna tecavüz edilmiş olur. İslâm fıkhında âmme hakkı, hakkın belli bir sahibi olmaması açısından Allah hakkı olarak değerlendirilir ki, meselenin ağırlığını anlatması açısından çok önemlidir.

Maalesef bazen belirli makam ve konumları tutan insanlar, “Burayı en iyi ben bilirim.” diyor, kendi fikrine göre hareket ediyor ve neticede nice falsolar yapıyor. Bilmiyor ki meselelere daha mahruti bakan, kendisinden daha akıllı birileri olabilir. En azından heyetin vereceği kararlar tek bir kişinin kararlarına göre doğruya çok daha yakın, yanlıştan çok daha uzak olacaktır. Zira bir insan ne kadar akıllı olursa olsun, her zaman bakış zaviyesini ayarlayamaz da mefsedetleri maslahat zannedebilir.  Veya onun maslahat gördüğü şeyler, maslahat-ı merdude (dince reddedilen maslahat, maslahat görünümündeki mefsedet) olabilir. Enaniyet, tembellik, inat, korku, çıkar gibi faktörler de insanı makuliyetten uzaklaştırabilir. Bu sebeple bu konumları ihraz edenlere düşen vazife, kendi aklına güvenmek yerine, başkalarının fikirlerine müracaat etmek ve kararlarını istişare ile almaktır.

Eğer şirkten uzaklaşmak istiyorsanız “biz” demesini bilmelisiniz. Kur’an bize bunu öğretiyor. Günde kırk defa namazlarımızda okuduğumuz Fatiha sûresinde, “Sadece Sana kulluk yapar, sadece Senden yardım isteriz.” diyoruz. Tekil değil, çoğul ifade kullanıyoruz. Zira insan ancak, gerçek uhuvveti temin ve tesis ettiği, büyük ve ağır yükleri başkalarıyla paylaştığı, arkadaşlarının hasenatını kendi hasenat havuzuna akıttığı takdirde Allah’ın muvaffak kılmasını umabilir.

Ulvi makam ve mansıpları tutan insanların ahireti kazanmaları, kendilerine rağmen yaşamalarına bağlıdır. Nefisleri, bedenleri, kendi mantıkları, kendi hesapları uğruna yaşarlarsa kaybederler. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreyi sayarken ilk sırada adil yöneticiyi zikreder. Çünkü idarede olan, kuvveti temsil eden, bütün milletin imkânlarını elinde tutan, nimetlerin önünden nehir gibi aktığı bir insanın adaletten, istikametten, hakkaniyetten, mürüvvetten, insanlıktan ayrılmaması çok zor bir imtihan olup onun kendisine rağmen yaşamasına bağlıdır. İşte bu imtihandan geçer notu aldığı, bu zoru başardığı anda o, ahirette Cenab-ı Hakk’ın özel lütuflarına mazhar olacaktır. Onun konumunun hakkını vermesinin ve adaleti temin etmesinin en başta gelen yollarından biri, kendi fikirlerini, kararlarını, tercihlerini meşveret filtresinden -meşveret kalibrasyonu da diyebilirsiniz- geçirmesine bağlıdır. Zira gerçek sesi, gerçek tonu, gerçek sinyali bulmak, meselelerin meşveretle kalibre edilmesine bağlıdır.

معية الحبيب

Herkul | | العربية

سؤال: ما المقصود بمصطلح “معية الحبيب” الذي يجري التركيز عليه بين الحين والآخر في حلقات الدرس؟

الجواب: المعية تعني الرفقة.. أما الذات الذي نقصده بالمعية فهو الله تعالى.. لذلك فإنَّ قصْدَنا من “معية الحبيب” هو الوصول إلى معية ربنا الذي هو حبيب روحنا، وملازمتُه، وأن نشعر في أنفسنا بمرافقته لنا، ونصل معه إلى الأُنس، وأن نستشعر هذا في كل ذرات جسدنا.

وقبل الانتقال إلى الإجابة عن السؤال أود أن ألفت الانتباه إلى أمرٍ معين؛ ألا وهو أنه ينبغي في أثناء التفكير والتحدث والكتابة في الموضوعات المتعلقة بالله تعالى ألا نقيِّم البارئ المتعال من حيث قوالبنا المحدودة، وألا نقيسه ونزنه هو وما يتعلق به من أمور وفق معاييرنا البشرية الخاصة بنا، وعلينا أن نكون حسّاسين وحذرين لأقصى درجة.. وقد نهانا رسول الله صلى الله عليه وسلم عن التفكير في ذات الله تعالى[1]، وحثّنا على التفكير في آلائه والتأمل في أسمائه وصفاته وما خلقه من آثار؛ فالتفكيرُ في ذات البارئ أمرٌ يتجاوز حدود إدراكنا، وبالتالي فإننا عندما ندخل في مثل هذا الطريق نعجز عن التفكير بشكل صحيح، وقد نقع في التجسيم والتجسيد.. نسأل الله السلامة.

المعية في الدنيا

إن المعية التي تعني الوصول إلى الله تعالى والشعور به ذوقًا وكشفًا، من خلال تجاوز الإنسان المسافات المتعلقة ببعده الجسدي، وانسلاخه من الحُجب الجسمانية التي تلفّه؛ هي مقامٌ نطلبه في دعائنا دائمًا.. وإن القلب الذي يتنفّس الأنسَ في جوّ المعية، يطلبه تعالى، وينشغل فيه، ويحس به، ويعمل به، ويبدأ معه، ويظلّ يطوف حول رضاه فحسب، فالمعية الإلهية تعود على أربابها بتجلّيات وصبغة خاصة، حتى إنه عندما يدخل المرء في حضور أحد العظام الروحيين، ويشاركه المناخ نفسه يصطبغ بصبغته.. أي إن مشاعر الإنسان وأفكارَه وحركاته تتأثّر بالوجود في حضرته، حتى إن الولوج في مناخه المستنير ولو لمرة واحدة يمكن أن يسبب تغيّرات في لونه ونمط حياته.. كما ينبغي هنا الحديث عن عظمة الصحابة؛ لأنهم شرُفُوا بمعية الرسول صلى الله عليه وسلم، واصطبغوا بصبغته؛ فما بالكم بالصبغة التي سيصطبغ بها الشخص الذي يحظى بالمعية الإلهية!

وعلى الرغم من أننا نسأل المعية في دعواتنا باستمرار فمن المؤكد أن الوصول إلى مثل هذا المقام السامي ليس سهلًا، فلا يمكن الوصول إلى المعية في الدنيا إلا من خلال “الإيمان بالله” و”معرفة الله” و”محبة الله”.. أي إنكم إن تؤمنوا بالله القدير حقّ الإيمان، وتحوّلوا إيمانكم به إلى المعرفة، وتُتوِّجوا معرفتكم بالمحبة، وتطمحوا دائمًا للوصول إليه والبقاء معه بحبٍّ وشوقٍ حقيقيّين؛ يأخذْكم إلى معيته.. وفي بعض الأحيان يمكنكم أن تشعروا بمثل هذه المنحة في داخلكم بقدر عمق معرفتكم، ويمكن لمن يعيشون حياتهم في بحثٍ وسعيٍ حقيقيّين أن يشعروا بهذا عندما يتوجّهون إلى الله تعالى حقّ التوجه؛ في الركوع، وفي السجود، وفي لحظات الليل الهادئة.. فمثلًا قد يشعر الإنسان بهذه المعية في صورة نسيمٍ قادمٍ منه تعالى، ويمكنه أن يصل بواسطة هذا النسيم إلى حالة مختلفة تمامًا.. فإن شعر به في السجدة فقد يقول: “ليت هذه السجدة لا تنتهي!” وقد يتمنى أن تستمرّ تلك السجدة حتى الموت.

المعية في الآخرة

يتعذّر علينا أن نعرف بالضبط كيف ستتجلّى معية الحبيب في الآخرة؛ لأن كلَّ شيءٍ سيتغير هناك، ستتغير الألوان والأشكال، وربما ستحل الأعراض والجواهر بعضُها محلّ بعضٍ.. ففي عالمٍ ستتغير فيه ماهية كلّ شيءٍ وواقعه، ستفوق فيه المعيةُ أحلامَنا وخيالاتنا كافّة، ويقول الأستاذ بديع الزمان النورسي: “إن قضاء ألف سنة من حياة الدنيا في سعادة مرفهة لا يساوي ساعة واحدة من حياة الجنة! وإن قضاء حياة ألف سنة بسرور كامل في نعيم الجنة لا يساوي ساعة من فرحة رؤية جمال الجميل سبحانه[2].. ولنعلَمْ أن كلَّ ما نعيشه في الدنيا يظلّ مجازيًّا عند مقارنته بالآخرة، فإن الدنيا لهو ولعب، على حدّ التعبير القرآني[3]، إن الحياة في الدنيا تشبه النوم، أما الموت فهو الاستيقاظ من هذا النوم.. “الناس نيامٌ فإذا ماتوا انتبهوا” وستُعاش الحياة الحقيقية في الدار الآخرة.. لذلك سيكون الوصول إلى المعية الحقيقية مأمولًا تحقّقه هناك.. وهناك سترون وتسمعون وتشعرون بمصدر الحياة والجمال والتجلّي والمظاهر الحسنة.

وإنه بحسب العبادات التي تؤدونها هنا وبقدرِ تفانيكم وأفقِ معرفتِكم وحبِّكم وحماسِكم وعمقِ علاقتكم به تعالى؛ ستصلون إلى نِعمٍ وآلاءٍ مختلفةٍ جدًّا في الآخرة، وهناك ستظهر لكم كلّ كلمةٍ وسلوكٍ منكم في شكل مفاجآتٍ مختلفةٍ تمامًا.. وبحسب ما ورد في بعض الروايات فإن الله سبحانه وتعالى سيتجلى بكمال جماله أيام الجمعة -ونحن لا نعرف طبيعة اليوم هناك- وهناك سيرى المؤمنون الذات الإلهية بشكلٍ لا نستطيع أن نعرف كيفيته، قال عليه الصلاة والسلام: “أَمَا إِنَّكُمْ سَتُعَايِنُونَ رَبَّكُمْ فِي الْجَنَّةِ كَمَا تُعَايِنُونَ هَذَا الْقَمَرَ، لَا تُضَامُونَ فِي رُؤْيَتِهِ”[4].

بالطبع هذه كلها عبارات تستخدم لتقريب المسألة إلى أذهاننا.. وإلا فإننا لا نستطيع معرفة كيفيّة وحقيقة الرؤية التي هناك.. وما نعرفه هو أن الجميع سيُفتنون ويثملون بتأثير تلك التجلّيات، وستختلف مشاهدة كلّ شخصٍ عن الآخر وفقًا لعمق أفق معرفته، وكما قال “الشيخ سراج الدين الأُوشي” في منظومته “بدء الأمالي”:

يراهُ المؤمنون بغيرِ كيفٍ *** وإدراكٍ وضربٍ من مِثَالِ

فينسَون النعيمَ إذا رأوهُ *** فيا خُسرانَ أهلِ الاعتزالِ[5]

وكما تبين فإن للمعية الإلهية جوانبَ تتعلق بالدنيا وأخرى بالآخرة.. وهناك نِعَمٌ وهبات عديدة ومختلفة يشعر ويحس بها من يحظى بالمعية الإلهية في الدنيا والآخرة؛ فعلينا أن نسعى للظفر بمعية الله في الدنيا، ونسأل الله تعالى ذلك.. لأن ما يدركه الإنسان ويراه ويناله هنا، تكون بحسبه أيضًا النعم التي ستظهر له في الآخرة، فعلى سبيل المثال فمَن لا يؤمن بالرؤية (رؤية الله)، ولا يستطيع استيعابها في نفسه تمامًا، ولا الدخول إلى مناخها، ولا الإحساس بها؛ يُحرم من مثل هذه النعمة والمنحة في الآخرة.. فما تمتلكونه هنا في الدنيا بدءًا من إيمانكم وإخلاصكم إلى أورادكم وأذكاركم، ومن عبادتكم وطاعتكم إلى حبكم وشوقكم، ستجدونه وتكافَؤون عليه في الآخرة.. سيكافِئ الله كلَّ جهدٍ من جهودكم وسعيكم هنا بما يتجاوز جميع التخمينات والتخيلات في الآخرة.. وهذا هو معنى الآية الكريمة: ﴿وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى﴾ (سورة النَّجْمِ: 53/39).

ذكر الحبيب

معيّة الحبيب هي أجملُ نعمةٍ وأهم مِنحة، وإنّ ذكرَ الحبيب وحبَّه ودوامَ الارتباط به لهي أفضل الوسائل في الحصول على هذه النعمة، علينا أن ندعو بدعاء النبي صلى الله عليه وسلم: “اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ حُبَّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ، وَالعَمَلَ الَّذِي يُبَلِّغُنِي حُبَّكَ”[6].

إنّ الذين يصرفون الكلام ويربطونه دائمًا بالله ورسوله وكلامه تعالى، ويرون ما سوى ذلك من الأقوال ثرثرة، ويعتبرون اللقاءات التي لا يُذكر فيها محبوبُهم سبحانه وتعالى اشتغالًا بما لا طائل من ورائه؛ إن هؤلاء هم الأجدر بأن يحظَوا بمنّة الله ومعيته.

يتحقق ذكر الله أحيانًا عن طريق الحديث المباشر عنه، وأحيانًا عن طريق ربط الكلام بالوسائل التي توصِّل إليه.. فمثلًا: تنفتحون على رحابة القرآن وفضائه لدرجة أنها تغمركم في بحر المعرفة؛ فتُبحرون في فضاءاته، وتتجولون بين آياته، وبذلك تنالون مطلوبكم وهدفكم، وأحيانًا ترشدكم أحاديث مفخرة الإنسانية؛ فتصلون تحت رعايته ووصايته صلى الله عليه وسلم إلى محبوبكم الحقيقي، وأحيانًا يزيد التجوّل بين كلمات وسطور كتاب الكون، والتأمل والتدبر في آياته نصيبَكم من معرفة الله، وأحيانًا تنشغلون بمذاكرة الأعمال التي تتحدّث عن الله تعالى طلبًا للحصول على شرف ذكره، وفي النهاية تنقلكم كلُّ هذه الأشياء إلى معيّة الحبيب سبحانه وتعالى.

وحاصل الكلام: لا يصل الإنسان إلى معية الله دون أن يُشبع قلبَه وعقلَه وروحَه وذهنَه وضميرَه وكلَّ حواسّه الباطنية والظاهرية التي وهبها الله له بكلّ ما يتعلّق به تعالى؛ لهذا السبب يجب السعي دائمًا وراء معية الحبيب بشتى الوسائل، وكذلك بذلُ الجهد للتعرّف عليه والشعور به واجتلاب معيّته عبر اغتنام كلِّ فرصة.. وينبغي للإنسان أن يتنفس المعيّة بكلّ ما أنعم الله عليه من نِعمٍ ومِنَحٍ؛ فمن حقّه تعالى علينا وواجبنا نحوه أن نلجأ إليه ونحاول الوصول إلى معيّته، تاركين جميع أنواع الانشغالات الدنيوية مستشعرين اضطرارًا إليه يفوق كل الضرورات.

[1] رُوِيَ عن ابن عمر رضي الله عنهما قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: “تَفَكَّرُوا فِي آلَاءِ اللهِ، وَلَا تَتَفَكَّرُوا فِي اللهِ”. (الطبراني: المعجم الأوسط، 6/250؛ البيهقي: شعب الإيمان، 1/262)

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، المكتوب العشرون، المقام الأول، ص 270.

[3] انظر: سورة العنكبوت: 29/64.

[4] صحيح البخاري، مواقيت الصلاة، 16؛ صحيح مسلم، المساجد ومواضع الصلاة، 211.

[5] الأوشي: بدء الأمالي، البيتان 20-21، ص 41.

[6] سنن الترمذي، الدَّعَوَات، 73.

Cuma Hutbesi: Sükûtun Çığlıkları

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Yıllar var ki, sükûtun çığlıkları hep sesimin önünde uğulduyor; zulmü lânetlemek, zalimin yüzüne tükürmek, müfterîye ağzının payını vermek, mütecâvizin sesini kesmek, komplocuya “yeter artık” demek tâ dilimin ucuna kadar geliyor ve tabiatımın cidarlarını zorluyor; ama, kimseye bir şey diyemiyor/demiyor; Allah’ın görüp bildiğini düşünüyor, olup bitenleri kaderin mutlak adaletine bağlıyor, bir iki yutkunuyor; sonra da yeniden bütün hiddet ve şiddetimi her zaman muhabbetle çarpan kalbime emanet ediyor; karakter, düşünce ve üslûbumun hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği durumlarda ben bir “Lâ Havle” çekip “Buna da eyvallah” demekle yetiniyorum.

Gerçi böyle davranmak çok defa zalimi cesaretlendiriyor, müfterîyi daha da küstahlaştırıyor, mütecâvizleri saldırganlığa sevk ediyor; ama, ben kendi kendime: “Ne de olsa bunlar da insan, bir gün insan olduklarını düşünür ve bu tür münasebetsizliklerden vazgeçerler.” diyor –bu bir hüsnüzan belki de kuruntu– herkesin insafa geleceği bir eşref saat beklemeye koyuluyorum; koyuluyor ve içimde oluşan değişik dalga boyundaki hafakanları ve çok defa mülâyemet hislerimi zorlayan fırtınaları sebepler üstü nevzuhur beklentilerle yumuşatmaya, göğüslemeye çalışıyor; hatta yer yer derûnî bir sükût murâkabesine dalarak âdeta kendi his dünyamın dışına kaçıyorum. Zaman geliyor ki, içimi kanatan bir kısım şeyler karşısında kendime acıyor, bazen de âleme karşı saygılı olayım derken kendime saygısızlık yaptığım hissine kapılıyorum; kapılıyorum ama, yine de her zaman bir zıpkın gibi sineme saplanan onca yalan, onca tezvir, onca şeytanî plân karşısında dönüp nefsime: “Tâ baştan derdi derman kabul ettiğine göre, bu şikâyet tavrı da neyin nesi? Dişi olan elbette ki ısıracak, pençesi olan da parçalayacak; hakkı kuvvette görenler mevcut olduğu sürece bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez; öyleyse herkesi hoş gör.” deyip çığlıklarımı içime gömüyor ve duygularımı sükûtun nevhalarıyla dillendiriyorum.

Zaten benim gibi düşünenlerin ve benim durumumda olanların başka türlü davranmaları da mümkün değil; evvelâ, edânîye baş eğmesek de, “Hükm-ü kazaya can iledir inkıyâdımız.” (Bâkî).. saniyen, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, düşmanlığa kilitlenmiş kimselerin hadd ü hesabı yok, kinle-nefretle oturup kalkanlar, lânetle anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar insafsız, –benim olup bitenleri kalbimde yumuşatmam realiteleri değiştirmez– çokları ağızlarını her açışlarında firavunların gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve doymuyorlar yakıp-yıkmaya, asıp-kesmeye, sorgusuz infaza; hemen her zaman bir “He-man” edasıyla kılıçlarını göklere doğru kaldırıyor ve “Güç bende!” diyorlar. Dünya bir baştan bir başa “hak, hürriyet, demokrasi, insan hakları..” gibi nakaratlarla inliyor; ama, hak kaba kuvvetin elinde zebûn, hürriyetin boynunda üst üste esaret tasmaları, demokrasi uygulayıcıların keyfine göre yorumlanan bir ucûbe.. şimdilerde bunların böyle olduğunu anlamayan kalmadı ama, yıllardan beri bu gibi değerleri istismar edenler, hâlâ hiçbir şeyden haberleri yok gibi aynı nakarâtı tekrar edip duruyorlar hem de yaşlarından, başlarından, konumlarından utanmadan; işsiz-güçsüz, amelmanda miskin miskin otururken hak, hürriyet, demokrasi diyor; hakları hürriyetleri tarumar eden bir başkası da aynı şeyleri mırıldanıyor. Pâye, mansıp ve koltuk kapmada aynı sihirli kelimeler kullanılıyor, dahası çalıp çırpmalar onların farklı yorumlanmalarıyla meşru gösterilmeye çalışılıyor. Ezenler ezdiklerini onlara dayanarak eziyor, kayırdıklarını da yine onlara getirdikleri özel yorumlarla kayırıyorlar.. evet, onlarla dünyada değişik idarelere müdahale ediliyor, onlarla ülkeler işgale uğruyor; onları ikâme bahanesiyle insan kanı dökülüyor, ırz çiğneniyor, namus pâyimâl oluyor, cinayetler işleniyor, failler meçhul kalıyor, insanlara baskılar uygulanıyor, düşüncelere sansür konuyor, özel yaşama karışılıyor, inançlara saldırılıyor, akla-hayale gelmedik hayasızlıklar irtikap ediliyor ve münkerâta prim veriliyor; her zaman hak-hukuk deniyor ama, çiğnenen de yine onlar oluyor.

Ben şimdilerde, olup biten bunca fezâyi ve fecâyii, o kendime has dar tarassut ufkumdan seyrediyor ve içimden “Ey Rab, ne kadar Halîm’sin! Bunca tagallüp, bunca tahakküm, bunca baskı ve bunca hakla, hürriyetle, demokrasiyle alaya rağmen Sen bütün bunları yapanlara mehil üstüne mehil veriyorsun.” diye mırıldanıyor; bir kere daha, “Lâ Havle” çekiyor ve artık tabiatım hâline geldiğini zannettiğim o hayret ve dehşet televvünlü sessizliğime gömülüyorum. Vâkıa, haksızlık, zulüm ve tecavüz karşısında mutlak sükût şeytana mum yakma mânâsına gelir ve Nebî beyanıyla mezmumdur. Ne var ki, bir mü’min hiçbir zaman mutlak mânâda susmaz; eli-kolu bağlansa ağzını kullanır; ağzına fermuar vurulsa heyecanlarıyla duygularını seslendirir; bütün bütün tecrit edilip çevreyle alâkası kesilse içten içe hafakanlarla gürler ve sürekli magmalar gibi köpürür durur. Öyle ki, eğer onu iç infialleriyle deşifre ediversek, sinesinde her zaman şimşeklerin çakıp durduğuna şahit olur ve yıldırımların gürültüleriyle ürpeririz.

Onun sessiz gibi duruşu, bir karıncayı bile incitmeyecek kadar incelik ve şefkatinden, emniyet ve güven felsefesinden, insanî değerlere saygısından, herkese merhametinden ve her işini Allah’a havale etmesinden ileri gelmektedir. Her şeyden evvel o bir denge insanıdır. İçinde en korkunç heyecan dalgalarının telâtumlarını duyarak oturup kalktığı durumlarda bile, ciddî bir sorumluluk duygusuyla olabildiğine itidalli ve basiretlidir. O, tahayyülleri mantık ve muhakemesinin önünde, aklına esen her şey dilinin ucunda, ulu orta konuşan ve ne yaptığını bilmeyen, söz ve davranışlarıyla her şeyi yakıp yıktıktan sonra hesap endişesine kapılan, sonra da tahribatına mazeretler aramaya kalkan akılsız bir çocuk değildir. Bilakis o, konumunun farkında, ne yapıp neler söylediğinin şuurunda bir gönül, bir akıl ve bir temkin insanıdır. Ağzını açma fırsatı verildiğinde âlemşümul insanî değerleri dillendirir; dilini tutup susması gerektiği yerde de sürekli heyecan soluklar, dua ve niyazla oturur kalkar, çevresine şefkatle bakar ve herkese gülücükler yağdırır. Hiçbir zaman kadere küsmez, Cenâb-ı Hakk’ı insanlara şikâyet ediyor gibi onlara dert yanmaz; aksine, nefsini sorgular ve nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışır. Izdıraplarını sinesine gömer, hâlden anlamayanlara ızdıraptan söz etmez; içten içe fırınlar gibi yansa da yutkunur fakat asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir ama bunu kat’iyen kimseye hissettirmez.

Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev topu ve bir kor yığını olduğunu tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri gibi sanırlar. Oysaki, eğer onun inancı, tabiatı ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade etseydi de sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun gürleyiverseydi, bütün saksağanlar seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da karanlık inlerine çekilip sükût murâkabesine dalacaklardı. Ama o, tam bir güven ve emniyet insanıdır, karakterinin gereğini yerine getirmede de fevkalâde hassastır. İncinse de kimseyi incitmez, kendisine zulmedilse de o asla can yakmaz.

Aslında, onun ruh dünyasında her zaman birbirinden daha ürpertici hüzün resimleriyle, milletini içinde bulunduğu gâilelerden kurtarma humması iç içedir; hafakan ve ızdırapları dâim, beyin fırtınaları ve diriliş hamleleri de mütemâdîdir. Onun gönlünün ezelî şiiri, daha doğrusu sessiz çığlıkları hemen her zaman ışığa çağrı ve karanlığa karşı da aydınlatma ruhuna bağlı cereyan eder. Heyecanlarını aksettiren bir mısra dudaklarından hüzünle damlarken, diğeri bir diriliş neşîdesi gibi gürler. Bu itibarla da onun infial ve helecanlarında her zaman, içindeki o müthiş çalkantıların âsârı müşâhede edilir.

İşin aslına bakılacak olursa, biz hayatı hemen her zaman hep bu şekilde yaşama peşinde olduk ve belki de böyle yaşamaya mecbur edildik; heyecan ve ızdırap hem kaderimiz hem de talebimiz oldu. Şahsımız hesabına yaşamayı bir bencillik saydık ve çok defa böyle bir telâkkiyi de tiksinti ile karşıladık. Başkalarını yaşatma ve ebedî saadete hazırlama âdeta tutkumuz oldu; hem öyle bir oldu ki, bu dünyadan göçtükten sonra eğer yeniden bir kere daha bu âleme dönme söz konusu olsaydı ve bu yeni hayatın seçeneği de bize bırakılsaydı, biz yine “yaşatma” diyecek ve gerçek insanî ufka kilitlenerek her yanda insanlığı “ba’sü ba’del mevt”e götürecek mülâhazalarla nefes alıp verecek.. horlanıp hakir görülmelere aldırmayacak.. irtica yaygaralarına pabuç bırakmayacak.. iftira, tezvir ve çeşit çeşit isnatlarda bulunanlara küsmeyecek, gönül koymayacak.. en amansız ve imansız tecavüzleri, tasallutları dahi sinelerimizde yumuşatacak, içimiz ağlarken gülmesini bilecek.. ve kimse incinmesin, insanlar rahatsız olmasın diye hafakanlarımızı içimizde baskı altına alıp sustuğumuz aynı anda his dünyamızdaki magmaların gürültüleriyle oturup kalkacak ve hemen her zaman insan olarak yaratılmış olma özel konumuna göre bir duruş içinde bulunmaya çalışacaktık…

Bu itibarla, zannediyorum, bizi susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da yanılıyorlar: Biz hiçbir zaman tamamen susmayız, ruhumuzun derinliklerinde sürekli ızdırap ve ümit, her şeye katlanma ve var olma gayreti iç içedir. Bazen heyecanlarımızın dozu azalsa da, hiçbir zaman daimî inkıta söz konusu değildir; yarım ses, yarım soluk, çeyrek sancı, çeyrek hafakan sinelerimiz sürekli içinde kor bulunan bir mangal gibidir. İmanımız bize her zaman farklı şeyler fısıldar, vicdanlarımız ayrı ayrı telden nağmeler dinletir. Ne var ki, bizimle aynı inanç ve aynı mefkûreyi paylaşmayanlar bütün bunlardan ne bir şey duyar ne de bir şey anlarlar.

Ben şahsen, bu hafakan ve heyecanları her hatırlayışımda öldüren bir mahkûmiyetin, çıldırtan bir mazlûmiyetin ve amansız bir mağdûriyetin kurbanı olan bir kısım masum ağızların söylemek isteyip de söyleyemedikleri şeylerin gırtlaklarında düğümlenip onları boğuyor gibi olduğunu tahayyül etmiş ve ürpermişimdir. Kim bilir belki onların da söyleyecekleri ne güzel şeyler vardı. Ama bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen, dahası kendini biliyor zanneden bir tür mük’ab cahiller her türlü imkânı kullanarak hiçbir zaman onlara kendilerini ifade etme fırsatını vermediler; vermezler de, zira o zaman, Âkif’in:

“Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;

Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!…”

sözleriyle ortaya koyduğu bu fikir ve ilimzedelerin ne kadar boş olduklarını herkes anlayacak, düşünebilenler her şeye vakıf olacak ve böylece hakkı kuvvete bağlayıp her işlerinde zorbalığa başvuranlar, sermayesi bağırıp çağırma olan bir kısım çığırtkanlar ve bulanık suda balık avlayanlar gerçek kimlikleriyle bilinecek ve işte o zaman salim düşünceye karşı diyalektikle, demagojiyle mücadele veren bu densizler bir bir devrilecek; sözün özü yalancının mumu sönecek ve bugüne kadar değişik yol ve yöntemlerle aldatılanlar da bir daha aldanmayacak. Bu ise, gürültüyle, kaba kuvvetle dünyayı idare etmek isteyenlerin iflası demektir ki, ben onların böyle bir şeye göz yumacaklarını hiç zannetmiyorum; neticede söz dönüp dolaşıp ne olursa olsun bugün için bazı kimselerin susturulmasına gelip dayanıyor ve tabiî bu arada bir hayli kimse de bütün bütün susuyor…

Ne var ki, bugün şöyle böyle kendini ifade edemeyenler bir gün mutlaka sinelerindeki heyecan ve ızdırabı çevrelerine duyuracak, hâlleriyle olsun kendilerini anlatacak, şimdilerde hafakanlarla yutkunmalarına karşılık günü gelince sükûtun o en müessir şiirlerini inşad edeceklerdir. Kim bilir, belki de işte o zaman, birkaç asırdan beri şefkat, merhamet, adalet… gibi gerçek insanî değerleri unutmuş pek çok kaba ve haşin tabiat umulmadık şekilde yumuşayacak ve insan olarak yaratılmış olmanın gereklerine yönelecektir.

Öyleyse, varsın bir müddet daha zulüm âbâd olsun, hak ve adalet ayaklar altında çiğnensin, mazlum âh u efgânla inlesin, mağdur sesini duyurma peşinde koşsun ve sineler Kudreti Sonsuz’un konuşacağı “eşref saat” ümidiyle ızdırap ve heyecan soluklasın.. mesele bizim için bir çile doldurma ve inleme ise,

      “Henüz bitmemiş terennümler var

      Ki, sükûtunda intizar inler.” (Fâik Ali)

fehvâsınca, daha bir hayli nevha-i sükûta ihtiyaç var ve ihtimal işte bu sükûtun arkasında o beklenen bahar…

 

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Ekim 2003 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

MAİYYET-İ CÂNAN

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Zaman zaman sohbetlerde üzerinde durulan “maiyyet-i Cânan” tabiriyle ne kastedilmektedir?

Cevap: Maiyyet, beraberlik demektir. Cânan ile kastettiğimiz zât ise Allah Tealâ’dır. Dolayısıyla “maiyyet-i Cânan”dan kastımız, canımızın cananı olan Rabbimiz’in maiyyetine erme, O’nunla beraber bulunma, O’nun bizimle olan beraberliğini içimizde hissetme, O’nunla ünsiyet etme ve bunu iliklerimize kadar hissetmedir.

Sorunun cevabına geçmeden önce bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Allah ile alâkalı konularda düşünürken, konuşurken, yazarken Zât-ı Bârî’yi kendi dar kalıplarımız üzerinden değerlendirmemeli, O’nu ve O’nunla alâkalı hususları kendi beşerî kıstaslarımızla ölçüp tartmamalı ve azami derecede hassasiyet göstermeliyiz. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bizi, Cenab-ı Hakk’ın zâtını düşünmekten menetmiştir. (Bkz. Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/250; Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/136) Bizim yapabileceğimiz, Allah’ın isim ve sıfatları ve O’nun yaratmış olduğu âsâr hakkında tefekkür etmektir. Zât-ı Bârî hakkında düşünmek bizim boyumuzu çok aşkın bir meseledir. Zira aklımız O’nu idrak etmekten acizdir. Dolayısıyla böyle bir yola girdiğimizde doğru düşünemez, farkında olmadan -Allah muhafaza- tecsim ve tecside girebiliriz, yani Allah’a beşerî, cismanî bir kısım özellikler yakıştırmış oluruz. Maiyyet-i ilâhiye hakkında yapacağımız değerlendirmelerde de bu hususu gözden uzak tutmamalı, her tür iddiadan kaçınmalı ve meseleyi kestirip atmamalıyız.

Dünyada Maiyyet

İnsanın, bedeni yönüne ait uzaklıkları aşarak, kendisini kuşatan cismani perdelerden sıyrılarak Cenab-ı Hakk’a vasıl olması, O’nu zevken ve keşfen duyması manasına gelen maiyyet, bizim dualarımızda sürekli O’ndan istediğimiz bir makamdır. Maiyyet ikliminde üns soluklayan bir gönül hep O’nu ister, O’nu düşünür, O’nu duyar, O’nunla işler, O’nunla başlar, sadece O’nun hoşnutluğu etrafında döner durur. Evet, maiyyet-i Cânan’ın kul üzerinde ayrı bir insibağı vardır. Maneviyat büyüklerinden bir zatın huzuruna girip onunla aynı atmosfer paylaşıldığında bile bir insibağ hâsıl olur. Yani, insanın duyguları, düşünceleri, hareketleri o zatın huzurunda bulunmaktan etkilenir. Onun aydınlık iklimine bir kez girmek bile onun renk ve deseninde değişikliklere sebep olabilir. Sahabenin büyüklüğünü biraz da burada aramak gerekir. Çünkü onlar maiyyet-i Resul’le müşerref olmuş, O’nun boyasıyla boyanmışlardı. Maiyyet-i ilâhiyeye mazhar olan bir kimsenin nasıl bir keyfiyet kazanacağını varın siz düşünün.

Biz sürekli dualarımızda maiyyet talebinde bulunsak da böyle yüce bir makama ulaşmak elbette kolay değildir. Dünyada maiyyete, ancak iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullahla ulaşılabilir. Yani siz Cenab-ı Hakk’a çok iyi inanır, inancınızı marifete çevirir, marifetinizi muhabbetle taçlandırır ve ciddi bir aşk u iştiyakla hep O’na ulaşmayı, O’nunla birlikte olmayı arzularsanız, O da sizi maiyyetine alır. Bazen böyle bir mazhariyeti, marifetinizin enginliği ölçüsünde içinizde duyabilirsiniz. Hayatını ciddi bir arayış ve araştırma içerisinde yaşayan insanlar, Cenab-ı Hakk’a tam yöneldikleri zamanlarda, bazen rükuda, bazen secdede, bazen gecenin asude dakikalarında bunu hissedebilirler. Mesela bu maiyyeti O’ndan gelen bir esinti şeklinde duyabilirler. Bu esintiyle bambaşka bir keyfiyete erebilirler. Şayet onu secdede duymuşlarsa “Keşke bu secde hiç bitmese!” diyebilir ve ölünceye kadar o secdenin uzayıp gitmesini dileyebilirler.

Ahirette Maiyyet

Maiyyet-i Cânan’ın ahirette nasıl tezahür edeceğini tam olarak bilemiyoruz. Çünkü orada her şey değişime uğrayacak, renk ve şekil farklılaşacak, belki arazlar ve cevherler birbirinin yerini alacaktır. Her şeyin mahiyet ve hakikatinin değişip dönüşeceği bir âlemde yaşanan maiyyet de bizim hayal ve tasavvurlarımızı aşkın olacaktır. Hz. Pir, Cennet’in binlerce sene mesudane hayatının bir dakika rü’yet-i cemale (Allah’ı görmeye) mukabil gelmeyeceğini ifade ediyor. (20. Mektup, 1. Makam) Şunu unutmamak gerekir ki, ahiretle kıyaslandığında dünyada yaşanan her şey mecazi kalır, Kur’ân’ın ifadesiyle oyun ve eğlenceden ibarettir. (Ankebut sûresi, 29/64) Dünya hayatı âdeta bir uyku gibidir. Ölüm ise bu uykudan uyanmadır. Asıl hayat, öbür âlemde yaşanacaktır. Dolayısıyla asıl maiyyete erme de orada söz konusu olacaktır. Orada hayatın, tüm güzelliklerin, tecelli ve tezahürlerin kaynağını görecek, duyacak ve hissedeceksiniz.

Burada yapacağınız ibadetlere, adanmışlığınıza, marifet ufkunuza, aşk u şevkinize ve O’nunla alâkanızın derinliğine göre ahirette çok farklı mazhariyetlere erersiniz. Buradaki her söz ve davranışınız orada çok farklı sürprizler şeklinde karşınıza çıkar. Bazı rivayetlerde ifade edildiğine göre Cenab-ı Hak, Cuma günleri -günün oradaki mahiyetini bilemiyoruz- Cemal-i Bâkemali ile tecelli edecek ve mü’minlere Kendisini gösterecektir. İnananlar orada Zat-ı Ulûhiyet’i nasıl gerçekleşeceğini bilemeyeceğimiz bir şekilde müşahede edeceklerdir. Sahib-i Şeriat’ın beyanına göre hem de ayın on dördünde ufukta dolunayı gördükleri gibi perdesiz olarak O’nu görecekler ve birinin görmesi bir başkasına mani olmayacaktır. (İbn Ebî Şeybe, Musannef 1/477; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 2/314)

Tabii bunların hepsi meseleyi zihnimize yaklaştırma adına kullanılmış ifadelerdir. Yoksa oradaki görmenin keyfiyet ve hakikatini bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da herkesin orada nail olacağı tecelliler ile mest ve sermest olup kendinden geçeceği ve her şahsın müşahedesinin, kendi marifet ufkunun derinliğine göre farklılık arz edeceğidir. İslâm akidesini beyitlerle anlatan “Bed’ü’l-Emâlî” adlı manzum eserde de dendiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın cemalini gören mü’minler, o cemal-i bâkemal karşısında bütün Cennet nimetlerini unuturlar. Yani o esnada ne Cennetteki köşk ve villalarını hatırlarlar ne birbirinden lezzetli Cennet meyvelerini ne de huri ve gılmanları. Hepsini unuturlar. O esnada bunların hiçbirini gözleri görmez.

Görüldüğü üzere, maiyyet-i ilâhiyenin hem dünyaya hem de ahirete bakan yönleri vardır. Ona nail olan kimsenin burada ve ötede hissedip duyacağı çok farklı lütuflar, mevhibe ve varidat söz konusudur. Bizler öncelikle dünyada maiyyete nail olmaya çalışmalı ve Cenab-ı Hak’tan bunu istemeliyiz. Çünkü insan burada neye erer, neyi görür, neyi elde ederse, ahirette karşısına çıkacak olan nimetler de buna göre olacaktır. Tabii ki oranın enginlik ve derinliklerine göre. Mesela burada rü’yete (Allah’ı görmeye) inanmayan, onu içine tam sindiremeyen, onun iklimine giremeyen ve onu duyamayan biri, ötede böyle bir mazhariyetten mahrum kalır. İman ve ihlasınızdan evrad u ezkarınıza, ibadet ü taatinizden aşk u iştiyakınıza kadar burada neye sahipseniz öbür tarafta onunla karşılaşacaksınız. Allah buradaki her bir ceht ve gayretinizi tahmin ve tasavvurları aşan bir şekilde orada mükâfatlandıracaktır. وَأَنْ لَيْسَ لِلإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى “Doğrusu insan için kendi emeğinden başkası yoktur.  Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır.” (Necm sûresi, 53/39-40) âyetinin ifade ettiği mana da bu olsa gerektir.

Sohbet-i Cânan

Maiyyet-i Cânan önemli bir nimet ve mazhariyettir ve bu mazhariyete ulaşmanın en önemli vesilelerinden biri sohbet-i Cânan’dır. Bunun için delice Allah’ı sevmeli, sürekli O’nu düşünmeli ve her yerde sözü evirip çevirip O’na getirmelisiniz. Efendimiz (sallallahu aleyi ve sellem) gibi dualarınızda sürekli, اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ حُبَّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ، وَالعَمَلَ الَّذِي يُبَلِّغُنِي حُبَّكَ “Allah’ım bahtına düştüm beni muhabbetinle serfiraz kıl. Senden, Senin sevgini, Seni sevenlerin muhabbetini ve Senin sevgine ulaştıracak amellere beni muvaffak kılmanı istiyorum.” (Tirmizi, daavât 75) demelisiniz. Eğer siz, sözü eviriyor çeviriyor ve sürekli Allah’a, Resûlullah’a, Kelâmullah’a bağlıyor, bunlardan bahsetmeyen sözü lakırdı görüyor, onlardan bahsedilmeyen bir araya gelmeleri abesle iştigal sayıyorsanız Allah da size maiyyetini lütfedecektir.

Sohbet-i Cânan, bazen doğrudan Allah’tan bahisler açmakla olur, bazen de sözü O’na ulaştıracak vesilelere bağlayarak. Mesela Kur’ân’ın enginliklerine öyle açılırsınız ki o sizi bir marifet ummanına daldırır. O’nun enginliklerine açılır, âyetleri arasında dolaşır ve böylece matlup ve maksudunuza nail olursunuz. Bazen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasına takılır ve O’nun vesayetinde hakiki Mahbubunuza ulaşırsınız. Bazen kâinat kitabının kelime ve satırları arasında dolaşma, onun âyetlerini tefekkür ve tedebbür etme sizin marifetullahtan nasibinizi ziyadeleştirir. Bazen sohbet-i Cânan adına O’ndan bahseden eserlerin müzakeresiyle meşgul olursunuz. Netice itibarıyla bunların hepsi sizi maiyyet-i Cânan’a taşır.

Hâsılı insan, kalbini, kafasını, ruhunu, zihnini, vicdanını.. kısaca Allah’ın kendisine bahşettiği bütün iç ve dış duyularınızı O’na ait mülâhazalarla doyurmadan maiyyet-i Cânan’a eremez. Bu sebeple farklı vesileleri kullanarak sürekli maiyyet-i Cânan peşinde olmalı. Her fırsatı değerlendirerek O’nu bilme, O’nu duyma, O’nunla birlikte olmaya gayret göstermelidir. Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği bütün latife ve hasseleriyle maiyyet soluklamalıdır. Her türlü dünyevî meşguliyetten sıyrılarak, ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle O’na yönelmek ve maiyyetine ulaşmaya çalışmak O’nun hakkı, bizim de vazife ve borcudur.

***

Not: Bu yazı, 18 Şubat 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

القمع المجتمعي

Herkul | | العربية

سؤال: يسيطر على بعض الأوساط والدوائر اليوم القلق والخوف من الإسلام والمسلمين، فراحوا يدّعون أن المسلمين سيمارسون القمع والعنف على غيرهم لو أتيحت لهم الفرصة وتوفرت لديهم الإمكانات، أو على الأقل سيمارسون ما يسمى بالقمع المجتمعي ضد الآخرين للحيلولة دون أدائهم طقوسهم وشعائرهم؛ فما مصدر هذا الخوف؟ وهل لهذه الانتقادات والمخاوف من مبرر معقول؟

الجواب: يقول ربنا سبحانه وتعالى في القرآن الكريم مخاطبًا النبي صلى الله عليه وسلم: ﴿وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ﴾ (سورة الأَنْبِيَاءِ: 21/107)، وقد صدَّق صلى الله عليه وسلم هذا البيان الإلهي بأقواله وأفعاله، وظل عليه الصلاة والسلام طوال حياته السنية يتعامل مع الجميع بشفقةٍ ورحمةٍ ولينٍ، ولم تختلف هذه المعاملة حتى في الحروب، فلم يحمل أيَّ حقدٍ أو ضغينة، ولم يفكر في الانتقام من أحد، حتى إنه عفا عن مشركي مكة الذين ساموه هو وأصحابَه سوء العذاب.

ولقد حرّم القرآن الكريم شتى أنواع القمع والاضطهاد بقوله: ﴿لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/256)، وأكّد على تحريم الجبر والإكراه في آيات عديدة، منها على سبيل المثال: ﴿وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ﴾ (سورة ق: 50/45)، وقوله: ﴿لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُسَيْطِرٍ﴾ (سورة الغَاشِيَةِ: 88/22).. فإذا كان البعض رغم كل هذا يتخوّف من المسلمين ويعتقد أنهم سيمارسون القمع على غيرهم فهذا إما يرجع إلى أن المسلمين قد أخطؤوا في فهم الإسلام وتمثيله، أو أن هؤلاء الخائفين قد أخطؤوا في التعرّف على الإسلام والمسلمين، أو أن لهم مقاصدَ أخرى من وراء ترويجهم هذه الأفكار.

والذين مارسوا الضغط والإكراه على الناس حتى اليوم هم -في الغالب- ممثّلو الكفر والإلحاد؛ فهؤلاء هم الذين أذاقوا من ليسوا على شاكلتهم شتى أنواع الظلم والحرمان، وفرضوا أفكارهم وأنظمتهم عليهم مستخدمين في سبيل ذلك شتى الطرق والوسائل، ولكي يجعلوا المجتمعات شبيهة بهم وتابعة لهم فقد مارسوا عليها القمع المجتمعي بأبشع صوره، وهكذا فإنهم يعبرون بين حين وآخر عن هذا القلق وهذه المخاوف؛ لاعتقادهم أن المسلمين مثلهم أو لمقارنتهم المسلمين بأنفسهم.

وأنا لا أستبعد أن يكون بين المسلمين اليوم من لم يفهم الإسلام بما يتناسب مع لبّه وجوهره، ولم يستوعب روح الدين، ولم يُحسن قراءة الحياة السنية للنبي صلى الله عليه وسلم، ولم يتعمق في فقه السيرة، ولم يفسّر الإسلام وفقًا لظروف العصر؛ وبالتالي اتّخذ من الإسلام أداةً للعنف والقمع، وقد شهدنا كثيرًا من الأمثلة على ذلك في الوقت الحاضر.. ولكن علينا أن نعلم جيّدًا أنه لم يَخْلُ دينٌ أو نظامٌ أو أيديولوجيةٌ من وجود جماعات متطرّفة مهمّشة؛ إذ لا توجد قيمة لا يستطيع الإنسان استغلالها لصالحه، ولذلك فمن الخطإ إصدارُ حكمٍ بشأن الإسلام والمسلمين بالنظر إلى حال من أخطؤوا في فهم الدين أو فسّروه تفسيرًا خاطئًا.

أضفْ إلى ذلك قصورَ معرفتهم بالإسلام والمسلمين، فمع الأسف يتوجّس البعض خيفة ممن يصفونهم بالآخر، بل ويضمرون لهم العداوة لأنهم لم يخرجوا خارج حدود الحي الذي يقطنون فيه، ولم تُتح لهم الفرصة لإقامة حوار مع طوائف المجتمع المختلفة.. لأن الإنسان عدوُّ ما يجهله، وقديمًا سمعنا أحدهم يعترف بذلك قائلًا: “لم نخرج من حيِّنا ومنطقتنا”، وبالتالي لم يستطيعوا التعرّف على المجتمع بكل طوائفه وأشكاله وألوانه في أيِّ وقتٍ كان؛ لأنهم عزلوا أنفسهم عن المجتمع، ورأوا أنه من التدني أن يكونوا مع المؤمنين وأن ينزلوا إلى قراهم وبلدانهم؛ ولذلك لم يدخلوا ولم يتعرفوا قطُّ على عالمهم.

وهناك سبب آخر أيضًا وراء هذه الاتهامات التي تُكال للمسلمين، ألا وهو: موقف الكفر من الإيمان.. فمنذ آدم عليه السلام والصراع قائمٌ بين “فاوست ومفستو (Faust-Mefisto)”[1]، وعند النظر إلى الأحداث التاريخية نجد أمثلةً لا حصر لها للصراع بين الإيمان والكفر.. ويمكن القول: إن العديد من الذين يعبرون عن هذه الهواجس والمخاوف التي لا محل ولا مبرّر لها تجاه المسلمين إنما يفعلون ذلك بِمعنًى ما بمقتضى كفرهم وإلحادهم، وتغيير هذا أمرٌ يفوق طاقتنا.

وعندما نفكّر في الأمر على إطلاقه نجد أنه لا يوجد مبرّر معقولٌ للادعاء بأن ممارسةَ المؤمنين لدينهم وشعائرهم سيولّد ما يُسمى بالقمع المجتمعي ضدّ الآخرين.. فإذا ما تم التعامل مع المسألة بمثل هذا المنطق فيمكن تقديم ادعاءات مماثلة بشأن جميع الاختلافات في المجتمع، وعلى سبيل المثال إن صحّ الادّعاء بأن اللاتي يغطين رؤوسهن سيمارسن ضغطًا وقمعًا على الكاشفات رؤوسهن؛ فسيكون عكس هذا الادعاء صحيحًا ومعقولًا أيضًا، ويصل الأمر في النهاية إلى أن يكون الناس جميعًا على شكلٍ ونمطٍ واحد، وهذا أمر مخالفٌ للفطرة الإنسانية المتنوّعة، وضربةٌ قاصمةٌ لإرادة الإنسان وحريته.. فلا يوجد أساس منطقي وعقلاني لمثل هذه الادعاءات.

والذين يدعون أن ممارسة المسلمين شعائر دينهم سيشكِّل ضغطًا عليهم إنما يعترفون عن غير قصد بضعفهم وعجزهم.. وهذا يعني أنهم لا يثقون بأنفسهم ولا بتجاربهم الحياتية، إنهم لا يستطيعون أن يعيشوا في سلامٍ مع أنفسهم، حتى إنه تزعجهم عبادة الآخرين وممارستهم شعائر دينهم، وهذا يعني أنهم في شكٍّ وريبٍ من القيم التي يحاولون إرغام الناس على تقبّلها حتى وإن لم يكن لديهم شكٌّ في أنفسهم؛ لأن الواثقَ في القيم والمبادئ التي يؤمن بها لا يشعر بالضغط من خلال النظر إلى حياةِ أيِّ شخص.. تمامًا مثل الشخص الذي يعرف السباحة لا ينتابه القلق بشأن الغوص حتى في المحيطات الكبيرة، أما الذي لا يستطيع السباحة فإنه يخشى النزول حتى في الجدول.

والمؤمن الحقيقي لديه ثقة بالقيم التي تبناها وآمن بها وجعلها فلسفة حياته، ولا يخشى التعايش مع أتباع الديانات الأخرى والدخول في حوار معهم، والتعرّض لتأثيرهم.. ولذلك لا يحاول أن يمنع الناس من ممارسة عباداتهم، ولا أن يبلّغوا الآخرين الحقائق التي يؤمنون بها، فإن انتابه القلق في هذا الأمر؛ فهذا يعني أن لديه شبهة في دينه، ولم يستقرّ الإيمان بعدُ في قلبه، ومثل هذا الشخص الذي يعيش في الفراغ قد يتحوّل إلى اتجاهٍ آخر إن لم يكن اليوم فغدًا.. والذين لا يعيشون في سلامٍ مع أنفسهم ومع قيمهم الذاتية يخشون الوقوع تحت تأثير الآخرين، وحتى وإن لم يخافوا على أنفسهم فإنهم يخافون من تأثّر الحشود التي يفرضون عليها رؤاهم العالمية؛ ومن ثَمّ يحاولون بشتى أنواع القمع والضغط أن يمنعوا الآخرين من ممارسة عباداتهم وتبليغهم لدينهم.

والحال أن الحرية الدينية والوجدانية والفكرية هي من أبسط الحقوق الإنسانية، وعالم اليوم يسلّم بهذا ويُقرّه.. فمن الطبيعي للغاية أن يؤمن الإنسان بسلامةِ فكرة معينة ومعقوليّتها وفائدتها للإنسانية، ثم يرغب في تبنّي الآخرين لها، سواء أكانت هذه الفكرة اقتصادية أو سياسية أو ثقافية أو أخلاقية أو عقائدية، فلو أنكم اعتقدتم في صدقِ شيءٍ وعدالته فطبيعيّ أن تتمنّوا تقبل الجميع له، وكذلك لو اعتقد الناس بأن الفكرة المطروحة عليهم أو القيم المقدّمة لهم أكثر دقّة وصوابًا ووجدوا أنها تعِد بمستقبلٍ مشرقٍ فسيرجحونها بإرادتهم الحرة ويتبنونها.

فإن كنت أومن بأن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم هو ربان السفينة التي تصل بنا إلى ساحل السعادة فسأرغب في ركوب الناس جميعًا في هذه السفينة. أجل، إن كنت أفكر في سعادة الإنسانية فهذا واجبي، لأن هذا ما يقتضيه إسلامي وإنسانيتي.. وإذا نظر الإنسان إلى المسألة على هذه الشاكلة فهذا يعني أنه يفكر في الآخرين، ويهتم لأمرهم، ويرغب في وصولهم إلى الصلاح والفلاح، أما إذا لم ينظر إلى المسألة هكذا فهذا يعني أنه يشك في قيمه الذاتية أو لا يفكر في الآخرين مثل تفكيره في نفسه.

المشكلة الأساسية هنا هي أن يحاول الإنسان إكراه الآخرين على تقبّل القيم التي يؤمن بها من خلال اللجوء إلى الضغط والقمع والإكراه، وهذا ما يجب أن نركز عليه ونناقشه.. وإلا فلا بأس في رغبة الإنسان بمشاركة الآخرين ما يراه صحيحًا طالما يحترم أفكارهم ومعتقداتهم واختياراتهم.. فيمكنه أحيانًا أن يبلّغ الحق والحقيقة مراعيًا الأسلوب والمنهج المناسب في ذلك، وأحيانًا أخرى يحاول أن يكون قدوة للآخرين بأحواله وأفعاله، فإن كانت معيشته وأخلاقه وأحواله مقنعة ومؤثرة في الآخرين فليس لأحد أن ينبس ببنت شفة في هذا الموضوع؛ لأن كلّ إنسانٍ حرٌّ في تقبّلِ الأفكار التي تروق له، واتباعِ من يقتدي بهم.

خلاصة القول: إن لكلّ فردٍ الحقّ في أن يكون له رأيٌ يعمل على إحيائه ومشاركته مع الآخرين.. المشكلة هي أن يفرض المرء وجهة نظره على الآخرين بأيّ شكلٍ من الأشكال، والحال أن وجود أشخاص لديهم رؤى عالمية مختلفة في مجتمعٍ ما يُعدّ ثروة لذلك المجتمع طالما يتمتّع كلّ أفراد المجتمع بحرية الفكر والتصرف.

[1]  “فاوست ومفستو”: بطلا المسرحيةِ المشهورة المسماة “فاوست” للشاعر الألماني الكبير “جوته”، يمثِّل فاوست شابًّا وقع في شباك الشيطان الذي يمثله في المسرحية نفسها “مفستو”، وصراع “فاوست-مفستو” يعني الصراع القديم المستمر بين نوع بني آدم والشيطان.

Cuma Hutbesi: Fazilet ve Mutluluk

Herkul | | Cuma Hutbeleri

İnsanımıza mutluluk vaad edenler evvelâ onu faziletlerle donatmalıdırlar. Fazilete susamış gönüllerin mutlu olmasına imkân yoktur. Dünden bugüne selim akıllarca, bu hep böyle kabul edilmiş ve saadetle fazilete ikiz nazarıyla bakılmıştır. Zira fazilet, her şeyden evvel, en yüce ahlâkla serfiraz bulunarak bütün varlığa muhabbet dolu nazarlar atfetmenin adıdır. Faziletli bir insanın bütün varlık ve eşyâ ile bir çeşit münasebeti vardır. Böyle birinin nazarında hâdiselerin akışı, bir bahar havası içinde ruha inşirah verici meltemler gibi eser geçer ve onun gönlünü sevinçlerle doldurarak şâd kılar. O, her zaman akıp giden eşyâ ve zaman selinde, yeni yeni levhalar müşâhede ederek daima hayran ve daima mutludur. Ne güneşlerin doğup batması, ne de gece ve gündüzün birbirini takip edip durması, onun zevklerini acılaştıramaz ve gönlüne hüzün veremez. Hüzün vermek şöyle dursun, o her an tazelenen ve birbirinden farklı bulunan manzaraların müşâhedesiyle, hep huzur ve mutluluk dolu dakikalar yaşar.

Faziletli olmak, bütün bütün beşerî arzuları reddetmek ve eşyaya sırtını dönerek bir çeşit zahitlik yapmak da değildir. İnsanı, içinde yaşadığı dünyadan koparan böyle bir fazilet anlayışı, karamsarlık getirir ve bedbinlik kaynağıdır. Bu ise, İbsen’in ifadesiyle: “Saadetin helâki” demektir. Aynı zamanda, bu türlü aşırı ve yersiz endişeler, ferdin yalnız nefsini düşünüp onunla içli dışlı olduğuna ve civanmertlik hissinden mahrum bulunduğuna delâlet eder ki; bu kabil bir düşünce de ahlâkî hayatın yanlış anlaşıldığını ve başkaları için yaşama meziyetinin eksik bulunduğunu gösterir.

Faziletin, cismânî ve ruhanî bütün saadetleri tekeffül[1] ettiğini iddia etmek de doğru değildir. Faziletli bir insan hasta, fakir, perişaniyet içinde bulunabilir. İnsanlardan zulüm, hakaret, ihanet görebilir. Başından işkenceler, mahkûmiyetler, sürgünler geçebilir. Hz. Mesih, gadre uğradığı; Sokrates mahkûm edildiği, Epiktetos zulüm gördüğü hâlde mesut idiler… Bu itibarla biz, mutluluğu, daha ziyade kalbî ve insanın inançlarıyla gönlünde kurduğu cennetlerin esintisinden ibaret görmekteyiz. Evet “İman, mânevî bir Cennet çekirdeğini taşımakta, küfür de mânevî bir Cehennem zakkumunu saklamaktadır…”

Fazilet; insanın, kendi sınırlılığını, kâinatın sonsuzluğu içindeki ehemmiyetsizliğini, küçüklüğünü idrak etmesi ve şahsına olduğundan fazla değer vermemesidir. Yoksa, onun, cismânî musibetlerle sürekli olarak hırpalanması; izzet-i nefis ve gururunun devamlı yaralanıp durması ve bir türlü tatmin edilmeyen câhilâne hırslarla huzursuzluklara dûçâr olması gibi, alçaltıcı sefaletlerle bütün bütün saadetlerini kaybetmesi, kaviyyen muhtemeldir.

Faziletli insan, sâlim düşünen insandır. O, “Çaresi bulunan şeylerde acze, çaresi olmayan şeylerde de âh u vâha düşmez…” Aksine o, kaçınılması imkân dahilinde olan şeyler için, elinden gelen her şeyi yapar ve kaçınma yollarını araştırır. İrade ve imkânlarını aşan hâdiseler karşısında da teslim olma yolunu seçer. Ve insanların pek çoğunun dûçâr oldukları, bencillik, pest düşünceler, servet-sâmân kaygısı, çeşitli mansıp ve pâyelere gönül koymak gibi şeylerle mutluluğunu ihlâl etmez…

Sâlim düşünen insan, üstesinden gelinemeyen belâlara, kaçınılması imkânsız musibetlere, baştan hazırlıklı ve râzı bulunduğundan, hiçbir zaman saadet ve lezzetleri acılaşmaz. O, şuur ve duyguları itibarıyla, daima pâk ve nezih sevinçlerden; sevginin, aşkın, aileye şefkatin, kardeşlik ve dostluğun lezzet ve hazlarından her zaman hissedar olabilir.

Evet, o, haksızlık yapmayacağı; hain olmayacağı; intikam, kin, nefret, kıskançlık gibi düşüncelerden hep uzak kala­cağı içindir ki; ekseriya, çevresinde hürmet ve sevgi karışımı bir meltemin estiğini hissedecek ve daima mutlu olacaktır. O, ailesine, vatanına, milletine, hatta bütün varlığa karşı duyduğu sevgi ve alâka ile kenarı olmayan bir muhabbet deryasında, sonsuz hazlar duyacak ve daha Cennet’e girmeden Cennet zevklerini yaşayacaktır. Bu hazlar: Başkalarının sevinçlerini paylaşma hazzı.. onların lezzetlerini ruhunda yaşama hazzı.. onların acı ve ızdıraplarını göğüsleyip onlara, mutluluğa giden yolları açma hazzı.. gibi şeylerdir.

Faziletli olmak, hazır zaman gibi geçmiş ve gelecekle de münasebete geçerek, mazinin ve istikbalin en mümtaz insanlarıyla ruhen beraber bulunup onların tasvip ve takdirlerini gönlünde duymak ve onlarla aynı hayatı paylaşarak, atalarımız ve gelecek nesillerle kaynaşmak ve bütünleşmek demektir.

İşte, böyle bütün insanlık ve kâinatla alâkadar ve iç içe yaşamak suretiyle kalb, daha bu dünyada iken ebedî mutluluğa erer ve haricî hâdiselerin onun saadetini ihlâl edemeyeceği buudlara ulaşır.

Faziletin, gerçek saadetle olan bu derin alâkasını bizlere, insanlığın en şerefli şahsiyetleri talim etmiştir. Gönülleri itminana kavuşturan ve akıllara emniyet telkin eden saadet de budur. Zira bu saadet, olgun, mütevazi, müsamahalı, ayıplara göz kapayan, kinsiz, nefretsiz olma gibi, faziletin en sağlam kaideleri üzerinde yükselmektedir.

Tek kelime ile bu saadet, kalbî ve ruhî bir saadettir. Ve yerini hiçbir şeyin alamayacağı kadar da köklü ve insanın özüyle alâkalıdır. Maddeye dayalı bütün mutlulukların bu saadete ilâve edecekleri hiçbir şey olamayacağı gibi onu unutturmaya da güçleri yetmeyecektir.

Ruhunu inançla yükseltip gönlünü faziletlerle donatanlara ne mutlu!..

[1]   Tekeffül: Kefil olmak, üzerine almak.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Haziran 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

MAHALLE BASKISI MI?

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bazı çevreler tarafından, Müslümanların imkân ve fırsat ele geçirdikleri takdirde baskı ve şiddete başvuracakları veya en azından onların kendi dinlerini yaşamalarının başkaları üzerinde “mahalle baskısı” oluşturacağı yönünde bazı endişe ve eleştiriler dile getiriliyor. Bu korkunun kaynağı nedir, bu eleştirilerin haklılık payı var mıdır?

Cevap: Kur’ân, Allah Resûlü’nün âlemlere rahmet olarak gönderildiğini ifade buyurmuştur. (Enbiyâ sûresi, 21/107) Bunu yaşantısıyla tasdik eden Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri boyunca herkese şefkatle, merhametle, mülayemetle muamele etmiştir. O’nun şefkatinin enginliğini, girmek durumunda kaldığı savaşlarda bile görmek mümkündür. O, hayatının hiçbir döneminde kimseye karşı hınç beslememiş, kimseden intikam almayı düşünmemiş, kendisine yapmadık eziyet ve işkence bırakmayan Mekke müşriklerini bile affedebilmiştir. Ümmetine de hep af, sulh ve müsamaha yolunu göstermiştir.

Öte yandan Kur’ân, “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sûresi, 2/256) buyurarak, baskı ve zorlamanın her çeşidini yasaklamıştır. Efendimiz’e ve O’nun şahsında inananlara hitaben, “Sen, onlara karşı zor kullanacak ve baskı kuracak değilsin.” (Gâşiye sûresi, 88/22), “Sen onlara zorla bir şey yaptıracak değilsin.” (Kâf sûresi, 50/45) gibi âyetlerle zorlama yasağını vurgulamıştır. Eğer bütün bunlara rağmen birileri Müslümanlardan korkuyor, onların kendileri üzerinde baskı kuracaklarını düşünüyorlarsa ya Müslümanlar İslâm’ı yanlış anlıyor ve yanlış temsil ediyorlardır ya bu korkularını dile getirenler İslâm’ı ve Müslümanları yanlış tanıyorlardır ya da başka maksatları vardır.

Bugüne kadar baskı ve zorlamayı yapanlar genellikle küfür ve ilhadın temsilcileri olmuştur. Kendileri gibi olmayanlara çeşit çeşit mahrumiyetler yaşatarak, farklı yol ve yöntemlerle kendi fikir ve sistemlerini başkalarına dayatarak, kendileri gibi olmayanlar üzerinde mahalle baskısı kurarak insanları kendilerine benzetmeye çalışmışlardır. İşte Müslümanları da kendilerine kıyasladıkları ve kendileri gibi zannettikleri için zaman zaman bu tür korku ve endişelerini dile getirmektedirler.

Müslümanlığı mahiyetine uygun olarak anlayamamış, dinin ruhunu kavrayamamış, Efendimiz’in hayat-ı seniyelerini doğru okuyamamış, siyerin felsefesine nüfuz edememiş ve İslâm’ı zamanın şartlarına göre yorumlayamamış bir kısım Müslümanların, dini bir şiddet ve baskı aracına dönüştürmeleri ihtimalini nazardan dur etmiyorum -ki ne yazıktır bugün bunun örneklerini esefle müşahede ediyoruz-. Fakat unutmamak gerekir ki bu tür radikal ve marjinal gruplar her dinin, her sistemin, her ideolojinin içinde yer alabilir. İnsanoğlunun istismar edemeyeceği değer yoktur. Dolayısıyla dini yanlış anlayan ve yanlış yorumlayanlara bakarak Müslümanlık ve Müslümanlar hakkında hükme varmak çok yanlış olur.

Farklı din mensuplarının veya herhangi bir dine inanmayan insanların, İslâm hakkında endişe ve korku duymalarının diğer bir sebebi de yukarıda değindiğimiz üzere, İslâm ve Müslümanlar hakkındaki bilgi eksiklikleridir. Maalesef bazıları, kendi mahallelerinin dışına çıkmadıkları ve toplumun farklı kesimleriyle diyalog hâlinde olmadıkları için “öteki” olarak gördükleri insanlardan korkuyor ve onlara karşı düşmanlık besliyorlar. Zira insan bilmediğinin düşmanıdır. Nitekim bir zamanlar Türkiye’de bunu itiraf eden ve “Biz kendi mahallemizin dışına çıkmadık.” diyen insanlar oldu. Onlar, hiçbir zaman toplumu farklı renk, desen ve çizgileriyle tanıyamadılar. Kendi kendilerini toplumdan tecrit ettiler. İnananlarla birlikte olmayı, onların köyüne, kasabasına gelmeyi bir tenezzül gibi gördüler. Dolayısıyla da hiçbir zaman onların dünyasına giremediler.

Müslümanlar hakkında yapılan bu tür suçlamaların diğer bir sebebi de küfrün imana karşı tavrıdır. Hz. Âdem’den bu yana Faust-Mefisto oyunu devam ediyor. Tarihî hadiselere bakıldığında iman-küfür mücadelesinin sayısız örneğine rastlanır. Günümüzde de Müslümanlar hakkında asılsız korku ve endişelerini dile getirenlerin birçoğu gerçekte bir manada inançsızlıklarının muktezasını yerine getiriyorlar denebilir. Onu değiştirmeye de bizim gücümüz yetmez.

Mutlak olarak düşündüğümüzde, inananların kendi dinlerini yaşamalarının başkaları üzerinde mahalle baskısı kuracağını iddia etmenin makul bir yönü yoktur. Meseleye böyle bir mantıkla yaklaşıldığı takdirde, toplumdaki bütün farklılıklar için benzer bir iddia dile getirilebilir. Mesela başını örtenlerin açıklar üzerinde baskı kuracağı şeklindeki bir iddia ne kadar makul ve tutarlıysa, bunun aksi bir iddia da o kadar makul ve tutarlıdır. Bu işin sonu bütün insanların tek tipleştirilmesine kadar gider. Bu insan fıtratına terstir ve insanın irade ve özgürlüğüne indirilmiş büyük bir darbedir. Bu tür iddiaların aklî ve mantıkî bir temeli yoktur ve bunlar sağlam bir muhakemenin ürünü değildir.

Müslümanların dinlerinin emrettiği şeyleri yapmalarının, kendileri üzerinde baskı oluşturacağını ileri sürenler, farkına varmadan kendi zayıflık ve acziyetlerini itiraf etmiş oluyorlar. Demek ki kendilerine güvenemiyor, kendi yaşantılarından emin olamıyor, kendileriyle barışık bir hayat yaşayamıyorlar ki, birilerinin ibadet etmesi veya dinî ritüelleri yerine getirmesi onları rahatsız ediyor. Kendilerinden şüphe etmeseler bile, dayatmalarla halka kabul ettirmeye çalıştıkları değerlerden şüpheleri var demektir. Çünkü kendi değerlerinden, inandığı esaslardan şüphesi olmayan biri, kimsenin yaşantısına bakarak kendini baskı altında hissetmez. Yüzmeyi iyi bilen birinin büyük okyanuslara bile dalmaktan endişe etmemesine mukabil yüzme bilmeyenin dereye girmekten korkması misali.

Hakiki bir mü’min, kabul ettiği, inandığı ve hayat görüşü haline getirdiği değerlerden o kadar emindir ki, başka din mensuplarıyla bir arada yaşamaktan, onlarla diyaloğa girmekten ve onların tesiri altında kalmaktan korkmaz. Bu sebeple ne onların dinlerini yaşamalarına mani olmaya çalışır ne de inandıkları doğruları başkalarına anlatmalarına. Eğer bu konuda bir endişe taşıyorsa, onun kendi dininden şüphesi var demektir. İman, onun içinde henüz oturaklaşmamıştır. Boşlukta yaşayan böyle bir kimse bugün olmasa bile yarın başka bir yöne dönebilir. Kendisiyle, kendi değerleriyle barışık yaşamayan insanlardır ki başkalarının tesiri altında kalmaktan korkarlar. Kendilerinden korkmasalar bile, dünya görüşlerini dayattıkları kitlelerin etkilenmesinden korkarlar. Bu yüzden de farklı baskı ve zorlamalarla öteki gördükleri insanların inandıklarını yaşamalarına ve anlatmalarına engel olmaya çalışırlar.

Oysaki din, vicdan ve düşünce özgürlüğü, en temel insan haklarından biridir ve günümüz dünyası da bunu böyle kabul etmektedir. Bir düşüncenin doğruluğuna, makuliyetine ve insanlık için faydalı olduğuna inanan bir kişinin bunu başkalarına anlatması ve başkalarının da bu değerleri benimsemesini arzu etmesi kadar tabii bir şey olamaz. Bu ister iktisadî ister siyasi ister kültürel ister ahlakî isterse de inançla alakalı olsun. Eğer bir şeyin hakkaniyetine inanıyorsanız, onu herkesin öyle kabul etmesini istersiniz. İnsanlar da şayet kendilerine arz edilen bir düşüncenin ya da bir değerler sisteminin daha isabetli ve daha hakkaniyetli olduğuna inanır ve onu istikbal vaad edici bulurlarsa özgür iradeleriyle bir tercihte bulunur ve orada yerlerini alırlar.

Şayet ben, insanlığı saadet sahiline götürecek geminin kaptanının Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğuna inanıyorsam, herkesin o gemiye binmesini arzu ederim, insanlığın saadetini düşünüyorsam etmeliyim. Bu, benim hem Müslümanlığımın hem de insanlığımın tabii bir tezahürüdür. Meseleye böyle bakan bir insan başkalarını düşünüyor, onların dertleriyle dertleniyor, onların da salah ve felaha ulaşmasını istiyor demektir. Eğer meseleye böyle bakmıyorsam, ya kendi değerlerimden şüphe ediyorum ya da kendimden başkasını düşünmüyorum demektir.

Burada asıl problem, insanın, inandığı değerleri baskı, dayatma ve zorlama yoluyla başkalarına kabul ettirmeye çalışmasıdır. Asıl üzerinde durulması ve tartışılması gereken konu bu olmalıdır. Yoksa başkalarının düşüncelerine, inançlarına, tercihlerine, hak ve özgürlüklerine saygılı olduktan sonra bir insanın, onların da kendisi gibi olmasını istemesinde bir mahzur yoktur. İnandığı hak ve hakikatleri bazen usul ve üslubuna riayet ederek başkalarına anlatır; bazen de hâl ve tavırlarıyla onlara örnek olur. Eğer onun yaşayışı, ahlâkı, insanî tavırları inandırıcı olur ve başkaları üzerinde tesir icra ederse, kimsenin bu konuda bir şey demeye hakkı yoktur. Zira herkes, kendisine cazip gelen fikirleri benimseme ve örnek aldığı şahısların arkasından gitmekte hürdür.

Hâsılı; bir görüşe sahip olma, onu hayata taşıma ve başkalarıyla da paylaşma herkesin hakkıdır. Problem, kendi görüşünü her ne şekilde olursa olsun başkalarına dayatmaktadır. İnsanlar düşünce ve davranış hürriyetine sahip olduktan sonra bir toplum içerisinde farklı dünya görüşlerine sahip olanların bulunması, o toplum için bir zenginliktir.

***

Not: Bu yazı, 15 Şubat 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

المصيبة في الدين

Herkul | | العربية

يعيش الإنسان في دار الابتلاء، وهو معرَّضٌ لا محالة لمصائب يقتضيها هذا الابتلاء، من هذه المصائب ما يتعلق بالدنيا، ومنها ما يتعلق بالدين، فأما التي تتعلق بالدنيا فتلك التي تخصّ الحياة المادية والدنيوية، وأما التي تتعلق بالدين فتلك التي تخصّ الحياة الدينية والمعنوية.. لكن المصيبة الحقيقية التي يلزم الخوف منها إنما هي التي تمسّ الدين.

ولذلك كان النبي صلى الله عليه وسلم يدعو ربّه قائلًا: “اللَّهُمَّ لَا تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِي دِينِنَا”[1]مشيرًا بذلك إلى المصيبة الحقيقية التي ينبغي أن نستيعذ بالله منها.

كما يلفت بديع الزمان سعيد النورسي الأنظار إلى هذه المسألة بقوله: “إن الـمصيبة التي تعدّ مصيبةً حقًّا والتي هي مضرّة فعلًا؛ هي التي تصيب الدين، فلا بدّ من الالتـجاء إلى الله سبـحانه والانطراح بين يديه والتضرّع إليه دون انقطاع”[2].

المصائب الدنيوية

ومن المصائب الدنيوية ما يؤثّر في حياة الإنسان الفردية، ومنها ما يؤثّر في حياته الأسرية، ومنها ما يؤثر في المجتمع بأكمله، فمن أمثلة المصائب الفردية: إصابة المرء بالأمراض، واضطراب أموره.. ومن أمثلة المصائب الأسرية: احتدام النزاع والشقاق بين أفراد الأسرة الواحدة.. ومن أمثلة المصائب المجتمعية: الآفات والكوارث التي تتسبّب بخسائر في الأرواح والممتلكات مثل الزلازل والسيول والعواصف والقحط والجوع والأمراض الوبائية.. فهذه المصائب وإن تسبّبت في الحرمان وبعض المشاكل الدنيوية فإنها إذا ما قوبلت بالصبر والرضا فإنها ستكفّر ذنوبَ أصحابها، وسترفع درجتهم عند ربّهم.

وإلى جانب المصائب الأرضية والسماوية هناك مصائب دنيوية تصيب الإنسانَ بأيدي البشر، فكم مرة انجرفت فيها البشرية إلى الحروب! وكم عانت الإنسانية وأنّتْ! وتعرضت لشتى صنوف الأذى والتنكيل تحت حكم الطغاة والمستبدين! وإذا ما نظرتم إلى الأوضاع العامة للعالم اليوم لألفيتم كثيرًا من الأمم والمجتمعات تتأوّه وتتلوّى أمام الانتهاكات الجسيمة لحقوق الإنسان.. وما أكثر الذين ضاقت عليهم الدنيا بسبب طمع الظالمين فيهم وجشعهم تارة! ونتيجة للمؤامرات التي يحيكها الممثّلون الدوليّون تارةً أخرى!

هل هناك كارثة أكبر من سقوطنا إلى هذا الوضع البائس المزري بعد أن حافظْنا على وجودنا كعنصرٍ مهمٍّ في التوازن الدولي لعدّة قرون، وبعد أن كنّا نقوم بدور المخفر الذي يحمي المنطقة من المخاطر المحتملة؟! إن كلّ مصيبةٍ سواء كانت صغيرة على مستوى الأفراد أو كبيرة على مستوى الأمة بأكملها؛ تُقاس أهميتها بحسب حجمها ومستواها.. ورغم أن الإنسان غالبًا ما يتأثّر بالمصيبة التي تنزل به خاصة؛ فإن أصحاب القلوب الكبيرة يشعرون في وجدانهم بنفس ألم المصائب الكبيرة التي تقع ضمن الدائرة الكبيرة.

المصائب الدينية

لكن مهما كان نوع المصائب الدنيوية وحجمها ومستواها فإنها تصغر وتضمحلّ بجانب المصائب الدينية.. فالمصيبة الحقيقيّة التي ينبغي الخوف والفزع منها هي المصيبة التي تؤثر في حياة الإنسان الأخروية وتسوقه إلى الخسران الأبدي.

ومن أمثلة هذه المصائب: التخبّط في الشبهات حول أصول الإيمان، والاستعداد لارتكاب المحرمات في كلّ آنٍ، وعدم توخّي الدقة اللازمة في العبادات والطاعات، وضعف الصلة بالله رب الأرض والسماوات، فكلّ هذه المصائب هي آفات رهيبة يمكن أن تنزل بالإنسان، فهل بعد ذلك يمكن أن نقول إن للمصائب الدنيوية أهمية إلى جانب عدم تعرّف الأجيال بحقّ على الذات الإلهية، وانقطاع صلتهم بربهم عز وجل؟!

أجل، إن المصائب المادية التي تصيب الإنسان في حياته الدنيوية القصيرة تظلّ صغيرة وضئيلة للغاية بالنسبة إلى ابتعاد الناس عن كتاب ربهم وسنة نبيّهم، وتبنيهم لنظم عقائدية وأيديولوجيات نظرية بعيدة عن عالمنا الفكري، وانسياقهم وراء تيارات تُفقدهم حياتهم الأبدية.. ومن الكوارث الكبيرة التي اُبتليت بها حياتنا الدينية قيامُ بعض الشخصيات المرموقة بِلَيِّ أعناق نصوص القرآن والسنة كي تتماشى مع نظرية التطوّر، واتباعُهم للأهواء والشهوات، وانسياقُهم وراء التيارات الحديثة، وتلاعبُهم بالأحكام الدينية، وارتيابُهم في قيمهم الذاتية، وفشلُهم في المحافظة على عزة الدين وكرامته.

أفظع ما في الأمر هو انتشار هذه المصائب والكوارث التي تمسّ الدين وتؤثّر في المسلمين بشكلٍ أو بآخر.. فلم تعد الأسرة تقوم على أسسٍ متينةٍ، وفقدَت دورُ العبادة وظيفَتها، واستولت المفاهيم الوضعية والمادية على المدرسة، وتلوّثت الشوارع بتمامها، وغدا الناس فيها بعيدين عن الدين أو راحوا ضحّيةً للمظاهر والشكليّات.. واختفى من القلوب الخوف من الله، وبدأ الناس يعيشون وكأنه لا وجود للآخرة، وانتشرت بين الأجيال الشابة تيارات فكرية ضالة مثل: الربوبية والإلحاد واللاأدرية أو الأغنوستية، وأُبعِد الناس عن ربهم سبحانه وتعالى ونبيهم صلى الله عليه وسلم تحت مسميات؛ الرجعية والتطرّف والتعصّب.. فكلّ واحدةٍ من هؤلاء بمثابة مصيبة في الدين.

وهذه المصائب التي تضرّ بالدين تؤدي أيضًا إلى بعض المصائب الدنيوية؛ لأنه في مثل هذه الحالة ينتشر الخطف واللصوصيّة والسرقة والفساد والبذاءة بين كل طبقات المجتمع، والذين يمسكون بزمام الأمور ينهبون مال الأمة، ويتعيّشون على حساب المجتمع، والمسؤولون المفترض أنهم مكلفون بالحفاظ على أرواح الناس وأعراضهم وأموالهم يصبحون بالعكس تهديدًا لهم، ويحتدم النزاع بين الناس بسبب تأييد كلِّ طرف للأيديولوجية التي يتبناها، ويظهر الانحلال والتفسخ في المجتمع، ويوصَم الدعاة والمتدينون بالرجعية، ويُتّهمون بالتخلّف، ويتعرّضون لشتى أنواع الظلم والقمع والاضطهاد.

وقد شبه بديع الزمان سعيد النورسي المصائب والكوارث التي تتسلّط على الدين بالدود الذي يتسلّط على الشجرة، فينخرها من جذورها ويحولها إلى شجرةٍ يابسةٍ، وعندها لا تتحمل بنية المجتمع، لأنها ترى أنّ من يمصّ دمها ويقطع عروقها صديقٌ لا عدوّ.. وهؤلاء المنافقون والمراؤون يتنكّرون في زيّكم، ويتظاهرون بأنهم منكم، وفي الخفاء ينخرون الأرض من تحت أقدامكم، ينوّمون الشعب تنويمًا مغناطيسيًّا، ويوجّهون الرأي العام، ويؤثرون في أفكار الشعب بكلامهم وكتاباتهم، فيُظهِرون الأبيضَ أسود، والأسودَ أبيض، ويلجؤون إلى كل الحيل والمؤامرات التي لا يتصورها حتى الشيطان الرجيم من أجل الوصول إلى أهدافهم الخبيثة، وبالتالي يؤججون فتيل التوتر والنزاع داخل المجتمع على الدوام، ويصمتون أمام الظلم الذي يتعرّض له الآخرون طالما أنه لا يمسّ مصالحهم، ولكن على الجانب الآخر يطيش صوابهم ويثور غضبهم وكأن طوفان نوحٍ قد أصابهم عند أبسط المسائل؛ من أجل ترسيخ التصوّر الذي يريدونه في الأذهان.

لما تسلّط البلاء على سيدنا أيوب عليه السلام نادى ربه قائلًا: ﴿أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ﴾ (سورة الأَنْبِيَاءِ: 21/83)، ولما سقط يونس عليه السلام في بطن الحوت نادى في الظلمات قائلًا: ﴿لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ﴾ (سورة الأَنْبِيَاءِ: 21/87).

فكلا البلاءين اللذين تسلطا على سيدنا أيوب وسيدنا يونس عليهما السلام بمنزلة مصيبةٍ دنيويةٍ من جهةٍ ما، ويحملان تهديدًا لحياتهما الدنيوية، فإذا كانت المصيبة الدنيوية تستدعي هذا القدر من الدعاء فالأولى هو أن نكثر من الدعاء ليل نهار أمام المصائب الدينية، وأن نضع جباهنا على الأرض ملحِّين في التوسّل والتضرّع وكأن هذه المصيبة تمزّق نياط قلوبنا.

ومن الصعب للغاية التعامل مع المصائب التي تمسّ الدين بالعبقرية الفردية والحصافة والإدارة، وفي هذا السياق لا بدّ من الالتجاء إلى الله عز وجل، وإثبات الجدارة بالعبودية، فإذا ضعفت صلة المسلمين بربهم، وانحرفوا عن منهج نبيهم صلى الله عليه وسلم غُلبوا بضعفهم وعجزهم لا بقوّة ومقدرة عدوّهم، وحتى وإن بدا العدو أمامهم ذبابة فهم معرّضون للهزيمة أيضًا، لكن إن كانت صلتهم بربهم قويّةً فلن يجعلهم الله طعمةً لأعدائهم أبدًا.

الحساسيّة تجاه مصيبة الدين

ماذا عسانا أن نفعل إذا لم نكن نتمتّع بالقدر الكافي من الحساسية تجاه المصائب التي تمسّ الدين! فلم نعد نهتمّ بمشاكل المسلمين، أو نتألّم لآلامهم.. فلا ندري تحت أيِّ نوعٍ من أنواع الاختبار والابتلاء تندرج هذه المصيبة؟! إننا بحاجة ماسّة إلى ترميمٍ وتأهيلٍ حقيقي في هذه المسألة، فيجب تدريب الناس على ما هو مهمّ وما هو غير مهمّ، وتوجيه الأرواح مرة أخرى إلى أهمية الإيمان، ولا بدّ من مذاكرة هذا الموضوع على الدوام حيثما حللنا وارتحلنا، وعلينا أن نشرحَ للناس كيف أن الجنة والنار ليستا بالمواضع التي يُستخف بها، وكيف أن البعد عن الله يُحوِّل الحياة إلى سجن كبير، وكيف أن الانحراف عن منهج سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يسوقنا إلى الضلال.

فمع الأسف افتقرَ المسلمون في العصور الأخيرة إلى الوعي بحجم المصائب التي حلّت بهم رغم كثرتها وتواليها وراء بعضها، لقد أصبحنا أمّةً غافلةً مستهتِرةً، حتى الناصحون لنا لا يختلفون عنا، فهم أيضًا يعيشون في غفلةٍ كبيرةٍ، لم نعد نعرف قدر الإيمان وقيمته، فلا نقلق بشأن إيمان الآخرين كما لا نقلق بشأن إيماننا.. إنني حتى اليوم لم أصادف إنسانًا يقول: يا إلهي! ها أنا ذا بين يديك، دعني أكنْ ذبيحة لك، خذ حياتي خمسين مرة، لكن أرجوك لا تسمح لنا بأن نضيّع ذرّة من إيماننا! ولا أرى الانفعال الذي أودّ أن أراه في المؤمن عندما يقابل مصيبة تمسّ الدين، كم منا صلى صلاته وكأنه يعرج من خلالها إلى السماوات العلى؟! وكم منا عمّق أوقاته الفارغة بالتفكر؟! وكم منا سطعت المعاني العلوية في سمعه وبصره وكلامه؟!

نستنتج من ذلك أننا أصبحنا لا نهتمّ كثيرًا بالقضايا الدينية، ولا نثق تمامًا بالقيم التي نتظاهر بأننا متمسكون بها، بينما كان الصحابة رضوان الله عليهم يخافون النفاق على أنفسهم ويخشون الموت على غير إيمان، إننا إذا أغرقنا أنفسنا في التطورات الراهنة، واستولت على عقولنا الأوهام والشبهات، وأهدرنا أوقاتنا في النميمة والثرثرة؛ أصبحنا دون وعي غرباءَ على قضايانا الخاصة وقيمنا الذاتية، فلا نستطيع أن ندرك المصائب التي تمسّ ديننا، ونفقد حساسيتنا في هذه المسألة، ولا نفكر حتى في مشاكل العالم الإسلامي، ولا في حياتنا الأخروية وسعادتنا الأبدية، ناهيك عن التفكير في إنقاذ إيمان الآخرين.

ولهذا لزام علينا وعلى السائرين في المسارات القائمة على الدعوة إلى الإيمان بحسب المهنة التي يمتهنونها؛ أن ننتفض بقوّة، وأن نرجع إلى ذاتيّتنا، وأن نتحلّى بمزيدٍ من الحساسية في هذه الأمور، إننا إذا لم نحقِّق في أنفسنا عُشرَ المستوى المطلوب من الإيمان؛ فليس لدينا الكثير لنقوله للآخرين، فلو أن العلوم التي نحصّلها والكتب التي نقرؤها لا تثير الانفعال في قلوبنا ولا تنبّهنا إلى الحقائق الإيمانية؛ فهذا يعني أنه لا فائدة منها، فتبًّا لذلك العلم وتلك الكتب التي تغرس فينا الأنانية، وتضخّم من نرجسيّتنا، وتدفعنا إلى الثرثرة يمنة ويسرة، وتقودنا إلى التحذلق والغوغائية!

قد ينشأ عند من كانوا متمسكين بدعوتهم في فترةِ شبابهم نوعٌ من الانحلال والانهيار بعد سنٍّ معينة، ولا شكّ أن الله تعالى يوفّق الذين يعيشون على وعيٍ بالوظيفة والمسؤولية الملقاة على عاتقهم ولا يتشوّفون إلى أجورٍ مادية أو معنوية، ولكن مع تقدّم السن والأقدميّة يبدأ البعد عن روح الأمر وجوهره، وتبهت الألوان، وتنمحي الزخارف.. وبدهي أنه لا يمكن التقدّم إلى أيّ مستوى على أيدي المهترئين الخاوين روحيًّا.

إنني لا أقصد من ذلك تثبيط الهمم، لكني أرى أن ثمة أمرًا مهمًّا ينبغي ألا نغفل عنه؛ وهو ضرورة أن نراجع أنفسنا من جديد، بل لا بد من ذلك.

[1] سنن الترمذي، الدعوات، 80.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة الثانية، ص 15.

Cuma Hutbesi: Merhamet

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Merhamet varlığın ilk mayasıdır. Onsuz, her şey bir bulamaç ve kaostur. Her şey merhametle var olmuş, merhametle varlığını sürdürmekte ve merhametle nizam içindedir.

Gökler ötesinden gelen merhamet mesajlarıyla, yer, düzene kavuşmuş; sema tesviye görmüştür. Makro âlemden mikro âleme kadar her şey, hayranlık uyaran bu âhenge ve çelik çavak işleyişe merhamet sayesinde ermiştir.

Bu hareket ve işleyişte her şeyin, ebedî var oluşta kazanacağı hâl ve alacağı durumun provası yapılmaktadır. Ve bütün varlıklar bu istikamette bir çırpınış içindedir. Her çırpınışta nizam ve intizam nümâyân[1], her sıçrayışta merhamet şûle-feşândır[2].

Titreyen havanın letafetinde, raks eden suların kıvrılışında, burnumuzun dibine ve ayağımızın ucuna kadar gelen bu dâsitanî[3] rahmeti görmemek mümkün mü?

Bulut, merhametten kanatlarıyla başımızın üstünde dolaşır durur. Yağmur, kemer kuşanmış süvari gibi, onun dölyatağından kopup imdadımıza gelir. Yıldırımlar, şimşekler bin bir tarraka ile o gizli rahmetten muştular getirir. Ve âlem her şeyiyle “Rahmeti Sonsuz” adına bir gazelhan olur. Karalar ve denizler; ağaçlar ve otlar, yüz yüze ve diz dize, ayrı ayrı söz ve nağmeleriyle merhamet türküsü söyler durur.

Şu solucana bakın! Ayaklar altında ve kendi hesabına alabildiğine merhamete muhtaç; ama o, bu hâliyle pek çok şeye merhamet etme yolunda, yorgunluk bilmeyen bir yolcudur. Şefkatli toprak ona bağrını açar. O da, bu sıcak kucağın her avuç toprağına yüzlerce döl bırakır. Ve toprak ana bununla havalanır, bununla kabarır ve her yanıyla pişer ve olgunlaşır. Toprak solucana, solucan da toprağa rahmet; ya gübre olsun diye otu, kökü yakan nâdanlara ne demeli? Zavallı insan! Hem toprağa hem de solucana merhametsizlik ettiğinin farkında bile değildir…!

Bir de bin bir çiçeğe cilve çakan şu arıya ve kozasına gömülüp kendini hapseden ipekböceğine bakın! Merhamet orkestrasına uyma uğrunda, neleri göğüslüyor ve nelere katlanıyorlar. İnsana bal yedirmek ve ipek giydirmek için, bu koçyiğit fedaîlerin çektikleri sancıyı görmemek elden gelir mi?

Ya, yavrusunu kurtarmak için başını köpeğe kaptıran tavuğun, nasıl bir şefkat kahramanı; açlığını yutup, bulduğu şeyleri yavrusuna yediren aç canavarın, nasıl ayrı bir babayiğit olduğunu hiç düşündünüz mü…?

Bu âlemde her şey, ama her şey, merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet vaad eder. Bu itibarladır ki, kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir ritim içinde akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değil. Ve sonra bütün şu parça parça acıma ve şefkat etmelerin arkasında, bu esrarlı koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmetin sezilip hissedilmemesi…

Veyl olsun bunlardan bir şey anlamayan tâli’siz ruhlara…!

Bütün bu olup bitenler karşısında insan, şuur ve iradesiyle; idrak ve düşüncesiyle “konsantre” olarak bu engin rahmeti kavrama ve soluklarıyla ona kendi nağmesini katma sorumluluğu altındadır.

İçinde yaşadığı topluma, insanlığa, hatta bütün canlılara, bir insanlık borcu olarak merhamet etme mükellefiyetindedir. O, bu yolda merhamet ettiği nispette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düştüğü ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlığın yüzkarası olur.

Bir bâğiyenin[4], susuzluktan kıvranan zavallı bir köpeğe merhamet edip su içirdiği için Cennetlere yükseldiğini ve evindeki kediyi, aç bırakıp, ölümüne sebebiyet veren bir başkasının ise, yıkılıp Tamu’ya[5] gittiğini, En Doğru Sözlü’den işitiyoruz.

Merhamet edin ki, merhamete mazhar olasınız! Yerde merhamet eden bir ele, gökler ötesi âlemlerden bin muştu gelir.

Bu sırrı kavrayan atalarımız, her yerde bin merhamet ocağı tüttürdüler. İnsanları da aşarak, hayvanları koruma ve himaye etme vakıfları tesis ettiler. Bu, onlardaki derin merhamet anlayışının, bir karakter, bir huy hâline gelmesinden başka bir şey değildi.

Ayağı kırılmış bir kuş, kanadı sakatlanmış bir leylek, kim bilir hangi merhamet erini ta ciğerinden vurdu ki; menziline varamamış garip kuşlar için, huzur evi yapar gibi, ona, hayvanî barınaklar yapma fikrini ilham etti.

Ah! Keşke, onların, hayvanlara merhamet ettiği kadar, insanlarımıza merhametli olabilseydik… Heyhât! Kendimize merhamet etmediğimiz gibi, neslimizi de, alabildiğine bir umursamazlık ve merhametsizlik hissiyle mahvettik. Evet, şu bin bir boğucu hâdisenin ve artık içinde durulmaz hâle gelen içtimaî atmosferin, gerçek müsebbipleri bizleriz.

Bir de, merhamet duygusunun, ölçüsüz kullanılması ve suiistimal edilmesi vardır ki, o da, merhametsizlik kadar, belki daha fazla sevimsiz ve zararlıdır.

Yerinde kullanılan merhamet, bir âb-ı hayat, bir iksir ise, onun suiistimal edilmesi de, bir zehir, bir zakkumdur. Ve asıl olan da, işte bu terkibi kavramaktır. Oksijen ve hidrojen, belli nispetleriyle terkibe girince, en hayatî bir unsuru meydana getirirler. Nispet bozulduğu ve ayrı ayrı kaldıkları anda ise, yanıcı ve yakıcı hüviyetlerine dönerler. Bunun gibi, merhametin de, hem dozu, hem de kime karşı yapılacağı çok mühimdir. “Canavara karşı merhamet göstermek iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını ister.” Azgına merhamet, onu iyice saldırgan yapar ve başkalarına tecavüze teşvik eder. Yılan gibi zehirlemekten lezzet alana merhamet edilmez. Ona merhamet, dünyanın idaresini kobralara bırakmak demektir…

Eli kanlı, yüzü kanlı; gönlü kanlı, gözü kanlı; hâsılı, hem deli hem de kanlıya merhamet, bütün mağdurlara, bütün mazlumlara karşı en korkunç bir merhametsizliktir. Böyle bir tutum ise, kurda acıyıp da, kuzuların hukukunu kâle almama gibi bir şeye benzer ki; kurtları güldürse bile, bütün âsumânı âh u efgâna getirir.

[1]   Nümâyân: Görünen, âşikâr olan, parlayan.

[2]   Şûle-feşân: Işık saçan.

[3]   Dâsitan: Destan.

[4]   Bâğiye: Asi, günahkâr kadın.

[5]   Tamu: Cehennem.

 

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Kasım 1980 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

DİNE DOKUNAN MUSİBET

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

İmtihan dünyasında yaşayan insan, imtihanın gereği olarak musibetlere maruz kalır. Bu musibetlerin bir kısmı dünyaya bakar, bir kısmı ise dine. Dünyaya bakanı, insanın maddî ve dünyevî hayatını ilgilendirir, dine bakanı ise manevî ve dinî hayatını. Asıl korkulması gereken musibetler, dine dokunanlardır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), وَلَا تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِي دِينِنَا Dinimize dokunacak musibete düçar bırakma bizi Yâ Rab!” (Tirmizi, daavât 84) diye dua etmiş ve aynı zamanda bize de, Allah’a sığınmamız gereken asıl musibeti göstermiştir.

Bediüzzaman Hazretleri de, “Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı ilâhîye iltica edip feryat etmek gerektir.” (Bediüzzaman, Lemalar, s. 13) sözleriyle aynı hususa dikkatimizi çeker.

Dünyevî Musibetler

Dünyevî musibetlerin bir kısmı insanın ferdî hayatını, bir kısmı ailevî hayatını, bir kısmı ise bütün bir toplumu etkiler. Mesela insanın işlerinin bozulması veya hastalıklara maruz kalması ferdî birer musibettir. Aile fertleri arasında yaşanan huzursuzluk ve geçimsizlikler ailevî birer musibettir. Deprem, sel, fırtına, kıtlık, kuraklık, salgın hastalık gibi can ve mal kayıplarına yol açan arzî ve semavî afetler ise toplumsal birer musibettir. Bunlar bir kısım dünyevî sıkıntı ve mahrumiyetlere yol açsa da, sabır ve rıza ile karşılandığı takdirde insanın günahlarına kefaret olur, derecesini artırır.

Arzî ve semavî musibetlerin yanında bir de beşer eliyle gelen dünyevî musibetler vardır. Bugüne kadar insanlık kaç defa savaşların içine çekilmiş, kaç defa tiranların zulüm ve baskıları altında inim inim inlemiş, türlü ezalar cefalar görmüştür. Günümüzde de dünyanın genel ahvâline bakacak olursanız, nice topluluk ve milletlerin ağır insan hakkı ihlalleri karşısında inim inim inlediğini görebilirsiniz. Bazen kendi içlerinden çıkan zalimlerin hırs ve tutkuları bazen de uluslararası aktörlerin oynadığı türlü türlü oyunlar nicelerine dünyayı dar etmektedir.

Asırlarca devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olmuş ve âlem-i İslâm’ı muhtemel bir kısım tehlikelerden koruma adına karakol vazifesi görmüş bir milletin, bugün perişan ve derbeder bir vaziyete düşmesinden daha büyük bir musibet mi olur? İsterseniz buna da musibet-i milliye veya musibet-i vataniye diyebilirsiniz. Elbette bir ferdin maruz kaldığı küçük bir musibetten bütün bir milletin maruz kaldığı büyük musibetlere kadar bunların her birisi kendi çapında önem arz eder. Genellikle insanlar kendi maruz kaldıkları musibetlerden etkilenseler de engin gönüller geniş dairede meydana gelen musibetlerin acısını aynıyla kendi vicdanlarında da duyarlar.

Dinî Musibetler

Çeşidi, derinliği ve çapı ne kadar büyük olursa olsun, dünyevî musibetler uhrevî olanların yanında çok küçük kalır. İnsanın asıl korkması ve kaçınması gereken musibet, uhrevî hayatını etkileyecek ve onu ebedî hüsrana uğratacak olan musibettir.

Peki nedir bunlar? İman esasları hakkında şüphelerin ağında bocalama, haramlara açık yaşama, ibadet ü taate gereken hassasiyeti göstermeme, Allah’la münasebetin zayıf olması gibi musibetler insanın düçar olabileceği fevkalade büyük afetlerdir. Nesillerin Zat-ı Ulûhiyet’i layıkıyla tanımamaları ve O’ndan kopuk yaşamaları karşısında dünyevî musibetlerin ne ehemmiyeti olur ki!

İnsanların Kur’ân ve Sünnet’ten uzaklaşarak farklı inanç sistemlerini ve bizim düşünce dünyamıza uzak ideolojileri benimsediği, ebedî hayatını kaybettirecek akımlara kapılıp gittiği bir yerde kısacık dünya hayatına mâl olan maddî musibetler çok küçük kalacaktır. Çok önemli simaların bile evrim teorisine mümaşatta bulunma adına Kur’ân ve Sünnet naslarını çarpıtması, heva ve heveslerine uyarak veya modern akımlara kapılarak dinî hükümlerle oynaması, kendi değerlerinden şüphe etmesi ve komplekse kapılarak dinin izzetini koruyamaması dinî ve uhrevî hayatımıza musallat olmuş büyük birer felakettir.

İşin daha da korkuncu, dine arız olan bu tür musibet ve felâketlerin yaygınlaşması ve şöyle veya böyle tüm Müslümanları etkisi altına almasıdır. Mesela yuva sağlam esaslar üzerine kurulmaz, mabed fonksiyonunu kaybeder, mektebe bütünüyle pozitivist ve materyalist telakkiler hâkim olur, sokak alabildiğine kirlenir ve buralarda yetişen insanlar da ya bütünüyle dinden uzaklaşırlar ya da onu şekle kurban ederler. Allah korkusu kalblerden silinir gider ve insanlar ahiret yokmuş gibi yaşamaya başlarlar. Deizm, ateizm, agnostisizm gibi akımlar genç kuşaklar arasında yayılır. “Dinci”, “irticacı” ve “yobaz” gibi yaftalarla insanlar Allah’tan peygamberden uzaklaştırılırlar. Bunların hepsi dine gelen birer musibet olarak görülebilir.

Dine arız olan bu musibetler bir kısım dünyevî musibetleri de netice verir. Zira böyle bir durumda kapkaçlar, haramilikler, hırsızlıklar, yolsuzluklar, arsızlıklar toplumun tüm katmanlarına yayılır. Muslukların başını tutan insanlar, milletin malını hortumlar ve toplumun sırtından geçinir. İnsanların canlarını, ırzlarını ve mallarını korumakla görevli olan idarecilerin bizzat kendileri bunlar için bir tehdit olur. İnsanlar ideolojileri uğruna birbirleriyle yaka paça olurlar. Toplum içten içe tefessüh etmeye ve çürümeye başlar. Din ve diyaneti ağzına alanlar hemen irtica damgası yer, gericilikle suçlanır, türlü türlü baskı ve zulümlere maruz kalırlar.

Dine musallat olan musibet ve felaketlerin en büyüklerinden biri, yine Hz. Pir’in ifadesiyle “kurdun gövdenin içine girmesi”dir. İşte o zaman toplumun bünyesi buna dayanamaz. Çünkü kanını emen, damarlarını kesen düşmanını dost zanneder. Bu münafık ve ikiyüzlüler sizin kisvenize bürünür, sizden biri gibi görünür, zaman zaman sizin gibi yazar çizer fakat bir taraftan da altınızı oyar. Hipnozla halkı uyuturlar. Algı operasyonlarıyla zihinleri istedikleri istikamete yönlendirirler. Söz ve yazılarıyla halkın fikirlerini etkiler, akı kara, karayı da ak gösterirler. Habis emellerine ulaşabilmek için şeytanın bile aklına gelmeyecek oyun ve hileleri kullanır ve bunlarla toplum içinde sürekli gerilim hasıl eder ve çatışmaları körüklerler. İşlerine gelmediği için nice zulüm ve haksızlıklar karşısında sessiz kalırlar. Fakat beri tarafta istedikleri algıyı oluşturabilmek için en küçük meseleler karşısında kıyamet koparır, Nuh tufanı yaşanıyor gibi feryat ederler.

Hz. Eyyüb (aleyhisselam) bedenine musallat olan hastalıklar karşısında, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ Yâ Rabbi! Zarar bana dokundu ve Sen Erhamü’r-Râhimînsin.” (Enbiyâ sûresi, 21/83) diyor. Hz. Yunus (aleyhisselam) balığın karnına düşünce şöyle niyaz ediyor: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin; doğrusu ben kendi kendime zulmettim, affını bekliyorum.” (Enbiyâ sûresi, 21/87)

Hz. Eyyüb ve Hz. Yunus’un maruz kaldığı sıkıntıların ikisi de bir yönüyle musibet-i dünyeviyedir, onların dünyevî hayatlarını tehdit etmiştir. Eğer musibet-i dünyeviye karşısında bu ölçüde tazarru ve niyazda bulunmak icap ediyorsa, musibet-i diniye karşısında gece gündüz Allah’a yalvarıp yakarmamız, başımızı yere koyarak içimiz yırtılırcasına Cenab-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmamız gerekir.

Dine gelen musibetlerin sadece ferdî dehalarla, diplomasiyle, firasetle, sevk ve idareyle halledilmesi çok zordur. Bu konuda Cenab-ı Hakk’a sığınılması ve kulluk adına liyakatin ortaya konulması gerekir. Eğer Müslümanların Cenab-ı Hak’la münasebetleri zayıfsa, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in yolunda değillerse, Allah onları karşı tarafın güç ve kuvvetiyle değil, kendi güçsüzlükleriyle mağlup eder. Karşılarında düşman olarak bir sinek bile olsa yine de hezimete uğrayabilirler. Ama Allah’la münasebetleri kavi ise, Allah, kendisiyle birlikte olanları düşmanlarına yem etmez.

Musibet-i Diniye Karşısında Duyarlılık

Neylersiniz ki dine gelen musibetler noktasında yeterli duyarlılığa sahip değiliz. Bunun nasıl Allah belası bir dert olduğunu bilemiyoruz. İslâm’ın dertleriyle dertlenemiyor ve bunların ızdırabını içimizde duyamıyoruz. Bu konuda ciddi tahşidata ve rehabiliteye ihtiyacımız var. Neyin önemli neyin önemsiz olduğu noktasında insanların çok iyi yetiştirilmesi gerekiyor. İmanın öneminin bir kere daha ruhlara duyurulmasına, imansızlığın insana kaybettireceği şeylerin çok iyi anlatılmasına ihtiyaç var. Oturup kalktığımız yerlerde sürekli bu konuların müzakere edilmesi gerekiyor. Cennet ve Cehennemin hafife alınacak yerler olmadığını, Allah’tan kopuk yaşamanın hayatı nasıl zindana çevireceğini, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolundan ayrılmanın bizi nasıl dalalete sürükleyeceğini insanlara çok iyi anlatmalıyız.

Maalesef Müslümanlar son birkaç asırdır din ve diyanetleri adına üst üste musibet ve felaketlere maruz kalsalar da bunun farkında değiller. Çok laubali ve gafil bir toplum haline geldik. Millete nasihat edenler de çok farklı değil; onlar da gaflet içindeler. İmanın kadr u kıymeti bilinmiyor. Âlem-i İslâm’ın maruz kaldığı felaketlerin farkında değiliz. Başkalarının imanını dertlenmediğimiz gibi, kendi imanımız adına da endişe taşımıyoruz. Ben bugüne kadar başını yere koymuş, “Allah’ım bahtına düştüm, Sana kurban olayım, elli defa canımı al ama ne olur imanımızın zerresini zayi etme!” diyen bir insanla karşılaşmadım. Dine isabet eden musibetler karşısında bir mü’minde görmeyi arzu ettiğim heyecanı göremiyorum. Kaçımız miraç yapıyor gibi namaz kılıyor? Kaçımız tenha zamanlarını tefekkürle derinleştiriyor? Kaçımızın bakışlarında, dinleyişlerinde, sözlerinde ulvi manalar nümayan?

Bundan anlıyorum ki biz dinî meseleleri çok fazla önemsemiyoruz. Bağlı gibi göründüğümüz değerlere tam anlamıyla inanmamışız. Halbuki sahabeden kaç kişi münafık olabileceği endişesini taşıyor, selef ulemasından niceleri imansız ölmekten korkuyordu. Eğer biz aktüel meseleler içinde boğulur, zihin kirliliği yaşar ve vaktimizi dedikodu ve gevezelikle zayi edersek, hiç farkına varmadan kendi meselelerimizin, özümüze ait değerlerin yabancısı hâline geliriz. Dine isabet eden musibetleri göremez, bu konudaki hassasiyetimizi kaybederiz. Bırakalım başkalarının imanını kurtarmayı, âlem-i İslâm’ın dertleriyle dertlenmeyi, kendi uhrevî hayatımızı ve ebedî saadetimizi bile düşünemeyiz.

Bu yüzden kuvvetli bir şekilde silkinip kendimize gelme, kendimiz olma mecburiyetindeyiz. En azından meslekleri itibarıyla zeminini imanın teşkil ettiği bir yolda yürüyen insanlar bu konularda daha hassas olmalı. Eğer hep iman arayışında olan bizler aradığımızın onda birini bile bulamamışsak, başkalarına da anlatacak çok fazla bir şeyimiz yok demektir. Eğer tahsil ettiğimiz ilim, okuduğumuz kitaplar kalbde bir heyecan oluşturmuyor ve bizi imanî hakikatlere uyarmıyorsa, onların da bir faydası yok demektir. Bizlere bencillik aşılayan, egomuzu büyüten, sağda solda gevezelik yapma hissimizi coşturan, bizi demagoji yapmaya ve bilgiçlik taslamaya sevk eden ilim düşüncesi de, kitaplar da yerin dibine batsın!

Gençliklerinde davalarına sıkı sıkıya bağlı olan insanların bazılarında bile belli bir yaştan sonra çözülme ve çöküntüler başlıyor. Vazife ve sorumluluk şuuruyla yaşayan, maddî ve manevî beklentilerden azade kalan insanları Allah muvaffak kılıyor. Fakat yaş ve kıdemle birlikte işin ruhundan ve özünden uzaklaşmalar başlıyor, renk ve desende aşınmalar oluyor. Aşınmış insanlarla da bir yere varılamıyor.

Bütün bunları söylerken sizi ümitsizliğe sevk etmek de istemiyorum. Ama kendimizi yeniden gözden geçirmemizin gerekliliği hatta bir zaruret hâlini alması, gaflet etmememiz gereken çok önemli bir husustur.

***

Not: Bu yazı, 27 Mart 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

عمى النظام

Herkul | | العربية

إنّ الذين يعملون داخل نظامٍ وكيانٍ معيّن قد يُصابون مع مرور الوقت بما يُسمى “عمى النظام”؛ أو ما يمكن أن نسميه بالرتابة والاستسلام للإلف والتعوّد، فلا جَرَمَ أنّ تكرار الأعمال على الدوام بشكلٍ معين وتنسيقٍ محدَّدٍ روتينيٍّ يؤدّي إلى الرتابة، فإن لم يُراجَع هذا النظام ويُجدَّد على فترات معينة، ولم تُسدَّ الثغرات وتُكمَّل النواقص؛ حصل مع الوقت نوعٌ من عمى النظام، وهذا من شأنه أن يقف حائلًا دون الابتكار والتجديد، وأن يصيب الناس بالعمى في أفكارهم ومشاعرهم.

فإن لم تأخذ الأنظمة -دنيويةً كانت أم أخرويةً- بالتدابير اللازمة السليمة وتلتمسْ أسباب التجديد أصيب العاملون فيها بالعمى، فلا شكّ أن حبس كلِّ شيءٍ داخل أنماطٍ معينة، ووضْعَ كلِّ أمرٍ داخل قوالب محددة؛ يصيب الناسَ بشللٍ في أفكارهم ومشاعرهم، وهذا يؤدّي بدوره إلى تعطُّلِ عجلات العمل والإنتاج وتوقّفِها عن الدوران.. فإن لم يُعالَجْ عمى النظام هذا؛ ضعفت الأنظمة الكبيرة والدول والمؤسسات القائمة وانهارت مع مرور الوقت.

لا أحدَ ينكر أن إنشاء نظامٍ قويٍّ يعمل بانتظامِ ودِقّةِ الساعة له أهميّةٌ بالغةٌ في تحقيق الكفاءة وزيادة الإنتاج، ولكن إذا تعذّر تطوير فلسفة التجديد والابتكار المستمرّ أصبح ذلك بمرور الوقت عقبةً في طريق التجديد والتميّز والكمال؛ لأن الناس إذا رأوا أن كلَّ شيءٍ ثابتٌ في مكانه لن ينهضوا بعمل أبحاثٍ جديدة، وبذلك يكونون قد بنوا بأيديهم سدودًا لا يمكن تجاوزها؛ فلن يشعروا بالقصور والعيوب من حولهم، ولن يستطيعوا مواكبة الزمان، وعليه؛ يُصاب النظام الذي يدورون في فلكه بالتقادم والشيخوخة.

وقد يحدث عمى النظام في كلِّ مكانٍ أو مجالٍ يهيمن عليه نظامٌ ما -صغيرًا كان أو كبيرًا- بدايةً من نظام الدولة حتى الحياة الاجتماعية، ومن عالم التكنولوجيا إلى مؤسّسات التكافل الاجتماعي، فمثل هذه الأنظمة لم تستطع -بعد قيامها- أن تتقدّم عن المركز إلا مسافة بسيطة مكتفية بما لديها من إمكانات متاحة، فلو أن الناس اعتقدوا أن النظام يعمل من تلقاء نفسه ولم يُعملوا عقولهم وقوة تفكيرهم، وكان همُّهم تخفيفَ العبء فقط على النظام القائم؛ فلن يبقى هذا النظام طويلًا، وبعد فترة سيُصاب بالأعطال والعِلل، ويصبح الانهيار أمرًا لا مفرّ منه.

من الواضح متى وماذا سيفعل العاملون ضمن نظام أو مؤسسة قائمة، فهؤلاء -عامة- لا يتجاوزون الأعراف والعادات، ولا شك أن تكرار نفس الأعمال على الدوام يؤدّي إلى الملل والضجر، ويصيب الناس بالعمى، وفي هذا الجوّ تتعذّر الاستفادة -بقدر الكفاية- من القابليات والقدرات الموجودة، وللتّخلّص من ذلك لا بدّ من تجديد الصوت والنفس، وتعديل الأسلوب، وتغيير نمط الحركة، من أجل ذلك فإن تبديل مواقع العاملين من وقت لآخر ووضعهم في أماكن جديدةٍ دون خلق فراغٍ خطيرٍ في مواقعهم القديمة؛ يحول دون عمى النظام، فهؤلاء سيذهبون بتجاربهم إلى مواقعهم الجديدة، ومن يأتون بدلًا منهم يهبُّون على المكان برياحٍ جديدة؛ فيُحقِّق الفريقان نجاحًا غير مسبوق في الأماكن التي لم يطرقها الأقدمون، أو التي لم يستطيعوا النجاح والفلاح فيها؛ وذلك طالما يسمح النظام القائم للقادمين الجدد بإظهار مواهبهم وقدراتهم، ولم يعمل على قمعها وإضعافها.

فإن لم يستطع الناسُ تحقيق هذا بإراداتهم واختياراتهم خلّصهم الله بلطفه الجبري من الوقوع في عمى النظام هذا، ووضعَهم في مأزقٍ حتى يشعروا بالحاجة إلى قلب النظام الذي أسّسوه، وإن مراجعةَ كلِّ شيءٍ من البداية يُشعر الناس بالكشف عن أشياء جديدة تتوافق مع قيمهم وعوالمهم الروحية.. وإن انسلاخهم من العالم السحري الذي يعيشون فيه؛ يفتح أعينهم، ويجعلهم يرون المسائل التي ينبغي تغييرها وتجديدها بشكلٍ أفضل؛ ومن ثَمّ يعملون على تغيير أنماطهم، ووضع أنظمة جديدة تتوافق تمامًا مع روح التجديد.

فإن تواكب العاملون في نظامٍ ما مع ظروف عصرهم، فعدّلوا أنظمتهم وجددوا أنفسهم؛ استطاعوا الحفاظ على ما في كيانهم من حيويّة، وهذا هو السبب في بقاء التكايا والزوايا في تركيا وصمودها مدة طويلة؛ فهؤلاء كانوا يثيرون حماس الناس بما يقومون به من تغييرات وتجديدات، وكأنهم قد أعلنوا الحرب على الرتابة والإلف والتعود.. وكذلك فما من نظامٍ يستمسك بالوسائل التي تزيح حجاب الإلف والتعوّد محافظًا على جوهره وهويته من ناحية، وساعيًا إلى التجديد الدائم من ناحية أخرى؛ إلا ضَمِنَ لنفسه عمرًا أطول في التاريخ وحيويّة أنضج في الهيكل.

لكن ليس الأمر يسيرًا كما يبدو؛ لأن الاعتقاد بأن النظام يسير بانتظام؛ يثبّط الهمّة نحو مراجعةِ النظام من جديد، والتدخّلِ بالإصلاح عند الضرورة، واستبدالِ المواضع التي تحتاج إلى تغيير، وتجديدِ الجوانب الخاملة.. كما أنه يُبطل عمل العقل والمنطق، وفي الحقيقة هناك قدر كبير من اللامنطقية ولكن لا يراها أحد، فكلّ شيءٍ يسير برتابة ويُكرّر نفس الأسلوب، ولذلك فمن الأهمية بمكان وجود أشخاص قادرين على تحطيم هذه الرتابة، والتخلّص من فخّ الروتين، ومراجعة كلّ شيءٍ مرّة بعد أخرى.

فمثلًا تسير معظم الأعمال في إدارات الدولة والأنظمة السياسية والمنظمات الحزبية على نسقٍ ثابت ووتيرةٍ واحدةٍ لا تتغيّر، ومعظم الذين يديرون هذه الأعمال يلتزمون بنصوص اللوائح والقوانين التي يحفظونها ولا يخرجون عنها قيد أنملة؛ ولهذا لا تضيف الأحزاب ولا رجال الدولة غالبًا أشياء جديدة للسياسة العالمية، ولا يطوّرون الدبلوماسيات التي تعد بالمستقبل، ولا يستطيعون إدارة المبادرات المدنية، علمًا بأننا في أمسّ الحاجة إلى كسر هذا الروتين، والبحث عن ابتكارات جديدة، والسعي وراء التجديد؛ دون خروجٍ عن الأُطُرِ والمقاصد الشرعية.

من الأهميةِ بمكان وجودُ نظامٍ قوي ناضج راسخ، وهذا يتطلّب التقويم الجيد، وابتكار أشياء جديدة، مع عدم التخلي مطلقًا عن التحليل والتركيب.

فيجب على الإنسان أن يتساءل حتى عن الموضوعات التي يعلمها جيّدًا، وأن يستفسر حتى عن أكثر الأمور المؤكَّدة لديه، بل يمكنه عند اللزوم أن يعيد النظر مرة أخرى في قوانين الطبيعة المسلّم بها منذ القدم مثل قانون الجاذبية، فأفكارُ البشر معرَّضةٌ للخطإ والقصور على الدوام، فلو اعتبرناها حقائق مطلقة، وجعلناها مسلّمات عقلية؛ فقد قيّدنا أيدينا بأنفسنا، وشللنا عقولنا، وعرقلنا التفكير الحرّ رغم أنه عنصرٌ مهمٌّ في الانفتاح على التجديد.. فلا ينبغي للإنسان أن يسمح لأيِّ شيءٍ بالاعتراض على التفكير الحر ما عدا أوامرَ الوحي المحكمةَ، بل عليه دائمًا أن ينفتح على الأفكار الجديدة، والابتكارات الحديثة، والتطوّرات العصريّة.

وهنا أريد أن أذكّر بما يلي: لا بدّ أن يجري التغيير والتجديد بشكلٍ فطريٍّ طبيعيّ، وأن تكون الاحتياجات محدّدة في هذه المسألة، وأن يُحدَّد جيدًا ما الذي يجب أن يتغيّر، وما الذي يمكن تركه إلى حينه، وليس على الإنسان أن يشدّد على نفسه، ويكلّفها بعمل أشياء جديدة تصنُّعًا وتظاهرًا، فلا يخرب الجماليات التي أنشأها الآخرون لمجرّد إثبات النفس، ولا يبادر إلى المخالفة، كما أنه من الأهمّية بمكان عدم الإقدام على هدمِ ما هو موجود دون وضع خططٍ بديلةٍ، وكذلك عدمُ مقاومة الأنظمة العاملة بدافع التمرّد فقط دون داعٍ، وإلا وقعنا في مزيد من الفوضى والاضطراب في الوقت الذي نرغب فيه بالتخلّص من النظام الأعمى.

Cuma Hutbesi: Ölümsüz Ruhlar

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Ölümsüz ruhlar, her mevsimde canlılığını korur ve ayrı bir hayat cilvesi gösterirler. Onlar için sararıp-solma, pörsüyüp zebil olma asla söz konusu değildir. Ne ayların, güneşlerin batması, ne de gece ve gündüzün değişip durması onları kat’iyen eskitemez. Nasıl eskitir ki; bir buhurdanlık gibi devamlı tütüp duran onların hayat kâseleri, Hızır’ın âb-ı hayat içtiği aynı kâsedir. Bu iklimde benliğine doğru yelken açanlar için, her bahar canlı ve muhteşem; her yaz şâhikalarla omuz omuza, her sonbahar ve kış, yeni gerilimlere hazırlayan diriltici bir tazyik mevsimidir. Yeryüzünde, bin çeşit ölüm kol gezse, onlar yine canlı ve tetiktedir. Çevreleri de onların diriltici soluklarıyla Cennet cilveleri gösterecektir.

Meleklerle gönüldaş bu yüce kametler için, hiçbir zaman inhidam[1], inhilâl[2] ve inkisar[3] bahis mevzuu değildir. Onlar emrolundukları için iş yaparlar. İçinde yaşadıkları topluma karşı kendilerini vazifeli bilirler. Bu itibarla da ne iş ve düzenlerinin bozulmasından müteessir olurlar, ne de toplumu saran tehlikeler karşısında paniğe kapılırlar. Hele hayal kırıklığına asla düşmezler.

Gönüllere girme konusunda örümcek gibi sabırlı ve maharetli, aslan gibi metin ve kararlıdırlar. Her yere ibrişimden tahtlar kurarak, sessiz, fakat uyanık olarak semtlerine uğrayacak misafirleri beklemeye koyulurlar. Onların atmosferine giren Hızır’la buluşur, onlarla hemhâl olan mutluluğa erer. Onların bakışlarında aydınlık, düşüncelerinde hikmet, beyanlarında hakikat nümâyandır[4]. Halvethânelerine bedbin ve nevmid olarak girenler, orada imana ve ümide kavuşarak ebedî var olmanın sırrını elde ederler.

Ne uğursuz gibi görünen gecelerin karanlığı ne de üst üste yığılmış problemlerin çokluğu onları asla şaşırtamaz. Nuh Tufanı’na uğrasalar, ihtimal ki ayakları ıslanmadan geçer giderler. Âd’ın[5] ahkâfını[6] görseler, azim ve iradelerinden hiçbir şey kaybetmeden yine hedeflerine doğru ilerlerler. Ne Nemrud’un ateşi, ne Firavun’un gururu, ne de Sezar’ın zulüm ve istibdadı onları korkutamaz ve sindiremez.

Onların düşüncelerinde: “Sabah olsun ortaya çıkalım.” yahut: “Karlar, buzlar çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım.” yoktur. Onlar “Kökleri sabit, dalları göklerde, latîf ağaçlar gibidirler ve Rabb’in izniyle her zaman meyve verirler.” Karda, kışta, baharda, yazda…

Güvenip bel bağladıkları Kudreti Sonsuz sayesinde ne başkalarına temenna çeker, ne de yanıp sönen ışıklara aldanırlar. Tiranların güç ve iktidarları, çeşitli hiziplerin hâkimiyet ve saadet vaadleri, onların bakışlarını bulandıramaz, yol ve yönlerini değiştirtemez. Gözlerin döneceği, ayakların bağının çözüleceği ve en bâlâ kametlerin dahi iki büklüm olacağı o dehşetli günü yâda getirdikçe, hayat ve ona ait her şeyi istihkâr[7] ederek, maddenin eline düşmekten sakınır ve eşya putuna baş kaldırırlar. Lüks ve konfor en çok nefret ettikleri şeylerdendir. Rahat ve rehavete gömülmeyi, kendileri adına ölüm ve milletleri için de bir tali’sizlik sayarlar. Bu itibarla da içinde yaşadıkları topluma karşı sürekli farklılık gösterirler. Ne var ki, metodolojilerine uyan ve düşünce çizgilerine giren herkesle ve her şeyle, bir çeşit münasebetten de geri kalmazlar.

Onlar, dünden bugüne, sıra dağlar gibi yerlerinde durmuş ve asla mevzilerini terk etmemişlerdir. Mihrapların çokluğu onları şaşırtmamış, kıblenin çöküşü onların zihnini bulandıramamıştır. Ay batmış, güneş doğmamış, teker teker bütün yıldızlar silinip gitmiş; ama onlar yine yol ve yön değiştirmemişlerdir. Azimli, iradeli ve kararlı olmuşlardır sonuna kadar.

Onlar, içinde yaşadıkları milletin hayat kâsesini taşıyan ruhanîler, millet de onların azat kabul etmez bendeleridir.

Ya şu yürürken yorulup yolda kalanlara, en küçük bir engebe karşısında ürküp geriye duranlara, iş yapmak için hep bahar bekleyenlere, en ehemmiyetsiz tazyik karşısında azim ve iradesiyle felce uğrayanlara, kitlelerin sevk ve idaresini kimseye vermedikleri hâlde, sürekli olarak onları yanıltan ve şaşırtanlara, evet, bütün bunları yapanlara ne demeli..? Ne demeli, dünü ayrı bir macera, bugünü ayrı bir mezellet ve yarını hangi hezeyânlara hamile bulunduğu belirsiz bu tali’sizlere..?

Bunlar, bahar gelince yiğit kesilir, güneş doğunca daldan dala sekmeye başlar, kar bastırınca sünepeleşir, gece olunca da hımbıllaşırlar. Ganimet bahis mevzuu olunca ön saftadırlar; tehlike baş gösterince de, gerilerden daha gerilere çekilerek kayıplara karışırlar. Fakirlik hâllerinde zahit[8], imkân elverdiğinde Karun[9]; pöhpöhlenince cevvâl, unutulunca da miskindirler. Hâsılı, “Öyle bednam, öyle bedhâl, öyle kem tali’tirler ki”; onlara, milletin yüz karası dense sezadır.

Bilmem ki daha kendine ermeden düşünceye doymuş, ülfet ve ünsiyete boğularak imanî haz ve zevklerini yitirmiş bu tali’sizlere bir şey anlatmak kâbil olur mu?.. Biz, şimdilik o bahsi kapatarak, zıddın, zıddı tedaisiyle[10] içine girdiğimiz bu saksağan hikâyesini burada kesmek istiyoruz.

Keşke şu perişan satırlar onlara dahi bir şeyler anlatabilseydi…

[1]   İnhidam: Yıkılmak.

[2]   İnhilâl: Çözülmek.

[3]   İnkisar: Kırılmak, gücenmek.

[4]   Nümâyan: Görünen, parlayan.

[5]   Âd: Hz. Hûd Peygamber’e (aleyhisselâm) isyan ettiklerinden ilâhî gazaba uğrayan ve helâk olan, Yemen taraflarında yaşamış bir kavmin adı.

[6]   Ahkâf: Uzun ve yüksek kum yığınları. Yemen sahillerinden “Şemr” denilen kumluk bir vadidir. Âd kavminin yurtları burada idi.

[7]   İstihkâr: Hakîr görmek, küçük görmek.

[8]   Zahit: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragât eden kimse. Sofî, müttakî.

[9]   Kârun: Hz. Musa (aleyhisselâm) devrinde yaşamış ve malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Allah’ın zekât emrini dinlemediğinden malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini, Rabbinin lütuf ve ihsanını kendine mâl ederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.

[10] Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.

 

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Mart 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Bamteli: HER DEM MUS’AB’INA İMRENDİM…

Herkul | | BAMTELI

Kıymetli dostlar! Hem mübarek Miraç Kandilini idrak ediyor olma, hem de talebe kardeşlerimizi ağırlıyor olmak, Bamteli kaydı almamıza imkan verdi. Uzun bir aradan sonra bu heyecanı yaşamak böylesine hayırlı bir gece ile inzimam edince ekstra bir lütuf oldu.

Bu vesile ile Miraç Kandilinizi tebrik ediyor ve bu mübarek geceyi hepimiz adına istifadeli eylemesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz!

SİSTEM KÖRLÜĞÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Belli bir sistem ve düzenin içinde vazife yapan kimselerde zamanla sistem körlüğü oluşmaktadır. Buna bir yönüyle kanıksama veya ülfet ve ünsiyete yenik düşme de diyebiliriz. Yapılan işlerin sürekli aynı formatlarla, rutin bir şekilde tekrar etmesi sebebiyle monoton hâle gelmesi kaçınılmazdır. Bu rutin karşısında belirli periyotlarla sistem gözden geçirilerek yenilenmeye tabi tutulmaz, eksik ve gedikleri tamire çalışılmazsa zamanla bir körlük hasıl olur. Bu da yeni arayışların önüne geçer ve insanları duygu ve düşünce açısından köreltir.

Gerekli tedbirler alınamadığı ve yenilenme vesileleri bulunamadığı takdirde, gerek uhrevî gerekse dünyevî olsun, işleyen bütün sistemler insanlarda körlük oluşturabilir. Her şeyin formalitelere hapsolması, sürekli aynı kalıp ve şablonlar içinde iş yapılması insanlara duygu ve düşünce felci yaşatabilir. Bu da zamanla işleyen çarkların bozulmasına yol açabilir. Sistem körlüğü önlenmediği takdirde, kurulan muhteşem sistemler, devletler, yapılar zamanla zayıflayıp çökebilir.

Sağlam ve saat gibi ahenkli işleyen bir sistemin kurulması elbette verimlilik adına çok önemlidir. Fakat sürekli bir yenilenme felsefesi geliştirilemezse bu, zamanla yeni bir şey ortaya konulmasının ve daha mükemmele yürünmesinin önünde bir engel teşkil eder. Her şeyin yerli yerinde olduğunu gören insanlar arayış içinde olmazlar. Kendi önlerine kendi elleriyle, aşılmaz duvarlar örmüş olurlar. Çevrelerindeki eksik ve kusurları fark edemezler. Zamana ayak uyduramazlar. Bu da zamanla içinde bulundukları yapının köhneleşmesini netice verir.

Devlet düzeninden içtimai hayata, teknolojik dünyadan sosyal yardım kuruluşlarına kadar büyük küçük, bir düzenin hâkim olduğu her yerde/alanda sistem körlüğü yaşanabilir. Bu tür sistemler, kurulduktan sonra ani’l-merkez gücün ve mevcut imkânların meydana getirdiği hareket ve hızla bir yere kadar giderler. İnsanlar, sistemin kendi kendine işlediğini düşünüp çok fazla kuvve-i müfekkirelerini zorlamaz, kurulu düzenin rahatını çıkarmaya bakarlarsa bu gidiş çok uzun sürmez. Bir süre sonra arızalar baş gösterir ve yıkım kaçınılmaz olur.

Kurulu bir müessese veya sistemde iş gören insanların ne zaman ne yapacakları az çok bellidir. Onlar kolay kolay teamüllerin ve alışkanlıkların dışına çıkamazlar. Sürekli aynı işlerin tekrar edilmesi de bir süre sonra hem bıkkınlığa sebep olur hem de körlük oluşturur. Ayrıca böyle bir ortamda insanların kabiliyet ve donanımlarından yeterince istifade edilemez. Bundan kurtulmak için sesin, soluğun, hareket tarzının, üslubun yenilenmesi gerekir. Bir yerde ciddi bir boşluk oluşturmadan, insanların zaman zaman yer değiştirmesi, yeni yerlere gitmeleri, yeni vazifeler almaları sistem körlüğünü önleyebilir. Onlar gittikleri yerlere tecrübelerini götürecekleri gibi, onların yerine gelenler de yeni bir rüzgâr meydana getirebilir, eskilerin hiç girmediği ya da başarılı olamadığı alanlarda başarı sağlayabilirler. Yeter ki sistem yeni gelenlerin kabiliyetlerini ortaya koymalarına fırsat versin ve onların kabiliyetlerini de köreltmesin.

Şayet insanlar kendi irade ve tercihleriyle bunu gerçekleştiremezlerse Allah bazen cebr-i lütfiler ile onları böyle bir körlük yaşamaktan kurtarır. Kurdukları sistemleri alt üst ederek onları öyle bir cendere içine alır ki, bir kere daha her şeyi gözden geçirme, kendi değerlerine ve ruh dünyalarına uygun olarak yeni şeyler ortaya koyma lüzumu duyarlar. İçinde yaşadıkları sihirli dünyadan çıkmaları, onların gözünü açar. Değiştirilmesi ve yenilenmesi gereken meseleleri daha iyi görürler. Dolayısıyla da formatlarla oynar, tam bir tecdit ruhuyla yeni sistemler kurarlar.

Bir düzen içerisinde çalışan insanlar zamanın şartlarına ayak uydurabiliyor, sistemlerini revize ederek kendilerini yenileyebiliyorlarsa uzun süre hayatiyetlerini devam ettirebilirler. Tekke ve zaviyelerin uzun asırlar boyunca ayakta kalabilmelerinin sebebi budur. Onlar, farklılık ve yeniliklerle sürekli insanlar üzerinde bir heyecan uyarmasını bilmiş ve kanıksamaya karşı âdeta savaş ilân etmişlerdi. Aynen öyle, ülfet ve ünsiyet perdesini dağıtacak vesileler bulabilen, bir taraftan özünü muhafaza ederken diğer yandan sürekli yenilik peşinde olan bir yapı, hayatiyetini uzun süre devam ettirir.

Ne var ki bu, sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü sistemin ahenkli bir şekilde işliyor zannedilmesi, bazen o sistemi yeniden gözden geçirme, gerekli yerlerine müdahale etme, değişmesi gereken yerlerini değiştirme, partallaşmış taraflarını yenileme düşüncesini öldürür; mantık ve muhakemeyi âtıl bırakır. Dünya kadar mantıksızlık vardır da görülmez. Her şey ezbere gider. Belli şeyler tekrar edilir durur. Bu yüzden, ezber bozacak insanların bulunması çok önemlidir. Ezberciliğin kapanından sıyrılabilmiş, her şeyi bir kere daha bir kere daha gözden geçirebilen insanlara ihtiyaç vardır.

Mesela devlet idarelerinde, siyasi sistemlerde, parti teşkilatlarında vs. çoğu iş ezbere dayalı gider. Bu işleri idare edenlerin çoğu hafıza hamalıdır. Bu yüzden ekseriyet partiler ve devlet adamları kolay kolay dünya siyaseti adına yeni şeyler üretemez, istikbal vaat eden diplomasiler geliştiremez ve sivil inisiyatifleri idare edemezler. Bu ezberlerin bozulmasına, muhkemâta bağlı kalmak şartıyla sürekli yeni arayışlara ve yenilik peşinde olunmasına ihtiyaç vardır.

Aslında hazır, sağlam, tutarlı bir sistemin varlığı çok önemlidir. Olması gereken, onun çok iyi değerlendirilmesi, sürekli tahlil ve terkiplerle (analiz ve sentezlerle) ondan yeni şeylerin üretilmesidir.

İnsan çok iyi bildiği konularda bile “Acaba?” demeyi, en doğru bildiği hususları bile sorgulamayı ihmal etmemeli. Yerinde, yerçekimi gibi kadimden bu yana kabul edilen tabiat kanunlarını bile yeniden gözden geçirebilmeli. Beşerin tespitlerinde her zaman eksik ve hatalar bulunabilir. Eğer bunları kesin doğrular olarak kabul eder ve zihnî birer sabite hâline getirirsek kendi elimizi kolumuzu kendi kendimize bağlamış, zihnimizi felç etmiş ve yeniliklere açılmanın önemli bir unsuru olan hür düşüncenin önüne set çekmiş oluruz. İnsan, muhkem vahiy hükümlerinin dışında hiçbir şeyin hür düşüncenin önünde engel oluşturmasına müsaade etmemeli ve her zaman yeni fikirlere, yeni buluşlara, yeni gelişmelere açık yaşamalıdır.

Burada şu hususları da hatırlatma lüzumu duyuyorum: Değişim ve yenilenme fıtri ve tabii bir şekilde gerçekleşmelidir. Bu konuda ihtiyaçlar belirleyici olmalıdır. Nelerin değişip nelerin yerinde bırakılacağı çok iyi tespit edilmelidir. İlle de yeni bir şeyler yapacağım diye tekellüflere, lüks ve fantezilere girilmemelidir. İspat-ı nefs adına başkalarının yaptıkları güzel şeyler tahrip edilmemeli, aykırılıklara gidilmemelidir. Alternatif projeler geliştirmeden mevcutlar yıkılmamalı, sırf baş kaldırma saikiyle hiç gereği yokken işleyen sistemlere karşı konulmamalıdır. Aksi takdirde sistem körlüğüne düşmeyelim derken daha büyük çarpıklıklara, kargaşalara yol açılmış olur.

***

Not: Bu yazı, 29 Mart 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

آفة الدين ثلاثة

Herkul | | العربية

سؤال: جاء في الحديث: “آفَةُ الدِّینِ ثَلَاثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَإِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ”[1]، فما السمات المشتركة التي جعلت من هذه الفئات الثلاث المذكورة في الحديث آفةً للدين؟

الجواب: رغم أن هذا القول الذي رواه ابن عباسٍ رضي الله عنهما قد انتُقد من حيث ضوابط ومعايير علم مصطلح الحديث فلا شك أنه يعبّر من حيث المعنى عن حقيقة مهمّة للغاية، يمكننا أن نتناولها على الشكل التالي:

الفقيه الفاجر

أول الثلاثة هو الفقيه الفاجر، والفاجرُ هو الذي يرتكب المعاصي دون اكتراث، يشتغل بالكتاب والسنة، ويستنبط الأحكام من هذين المصدرين المباركين، ومع ذلك يعيش حياة ملؤُها الفسق والفجور، لا يسير على الطريق المستقيم، ولا يحافظ على استقامته، ويأتي بعض المحرمات، ويقع في الذنب.. على سبيل المثال لا يأبه ولا يراعي حدود الحلال والحرام في كسبه، ولا يتحكم في لسانه ويده، ويلهث وراء أهوائه وشهواته ورغباته ونزواته؛ بمعنى أن علمه لم يرجع عليه بشيء نافع، ولذلك يشبهه القرآن الكريم بالحمار الذي يحمل أسفارًا، وكان الرسول صلى الله عليه وسلم يستعيذ في أدعيته من العلم الذي لا ينفع، كما كان يقول: “مَنِ ازْدَادَ عِلْمًا وَلَمْ يَزْدَدْ فِي الدُّنْيَا زُهْدًا لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللهِ عز وجل إِلَّا بُعْدًا”[2].

فالآثام التي يرتكبها مثل هذا الشخص لا تقتصر عليه وحده، بل تسري إلى غيره من الناس؛ لأنه محطّ أنظارهم، يصغون لكلامه، ويتخذونه مثلًا أعلى في حياتهم.. ولذلك فإن رأوا مثل هذا العالِم -الذي يردّ على أسئلتهم الدينية ويحلّ لهم مشاكلهم المستعصية- يتقلّب في الفسق والفجور فإنّ القوّةَ المعنويّة ستتزعزع لدى الكثير منهم.

إن من يقف على علوم الكتاب والسنة، ويشتغل بالقضايا الدينية على الدوام ثم ينحرف عن الطريق القويم يجرّ الكثيرين خلفه، لا سيما إذا فضّل مثل هذا الشخص الهوى على الهدى؛ فحينئذٍ يخرج الأمر كلّيّةً عن السيطرة.. فلو ادعى هذا الشخص الذي يتزيَّا بزيّ العلماء أن الاختلاس ليس بسرقة؛ اعتقد الكثيرون أن طريق الفساد قد بات متاحًا لهم، فإذا ألبس الرشوةَ ثوبًا آخر انعدمت حساسية الناس إزاء الرشوة، وأضحت كل الأمور تجري في فلكها.

ولذلك تقع مسؤولية كبيرة للغاية على عاتق علماء الدين الذين يرشدون المجتمع ويوجهونه بآرائهم واجتهاداتهم، فالكثيرون يرمقونهم، ويحددون معالمهم وتوجّهاتهم وفقًا لهم، ومن ثمّ لا يقتصر انحراف رجال الدين على أنفسهم فحسب، بل يتعدّى إلى المحيطين بهم، فسقوطُهم لا يشبه سقوط الناس العاديين، لأن خروجهم عن الجادة ينشأ عنه دفعُ المجتمع كله إلى الانحراف، ولذلك قد يكون التأثير السلبي الذي تُحدثه أخطاؤهم في المجتمع أعظم جرمًا وأشدّ خطرًا من وساوس الشيطان وغواياته؛ لأن الشيطان يوسوس للإنسان بالشرّ، فإن لم ينهزم الإنسان أمام أهوائه وشهواته فقد سَلِمَ، أما مَن اكتسى حلّةَ العلماء ولا يكفُّ لسانُه عن ترديد الآيات والأحاديث؛ فحاله مختلِفٌ تمامًا، إذ الناس يُشنّفون له الأسماعَ، فإن تلبّس بأيِّ ذنبٍ أو انحراف أحدث ذلك تأثيرًا كبيرًا في نفوسهم.. فما من عالم لا توافق أفعالُه أقوالَه، ويتراخى في تطبيق أوامر الدين إلا ويتسبّب في تقويض ثقة الناس بالدين.

 وإن الضرر الذي يَلحق بالدين مِن وراء مَن يستغلّه في أهدافه السياسية؛ لا يتساوى مع الضرر الذي يتسبّب فيه شخصٌ عاديّ من عوام الناس، فلو وضعنا كلّ هذا نصب أعيننا أدركنا جيّدًا لماذا كان الفقيه الفاجر أول الفئات الثلاث التي وصفها الحديث بآفة الدين، فلا مشاحة في أن هذا الشخص سيتقدم يوم القيامة مَن أضلَّهم واستغفلَهم، وهو يرتدي ثوب الخزي والعار.

الإمام الجائر

أما الفئة الثانية التي يرد ذكرها في الحديث فهي فئة الإمام الجائر، ويُقصد بالإمام هنا من يدخل ضمن هذا الإطار الواسع ابتداءً من مدير المؤسسة حتى رئيس الدولة، ولا ريب أن أول ما يتبادر إلى الذهن في هذا السياق هو رئيس الدولة وكبار المسؤولين.

فكلما ارتفعت رتبة الإمام العادل ومقامه عند الله تدنّت رتبة الإمام الظالم الذي يستغل منصبه ونفوذه في ظلم الناس والتنكيل بهم.. وكما هو معلوم من الحديث الشريف فإنَّ الإمام العادل هو أول “سَبْعَة يُظِلُّهُمُ اللهُ فِي ظِلِّهِ، يَوْمَ لَا ظِلَّ إِلَّا ظِلُّهُ”. أجل، إن الإمام الذي لا يستحلّ ولو حبّة شعير يضعها في فمه، ولا يلجأ إلى الكذب ولو بنصف كلمة، ولا يأكل حقّ أحدٍ ولا يسمح بذلك ولو بقدر درهم، ولا يتلاعب بكرامة الناس وشرفهم؛ سيتبوّأ مكانه خلف الأنبياء العظام عليهم السلام يوم القيامة.

وفي المقابل فإن الأئمة الذين يظلمون رعاياهم يكونون آفةً على المجتمع والأفراد كما عبّر الحديث. أجل، لو أن الإداريين المسؤولين عن إدارة الدولة جعلوا ديدنهم ظلمَ شعوبهم وأذيّتهم والتنكيل بهم؛ فهذا يعني أنهم قد أصبحوا آفةً وكارثةً على المجتمع بأكمله، فتدبيرُهم المؤامرات والحيل الشيطانية للتخلّص من المعارضين الذين يتوهّمون أنهم يشكلون خطرًا على أطماعهم في السلطة، والتشنيع عليهم والتشهير بهم دون وجه حقّ، وإلصاق التّهم واختلاق الافتراءات التي تدينهم، وأكلهم مال اليتيم الذي لم يبلغ أشده من خلال تلبّسهم بشتى أنواع الممارسات الفاسدة؛ كلّ هذه الأعمال تُعَدّ مصيبةً في حدّ ذاتها يصعب على أيّ مجتمع تعرّض لها أن يستقيم عوده ويستعيد عافيته من جديد.

ولا شك أن هؤلاء الظالمين يحرم عليهم دخول الجنة ما لم يسامحهم المظلومون، فمهما عملوا من عمل -ولو كان بحجم فتح إسطنبول- فلن ينجوا من عذاب الله وغضبه ما لم ينتهوا عن ظلمهم، ويتحلّلوا ممن ظلموهم.. وكم هو مؤسفٌ أن يتردّى هؤلاء إلى أسفل سافلين بسبب ظلمهم لرعيّتهم والتنكيل بهم؛ بعد أن كان بوسعهم أن يكونوا في ظلّ الله يوم القيامة يوم لا ظلّ إلا ظلّه، وأن يتبوؤوا الذرى السامقة!

وإنّ ذكرَ الإمام العادل تلوَ الفقيه الفاجر له مغزًى كبير للغاية؛ لأنه من الطبيعي أن يتبع إداريو أيِّ بلدٍ طريقَ الظلمِ والجور طالما انحرف فقهاؤه عن الطريق المستقيم.. فمثل هؤلاء الفقهاء عندما يتصدّرون لإفتاء السراي والبلاط فإنهم يتسبّبون في انحراف الحكّام وضلالهم؛ لأنهم يسيئون استغلال النصوص الدينية ويمنحون هؤلاء الإداريين امتيازات وحججًا يتذرعون بها في ممارسة الكثير من الفظائع تحت غطاء شرعي؛ حيث يتكئ هؤلاء الإداريون الظالمون على هذا النوع من رجال الدين، فيمارسون ظلمهم بدافعٍ دينيّ، ولا يتردّدون عند ارتكابهم للمحرمات في إظهار أنفسهم وتبرير تصرفاتهم.

 المجتهد الجاهل

أما الفئة الأخيرة التي يذكرها الحديث فهي فئة المجتهدين الجاهلين، فهؤلاء لا يفهمون الكتاب والسنة فهمًا عميقًا، ولا ينظرون إليهما نظرة متأنية شاملة، ولا علم لهم بفقه السيرة، ورغم ذلك يتصدّرون للاجتهاد.. وهؤلاء كُثرٌ للغاية، فلا يخلو مكان من مجتهد، فبعضهم يثق بنفسه لدرجة تجعله يبغض الأئمة العظام مثل أبي حنيفة والشافعي ومالك وأحمد بن حنبل، ويرى نفسه أفضل منهم.. ولكن إن أمعنتَ النظرَ لألفيتَ معظمَ هؤلاء تعوزهم المعرفة بالكتاب والسنة، مع أنهما المصدران الرئيسان اللذان يقوم عليهما الدين، فلا يحيطون بالقرآن قدر إحاطتهم بخريطة مفتوحة أمام ناظريهم، ولا يستطيعون شرح الآيات، ولا يرشدون الناس بأفعالهم إلى كيفية تطبيق هذه الآيات في الواقع المُعاش، ولا يحيطون بالسنة معرفةً وعلمًا، فلا جرم أن هؤلاء لا يُقبل اجتهادهم بأيّ حالٍ من الأحوال.

وهذا لا يعني انتفاء المجتهدين وانعدامهم، فالاجتهاد مهارةٌ مَن حازها فبوسعه أن يجتهد طبعًا، ولكن لنعلم جيّدًا أن هذا ليس بالأمر الهيّن، فهؤلاء الأئمة العظام قد وهبوا حياتهم لهذا الأمر، واشتغلوا بالعلم صباح مساء، وتذاكروا المسائل الدينية على الدوام، وكذلك فالاجتهاد مسؤوليةٌ وعملٌ خطير لا يستطيع القيام به إلا مثل هؤلاء الذين فقهوا الدين بمصادره الأصلية والفرعية، وليس من يتميّزون بالسطحية والجهالة؛ لأنهم سيحكمون باسم الدين، ويتكلمون باسم الله، ولذلك فإن أخطؤوا فإن أخطاءهم ستعود عليهم بالخسران في الدنيا والآخرة، بناءً على ذلك فإن استبدال المجتهدين الحقيقيين بأشباه المجتهدين هو أكبر كارثةٍ يتعرّض لها الدين.

علماء السوء

ومن الممكن استعمال مصطلح “علماء السوء” للفقهاء الفاجرين والمجتهدين الجاهلين الذين ورد ذكرهم في الحديث، وهؤلاء هم من وقعوا في المنكرات وخالطوها ولم يستطيعوا التخلّص منها، ويلزم أن ننوّه هنا أنه ليس من الصحيح أن نطلق اسم العالم بحقٍّ على مَن لم يعمل بعِلْمه، فالعالم هو الذي اهتزّ قلبه وارتجف وجدانه وانقصم ظهره من خشية الله، فمهما بلغ الشخصُ من رتبة فإنه لن يجني من وراء المعلومات التي حصّلها إلا إرهاق القلب والعقل والوجدان طالما أنه لم يعمل بعلمه، ولم يطبّق ما تعلمه في حياته، فهو جاهل في نظر الدين وإن كان عالمًا في نظر الناس.

والقرآن الكريم يوصينا ويأمرنا في شخص الرسول الكريم صلى الله عليه وسلم بالازدياد من العلم، والسعي لتعلم أشياء جديدة كلّ يومٍ، فيقول: ﴿وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا﴾ (سورة طَهَ: 20/114)، ويقول أيضًا عن العلماء: ﴿إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ﴾ (سورة فَاطِرٍ: 35/28)، ويصفهم النبي صلى الله عليه وسلم بقوله: “العُلَمَاء وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ”[3].

وفوق كل هذا ثمّة نصوص كثيرة في الكتاب والسنة تشير إلى أهمية العلم، وعظمة العالم؛ لأن العلماء مثلهم مثل النجم القطبي يوجّهون الناس إلى الجهة الصحيحة، وعندما ينظر إليهم الناس يعرفون أيّ الطرق التي توصلهم إلى الجنة، ولكن هؤلاء العلماء إذا اتبعوا طريق الشرّ بأقوالهم وأفعالهم فسينحدرون بأنفسهم ومَن تبعهم إلى أسفل سافلين، فأيُّ خطإ يرتكبه العالم وأيُّ منكَرٍ يأتيه سيعود عليه بعظيم الوبال وشديد النكال؛ لأنه كان سببًا في ضلال الكثيرين الذين يرمقونه بأبصارهم، ويصغون لكلامه، ويقتدون به في أفعالهم وتصرّفاتهم.

 ويختلف هذا الوبال تبعًا للموقع الذي يمثله الشخص؛ فانحراف إمام المسجد لا يتساوى مع انحراف المفتي، وانحراف المفتي لا يتساوى مع انحراف شيخ الإسلام؛ بمعنى أن وبالَ كلِّ شخصٍ يكون حسب حجم ساحة نفوذه وتأثيره.

حاصل القول: كما أن العلم يصير معراجًا يرفع الإنسان إلى أعلى عليين إذا تم استغلاله في طريق الخير؛ فكذلك يمكن أن يكون سببًا في سقوط الإنسان نفسه إن استغله في طريق الشر، فما يقع على عاتق العالِم هو أن يستغل العلم والحكمة اللذين أفاض الله بهما عليه في طريق الخير دائمًا، وعليه أن يسلك الطريق المشروع في كل مسألة، وأن يتحرك في إطار دائرة الشرع، وأن يصبغ العلوم التي تعلمها بالعمل الصالح، فمن أساء استغلال العلم الذي وهبه الله له يأتِ يوم القيامة وعليه وزر نفسه ووزر مَن أضلهم وخدعهم.. حفظنا الله جميعًا من هذه العاقبة الوخيمة! آمين.

[1] علي المتقي: كنز العمال، 10/183.

[2] الديلمي: مسند الفردوس، 3/602.

[3] سنن أبي داود، العلم، 1؛ سنن الترمذي، العلم، 19.