Yazarın Arşivi

Cuma Hutbesi: İnsan-ı Kâmil

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Yetkin insan demek olan insan-ı kâmil; Allah’ın ef’âl, esmâ, sıfât, hatta şuûnât-ı zâtiyesinin en parlak aynası demektir. “Mutlak zikir kemaline masruftur.” esprisi açısından, insan-ı kâmil denince, ilk akla gelen hakikat-i Muhammediye’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Sonra da diğer enbiyâ, gavs, kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîn.. bu konuda böyle bir farklılığı kabullenmek, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha açısından mahzursuz olduğu gibi, akla, mantığa, hiss-i selime de aykırı değildir.

Bir kısım mülâhazalara bağlayarak bazı felsefeci ve kelâmcılar insan-ı kâmili, “akl-ı evvel”, “akl-ı küll”, “kelime-i câmia”, “nokta-i câmia”, “nokta‑i vahdet”, “sırr-ı ilâhî”, “âyine-i sırr-ı ilâhî”, “vesile-i uzmâ”; bazı sofiler de pîşuva, hâdî, mehdî, dânâ-i kâmil, mükemmil, bâliğ, tiryak-i ekber, iksir-i âzam.. şeklinde birbirinden farklı kelime ve tabirlerle yorumlamış iseler de, bütün bu mülâhazaların hepsini câmi bir hususa irca etmek de mümkündür; o da, insan-ı kâmilin âyine-i vücud-u Hak ve “dû kevn” olması gerçeğidir. Evet o, varlığın özü, usâresi, dili, tercümanı olarak bütün kevn ü mekânlardaki “kenz-i mahfî”yi ifadenin yanında, her şeyi Zât-ı Hakk’a bağlar; bağlar ve O Zât’ı hem vicdanın enginliği hem de muhtevalı mahiyetinin diliyle seslendirir.

Aslında insan-ı kâmil, öyle bir mir’ât-ı mücellâdır ki, her dakika kim bilir kaç defa, şuûnât-ı zâtiye onda “bî kem u keyf” tecellî eder, tecellî eder de, işte böyle bir arzlıdan ötürü yerküre semaların önüne geçer. Zira insan-ı kâmil, âdeta bütün varlığın aklı, kalbi ve ruhu mesabesindedir; onsuz hiçbir şey doğru anlaşılamaz, hiçbir ilim mârifete dönüşemez ve hiçbir şeyin hayat esrarı tam hissedilemez. Onun bakış zaviyesine bağlanamamış bütün bir fizik âlemi ruhsuz, ve onunla şöyle-böyle aydınlanamamış bütün zaman parçaları da nursuzdur.. tabiî böyle bir boşlukta yaşayan insanlar da kalbî ve ruhî ufukları itibarıyla fetret insanı sayılırlar. Muahezeye maruz kalmayacakları mânâsına fetret insanı değil, mahiyet-i insaniyelerini inkişaf ettirememiş olma anlamında fetret insanı.

Bugüne kadar insanların arızasız Hakk’a yönelmeleri hep insan-ı kâmillerce gerçekleştirilegelmiştir; kitleler onların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk’a yönelmiş ve onların neşrettiği nurlar sayesinde varlık ve hâdiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Bu itibarla da denebilir ki, onları bulan dolayısıyla da hakkı hakikati bulmuş ve onları iç dünyalarıyla müşâhede eden de, mazhar ve tecelligâhın şeffafiyeti, vüs’ati ölçüsünde Hak cemalini temâşâ etmiş sayılır.

İnsan-ı kâmil, din ve diyanet adına örnek bir tiptir. İman, islâm, ihsan onun yol ve yörüngesi, Allah rızası hedefi, Hakk’ı sevip sevdirmek vazifesi, Cennet ve Cemalullah da –kulluğunu onlara bağlamama kaydıyla– bu mübarek düşünce ve aksiyonun sürpriz semeresidir.

İnsan-ı kâmil, her zaman başkalarına yararlı olma emelinde ve mârifet ufkunu yükseltecek bilgi peşindedir. Ahlâk-ı haseneye bağlı yaşadığından, hep güzellik sergiler durur.. güzel görür, güzel düşünür, güzel ve faydalı sözler söyler.. güzel işler yapar, güzelliklere ve güzellere peyrev olur.. her davranışını Hak hoşnutluğuyla irtibatlandırarak, hep O’nunla oturur-kalkar.. O’nu düşünür.. O’nu konuşur..
her tavrı ve her beyanıyla O’nu hatırlatır ve hakkın-hakikatin en talâkatli bir lisanı olarak yaşar. Kâmil insanların en kâmili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu yüce evsâfın birinci kahramanıydı. İslâmiyet’in özündeki ilâhî sırrı görebilmek için, onu bir kerecik olsun –önyargısız ve insaflı olmak şartıyla– temâşâ yetiyordu. Cîlî’nin de dediği gibi; varlık âleminde, Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahsı göstermek mümkün değildir.

Eğer kemalden maksat; Hakk’ın hiçbir zaman yanıltmayan vahiy ve ilhamlarıyla ruhların tasfiye edilmesi, nefislerin tezkiyesi, insanî latîfelerin inkişafı; ve bunların yanında cismanî isteklerin, bedenî arzuların aşılması, derken Hak’la tam mukayyet hâle gelinmesi ve bekâ-i ehadiyetle bekâ bulup, bütün esmâ, sıfât ve şuûnât-ı ilâhiye adına mücellâ bir mir’ât seviyesine ulaşılması ise, –ki öyledir– bu yüce evsâfı mahiyetinde cem etmiş bulunan ve kulluğunu “kâb-ı kavseyni ev ednâ” ufkunda sürdüren Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ), kemal ehlinin en kâmili ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle, şeref-i nev-i insan ve divan-ı nübüvvetin de hâtemidir.. evet O Zât, kemaliyle ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinattır. Sofiye ıstılahında, insan-ı kâmil; ilâhî ve kevnî, aslî ve zıllî, cüz’î ve küllî, cevherî ve arazî, maddî ve mânevî bütün âlemleri özünde cem etmiş bulunan bir asıl cevher, bir hulâsa, bir usâre ve bir fihristtir. Seyyid Şerif’e göre, beşerin medar-ı fahri olan Zât; “Kadri, kıymeti fevkalâde yüksek sırlı bir kitap ve ilâhî, kevnî hakikatleri câmi öyle bir risaledir ki, bedenî ve cismanî kirlerden arınmış olan tali’lilerden başkası O’nu tam idrak edemez.”[1] Aklın zâhirî nazarında âlem-i kebir kâinattır; hakikatte ve Allah katında ise kebir olan insandır. Hz. Ali’nin yaklaşımıyla, onun mahiyeti meleklerden de ulvîdir; avâlim onda pinhândır, cihanlar onda matvîdir. (Türkçesi Âkif’e aittir.) İnsan-ı kâmil, Cenâb-ı Hakk’ın, zâtî şuûnâtının tam bir mazharı ve O’nun varlığının da câmi bir aynası olması itibarıyla, bâtını esmâ, sıfât ve şuûnât-ı zâtiyenin nokta-i mihrakiyesi, zâhiri de kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bütün varlık ve eşyanın kısmen sarahaten, kısmen de remzen ve işareten tam bir hulâsası, bir fihristi, hiç olmazsa ana başlıklarıyla eşya ve hâdiselerin câmi bir indeksidir. Hazreti Vücud, onda küllî ve tafsilî bir şekilde tecellî ettiğinden, yani icmalen de olsa o her şey ve her nesneden bir çizgi, bir kelime, bir satır taşıdığından, bir mânâda her varlık onun âyine-i vücudunda mündemiç, Zât-ı Hak da kalbinde kenzen mütecellîdir. Her hâlde ilk insan-ı kâmile meleklerin secde ile emredilmesinin hikmetlerinden biri de, işte onun bu zâhirî-bâtınî donanımı ve potansiyel zenginliğiydi! Böyle bir zenginlik, aynı zamanda bu ölçüdeki hususî teveccühe ciddî bir teveccühle mukabeleyi gerektiriyordu ki, o da din şeklinde sistemleştirilen ilâhî ahlâk ve kevnî kanunların temsilinden ibaret olan diyanetti. Evet, eğer Hakk’ın gözü bizim üzerimizde ise –ki öyle olduğu açıktır– bizim gözümüz de dini, hayata hayat kılma cehdiyle hep O’nda olmalıydı..!

Varlık ve hâdiselerle münasebet ve müdahalesi açısından insan-ı kâmil, yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir. Bu itibarla da o, ilâhî icraatı temâşâ, herkes ve her şeye nezaret etme konumuyla Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutup destekleyen eli olmakla şereflendirilmiştir. O, şefkatle görülüp gözetilme, himaye edilip korunma durumunda bulunan herkesi, bir anne gibi kucaklayıp bağrına basan tam bir merhamet insanıdır. Evet o, her zaman çevresini şefkatle süzer.. damarlar içinde dolaşan kan gibi, içtimaî bünyenin her yanında bulunur.. zararlılara karşı o bünyeyi korur.. ihtiyaca göre onu görür-gözetir ve besler.. bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder.. ve her hâliyle onun varlığının en sağlam teminatı olduğunu gösterir. وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ “Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”[2] mazmununca insan-ı kâmil, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm itibarıyla bilasale, diğerleri açısından da bittebeiye, ins-cin, canlı-cansız her şeye ve herkese rahmettir.وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَۤافَّةً لِلنَّاسِ بَشيرًا وَنَذيرًا “Biz seni bütün insanlara rahmetimizin müjdecisi, azabımıza karşı da uyarıcı olarak irsal ettik.”[3] işaretiyle de bütün insanlığa rehber, rehnümâ, hâdî, mehdî, nezîr ve beşîrdir.

İnsan-ı kâmilin bütün varlık ve eşyaya tekvînî emirler açısından nezareti, onların ruhlarına feyiz ifazası, mahiyetlerinin şerh u izahı ve beyanı uygun burhanlarla değerlendirip irfana bağlamak; şuurlu varlıklar zaviyesinden görüp gözeticiliği de, irşad, pişdarlık, onların ruhlarının tasfiyesi, nefislerinin tezkiyesi ve insanî latîfelerinin Hakk’a uyarılması şeklindedir. Evet o, halk içinde, tesbit-i kıble, tevhid-i kıble adına bir pusula ve olgunlaşmaya açık ruhları da insanî kemalâta yönlendirip yükselten bir mürebbidir. Onu tanıyıp atmosferine girebilen herkes, istidadı ölçüsünde Hakk’a ulaşmış ve O’nu bulma yoluna girmiş sayılır. Gerçi Hak, cisim, cevher, araz olmadığı gibi, zamandan, mekândan, mesafeden, hayyizden de münezzehtir; “ulaşma”, “bulma” gibi kelimeler O’nun hakkında birer mecazdır. Bunlarla kastedilen şey ise, bize her şeyden yakın O Zât’a karşı mahiyetimizdeki uzaklığı aşmak, kalben, hissen, zevken O’nun yakınlığını duymaktır.. evet, hayvaniyetten sıyrılıp cismaniyeti aşan hemen herkes, kabiliyeti ölçüsünde, “bî kem u keyf” kalben O’nun yakınlığını duyar, basîretiyle temâşâsı zevkine erer ve ruhuyla da her zaman üns yudumlayabilir. Bu mevzuda, herkesin belli şeyler duyup hissetmesi söz konusu olsa da, tam mazhariyet, sürekli aynadarlık ve kusursuz aksettirme, O’nun küllî tecellîsinin mazhar-ı tâmmı olan insan-ı kâmile mahsustur.

Bütün varlık, esrar-ı ulûhiyeti insan-ı kâmilde duyup hissettikleri gibi, Hazreti Zât da, başka aynalardaki tecellî ve zuhuru, has bir mânâda bu mir’ât-ı mücellâda temâşâ buyurur. Bu itibarla da insan-ı kâmil, fâniler arasında Bâkî’yi gösteren câmi öyle bir aynadır ki, onu gören Hakk’ı görmüş, onu seven Hakk’ı sevmiş, ona uyan Hakk’a ubûdiyet neşvesine ermiş olur. Aslında bütün bunlar, asliyet planında ve külliyet çerçevesinde hakikî insan‑ı kâmille alâkalı hususlardır. Zılliyet dairesinde ve cüz’iyet çizgisinde kemal sahiplerine gelince onlar, bittebeiye bu pâyeyi ihraz ederler. Bunlar, ilim, irfan, muhabbet, aşk u şevk, cezb u incizab hususunda hakikî insan-ı kâmilin mirasçılarıdırlar ve mevhibeleri, misyonları itibarıyla da aynı sofranın davetçileri ve davet edilenleri sayılırlar.

Hak, her zaman değişik aynalarda kendini temâşâ edip ettirmesi ve insan-ı kâmilin de bu temâşâ edilen şeyler arasında en şeffaf, en berrak ve Rahmâniyet şuûnatını tam aksettiren câmi bir ayna olması itibarıyla o, yeryüzünde görme ve gösterme vazifesi açısından çok önemli bir unsurdur ve ondan hâlî bulunan mekânlar, zamanlar da min vechin yetimdirler. Bu itibarla da her mekân parçasının, her zaman diliminin su kadar, hava kadar insan-ı kâmile ihtiyacı vardır. Evet eğer Hak, insan-ı kâmilde, câmi ve tafsilî bir planla mütecellî ise –ki öyle olduğunda şüphe yoktu– bu mazhariyetteki kimselerin her zaman ve her mekânda bulunmaları bütün bir varlık için çok önemlidir; zira böyle birinin zâtı, Hazreti Zât’ın aynası; ilmi, ilminin lem’ası ve o da, varlık içinde Hak sırlarının sırlı bir anahtarıdır.

Onu bulup onunla aynı atmosferi paylaşan biri, başkalarının hiçbir zaman ulaşamayacağı pek çok esrara, envâra ulaşır ve bir feyiz kaynağı hâline gelir. İnsan-ı kâmil, her zaman kendi konumunun farkındadır. O, kendini bir meclâ, bir memer ve en fazla da bir mazhar telakki eder; eder de ne kendini ne sıfatlarını ne de zatî gibi görülen kabiliyetlerini kat’iyen kendinden bilmez; aksine, nefsini فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ “Siz onları kendiniz olarak öldürmediniz; onları Allah öldürdü.”[4] mazmununa bağlı görür ve her zaman وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللهَ رَمٰى “Attığında da sen atmadın; onu Allah attı.”[5] hakikatini vicdanında duyarak, hep memerriyet ve mazhariyet mülâhazalarıyla oturur-kalkar; ne ittihad ne hulûl; her şeyi O’ndan bilir ve üzerindeki fevkalâdelikleri de O’nun ekstradan tecellîleri sayarak,

                                “       Değildir bu bana lâyık bu bende

                                          Bana bu lütf ile ihsan nedendir?”

                                                                      (M. Lütfî)

der; sevinç ve sorumluluklarını değişik taaccüblerle daha bir derince duyar. Aslında hulûl ve ittihad, bizzat mevcut iki şey arasında cereyan eder. Hak karşısında insan-ı kâmil müstakil bir mevcut değildir ki, hulûl ve ittihad söz konusu olabilsin. Zât-ı Hak, bilasale bir mevcud, insan ise, O’nun ziya-i vücuduyla kâimdir. İster insan-ı kâmil isterse bir başkası, vücudu mümkün ve yaratılmış olan muhtaç birini büyütme adına böyle bir tasavvur, dalâletten başka bir şey değildir.

İnsan-ı kâmil, her şeyin Hak’tan geldiği şuuruyla kendi mahlûkiyet ve kulluk sınırlarını korumada fevkalâde hassas hareket eder ve ne mazhariyetlerini şatahat vesilesi yapar ne de âyinedarlığında ayniyet iltibasına düşer. Kendisindeki mevhibeleri kâmilâne aynadarlık yapma ölçüsünde, ilâhî sıfât ve zâtî şe’nlerin bir tecellîsi ve ehadiyet-i ilâhiyenin de bir mazhar-ı tâmmı olarak duyar, zevk eder ve mehâbetle iki büklüm olur. İnsan-ı kâmilde böyle bir hâl, onun nefis ve enaniyeti açısından yok olup, kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yeni bir mevcudiyete ermesi hâlidir ki; buna, bizzat var olmayan birinin, O’nun vücuduyla hakikî var olmayı zevk etmesi de diyebiliriz. Mevlâna, Divan-ı Kebir’inde, bu mazhariyet ve bu pâyenin kahramanlarıyla alâkalı olarak şöyle der:

“O makamda var olan bana yok göründü, yok olan da var. Bir câna benzeyen dünyanın ötesinde, O’nun sevdasıyla başları dönmüş varlıklar gördüm. Hepsi de, tertemiz vefa ve safâ içindeydiler.”

İnsan-ı kâmil, Zât-ı Hak adına bir mücellâ ayna ve başkaları hesabına da, çevresinde peyklerin dönüp durduğu bir Kutup Yıldızı’dır. O, kendi etrafında döndüğü aynı anda, bir yandan sürekli olarak kendi yörüngesinde O’na merbûtiyetini soluklayarak pervaz ederken, diğer yandan da وَعَلَامَاتٍۘ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ “Yol bulmada Allah size ne emareler ne emareler vaz’etti.. ve o yıldızla da onlar, dosdoğru yollarını bulurlar.”[6] işaretiyle, âleme yolunu, yönünü gösterir ve hep bir işaretçi gibi hareket eder. Aslında o, her zaman bir mihrap, bir kapı, bir köprü vazifesi görür; doğruya yönelmeyi sağlar, doğruyu görmeye menfezler açar ve insanları, kendi dünyalarının darlığından sonsuzluk ikliminin genişliğine ulaştırır. İnsanlar, onun atmosferine girince üns esintileri duymaya başlar; o kapının önüne varınca öteden çağrılarla ürperir ve o köprüden geçince de, Hazreti Zât-ı Ehad ü Samed’le, en kâmil mânâda bir abd-Mâbud münasebeti ufkuna yükselirler. Bu ufuk, külliyet planında ve vahidiyet çizgisi itibarıyla istivâ-i arş televvünlü, cüz’iyet dairesinde ve ehadiyet yörüngesi açısından da latîfe-i rabbâniye buudludur. Bu ufkun yolcularının en önemli yol azıkları ve bir mânâda zâd u rahîleleri ise, kalbin her zaman lebriz edilerek pak ve temiz tutulması, başkalarının, ahvâlimize muttali olamayacağı kutlu vakitler sayılan gecelerin o sihirli dünyasında da, secdelerle pusuya yatıp tecellî avlamaktır. İbrahim Hakkı:

                       Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pak eyle sivâdan,

                       Kasrına nüzul eyleye Rahmân gecelerde.

diyerek, yol alma adına gecelerin o serin ve ufku açık iklimini salıklar bizlere. Kenz-i Mahfî’ye uzanan gece koridoru veya helezonuyla alâkalı şu hoş söz de Mevlâna’ya ait:

“Eğer sen O Eşsiz Padişah’ı istiyorsan ve eğer O’nun yolunda sefere çıkmış isen, bu yolculukta uyumamak gerekir. İyi ve bahtiyar kimseler, Allah’ın sevgi ve merhamet gölgesinde uyurlar. Kardeşim, sakın başka yerde uyuma!” Uyuma ve insanı engin düşüncelere, lâhûtî mülâhazalara çeken geceleri ya kıyam edebi ya rükû tâzimi ya secde mahviyeti ya da evrâd u ezkâr tazarruu ile geçir.

Bazı mutasavvifîne göre, her şeyin bir açık olan yanı vardır ki; ona zâhir denir; bütünüyle bu âlem, işte o zâhirdir. Bir de kapalı yanı vardır ki, ona da bâtın denir; o da mânevî, uhrevî ve bütün metafizik dünyalardan ibarettir. Bunlardan başka bir de, bu iki cepheyi câmi ve âlem ile esmâ arasında, zuhurun butûndan, butûnun da zuhurdan ayrılma noktasında berzahî bir âlem vardır ki, o da insan-ı kâmil âlemidir. Hakk’ın kendi zâtına ilmi, bilasale kendisine aynadır. Zât-ı Hak da, tasavvurlarımızı aşkın bir mânâ ile o aynada müteayyindir. İnsan-ı kâmilin ilmi de, bittebeiye ve zılliyet planında kendi aynasıdır. O da, bu ilim aynasında müteayyindir. Ne var ki, onun bütün sermayesi mevhibedir ve vâhid-i kıyasî zaviyesinden Hazreti Zât’ta bulunan şeylere birer delil ve birer emare mesabesindedir..

Evet, insanın zatı, Zât-ı Hakk’a, sıfatları da sıfât-ı sübhaniyeye dayandığı gibi, bunlardaki izafîlik ve sınırlılık ya da zılliyet ve cüz’iyet de tamamen, Cenâb-ı Hakk’ın evsâfındaki hakikîliğe, nâmütenâhîliğe, asliyet ve külliyete delâlet etmektedir veya delâlet etmek içindir.

Zât-ı Hak’la bu çerçevedeki münasebet açısındandır ki, insan-ı kâmil mertebesine ulaşan müstaid bir müntehî, aynı zamanda hilâfet-i tâmme mertebesine de yükselmiş sayılır. Bunun üstünde ise, vücub-imkân arası bir nokta diyebileceğimiz “ev ednâ” pâyesi vardır. Ve o pâyenin de, gelmiş-gelecek bütün insan-ı kâmiller arasında bir tek mümessili olmuştur; o da mertebe-i ekmel veya Hazreti Ehadiyet’in tecellî-i etemmine mazhar bulunan Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). O’nun bu ölçüde “aksa’l-meratib”i ihraz buyurması, yüksek ahlâkı; davranışlarındaki istikameti; Rabbiyle münasebetlerindeki derinliği; dünyevî-uhrevî konulardaki dengesi; ilâhî ve kevnî hakikatlerin esrarına nüfuzdaki ısrar ve kararlılığına lütfedilmiş peşin bir teveccüh-ü Rahmânîdir. Bu itibarla da, O’nun dışındaki bütün kâmillerin kemalâtı O’na nisbeten izafî, tâlî ve O’na tebaiyete bağlıdır. Evet, sema-i risaletin ayları ve güneşleri sayılan başımızın tâcı bütün o büyük insanların nur ve ziyası, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın içinde bulunmadığı zaman itibarıyladır. Bûsîrî:

                                فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا    يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ[7]

diyerek, O Zât’ın, güneşin üstünlüğünü haiz olduğunu, diğerlerinin ise, O’na nispette peykler mesabesinde bulunduğunu ve O’nun olmadığı dönemlerde çevrelerine nurlar saçıp etraflarını aydınlattıklarını söyler ki, yerinde bir tespittir.

Her şeyden evvel, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ), varlığın hem çekirdeği hem de meyvesi olması itibarıyla, hilkat ağacı mebdeden müntehâya hemen her faslında sürekli O’nunla münasebet içinde olmuş ve O’na bağlı gelişmiştir. Aslında O, meyvenin de ötesinde, hilkat ağacının özü, usâresi ve ruhudur. İsterseniz, O’na (aleyhi salavâtullahi ve selâmuhû) varlık bulamacının en temel unsuru da diyebilirsiniz.

                                “       Hilkat-i âlemden maksad-ı a’lâ

                                          Dünyaya gelmiş ol mihr-i muallâ..”

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının bütününden ibaret olan mahiyet-i mücerrede-i vücudun âyinedarlığından arz ve semanın ictinab etmeleri, taayyünlerinin bunu aksettirmeye tam müsait olmayışındandı. İnsanın taayyünü ise, bilkuvve bunu aksettirecek donanımda idi. İşte, insanoğlu, böyle önemli bir gayeyi gerçekleştirmek için vücud-u haricî ile şereflendirildi. İnsanların bazıları itibarıyla, böyle önemli bir âyinedarlık vazifesini tam temsil edememeden ötürü bir zulüm ve cehalet söz konusu olsa da, o potansiyel cehalet ve zulme düşmeme de, yine böyle bir âyinedarlığa terettüp eden duyarlılık, sorumluluk ve temsilden geçiyordu. Yani insan, mahiyetindeki zulüm ve cehalet açığını vahy-i semaviyle harekete geçireceği vicdan mekanizmasıyla kapatacak ve kaybetme alanını kazanma pazarı hâline getirecektir. İnsanların bir bölümü itibarıyla da bu, böyle oldu. İşte

إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُۘ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

“Biz, emaneti (teşriî açıdan değil, tekvînî zaviyeden) göklere, yere, dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve böyle bir sorumluluktan korktular. (Mahiyet ve donanımı itibarıyla) bu emaneti insan üzerine aldı. Doğrusu (pek çoğu itibarıyla) insanoğlu, (bu emanetin hakkını gözetemediğinden), çok zalim ve çok cahil bir duruma düştü.”[8] âyeti, bu umumî serencamenin esrarlı bir tercümanıdır. Arz, sema ve bütün eşyanın hakikat-i uzmâyı görme, gösterme ve aksettirmede zarurî birer eleman olan kalb, irade, şuur, his ve bunların “latîfeler” unvanıyla diğer fakülteleri bulunmadığından, o yüce hakikat adına ne tam temessül kabiliyetleri ne de temsil aktiviteleri vardır; zira, taayyünleri fevkalâde dardır. Dolayısıyla da, ayna olacakları şeyi mahiyet-i insaniye ölçüsünde zengince ifade edebilmeleri mümkün değildir. Ancak insandı ki, tekvînî donanımı teşriî emirlerin temsiliyle derinleştirerek bu misyonu edaya yeterli olduğunu ortaya koyuyordu.. ve bu misyonu ortaya koyabilenler de, zulümden ve cehaletten kurtuluyordu.

Evet, her insanın bu vazifeyi yerine getirmediği veya getiremediği gerçekti ama; yaratılış gayesinin şuurunda olan ve insan-ı kâmil olma yolunda teşriî dairede rehabiliteden rehabiliteye koşan bir kısım müstesna fertler de bulunacaktı. Ki bunlar, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kemallerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman insanoğlunun yaratılmasına gaye teşkil eden “iman-ı billâh”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u incizab”, “zevk-i ruhanî”… gibi dairelerde ebediyetlerin dantelasını örecek ve bu ilâhî maksadı gerçekleştireceklerdi. İşte, dünya ve ukbâ âlemlerinin birleşik noktasına taht kurmuş bu gönül sultanları, mahiyetleri mahiyet-i beşeriyeyi aşkın, canları Cân’ın nefahâtıyla dipdiri, ufukları üns esintileriyle üfül üfül hep kemal yolunda kemal soluklamada ve berzahî vücudlarıyla her an yeni bir çerçeveye oturmaktadırlar. Mevlâna, her zamanki o sehhâr ifadesiyle, kemal semasının bu üveyiklerini şöyle resmeder:

“Hak yolunun erleri, bu candan başka bir can ile diridirler. Onun havasından kanat çırpıp uçan kuşların ayrı bir yuvası vardır. Beyhude bu gözle bakma, onları göremezsin; onlar, iki dünya ötesinde başka bir âlemdedirler.”

Allah, ef’âl ve esmâsıyla mâlumdur; esmânın tecellî alanı da, varlık ve hâdiselerdir. İnsan ise, varlığın hem nüvesi hem de meyvesidir. İnsan-ı kâmile gelince o, her şeyin özü, usâresi ve ruhudur. Öyle ise, mebde itibarıyla varlığı mülâhazaya almadan, insanı düşünmeden, insan-ı kâmil ufkuna yönelmeden, Allah’ı kâmil mânâda bilmek de mümkün değildir. Zira insan-ı kâmil, Zât, sıfât, esmâ ve ef’âl dairesiyle alâkalı câmi bir lisandır.. ve vücud mertebesinin en son halkasını teşkil etmesi açısından, bütün vücud mertebelerinin enmûzeci mahiyetindedir. Bu itibarla da diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak, kendi azamet ve celâline uygun şekilde ancak insan-ı kâmille bilinir.. onunla görülür, onunla işitilir ve onunla duyulur. Diğer taraftan, insan-ı kâmil de, her şeyi O’nunla görür, O’nunla bilir, O’nunla tutar ve O’na bağlayarak münasebete geçer. Ne var ki, bu görmelerin, duymaların, işitmelerin, işlemelerin, başlamaların ve münasebette bulunmaların asliyet planında bir tek mümessil ve kahramanı vardır; o da, hakikat-i Muhammediye’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Zira O’nun hakikati, bütün hakikatlerin câmii bulunan vahidiyet hakikatine dayanmaktadır. “Allah” ism-i zâtı, O’nun –mürebbisi mânâsına– Rabb-i hâssıdır. Ve bu ism-i şerif, bilmutabaka, bililtizam ve biddelâle bütün esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı sübhaniyeyi de tazammun ettiğinden, Hz. Ruh‑u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ), hem esmâ-i ilâhiyeye hem sıfât‑ı sübhaniyeye hem de şuûnât-ı Zâtiye’ye mücellâ bir ayna olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Bu itibarla da, “Mir’ât-ı Muhammediye’den Allah görünür dâim.” sözü mübalâğa değil, vâkıa tam muvafıktır. Diğer bütün büyükler bu ölçüde bir mazhariyete sahip olamadıklarından – ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتيهِ مَنْ يَشَۤاءُ “Bu Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir.”[9]– onların mir’âtiyetleri de izafîdir.

Evet, bu büyüklerden her biri, birkaç ism-i şerifin ya da sıfat‑ı sübhaniyenin mazhar u meclâsı ise de, her isimden nasibi aynı ölçüde değildir. “Herkesin kabiliyetine vâbestedir âsâr-ı feyzi.” fehvâsınca, sema‑i risalet ve vilâyetin ayları, güneşleri sayılan bu insanlar, ne ölçüde büyük olurlarsa olsunlar, yine de kendi istidat ve kabiliyetleriyle mukayyettirler. Bunlar, kendi arş-ı kemalâtları itibarıyla müntehî, Hz. Ekmel-i Kümmelîn’e (Kâmiller Kâmili) nisbetle mütevassıt ve mübtedîdirler; vazife ve misyon açısından değil, mir’âtiyet ve meclâiyet açısından mübtedîdirler. Ârifler, iman-ı billâh, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanîde derece derece birbirlerinden farklı oldukları gibi, esmâ-i ilâhiyenin mütefavit derecedeki tecellîlerine mazhariyet açısından da insan-ı kâmil mertebeleri hep farklı farklı olagelmiştir. Evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabînin, dinin yoruma açık yanlarıyla alâkalı, yani fürûâtta ortaya koydukları teviller, tefsirler de, o kâmil insanlara dair böyle bir farklılığın tezahürüdür.

Enbiyâ ve mürselîn arasındaki farklılık ise: تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Biz, bilinen bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.”[10] mazmununca, ilâhî takdire bağlı olmak üzere, yine esmâ-i ilâhiyenin farklı dalga boyundaki tecellîlerinden kaynaklanmaktadır. Hz. Âdem’in mazhar olduğu icmalî “ilim”, Hz. İbrahim ve İsmail’deki “ilim”le beraber “hilm”, Hz. Mesih’deki “kudret”, başkalarına nisbeten ileri seviyededir ve bu yüce kâmetlerin hususiyeti gibidir. Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’da (aleyhi ekmelüssalâti ve etemmütteslîmât) ise, bütün enbiyâ ve mürselînde icmal edilen esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin tafsîlî bir şekilde ve âzam derecede tecellîsi söz konusudur.

Herkes kendi çerçevesinde kâmildir ve kemali de onun istidat ve mârifet gayretiyle mebsuten mütenasip’tir (doğru orantılı). Evet, bütün kâmil insanlarda beyan ve burhanın yanında irfan da önemli bir derinlik ve zenginliği teşkil etmektedir. Bu hususlardan herhangi birindeki bir kusur, kemal adına da ciddî bir eksiklik sayılır. Kur’ân ve Sünnet temel yörünge; mantık ve akılla istidlâl, beyana bağlı bu konunun bir burhan ayağı; irfan ise, böyle bir istikametin semeresidir.

Son söz:

              “Savm u salât u hac ile zahid işin biter sanma

              İnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş.”

                                                                      (Niyazi)

 

[1]     Ali el-Cürcânî, et-Ta’rîfât s.56.

[2]     Enbiyâ sûresi, 21/107.

[3]     Sebe sûresi, 34/28.

[4]     Enfâl sûresi, 8/17.

[5]     Enfâl sûresi, 8/17.

[6]     Nahl sûresi, 16/16.

[7]     “O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır. Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” (el-Bûsîrî, Dîvânü’l-Bûsîrî s.242).

[8]     Ahzâb sûresi, 33/72.

[9]     Cum’a sûresi, 62/4.

[10]    Bakara sûresi, 2/253.

 

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Nisan 2000 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

DİNİN AFETİ ÜÇ ZÜMRE

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ  “Dinin afeti üçtür: Günahkâr fakih, zalim idareci ve cahil müçtehit.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 10/183) hadisinde geçen üç zümreyi din için bir felaket sebebi kılan ortak özellikler nelerdir?

Cevap: İbn Abbas’tan rivayet edilen bu söz, hadis kriterleri açısından tenkit görmüş olsa da mana olarak önemli bir hakikati ifade ettiğinde şüphe yoktur. Burada din için bir bela ve musibet olduğundan bahsedilen bu üç zümreyi sırasıyla daha yakından tanımaya çalışalım:

Günahkâr Fakih

Bunlardan birincisi, fâcir fakîhtir. Fâcir, umursamadan günah işleyen kimse demektir. Öyle bir kişi düşünün ki Kitap ve Sünnet’le meşgul oluyor, bu iki kudsî kaynaktan hüküm çıkarıyor fakat yaşantısı itibarıyla fısk u fücûr içerisinde. Sırat-ı müstakimde yürüyemiyor, çizgisini koruyamıyor. Dinin haram kıldığı bazı fiilleri işliyor, günaha giriyor. Mesela kazancında helâl haram sınırlarını gözetmiyor, eline ve diline hâkim olmuyor, heva ve hevesinin, arzu ve tutkularının arkasından koşuyor. Demek ki ilminin kendisine faydası yok. Kur’ân-ı Kerim, bu tür kişileri sırtında kitap taşıyan merkeplere benzetir. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) de dualarında, fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınmıştır. Yine Allah Resûlü şöyle buyurur: “İlminin artmasına muvazi olarak dünyaya karşı müstağniliği artmayan kimsenin ancak Allah’a olan uzaklığı artar, başka değil.” (ed-Deylemî, Firdevs 3/602)

Böyle bir kişinin işlediği günahlar sadece şahsıyla sınırlı kalmaz. Zira insanlar onun gözünün içine bakmakta, sözüne kulak vermekte, yaptıklarını örnek almaktadırlar. Dinî sorularına cevaplar veren, müşkillerini halleden bir âlimin fısk u fücûr içinde yuvarlanıyor olması, çoklarının kuvve-i maneviyesini sarsar. Kur’ân ve Sünneti bilen, sürekli dinî meselelerle meşgul olan biri yoldan çıktığında, çoklarını da arkasından sürükler. Hele böyle bir kişi fetvalarında da “Hudâ” yerine “hevâ”ya tâbi oluyorsa iş iyice çığırından çıkar. Eğer böyle biri kalkar, “Yolsuzluk hırsızlık değildir” derse, çokları, “O hâlde bize hırsızlık yolu açıldı” diye düşünebilir. Şayet âlim kisvesi altına bürünen bir kişi kalkar da rüşvete farklı kılıflar bulursa, halkın rüşvete karşı duyarlılığı kaybolur da bütün işler rüşvet yörüngesinde cereyan etmeye başlar.

Bu itibarladır ki görüş ve içtihatlarıyla topluma yön verip yol gösteren din âlimlerinin mesuliyeti çok büyüktür. Çokları onlara bakarak yol ve yönlerini tayin ederler. Onların inhirafı kendileriyle sınırlı kalmaz, çevrelerine de sirayet eder. Onların sukûtu sıradan bir insanın sukûtu gibi değildir. Onlar söz veya fiilleriyle çizgi kayması yaşadıklarında, toplumu da inhirafa sevk etmiş olurlar. Bu sebepledir ki onların yanlışlarının toplum üzerindeki negatif etkisi, yer yer şeytanın vesvese ve iğvalarından bile daha çaplı ve büyük olabilir. Çünkü şeytan soldan gelir ve insana kötülükleri telkin eder. Eğer kişi heva ve hevesine tâbi olmazsa şeytanın oyunlarından salim kalabilir. Ne var ki dinî kisveye bürünmüş, ağzından ayet ve hadis düşürmeyen kimselerin durumları böyle değildir. İnsanlar, onların sözlerine kulak verirler. Onların küçük bir inhiraf ve tavizi bile halk üzerinde büyük tesirler meydana getirir. Mesela söz-amel birlikteliği olmayan, dinin emirleri noktasında gevşek davranan bir âlim, insanların dine olan güvenlerini zedeler. Dini siyasi hedeflerine âlet eden, din istismarı yapan bir din adamının dine verdiği zarar, normal bir kişinin verdiği zarar gibi olmaz. İşte bütün bunları göz önüne alacak olursak, hadis-i şerifte dinin afeti olarak niye ilk başta facir fakihin zikredildiğini daha iyi anlarız. Muhtemelen bunlar, öte tarafta iğfal ve idlal ettikleri insanların önünde yürüyecek ve hep hacalet yaşayacaklardır.

Zalim İdareciler

Hadiste zikredilen ikinci grup, zalim idarecilerdir. İdareci derken, bir müessesenin başındaki insandan bir devletin başındaki insana kadar geniş bir çerçeveyi kastediyoruz. Tabii ki mevzuumuzla ilgili öncelikli olarak akla gelmesi gereken kişiler, devlet başkanı ve sair devlet erkânıdır.

Adil idarecilerin Allah katındaki derece ve makamı ne kadar yüksekse, bulunduğu makamı insanlara cevr u cefa etmede kullanan zalim yöneticilerin de Allah katındaki yeri ve konumu o kadar aşağıdır. Malum olduğu üzere arşın gölgesinde gölgelenecek yedi grup insan sayılırken ilk olarak adil yönetici zikredilir. Ağzına bir arpa kadar haram koymayan, yarım kelimeyle olsun yalana tenezzül etmeyen, bir dirhem dahi olsa kimsenin hakkını yemeyen/yedirtmeyen, kimsenin haysiyet ve şerefiyle oynamayan idareciler, ahirette enbiya-i izamın arkasında yerlerini alacaklardır.

Bunun tam aksine, tebaasına zulmeden yöneticiler, hadisin ifadesiyle toplum ve fertler açısından bir musibettir. Şayet bir devletin idaresinden sorumlu serkârlar, halka cevrediyor, insanların canını yakıyor, onlara haksızlık ediyorlarsa, o toplum musibetzede, afetzededir. Hele hele gözünü iktidar hırsı bürüdüğünden dolayı kendisi için tehdit gördüğü bütün muhalifleri bertaraf etme adına şeytanı utandıracak tuzaklar kurup hileler yapmak, onlar hakkında haksız yere ta’n u teşnîde bulunmak, farklı iftira ve suçlamalarla onları cezalandırmak, türlü türlü yolsuzluklarla tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek gibi şenî davranışlar öyle büyük birer musibettir ki, böyle bir musibete dûçar olmuş bir toplumun belini doğrultması artık çok zordur.

Haklarına girdiği insanlarla birer birer helâlleşmedikçe bu tür zalim yöneticilerin Cennet’e girmesi mümkün değildir. İsterse İstanbul’u fethetmeye denk elli tane amel işlesinler. Zulmü bırakmadıkça ve zulmettikleri insanların rızalarını almadıkça Allah’ın azabından ve gazabından yakalarını kurtaramazlar. Ahirette arşın gölgesinde gölgelenme gibi fevkalâde bir pâye kazanma imkânını elde etmiş, zirvelerde dolaşma fırsatı yakalamış bir insanın, halkına yaptığı cevr u cefa ile esfel-i safiline yuvarlanması ne büyük bir bahtsızlıktır!

Günahkâr fakîh ile zalim idarecinin peş peşe zikredilmesi de manidardır. Zira fakîhleri doğru yoldan sapan bir ülkenin idarecileri de zulüm yolunu tutacaktır. Fakîhler saray fetvacılığına soyunduklarında, görüş ve fetvalarıyla yöneticileri de şaşırtacak ve saptıracaklardır. Dinî nasları suiistimal ederek idarecilerin eline öyle kozlar, öyle doneler vereceklerdir ki, pek çok şenaat ve denaat dinî kılıf altında işlenecektir. Sırtlarını din adamlarına dayayan zalim yöneticiler, zulümlerini bile dinî bir motivasyonla yapacak, çeşit çeşit haramlar irtikâp ederken bile kendilerini haklı görmekten ve göstermekten geri durmayacaklardır.

Cahil Müçtehitler

Hadis-i şerifte son olarak bir de cahil müçtehitten bahsediliyor. Bunlar Kur’ân ve Sünnet’i derinlemesine anlamayan, bu iki kaynağa mahruti olarak bakamayan, siyer felsefesini bilmeyen fakat buna rağmen içtihada soyunan kişilerdir. Çağımızda maalesef bunların da sayısı bir hayli fazla. Ortalık müçtehitten geçilmiyor. Üstelik bunların bir kısmı Ebû Hanife’yi, İmam Mâlik’i, İmam Şafii’yi, Ahmed İbn-i Hanbel’i beğenmeyecek kadar da kendilerine güvenen tipler. Gel gör ki, dikkatle baktığınızda bunların pek çoğunun ciddi bir Kur’ân ve Sünnet bilgisinden mahrum olduklarını görürsünüz. Halbuki Kur’ân ve Sünnet; dinin üzerine temellendirildiği aslî kaynaklardır. Kur’ân’ı, gözünün önüne açılmış bir harita ölçüsünde bilmeyen, Kur’ân’ı bize izah edip temsiliyle hayata taşınma keyfiyetini gösteren Sünnet’i ihatalı şekilde tanımayan birinin içtihat iddiası kabul edilemez.

Bu demek değildir ki günümüzde içtihat ehliyetini haiz âlimler yetişmez. İçtihat ehliyet işidir. Bu ehliyeti elde eden kimse elbette müçtehit olabilir. Fakat bunun o kadar kolay bir iş olmadığını unutmamak gerekir. Ebu Hanife, İmam Malik, Süfyanü’s-Sevrî gibi zatlar bu işe ömürlerini vermiş, sabahtan akşama ilimle meşgul olmuş ve sürekli dinî meseleleri müzakere etmişlerdir. İşte içtihat ancak, onlar gibi aslî ve fer’î kaynaklarıyla dini çok iyi bilen ulemânın altından kalkabileceği ciddi bir iş, ağır bir sorumluluktur.. cahil ve sığ insanların değil! Çünkü bunlar, din adına hüküm verecek, Allah adına konuşacaklardır. Dolayısıyla yapacakları hatalar hayatî olur hem dünya hayatı hem ahiret hayatı adına. Bu yönüyle, bir toplumda gerçek müçtehitlerin yerini müçtehit taslaklarının alması, dine ârız olan en büyük felaketlerden bir diğeridir.

Ulemâü’s-Sû

Hadiste geçen facir fakih ve cahil müçtehitler için ulemau’s-sû tabiri de kullanılabilir. Bunlar, kötülükten sıyrılamamış, kötülüklerle içli dışlı olan âlimlerdir. Esasında ilmiyle âmil olmayan bir kişiye gerçek anlamda âlim denilemeyeceğini de burada ifade etmek gerekir. Kur’ân’ın ifadesiyle âlim, haşyet duygusuyla iki büklüm olan, vicdanı tir tir titreyen, kalbinde sürekli bir ürperti duyan insandır. Bir kişi, ilimde hangi dereceye ulaşırsa ulaşsın, şayet bildiğiyle amel etmiyor, öğrendiklerini dini ve diyaneti adına pratiğe dökmüyorsa, bu bilgiler onun için kalb, vicdan ve dimağ yorgunluğundan başka bir şey değildir. Böyle biri insanlar nazarında âlim bilinse de, din nazarında cahil olmaktan kurtulamaz.

Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’in şahsında bizlere, رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا “Rabbim ilmimi artır!” (Tâhâ sûresi, 20/114) duasını talim ve tavsiye etmek suretiyle bizleri ilme, ilmimizin artması için her gün yeni bir şöyler öğrenmeye yönlendirir. Başka bir âyet-i kerime, Allah’tan en çok haşyet duyan kimselerin âlimler olduğunu haber verir. (Fâtır sûresi, 35/28) Peygamber Efendimiz, âlimleri, “peygamberlerin vârisleri” olarak tarif eder. (Ebû Davud, ilim 1; Tirmizî, ilim 19)

Bunların dışında Kur’ân ve Sünnet’te ilmin önemine, âlimin büyüklüğüne atıf yapan pek çok nas vardır. Çünkü âlimler, kutup yıldızı gibi insanlara yol gösterirler. İnsanlar onlara bakarak hangi yolun Cennet’e ulaştıran koridor olduğunu öğrenirler. Ne var ki onlar söz ve fiilleriyle kötülük yolunu tuttukları takdirde kendileriyle birlikte kitleleri de esfel-i safilin yoluna sokarlar. Gözlerinin içine bakan, sözlerine kulak veren, tavır ve davranışlarını örnek alan çok sayıda insan olması hasebiyle âlimin yapacağı her hata, her kötülük, büyük bir vebali arkasından getirir. Bu vebal, kişinin temsil ettiği konuma göre değişir. Bir cami imamının inhirafıyla bir müftününki bir olmadığı gibi, bir müftünün inhirafıyla koca diyanet teşkilatının başında bulunan zatın inhirafı da aynı olamaz. Bu manada herkesin vebali, kendi tesir alanının genişliği ölçüsündedir.

Hâsıl-ı kelâm ilim; hayır ve iyilik yolunda kullanıldığı takdirde nasıl insanı âlâ-yı illiyyine yükselten bir merdivene dönüşüyorsa, kötülük yolunda kullanıldığında da aynı ölçüde onun için bir sukût sebebine dönüşür. Âlime düşen vazife, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan buyurduğu ilim ve irfanı hep iyilik yolunda değerlendirmektir. Böyle bir kişi, her meselede meşru bir yol takip etmeli, meşru dairede dolaşmalı, sahip olduğu bilgileri amel-i salihle yoğurmalıdır. Cenab-ı Hakk’ın kendisine lütfettiği ilmi suiistimal eden kişi, âhirette kendi vebal ve günahlarıyla birlikte, saptırdığı ve aldattığı insanların da günahlarını sırtına yüklenerek huzur-u ilâhiye gelir. Cenab-ı Hak böyle bir âkıbetten hepimizi muhafaza buyursun.

***

Not: Bu yazı, 19 Ekim 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الإسلام مبنيٌّ على اليُسْرِ

Herkul | | العربية

سؤال: بما أنّ الإسلامَ دينُ يُسرٍ وليس دينَ عسرٍ؛ فلماذا تصعب على أجيال اليوم معايشة الإسلام الحقيقي؟ وكيف نفهم هذا الوضع الذي يبدو متناقضًا في الظاهر؟

الجواب: حتى نفهم المسألة فهمًا صحيحًا لا بد أن نؤكد بدايةً على أن العسر واليسر مفهومان نسبيان؛ بمعنى أن هذه المسألة تختلف تبعًا لفهم الأفراد وتصوراتهم، فقد يجد البعض صعوبةً في أداء بعض التكاليف بسبب نمط الحياة الذي اعتادوا عليه رغم أنها في الحقيقة غير صعبةٍ، أما المؤمنون المخلصون الصادقون الذين وصلوا إلى الإيمان التحقيقي وأدركوا حقيقة العبودية فيؤدّون الكثير من الأعمال التي تبدو صعبةً في الظاهر دون مشقّةٍ أو حرجٍ.

والقرآن الكريم يقرر في كثير من آياته حقيقة أن الدين يسر، وأن الله لا يكلف عباده ما لا طاقة لهم به، يقول تعالى: ﴿لَا يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/286)، ويقول سبحانه: ﴿وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ﴾ (سورة الْحَجِّ: 22/78).

وقد لفت النبي صلى الله عليه وسلم الانتباه إلى ثِنْتَين من المزايا الإسلامية، فقال: “بُعِثْتُ بالحَنِيفِيَّةِ السَّمْحَة”[1]، فالأولى هي “الحنيفية” وتعني التوحيد، والثانية هي “السمحة” وتعني أن الإسلام دينٌ يقوم على السَّعة واليُسْرِ والتسامح.

وفي رواية أخرى يقول صلوات ربي وسلامه عليه: “أَحَبُّ الدِّينِ إِلَى اللَّهِ الحَنِيفِيَّةُ السَّمْحَةُ”[2]، وفي حديث آخر يقول صلى الله عليه وسلم: “إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلَّا غَلَبَهُ”[3].

وعند النظر إلى هذه الآيات الكريمة والأحاديث الشريفة يتبيّن لنا أن الله تعالى ورسوله صلى الله عليه وسلم قد أكدا على أن الدين الذي يقوم في الأساس على اليسر لا يُؤخَذ بالشدة والمغالبة، وإلا أصبح غيرَ قابل للتطبيق، فالدين لم يفرِض أحكامًا يتعذّر القيام بها، ومن ثم فإن التكاليف التي فُرضت على المؤمنين، هي تكاليف يطيقها الإنسان.. فإذا أراد الإنسان أن يصلّي خمسمائة ركعة في اليوم، أو يصوم الدهر كله، أو ينعزل عن الناس، أو يمنع نفسه عن زيارة إخوانه في الله، أو لا يشغل نفسه بمسألة الزواج والأولاد… فهذا يعني أنه يعلن الحرب على الفطرة، ويريد تغيير دفة حياته إلى الوجهة الخاطئة، فمن يحارب الفطرة يتعذّر عليه النصر، ومن ينحرف عن وجهتها لا يستطيع حتى أن يؤدي الأركان الأساسية التي كلفه بها الدين، فالله تعالى هو الأعلم بمكانة عباده من الأوامر التكوينية، وما يستطيعون القيام به وما لا يستطيعون؛ ومن ثم ألزمهم ببعض التكاليف.

إن الإعراض عن الطعام والشراب والزواج ومتعِ الدنيا المشروعة، وكذلك قضاء العمر كله في دور العبادة؛ إنما هي أمورٌ تتنافى مع الفطرة والطبيعة الإنسانية، يستحيل المداومة عليها طويلًا، ولذا استنكر القرآن الكريم الرهبانية عند النصارى بقوله: ﴿وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ * ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الإِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلاَّ ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ﴾ (سورة الْحَدِيدِ: 57/26-27).

فالنصارى فرضوا على أنفسهم الرهبانية رغم أنها لم تُفرَض عليهم، فلم يطيقوا حملها، ولذلك نهى النبي الأكرم صلوات ربي وسلامه عليه الثلاثةَ الذين قرر أحدهم أن يقوم الليل كله، وقرر الثاني أن يصوم الدهر كله، وقرر الثالث ألا يتزوج النساء؛ رغم أن نيتهم هي التفرغ أكثر لعبادة الله عز وجل، ففي الحديث أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال لهؤلاء الصحابة رضوان الله عليهم: “أَنْتُمُ الَّذِينَ قُلْتُمْ كَذَا وَكَذَا، أَمَا وَاللَّهِ إِنِّي لَأَخْشَاكُمْ لِلَّهِ وَأَتْقَاكُمْ لَهُ، لَكِنِّي أَصُومُ وَأُفْطِرُ، وَأُصَلِّي وَأَرْقُدُ، وَأَتَزَوَّجُ النِّسَاءَ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِي فَلَيْسَ مِنِّي”[4]، وبهذه الكلمات أرشدهم النبي صلى الله عليه وسلم إلى سبيل الفطرة واليسر.

ولا ريب أن قيام الإسلام على الفطرة واليسر والتسامح، وعدم فرضه تكاليف شاقّة يصعب القيام بها؛ هي ألطاف ورحمات عظيمة من الله تعالى لأمة سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم.

التوازن بين النعمة والكلفة

يقول بديع الزمان سعيد النورسي: “إن ﺍﻟﻌﺒﻮﺩيةَ هي نتيجةُ ﺍﻟﻨﻌﻤﺔ ﺍﻟﺴﺎﺑﻘﺔ ﻭثمنُها، ﻟﺎ ﻣﻘﺪﻣﺔ ﺍﻟﻤﻜﺎﻓﺂﺕ ﺍﻟﻠﺎﺣﻘﺔ ﻭﻭﺳﻴﻠﺘﻬﺎ”[5]. أجل، إننا مدينون بكل شيء لله تعالى، وهذا يترتب عليه العديد من المسؤوليات والواجبات المنوط بنا القيام بها، فإننا مهما بلغنا في عبادتنا لربنا سبحانه وتعالى فلن نستطيع أن نوفيه حقه، فهو الذي خلقنا من العدم، وأخرجنا إلى عالم الوجود، ثم منّ علينا بالحياة، بل خلقَنا بشرًا ذوي عقل وشعور، وفوق كل ذلك أكرمنا بالإيمان، فكلُّ نعمةٍ من هذه النعم لها قيمة خاصة بالنسبة إلى غيرها.

إلى جانب هذا كله مَنّ علينا ربُّنا سبحانه وتعالى بنعم لا تعد ولا تحصى، وكل هذه النعم تتطلب شكرًا من جنسها، فالإنسان مكلف بعبادة الله الذي يحيطه بالنعم من كل جانب، وعليه أن يتقبّل هذا الأمر في البداية عقلًا ومنطقًا، وأن يدرك مسؤوليته أمام الله تعالى.. وعلى سبيل المثال فإن مَنْ يحرز بعضَ المزايا الدنيوية كأن يسعد ويشرف بأخذ العلم عن الإمام أبي حنيفة، أو الإمام الغزالي، أو بديع الزمان سعيد النورسي؛ يعرف أن عليه بعض المسؤوليات والالتزامات التي يقتضيها هذا الشرف، وبما أن المؤمنين قد حازوا من الشرف أعلاه؛ وهو العبوديةُ لله، واتباعُ نبيِّه ومصطفاه صلى الله عليه وسلم فهل يا تُرى يدركون عِظم المسؤوليات والواجبات الملقاة على عواتقهم؟!

و”التكليف” و”الكلفة” كلمتان مشتقتان من أصلٍ واحد، فما من تكليفٍ إلا وينطوي على كُلفة؛ بمعنى أن التكليف يصحبه التغلّب على بعض الصعوبات والمشقّات، إلا أن الصعوبات التي تنطوي عليها التكاليف الدينية لا تتجاوز طاقة البشر؛ وهذه أبرز خصلة يتّسم بها دين الإسلام، فكلُّ أمرٍ دنيويّ تتبعه كُلفة كبيرة أو صغيرة، ويدخل ضمن ذلك التكاليف الدينية، ومع هذا فإن الإسلام قابلٌ للمعايشة والتطبيق بكلّ أحكامه، وهذا هو المعنى المقصود من أن اليُسر هو الأصل في الدين.

ولمزيد من التفصيل نقول: إن معايشة أوامر الدين يستلزمُ شيئًا من الصعوبة والكُلفة؛ فمثلًا يصف الرسول صلى الله عليه وسلم مسألة “إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ”[6] على أنها من الأعمال التي تكفّر الذنوب وترفع درجة الإنسان، ويشير صلى الله عليه وسلم في حديث آخر إلى المعنى نفسه، فيقول: “حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ”[7]؛ بمعنى أن دخول الجنة يتوقف على تجشم بعض الصعوبات والمشقات، فالعبادات مثل الصلاة والصوم والزكاة والحج والأضحية تنطوي كل منها على مشقّةٍ خاصّة بها، ولكنها ليست بالعبء الذي لا يطيقه الإنسان، أو يتعذّر عليه القيام به.

من جانب آخر لا يجب قصرُ النظر إلى أوامر الدين ونواهيه على جزئيّة المشقة وجودًا وعدمًا، لأن هذه الأوامر والنواهي تنطوي على العديد من المنافع والمصالح الدنيوية والأخروية، فمثلًا ذكر الله وأداء العبادات والطاعات يُورِثان العبد طمأنينةً في القلب وانشراحًا في الصدر، بحيث لا يمكن الاستغناء عنهما بشيء آخر، والقرآن الكريم يقول: ﴿أَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ﴾ (سورة الرَّعْدِ: 13/28)، فمن المسلّم به أن كلّ عبادة من العبادات تحتوي على العديد من الفوائد المتعلقة بحياة الفرد سواءً على المستوى الشخصي أو الاجتماعي أو الاقتصادي، وفوق كلّ هذا فإن استحقاقَ العبدِ للنعيم الأخروي وفوزَه برضا الله تعالى ورضوانه يتوقّفان على أداء بعض التكاليف، فإذا ما ربطنا كلَّ تكليفٍ دينيٍّ بالمصالح والمنافع التي تتبعه فلن تتراءى لنا هذه التكليفات -العبادات والمعاملات- صعبةً أبدًا؛ وهذا هو معنى الحنيفيّة السمحة في الدين.

يسّروا ولا تعسروا

رغم أن الدين يقوم على اليسر، ويعِد الإنسانَ بخيرٍ عظيم في حياته الدنيوية والأخروية فإن البعض يراه غير قابل للتطبيق.. إن إنسان هذا العصر جريحٌ روحيًّا ومعنويًّا. أجل، إننا كما قال بديع الزمان سعيد النورسي أمام قلعةٍ مُهدّمة ومدمّرة منذ عصور، فلقد تعرضت أركان الإيمان الأساسية لهزة عنيفة، فراجت الكثير من الأفكار الغريبة حول الذات الإلهية، وانحرف الناس عن نهج النبي صلى الله عليه وسلم، وابتعدوا عن سنته، وانتشر عقوق الوالدين، وتشتَّتَت الأسرة، وضعفت أواصر القرابة والأخوة، واضطربت علاقاتنا الاجتماعية، ولم تؤدَّ التكاليف والواجبات، بل وارتُكِبَت المحرّمات، وكأننا في سفينة انقلبت رأسًا على عقبٍ وتبعثر كلُّ ما فيها.

فثمة حاجة ماسّةٌ إلى ترميم هذه القلعة المهدّمة، وإعادة تجميع السفينة المتناثرة؛ وذلك من أجل إدراك قيمة وأهمية الأحكام الدينية وتنفيذها بدقة عالية مهما بلغت صعوبة الأمر، بعبارة أخرى: لا بد من إرشاد المجتمع وإعادة تأهيله جيّدًا، من أجل ذلك علينا أن نستغلَّ أيَّ فرصةٍ للاجتماع بالآخرين، ونوجّه دفّة الحوار إلى الحديث عن الله تعالى، ونركّز دومًا على مسألة الإيمان، ومعرفة الله، ومحبة الله، والعشق والشوق.. فمن ناحية نجتهد في تمثيل ديننا على أكمل وجهٍ، ومن ناحية أخرى نستغلّ الفرصة في أن نحدّث الناس عن ربِّنا سبحانه وتعالى ورسولنا صلى الله عليه وسلم وجماليّات ديننا.

وعندما نتحدث عن الإسلام فلْنتمسّكْ بالمنهج الذي أقرّه النبي صلى الله عليه وسلم بقوله: “يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا”[8]، ولنركّزْ على الأحكام الموضوعيّة للدين، لا سيما تلك الأحكام الواضحة الراسخة التي نزل معظمها في العهد المدني مثل الصلوات الخمس، وصوم رمضان، وإيتاء الزكاة، واجتناب المحرمات.

ولْنتذكّرْ دومًا أنه إلى جانب هذه الأحكام الموضوعيّة في الدين هناك جهودٌ شخصيّة وتكاليف ذاتية.. فمع أن أولياء الله قد طبّقوا هذه الأحكام الواضحة المعالم والأركان؛ فقد كلفوا أنفسهم بما فوق ذلك، فمنهم من استند على الأوامر المطلقة التي نزلت بمكة، فقضى عمره بأكمله في العبادات والطاعات، وهذه مسألة تتعلق بأفق المعرفة وشعور الإحسان، ومع ذلك فإن عدد الذين يشعرون اليوم بمثل هذه المسؤولية ويتحركون وفقًا لها قليل للغاية.

[1] مسند الإمام أحمد، 5/266.

[2] صحيح البخاري، الإيمان، 29.

[3] صحيح البخاري، الإيمان، 29.

[4] صحيح مسلم، النكاح، 5.

[5] بديع الزمان سعيد النورسي: المثنوي العربي النوري، ص 408.

[6] صحيح مسلم، الطهارة، 41.

[7] صحيح البخاري، الرقاق، 28؛ صحيح مسلم، الجنة، 1.

[8] صحيح البخاري، العلم، 11؛ صحيح مسلم، الجهاد، 6.

Cuma Hutbesi: Geçiş Dönemleri ve Kaoslar

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Milletlerin hayatındaki her değişme ve yenilenmede, bir kısım tipi-boranla beraber bahar esintileri, ölüm ve inkıraz gürültüleriyle beraber diriliş naraları, bedbinlik ve karamsarlık hırıltılarıyla beraber ümit çığlıkları.. en uğursuz çehrelerin yanında en temiz simâlar, en pes hislerin yanında en ulvî heyecanlar, en derme çatma düşüncelerin yanında en mukaddes mefkûreler hep iç içe olmuş ve beraber bulunmuştur.

Şayet herhangi bir toplumu, insan bünyesine benzetecek olursak, hastalık yapan virüs ve mikroplarla, kanın her parçasında mevzilenmiş tamirci ve koruyucu unsurların kıyasıya mücadele ve muharebesi ve tabiî bu esnada hastanın hülya ve hezeyanları ne ise, toplumların, var olma ve dirilme kavgası verdikleri dönemlerdeki kargaşa, anarşi ve ardı arkası kesilmeyen çalkantılar da aynı şeylerdir.

Denebilir ki, hemen her geçiş dönemi, âdeta bir kısım acaipliklerin meşheri ve tersliklerin resm-i geçidi olarak gelmiş ve kitleleri kendiyle meşgul edip öyle gitmiştir.

Bu dönemlerde, gösterdikleri canlılık ve çıkardıkları seslerle yabancılık soluyanların, davranışlarıyla başka dünyalara ait yaratıklar oldukları hissini uyaranların, hayatlarındaki bin bir tuhaflıklarla daha çok karnavalları hatırlatanların ve karmakarışık bir anlayışın yontup şekillendirdiği muzip çehrelerin, ne olduğu belirsiz bir ruh hâletinin, bütün bulanık yanlarını aksettiren şaşkın bakışların mebzûliyeti ölçüsünde; alabildiğine derin, alabildiğine duyarlı; inanç ve safvetiyle melekler gibi dupduru, irade ve azmiyle sıra dağlar gibi metin; içinde yaşadığı toplumla içli dışlı ve her ferdin hukukuna saygılı; varlığın sinesindeki güzelliklere karşı hayranlıklarla dolu, sanatın ciddiyetine inanmış ve sanatla sonsuzluk adına mesajlar sunmasını bilen; heybet, saygı, nizam, terbiye ve nezaket gibi yüksek mefhumlarla serfiraz ruhlar da eksik olmamıştır.

Evet, kimilerin, gençliklerinin cinnet ve hezeyanlı, cismaniyetlerinin karanlık ve buhranlı zamanları; kimilerin, sağlam bünye, doğru düşünce ve ruh zarafetiyle âdeta semavîleştiği “an”ları; kimilerin, olgunluğun zirvesinde bulunmalarına rağmen, her biri birer gayya nefsanîliğinin çukurlarına düşe kalka kâbuslu ve utandırıcı bir tükenişe doğru sürüklenmeleri; kimilerin, mutlak hakikate uyanmış duygularıyla, bura ve öteler arasında gelip giderek hayat kanaviçelerine yeni nakışlar ve yeni nakışlar içinde düşündürücü buudlar kazandırmaları hep bu türlü istihale dönemlerinde müşâhede edilen zıtlık ve tuhaflıklardandır.

Kendini güzel görmek ve göstermek isterken teşhire takılıp kalanlar; hayata biraz erken uyanmışlığı allayıp pullayıp “gabn-i fâhiş”le satmaya çalışanlar; kendini feylesof zannedip aklıyla yanılanlar; mantık ve düşünce yapıları itibarıyla daha ziyade çorak yerleri hatırlattıkları halde, dâhiyâne tavırlarla “herkesi kör ve âlemi sersem” sananlar; güzelliği süse karıştırıp, güzelleşeyim derken gülünç duruma düşenler; zeki görünmek için şaklabanlığa sığınanlar; hiçbir işe yaramadıklarını kamufle etmek için her şeyin içinde görünmeye koşanlar; hissizlik ve duyarsızlıklarını sabır ve tahammül gibi göstererek ülü’l-azmane tavırlara girenler; fıtratlarının ibresi sürekli olarak mahkûm doğup, mahkûm yaşadıklarını gösterdiği halde “aslan artığı üzerinde tilki kurnazlığı” sergileyenler; sarmaşıklar gibi kuvvetlilere dayanıp yükselenler, yükselip en devâsâ ağaçlarla boy ölçüşenler; sıkıntı ve üzüntünün zerresini dahi duyup hissetmemelerine rağmen, başkalarının yanında dert ve ızdırap nağmeleri çekip dava adamı taklidine kalkışanlar; doyma bilmeyen bir iştiha ile, sürekli, sağda-solda kemirecek şeyler aradıkları halde, kendilerini ganî, tokgözlü, onurlu ve gururlu göstermeye çalışanlar; aslında beden ve cismaniyete ait şeylerin dışında hiçbir meseleye akıl erdiremeyecek kadar basit, sathî ve birer tâli’sizlik örneği olmalarına rağmen, tutarsızlıklarını ve yetersizliklerini asrîlik gibi gösterip kendi kendilerini aldatanlar; beşerî müşâhede ve tahassüsleri, beşerî tecrübe ve istatistikleri her şeyin esası görüp gösteren, hatta kalbî ve ruhî hayata ait vâridâtı dahi bu dar perspektifle ele alıp madde ve cismaniyeti bütün varlığın özü sayan mâneviyatçı görünümlü materyalistler; iç dünyalarını ihmal ede ede, vicdan ve ruhlarını saran yüzlerce stresle gidip hezeyana sığınanlar; şefkate liyakat hakkını kaybetmiş, acınacak câniler ve cânilerin elinde inleyen mağdur yığınlar; yalnızlığın, sahipsizliğin ve köksüzlüğün sağa-sola sürükleyip durduğu enkazzedeler, simsiyah çehreler, mürüvvet bilmeyen ruhlar ve serseri güruhlar…

Tabiî, bunların yanında, düşünce ve duygularıyla gerçeğe uyanıp cennetlerde yaşayanlar; bütün benliğiyle Hakk’a teslim olup aklını, vahyin emrine vererek düşüncede istikamete ulaşanlar; hizmet etme mevsiminde sürekli ön safları kollayanlar, ücret alma zamanında gerilerin gerisinde kalıp rüyalarında dahi kelepir düşünmeyenler; sineleri aşk ve şevkle dopdolu, gözlerinde Yakub’un hasret ve ızdırabı, gönüllerinde Leyla’nın dert ve hicranı, ocaklar gibi yanıp tutuştukları halde gam izhar etmeyenler; Kafdağı’ndan ağır yüklerin altında inim inim inlerken dahi, mükellefiyetlerini yerine getirememiş olmanın ızdırabıyla iki büklüm olanlar; makamlar, mansıplar koşup ayaklarına kapandıkları halde, kendilerini müflis birer nefer, sefil birer hizmetçiden daha ileri görmeyenler; gayret ve çalışmalarına terettüp eden bütün iyilik ve güzellikler karşısında “Ben yaptım, ben ettim”i şirkin isi-pası sayıp bu sis ve duman içinde Allah’a varılamayacağına inananlar.. umman iken katre görünenler, güneş iken zerre urbasına bürünenler ve bütün bir varlığın kalbi mesabesinde olmalarına rağmen, kendilerini hiç ender hiç bilenler… Hâsılı, bütün hayırlarla hayırlılar, şerlerle şerliler, meleklerle şeytanlar bu devrede hep iç içe ve beraber olmuşlardır.

Sonra da, bu kaoslu dönemi, bir yeni gün, bir yeni bahar, bir yeni devir takip etmiştir. Ve zannediyorum, günümüze isabet edeniyle, Nebilerin vaadinde, velilerin yâdında ve güvercinin kanadında olan o yeni dönemin esintileri çoktan duyulmaya başladı bile…

Ah! Her şeyi, kendi renk ve güzellikleriyle saran o mutlu gelecek o kadar şirin; insanların en nezih duygu ve düşüncelerinde tüllenen onun iklimi o denli temiz; genç-ihtiyar, kadın-erkek onun insanları öylesine duygulu; canlı-cansız, büyük-küçük varlığın bütün parçaları birbirlerine karşı o kadar şefkatli; geçtiğimiz yollara bu güzellikleri saçıp duran cömert El o kadar lütufkâr ki!.. verdiklerinde vereceklerini seziyor, erdiklerimizde ereceklerimizi görüyor ve her an ayrı bir şükran hissiyle iki büklüm oluyoruz.

Bu aydınlık sabahta, dört bir yana dalga dalga yayılan ışıkların, ufuktan evlerimize kadar her yanı sardığı o masmavi saatlerde, gökyüzünde bir “nâr-ı beyzâ” hâline gelip, kıvılcımlarıyla ruhlarımızı alevler gibi saran o en aydınlık dakikalarda, sulardaki kabarcıklardan çiçeklerin yanaklarına kadar neşe ve sevinç olup yağan o en bayıltıcı saniyelerde, varlığın özüyle bütünleşmesini bilenler, her lahza ayrı bir güzelliğe uyandıklarını duyup yaşayacak ve ebedî vuslata giden bu yolda her an ayrı bir visalin zevkini yudumlayacaklardır.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Nisan 1988 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

DİN KOLAYLIK ÜZERİNE MÜESSESTİR

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dinimizin yüsr (kolaylık) üzere müesses olduğu ifade edilmesine rağmen mevcut tabloya baktığımızda hakiki Müslümanlığı yaşamanın kolay olmadığı görülüyor. Çelişki gibi görünen bu durum nasıl anlaşılmalıdır?

Cevap: Öncelikle konunun doğru anlaşılması için kolaylık ve zorluğun (yüsr ve usr) izafi birer kavram olduğunun da altını çizmek gerekir. Yani bu mesele şahısların anlayış ve algılarına göre değişebilir. Bazı kimseler, alıştıkları hayat tarzının etkisiyle, yerine getirilmesi hiç de zor olmayan bir kısım dinî mükellefiyetleri zor bulabilirler. Tahkikî imana ulaşmış, kulluk şuuruna ermiş samimi mü’minler ise zor gibi görünen nice amelleri hiç zorlanmadan yerine getirirler.

Kur’ân-ı Kerim pek çok âyetiyle dinin kolaylık olduğunu, Allah’ın, kullarının sırtına kaldıramayacakları yükler yüklemeyeceğini ifade buyurur. Ezcümle şu âyetler hatırlanabilir: لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “Allah (celle celâluhû) kimseye, kaldıramayacağı yükü yüklemez.” (Bakara sûresi, 2/286) وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ “Allah’ın (celle celâluhû) gönderdiği dinde, altından kalkamayacağınız ölçüde size zor gelecek hiçbir şey yoktur.” (Hac sûresi, 22/78)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şu sözleriyle, tebliğ ettiği dinin iki temel özelliğine dikkat çekmiştir: بُعِثْتُ بالحَنِيفِيَّةِ السَّمْحَةِ “Allah beni, ‘hanîfiyye-i semha’ ile gönderdi.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/266) Burada geçen “hanîfiyye” lafzıyla kastedilen mana, İslâm’ın her tür şirk ve küfür şaibesinden uzak olması ve tevhidi esas almasıdır. “Semha” lafzı ise İslâm’ın genişlik, kolaylık ve müsamaha üzerine müesses bir din olması anlamına gelir.

Başka bir rivayet de şöyledir: أَحَبُّ الدِّينِ إِلَى اللَّهِ الحَنِيفِيَّةُ السَّمْحَةُ “Allah’ın sevip razı olduğu din, hanîfiyye-i semha üzere olandır.” (Buhârî, imân 29)

Buna benzer diğer bir hadiste ise Nebiyy-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلَّا غَلَبَهُ “Din kolaylıktır. Kim onu zorlaştırırsa altında kalır ezilir.” (Buhârî, imân 29)

Allah ve Resûlü, bu ifadeleriyle, özü itibarıyla kolaylık üzerine müesses olan dinin zorlaştırılarak yaşanmaz getirilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Din, teklif ettiği hükümler itibarıyla altından kalkılmaz değildir. O her ne kadar mü’minlere bir kısım yükler yüklese de bunlar taşınabilecek yüklerdir. Eğer bir insan, “Ben günde beş yüz rekât namaz kılacağım, ömür boyu oruç tutacağım, hayat-ı içtimaiyeye hiç karışmayacağım, bir evin tokmağına dokunmayacağım, evlâd u iyalle hiç meşgul olmayacağım…” derse, tabiatıyla savaşıyor, hayatı tersine götürmeye çalışıyor demektir. Fıtratla savaşan birinin başarılı olması mümkün değildir. Fıtratın rüzgârını arkasına almayan, dinen mükellef olduğu temel disiplinleri de yerine getiremez. Kullarının tekvinî emirler içindeki yerini, neyi götürüp neyi götüremeyeceklerini en iyi bilen Allah, buna göre mükellefiyetlerle onları mesul tutmuştur.

Yememe, uyumama, evlenmeme, meşru dünya zevklerini bütün bütün terk etme ve tüm hayatını mabette geçirme gibi şeyler insanî fıtrat ve tabiata terstir ve dolayısıyla uzun süre götürülmesi mümkün değildir. Kur’ân, Hıristiyanların ruhbaniyet uygulamasını şu şekilde eleştirir: “Nuh ve İbrahim’i (birer peygamber olarak) gönderdik ve onların zürriyetlerine peygamberlik ve kitap verdik. Onların bir kısmı hidayet üzere yaşasalar da pek çoğu yoldan saptılar. Sonra bunların ardından peş peşe peygamberlerimizi gönderdik. Özellikle Meryem’in oğlu Îsâ’yı gönderdik, kendisine İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendi ortaya çıkardıkları ruhbanlığı ise biz kendilerine farz kılmadık, Allah’ın rızasına nail olma düşüncesiyle kendileri icat ettiler. Ne var ki ona gereği gibi de riayet etmediler. Onların iman edenlerine mükâfatlarını verdik. Buna mukabil çokları da (Allah’ın kendileri için çizmiş olduğu doğru) yoldan saptılar.” (Hadîd sûresi, 57/26-27)

Hıristiyanlar, kendilerine emredilmediği hâlde ruhbanlığa talip olmuş ama onun altından kalkamamışlardır. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, Allah’a daha çok kulluk yapma adına bütün geceyi ibadetle geçirme, her gün oruç tutma, ailelerinden uzak durma gibi kararlar alan sahabeden bazılarını bundan menetmiştir. “Ben, sizin Allah’tan en çok korkanınız ve kötülükten en çok korunanınızım. Böyle iken bazı günler oruç tutarım, bazı günler tutmam. Gecenin bir kısmında namaz kılarım, bir kısmında da uyur istirahat ederim. Aynı zamanda benim bir aile hayatım da vardır. Her kim benim bu yolumdan gitmez (sünnetime uymaz) da ondan yüz çevirirse benden değildir.” (Buhârî, nikâh 1; Müslim, nikâh 5) sözleriyle onlara fıtrat ve kolaylık yolunu göstermiştir.

İslâm’ın fıtrat, kolaylık ve müsamaha üzerine bina edilmesi ve onda güç yetirilemeyecek ağır mükellefiyetlerin bulunmaması, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın ümmet-i Muhammed’e büyük bir lütuf ve rahmetidir.

Nimet-Külfet Dengesi

Hz. Bediüzzaman; yaptığımız kulluk ve ubudiyeti, elde etmeyi düşündüğümüz nimetleri kazanmanın yolu değil, önceden mazhar olduğumuz nimetlerin bedeli olarak değerlendirmemizin doğru olacağını ifade ediyor. Evet, biz, Allah’a karşı çok şey borçluyuz. Bununla ilgili olarak üzerimize bir sürü vazife ve sorumluluk terettüp ediyor. Dolayısıyla Rabbimize karşı ne kadar ibadet yaparsak yapalım, O’nun hakkını eda etmiş olmayız. Allah, bizleri yoklukta bırakmayıp varlık âlemine çıkarmış. Arkasından bizlere hayat lütfetmiş. Bununla kalmayıp akıl ve şuur sahibi insan kılmış. İnsan olmanın da üstünde bizleri imanla şereflendirmiş. Bunların her biri, öncekine göre farklı bir kıymet arz eden çok büyük nimetlerdir.

Bütün bunların yanında Cenâb-ı Hak bize, sayılamayacak daha birçok nimet lütfetmiştir. Bütün bu nimetler kendi cinsinden şükür ister. İnsanın, kendisini iç içe lütuflarla kuşatan Yüce Yaratıcı’ya karşı kulluk mükellefiyeti vardır. Öncelikle bu hususun aklen, mantıken kabul edilmesi gerekir. Kul, Rabbine karşı bir sorumluluğunun olduğunu bilmelidir. Dünyevî birtakım mazhariyetlere eren bir kimse, İmam Ebu Hanife, İmam Gazzâli veya Hazreti Bediüzzaman’a talebe olma bahtiyarlığına eren biri, böyle bir mazhariyetin gerektirdiği bir kısım sorumluluk ve mükellefiyetlerinin olduğunu bilir. Peki, her türlü mazhariyetin ötesinde, Allah’ın kulu olan, Resûlüllah’ın arkasında saf tutan mü’minler ne büyük bir mesuliyet ve yükümlülük altında olduklarının farkında mıdırlar?

Mükellefiyet ve külfet, aynı kökten gelen iki Arapça kelimedir. Her mükellefiyet, az ya da çok bir külfet içerir. Yani, bir mükellefiyeti olan kişi, bazı zorlukların üstesinden gelmek zorundadır. Ne var ki dinî mükellefiyetlerin içinde barındırdığı zorluklar, takat-i beşeri aşan şeyler değildir. “Teklif-i mâ lâ yutak (kişiyi, takatini aşkın bir şeyle yükümlü tutma)” içermeme, dinin temel karakteridir. Dünyadaki her işin kendine göre büyük ya da küçük zorlukları vardır. Dinî yükümlülükler de buna dahildir. Bununla birlikte İslâm, bütün hükümleriyle yaşanabilir bir dindir. İşte dinde kolaylığın asıl olmasından kastedilen öncelikli mana budur.

Biraz daha açacak olursak, dinî emirlerin yaşanmasının belli ölçüde bir külfet ve zorluğu vardır. Mesela Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi vesellem), günahlara keffaret olup insanın derecesini yükselten amellerden biri olarak, إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “Zor durumlarda bile abdestini tastamam almayı” sayar. (Müslim, tahâret 41) Cennet’in nefsin hoşuna gitmeyecek bir kısım zorluk ve meşakkatlerle (mekârih) çevrili olduğunu, yani Cennet’e girmenin bunların üstesinden gelmeye bağlı bulunduğunu bildiren hadis-i şerif de aynı manaya işaret eder. (Buharî, rikâk 28; Müslim, cennet 1) Namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi ibadetlerin her birinin de kendine göre bir zorluğu vardır. Fakat bunların hiçbiri, kaldırılamayacak, götürülemeyecek ve üstesinden gelinemeyecek yük değildir.

Öte yandan, dinin emir ve yasaklarına, sadece kulun meşakkat çekip çekmemesi açısından da bakılmamalıdır. Bunların maddî-manevî, dünyevî-uhrevî pek çok fayda ve hikmetler içerdiği unutulmamalıdır. Mesela Allah’ı zikretmek ve ibadet ü taat, insanın içinde öyle bir itminan hâsıl eder ve onda öyle bir ruh inşirahı meydana getirir ki bunun yeri başka bir şeyle doldurulamaz. Nitekim Kur’ân da kalblerin ancak Allah’ı zikretmekle oturaklaşacağını ve itminana ereceğini ifade buyurur. (Ra’d sûresi, 13/28) İbadetlerin her birinin ferdî, içtimaî ve iktisadî hayatımıza bakan yönleri itibarıyla daha birçok faydaları olduğu da muhakkaktır. Bunların hepsinin ötesinde insanın ebedî Cennet nimetlerine kavuşması, Allah’ın rıza ve rıdvanını elde etmesi bu mükellefiyetleri yerine getirmesine bağlıdır. İbadetler ve dinin emrettiği muamelata dair hükümler, içerdiği bütün maslahat ve hikmetlerle birlikte düşünülecek olursa bunların zorluk olarak görülmesi mümkün değildir. İşte dinin hanîfiyye-i semha olmasının bir manası da budur.

Kolaylaştırın, Zorlaştırmayın!

Din, kolaylık üzerine müesses olduğu ve insana hem dünya hayatı hem de ahiret hayatı adına çok büyük hayırlar vaadettiği hâlde maalesef bazıları onu yaşanmaz gibi görebiliyor. Çağımız insanı manevî hayatı itibarıyla çok yaralı. Hz. Pîr’in ifade ettiği gibi asırlardan beri rehnedar olan, harabeye dönen bir kaleyle karşı karşıya bulunuyoruz. İmanın temel esasları sarsıntıya maruz kalmış. Zat-ı Ulûhiyet mevzuunda tuhaf tuhaf düşünceler ortalıkta geziyor. Allah Resûlü’nün izinden gidilmiyor, sünnetine uyulmuyor. Anne-babaya karşı fevkalâde bir saygısızlık var. Yuvalarımız dağılıyor, akrabalık bağlarımız zayıflıyor, sosyal münasebetlerimiz bozuluyor. Allah’a karşı asıl yerine getirilmesi gereken vazife ve mükellefiyetler yerine getirilmeyince, onun berisindeki sorumluluklar hayli hayli ihmal ediliyor. Sanki alabora olan ve içindeki her şey sağa sola dağılan bir geminin içinde bulunuyoruz.

Dinî hükümlerin kadr u kıymetinin bilinmesi ve işin zorluğuna bakmaksızın onların hassasiyetle yerine getirilmesi için, her tarafı harap olmuş bu kalenin tamir edilmesine, parçaları sağa sola dağılmış geminin yeniden derlenip toparlanmasına ihtiyaç var. Farklı bir ifadeyle, toplumun çok ciddi bir rehabilitasyona tâbi tutulması ve irşad edilmesi gerekiyor. Bunun için de bir araya gelişlerimizde sözü hep sohbet-i Canana getirmeli, sürekli iman, marifetullah, muhabbetullah, aşk u şevk üzerinde durmalıyız. Bir taraftan mükemmel bir temsil ortaya koyarken diğer yandan da her fırsatı değerlendirerek insanlara Rabbimiz’i, Efendimiz’i ve dinimizin güzelliklerini anlatmalıyız.

İslâm’ı anlatırken “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” (Buhârî, ilim 11; Müslim, cihâd 6) esprisine bağlı kalmalı ve dinin objektif hükümleri üzerinde durmalıyız. Hususiyle, pek çoğu itibarıyla Medine döneminde nazil olan beş vakit namazı kılma, Ramazan orucunu tutma, malın belli bir kısmını zekât olarak verme ve haramlardan kaçınma gibi açık ve muayyen hükümleri öne çıkarmalıyız.

Bununla birlikte, dinin bu objektif hükümlerinin yanında birtakım “sübjektif mükellefiyetler”in olduğunu da unutmamalıyız. Allah dostları, sınırları ve çerçevesi belli olan hükümleri yerine getirmenin yanı sıra, işin çok daha zoruna da talip olmuşlardır. Onların bir kısmı, Mekke’de nazil olan mutlak emirleri esas alarak, bütün ömürlerini ibadet ü taatle geçirmişlerdir. Bu da insanın marifet ufkuyla ve ihsan şuuruyla alakalı bir meseledir. Fakat günümüzde kendisini böyle bir sorumluluk altında hisseden ve buna göre hareket eden insan sayısı bir hayli azdır.

***

Not: Bu yazı, 28 Nisan 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الصلاة والسلام على رسول الله صلى الله عليه وسلم

Herkul | | العربية

سؤال: أوصانا النبي صلى الله عليه وسلم وحثنا بوسائل شتى على الصلاة والسلام عليه، فكيف نفهم هذه الوصية؟ وكيف ننفذ هذا الأمر؟

الجواب: حثنا النبي صلى الله عليه وسلم -كما ورد في السؤال- على الصلاة والسلام عليه في كثير من أحاديثه المباركة، ومن ذلك قوله: “إِنَّ أَقْرَبَكُمْ مِنِّي يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِي كُلِّ مَوْطِنٍ أَكْثَرُكُمْ عَلَيَّ صَلَاةً فِي الدُّنْيَا”[1]، وفي حديث آخر: “إِنَّ الْبَخِيلَ مَنْ ذُكِرْتُ عِنْدَهُ فَلَمْ يُصَلِّ عَلَيَّ”[2].

وفي أحاديث أخرى يعلّمنا رسول الله صلى الله عليه وسلم كيفية الصلاة عليه؛ ومن ذلك قوله صلى الله عليه وسلم: “مَنْ قَالَ حِينَ يَسْمَعُ النِّدَاءَ: اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ، وَالصَّلَاةِ القَائِمَةِ آتِ مُحَمَّدًا الوَسِيلَةَ وَالفَضِيلَةَ، وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا الَّذِي وَعَدْتَهُ؛ حَلَّتْ لَهُ شَفَاعَتِي يَوْمَ القِيَامَةِ”[3].

والمقام المحمود الذي وعد الله به نبينا صلى الله عليه وسلم هو المقام الذي ورد ذكره في سورة الإسراء، يقول تعالى: ﴿عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا﴾ (سورة الإِسْرَاءِ: 17/79)، وقد ذكر النبيُّ صلى الله عليه وسلم أن هذا المقام هو مقام الشفاعة؛ أي إن الرسول صلى الله عليه وسلم عندما يحثُّنا على الصلاة والسلام عليه فإنما يريد بذلك الوسيلة التي تمكّنه من أن يمدّ يد العون إلينا وإلى جميع الإنسانية في الآخرة؛ فهو هنا لا يفكّر في نفسه، بل يفكر في أمّته وفي جميع الإنسانية، ويرجو سعادتهما.

وبمثل هذه الأحاديث يدلّنا الرسول صلى الله عليه وسلم على السبيل إلى مرافقته في الآخرة، وإلى إحراز الألطاف والأفضال التي حازها؛ وهذا يبين مدى حرص النبي صلى الله عليه وسلم على أمته ورحمته بهم.. والقرآن الكريم يقول في معرض حديثه عن ذلك: ﴿لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/128).

والواقع أن الصلاة والسلام على سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم هي تكليف لنا من ربنا سبحانه وتعالى، وبدأ تعالى بنفسه فقال: ﴿إِنَّ اللهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا﴾ (سورة الأَحْزَابِ: 33/56)، وكما هو معلوم فإن الصلاة بالنسبة لله تعالى تعني الرحمة، وللملائكة تعني الاستغفار، وللمؤمنين تعني الدعاء، وهذا البيان القرآني يُظهر في الوقت ذاته مقام النبي صلى الله عليه وسلم وقدره عند ربه؛ لأن صلاة الله عليه ورحمته ومغفرته له؛ كلُّ ذلك وعدٌ منه تعالى بالسلامة والأمان له صلى الله عليه وسلم. 

ففي سورة الفتح يذكر المولى تبارك وتعالى أنه قد غفر لحبيبه صلى الله عليه وسلم ما تقدم من ذنبه وما تأخر: ﴿لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ﴾ (سورة الفَتْحِ: 48/2)، ولقد كان النبي صلى الله عليه وسلم بفضلٍ من الله وعنايته يقوم بالعمل المنوط به على الوجه الأكمل، ورغم ذلك كان يقول إنه لم يعبد الله حقّ عبادته، ولم يعرفه حقّ معرفته، ولم يشكره حقّ شكرِه، فكان كلَّ يومٍ يستغفرُ الله سبعين أو مائة مرة.. هكذا كان صلى الله عليه وسلم بطلَ المعرفة، وبطلَ الشكر، وبطلَ الاستغفار، وبطلَ الحمد والثناء، لقد كان يفعل ما بوسعه لاستدرار رحمة الرحمن الرحيم، فخصّه الله تعالى بأعظم النعم والألطاف لعلمه بما سيفعل في المستقبل.

إن صلاةَ كلِّ المؤمنين الذين سيأتون حتى يوم القيامة وسلامَهم على مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم؛ أي دعاءهم واستغفارهم له؛ من شأنه أن يرفع مقامه صلى الله عليه وسلم ومنزلته السامية، ولِعلْم الله أزلًا بذلك؛ فقد قطع عليه سبحانه وتعالى كلّ الطرق التي تؤدّي إلى الخطايا والذنوب منذ البداية.. وكما عصمه ربُّه من فعل أيّ ذنبٍ في ما مضى من عمره؛ فكذلك عصمه فيما بقي، ورغم أن صِدقَه وإخلاصه لهما أهمية بالغة في إحراز هذا المقام المحمود؛ فإن صلاة المؤمنين عليه ودعاءهم له باستمرار لهما دورٌ كبيرٌ في هذا الأمر أيضًا، ولما كان ربنا سبحانه وتعالى يعلم جيدًا بما سيقوم به جميع المؤمنين حتى يوم القيامة من الدعاء له فإنه لم يفسح له المجال لارتكاب أدنى الذنوب والمعاصي، بل لم يسمح لها بأن ترِد حتى على خياله.

الصلاة والسلام على رسول الله تعود على صاحبها أضعافًا

إن الصلاة والسلام على سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم هي مما تقتضيه محبتنا له صلى الله عليه وسلم وولاؤنا ووفاؤنا له، كما أنها تُعدّ وسيلة مهمة لنيل حبه صلى الله عليه وسلم، ولرقيّنا معنويًّا، يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “ما مِنْ أَحَدٍ يُسَلِّمُ عَلَيَّ إِلَّا رَدَّ اللَّهُ عَلَيَّ رُوحِي حَتَّى أَرُدَّ عَلَيْهِ السَّلَامَ”[4]، وهذا خلقٌ إلهيّ، ففي القرآن الكريم يقول ربنا سبحانه وتعالى: ﴿فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/152).. وبالمثل لا يدع الرسول صلى الله عليه وسلم حفاوة به إلا ردّ عليها بما يقابلها، ولا يدع دعاء له دون أن يجازي عليه صاحبه ويكافئه.

فلو كان مطلبنا أن يحبنا رسولُ الله صلى الله عليه وسلم وأن ننال شفاعته يوم القيامة، وأن نكون في جواره في الجنة فعلينا أن نحبه حبًّا جمًّا؛ لأن محبتنا ووفاءنا له وسيلةٌ مهمّة للفوز بحبّه، وذِكرنا له هو استدعاء لذكره، بل إن إظهار وفائنا لهذا الإنسان العظيم الذي أحبه الله وفضّله على كلِّ خلقه؛ هو استدعاء لحب الله لنا، وعلاوة على ذلك كلّه فإن حبّ رسول الله صلى الله عليه وسلم هو شرط الإيمان؛ ففي الحديث الشريف: “لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ نَفْسِهِ”[5].

فكم من المكاسب التي ستعود علينا من صلاتنا وسلامنا عليه صلى الله عليه وسلم! فلربما يجعل من نفسه حبلًا يمدّه إلينا إذا أوشكنا على السقوط، أو يتوسّل إلى ربنا سبحانه وتعالى بالنيابة عنا، أو يتمثّل بروحانيته ويمدّ لنا يده في أشدّ الأوقات تأزُّمًا، وأكثر الظروف احتياجًا له، ومن ثم فإن السبب في تأكيد النبي صلى الله عليه وسلم على هذه المسألة هو إيقاظ النيام من سباتهم، وتخليص الغافلين من غفلتهم، وفي النهاية تشويقهم إلى السبيل الذي يعود عليهم بالخير العميم.. وبإيجازٍ: فإن إظهار محبّتنا لرسول الله صلى الله عليه وسلم وحفاوتِنا به سيرجع علينا أضعافًا مضاعفة، وسيكون سببًا في سموّنا ورقيّنا.

أجل، فالصلاة والسلام على رسول الله صلى الله عليه وسلم هي تعبيرٌ عن محبّتنا وولائنا له صلى الله عليه وسلم، والمحبّ يريد دومًا أن يتشبّه بمحبوبه، المهمّ هو التحرّك بما يتماشى مع نمط حياته صلى الله عليه وسلم، واتباع سنته السنيّة.. فإن أقمْنا حياتَنا وفق سنّته؛ أضحت أعمالُنا الاعتيادية اليومية من قيامٍ وقعودٍ وأكلٍ وشربٍ ونومٍ في حكم العبادة.

ولذلك أعطى السلف الصالح الصلوات والتسليمات أهمية خاصّة، فحرروا حولها كتبًا، وجعلوا منها أورادًا؛ فعلى سبيل المثال دبّج “محمد بن سليمان الجزولي” كتابًا بعنوان “دلائل الخيرات”، جمع فيه أشهر الصلوات والتسليمات على سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، وهذا الكتاب من أشهر الكتب المقروءة لدينا، وكذلك كتاب “دلائل النور”، وهو كتاب جامع للصلوات أيضًا، كان من بين كتب الأوراد والأذكار التي يداوم عليها بديع الزمان سعيد النورسي، وكتاب “القلوب الضارعة”، وهو كتاب جامع للصلوات والأدعية المباركة.. وهكذا فإن الصلوات والتسليمات هي بمثابة منصّة انطلاق تنطلق من خلالها الأوراد والأذكار خفّاقة إلى الذات الإلهية.

حياةٌ محورُها السنّة

الصلوات والتسليمات هي دليلٌ على الولاءِ القلبي لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم والسيرِ على نهجه؛ ولذلك فلا ينبغي أن نكتفي بالصلاة والسلام عليه، بل يجب أن نبذل وسعنا لأن نحيا حياتنا كلها وفق سنته، فلقد كان الصحابة الكرام رضوان الله عليهم يتلقّفون أيَّ كلمة تنساب من شفتيه صلى الله عليه وسلم ويعملون بها على أكمل وجه، وقد انتقلت أقواله وأفعاله وأوامره ونصائحه إلينا من خلال الكتب، وعن طريق الأمة المحمدية التي طبقت كلَّ هذا في حياتها، فعلينا نحن المسلمين أن نتعامل مع الأمر بنفس الدقة والحساسية.. لا بدّ أن تصبح سنّتُه السنية منهجَ حياتنا، إننا إن لم نتّبعه فلا بدّ أن يشوب حياتَنا نوعٌ من القصور والنقص، مهما كنا أذكياء، ومهما أحسنّا التخطيط لحياتنا، وكذلك لن تبلغ أعمالُنا درجة الكمال إلا إذا أخضعْنا خطَطنا لأفعاله وسلوكياته وأفكاره ووصاياه صلوات ربي وسلامه عليه.

وكما رفع الله النبيَّ الأكرم صلى الله عليه وسلم مقامًا عاليًا وربطَ به كلَّ شيءٍ وكأنه مركز اتصال؛ فعلينا نحن أيضًا أن نظلَّ مخلصين له، وأن نستمد منه النور الذي يضيء لنا الطريق المؤدي إلى الله، ولا يجوز لنا أن نتنازل أو نتخلّى عن أيٍّ من الأمور التي عهد بها إلينا.

قد تُحرز الإنسانية تقدُّمًا كبيرًا في العلوم والأفكار والفلسفة، وتنشئ أنظمة بالغة الأهمية، وتعرض ضوابط جيدة للغاية فيما يتعلق بالحياة الفردية والعائلية والاجتماعية، وقد ينفتح علماء النفس والتربويون على اكتشافات جديدة في التربية البشرية، ومن الممكن أيضًا أن تعِد العلومُ الطبيعية الإنسانيةَ بخيرٍ وجمالٍ عظيمين؛ ولكن كلّ هذه جماليّات نسبيّة من ناحية ما.. فلا ينبغي التضحية مقابل ذلك بنمط الحياة الذي وعدَنا به رسولنا صلى الله عليه وسلم، وقدمه لنا كنظامٍ متكامل رائع، حتى لا نقع ضحيّة للأهواء والشهوات.

فقد حدث كثيرًا على مدى تاريخ البشرية أن استُبدِلت الحقائق الإلهية والقيم الأخلاقية والجماليات الإنسانية التي وضعها الله وبلّغها ومثّلها رسلُ الله بأيديولوجيات وفلسفات وأفكار مختلفة، واعتبر الناسُ هذه الأيديولوجيات والأفكار في فترةٍ ما أكمل النظم والمناهج، فأعلنوا الحرب على القيم الموجودة لإقامة الأيديولوجيات والأفكار الأخرى، بل مرّت أزمنةٌ تأثّر فيها الاعتقاد الإسلامي بهذه الأيديولوجيات، وخلع عنه ألوانه وزخارفه إلى حد ما، ومن ثم علينا أن نأخذ بنمط الحياة الذي وجهنا إليها سيدُنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بقدر الإمكان.. فكما أن سلام البشرية وسعادتها متوقّفان على ذلك فإن الفلاح في الآخرة واكتساب الأهلية والجدارة لدخول الجنة لا يتأتى أيضًا إلا بذلك.

خلاصة القول: إن الصلوات والتسليمات تربطنا بسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، وتساعدنا في التعبير عن محبتنا له، ونيل حبه، ونيل شفاعته صلى الله عليه وسلم.. فضلًا عن ذلك فهي عامل فعَّال في اتباع السنّة وتطبيقها.

[1] البيهقي: شعب الإيمان، 3/111.

[2] سنن الترمذي، الدعوات، 101.

[3] صحيح البخاري، الأذان، 8.

[4] سنن أبي داود، المناسك، 97.

[5] مسند الإمام أحمد، 29/538.

Cuma Hutbesi: Zamanı Bir Başka Duyuş

Herkul | | Cuma Hutbeleri

İçinde bulunduğumuz kutlu zaman dilimini tam duyabilmek için, evvelâ ruh ve vicdanların gökler ötesi böyle bir mûsıkîyi ve şiiri hissetmeye hazır olmaları lâzımdır. İç âlemleri, dış çevreleri ve hayat televvünleri itibarıyla âfâkî ruhlar onu sadece gökte değişen hilâller şeklinde takip ederler.

Günümüzde umumî atmosfer; radyolarla, televizyonlarla, klaksonlarla; uçak, tren, vapur, otomobil, tramvay gürültüleriyle; âsâbımızı bozan münasebetsiz sirenler ve ciyak ciyak reklâm ve propaganda vasıtalarının çığlıklarıyla o kadar ciddi kirlendi ki, esaslı bir ameliyat-ı ruhiye ve fikriye geçirmeden, hatta yeni baştan bir kere daha bütünüyle uhrevîleşmeden bu mübarek ayların semavîliğini ve bu aylarda ötelerin bayıltan mûsıkîsini duymak çok zor, belki de imkânsızdır.

Mânevî kirlerden arınmış, semavîliklere açık nezih ruhlar, bilhassa içindeki bazı gecelerle daha bir zirveleşen bu mübarek zaman dilimini, âdeta bir lezzet gibi duyar, bir gül gibi koklar, bir mûsıkî gibi dinler ve bir kevser gibi yudumlarlar. Azıcık dikkat edebilsek hemen hepimiz, bu ayların ufkumuzda tulûunu, tıpkı semavî bir koruya veya uhrevî bir koya giriyor gibi en büyüleyici şekilde hisseder; ötelerde seyahat ediyormuşçasına bütün benliğimizle köpürür ve nâsûtiyetimizin hudutlarına sığmaz hale geliriz.

Aslında bir zamanlar, bu bizim en tabiî hâl ve iklimimizdi: Eskiden senenin hemen her mevsiminde yudumlayıp dolaştığımız o ledünnî zevk ve uhrevî hazlara, şimdilerde, pek çoğumuz itibarıyla fevkalâde aç ve susuz bulunuyoruz. O zevk ve hazları, geçmişe ait enginlikleriyle duyabilmek için, gündelik duygulardan ve düşüncelerimizi saran isten-pastan arınmamız, sonra da ümit ve beklentilerimizde daha bir derinleşmemiz icap ediyor. Bunu başarabildiğimiz sürece, varlığın içinde her zaman gizli, büyülü, ince ve gönüllerimizi rikkate getiren pek çok gerçeği duyabilir ve sınırlılığımızı aşabiliriz. Hele, insanı sürekli ledünnî ufuklarda gezdiren mübarek gün ve gecelerde…

Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için mübarek gün ve geceler, âdeta ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şair, birer bestekâr hâline gelir ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar. Duyup hissettiğimiz esintiler, cismaniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka gürültüleri bir tarafa iterek, gönlümüzün derinliklerinden, ukbaya açılan hususî menfez ve koridorlarla bizi, öbür tarafın meçhul ve büyülü yamaçlarına ulaştırır ve temâşâ zevkiyle âdeta mest eder. Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, Cennete ilk adım atışın mest ü mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile günün yorgunluğunu atma hazzıyla; akşamlar, bir alaca karanlık içinde vuslata yürüme neşvesiyle; geceler, halvetin idrakler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir tat, ayrı bir neşe ile gelir geçer gönül ufkumuzdan.

Hele, Regâib, Miraç, Beraat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem tutar; her yanı tam bir uhrevîlik büyüsü kaplar; her sineyi, dillerin ifadeden âciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar. Hususî bir kısım tecellilerle ötelerin kapısı, penceresi, menfezi hâline gelen mekân; ümit ve beklentilerin yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi, her maktaı, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler, Cennette cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.

Öyle ki, ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hissettiğimiz her şeye rengini çalarak bizi bütünüyle veraîleştirir.. ve kendimizi, uhrevîlerin teşkil ettiği bir halka-i zikirde mehabet yudumluyor ya da Cennetlerin ferahfeza ikliminde, huri ve gılmandan müteşekkil bir korodan neşideler dinliyor gibi buluruz.

Hele, bazılarımız itibarıyla ve bazı zamanlarda, ruhlarımızı saran bu zengin uhrevîlik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde hep hasretini duyduğumuz Cennetin kapısının önüne kadar sürükler.. sürükler de, âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görülmemiş ve kelimelerle ifade edilmeyen bir sihirli âlemin sahilinde sanırız. Böyle bir ruh hâleti içinde biz bir şey düşünüp konuşmasak da, öteler kendi sesinden bize güftesiz besteler sunar ve: “Ben kulağınızda bir ihtizaz, gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de bir haz olarak hep içinizdeyim.. içinizde ve duygularınıza açık limanlarda, rıhtımlarda, rampalardayım. İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp sahiplenebilirsiniz…” derler. Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük duygular içinde gönüllerimize yağdığına inandığımız uhrevî ışıkların; her zaman his ve yakarışlarla tüten umumî havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve mahyalardaki kandillerin; günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye koştuğumuz mabetlerin; bizimle aynı duyguyu paylaşan ve hislerimize tercüman olan tertemiz insanların.. evet bütün bunların hemen hepsinin ayrı ayrı birer mevcudiyeti, birer ruh ve mânâsı, birer lezzeti ve birer büyüsü olduğunu duyar gibi oluruz. İşte bu mânâ ve muhteva ile dopdolu ruhlarımız, asıl kendilerine döndüklerinde, her şeyden daha engin olan iç dünyalarının derinliklerini temâşâya dalar ve çevrelerindeki eşyayı daha bir farklı duymaya başlarlar.

Evet, varlık, insan ve ötelerin daha mükemmel duyulup hissedildiği bu mübarek günler, dimağlarımızda en kudretli düşünceleri tutuşturur, ruhlarımızda en zevkli şiirleri besler, gönüllerimize en sırlı vâridât kapılarını aralar ve bize en mahrem hislerimizi ifade etme imkânını hazırlar.

Bu mübarek zaman diliminin mehabetiyle bazen hemen pek çoğumuz susar ve âdeta kendi iç dünyamızla hasbıhâle başlarız. Kim bilir, belki de böyle bir sessizleşme, güven, sevgi, itibar ve herkesi kucaklama yolunda en beliğ sözlerden daha anlamlı tesirler icra ediyordur. Evet bazen, murâkabe, his, mârifet mülâhazası ifade eden böyle heybetli bir sessizlik en derin sözlerden daha müessir olabilir.. ihtimal bizim en çok hasretini çektiğimiz işte bu sâmit talâkattir.!

Eskiden beri bu kutlu zaman dilimi yaşana yaşana ruhlarımıza öyle işlemiştir ki, o daha ufukta belirir belirmez, kalbimizin dudaklarında ne şeker-şerbet şeyler duymaya başlar, ne engin mânâların bir beyan zemzemesi hâlinde içimize aktığını hisseder ve ne enfes düşüncelerin kalemlerden akan mürekkeplere karışıp nakış nakış kâğıtların üzerine döküldüğüne şahit oluruz. Olur ve hâlihazırdaki mevcudiyetimizin yanında, olmayı düşündüğümüz, iman ve ümitlerimizde tomurcuk tomurcuk açan günleri sayıklar, arzu ve emellerimize göre yepyeni dünyalara doğru kanat çırpıp uçtuğumuzu sanırız.

Biz hepimiz, bu mübarek ayları ve o ayların zirve gün ve gecelerini imanlı gönüllerimize her zaman akseden ışık tayfları şeklinde görmüş ve sevmişizdir. Aradan yıllar ve yıllar geçse, insanların düşünce ve tarz-ı telakkileri değişse de bu mübarek gün ve geceler, bizleri hep aynı duygu ve düşünce yamaçlarında dolaştıracak ve gönüllerimize aynı ilhamları boşaltacaklardır.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Ocak 1996 sayısı için kaleme aldığı “Zamanı Başka Bir Duyuş” makalesidir.

ALLAH RESÛLÜ’NE SALÂT U SELÂM

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) değişik vesilelerle bizleri kendisine salât u selâm getirmeye teşvik etmesini nasıl anlamalı ve O’nun bu emrini nasıl yerine getirmeliyiz?

Cevap: Soruda da ifade edildiği gibi Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem), birçok hadislerinde kendisine salât u selâm getirilmesini teşvik etmiştir. Mesela bir yerde şöyle buyurur: “Kıyamet günü insanların bana en yakın olanı, bana en çok salât ü selâm getirenidir.” (Tirmizî, vitir) Başka bir hadis-i şeriflerinde yanında kendi adı anıldığı halde salât ü selâm getirmeyen kimseleri “cimri” olarak niteler. (Tirmizî, daavât 101)

Bazı hadislerinde ise kendisine nasıl salavat getirileceğini talim eder. Mesela ezan bittikten sonra, اللّهُمّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ، وَالصَّلاَةِ القَائِمَةِ آتِ مُحَمَّدًا الوَسِيلَةَ وَالفَضِيلَةَ، وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا الَّذِي وَعَدْتَهُ “Ey bu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın sahibi! Hz. Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın Cennet’te makamını yükselt ve O’na fazilet ver. O’nu, kendisine vadettiğin makam-ı mahmuda, yüce makama ulaştır.” şeklinde dua eden kimsenin, şefaatine nail olacağını bildirir. (Buhârî, ezân 8)

Salavat okurken istediğimiz, Efendimiz’e vaadedilen yüce makam, İsrâ sûresinde (17/79) zikri geçen makamdır. Allah Resûlü, bu makamın şefaat makamı olduğunu da ifade buyururlar. (Buhârî, tevhid 24; Tirmizî, tefsîru’l-Kur’ân, İsrâ sûresi) Yani aslında, bizden kendisine salavat getirmemizi istemekle Efendimiz (sallâllahu aleyhi vesellem), bununla ötelerde ümmetine ve tüm insanlığa el uzatabilme imkânlarını istiyor. Dolayısıyla yine burada da kendini değil, ümmetini ve bilcümle beşeriyeti düşünmekte, onların saadeti adına bir talepte bulunmaktadır.

Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bu gibi hadislerle bizlere, ahirette O’nunla beraber bulunabilme, O’nun mazhar olduğu lütuflara mazhar olabilmenin yollarını da gösteriyor. Bu, Efendimiz’in ümmetine düşkünlüğünü gösterir. Kur’ân, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ümmetine ne denli tutkun olduğunu ifade sadedinde şöyle der: لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Size, kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki, herhangi bir zahmete uğramanız O’na çok ağır gelir. Size çok düşkündür; kalbi sizin için tir tir titrer. O, mü’minlere karşı pek şefkatli, pek merhametlidir.” (Tevbe sûresi, 9/128)

Aslında Nebiyy-i Ekrem’e salât u selâm getirme, bizzat Allah tarafından emredilir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât u selâm edin.” (Ahzâb sûresi, 33/56) Bilindiği üzere salât, Allah’a nispet edilince rahmet, meleklere nispet edilince istiğfar, mü’minlere nispet edilince de dua anlamına gelir. Dolayısıyla bu beyan-ı sübhani aynı zamanda Efendimiz’in kadr u kıymetini ortaya koyuyor. Zira Allah’ın O’na salât etmesi, O’na rahmet ve mağfiret ettiğini ilân etmesi, O’nun için güvenlik ve esenlik vaat etmesi demektir.

Allah (celle celâluhû), Peygamber Efendimiz’in geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığını bildiriyor. (Fetih sûresi, 48/2) Bu ne büyük bir lütf-u ilâhîdir. O, Allah’ın izni ve inayetiyle, yaptığı her şeyi en güzel şekilde yapmıştır. Buna rağmen sürekli Allah’a karşı hakkıyla kulluk yapamadığını, hakkıyla O’nu tanıyıp bilemediğini, O’na karşı şükür vazifesini hakkıyla yerine getiremediğini söylemiştir. Her gün yetmiş veya yüz defa Allah’a istiğfar etmiştir. İşte O, böyle bir marifet kahramanıdır, şükür kahramanıdır, istiğfar kahramanıdır, hamd ü sena kahramanıdır. O, Allah’tan rahmetin gelmesi adına yapılacak her şeyi yaptığı ve Cenâb-ı Hak da O’nun gelecekte ortaya koyacağı performansı bildiği için O’nu en büyük lütuflarla serfiraz kılmıştır.

Kıyamete kadar gelecek tüm mü’minlerin, İnsanlığın İftihar Tablosu’na salât u selâm getirmeleri, yani O’nun için dua ve istiğfar etmeleri, O’nun makam ve mertebesini yükselttikçe yükseltmiş ve ezelî ilmiyle bunu bilen Allah (celle celâluhû), O’nun için hata ve günaha giden bütün yolları daha baştan kesmiştir. Geçmişte günah adına O’na hiçbir şey yaptırmadığı gibi, ömrünün sonuna kadar da yaptırmamıştır. Böyle yüce bir pâyeyi elde etmesinde kendi hassasiyet ve samimiyeti çok önemli olsa da ümmetinin sürekli O’nun için dua etmesi de bunda etkili olmuştur. Allah, kıyamete kadar gelecek bütün mü’minlerin O’nun hakkında yapacakları duaları çok iyi bildiği için, günahın en küçüğüne bile meydan vermemiş, O’nun hayaline bile girmesine müsaade etmemiştir.

Salât u Selâmın Katlanarak Geriye Dönüşü

Efendiler Efendisi’ne (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) salât u selâm getirmek, hem O’na duyulan sevginin, bağlılığın ve vefanın bir gereğidir hem de bizim O’nun tarafından sevilmemize ve manevi yönden terakki etmemize bir vesiledir. Nitekim Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendisine getirilen salât u selâmlara mukabelede bulunacağını ifade buyurmuştur. Bu, Allah ahlâkıdır. Cenâb-ı Hak, “Beni anın ki ben de sizi anayım.” (Bakara sûresi, 2/152) buyurur. Aynen bunun gibi, Allah Resûlü de hiçbir zaman kendisine gösterilen alakayı, yapılan duaları karşılıksız bırakmayacaktır.

Şayet Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem) tarafından sevilmek, kıyamet günü O’nun şefaatine nail olmak ve Cennet’te O’nun komşuları arasında yer almak istiyorsak, O’nu delice sevmeliyiz. Zira bizim O’na duyacağımız sevgi ve bağlılık, O’nun tarafından sevilmenin önemli bir vesilesidir. Bizim O’nu anmamız, O’nun tarafından anılmamız adına bir davetiyedir. Hatta Allah’ın sevdiği ve tüm yaratılmışlardan üstün kıldığı birine karşı vefa göstermek, Allah tarafından da sevilmeye bir çağrıdır. Hepsinden öte Allah Resûlü’nü sevmek, mü’min olmanın bir gereğidir. Nitekim hadis-i şerifte O’nu canından çok sevmeyen insanın hakiki manada iman etmiş olmayacağı ifade edilmiştir.

Kim bilir, bütün bunların ötesinde O’na getirilen salât u selâmların bize dönüşü nasıl olacaktır. Belki de düşeceğimiz bir yerde bize uzatılmış bir urgan olarak karşımıza çıkacak ve bizi düşmekten koruyacaktır. Veya bizim adımıza nezd-i Ulûhiyette tavassut ve tevessülde bulunacaktır. En sıkıntılı ve en muhtaç olduğumuz bir anda ruhaniyetiyle temessül edecek ve elini uzatacaktır. Eğer Efendimiz, bu mevzuda tahşidat üstüne tahşidat yapmışsa, bunun sebebi uykudakileri uyandırmak, gaflettekilerin gafletini dağıtmak ve böylece neticede faydalarına olacak bir yola onları sevk ve teşvik etmektir. Kısacası, bir salât u selâmla da olsa Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e sevgi ve alakamızı ortaya koymamız, katlanarak bize geriye dönecek; bizim için bir yükselme ve terakki vesilesi olacaktır.

Evet, söylediğimiz gibi salat u selâm aynı zamanda Efendimiz’e duyulan sevgi ve bağlılığın bir ifadesidir. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, seven insan sevdiğine benzemek ister. Asıl önemli olan da O’nun hayat tarzına muvafık hareket etmek, O’nun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır. Şayet hayatınızı O’nun sünnetine göre şekillendirirseniz, oturup kalkmadan yemek yemeye, yatmadan su içmeye kadar gündelik yaptığınız işler bile ibadet hükmünü alır.

İşte bu sebepledir ki selef-i salihîn, salât u selâma ayrı bir ehemmiyet vermiş, ona dair birçok kitap yazmış, yazılan salât u selâmları evrâd olarak okumuşlardır. Mesela Cezûlî, birçok meşhur salavatı derleyerek Delâilü’l-hayrat adı altında bir dua kitabı oluşturmuştur. Bu kitap, ülkemizde de meşhur olan ve çok okunan dua kitaplarından biridir. Aynı şekilde cami bir salavat olan Delâilü’n-nur, Bediüzzaman Hazretleri’nin evrâd u ezkârı arasında yerini almıştır. Kulûbu’d-dâria’da da çok güzel salât u selâmlar vardır. Salât u selâm, evrad ve ezkâr için âdeta bir rampa vazifesi görür; onları kanatlandırıp Allah’a uçurur.

Sünnet Endeksli Bir Hayat

Salât u selâm, Efendimiz’e duyulan kalbî bağlılığın ve O’nun yolunda olmanın bir göstergesidir. Dolayısıyla bizler sadece salât u selâm getirmekle kalmamalı, bunun yanında bütün hayatımızı O’nun Sünnet’ine göre yaşamaya gayret etmeliyiz. Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nün ağzından çıkan hiçbir sözü yere düşürmemiş, kemal-i hassasiyetle yerine getirmişlerdir. O’nun söz ve fiilleri, emir ve tavsiyeleri kitaplar ve onları hayatına tatbik eden Ümmet-i Muhammed aracılığıyla bize intikal etmiştir. Bizim de bir Müslüman olarak konuya aynı hassasiyetle yaklaşmamız gerekir. Efendimiz’in sünnet-i seniyyesi bizim hayat sistemimiz olmalıdır. Ne kadar akıllı olursak olalım, hayatımızı ne kadar iyi planlarsak planlayalım, O’na ittiba etmediğimiz takdirde tüm planlarımızda mutlaka bir eksik, gedik, boşluk kalacaktır. Ancak planlarımızı Efendimiz’in tavır, davranış, düşünce ve tavsiyelerine muvafık yaptığımız takdirde işlerimiz mütekamil hâle gelecektir.

Allah (celle celâluhû) nasıl ki Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’i âlî bir konuma koymuş, O’nu âdeta bir santral mahiyetine getirerek her şeyi O’na bağlamışsa, bizim de hep O’na bağlı kalmamız, Allah’a giden yolda önümüzü aydınlatacak ışığımızı O’ndan almamız, O’nun bize bir emanet olarak bıraktığı hususların hiçbirinden katiyen fedakârlıkta bulunmamamız, taviz vermememiz gerekir.

İnsanlık ilim, fikir ve felsefede büyük gelişmeler kat edebilir, çok önemli sistemler kurabilir, ferdî, ailevî ve içtimaî hayata dair çok güzel disiplinler teklif edebilir. Psikolog ve pedagoglar insan eğitimi adına yeni yeni keşiflere açılabilir. Müspet ilimler insanlığa önemli hayır ve güzellikler vaad edebilir. Fakat bunların hepsi bir açıdan izafi güzelliklerdir. O’nun bize vaad ettiği ve mütekamil bir sistem şeklinde sunduğu hayat tarzı bunlara feda edilmemeli ve hele hiç arzu ve heveslere kurban gitmemelidir.

Maalesef beşer tarihinde nice kereler Allah tarafından vazedilen ve O’nun elçileri tarafından da tebliğ ve temsil edilen ilahî hakikatler, ahlâkî değerler ve insanî güzellikler; farklı fikir, felsefe ve ideolojilere feda edilmiştir. İnsanlar belli bir dönemde farklı fikir ve ideolojileri en mükemmel sistem olarak görmüş ve onu ikame etme adına mevcut değerlere savaş açmışlardır. Müslümanlığın da belli ölçüde bunlardan etkilendiği, renk ve desen attığı zamanlar olmuştur. Fakat her şeye rağmen bize düşen vazife, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bize talim ettiği hayat tarzını imkânlar elverdiği ölçüde yaşamaya çalışmaktır. İnsanlığın huzur ve saadeti buna bağlı olduğu gibi, ahiret adına almamız gerekli olan keyfiyeti de ancak bu sayede alabilir, Cennet’e ehil hâle gelebiliriz.

Netice itibariyle, salât u selâm, bir taraftan bizi Efendimiz’e bağlayıp, O’na olan sevgimizi ifade etmeye ve O’nun tarafından sevilmeye, diğer taraftan Efendimiz’in şefaatini kazanmaya vesile olur. Ayrıca salât u selâm, sünnetin yaşanmasında önemli bir teşvik unsurudur.

***

Not: Bu yazı, 24 Şubat 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الذنب والتوبة

Herkul | | العربية

لم يكن الحسدُ والكبرُ والعصيانُ فحسب السببَ في طرد الشيطان من الحضرة الإلهية، إنما قيامُه بعد العصيان باختلاق المبررات والأعذار، ولُجوؤه إلى الجدل، ومحاولتُه تبريرَ خطيئته.. وعلى الجانب الآخر فقد استوعب أصحابُ الطبائع السليمة دقّةَ الامتثال للأمر؛ فما إن تعثّروا وسقطوا حتى نهضوا واستقاموا وتوجهوا إلى الباب الذي عليهم أن يتوجهوا إليه، وسألوا الله العفو والمغفرة، وقد ضرب القرآنُ الكريم لنا الأمثال بموقف الأنبياء الذين بادروا إلى التوبة فورَ شعورهم بأخطائهم، فهؤلاء ما إن انتبهوا حتى تذكّروا ما عليهم أن يتذكروه، وعبّروا عمّا ينبغي لهم أن يعبّروا عنه.

فسيدنا آدم والسيدة حواء عليهما السلام انتابهما نوعٌ من النسيان المؤقّت نتيجة حيل الشيطان ودسائسه التي لا تخطر على بال، فأكلا من الشجرة التي نهاهما ربهما عن الأكل منها، لكنهما سرعان ما تضرّعا إلى ربهما قائلين: ﴿رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/23).

وسيدنا موسى عليه السلام الذي وَكَزَ الرجلَ فقضى عليه؛ توجَّه إلى الله سبحانه من فوره، وقال: ﴿رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي﴾ (سورة القَصَصِ: 28/16).

وسيدنا يونس بن متى عليه السلام الذي غضب من قومه ورحل عنهم دون إذنٍ من ربّه؛ التقمه الحوت فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ: ﴿لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ﴾ (سورة الأَنْبِيَاءِ: 21/87).

ولم يختلف دعاء سيدنا أيوب عليه السلام الذي كان يتلوّى من شدة المرض عن دعاء سائر الأنبياء عليهم السلام، فكان ينادي ربه قائلًا: ﴿أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ﴾ (سورة الأَنْبِيَاءِ: 21/83).

وسيدنا نوح عليه السلام لما أدرك أنه ما كان ينبغي له أن يدعو لابنه الكافر توجه إلى الله وتضرّع قائلًا: ﴿رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/47).

كان هذا هو حال الأنبياء عليهم السلام -وهم أكمل البشر- مع ربهم سبحانه وتعالى بعد أن وقع منهم ما وقع، وهكذا يجب أن يكون حال المؤمن الحقيقي، فالقرآن الكريم حينما يعدّد أوصاف المتقين يقول: ﴿وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا اللهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/135).

فهذه الآية تصوِّر موقفَ المؤمنِ الحقيقي وتعاملَه مع الإثم الذي يرتكبه. أجل، قد يخطئ المرء، ويترنّح على أرضٍ لزجةٍ، فينقلب على عقبيه، وقد يعاود الذنب مرة أخرى، ولكن الوظيفة التي تقع على عاتقه هي أن يجتهد في النهوض والاستواء بعد كل سقطةٍ، وأن يشعر بالخزي والندم، وأن يعزم على التوبة النصوح، وأن يصرّ على عدم الرجوع إلى المعصية مرة أخرى.

الدائرة الفاسدة للذنوب

ليت المرء لا يعاود الوقوع في نفس الخطإ والزلل مرّةً أخرى! ألا ليت زلّةً واحدةً تغلّق الأبواب التي تجرّه إلى زلّاتٍ وعثراتٍ أخرى! ليتها تقيم حاجزًا منيعًا يحول بينه وبين ارتكاب زلّةٍ أخرى حتى وإن فعل ذلك طواعيةً! ليتها تمنعه من أن يضلّ طريقه! لكن الإنسان مطبوعٌ على فعل الخير والشر، والجميل والقبيح.. وبتعبير آخر: فإن الإنسان مزوّدٌ بالفحم إلى جانب الألماس؛ فإن وجد أحدُهما البيئة المواتية انكشف وطغى على الآخر، المهم هو أن يكفّر الإنسانُ عن الخطإِ في حينه عن طريق التوبة والاستغفار، وألا يصرّ على سقطاته المؤقّتة، وألا يدخل في الدائرة الفاسدة للأخطاء.

وكما قالوا فإنه “لا صغيرةَ مع الإصرار ولا كبيرةَ مع الاستغفار”، وإن عدم الاكتراث بالهفوات والسقطات الصغيرة وعدم القيام بتلافيها يؤدّي إلى كبائر أكبر حجمًا منها، فمن يسير على أرض جليديّة دون أن يبالي أو يأخذ احتياطاته رغم معرفته بأنه معرّض للزلل والسقوط في أيّ وقت؛ فحتمًا سيسقط سقوطًا مدوّيًّا لا وقوفَ بعده، ولا ننسَ أن الكثيرين قد هلكوا لما اعتقدوا أن ذنوبهم الصغيرة لا تصل إلى حدّ الكبائر؛ لأن الذنوب الصغيرة إن لم يؤبَه لها ويتمّ تطهيرها بالاستغفار فلن تظلّ صغيرة كما هي؛ ولهذا يجب على الإنسان ألا يستخفّ بالذنب مهما بدا صغيرًا وأن يهرولَ إلى أحواض التوبة للاغتسال والتطهّر وهو يقول في نفسه: “من العار أن أتجوّل بهذه الأدران أمام الله عز وجل”.

فإن لم نتطهّر من الخطإ الذي ارتكبناه؛ فسيكون هذا سببًا للوقوع في خطإ آخر، ومع الوقت تألَفُ طبيعتُنا الذنبَ وتتناغم معه، فإن وجدنا الأخطاءَ قد واربت الباب ولو قليلًا فالواجبُ هو إغلاقُ الباب على الفور؛ لأنه إن ظلَّ مفتوحًا فلا بدّ من وضع قفلين أو ثلاثة، بل وأكثر من ذلك؛ حتى لا يُرهِق الذنبُ نفسَه سدًى، ولا يتعلّق بطول أمل البقاء في حياتنا، فإن ألاعيب النفس والشيطان لا تنتهي، ولديهما من أساليب الهجوم ما يدمّرنا ويهوي بنا إلى أسفل سافلين، فيلهبان جذوة جميع المشاعر المنفتحة لدينا على الآثام، ويشوّشان أذهاننا، ويُنهيان أمرنا، ولذا فمن المهم أن نخلص في توبتنا، وأن نعقد العزم على عدم الانسياق وراء غوايات النفس والشيطان.

إن القرآن الكريم يؤكّد في كثيرٍ من آياته على حقيقة ﴿وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا اللهُ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/135) ليرشد المؤمنين إلى الباب الذي عليهم أن يتوجّهوا إليه، ويعلّمهم ما ينبغي لهم أن يفعلوه إذا ما وقعوا في الزلة والخطإ فيما بعد. أجل، اعتاد الناس غالبًا إذا أخطؤوا وتورّطوا في الذنب أن يختلقوا الأعذار ويعملوا على تبرئة أنفسهم أمام الآخرين؛ مما ينتج عنه مضاعفة عدد الذنوب، فلو أن الشخص تيقّن من خطإ العمل الذي يقوم به؛ فعليه أن يرجع إلى ربه على الفور، ويلجأ إلى التوبة والاستغفار والأوبة والإنابة، أما اللجوء إلى المبرّرات واختلاق المعاذير لهذا وذاك، والاستهانة بالخطإ، والعمل على أن يلتمس الآخرون الأعذار له؛ فلن يعود عليه بأيّ نفع، فالمهم هو مكانته ومقامه عند الله عز وجل.

فمهما فعل الإنسان أو غرق في بحار الخطايا والذنوب فباستطاعته أن يطرق باب ربه الغفور الرحيم، فإن فعل ذلك سمع صوتًا في روحه ووجدانه، فإن قال: “يا رب”، شعر بنداءٍ في وجدانه يقول: “لبيك عبدي”، وهو شعورٌ سيدرك معناه في الآخرة، عندما يكون ذلك الشعور عاملًا كبيرًا في إحراز النعيم الأخروي، فيجب على الإنسان أن يحسن الظن بالله، وأن يضع في ذهنه أن الله تعالى لن يخيّب له رجاءً، ولن يردَّ له دعاء، وسيقبل توبته واستغفاره، فقد كان سيدنا زكريا عليه السلام يقول: ﴿وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا﴾ (سورة مَرْيَمَ: 19/4)، وكان سيدنا إبراهيم عليه السلام يستخدم عبارات مشابهة لهذه: ﴿وَأَدْعُو رَبِّي عَسَى أَلَّا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا﴾ (سورة مَرْيَمَ: 19/48).

المحاسبة وتوخي الحذر من الذنوب

يجب على المؤمن دومًا أن يحاسب نفسه على الذنوب التي ارتكبها حتى ولو عاش على أمل أن الله تعالى سيعفو عنه، وأن يشعر بالندم العميق والكرب الشديد أمام كلِّ ذنبٍ اقترفه، وهنا يتفرّعُ الأمر إلى فرعين؛ فإن تعلَّق الأمر بشخصٍ آخر فعليه أن يتجنّب الملاحظات التي تسوق ذلك الشخص إلى اليأس والقنوط أو تحطّم قواه المعنوية، وإن تعلَّق الأمر بحقِّ نفسه فعليه ألا يسامح نفسه مهما وثق بعفوِ ربِّه وغفرانه، وأن يحاسب نفسه حتى على أصغر الذنوب؛ فمثل هذا التصرف يكشف عن نقاء سريرته ويعبّر عن الصدق والإخلاص اللذين تقتضيهما العبودية.

إن الله تعالى -من ناحيةٍ- يحذِّر عباده من الذنوب، ويعرضها عليهم بكل قبحها وشناعتها، ويبعث في أنفسهم الاشمئزاز منها، ومن ناحية أخرى يقدّم -إذا جاز التعبير- تكتيكًا وخطَّةً لمن سقطوا في هذا المستنقع الذي تقتضيه الطبيعة البشرية، ويدلّهم على سبل التطهّر، فمثلًا يقول الحق تعالى في كتابه الكريم: ﴿وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/114).

تنتشر في أيامنا أوكار الانحراف بشكلٍ غير مسبوق، فمن لم يحتط من الذنوب فسيغرق في أدران الإثم حتى حلقومه، فما يجب علينا في هذه الحالة هو أن نتبع وصايا سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، وأن نتّقي الشبهات؛ لأن من يحوم حول الحمى قد تتعثر قدماه في النقطة المحظورة، فيدوس على لغم ويهلك، وقد يطأ بقدمه موضعًا ينزلق به في بحرٍ لجّيٍّ، فإن انحرافًا صغيرًا عن المركز، يُحدث ثغرةً كبيرةً في الأمام، حتى إن المرء يصل إلى درجة لا يرى معها الموضع الذي انفصل عنه، فتتّسع المسافة بين الموضع الذي يقف فيه والموضع الذي يجب الوقوف فيه كما بين المشرق والمغرب.

رغم أننا نقف على أرضٍ لزجةٍ معرَّضين فيها للسقوط في أية لحظة فإن معظمنا لا ينتبه إلى نفسه، ونخطّئ الآخرين باستمرار، والحال أن من انشغل بعيوبِ الآخرين لا يستطيع أن يدرك انحراف نفسه، ورَحِمَ الله امرأً شغلَتْه عيوبُه عن عيوب الناس، فمن يفتِّش عن وصمات الآخرين فلن يشعر بما هو فيه وإن انغرز في مستنقع من الطين، ولقد قابلت أناسًا يُدينون الجميع ولا يتورّعون! ولا يسلم أحدٌ من ألسنتهم؛ فمثل هؤلاء إن أخذتم مشاعرهم بعين الاعتبار وسايرتموهم يشاركوكم الطريق، ولكن إن تحاملتم عليهم فلا مناص من انزلاقهم وتردّيهم، إنهم أناس أنانيون انسحقوا تحت غرورهم وأنانيّتهم، فما علينا -إلى جانب الالتفات لأنفسنا- إلا أن نأخذَ بأيدي هؤلاء المحتمل انزلاقهم في أية لحظة، وألا نسمح بسقوطهم وترديهم؛ لأن الإيمان والشفقة يقتضيان ذلك.

ندعو الله تعالى ألا يحرمنا من عنايته، وألا يكلنا إلى أنفسنا طرفةَ عينٍ! آمين.

 

Cuma Hutbesi: İdealsiz Nesiller

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Nesiller kendilerine gösterilecek yüksek hedef ve ulvî ideallerle canlılıklarını korurlar. Hedefsiz, mefkûresiz kaldıklarında da kadavralaşır ve birer iskelet hâline gelirler. Otlar, ağaçlar, hatta tabiattaki bütün varlıklar, canlı kaldıkları sürece çiçek açar, meyve verir ve faydalı olabilirler. İnsan ise, ancak yüksek idealleri, aksiyon ve mücahedeleriyle canlı kalır ve varlığını sürdürebilir. Hareketsiz bir uzvun kireçlenip kuruması, kullanılmayan bir maddenin paslanıp çürümesi ne ise; hedefsiz, gayesiz, dolayısıyla da hareketsiz kalan nesillerin, delik deşik olup gitmesi de aynı şeydir.

Bir cemiyet, üzerinde kurulup geliştiği felsefe ve mânevî değerlere sımsıkı bağlı kaldığı müddetçe, ihtişam ve dinamizmiyle pâyidâr olur. Kendine has bu diriltici iklim ve bu esaslı kaidelerden uzaklaşmaya başladığı andan itibaren de içten içe kokuşup çürümeye ve dağılıp gitmeye yüz tutar. Onun içindir ki, millî vahdetimiz adına, millet fertlerinin, bir mihrap gibi her zaman etrafında toplanıp durdukları yüksek mefkûre ve mukaddes prensiplerin korunup kollanmasına ve “ilelebet” devam ettirilmesine milletçe gayret gösterilmelidir.

Milletin ümit kâsesini elinde taşıyanlar, her şeyden evvel, nesillerin gönüllerini bu yüksek mefkûre ve ideallerle donatarak, onları, Hızır çeşmesine giden yollara irşad etmelidirler. Dertsiz, davasız, gayesiz ve idealsiz nesillerin önce içten içe yanarak karbonlaşması, sonra da bir alev, bir tufan hâline gelerek, etrafındaki her şeyi yakıp yok etmesi tabiî ve kaçınılmaz olur. Bizler, şu son bir iki asır içinde, bu türlü ölüm deliklerinin, hem de en korkunçlarına, defalarca maruz kalmış bahtsız bir milletiz. Dostun vefa bilmediği, düşmanın hıyanet ve cefadan usanmadığı hasret ve inkisar dolu bu dönemde, millet ağacı defalarca ırgalandı; cemiyetin ruh kökü tekrar tekrar baltalandı; yığınlar her dönemeçte başka başka devler ve gulyabânilerle karşı karşıya kaldı. Eğer bu çeşit çeşit ölüm ağlarına her mâruz kalışımızda bir inayet eli imdadımıza yetişmeseydi, milletçe bu Cehennem çukurlarından birine gömülmüş ve tarih sayfalarından ebediyen silinip gitmiş olacaktık…

Gelecek günlerde, bizleri nelerin beklediğini söylemeye ve bâtılı tasvir ederek, saf düşünceleri ümitsizlik içinde boğmaya gerek yok; millete, kendini yenileme yolları gösterilmeli ve istikbali omuzunda bayraklaştıracak genç kuşaklar, ulvî hedeflere, yüksek ideallere irşad edilerek gayesizlikten kurtarılmalıdırlar.

Bu yüce vazife, mektepten mabede kadar, bütün millî müesseselerde hassasiyetle benimsenmeli ve imkân elverdiği nispette de kafa ve kalb izdivacına muvaffak olmuş, aydın ve hasbî ruhlara gördürülmelidir. Zira, mürşid ve muallim evvelâ kendi ruhunda hakikate eren, sonra da sinesinde tutuşturduğu ilham kıvılcımlarını, çıraklarının gönüllerine boşaltan olgun insandır. Evet, kâinatın dört bir bucağından gelen ilâhî tayflarla, dimağını aydınlatamamış ham ruhların, kitleleri insanlığa yükseltme yolunda yapacakları hiçbir şey olamayacağı gibi, düşünce dünyası itibarıyla etrafını saran şüphelere “pes” demiş derbeder gönüllerin de talebelerine verecekleri herhangi bir şey yoktur. Olsa olsa böyleleri, kuvvetin temsil edildiği müesseselerde, geçmişe ait destan ve türkülerle teselli olur; dinî hayat adına folklor ve merasimlere sığınır ve insanoğlunun Yüce Yaratıcı’yla olan münasebetlerinde, başkalarına ait menkıbelerle gürler, onlarla kendilerinden geçerler; ama kat’iyen, ilhamları coşturucu, ruhları kanatlandırıcı ve yüreklere fer verici olamazlar.

Başkalarının destan ve menkıbeleriyle coşup teselli olmak, ferdî ve içtimaî sorumluluğunu yerine getirmemiş, âciz ve aşağılık duygusuna kapılmış kimselere has marazî bir keyfiyettir. Bu hastalığa müptela olmuş bir cemiyette, fatih-ruh yerini, geçmişi destanlaştıranlara, sırf eskiye ait türküleri mırıldananlara ve bütünüyle marşlara gömülüp gidenlere bırakır. Böyle bir toplumda dinî düşünce ve dinî mükellefiyetler, aşk ve heyecan mahrumu sefil bir güruhun inhisarında, folklor hâline getirilerek yığınları eğlendirici ve dinlendirici bir festival hâlini alır. Ve yine böyle bir cemiyette, kalb ve ruhun derece-i hayatına giden bütün yollarda söz ve devran, görüşleri sığ, düşünceleri fakir, himmetleri meflûç, iç dünyaları karanlık ve başkalarının yaşadığı harikaları hikâye etmekle teselli olan bir kısım haddini bilmezlere kalır.

Evet, mazi en üstün hislerle yâda getirilerek, atalarımıza ait kahramanlık türküleri gönülden heyecanlarla tekrar edilmeli; ruhuyla bütünleşerek başı yüce âlemlere ermiş kudsîler, sinelerimize taht kurup oturmalı; ama her şey bundan ibaret sayılmamalı ve hele kat’iyen mezarlar ve mezar taşlarıyla teselli olunmamalıdır.

Yiğitlik, önce serhatlarda destanlaşır, sonra türkülerin ruhuna siner. Hak eri olma, aşk ve heyecanla kanatlanıp sonsuzla münasebete geçenlerin elde edebileceği bir pâyedir; gerçeğe inanmışlık, dinî mükellefiyetleri en tabiî bir ihtiyaç şuuruyla ve hayatın gayesi, yaratılışın neticesi olarak kabul etmekle tahakkuk eder.

Evet, hayallerimizde ihtişama ulaşan geçmişle alâkalı her tablo, yeniden bizleri, bir ulu millet olma yolunda harekete geçiriyor ve sa’ye şevkimizi kamçılıyorsa, mukaddestir. Yoksa mesele günümüzle hesaplaşırken, maziyi imdada çağırma gibi bir garabet arz edecektir ki, bu da ancak bir aldanma olur.

Bizler, mazinin gür ve pürüzsüz soluklarını, günümüzün en renkli ve canlı besteleriyle seslendirip insanlığa yepyeni bir nağme duyurma mecburiyetindeyiz. Bu nağme, bütün hususiyetleriyle idealizme susamış boşluktaki nesilleri geçmişin atlas renkli kubbesi altında ve yaşadığımız zamanın aydın ikliminde bir araya getirecek, bir millî ruh nağmesi olmalıdır.

لمحات حول تطوير الفقه الإسلامي

Herkul | | العربية

سؤال: ما نوع الدراسات التي توصي بإجرائها في مجال الفقه كي يتسنى التغلب على الركود المستمر منذ ثلاثة أو أربعة قرون؟

الجواب: بداية ثمة فائدة في التذكير بأمر ما يتعلق بالموضوع، ألا وهو أن علم الفقه معجزة من معجزات القرآن والفكر الإسلامي؛ فقد نظم الفقهاء المسلمون الحياة بأدقِّ تفاصيلها من خلال الأحكام التي توصلوا إليها كنتاج لعمل جاد، ولم يتركوا ثغرة في أي جانب من الحياة؛ إذ بينوا الحكم وقدموا الحل في كل شأن؛ بدءًا من العبادات إلى أحكام البيع والشراء، ومن الميراث إلى النفقة، ومن الزواج إلى الطلاق، ومن التشريعات الجنائية إلى أحكام الديون وغيرها.. وقد أعرب كثيرٌ من الخبراء في علم القانون من الشرق والغربِ عن تقديرهم للفقه الإسلامي، وعند النظر إلى التاريخ يتبين أنه ليس من الممكن إظهار نظام تشريعي كامل ومتكامل مثل هذا، لا في “روما” أو “بابل” أو “إيونية” أو في أي مكان آخر من العالم.

ثراء موروثنا الفقهي

وبصفة خاصةٍ فالفقهُ الحنفيُّ، يمتلك بنيةً غنيةً وثريةً للغاية كنظام تشريعي، وثمة أهمية كبيرة في هذا لكون المذهب الحنفي نشأ وترعرعَ في داخل بنية الدولة فقد ظهرت الحنفية كحركة مدنية مستقلة عن الدولة، ثم تمَّ اعتمادهُ كمذهبٍ رسميٍّ للدولة العباسية، وقد عمل الإمام “أبو يوسف” تلميذُ الإمام “أبي حنيفة” النجيبُ قاضيًا للقضاة.. وبالتالي استطاع فقهاء الحنفية أن يقدموا حلولًا فقهية في قضايا عديدة انطلاقًا من القرآن والسنة؛ بدءًا من إدارة الدولة إلى أصغر القضايا في الحياة الاجتماعية.

ولم يكتف فقهاء الحنفية بإيجاد حلول للقضايا الفقهية التي وقعت في عصرهم، بل قاموا أيضًا بعصفٍ ذهنيٍّ، أفرزوا من خلاله اجتهادات حول بعض الأحداث المحتمل وقوعها مستقبلًا، لقد وضع هؤلاء الأشخاص ذوو الآفاق الواسعة في اعتبارهم ربما خمسين احتمالًا مختلِفًا يتعلَّق بالموضوع الواحد، وأعملوا فكرهم: “ماذا لو حدث هذا؟”، و”ماذا لو حدث ذلك؟”، فتركوا إرثًا فقهيًّا غنيًّا لمن جاء من بعدهم، وتوسَّعوا في تفعيل آليّات الاجتهاد والاستنباط لدرجةٍ يصعبُ معها على خبراء اليوم المختصّين أن يحيطوا بالإرث الفقهي الذي وضعوه.

ليس من الممكن عدم الإعجاب ببذلهم وجهودهم، إنني أطالع -منذ سنوات- وأقرأ بمفردي أو مع الأصدقاء في حلقات الدرس الإرثَ الفقهي الذي انتقل إلينا من خلالهم، ويزداد إعجابي بهم أكثر فأكثر يومًا بعد يومٍ، غير أننا لم نقدّر هذا الإرث بما فيه الكفاية، وأهملناه ونحّيناه جانبًا أيضًا!

تنقيح الفقه

ونظرًا لأن التراث المتعلق بالموضوع واسعٌ جدًّا وله بنية فريدة خاصة به على نحو مختلف عن النظام القانوني الحديث؛ فمن الصعب جدًّا على من لم يدرسوا العلوم الشرعية أن يستفيدوا من كتب الفقه أو يحصلوا على معرفة شاملة بشأن موضوع فقهي معين، وناهيك عن الأشخاص العاديين وغير المتخصّصين في الشريعة، بل إن معظم الفقهاء المسلمين، ليس سهلًا عليهم في كثير من الأحيان التعامل مع القضايا المتناثرة في بطون كتب الفقه.

لذلك فمن الأهمية بمكان جعل كتب الفقه أكثر منهجيّة عبر إخضاعها لترتيب عصريٍّ جديد حتى يتسنى للفقهاء أو القانونيين وللمتعلمين في الفروع الأخرى العثور على ما يريدونه والاستفادة منها.. ويمكننا أن نُعَنوِنَ هذا الأمر بـ”بتنقيح الفقه”.. فإذا ما رُوجعت كتب الفقه ويُسِّرت ليُستفاد منها، استطاع الباحثون العاملون في هذا المجال الوصول بسهولةٍ أكثر إلى أحكام القضايا التي سيحتاجون إليها فيما يتعلّق بحياتنا الشخصية والعائلية والاجتماعية والاقتصادية والإدارية والسياسية على حدٍّ سواء.

واستنادًا إلى أنّ كتب الفقه أُلِّفت من قبل فقهاء ومجتهدين مختلفين نشؤوا في حقبٍ مختلفة من الزمان؛ فمن الممكن العثور على أحكام متباينة بشأن مسألة واحدة.. بل إنه ظهرت آراء مختلفة حتى في كتب الفقه التابعة لزمانٍ واحدٍ ومذهبٍ واحد، وهذا ما يُصعِّب على غير المختصين الاستفادة منها، مما يُنتِجُ صعوبةً في العثور على الأمور المتعلقة بالعبادة والطاعة والمعاملات والعقوبات على حدٍّ سواء، وأخذها عند الحاجة.. ومن خلال تنقيح الفقه وجعله أكثر منهجية، يمكن الحيلولة دون حدوث هذه المشاكل، وتتوفّر إمكانية الوصول إلى القضايا الفقهية بشكلٍ أسهل.

وإذا قيَّمنا القضية على أساس المذهب الحنفيّ؛ فإنه يتسنّى -عند إجراء مثل هذا التنقيح- التركيزُ على كتب أكثر منهجية مثل الفتاوى العالمكيرية (الهندية)، وبدائع الصنائع، ونوادر ابن نجيم.. وتمشيط الكتب الكبيرة مثل: رد المحتار، والمحيط البرهاني، والمبسوط، وفتح القدير.. بالإضافة إلى ذلك ربما يمكن الحصول على منظور وفلسفة أوسع من خلال مطالعة خمسين أو مائة كتاب فقهيٍّ مختلِف معًا، ويمكن تناول القضايا بطريقة أكثر ثراءً، وإيجاد طريق وسط.

تشكيل لجنةٍ مختصّة

وكما ذكرنا في موضوع تفسير القرآن، فإنه يجب أن يُعهد بتنقيح الفقه وإعادة تدوينه إلى لجنةٍ مؤهَّلة، وبالتالي يُحَالُ دون وقوع الاعتراضات والاختلافات والالتباسات المحتمَلَة؛ حيث تجمع هذه اللجنةُ المسائل المبعثَرة في مختلف كتب الفقه من خلال مناقشتها وتقسيمِها إلى فصول مختلفة بمنظور جديد، وتجعلها أكثر منهجية.. كما أن برامج الحاسوب المتقدمة اليوم ستُسهِّلُ مثل هذه الدراسات.

وبعد أن تتشكّل مثل هذه اللجنة وتنتهي من إجراء الدراسات اللازمة لتنقيح الفقه وإعادة تنظيمه، تكون الخطوة الثانية هي الانتقال إلى عمل دراسات لحلّ النوازل وتوضيح المبهَم، ويجري بالدرجة الأولى تمشيط الاجتهادات الموجودة ويُسعى إلى إيجاد حلٍّ من خلالها، ولا ضير في تفضيل الاجتهادات الأنسب لروح العصر من بين مختلف المذاهب، مع وضع الظروف والأوضاع في الحسبان؛ ذلك أن علماء السلف أيضًا اتبعوا هذا الطريق، وعلى الرغم من أن المذهب الحنفي اعتُمد أساسًا أثناء إعداد مجلّة الأحكام العدلية[1] وبنفس الطريقة، إلا أن الآراء التي لم يكن مفتًى بها كانت تُقبل من وقتٍ لآخر وفقًا لظروف العصر، بل إنه قد تمَّ اعتمادُ اجتهاداتٍ من مذاهب مختلفة في بضعة مواضع.

فإذا لم تكن المعرفة المتوفرة كافية في هذا الصدد، فيمكن طرح اجتهادات وفتاوى جديدة من خلال تقويم الأدلة وطرق الاستدلال والقواعد والأصول الفقهية التي حددها علم أصول الفقه مثل: القياس والمصلحة المرسلة والاستحسان وسد الذرائع والعرف، وأثناء القيام بذلك يجب أن تؤخذ ظروف عصرنا بعين الاعتبار، بل ويجب أن توضع في الحسبان أيضًا التطورات التي قد تحدث بعد عشرين أو ثلاثين عامًا من الآن.. وكما أن مراعاة المصلحة العامة مهمّة في هذا الشأن؛ فكذلك وبنفس الدرجة من الأهمية يأتي الانضباط بالكتاب والسنة، وضوابطِ الدين الأساسية، والمقاصدِ الشرعية.

الفراغ في مجال المعاملات

هناك حاجةٌ ماسّةٌ لإجراء مثل هذا النوع من الدراسات في مجال المعاملات خاصة، لأن الأمور المتعلِّقة بالعبادة والطاعة أكثر استقرارًا، وتمّت معالجتها بما يكفي، فقد سهَّل العلماءُ وصولَ شعبنا إلى الأحكام ذات الصلة من خلال كتب الفقه التي كتبوها.. أما قضايا المعاملات فهي أكثر تشتُّتًا وتغيُّرًا مقارنةً بالعبادات.. فيلزمُ جمعُ القضايا المتناثرة وتناولُ القضايا الفقهية المتغيّرة أو التي تظهر حديثًا تناولًا جديدًا وفقًا لظروف العصر وتغيُّرات الزمان، وعلى سبيل المثال فقد ظهرت تزامنًا مع تطور التقنية والتكنولوجيا في عصرنا أنواعٌ جديدةٌ تمامًا من المعاملات، وحدثت تغييراتٌ في المعاملات التجارية، وشُرع في تأسيس شراكات دولية مع أشخاص من جنسيات وديانات مختلفة؛ مما ألقى بظلاله على حملَةِ الفقه مسؤوليّةً جديدةً في صياغة وتوضيح هذه القضايا ومثيلاتها.

ومن المؤسف أنه -وكما ورد في السؤال- ثمّة ركودٌ في مجال الفقه منذ قرون، ولأننا لا نهتمّ بالدين بما فيه الكفاية، فقد تعذّر علينا حمايةُ وتطويرُ وصيانة تراثِنا الفقهي الذي وصل إلى نقطةٍ معينة؛ وعليه فيجب على الخبراء في هذا المجال أن يعملوا جاهدين في سبيل مواكبة عجلة التطوّر، وما يلزم القيام به هو محاولة سدّ الثغرات التي تكونت في عصرنا، وذلك عبر الانطلاق من الحدود المفتوحة التي خلَّفها العلماء.. وعلى الرغم من أن الدراسات والأعمال المبذولة في هذا المجال من مختلف الأفراد والمؤسسات تحظى بالتقدير اليوم؛ إلا أنها ليسَتْ كافيةً ويجب تطويرها أكثر.

والواقعُ أن بعض الأشخاص الذين أدركوا هذه الحاجة قاموا ببعض الأعمال الرائعة فيما يتعلّق بهذا الموضوع؛ فمثلًا كتاب “الفتاوى الهندية” عملٌ رائع استهدَفَ جمعَ مختلف وجهات النظر في المذهب الحنفي، ووضَعَها في هيكلٍ منهجيٍّ، وأبرزَ الآراء المُفتى بها، وبالطريقة نفسها جاءَ كتابُ “قاموس الفقه الإسلامي والاصطلاحات الفقهية”، ومن اللازم أيضًا تقدير الدراسات التي أُجريت من مختلف الأشخاص والمؤسسات في هذا الشأن.. وستساعدُ “المجلةُ العدليةُ” وما جاءَ من مؤلَّفاتٍ على منوالها في تقديم الأفكار بشأن الدراسات التي يجب القيام بها في هذا المجال؛ حيث يجب اليوم تطويرُ القضية إلى أبعد من ذلك عبر الاستفادة من تلك الأعمال.

أهمية المذاهب

على الرغم من أن الاستفادةَ من اجتهادات المذاهب المختلفة أو الخروجَ بآراء جديدة انطلاقًا منها أمرٌ جيّدٌ؛ فليس من الصواب الانحلال تمامًا من المذهبِ الفقهي أو الخروج من إطاره، والركض في إثر الرُخَص هنا وهناك، والتوجه إلى التلفيق بين المذاهب[2]، وقد لفت “زاهد الكوثري” الانتباه إلى خطورة هذا بقوله: “إن عدم الاعتراف بالمذهب جسرٌ يؤدّي إلى الإلحاد”.

وللأسف، حتى إن كثيرين من علماء الفقه من ذوي الدراية بالفقه لم يأخذوا في الحسبان النظام المذهبي في الآراء التي سيعبرون عنها، بل وخرجوا بين الحين والآخر عن إطار الفكر المذهبي تمامًا، فليس من المقبول التقليلُ من شأن المذاهب أو تجاهلُها ونبذُها؛ لأن علماء السلف عاشوا في فترة قريبة جدًّا من عصر التشريع، وفهموا مصادر التشريع فهمًا أفضل وعن قرب، ونتيجة لذلك غاصوا في قضايا عميقة كهذه، ودققوا في النصوص جيّدًا، لدرجة أنه يستحيل بالنسبة لمن لديه قليل من الإنصاف ألا يقدّر جهودهم غير العادية تلك.. كما أن القرآن الكريم أوصانا بأن نذكرهم بالخير عندما علَّمَنا هذا الدعاء: ﴿رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آمَنُوا﴾ (سورة الْحَشْرِ: 59/10).

وعندما يقفز الفقهاء من مذهب إلى آخر دون التزام منهج محدد فلسوف يُرْبِكون أذهان الناس، ويُزعزعون ثقتهم في الدين؛ فإذا تصرَّفَ كلُّ فردٍ بمبادرة منه في هذا الشأن، وركضَ وراء الأمور السهلة دائمًا، وأفتى بأخذ رأيٍ من هذا ورأيٍ من ذاك؛ فإن الإسلام الدين المبين سيتحول إلى صرّةٍ كبيرةٍ مرقّعة.

علاوة على أن مثل هذا النمط من التصرّف سوف يبرز شعور التحايل فيما يتعلق بالعبادة والطاعة، وهذه المرة سيبدأ المسلمون في عمل ما يحلو لهم من خلال الأخذ من المذهب الشافعي مرة، والحنفي مرة، ومن غيرهما مرة أخرى؛ وهذا بدوره قد يخلق دينًا يشبه السنسكريتية، ويؤدي إلى اللامبالاة في الدين، ويقوض روح الإسلام الدين المبين.

إن التيسير مبدأٌ مهمٌّ في الدين، إلا أن هذا يجب أن يتم وفق روح القرآن والسنة ومقاصدهما الشرعية.. كما أنه لا بدَّ من أخذ الحيطة، والابتعاد عن الخلاف، واجتناب الشبهات، لا سيما في العبادات والحلال والحرام، وقد جسَّدَ بديعُ الزمان أفقَ المثابرة لمن كرّسوا أنفسهم بصفةٍ خاصّةٍ لإعلاء الإسلام الدين المبين.

نعم، من الممكن دائمًا اختيار الآراء المناسبة من بين مختلف الاجتهادات لحل النقاط المتأزمة في الحياة وإزالة الصعوبات والمشقات.. وحديث نبينا صلى الله عليه وسلم: “اخْتِلَافُ أُمَّتِي رَحْمَةٌ”[3]، يتطلب هذا من زاوية ما، ومع ذلك فمن المسلَّم به أن إظهار الرخص باستمرار لمن اعتادوا العيش في ظل أهوائهم ونزواتهم سيجعلهم أكثر عبثًا ولا مبالاة، فيجب مراعاة هذا التوازن بشكل جيد في الاجتهادات والفتاوى.

وختامًا، تلزم الإشارة إلى أن من يتحدثون ويكتبون ويعبّرون عن آرائهم حول الدين يجب أن يكونوا حريصين جدًّا على عدم فتح أبواب جديدة للصراع، وعلى عدم تأجيج النزاعات والاستقطابات في المجتمع؛ ولهذا أيضًا يجب ألا يخرجوا عن إطار القضايا المتّفَقِ عليها إلا لضرورة ملحّة، وألا يتبنّوا موقفًا لن يقبله الضمير المجتمعي عبر طرح مناهج هامشية.

[1] “مجلة الأحكام العدلية”: رأَسَ لجنةَ إعدادها المفكرُ العثماني “أحمد جودت باشا” (1822-1895م)، وقامت بصياغتها لجنةٌ من العلماء في الدولة العثمانية، وهي بمثابة قانون مدني تُستمدّ أحكامه من الفقه الحنفي.

[2] التلفيق بين المذاهب: هو أن يأتي المقلِّد في مسألة واحدة ذات فرعين مترابطين فأكثر بكيفيةٍ لا يقول بها مجتهدٌ ممن قلَّدهم في تلك المسألة.

[3] السيوطي: الجامع الكبير، 1/202.

GÜNAH VE TEVBE

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Şeytanın ilâhî huzurdan kovulmasının sebebi sadece hazımsızlığı, kibri ve isyanı değildir. İsyandan sonra bir de mazeret ve bahane döktürmesi, diyalektiğe başvurarak günahını meşru göstermeye kalkmasıdır. Onun bu tutumuna mukabil, emre itaatteki inceliği kavramış sağlam karakterli zatlar ise sürçüp düştükten hemen sonra doğrulmuş, ayağa kalkmış, yeniden yönelmeleri gerekli olan kapıya yönelmiş ve af talebinde bulunmuşlardır. Kur’ân, bizlere örnek olması açısından, zelleye maruz kalmış peygamberlerin bu tavrını zikreder. Onlar doğrulur doğrulmaz hemen hatırlamaları gerekli olan şeyi hatırlamış, ifade etmeleri gerekli olanı ifade etmişlerdir.

Şeytanın akla hayale gelmedik hile ve desiseleri neticesinde muvakkat bir nisyan yaşayan ve Cennet’teki yasak meyveye yaklaşan Hz. Âdem ve Hz. Havva, Allah’a şöyle yalvarmışlardır: رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik; şayet bizi bağışlayıp merhametine mazhar kılmazsan haybet ve hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (Âraf sûresi, 7/23)

Henüz kendisine peygamberlik verilmeden önce attığı bir tokatla yanlışlıkla bir adamı öldüren Hz. Musa hemen Allah’a yönelmiş ve şöyle demiştir: رَبِّ اِنّىِ ظَلَمْتُ نَفْسِى فَاغْفِرْ لِى “Ya Rab! Ben zulmettim kendime, affeyle beni!” (Kasas sûresi, 28/16)

Kendisine izin verilmeden kavmini terk eden Yûnus İbn-i Metta da Kur’ân’ın ifadesiyle balığın karnına düşmüş ve karanlıklar içinde Rabbine şöyle nida etmiştir: لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rab! Sensin biricik ilâh ve mabud-u mutlak; Senden başka yoktur kuluna bir penâh.. bütün noksanlıklardan münezzeh bir Sübhânsın Sen; doğrusu ben kendime zulmettim.. (affını ümid ediyorum!)” (Enbiyâ sûresi, 21/87)

Hastalıklar içinde kıvranan Hz. Eyyûb’un şu sözlerinin de diğer peygamberlerin yakarışlarından bir farkı yoktur: اَنّى ِمَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَYa Rab! Bu dertler bana tahammül-fersâ şekilde dokundu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya sûresi, 21/83)

Hz. Nûh, oğlu için yaptığı bir duanın yerinde olmadığını anlayınca hemen şu sözleriyle Allah’a niyaz ve teveccühte bulunmuştu: رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلاَّ تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ya Rab! Hakkında kesin bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım; eğer beni affedip merhamette bulunmazsan, kaybeden ehl-i hüsrandan olurum.” (Hûd sûresi, 11/47)

İnsanların en kâmilleri olan peygamberlerin, düştükleri hatalar sonrasında Rabbilerine karşı tavırları böyle olmuştur. Hakiki mü’minin tavrı da bu olmalıdır. Kur’ân-ı Kerim müttakilerin özelliklerini sayarken şöyle buyurur: وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ “O müttakiler ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. -Zaten günahları Allah’tan başka kim affeder ki?- Bir de onlar, işledikleri günahlarda bile bile ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/135)

Bu âyet-i kerime, hakiki mü’minin günah karşısındaki duruşunu resmeder. Evet, insan hata edebilir, kaygan bir zeminde sendeleyebilir, kapaklanabilir, hatası tekerrür de edebilir. Fakat ona düşen vazife, her defasında yeniden ayağa kalkmak, pişmanlık ve hacalet tavrı takınmak, “Tövbeler tövbesi Ya Rabbi!” demek ve o günahı bir daha işlememeye azm u cezm ü kast eylemektir.

Günahlar Fasit Dairesi

Keşke insan bir kere sürçüp düştükten sonra bir daha aynı hataya düşmese! Bir kere sürçme, bütün sürçmelere götüren kapıları kapasa ve öyle güçlü bir bariyer oluştursa ki insan iradî olarak ona toslasa bile ötesine geçemese, kendi yolunun dışına çıkamasa. Ne var ki insan tabiatı iyi ve güzel şeylerin yanında, çirkin ve kötü şeylere de açıktır. Farklı bir tabirle insanın donanımında elmasın yanında kömür de vardır. Ortamın müsait oluşuna göre bunlardan biri inkişaf ederek diğerini gölgede bırakabilir. Burada önemli olan, bir an önce tevbe ve istiğfarla hatanın canına okumak, muvakkat sürçmeleri devam ettirmemek ve hatalar fasit dairesine girmemektir.

Şayet küçük inhiraf ve kaymalar önemsenmez ve telafi edilmezse arkasından daha büyükleri gelir. Buzlu zeminde dikkatsizce yürüyen bir insan, hafif kaymalar yaşamasına rağmen tedbirini almazsa, bir daha ayağa kalkamayacak şekilde yere kapaklanması işten bile değildir. Şunu unutmamak gerekir ki niceleri, kebâir denilen büyük günahlardan ziyade küçük zannedilen günahlar yüzünden helâk olmuştur. Zira önemsenmeyen ve istiğfar ile temizlenmeyen küçük günahlar küçük olarak kalmaz. Bir süre sonra büyür ve insanı batırır. Bu yüzden hiçbir günah hafife alınmamalıdır. İnsan küçük kusurları karşısında bile, “Allah karşısında bu kirlerle dolaşmak ayıp oluyor” diyerek tevbe kurnalarına koşmalıdır.

Yaptığımız bir hatayı tevbe ile hemen temizlemediğimizde, o ikinci bir hatanın vücut bulmasına sebep olur. Zamanla tabiatımız hataya açık hâle gelir. Oysaki yapılması gereken, hatalar kapıyı azıcık araladığında hemen kapının arkasına bir sürgü vurmaktır. Eğer hâlâ devam ediyorsa sürgüleri ikiye, üçe, dörde.. çıkarmak, “Beyhude yorulma kapılar sürmelidir.” diyebilmek ve hayatımızda hiçbir hataya uzun ömür biçmemektir. Şeytanın ve nefsin oyunları bitmez. Onların o kadar çok taarruz yolları vardır ki, hiç farkına varmadan bizi tepetaklak yere serebilirler. İçimizde fenalıklara açık ne kadar duygu varsa hepsini ateşleyebilir, başımızı döndürüp işimizi bitirebilirler. Bu açıdan tevbede samimi olmak, nefis ve şeytanın dürtülerine karşı kararlı durmak çok önemlidir.

Kur’ân, birçok yerde, günahları bağışlayanın ancak Allah olduğunu belirtmek suretiyle mü’minlere, yönelecekleri kapıyı gösterir. Allah’tan başka günahları bağışlayacak kimse olmadığını vurgulayarak, mü’minlere sürçüp düştükten sonra ne yapmaları gerektiğini ders verir. Evet, insanlar genellikle hata ettiklerinde, günaha bulaştıklarında başkalarına karşı mazeret döktürür, nefislerini temize çıkarmaya çalışırlar. Bu ise hatayı ikileştirir. Eğer kişi yaptığı amelin yanlış olduğuna inanıyorsa hemen Rabbine dönmeli, tevbe, istiğfar, evbe ve inabede bulunmalıdır. Falana filana özür beyan etmenin, hatasını hafif göstermeye çalışmanın ve başkalarının da onu mazur görmesinin ona hiçbir faydası yoktur. Önemli olan, onun Allah katındaki yeri ve konumudur.

İnsan her ne yaparsa yapsın, hangi günah deryalarına dalarsa dalsın, Gafûr (günahları bağışlayan) ve Rahîm (merhametli) olan Rabbinin kapısının tokmağına dokunabilmelidir. Bunu yaptığı anda ruhunda, vicdanında O’nun sesini duyacaktır. “Rabbim!” dediğinde, vicdanında “Lebbeyk kulum!” nidasını hissedecektir. O duyuşun ne manaya geldiğini de ahirette anlayacaktır. Böyle bir duyuş ve hissediş, uhrevi nimetler adına onun için çok şey ifade edecektir. İnsan, Allah hakkında hüsnüzanda bulunmalı, yaptığı tevbe ve istiğfarlardan sonra, “Rabbim beni geri çevirmemiş, duama icabet buyurmuş, tevbe ve istiğfarımı kabul buyurmuştur” demelidir. Nitekim Hz. Zekeriya da duasında, وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا “(Ya Rabbi) Sana yaptığım dualarda hiç bahtsız olmadım, dualarım hiç karşılıksız kalmadı.” (Meryem sûresi, 19/4) diyor. Benzer ifadeleri Hz. İbrahim de kullanıyor. (Meryem sûresi, 19/48)

Günahlar Karşısında Muhasebe ve Teyakkuz

Mü’min, Allah tarafından affedileceği ümidi içinde yaşasa da işlediği günahlardan ötürü kendi kendini affetmemelidir. Günahını her hatırladığında, “Böyle bir münasebetsizliği Allah’a karşı nasıl yaptım, bir mü’mine böyle bir günah yaraşır mıydı!” demeli ve her bir günahı karşısında derin bir pişmanlık ve ızdırap duymalıdır. Kişinin, “Allah beni affetse bile ben kendimi affedemiyorum” diyebilmesi, vicdan duruluğunu gösterir. Bir başkasının durumu söz konusu olduğunda onu ümitsizliğe atacak mülahazalardan uzak durmalı, kimsenin kuvve-i maneviyesini kırmamalıyız. Ama herkes kendisi hakkında farklı düşünmeli, en küçük günahları karşısında bile nefsiyle hesaplaşmasını bilmelidir. Böyle bir tavır, kulluğun gerektirdiği sadakat ve samimiyetin ifadesidir.

Allah Teâlâ, bir taraftan kullarını günaha karşı uyarıyor, günahları bütün çirkinliğiyle gözler önüne sererek onları ondan tiksindiriyor; diğer yandan da her şeye rağmen mukteza-yı beşeriyet olarak bu bataklığın içine düşmüş olanlara oradan çıkabilmeleri için tabiri caizse taktikler veriyor, arınma yollarını gösteriyor. Mesela bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَیِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِرِينَ “Gündüzün iki tarafında, gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Zira böyle güzel işler insandan uzak olmayan günahları silip giderir. Bu, düşünen ve ibret alanlara bir nasihattir.” (Hûd sûresi, 11/114)

Günümüzde hiç olmadığı kadar inhiraf noktaları var. Günahlara karşı teyakkuz içinde yaşamayan biri, hiç farkına varmadan gırtlağına kadar kire batabilir. Bu durumda bize düşen vazife, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyelerine uyarak şüpheli şeylere karşı bile dikkatli olmaktır. Zira sınırda dolaşan bir insan, her an yasak alana geçebilir, bir mayına basıp helâk olabilir. Öyle bir yere adım atar ki bir süre sonra kendini Lût Gölü’nün dibinde bulur. Merkezdeki küçük bir inhiraf biraz ileride kocaman bir açı meydana getirir. Öyle ki kişi nereden ayrıldığını dahi göremeyecek hâle gelir. Durduğu yerle durması gereken yer arasındaki mesafe doğuyla batı arasındaki mesafe kadar açılır.

Çok kaygan zeminde durduğumuz ve her an düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz hâlde çoğumuz itibariyle kendimize bakmıyor ve sürekli başkalarını suçluyoruz. Oysaki başkalarının kusurlarıyla meşgul olan, kendi inhiraflarını göremez. Herkeste leke arayan biri, kendisi pislik içine batsa bile bunu hissedemez. Öyle insanlara rastladım ki, ona göre herkes günahkâr. Ağzını açtığında şikâyet etmedik kimse bırakmıyor. Böyleleri, biraz hissiyatlarını hesaba katıp idare ettiğinizde sizinle birlikte yürürler fakat azıcık üzerlerine giderseniz kaymaları mukadderdir. Bunlar, egolarının altında kalıp ezilmiş bencil tiplerdir. Bize düşen vazife, kendimize dikkat etmenin yanı sıra, her an kayma ihtimali olan bu tür kimselerin de ellerinden tutmak ve düşmelerine meydan vermemektir. Zira iman ve şefkat bunu iktiza eder. Allah inayetini üzerimizden eksik etmesin ve göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimizle baş başa bırakmasın!

***

Not: Bu yazı, 12 Şubat 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Cuma Hutbesi: Yeniden Dua Zamanı

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Dertlerine derman arayanlar dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.”

Aciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz’a yönelip, hâlini O’na arz ederek istediklerini O’ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabbi’ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.

Bu mülâhazalar çerçevesinde, O’na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi’ne yalvarır ve gizliden gizliye O’na dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik edilebilir.

Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O’na yalvarın; bilin ki, O’nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle beraberdir.” ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o kapının önünde durmanın adabını öğretir.

Aslında, her hâlimizde O’na yönelmek, O’na el açmak, dert ve elemlerimizi O’na şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk’ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, “Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim.” buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış “Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız.” medlûlü çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a, hem de tamamen halka kapalı ve O’na açık bir hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O’na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin..

Başka her şeye kapanıp, içini sadece O’na açan, hâlini O’na şikayet eden hep O’na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O’nun dergahından eli boş dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı dertten “âh” edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.

Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep O’na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O’na göre ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.

Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.

Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında, nabızlarının “Allah Allah” diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve samimiyetin gereğidir.

Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur; Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!.” diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz “Çaresiz kalıp da O’na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kimdir?” deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!

Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.

Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, O’na yönelip düşünürken, içini O’na dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi’ne arzı ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini O’na açar.. içlerini O’na döker.. nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler.. dertlerine derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.

Ey çaresizler çaresi! yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah işlemeyelim.

Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı!

Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla rahmetinin vüs’ati genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi arz etmek istiyoruz. Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!

***

Not: Bugün mescidimizde okunan Cuma Hutbesi Gurbet Ufukları kitabından Dua Ufku makalesinin ihtisarıdır.

SIZINTI’DAN ÇAĞLAYAN’A

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Sızıntı’nın yayın hayatına başladığı ilk günden Çağlayan’a dönüştüğü günümüze kadar Muhterem Hocaefendi dergilerin mizanpajında bulunmaya gayret göstermektedir. “Birbirinden kıymetli yazıları seçerken gösterdikleri hassasiyete keşke okuyucularımız da şahitlik edebilseler!” diye düşünüyoruz çoğu zaman.

Çağlayan mizanpajından video derlemesinin ufuklara ışık olması ümidiyle…

İSLAM FIKHININ TENKİHİNE DAİR BİR KAÇ SÖZ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Son üç dört asırdan beri fıkıhta yaşanan durgunluğun aşılabilmesi adına bu alanda ne tür çalışmalar yapılmasını tavsiye edersiniz?

Cevap: Öncelikle konuyla ilgili bir hususun hatırlatılmasında fayda var. Fıkıh ilmi, Kur’ân’ın ve İslâm düşüncesinin bir mucizesidir. İslâm hukukçuları, ciddî bir emek mahsulü olarak ortaya koydukları hükümlerle detayına kadar hayatı disipline etmiş, hayatın hiçbir yerinde boşluk bırakmamışlardır. İbadetlerden alışveriş ahkâmına, mirastan nafakaya, evlilikten boşanmaya, ceza hukukundan borçlar hukukuna kadar her konuda görüş beyan etmiş, çözüm sunmuş ve bunları sistematik hâle getirmişlerdir. Hukuk ilminde ihtisas sahibi olan birçok Doğulu ve Batılı araştırmacı da İslâm fıkhıyla ilgili takdirlerini dile getirmiştir. Tarihe bakıldığında ne Roma’da ne Babil’de ne İyonya’da ne de dünyanın daha başka bir yerinde teşekkül etmiş böyle mükemmel ve mütekamil bir hukuk sistemi göstermek mümkün değildir.

Fıkıh Mirasımızın Zenginliği

Hususiyle Hanefî fıkhı, bir hukuk sistemi olarak çok zengin ve engin bir yapıya sahiptir. Bunda Hanefî mezhebinin kuruluş dönemi itibarıyla bir devlet bünyesinde inkişaf etmiş olmasının önemi büyüktür. Zira bilindiği üzere Hanefîlik, devletten bağımsız sivil bir hareket olarak ortaya çıkmış, daha sonra Abbasî devletinin resmi mezhebi kabul edilmiş, İmam Ebû Hanife’nin önde gelen talebesi İmam Ebû Yusuf da kâdı’l-kudatlık yapmıştır. Bu açıdan Hanefî hukukçuları, devlet yönetiminden sosyal hayatta karşılaşılan en küçük meselelere kadar birçok konuda Kur’ân ve Sünnet’ten hareketle fıkhî çözümler üretebilmişlerdir. 

Hanefi fakihleri, yaşadıkları dönemde ortaya çıkan hukukî olaylara çözümler üretmekle yetinmemiş, bunların yanı sıra gelecekte ortaya çıkması muhtemel bir kısım hâdiseler hakkında da beyin fırtınaları yapmış, içtihatlar ortaya koymuşlardır. Engin düşünceli bu insanlar, bir konuyla alâkalı belki elli tür ihtimali birden nazar-ı itibara almış, “Şöyle olursa ne olur?”, “Böyle olursa ne olur?” diyerek fikir yürütmüş ve kendilerinden sonrakilere zengin bir fıkıh mirası bırakmışlardır. Farklı meselelerle ilgili o kadar fazla içtihat ve istinbatta bulunmuşlardır ki günümüzde konunun uzmanlarının bile onların ortaya koyduğu fıkhî mirası kolay kolay ihata etmesi mümkün değildir.

Onların bu cehd ve gayretlerine hayran olmamak elde değil. Uzun yıllardır gerek tek başıma gerekse arkadaşlarla birlikte ders halkasında onlardan bize intikal eden fıkıh mirasını mütalaa ediyorum ve her geçen gün onlara duyduğum hayranlık biraz daha artıyor. Ne var ki bu mirasın yeterince kıymetini bilemedik ve onu da kaldırıp bir kenara attık!

Fıkhın Tenkihi

Hem konuyla ilgili literatür çok geniş olduğu hem de modern hukuk sistematiğinden farklı olarak kendine mahsus bir yapıya sahip olduğu için, ilahiyat alanında eğitim görmeyen insanların fıkıh kitaplarından istifade etmesi veya belirli bir fıkhî konuyla ilgili bütüncül bir bilgiye sahip olması bir hayli zordur. Hatta bırakalım sıradan insanları ve ilâhiyatçı olmayanları, İslâm hukukçularının bile çoğu zaman farklı fıkıh kitaplarına dağılmış meselelerin içinden çıkabilmeleri kolay değildir.

Dolayısıyla gerek hukukçuların gerekse diğer branşlarda eğitim gören insanların istediğini bulabilmesi ve bunlardan istifade edebilmesi için fıkıh kitaplarının yeni bir tanzim ve tertibe tâbi tutularak daha sistematik hâle getirilmesi önem arz etmektedir. İsterseniz buna fıkhın tenkihi de diyebilirsiniz. Fıkıh kitaplarına müracaat ve onlardan istifade kolaylaştırıldığı takdirde, bu alanda çalışma yapan araştırmacılar, gerek ferdî, gerek ailevî, gerek içtimaî, gerek iktisadî, gerekse idarî ve siyasî hayatımız adına ihtiyaç duyacakları meselelerin hükümlerine çok daha rahat ulaşabileceklerdir.

Fıkıh kitaplarının değişik dönemlerde yetişmiş farklı fakih ve müçtehitler tarafından telif edilmiş olmasına bağlı olarak, bir meseleyle ilgili farklı hükümlere rastlamak mümkündür. Hatta aynı usule bağlı olarak telif edilmiş fıkıh kitaplarında bile farklı mütalaalar serdedilmiştir. Bu da işin uzmanı olmayan kişilerin istifadesini zorlaştırmakta ve ihtiyaç hâsıl olduğunda ister ibadet ü taate ister muamelata isterse ukûbata müteallik meselelerin bulunup alınmasında bir kısım açmazlar yaşanmasına yol açmaktadır. Fıkhın tenkih edilmesi ve daha sistematik bir yapıya kavuşturulmasıyla söz konusu problemlerin önüne geçilmiş ve fıkhî meselelere daha kolay ulaşım imkânı sağlanmış olacaktır.

Hanefi mezhebi temelinde meseleyi değerlendirecek olursak, böyle bir tenkih faaliyeti yapılacağı zaman, Fetâvâ-i âlemgiriyye, Bedâiü’s-sanâî ve İbn Nüceym’in Nevâdir’i gibi daha sistematik kitaplar merkeze alınabilir. Reddü’l-muhtar, el-Muhîtu’l-burhânî, el-Mebsût, Fethu’l-kadîr gibi hacimli kitaplar taranarak bunlardan istifade edilebilir. Belki bunların yanında elli, yüz tane daha farklı fıkıh kitabı müşterek mütalaa edilerek daha geniş bir bakış açısı yakalanabilir, meseleler daha zengince ele alınabilir ve orta yolun bulunması sağlanabilir.

Heyet Çalışması

Kur’ân’ın tefsir edilmesi mevzuunda ifade ettiğimiz gibi, fıkhın tenkih edilmesi ve yeni bir tedvine tâbî tutulması da ehliyetli bir heyete emanet edilmelidir. Böylece muhtemel itirazların, ihtilafların ve kafa karışıklıklarının da önüne geçilmiş olacaktır. Bu heyet, farklı fıkıh kitaplarını müzakere etmek suretiyle onlara dağılmış meseleleri bir araya toplayacak, onları yeni bir bakış açısıyla farklı fasıllara ayıracak ve daha sistemli hâle getirecektir. Günümüzün ilerleyen bilgisayar teknolojisi de onların yapacağı bu tür çalışmaları kolaylaştıracaktır.

Böyle bir heyet teşekkül ettikten ve bu heyet fıkhın tanzim ve tenkihi adına gerekli çalışmaları yaptıktan sonra, ikinci bir adım olarak, ortaya çıkan yeni hukukî meselelerin çözüme kavuşturulması, ihtiyaç duyulan mevzulara açıklık getirilmesi adına da çalışmalar yapabilir. Karşılaşılan problemlerin çözümü adına öncelikle mevcut içtihatlar taranır ve onlar içinden çözüm bulunmaya çalışılır. Farklı mezhep görüşleri içerisinden, şartlar ve konjonktür dikkate alınarak, zamanın ruhuna daha uygun olan içtihatların tercih edilmesinde bir mahzur yoktur. Nitekim selef uleması da bu yolu takip etmiştir. Aynı şekilde Mecelle hazırlanırken Hanefî mezhebi esas alınmasına rağmen, günün şartlarına göre yer yer müftâ bih olmayan görüşler kabul edilmiş hatta birkaç yerde farklı mezheplerin içtihatları da alınmıştır.

Eğer mevcut birikim bu konuda yeterli olmazsa kıyas, maslahat-ı mürsele, istihsan, sedd-i zerai, örf gibi usul-u fıkhın ortaya koyduğu deliller, istidlâl metotları, fıkhî kaide ve prensipler değerlendirilerek yeni içtihat ve fetvalar ortaya konulabilir. Bunlar yapılırken mutlaka zamanımızın şartlarının dikkate alınması, hatta bundan yirmi, otuz sene sonrasının gelişmelerinin de hesaba katılması gerekir. Bu konuda umumun maslahatını gözetme önemli olduğu gibi, Kur’ân ve Sünnet naslarına, dinin temel disiplinlerine aykırı hareket etmeme de çok önemlidir.

Muamelat Alanında Yaşanan Boşluk

Hususiyle muamelat alanında bu tür çalışmaların yapılmasına şiddetle ihtiyaç var. Çünkü ibadet ü taatle ilgili meseleler hem daha sabittir hem de bugüne kadar yeterince işlenmiştir. Ömer Nasuhi Bilmen ve Mehmet Zihni Efendi gibi âlimler ve daha sonraki ilim adamları, yazdıkları ilmihallerle konuyla ilgili hükümlere insanımızın ulaşımını kolaylaştırmışlardır. Muamelat mevzuları ise buna göre daha dağınık ve değişkendir. Dağınık olan meselelerin bir araya getirilmesi, değişen veya yeni ortaya çıkan hukukî meselelerin zamanın yorumuna göre yeniden ele alınması gerekir. Mesela günümüzde teknik ve teknolojinin de gelişmesiyle birlikte yeni yeni muamele çeşitleri ortaya çıkmış, ticarî işlemlerde değişiklikler olmuş, farklı milletlerden ve dinlerden insanlarla uluslararası ortaklıklar kurulmaya başlanmıştır. Bütün bunlar da fıkıh alanında birçok yeni durum ortaya çıkarmıştır. Bunlar gibi vuzuha kavuşturulması gereken pek çok mesele vardır.

Maalesef soruda da ifade edildiği gibi asırlardan beridir fıkıh alanında bir durağanlık yaşanmaktadır. Dini yeterince önemsemediğimizden, bir yere kadar getirilen fıkıh mirasımızı koruyamamış, geliştirememiş ve devam ettirememişiz. Bu açıdan onun, işin uzmanları tarafından mutlaka inkişaf ettirilmesi gerekmektedir. Yapılması gereken iş, ulemanın bıraktıkları açık uçlardan hareket ederek zamanımızda oluşan boşlukları doldurmaya çalışmaktır. Günümüzde farklı şahıs ve kurumlar tarafından bu alanda yapılan çalışmaları takdir etmekle beraber, bunların yeterli olmadığını ve daha ileriye taşınması gerektiğini ifade etmek gerekir.

Aslında bu ihtiyacın farkına varan bazı kişiler daha önce de konuyla ilgili bir kısım takdire şayan çalışmalar yapmışlardır. Meselâ Fetava-i Hindiyye, Hanefî mezhebindeki muhtelif görüşleri bir araya toplama, bunları sistematik bir yapıya kavuşturma ve müftâ bih görüşleri öne çıkarma maksadıyla telif edilmiş enfes bir eserdir. Aynı şekilde Türkçe’de, Ömer Nasuhi Bilmen, “Hukuk-u İslâmiye ve Istılahât-ı Fıkhiye Kamusu” adında sekiz ciltlik güzel bir çalışma yapmıştır. Bu konuda farklı şahıs ve kurumlar tarafından çıkarılan çalışmaları da takdir etmek lazım. Mecelle ve onun sistemi esas alınarak telif edilen eserler de bu alanda yapılacak çalışmalar için fikir verici olacaktır. Bunlardan da istifade edilerek günümüzde mesele daha ileriye götürülmelidir.

Mezheplerin Önemi

İhtiyaca binaen farklı mezheplerin içtihatlarından faydalanma veya bunlardan hareketle yeni görüşler ortaya koyma her zaman mümkün olsa da mezhepleri silip geçme, sürekli ruhsatların peşinde koşma ve telfik’e yönelme, yani belli bir usul gözetmeden farklı mezheplere ait görüşleri işine geldiği gibi birleştirme doğru değildir. Zahidü’l-Kevserî, “Mezhep tanımama, dinsizliğe götüren bir köprüdür.” demek suretiyle bu tehlikeye dikkat çekmiştir.

Maalesef fıkıh alanında mümaresesi olan ehl-i ilimden birçok kişi bile ortaya koyacağı görüşlerde mezhep sistematiğini göz önünde bulundurmamış ve hatta yer yer bütünüyle mezhep düşüncesinin dışına çıkmışlardır. Onların mezhepleri küçük görmeleri ve mezhep görüşlerini kaldırıp bir kenara atmaları kabul edilebilir bir tavır değildir. Zira selef uleması, Asr-ı Saadet’e bize göre çok çok yakın bir dönemde yaşamış, o mübarek kaynağı daha iyi ve yakından idrak etmiş, bunun neticesinde öyle derin konulara dalmış ve nasları öyle didik didik etmişlerdir ki, azıcık insafı olan bir insanın onların bu olağanüstü gayretlerini takdir etmemesi düşünülemez. Kur’ân-ı Kerim de bize, رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ اٰمَنُوا  Rabbimiz, bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalblerimizde hiçbir kin bırakma.” (Haşr sûresi, 59/10) duasını öğretmek suretiyle onları hayırla yâd etmemizi tavsiye etmiştir.

Fıkıhla iştigal eden ulemanın, işine geldiği, aklına estiği gibi hareket ederek herhangi bir usul gözetmeden farklı mezhep görüşlerini almaları ve bir mezhepten diğerine sıçrayıp durmaları insanların kafasını karıştıracak ve hatta dine olan güvenlerini zedeleyecektir. Eğer herkes bu konuda şahsî inisiyatifiyle hareket edecek, hep kolaylıklar arkasında koşacak ve bir ondan bir diğerinden alarak fetva verecek olursa, din-i Mübin-i İslâm yamalı bohça hâline gelecektir.

Üstelik böyle bir hareket tarzı, ibadet ü taat konusunda kaçamak hareket etme duygusunu öne çıkaracak ve bu sefer Müslümanlar bir Şafiî mezhebinden bir Hanefî mezhebinden bir başka mezhepten almak suretiyle işine geleni yapmaya başlayacaktır. Bu da Sanskritçe gibi bir din ortaya çıkaracak, dinde laubaliliğe yol açacak ve din-i Mübin-i İslâm’ın ruhunu örseleyecektir.

Kolaylaştırma dinde önemli bir prensiptir. Fakat bunun da Kur’an ve Sünnet’in ruhuna uygun olarak yapılması gerekir. Ayrıca özellikle ibadetlerde, helâl ve haramlarda ihtiyatı esas almanın, ihtilaflı alanların dışına çıkmanın ve şüpheli şeylerden kaçınmanın esas olduğu da unutulmamalıdır. Bediüzzaman Hazretleri de hususiyle kendini din-i mübin-i İslâm’ı ilâ etmeye adamış insanlara azimet ufkunu göstermiştir.

Evet, hayatın tıkanan noktalarını açma, zorluk ve meşakkatleri izale etme adına farklı içtihatlar içinden duruma uygun görüşleri tercih etme her zaman için söz konusu olabilir. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır.” hadisi de bir açıdan bunu gerektirir. Fakat bunun yanında heva ve heveslerinin güdümünde yaşamaya alışmış insanlara sürekli ruhsatları göstermenin onları daha da laubalileştireceği bir gerçektir. İçtihat ve fetvalarda bu dengenin çok iyi gözetilmesine ihtiyaç var.

Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki, din hakkında konuşan, yazan, fikir beyan eden insanlar mümkün mertebe yeni ihtilaf kapıları açmamaya, toplumda çatışma ve kutuplaşmaları körüklememeye çok dikkat etmelidirler. Bunun için de bir zaruret bulunmadıkça bugüne kadar ulemanın üzerinde icma ettikleri meselelerin dışına çıkmamalı, marjinal yaklaşımlar ortaya koymak suretiyle maşeri vicdanın kabul etmeyeceği bir tavır almamalıdırlar.

“فوائد قصة “هابيل” و”قابيل

Herkul | | العربية

سؤال: ما الرسائل المراد إيصالها إلى المؤمنين من خلال قصة “هابيل” و”قابيل”؟

الجواب: أودّ أن أتطرّق إلى مبدإٍ عام قبل الإجابة على هذا السؤال، فمن المؤكد أن لكل واقعة مذكورة في القرآن الكريم جانبًا يهمّنا، وعلينا أن نعثر على جوانبها التي تتعلق بيومنا، ونأخذ العبرة والدروس منها؛ فالقرآن لا يتحدث عن الماضي سردًا لمعلومات تاريخية فحسب؛ بل إنه يخبر ببعض الحقائق من خلالها.

 وعند النظر إلى الآيات نظرةً سطحيةً قد لا تُفهم تلك الحقائق على الفور، وربما تتعذّر رؤية علاقتها بنا رؤية كاملة، بيد أنه إذا تمعّنا وأنعمنا النظر وسَبَرْنا أغوار الآيات في إطار تكامل موضوعها؛ أمكن حينئذ الاستفادة منها بشكلٍ صحيح.. ومن هذه الزاوية فإنه يلزم كلّ مسلم أن يقرأ كلّ آية وكأنها تخاطبه هو شخصيًّا، ويُعمل ذهنه بشأن علاقة هذه الآية به نفسه.. وبالتالي يجب علينا أن ننظر إلى قصة ابني آدم عليه السلام من هذا المنظور أيضًا، ونستنتج منها ما يخصّنا.

من المعلوم أنه قد وقع خلافٌ بين هابيل وقابيل؛ حيث إن الأخير لم يرض بتقدير الله، فلجآ إلى تشريع خاص بتلك الفترة وأهلِها؛ وذلك كي يختبرا أيهما محقّ وأيهما مخطئ؛ حيث تنزل نار من السماء فتأخذ قربان المحقّ ولا تمسّ قربان المخطئ.. وهكذا يتبيّن المصيب من المخطئ، وفي هذا السياق يقدّم كلٌّ من هابيل وقابيل قربانًا لله تعالى، فتأخذ النار التي تنزل من السماء قربان هابيل، غير أن الجشع والحسد أعميا عيني قابيل لدرجة أنه أنكر النتيجة رغم أن الحق تعالى هو من قضى بها.. وبعد ذلك ارتكب المعصية المذكورة في القرآن؛ فقتل أخاه، ثم وارى جثته في التراب متعلِّمًا ذلك من “الغراب”.

إن قابيل -وهو الناشئ في بيتِ نبيٍّ- لم يرضَ بما قدره الله له، فاعترض على الحكم السماوي، ثم ارتكب جريمة قتلٍ عمدًا، ثم محا أدلة الجريمة، وإنَّ كلَّ واحدةٍ من هذه الموبقات لتمثّل بمفردها جريمة مغلّظة؛ بحيث إن هذه الذنوب ستزجّ به شيئًا فشيئًا في عالم مظلم، وربما ترديه في الكفر بعد نقطة معينة؛ إذ يُفهم من آيات القرآن أنه خسر إلى الأبد.

ينقل القرآن الكريم الواقعة التي دارت بين هابيل وقابيل بقوله: ﴿وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ﴾… (سورة الْمَائِدَةِ: 5/27-31). ولا يذكر القرآن والسنة الصحيحة اسميهما، فقد أُخِذَ هذان الاسمان من العهد القديم، وعليه فإن اسم الابن الصالح هو “هابيل”، واسم الابن الآخر الذي تسلّل الشيطان إلى روحه هو “قابيل”.. وأيًّا كانت الأسماءُ فقد نشأ كلاهما في بيتٍ نزل عليه الوحي كالمطر المدرار، وتربّيا على يدِ نبيّ.. لهذا السبب يُحتمل أن قابيل أيضًا آمن مثل هابيل، ولكنه -بحسب بيان القرآن- اتبع الشيطان؛ فأضلّه إلى أن أغواه بقتل أخيه.. قابيل هو أول من ارتكب جريمة قتل بين بني آدم، ومن ثم فهو أول من فتح هذا الطريق الخبيث، وعليه فإن ذنبه مضاعف، وربما أدّى به ذلك إلى الكفر؛ لأنه -وعلى حد تعبير بديع الزمان- يوجد في كلِّ خطيئة طريق يؤدّي إلى الكفر، وكل خطوة نحو الخطيئة هي أيضًا خطوة نحو الكفر.

إن الخطيئة التي تسبّبت في خسارة قابيل هي الحسد والغيرة، فحسدُه أخاه على نصيبه الذي قدره الله تعالى له هو اعتراضٌ على التقدير الإلهي، ويبين القرآن بوضوح في آيات شتى؛ أن الله تعالى قد خلق الجميع مختلفين، ومنَّ عليهم بِنعمٍ ومواهبَ وقدرات مختلفة، وفضّل بعضهم على بعض.. ويبين أيضًا أن الأنبياء أنفسهم قد فُضّل بعضهم على بعضٍ ﴿تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ﴾ (سورة البقرة: 2/253).. وإن كان الإنسان قد تفوّق في مجال معين إلا أنه يمكن أن يتخلّف عن غيره في مجال آخر. والإنسان الراجح في أمرٍ ما قد يكون مرجوحًا في أمر آخر، وربما أن الله تعالى أحسن على بعض الناس، وزوَّدهم بالحكمة، وفتح آفاقهم لأسباب وحكم لا ندريها، وربما أنهم أنفسهم أيضًا أضافوا إلى عظمتهم تلك عظمة أخرى باستخدام عطايا الله القدير في مكانها المناسب.. قد ينعم الله على الناس ببركات وخيرات شتى، فربما يمنح أحدًا نعمة لم يمنحها أحدًا آخر.

هذه امتحانات شتى، وعليه فإن امتحان ومسؤولية إنسان يمتلك مزيدًا من النعم تكون أكبر؛ فإذا وفى بمتطلّبات هذه المسؤولية نجح في امتحانه، وتكون أيضًا مسؤولية الآخرين من الناس بقدر النعم التي يحرزونها، وواجبُ المؤمن هو أن يحترم الإرادة الإلهية مطلقًا، ويرضى بما قُدّر له من نعم، ويفي بمتطلبات المسؤوليات والمهام التي تقع على عاتقه.

ومع ذلك فإن الكثير من الناس لا يتقبّلون ولا يستسيغون بسهولةٍ مَنْ هم أعلى وأفضل منهم.. فيقولون: “لو أن لي ما في يده! لو أنني في مكانه!”، لهذا يميتون قلوبهم بغير قصدٍ، ويستنفدون حسناتهم، ويثقلون ظهورهم بالسيئات.. لأن الحسد والغيرة يتّسمان بأنهما يميتان القلب ويذهبان بالحسنات، والحقيقة أنه إذا لم يحاول المرء إطفاء نار الحسد التي فيه، ولم يكبح هذه المشاعر؛ فإنه يتحرّك بها ويتوجه إلى ارتكاب المعاصي.. وهذا ما يجعله بائسًا ويقضي عليه، تمامًا مثلما قضى على “قابيل”.. وما دام الأمر كذلك فإنه يقع على عاتق الإنسان الرضا بتقدير الله وأن يصحح بعقله وإرادته ما بداخله من شعورٍ بالحسد والغيرة.

موقف هابيل

وثمة أمر آخر لافت للانتباه في القصة المذكورة أعلاه هو الموقف الذي وقفه هابيل إزاء محاولة قتله على يد قابيل، ويصف القرآن موقفه هذا بالآيات الآتية: ﴿لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لِأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ﴾ (سورة الْمَائِدَةِ: 5/28)، وتنصحنا كلمات هابيل هذه بألا نطبّق قاعدة “المقابلة بالمثل” بشكل ظالم ما أمكن، أي: إنها توصينا بعدم مقابلة العدوان بالعدوان.

وهذا لا يعني أنه لا ينبغي لنا استخدام حق الدفاع عن النفس عندما يقتضي الأمر ذلك.. بل إن الإنسان مكلَّفٌ بحماية دينه ونفسه وعقله وعرضه وماله، ومن ثم لا تعتبر الأفعال التي تقع دفاعًا عن النفس إثمًا أو جُرمًا، حتى إنه إذا مات الإنسان دفاعًا عن هذه الكلّيات الخمسِ اعتُبِرَ شهيدًا.

بالإضافة إلى كل هذا، فإن القدرة على المسامحة والعفو عن المساوئ بقدر الإمكان، ودون التقصير في حماية الأشياء التي تلزمنا حمايتها؛ أي -وكما نقول دائمًا- مقابلة الضارب بدون يد، والشاتم بدون لسان، والمبغض بقلب صافٍ أمرٌ مهمٌّ للغاية حتى يتسنى تطوير العلاقات الإنسانية وتأسيس السلام المجتمعي والعالمي.. وإن كشَّرَ البعضُ لنا عن أنيابه فيجب أن يكون طبعُنا وسمتُنا الثابت هو القدرة على التلطّف دائمًا مع الجميع -وخاصّة المؤمنين- بالقول: “ماذا عسانا أن نفعل، فالله لم يمنحنا أسنانًا لنعضَّ بها، ولا مخالبَ لنمزّق بها”..

بل إن القضايا متناهيةَ الصغر تتضخّم بسبب اعتباراتٍ سياسيّة أو حسابات أخرى في يومنا هذا؛ إذ يبالغ الناس ويضخمون قضايا لا تُذكر لأغراض مثل كسب الشهرة، والوصول إلى مناصب معينة، ونيل الثقة والتقدير، ويفخمونها بحيث تبدو مصيرية للغاية، ويثيرون حولها الخلافات.. لهذا السبب فمن المهم جدًّا اختيار طريق التلطّف، وعدم مقابلة السيئة بالسيئة، وإحلال السلام والوئام في المجتمع.. ليت السياسيين يفهمون شيئًا من هذا الدرس القرآني فيعيدون النظر في أسلوبهم! ليتهم يستطيعون مراجعة طرقهم وأساليبهم من منظور الأخلاق القرآنية ويغربلون بعض مواقفهم وسلوكياتهم! ليتهم لا يتصرفون بمثل هذا الاندفاع، ولا يؤججون الصراعات، ولا يهدمون جسور السلام!

الاعتدال في الحبّ والبغض

أرشد نبيُّنا صلى الله عليه وسلم إلى أن يحبّ المرء من يحبّه باعتدالٍ وأن يُبْغِضَ باعتدالٍ أيضًا عندما يبغض؛ “أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا، وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا”[1].. وفي ذلك اليوم قد تشعرون بالندم الشديد على ما فعلتموه في الماضي، لذلك لا ينبغي للمرء أن يفرّط في الحبّ أو في العداء.

إن تمجّدوا شخصًا وترفعوه إلى عنان السماء، يسقط على الأرض ويتحطّم حين تتركونه، وبالمثل عليكم أن تعرفوا كيف تتحكّمون في غضبكم؛ لأن مَن يُغضبكم بصفته عدوّ اليوم قد يكون صديق الغدِ، وقد تشعرون أيضًا بالخجل الشديد مما فعلتموه معه في الماضي، وربما تشعرون بالندم أيضًا، لهذا السبب لا ينبغي أن نتصرّف وفقًا للحاضر فقط، بل يجب أن تكون أساليبنا ومعاملاتُنا -بما فيها من حُبٍّ وبُغضٍ- متوازنةً ومدروسة للغاية.. يجب أن نقول: “إن لليوم غدًا”.

لا أحد منا يعرف ما يخبّئُه لنا المستقبل، فقد يتعيّن علينا غدًا القيام ببعض الأشياء المشتركة مع من نبغضهم اليوم.. وربما نجلس غدًا سويًّا الكتف بحذاء الكتف، والقدم بحذاء القدم مع من نختلف معهم اليوم.. وقد نقاتل معًا عدوًّا مشتركًا في لحظة حرِجةٍ يتعذّر فيها التغلّب على التحديات التي تواجهنا دون توحيد جهودنا وأفكارنا.

يجب على المرء أن يخطو خطواته واضعًا كلَّ هذه الأمور في حسبانه، مجتنبًا كلَّ ما يضطرّه للندم غدًا، وواضعًا نصب عينيه الحديثَ الشريف الذي سقناه، متوازنًا في جميع أفعاله.. وهذا ما فعله هابيل الذي قدم لنا رمزًا للفضيلة.. ليت من يوجهون الآخرين بأفكارهم وكتاباتهم يتصرّفون بحذرٍ أكبر، مع مراعاة مستقبل الطريق الذي يسلكونه!

[1]  انظر: سنن الترمذي، البر، 60.

VEFA VE IZDIRAP İLE BİR HATİM

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Muhterem Hocaefendi; “Her bir hadise mızrak gibi gelip sineme saplanıyor. Her hadise içimde derin tesirler bırakıyor. Gelin bir hatim okuyalım!” diyerek bizleri bugüne kadar vefat etmiş bu sürecin bütün mağdur ve mazlumları adına hatim okumaya davet ettiler. Covid vakalarının da arttığı günümüzde katılabilen kardeşlerimiz ile salonumuzda hatim okunup dualar edildi. Mutad olan dua saatimiz hatim vaktimiz oldu. Cenab-ı Hak vefat eden bütün kardeşlerimizi sevabından hissedar eylesin!

HÂBİL İLE KABİL BİZE NE DİYOR?

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Hazreti Âdem’in oğulları Hâbil ile Kabil arasında geçen olayda mü’minlere verilmek istenen mesajlar nelerdir?

Cevap: Sorunun cevabına geçmeden önce genel bir prensibe temas etmek istiyorum. Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan her bir olayın mutlaka bizi alakadar eden bir yönü vardır. Günümüze bakan yanlarını bulmak ve onlardan dersler çıkarmaktır. Kur’ân, geçmişte yaşanan vakalardan, sadece tarihî bilgi vermek için bahsetmez; onlar üzerinden bazı hakikatleri anlatır. Âyetlere sathi bir nazarla bakıldığında bu hakikatler hemen anlaşılmayabilir, bizimle münasebeti tam görülemeyebilir. Fakat Kur’ân tekrar ber tekrar okunur, her bir âyete “Kur’ân burada mutlaka bana bir şey diyordur” mantığıyla yaklaşılır ve meseleler konu bütünlüğü içerisinde derince ele alınırsa, işte o zaman ondan hakkıyla istifade etmek mümkün olur. Bu açıdan bir Müslümanın her bir âyeti kendine hitap ediyor gibi okuması, o âyetin kendisiyle münasebeti üzerine kafa yorması gerekir. İşte Hz. Âdem’in oğullarının kıssasına da bu gözle bakmalı ve kendi hesabımıza ondan bir şeyler çıkarmalıyız.

Bilindiği üzere Hâbil ile Kabil arasında bir anlaşmazlık çıkıyor. Kabil, Allah’ın takdirine razı olmuyor. Bunun üzerine kimin haklı kimin haksız olduğunu test etme adına, Cenâb-ı Hakk’ın o dönem insanına özel bir muamelesi olan bir uygulamaya başvuruyorlar. Buna göre gökten inen bir ateş haklı olan kimsenin kurbanını alıyor, diğerininkine ise dokunmuyor. Böylece kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkıyor. Bu meyanda Hâbil ile Kabil, Allah’a birer kurban takdim ediyorlar. Ve gökten inen ateş, Hâbil’in kurbanını alıyor. Fakat hırs ve haset Kabil’in gözünü öyle bürümüş ki, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından haksızlığı tescil edilmesine rağmen neticeyi kabullenmiyor. Arkasından da Kur’an’da anlatılan günahı işliyor, kardeşini katlediyor. Sonrasında bir karganın talimiyle onun cesedini toprağa gömüyor.

Peygamber hanesinde büyümüş bir insanın, Allah’ın kendisi hakkındaki takdirine razı olmaması, semavî hükmü kabul etmemesi, taammüden cinayet işlemesi, arkasından suç delilini ortadan kaldırması öyle katmerli birer cinayettir ki, bütün bu günahlar adım adım onu karanlık bir âlemden içeri sokmuş, belli bir noktadan sonra da küfre düşürmüş olabilir. Zira Kur’ân’ın ifadelerinden onun ebediyen kaybettiği anlaşılıyor.

Kur’ân-ı Kerim, “Onlara Âdem’in oğulları kıssasının hakikatini anlat.” buyurarak, Hâbil ile Kabil arasında geçen bu olayı nakleder. (Mâide sûresi, 5/27-31) Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha onların isimlerini vermez. Bu isimler Eski Ahit’ten alınmıştır. Buna göre iyi olan evlâdın ismi Hâbil, şeytanın ruhuna girdiği diğer evladın ismi de Kabil’dir. İsimleri her ne olursa olsun, bunların ikisi de sağanak sağanak vahyin yağdığı bir evde neş’et etmiş, peygamber terbiyesiyle büyümüşlerdi. Bu sebeple muhtemelen Hâbil gibi Kabil de iman etmişti. Fakat Kur’ân’ın beyanına göre o, şeytana uymuş ve kardeşini öldürmüştür. Kabil, Ademoğulları arasında ilk cinayet işleyen, dolayısıyla da bu kötü yolu ilk açan kimsedir. Bu yönüyle de günahı katmerlidir ve bu günah onu küfre götürmüş olabilir. Zira Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, her günah içinde küfre giden bir yol vardır. Günaha doğru atılmış her bir adım, aynı zamanda küfre doğru atılmış bir adımdır.

Kabil’in kaybetmesine sebebiyet veren günah, haset ve çekememezliktir. Cenâb-ı Hakk’ın, takdîren kardeşinin nasibine verdiği şeyi kıskanması, ilâhî takdiri kabullenmemesidir. Kur’ân’ın farklı ayetlerinde açıkça beyan ettiği üzere, Allah herkesi farklı yaratmış, herkese farklı ihsanlarda bulunmuş, herkesi farklı istidat ve kabiliyetlerle donatmış, bazılarını diğerlerine üstün kılmıştır. Kur’ân, peygamberlerin bile kiminin kimine üstün kılındığını beyan eder. (İsrâ sûresi, 17/55) İnsan belirli bir alanda ileriye gitmiş olsa da başka bir alanda diğerlerinden geride kalabilir. Bir hususta başkalarına râcih olan kimse, başka bir hususta mercûh olabilir. Cenâb-ı Hak, bilemediğimiz bir kısım sebep ve hikmetlere binaen kimilerine fazla ihsanda bulunmuş, onları hikmetle donatmış, onların ufuklarını açmış olabilir. Onlar da Cenâb-ı Hakk’ın bu mevhibelerini tam yerli yerinde kullanarak büyüklüklerine büyüklük katmış olabilirler. Allah insanlara başka başka ihsanlarda bulunabilir, birine vermediği nimeti bir diğerine verebilir.

Bunlar birer imtihandır. Bir hususta daha fazla nimete sahip olanın imtihanı, sorumluluğu daha fazladır. Bu sorumluluğunun gereğini yerine getirdiği zaman imtihanı kazanmış olur. Diğerinin sorumluluğu da kendi payına düşen nimet ölçüsündedir. Mü’mine düşen vazife, Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu tasarruflarını saygıyla karşılamak, elindekilere kanaat etmek ve taksimatta kendi payına düşen sorumluluğun gereklerini ifa etmektir.

Ne var ki pek çok insan, kendinden üstün olanları kolay kolay hazmedemez. “Onda olacağına bende olsaydı” der. Bu yüzden de hiç farkına varmadan kalbini öldürür, iyiliklerini tüketir, günah yüklerini sırtlanır. Zira haset ve kıskançlığın hem kalbi öldürme hem de yapılan iyilikleri bitirme gibi bir özelliği vardır. Hatta içindeki çekememezlik ve haset ateşini söndürmeye çalışmadığı, bu hislerini gemlemediği takdirde bunları fiiliyata döker ve günah işlemeye yönelir. Bunlar da onu perişan duruma düşürür, bitirir. Tıpkı Kabil’i bitirdiği gibi. Öyleyse insana düşen, Allah’ın takdirine rıza göstermek, içindeki haset ve kıskançlık duygusunu akıl ve iradesiyle tadil etmektir.

Habilce Duruş

Bahsi geçen kıssada dikkat çeken hususlardan bir diğeri de Kabil’in öldürme teşebbüsü karşısında Hâbil’in takındığı tavırdır. Kur’ân onun bu tavrını şu sözlerle anlatır: “Yemin ederim ki sen beni öldürmek için el kaldırsan da ben seni öldürmek için el kaldırmayacağım. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” Hâbil’in bu sözleri, bizlere, mümkün olduğu sürece mukabele-i bi’l-misil kaide-i zalimanesinde bulunmamayı, yani saldırganlığa karşı saldırganlıkla karşılık vermemeyi öğüt veriyor.

Bu demek değildir ki yeri geldiğinde meşru müdafaa hakkını kullanmayalım. Bilakis insan, dinini, nefsini, ırzını, malını korumakla mükelleftir. Meşru müdafaa adına yapılan fiiller günah ve suç sayılmaz. Hatta insan, korunması gereken bu temel değerleri korurken ölürse şehit sayılır.

Bütün bunlarla birlikte, korumamız gereken şeyleri korumada zaafa düşmeden, elden geldiğince olumsuzluklara nazar-ı müsamaha ile bakabilmek, -her zamanki tabirle söyleyecek olursak- dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana gönülsüz kalabilmek; insanî münasebetleri geliştirebilme ve toplumsal ve evrensel barışı tesis edebilme açısından çok önemlidir.  Birileri bize diş gösterse de “Ne yapalım, Allah bize ısırmak için diş vermemiş ki ısıralım, parçalamak için pençe vermemiş ki parçalayalım” diyerek herkese, hususiyle de ehl-i imana karşı hep yumuşak davranmayı tercih edebilmek, bir civanmertliğin ifadesidir ve bizim değişmez karakterimiz olmalıdır.

Günümüzde çok küçük meseleler bile siyasi mülahazalarla veya daha farklı hesaplarla büyütülüyor. İnsanlar itibar elde etme, belli yerlere gelme, kredi toplama gibi maksatlarla olmayacak meseleleri abartarak, şişirerek çok hayatî gibi gösteriyor ve onların etrafında kavgalar koparıyor. Bu sebeple mülayemet yolunun seçilmesi, kötülüklere kötülükle mukabelede bulunulmaması, toplumda sulh ve barışın tesis edilmesi adına çok önemlidir. Keşke Kur’ân’ın bu dersinden siyasiler de bir şeyler anlasa ve üsluplarını bir kere daha gözden geçirselerdi! Keşke Kur’ânî ahlâk açısından yol ve yöntemlerini kontrol etseler ve bazı tavır ve davranışlarını filtreleyebilselerdi! Keşke bu kadar fevrî davranmasalar, ihtilafları körüklemeseler, barış köprülerini yıkmasalardı!

Sevgide ve Öfkede Denge

Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), insanın, sevdiğini ölçülü sevmesini, kızdığına da ölçülü kızmasını tavsiye buyurur. Çünkü sevilen kişi bir gün düşman hâline gelebilir; kızılan kimse de bir gün dost olabilir. (Bkz. Tirmizî, birr 60)
İşte o gün siz de geçmişte yaptıklarınızdan ötürü çok ciddi pişmanlık yaşayabilirsiniz. Bu yüzden sevgide de düşmanlıkta da aşırı gitmemeli insan.

Eğer birilerini göklere çıkarırsanız, bıraktığınız zaman yere düşer ve parçalanırlar. Aynı şekilde birilerine öfkelendiğinizde, öfkenizi frenlemesini bilmelisiniz. Zira bugün düşman gördüğünüz insanlar yarın dostunuz olabilir. Ve siz de geçmişte yaptıklarınızdan ötürü çok utanabilirsiniz, pişmanlık içinde kıvranabilirsiniz. Bu sebeple sadece bugüne göre hareket etmemeliyiz. Birbirimize karşı üslubumuzu, muamelelerimizi çok dengeli ve ölçülü götürmeliyiz. Bugünün yarını var demeliyiz.

Hiçbirimiz yarınların bize ne getireceğini bilemiyoruz. Belki de bugün kızdığımız insanlarla yarın müşterek bazı şeyler yapmak durumunda kalacağız. Belki bugün kavgalı olduklarımızla yarın aynı cephede omuz omuza, diz dize gelecek ve kafalarımızı, gücümüzü birleştirmeden önümüze çıkan zorlukları aşamayacağımız kritik bir anda, ortak bir düşmana karşı birlikte mücadele vereceğiz.

İnsan, bütün bunların hepsini hesap ederek adım atmalı, yarın “keşke”lerle hayıflanacağı işler yapmamalı. Efendimiz’in sözüne kulak verip her işinde dengeli olmalı. İşte bir fazilet timsali olarak nazarımıza arz edilen Hâbil’in yaptığı budur. Keşke fikirleriyle, yazılarıyla başkalarına yön veren insanlar, yürüdükleri yolun yarınlarını hesaba katarak daha temkinli davransalar!

***

Not: Bu yazı, 6 Şubat 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

قَدَرُ الطريق

Herkul | | العربية

في مواجهة المظالم المعيشة في يومنا، يعاني الكثير منا المشاعر نفسها ونحمل الأفكار عينها في كل حركاتنا وسكناتنا؛ فينقضُّ نومنا، ونئنّ ألمًا وحزنًا، ومع ذلك نؤمن تمامًا بأنه إذا استطعنا أن نواجه بصبرٍ ورضًا البلايا والمصائب التي نتعرّض لها، فإن جميع المشاكل والصعوبات التي نعانيها في هذا العالم ستكون وسيلة مهمة لفوزنا في الآخرة، وإن الشرور التي تعتبر مهلكات بالنسبة للظالمين هي ذاتها ستصبح منجيات بالنسبة للمظلومين.

لم يخلُ التاريخ قطّ من وجود الظالم والمظلوم، والظالمون محكومٌ عليهم بالخسارة، هنا أو في الآخرة، أما المظلومون فسيكونون الطرف الفائز بالتأكيد، إذا كان المسار الذي يسلكونه صحيحًا.. وبغض النظر عن مظهر الظالم في خضم الأحداث أو وفقًا للأحكام الظاهرية للحياة الدنيوية، فهو الخاسر دائمًا.. ومن ناحية أخرى فإن مظاهر الظلم والأذى والاعتقالات التي يتعرّض لها من يناضلون في سبيل المثل العليا ويصمدون لصالح الحقّ والحقيقة بصفةٍ خاصّة ويتعرّضون لكلّ أنواع الاضطهاد والتعذيب بسبب ذلك، وسيلة لفوز هؤلاء المظلومين أنفسهم.

وعندما ننظر إلى قصص الأنبياء في القرآن، نرى أن الأحداث نفسها تقريبًا تتكرّر في كلِّ عصر، ولطالما كانت السنَّة الإلهية على هذا النحو منذ الأزل؛ فالأنبياء الذين هم أصفى عباد الله قد تعرّضوا لشتى الإهانات والاضطهادات، وقيل عنهم -حاشاهم- “سفهاء” أحيانًا، و”كهنة” أحيانًا، و”سحرة” أحيانًا أخرى، فمنهم من طُرِد من موطنه، ومنهم من رُجم بالحجارة، ومنهم مَن أُلقي في النار، ومنهم من شُقَّ نصفين بالمنشار، فمهما تغيّرت السيناريوهات والمخططات بحسب الوقت والظروف والأحوال، إلا أن فلسفةَ الشرّ لم تتغير قطّ.

ليس الأنبياء وحدهم، بل أيضًا ممثّلوهم المخلصون عانوا من المصير نفسه، ويمكنكم في ذلك أن تتأمّلوا أصحاب الأخدود الذين ورد ذكرهم في القرآن، والأخدود يعني الخندق؛ فأصحاب الأخدود الذين طُلب منهم تغيير دينهم أُلقوا في خنادق مليئة بالنار لأنهم قاوموا وصمدوا، ولهذا أطلق عليهم ذلك الاسم، ولقد ارتُكبت أفظع المظالم -التي تُدمي القلب وتؤلم النفس- بحقِّ الصحابة الكرام، ثم إنه لم يتغيّر شيءٌ.. كيفيّةُ الظلم فقط هي التي تغيّرت وتطوّرَت وفقًا لاختلاف الزمان، فالظالم يمارس ظلمه دائمًا، والمظلوم يعاني ويتألّم، ومن يدري ما الذي سوف يفعله أيضًا طغاة المستقبل بحقّ المضحّين الذين يقفون شامخين في سبيل الله ويتصدون لشتى الصعوبات التي يواجهونها في سبيل جعل الاسم الإلهي الجليل يخفق عاليًا كراية خفاقة!

ويَلفت القرآن الكريمُ الانتباهَ إلى الامتحانات المختلفة التي قد يتعرّض لها المؤمنون، قال تعالى: ﴿أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ(سورة العَنْكَبوتِ: 29/2).

وقال أيضًا: ﴿أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلَا إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/214).

موقفنا في مواجهة الامتحانات والابتلاءات

إن الله تعالى، وفق المعنى الصريح للآيات، يفضّل الماس على الفحم بإخضاعه لامتحانات قاسية، وكذلك الامتحانات التي يفرضها على البشر، فإنها يُظهِر الضعيف مِن القوي.. وتُظهِرُ مَن صِلَتُه وثيقة بالله ومن هو ضعيف الصلة به.. وقد تحقّقت هذه التصفية في كلِّ عصر؛ فقد هوى الساقطون، وغُربِل الخاسرون، بيد أن البعض وقف صامدًا ووفّى بحقّ إنسانيته وإيمانه، فإذا كنتم تؤمنون بأن الطريق الذي تسلكونه صحيح، فهذا ما يجب عليكم فعله.

إن الامتحانات تقوِّي الإنسان وتهيّئ المناخ لظهور القوى والقدرات المكنونة في طبيعته، وإذا كان الإنسان يفكّر بطريقة رتيبة وثابتة في وقت الراحة والاستقرار، إلا أنه ملزم بالبحث عن طرق بديلة للتغلّب على تلك الصعوبات في وقت الشدّة والأزمات، ومضطرٌّ لإعمالِ عقلِه وإجبار نفسه على ذلك، وهذا يوفّر له فرصًا كي يُطوِّر قدراته المكنوزة فيه، وينمّي مهاراته وإمكاناته الكامنة في طبيعته.

وكما نقول دائمًا: فإنّ الشخصَ المهموم غالبًا ما يجد أفكارًا أصلية لا تخطر ببال العباقرة، لأنه يفكر أثناء قيامه وقعوده، ونومه واستيقاظه، وبينما يأكل ويشرب، وفي كل حال وزمان؛ كيف سيتخلص من المشاكل التي يمر بها، ويغيرها، ولا يخلو ذهنه من هذه الأفكار ولو لحظة.. ومن ثم يريه الله تعالى فرجًا ومخرجًا، أي إن الألم والضيق والمعاناة وسائلُ مهمّةٌ لتنمية الإمكانات البشرية والوصول إلى أفق الإنسان الكامل.

ولما كانت الامتحانات حقيقة ثابتة بالنسبة لمن يسيرون في سبيل الله؛ فإن واجبنا في مواجهة الحوادث القاسية المعيشة هو ألا نقع في الفوضى، وألا نأبه بالإهانات، وألا تثبطنا المظالم والضغوط، وأن نستمرّ في السير على الطريق الصحيح رغم كلّ شيءٍ، فإن تقفوا عند هذه المساوئ وتنشغلوا بها طوال الوقت، فسوف تهدرون طاقتكم وتبدّدون قوّتكم وقدرتكم عبثًا، ولن تبقى لديكم طاقة للوفاء بالتزاماتكم الأصلية؛ وبالتالي تهملون واجباتكم ومسؤولياتكم.

نحن مخلوقات لا حول لها ولا قوة، قوّتُنا محدودة، لا يمكننا حتى القيام بأمرين في وقت واحد بشكل صحيح، لهذا السبب يجب أن نخصص الإمكانات التي نمتلكها لأهم الأعمال ونركز عليها، وعلينا أن نفكر فيما يمكننا القيام به لتحقيق حلمنا ومثلنا السامية في ظل الظروف الحالية، وأن نضع الخطط والإستراتيجيات السليمة وفقًا لذلك، ونسير في هذا الاتجاه.

هذا لا يعني وجوبَ تجاهل المظالم المرتكبة وألا نفعل شيئًا ضدّها، على العكس من ذلك، ينبغي أن نتمتّع بحقوقنا القانونية حتى النهاية؛ وأن نفعل كلّ ما هو ضروريٌّ للدفاع عن حقوقنا، ويبرز العاملون في كل مجال الأداء اللازم فيما يتعلق بمجالهم، لكن انشغال كلِّ امرئ بأيِّ مسألةٍ خلاف هذه -سواء كانت ضرورية أو غير ضرورية- يعرّضنا للفوضى كأن يُلقم الإنسان حجرًا لكلِّ مَن ينبح، ولا تستطيع أعصابُنا تحمُّلَ هذا القدر من العبء، ونتيجة لذلك فسنواجه إخفاقات متتالية في الأعمال الصالحة التي نضطلع بها.

من المهم جدًّا أن تكون قادرًا على تحديد ما يجب فعله ومتى تفعله، فالمؤمن إنسان ذكي، يحسب جيدًا نتائج كلِّ خطوة يخطوها، ويعتبر الانشغال بأشياء فارغة وغير ضرورية مضيعة للوقت، لا يفعل أشياء تنقلب عليه وضررُها أكبرُ من نفعها، إنه يحاول من خلال كلِّ كلمة تخرج من فمه، وكل حركة يقوم بها، أن يخدم غايته المثالية.. لا يستهين بأية خدمة يفعلها في سبيل الله، ولا يستقلّها أو يستصغر نتائجها، لأنه يعلم أن الله هو من يخلق النتائج ويجعل الأعمال مفيدة، فالله يجعل الآحاد آلافًا، والقطرات بحرًا إذا شاء.

الاستمرار على الطريق

التفاني والتضحية هما أهم صفاتنا وديناميكياتنا؛ أي تجاهل شعور العيش لدينا رغبةً منا في إحياء الآخرين، نحن نعيش من أجل الإحياء، نعتبر أن واجبنا الأساسي هو أن نمدّ للآخرين يد العون المادي والروحي، ونعتبر أن أهم واجب ووظيفة هي إبلاغ منظومة القيم التي ورثناها من الماضي وإيصالها إلى القلوب المحتاجة والهرعُ إلى مساعدة وإنقاذ الأشخاص الذين تعرّضوا للدمار أو الإهمال أو المعاناة في بقاع مختلفة من العالم..

نحن نؤمن بأهمية مكافحة “الجهل والفرقة والفقر” في جميع أقطار الدنيا، ونحاول إنشاء جزر السلام وبناء حواجز الأمواج في مواجهة الصراعات والنزاعات التي تعاني منها الإنسانية، ونعتقد أن الإنسانية بحاجة إلى الحوار والسلام والمحبة أكثر من أي وقت مضى، ونبحث عن طرق مختلفة حتى يتسنى تحقيق ذلك، ونعتبر كل هذا أحد أوامر ديننا وضرورة إنسانية أيضًا، فإن لم تكن لدينا شكوك حول صحة هذا الطريق الذي نسير فيه، وجب علينا ألا نسمح لأنفسنا بأن تتأثر بما تلاقيه من قمعٍ وظلمٍ وتعذيبٍ ولو مثقال ذرة، وألا نتراخى، وألا نغيّر اتجاهنا، وألا ننحرف، وألا نغيّر موقفنا، وعلينا أن نستمرّ في طريقنا مهما كان الثمن.

قد يقطع البعضُ عليكم طريقكم الذي توقنون أنه صحيح، ويضع العقبات أمامكم.. وعليكم أن تعرفوا كيف تتغلّبون على هذه العقبات كالأنهار المتدفّقة، وتجدوا طرقًا جديدة لأنفسكم؛ فلا الحجارة ولا الصخور أو غيرها من العوائق يمكنها أن تقطع على الأنهار طريقها؛ فهي تتجاوز العوائق التي تعترضها، من فوق بعضها أحيانًا، ومن تحت بعضها أحيانًا، ومن جانب بعضها أحيانًا أخرى، وأحيانًا تجرف تلك العقبات أمامها، فإن لم تنجح تبحث لها عن سبُلٍ جديدة لتصل إلى البحار بطريقة ما..

أنتم أيضًا يجب عليكم أن تجدوا لأنفسكم ممرًّا عن يمين ويسار ومن فوق وأسفل العوائق التي تعترض طريقكم، وأن تواصلوا مسيركم، فإذا أصبحت الطرق غير سالكة تمامًا، تباطأتم، وتحركتم حيث أنتم، وانتظرتم ما يقدره الله بشأنكم من عناية ولطف، لكن عليكم ألا تهلعوا وألا تخافوا وألا تستسلموا وألا تتراجعوا بأي شكل.

إن تتمكّنوا من الحفاظ على هذا الشدّ المعنوي، فلن تتمكن أية شبكة فساد ولا فكرة نفاق من الوقوف في طريقكم؛ لأنه لم تتمكن أي قوة إلى اليوم من أن تمنع الناس من السير على الطريق الصحيح؛ فقد نال البحر الأحمر ممن أرادوا أن يُعيقوا سيدنا موسى عليه السلام، وأغرق الطوفان من أرادوا أن يقفوا أمام سيدنا نوح عليه السلام، لقد تكررت مثل هذه الأحداث منذ عهد آدم عليه السلام، ولن تنقطع أو تتوقف، وإن الله تعالى لم يتخلّ قطُّ عن السائرين في طريقه والمثابرين الصامدين.

عاقبة الطغاة المريرة

هناك تشابهٌ بين طغيان الطغاة منذ القدم؛ فقد أخضعوا من اعتبروهم معارضين وأعداء لهم لأقسى انتهاكات حقوق الإنسان، من خلال القوانين التي سنوها حسب هواهم بغضّ النظر عما إذا كانت تتوافق مع القيم الإنسانية العالمية وفكرة العدالة أو لا تتوافق.. فهذه الأرواح البائسة، التي ترسم لنفسها مواقع سامية ومقدّسة، جربت كلَّ وسيلة لاستعباد الناس وإخضاع الجميع لوصايتها، وكم من شرور ومظالم ارتكبوها لخنق وتقييد وإخراس من لا يفكرون مثلهم، لكن في النهاية التفَّت الأشياء التي فعلوها حول أقدامهم وعاشوا انكسارًا إثر انكسار.

وعندما ننظر إلى نهاية الطغاة الذين عاشوا في الماضي، نرى كيف سقطوا جميعًا في حالة يرثى لها وكيف انهار على رؤوسهم الحكم الذي أقاموه؛ فلم يتركوا ظلمًا إلا ارتكبوه حين استولوا على السلطة، لكن جاء يوم جرفتهم الأكاذيب والافتراءات التي أتوا بها، والمظالم التي ارتكبوها، وألقت بهم بعيدًا مثل السيل، وعلى الرغم من أنهم سعوا وراء الشرف والتصفيق طوال حياتهم، إلا أنهم ماتوا في خزي وعار، لم تنقذهم قصور الرخاء والسعادة التي شيدوها، ولا الرجال الذين وثقوا بهم، ولا السلطنات التي أقاموها، ولن تختلف عن ذلك عاقبة فَراعِنة ونماردة هذا العصر؛ لأن الله يُمهل ولا يُهمل، والظلم لا يستمرّ أبدًا حتى لو استمر الكفر.

أؤكد لكم أن عاقبة الظالمين الذين جثوا اليوم على وطننا المبارك مثل كابوس لن تكون مختلفة عن ذلك، وإنني آمل ألا يتسبب هؤلاء في كارثة للبلاد مثل الحرب العالمية الأولى عبر دخولهم في حرب هنا وهناك أو إيقاعهم بين أفراد الأمة، تمامًا مثلما ضحّى الاتحاديّون بدولة عظيمة كالدولة العلية انهزامًا لمشاعرهم الخاصة.. لقد قضى الاتحاديون على دولة كاملة كانت ذات يوم على رأس العالم؛ فكانت عنصر توازن مهمّ في التوازن الدولي حتى في وضعها الأخير.. نرجو من الله ألا يضحّي هؤلاء ببلدنا -الذي هو بالفعل في دوامة المشاكل- من أجل مغامرة أخرى، وإلا فإن هذه الأمة لن تتمكن من النهوض مجدّدًا بسهولة ويسر، نسأل الله ربنا الرحيم ألا يُهيئ فرصة كهذه لهؤلاء الجهلة.

 

BİZE YAPILANLAR VE YAPMAMIZ GEREKENLER

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Günümüzde yaşanan mezalim karşısında çoklarımız itibariyle aynı duyguları yaşıyor, aynı düşüncelerle oturup kalkıyoruz. Uykularımız kaçıyor, elem ve ızdırapla inliyoruz. Fakat şuna inancımız tam ki, maruz kaldığımız bela ve musibetleri sabır ve rıza ile karşılayabildiğimiz takdirde, bu dünyada çektiğimiz bütün sıkıntı ve zorluklar ahirette bizim için önemli birer kazanç vesilesi olacaktır. Mezâlimi işleyenler açısından -İmam Gazzâlî’nin ifadesiyle- mühlikât (insanı helâke sürükleyen şeyler) sayılan kötülükler, mazlum taraf adına münciyât (insanın kurtuluşuna vesile şeyler) olacaktır.

Tarih boyu çekenler ve çektirenler hiç eksik olmamıştır. Çektirenler, burada ya da ötede mutlaka kaybetmeye mahkûm, çekenler ise eğer yürüdükleri yol doğruysa, eninde sonunda muhakkak kazanan taraf olacaklardır. Hadiselerin sıcaklığı içinde ya da dünya hayatının zahirî hükümlerine göre nasıl görünürse görünsün, her zaman için zalim kaybeden taraftır. Öte yandan ve özellikle de yüksek idealler uğrunda mücadele veren, hak ve hakikat adına dimdik duran ve bundan ötürü türlü türlü eziyet ve işkencelere maruz kalan kimselerin yaşadığı mazlûmiyet, mağduriyet ve mahkûmiyetler, onlar adına birer kazanç vesilesidir.

Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamber kıssalarına baktığımızda, her devirde hemen hemen aynı hâdiselerin tekrar ettiğini görürüz. Âdet-i ilâhiye öteden beri hep böyle olagelmiştir. Allah’ın en seçkin kulları peygamberler, türlü hakaret ve eziyetlere maruz kalmışlardır. -Yüz bin defa hâşâ- onlara bazen “sefih”, bazen “kâhin”, bazen “sihirbaz” denmiştir. Kimi vatanından sürülmüş, kimi taşlanmış, kimi ateşe atılmış, kimi testereyle ikiye biçilmiştir. Zamana, şartlara ve konjonktüre göre senaryolar ve figüranlar değişse de yapılan kötülükler ve kötülüğün felsefesi hiç değişmemiştir.

Sadece peygamberler değil, onların sadık temsilcileri de aynı akıbete maruz kalmışlardır. Kur’ân’da anlatılan Ashab-ı Uhdûd’u düşünebilirsiniz. Uhdûd, hendek demektir. Dinlerinden dönmeleri istenen Ashab-ı Uhdûd, buna karşı çıkıp direndikleri için içi ateş dolu hendeklere atılmış ve bundan dolayı onlara böyle denmiştir. Sahabe-i kirama en can yakıcı, yürek dağlayıcı zulümler yapılmıştır. Değişen bir şey yoktur. Sadece farklı dönemlere göre zulmün keyfiyeti değişmiştir. Zalim hep zalimliğini yapmış, mazluma da çekmek düşmüştür. Kim bilir geleceğin tiranları Allah yolunda dimdik duran ve nam-ı celil-i ilâhînin bir bayrak halinde şehbal açması istikametinde her türlü zorluğu göğüsleyen adanmışlara daha neleri reva görecekler!

Kur’ân’da, özellikle şu iki âyette, iman edenlerin yaşamaları muhtemel türlü imtihanlara dikkat çekilmiştir:

أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لاَ يُفْتَنُونَ * وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ “İnsanlar zannediyorlar mı ki, “iman ettik” demeleriyle yetinilecek ve imtihana tâbi tutulmayacaklar. Hiç şüpheleri olmasın, Biz onlardan öncekileri imtihanlara tâbi tuttuğumuz (gibi onları da sınayacağız) da Allah, iman iddiasında sadık olanlarla, sözü haline uymayanları birbirinden muhakkak ayıracaktır.” (Ankebût sûresi, 29/2-3)

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannettiniz? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, peygamber ile yanındaki mü’minler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara sûresi, 2/214)

İmtihanlar Karşısında Duruşumuz

Âyetlerin açık manasına göre Allah, mü’minleri ağır imtihanlara tâbi tutmak suretiyle elmas ve kömürü birbirinden ayırıyor. Kimin zayıf karakterli, kimin güçlü olduğunu.. kimin Allah’la irtibatının sımsıkı olduğunu, kimin de işe kenarından köşesinden sahip çıktığını ortaya çıkarıyor. Her devirde böyle bir ayrışma olmuştur. Dökülenler dökülmüş, elenenler elenmiştir. Ama bazıları da dimdik durmuş, insan olmanın da mü’min olmanın da hakkını vermiştir. Eğer yürüdüğünüz yolun doğru olduğuna inanmışsanız, yapmanız gereken budur.

İmtihanlar, çileler aynı zamanda insanı kuvvetlendirir, mahiyetine dercedilen kuvvelerin, istidatların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Rahatlık durumunda insan bir türlü ve tekdüze düşünüyorsa, zorluk zamanında o zorlukları aşmak için alternatif yollar araştırmaya, bunun için kendini zorlamaya, beynini zonklatmaya mecburdur. Bu da onda meknûz istidatların, mahiyetine yerleştirilmiş potansiyelin inkişaf etmesine, kabiliyetlerinin gelişmesine fırsatlar sunar. Hep söylediğimiz gibi, dertli insan, çoğu zaman dâhilerin aklının köşesinden geçmeyen orijinal fikirler bulur. Zira o, oturup kalkarken, yerken içerken, her halinde ve her zaman, içinde bulunduğu sıkıntılardan nasıl kurtulacağını, mevcut durumu nasıl değiştirip dönüştüreceğini düşünür, zihni bir lahza bu düşüncelerden hâlî kalmaz. Neticede de Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Yani dert, sıkıntı, ızdırap, bir yönüyle insanî potansiyelin inkişaf edip insanın insan-ı kâmil ufkuna ulaşması için çok önemli bir vesiledir.

İmtihanlar, Allah yolunda yürüyenler için değişmez bir realite olduğuna göre, yaşanan can sıkıcı hâdiseler karşısında bize düşen, dağınıklığa düşmemek, yapılan hakaretlere aldırmamak, zulüm ve baskılardan yılmamak ve her şeye rağmen doğru bilinen yolda yürümeye devam etmektir. Eğer bunlara takılıp kalır ve sürekli bunlarla meşgul olursanız enerjinizi boş yere tüketir, güç ve kuvvetinizi dağıtırsınız da asıl mükellefiyetlerinizi yerine getirecek enerjiniz kalmaz; vazife ve sorumluluklarınızı ihmal etmiş olursunuz. Bizler, aciz varlıklarız; gücümüz sınırlı. Aynı anda iki işi bile düzgün yapamayız. Bu sebeple, sahip olduğumuz potansiyeli en önemli işlere tahsis etmeli, onlar üzerinde yoğunlaşmalıyız. Mevcut şartlarda gaye-i hayalimiz ve yüce mefkûremiz için ne yapabileceğimizi düşünmeli, buna göre sağlam plan ve stratejiler üretmeli ve o istikamette yürümeliyiz.

Bu demek değildir ki yapılan zulümleri görmezden gelelim ve bunlar karşısında hiçbir şey yapmayalım. Bilâkis hukukun bize tanıdığı hakları sonuna kadar kullanır; haklarımızı müdafaa adına ne yapılması gerekiyorsa yaparız. Her alanda çalışan insanlar, kendi alanlarıyla ilgili ortaya konması gerekli performansı ortaya koyarlar. Fakat bunun ötesinde herkesin gerekli gereksiz her meseleyle ilgilenmesi, -bağışlayın- her havlayana bir taş atma gibi şeyler bizi dağınıklığa düşürür. Nöronlarımız bu kadar yükü taşıyamaz. Netice itibarıyla, yapacağımız güzel işlerde de üst üste fiyaskolar yaşarız.

Ne zaman ne yapılması gerektiğini tayin edebilmek çok önemlidir. Mü’min, akıllı insandır. Attığı her adımın nasıl geriye döneceğini çok iyi hesap eder. Boş ve gereksiz şeylerle meşgul olmayı zaman israfı sayar. Aleyhine dönecek, zararı faydasından çok olacak işler yapmaz. Ağzından çıkan her sözle, yaptığı her hareketle, sahip olduğu yüce mefkûresine hizmet etmeye çalışır. Allah yolunda yaptığı hiçbir hizmeti küçük görmez. “Bununla ne olacak ki!” demez. Çünkü o bilir ki sonuçları yaratan ve amelleri semeredâr kılan Allah’tır. Allah diledikten sonra birleri bin yapar, damlaları deryaya dönüştürür.

Yola Devam

Bizim en önemli vasfımız ve en önemli dinamiğimiz, adanmışlık mülahazasıdır; yani yaşatma mülahazasıyla, yaşama duygusunu görmezlikten gelmedir. Biz yaşatmak için yaşarız. Başkalarına maddî-manevî el uzatmayı aslî vazifemiz biliriz. Bir taraftan, geçmişten tevarüs ettiğimiz değerler manzumesini muhtaç sinelere duyurmayı, diğer yandan da dünyanın değişik yerlerindeki perişan duruma düşmüş, ihmal edilmiş veya mağduriyet yaşayan insanların imdatlarına koşmayı en mühim vazife biliyoruz. Cehaletle, iftirakla ve fakirlikle dünya çapında mücadele etmenin önemine inanıyoruz. İnsanlık çapında yaşanan çatışma ve kavgaların önüne geçebilme adına barış adacıkları inşa etmeye, dalgakıranlar oluşturmaya çalışıyoruz. İnsanlığın her zamankinden daha çok diyaloğa, barışa, sevgiye muhtaç olduğunu düşünüyor ve bunu gerçekleştirebilme adına farklı vesileler arıyoruz. Bütün bunları hem dinimizin bir emri görüyor hem de insaniyetin bir gereği addediyoruz. Eğer yürüdüğümüz bu yolun doğruluğundan şüphemiz yoksa ne zulümler ne baskılar ne de işkenceler karşısında zerre kadar kendimizi salmamalı, gevşememeli, istikametimizi bozmamalı, inhiraf yaşamamalı, duruşumuzu değiştirmemeli ve ne pahasına olursa olsun yolumuza devam etmeliyiz.

Siz doğru bildiğiniz yolda yürürken birileri yolunuzu kesebilir, önünüze engeller çıkarabilir. Çağlayan ırmaklar gibi mutlaka bu engelleri aşmasını, kendinize yeni yollar bulmayı bilmelisiniz. Irmakların önünü ne taşlar ne kayalar ne de başka engeller kesebilir. Onlar, önlerine çıkan engellerin kiminin üstünden, kiminin altından, kiminin kenarından geçer, bazen o engeli de önüne katar götürür, olmadı kendine yeni yollar bulur ve bir şekilde denizlere kavuşurlar. Siz de önünüze çıkan engellerin sağından solundan, üstünden altından kendinize bir geçit bulmalı ve yolunuza devam etmelisiniz. Eğer yollar bütün bütün yürünmez hâle gelecek olursa, kendinizi rölantiye alır, olduğunuz yerde hareket eder ve Cenâb-ı Hakk’ın sizin için takdir ettiği inayetini beklemeye koyulursunuz. Ama hiçbir şekilde paniklemez, korkuya kapılmaz, vazgeçmez ve gerisin geriye dönmezsiniz.

Eğer bu metafizik geriliminizi koruyabilirseniz, hiçbir fesat şebekesi ve nifak düşüncesinin sizin önünüzü almaya asla gücü yetmeyecektir. Zira şimdiye kadar doğru yolda yürüyen insanları engellemeye hiç kimsenin gücü yetmemiştir. Hz. Musa’yı engellemek isteyenlerin hakkından Kızıldeniz gelmiştir. Hz. Nuh’u engellemek isteyenler tufanda boğulmuştur. Hz. Âdem’den bu yana bu tür hâdiseler hep olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Allah, kendi yolunda yürüyenleri, yürüdükleri yolda sebat edenleri hiçbir zaman yalnız bırakmamıştır.

Tiranların Acı Akıbeti

Öteden beri toplumlara hâkim olan tiranların yapıp ettikleri şeyler birbirleriyle benzerlik arz etmektedir. Evrensel insanî değerlere ve adalet düşüncesine uygun olup olmadığına bakmaksızın keyiflerince çıkardıkları kanunlarla, muhalif ve düşman ilân ettikleri kesimleri en ağır insan hakları ihlâllerine maruz bırakmışlardır. Kendilerine yüce ve kudsî payeler biçen bu sefil ruhlar, halkı esir etmek ve herkesi vesayet altına almak için her yolu denemişlerdir. Kendileri gibi düşünmeyenlerin boyunlarına tasma takmak, ayaklarına zincir vurmak ve onların seslerini kısmak için ne kötülükler ne kötülükler irtikâp etmişlerdir. Fakat neticede yapıp ettikleri şeyler kendi ayaklarına dolanmış ve inkisar üstüne inkisar yaşamışlardır.

Tarihte yaşamış tiranların sonlarına baktığımızda hepsinin nasıl acınacak hâle düştüklerini, kurdukları saltanatın nasıl başlarına yıkıldığını ibretle görürüz. Gücü ele geçirdiklerinde yapmadık zulüm bırakmamışlardır. Fakat gün gelmiş, uydurdukları yalan ve iftiralar, yaptıkları zulümler birer seylap gibi onları da önüne katıp sürükleyip götürmüştür. Hayatları boyunca izzet ve alkış peşinde koşsalar da zillet ve rezalet içinde ölüp gitmişlerdir. Ne kurdukları refah ve saadet sarayları onları kurtarabilmiştir ne güvendikleri adamları ne de kurdukları saltanatları. Çağın firavunlarının, nemrutlarının maruz kalacağı akıbet de bundan farklı olmayacaktır. Çünkü Allah, imhâl eder (mühlet verir) ama asla ihmal etmez. Küfür devam etse de zulüm asla devam etmez.

Bugün mübarek yurdumuzun üzerine bir karabasan gibi çökmüş bulunan zalimlerin akıbetinin de başka türlü olmayacağına sizi temin ederim. Dilerim, ittihatçıların koskocaman bir Devlet-i âliyeyi hislerine mağlup olarak bir maceraya kurban ettikleri gibi, bunlar da şurada burada savaşa girmek veya millet fertlerini birbirine kırdırmak suretiyle ülkeye birinci cihan harbi gibi bir felâket yaşatmasınlar. İttihatçılar, bir zamanlar dünyanın dümeninde oturmuş ve son haliyle bile devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olan bir koca devleti bitirdiler. Allah’tan dileğimiz o ki, bunlar da zaten problemler sarmalı içinde bulunan ülkemizi ayrı bir maceraya kurban etmesinler. Yoksa bu millet bir daha kolay kolay belini doğrultamaz. Rabb-i Rahîmimiz, bu aklı ermezlere böyle bir fırsat vermesin.

السبيل إلى الحفاظ على الحياة الروحية

Herkul | | العربية

سؤال: كيف نحافظُ على النقاء المعهود في أيام الخدمة الأولى، ونستمرُّ في مواصلة الشد المعنوي، وتنشئةِ رجالٍ جددٍ للدّعوة؟

الجواب: بداية أودّ أن أؤكّد على حقيقة أُشيرَ إليها في السؤال، ألا وهي أن الناس كانوا في السنوات الأولى من الخدمة مخلصين ومضحّين للغاية.. فلم يكن لديهم مطلبٌ سوى رضا الله، وكان الوفاق والاتفاق رائعًا بين المتطوعين في الخدمة.. فكانوا يقرؤون أكثر ويفكرون أكثر ويتدارسون أكثر، كانوا مهتمين بالقراءة والبحث والتعلُّم اهتمامًا جادًّا.. وعليه فقد كانوا أكثر عمقًا في العلم والمعرفة مقارنةً باليوم؛ فمثلًا كانوا يقرؤون رسائل النور بحماسٍ وشوقٍ ويحاولون فهم الحقائق الموجودة فيها، لقد كانوا على دراية بالقضايا التي تم تناولها في الرسائل لدرجة أنهم كانوا يعرفون جيدًا أين وأي موضوع جرى تناوله وكيف، وكانوا يعقدون المقارنات عند الضرورة، ويضعون التعليقات والشروح التوضيحية.

لا أتذكر مجلسًا كان ينفضّ من دون قراءة كتابٍ ودعاء؛ أحيانًا كنا نتفكر في آيات القرآن، وأحيانًا نحاول فهم أحاديث نبينا عليه الصلاة والسلام، وأحيانًا كنا نركز على حقائق الإيمان الموجودة في رسائل النور، كان هناك سعي حثيث وجهود غزيرة تُبذَلُ في سبيل تعلُّم وفهم القضايا العلمية والدينية وشرحها للآخرين أيضًا، كان الناس يحاولون سدَّ ثغراتهم بما يقرؤونه ويتعلمونه، ثم إيصالَها إلى الصدور المحتاجة إليها، فكان كل هذا يغذّيهم روحيًّا ودينيًّا ويُبقِيهم نشِطين وحيَويّين، كان لدى الناس حماس فريد، وقد كنا نرى بركة هذا كله في الخدمات المقدمة.

للأسف فقدنا هذا الشوق للقراءة في السنوات التالية، ومن ثم ابتعدنا عن مصادر غذائنا الروحي، فمن الصعب جدًّا على مَنْ يتوقَّفون عن القراءة والتعلّم أن يُحافظوا على قوامهم واتساقهم ولا على خدمتهم وحبِّهم وحماسِهم، ومع أن البعض ظلَّ يحافظ على حبّه للعلم وحماسه للقراءة، إلا أن عددهم كان محدودًا غير متزايد، والحال أنه كان من الواجب أن يزداد عددُهم مع اتساع الدائرة، لكن للأسف لم يحدث ذلك، ولم تتطوّر الكيفية بقدر الكمّية.

أحد الأسباب المهمة لذلك هو ما حدث عند الناس من أُلفة وتعوّدٍ بمرور الوقت، كان الناس في السنوات الأولى من الخدمة يشعرون بلذّة عارمة من الأعمال التي يقرؤونها، كان كل شيء يبدو جديدًا وحديثًا وأصليًّا بالنسبة لهم.

كانت هناك حاجةٌ لتطوير طريقة جديدة للقراءة والتعامل مع القضايا بطريقة أعمق وأوسع من أجل إنقاذ الناس من الألفة والتعوّد الذي سيحدث مع مرور الوقت، لكن لسوء الحظ لم يستطع فعل هذا الأمر مَنْ قدموا الحقائق العلمية والدينية للناس، ولم يتمكنوا من طرح الموضوعات بطريقة جديدة، وظهرَت الألفة سويًّا مع تقادم العهد، وانخدعوا بثقة الناس وتوجُّههم إليهم، وظلّوا يكرّرون الأشياء نفسها؛ ذلك أن الناس كانوا على أية حالٍ يستمعون إلى كلّ ما يقال؛ ولهذا السبب، فقد بدأت حتى أكثر الحقائق الأصلية تفقد جاذبيتها في أعين الناس مع مرور الوقت.

إن طريقة التخلُّصِ من هذا الاستئناس والركود واستعادةِ ما فقدناه من الحب والإثارة هي بَدْءُ حملةِ قراءةٍ أخرى في إطار هذه الدائرة، وإطلاقُ ماراثونٍ جماعيٍّ، وجذبُ شعبِنا مرّة أخرى إلى العلم والمعرفة والبحث والتعلّم.. لهذا يجب أن نطوّرَ أساليبَ قراءةٍ جديدة ونستحدثَ أنماطًا جديدة، وأن نناقش الأعمال والأفكار المختلفة معًا، ونقارن بينها، ونحاول الوصول إلى نتائج جديدة وبلوغ آفاقٍ جديدة.. يجب أن نلفت انتباهَ الناس وفضولَهم مجدَّدًا إلى حقائق الإيمان وإلى الأعمال التي تتناولها، وأن نفتح الطريق أمامهم ليُدركوا الأفكار الأصلية التي تحتويها.. علينا أن نفعل ما نستطيع؛ فنحرك الناس ونشجّعهم على القراءة ونثير حماسهم لها، فإن لم نتمكن من القيام بذلك، فلن نتمكّن من التخلّص من الألفة، ولن نتمكن من الحفاظ على شدّنا الميتافيزيقي أيضًا.

السابقون الأولون

إن السابقين الأولين الذين نهلوا العلم سواء من الأنبياء أو من أتباعهم العظام، هم أناسٌ مميَّزون على الدوام، لقد أصبحوا أناسًا من أفق مختلف لأنهم كانوا يعرفون قدرَ الشخص الذي يجلسون إليه في مدرسته التعليمية قيمة وقامة، ويمكنكم أن تنظروا هذه النظرة إلى الناس الذين تحلّقوا حول بديع الزمان؛ فقد قرؤوا الرسائل قراءة جيدةً وفهموا الأستاذ فهمًا جيدًا للغاية، وعرفوا كيف يستفيدون منه حقَّ الاستفادة من خلال الأسئلة التي طرحوها عليه، لقد وجدوا الرسائل جذابةً وأصليةً للغاية، ففتحوا قلوبهم بكلِّ مَلَكاتهم على مصدر الفيض هذا، ونهلوا منه ما استطاعوا وفقَ قدراتهم، وربما أن توجُّه طلّابِ بديع الزمان ولُجُوءَهم إليه بكلِّ لطفٍ وقصرَهم للهمة عليه قد مهد الطريق لإلهامه ومرورِ الفوائد العظيمة على لسانه.

نعم، من الصعب جدًّا على الجميع إظهار مثل هذا القوام، ذلك أنه يتطلّب الخضوع لعملية جراحة فكرية؛ أي يتطلّب تناول القضايا بحلّةٍ جديدة، وإعادة قراءتها والتفكير فيها، وتحليلها وتفكيكها من جديد.. ويمكن أيضًا التفكير على نحو مستقلّ في كيفية القيام بذلك، ويمكن العثور على طرق ومناهج مختلفة في هذا الصدد، ومهما كانت الطريقةُ المتّبَعَة، فإن الشيء المستهدف هو القدرة على فهم الفروق الدقيقة في الموضوعات التي يتمّ تناولها، والإحساسُ بها وإدراكُها بعمقٍ، والقدرةُ على فهم التلميحات والإشارات، وسبرِ أغوارها، فإذا تمكنا من القيام بذلك فسنرى أننا لم نتمكن من فهم الموضوعات بكل جوانبها، حتى تلك التي نعرفها جيدًا، وسنشعر بمتعة مختلفة في المعاني الجديدة التي اكتشفناها، ومن ثَمَّ سيمكننا التخلّص من جوّ الألفة الخانق والساحق والمميت، وسنتمكن من النظر إلى الأعمال التي نقرؤها من منظور مختلف، وسنشعر بها جديدة ندية طرية مرة أخرى.

يجب مناقشة كل موضوع والنظر فيه جنبًا إلى جنب مع الأعمال الرئيسة المكتوبة في هذا المجال، وفي سبيل هذا يلزم تطوير أساليب جديدة والتأكيد عليها بإصرار، إنني لا أعتقد أن هناك قراءة جادة للكتب اليوم، ومن ثم فقد انتشر الجهلُ بالقضايا الأساسية التي يجب معرفتها، والأسوأ من ذلك أن الفضول والتطلُّع للمعرفة قد مات في صدورِ كثيرٍ من الناس، كيف يُعقل ألا يتطلع المؤمن إلى الكتاب الذي نزل عليه من عند الله، ولا يحاول التعرّف على أمور دينه! إنه لَشيءٌ مزعجٌ حقًّا، ومن المزعج أيضًا أن الأعمال المكتوبة عن الإيمان والقرآن تُقرأ وتُنقل بشكلٍ سطحيٍّ دون تفكير فيها، إننا لا نحاول أن نفهم، وحتى وإن لم نفهم فإننا نتظاهر وكأننا فهمنا.. ومع الأسف فالمعلومات والمقاربات السطحية لا تفي باحتياجات اليوم، ولا ترضي العقول، ولا توقظ فيها حبًّا وحماسةً جديدين.

الانشغال بالشكليات

بالإضافة إلى فقدان الحماس للقراءة، ثمة مشكلة أخرى صرنا نواجهها بمرور الوقت، وهي أن الانشغال بالشكليات يصرف انتباهنا عن هدفنا الرئيس، ففي بداية العمل لم يكن هناك مقامات أو رتب أو مناصب، ولم تكن هناك لجانُ تعيينٍ ولا مفتّشين ولا مديريات أيضًا، كان الجميع يبدون متساوين ويعتبرون في فئةٍ واحدة، كان يسود لدى الناس احترامٌ عميق وحبٌّ تجاه بعضهم، عندما كنا نلتقي كانت تُناقش القضايا التي هي مصدر حياة بالنسبة لنا، كانوا يفحصون الكتب التي يحصلون عليها فحصًا دقيقًا، ويريدون أن يعرفوا ويتعلموا بعمقٍ كلَّ موضوعٍ يقرؤونه، فإن كان هناك شيءٌ لم يفهموه كانوا يسألون عنه من يعرفه.. وكان الجميع يحاول أن يرفع من جاهزيّتِه وكفاءتِه للتعبير عن قضايانا للآخرين بشكل لا تشوبه شائبة، كانت كل الجهود تُكرَّسُ لتنشئةِ إنسانٍ كاملٍ، وكل شيء بخلاف قضية إعلاء كلمة الله، كان يُعتبر فرعيًّا وغير مهمّ.

ومع مرور الوقت، شغل الناس بعض المناصب؛ فأصبح بعضهم ممثلين لمؤسسة، وتولى بعضهم مسؤولية مكان معين، وأوكلت إلى البعض الآخر واجبات أخرى، ووظفوا في مواقع مختلفة، وبمرور الوقت أيضًا، تكونت هيئات مختلفة، وتشكلت وحدات شتى، وتلت الاجتماعاتُ بعضُها بعضًا، ربما كان كل ذلك نتيجةً حتميّة للنموّ والتحوّل المؤسّسي، لكن المشكلة الحقيقية تمثّلت في انشغال الناس وتعلّقهم بهذه المناصب والرتب، ونسيانهم أنها أشياء ثانوية وانحرافهم عن أهدافهم الرئيسية، والأكثر من ذلك اختراعهم أجندات مصطنعة أحيانًا وتضييعهم وقتهم ووقت الآخرين بالانشغال بها؛ فكانوا يهملون القراءة والأوراد والأذكار متوهّمين انشغالهم بأعمال مهمة.

ولا جرمَ أن الوظائف مثل الإدارة والمديرية والإدارة العامة إنما هي وسائل لُجِئَ إليها لتسيرَ خدماتُ الإيمان والقرآن في اتساق واستقرار، فكان ينبغي ألا تكون هدفًا وغايةً؛ كان ينبغي ألا تُمنح أهميّةً أكثر من اللازم، وبغضّ النظر عن الرتبة والوظيفة التي يشغلها المرء، يجب عليه أن يعتبر نفسَه مجرَّدَ رسولٍ أو خادمٍ عُيِّن لتوصيل رسالةٍ إلى مكانٍ ما، ونقلِ تحيّةٍ إلى شخصٍ ما، كان واجبه هو أن يتمكن من الاضطلاع بالدور المنوط به حتى يعمل النظام بشكل صحيح، وأن يستطيع الوفاء بحقّ موقعه.

اسمحوا لي أن أقولها مرة أخرى، ينبغي بالنسبة لمن نذروا أنفسهم للحقيقة ألا يفكِّروا أو يتعلّقوا بشيءٍ من هذه المقامات؛ فكل هذه الوظائف التي اؤتمنّا عليها ما هي إلا وسائل ووسائط في طريقنا الذي نسلكه لإيصال القلوب المحتاجة إلى الله ورسوله.

إذا جعلنا المناصب التي نمثلها الهدف الرئيسَ، فقد استبدلْنا الوسائلَ بالغايات، ولو أننا اتخذنا من هذه المناصب فرصةً للتعبير عن أنفسنا، وكي نُعرَف ونظهَرَ ونشتهرَ فسوف نسيء استخدام الأمانات التي تحملناها..

ولا سيما إذا استخدمنا ما لدينا من مناصب ورتبٍ من أجل تحقيق مكاسبَ شخصيّةٍ، ولَهَثْنا وراء حساباتنا الخاصة، فإن هذا يكون خيانةً صريحة، ماذا سيحدث لو لم نكن معروفين! طالما تحققت الأشياء التي حلمنا بها، وأنجزت المهام التي قضينا عمرنا من أجلها، ووصلنا إلى غايتنا التي نحن على استعداد للتضحية بأرواحنا من أجلها، وسما في أفقنا رضا الحق! لا يهم أن يُعرَف اسمُنا وسمعتُنا ما دام قد تحقّق الوفاء بالمسؤوليات التي يجب الوفاء بها، بل إن البقاء مجهولًا مغمورًا أسلم وأكثر أمانًا للنجاة من مرض العُجب والرياء.

أسباب الفوضى المعاصرة

من العوامل التي صرفت انتباهنا عن مصادر غذائنا الروحي أننا دخلنا في الحياة الاجتماعية، وانفتحنا على مشاغل مختلفة، وركضنا وراء خطط ومشاريع شتى، ومع مرور الزمن فقد طوَّقَتْنا هذه الوظائف التي شرعنا فيها معتبرين كلًّا منها ضرورةً؛ وتسلّلت بين القضايا الرئيسة في أحاديثنا ومخيّلتنا.. وهكذا ربما أننا -عندما اجتمعنا- تحدثنا عن أشياء كثيرة باسم الخدمة، لكننا نسينا قضيَّتنا المحوريّة التي يجب أن نتحدّث عنها ونركّز عليها، وقد قضى هذا أيضًا على حماسنا للقراءة والفهم والشعور بحاجتنا إليهما، بل إنه ظهر شعورٌ غريبٌ بالاستغناء عنهما لدى البعض على نحو: “ماذا يحدث لو قرأت هذا أو لم أقرأه! وماذا يحدث لو فهمت هذا أو لم أفهمه!” فظنوا أنهم يعرفون، رغم أنهم لا يعرفون.. وحلَّت الأشكالُ والقوالبُ والشكليّاتُ محلَّ المعنى والمحتوى والجوهر.. وكلما ابتعد الناس عن حقائق الإيمان -وهو الغذاء الأساسُ لقلوبِنا وحياتِنا الروحية- كلما بدأت تطلّ برأسها الأعطالُ والمشكِلات المختلِفة.

ومع أن التوسُّعات التي حدثت في مجالات مختلِفة كانت مكاسب مهمّة لصالح الخدمة؛ إلا أنها جذبت الأمر في الوقت نفسه إلى أرضية مختلفة؛ فتزامنًا مع التوسعات، بدأ بعضُ الناس في إطلاق سراح أنفسهم.. إنّ أشياءَ مثل افتتاح المراكز الإسلامية والحوارية والثقافية والمؤسسات التعليمية في دول مختلفة من العالم، والعملِ فيها كإداريين أو معلمين، وإقامةِ علاقاتٍ اجتماعيّة مع شرائحَ مختلفةٍ من المجتمع، والالتقاءِ برجال الدولة، والتعرُّفِ على أشخاصٍ من مختلَف الشرائح واحتضانِهم باسم التسامح والحوار؛ قد أخذَتْنا من عالمنا الخاصّ، وأبعدَتْنا عن بيئَتِنا الفكرية.. وكم هو مؤسفٌ أن الكثيرَ منّا يعيش اليوم مثل هذه الفوضى!

وخلاصة الكلام، إذا كنا نريد استعادة القوام الذي فقدناه، وإحياء حماس الناس وشوقهم، ولملمة الشمل من جديد؛ فيجب علينا الانفتاح من أجل العلم والبحث والحقيقة مرة أخرى، مثل أولئك الذين يشكّلون الصفّ الأول، ونكون على اتصالٍ وثيقٍ بموارد غذائنا الروحي مرة أخرى، ويجب أن نحاول خلق هذا الشوق لدى الجميع.. لذا يجب العثور على أنماط جديدة، وتطوير طرق مختلفة للقراءة، والقيام بكل ما يلزم لجذب وإثارة فضول الناس إلى الأعمال التي تعتبر المنهلَ العذبَ المورود بالنسبة لنا؛ فنشأةُ متطوّعين جدد نذروا أنفسهم لقضية إعلاء كلمة الله واستمرار هذا العالم لا يمكن أن يتحقّق إلا بهذا.

نعم، سننشئ بعضَ المنظمات ونطوّر بعضَ الأنظمة لتحقيق غايتنا المثالية التي نركض وراءها، لكن هذه قضايا ثانوية بالنسبة لنا؛ إذ يجب أن تركّز اجتماعاتُنا وتجمّعاتنا بشكلٍ أساسيّ على القراءة، والتعلّم والتعليم، وأن نطوّر أنفسنا والآخرين، ونواظبَ على أورادنا وأذكارنا.. والهدف من هذا كله هو رضا الله وإعلاء كلمة الله.

 

MANEN CANLI KALMANIN YOLU

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Hizmetin ilk günlerindeki safvetin korunabilmesi, metafizik gerilimin devam ettirilebilmesi ve yeni dava adamlarının yetişmesi için gerekli olan şeyler nelerdir?

Cevap: Öncelikle, soruda da işaret edilen bir hakikatin altını çizmek istiyorum. Gerçekten hizmetin ilk yıllarında insanlar çok samimi ve fedakâr idiler. Allah rızasından başka hiçbir beklentileri yoktu. Hizmet gönüllüleri arasında müthiş bir vifak ve ittifak vardı. Daha çok okuyor, daha çok düşünüyor, daha çok müzakere ediyorlardı. Okumaya, araştırmaya ve öğrenmeye karşı çok ilgililerdi. Bu itibarla günümüze nispeten ilim-irfan açısından daha derindiler. Mesela Risale-i Nurları aşkla iştiyakla okur, onlardaki hakikatleri anlamaya çalışırlardı. Risalelerde ele alınan mevzulara öyle vâkıf idiler ki, nerede hangi konu nasıl ele alınıyor çok iyi bilir, gerektiğinde kıyaslamalar yapar, şerh ve haşiyeler düşerlerdi.

Ben eskiden kitap okunmadan, dua edilmeden kalkılan bir meclis hatırlamıyorum. Bazen Kur’ân âyetlerini mütalaa ediyor, bazen Efendimiz’in hadis-i şeriflerini anlamaya çalışıyor, bazen Risale-i Nurlardaki iman hakikatlerine yoğunlaşıyorduk. İlmî ve dinî meseleleri öğrenme, anlama ve başkalarına da anlatma noktasında ciddi bir ceht ve gayret söz konusuydu. İnsanlar, okuyup öğrendikleriyle önce kendi boşluklarını doldurmaya, sonrasında da onları muhtaç sinelere ulaştırmaya çalışıyorlardı. Bütün bunlar da onları manevî ve itikadî açıdan besliyor, canlı ve diri tutuyordu. İnsanlarda ayrı bir heyecan vardı. Yapılan hizmetlerde de bütün bunların bereketini görüyorduk.

Maalesef daha sonraki yıllarda bu okuma heyecanını kaybettik, dolayısıyla da beslenme kaynaklarımızdan uzak düştük. Okumayan, öğrenmeyen insanların kıvamını koruyabilmesi, hizmet aşk ve şevkini devam ettirebilmesi çok zordur. Bazıları hâlâ ilim aşkını, okuma heyecanını korusa da bunların sayısı artmadı. Halbuki dairenin genişlemesiyle birlikte bunların sayılarının da artması gerekirdi. Fakat maalesef böyle olmadı. Keyfiyet, kemmiyet ölçüsünde gelişmedi.

Bunun önemli bir sebebi, zamanla insanlarda ülfet ve ünsiyetin hâsıl olmasıdır. Hizmetin ilk yıllarında insanlar okudukları eserlerden müthiş bir lezzet alıyorlardı. Her şey onlara yeni, taze, orijinal geliyordu.

İnsanları, zamanla oluşacak ülfet ve ünsiyetten kurtarmak için yeni bir okuma şekli geliştirmeye, meseleleri daha derin ve engince ele almaya ihtiyaç vardı. Fakat ne yazık ki ilmî ve dinî hakikatleri insanlara sunanlar bunu yapamadı, ele aldıkları mevzulara yeni açılımlar getiremediler. Kıdemle birlikte ülfet de ortaya çıktı. Halkın teveccühüne aldandılar. Nasıl olsa halk, anlatılan her şeyi dinliyor diye onlar da aynı şeyleri tekrar etmeye devam ettiler. Bu yüzden zamanla en orijinal hakikatler bile insanların gözünde cazibesini kaybetmeye başladı.

Oluşan bu ülfeti izale etmenin, kaybedilen aşk u heyecanı yeniden elde etmenin yolu, daire içinde bir kere daha okuma seferberliği başlatmak, insanımızı yeniden ilme, irfana, araştırmaya, öğrenmeye çekmektir. Bunun için de yeni okuma tarzları geliştirmeli, yeni formatlar bulmalıyız. Farklı eserleri ve fikirleri birlikte müzakere etmeli, bunlar arasında mukayeseler yapmalı, yeni sonuçlara ulaşmaya, yeni ufuklar yakalamaya çalışmalıyız. İnsanların ilgi ve merakını yeniden imanî hakikatlere, onları anlatan eserlere çekmeli, onlardaki orijinal fikirlerin farkına varmalarının yolunu açmalıyız. Ne yapıp etmeli, okuma mevzuunda insanları bir kere daha harekete geçirmeli, onların heyecanlarını tetiklemeliyiz. Eğer bunu başaramazsak, ülfetten sıyrılamaz, metafizik gerilimimizi muhafaza edemeyiz.

Sâbıkûn-u Evvelûn

İster peygamberlerin, isterse onların yolundan giden büyüklerin rahle-i tedrisine oturan ilk insanlar (sâbıkun-u evvelûn) her zaman çok farklı olmuşlardır. Onlar, rahle-i tedrisine oturdukları zatı kâmet ü kıymetiyle tanıyıp o insibağı yaşadıklarından dolayı farklı bir ufkun insanı olmuşlardır. Hz. Bediüzzaman’ın çevresinde hâlelenmiş insanlara bu gözle bakabilirsiniz. Risaleleri çok iyi okumuş, Üstad’ı çok iyi anlamışlardır. Sordukları sorularla ondan hakkıyla istifade etmesini bilmişlerdir. Risaleleri çok cazip, çok orijinal bulmuşlar, bu feyz menbaına karşı gönüllerini bütün fakülteleriyle açmışlar, istidatları nispetinde ondan alabildiklerini almışlardır. Belki de talebelerinin Bediüzzaman’a tam bir teveccühle yönelmeleri ve hasr-ı himmet etmeleri onun da ilhamlarının önünü açmış ve ona yepyeni şeyler söyletmiştir.

Evet, herkesin böyle bir kıvam sergilemesi çok zordur. Bunun için çok iyi bir ameliyat-ı fikriye geçirmek; yani meseleleri yeniden ele almak, yeniden okumak, yeniden düşünmek, yeniden tahlil ve analiz etmek gerekir. Bunun nasıl bir usulle yapılacağı üzerinde ayrıca kafa yorulabilir ve bu konuda farklı yol ve yöntemler bulunabilir. Nasıl bir yöntem takip edilirse edilsin hedeflenen şey, ele alınan mevzuları nüanslarıyla kavrayabilmek, engince duyabilmek, ima ve göndermeleri anlayabilmek ve onların derinliklerine dalabilmektir. Bunu yapabildiğimiz takdirde en iyi bildiğimiz mevzuları bile tüm yönleriyle anlamadığımızı görecek ve keşfettiğimiz yeni manalar karşısında ayrı bir zevk ve heyecan duyacağız. Netice itibarıyla ülfetin boğucu, ezici ve öldürücü atmosferinden kurtulacak, okuduğumuz eserlere farklı bir bakış açısıyla bakabilecek ve onları yeniden ter ü taze duyabileceğiz.

Her bir mevzuu, o alanda yazılmış başucu eserleriyle birlikte müzakere ve mütalaa etmeli. Bu yolda yeni usuller geliştirmeli ve ısrarla bunların üzerinde durmalıyız. Ben günümüzde ciddi anlamda kitap okunduğu kanaatinde değilim. Dolayısıyla bilmemiz gereken temel meseleler de bilinmiyor. Daha da kötüsü, çoklarında bilme adına merak da yok. Bir mü’min nasıl olur da Allah’tan kendisine indirilmiş olan kitabı merak etmez, dinine ait meseleleri öğrenmeye çalışmaz! Bu durum beni fevkalâde rahatsız ediyor. İman ve Kur’ân’a dair yazılmış eserlerin, üzerinde düşünmeden düz bir şekilde okunup geçilmesi de rahatsız ediyor. Anlamaya çalışmıyor, anlamasak da anlamış gibi davranıyoruz. Maalesef sathi bilgiler, sığ anlayışlar bugünün ihtiyaçlarına cevap vermiyor, efkârları tatmin etmiyor ve onlarda yeni bir aşk u şevk uyandırmıyor.

Formalitelere Hapsolmama

Okuma aşk u heyecanını kaybetmenin yanında zamanla içine düştüğümüz diğer bir problem de formalitelerle meşguliyetin bizi asıl hedefimizden alıkoymasıdır. İşin başlangıcında makamlar, payeler, rütbeler yoktu. Ne tayin heyetleri vardı ne müfettişler ne de müdürlükler. Herkes eşit kabul ediliyor, aynı kategoride mütalaa ediliyordu. İnsanlarda birbirine karşı derin bir hürmet ve muhabbet hâkimdi. Bir araya gelince bizim için hayat kaynağı olan meseleler müzakere ediliyordu. Ellerine geçen kitapları didik didik ediyor, okudukları her meseleyi derinlemesine bilmek, öğrenmek istiyor, eğer anlamadıkları bir şey olursa onu da bir bilene soruyorlardı. Herkes, kendi meselelerimizi başkalarına arızasız kusursuz ifade edebilecek bir donanıma sahip olmaya çalışıyordu. Bütün himmetler mükemmel insan yetiştirmeye hasrediliyordu. İ’lâ-i kelimetullah davası dışında kalan her şey teferruat sayılıyor ve önemsiz görülüyordu.

Zamanla insanlar bazı makamları tuttular. Kimisi bir kurumun temsilcisi oldu, kimisi bir yerin sorumluluğunu üstlendi, kimisine daha başka vazifeler tevdi edildi, bir kademede tavzif edildi. Zamanla farklı farklı heyetler teşekkül etti, birimler oluştu. Toplantıları toplantılar takip etti. Belki bütün bunlar büyümenin ve müesseseleşmenin kaçınılmaz neticeleriydi. Fakat asıl problem, insanların bu makam ve payelere takılıp kalmaları, bunların tali şeyler olduğunu unutmaları ve asıl hedeflerinden sapmalarıydı. Dahası, yer yer sun’i gündemler icat etmeleri ve bunlarla hem kendilerinin hem de başkalarının vaktini heba etmeleriydi. Önemli vazifeler yaptıkları vehmiyle okumayı, evrad u ezkârı ihmal etmeleriydi.

Esasında idarecilik, müdürlük, genel müdürlük gibi vazifeler, sadece, iman ve Kur’ân hizmetlerinin ahenk ve istikrar içerisinde yürümesi adına başvurulan birer vesileydi; gaye olmamalıydı ve haddinden fazla önem atfedilmemeliydi. Bir insan hangi makam ve konumu tutarsa tutsun, kendisini, bir mektubu bir yere götürmek, bir selamı bir kimseye ulaştırmak için tutulan bir ulak, bir amele gibi görmeliydi. Ona düşen vazife, sistemin düzenli işlemesi adına kendisine biçilen rolü oynayabilmek, konumunun hakkını verebilmekti.

Tekraren söyleyeyim, adanmışlar açısından bu makamların hiçbiri, üzerinde durulacak, gönül bağlanacak şeyler değildir, olmamalıdır. Zira emaneten üstlendiğimiz bütün bu makamlar, muhtaç gönüllere Allah ve Resûlü’nü duyurma adına çıktığımız yolda birer vesileden, vasıtadan başka bir şey değildir.

Eğer temsil ettiğimiz makamları asıl hedef hâline getirirsek, vesileleri gaye yerine koymuş oluruz. Şayet bunları kendimizi ifade etme, bilinme, görünme adına birer fırsata çevirirsek, üzerimize aldığımız emanetleri istismar etmiş oluruz. Hele hele sahip olduğumuz makam ve payeleri şahsi çıkar elde etme adına kullanır ve kendi hesaplarımızın arkasına düşersek bunun adı düpedüz ihanet olur. Gaye-i hayal haline getirdiğimiz şeyler hasıl olduktan, ifasına ömrümüzü harcadığımız vazifeler yapıldıktan, canı-cananı uğrunda feda etmeye hazır halde yollarına düştüğümüz maksudumuza vasıl olduktan, Hakk’ın rızası ufkumuzda tüllendikten sonra biz bilinsek ne olur bilinmesek ne olur! Yerine getirilmesi gereken sorumluluklar yerine getirildikten sonra varsın adımız, namımız bilinmesin. Hatta ucub ve riya marazından azade kalmamız için bilinmemek daha selametlidir.

Yaşanan Dağınıklığın Sebepleri

Bizi beslenme kaynaklarımızdan uzaklaştıran amillerden biri de içtimai hayatın içine girmemiz, farklı meşguliyetlere açılmamız, değişik plan ve projelerin arkasında koşmamız oldu. Birer gereklilik görerek girdiğimiz bu işler zamanla bizi çepeçevre sardı; muhaverelerimizin temel mevzuları arasına girdi, hayal dünyamıza kadar sirayet etti. Böyle olunca, bir araya geldiğimizde belki hizmet diyerek birçok şey konuştuk fakat asıl konuşmamız ve üzerinde yoğunlaşmamız gereken ana meselelerimizi unuttuk. Bu da, okuma-anlama şevkimizi, bunlara muhtaç olduğumuz hissini aldı götürdü. Hatta bazılarımızda “Bunları okusam ne olur okumasam ne olur, anlasam ne olur anlamasam ne olur!” şeklinde tuhaf bir istiğna duygusu belirdi. Bilmedikleri halde kendilerini biliyor zannettiler. Şekiller, kalıplar, formaliteler geldi, mana, muhteva ve özün yerini aldı. İnsanlar, kalbî ve ruhî hayatımızın temel gıdası olan imanî hakikatlerden uzak kaldıkça farklı arıza ve problemler de baş göstermeye başladı.

Farklı sahalardaki açılımların hizmet adına önemli kazanımları olduysa da bunlar aynı zamanda işi farklı bir zemine çekti. Açılımlarla birlikte bir kısım insanlar kendini salmaya başladı. Dünyanın farklı ülkelerinde İslamî centerlar, diyalog merkezleri, kültür lokalleri, eğitim müesseseleri açma; oralarda idareci veya öğretmen olarak çalışma, toplumun farklı kesimleriyle sosyal münasebetler kurma, rical-i devletle görüşme, hoşgörü ve diyalog adına farklı kesimlerden insanlarla el sıkışma ve kucaklaşma gibi şeyler bizi kendi dünyamızdan, kendi düşünce ortamımızdan uzaklaştırdı, aldı bizi başka dünyalara götürdü. Ne yazık ki çoklarımız günümüzde böyle bir dağınıklık yaşıyor.

Hülasa-i kelam, şayet kaybettiğimiz kıvamı yeniden elde etmek, insanların aşk u şevkini yeniden canlandırmak, yeniden derlenip toparlanmak istiyorsak, saff-ı evveli teşkil edenler gibi bir kere daha ilim, araştırma ve hakikat aşkına açılmalı, beslenme kaynaklarımızla tekrar sıkı bir irtibata geçmeli, herkeste bunlara karşı iştiyak hasıl etmeye çalışmalıyız. Bunun için yeni formatlar bulmalı, farklı okuma usulleri geliştirmeli ve ne yapıp edip insanların merakını bizim için menhelü’l-azbi’l-mevrud (tatlı su kaynağı) sayılan eserlere celbetmeliyiz. Kendini i’la-i kelimetullah davasına adamış yeni gönül erlerinin yetişmesi, bu devranın devamı ancak bununla mümkündür.

Evet, arkasında koştuğumuz gaye-i hayalimizin gerçekleşmesi adına bir kısım organizasyonlar kuracak, sistemler geliştireceğiz. Fakat bunlar bizim için tali meselelerdir. Bizim toplanmalarımız, bir araya gelmelerimiz en temelde okumaya/okutmaya, öğrenmeye/öğretmeye, kendimizi ve başkalarını geliştirmeye, dua ve evrad u ezkâr yapmaya matuf olmalıdır. Ondan da gaye rıza-ı ilâhî ve i’lâ-i kelimetullahtır.

***

Not: Bu yazı, 30 Mayıs 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الموقف الثابت والأقنعة الساقطة

Herkul | | العربية

كلُّ مشكلةٍ ومعاناةٍ تعيشها تكون حبلى بالبهجة والسرور، وبالتالي يجب عليك أن تتحمل فترة الحمل.. فإذا كنت تريد أن يكون لديك ابنٌ كهالة النور وأن تضمّه إلى حضنك، فعليك أن تتحمل المتاعب التي ستتعرض لها قبل ذلك وأن تعمل على مواجهتها بصبرٍ، وهذا بالطبع ليس بالأمر السهل، ولكنك ستشعر بعد ذلك بفرحة تنسيك معاناتك السابقة، وعلى حدِّ قول الأستاذ سعيد النورسي فإنه “بعد انتهاء الأزمات تزول ألامها وتبقى لذّاتها”.

إن الصعوبات التي نواجهها في الحياة الشخصية والعائلية والاجتماعية مثل هذا تمامًا، وكما قيلَ: “بقدر الكدِّ تُكتَسب المعالي”؛ فإنه بقدر المعاناة والأزمات تُبلغ الجماليات والمقامات العُلا، ويُعبّر القرآن عن هذه الحقيقة بالآية الكريمة: ﴿إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا﴾ (سورة الشَّرْحِ: 94/6) بل إنه كلما كانت المصائب والأزمات شديدة، كلما كان ما يليها من راحةٍ وبِشرٍ وسرورٍ وهناءةٍ أوسع نطاقًا وأعمق وأكثر تشعُّبًا.. إنه يمنحك بهجةً تُنسيك ما عانيته من أزمات، تمامًا مثل الأمّ التي أنجبت طفلها، فتسترخي وترتاح بمشاعر شكر الله وحمده على النعم والبركات الواردة منه تعالى.

تعرّضَ العديد من الأنبياء وأتباعهم المخلصين عبر التاريخ لكل أنواع الإهانة والاضطهاد والتعذيب لمجرّد أنهم دعوا أقوامهم إلى الحق والحقيقة، ومن ذلك مثلًا نُصبت الصلبان لأولئك الذين واصلوا دعوة المسيح ورسالته، وحُفرت الخنادق المليئة بالنار، وما ذلك إلا لأنهم لا يشاركون الطغاة والظالمين الذين يعيشون في زمانهم المعتقدَ والفكرَ وفلسفةَ الحياة والنظرةَ للعالم نفسها، ومع ذلك فقد عضّوا على إيمانهم بالنواجذ وصبروا وثابروا في مواجهة كلِّ أنواع الشرّ التي مُورِست ضدّهم، ولم يرجعوا عن الطريق الذي سلكوه..

 لقد أدّوا المهمة التي تحمّلوها كما ينبغي وبإخلاصٍ جادّ ووعيٍ صادقٍ، وبذروا البذور بقدر استطاعتهم على الأراضي البكر.. إن هؤلاء الذين نذروا أنفسهم لهذه الغاية واتخذوا فلسفة الإحياء أساسًا لهم، لم يفكروا في أنفسهم قطّ، لقد تحمّلوا كلَّ المصاعب والمشقّات، وفي النهاية رحلوا عن هذا العالم الفاني تاركين العديد من الجماليّات أمانةً لمن خلفهم.

سيكون هناك أمثال “فرعون” و”النمرود” و”دقيانوس” في كلِّ عصر، وسوف يلجأُ أهلُ النفاق -الذين يغيّرون أساليبهم وطرقهم باستمرار- إلى كلّ الوسائل للتخلّص من القلوب المؤمنة، والزجّ بها في دوامة المصائب، والقضاء عليها.. وعندما نواصل بذلَ الجهود بإخلاصٍ وصدقٍ كي نبلّغ البشرية جمعاء بالحقائق التي نحبّها -بغض النظر عن المتاعب والمصائب التي تحلّ بنا- يوفّقنا الله في ذلك؛ لأنه لم يتخلّ قطُّ عن السائرين في طريقه، بل لا ينبغي لنا حتى أن نتشوّف لوقت حصاد البذور التي بذرناها، دعونا نبذر البذور، ونجهّز لها التربة والبيئة الملائمة، وليجمع ثمارها من يجمعها، ولينقلها إلى المخزن من ينقلها… لا ينبغي أن نهتم بهذا.

أما النقطة التي تحتاج أن نركز عليها أساسًا فهي ما إذا كان الطريق الذي نسير فيه يتوافق مع روح القرآن وسنة نبينا أم لا؟ فإذا كان ما نفعله موافقًا لرضا الله، وكانت روح سيد الأنام راضية عن هذه الأشياء؛ فيجب علينا ألا نُبالي بالضغوطات التي سنتعرض لها من قبل الظالمين والفسقة والمنافقين.. وعلينا أن نقف صامدين حيث نقف، ونتمسّك ونتحلّى بالصبر، ونركّز على مهمتنا الرئيسة دون أن نقع في تشتُّتٍ وفُرقة.. علاوة على ذلك يجب أن نعتبرَ التعرُّض للإهانة والتعذيب والاضطهاد من قبل الأشخاص الذين رهنوا حياتهم بالمصالح الدنيوية، فضلًا ولطفًا من الله، ونشكر الله أننا مختلفون عنهم، وأن نواصل طريقنا.. فهذا يعني أن الله يحبّنا ويختبرنا بمثل هؤلاء، وقد سُئِلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَيُّ النَّاسِ أَشَدُّ بَلَاءً؟ قَالَ: “الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ، فَإِذَا كَانَ الرَّجُلُ صُلْبَ الدِّينِ يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى قَدْرِ دِينِهِ، فَمَنْ ثَخُنَ دِينُهُ ثَخُنَ بَلَاؤُهُ، وَمَنْ ضَعُفَ دِينُهُ ضَعُفَ بَلَاؤُهُ”[1].

نعم، بعض الظالمين والطغاة الذين جعلوا من فعل الشر طبعًا فيهم لن يدَعوكم تهنؤون بالراحة أثناء السير في هذا الطريق؛ فسوف يشوّهون سمعتكم أحيانًا، ويهدّدونكم بالموت أحيانًا، وسيحاولون أحيانًا أخرى إخافتكم وترهيبكم وإثناءكم عن طريقكم بالتعذيب والإيذاء، وهنا سيغيّر بعضُ الأشخاص من ضعافِ المناعة جبهَتهم عند مواجهة ضغطٍ بسيطٍ، وبعضُهُم سيغترُّ بالأعراض الدنيوية الفانية وينخدع بالمناصب والمقامات، وبعضهم سيتخلى عنكم في أكثر الفترات حرجًا فيُفضّل أن يكون إلى جانب القوة والسلطة؛ فتتعرّضون للخيانة حيث تتوقّعون الولاء والوفاء، ومع ذلك ستمنحكم كلُّ هذه الأحداث فرصةً كي تعرفوا الناس من حولكم بشخصيّاتهم الحقيقية، وسيتبين الوفي من الخائن، والمؤمن من المنافق، وستعرفون القيمة الحقيقية للناس.

إنها لنعمةٌ عظيمةٌ من الله أن يكشف لكم الناس بعوالمهم الداخلية وطبائعهم الأساسية؛ إذ لا يمكنكم التعرّف على الناس بشخصياتهم الحقيقية في أوقات السعة والرخاء، فلا يمكن حملُ دعوة الإيمان والقرآن إلا من قبل أناسٍ فدائيين صادقين وصابرين لا يملّون، ويستحيل تكليف الشخصيات الضعيفة بالقضايا الكبرى، وعلى حدّ قول يونس أمره: “إن هذا الطريق بعيدٌ، ومنازله كثيرةٌ، وليس هناك جسْرٌ، وهناك مياهٌ عميقة”، وهكذا فإن الله تعالى يكشف لكم في مثل هذه الأوقات الصعبة الأشخاصَ الذين لن يستطيعوا السير معكم ولا مرافقتكم في هذه الرحلة الطويلة، ويعطيكم رسالةً مفادُها أنه يجب عليكم توخّي الحذر من هؤلاء.. إنه يفضح لكم أمثال “ابْن أُبَىّ بن سلول” ويحذّركم منهم، ففي هذه الأوقات الصعبة ستعرفون مع مَن يمكنكم أو لا يمكنكم المسير في الطريق الطويل الذي سلكتموه.

والواقع أننا مأمورون بحسن الظنّ في الجميع، ومن واجبنا أن نفتح قلوبنا لكلّ من يلجأ إلينا، ونصفح عن كل من يطلب الصفح، ونعامل الجميع بإنسانية، وأن نقترب خطوات إلى من يدنو منا خطوة واحدة، لذلك فإننا سنفتح قلوبنا لهؤلاء في المستقبل ولن نحرمهم من التبسم الذي هو صدقة، فالمؤمن إنسان ذو مروءة وهو راقٍ ونبيلٌ؛ لا يخدع أحدًا حتى وإن خُدِع، ولا يتحرك بمشاعر الحقد والضغينة والانتقام، إلا أنه لا يتخلى أبدًا عن الحيطة والحذر تجاه من انقلبوا عليه وخانوه ولو مرة، لاحتمالية أن يُعيدوا الكرة، لا يسمح لهم بانتهاك سلامة خطِّ السير في طريقه الطويل؛ فالمؤمن لا يُلدغ من جُحرٍ مرتين؛ فيأخذ جميع الاحتياطات اللازمة حتى لا ينخدع مرّة أخرى من الأشخاص أنفسهم، إنه لا يسمح للمنافقين -الذين يبدون في الظاهر أنهم على الحقّ- بأن يخدعوه ويُضلّوه ويُفسدوه.

والخلاصة أن كل إنسان يفعل ما تُمليه عليه شخصيته؛ فالبائسون الذين استسلموا لأحقادهم وضغائنهم، ولم يستطيعوا التخلّص من مرض الحسد والحقد، ويتحركون بوخزِ الشيطان وإغوائه؛ سيخطّطون لمؤامرات لا يمكن تصوّرها كي يُضلّوا من يسيرون على طريق الأنبياء، وواجبُنا إزاء هجماتهم هذه هو التحرك معًا في وفاق واتفاق كاملٍ مستمسِكين بعضنا مع بعض مثل “البنيان المرصوص”، لدرجة أنه لو حاول حتى خمسون تيّارًا مفسِدًا فصلَ بعضنا عن بعض لاستعصى ذلك عليهم.

بالإضافة إلى ذلك، يجب ألا نشعر بالهلع أو الذعر في مواجهة المتاعب والصعوبات التي نتعرض لها، ويجب أن نعلم جيدًا أنه حتى لو اجتمع كلُّ شياطين الدنيا، فلا يمكنهم أن يؤذونا أو يُبعِدونا عن الطريق الذي نسير فيه إلا بإذن الله، ومن ثم لا داعي للذعر واليأس والخوف، بل علينا أن نتحلى بالشجاعة، ونحافظ على أملنا، بل وأن نكون مصدرًا للأمل لكل من حولنا.. بالإضافة إلى ذلك يجب علينا أن نحاول الاستفادة من الفرص والإمكانات التي وضعها الله أمامنا، وعلينا -إذا لزم الأمر- أن نعمل في الأسواق بالحدادة وتلميع الأحذية وحبك الحبال كي نواصل حمل دعوة الإيمان والقرآن التي نؤمن بصدقها من صميم قلوبنا.

[1] مسند الإمام أحمد، 3/128؛ الحاكم: المستدرك على الصحيحين، 1/99.

SAĞLAM DURUŞ VE DÜŞEN MASKELER

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Yaşanan her sıkıntı ve ızdırap bir ferahlığa gebedir. Ne var ki haml müddetine tahammül etmeniz gerekir. Nur topu gibi bir evlâda sahip olmak, onu bağrınıza basmak istiyorsanız, öncesinde maruz kalacağınız sıkıntıları göze almalı ve sabırla karşılayabilmelisiniz. Bu elbette kolay değildir. Ama sonrasında öyle bir sevinç yaşarsınız ki sanki daha önce o sıkıntıları hiç çekmemiş gibi olursunuz. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, yaşanan sıkıntılar zeval bulduktan sonra, acıları gider lezzetleri kalır.

Ferdî, ailevî ve içtimaî hayatta çekilen sıkıntılar da aynen böyledir. “Bi kadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî” sözünde de ifade edildiği gibi, çekilen sıkıntının nispeti ölçüsünde yüce makamlar, güzellikler elde edilir. Kur’ân-ı Kerim, إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Her zorlukla birlikte mutlaka bir kolaylık da vardır.” (İnşirah sûresi, 94/6) âyetiyle bu hakikati ifade eder. Hatta musibet ve sıkıntılar ne kadar şiddetli gelirse, onlardan sonra gelen kolaylıklar, ferahlıklar, rahatlamalar da o ölçüde çaplı, derinlikli ve çok boyutlu olur. Size öyle bir inşirah yaşatır ki çocuğunu dünyaya getiren anne misali, çektiğiniz bütün sıkıntıları unutuverir; Allah’tan gelen lütuf ve nimetler karşısında hamd ve şükür duygularıyla gerilirsiniz.

Bugüne kadar nice peygamberler ve onların sadık takipçileri, sırf kavimlerini hak ve hakikate çağırdıkları için türlü türlü hakaretlere, eziyet ve işkencelere maruz kaldılar. Mesela Hz. Mesih’in dava ve misyonunu devam ettiren insanlar için çarmıhlar kuruldu, içi ateş dolu hendekler kazıldı. Hem de sırf kendi dönemlerinde yaşayan bir kısım zorba ve zalimlerle aynı inancı, aynı düşünceyi, aynı hayat felsefesini ve aynı dünya görüşünü paylaşmadıkları için. Fakat onlar kendilerine reva görülen her tür kötülük karşısında dişlerini sıkıp sabrettiler, yürüdükleri yoldan dönmediler. Üstlendikleri misyonu hakkıyla yerine getirdiler. Ciddi bir ihlas ve samimiyet şuuruyla, bakir topraklara saçabildikleri kadar tohumlar saçtılar. Yaşatma felsefesini esas almış bu adanmışlar kendilerini düşünmediler. Her tür zorluk ve sıkıntıyı göğüslediler. Bunun neticesinde, arkalarındakilere çok güzellikler emanet ederek bu fani âlemden göçtüler.

Her dönemin Firavunları, Nemrutları, Dakyanusları olacaktır. Sürekli yol ve yöntem değiştiren ehl-i nifak, inanmış gönüllerin kuyusunu kazmak, onları musibetler sarmalı içine çekip işlerini bitirmek için her yola başvuracaktır. Şayet biz, başımıza gelen belâ ve musibetlere aldırmadan gönül verdiğimiz hakikatleri ihlâs ve samimiyetle tüm insanlığa duyurma istikametinde gayret sarf etmeyi sürdürürsek, Allah bizi buna muvaffak kılacaktır. Zira O, kendi yolunda yürüyenleri hiç yüzüstü bırakmamıştır. Hatta attığımız tohumların hasadını yapma beklentisine bile girmemeliyiz. Biz tohum atalım, attığımız tohumların tımarını yapalım ama onları kim hasat ederse etsin, kim ambara taşırsa taşısın.. umurumuzda olmasın.

Bizim asıl odaklanmamız gereken nokta, yürüdüğümüz yolun, Kur’ân’ın ruhuna, Efendimiz’in sünnetine uygun olup olmamasıdır. Şayet yaptığımız işler Allah’ın rızasına uygunsa, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm bunlardan hoşnutsa, zalim, fasık ve münafıklar tarafından göreceğimiz tazyiklere aldırmamalıyız. Durduğumuz yerde dimdik durmalı, dişimizi sıkıp sabretmeli ve dağınıklığa düşmeden asıl vazifemize odaklanmalıyız. Dahası, bütün hayatlarını dünyevî çıkarlara bağlamış insanlar tarafından hakarete, eziyete ve zulme uğramayı, Allah’ın bir teveccüh ve iltifatı kabul etmeli onlarla farklı taraflarda olduğumuza şükredip yolumuza devam etmeliyiz. Demek Allah sizi seviyor ki bu türlü insanlarla sizi imtihan ediyor. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى قَدْرِ دِينِهِ “İnsan, dininin gücü nispetinde belâlara maruz kalır.” buyuruyor. Hadisin başında belâların en şiddetlisine nebilerin, sonra da derecesine göre onların yolunda giden, adım adım onları takip eden kimselerin maruz kalacağını ifade buyuruyor devamında da insanın dininin gücü nispetinde imtihana maruz kalacağı ifade ediliyor, devamında da insanın dininin gücü nispetinde imtihana maruz kalacağı ifade ediliyor. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23)

Evet, kötülük yapmayı tabiat hâline getiren bir kısım zalim ve zorbalar yürüdüğünüz yolda sizi rahat bırakmayacaktır. Bazen itibarınızla oynayacak, bazen ölümle tehdit edecek, bazen de eziyet ve işkencelerle sizi korkutmaya, sindirmeye ve yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır. Bu arada bağışıklık sistemi zayıf olan bazı kişiler, küçük bir tazyik karşısında cephe değiştirecektir. Bir kısım geçici dünyalıklara peylenen, makam ve pâyelere aldanan kimseler olacaktır. Gücün yanında yer almayı tercih eden bazı dostlarınız en kritik dönemde sizi yalnız bırakacaktır. Vefa beklediğiniz yerde ihanet göreceksiniz. Ne var ki bütün bunlar size çevrenizdeki insanları gerçek karakterleriyle tanıma imkânı verecek. Vefalıyla vefasız, mü’min ve münafık birbirinden ayrılacak. İnsanların gerçek değerini öğreneceksiniz.

Allah’ın, insanları iç dünyalarıyla, aslî mahiyetleriyle size göstermesi, O’nun size büyük bir lütfudur. Bolluk ve rahatlık zamanlarında insanları gerçek karakterleriyle tanıyamazsınız. İman ve Kur’ân davası ancak fedakâr, samimi, sabırlı ve yılmaz insanlarla götürülür. Zayıf karakterlere büyük davalar emanet edilemez. Yunus’un ifadesiyle, bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var. İşte Cenâb-ı Hak bu tür zor dönemlerde, girdiğiniz yolu birlikte yürüyemeyeceğiniz, bu uzun yolculukta size refakat edemeyecek insanları kendilerine has kabiliyet ve donanımlarıyla, resim ve karakterleriyle size gösterir ve onlara karşı dikkatli olmanız gerektiği mesajını verir. İbn-i Selülleri deşifre ederek onlara karşı sizi ikaz eder. Siz de normal zamanlarda kucak dolusu paralar dökseniz yine de tanıyamayacağınız insanları bu zor dönemlerde tanımış; dolayısıyla da çıktığınız uzun yolu kimlerle yürüyebileceğinizi, kimlerle yürüyemeyeceğinizi öğrenmiş olursunuz.

Gerçi biz, herkes hakkında hüsnüzan etmekle memuruz. Bize teveccüh eden herkese bağrımızı açmak, af dileyen herkesi affetmek, herkese insanca davranmak, bize bir adım yaklaşana iki adımla yaklaşmak bizim temel karakterimizdir. Dolayısıyla gelecekte bunlara da bağrımızı açar, tebessüm sadakamızdan bunları da mahrum etmeyiz. Zira mü’min, civanmert, centilmen ve âlicenap insandır. Aldansa da kimseyi aldatmaz. Kin, intikam ve rövanş duygularıyla hareket etmez. Ancak bir kere dönmüş insanlara karşı tekrar döneklik yapabilecekleri ihtimaline binaen ihtiyat ve tedbiri de asla elden bırakmaz. Onların, yürünen uzun yolda güzergâh emniyetini ihlâl etmelerine bir daha fırsat vermez. Zira inanmış bir insan, bir kere sokulduğu delikten tekrar sokulmaz. Aynı kişiler tarafından tekrar aldatılmama adına alınması gereken bütün önlemleri alır. Suret-i haktan görünen münafık karakterli kişilerin kendisini idlal ve ifsat etmesine fırsat vermez.

Hülâsa, herkes karakterinin gereğini sergiler. Kin ve nefretlerine yenik düşmüş, haset ve iğbirar hastalığından kurtulamamış, şeytanın dürtüleriyle hareket eden zavallılar, peygamber yolunda yürüyen insanları vazgeçirmek için akla hayale gelmedik entrikalar planlayacaklardır. Onların bu saldırıları karşısında bize düşen, “bünyân-ı mersus” gibi birbirimize kenetlenerek tam bir vifak ve ittifak içerisinde hareket etmektir. Öyle ki elli tane müfsit cereyan bizi birbirimizden koparmaya çalışsa yine de koparamamalı.

Ayrıca maruz kaldığımız sıkıntı ve meşakkatler karşısında asla sarsılmamalı, paniklememeliyiz. Şurası iyi bilinmelidir ki dünyanın bütün şeytanları toplansa dahi Allah’ın izni olmadan bize zarar veremez, bizi yürüdüğümüz yoldan alıkoyamaz. O halde paniklemeye, ümitsizliğe düşmeye ve korkmaya gerek yok.  Bilakis yürekli olmalı, ümidimizi korumalı hatta çevremizdeki herkese ümit kaynağı olmalıyız. Bunun yanı sıra Allah’ın önümüze açtığı imkân ve fırsatları çok iyi değerlendirmeye çalışmalıyız. Gerekirse çarşıda pazarda demircilik yapmalı, ayakkabı boyamalı, örgü örmeli ve tüm kalbimizle doğruluğuna inandığımız iman ve Kur’ân davasını devam ettirmeliyiz. Eğer yürüdüğümüz yol yanlış ise zaten şimdiye kadar yaptıklarımızın hesabını Allah’a veremeyiz. Ama yol doğru da biz inhiraf içindeysek, Allah’ın bir lütfu olarak sevk edildiğimiz bu yoldan sağa sola savruluyor veya gerisin geriye dönüyorsak, bu takdirde bunun da hesabını veremez, üstelik -Allah korusun- “dönekler” olarak tarihe geçeriz.

مقارنة حركة الخدمة بالمشارب الأخرى

Herkul | | العربية

سؤال: تُجرى اليوم مقارنات بين حركة الخدمة والحركات والمذاهب الفلسفية الأخرى للكشف عن أوجه التشابه بينهم، فما رأيكم في هذه المسألة؟

الجواب: عند مقارنة حركة ما أو مشرب أو طائفة ما بفلسفتها الخاصة ببعض المذاهب الأخرى فقد تظهر بعض أوجه التشابه، وسرعان ما نجد من يدّعون بأن هذه الحركة قد استلهمت أفكارها من ذلك المذهب، أو استفادت منه، أو تأثرت به. وأغلب هذه التقييمات ذاتية شخصية، تختلف وفقًا لوجهة نظر القائمين عليها، ولا أحد يدري حقيقة الأمر بالفعل، ومن الممكن تشبيه ذلك بالشعر الذي مهما تبارى الشارحون في شرحه فإنهم في النهاية يقولون: “المعنى في بطن الشاعر”.

وكذلك الحال بالنسبة لمن ينظرون إلى حركة الخدمة فإنهم يعملون على إقامة علاقة بينها وبين غيرها من الهياكل والمنظمات الأخرى، فيصلون إلى بعض النتائج التي تتوافق مع أفكارهم وتجاربهم ورغباتهم وتطلعاتهم، والحال أن إنشاء حوار بين أناس من ذوي الأفكار المختلفة هو أحد مجالات أنشطة الخدمة وأهدافها الرئيسة، ذلك أن من أهم القيم التي ترعاها الخدمة: احترام الاختلاف، ووضع حلولٍ وسطٍ للمشاكل المشتركة، وتطوير ثقافة التوافق والتعاون المشترك، وإنشاء عالم خالٍ من الصراع.. وأي باحث يدقق النظر في هذه القيم يمكن أن يصل إلى بعض الاستنتاجات الخاصة به، وقد يفكر في إقامة علاقة بين الخدمة وبين بعض المنظمات التي تدعم الأنظمة الحوارية.

مفهوم الحوار لدينا

ولكن بدون فهم البنية الفكرية لأي حركة ومعرفة أهدافها واستيعاب المقومات الرئيسة التي توجهها بشكل تام؛ فإن أي تقييم يُجرى حول ماهية هذه الحركة ومعرفة أوجه التشابه والاختلاف بينها وبين غيرها سيكون ضحلًا وسطحيًّا، واحتمالية صحّته ضعيفة للغاية، دعونا مثلًا نواصل كلامنا حول مثال الحوار الذي طرحناه آنفًا؛ ما الذي نفهمه من هذه الكلمة؟ وما الهدف الذي نصبو إليه بهذا الحوار؟ وما الوسائل التي نفضِّل استخدامها عند تحقيقه؟ لا بد أن نعرف هذا جيّدًا منذ البداية.

ولنفصِّل القول قليلًا في هذه المسألة فلنقلْ: إننا نرغب في عالمٍ يعيش فيه الناس في أمن وسلام؛ عالمٍ خالٍ من العنف والصراع والخلاف، ومن أجل إنشاء هذا العالم نستفرغ جميع طاقاتنا ونبذل كل جهدنا؛ لأننا نعتبر أن كل ما نقوم به من أنشطة في هذا السبيل يرجع أولًا إلى إذعاننا لأمر الله تعالى، واعتقادنا بأن في ذلك رضا الله عز وجل الذي نسعى لنيله والفوز به.

إن لدينا غايةً قوميّة، ومكتسباتٍ حيويةً، وثقافةً غنيةً، وقيمًا منفتحةً على الخارج، كلها منبعثة من مصادرنا الدينية؛ بمعنى أننا نحمل أمانة مقدسة على ظهورنا؛ ونرغب في تعريف الناس بها، كي يستفيدوا منها، إن غايتنا هي تعريف الناس بفكرة العدل والإنصاف التي نتبناها، ومشاعر الحب والشفقة التي نحملها في قلوبنا، والفلسفة الحياتية التي نرعاها، وتوصيل اسم مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم إلى كل مكان؛ لأن الإنسانية إذا تعرفت على هذه القيم ستتقبلها بقبول حسن، مما يعود عليها بالخير العميم والنفع الكبير.

لكننا نعلم جيدًا أنه من العسير للغاية تبادُل العلوم والمعارف، والاستفادة من خبرات الحضارات والثقافات المختلفة دون حوارٍ أو تعارفٍ، لا سيما إذا تحكمت مشاعر العداوة والكراهية فيمن ينتمون إلى جنسيات مختلفة وديانات وثقافات أخرى؛ فأخطؤوا في التعارف على بعضهم، ورأى بعضُهم بعضًا متوحّشين؛ فعندها لن يتقبّلوا أيَّ شيءٍ يأتي من الآخر، وإن انتزاع هذه الأحكام المسبقة، والقضاء على مشاعر العداوة التي تراكمت على مرّ العصور؛ متوقّفٌ على التعارف عن قرب، فالتعايش مع الآخر يتيح الفرصة للآخرين للتعرف عليكم وعلى حياتكم الفردية والأسرية والاجتماعية، فإن استطعتم تمثيل القيم التي توارثتموها عن جذوركم المعنوية على الوجه اللائق، وحرصتم على إبراز هذا التمثيل على الدوام؛ فسيتحقّق نوع من التفاعل والقبول الفطري بطبيعة الحال؛ حتى وإن لم تشرحوا لهم أي شيء.. وإن لم يحدث هذا أيضًا فستكونون على الأقل قد عرَّفتم بأنفسكم وقيمكم الذاتية على الوجه الصحيح، وحُلتم دون نقلها بشكل خاطئ.

ومَن يدري ربما يفتح هذا الحوارُ البابَ على انفتاح جديدة بين الثقافات، وتشعر الإنسانية بالحاجة إلى مراجعة أفكارها وفلسفاتها الحياتية ورؤاها العالمية التي تبنّتها حتى الآن مرة أخرى، وربما يعيد المفكرون والمثقفون النظر في فلسفاتهم ووجهات نظرهم التي تبنوها حتى اليوم، وهكذا فإننا عندما نقوم بالحوار فإننا نراعي كل هذه الملاحظات والاعتبارات.

فالوظيفة التي تقع على عاتقنا هي تهيئة الأجواء المناسبة ليتعرّف الناسُ على بعضهم بشكلٍ صحيح، وفهمهم لبعضهم، وإزالة العقبات التي تعترض حرية الفكر، أما الإيمان والهداية فرؤيتنا العامة لهذه المسألة منوطٌ بتعريف الإيمان في الدين، فالدين هو مجموعة من الأنظمة الإلهية التي تسوق أولي الألباب إلى الخير بإرادتهم الحرة، والآية الكريمة ﴿لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/256) تشير إلى مبدإٍ مهمّ للغاية وهو تحريم جميع أنواع الإكراه والقمع في الدين.

وفضلًا عن القمع والإكراه فإن الديماغوجية والجدل والدعاية وإدارة الانطباع وغير ذلك من المناهج المتسلطة لا تصلح أن تكون وسائل مشروعة في شرح الحقائق الدينية، والواقع أن القيم الصحيحة في جوهرها وذاتيتها لا تحتاج لذلك، أما الأفكار التي أصابها الانحراف والتشويه في ذاتها فيُراد فرضها على الآخرين بالقوة والإكراه.. فإن لم يكن لديكم شكٌّ في أفكاركم وقيمكم ورؤاكم العالمية فلا داعي للقلق بشأن إعجاب الآخرين بها أو عدم إعجابهم عند عرضها عليهم، عليكم أن تخلّوا بين الناس وبين إرادتهم الحرة، بل عليكم أن تتعاملوا بموضوعية في هذه المسألة، وتطرحوا على الذين يريدون أن ينضموا إليكم هذه الأسئلة: “إنكم الآن تتخلون عن القيم التي كنتم تحترمونها وتسلّمون بصحتها حتى الآن، وتُقبلون على منظومة قيم جديدة، فهل أنتم عازمون على ذلك؟ وهل فكّرتم وقدّرتم؟ وما الضرر الذي لحق بكم مما كنتم عليه؟ وما نوع التميز والأفضلية التي تجدونها عندنا حتى تتخذوا مثل هذا القرار؟ وبمثل هذه الأسئلة التي تدعونهم فيها إلى تقييم المسألة من جديد تضمنوا قبولهم لمنظومة القيم هذه على أساس سليم.

وبهذا الأسلوب تحولون دون أن يتخذوا هذا القرار في لحظة مؤقتة، أو ينقلبوا على أعقابهم مرة أخرى، عند ذلك ثقوا بأنكم ستجدون من يُقبل على هذا الأمر بصدق وطيب نفس؛ لأن الناس إن لم تأتكم بقلبها وطيب خاطرها فسيتسببون في المشاكل لاحقًا، ولن يتحملوا الاستمرار في هذا الأمر لفترة طويلة، فكما رأينا فإن إيمان الناس، أو قبولهم لدين أو معتقد أو نظام فكري؛ هو شيء يجب القيام به بإرادتهم الحرة وبمحض اختيارهم.

وهكذا فإن ما نحاول القيام به من خلال الحوار هو القضاء على السلبيات المنتشرة في عالم الإنسانية مثل العنف والعداوة والتعصّب والإرهاب والحرب، والإسهام في هيمنة الصلح والسلام على كل أرجاء العالم، وإزالة العقبات التي تمنع الناس من التعرف على القيم الخاصة بالديانات والثقافات الأخرى والاستفادة منها، إننا نريد من خلال الحوار أن نذهب إلى كلِّ الأرجاء، ونتعرّف على الناس، ونعرّفهم بقيمنا الإنسانية العالمية، ونستفيد من الجماليات التي يتحلى بها الآخرون.

وسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم مرشدنا وهادينا في هذا السبيل، يقول صلى الله عليه وسلم: “لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ”[1]، ففي هذا الحديث إخبار عن أمرٍ غيبي، وتوجيهٌ لهدفٍ عظيم، فالوظيفة التي تقع على عاتق أمتي هي توصيل الروح المحمدية والمعاني القرآنية إلى كل بقاع العالم، وتبليغهما إلى كل القلوب الظامئة المحرومة، ففي رأينا أن هذا واجبٌ ومسؤوليةٌ، وتقديرٌ يجب الوفاء به إزاء العديد من النعم التي تحفّنا من كل مكان، أما مسألة القبول من عدمه فهي متروكة للمخاطبين.

ومن الباحثين من يقيّمون فعاليات الحوار التي نقوم بها بهذه الغاية وعلى هذا النحو الآن من وجهة نظر خارجية، ولا يستطيعون أن يُدركوا تمامًا المسائل التي حاولنا التعبير عنها، ومن الناس من لم يتعرفوا عليكم وعلى مشاعركم وأفكاركم، فيقارنون بين جهودكم ومساعيكم وبين الديانات والأيدولوجيات المختلفة، ويرونها أحيانًا نوعًا من النشاط التبشيري، ويتوهّم آخرون بأنكم ترومون إلى تحقيق أهداف سياسية، وبعضهم يضعونكم في أنماط وقوالب ابتدعوها من أجل التعريف بالحركات المختلفة حتى اليوم، وبعضهم يحددون نقاط الاتفاق بين ما طرحتموه من أفكار حول الفكر والعمل وبين ما طرحه الآخرون من أفكار حول الحوار، ويجرون تحليلاتهم وفقًا لذلك.

محبتنا للإنسان

قد ينشأ الموقف نفسه في نظرة الآخرين إلى فكرتكم للعدالة وفهمكم للتربية ورؤيتكم للإنسان وفلسفتكم للقانون ورؤيتكم للعالم، فقد يجد بعض الباحثين تشابهًا ما بين بعض التيارات الفلسفية والتجارب البشرية المختلفة وبين مقارباتكم في مثل هذه المسائل، فيحاولون إدراجكم معهم في نفس التصنيف.. على سبيل المثال قد يماثلون بين رؤيتكم للإنسان وبين مفهوم “الإنسانية” الرائج لدى الغرب، فهذا وإن كان صحيحًا جزئيًّا فإنه قاصرٌ في الوقت ذاته؛ لأنه على النقيض من الطابع العلماني لـ”الإنسانية” الغربية، فإن رؤيتنا للإنسان تقوم على حقيقة الوحي؛ فإننا مثلًا نرى الإنسان محلَّ نظر الله وعنايته، وزبدة الكون، سخر الله له عالم الشهادة المادي، واستخلفه في أرضه، ونفخ فيه من روحه، وجعله في مقام رفيع سام، وعلى ذلك فإن فكرة تكريم المخلوق الذي كرَّمه الله هي أساس حبنا للإنسان، من جانب آخر فإننا نتعامل مع جميع الكون لا سيما الإنسان بمحبة وشفقة ورحمة لأن الله أمر بذلك، فمن الصعب أن تراعي العلمانيةُ كلَّ هذه الاعتبارات، وتحيط بكل هذه الملاحظات.

وبغض النظر عن مدى تحلي هذه الدراسات بحسن النية فمن الصعب جدًّا تنزيه التعليقات والتقييمات من أوجه القصور أو الأخطاء ما لم تتحلّ بنظرة شاملة وعالمية أو لم تُقيَّم القضية ضمن أصلها ومنشئها، خاصة إذا تم النظر إلى المشكلة بتحيز وحكم مسبق مشروط؛ فستكون المنتجات الخارجة بعيدة عن الواقع.

من جانب آخر يجب أن نسلِّم بدايةً أن ثمة اختلافات ستنطوي عليها ملاحظات البعض وتقييماتهم وفقًا لمعارفهم وتجاربهم، وأن الجميع سيكتب ما يراه من منظوره الخاص؛ وذلك لأنه ليس بالإمكان ألا يتأثر القارئون والدارسون والمفكرون بالأفكار التي اشتغلوا بها، والتيارات التي انخرطوا فيها.. ولذلك سيطرحون تعليقاتهم وتقييماتهم وفقًا لذلك.

وفي هذا السياق نؤكد على ملاحظة خاصة بالحكمة من كون سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أميًّا، وإن كنتُ أستحيي من إسناد مصطلح الأمية إلى سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، فإن كون رسول الله صلى الله عليه وسلم أميًّا يؤكد على أن ذهنه لم يتلوّث بالأفكار والفلسفات الأخرى، وبالتالي لم يخضع لتأثيرها في تفسيره لأحكام الدين، ولم يخالط أيُّ شيءٍ حقيقةَ الوحي؛ حيث إن ربنا سبحانه وتعالى لم يسمح بأن تخالط ذهنَ نبيه المبارك الأفكارُ الأخرى من أجل المحافظة على صفاء دين الإسلام المبين ونقائه وطهارته، وعلى ما ينطوي عليه من جوانب إلهية وسماوية.. فقد كان النبي صلى الله عليه وسلم يعرف جيدًا لغةَ العرب؛ أي لغة الوحي الذي سينزل فيما بعد، ولكن حتى لا يختلط ما هو سماوي بتراب الأرض وغبارها حيل بينه صلى الله عليه وسلم وبين النظم المعرفية التي ظلت خارجه.

أما نحن فإننا عندما نقرأ أعمالَ ومؤلّفاتِ المفكّرين والفلاسفة الآخرين نقع تحت تأثير الأيديولوجيات والنظريات والتيارات الفكرية المختلفة، بل إننا قد نعتنق أحدها مباشرة، ونتعامل مع المسائل من منظور مفاهيمها وتعاريفها، وحتى القامات الشامخة من العلماء لم يستطيعوا التخلص مع الأسف من تأثير هذه الأشياء.. والواقع أن هذه حقيقة تاريخية وبشريّة مسلّم بها، فحتى الآن تتأثر الأفكار دائمًا ببعضها البعض؛ ذلك أن عملية تمرير الأفكار على مصفاة الوحي، واختبارها بمحاكمات الدين؛ ليس بالأمر الذي يوفَّق إليه الجميع، ولذلك قد يختلط أحيانًا الصحيح بالخطإ والحقُّ بالباطل، ولا تُستخدَم المفاهيم في محلِّها، ولا تعكس التعريفات والأحكام المقدّمة الحقيقة بالكامل، فيجب أن تؤخذ كل هذا الجوانب بعين الاعتبار عند إجراء الدراسات.

الدراسات المنعقدة في الداخل والخارج

وهنا أنبّه على أن التقييمات التي يقوم بها مَن لا يتبوّؤون مكانًا بين أي حركة أو جماعة، ولا يتنفسون جوّها، ولا يشاركونها مشاعرها وأفكارها؛ ستظلّ دائمًا ناقصةً من جهةٍ ما. ورغم ذلك فإننا نقع في المحذور عندما لا نعبأ كثيرًا بالتقييمات التي تنطلق من داخلنا؛ فمع الأسف نتصوّر دومًا أن من ينشؤون بيننا لن يكبروا ولن يشتدّ عودهم أبدًا، بل وأحيانًا لا نلاحظ أنهم قد كبروا، وحتى وإن نشأ بيننا أمثال الإمام الغزالي والإمام الرباني فسنظل ننظر إليهم على أنهم “أبناء الأمس”، ومهما ارتقت درجاتهم نراهم صغارًا وأناسًا عاديين، على حين أن من نتعرف عليهم في الخارج نبالغ في إكرامهم وتقديرهم، والشدّ على أيديهم، ووضعهم في المكان اللائق بهم.

أجل، قد لا يستطيع من بالداخل أن يعقدوا مقارنةً صحيحةً بين الداخل والخارج انطلاقًا من الحالة الروحية التي يكتسبونها من الداخل، كحال السمك الذي لا يستطيع تمييز السمك لأنه في البحر، وكما لا يستطيع الإنسان الذي يجد نفسه في نور باهر أن يدرك حدود الضياء أو يعرف قيمته وقدره؛ فكذلك الذين يجدون أنفسهم ضمن تيار معين ولا يرون التيارات الأخرى؛ لا يستطيعون أن يشعروا باختلافه أو يقيسوا عمقه، أو يدركوا بقدر الكفاية الأشياء التي وعدهم بها، في حين أن الآخرين في الخارج يتساءلون عن مصدر وطبيعة وماهية الشيء الجديد الذي يرونه، ويجرون عليه دراساتهم.

ولا نفهم من هذه الملاحظات والإيضاحات التي بيّنّاها حتى الآن أننا نتبنّى موقفًا سلبيًّا إزاء إجراء أيّ دراسة حول الخدمة أو عقد مقارنة بينها وبين التيارات والحركات والفلسفات الأخرى، لقد حاولنا فقط لفت الانتباه إلى الصعوبات التي قد تحول دون سلامة وموضوعية التقييمات التي تكشفها هذه الدراسات، وخلاف ذلك يمكن إنشاء العديد من العلاقات بين هذه الحركة وبين مختلف الأفراد والمنظمات والأيديولوجيات، ويمكن تقديم تحليلات وتفسيرات مختلفة بهذا الشأن.

وعلينا أن نحاول الاستفادة من مثل هذه الدراسات؛ فلا بد أن للعقل والمنطق والمحاكمة العقلية حكمة ما، والاستغلال الجيد لهذه المهارات يوصِّل إلى نتائج في غاية الأهمية، ولكن ليس من الصحيح نسبة “الخدمة” إلى شيءٍ ما، أو ربطها بحركة أخرى؛ اعتمادًا على وجود بعض أوجه التشابه بين الحركات وبعضها، فالمسألة تدخل ضمن مفهوم “توارد الخواطر” الشائع في الأدب؛ فقد يتفق أن تتشابه صياغة شاعرين لمصراع واحد دون أن يعلم أحدهما عن الآخر شيئًا، وبالمثل قد يكون لدى بعض الناس أو الطوائف نفس المحبة، ويحملون نفس الكدر، ويشعرون في أرواحهم بنفس الهم تجاه المشاكل؛ فيقدمون مقاربات وممارسات عملية وفكرية مماثلة رغم اختلاف الأماكن والأزمنة.. وعند النظر إلى أفكار بعض الفلاسفة اليونانيين فسنلاحظ أن هناك مقاربات مهمة تتطابق مع الوحي الذي جاء به الأنبياء عليهم السلام، ونعتقد أن إصابتهم في اجتهاداتهم التي قدّموها ترجع إلى قلوبهم النقية، وعقولهم الطاهرة، ومحاكماتهم العقلية السليمة.

[1] مسند الإمام أحمد، 28/155، الطبراني: المعجم الكبير، 2/58.

HİZMETİN BAŞKA EKOLLERLE KIYASLANMASI

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Hizmet hareketinin başka hareket ve felsefi ekollerle karşılaştırması yapılıp benzerlik tespitlerinde bulunuluyor. Bunlarla ilgili mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

Cevap: Herhangi bir hareket, meşrep veya mezhep, kendi felsefesi ile ele alındığında, onun bazı ekollere benzediği tespiti yapılabilir, onlardan ilham aldığı, istifade ettiği veya onların tesirinde kaldığı ileri sürülebilir. Bu tür değerlendirmelerin pek çoğu sübjektiftir, değerlendirme yapan kişilerin bakış açısına göre değişiklik arz eder. Bunu bir açıdan şiir tahliline benzetebiliriz. Araplar, “Şiirin manası şairin içindedir.” derler.

Aynen bunun gibi Hizmet hareketine bakan insanlar da kendi düşünce ve birikimlerine, arzu ve beklentilerine göre bir kısım sonuçlara ulaşacak, onunla daha başka yapı ve organizasyonlar arasında bir kısım bağlar kuracaklardır. Mesela farklı düşünceden insanlarla diyalog içinde bulunma, Hizmet’in başlıca faaliyet alanlarından ve en önemli hedeflerinden biridir. Farklılıkları saygıyla karşılama, ortak problemlere ortak çözümler üretme, uzlaşma ve paylaşma kültürünü geliştirme, asgari müştereklerde bir araya gelme ve kavgasız bir dünya inşa etme gibi değerler, Hizmet’in önem verdiği hususlardır. Bunları inceleyen bir araştırmacı, kendince bir kısım çıkarımlarda bulunup diyalog yapan bazı organizasyonlarla Hizmet arasında bir bağ kurmayı düşünebilir.

Diyalog Anlayışımız

Bir hareketin düşünce yapısı, hedefleri, ona yön veren temel dinamikleri tam olarak anlaşılmadan, o hareketin mahiyeti ya da neye benzeyip benzemediği hakkında yapılacak değerlendirmeler hep sığ, sathi kalacak dolayısıyla yapılan bu sığ ve sathi değerlendirmelerin doğru çıkma ihtimali de az olacaktır. Yukarıda verdiğimiz diyalog örneği üzerinden devam edecek olursak; biz diyalog derken ne anlıyoruz, diyalogla neyi hedefliyoruz, bunu gerçekleştirme adına hangi vesileleri kullanmayı tercih ediyoruz… önce bunların çok iyi bilinmesi gerekir.

İsterseniz bu diyalog konusunu biraz açalım. Biz, insanların barış ve huzur içinde yaşadığı kavgasız, gürültüsüz, savaşsız bir dünya arzuluyor ve böyle bir dünyanın kurulabilmesi için elimizden geleni yapıyoruz. Her şeyden önce, yaptığımız bütün bu faaliyetleri dinimizin bir emri olarak görüyor, Cenâb-ı Hakk’ın rızasının bunlara bağlı olduğunu düşünüyor ve onu elde etmeye çalışıyoruz.

Bizim dinî kaynaklarımızdan süzüle süzüle gelen milli bir mefkûremiz, ciddi bir müktesebatımız, zengin bir kültürümüz, ötelere açık değerlerimiz ve bu manada sırtımızda taşıdığımız kutsal bir emanetimiz var. İnsanlığın bunlarla tanışmasını arzuluyor, bunlardan istifade edeceğini düşünüyoruz. Sahip olduğumuz adalet ve hakperestlik düşüncesini, sevgi ve şefkat hislerini, hayat felsefesini, Rabbimizin ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun adını herkese duyurmak, her yere ulaştırmak istiyoruz. Yakından tanıdıkları takdirde, çoklarının bunları hüsn-ü kabulle karşılayacağına ve bunların insanlığa hayır ve fayda getireceğine inanıyoruz.

Fakat şunu da çok iyi biliyoruz ki diyalog kurulmadan, tanışma ve kaynaşma olmadan bilgi alışverişinin yapılması, insanların farklı kültür ve medeniyet havzalarında oluşan birikimlerden istifade etmeleri çok zordur. Hele farklı milletlere, dinlere, kültürlere mensup insanlar arasında kin ve düşmanlık hisleri hâkimse, birbirlerini yanlış tanıyor, yanlış tanımlıyor ve vahşiler gibi görüyorlarsa, “öteki”nden gelen hiçbir şeyi kabul etmeyeceklerdir. Bu önyargıların aşılması, asırlık düşmanlık hislerinin son bulması, yakından tanımaya bağlıdır. Birlikte yaşayarak insanların sizi şahsi, ailevi ve içtimai hayatınız itibarıyla yakından tanımalarına fırsat vermelisiniz. Siz hiçbir şey anlatmasanız bile, eğer mana köklerinizden tevarüs ettiğiniz değerleri mükemmel bir şekilde temsil ediyor ve bu temsiliniz de süreklilik arz ediyorsa zaten fıtri bir etkilenme ve kabullenme gerçekleşecektir. Bu olmasa bile en azından kendinizi ve kendi değerlerinizi doğru bir şekilde tanıtma, yanlış aktarımlardan koruma imkânı elde etmiş olacaksınız.

Kim bilir belki de böyle bir diyalog süreci kültürler arasında yeni aşılanmalara yol açacak, insanlık bugüne kadar sahip olduğu düşünceleri, hayat felsefelerini, dünya görüşlerini bir kere daha gözden geçirme ihtiyacı duyacaktır. Belki mütefekkir ve entelektüeller, şimdiye kadar sahip oldukları felsefe ve bakış zaviyelerini yeniden ele alacak, onları rötuşlama lüzumu duyacaklardır. İşte biz diyalog derken bütün bu mülahazaları göz önünde bulunduruyoruz.

Bize düşen vazife, insanların birbirlerini doğru tanımaları ve anlamaları adına elverişli ortamların hazırlanması ve fikir hürriyetinin önündeki engellerin bertaraf edilmesidir. İman ve hidayete gelince, o konudaki genel yaklaşımımız, imanın dindeki tarifine bağlıdır: “Din, akıl sahiplerini hür iradeleri ile hayra sevk eden ilâhî sistemler mecmuasıdır.” “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sûresi, 2/256) âyeti çok önemli bir prensip vaz eder. Dinde, baskı ve zorlamanın her çeşidi yasaklanmıştır.

Baskı ve zorlamanın yanında, demagoji ve diyalektik, propaganda ve algı yönetimi gibi yöntemler de dinî hakikatlerin anlatılmasında meşru yol ve vesileler olarak görülemez. Esasında özü itibarıyla hak olan değerlerin buna ihtiyacı da yoktur. Ancak özünde eğrilik ve çarpıklık bulunan düşüncelerdir ki başkalarına dayatılır ve zorla kabul ettirilmek istenir. Eğer sizin sahip olduğunuz fikirlerden, değerlerden, dünya görüşünden şüpheniz yoksa, bunları ortaya serdikten sonra beğenilip beğenilmeyeceğinden endişe etmenize gerek yoktur. İnsanları özgür iradeleriyle baş başa bırakmalısınız. Hatta bu konuda o kadar objektif davranmalısınız ki sizin yanınızda yer almak isteyen insanlara, “Bugüne kadar saygı duyduğun ve kabul ettiğin değerleri bırakarak yeni bir değerler manzumesine kendini bağlamak istiyorsun. Bunda kararlı mısın? İyice düşünüp taşındın mı? Önceki yerinden ne zarar gördün veya burada ne gibi bir faikiyet gördün ki böyle bir karar alıyorsun?” gibi sorular sorarak yeniden meseleyi değerlendirmeye davet etmeli, bu değerler manzumesini sağlam bir fikrî temel üzerine kabul etmesini sağlamalısınız.

Bu tavrınızla, insanların bir anlık hissiyatla radikal karar alıp daha sonra bu kararlarında sabit kadem olamamalarının önüne geçmiş olursunuz. O zaman gerçekten inanan, meseleye gönülden sahip çıkacak insanları bulursunuz. Zira kalbiyle, gönlüyle birlikte size gelmeyen insanlar, daha sonra problemlere sebep olacak ve uzun süre işin içinde kalamayacaklardır. Görüldüğü üzere insanların iman etmeleri, bir dini, bir inanç ya da düşünce sistemini kabul etmeleri bütünüyle onların hür iradeleriyle ve özgürce yapacakları tercihlerle yapılması gereken bir şeydir.

İşte bizim diyalog vasıtasıyla yapmaya çalıştığımız şey de bir taraftan insanlık âlemindeki şiddet, düşmanlık, radikalizm, terör, savaş gibi olumsuzlukları gidererek dünyada sulh ve barışın hâkim olmasına katkıda bulunmak, diğer yandan da insanların farklı din ve kültürlere ait değerleri tanımaları ve istifade etmelerinin önündeki engelleri bertaraf etmektir. Biz, diyalog vasıtasıyla hem her yere gitmek, herkesle tanışmak ve bize ait evrensel insanî değerleri herkesle tanıştırmak, hem de başkalarının sahip olduğu güzelliklerden istifade etmek istiyoruz.

Bu, Peygamber Efendimiz’in bize gösterdiği bir hedeftir. O (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 28/155; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 2/58) buyuruyor. Burada hem gaybî bir meseleyi haber verme söz konusudur hem de bir hedef gösterme. Bunu şöyle anlayabiliriz: Benim ümmetime düşen vazife; Muhammedî ruhu ve Kur’ânî manayı dünyanın dört bir yanına ulaştırmak, tüm mahrum ve muhtaç gönüllere duyurmaktır. Biz bunu hem bir vazife ve sorumluluk görüyor hem de nail olduğumuz bunca nimete karşı yerine getirilmesi gereken bir kadirşinaslık sayıyoruz. Kabul edip etmemek ise muhataplara kalmıştır.

Şimdi sizin bu gayeyle ve bu şekilde yaptığınız diyalog faaliyetlerini dışarıdan bir gözle değerlendiren bazı araştırmacılar, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız hususları tam göremeyebilirler. Duygu ve düşünceleriniz itibarıyla sizi tanımayan insanlar, ortaya koyduğunuz ceht ve gayretleri başka din ve farklı ideolojilerin faaliyetleriyle kıyaslayarak bazen bunları “bir çeşit misyonerlik faaliyeti” olarak isimlendirebilirler. Daha başkaları sizin siyasi hedefler peşinde koştuğunuz vehmine kapılabilir, bugüne kadar farklı hareketleri tanımlamak için ürettikleri kalıp ve şablonlara mahkûm edebilirler.. kimileri de sizin düşünce ve aksiyon adına ortaya koyduklarınızla, bugüne kadar farklı fikir adamları tarafından ortaya atılmış diyalogla ilgili fikirler arasında bazı iltisak noktaları tespit ederek analizlerini bunlar üzerinde yürütebilirler…

İnsan Sevgimiz

Aynı durum, adalet düşünceniz, eğitim anlayışınız, insana bakışınız, hukuk felsefeniz, dünya görüşünüzle ilgili olarak da ortaya çıkabilir. Bazı araştırmacılar sizin bu gibi konulardaki yaklaşımlarınızla farklı beşerî tecrübeler ve felsefi akımlar arasında benzerlikler bulup sizi onlarla aynı kategoriye sokabilirler. Sözgelimi sizin insana bakışınızı Batı’da gelişen “hümanizm” kavramıyla anlatabilirler. Bu kısmen doğru olsa da eksiktir. Zira hümanizmin seküler karakterine karşılık, bizim insanla ilgili mülahazalarımızın temelinde vahiy gerçeği vardır. Mesela biz, insanı, Allah’ın matmah-ı nazarı (nazarını tevcih ettiği şey) olarak görürüz. Ona zübde-i âlem (kâinatın özü, hülasası) deriz. Cenâb-ı Hakk’ın gördüğümüz fizikî dünyayı insanın emrine âmâde kıldığına inanırız. Allah, insanı yeryüzünün halifesi kılarak, ona ruhundan üfleyerek onu fevkalade yüksek bir makama koymuştur. Bizim insan sevgimizin temelinde de Allah’ın değer verdiği bir varlığa değer verme düşüncesi yatar. Öte yandan biz, Allah emrettiği için başta insan olmak üzere bütün varlığa sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşırız. Tamamen seküler olarak ele alınacak bir hümanizm düşüncesinin bütün bu mülahazaları kuşatması çok zordur.

Görüldüğü üzere, yapılan çalışmalar ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın, kuşatıcı ve külli bir nazar olmadığı ve mesele kendi orijini içerisinde değerlendirilmediği sürece, yapılan yorum ve değerlendirmelerin eksik veya hatalardan korunması çok zordur. Hele bir de meseleye önyargıyla ve şartlanmış bir zihinle bakılıyorsa, ortaya konulan ürünler de gerçeklikten kopuk olacaktır.

Öte yandan, şahısların bilgi ve birikimlerine göre yorumlamalarında da farklılıklar olacağını ve herkesin kendi baktığı pencereden gördüklerini yazacağını baştan kabul etmek gerekir. Okuyan, araştıran, düşünen insanların meşgul oldukları ve içine girdikleri akım ve düşüncelerden etkilenmemeleri mümkün değildir. Dolayısıyla onlar, ortaya koyacakları yorum ve değerlendirmeleri de buna göre yapacaklardır.

Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) ümmi olmasının -O’nun hakkında okuma yazma bilmiyor ifadesini kullanmayı, O’na “bilmemek” isnat etmeyi saygısızlık sayar ve bundan haya ederim- hikmetiyle ilgili bir mülâhaza üzerinde ısrarla duruyor; O’nun zihninin başka düşünce ve felsefelerle kirlenmediğini, dolayısıyla da O’nun dine ait yorumlarında bunların tesirinde kalmadığını ve vahiy hakikatinin içine bir şey karışmadığını belirtiyoruz. Din-i Mübin-i İslâm’ın safvetinin, temizliğinin, duruluğunun, ilâhî ve semavî yönünün muhafaza edilmesi adına Allah, farklı şeylerin O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) mübarek zihnine girmesine müsaade etmemişti. O, çevresinden Arap dilini yani daha sonra inecek olan vahyin dilini çok iyi öğrenmiş fakat semavî olan vahye arzî tozun toprağın bulaşmaması adına bunun dışında kalan bilgi sistemlerine karşı kapalı bırakılmıştı.

Bize gelince, farklı filozof ve mütefekkirlerin eserlerini okuyor, değişik düşünce akımlarının, ideoloji ve izm’lerin tesirinde kalabiliyoruz. Hatta doğrudan bunlardan birini benimseyebiliyor, onların kavram ve tanımlarıyla meselelere yaklaşabiliyoruz. Devasa kametler bile bu tür şeylerin tesirinden kurtulamamışlardır. Esasen bu, beşerî ve tarihî bir realitedir. Bugüne kadar fikirler hep birbirinden etkilene gelmiştir. Karşılaştığı fikirleri vahyin süzgecinden geçirebilmek, dinin muhkematıyla test edebilmek ise herkesin muvaffak olduğu bir iş değildir. Bu yüzden zaman zaman doğruyla yanlış, hak ile bâtıl birbirine karışabilir. Kavramlar yerinde kullanılmayabilir. Ortaya konan tanımlar, verilen hükümler tam olarak gerçeği yansıtmayabilir. Yapılan çalışmalar ele alınırken bütün bu hususların göz önünde bulundurulması gerekir.

İçten ve Dıştan Yapılan Çalışmalar

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, herhangi bir topluluk veya hareketin içerisinde yer almayan, onların atmosferini solumayan, onlarla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmayan insanların yapacakları değerlendirmeler her zaman bir yönüyle eksik kalacaktır. Buna rağmen içeriden yapılan değerlendirmelere yeterince önem verilmediği de bir gerçektir. Maalesef kendi içimizde yetişen insanların hiç büyümeyeceklerini vehmediyor, büyüdüklerini fark edemiyoruz. Kendi içimizde bir İmam Gazzâlî, bir İmam Rabbânî de yetişse, ona hâlâ “dünün çocuğu” gözüyle bakıyoruz. Ne kadar mualla olurlarsa olsunlar, ülfet ve ünsiyetten dolayı onları hep mukassi görüyoruz. Dışarıdan tanıdığımız insanları ise koyacak yer bulamıyor, farklı farklı takdir ve hürmet ifadeleriyle onları el üstünde tutuyoruz.

Gerçi içeridekiler de içeride olmanın verdiği ruh haletiyle, dışarıyla doğru karşılaştırma yapamayabilirler. Tıpkı denizdeki balıkların suyu fark edemedikleri gibi. Veya kendini zulmetsiz ziya içinde bulan insanın, ziyanın çerçevesini bilememesi, kıymet ve değerini takdir edememesi gibi. Kendilerini belli bir akıntı içinde bulan, başka akıntıları görmemiş insanlar, onun farklılığını duyamayabilir, derinliğini ölçemeyebilir, vaat ettiği şeyleri yeterince anlayamayabilirler. Buna karşılık dışarıdakiler gördükleri yeni bir şeyin kaynağını, mahiyetini, dinamiklerini merak edip araştırırlar. Bu da onların avantajı.

Buraya kadar yapılan izahlardan, Hizmet hareketi üzerinde çalışma yapılmasına veya onun başka akım, hareket ve felsefelerle karşılaştırılmasına dair olumsuz bir tavrımızın olduğu gibi bir mana anlaşılmamalıdır. Biz sadece bu tür çalışmaların ortaya koyacakları değerlendirmelerin sıhhat ve objektifliğinin önünde ne tür zorluklar bulunduğuna dikkat çekmeye çalıştık. Yoksa bu hareketle farklı şahıs, organizasyon ve ideolojiler arasında pek çok irtibat kurulabilir, farklı tahlil ve izahlar getirilebilir.

Bizler bu tür çalışmalardan istifade etmeye çalışırız. Çünkü aklın, mantığın, muhakemenin bir hikmet-i vücudu vardır. Bunlar iyi kullanıldığı takdirde önemli sonuçlara ulaşılabilir. Fakat bir kısım benzerliklerden yola çıkarak hemen Hizmet’i bir şeye nispet etmek, bir başka hareketle iltisaklı olarak tanımlamak doğru değildir. Meseleye edebiyatta kullanılan “tevarüd” kavramıyla yaklaşabiliriz. Öyle olmuştur ki iki şair aynı mısraı söylemişlerdir de birbirlerinden haberleri bile yoktur. Aynen öyle de aynı sevdayı taşıyan, aynı dertle dertlenen, aynı problemlerin ızdırabını ruhunda duyan insanlar, topluluklar, farklı yer ve zamanlarda bulunsalar da benzer yaklaşımlar, benzer düşünce ve aksiyon pratikleri ortaya koymuş olabilirler. Nitekim bazı Grek filozoflarının düşüncelerine bakılacak olursa, peygamberlerin getirmiş olduğu vahiyle örtüşen önemli yaklaşımlar bulunduğu görülecektir. Bunu onların, saf kalbleriyle, temiz akıllarıyla, sağlam muhakemeleriyle ortaya koydukları içtihatlarında isabet etmeleri olarak değerlendiririz. 

الذنب والبلاء والدعاء

Herkul | | العربية

إن الأمة والبشرية تمرّ بمرحلةٍ حرجةٍ للغاية؛ فمن جهةٍ ثمّة حاجة إلى تقييم النقاط المصيرية تقييمًا جيدًا للغاية واتخاذ قرارات صائبة ودقيقة جدًّا، ومن جهة أخرى ثمة حاجة ملحّةٌ إلى التوجّه إلى الله بالدعاء، وإن الأشخاص المنشغلين بأنفسهم وبمشاكلهم الخاصّة فقط قد لا تعنيهم المشكلات العامة؛ إذ يمكنهم بطريقة أو بأخرى أن يجدوا المكان الذي يمكنهم العيش فيه، ولكن المهمومين الذين يُحيون البشرية جمعاء في صدروهم، يرون كلَّ مشكلةٍ تحدث في المحيط الكبير مرتبطةً بهم ارتباطًا مباشرًا، فإن منطقة جغرافية شاسعة قد لا تكفي بالنسبة لهم.

وبما أن الله جل جلاله يقول: ﴿وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ﴾ (سورة الشورى: 30/42) فعلينا أن نحاسب أنفسنا ونلجأ إلى الله بالتوبة والاستغفار إزاء ما نواجه من مصائب سواء على المستوى الشخصي أو الأسري أو الوطني أو الإنساني؛ لأن المشاكل التي نتعرض لها في المحيط الضيق أو الواسع إذا كانت تتأتى من بعض أخطائنا وعيوبنا فهذا يعني أننا انتهكنا حقًّا من حقوق الله أو العباد، عمدًا كان أو خطأً.. لهذا السبب يجب أولًا أن نحاسب أنفسنا، وأن نبحث عن طرق تصحيح واستدراك الأخطاء التي اكتشفنا أننا ارتكبناها، ثم نستغفر الله ونطلب منه العفو والصفح.

والواقع أن هذه هي الحقيقة التي علّمتنا إياها أدعيةُ الأنبياء في القرآن الكريم؛ ذلك أن سيدنا موسى عليه السلام لما تسبب في موت شخص بالخطإ، أناب إلى الحق تعالى واستغفر بقوله: ﴿رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي﴾ (سورة القَصَصِ: 28/16)، مبينًا أنه تجاوز الإطار الذي قدّره وحدّده له الحق تعالى.

وبالشكل نفسه يقول سيدنا يونس عليه السلام: ﴿لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ﴾ (سورة الأَنْبِيَاءِ: 21/87) حيث يرى زلة صغيرة خاصة بالأنبياء العظام جرمًا كبيرًا، ويؤكد هذا بقوله “إني كنت من الظالمين”.

وبالمثل فقد عبر آدم عليه السلام بقوله: ﴿رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/23) أنه لم يستطع الوفاء بالحقوق التي يجب عليه أداؤها والوفاء بها، وأنه تجاوز الخط الذي رُسم له.

وعندما سأل سيدنا أبو بكر رضي الله عنه رسولَ الله صلى الله عليه وسلم دعاءً خاصًّا به فإن النبي علّمه دعاءً يؤكد الحقيقة نفسها فقال: “قل: اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ[1].

لا يُتصوّر أن يصدر ذنبٌ طوعًا وعمدًا عن الأنبياء المباركين الذين أرسلهم الله دليلًا وهداةً للبشرية ولا عن خادم صادق من خدام باب النبوة مثل أبي بكر الصديق، ومع ذلك فإنهم عرضوا حالهم على الله تعالى وتمثلوا عبارة “التقصير منا، والعفو منك”، وكما أكّد ربنا في أكثر من موضع من القرآن الكريم فإن الله لا يظلم عباده ولو مثقال ذرة، ولا يجور عليهم، وكل ما قدّره لعباده عدلٌ، فإن كان هناك ظلم فهو من العباد، إما أنه وقع على أيديهم مباشرةً أو أنّ بعض أخطائهم تسبّبت في ذلك.

نعم، إن اعتراف الإنسان بالظلم والخطإ رافعًا يديه أمام الله وسيلةٌ مهمّة للغاية من أجل نيل المغفرة والرحمة، وعليه فإنه من الأهمية بمكان أن يلجأ المؤمنون إلى الله سبحانه وتعالى ويتوجهوا إليه، ولا سيما عندما تنهال الابتلاءات والمشكلات على رؤوسنا كالمطر، فإن لم ندرك أن هذه المشكلات من عند أنفسنا وأخذنا نبحث باستمرار عن مجرمين وظالمين آخرين؛ فستستمر تلك الابتلاءات.. ولكننا إذا اعتبرنا أنفسنا مسؤولين عنها وعزونا العيوبَ إلى أنفسنا، فإن الله يرحمنا ويفتح أمامنا سبلَ التخلّص من المشاكل التي نتعرّض لها.

يجب ألا ننسى أننا بشرٌ عاديّون ولسنا أنبياء؛ فقد خلق الله الأنبياءَ معصومين، ولم يعطهم فرصة للخطيئة.. وقطع عليهم الطرق المؤدية إلى المعصية وكأنه قال: “هذا طريق مسدود”.. لهذا السبب لم يكن هناك ميلٌ متعمّد في حياة الأنبياء الذين وُلدوا مصطفَين أطهارًا.. فإذا ما وقعوا في خطإ اجتهاديّ -وهذا نادر جدًّا- نبّههم ربنا سبحانه وتعالى على الفور، ولم يسمح لأخطائهم بأن تكون دائمة.. فقدرتهم على أن يكونوا هداة ومرشدين كاملين خالين من العيوب أمام البشرية جمعاء أمرٌ مرهون بهذا.. أما نحن فليس لدينا صفة “العصمة” هذه، لذلك لسنا محميّين من الأخطاء والمعاصي، وحتى وإن وصلنا إلى درجة الأولياء والأصفياء -الذين هم عباد الله وخاصته- فقد نخطئ أيضًا، ذلك أن هناك العديد من الأشخاص الذين كانوا يعرفون حقيقة الألوهية والربوبية هووا وسقطوا في جهنم مثل “بلعم بن باعوراء” و”برصيصا”، فلم ينفعهم ما حصَّلوا من معرفة وعلم ولا الأعمال الصالحة التي قاموا بها من قبل.

وقد قال نبينا صلى الله عليه وسلم في أحد أحاديثه: “كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ[2]، وهذا يعني أن البشر كلهم أُرسلوا إلى هذه الدنيا ولديهم الاستعداد للخطإ؛ ففي طبائعهم دوافع للخطإ، وإن كان هناك ما يقلّل هذا الشرّ إلى أدنى مستوياته، فإنما هو التوجه إلى الاستقامة والتوبة والاستغفار دون الركون إلى المعصية والإصرار عليها.. وبما أننا خُلقنا بطبيعتنا عرضة لارتكاب الأخطاء والذنوب، فلا بد أن نعرف كيف نراجع أنفسنا مرات ومرات في مواجهة المشاكل والمتاعب، ونعزوها إلى تقصيرنا ونلجأ إلى الله تعالى.

كما يجب التنبّه إلى أن إدراك الإنسان أخطاءه سيجنّبه التوهّم بأن الله مدينٌ له، وبأن أعماله وعباداته الدنيوية تستحقّ الجنة إلزامًا، فمن يعلم ويرى عيوبه يتواضع ويذلّ أمام الله، ويتلوّى ندمًا وألمًا واستغفارًا، والمؤمن الذي يعتقد أنه لم يستطع بعدُ أن يؤدي شكر النعم التي نالها ولم يستطع إظهار الحساسية اللازمة ومراعاة أوامر الله ونواهيه، سوف يستحي أن يطلب من الله شيئًا.

فإن لجوءَ المؤمن الذي آمن بالله صدقًا وحقًّا إلى الله قائلًا ما قاله أحد الصالحين في مناجاته: “يا إلهي يأتيك الجميع بأكوام من الحسنات، أما أنا فأتيتك بخطاياي التي قصمت ظهري”، واستغفارَه الله وطلبَه العفو منه أمرٌ مهمٌّ للغاية؛ فمثل هذا الرجل يعرف حدوده أمام الله، ويعيش بحذرٍ دائم، ويمرّغ وجهه على الأرض في السجود طالبًا المغفرة، فلا يتجرّأ على الله ويبتعد عن الوقاحة وسوء الأدب، ولا يمكن أن ينفصل عن شعور العبودية ولو للحظة، ويُستَحسَنُ مثل هذا الموقف أمام الحضرة الإلهية كي يرفعَ الله عنا المتاعب والمصائب التي تحلّ بنا.

وكما هو معلوم، فقد أوصى رسول الله صلى الله عليه وسلم بالخروج لدعاء الاستسقاء عند التعرّض للمجاعة والجفاف، والدعاء بما يجلب الرحمة الإلهية[3]، فتُقلب الأيدي في دعاء الاستسقاء، وكذلك الملابس، ويُؤخذ الأطفال وكبار السن إلى ساحة الدعاء، حتى الحيوانات فإن أمكنَ اصطحابُها تُصطَحَب، وفي هذه الحالة يُرفع إلى الحقّ تعالى بِلُغةِ الحال ما يعانيه الإنسان من خرابٍ وفاقةٍ وضيق، وهو بذلك أعلم.

فإن كان الله سبحانه وتعالى يمتحننا بسبب خطايانا، فواجبنا أن نحاول التطهر والتنقي بالركض إلى ينابيع التوبة والدعاء ودوام التضرع إليه، وينبغي لكل كلمة نقولها في الدعاء أن تكون صوت قلوبنا، وألا نهتم باستخدام كلمات براقة حفظناها من قبل، وألا ننخرط في التصنّع بألفاظ لَأْلَاءَه؛ على العكس من ذلك، يجب أن نتوجّه إلى ربنا بقلوبنا الطاهرة الصافية والمتحمسة، ونعبر عن إخلاصنا وصدقنا.

ربّما تتسبّب جرائمنا وأخطاؤنا الشخصية في مشاكل عامة، وهنا يحتاج الجميع إلى مراجعة أنفسهم، فهناك بعض الناس يُعتبر كل واحد منهم أملًا بالنسبة للمجتمع، فقد علَّق الناسُ آمالهم عليهم واعتقدوا أن أشياء جيدة وفجرًا جديدًا سيتحقّق مع خدماتهم.. وإن عدم قدرتهم على تقديم التمثيل اللازم، وعجزَهم عن الوفاء بحقّ مواقعهم، وخطأَهم ودخولَهم في مسارات خاطئةٍ يؤدي إلى اضطراب خطيرٍ في المجتمع.. ويبدو الأمر كما لو أن المنارات التي تكشف الطريق وتحدد الاتجاه للسفن قد انطفأت؛ فلم يعد يتّضح إلى أين ستذهب وأين سترسو هذه السفن العملاقة، ومن هنا فقد يؤدي فقدان الاتزان لدى الأشخاص الذين أحرزوا نقاطًا معينة إلى انقطاع الرحمة الإلهية تمامًا.. لسنا أنبياء، ويمكننا جميعًا أن نخطئ، كما يمكن أن تعود علينا الأخطاء في صورة مصائب، فلا يداخلنكم شكٌّ في ذلك.

يقول الأستاذ بديع الزمان: يُحتمل بقوة بالنسبة للشخص الذي يهوي من قمة برج الإخلاص أن يسقط في حفرة عميقة، وليس على أرض عاديّة مستوية؛ لأنه كلما كانت الألطاف والنعم التي يحظى بها الشخص عظيمةً، كلما كان خطر السقوط على أرضية سيئة عظيمًا، فالمغنم بالمغرم، وعندما يرتكب شخصٌ عُيِّن في غرفة الحريم وقاحةً صغيرة هناك فإنه لا يُكتفى بطرده إلى الممرّ أو القاعة فحسب، بل يتم إلقاؤه خارج باب الحرم تمامًا.. وعليه فإن الأخطاء تصل بصاحبها إلى بُعدٍ مختلِفٍ بحسب موقعه، وكبرها وصغرها يتفاوت بحسب الأفراد، وتعبيرًا عن ذلك قالوا: “حسنات الأبرار سيّئات المقربين”.

وأحيانًا تأتي المشاكل والمصائب التي تصيب أمة بأكملها بسبب الشرور التي يرتكبها الظالمون والفساق فقط، فإذا انتشرت السرقة والفساد في المجتمع، وتعذر منع الدعارة، واعتُبر الكذب أمرًا عاديًّا، وازداد النفاق، ومورس القمع والظلم، وصمت الآخرون وما اهتمّوا بهذا الانحطاط الذي يقع؛ فقد يتعرّض المجتمع بأكمله للكوارث المادية والمعنوية، ويشير إلى هذا تحسُّر سيدنا موسى عليه السلام مستفهمًا من الله تعالى بقوله ﴿أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/155).

والآية الكريمة التالية أيضًا تدعم هذا المعنى: ﴿وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ﴾ (سورة الأَنْفَالِ: 8/25) وقد جعل الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي هذه الآية عنوانًا لموضوع الزلزال الذي كتبه بمناسبة الزلازل العظيمة التي وقعت في “أرزنجان” و”إزمير”.

يتطهر المجتمع من الفاسقين والظالمين بالمصائب التي تنزل، بينما الأبرياء الذين لا يستطيعون التغلّب على السلبيّات التي تقع بالرغم من وقوفهم ضدها، ينتقلون إلى الآخرة شهداء.. أما من يدعمون هذه المظالم والمآثم أو الشياطين البكم الذين يسكتون عنها، فإنهم يهلكون سويًّا مع الجماعة الآثمة، لكن شدة عذابهم في الآخرة تختلف باختلاف إيمانهم ونواياهم وأفعالهم؛ لأن الحق تعالى لا يضيّع الإيمان والعمل الصالح مهما كان مستواهما، فهو يكافئ عليهما بالتأكيد.

وكما ورد في الآية الكريمة أعلاه، فإن الله شديد العقاب، كما أنه أرحم الراحمين في الوقت نفسه، لهذا السبب فإنه لا يعجل بالعقاب، ربما أنه يفعل ذلك بعد إمهال ألف مرة ومرة، وقد قال نبينا صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَم يُفلِتْهُ[4]، ثم ذَكَّرَ بهذه الآية الكريمة: ﴿وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ﴾ (سورة هُودٍ: 11/102).

هناك أيضًا تحذيرات وتنبيهات مختلفة تأتي في طيات الإمهال؛ إذ يحذر الله الظالمين بأوامر تكوينية مختلفة وبلغة الأشياء والأحداث حتى يعودوا إلى رشدهم، فأحيانًا يمنع المطر ويصيبهم بالجفاف ليقول لهم ضمنيًّا “أفيقوا!”، وأحيانًا يهزهم بأزمات اقتصادية، وأحيانًا يرسل عليهم مصائب أرضية وسماوية فتوقظهم من سبات غفلتهم، وأحيانًا يجعل الحياة غير قابلة للعيش بسبب دينهم فيقول لهم: “اعتنوا ببلدكم وأمتكم ودينكم وقيمكم”.. فإن كان المؤمنون لا يفهمون لغة الأشياء والأحداث، ولا يكفون عن الظلم والذنب، ولا يعودون إلى رشدهم -لا قدر الله- فإنه ينزل عليهم وابلًا إثر وابلٍ من المصائب والكوارث والابتلاءات.

يتجرع الظالمون في الدنيا والآخرة ما يستحقون من العقاب، أما الطيبون الذين يعيشون بينهم فلا يبقى لهم شيء يعانونه في الآخرة، لأنهم سيكونون قد قضوا عقوبتهم في الدنيا، ولا يُسأل عن حكمة الله في هذا، فلسنا ندري؛ فربما سيُنعِم بنجاة مخصوصةٍ على من آمنوا حقًّا وصدقًا، كما كان في الأقوام السابقة، ويستعملهم في مهام مهمّة لاحقًا، فإن كانوا يبشرون بمستقبل طيب لصالح الإسلام الدين المبين، فقد ينجيهم الله ويستلّهم من المصيبة كما يستلّ الشعرة من العجين، وبينما يموت مَن يموت، ويُسحَق من يُسحَق ينجو بعضُهم؛ فيستعملهم الله في مجالات ومهام وأعمال أخرى.

[1] صحيح البخاري، الدعوات، 16.

[2] سنن الترمذي، القيامة، 49؛ سنن ابن ماجه، الزهد، 30.

[3] صحيح البخاري، الاستسقاء، 1.

[4] صحيح البخاري، تفسير سورة (11)؛ صحيح مسلم، البر، 61.

BİR KAHVE BİN HATIR

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Kıymetli kardeşlerimiz,
Muhterem Hocamız’ın biyografisini kitap haline getiren Dr. Jon Pahl beyefendi uzun bir aradan sonra tekrar misafirimiz oldu. Çok kadim bir dostu ağırlıyor olma his ve duygusu atmosferimizi sardı.

Bizler de bu ziyaretten elde ettiğimiz görüntüleri siz kardeşlerimizle paylaşmak istedik.

GÜNAH, BELA VE DUA

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Millet olarak da bütün bir insanlık olarak da çok ciddi kritik bir dönemden geçmekteyiz. Bir taraftan kaderdenk noktalarının çok iyi değerlendirilmesine ve çok isabetli kararların alınmasına, diğer yandan da Allah’a çok dua edilmesine ihtiyaç var. Umumî problemler, sadece kendisiyle meşgul olan ve kendi dertlerine takılan insanları çok alakadar etmeyebilir. Onlar şöyle böyle kendi yaşayabilecekleri kadar bir zemin bulabilirler. Fakat içinde topyekûn insanlığı yaşatan muzdaripler, geniş dairede meydana gelen her bir problemi doğrudan kendileriyle alakalı gördüklerinden, kocaman bir coğrafya bile onlara kâfi gelmeyebilir.

Kur’ân’da, başımıza gelen bela ve felaketlerin sebebinin, kendi yaptığımız hata ve günahlar olabileceği ifade edilir. (Şûrâ sûresi, 42/30) Dolayısıyla ister şahıs ve aile, isterse ülke ve insanlık planında maruz kalınan tüm musibetler karşısında kendimizi sorgulamalı, tevbe ve istiğfar ile Allah’a yönelmeliyiz. Zira dar veya geniş dairede maruz kalınan sıkıntılar, eğer bizim bir kısım hata ve kusurlarımızdan kaynaklanıyorsa, farkında olarak veya olmayarak, Allah veya kul haklarıyla alakalı haksızlık yapmışız demektir. Bu sebeple evvela nefsimizi sorgulamalı, yaptığımızı tespit ettiğimiz yanlışları tashih ve telafi yollarını araştırmalı, sonra da Allah’tan af ve mağfiret talebinde bulunmalıyız.

Nitekim Kur’ân’da yer alan peygamber dualarının bize talim ettiği hakikat de budur. Hz. Musa (aleyhisselam), hata ile birinin ölümüne sebebiyet verdiği için, رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي “Ya Rabbi, ben nefsime zulmettim kendime yazık ettim, bağışla beni!” (Kasas sûresi, 28/16) sözleriyle Cenâb-ı Hakk’a içini döküyor, kendisi için takdir ve tayin buyrulan çerçevenin dışına çıktığını ifade ediyor ve Allah’tan bağışlanma diliyordu.

Aynı şekilde Hz. Yunus (aleyhisselam), لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَSenden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.” (Enbiyâ sûresi, 21/87) diyerek enbiyâ-i izama mahsus küçük bir zelleyi bile büyük görüyor ve bunu “zalimlerden oldum” ifadeleriyle vurguluyordu.

Keza Hz. Âdem (aleyhisselam), رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik, kendimize yazık ettik. Eğer merhamet edip bizi bağışlamazsan kaybedenlerden oluruz.” (Â’raf sûresi, 7/23) sözleriyle ifası üzerine vazife olan hakları ifa edemediğini, kendisi için çizilen çizginin dışına çıktığını ifade ediyor.

Hz. Ebû Bekir, Allah Resul’ünden kendine has bir dua talebinde bulunduğunda, Efendimiz’in ona talim buyurduğu şu duanın da aynı çizgide olduğunu görüyoruz: اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُAllah’ım, ben kendime çok mu çok zulmettim. Günahları senden başka affedecek kimse yoktur. Nezd-i ulûhiyetinden hususi bir iltifat ile beni bağışla ve bana merhamet buyur. Günahları bağışlayacak olan Sen, merhamet edecek de ancak Sensin!” (Buharî, daavât 16)

Ne Allah’ın insanlığa rehber olarak gönderdiği kutlu nebilerden ne de Hz. Ebû Bekir gibi nübüvvet kapısının sadık bendelerinden iradi ve kasti olarak bir günahın sadır olması düşünülemez. Fakat onlar, hallerini Cenâb-ı Hakk’a arz etmek suretiyle, “Bizden kusur, Senden affetmek” gibi bir tavır ortaya koymuşlardır. Kur’ân-ı Kerim’de ısrarla üzerinde durulduğu üzere Allah kullarına zerre miktarı zulmetmez, haksızlıkta bulunmaz. Onun kulları hakkında takdir buyurduğu her şey adildir. Eğer ortada bir zulüm varsa bu kullara aittir; ya doğrudan onların eliyle vuku bulmuştur, ya da onların bir kısım yanlışları buna sebep olmuştur.

Evet, insanın Allah huzurunda ellerini açarak, yaptığı haksızlık ve zulümleri itiraf etmesi, mağfiret ve merhamet edilme adına çok önemli bir vesiledir. Bu itibarladır ki özellikle sağanak sağanak bela ve gailelerin başımızdan aşağı yağdığı demlerde mü’minlerin Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeleri ve yalvarmaları daha bir önem arz eder. Eğer bu sıkıntıları kendimizden bilmez ve sürekli dışta başka mücrim ve zalimler aramaya yönelirsek, belalar da devam eder. Fakat bunlardan kendimizi mesul bilir ve kusurları üzerimize alırsak, Allah bize merhamet eder ve önümüze maruz kaldığımız sıkıntılardan kurtulma yolları açar.

Şunu unutmamalıyız ki bizler peygamber değiliz. Allah, peygamberleri masum yaratmış ve onlara günah işleme fırsatı vermemiştir. Günaha giden yolları kesmiş ve âdeta “Burası çıkmaz sokak” demiştir. Bu yüzden seçkin ve kutsi olarak dünyaya gelen nebilerin hayatlarında kasdi bir inhiraf söz konusu olmamıştır. Nadirattan, içtihat hatası nev’inden yaptıkları hatalara karşı da onları hemen uyarmış, hatalarının kalıcı olmasına müsaade etmemiştir. Onların insanlığın önünde tam ve kusursuz rehber olabilmeleri buna bağlıdır. Bizim ise böyle bir “ismet” sıfatımız yoktur. Dolayısıyla hata ve günahlardan korunmuş değiliz. Allah’ın has kulları olan evliya ve asfiya derecesine ulaşsak dahi yine de hata yapabiliriz. Nitekim Bel’am İbn-i Baura ve Bersisa gibi hakikat-i uluhiyet ve hakikat-i rububiyete vâkıf nice insanlar devrilmiş ve Cehennem’e yuvarlanıp gitmişlerdir. Ne sahip oldukları bilgi ve marifet ne de daha önce yapmış oldukları salih ameller onlara fayda vermemiştir.

Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: كُلُّ ابْنِ اٰدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ “Her âdemoğlu hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise tevbe edip hatasından dönmesini bilenlerdir.” (Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30) Demek ki bütün insanlar hataya açık şekilde bu dünyaya gönderilmiştir. Mahiyetlerinde hata işleme dürtüleri vardır. Bu şerri ehven hâle getirecek bir şey varsa o da günaha takılıp kalmadan ve onda ısrar etmeden hemen doğrulup tevbe ve istiğfara yönelmektir. Tabiat olarak hata ve günaha açık yaratıldığımıza göre, meydana gelen problem ve sıkıntılar karşısında kendimizi tekrar ber tekrar gözden geçirmesini ve bunları kendi eksikliklerimize bağlayarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmesini bilmeliyiz.

Şunu da ifade etmek gerekir ki, insanın hatalarının farkında olması, onu, kendini Allah’a karşı “alacaklı” gibi vehmetmekten uzaklaştıracaktır. Kusurlarını bilen ve gören bir insan Allah karşısında tevazu ve mahviyetle iki büklüm olacak, ızdırap ve pişmanlıkla kıvranacak ve Allah’tan bunların affını isteyecektir. Henüz nail olduğu nimetlerin şükrünü dahi eda edemediğini ve Allah’ın emir ve yasakları karşısında gerekli hassasiyeti gösteremediğini düşünen bir mü’min, Allah’tan bir şey istemekten dahi haya edecektir.

Bir zatın münacatında dediği gibi, Allah’a yürekten inanmış bir mü’minin, “Allah’ım, herkes yığın yığın sevapla Sana geliyor, ben de belimi iki büklüm eden günahlarımla Sana geldim.” diyerek Allah’a sığınması ve O’ndan afv u mağfiret talep etmesi çok önemlidir. Zira böyle biri, Allah karşısında haddini bilir, sürekli temkinle yaşar, secdede yüzünü yerlere sürerek bağışlanma talep eder. Allah’a karşı müddeiyane tavırlara girmez, küstahlıktan uzak durur. Bir an olsun kulluk şuurundan ayrılmaz. Allah’ın başımızdaki belâ ve musibetleri def u refetmesi adına böyle bir tavır, nezd-i ulûhiyette çok hora geçecek bir tavırdır.

Bilindiği üzere Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselam) insanları muzdarip eden birer musibet olan kıtlık ve kuraklık karşısında yağmur duasına çıkılmasını ve orada rahmet-i ilâhiyeyi celbedecek şekilde dua edilmesini tavsiye etmiştir. (Buhari, İstiska 1) Bu cümleden olarak yağmur duasında eller ters çevrilir, ellerle beraber elbiseler de ters çevrilir, çocuklar ve yaşlılar dua yerine götürülür, hatta imkân varsa hayvanlar oraya sevk edilir ve -Cenab-ı Hak her şeye, kullarının her haline nigehban olduğu halde- nasıl bir derbederliğe ve perişaniyete maruz kalındığı hâl diliyle Cenâb-ı Hakk’a arz edilir.

Eğer Cenâb-ı Hak günahlarımız yüzünden bizi imtihanlara maruz bırakıyorsa, bize düşen, tevbe kurnalarına koşarak temizlenmeye ve arınmaya çalışmak, dua dua Allah’a yalvarmaktır. Dua ederken söylediğimiz her kelime kalbimizin sesi olmalıdır. Daha önceden ezberlediğimiz talakatlı sözlerle edebiyat yapma değil, şatafatlı kelimelerle suniliğe girme değil; bilakis saf, duru ve heyecan dolu gönlümüzle Rabbimize teveccüh etmeli, ihlas ve samimiyetimizi ortaya koyabilmeliyiz.

Şahsî suç ve günahlarımız, umumî sıkıntılara sebep olabilir. Herkesin bu noktada kendisini gözden geçirmesi gerektir. Bazı insanlar vardır ki toplum için âdeta birer ümit abidesidir. Millet, ümidini onlara bağlamış, onların hizmetleriyle güzel şeyler olacağına, yeni doğumların gerçekleşeceğine inanmıştır. Onların gerekli temsili ortaya koyamamaları, konumlarının hakkını verememeleri, yanlış yapmaları, hatalı yollara girmeleri toplumda ciddi sarsıntı meydana getirir. Âdeta gemilere yol ve yön gösteren fenerler sönmüş gibi olur. Bu yüzden o gemilerin gidip nereye aborda olacağı belli olmaz. Bu açıdan belli noktaları tutmuş insanlardaki kıvam kaybı, topyekûn merhamet-i ilâhiyenin kesilmesine bile sebep olabilir. Hiçbirimiz peygamber değiliz. Hepimiz hata edebiliriz. Yaptığımız hatalar da birer musibet hâlinde geriye dönebilir. Bundan hiç tereddüdünüz olmasın.

Hz. Pîr, ihlâs kulesinin başından düşen kişinin düz bir zemine değil, derin bir çukura düşmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu ifade ediyor. Çünkü kişi ne kadar iltifat ve nimete mazharsa, düştüğü zaman kötü bir zemine düşme riski de o kadar fazladır. Harem odasına alınmış biri, orada küçük bir küstahlık yaptığında, koridora veya salona çıkarılmakla bırakılmaz, kapının önüne atılır. Bu itibarla hatalar, konuma göre daha farklı bir boyuta ulaşır. Onların büyük veya küçük olması şahıslara göre izafi hâle gelebilir. Bunu ifade etme adına şöyle demişlerdir: “Hasenatü’l-ebrâr seyyiatü’l-mukarrabîn” (Ortalama salih insanların sevapları, Allah’a kurbet kazanmış has kullar için günah bile olabilir.)

Bazen de topyekûn bir milletin başına gelen belâ ve musibetler, fasık ve zalimlerin işlemiş olduğu melanetlerden ötürü gelir. Eğer bir toplumda hırsızlık ve yolsuzluk başını almış gidiyor, fuhşun önüne geçilemiyor, yalan adiyattan sayılıyor, nifak ve ikiyüzlülük prim yapıyor, zulüm ve haksızlıklar irtikâp ediliyor, yaşanan bunca dejenerasyona başkaları da sessiz kalıyor ve bunları umursamıyorsa, bütün bir toplum maddi manevi afetlere maruz kalabilir. Hz. Musa’nın Cenâb-ı Hakk’a soru üslubuyla şu sızlanışı da buna işaret eder: أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا “Aramızdaki akılsızların yaptıklarından dolayı bizi helâk eder misin Allahım?!” (Â’raf sûresi, 7/155)

Şu ayet-i kerime de bu manayı destekler: وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Öyle bir fitneden sakının ki o, hususi olarak içinizden yalnız zulmedenlerin başına gelmez (hepinize dokunur). Biliniz ki Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Enfâl sûresi, 8/25) Hazreti Bediüzzaman bu ayeti, Erzincan ve İzmir’de meydana gelen büyük zelzeleler münasebetiyle yazdığı zelzele bahsine serlevha yapmıştır.

Başa gelen musibetler vesilesiyle toplum zalim ve fasıklardan arınmış olur. Yaşanan olumsuzluklara karşı tavır belirlemelerine rağmen bununla başa çıkamayan masumlar da vefat etmeleri halinde şehit olarak öbür tarafa yürürler. Yaşanan haksızlık ve günahlara destek olan veya bunlar karşısında susan dilsiz şeytanlar ise günahkâr zümre ile birlikte helâk olur giderler. Fakat imanlarına, niyetlerine ve amellerine göre ahiretteki azaplarının ağırlığı farklı farklı olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, ne seviyede olursa olsun iman ve amel-i salihi zayi etmez, mutlaka mükâfatlandırır.

Yukarıdaki âyet-i kerimede ifade edildiği üzere Allah şedidü’l-ıkâb (cezası şiddetli) olduğu gibi aynı zamanda erhamü’r-râhimindir (en büyük merhamet sahibi). Bu sebeple cezalandırmada acele etmez. Belki bin türlü imhalden (süre vermeden) sonra bunu yapar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ “Allah zalime mehil üstüne mehil verir. Fakat bir de yakaladı mı artık onu iflâh etmez.” (Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61) Bunun akabinde de şu âyeti hatırlatır: وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “Halkı zalim olan beldeleri cezaya çarptırdığı zaman Rabbinin derdest etmesi işte böyle olur! Şüphesiz ki O’nun azabı pek acı, pek çetindir!” (Hûd sûresi, 11/102)

Mehil vermenin içinde farklı tembih ve uyarılar da vardır. Allah, zalimlerin akıllarını başlarına almaları için farklı farklı tekvinî emirlerle, eşya ve hâdiselerin diliyle de onları ikaz eder. Bazen yağmuru kesip kuraklık yaşatarak onlara zımnen “Kendinize gelin!” der. Bazen ekonomik bir krizle onları sarsar. Bazen arzî ve semavî musibetler gönderip onları gaflet uykusundan uyandırır. Bazen din adına hayatı yaşanmaz hâle getirerek “Ülkenize, milletinize, dininize, değerlerinize sahip çıkın” der… Eğer inananlar, eşya ve hâdiselerin dilinden anlamaz, zulüm ve günahlarına son vermez ve akıllarını başlarına almazlarsa -Allah muhafaza- başlarına sağanak sağanak musibet, afet ve bela yağdırır.

Zalimler hem bu dünyada hem de öbür tarafta müstehak oldukları cezayı çekerler. Onların arasında bulunan iyiler ise bu dünyada cezalarını çekmiş olacakları için ahirete bir şey kalmaz. Allah’ın hikmetinden sual olunmaz. Bilemiyoruz, belki de geçmiş kavimlerde olduğu gibi, sağlam iman etmiş olanlara hususi bir kurtuluş ihsan ederek onları daha sonra önemli vazifelerde de istihdam edebilir. Eğer onlar, Din-i Mübin-i İslâm adına istikbal vaat ediyorlarsa, Allah bir yeri helâk ederken onlara necat verebilir. Ölen ölürken, ezilen ezilirken, bazıları da ayakta kalır. Allah, geriye bıraktıklarını başka sahalarda, başka işlerde istihdam eder.

مكافحة العنف

Herkul | | العربية

سؤال: يُعدّ العنف من أعظم المشاكل التي تواجه الإنسانية اليوم، فما المسؤوليات التي تقع على عاتق الذين نذروا أنفسهم للخدمة في سبيل الله من أجل الحيلولة دون وقوع هذا العنف؟

الجواب: من أهم الأهداف التي يصبو إليها مَن نذروا أنفسهم للدعوة الإيمانية والقرآنية هو الحيلولة دون وقوع شتى أنواع العنف الموجودة أو المحتملة؛ لأن من أولوياتهم أن يكونوا دواءً لآلام الإنسانية المادية والمعنوية.. ولا جرم أن العنف هو من أخطر المشاكل التي تضرّ الإنسانية، ولذلك ينبغي لهم أن يضعوا الخطط والإستراتيجيات المتعلقة بهذا الشأن على قدر طاقاتهم وتَفَتُّقِ أذهانهم.

أجل، على أصحاب هذه القلوب المتفانية أن يبيّنوا القيمة العالمية التي تتمتّع بها مفاهيمُهم الدينية وعوالمُهم الفكرية ومناهجُهم العقائدية المهملة حتى الآن وكأنها أشياء بالية، والخير العميم الذي تعود به هذه الأمور على الإنسانية جمعاء.. إننا نؤمن بأن قيمنا الذاتية ستسهم في حلّ العديد من المشاكل المزمنة التي نعيشها اليوم، فيجب ألا نحرم الإنسانية من هذه القيم، وأن نعتبر تقديمها لصالح الإنسانية من أعظم واجباتنا، لكن يجب عند القيام بذلك ألا نخطئ الأسلوب والمنهج، وأن نبتعد عن شتى صنوف القهر والإكراه، وأن نلتزم بالمواقف والسلوكيات التي جعلناها ديدنًا لنا منذ البداية عند شرح القضايا التي نريد إخبارهم بها.

فمع الأسف الشديد ما زالت بعض الطوائف اليوم تحمل أحكامًا مسبقة عن الإسلام، وتتخذ تجاهه موقفًا عدائيًّا، كما أسهم بعض الجهلاء من بني جلدتنا في تشويه صورة الإسلام الناصعة، فحالوا دون أن تنهل الإنسانية من منهل الإسلام العذب المورود، حتى ظهر الإسلام في عديد من المناسبات عنوانًا للعنف والتطرف، وبدا وكأنه دين البرابرة والهمجيين، ومن ثَمّ لم توات الكثيرين الفرصة للتعرف على قيمه الذاتية.. من أجل ذلك فإن من أعظم المهام التي تقع على عاتق المؤمنين الذين يؤمنون بالله حقّ الإيمان هو أن يبينوا للجميع أن الإسلام ليس بالدين الذي يغذّي العنف والتطرف، وأنه أجدى ترياق لهاتين المصيبتين اللتين بُليت بهما الإنسانية.

ولا ننسَ أنكم إن لم تهتموا بالمشاكل التي تهمّ الناس فلن يبالوا هم أيضًا بمشاكلكم، وإن لم تقوموا بما هو منوطٌ بكم أمام المشاكل المزمنة مثل الفقر والجوع والعنف والتطرف وغيرها من المصائب التي تهدد الإنسانية جمعاء فلن تحصلوا على الدعم الذي تريدون حتى عند قيامكم بأنفع مشروعاتكم في ساحات أخرى.. فمن يرونكم لا تهتمون بقضاياهم الخاصة لن يساندوكم عندما تكونون في أمس الحاجة إليهم، وبذلك تظهر مدى الأهمية التي تحملها رعايتكم للأشياء التي تريدها وتنتظرها منكم الإنسانية وقيامُكم بما في وسعكم في سبيل ذلك.

الحوار والتسامح

وبشكل أكثر تحديدًا نقول: إن تعزيز ثقافة الحوار والتسامح تأتي على رأس السبل التي تسهم في منع العنف؛ حيث إن هذا سيساهم في أن يجتمع الناس حول طاولة واحدة، ويتعرّفون عن قرب ببعضهم، ويتعلمون معنى التعاون وتسوية الخلافات، ويطوّرون تجربة التعايش معًا دون نزاع.

قد يصدكم الناس في البداية أو يعاملونكم بتحفّظٍ قبل أن يفهموا غرضكم ومقصدكم، بيد أنه إذا أمكن عرض ضرورة ومعقولية المسألة بأسلوبٍ لائقٍ سينضم الجميع إلى هذه الطاولة، فرغم أن متطوعي الخدمة يؤكدون على أنشطة التسامح والحوار منذ تسعينات القرن المنصرم، ويحاولون القيام بها في حدود إمكاناتهم، وكانت تُقابل بالاعتراض والرفض من قبل البعض؛ فقد بدأت مختلف الطوائف والشعوب بل وحتى الدول في الاستجابة لها والإعلان عنها فيما بعد، أما عن المرحلة التالية فتتمثل في إيجاد طرق لتنفيذها ونشرها بشكل أكثر منهجية.

لقد خلق الله تعالى كل إنسان بمثابة عالَمٍ مختلفٍ، فلكلّ أمة قيمها وثقافتها الخاصّة، ومن الصعب للغاية جمع الناس على خطٍّ مشترك وقيم واحدة، فهذا أمر يعتمد على الإقناع ومناشدة القلوب، وهذا أيضًا ليس بالأمر الهين، ومع ذلك يمكننا أن نجعل السلام يهيمن على الأرض ولو بقدر ما، وأن نقبل الجميع في موقعه، وأن نزيل أسباب النزاع، وأن نتعايش معًا في سلامٍ وأمان، فواجبنا على الأقل هو أن نجتهد بهذه الطريقة وأن نكون ممثلين للسِّلم والسلام.

إن احترام الآخرين لكم يتوقّف على احترامكم لهم، فلو أنكم لم تقصروا في احترامكم للأديان والثقافات والحضارات الأخرى فستثيرون في أصحابها مشاعر الاحترام لمناهجكم العقائدية، وسيعود عليكم هذا الاحترام يومًا ما، فإن كان ما تُلقونه على غيركم سيعود عليكم بالمثل؛ فعليكم أن تلقوا كل ما هو جميل حتى إذا عاد عليكم لا يهشّم رؤوسكم ولا يكسر أسنانكم.

تطوير الوسائل البديلة

أما عن الوظيفة التي يجب القيام بها اليوم فهي الانطلاق بخطّة إجمالية أساسها احترام الموقع، والتسامح، والحوار، والسلام… إلخ؛ لأن كل حركة تتطلّب فكرًا وخطّة ومشروعًا مسبَقًا، ولكن لتكن فكرة إجمالية أوّلًا؛ لأنكم لا تعرفون بالضبط ما الذي تواجهونه في بداية هذا الأمر، ولكن بعد التحرك والانطلاق يمكنكم أن تضعوا خططًا أكثر تفصيلًا تتوافق مع الأشياء التي يفرضها عليكم الزمان والظروف والأوضاع الراهنة.. ويمكن أن تطلقوا عليها خططًا ثانوية يتطلّبها الانتشار والتوسعة.. إننا لا نستطيع قطعًا أن نتنبأ من الآن بما سينشأ مستقبلًا عن الأنشطة الحوارية التي نقوم بها اليوم، ولذا علينا أن نواصل التفكير أثناء سيرنا في الطريق، وأن نراجع خططنا ومشاريعنا وفقًا للأوضاع الجديدة التي نواجهها، ونعيد النظر في تحركاتنا وفقًا لذلك، وهكذا نعمل طوال سيرنا في الطريق، فلو صادفنا مشكلةً؛ جلسنا، وخططنا من جديد، ووضعنا حلولًا بديلة.

وحتى وإن اختلفت الآراء بشأن الاجتهاد في استصدار أحكام فقهية جديدة فلا ريب أن باب الاجتهاد والاستنباط مفتوحٌ عند تحديد الأعمال التي يتعين القيام بها من أجل الخدمة، فمن الممكن إجراء اجتهادات جديدة على الدوام وفقًا للوقت والظروف من أجل التغلّب على المشاكل التي نواجهها.

ومن ثم فإنكم ستحاولون بكل هذا الجهد والسعي الذي ستبذلونه على المستوى الفكري والحركي أن تلقوا بذور الحب والسلام بين الناس، وأن توقفوا دوامة العنف وتعطلوها.

قوة التمثيل

لا بد أن تعلموا أنكم إن لم تستأصلوا الحقد والكره من الصدور بأي شكل كان؛ فلن تقدروا على مقاومة العنف والإرهاب والتطرف، ولن تستطيعوا إقناع الذين لا يبرحهم الغلّ والحقد في حلِّهم وترحالهم بأنه من الممكن التعايش معًا في حبٍّ وسلامٍ على هذه الأرض التي نتشارك العيش فيها، فهذه كلها أشياء يغذّي ويدعم بعضُها بعضًا، فكما يولِّد الحقدُ والكرهُ العنفَ، فكذلك العنفُ يولد أحقادًا وضغائن جديدة، فإن أردتم أن تحطّموا هذه الدائرة الفاسدة فعليكم أن تعلِّموا الناس الحب والعفو والاحترام.

وهذا يقتضي اتباع أوامر القرآن، والتعرف على الجميع، ومصافحتهم، وفتح موائدنا وقلوبنا لهم، فليس بالإمكان تعريف أنفسكم إلى الناس ولا معرفتهم دون مقابلتهم عدة مرات، ومشاركتهم المائدة، ومجالستهم ومحاورتهم.. كما لا يمكنكم سدّ الفجوات التي طال عليها الأمد، وتسوية التلال، وعبور بحار الدم والصديد، وبالتالي بث إلهامات أرواحكم وانفعالات قلوبكم في نفوس الناس؛ دون أن تقضوا وقتًا طويلًا معهم، أو تنشئوا جسور الصداقة بينكم وبينهم.

إنَّ من أعظم أسباب العنف عدم تعرف الناس على بعضهم بما يكفي، واغترابهم عن بعضهم، فكلما زاد اللقاء والحوار أدرك الجميع بشكل أفضل أنه لا داعي للحقد والكره والعنف، وسيرى الذين وصموكم بأسماء وألقاب مختلفة منذ وقت بعيد وامتلأت نفوسهم بالخوف والرعب منكم؛ أنكم لستم كما صوَّرَت لهم عقولهم، ولكن أكرر أن هذا لا يتحقق في التوّ واللحظة، فلا بد من جيل أو جيلين على الأقل حتى يستقر هذا الأمر الذي شرعنا فيه بالأساليب والمناهج التي تحدثنا عنها سلفًا.

بعض المبادئ الخاصة بالأسلوب

على الرغم من أن القضاء على الشدة والعنف وتحقيق السلام العام بين الناس هما هدفان مهمان بالنسبة لنا، إلا أنه من الواجب علينا أن نتجنب جميع أنواع الادعاءات في هذا الصدد.. وألا ننسى أن كل شيءٍ بيد الله، إن شاء فعل، وإن لم يشأ لم يفعل، فبدون مشيئته لن تستطيعوا التقدم قيد أنملة حتى وإن بذلتم كل ما في وسعكم وأفرغتم كل ما في جعبتكم.. لكن هذا لا يعني إنكار إرادة الإنسان، وتجاهل الأسباب، على العكس من ذلك لا بد من تقديم الإرادة والعمل والنضال بالطريقة التي نعتقد صوابها، ضمن حدود قوّتنا وإمكاناتنا، ولكن لا ننسَ أن النتيجة بيد الله تعالى، فهو من يضع المحبة في القلوب، ويقرِّب الناس من بعضهم، وبدهي أنه من المستحيل أن يفهم هذا أولئك الذين يبحثون عن كل شيء في المادة والقوّة والطاقة.

وثمة جانب آخر للمسألة وهو: قد يكون لدينا خطط وتصورات وأُمنيات من أجل خير الإنسانية وصلاحها، ونرغب بالفعل في تحقيق الأشياء التي نراها جميلة، ولكن إن لم نحدد النقطة التي تتلاقى فيها الحقائق مع أفكارنا المثالية بشكلٍ صحيحٍ فلن يفيد أيٌّ من هذا شيئًا، وقد تُقابل الخطوات التي نخطوها بردودِ فعلٍ سلبيّة؛ ومن ثَمّ يجب أن ننظر قبل أن نقع في المشكلة هل لدينا طاقة كافية لتصحيح الأمر أم لا؟! وأن نحسب جيّدًا ما إذا كانت الخطوات التي نخطوها ستفي بغرضنا أم لا؟!

إننا نعيش في عالمٍ نجد فيه أنَّ مَن يثيرون المشاكل هم أنفسهم الذين يشتكون منها، والأدهى من ذلك أن هؤلاء جميعًا يتظاهرون بالشكوى، ويدبّرون من الخلف المكائد والمؤامرات التي لا يتصوّرها عقل، فيثيرون المشاكل بلا داع؛ خدمة لحساباتهم الشخصية وإستراتيجياتهم الذاتية؛ فمثلًا يندّدون في الظاهر بالعنف والتطرف والإرهاب، وفي الخلف يدعمون المتطرفين والإرهابيين، فإن كنتم ستضعون خططًا وإستراتيجيات تتعلق بهذا الشأن فلا بد أن تكونوا على وعيٍ بكلِّ هذا.

وأخيرًا نقول: من الصعب للغاية مكافحة العنف والتطرّف والإرهاب والقضاء عليهم بعد ظهورهم؛ حيث يتراجع العقل والمحاكمة العقلية خطوةً إلى الوراء بعد أن يأخذ الناس بتلابيب بعضهم، وتنبعث رائحة الحقد والكراهية من جديد، ولا يستمع أحدٌ لأحدٍ؛ ولهذا يجب عرقلة ظهورِ مثل هذه المشاكل منذ البداية أو التنبُّؤ مسبقًا بالأوضاع التي يُحتمل أن تكون سببًا لهذه المشاكل، والانقضاض عليها وحلها.. فما يجب على العقلاء من الناس هو قراءة سير الأحداث قراءة صحيحة، وتجهيز الوصفات العلاجية مسبقًا للمشاكل المحتملة.