Yazarın Arşivi

GENÇLERLE, YARINLAR ADINA…

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, çoğunluğu lise ve üniversite öğrencilerinden oluşan gençlerin daveti üzerine onların “online” toplantılarına bir görüntülü mesajla katıldı. Bu mesajda şunları söyledi:

Evet, arkadaşlarımızla bazen böyle bir araya gelerek, genel insanî değerlerimizi gözden geçiriyor, bir kere daha durumumuzu kontrol ediyor, bir kere daha iç muhasebeye dalıyor, kendimizi sorguluyor ve bunlarla istikameti korumaya çalışıyoruz/çalışıyorduk. Ama bu belâ ve musibet (salgın) gelip ortalığı işgal ettikten sonra arkadaşlarımız ağır şartlar altında o aynı hizmeti, “online” devam ettirmeye çalışıyorlar.

   Bir fikrimiz veya sözümüz varsa arkadaşlarımızın değerlendirmelerine emanet ederek onların her hayırlı faaliyetine katkıda bulunmamız lazım; kim bilir, belki biz de onların aralarında olduğumuz için kurtuluruz!..

Mutlaka o türlü şeylerin içinde bulunmak bizim de vazifemiz olmalı. “Liyakatimizden, o mevzuda denecek şeyleri ancak biz diyebiliriz!” mülahazası gibi şeytanî duygulardan uzak olarak, “Onca güzel insanların iştirak ettiği şeyde bizim de bir kaşık katkımız olsun!” mülahazası ile biz de aynı atmosferde, duygu ve düşünce itibariyle, “online” o hususlara iştirak etmeye çalışıyoruz, Allah’ın izni-inayetiyle. Zannediyorum “Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvânım!” Kardeşlerim de aynı şeyleri düşünürler, iddiadan uzaktırlar, gözleri çok büyük şeylerde değildir. Belki çok defa kendileriyle yüzleşirken, “Allah Allah! Cenâb-ı Hak, termitlere/karıncalara meğer ne büyük işler yaptırtıyormuş!” falan derler. Nimeti O’ndan (celle celâluhu) görür, o nimetin büyüklüğü O’na çok yakıştığından dolayı O’na verir ve bir kere daha اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا  “Hamdolsun o Allah’a ki, bizi böyle bir şeye hidayet buyurdu!” (A’râf, 7/43) derler. Bizi evvela insan yaptı, sonra insan-ı mü’min yaptı, sonra da “İnsanlığın Sultanı”na ümmet yaptı. Biraz evvel okuduğum, hisseme düşen virdde de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) belki birkaç yüz tane, birkaç yüz tane evsâf-ı âliyesi ile zikredilmişti, o Nebî-i Ümmî, o Şefî’, o Münzîr, o Beşîr… gibi. O’na ümmet yaptı. Aynı zamanda elimizden tutacağı vaadinde bulundu. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ olsun! O (celle celâluhu) bunları bize lütfetmeseydi, biz, bunların onda birisine bile sâhip olamazdık!.. Böyle diyoruz.

Bu açıdan da bütün arkadaşlarımızın oluşturdukları aktivitelere elden geldiğince omuz vermek, iştirak etmek ve aynı zamanda o işi paylaşmak onlarla beraber… Ve bir de büyük bir şey: Ekseriyetin hâlis duası ile ferec-i umumîyi Allah (celle celaluhu) lütfeder. “… cezbeder.” diyor; “Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder.” diyor Hazreti Pîr-i mugân, Şem’-i tâbân, Ziyâ-i himmet.

Bu mülahaza ile biz de kardeşlerimizin bu hayır işlerine iştirak ediyoruz. Nerede olursa olsun!.. Herhalde bir gün gökteki yıldızlardan birisinde ârâm eylesek, orada otursak, yeryüzünde yine olan bu türlü şeylere şöyle-böyle, hangi yolla olacaksa, katkıda bulunur, onlarla beraber bulunmayı sağlamaya çalışırız, inşâallahu teâlâ. Bu geceki faslın arkasında da esasen bu türlü mülahazalar vardı.

Esasen, şimdilerde bunca arkadaşımız, bunca şeyler yapıyorken, size ne hâcet?!. Elhamdülillah, her şey yürüyor; tren yürüyor, vasıtalar hareket ediyor, insanlar koşturuyor, elhamdülillah!.. Duygularını, düşüncelerini analiz ettiğiniz zaman, bakıyorsunuz ki, herkes senin ötende, çok ciddî düşüncelere sahip. Bu açıdan da biraz hani müstağni kalmak da -belki- icap eder; “Nasıl olsa onlar yapıyorlar, bana ne hâcet?!.” Ama böyle güzel işler için koşturup duran insanların içinde bulunmak… Fakir, kendim için çok defa öyle düşünüyorum: Hakk kapısına veya Efendimiz’in dergâh-ı nübüvvetine yaklaşırken, “Yaramaz, sen de gel!.. Bunların içinde geldin madem, senin de kulağından tutup içeriye atalım!” deniyor. Bu mülahaza…

Bu açıdan da bu fasılların kendimizin dışında olmasına göz yummak doğru değil, mutlaka içinde bulunmaya çalışmak lazım. Varsa katkıda bulunacak bir şeyimiz, bir düşüncemiz, bir fikrimiz, bir projemiz, bir stratejimiz, onu da onlara emanet ederiz ve arkadaşlarımız değerlendirirler, izn-i İlahi ile, inayet-i İlahiye ile.

   Sadece bugüne bağlı yaşamak, dar bir âleme mahkûm olmak demektir; biz, “yarın”ları olan insanlarız, “öbür günler”i de mülahazaya alıp yaşamalıyız.

Bir kere, bugüne kadar olan faaliyetlerdeki o inşirâh ruhunu canlandırmak için, bence, elimizden ne geliyorsa, onu yapmak lazım. Yani üç yüz tane, beş yüz tane, bin tane, iki bin tane insan ile şimdiye kadar görüştük burada. Çok ciddî bir inşirah ruhu ile ayrıldı gittiler; esasen, onları bir hatırlatmak lazım onlara; dün öyle idi, bugün böyle. وَتِلْكَ الأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “İşte o günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz.” (Âl-i Imrân, 3/140) Bugünler, kutlu günler, mübarek günler, pür-envâr günler; kapı kapı dolaşıyor. Dün başka bir kapının önünde, başka bir eşiğin dibinde; bugün başka bir eşiğin dibinde…

“Bugün”ün bir “yarın”ı vardır; sadece bugüne bağlı yaşamak doğru değildir. Kendimizi dar bir âleme mahkûm etmiş oluruz. Biz, “yarın”ları, “öbür günler”i olan insanlarız, Allah’ın izni-inayeti ile. Şimdiye kadar da dünya hep böyle yarınını, öbür gününü, daha öbür gününü geçirip, günler ile cereyan edip durmuştur; hiçbir güne bağlı kalmamıştır.

Sadece dünyaya tapan insanlara gelince, onların, “bugün”ü vardır; “yarın”ları yoktur onların, “öbür gün”leri de yoktur. Bugünü elden kaçırmamak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Hatta çok değişik şirretliklere bile girebilirler. Fakat biz, yarını olan insanlarız. Ee yarını olan insan, yarın adına çok şeye katlanıyor. Bir anne, karnında taşıdığı çocukla yarınlar adına nelere katlanıyor nelere?!. Bugün ızdırap çekiyor, inliyor duruyor; onu korumak için elden gelen her şeyi yapıyor. Ama bir gün, o gün gelecek; işte o “yarın”lar geldiği zaman da bir evladı bağrına basacak, öbür gün bir delikanlıyı bağrına basacak, daha öbür gün hakikaten mefkûremize hizmet eden bir babayiğidi, bir mefkûre insanını bağrına basacak. Bunları düşünerek esasen, o zorluklara da katlanıyor; katlanıyor.

Dolayısıyla öyle bir katlanma faslını şu anda da yaşıyoruz: Bir, Cenâb-ı Hakk’ın cezalandırmasıyla, bir bela musallat oldu bütün dünyaya. Biz de bu dünyanın insanıyız, dolayısıyla o belaya katlanıyoruz. Bir diğer mesele de bir kısım zalimler tarafından gadre uğradık; değişik efgâna maruz kaldık. Fakat Allah’ın izni-inayeti ile bunların hepsi savulup gidecek.

   Gençlere onları gerçekten dinlemek istediğimizi ve yanlarında olduğumuzu hissettirmeli, duygu ve düşünce paylaşımına daha çok önem vermeliyiz.

Belki bu mevzuda onlara böyle imkanlar sağlamak, “online” ile olsun “Her meselede bize içinizi açın!” demek ve onlara da kendilerini ifade etme hakkı tanımak lazım. “Bize içinizi açın, ne türlü sıkıntılarınız var, ne bekliyorsunuz? Biz, her hususta, gece-gündüz hazırız; bu telefonlarınız ile -şimdi görüntülü telefonlar da var, telefonlarınız ile- bize ulaşın. Mutlaka cevabını alacaksınız!” demek suretiyle, esasen bir kısım vaatlerde bulunmak, Allah’ın izni-inayeti ile. İmkanı varsa, fırsat elverdikçe bu türlü “online” ile görüşmeleri tekrar etmek lazım, daha sık tekrar etmek lazım bunlarla.

Evet, bir kere böyle bir sarsıntı olunca, belki daha öncedeki o kıvamı da korumama gibi bir durum söz konusu olabilir. Esasen, dünyanın her yerinde zannediyorum, aynı şey yaşanıyor. Gençler aynı duruma maruzlar. Burada bir de bizim kendi açımızdan… Biz Amerikalı değiliz, buraya geldik; yabancı bir ülke, kültür farklılığı var. Sonra mahrum edildiğimiz şeylerin daüssılası, içimize -bir yönüyle- kan damlar gibi damlıyor. Bütün bunlar da onlarda bir eziklik meydana getirebilir, psikolojik bir yenilgi meydana getirebilir. Dolayısıyla her zaman kendilerine açık bir kapı olduğumuzu ifade etmekte yarar var.

Evet, bugünün yarını var; yarın Hakk’ın divanı var. Neler ile Cenâb-ı Hakk lütuflandıracak, onu şimdiden kestirmek mümkün değil. Hepimiz az-çok üzülüyoruz, müteessir oluyoruz bundan; hem o vebadan, taundan; hem de aynı zamanda ehl-i dünyanın bize karşı vefasızlığından hepimiz bir şeyler çekiyoruz, uykularımız kaçıyor bazen.

Fakat Üstadımızın buyurduğu gibi, “Cennet ucuz değil; Cehennem de lüzumsuz değil!” Çok büyük şeye tâlip olmuşuz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ، وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cehennem şehevî şeyler ile, bohemce şeyler ile kuşatılmış; yolu-güzergahı, o! Cennet’e gelince, o da bir kısım mekrûhât, insanın hoş karşılamadığı şeyler ile kuşatılmıştır.” Bu açıdan da baştan kabullenmeliyiz ki, seçtiğimiz bu yolun bir kısım meşakkatleri/sıkıntıları da var; çünkü bizim temelli, uzun boylu, ebedlere kadar rahat edeceğimiz âlem, öbür âlem. Dolayısıyla burada bir şeye katlanacağız.

   Dünyevî çıkar ve menfaate bağlı hareket edenlerin kalıcı bir muvaffakiyet sergilemeleri çok zor, hatta imkansızdır.

Ama bakıyorsunuz, Cenâb-ı Hak, bazen dünyada da ömrümüz vefa ettiği sürece çok değişik dalga boyunda lütuflarda/ihsanlarda bulunuyor. Evet, cedlerimiz, ne saltanatlar sürmüş. “Saltanat” derken de günümüzdeki derbederlerin, perişanların, münafık kalplilerin saltanat zannettikleri şey değil. Esasen cedlerimiz mefkûrelerinin bayraklaştığı, şehbal açtığı, din-i Mübin-i İslam’ın dört bir yanda bir bayrak gibi dalgalandığı günler ile ferîh-fahûr yaşamışlar, inşirah içinde bulunmuşlar. Bazen Cenâb-ı Hak, onu da yapar.

Bazen de bazı enbiya, bir ümmete sahip olmadan, vazifelerini yapmış ve mesajlarını bırakmışlar; arkadan gelenler onları sahiplenmiş ama kendileri hiçbir şey görmeden çekip gitmişlerdir. Hatta bazı eh-i hal, ehl-i istikamet, ehl-i ihlas kimseler, Fatih gibi hizmet ederler, Yavuz gibi hizmet ederler ve derler ki: “Yâ Rabbi! Bütün bunların sonucunda neticeyi, o bayramı, o umumi bayramı bana göstermeden bir gün evvel canımı al; ben kendime bir pay çıkarmamayım ondan!” Bir de böyle bir yanı var bu meselenin. Bu açıdan, ille de “Böyle bir şey yaptık, hemen karşılığını göreceğiz/bulacağız!” filan; onlara da takılmamak lazım.

Evet, belli çıkar ve menfaatlere, dünyevî huzura, debdebeye, şaşaaya, ihtişama gönül bağlayarak yapılan işlerde kalıcı bir başarı elde etmek mümkün değildir. O insanlar, samimi değillerdir aynı zamanda. “Bir şey yapayım ve hemen karşılığını elde edeyim!” Bir kısım siyasîler gibi… O, düpedüz münafıklıktır. Bizim yolumuz, Peygamberimizin yolu, Hazreti Ebu Bekir’in yolun, Hazreti Ömer’in yolu, Hazreti Osman’ın yolu, Hazreti Ali’nin yolu… Hiçbir zaman onlar, hayatları boyunca mutlak bir huzur içinde olmadılar. Sonra, dünyadan göçüp gittikleri yerde de, bir kulübe bile arkada bırakmadılar. Bir kulübe bile arkada bırakmadılar…

   Yolumuz, Peygamberler yolu ve Ashab-ı Kirâm güzergâhıdır.

Hazreti Ebu Bekir, kendisine takdir edilen maaşı, halkın orta sınıfının kullanması ölçüsünde kullandıktan sonra, fazlasını bir testinin içine atıyordu; “tık” diye atıyordu, “tık” diye atıyordu, “tık” diye atıyordu. Halkın en düşük seviyede yaşayanı gibi yaşıyordu. Ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman da yanındaki insanlara “Bunu, benden sonraki halife Hazreti Ömer’e götürün!” dedi. Götürdüler, o da döktüğünde, çıktı ortaya paralar. Aynı zamanda herhalde pusula da vardı testinin içinde; niye öyle yapmış: “Ben halkımın en düşük seviyede yaşayanı gibi yaşama mecburiyetindeydim!..” Ağlayarak “Kendinden sonra başkalarının samimi bir mü’min gibi yaşamasına âdetâ fırsat vermedin!” mi, ne dediyse, o duyguyu nasıl ifade ettiyse, öyle ifade etti Hazreti Ömer. Tam, aynıyla aklımda değil ifade şekli onun; hıçkıra hıçkıra ağladı Hazreti Ömer.

Şimdi onlar, kendi hallerinde böyle. Hazreti Osman efendimiz, giderken hiçbir şey bırakmadı. Oysaki bir yerde beş yüz deveyi bir seferde hediye etmişti, bağışlamıştı. Bu, aileden gelen bir zenginlikti; imkânları vardı, ticaret biliyordu, onu da yapmıştı. Ama ruhunun ufkuna yürürken, yine sadece kendi olarak yürüdü.

Bizim yolumuz, bu; Peygamber yolu, peygamberler yolu, Râşid Halifeler yolu ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) salıklıyor onu: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Benim sünnetim, yolum, yöntemimdir size lazım olan. Benden sonra da Râşid Halifelerin. Ona azı dişleriniz ile tutunun.” Bu, bir idyumdur; meseleye sımsıkı tutunmayı ifade etme adına bir idyumdur: عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişleriniz ile sımsıkı sarılın!” buyuruyor. Bir insanın, ağzına aldığı bir şeyi azı dişleriyle, ön dişleriyle değil de azı dişleriyle kavîce tuttuğu gibi… İdyum yani; manasına bakılmaz bu türlü şeylerin, esasen o misalin ifade ettiği şeye bakılır.

Öyle buyurdu, onları salıkladı; onların arkasında yürümeyi tavsiye buyurdu. Ve onlar, başarılı da oldular. Düşünün, Hazreti Ömer Efendimiz, on küsur sene. Hazreti Ebu Bekir efendimiz de -yaklaşık- üç sene… Dünyanın iki süper gücü, onlar karşısında dize geldi. O da böyle, kaba kuvvetle, başlarında bombalar patlatmakla, insanların yarısını kırıp geçirmekle değil. O güzel İslam’ın güzellikleriyle, İslam’ın güzelliklerini teşhir etmeleriyle esas gönüllere girdiler. Hicret-i seniyyenin ellinci senesinde, Çin Seddi’ne ulaşıldı. Düşünün! Atın, katırın sırtında!.. Bakın, bir adım gidememişiz. Nüfus kendi içinden çoğalıyor; milletin yarısı, yarısından çoğu açlığından ölüyor. Birileri de zırhlı araçlar ile şaşaa, debdebe, ihtişam içinde hayat sürüyor ve adı “Müslümanlık”; buna da “Müslümanlık!” diyorlar. Yerin dibine batsın öylesi. O, “münafıklık”, açıktan açığa münafıklık!..

Şimdi imkân varsa esasen güzel örnekleriyle… Zannediyorum vaaz u nasihatte de en tesirli olan şey, inandırıcı bu güzel örneklerin misallendirilmesiyle olur. Ee siz de arkadaşlarımız da bugün içinizden o örnekleri bulabilirsiniz. Tâ Râşid Halifeler dönemine gitmeye lüzum yok. Estağfirullah, her zaman onlar bizim için müracaat kaynağıdır, her zaman gideriz oraya. Fakat günümüzde, on beş yirmi sene evvel, otuz sene evvel dünyanın değişik yerlerine açılma imkânı doğunca, ortam müsait hale gelince, eline çantasını alan oraya gitti, oraya gitti, oraya gitti. Neredeyse dünyada ulaşılmadık yer kalmadı. Demek, kendileri için yaşamıyorlardı. Kendi şahsî çıkarları, menfaatleri adına bir şey yapan insanların insanlığa kalıcı bir şey bırakmaları mümkün değildir. Ve bunlar samimi de değildirler, kat’iyyen ve kâtıbeten…

    Bir kere daha hatırlatmalıyım ki, entegrasyon konusunda azami gayret göstermeli, bu arada bizim anladığımız manada asimilasyona da düşmemeli, aradaki dengeye çok dikkat etmeliyiz.

Şimdi bir taraftan da belki oradaki dengeyi tam koruyamamış olabiliriz. Ben, onu da demek istemiyorum, inşallah korunur. Bulunduğumuz bir ülkede esasen entegrasyon, çok önemlidir. O ülkenin bir ferdi, birer ferdi gibi yaşamak…

Duygularımız, düşüncelerimiz itibariyle bizden zerre kadar şüphe etmemeleri lazım. Dünyevî beklentiler adına çırpınıp durduğumuz vehmine sebep olacak en küçük bir îmâda bile bulunmamak lazım. Dünyevî menfaat ve çıkar adına, böyle bir köy değil de bir köydeki bir kulübe bile beklentimiz yok. Bulunduğumuz ülkede, genel kanaatimiz, o toplumun, o ülkenin insanı, idarecileri hakkında mesele böyle olmalı. Çok ciddî büyük imkânlar ile büyük şeyler çeviriyoruz hissi uyarılmamalı, esasen. Tamamen o ülkenin birer ferdi gibi, bütün hissiyatımız, kalbî hayatımız o ülkenin yüksek kalması, o ülkenin hâkim bir unsur olarak bulunması yönünde olmalı; âdetâ o işe âmâde/teşne bulunmalıyız.

Bir diğer taraftan, bunu yaparken, o entegrasyon içinde, belki farkına varmadan, duygu-düşünce aşınmalarına da sebebiyet veriliyor. “Asimilasyon” diyebilirsiniz. İşte bunun için de sizin ara sıra yaptığınız ama dün bir araya gelerek, bugün de “online” şeklinde yaptığınız şeyler ile kendi kimliğimizi koruma… “Kendi kimliğimizi; din, iman, Allah ile irtibat…” açısından koruma…

Boşluğa meydan vermemek lazım; boşlukta insanların boşluğa yuvarlanmalarına sebebiyet vermemek lazım. Ayakta dimdik durmaları lazım ama dünyevilik adına değil, dünyada gerçek insanî değerleri ikame etme adına, temiz ses ve soluk olma adına, bir musiki gibi dinleyen insanların inşiraha kavuşması adına…

   Keşke bütün mülahazamız şu olsa ve her yerde bu hissimizin rayihası duyulsa: “Bütün insanlık gülsün, biz ağlasak da olur!”

Derdimiz bu olması lazım. “Bütün insanlık gülsün, biz ağlasak da olur; bütün insanlık gülsün, biz ağlasak da olur!..” mülahazası… Bunu yerleştirme, her tarafta bunu duyurmaya çalışma, Allah’ın izni-inayeti ile.

Belki o problemin arkasında, işte bu entegrasyon ile asimilasyon çelişkisi de var; belki onlarda o ruh hâletini biraz hâsıl ediyor. Burayı kendi ülkeleri gibi görmüyorlar; o ayrı bir yanlış. Aileler esasen, o mevzuda dünü bugünü, dünkü ülkeyi bugünkü ülkeyi filan değerlendirecek psikolojik bir seviyeye, ilmî bir seviyeye sahip değiller ki bu normal. Belki yazacağımız, çizeceğimiz şeylerle, mecmualarla, kitaplarla ve onlar için de seminerler vermek suretiyle, onlar içinde “online” programlar tertip etmek suretiyle, onların seviyelerine de bir katkıda bulunmak lazım. Biraz da onların o çocukları idare etmeleri lazım; katlanmaları lazım. Bir taraftan çocukların seviyelerini kendi değerlerimize bağlılık içinde ve bulundukları ülkeyle de uyum içinde yükseltmeyi sağlamaya matuf olmalı. Bir diğer taraftan aileleri de bu pozisyona getirmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.

İşin doğrusu aileler de boş; onların da çocuklardan farkı yok. Ama geleneksel olarak taklidî bir şey var, bir kültür farklılığı var, ülke farklılığı var. İşte o farklılığı bir problem mevzuu haline getirerek evlatlarına karşı kullanıyorlarsa bence kaybederler onları. Bize düşen, bir taraftan da aileleri o mevzuda yetişme, zannediyorum. Sadece çocuklar ile uğraşma değil, okumuş da olsalar, onlar ile uğraşma değil. Bir diğer taraftan da öbürlerinin elinden tutarak, aralarında vifâk ve ittifakı sağlamak lazım. İnşaallah.

Ama ne ölçüde başarılı oluruz, tabii çok kolay değil bu. Belki bir gün tamamen burada kendi değerlerimizi temsil edebilecek sistemler oluşturursak; mesela televizyonlarımız olursa, radyolarımız olursa, hakikaten bu canlı görüntüler ile olan şeyler herkesin imdadına, ihtiyaç duydukları zaman yetişecek şekilde olursa; bu imkânlara sahip olursak, Allah’ın izni-inayeti ile öyle bir boşluk da doldurulmuş olur.

Fakat şu anda yeni, işin başındayız. Hemen arzu ettiğimiz her şeyi elde edemiyoruz. Ama edemeyeceğiz demek değildir bu, Allah’ın izni-inayeti ile. Türkiye’de de böyle idi bir gün. Beş on tane insanı bile yakın takibe alıyorlardı, baskı altında tutuyorlardı, sesini kesmeye çalışıyorlardı. Bunların hepsini yaşadık. Ama gün geldi, hakikaten şehbal açtı, dünyanın her yerinde bayrak gibi dalgalanmaya başladı, sesimiz-soluğumuz duyuldu, dünya bir musiki gibi iliklerine kadar zevk duyarak dinledi o sesi, o soluğu. Bir gün burada da olur inşâallahu teâlâ..

   “Vazifeye devam!”

Bir de burada bazı avantajlar da var. Mesela, çok tatiller oluyor. Bu tatillerin hiçbirini fevt etmeden değerlendirebiliriz, insanları bir araya getirebiliriz, buluşturabiliriz; onları, öbürlerini buluşturabiliriz. Böylece o farklılıklar ortadan kalkar, biz hiç farkına varmadan ortadan kalkar.

O evlerde, ilk dershanelerde zannediyorum bu hizmetler yapılıyordu. Akşam bir şey anlattım: İşte Müslüman ailelerin çocukları bir yerde, bir dönemde Komünizmin tesirinde kaldılar. Benim de bildiğim bir ailenin çocuğu, tanıyordum da onu. Fakat tamamen kapılmış ona. Sonra herhalde bir-iki yerde böyle evlerdeki derslere katılmış. O derslerden birisine, İzmir-Hatay civarında bir eve -o bile aklımda- getirmişlerdi. O da geldi orada oturdu. İşte o türlü kimselerin, o cami kürsülerinde de Fakir’e sordukları sorular türünden, böyle Marksist, Leninist veya Darvinci filan sorular. Orada ne konuşulduysa unutmuşum, geçmiş zaman. Ondan sonra “Namaz kılalım!” dedik biz kendi kendimize. Hemen kalkarken dedi ki, “Hocam! Müsaade buyurursanız, ben bir banyo yapıp geleyim!” Hani demek ki artık o mesele bile kulak ardı edilmiş; o türlü şeyler…

Zannediyorum, hani orada da öyleydi bu mesele, çok zedelenen insanlar vardı, çok yaralanan insanlar vardı. Ama biz, yakalarını bırakmazsak onların, Allah’ın izni-inayeti ile, evlerimize, yurtlarımıza, pansiyonlarımıza davet edersek, bu bela ve musibet savulduğunda belki daha topluca, birbirlerine moral olabilecek şekilde onları bir araya getirirsek… Buradaki o tablo benim çok dikkatimi çekmişti; çok içten, iştiyakla o bacılar, o hanımefendiler meseleye kulak kesilmişlerdi. Zannediyorum o durumu yeniden elde edebiliriz, Allah’ın izni inayeti ile. Fakat arkasını bırakmayalım, inşâallahu teâlâ..

Başınızı ağrıttığımdan dolayı beni bağışlayın! Allah, inayetini üzerlerimizden eksik etmesin!.. Şimdi “online” devam, yarın yine belki bir araya gelmeye devam; olacak Allah’ın izni-inayeti ile.

Size daha evvel de arz etmiştim: Meczup bir arkadaşım vardı, yakınım vardı. Evet, bahsetmiştim, bir kere daha bahsetmem sıkar mı sizi? Edirne’de, o daracık mekânıma gelirlerdi bazen, nadir de olsa otururlardı. Onlar, bir şey görüyorlar, ufukları açık, gözleri açık, değişik şeyleri görüyorlar gibi davranıyorlardı. Ehl-i dünya, pozitivistler “halüsinasyon!” falan diyebilirler ama ben öyle değil, “Olabilir, hakikaten de bir şey görüyor olabilirler.” diyebilirim. Yine geldi böyle bir gün. Tam böyle, neredeyse diz dize, zaten mekân öyle, diz dize oturdu. Birden bire bir konsantrasyona geçti hemen. Onlar öyle o hâle girince, onların o hissiyatına saygının gereği, kendim de hemen bir temkinli tavır alıyordum. Öyle diz çökünce hemen, böyle gözlerini bir yere tevcih edince, ben de toparlanıyordum, “Herhalde fevkalade bir şey var!” diye, onların o hissiyatına saygının ifadesi olarak. “Ne oldu?” dedim. Biraz sonra dedi “Geldiler!” O da parça parça konuşuyor, bende iştiyak uyarıyor, “Geldiler!” dedi. “Kim geldi?” dedim. Dedi: “Bir, Kutb-u zaman; bir, Süleyman Efendi…” Bir de artık benim hatırıma mı, “Bir de Bediüzzaman!” dedi. Ben bu defa saygıyı biraz daha ileri götürdüm, daha temkinli durmaya başladım, biraz bekledim; hani birden bire diyeceklerini dememiş olabilirler. “Ne diyorlar?” dedim. Dedi: “Vazifeye devam!” Bakın!.. Üç tane kocaman insan, “Vazifeye devam!” demek için, kalkmış gelmişler. Evet, vazifeye devam!..

“Sakın incitme bir canı, yıkarsın arş-ı Rahman’ı!” Bu da Alvar İmamı’nın!..

Allah, sa’yinizi meşkûr etsin. Ben baş ağrıttım, izaç ettim; kusura bakmayın!..

BİD’AT

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bid’atın mahiyeti ve çerçevesi nedir?

   Cevap: Bid’at, Sahib-i Şeriat tarafından din tamamlandıktan sonra din adına yeni hükümler icat etme, yeni ilavelerde bulunma veya şer’î delillere muhalif şekilde tavır ve davranışlar ortaya koyma demektir.

Mesela Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Benim namazıma bakın, siz de namazlarınızı aynen benim kıldığım gibi kılın.” (Buhârî, ezan 18; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/53) buyurmuş ve namaza dair bütün şart ve rükünleri detaylı bir şekilde ümmetine talim etmiştir. Artık bundan sonra namaza yapılacak her ilave, her değişiklik “bid’at”tır.

Aynı şekilde, Kur’an ve Sünnet nasıl oruç tutulacağını tafsilatlı bir şekilde izah ettikten sonra kalkıp da bir insanın bunda bir kısım değişikliklere gitmesi, mesela orucun vakitleriyle oynaması veya başka din mensupları gibi yenilecek şeyleri kısıtlamak suretiyle oruç tutması bid’ate örnek olarak verilebilir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Sözlerin en hayırlısı, Allah’ın kitabı Kur’ân’dır; tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoludur, sünnetidir. İşlerin en şerlisi, Sünnet’e muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılanlardır (bid’at). Her bid’at de dalâlettir.” (Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7) Görüldüğü üzere bid’at çıkaran bir insan, dinin çizdiği çerçevenin dışına çıkmış demektir.

   Sahabenin Temkini

Bu tehlikesinden ötürüdür ki sahabe-i kiram efendilerimiz bid’atlere karşı olabildiğince hassas davranmışlardır. Mesela bir seferinde Abdullah b. Ömer (radıyallâhu anhuma) namaz kılmak için mescide girdiğinde, müezzinin kametten sonra insanları namaza çağırma kastıyla gereksiz yere bir daha nida ettiğini duyunca namaz kılmadan hemen mescitten çıkmış ve yanındakilere, “Haydin, bu bid’atçının yanından uzaklaşalım.” demiştir. (Tirmizî, salat 31) Esasında böyle bir şeyi mahzurlu görmek, hele onun dalalet olduğunu söylemek hiç de kolay değildir. Fakat onlar dine, dinden olmayan bir şeyin karışmaması noktasında oldukça temkinli davranmışlardır. Çünkü onlar, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulan hükümlerle dinin tamamlandığını, kemale erdiğini düşünüyor ve ancak bunlar vesilesiyle Allah’ın rızasına ulaşılabileceğine, başka bir şeye ihtiyaç olmadığına inanıyorlardı.

Buradan anlıyoruz ki ibadetlerde en ihtiyatlı yol, Kur’an’la veya fiilî, kavlî ve takrirî sünnetle sabit olan hükümlerin dışına çıkmamak; elden geldiğince onların içine, sünnette varid olmayan ameller sokmamaktır. Bir yerde oturup mesela bin İhlâs suresi okuyabilirsiniz, şu kadar Fatiha’yı okuyabilirsiniz, istediğiniz gibi dua edebilir, dilediğiniz miktarda Allah’ı tesbih u takdiste bulunabilirsiniz. Kur’ân okuma, dua etme, Allah’ı zikretme gibi ameller ibadet ü taat cinsinden olduğu için her birinden sevap kazanırsınız. Fakat kafanıza göre namazın secdesi, rükuu, kavmesi veya celsesiyle oynayamazsınız. Onlar için sünnette bahsi geçmeyen özel dualar veya belirli sureler tayin eder ve daima bunların okunmasını gereklilik gibi görürseniz bid’at çıkarmış olursunuz.

   Ezanın Erkânı

Yapılan ibadet ü taatlerde dinin özüne ve ruhuna aykırı işler yapmamaya kati surette dikkat edilmelidir. Bid’at, sadece dine yeni bir şeyler sokma değildir; var olan ibadetleri değiştirme ve farklı kalıplara sokma da bid’at sayılır. Mesela âlimler, “Allahu ekber” ile başlayıp “La ilâhe illallah” ile biten ezanın lafızlarının, onun rüknü olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ezan, iki farklı sahabenin aynı rüyayı görmesi, rüyalarında ezanın kendilerine talim edilmesi ve Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) de bunu güzel bulup onaylamasıyla (takrir) teşri kılınmıştır. Artık bundan sonra bu hükmün değiştirilmesi söz konusu olamaz.

Bu demektir ki ezanın lafızları değiştirildiği takdirde ezan, ezan olmaktan çıkar. Arapça olan ezan lafızları yerine tercümeleri söylenemez. “Tanrı uludur, Tanrı uludur, bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak…” diyerek ezan okunamaz. Okunursa bid’at çıkarılmış, dinî bir hüküm değiştirilmiş olur. Bir insan bu lafızları elli defa tekrar etse dahi bir kere ezan okumuş olmaz. Bir dönem bizde öyle bir şey yapıldı. Bildiğim kadarıyla bizim ülkemiz dışında, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminden günümüze kadar dünyanın hiçbir yerinde ezanın erkânına dokunulmamıştır.

Bırakın ezanı, bir dönemde namazların bile, tercüme edilmiş Kur’an’la kılınması teklif edilmiş fakat ulemanın karşı çıkmasıyla rafa kaldırılmış, hayata geçirilememiştir. Geçirilseydi, çok daha büyük bir bid’at işlenmiş ve namazlar namaz olmaktan çıkarılmış olurdu. Bazıları bu konuda Ebu Hanife’nin fetvasına sarılır. Ne var ki onun fetvası, yeni Müslüman olduğundan ötürü Arapçaya dili dönmeyen kimseler için geçici bir süre Fatiha’nın Farsça veya başka bir dille okunabilmesine münhasırdır. Kaldı ki diğer fukaha-i izam Ebu Hanife’nin bu fetvasına iştirak etmemişlerdir. Hatta onun bu yöndeki fetvası, Hanefi mezhebi içinde bile meşhur olmamıştır. (Serahsî, el-Mebsût, 1/37; Ekmeleddin el-Babertî, el-İnâye şerhu’l-Hidâye, 1/286) Sadece Fatiha suresi için verilen böyle bir fetvayı gerekçe göstererek, namazdaki kıraatin başka dillerde yapılabileceğine hükmetmenin hiçbir meşru temeli yoktur.

Bediüzzaman Hazretleri, “Ehl-i keşiften rivayeten Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağı haber verildiği halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i vilayet ve keşif neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar?” şeklinde bir soruya şöyle cevap verir: “Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid’atlar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 130) Hz. Pir, bid’atin ne olduğunu tasrih etmiyor. Çünkü o gün itibarıyla bunu söylemek suçtur. Fakat onun kastettiği bid’at, camilere Türkçe ezan ve kametin girmesidir. Bundan dolayı ilâhî teveccüh kesintiye uğramıştır. Bediüzzaman’ın bu tespiti bizlere Sahib-i Şeriat’ın vaz ettiği disiplinlerin korunmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ “Hiç şüphe yok ki Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr sûresi, 15/9) Kur’ân’ın ve dolayısıyla İslâm’ın korunmuşluğunun insanlara bakan en önemli bir yönü, bid’atlardan uzak durulmasıdır. Çünkü her bir bid’atle birlikte dinin özüne, esasına dokunulmuş ve onun bir parçası tahrif edilmiş olur. Aslında önceki semavî dinlerin tahrifi de böyle küçük gibi görülen bid’atlerle başlamıştır. Kelimelerle oynanmış, lafızlar aslî manalarından uzaklaştırılarak onlara farklı manalar verilmiş, tahrifleri tahrifler, tağyirleri tağyirler takip etmiş ve derken ortaya, dinin aslından çok uzak bir şey çıkmıştır. Çünkü ilâhî kelamın kelime ve lafızlarıyla veya onların manalarıyla oynanmaya başlandığı anda, onları arzu ve hevese göre yorumlamanın önü açılmış olur.

Tarih boyunca Kur’an için de hep aynı oyunlar planlanmış fakat her defasında Allah’ın izni ve inayetiyle ulema tarafından bozguna uğratılmıştır. Çünkü yukarıdaki ayette de ifade edildiği üzere bu konuda Allah’ın va’di söz konusudur. Allah, nazil olduğu günden itibaren ilahî kelamını her tür tahriften muhafaza buyurmuştur. Onun tek bir harfini değiştirmek bile mümkün olmamıştır.

   Temel Disiplinlere Uygunluk

Öte yandan, dinin hüviyet-i asliyesini bozacak hükümler, yorumlar, uygulamalar icat etmek ne kadar yanlışsa, dinin öz ve ruhuna uygun olup olmamasına bakmadan önüne gelen her şeye bid’at demek de yine dine zarar verecektir. Mesela dua etmek dinde çok önemli ibadetlerden biridir. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onun “ibadetin özü” olduğunu beyan buyurmuştur. (Tirmizî, daavât 1) Dua, sebepler üstü Cenab-ı Hakk’a teveccühün bir ünvanı olması itibarıyla halis bir ibadettir. Fakat onun hangi dilde, ne zaman, nasıl, kaç defa yapılacağıyla ilgili kesin hükümler yoktur. İnsan, istediği dilde, istediği şekilde, istediği zaman, istediği kadar dua edebilir. Bunların hiçbiri bid’at olarak görülemez. Önemli olan insanın dua ederken dinin muhkematına muhalif bir şey istememesi, temel disiplinlere aykırı sözler söylememesidir.

Yapılan duaların illaki âyetlerden alınması veya me’surattan olması da şart değildir. Fakat bir insanın Kur’ân âyetlerinde bize talim buyrulan veya Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı dualarla Allah’a yalvarması, onları kendi yapacağı dualara tercih etmesi elbette daha güzeldir. Çünkü kâmil bir kul olması itibarıyla Efendimiz, istek ve taleplerini Allah’a nasıl bir üslupla, nasıl bir tavırla arz edeceğini bizden çok daha iyi bilir. İnsanlar eskiden, resmi bir makama dilekçe yazmak istediklerinde arzuhalcilere giderlerdi. Bilirlerdi ki onlar işin usul ve adabını, maksadın nasıl ifade edileceğini, sözün nasıl söyleneceğini bilirler. İşte Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dualarına da böyle bakılabilir.

Ne var ki herkesi bununla mükellef tutmak doğru değildir. Böyle bir şey hem teklif-i mâ lâ yutak (insanlara taşıyamayacakları yükü yüklemek)tir hem de ibadetin alanını daraltmak. Kimsenin buna hakkı yoktur. İnsanlar nasıl dua etmek istiyorlarsa o şekilde dua edebilirler. Bu konuda sınırlama getiremeyiz. İnsanlar hangi dilde maksat ve meramlarını rahat ifade edebiliyorlarsa onunla Allah’a dua edebilirler.

Bazı dualar, zikirler ve salavatlar vardır ki onlar ne Efendimiz ne sahabe ne selef-i salihin, ne de fukaha-i kiram tarafından yapılmıştır. Fakat bu gerekçeyle bunlar bid’at olarak görülemez. Mesela Fatiha, İhlas veya Muavvizeteyn gibi surelerin fazilet ve sevabına dair sünnet-i seniyyede gelen rivayetler vardır. Bir insan buna binaen bir yere oturup yüz defa İhlas suresini okuyabilir. Veya seleften birçok zatın yaptığı gibi bir kısım Kur’ân ayetlerinden hareketle bir kısım münacatlar çıkarabilir. Asr-ı Saadette veya sahabe döneminde bulunmadığı gerekçesiyle bu tür şeylere bid’at denemez. Çünkü bunlar özü itibarıyla dinde teşvik edilen amellerdir. Bir şeyin bid’at olup-olmamasını tespit etmedeki temel kriter; onun temel disiplinlere uygun olup olmamasıdır.

***

Not: Bu yazı, 22 Mayıs 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

فلسفة الحوار

Herkul | | العربية

كثيرًا ما نطلق في يومنا الحاضر على اجتماع الناس من ذوي الأفكار المتنوعة والرؤى العالمية المختلفة مصطلحَ “الحوار”، ومع ذلك بوسعنا أن نبتكر مصطلحاتٍ مختلفةً حتى لا نقع في الإلف والتعود، المهم هو إظهار حسن نوايانا، وصدق مشاعرنا وأفكارنا، فمثلًا يمكن أن نستخدم كلمة “التسامح” كمعنى مرادف لمصطلح “الحوار”، ولكن البعض لا يحبذ هذا، حيث يرون أن كلمة التسامح تستدعي معنى أن المخاطب يحمل أفكارًا ومعتقداتٍ خاطئةً، ويقوم بتصرفات وسلوكيات منكَرة أرغمكم على تحمّلها، وكأن الطرف المقابل يقدم لكم الأشواك، فتسامحونه وتقدمون له الورود، وهذا يعني ضمنيًّا اتهام الآخر وإهانته.. على كل حال، يجب ألا نتعلق بالكلمات ونتوقف عندها، وما عليكم إلا أن تراجعوا أقوالكم مرة أخرى، وتعملوا على إيجاد تعبيرات أكثر براءة وليونة.

فمثلًا يمكن استخدام عبارة “احترام الإنسان أيًّا كان موقعه” بدلًا من كلمة “التسامح”؛ لأن هذا التعبير ينطوي على فكرة أن كل إنسان جدير بالاحترام أيًّا كانت رؤيته العالمية وفلسفته الحياتية، وبتعبير آخر: هو احترام إنسانية الشخص الذي نخاطبه؛ لأن كل إنسان تكمن في داخله مجموعةٌ من القيم، وقد لا يستطيع البعض الكشف عن هذه الطاقة الكامنة في داخله، ولكن لا ننسَ أن الإنسان هو صنعة الله، فلا بد من إبداء الاحترام لهذا الصرح الذي وصفه خالقه بأنه على “أحسن تقويم”، فإن احترام الإنسان يعني من ناحيةٍ ما توقير الخالق جل وعلا.

ويمكن أن نستخدم إلى جانب ما ذكرناه تعبيراتٍ مختلفةً أخرى مثل: إقامة جسور الصداقة، والتوافق على القواسم المشتركة، المهم هو الحفاظ على المبادئ الأساسية، وعدم خروج المسألة عن إطارها الأساسي، أو انتزاعها من أصولها وتناولها وكأنها فكرة إبداعية.

   تأمين سلامة خط السير

وعلينا أن نختار بعناية شديدة المفاهيم والمصطلحات التي نستخدمها ونراعي الفروق الدقيقة بينها كما يفعل علماء أصول الدين، حتى لا نسمح بسيطرة الأوهام والمخاوف غير المبرَّرة على العمل الذي نقوم به، فلا ينبغي لنا أن نضايق أحدًا مهما كان دينه وديانته وتصوره وفكره بالمصطلحات التي نستخدمها والأنشطة التي نقوم بها، بل نحدّد محيط العمل وإطاره بشكل صحيح، ونبيّن ذلك للآخرين، وعند الشروع في العمل نحدد بداية أدواتنا ومستلزماتنا، ونؤكد عليها فيما بعد في كل مكان، سواء عند التحدث من وراء الأبواب المغلقة أو أمام الحشود في القاعات الكبيرة، ونتجنب من الخطابات تكدّر أذهان الذين يتعاملون مع المسألة بنقاء وحسن نية، أو ما يمكن لأصحابِ النوايا السيئة أن يسيئوا استعمالها؛ حيث يجب أن تنعكس نوايانا السليمةُ وأهدافُنا المستقيمة على أسلوبنا، وأن نضع خطابًا مشتركًا نكرّره حيثما كنا في حلنا وترحالنا، فرغم كل شيء هناك من يتحيّن الفرص لإلقاء التُّهَم عليكم والإيقاع بكم، فما يقع على عاتقنا هو أن نتوخى الدقة العالية عند تناول المسائل التي نطرحها، أما الباقي فعلى الله جل جلاله، فلا دخل لنا في النتيجة.

فقديمًا جعلوا حراسَ الليل يلاحقون بديع الزمان سعيد النورسي وطلابه الذين نذروا أعمارهم لخدمة الإيمان والقرآن، ولم يكتفوا بذلك بل استعانوا بعناصر الشرطة والاستخبارات للقيام بملاحقة هذه الزمرة قليلة العدد آنذاك، فما بالكم بحركة مفتوحة على العالم؟! مَن الذي سينهض لملاحقتها وكيف؟! فاسمعوا وعوا، وضعوا كل هذا في اعتباركم! فمهما كان قدر السلام والأمان الذي تبحثون عنه فإن البعض قد صنعوا قوالب معينةً تتوافق مع معاييرهم الذاتية وعوالمهم الفكرية، ووضعوكم فيها، فإن لم تأخذوا بعين الاعتبار وجودَ هؤلاء الناس الذين يتحركون انطلاقًا من أوهامِهم وجنونِ العظمة الذي يستولي عليهم، ولم تعدّلوا حركاتكم وخطاباتكم وفقًا لهذا فلن يعترفوا لكم بحق الحياة.

وقد يتحرك البعض على هواه ويفعل ما يحلو له، ولا أحد يعترض عليه أو يبالي بوجوده ما دام كيانًا صغيرًا أو لا يمكن أن يشكل تهديدًا لهم، حيث إن أصحاب النوايا السيئة لا يعترضون إلا على من يتوجسون منه خيفة فحسب، وهكذا يجب أن نضع في اعتبارنا كل هذا من أجل تأمين سلامة طريق السير.

ربما تسيرون في الطريق الصحيح، ولا تبتغون شيئًا سوى رضا الله، وتُقسِمون على العمل على إزالة الكدورات التي تعلق بوجه الإسلام المنير، وتبتكرون أفكارًا جميلةً تعود بالخير على الأمة والإنسانية، وتبذلون كل التضحيات حتى تعيش الإنسانية في أمن وسلام، ولكن كل هذا وحده لا يكفي، فلا بد إلى جانب هذا مراعاة مشاعر الآخرين وأفكارهم، ولا تنسوا أن من وظيفتكم التعبير عن أنفسكم بشكل صحيح أمامهم، وإزالة كل خوف أو قلق قد يعتريهم، وإعلامهم بالماهية التي أنتم عليها، والطريق الذي تسيرون فيه، والأهداف التي تركضون وراءها.

وكذلك من الأهمية بمكان الردّ بأجوبة مناسبة مُقنعة على الافتراءات والادعاءات التي يطلقها الآخرون بدوافع معينة من أجل النيلِ من الأرواح المتفانية التي تسعى للخدمة في سبيل الله، وعلينا أن نعلن للجميع أننا نعمل من أجل إحياء القيم الإنسانية، وأننا ننظر إلى هذا على أنه أمرٌ يفرضه علينا منهجنا العقائدي، بل يجب أن نقول: إننا إذا لم نهيئ جوًّا من المحبة بين الناس فسنُسأل عن ذلك أمام الله، فنحن على يقين بأن الله تعالى قد جعل هذه الدنيا طريقًا للسير إلى السلام الأبدي الذي لا يتأتى الوصول إليه إلا بالقيام بمسؤولياتنا في هذه الدنيا، ولا همّ لنا سوى ذلك.

   إقامة جسور الحوار

من أكبر المشاكل التي تواجهنا اليوم الصراعُ والاستقطابُ، فقد بات الناسُ الآن ممزَّقين مقسَّمين إلى أحزاب متنوعة، وطوائف مختلفة، وأيديولوجيات شتى، وأخذ الجميع يسلك الطريق الذي يحلو له، وليس من اليسير قطعًا في مثل هذا الجو وضعُ المسائل في مدار معين دون إزعاج أحد، ولكن ما يقع على عاتقنا هو إقامة جسور الحوار بين الناس، وتهيئةُ أجواء الصلح، من خلال استغلال كل وسيلة لا حرج في استخدامها شرعًا، فمثلًا من المهم للغاية للقيام بذلك أن نجعل القيم الديمقراطية جزءًا من فطرتنا وطبيعتنا، وأن نؤيد الديمقراطية ونستغل كل إمكاناتها، مع إضفاء صبغتنا ونسيجنا عليها، وبدهي أن ينزعج شرذمة قليلون من هذا التصرف، ولكن كما ذكرنا سابقًا ليس بالمستطاع إرضاء الجميع، فلا يصح ألا نكترث بمثل هذا النظام الذي حاز استحسانًا وقبولًا لدى الرأي العام.

من جانب آخر فإن السبيل إلى التعبير عن أنفسنا بشكل صحيح، والتحاور مع شتى شرائح المجتمع، ومدارسة المشاكل الإنسانية المشتركة؛ هو تنشئة أنفسنا تنشئة سليمة، فلو كنا نعرف الآخرين جيدًا، ونخاطب عوالمهم الفكرية، ولا نقصِّر في احترامنا لهم؛ فإن هذه المبادرات النافعة المبذولة لصالح الإنسانية ستؤتي أكلها يومًا ما، وكثيرًا ما شهدنا أمثلة لذلك حتى الآن.

وثمة أمر آخر يستدعي الانتباه هنا وهو ألا نتعامل بالمثل مع هؤلاء الذين نُجري حوارًا معهم لمجرد أنهم نقضوا العهد والاتفاق الروحي بيننا وبينهم وألحقوا بنا الأذى، بل لا بدّ من الصبر عليهم عملًا بقول الله تعالى: ﴿وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ﴾ (سورة النَّحْلِ: 16/126).

فما يقع على عاتقنا هو إيثار طريق الخير والفضيلة، وتحاشي المعاملة بالمثل، وقد تأتي الأزمة تلو أخرى، فلا بد أن نردّ على الاتهامات الموجهة إلينا من أجل تصحيحها وتوضيحها، مع تجنب الشدة والعنف في رد الفعل.

   المداومة على الحوار

وعليكم أن تستحدثوا سبلًا أخرى من أجل إقامة حوار دائم مع شرائح المجتمع المختلفة، تارة تدعونهم لتناول الشاي وتارة أخرى تذهبون أنتم إليهم، وفي هذا الصدد استعينوا بكل الوسائل المتاحة لكم، واستخدموا كل السبل الممكنة أمامكم، فإن كانوا يشعرون بعدم الارتياح من وجود بعضكم فواصلوا الطريق بواسطة أناس آخرين لا ينزعجون منهم، وقدِّموا على أنفسكم كلَّ من له دراية بثقافة مخاطبيكم وعالمهم الفكري، فـ”شأن الحقّ عالٍ وسامٍ لا يُضحّى به بأيّ شيءٍ كان”[1]، المهم هو أن تجلسوا وتتذاكروا الأمر معهم، وتبينوا لهم أنكم تقفون في نفس المكان ولم تتغيروا، وأن قلوبكم تنبض كما تنبض من قبل ولم تتبدل مشاعركم، فطالما ظللتم بعيدين عن مخاطبكم لن يكون بوسعكم التعبير عن أنفسكم له، وسرعان ما تُنسى الجماليات التي يعلمها مخاطبكم عنكم، ولذلك عليكم بالإصرار على الحوار، واستنفاذ الطاقات من أجل الحفاظ على علاقتكم مع طوائف المجتمع المختلفة.

ومع أن الحرص والإصرار صفتين منكرَتين في الأمور الدنيوية المادية؛ إلا أنهما محمودتان في مثل هذه الأمور الخيرة، ولو نظرنا إلى الحياة السنية لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم فسنلاحظ أنه كان يبذل جهدًا غير عادي في هذا الشأن، فمن يدري كم مرة ذهب فيها إلى أبي جهل ليدعوه إلى الإسلام، ولا نبالغ إذا قلنا إنه ذهب إليه خمسين مرة، فعليكم أن تواصلوا الحوار مع شتى طوائف المجتمع بالقدر الذي تسمح به إمكاناتكم، وعلى كل من نذر نفسه للخدمة الإيمانية والقرآنية أن يعدّ نفسه مسؤولًا عن هذا الأمر، وما علينا إلا أن نصرّ على تبليغ الحقائق بالأسلوب والطريقة المناسبة التي لا ينشأ عنها ردّ فعل مخالف، أما مسألة القبول من عدمه فهذا شيء يتعلق بهم.

ولا ينبغي أن تحول الأفكارُ المختلفة والمقارباتُ المتنوعة من إقامة الحوار، فمن الممكن تناول هذه الخلافات بهدوء شديد دون التقصير في احترام كل إنسان أيًّا كان موقعه، ودون الوقوع في الخلاف، فليس لأحد أن يرى نفسه فوق الآخرين، ولا أن يترك مثل هذا الانطباع فيهم، ولا أن يتكبر أو يتباهى بل يتواضع ويخضع، كفانا ما أنجِز حتى اليوم من دون مهنية أو حرفية، ولنتناول الأمر من الآن بشيء من الاحترافية، ونتحرى الجدية في التمثيل والتطبيق بقدر ثقل أعباء الرسالة التي نحملها، ونتعامل مع القضية بنهج نبوي، ونُحسن تنشئة المشتغلين بهذا الموضوع، ونتعامل بحكمة مع هذا الأمر، مع الالتزام بالقيم الإنسانية وتحاشي ارتكاب الأخطاء، فمن الوقاحة أن نعلّق هذا الأمر الكبير على أفكار بسيطة ساذجة.

   هل لديكم شكّ في قيمكم؟!

لا ينبغي للمؤمن أن يخشى من الحوار، ولا أن يقلق من الخسائر، ففي الحوار نوع من التنافس بين القيم من ناحية ما، فلو أنكم ترتابون في قيمكم فهذا يعني أن إيمانكم بالله ضعيف، ولو قلتم: “إننا سنتأثر سلبًا إذا خالطنا هؤلاء أو أولئك، وسيعود هذا بالضرر على ديننا”، فهذا يعني أن لديكم مشكلة في الثقة بدينكم الذي تمثلونه؛ إذا كنتم توقنون أن قيمكم هي الغالبة والرابحة في سوق القيم فلا مبرّرَ إذًا للخوف من إجراء الحوار مع الآخرين، وإن كنتم على ثقة من أنكم بمصافحتكم الآخرين واحتضانكم لهم ستنتقل جمالياتكم إليهم وتستفيدون أنتم كذلك من جمالياتهم فلا داعي إذًا للخوف من الحوار معهم.

ولو أنكم جعلتم من صدوركم فسطاطًا تحتفون فيه بالآخرين، فسترون صدور الآخرين قد فتحت لكم واحدًا تلو الآخر، فهل يمكن وصفُ هذا الأمر بالخسارة؟! افتحُوا قلوبكم للعالم قدرَ ما تستطيعون؛ لأن من سيتسلّلون إلى قلوبكم سيتعرفون في الوقت ذاته على الجماليات التي لديكم، وحتى وإن لم يتقبّلوها فلن يقصروا في احترامهم لكم، وإن لم يفعلوا فسيتورعون -على الأقل- عن إلحاق الضرر بكم، فمثل هذه الأشياء ستقضي على الحدة والعنف لدى الأجيال القادمة، وتُنهي الصراعات والنزاعات، وتسد الفجوات بينكم وبينهم، ولا شك أن كل هذا يُعد بحد ذاته نصرًا مؤزرًا، فمن الأهمية بمكان أن يتكاتف الناس ويتساندوا فيما بينهم، وأن يسيروا مع بعضهم البعض في طريق واحد، وأن يتشاركوا في ماراثون واحد، وأن يتصدّوا معًا للمشاكل التي تعترض الإنسانية، فلو استطعتم أن تنثروا بذور الحب والاحترام في قلوب الناس وأن ترسخوا فكرة التعايش مع الآخر؛ فستنالون رضا ربكم وتتسببون في سعادة نبيكم صلى الله عليه وسلم.

 قد يختلف الطرف الآخر معكم في نمطِ معيشتكم وطبيعةِ عقيدتكم ومشاعركم وأفكاركم، فلربما كانوا يعيشون في دنسٍ وفجور، ويخرج من بينهم مَنْ يتطاولون على قيمكم التي تؤمنون بها، ويلحقون الضرر بكم بأقوالهم وأفعالهم، إلا أن سلامة نواياكم واستقامة أهدافكم هما ما سينقذكم من هذه المواقف التي نعتبرها نوعًا من أنواع عموم البلوى، فإذا كنتم ستجنون بعض الفوائد من خلال علاقتكم بهم، وستتغلبون على بعض الأضرار من أجل منفعة الإنسانية فليس لكم أن تكفّوا عن الحوار، لأنهم إذا خالطوكم فسيفهمون أحسن وأكثر بعض الأشياء من خلال مجالستكم، وسيدققون النظر في سلوكياتكم وتصرّفاتكم، وبناءً على هذا سيصبحون على دراية أكثر بالقيم التي تؤمنون بها، فإن لم يتقبّلوها فسيكونون على الأقل قد تعرّفوا عليها بشكل صحيح، ولو كانوا يحملون أحكامًا مسبقةً تجاهكم فسيتخلصون منها، ويعرضون عن عداوتكم، وبذلك يمكن القضاء على الصراعات والنزاعات المحتملة في المستقبل، وهذا هو ما يجب أن يحوز على اهتمامنا.

من جانب آخر لا تنسوا أننا نعيش عهدَ الفترة من ناحية ما؛ فمع الأسف ما عاد الإسلامُ يُبلَّغ للناس بشكل سليم، ولا يُمثَّل كما ينبغي، وليس لدينا شيء يدعو إلى المصداقية، وليس منطقيًّا في هذا الجو أن نعتقد أن الآخرين سيأتون إلينا حيث كنا، فيستمعون إلينا ويعقلون، ولذلك يجب أن نذهب نحن إليهم دون أن نصنّفهم إلى فئات مختلفة بحسب نظرتهم للدين وموقفهم نحونا، بل نعمل على تطوير علاقتنا بالجميع، ونحترم كل إنسان على اعتبار أنه إنسان قبل كل شيء، بل ولو كان ثمة قصور فعلينا أن نعزوه إلى أنفسنا، ونسائل أنفسنا قائلين: لماذا لم نبذل الجهد المطلوب حتى الآن للتعبير عن أنفسنا؟! ولماذا لم نتزود بالمعدات اللازمة؟! ولماذا لم نقم بالتمثيل كما ينبغي؟!

حاصل القول: نظِّموا هجراتٍ إلى كل أنحاء العالم، دون أن تلتفتوا إلى الأشياء التي يقولها الناس المحكوم عليهم بالسطحية وضيق الأفق، ودون أن تعبؤوا بالصعوبات التي ستواجهونها، بل واعتبِروا كلَّ مكانٍ تذهبون إليه هو أرضكم ووطنكم، فانثروا البذور بلا توقف، فالأرض وفيّة مخلصة، وسترون يومًا ما أن هذه البذور قد أينعت، وتبرعمت، وأثمرت، قد لا يكون حصادها وجنيُها من نصيبكم، فليس هذا مهمًّا؛ لأنكم ستؤجرون على نواياكم وهجرتكم وعملكم، وليحصدها بعد ذلك من يحصدها.

أنتم مسؤولون عن القيام بكل ما يقع على عاتقكم، ولا بد أن وجه العالم سيتغير حالما يتعرف الآخرون على جمالياتكم ويفهمونها تمامًا، فلو كنا فكّرنا ودبّرنا من قبل، وأرسلنا خمسة أو ستة ملايين شخص إلى كل أرجاء العالم، فأرشدناهم، ودللناهم على الطريق الصحيح، ووجدنا لهم فرصًا للعمل هنالك؛ لتغير وجه العالم اليوم ولصار على خلاف ما هو عليه.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: السيرة الذاتية، ص 117.

HİZMET, TİRANLAR VE DÜNYA

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Hadiseler karşımıza farklı farklı formatta çıktığından dolayı, formatlar, yapmamız gerekli olan işleri belirleme mevzuunda önemli bir misyon edâ ediyorlar. Aslında zaten öyle olmasa, ülfetler ve ünsiyetler, yapacağınız şeylerin tadını-tuzunu alır götürür. Tabloda sürekli değişiklikler olması lazım ki, insan, ciddî bir gönül inşirahı içinde, o tabloyu -orada farklı kareler gelip-geçiyor- temâşa etsin, zevkle seyretsin onları, onlardan yeni yeni manalar çıkarsın.

Şimdi, hâdiseler çok farklı şekilde cereyan ediyor. Dolayısıyla bize de bu farklı şeyler karşısında herhalde farklı tavırlar, farklı haller düşüyor. O mevzuda kusur etmemek lazım… Her birisi, Cenâb-ı Hakk’ın değişik tecelli dalga boyunda ayrı bir lütfudur; onları birer lütuf gibi görmek lazım. Kimden gelirse gelsin; Celâlî de olsa, Cemâlî de olsa, “Hepsi Cenâb-ı Hakk’ın birer lütfudur!” demek lazım. Öpüp başımıza koymamız lazım.

   “Cennet hayatının bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsunuz.”

Cenâb-ı Hak, bir yönüyle bizi imtihan etti. Bir kısım zalimleri musallat etti size. Belki çizginizde kaymalara sebebiyet vereceği düşüncesiyle, yani, “Bunlar, yaptıkları şeylerden vazgeçerler, bıkarlar, usanırlar, inlerine çekilirler; kuyruklarını kısar, inlerine çekilirler.” falan gibi, kendilerini aldatan vehimlere kapıldılar onlar. Her dönemde Amnofis’ten Ramses’e kadar, ondan Lenin’e kadar, Stalin’e kadar, Saddam’a kadar, Kazzâfî’ye kadar bütün diktatörler, tiranlar, hep aynı şeyi yapmışlardır; fakat sonunda aldanan, kendileri olmuştur; onların hepsi.

Öyle bir zulüm yaptılar. Siz de (onların beklentilerinin aksine dünyaya açıldınız.). Onların tabiri, onların mülahazası öyle; sizinki “in” değil. Siz, Cennet’in saraylarına/köşklerine müteveccih yürüyorsunuz; hedefinizde “Rıza ve Rıdvan” var, Cenâb-ı Hakk’ın bâ-kemâlini müşâhede etme var;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!”

Ehl-i İ’tizâl, Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetini inkâr ettiklerinden dolayı, Bed’ü’l-Emâlî sahibi “Yazık olsun size!” diyor; bağışlayın, “Yuf olsun size!” diyor. Evet, siz, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede etme gibi bir nimete yürüyorsunuz. Hazreti Pîr’in ifadesine göre, “Dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsunuz.”

Şu “galaksiler, sistemler” diyorsunuz; belki her birinde bir milyar yıldız var, Güneş sistemi gibi şeyler var bunların içinde. Bunların hepsini ân-ı vahitte sevk ve idare ediyor, hiçbirinde bir arıza görülmüyor, bilinmiyor. Hepsinin çehresine ayrı bir güzellik serpiştirilmiş. Bütün bunların hepsi, Zât-ı Ecell u A’lâ’da mevcut; o Cemâl-i bâ-kemâlini insanlara gösterdikleri zaman, bayılacak o insanlar. Şimdi, buna namzet olan insanlar, bence, bu dünyadaki gelip-geçici şeylere karşı zerre kadar alaka göstermezler, “göstermeyecekleri müsellemdir”, öyle diyelim, “müsellemdir!”.

   Jon Pahl’ün Kitabı: “Fethullah Gulen: A Life of Hizmet”

 Dolayısıyla zalimler zulmettiler; fakat bu arada kendinizi, Hizmet’inizi, hareketinizi ifade etmek için belki çok farklı bir fırsat yakaladınız. Böylesi hiç olmamıştı. Çünkü şimdi mazlumiyeti, ma’zuliyeti (vazifeden azledilmeyi), içeriye atılmayı, belki sürgün edilmeyi, eve kapanmayı, gaybubet etmeyi, yurdunu-yuvanı terk etmeyi, bazen evlâd u ıyâlini kaybetmeyi yaşıyorsunuz. Bütün bunlar, bu türlü zulümler, sağanak sağanak başınızdan aşağıya belalar mahiyetinde yağdığı zaman, çok farklı şeklide Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunuyorsunuz, “Onları da âhiret hesabına Allah’ım!..” diyorsunuz ve zannediyorum zaten sizin bu alev alev yanan içinizdeki ateşi söndürecek tek iksir varsa, o da bu mülahazadır. “Ne olacak, boş ver, dünya gelip-geçici!..”

Şimdiye kadar “Ölmem!” diyen, öyle yaşayan insanlar, geldikleri gibi gittiler. Evet, o dünya, onlardan sonrakilerine kaldı. Bu dünya, böyle bir şey!.. “Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.” diyeceksin ve yürüyeceksin hedefine doğru, Rü’yet’e doğru, Rıdvan’a doğru, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın iklimine doğru, Sahabe-i kirâm’ın dünyasına doğru, Enbiyâ-i ızâmın dünyasına doğru.

Onların yaptıkları şeyler, sana, bunu kazandırmıştır. Fakat bu işin içinde çok daha farklı şeyler oluyor. Düşünün kendi ülkenizde, inanmış gibi görünen insanları… Betahsis bu tabiri kullanıyorum: “İnanmış gibi görünen insanlar…” Mü’min tavrı sergiliyor gibi ve her şeyi ona bina ediyor gibi, İslamî argümanları dünyevî debdebe ve saltanatları için kullanan densizleri, bunların yaptıklarını düşünün.

Fakat bir de beri tarafta bakıyorsunuz, bir Jon Pahl çıkıyor, bir kitap yazıyor. (“Fethullah Gulen: A Life of Hizmet” https://www.amazon.com/Fethullah-Gulen-Hizmet-Jon-Pahl/dp/1682060209) Didik didik etmiş sizin dünyanızı. Köyünüze kadar, kentinize kadar gitmiş, mezarlıklarınızı ziyaret etmiş; değişik şeylerden, yeni yeni anlamlar çıkarmış ve kocaman bir mücellet meydana getirmiş. Hiçbir beklentiye de girmemiş. Dünya, ona, o kitaba tâlip olmuş; değişik yerlerde ona, o kitap vasıtasıyla kendini ifade etme imkânı, zemini, ortamı hazırlamış; her yerde sizin sesiniz, soluğunuz gibi sizi anlatmış.

Ve siz de dinlemişsinizdir, öyle bir heyecanla anlatıyor ki, hani “Yahu bizden öyle bir insan neden çıkmadı şimdiye kadar, neden böyle bülbül sesli bir insan çıkmadı!” falan dedirtecek mahiyette. Dünyanın dört bir yanında dolaştı, öyle şeylere cevaplar verdi ki!.. Mesela; “Niye bu adam, yalnızdır!” (Neden evlenip evlâd u ıyâle karışmadı?) filan. Evet, sizin bir kuşku aradığınız bir meselede, o, çok makul şeyler söylemek suretiyle, o mevzuda feveran eden hissiyatı yatıştırdı. “Yahu şundan dolayı: Bir insan, bir şeye dilbeste olmuşsa, dağınıklığa düşmemek için esasen, muhtelif şeylere sapmamak için, konsantre olmak için esasen… Dolayısıyla da o mevzuda öyle bir yalnızlık, öyle bir vahdet olabilir.” demek suretiyle, sanki siz itham edildiğiniz bazı şeyler karşısında kendinizi müdafaa ediyormuşsunuz gibi, sizi müdafaa etmiş; candan… Hani kitaba bakanlar, göreceklerdir bunu.

   Anwar Alam’ın Kitabı: “For the Sake of Allah: The Origin, Development and Discourse of The Gulen Movement”

O diğeri, Anwar Alam; o da mübarek bir insan. (Anwar Alam’ın kitabı: “For the Sake of Allah: The Origin, Development and Discourse of The Gulen Movement” https://amzn.to/3pnhOVp) Yeni bazı teklifleri de olmuş onun; bazı teklifleri de var. Herhalde bugüne kadar denip edilen şeylerin tekrarını istiyor: Bir kere daha bunları tekrarlayıp “Bu duygu ve bu düşüncemde ben hiç değişmedim, aynı şeyleri düşünüyorum.” deseniz… Mesela “Demokrasi!” dedimse ben, “Gayr-ı mütecânis (farklı farklı unsurlardan oluşan) bir toplumda en önemli idare şekli odur herhalde. Başkalarının o mevzuda diyeceği/edeceği şeylere de kulak asmamak lazım!” falan. Diyor ki: “Yeniden, bunları bir kere daha tekrar etmek suretiyle vurgulasanız. Ben de bu yeniliği ile o meseleyi alıp orada, Hindistan gibi koca bir ülkede duyuracağım sesimi. Bazı kimseler ile temas ettim ki, bunlar, binlerce, yüz binlerce insana tekâbül ediyor; binlerce yüz binlerce insana tekabül ediyor!”

Bunun gibi kadirşinas insanlar, dünyanın her yerinde, doktora tezleri hazırlıyorlar, Hareket ile alakalı, şununla alakalı, bununla alakalı. Bu açıdan da bir taraftan bunlar bir kazanım, sizin için bir kazanım. Eğer böyle bir şeye maruz kalmasaydınız, mağduriyete, mahkûmiyete, ma’zûliyete… Evet, Arapça tabirler kullanıyorum: Ma’zuliyet demek, vazifeden azledilme demek. Bilmem ne kadar insanı azlettiler. Mehcuriyet de “terk edilme” demektir; edebiyatımızda bizim “mehcur” kelimesi, çok kullanılmıştır esasen. “Yüzüne bakılmamış, âşıklar-mâşuklar” filan demektir. O ona bakmamış, o da ona bakmamış gibi mülahazalar. Kullandığım bu kelimeler bazılarınıza belki garip gelebilir de mahzuru yok; bize ait, bizim dünyamızın, edebiyatımızın malzemeleridir bunlar.

Evet, onlar birer destan kesiyorlar; Sa’di Şirâzî gibi, Firdevsî gibi destan kesiyorlar. Belâgatlarıyla, muhakemeleriyle insanları büyülüyorlar ve bunun altında esasen “siz” gibi bir hakikati dillendiriyor, bütün dünyaya duyuruyorlar, “siz” gibi bir hakikatı.

   “Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten!”

O açıdan da hani -zannediyorum Namık Kemal’indir bu- “Hakir düştüyse Hizmet, şânına noksan gelir sanma / Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten!” diyor. O “devlet” diyor, herhalde o gün Devlet-i Aliyye-i İslâmiye’ye hor bakanlara karşı o türlü bir müdafaası oluyor. Bugün sizin için de “Hizmet” önemlidir. Hatta bu “Hizmet” tabirini, başkaları takdir ile karşılıyorlar. سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ “Kavmin efendisi esasen, hizmetkarıdır onun.” Efendim, devlet başkanı bile olsa, kavmine, milletine hizmet ediyorsa, işte o; doğru odur, o meselenin doğrusu odur. Dolayısıyla dünyanın değişik yerlerinde bu “Hizmet” kelimesini takdir ile karşıladılar, “Hizmet” dediler, başka bir şey değil; “Hizmet; insanlığa hizmet” dediler.

Bu insanlar, Jon Pahl, Anwar Alam veya başka yerlerde başkaları, dünyanın değişik yerlerinde daha başkaları da… Hatta bir kardeşimiz dediydi, zannediyorum kırk kadar doktora tezi hazırlamışlar, sunmuşlar; evet, o… Şimdi Cenâb-ı Hak, bir taraftan böyle kapıları size kaparken, bir taraftan da çok farklı, kale kapıları gibi kapılar açıyor. Bütün dünya bugün sizden bahsediyor, bütün dünya…

Eee Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek gâye-i hayali, “Mefkûre-i Ulviye”si esasen: “Benim adım, Güneş’in doğup-battığı her yere ulaşacaktır bir gün!” diyor. Zannediyorum Efendimiz’in adının ulaşmadığı bir yer kalmamış gibi. Evet… Ama bir gün bir kabullenme de olacak belli ölçüde. Şu anda zaten değişik yerlerde öyle bir saygı var ki!.. Bütün o âlemi, hepsini birer mercek yaparak, hâdiselere baktığınız zaman, sadece Türkiye’deki genel durum, midenizi bulandırır sizin. O da iyi; şimdilik hele bir oraya gitmeyelim, böyle dünyanın değişik yerlerinde varabileceğimiz her yere varalım, Allah’ın izni ve inayeti ile; bakalım ne oluyor!.. Efendim, “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır!” Bütün dünyaya bunu duyuralım!..

   Yunanistan, minnet sayılabilecek söylemlere de girmeden, insanlığın gereğini sergiliyor ve bir kardeşlik tavrı ortaya koyuyor; binlerce muhacire kol kanat oluyor.

Düşünün… Dün kendilerine tepeden bakıyor, böyle hor görüyorduk. Belli bir dönemde “Osmanlı vesayeti” falan diyorduk. Oysaki bizim kardeşimiz onlar. Dün sizinle beraber, el ele, omuz omuza, diz dize; Yunanistan. Onlar vasıtasıyla denizleri aşıyordunuz, daha başka yerlere de sözünüzü dinletiyordunuz, Allah’ın izni, inayeti ile.

Belli bir dönemde bir kısım yanlışlıklarla -esasen- dostu düşman gibi algılamış olabilirsiniz. Yanlışlıklara girilmiş olabilir. Fakat hadiseler, farklı formatlar istiyor; farklı formatlar karşınıza çıkınca, bugün onlar size farklı türlü bakıyor, siz de onlara farklı türlü bakıyorsunuz. O dünkü kardeşleriniz, bugün de farklı bir kardeşlik sergiliyorlar.

Bakın, ekonomik durumları ne kadardır o insanların?!. Bir Amerika değildir o, bir İngiltere değildir, bir Almanya değildir. Ama zannediyorum dünya kadar insanı, binlerce insanı aldı, bağırlarına bastılar. Âdeta, ağızlarıyla söylemeseler bile… Söyleyip minnet sayılabilecek yöntemlere/yollara da sapmadılar; fakat “Yaptığımız şey bizim, insanca bir şey, hümanizmin gereği esasen, insan olmanın gereği!” dediler. Belki binlerce, yüzbinlerce insanı bağırlarına bastılar; ülkelerinde değişik limanlar, rıhtımlar, alanlar oluşturdular; dünyanın değişik yerlerine seyahat imkânı verdiler onlara.

İşte bu da sizin için ayrı bir kazanım. Yunanistan, kardeşiniz; İngiltere, kardeşiniz; Almanya, kardeşiniz; Fransa, kardeşiniz; Hollanda, kardeşiniz; yeni dünya Amerika, belki çoğumuz Türkiye’de Amerika’nın değişik eyaletlerini bile bilmezdiniz ama… Şimdi dünyanın değişik yerlerinde daha başkaları da… Bugün kalpleri sizin için çarpıyor ve size muhalif olanlara karşı da kat’î bir tavır alıyorlar. “Hayır” diyorlar, “Sizin dediğinize inanmıyorum ben! Doğru söylemiyorsunuz, doğru yapmıyorsunuz; zulmediyorsunuz, birilerini gadre uğratıyorsunuz!” diyorlar.

Başka ülkeleri de sayabilirsiniz burada. Afrika’nın derinliklerine kadar, tâ Güney Afrika’ya kadar… Her yerde arkadaşlar ile görüşüyor, telefon ediyorsunuz; “Var mı bir yaramazlık? Var mı musallat olan bir muzır?” “Var!” diyorlar. “Kim?” diyorsunuz. Diyorlar ki, “Bizim ülkenin elçileri, konsolosları, yabancı misyon şefleri. Gelip gelip ‘Kapatın bu okulları, bu eğitim müesseselerini; bunlara lüzum yok! Biz size neler neler yaparız!’ falan diyorlar.” Çok doğru, onlara neler ve neler yapıyorlar. Akla hayale gelmedik şirretlikler yapıyorlar. Evet, vaka…

Vakıa bazı yerler, çok az yer, belki onda biri bile değil; bunlar, yalancıların yalanına kanarak esasen, okulları kapattılar; doğru. Fakat nâdimler, pişmanlar; çünkü geriye dönme de çok zor. Bir devlet riyasetinin aldığı bir karar hakkında, “Efendim, dün yanılmışız, kusura bakmayın, biz geriye dönüyoruz bundan!” demesi çok zordur. Bu açıdan, burada antrparantez bir şey diyeyim; Böyle, Fas, Tunus, Cezayir, Sudan, Somali, Senegal gibi ülkeler, belli bir dönemde Osmanlı vesayeti altında bulunan ülkelerdir bunlar. Fakat bir dönemde Osmanlının torunları gibi görünmüş, gitmiş okulları kapattırmışlar oralarda. Ee birden bire yeniden açarlarsa, “Dün kapattınız, bugün açıyorsunuz; yahu nedir bu sizin derdiniz!” falan derler. Çok zordur o büyük insanların bir yerde yaptığı bir şeyden hemen geriye dönmeleri; onu itibarsızlık sayarlar, akılsızlık sayarlar, densizlik sayarlar. Ama bir gün gelecek, hakikaten başkalarının şirretliği tamamen ortaya çıkınca, “Yanılmışız biz!” diyecekler. Burada dedikleri gibi, “Yanılmışız!” diyecekler; sonra da geriye adım atacaklar, Allah’ın izni ve inayetiyle; farklı bir yöntem ile yeniden işe sahip çıkacaklar. Bekliyoruz onu hep.

   Yol, Allah yolu ise, peygamberler güzergâhı ise şayet, Allah, o yolda yürüyenleri hiçbir zaman yüz üstü bırakmamıştır, bırakmayacaktır, bırakmıyor!

Her devirde mütemerritlerin, diktatörlerin, tiranların, firavunların tavrı böyle olmuştur. Onlar, hiçbir zaman makul karşısında pes etmemiş, dize gelmemişlerdir. Onlar, -bağışlayın- rezilce yaşadılar, sefilce hayatları noktalandı ve derbeder olarak da ölüp gittiler; arkadan gelenlere fena bir örnek teşkil ettiler, fena bir örnek.

Ee başkalarının akıbeti de odur, hiç tereddüdünüz olmasın. Evet, uzatabilirler o meş’ûm günü; yani, geceden karanlık gündüzü uzatabilirler; kendilerince değişik argümanları kullanabilirler. Fakat Allah (celle celâluhu) mü’minlere açtığı binlerce kapı ile, onların da hakkından gelir. Saddam da gider, Kazzâfî de gider,  Jull Sezar da gider, Amnofis de gider, Ramses de gider… Hepsi gider, gider ama hepsi de birbirinden beter. Tereddüdünüz olmasın!..

Ne hakla söylüyorsun bunu? Âdet-i İlahiyeye binâen… Fırsat verir, fakat sonra canlarını inlete inlete alır! Âdil-i Mutlak!.. Hakk!.. Âkif ne güzel söylüyor, hani “Ve’l-Asr” suresiyle alakalı: “Hâlık’ın nâ-mütenâhi adı var, en başı Hakk.” Tabii benim burada bir şerhim var. “Hakk”, Cenâb-ı Hakk’ın en baş ismi değil esasen. İsm-i Zât olan, Lafz-ı Celâle, en baş; ondan sonra da “er-Rahman”, “er-Rahîm”, “Hayy”, “Kayyûm”. Onun için vezin bozuluyor biraz.

“Hâlık’ın nâ-mütenâhi adı var, biri de Hakk,

Ne büyük şey, kul için hakkı tutup kaldırmak..

Hani Ashâb-ı kiram “Ayrılalım!” derken,

Mutlaka “Sûre-i Ve’l-Asr”ı okurmuş, neden?

Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh,

Başta iman-ı hakiki geliyor, sonra salah,

Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzun insanlık,

Bu dördü birleşti mi, yoktur sana izmihlal artık!”

Bu dördü birleşti mi, yoktur sana izmihlal artık: İman-ı kâmil, amel-i sâlih, sabır (aktif sabır), hakperestlik. Bunlar, bu dördü, bir araya geldi mi, Allah’ın izni ve inayetiyle, karşına dikilen herkes, senin karşında pes edecektir ve “Allah bes, bâki heves!” dedirtecektir. Evet, bu da atasözümüzdür bizim: “Allah bes, bâkî heves!”

   Bizi Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!..

Evet, Yunanistan’dan bahsediyorduk. Yunan kardeşlerimiz bizim… Herkese kardeş demeye teşne/hazır bulunuyoruz; fakat bazıları öyle mide bulandırıyor ki, tam böyle, “kar…” diyeceğin zaman birden bire bir istifrağ (kusma hissi) geliyor, diyemiyorsun; “ka…”da kalıyorsun. Ee zaten “ka…” vakıf manasına gelir, “dur” demektir artık burada. Öyle değil mi? Cezim alametidir.

“Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!” اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ Ben, sizdeki imana, azme, cehde, gayrete -tabii bütün kardeşlerimdeki şeylere- hayranım esasen! Mutlaka o inançla, bu azimle, o kararlılıkla bir yere varacaklarına inanıyorum. Havayı ben bulandırmasam inşâallahu teâlâ, çok yakın bir gelecekte, Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle, onlar gâye-i hayal haline getirdikleri ufka ulaşacaklar; üveyikler gibi o semalarda kanat çırpıp duracaklar.

Bu da diyor ki: “İnsanlara el açmak, hep girân geldi bize / Mihrabı Hak olana, bu türden girân azap! / Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan / Vicdanı hür olana, minnetli ihsan, azap!” Allah’tan başkasına karşı kendimizi hiçbir zaman borçlu hissetmedik. “Falanın, filanın kuluyuz!” demedik. O zavallılar gelirken, “Allah geliyor gibi” diyerek esasen şirke, küfre girmedik.

Evet, hele bir tane andavallı!.. Böyle bu çirkin kelimeleri kullanıyorum, sizi rahatsız ediyor mu? Evet, “Bak neler yaptık, neler yaptık!” Ee doğru, neler yaptınız, neler!.. Milletin canına okudunuz, ciğerine okudunuz!.. Şimdi bu yaptığı şeyleri, insanlık adına bir şey zannediyor. Bir de bağışlayın, estağfirullah, yüz bin defa estağfirullah… Mel’ûnun mel’ûniyetini ifade eden şeyleri söylerken bile O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı saygısızlık olur diye ürperiyorum ben. إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ * وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجًا * فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا (O zavallı, bu yüce suredeki “istiğfar” emrinin manasını anlamayıp diyor ki) “Efendim, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’yi fethetti de, esasen (gurura kapılarak) günah işledi de, Allah (celle celâluhu)…” Bu ne küstahlıktır!.. Hafizanallah. Zannediyorum Ebu Cehil bile dememiştir böyle bir şey. İnanmamış Efendimiz’e ama Ebu Cehil bile böyle bir şey dememiştir. Ama sen al bunu, bakan yap; ondan sonra da arkadan seyreyle feryad u figanı veya efgânı.

اَللَّهُمَّ زِدْنَا عِلْمًا وَإِيمَانًا وَيَقِينًا وَتَوَكُّلاً وَتَسْلِيمًا وَتَفْوِيضًا وَثِقَةً وَاطْمِئْنَانًا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَاذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ

“Allah’ım ilmimizi, imanımızı ve yakînimizi ziyadeleştirmeni diliyor; tevekkülümüzü teslim ve tefviz zirvelerine, hatta sika ve itminan ufkuna yükseltmeni talep ediyoruz. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celâl ve ikram sahibi, Zü’l-celali ve’l-İkram!” 

Bizi Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!.. Bizi Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!..

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ  * حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ * حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ * حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ * نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ * غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ * آمِينَ، يَا مُعِينُ *

“Rabbimiz, sana güvendik, sana yöneldik ve sonunda sana döneceğiz. Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!.. Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!.. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!.. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır. Dualarımızı kabul buyur, ey darda kalan herkesin yegâne sığınağı, medet dileyen her kulun gerçek yardımcısı!..”

Hakkınızı helal edin.

DİYALOGDA ISRAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Farklı düşünce ve dünya görüşlerine sahip insanların bir araya gelmelerini günümüzde daha çok diyalog kelimesiyle ifade etsek de ülfete düşmeme adına farklı kavramlar da geliştirilebilir. Burada asıl önemli olan, iyi niyetimizi, duygu ve düşüncelerimizdeki samimiyeti ortaya koymaktır. Mesela diyalogla eşanlamlı olarak bazen hoşgörü kavramını kullandığımız da oldu. Fakat bazıları bunu mahzurlu buldular. Hoşgörü kelimesinin, muhatabın hoş görülmeyecek bir kısım tavır ve davranışları, kanaat ve inançları olup sizin de bunlara katlandığınız anlamını çağrıştırdığını söylediler. Sanki karşı tarafın dikenleri var fakat siz bunları hoş görerek dikene gül muamelesi yapıyorsunuz. Bu da zımni olarak diğerini suçlama veya tahkir anlamına gelebilir. Hiç önemli değil, kelimelere takılmamalıyız. Biz söylemlerimizi bir kere daha gözden geçirir, daha masum ve yumuşak tabirler bulmaya çalışırız.

Mesela hoşgörü yerine “konuma saygı” ifadesini kullanabiliriz. Çünkü bu ifadenin temelinde, kim hangi dünya görüşüne ve hayat felsefesine sahip olursa olsun, saygıyı hak edeceği düşüncesi yatıyor. Farklı bir ifadeyle bunun anlamı, muhatap olduğumuz kişilerin insanlığına saygı duyma demektir. Çünkü her insan, potansiyel olarak bir değerler mecmuasıdır. Birileri kendisindeki bu potansiyeli inkişaf ettirememiş olabilir. Fakat onun da bir sanat-ı ilahiye olduğu unutulmamalı, böyle bir abideye ve donanıma saygı duyulmalıdır. İnsana saygı, bir yönüyle onu yaratana saygı duymaktır.

Bütün bunların yanında dostluk köprüleri kurma, asgari müştereklerde uzlaşma gibi farklı ifadeler de kullanılabilir. Yeter ki temel ilkeler korunabilsin, mesele esas blokajının dışına taşırılmasın ve orijinalite yapma lüksüne girilmesin.

   Güzergâh Emniyetini Sağlama

Usulü’d-din ulemasının yaptığı gibi, kullandığımız kavram ve ifadeleri nüanslarını gözeterek öyle dikkatli seçmeliyiz ki yapılan işle ilgili yersiz bir kısım vehim ve endişelere meydan vermiş olmayalım. Gerek kullandığımız terminoloji gerekse ortaya koyduğumuz iş ve faaliyetlerle farklı din ve diyanetlere, anlayış ve fikirlere sahip olan kimseyi rahatsız etmemeliyiz. Yapılan işin mahiyet ve çerçevesini doğru belirlemeli ve bunu başkalarına da izah etmeliyiz. İşin en başında doğru argümanları ve malzemeyi tespit etmeli, sonrasında da bunları her yerde vurgulamalıyız; kapalı kapılar ardında konuşurken de, büyük salonlarda kalabalıklara hitap ederken de aynı şeyleri ifade etmeliyiz. Meseleye safiyane yaklaşan insanların zihnini bulandıracak veya art niyetli insanların suiistimal edeceği söylemlerden uzak durmalıyız. Niyet ve maksatlarımızdaki duruluğu üslûbumuza da yansıtmalı, ortak bir söylem oluşturmalı ve oturup kalktığımız her yerde bunları tekrar etmeliyiz. Her şeye rağmen öküz altında buzağı arayan insanlar olacaktır. Önemli olan bizim kendimize düşeni yapmamız, meseleleri fevkalâde bir hassasiyetle ele almamızdır. Gerisi Allah’a kalmıştır. Biz neticeye karışamayız.

İman ve Kur’ân hizmetine ömrünü adayan Bediüzzaman Hazretlerini ve çevresindeki o gün için sayıları az olan adanmışları mahalle bekçilerine takip ettiriyorlardı. Bekçilerin yetmediğini görünce polis teşkilatını hatta istihbarat elemanlarını devreye soktular. Dünyaya açılan bir hareketin kimler tarafından nasıl takibe alınacağını varın siz hesap edin. Siz ne kadar sulh ve sükûnun peşinde olursanız olun, bazıları kendi ölçülerine ve düşünce dünyalarına göre kalıplar oluşturuyor ve sizi de onların içine yerleştiriyorlar. Şayet vehim ve paranoyalarıyla hareket eden insanların varlığını hesaba katmaz, hareket ve söylemlerinizi buna göre ayarlamazsanız size hayat hakkı tanımazlar.

Birileri nalına mıhına gidebilir, kimse onlara bir şey de demeyebilir. Çünkü onların varlığından endişe duymuyorlardır. Kötü niyetliler, en çok kimden endişe duyuyorlarsa onlara ilişirler. İşte güzergâh emniyetini sağlama adına bütün bunları göz önünde bulundurmak zorundasınız.

Siz doğru yolda yürüyebilirsiniz. Allah rızası dışında başka hiçbir şey düşünmeyebilirsiniz. İslam’ın dırahşan çehresine atılan ziftleri silmeye matuf hareket etmeye ant içmiş olabilirsiniz. Milletiniz ve insanlık adına çok güzel düşüncelere sahip olabilirsiniz. İnsanlık birbiriyle yaka paça olmasın, birlikte huzur içinde yaşayabilsin diye büyük fedakârlıklara katlanıyor olabilirsiniz. Fakat tek başına bunlar yeterli değildir. Bunun yanında, başkalarının duygu ve düşüncelerini de gözetmeniz gerekir. Kendinizi onlara doğru bir şekilde ifade etme, onlardaki muhtemel endişe ve korkuları izale etme gibi bir vazifeniz olduğunu da unutmamalısınız. Ne olduğunuzu, nasıl bir yolda yürüdüğünüzü, hangi hedefler arkasında koştuğunuzu insanlara anlatmak zorundasınız.

Aynı şekilde birilerinin farklı saiklerle, Allah yolunda koşturan fedakâr ruhlar hakkında ortaya attığı iddia ve iftiralara yerinde ve ikna edici cevaplar verilmesi de çok önemlidir. İnsanlık için, insanî değerleri yaşatmak için çalıştığımızı ve bunu da inanç sistemimizin bir emri olarak gördüğümüzü herkese duyurmalıyız. Demeliyiz ki biz, insanlar arasında bir sevgi atmosferi oluşturmazsak, Allah katında mesul olacağımızı düşünüyoruz. Allah’ın, bu dünyayı, ebedi huzura yürümek için bir güzergâh olarak yarattığına inanıyor ve buna ulaşabilmeyi de buradaki sorumluluklarımızı yerine getirmeye bağlıyoruz. Başka da bir derdimiz yok.

   Diyalog Köprüleri Kurma

Günümüzün en büyük problemlerinden biri, çatışma ve kamplaşmalardır. İnsanlar farklı farklı hiziplere, gruplara, ideolojilere bölünmüş ve paramparça olmuş durumdalar. Herkes kendine göre bir yol tutmuş gidiyor. Hiç şüphesiz böyle bir ortamda kimsenin demine damarına dokundurmadan, kimseyi rahatsız etmeden meseleleri belirli bir yörüngede götürebilmek hiç de kolay olmayacaktır. Fakat bize düşen vazife, dinen kullanılmasında mahzur görmediğimiz her tür vesileyi değerlendirerek insanlar arasında yeniden diyalog köprüleri kurabilmek, sulh ortamları tesis edebilmektir. Mesela bunun sağlanması adına demokratik değerlerin içselleştirilmesi çok önemlidir. Biz kendi renk ve desenimizi de ilave ederek demokrasinin arkasında durup onun imkânlarını değerlendirmeliyiz. Gerçi bundan da rahatsızlık duyan bir şirzime-i kalîle olacaktır. Fakat daha önce de ifade edildiği üzere herkesi memnun etmek mümkün değildir. Biz maşeri vicdan tarafından kabul görmüş böyle bir sisteme karşı alakasız kalamayız.

Öte yandan kendimizi doğru ifade edebilmenin, toplumun farklı kesimleriyle diyaloğa geçebilmenin ve onlarla insanlığın ortak problemlerini müzakere edebilmenin yolu, kendimizi iyi yetiştirmekten geçer. Eğer muhataplarınızı iyi tanır, onların düşünce dünyalarına hitap edebilir ve saygıda kusur etmezseniz insanlık adına atılan bu faydalı adımlar meyve verecektir. Nitekim bugüne kadar bunun örneklerine defalarca şahit olduk.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da, diyaloğa geçtiğiniz insanlar bozgunculuk yapıp yapılan manevî anlaşmayı bozduklarında hemen sizin de aynı yola tevessül etmemenizdir. Sabretmesini bilmelisiniz. Kur’an-ı Kerim,

وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ

“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Ama eğer sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için en hayırlısıdır.” (Nahl sûresi, 16/126) âyetiyle sabrın faziletini vurgular. Bize düşen de hayır ve fazilet yolunu seçmek ve mukabele-i bi’l-misle (aynıyla karşılıkla verme) başvurmamaktır. Bir gün gelir Şubat fırtınası olur, başka bir gün Haziran fırtınası, diğer bir gün de Temmuz fırtınası olur. İtham edildiğimiz mevzulara cevap vermeli, tashih ve tavzihlerde bulunmalıyız, ancak bunda da tepkisel davranmamalıyız.

   Diyalogda Devamlılık

Değişik vesileler ihdas ederek toplumun farklı kesimleriyle diyaloğunuzu devam ettirmelisiniz. Bazen onları çaya çağırmalı, bazen de siz ayaklarına gitmelisiniz. Bu konuda kullanabileceğiniz ne kadar argüman varsa hepsini kullanmalı, muhtemel bütün yolları değerlendirmelisiniz. Eğer birilerinin varlığından rahatsız oluyorlarsa, rahatsız olmayacakları insanlarla yola devam etmelisiniz. Veya muhatap olduğunuz insanların kültürlerini, düşünce dünyalarını en iyi kim biliyorsa onları öne sürmelisiniz. Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmez. Önemli olan, oturup belirli konuları müzakere edebilmeniz, aynı yerde durduğunuzu, nabzınızın hep aynı şekilde attığını onlara gösterebilmenizdir. Uzak kaldığınız sürece kendinizi ifade edemediğiniz gibi, daha önceden sizinle ilgili bildikleri güzel şeyler varsa bunlar da unutulur gider. Bu sebeple diyalogda ısrarcı olmalı, ne yapıp edip toplumun farklı kesimleriyle münasebetlerinizi devam ettirmelisiniz.

Normal şartlarda hırs ve inat, istenmeyen birer sıfat olsa da, bu gibi hayır doğuracak işlerde makbuldür. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakılacak olursa, O’nun bu konuda nasıl olağanüstü bir ceht ve gayret ortaya koyduğu görülür. O’nun, Ebu Cehil’e kaç defa gittiğini bilmiyoruz. Elli defa gittiğini söylesek mübalağa etmiş olmayız. Bu sebeple imkânlar elverdiği ölçüde toplumun bütün kesimleriyle diyaloğa devam etmelisiniz. Hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yolunda koşturan adanmışların her biri kendini bu konuda sorumlu görmelidir. Bize düşen vazife, tepkiye sebep olmayacak şekilde, usul ve üslubu çok iyi belirleyerek doğruları ısrarla anlatmaktır. Kabul edip etmeme ise onlara aittir.

Farklı düşünceler, farklı yaklaşımlar diyaloğa mani olmamalıdır. Konuma saygıyı ihmal etmeden ve farklılık mülâhazasına kapılmadan çok rahatlıkla bu farklılıklar ifade edilebilmelidir. Kimse kendini başkalarından üstün görmemeli, muhataplarında böyle bir intiba bırakmamalı ve iddiasız olmalıdır. Bugüne kadar amatörce bazı şeyler yapıldı. Fakat bundan sonra meseleler daha profesyonelce ele alınmalı, üstlenilen mesajın ağırlığı nispetinde, ortaya konulan temsilde de ciddi olunmalı, âdeta peygamberane bir tavırla yürünmelidir. İyi bir siyer felsefesiyle mesele yeniden ele alınmalı, bu konuyla meşgul olan insanlar çok iyi yetiştirilmeli, işin üzerine akıllıca gidilmeli, insanî değerlere bağlı kalınmalı ve yanlış yapılmamalıdır. Böyle ciddi bir işin avamca mülahazalara bağlanması, ona karşı saygısızlık olur.

   Değerlerinizden Şüpheniz mi Var?!

İnanan insanlar diyalogdan korkmamalı, kayıp yaşamaktan endişe etmemeli. Diyalogda bir yönüyle değerlerin yarışı vardır. Şayet değerlerinizden şüphe ediyorsanız, zaten Allah’a sağlam iman etmemişsiniz demektir. “Falanlarla beraber olursak onlardan negatif etkileniriz, dinimize zarar gelir.” diyorsanız, temsil ettiğiniz dine güven probleminiz var demektir. Değerlerinizin, değerler pazarında öne geçeceğine inanıyorsanız, başkalarıyla birlikte olmaktan, diyaloğa geçmekten korkmanız için bir sebep yoktur. Başkalarıyla el sıkıştığınız ve kucaklaştığınız takdirde, bir taraftan size ait güzelliklerin başkalarına da sirayet edeceğini, diğer yandan da başkalarına ait güzelliklerden istifade edeceğinizi düşünüyorsanız, diyalogdan endişe etmenize gerek yoktur. 

Şayet siz sinelerinizi başkalarına birer otağ olarak açarsanız, sinelerin de bir bir size açıldığını görürsünüz. Bunun kayıp olduğu söylenebilir mi?! Açın gönüllerinizi âleme açabildiğiniz kadar! Çünkü sizin gönlünüze giren, aynı zamanda oradaki güzelliklerle tanışacaktır. Bunları kabul etmese bile en azından saygı duyacaktır. Saygı duymasa bile zarar vermekten vazgeçecektir. Bu gibi şeyler de gelecek nesiller adına hiddet ve şiddeti kıracak, çatışma ve kavgaları sona erdirecek, aradaki uçurumları kapatacaktır. Bunların her birinin çok önemli birer kazanım olduğunda şüphe yoktur. İnsanların el ele tutuşabilmeleri, bir yolda beraber yürüyebilmeleri, bir maratonu birlikte koşabilmeleri insanlığın ortak problemleriyle baş edebilmeleri adına çok önemlidir. Eğer siz, insanların gönlüne sevgi ve saygı tohumları ekebiliyor, birlikte yaşama düşüncesini mayalayabiliyorsanız Allah’ı ve Resulullah’ı memnun etmiş olursunuz.

Bazen diyaloğa geçeceğimiz insanların yaşantıları, inançları, duygu ve düşünceleri bize ters gelebilir. Levsiyat içinde bir hayat yaşıyor olabilirler. Hatta bunlar, inandığımız değerlere dil uzatan, söz ve fiilleriyle bize zarar veren kişiler de olabilir. Bu gibi “belva-i âmm” (kaçınılması mümkün olmayan durum) diyebileceğimiz durumlar karşısında bizi kurtaracak olan şey, niyet ve maksatlarımızdır. Şayet onlarla kuracağımız münasebetler sayesinde insanlık adına bir kısım zararların önüne geçebilecek veya bir kısım faydalar temin edebileceksek, diyalogdan geri durmamalıyız. Çünkü sizinle oturup kalkmaya başladıklarında bazı şeyleri daha iyi anlayabilir, sizin tavır ve davranışlarınızı bir mercek hâline getirerek oradan hareketle inandığınız değerler hakkında fikir sahibi olabilirler. Bunları kabul etmeseler bile en azından doğru tanımış olurlar. Eğer varsa önyargıları, bunlardan kurtulur ve düşmanlıktan vazgeçerler. Böylece gelecekte muhtemel çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş olur. İşte bizim bütün derdimiz, davamız bu olmalıdır.

Diğer taraftan günümüzde bir yönüyle fetret yaşandığını unutmamalısınız. Maalesef günümüzde insanlara Müslümanlık ne doğru bir şekilde anlatılabilmiş ne de mükemmel bir şekilde temsil edilebilmiş. İnandırıcılık adına gerekli olan şeylerin hiçbirisi yok. Böyle bir ortamda başkalarının bizim bulunduğumuz ortamlara gelip bizi dinleyeceklerini, “akıllarını başlarına alacaklarını” düşünmek gerçekçi olmaz. Bu sebeple insanları, dine bakışlarına veya bize yaklaşımlarına göre farklı kategorilere ayırmadan ve etiketlemeden herkesin ayağına gitmeli, herkesle bir münasebet geliştirmeye çalışmalıyız. İnsan olması hasebiyle herkese karşı saygılı olmalıyız. Hatta ortada bir kusur varsa onu kendimizde görmeliyiz. Niçin bugüne kadar onlara kendimizi anlatma adına gerekli çabayı göstermediğimizin, gerekli donanımı elde etmediğimizin veya olması gereken temsili sergilemediğimizin muhasebesini yapmalıyız.

Hâsıl-ı kelâm, darlık ve sığlığın mahkûmu olan insanların dediği şeylere bakmadan, zorluklara aldırmadan dünyanın dört bir yanına hicretler tertip edin, her yanı kendi toprağınız gibi görün ve durmadan tohum atın. Toprak çok vefalıdır. Bakarsınız attığınız tohumlar bir gün yeşerir, sürgün verir ve semeredar olur. Bu meyveleri hasat etmek size nasip olur veya olmaz, bu çok da önemli değildir. Çünkü siz niyetinizin, hicretinizin ve amelinizin mükâfatını alırsınız. Daha sonra bunları kim hasat ederse etsin.

Siz, yapmanız gerekli olan şeyleri yapmakla sorumlusunuz. Sizin ortaya koyduğunuz güzellikler tam anlaşıldığı ve tanındığı an dünyanın çehresi değişecektir. Eğer önceden aklımızı başımıza alıp beş altı milyon insanı dünyanın dört bir yanına gönderebilseydik, onlara gittikleri yerlerde rehberlik yapıp yol gösterebilse, iş imkânları bulabilseydik bugün dünyanın çehresi çok daha farklı olurdu.

تنشئة رجال العلم العاشقين للحقيقة

Herkul | | العربية

أعتقد أن المسلمين لم يكونوا قط بهذا القدر من انعدام الأفق، والافتقار إلى الغاية، والتشرذم، والأنانية.. لقد صاروا جماعات مشردةً لا تحيطهم عناية، ولا تشملهم رعاية، كل منهم ينزع إلى تيار وأيديولوجية مختلفة، وكما يقول شاعر الإسلام محمد عاكف:

إن لم يجد الوطنُ معينًا ونصيرًا فحقيقٌ به أن يموت غريقًا

فذُدْ عنه واحمِه كي لا يجد الغرقُ له طريقًا

لكننا مع الأسف لم نشمله برعايتنا ولم نحطه بعنايتنا حتى الآن؛ لأن القائمين عليه لم يحملوا هذا الهم، ولم تشغلهم هذه الفكرة، ولا يزالون على ذلك! بل وحتى تراهم ينظرون إلى كل جهود الآخرين ومساعيهم في هذا المضمار وكأنها نوعٌ من الاستعراض والمخاطرة التي لا جدوى منها، ويربطون كل المبادرات القائمة على مساعي الأمة بمسوغات يرفضها حتى منطقهم، ولا يكتفون بذلك بل يلفّقون ضدها التّهم والافتراءات التي لا أساس لها من الصحة، وإن الإنسان عندما يُفكر في هذه الصورة الحالية لا يستطيع أن يُمسك نفسه من الوقوع في الحزن والانكسار، وتسيطر عليه حالةٌ من الانفعال والاضطراب، ويختلُّ تناغمُ قلبه عندما يضع في اعتباره كل هذا الدمار الهائل.

إن الآخرين لم يدَعوا شيئًا لم يفعلوه في سبيل تنظيم العالم وتغييره، فمن جانب درسوا الطبيعة ودقّقوا النظر فيها، وأظهروا تطوّرات مذهلةً في شتى ساحات العلوم والفنون، ومن جانب آخر جعلوا الجميع -من إفريقيا وحتى الشرق الأقصى- عبيدًا لهم، فمسخوا من يمكنهم مسخه، وقهروا من يقدرون على قهره، واستعمروا من استطاعوا أن يستعمروه، واستعبدوا من قدروا أن يستعبدوه.. أما نحن فقد تجاهلْنا كلَّ هذه الفجائع والفظائع، والواقع أنه من الصعب حتى أن نصِفَ ردَّ فعلِنا هذا بالانفعال الصامت، فلقد استغرقنا في عدم الاكتراث، واللامبالاة، وظللْنا ساكنين بلا حراك طالما لم تقترب النار من بيوتنا، وكأن تلك العبارة الأنانية التي تقول: “ما لنا والحريق؛ ما دام بعيدًا عنا”؛ أصبحت منهجَ حياتنا.

إن مثل هذه الأفكار التي يطلقها أناسٌ ذووا أفقٍ ضيق؛ لا أصل لها ولا نسب؛ وذلك أنها لا تنتمي إلى جذورنا الروحية والمعنوية، ولا تتغذى عليها، ولا تمتّ إليها بصلة؛ والأساس أن المؤمن يحترق بالنار أينما اندلعت، ولا يُتصوَّر منه أن يقف صامتًا بلا حراك أمام تلك النار لا سيما إذا كانت تحرق أطلس عقيدته وعالم قيمه؛ لأن رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول في الحديث الشريف: “مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ[1].

   قحط الرجال

كان القدماء يعبرون عن ندرة الرجال العظماء بـ”قحط الرجال”، وهذا هو الواقع بالفعل في أيامنا؛ فلا وجود الآن لأصحاب الأفق الرحيب، وقلّ كذلك أن تجد أصحاب الأرواح العالية الذين نذروا أنفسهم لغاية سامية؛ حيث لا توجد بيئة ثقافية مواتية لتنشئة مثل هؤلاء الأشخاص.. وإن ما دفع بـ”نظام الملك” لإنشاء المدارس النظامية في عهد السلاجقة هو الرغبة في تنشئة أناس متمرّسين مؤهّلين، والحقّ أنه قد نشأ في هذه المدارس الكثير من المتميّزين، ولقد كان ذلك العهد مباركًا للغاية، وفي العصور التالية راح الناس يُقبلون على دراسة الأوامر التكوينية والتشريعية، لكن توقّف الأمر بعد مدة ما نظرًا لبعض العوامل الخارجية مثل هجمات المغول والحملات الصليبية، إلى جانب حالة الفوضى والاضطراب التي استولت على ديار المسلمين، ولم يتمكنوا من استعادة القوة مجدّدًا، واليوم أيضًا أصبح من الصعب أن نتكلّم عن وجود بيئة فكرية علمية مواتية لتنشئة أناس مؤهلين على معرفةٍ بعصرهم ودنياهم.

ولا داعي لإساءة الفهم هنا؛ فإننا لا نستهين بالأعمال والدراسات التي تُجرى الآن في ساحات العلوم المختلفة، ولكن قيام رجال العلم بأبحاث تتعلّق بمجالهم وتحريرهم مؤلفات تتماشى مع ساحاتهم شيءٌ، وقراءة الكون قراءة صحيحة، وتأسيس علاقة بين الإنسان والكون والرب سبحانه وتعالى، والقيام بما يلزم وفقًا لمتطلبات العصر شيءٌ آخر.. فمثل هذه الأمور تتطلب تجهيزًا مميّزًا وأفقًا مختلفًا، وليس من اليسير تنشئة وتربية مثل هؤلاء الناس، فعدد هؤلاء وإن كان قد بلغ الآلاف في العصور الأولى للإسلام فقد قلّ تدريجيًّا في العصور اللاحقة.

فما يقع على عاتقنا الآن هو إيقاظ شعلة الحماس وحبّ الاستطلاع لدى الناس، وغرس الأفكار والمثل العليا في نفوسهم، ومكافأتهم على نجاحاتهم، وتهيئة البيئة المواتية لتنشئة أناس ذوي أفق رحب وجاهزية فائقة. أجل، ينبغي لنا تنشئة أناس يزاولون أعمالهم العلمية والفكرية في نشوة تشبه نشوة العبادة، موقنين أن هذا سيصل بهم إلى رضا الله تعالى، وإلى صحبة نبيه صلى الله عليه وسلم، وإلى إحراز النعيم الأخروي، ومن ثمّ يعتزمون على تحويل الدنيا إلى جنة للوصول إلى هذا الهدف.

   إعادة دراسة الكون بمنظور جديد

من جانب آخر إذا تمّ تناول المسألة بجانبها المادي والدنيوي فقط، ولم يرتبط عشق البحث والعلم بغاية سامية؛ فستتعثر هذه الدراسات وتتوقّف عند نقطة معينة، ولو أن الإنسان قصر نظره على الأوامر التكوينية فقط ودرس قوانين الطبيعة بشكل جيد؛ فلن يستطيع أن يتجاوز حدود مذهبَي الوضعية والطبيعية، ولو حدث ذلك فستظل مساعيه ناقصة في البحث عن الحقيقة، الأصل والأهم هو الوصول بعشق العلم إلى أعلى المقامات، ودراسة الأوامر التشريعية والتكوينية على حد سواء؛ لأن الوصول إلى الله مرتبط بهذا، فلو أوقفتم أطلس فكركم على هذا البعد فستحظون بألطاف الله وإحساناته المتنوعة في الآخرة.

وكما ذكرنا في مناسبات عديدة فإن الغربيين قد قطعوا مسافات كبيرة في العلم والتكنولوجيا من خلال سبر أعماق الأشياء والحوادث، وليس بالإمكان تجاهل مثل هذه الأعمال والدراسات التي قاموا بها، ولكن لأنهم يجهلون معرفة الله بذاته وصفاته وأسمائه تعلقوا بالأسباب وتوقفوا عندها، ولم يستطيعوا تجاوز حدود المذهب الطبيعي، بل أخذ البعضَ منهم العزةُ بالإثم فراحوا -والعياذ بالله- يؤلّهون الأسباب التي خلقها الله تعالى لحكم كثيرة. أجل، قد تبدو هذه الأسباب هي الفاعل، ولكن ليست هكذا في الحقيقة، لأن الفاعل الحقيقي الذي خلق وأوجد وأبقى على وجود ما أوجد؛ هو الذات الأجل الأعلى صاحب القدرة المطلقة، والإرادة النافذة، والمشيئة التي لا منتهى لها.

لن يستطيع العلم أن يتخلص من مخالب الوضعية والطبيعية والمادية ما لم يشارك المؤمنون في الدراسات العلمية، وسيضطر المسلمون أيضًا إلى تقبّل المنطق العلمي المفروض عليهم باسم العلم، فضلًا عن ذلك سيلقِّنون هذا المنطق لطلابهم المسؤولين عن تعليمهم وتربيتهم في دور العلم، وستعمل كذلك مختبراتهم ومراكزهم البحثية وفقًا لهذا المنطق، ومن ثم لن يستطيعوا التخلّص من التقليد، ولا الحفاظ على ذاتيتهم.

فللأسف بدأ التدهور يدبّ في أوصال الحياة الفكرية والعلمية منذ القرن الخامس الهجري، وبعد مدة معينة أصبح المسلمون وكأنهم يمشون نيامًا، ولكن مع ذلك يمكن القول بوجود نوع من الصحوة في زماننا الحاضر؛ حيث ظهر بعض العلماء من أمثال بديع الزمان سعيد النورسي؛ ففتحوا آفاقًا فكرية جديدة، وابتكروا مناهج مختلفة لقراءة الكون.. انطلاقًا من هذا باتت الحاجة ملحّة للكشف من جديد عن ماهية الأسباب، والتعريف بمسبب الأسباب سبحانه وتعالى على الوجه اللائق، والتعريف بالوظيفة الأساسية للإنسان بشكل صحيح، وتأسيس العلاقة بين الإنسان والكون والرب سبحانه وتعالى على نحو سديد.

   بالتشجيع تنمو المهارات

وهذا يتوقّف على تهيئة بيئة علمية مناسبة، وتوجيه الناس إلى العلم، ومكافأتهم على نجاحاتهم، وفي الحقيقة فإن أعظم مكافأة هو أن يكون العلم وسيلة إلى المعرفة، والمعرفة وسيلة إلى المحبة، والمحبة وسيلة إلى رضا الله عز وجل، ولذلك يجب توجيه الناس بدايةً إلى هذه الأهداف السامية، وإلى جانب ذلك لا ينبغي إغفال الجانب المادي؛ فبحسب التعبير المتداول: المهارة تنمو بالمدح والثناء والمكافأة.

وكثيرًا ما كنتُ أعترضُ على هذا الكلام؛ لأن الأساس أن يكون المدح والثناء تابعًا للمهارة؛ أي لا ينبغي أن تتوقّف الأعمال على أي مقابلٍ سوى رضا الله عز وجل، ولكنني بعد ذاك اقتنعتُ بأنَّ الناسَ ليسوا جميعًا على هذه الدرجة من الفضيلة، ولا يسدّد جميعُهم النظر إلى مثل هذا الهدف، ولا يكون رضا الله عز وجل هو الأساس الأول عندهم؛ ولهذا لا بدّ من تشجيعهم على الدراسة والبحث والإنتاج بالمكافأة والدعم والتقدير، فلا يغِبْ عن بالنا أن الأكثرية في حاجة إلى مثل هذا الدعم والتأييد، ولو جاز التعبير يجب توصيل أصحاب المواهب والقدرات بدينامو لشحنهم وشحذِ طاقاتهم؛ ابتغاء تحريكهم وإثارة حماسهم.

للدعم المادي والمعنوي أهمية بالغة في قراءة الأوامر التكوينية قراءة صحيحة، وفي الوصول إلى الأفكار الصحيحة والإستراتيجيات السليمة، والارتقاء بالعلم المتوارث من السلف إلى مكانةٍ أعلى وأسمى، وفتح آفاق جديدة للعلم والدراسة، وتهيئة بيئة مواتية لأن يفكر الذين يأتون بعدنا بشكل أعمق وأكبر.. فإن الأفكار المرهونة بالأيديولوجيات والعلمانية والأنانية لا تجدي نفعًا، المهمّ هو توجيه الناس إلى الأهداف السامية من جانب، وتزويدهم بجميع أنواع الدعم من جانب آخر، فلو أنكم أعددتم البيئات المناسبة لهذا الغرض وقمتم بالمسؤوليات الملقاة على عاتقكم؛ فسينشأ على أيديكم أناس على أعلى المستويات من الأهلية والجاهزية والقدرات، فإن لم تفعلوا صار من المتعذّر عليكم تنشئة رجالِ علمٍ عاشقين للحقيقة، وظللْتم دائمًا عند النقطة التي تقفون فيها لا تبرحونها ولا تتقدمون إلى الأمام.

***

[1] الطبراني: المعجم الأوسط، 1/151؛ الحاكم: المستدرك على الصحيحين، 4/365.

Hakikat Aşığı İlim Adamları Yetiştirme

Herkul | | KIRIK TESTI

Zannediyorum Müslümanlar şimdiye kadar hiç bu kadar ufuksuz, mekfûresiz, darmadağınık ve bencil olmamışlardır. Her yerde başıboş bırakılmış yığınlar.. her birisi farklı bir akım ve ideolojiye aborda olmuş. Mehmet Akif bir şiirinde,

Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

der. Şimdiye kadar sahip çıkamadık. Çünkü mihmandarların böyle bir dertleri, düşünceleri olmadı, hâlâ da yok. Kendilerinin olmadığı gibi, başkalarının bu istikametteki ceht ve gayretlerini de gereksiz bir macera, bir şov gibi görüyorlar. Milletin himmetine dayalı açılımları, kendi mantıklarının bile kabul etmeyeceği gerekçelere bağlıyor, onlar hakkında hiç olmayacak isnat ve iftiralar uyduruyorlar. Mevcut tabloyu düşününce burkuntu yaşamamak, hafakanlara girmemek mümkün değil. Yaşanan korkunç yıkımı mülahazaya aldığımda kalbimin ritmi bozuluyor.

Başkaları dünyayı değiştirme ve dönüştürme istikametinde yapmadık bir şey bırakmamışlar. Bir taraftan tabiatı didik didik etmiş, ilim ve fenlerde baş döndürücü bir inkişaf ortaya koymuş; diğer yandan da Afrika’dan Uzakdoğu’ya kadar herkesi halayıkları hâline getirmişler. Asimile edebileceklerini asimile etmiş, ezebileceklerini ezmiş, sömürebileceklerini sömürmüş, kapıkulu olarak kullanabileceklerini de kullanmışlar. Biz ise olup biten bunca fezayi ve fecayii görmezden gelmişiz. Sâmit bir infialin (sessiz bir reaksiyon) olduğunu söylemek bile zor. Öyle bir umursamazlık ve aldırmazlığa dalmışız ki yangın kendi evimize girmediği sürece tepkisiz kalmışız. “Ateş düştüğü yeri yakar.” şeklindeki bencilce ifade sanki hayat tarzımız hâline gelmiş.

Bütün bunlar, dar düşünceli insanlara ait nesepsiz düşüncelerdir. Niye nesepsiz diyoruz? Çünkü bizim ruh ve mana köklerimizden gelmiyor, onlarla beslenmiyor, onlara dayanmıyor. Oysa mü’min öyle insandır ki, ateş nereye düşerse düşsün, onu da yakar. Özellikle bir Müslümanın inanç atlasını, değerler dünyasını yakıyorsa, onun sessiz ve tepkisiz kalması düşünülemez. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356)

   Kaht-ı Rical

Eskiler, adam kıtlığını “kaht-ı rical” tabiriyle ifade ederlerdi. Günümüzde yaşanan da bu. Ufuklu insanlar çıkmıyor. Kendini yüce bir mefkûreye adamış yüksek ruhların sayısı bir hayli az. Çünkü bu tür insanları yetiştirebilecek elverişli kültür ortamı mevcut değil. Öncelikle buna zemin hazırlamak gerekiyor. Nizamülmülk’ün, Selçuklular döneminde Nizamiye medreselerini açmasının asıl sebebi, kaliteli insan yetiştirmekti. Gerçekten de bu medreselerden çok kaliteli insanlar yetişti. Oldukça bereketli bir dönem yaşandı. Sonraki asırlarda da ilme, araştırmaya, tekvinî ve teşriî emirleri okumaya yönelen insanlar oldu. Fakat bir süre sonra bu durdu. Bir taraftan Moğol saldırıları ve Haçlı seferleri gibi dış faktörler, diğer yandan da içeride yaşanan herc ü merçler yüzünden Müslümanlar bir daha bellerini doğrultamadılar. Günümüzde de kendi devrini bilen donanımlı insanları yetiştirecek ilmî ve fikrî bir ortamın varlığından söz etmek zor.

Yanlış anlaşılmasın. Günümüzde farklı ilim sahalarında ortaya konulan çalışma ve araştırmaları küçümsemiyoruz. Fakat ilim adamlarının kendi alanlarıyla ilgili araştırma yapmaları, eserler ortaya koymaları ayrı bir meseledir; kâinatı doğru okuma, insan-kâinat ve Allah münasebetini doğru kurma ve içinde yaşadığı dönemin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapma ayrı bir meseledir. Bu gibi şeyler ayrı bir donanım, farklı bir ufuk istiyor. Bu tür insanların yetişmesi, yetiştirilmesi kolay değildir. İslâm’ın ilk asırlarında sayıları binlerce olsa da sonraki asırlarda git gide azalmıştır.

Bize düşen vazife, insanlarda ciddi bir merak ve heyecan oluşturmak, onlara yüce bir mefkûre aşılayabilmek, başarıları ödüllendirmek ve gerekli zemini hazırlamak suretiyle donanımlı ve ufuklu insanların yetişmesini sağlamaktır. İlmî ve fikrî çalışmalarını ibadet neşvesi içinde sürdüren, bunların kendisini Allah rızasına, Efendimiz’in maiyetine ve uhrevî nimetlere ulaştıracağına inanan ve bu hedefe ulaşma adına dünyayı bir Cennet hâline getirmeye azmetmiş insanlar yetiştirmeliyiz.

   Yeni Bir Bakış Açısıyla Varlığı Yeniden Okumak

Öte yandan eğer mesele sadece maddî ve dünyevî cihetiyle ele alınır, ilim ve araştırma aşkı yüce bir gayeye bağlanamazsa, yapılan çalışmalar bir yerde takılır kalır. İnsan, tekvinî emirleri didik didik etse ve tabiat yasalarını çok iyi okur da, natüralizm ve pozitivizm serhaddini aşamaz. Aşamayınca da hakikati arama çabası eksik kalır. Önemli olan, ilim aşkını aşkınlığa ulaştırabilmek, teşriî ve tekvinî emirleri birlikte değerlendirebilmektir. Çünkü Allah’a ulaşma buna bağlıdır. Eğer burada düşünce atlasınızı böyle bir enginliğe taşıyabilirseniz, ötede Cenab-ı Hakk’ın çok farklı lütuf ve ihsanlarına mazhar olursunuz.

Farklı zamanlarda çok defa ifade edildiği üzere Batılılar eşya ve hâdiseleri hallaç etmek suretiyle bilim ve teknolojide önemli mesafeler kat etmişlerdir. Ortaya koydukları çalışmaları takdir etmemek mümkün değildir. Fakat Allah’ı zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla bilemediklerinden ötürü, sebeplere takılıp kalmış ve bir türlü natüralizm sınırını aşamamışlardır. Bazıları da izzet ve azamete perde olması gibi pek çok hikmetlere mebni olarak yaratılan sebepleri -hâşâ ve kellâ- Allah’ın arşına oturtmuşlardır. Oysaki sebepler fail görünebilirler ama hakikatte fail olamazlar. Hakiki fail başkadır. O, yaratan, var eden, var ettiğinin varlığını devam ettiren kudret-i namütenahiye, irade-i namütenahiye ve meşiet-i namütenahiye sahibi Zat-ı Ecell ü A’lâ’dır.

İlmî çalışmalara inançlı insanların eli değmediği müddetçe bilim, natüralizm, pozitivizm ve materyalizmin demir pençesinden kurtulamayacaktır. Müslümanlar da bilimsellik adına kendilerine dayatılan ilim mantığını çaresiz şekilde kabul etmek zorunda kalacaklardır. Kabul etmenin de ötesinde kendi ilim yuvalarında talim ve terbiyelerinden sorumlu oldukları öğrencilere de bunu öğreteceklerdir. Laboratuvarları ve araştırma merkezleri bu mantığa göre çalışacaktır. Dolayısıyla da bir türlü taklitten kurtulamayacak, kendileri olamayacaklardır.

Maalesef beşinci asırdan sonra ilim ve fikir hayatında ciddi bir düşüş başlamış ve bir dönemden sonra Müslümanlar âdeta uyurgezer olmuşlardır. Son asrımızda kısmi bir uyanıştan söz edilebilir. Elmalılı Hamdi Yazır, Ahmed Naim, Filibeli Ahmed Hilmi, Hazreti Bediüzzaman gibi kimseler önümüze yeni düşünme ufukları açmış, varlığı farklı yorumlama yöntemleri talim etmişlerdir. Bunlardan da yola çıkarak günümüzde sebeplerin mahiyetinin yeniden ortaya konulmasına, Müsebbibü’l-Esbâb’ın layık-ı veçhiyle tanınıp bilinmesine, insanın asıl vazifesinin doğru bir şekilde tarifine, insan-varlık ve Allah arasındaki ilişkinin doğru vaz edilmesine ciddi ihtiyaç vardır.

   Marifet İltifata Tâbidir

Bu da uygun ilmî ortamın oluşturulmasına, insanların ilme yönlendirilmesine, başarıların ödüllendirilmesine bağlıdır. Aslında en büyük mükafat, ilmin marifete, marifetin muhabbete, onun da Allah’ın rızasına vesile olmasıdır. Dolayısıyla insanlara öncelikle bu tür yüce hedefler gösterilmelidir. Fakat bunun yanında maddî primler de ihmal edilmemelidir. Zira yaygın anlayışla ifade edecek olursak, marifet iltifata tâbidir. Siz iltifat ederseniz, onlar da marifet döktürürler.

Gerçi öteden beri benim bu söze tepkim vardır. Çünkü asıl önemli olan iltifatın marifete tâbi olmasıdır. Yani yapılan çalışmaların, Allah rızası dışında hiçbir maddi beklentiye bağlanmamasıdır. Fakat herkes böyle bir erdeme sahip olmayabilir, böyle bir hedefe kilitlenemeyebilir, bu ölçüde rıza yolcusu olamayabilir. Bu sebeple insanlar, avansla, takdirle, ödülle çalışmaya, araştırmaya, üretmeye teşvik edilmelidir. Çoklarının teyit ve desteğe ihtiyaç duyacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Tabir yerindeyse istidadı olan insanlara, bir dinamo bağlanarak enerji verilmeli, onlar şarj edilmeli ve böylece harekete geçmeleri sağlanmalıdır.

Tekvinî emirlerin doğru okunması, doğru düşüncelerin ve doğru tespitlerin ortaya konulabilmesi, önceki nesillerden miras alınan ilmin daha ileriye götürülmesi, ilim ve araştırma adına yeni ufuklar açılması, arkadan gelenlere daha derin düşünme ortamının hazırlanması adına verilecek maddî-manevî desteğin yeri çok önemlidir. İdeolojilere, sekülerizme, egoizmaya ipotek edilmiş düşüncelerle bir yere varılamaz. Önemli olan, bir taraftan insanlara yüce bir mefkûre verebilmek, diğer yandan da onlara her tür desteği sağlayabilmektir. Şayet siz bu konuda uygun ortamlar hazırlar ve üzerinize düşen sorumlulukları yerine getirirseniz, seviyeli, kaliteli ve donanımlı insanlar zuhur eder. Aksi takdirde hakikat aşığı ilim adamları yetiştiremez ve yerimizde saymaya devam ederiz.

***

Not: Bu yazı, 30 Ocak 2009 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الابتلاءات الخفيّة

Herkul | | العربية

الابتلاءات في الحياة الدنيا أنواع شتى؛ بعضها بيّن واضح، والبعض الآخر خفي نسبيًّا، ومن المسلَّم به أن الله لم يحمِّل الإنسانَ ما لا طاقة له به، ولكن قد يُبتلَى الإنسان بأمورٍ يجهلها ولا يعيها منذ الوهلة الأولى، فمثلًا قد يقوم بعمل صالح جميل، فيجثم على عالم خياله وتصوّره دخانٌ وضبابٌ، فلا يلبث إلا أن يسوقه نجاحُه إلى الكبر والغرور، وعند ذلك يحبط عمله وتنقطع بركته؛ لأن الإنسان إذا وضع في ذهنه فكرة أنه هو الذي خطّط وفعل ونجح؛ فقد أحبطَ كلّ عمله، وإنَّ عزْوَ الإنسانِ عملَه إلى نفسه، واعتباره ذلك العمل أثرًا من آثار عبقريته؛ إنما هو فكرة تنطوي على الشرك الخفي، لأن إبراز الأنانية دائمًا بمثابة دوامة لا تلبث أن تجر الإنسان -دون وعي منه- إلى الكفر والضلال.

ومن ثمّ فمَن يرغب في الابتعاد عن مكائد النفس والشيطان ودسائسهما فعليه أن يضع في ذهنه أنه إنسان بسيط، حتى ولو تحققت على يديه أعظم الإنجازات، وارتقى بالإنسانية إلى السماء، وطاف بها بين الكواكب والنجوم.. بل وعليه أن يقول: “عجبًا! هل يمكن أن يستخدم الله سبحانه وتعالى في مثل هذه الأمور العظيمة أناسًا عاديين من أمثالنا؟!”، وإن كان لا بدّ من تفسيرٍ معقولٍ لهذه الجماليات فلكم أن تنظروا إلى المسألة من منظور الحكمة الإلهية قائلين: إن الله تعالى يستعمل أناسًا صغارًا ضعافًا من أمثالنا في هذه الأعمال العظيمة حتى يعلن عن عظمة نفسه سبحانه وتعالى، ومن الواضح أنه لا حول لنا ولا قوة للقيام بمثل هذه الأعمال الكبيرة، إذًا فهذا كله يدلّ على عظمته سبحانه وتعالى ليس إلا.

وإذا ما وجَّهْنا النظرَ إلى كتاب الكون لألفينا الشيءَ نفسه، فقد خلق الله تعالى عوالم فيزيائية ضخمة من جزئيات صغيرة جدًّا، فمهما كانت الكائنات كبيرة الحجم فإنها تتكوّن من ذرات، وهذه الذرات هي الأخرى تتشكّل من إلكترونات ونيوترونات وبروتونات، وربما خلقها الله جل جلاله من جزئيات أصغر أيضًا تسمى بالكوارك (quark) والإيون والأثير أو غير ذلك من العناصر التي لا نستطيع تحديد ماهيتها وحقيقتها، ولذلك ينبغي النظر إلى خلق الأشياء الكبيرة من عناصر صغيرة للغاية على أنها قانون فطري أو سنة إلهية.

 ويعبّر الأستاذ سعيد النورسي عن هذا المعنى: “إذا أسند كل مخلوق وكل ذرة مباشرة إلى الواحد الأحد وانتسب إليه فعندئذ يهدم النمل صرح فرعون ويهلكه، ويصرع البعوض نمرود ويقذفه إلى جهنم، وتُدخل جرثومة صغيرة ظالمًا جبارًا القبر، وتصبح بذرة الصنوبر الصغيرة بمثابة مصنع لشجرة الصنوبر الضخمة ضخامة الجبل، وتتمكن ذرات الهواء أن تؤدي من أعمال منتظمة مختلفة للأزهار والثمرات وتدخل في تشكيلاتها المتنوعة، كل ذلك بحول الله وبقوة ذلك الانتساب”[1]، وكل هذه الأمور تدلّ على عظمة الله تعالى وقدرته اللامتناهية.

فإذا ما وضعنا هذه الحقيقة نصبَ أعيننا لا تسوقنا حتى أعظم الإنجازات والنجاحات إلى العجب والغرور، ولا تنسينا كوننا أناسًا بسطاء عاديين، ولنضع في اعتبارنا أن أعظم الفضل -على حد قول علي كرم الله وجهه- هو أن يكون الإنسان بين الناس فردًا من الناس، ولنتذكر دائمًا أن إعجاب الإنسان بنفسه، وعزوَه كل الجماليات إلى نفسه، وافتخارَه بنفسه وتمييزه لها عن الآخرين…كل ذلك أفكار شيطانية.

   التواضع ونكران الذات

لقد أحدث مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم ثورة عارمة في العالم بأسره؛ فهزم -كما يقول الشاعر الإسلامي محمد عاكف- القياصرة والأكاسرة في نفخة، وأنقذ الإنسانية في كرَّة، ورغم ذلك لم يتخل طوال حياته عن التواضع ونكران الذات، ذات يوم أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ، فَكَلَّمَهُ، فَجَعَلَ تُرْعَدُ فَرَائِصُهُ، فَقَالَ لَهُ: “هَوِّنْ عَلَيْكَ، فَإِنِّي لَسْتُ بِمَلِكٍ، إِنَّمَا أَنَا ابْنُ امْرَأَةٍ تَأْكُلُ الْقَدِيدَ[2].

وكلما كان الحقُّ تعالى يعلن للكائنات كلها عن عظمة نبيِّه صلى الله عليه وسلم بألطافه وإحساناته كلما كان صلى الله عليه وسلم يزداد قربًا لربه، ويتّجه إليه بمزيد من الحمد والثناء، ويخفض أجنحة التواضع للإنسانية جمعاء، وفي الوقت ذاته لم يكن يتنكر لنبوته، وكيف ذلك؟! فهي المهمة الثقيلة الشديدة التي حمّلها إياه ربه! وهي من أركان الإيمان الأساسية، أما فيما سواها فكان يتورّع عن إظهار عظمته ومكانته، رغم أنه نبي الله الذي اصطفاه سبحانه لحمل دعوته، وعندما يُقبل عليه أحدٌ وهو بين الصحابة لا يستطيع أن يميزه بينهم بسهولة؛ لأنه لم يكن يختلف عمن حوله لا في ملبَس ومجلِس ولا في مأكل ومشرب ولا في حال وحركة.

وهذا هو معيار العظمة بالمعنى الحقيقي، أو لنقل كما ذكرنا كثيرًا في مناسبات متعددة: إن التواضع هو علامة العظمة في العظماء، أما التكبر فهو أمارة الصغر والدناءة عند الأصاغر والأدنياء.

من اليسير نسبيًّا أن نتحكّم في أنانيتنا عندما لا تلوح لنا في الأفق إلا نجاحات يسيرة، فما الذي يمكن أن تنسبوه لأنفسكم إذا كانت خدماتكم لا تزال عبارة عن رشحة صغيرة أو بصيص خافت من النور! أما إذا بدأت ألطاف الله تنهال عليكم زخًّا زخًّا فليس من السهل حينذاك أن تحافظوا على تواضعكم ومحويتكم؛ لأن خطر الوقوع في مستنقع الكبر والغرور يزداد أكثر فأكثر عند توجّه الناس إليكم وإقبالهم عليكم نتيجة ما قمتم به من أعمال منقطعة النظير، ولذلك فلا ننسَ أنّ نِعَمَ الله سبحانه وتعالى علينا هي في الوقت ذاته ابتلاءاتٌ يمتحنُنا بها.

ومن مقتضيات الفوز في هذا الامتحان ألا نعزوَ إلى أنفسنا ما حقّقناه من جماليات، وألا يغيب ربنا سبحانه وتعالى عن بالنا، ولنعْلَمْ جيّدًا أن القلوب بين أصبعين من أصابع الرحمن يقلّبها كيف يشاء، فلو انفعل الناس في فترة ما للخدمة، وتحمّسوا لها، وهاجروا إلى كل أرجاء العالم للقيام بها فإنما هذا كله بفضلٍ من الله تعالى وعنايته، أما إذا استولت علينا فكرة الأنانية ونسَبْنا كلَّ شيء إلى تدبيرنا وتوجيهنا وفكرنا ومراجعتنا ونجاحنا؛ فسيسلب الله تعالى منا نعمه وأفضاله، فإن اقتصرت هذه الفكرة على مستوى الفرد فهي الأنانية الفردية، أما إذا تعدت إلى الجماعة فهي الأنانية الجماعية، بل يمكن أن نقول إنها “الشرك الخفي” كما جاء في الحديث الشريف.

   كل من عند الله سبحانه وتعالى

ولذلك فإن إعطاء الأولوية للأنانية هو عامل رئيس من عوامل السقوط، وحتى نتخلص من الأنانية الفردية لا بد أن نشير إلى (نحن)، ونمزّق الـ(أنا)، ولكن نظرًا لأن هذا أيضًا قد يوقعنا في الأنانية الجماعية فيجب أن نسحق (نحن) أيضًا تحت أقدامنا، ونشير إليه (هو) سبحانه وتعالى فقط، ولنعلمنّ أننا الفقراء إلى الله دائمًا، والله هو الغني الأحد الصمد الأجل الأعلى.

ومع ذلك فمن الصعب جدًّا في زمنٍ تستمرّ فيه خدماتكم، ويضخِّم فيه الإعلام أموركم، ويُقبل الناس عليكم بالمدح والثناء؛ أن تتحكموا في مشاعركم وأفكاركم، بناءً عليه يجب عليكم أن تلتزموا التضرّع إلى الله تعالى من أجل اجتياز هذه الصعوبات، متمثّلين بدعاء النبي صلى الله عليه وسلم: “اللَّهُمَّ اجْعَلْنِي فِي عَيْنَيَّ صَغِيرًا[3]، صفرًا لا قيمة له، فهذا هو السبيل الوحيد للحصول على ثواب خدماتكم في الآخرة، وإلا لن تنتفعوا في الآخرة بأي عملٍ اضطلعتم به من أجل منفعتكم الخاصة أو حساباتكم الشخصية.

وكما جاء في الحديث الشريف[4] فقد يخسر خسرانًا مبينًا مَن يتّكل على أعماله الصالحة عند مثوله بين يدي مولاه عز وجل، إذ إنها لن تنفعه بشي طالما لم تكن خالصةً لوجه الله، فالأعمال الصالحة مثل الجهاد، والاشتغال بالعلم، والوعظ والنصح، والإنفاق إذا لم تكن لله، بل من أجل النفس والأنانية، ولِيُقال عن فاعلها أنه جريء، عالم، قارئ، جواد؛ فإنها تتسبب -والعياذ بالله- في هلاك صاحبها.. فالذين يربطون أعمالهم الصالحة بالمدح والثناء والتقدير والتصفيق فإنهم يبيعون أنفسهم بثمن بخس؛ لأنهم لما أخذوا مقابل ما عملوه في الدنيا لم يعد لهم ثواب يرجونه في الآخرة.. ندعو الله تعالى ألا يجعلنا ممّن يربطون أجورهم بأشياء صغيرة تافهة، ولا من الذين يقضون حياتهم أسارى لمتع الدنيا الزائلة، ولا من الذين يركضون وراء الملذات العاجلة، ولا من الذين يستبدلون الذي هو أدنى بالذي هو خير؛ حتى لا نتردى في الخيبة والخسران في الآخرة!

أجل، ينبغي للإنسان كلما زاد الله من فضله وعطاياه وأثمر أعماله وخدماته أن يتوجّهَ إلى ربه بنفس القدر ماحيًا ذاتيته، ويقفَ بين يدي مولاه محمَّلًا بثقل النعم، شاكرًا في قيامه وركوعه وسجوده، ويقابلَ تلك النعم بالحيرة والذهول على اعتبار أنه ليس أهلًا لها، ويقول دائمًا -كما قال الشيخ محمد لطفي أفندي-: “نعمة لم أكن أنا الحقير أهلًا لها، فما سرّ هذا اللطف والإحسان؟!”.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، المكتوب العشرين، ص 312.

[2]  سنن ابن ماجه، الأطعمة، 30.

[3]  البزار: المسند، 10/315؛ الديلمي: الفردوس بمأثور الخطاب، 1/473.

[4] صحيح مسلم، الإمارة، 152؛ سنن النسائي، الجهاد، 22.

GİZLİ İMTİHANLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Dünya hayatının imtihanları çeşit çeşittir. Bu imtihanların bazısı aşikâr, bazısı da nispeten gizlidir. Taşıyamayacağı yükün insana yüklenmeyeceği gerçeği müsellem, insan bazen ilk bakışta bilemediği ve farkına varamadığı şeylerle de imtihan olur. Mesela güzel bir iş yapar. Fakat hayal ve tasavvur dünyasına bir sis, bir duman çöküverir de ortaya koyduğu başarı onu gurura sevk eder. Dolayısıyla yaptığı işin ne bereketi ne de sevabı kalır. Zihninde beliren “Ben yaptım, ben ettim, ben başardım.” düşüncesi her şeyi bitiriverir. Zira insanın yaptığı şeyleri kendine mâl etmesi, kendi eseri olarak görmesi içinde gizli şirk barındıran bir yaklaşımdır. Sürekli “ben, ben” demek öyle bir girdaptır ki hiç farkına varmadan insanı dalalet ve küfrün içine çekiverir.

Bu sebepledir ki nefis ve şeytanın hilelerinden uzak kalmak isteyen kişi, en büyük başarılara imza atmış, insanlığı yıldızlar arasında seyahat ettirmiş dahi olsa, sıradanlık duygusundan sıyrılmamalı ve şöyle demelidir: “Hayret ediyorum, Allah nasıl oluyor da bizim gibi sıradan insanlara böyle büyük işler gördürüyor!” Eğer yapılan güzel işlere ille de makul bir mahmil/izah bulmak istiyorsanız meseleye hikmet-i ilâhiye açısından bakarak şöyle diyebilirsiniz: Allah, kendi büyüklüğünü göstermek için bizim gibi küçük insanlara büyük işler yaptırıyor. Böyle büyük işlere bizim güç ve iktidarımızın yetmeyeceği açık olduğundan dolayı bütün bunlar O’nun büyüklüğüne delalet eder.

Kâinat kitabına atf-ı nazar ettiğimizde de aynı şeyi görürüz. Allah Teâlâ, kocaman fizikî âlemleri çok küçük parçacıklardan yaratmıştır. Varlıklar ne kadar büyük olursa olsun, atomlardan, atomları da teşkil eden elektron, nötron ve protonlardan oluşur. Belki Cenab-ı Hak onları da -quark, iyon ve eter gibi farklı isimlerle adlandırılan fakat henüz mahiyet ve hakikatlerini tam tespit edemediğimiz- daha küçük parçacıklardan yaratmaktadır. Dolayısıyla çok küçük şeylerden büyük şeyler yaratmaya bir çeşit âdetullah veya sünnetullah nazarıyla bakılabilir.

Öte yandan Allah, bir karıncaya Firavun’un sarayını harap ettirir. Bir sineğe Nemrud’u yere serdirir. Bir mikropla deccalın hakkından gelir. Bütün bunlar O’nun namütenahi (sonsuz) kudretine delâlet eder.

Bu hakikati daima göz önünde bulunduracak olursak, en büyük başarılar bile bizi ucb ve gurura sevk edemez, bize sıradanlık duygusunu unutturamaz. Hz. Ali’nin ifadesiyle insanlar içerisinde sıradan bir insan olmayı en büyük fazilet bilir, hiçbir şekilde faikıyet (üstünlük) mülâhazasına girmeyiz. Unutmamak gerekir ki insanın kendi yaptığını beğenmesi, bütün güzellikleri kendinden bilmesi, “Var mı benim gibisi!” demesi… bunlar hep şeytanî düşüncelerdir.

   Tevazu ve Mahviyet

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) cihanda öyle bir inkılâp yapmıştır ki, Akif’in ifadesiyle, bir nefhada Kayserleri, Kisraları yere sermiş ve bir hamlede insanlığı kurtarmıştır. Buna rağmen O, hayatı boyunca tevazu ve mahviyetten hiç ayrılmamıştır. Mesela bir seferinde yanına gelen bir adam korkudan titremeye başlayınca, “Korkma, rahat ol! Ben kral değilim. Ben, kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” (İbn Mâce, et’ime 30) demiştir.

Cenab-ı Hak, lütuf ve ihsanlarıyla Allah Resûlü’nün büyüklüğünü âleme gösterdikçe, O da Allah’a karşı daha çok şükür ve hamde yöneliyor, insanlara karşı da tevazu kanatlarını yerlere kadar seriyordu. Peygamberliğini nefyedemezdi. Hâşâ, “Ben peygamber değilim!” diyemezdi. Çünkü bu O’na yüklenmiş, taşınması çok ağır bir vazifeydi, dinin en temel rükünlerinden biriydi. Bunun dışında kalan meselelerde ise O, peygamber olduğu halde hiçbir şekilde büyüklük izhar etmiyordu. Ashabıyla birlikte olduğu zamanlarda, dışarıdan gelen bir kişi O’nu görmek istediğinde rahatlıkla seçemiyordu. Çünkü ne kılık kıyafeti ne oturduğu koltuk ne de hâl ve hareketleri çevresindekilerden farklıydı.

İşte gerçek anlamda büyüklüğün ölçüsü budur. Her zaman tekrar ettiğimiz bir ifadeyle söyleyecek olursak, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazudur; küçüklerde küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür.  

Ortada çok bir başarı yokken enaniyeti kontrol etmek nispeten kolaydır. Eğer yaptığınız hizmetler henüz küçük bir ışık tayfından, mini bir sızıntıdan ibaretse neyi nefsinize mâl edeceksiniz ki! Fakat Allah’ın lütufları sağanak sağanak üzerinize boşalmaya başlamışsa, işte burada tevazu ve mahviyeti koruyabilmeniz hiç de kolay olmayacaktır. Harikulade işlerin yapıldığı, herkesin size teveccüh ettiği zamanlarda gurur ve kibir bataklığına düşme tehlikesi de artacaktır. Dolayısıyla Allah’tan gelen nimetlerin aynı zamanda O’ndan gelen birer imtihan olduğu unutulmamalıdır.

Bu imtihanı kazanmanın gereklerinden biri, ortaya çıkan güzel işleri kendimizden bilmememiz, Allah’ı unutmamamızdır. Şurası iyi bilinmelidir ki, kalblere hükmeden, kalbleri evirip çeviren Allah’tır. Şayet bir dönemde insanlar hizmet adına şahlanmış, coşmuş ve dünyanın dört bir yanına hicret etmişlerse bu Allah’ın lütfu ve inayeti sayesinde gerçekleşmiştir. “Biz sevk ediyoruz, biz yönlendiriyoruz, biz evirip çeviriyoruz, biz başarıyoruz…” gibi mülahazalara girersek, Allah, lütfettiği nimetlerini elimizden alır. Fert planında bu tür düşünceler taşıyorsak bu ferdî enaniyet olur; bir topluluk olarak bu tür mülâhazalara sahipsek bu sefer de cemaat enaniyeti olur. Hatta buna hadisin ifadesiyle “şirk-i hafi” (gizli şirk) de diyebiliriz.

   Her şey O’ndan (celle celâluhu)

Bu sebeple “Cihanın dört bir yanına açılan, şu kadar okul açan, bu kadar faaliyet yapan bir cemaatin fertleriyiz!” diyerek aidiyeti ön plana çıkarmak bizim için yıkım olur. Ferdî enaniyetten kurtulma adına ene’yi (beni) yırtıp nahnü’yü (bizi) göstermeye çalışmalıyız. Fakat bu sefer de cemaat enaniyetine düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız için nahnü’yü de ayaklarımızın altına almalı ve hüve’yi (O’nu) göstermeliyiz. İyi bilmeliyiz ki hepimiz her zaman O’na muhtacız; O ise hiçbir zaman hiç kimseye muhtaç olmayan bir Zat-ı Ecell ü Â’lâ’dır.

Bununla birlikte üst üste fetihlerin yaşandığı, medyanın meseleyi abarttığı, herkesin size yahşi çektiği bir dönemde duygu ve düşüncelerin kontrol edilmesi çok zordur. Bu zorluğun üstesinden gelebilme adına Allah’a ne kadar dua edilse azdır. Sürekli ellerimizi açıp, “Allah’ım bizi kendimize hiç ender hiç göster!” demeliyiz. Yapılan hizmetlerin ahirette kişi adına önemli birer kazanım hâline gelmesinin yolu da buradan geçer. Yoksa insanın kendi hesapları adına yaptığı amellerin ahirette ona bir faydası dokunmayacaktır.

Çokça zikredilen bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi (Müslim, imare 152; Nesâî, cihad 22) insan, Allah’ın huzuruna çıktığında salih amellerine güvenecek fakat bunları Allah için yapmadığından kendisine bir faydası dokunmayacaktır. Hatta nefis hesabına yapılan; Allah yolunda mücahede etme, ilimle meşgul olma, vaaz u nasihat etme veya infakta bulunma gibi güzel işler -Allah muhafaza- kişinin helakine sebep olacaktır. Yaptığı salih amelleri övgüye, takdire ve alkışa bağlayan insanlar kendilerini çok ucuza peylemiş olacaklardır. Çünkü onlar yaptıklarının karşılığını bu dünyada almış olacaklarından ahirete bir şey kalmayacaktır. Allah, bizleri, elde edeceği mükâfatı çok küçük şeylere bağlamaktan, hayatını çok ciddi bir darlığın mahkûmu olarak geçirmekten, peşin lezzetlerin arkasında koşmaktan ve bu yüzden de ahirette hüsran yaşamaktan muhafaza buyursun!

Evet, Allah, ne kadar varidat ve mevhibelerini lütfeder, insanın davranışlarını ne kadar semeredar kılarsa, onun da o ölçüde Allah’a teveccüh etmesi ve kendini sıfırlaması gerekir. O, nail olduğu nimetlerin ağırlığıyla Allah huzurunda el pençe divan durmalı, rükû ve secde ile şükrünü seslendirmelidir. Layık olmadığı mülahazasıyla, mazhar olduğu lütufları hayret ve şaşkınlıkla karşılamalı ve bunlara şükür ile mukabelede bulunmalıdır. Alvar İmamı gibi sürekli, “Değildir bu bana layık bu bende, Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!” demelidir.

الصدق والوفاء

Herkul | | العربية

الصدق أولى صفات النبوة، وشعار مهم لعظمة من يأتون بعد الأنبياء مرتبةً، وقد لُقّب الخليفة الأعظم أبو بكر رضي الله عنه بـ”الصدِّيق الأكبر” بسبب صدقه، فما من باب إلا ويفتحه الصدق، وكما أن الصدق هو الذي أوصل محمدًا الأمين صلى الله عليه وسلم إلى كمالات أعلى عليين، فإن الكذب هو  الذي خسف بمسيلمة الكذاب إلى أسفل سافلين، وشتان ما بين الثرى والثريّا.

   الصدق مع الله جل جلاله

لا ريب في أنه يجب على المؤمن أن يتحرى الصدق مع الله تعالى بالدرجة الأولى، والصدق مع الله يعني الوفاء فيما يخص حفظ الأمانات التي حمّلنا إياها اللهُ سبحانه وتعالى، والابتعادَ عن الانحرافات والخيانات بجميع أشكالها مهما كانت صغيرة.

ولو أردنا مزيدًا من التوضيح، فيجب أن يكون الصدق مع الله دائمًا على النحو الذي يبينه الأستاذ “إبراهيم تَنُّورِي” بقوله:

ما أعذب البلاء إن كان من جلالِهْ!

وما أحلى الوفاء إن كان من جمالِهْ!

فكلاهما للروح صفاء

فما أحلى اللطف منه! ومنه ما أعذب القهر والابتلاء!

إن المؤمن الصادق مع الله لا يهجر الرضا والاطمئنان، ولا ينقطع عن الحمد والشكر ليس على نعمه تعالى وألطافه فحسب، بل وعلى الجفاء بكل أنواعه أيضًا، إنه يعلم أن الله يُعبَد لأنه المعبود المطلق والمقصود بالاستحقاق، وليس بُغية الانغماس في النعم، أو حتى دخول الجنة؛ فأداءُ الإنسان وظيفةَ العبودية للذات الإلهية عز وجل دون أن يرهن أداءه بأي شيء سوى رضاه تعالى أحدُ لوازم الصدق، لأن رضا الله جل جلاله ورضوانه مرتبة تفوق رؤيته تعالى والجنة ونعيمها، ناهيك عن متع الحياة الدنيا وزخارفها.

والمؤمن الذي استطاع أن يكون عبدًا صادقًا على باب الحق تعالى يشعر بالخزي والعار وينقصم ظهرُه همًّا وحُزنًا إذا زاغت عينه نحو الأغيار ولو لحظة واحدة، وينزعج أيَّما انزعاجٍ إذا اقتحمت عالم خياله فكرةٌ من قبيل “أتمنى لنفسي قضاء حياة دنيوية هنيئة في بيوت ذات حدائق تجري الأنهار من تحتها، وعيشة رغيدة في فيلات فاخرة…”، ولا يستطيع أن يوفِّق بين هذه الأشياء والصدق، بل إنه يتوجه إلى الله تعالى مرة أخرى مهمومًا لأنه لوّث عالم خياله، فيسعى إلى التطهر بالتوبة والأوبة والإنابة، وكما قُدِّرَ على الإنسان أن تزل قدمه ويسقط؛ فكذلك قُدِّرَ له أيضًا أن يقوم ويعتدل ويحرز أفق الصدق من جديد، فالله عز وجل واسع الرحمة واسع المغفرة، وحسبنا أن نُعليَ من همتنا، ونعيش بنية وعزيمة عدم التخلي عن الصدق والإخلاص.

   الصدق مع رسول الله صلى الله عليه وسلم

أما الصدق مع مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم فهو مرهون بمدى قدرة الفرد على أن يكون خادمًا صادقًا له ويتبعه ويسير في أثره صلى الله عليه وسلم دون استفسار أو سؤال عن أي فعل أو تصرف كان؛ تمامًا مثل أبي بكر الصديق رضي الله عنه. فبعد حادثة المعراج جاء المشركون إلى أبي بكر رضي الله عنه وقالوا له: “هَلْ لَكَ إِلَى صَاحِبِكَ؟ يَزْعُمُ أَنَّهُ أُسْرِيَ بِهِ اللَّيْلَةَ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ!”، فما كان من أبي بكر إلا أن قال لهم دون أيِّ استفسار أو تردُّد: “نَعَمْ، إِنِّي لَأُصَدِّقُهُ فِيمَا هُوَ أَبْعَدُ مِنْ ذَلِكَ أُصَدِّقُهُ بِخَبَرِ السَّمَاءِ فِي غَدْوَةٍ أَوْ رَوْحَةٍ”[1]، فَلِذَلِكَ سُمِّيَ أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقَ، لم يكن سيدنا أبو بكر رضي الله عنه ساذجًا أو أحمقَ، ولكنه كان يمارس الصدقَ بحقٍّ في أعلى درجاته، وعند النظر في المشكلات العضال التي تغلَّب عليها في خلافته، يتبين كيف أنه يتمتع بدهاء شديد، بيد أنَّه كان يعرف جيدًا أين يستخدم عقله وقلبه ومشاعره، لقد آمن برسول الله صلى الله عليه وسلم ووثق به حقًّا وصدقًا حتى إنه لو كان صلى الله عليه وسلم طلب منه روحَه لما تردّد في بذلِها.

الصدق مع رفاقِ الدرب

وإلى جانب الصدق مع الله تعالى ومع رسوله صلى الله عليه وسلم يمكن الحديث أيضًا عن أنواع مختلفة من الصدق؛ كالصدق مع الدين، والصدق مع الغاية المثالية، والصدق مع رفاق الدرب، والصدق مع الأمة، وكلُّ واحدة من هذه الأصناف تستلزم مسؤوليات مختلفة، فمثلًا الصدق مع رفاق الدرب لا يُقاس بمدى ثنائنا عليهم وتفخيم منزلتهم، فحريٌّ بالناس أن يحرصوا على مساعدة أحبائهم والوقوف إلى جانبهم في كل زمان بدلًا من أن يمنحوهم مقامات ومراتب مغالية ومجاوزة للحد مثل الغوثية والقطبية.

والصديق الصدوق هو من يستطيع أن يأخذ بيد أخيه فيرفعه إذا زلت قدمه وانقلب على وجهه، ويزيل عنه ما يلطّخه ويدنّسه، ثم يقول له: “إنك في الحقيقة لستَ ممن يفعلون هذه الأشياء، إذن تتعرض لامتحان عظيم من الله تعالى”، ويسأل الله تعالى له العفو والصفح، وإلَّا فلا يمكن الحديث عن وفاء وصدق من يتخلى عن أخيه، ويغلق الأبواب في وجهه، ويُحكم غلقها دونه لمجرد خطإ واحد ارتكبه؛ بل السلوك اللائق بالصديق الصدوق هو أن يترك الباب مفتوحًا على مصراعيه لأخيه حتى في أسوإ حالاته، فإذا جاءه عانقه واهتم بأمره قائلًا له: “لماذا تأخرت؟، كم من الوقت قد مرّ وأنا أنتظرك؟!” وبهذه الطريقة يمكن الوفاء بحقّ الأخوة.

ومن لوازم الصدق والوفاء أيضًا ألا يتخلى المرء في الآخرة عمن قال في حقه: “أخي”، إن يأذن الله تعالى له فليأخذ بيده؛ أما من خاض بعضهم في حق بعض في الدنيا ببعض الأفكار السيئة، ورحلوا إلى الآخرة محمَّلين بها فيصعبُ للغاية أن يأخذ أحدُهم بِيَدِ الآخر، لذلك حذارِ أن نحكم على أي شخص انطلاقًا من خطإ ارتكبه، وأن نسمح بأن تنزلق في الوحل قدمُ أيِّ واحدٍ من إخواننا، وأن نغض الطرف كذلك عن معاناة من زلّت أقدامهم بشكلٍ ما، فيجب على الفدائيين الذين سلكوا الدرب نفسه وشاركوا الغاية المثالية نفسها أن يتسامحوا ويتصرّفوا بإخلاص مع بعضهم البعض.

أجل، إن للصدق جوانب متعددة، وكما أن الصدق يتمثل في ألَّا يقطع الإنسان صلته بصديقه بسبب معاصيه الشخصية، فمن لوازمه أيضًا أن يحاول المرء بأدبٍ تنبيهَ أخيه على الأخطاء والمساوئ التي يراها، وأن يعمل على تخليصه منها، ومن نماذج الصدق أيضًا أن يأخذ المرء بيد أخيه حين يكون على وشك الانحراف والضلال عن الجادة وأن يمنعه من الوقوع في ذلك، وألا يخطوَ المرء خطوة واحدة ضد أخيه مهما كان ما وُعِد به. بل إن الصدق والوفاء -كما ذُكر آنفًا- ليسا مقصورين على هذه الحياة الدنيوية فحسب، ومن دلالات الصدق والوفاء وأماراتهما أيضًا أن يفكر الإنسان بأخيه حتى وهو في المحشر وعند الميزان والصراط إذا قُدر وأُذن له بفعلِ ذلك.

وبحسب منقبة تعرفونها: إن أحد أولياء الله تعالى عبدَ ربَّه سنوات طويلةً، وتربّى على يديه الكثيرُ من المريدين، وكان كلّ مريد منهم يترقّى في المراتب حتى رأى المريدون أن شيخهم سُجِّل في سجل “الأشقياء” في عالم المثال، فتخلوا عنه جميعًا، باستثناء واحد، فسأله الشيخ: “لقد ذهب الجميع؛ فلماذا تنتظر أنتَ؟!” وهنا أجابه المريد: “ما دمنا قد نلنا الهداية على يديك، وأحرزنا مرتبتنا هذه بفضلك، فإنني أرى الصواب هو عدم التخلي عنك من الآن فصاعدًا!” هذا هو الصدق الحقيقي! فقال الشيخ وعلى شفتيه ابتسامة مُرّة: “يا بني، لقد رأيتُ هذا قبل أن يروه بأربعين عامًا، ولكن قل لي يا بني أهناك باب آخر أستطيع أن أطرقه؟!” وعلى أثر كلام الشيخ هذا اهتزت السماء وتغيّر ما هو في عالم المثال، وكُتب فيه من السعداء. إن منهجَنا منهجُ صدقٍ ووفاءٍ، علينا أن نكون صادقين أوفياء حقًّا بدلًا من أن يمنح بعضنا بعضًا المقامات والمناصب والدرجات العلى، إننا جميعًا عباد الله، أناس بسطاء عاديون، وإن أعظم غايتنا هو أن نكون أفرادًا عاديين بين الناس، لذا فعلينا ألا نبالغ في الحديث عن أحد، وألا نمنح أحدًا رتبًا ومقامات عالية من ناحية، ومن ناحية أخرى ألا نقصر في الصدق والوفاء تجاه بعضنا البعض.

   الصدق مع الأمَّة

أما بالنسبة لمقياس صدق المرء مع أمَّته فيكون بعمله على أن يجعلها عنصرًا مهيمنًا في التوازن الدولي، وركضِه كجواد دونما توقُّفٍ كي يعلي من شأنها، وعدمِ تشوّفه إلى أيّ شيء في مقابل هذا، فالإنسان الصادق مع أمته ودولته ومجتمعه لا يفكر ألبتة في أن يخصّ نفسه بشيء، ولا أن يستغلّ ما يمتلكه من إمكانات لحسابه الشخصي حتى وإن كان قد قدم تضحيات مذهلة في سبيل خدمتها؛ وإلا فمَن ينخرطون في الشعبوية، ويستغلون مناصبهم ومواقعهم لصالح اعتباراتهم الشخصية، ويفكرون في مصالح أحزابهم أكثر من الغاية المثالية للأمة -إنهم- في خيانة عظمى حتى وإن زعموا خدمة الأمة، ومن الصعب حقًّا على هؤلاء تحقيق أيّ نجاح، لأن ما يضطلعون به من أعمال وأفعال مجردٌ من الصدق والإخلاص، كما أن نتائج أعمالهم ستبوء دائمًا بالفشل والخسران حتى وإن بدوا شامخين مغرورين في مشيتهم؛ فالمهم هو قدسية العمل وعلوّ النية وصفاؤها، ورضا الله تعالى.

والأمر كذلك بالنسبة للصدق مع الدعوة المقدسة؛ فمعياره القدرةُ على مواصلة الركض بمشاعر التفاني والتضحية وعدمُ التشوف إلى مقابل، فالصادقون الذين تبنّوا الخدمة الإيمانية والقرآنية لا يلهثون ألبتة وراء أجرة ومكافأة، إنهم يبدؤون لله، ويعملون لأجل الله، ولا يتوسلون إلى أحد، ولا ينتظرون مقابلًا على ما قدموه من خدمات، ولا يحطّون من كرامتهم؛ فمكانتُهم وموقعُهم في الخدمة الإيمانية التي عشقوها هو على قدر صدقِهم وإخلاصِهم.

***

[1] الحاكم: المستدرك على الصحيحين، 3/65.

SADAKAT

Herkul | | KIRIK TESTI

Sadakat, peygamberliğin en birinci vasfı, peygamberlerden sonra gelen insanların da büyüklüklerinin önemli bir şiarıdır. En büyük halife olan Hz. Ebu Bekir’e, sahip olduğu sadakatten ötürü “Sıddık-ı Ekber” denilmiştir. Sadakatin açmayacağı bir kapı yoktur. Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) a’lây-ı illiyyin-i kemalâta çıkaran sadakat olduğu gibi, Müseylimetü’l-Kezzab’ı esfel-i sâfiline iten de kizbdir. Bu ikisi arasında sera ile süreyya kadar fark vardır.

   Allah’a Karşı Sadakat

Hiç şüphesiz bir mü’min, öncelikli olarak Allah’a karşı sadık olmaya çalışmalıdır. Allah’a karşı sadakat, O’nun üzerimizdeki emanetlerini gözetme konusunda çok vefalı olunması, inhirafın her türlüsünden uzak durulması ve en küçük bir hıyanet mülahazasına dahi girilmemesi demektir.

Biraz daha açacak olursak, Allah’a karşı sadık olma, İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi her zaman şöyle diyebilmedir:

Gelse celâlinden cefa

Yahut cemalinden vefa

İkisi de cana safa

Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

Allah’a karşı sadakat içerisinde olan bir mü’min, sadece O’ndan gelen lütuf ve nimetler karşısında değil, her tür cefa karşısında da rıza ve hoşnutluktan ayrılmaz, hamd ve şükrünü devam ettirir. Zira o bilir ki Allah’a Mabud-u Mutlak ve Maksud-u Bi’l-İstihkak olduğu için kulluk yapılır; nimetlere gark olmak, hatta Cennet’e girmek için değil. İşte bir insanın O’nun hoşnutluğu dışında hiçbir şeye bağlamadan Zat-ı Ecell ü Âlâ’ya karşı kulluk vazifesini yerine getirmesi sadakatin gereğidir. Çünkü O’nun rıza ve hoşnutluğu, bırakalım dünyevî lezzetleri, Cennet nimetlerinin de, rü’yetullahın da üzerinde bir mazhariyettir.

Hak kapısının sadık bir bendesi olabilmiş bir mü’min, bir kere gözünün ağyara kayması karşısında ızdırapla iki büklüm olur. O, hayal dünyasına gelip çarpan, “Benim de güzel bir dünyam olsun, önünden ırmakların aktığı bahçeli evlerde yaşayayım, villalarda rahat bir hayat süreyim…” şeklindeki mülahazalardan fevkalâde rahatsız olur, bunları sadakatle telif edemez ve hayalini kirletmiş olmanın sancısıyla yeniden Allah’a yönelir; tevbe, evbe ve inabe ile arınmaya çalışır. Zira düşmek insan için mukadder olduğu gibi, dönüp yeniden sadakat ufkunu ihraz etmek de mukadderdir. Allah çok gafur ve çok rahimdir. Yeter ki biz himmetimizi âli tutabilelim, sadakatten ayrılmama azmiyle yaşayalım.

   Allah Resûlü’ne Karşı Sadakat

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı sadık olabilme ise tıpkı Hz. Ebu Bekir gibi hiçbir tavır ve davranışını sorgulamadan O’nun peşinden gidebilmeye, O’nun sadık bendesi olabilmeye bağlıdır. Miraç olayından sonra müşrikler Hz. Ebu Bekir’e gelerek, “Senin arkadaşın dün gece Mescid-i Aksa’ya gittiğinden bahsediyor.” dediklerinde, o sorgulamadan ve hiç tereddüt etmeden, “Ben her gün onun gökler ötesi âlemlerden mesaj alıp bize sunduğuna inanıyorum. (O da ne oluyor ki!)” şeklinde cevap verir. İşte sadakat budur. Hz. Ebu Bekir, -haşa- saf bir insan değildi. Halifeliği döneminde üstesinden geldiği devasa problemlere bakılacak olursa, onun nasıl üstün bir dehaya sahip olduğu görülür. Fakat o, aklını, kalbini ve hislerini nerede kullanacağını çok iyi biliyordu. Efendimiz’e öyle inanmıştı ki, canını istese tereddüt etmeden verirdi.

   Dava Arkadaşlarına Karşı Sadakat

Allah’a ve Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) sadakatin yanında, dine karşı sadakat, gönül verilen yüce mefkureye karşı sadakat, beraber yol yürünen dostlara karşı sadakat, kendi milletine karşı sadakat gibi daha farklı sadakat çeşitlerinden bahsedilebilir. Bunların her biri farklı sorumluluklar ister. Mesela dava arkadaşlarına karşı sadakatin ölçüsü, onlara yüksek paye, mansıp ve makamlar vermek değildir. İnsan, sevdiği insanlara gavslık, kutupluk gibi haddi aşan ve mübalağa içeren payeler vereceğine her zaman onların yanında olmasını ve destek vermesini bilmelidir.

Kardeşinin düşmesi ve devrilmesi karşısında elinden tutup onu kaldırabiliyor, üzerine bulaşmış lekeleri temizleyebiliyor ve sonrasında da, “Aslında sen bunları yapacak insan değildin; demek ki Allah’ın ağır bir imtihanına maruz kaldın.” diyerek onun için Allah’tan af dileyebiliyorsa işte bu sadık bir dosttur. Yoksa tek bir kusurundan ötürü kardeşini kenara iten, kapıyı yüzüne kapatan ve bir de arkasına sürgüler süren kimsenin vefasından da sadakatinden de bahsedilemez. Bilakis sadakate yaraşan tavır, arkadaşının en olumsuz hâlinde bile kapıyı arkasına kadar açık tutmak, geldiğinde de, “Niye geç kaldın, ne zamandır seni bekliyorum!” diyerek ona sarılmasını, bağrına basmasını bilmek ve böylece kardeşliğin hakkını verebilmektir.

Sadakat ve vefanın gereği odur ki, insan öbür tarafta da “kardeşim” dediği insanı yalnız bırakmasın ve şayet Allah kendisine müsaade ederse onun elinden tutabilsin. Burada birbirleri hakkında negatif düşünceler içerisine giren, bir kısım takıntılarla ahirete yürüyen insanların birbirinin elinden tutabilmesi çok zordur. Bu sebeple hiç kimseyi herhangi bir kusurundan ötürü ademe mahkûm etmemeliyiz. Hiçbir kardeşimizin bataklık içine düşmesine meydan vermemeli, bir şekilde düşenlerin de orada çırpınmasına göz yummamalıyız. Aynı mefkûreyi paylaşan ve aynı yolun yolcuları olan adanmışlar birbirlerine karşı sürekli affedici olmalı, bağrını açmalı ve vefalı davranmalıdırlar.

Görüldüğü üzere sadakatin çok yönü vardır. İnsanın, şahsî günahlarından ötürü arkadaşıyla münasebetini bozmaması sadakat olduğu gibi, gördüğü hata ve yanlışlar karşısında usulünce ikaz ederek onu vazgeçirmeye çalışması da yine sadakatin gereğidir. İstikametten sapacağı ve inhiraf edeceği anda elinden tutarak buna mani olması veya kendisine ne vaad edilirse edilsin onun aleyhine olacak bir adım atmaması gibi tutumlar da ayrı birer sadakat örneğidir. Hatta daha önce de ifade edildiği üzere sadakat sadece bu dünyayla da sınırlı değildir. İnsanın, gücü yettiği ve kendisine fırsat verildiği takdirde mahşerde, mizanda, sıratta dahi kardeşlerinin yanında olmayı düşünmesi de yine sadık olmanın göstergesidir.

Bildiğiniz bir menkıbeye göre bir şeyhe bağlı müritler, misal aleminde şeyhlerinin “şaki” olarak kaydedildiğini görürler. Bunun üzerine biri dışında hepsi onu terk eder. Şeyh, “Herkes gitti, sen niye duruyorsun.” dediğinde müridin cevabı şu olur: “Madem sizin sayenizde bizim gözlerimiz açıldı, şu anki seviyemizi ihraz ettik. Bence asıl mesele bundan sonra sizden ayrılmamaktır!” İşte sadakat budur! Bizim mesleğimiz de sadakat mesleğidir. Birbirimize yüce payeler, mansıplar, makamlar vereceğimize fevkalade sadık olmalıyız. Hepimiz Allah’ın kullarıyız; ayaklarımız yerde sıradan insanlarız. En büyük gaye-i hayalimiz de insanlar arasında bir insan olabilmektir. Bu sebeple kimse hakkında mübalağalı ifadeler kullanmamalı, kimseye yüce payeler vermemeli, öte yandan birbirimize karşı vefa ve sadakatte de kusur göstermemeliyiz.

   Milletine Karşı Sadakat

Kişinin, milletine karşı sadakatinin ölçüsü ise onun devletler muvazenesinde hâkim bir unsur hâline gelebilmesi, gözünün içine bakılır bir devlet olabilmesi adına dur durak bilmeden bir küheylan gibi koşması, karşılık olarak da hiçbir beklentiye girmemesidir. Milletine, devletine, toplumuna sadık olan bir insan, ona hizmet yolunda büyük fedakarlıkları göğüslese bile kendine bundan bir hisse ayırmayı, sahip olduğu imkânları şahsî hesabına değerlendirmeyi asla düşünmez. Yoksa popülizme girenler, konum ve makamlarını şahsi kredileri adına değerlendirenler, millî mefkureden ziyade kendi hiziplerinin çıkarlarını düşünenler, millete hizmet ettiklerini iddia etseler de büyük bir ihanet içerisindedirler. Bunların yapmış oldukları iş ve amellerde ihlas ve samimiyet bulunmadığı için, başarılı olmaları da çok zordur. Bunlar, dışarıdan çalımlı yürüyor gibi görünseler de işlerinin neticesi çok defa falso ve fiyaskoyla neticelenir. Zira asıl önemli olan, yapılan işin kutsiyeti, niyetin yüceliği ve Allah’ın bu işe bakışıdır.

Aynı şekilde gönül verilen davaya karşı sadakatin ölçüsü de adanmışlık ve beklentisizlik duygusuyla dur durak bilmeden koşturabilmektir. Hizmet-i imaniye ve Kur’aniyeye gönül vermiş sadıklar, ücret ve mükafat peşinde koşmazlar. Onlar, Allah için başlar, Allah için işlerler. Yaptıkları hizmetler karşısında kimseye el açmaz, kimseden bir şey beklemez, itibarlarını zedelemezler. Esasen insanların gönül verdikleri hizmet-i imaniye içerisindeki yer ve konumları da sadakatleri ölçüsündedir.

***

Not: Bu yazı, 28 Mart 2008 ve 6 Haziran 2010 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

“المعوقات التي تعترض “روح التفاني

Herkul | | العربية

   سؤال: نعرف أن روح التفاني بمثابة الآلية الرئيسة للخدمة؛ فهل يمكن لكم أن تبيّنوا لنا المخاطر التي تهدد هذه الروح؟ وما طرق الوقاية منها؟

   الجواب: إن الإنجازات والنجاحات التي أنعم الله تعالى بها على الأرواح المضحية تستوجب مقابلتها بمشاعر التحدث بالنعمة، والعمل على شكرها؛ لأن الجماليات التي تحققت حتى اليوم على يد متطوعي الخدمة الذين انفتحوا على ربوع العالم تَفوق طاقتنا وإرادتنا.. إذ إن تحقُّق هذا يتطلب -في دائرة الأسباب- اجتماع العديد من العوامل كحماس التبليغ، وشعور التضحية، والمعلِّمين المؤهَّلين، ورجال الأعمال الأسخياء، والمصادر الكافية، والتخطيط، والمشاريع السليمة، وحسن الاستقبال والقبول في الأماكن المقبلين عليها، واجتماعُ هذه العوامل دفعةً واحدة أمرٌ صعب للغاية وفقًا لحسابات الاحتمالات.

لذلك يجب علينا توخّي الحذر من نسبة الفضل في تحقّق هذه الخدمات إلى أشخاص أو كوادر أو هيئات بعينها، ولا بد من نسبتها إلى عون الله تعالى وعنايته، فمثل هذا التصرف إقرار بالحقيقة، فضلًا عن أننا إذا ما نسبْنا النجاحات المحققة إلى دهاء بعض الأشخاص وبراعة تخطيطهم ومهاراتهم، نكنْ -كما عبر الحديث الشريف[1]– قد قطعنا أعناقهم، وقد لا يتسنى للجميع تحمّل هذا الأمر، فقد يسيء المرء الأدب وينسب الإنجازات والنجاحات إلى نفسه ناسيًا رحمة الله تعالى وعنايته، فيجب علينا ألا نؤلّه ولا نقدّس أحدًا، وخاصة في مثل هذا الزمان حيث تفشت الغفلة وسادت الأنانية كفرعون جامح.

ولا ينبغي أن نستنتج من كلامنا هذا ضرورة غضّ الطرف عن الأعمال الطيبة التي أنجزها الناس بما بذلوه من عمل وجهد كبير؛ بالعكس يجب علينا أن نصفّق لهم ونقدرهم ونحفّزهم ونكافئهم حسب استحقاقهم في ذلك، والأهم من هذا كله ندعمهم بأدعيتنا، فنبتهل إلى الله تعالى ونضرع إليه بالدعاء دائمًا: “اللهم ثبت أقدام إخواننا في الخدمة، ولا تضلهم عن السبيل، واحفظهم من الزلل والانحراف، وأنعم عليهم بالإيمان والمعرفة، وزِدْهُم عشقًا واشتياقًا!”؛ فهذا من مقتضيات الصدق والوفاء مع رفاق دربنا.

   أعظم الكرامات: الاستقامة

نشكر الله شكرًا كثيرًا أن تحققت خدمات تفوق الوصف في ساحة الإرشاد والتبليغ إبان فترة استقرّ فيها السيف المادي في غمده.. فقد تحمّلت القلوب المضحية صعوبات كبيرة من أجل إيصال القلوب إلى الله تعالى من جديد عبر إزالة العقبات التي تحول بينهم وبينه تعالى، فكان منهم من عمِل في بناء مؤسسات الخدمة كواحد من العمال، ومنهم من تقاضى أجرًا أقلّ من أقرانه بكثير، ومنهم من لم يستطع أن يتقاضى أجرًا شهورًا عديدة، ومنهم من لم يستطع زيارة أهله ووطنه لسنوات طويلة.. لا يمكننا غض الطرف عن كل هذا الجهد والسعي المبذول بصدق وإخلاص، ولا يمكننا أن نقابل بالكفر والنكران ألطاف الله تعالى التي تهطل علينا زخًّا زخًّا، فما كان لهذه الجماليات أن تتحقّق لو لم ينعم المولى جل جلاله علينا بروح التفاني وشعور التضحية، ولو لم يجعل الرحمن عز وجل وُدَّنا في قلوب مخاطبينا، فالشكر والمنَّة لله رب العالمين.

وبما أن روح التفاني هي الآلية الرئيسة للخدمة فالأهمُّ هو التمكن من الإبقاء على هذه الروح حتى المنية، أي المحافظة حتى النهاية على روح التضحية والإيثار اللذين بُدئَ بهما العمل؛ وبتعبير آخر: المحافظة على الاستقامة، وهذا ليس بالأمر الهيّن كما يُظنُّ؛ وانطلاقًا من كونِنا بشرًا فإنه ثمة امتحانات شتى ومتباينة تنتظرنا، فنحن بشرٌ مخلوقون من لحم ودم، نحمل نفسًا بين جنباتنا، ولدينا ميول وطلبات ورغبات في الدنيا.

وتُعبر الآية الكريمة الآتية عن الامتحانات التي تنتظر الإنسان في الدنيا بقوله تعالى: ﴿زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/14).

والإنسان، حتى وإن لم يدخل في دائرة الحرام، إلا أن لديه ميلًا فطريًّا، وقد يريد الاستفادة في دائرة الحلال من زخرف الدنيا ومتاعها، وربما يَحُول حبُّ الأهل والأبناء بينه وبين القيام بخدماته، وربما تتعلق بذهنه فكرة الكسب والغنى، وربما ينجذب إلى العيش الرغيد والتلذّذ بمتع الدنيا، وربما يتطلّع إلى عطلة على الشواطئ أو قمم الجبال فيلهو ويقضي وقتًا ممتعًا، والحال أن كل هذه الأمور ربما تسوق الإنسان بمرور الوقت إلى دائرة الحرام أو على الأقل تقيِّد قدميه وتغلّل عنقه، فتصدّه عن السبيل، ومن لم يستطع كسر قيوده والمحافظة على موقفه أمام شهوات الدنيا الفاتنة يصعب عليه أن يحافظ على مشاعر التضحية والتفاني.

أجل، إن هناك الكثير ممّن خسروا لأنهم لم يستطيعوا أن يحافظوا على التضحية التي بذلوها في بادئ الأمر حتى النهاية.. فمثلًا ساروا لمدة طويلة على الدرب الذي عزموا المسير فيه وواجهوا مصاعب عديدة، ولكنهم تعثروا في رغبات النفس وأهوائها في موضع ما؛ فعلى الرغم من أن بعضَهم هاجروا منفتحين على ديار مختلفة، واضطلعوا هناك بخدمات في غاية الجمال، إلا أن عقولهم ذهلت بعد مدة معينة، وغشيت أبصارهم، وبدؤوا يفقدون قوامهم ويتغيّرون؛ فغيَّر المنصبُ بعضهم، والوسائلُ والإمكانات بعضَهم، وتعلَّق بعضُهم الآخر بفكرة المصلحة الشخصية، وبعضُهم بالشهرة، وفي النهاية لم يستطيعوا الحفاظ على وفائهم وولائهم، ولا على حيوية روح التفاني غضّةً طريّةً.

والحقيقة أن عددَ من سلكوا هذا الخطّ المتعرج قليلٌ جدًّا؛ ربما واحد بالألف؛ فقد حدث أن عاش هذا القدر من الزيغ والضلال أناسٌ حتى في عهد رسول الله صلى الله عليه وسلم؛ ولكن يجب الاعتبار من هذه الوقائع أيضًا حتى يتسنى لنا أن نعيش حياة تكتنفها اليقظة والتمكين.

   فيروسات تعرِّض الحياة المعنوية للشلل

عبر الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي عن التهديدات المحتملة التي تنتظر رجال الخدمة بقوله “الهجمات الست”[2]، وركز تحت هذا العنوان على ستة فيروسات يمكن أن تتسلّط على الإنسان؛ فلفت الانتباه إلى الفيروسات التي رآها تشكّل الخطر الأكبر بحسب عصره، إلا أن المخاطر التي قد تحيق بالإنسان -ذي الفطرة المنفتحة على الشر كما على الخير- لا تقتصر على هذه، وإنما يمكن الحديث عن العديد من الفيروسات التي قد تدفعه إلى المساوئ، وتُصيب حياته المعنوية بالشلل، ومن ثم فالوظيفة والمسؤولية الملقاة على عاتق الأرواح المتفانية التي تدرك أهميةَ الأمانة وثقلَها هي الثبات والصبر في مواجهة المساوئ التي قد تُضِلّها سواء السبيل، فإن حملها للأمانة مرهونٌ بهذا، يقول الأستاذ بديع الزمان في دعائه: “اللهم اجعلنا أمناء على ما أمَّنْتَهُ عندنا إلى يوم لقائك.. آمين”.

نحن نوقن بأنه حتى الملائكة ستقدّم التحيّة للأرواح المتفانية المنفتحة بروح التضحية الحقّة على العالم بأسره، وسوف تذكرهم الأجيال القادمة بالخير؛ غير أن هناك من سيتعثرون ويتساقطون على الطريق، وهناك من سينقلبون على أعقابهم كمن عزم على زيارة الكعبة فلما بقي بينه وبينها القليل غيَّرَ وجهته أو عاد أدراجه، وسيكون حبّ الأهل والأبناء سببًا في انحراف بعضهم عن الطريق، وسيكون حبُّ الراحة والدعة سببًا عند البعض الآخر، وفئةٌ بسبب الخوف، وآخرون بسبب مشاعر الحسد والغيرة.. هناك كثيرون عزموا على تحقيق غاية مثالية، ولكنّ السفينة فاتتهم في اللحظة الأخيرة لأنهم تعثّروا في أشياء صغيرة جدًّا.

يقول رسول الله صلى الله عليه وسلم في الحديث الشريف: “أَلَا إِنَّ بَنِي آدَمَ خُلِقُوا عَلَى طَبَقَاتٍ شَتَّى، وَمِنْهُمْ مَنْ يُولَدُ مُؤْمِنًا وَيَحْيَا مُؤْمِنًا وَيَمُوتُ كَافِرًا، وَمِنْهُمْ مَنْ يُولَدُ كَافِرًا وَيَحْيَا كَافِرًا وَيَمُوتُ مُؤْمِنًا[3]، أي إنه لا يجدر بأحد أن يأمنَ عاقبته؛ حتى إن العلماء أكدوا على العلاقة المتلازمة بين أن يأمن الإنسان عاقبته وبين الكفر؛ فكما أن اليأسَ قد يؤدي إلى الكفر فكذلك الشعور بالأمان المطلق قد يؤدي إلى الكفر أيضًا، وكما يُطْلَبُ من المؤمن ألّا ييأسَ أو يقنط من رحمة الله، عليه في الوقت نفسه ألا يفقد الخوف والخشية.. وباستقراء حياة الأولياء الصالحين يتبيّن أنهم عاشوا حياتهم بين الخوف والرجاء.

إذا أردنا أن نعيش حياة مستقيمة فعلينا أن نتنبّه إلى الكلمات التالية للأستاذ بديع الزمان: “إن الأمور الخيرية المهمة والعظيمة تعترضها موانع وعقبات مضرّة للغاية، فالشياطين يكدون أنفسهم ويجهدونها مع خدام تلك الدعوة المقدسة، لذا ينبغي الاستناد إلى الإخلاص والاطمئنان إليه في مواجهة تلك الموانع والشياطين”[4].. فلمَ يتعرض الشيطان لمن لا يعمل؟! فهو في الأساس يتحرّك وفق خطط الشيطان ومشاريعه دون أن يأخذ أمرًا بذلك، أما لو أنكم كنتم تعملون على إقامة صرح روحكم، ونفع الإنسانية، فلن يترككم شياطين الإنس والجن وما تفعلون، بل وسيبذلون قصارى جهدهم كي يُضلّوكم عن السبيل.

   ترصُّد الشيطان لخدام تلك الدعوة المقدسة

وقد رُوِيَ في الأثر أن رسول الله صلى الله عليه وسلم سأل الشيطان عن أبغض خلق الله إليه، فأجابه: “أنت”. لماذا؟! لأنه صلى الله عليه وسلم هو الإنسان الذي سيقيم صرح روح الإنسانية جمعاء؛ فصار صلى الله عليه وسلم الهدف الأكبر لشياطين الإنس والجن، وعلى الرغم من أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قد نشأ في مركز الكرة الأرضية، وينتسب إلى عائلة قوية، إلا أنهم أجبروه على الهجرة من مكّة.. وليس هو فحسب، بل حينما ننظر إلى تاريخ الأنبياء العظام نجد أن كثيرًا من الأنبياء مثل سادتنا إبراهيم وموسى ولوط عليهم السلام قد تعرّضوا للعاقبة نفسها؛ فلم يُسمح لهم بالعيش حيث نشؤوا.. ولا يختلف عن هذا ما تعرّض له أيضًا عظماء التابعين المخلصين للأنبياء على مرّ التاريخ، ومن أقرب هذه الشخصيات إلى عصرنا هذا الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي الذي طاردوه من منفًى إلى آخر، وهو الذي قال تعبيرًا عما لقيه وتعرض له من إيذاءٍ وقسوةٍ وغلظةٍ: “لم أذق طوال عمري البالغ نيّفًا وثمانين سنةً شيئًا من لذائذ الدنيا؛ قضيت حياتي في ساحات الحرب، وزنزاناتِ الأَسر، أو سجون الوطن ومَحاكمِ البلاد؛ لم يبق صنف من الآلام والمصاعب إلا وتجرّعتُه، عوملتُ في المحاكم العسكرية العرفية معاملة المجرمين، ونُفيت وغُرِّبْتُ في أرجاء البلاد كالمشرّدين، وحُرِمْتُ من مخالطة الناس في زنزانات البلاد شهورًا عديدة، وعُرِّضْتُ للتسميم مرارًا، وعُرِّضْتُ لإهانات متنوِّعة”[5].

وحين نضع كل هذا في عين الاعتبار ندرك كيف يواجه المخاطرَ والصعابَ أولئك المنفتحون على ربوع العالم بروح التضحية والتفاني.. فإنهم حتى وإن وصلوا إلى قمة الإخلاص إلا أن الشيطان يسعى كي يُزلَّ أقدامهم أينما كانوا، ويعترض طريقهم بجميع حيله ومكائده، ولا يتركهم وشأنهم ولو للحظة واحدة، وإنما يستخدم أدواته جميعها محاولًا أن يُزِلَّ أقدامهم، كما أنه يجب ألا ننسى أنه كلما زادت منافع الشيء ومكاسبه كلما عظم خطره وغُرمه، ومن يسقط من قمة برج الإخلاص قد يتردّى -حفظنا الله- في هاوية سحيقة، ومن يعرف الله تعالى ورسوله ودينه وتديّنه قد يخسر في وقت هو أدعى للكسب إذا تخلى عن إقامة صرح روحه وبدأ يركض وراء رغباته البشرية والجسمانية.

ولهذا السبب يجب أن يثبُت المتفانون ويصمدوا، ويُوصِدوا جميع الأبواب أمام أهواء النفس ومكائد الشيطان، وألا يلطّخوا سمعة الخدمة وعفتها.. فعندما يضلُّ منْ مهد اللهُ لهم السبيل وأنعم عليهم بالإمكانات ليضطلعوا بخدمات مهمّة لتنظيف وجه العالم المشوّه؛ فإن ضلالهم هذا لا يقتصر على أنفسهم فقط، بل يعتدي أيضًا على حقوق كلِّ من يسيرون معهم في السبيل نفسه، وبالتالي فقد شوّهوا أعمال البر والإحسان التي تحقّقت بمساعي وجهود الآلاف وربما جهود الملايين من الناس، فلو أننا لا نريد أن نكون سببًا في مثل هذا الدمار الكبير يتوجّب علينا أن نتكاتف مثل أحجار القبة ونتعاضد، ونواصل المسير في الطريق الصحيح دون أن ننهزم لأي زلل أو سقوط.

***

[1] عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي بَكْرَةَ، عَنْ أَبِيهِ: أَنَّ رَجُلًا ذُكِرَ عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَثْنَى عَلَيْهِ رَجُلٌ خَيْرًا، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “وَيْحَكَ، قَطَعْتَ عُنُقَ صَاحِبِكَ –يَقُولُهُ مِرَارًا– إِنْ كَانَ أَحَدُكُمْ مَادِحًا لَا مَحَالَةَ فَلْيَقُلْ: أَحْسِبُ كَذَا وَكَذَا، إِنْ كَانَ يُرَى أَنَّهُ كَذَلِكَ، وَحَسِيبُهُ اللَّهُ، وَلَا يُزَكِّي عَلَى اللَّهِ أَحَدًا“. (صحيح البخاري، الأدب، 54؛ صحيح مسلم، الزهد، 65)

[2] هو القسم السادس من المكتوب التاسع والعشرين من كتاب “المكتوبات” للأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي، ويعني الأستاذ بـ”الهجمات الست”: حبّ الجاه والشهرة، والخوف، والطمع، وفكرة العنصرية، والأنانية والغرور، وحب الراحة والدعة.

[3] سنن الترمذي، الفتن، 26.

[4] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة الحادية والعشرون، ص 221.

[5]  بديع الزمان سعيد النورسي: سيرة ذاتية، ص 491.

ADANMIŞLIK MEFKÛRESİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hizmetin temel dinamiği olan adanmışlık mefkûresi açısından tehlike arz eden hususlar ve bunlardan korunma yolları nelerdir?

   Cevap: Cenab-ı Hakk’ın şimdiye kadar fedakâr ruhlara ihsan ettiği başarı ve muvaffakiyetleri tahdis-i nimet hisleriyle karşılamak ve bunun şükrünü eda etmeye çalışmak gerekir. Çünkü bugüne kadar dünyanın dört bir yanına açılan hizmet gönüllülerinin ortaya koyduğu güzellikler bizim güç ve iradelerimizi aşkındır. Bunların ortaya çıkması için sebepler planında, tebliğ heyecanı, fedakârlık duygusu, yetişmiş öğretmenler, civanmert iş adamları, yeterli kaynak, makul plan ve projeler, gidilen yerlerde hüsn-ü kabulle karşılanma gibi pek çok faktörün bir araya gelmesi gerekir ki ihtimal hesaplarına göre bunun gerçekleşmesi çok zordur.

Bu açıdan, yapılan hizmetleri belirli şahıslara, kadrolara, ekiplere mâl etmekten kaçınmalı; Allah’ın yardım ve inayetine bağlamalıyız. Böyle bir tavır, hakikatin ifadesidir. Üstelik ortaya çıkan başarıları birilerinin dehasına, tedbirine, yeteneğine verecek olursak, hadisin ifadesiyle onların boynunu kırmış oluruz. Herkes böyle bir yüke dayanamayabilir. Allah’ın inayet ve rahmetini unutarak, ortaya çıkan neticeleri gerçekten kendinden bilme küstahlığına girebilir. Hususiyle gafletin çok ilerlediği, enaniyetin azgın bir firavun gibi hüküm sürdüğü böyle bir dönemde kimseyi putlaştırmamalı, mitleştirmemeliyiz.

Bu ifadelerimizden, insanların bin bir emek ve cehtle ortaya koydukları güzel işlerin görmezden gelinmesi gerektiği gibi bir sonuç da çıkarılmamalıdır. Bilakis, yerine göre onları alkışlamasını, takdir ve teşvik etmesini, ödüllendirmesini ve hepsinden önemlisi dualarımızla onlara destek olmasını bilmeliyiz. Dualarımızda sürekli, “Allah’ım, kardeşlerimizi hizmette sabitkadem eyle, istikametten ayırma, her tür inhiraf düşüncesinden muhafaza eyle, iman ve marifetle serfiraz kıl, aşk u iştiyaklarını artır!” şeklinde Allah’a yalvarıp yakarmamız, kardeşlerimize göstereceğimiz vefa ve sadakatin bir gereğidir.

   En Büyük Keramet: İstikamet

Allah’a binlerce şükür olsun ki maddi kılıcın kınına girdiği bir dönemde irşat ve tebliğ faaliyeti adına göz doldurucu hizmetler yapıldı. Fedakâr gönüller, Allah’la insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek gönülleri yeniden O’nunla buluşturma adına ciddî sıkıntılara katlandılar. Aylarca maaş alamayanlar oldu. Amele gibi Hizmet müesseselerinin inşaatlarında çalıştılar. Emsallerine nispeten oldukça düşük ücretler aldılar. Hatta bazıları aylarca maaş alamadılar. Yıllarca memleketine gidemeyenler oldu. Samimi bir şekilde ortaya konulan bütün bu ceht ve gayretleri görmezden gelemeyiz. Allah’ın sağanak sağanak üzerimize yağan lütuflarına karşı nankörlük yapamayız. Şayet O, bize böyle bir adanmışlık ruhu ve fedakârlık hissi vermeseydi, muhataplarımızın gönüllerinde bize karşı bir sevgi vaz’ etmeseydi o güzel işler yapılamazdı. Şükür O’na, minnet O’na.

Ne var ki asıl önemli olan, hizmetin en önemli dinamiği olan adanmışlık ruhunu ölünceye kadar devam ettirebilmektir. İşin başında ortaya konulan fedakârlık ve diğerkâmlığı sonuna kadar götürebilmektir. Farklı bir tabirle, istikameti koruyabilmektir. Ve bu, sanıldığı kadar kolay değildir. Beşer olmamız hasebiyle farklı farklı imtihanlar bizi beklemektedir. Hepimiz etten, kemikten yaratılmış insanlarız. Nefis taşıyoruz. Dünyaya karşı meylimiz, istek ve arzularımız var.

İnsanı bekleyen imtihanlar bir âyet-i kerimede şöyle ifade edilir: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, çoluk çocuğa, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük, insanlara çekici kılındı. (Oysaki) bunlar, dünya hayatının geçici metalarıdır. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/14)

İnsan, gayrimeşru daireye girmese bile fıtraten meylinin olduğu, kendisi için çekici kılınan dünya metaından meşru dairede istifade etmek isteyebilir. Evlâd u iyâl sevgisi onu hizmetlerinden alıkoyabilir. Para kazanma, zengin olma düşüncesi zihninde yer edebilir. Rahat yaşama, keyfince dünya nimetlerinden istifade etme arzusuna kapılabilir. Sahillerde veya dağ başlarında tatil yapmak, eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek isteyebilir. Ne var ki bütün bunlar zamanla insanı gayrimeşru zeminlere çekebileceği veya en azından onun ayağına pranga, boynuna da tasma vurabileceği için, onu yürüdüğü yoldan alıkoyabilir. Zincirlerini kıramayan, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında duruşunu koruyamayan birinin, fedakârlık ve adanmışlık duygularını muhafaza etmesi de çok zordur.

Evet, niceleri vardır ki işin başlangıcında ortaya koydukları fedakârlığı sonuna kadar götüremedikleri için kaybetmişlerdir. Mesela uzun süre baş koydukları yolda yürümüş, nice zorluklara göğüs germiş fakat bir yerde nefsanî arzularına takılıp kalmışlardır. Kimileri, hicret adına farklı diyarlara açılsa ve oralarda çok güzel hizmetler yapsa da, bir süre sonra başları dönmüş, bakışları bulanmış, kıvamlarını kaybetmeye ve değişmeye başlamışlardır. Kimilerini makam değiştirmiştir, kimilerini imkânlar. Kimileri çıkar mülâhazalarına takılmıştır, kimileri şöhrete. Neticede bunlar, korumaları gereken vefa ve sadakati koruyamamış, adanmışlık ruhunu dipdiri tutamamışlardır.

Gerçi bu tür zikzak çizenlerin sayısı olabildiğine azdır. Belki binde birdir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde dahi bu kadar kayma yaşayan insan olmuştur. Fakat yine de temkin ve teyakkuz içerisinde bir hayat yaşamamız adına, bunlar, ibret alınması gereken olaylardır.

   Manevî Hayatı Felce Uğratan Virüsler

Hz. Pir, hizmet erlerini bekleyen muhtemel tehlikeleri hücümat-ı sitte (altı saldırı) sözüyle ifade etmiş ve bu başlık altında insana musallat olabilecek altı virüs üzerinde durmuştur. O, kendi dönemi itibarıyla en tehlikeli gördüğü virüslere dikkat çekmiştir. Ancak potansiyel olarak kötülüklere açık yaratılan insanı bekleyen tehlikeler bunlarla sınırlı değildir. Onu olumsuzluklara sevk edebilecek, manevi hayatını felce uğratabilecek daha pek çok virüsten bahsedilebilir. Bu açıdan, taşıdıkları emanetin önem ve ağırlığının farkında olan adanmışlara düşen vazife, onları yürüdükleri yoldan saptırabilecek bütün olumsuzluklar karşısında dişlerini sıkıp sabretmektir. Emanete sahip çıkma buna bağlıdır. Hz. Pir de dualarında, “Allah’ım, emanetini alacağın güne kadar bizi emanette emin kıl!” diyor.

Biz öyle inanıyoruz ki ciddi bir fedakârlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılan adanmışları, ruhaniler bile alkışlayacaktır. Gelecek nesiller, bir yâd-ı cemil olarak onlardan bahsedeceklerdir. Fakat bir de dökülüp yollarda kalanlar olacaktır. Kâbe’yi ziyarete azmeden bir insanın hedefine ulaşmasına çok az bir mesafe kalmışken yön değiştirmesi veya gerisin geriye dönmesi gibi, yoldan dönenler olacaktır. Bazısını çoluk çocuk sevgisi, bazısını rahat düşkünlüğü, bazısını korku, bazısını da haset ve rekabet hisleri yoldan çıkaracaktır. Yüce bir mekfûreyi gerçekleştirmeye azmetmiş niceleri çok küçük şeylere takıldıklarından ötürü son anda gemiyi kaçıracaklardır.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: أَلَا إِنَّ بَنِي آدَمَ خُلِقُوا عَلَى طَبَقَاتٍ شَتَّى، وَمِنْهُمْ مَنْ يُولَدُ مُؤْمِنًا وَيَحْيَا مُؤْمِنًا وَيَمُوتُ كَافِرًا، وَمِنْهُمْ مَنْ يُولَدُ كَافِرًا وَيَحْيَا كَافِرًا وَيَمُوتُ مُؤْمِنًا “Haberiniz olsun! İnsanoğlu çok çeşitli tabakalar hâlinde yaratılmıştır: Kimisi vardır, mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi de vardır, kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, mü’min olarak ölür.” (Tirmizi, Fiten 26) Demek ki hiç kimse akıbetinden emin olmamalıdır. Ulema da bir insanın akıbetinden emin olmasının küfürle irtibatı üzerinde durmuşlardır. Yeis, insanı küfre götürebileceği gibi, mutlak emniyet hissi de onu küfre götürebilir. Bir mü’min ne Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeli ne de endişe ve korkuyu elden bırakmalıdır. Allah dostlarının hayatlarına bakılacak olursa ömürlerini havf-reca dengesi içerisinde geçirdikleri görülür.

İstikamet içerisinde bir hayat yaşamak istiyorsak Bediüzzaman Hazretleri’nin şu ikazlarına kulak vermeliyiz: “Mühim ve büyük umur-u hayriyenin (hayırlı işlerin) çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerekir.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 200) Bir şey yapmayanla şeytan niye uğraşsın ki! O, zaten emir almadan da şeytanın çizdiği plân ve projeye göre hareket etmektedir. Fakat siz, kendi ruhunuzun heykelini dikme, insanlığa faydalı olma istikametinde bir şeyler yapıyorsanız, insî ve cinnî şeytanlar peşinizi bırakmayacaktır. Sizi, yürüdüğünüz yoldan alıkoymak için ellerinden geleni yapacaklardır.

   Şeytan, Hizmetin Hadimleriyle Çok Uğraşır

Sıhhatli bir tarikle gelmese de Tenbihü’l-Gâfilîn’de yer alan bir rivayette Allah Resûlü (aleyhisselâtu ve’s-selâm), şeytana dünyada en çok kimden nefret ettiğini sorduğunda “Sen” diye cevap verir. Niye? Çünkü O, bütün insanlığın ruh abidesini ikame edecek bir Zat’tır. Bu sebeple O, cinnî ve insî şeytanların en büyük hedefi olmuştur. Efendimiz, yerin göbeğinde neş’et etmesine ve güçlü bir aileye mensup olmasına rağmen, O’nu Medine’ye göç etmek zorunda bırakmışlardır. Sadece O değil, peygamberler tarihine baktığımızda Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Lût gibi daha başka peygamberlerin de aynı akıbete maruz kaldıklarını görürüz. Onları neş’et ettikleri yerde yaşatmamışlardır. Peygamberlerin sadık takipçileri olan büyük zatların tarih boyunca başlarına gelen de farklı olmamıştır. Bize en yakın olanlardan Hz. Pir’i, kendi ifadeleriyle memleket memleket sürgüne göndermişlerdir.

İşte bütün bunları göz önüne aldığımızda, fedakârlık ve adanmışlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmış olan insanların nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduklarını anlayabiliriz. Onlar ihlâsın zirvesine çıkmış olsalar dahi, şeytan bulundukları yerde onlara çelme takabilir. Türlü türlü oyunlarıyla karşılarına çıkar da bir an olsun onları rahat bırakmaz. Elindeki tüm argümanları kullanarak onların ayaklarını kaydırmaya çalışır. Unutmamak gerekir ki bir şeyin menfaat ve kazancı ne kadar büyükse risk ve ceremesi de o kadar büyüktür. Allah muhafaza, ihlâs kulesinin başından düşen kimse derin bir çukura yuvarlanabilir. Allah’ı, Efendimiz’i, dinini, diyanetini bilen bir insan, şayet ruhunun abidesini ikame edeceğine, beşerî ve cismanî arzularının arkasından koşmaya başlarsa, kazanma kuşağında kaybedebilir.

Bu sebeple, adanmışlar çok kararlı durmalı, şeytan ve nefsin oyunlarına karşı bütün kapıları sürgülemeli, hizmetin ismet, iffet ve itibarına leke sürdürmemelidirler. Cenab-ı Hakk’ın güzel bir zemin hazırladığı ve dünyanın kirlenmiş çehresini temizleme adına önemli hizmetler görme imkânını bahşettiği insanlar, yanlış bir yola saptıklarında sadece kendileri dalâlete düşmekle kalmaz, aynı yolda yürüyen bütün insanların hukukuna da tecavüz etmiş sayılırlar. Binlerce belki milyonlarca insanın çaba ve gayretleriyle meydana gelen güzellikleri kirletmiş olurlar. Şayet böyle büyük bir yıkıma sebep olmak istemiyorsak kubbedeki taşlar gibi baş başa vermeli, birbirimize destek olmalı, herhangi bir sürçme ve düşmeye maruz kalmadan doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam etmeliyiz.

***

Not: Bu yazı, 23 Kasım 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

قراءة الكتب بطريقة منهجية

Herkul | | العربية

كان عددُ الكتب والمجلات التي تعكس عالمنا الفكري وتربطنا بجذورنا الروحية والمعنوية في الخمسينات والستينات من القرن المنصرم قليلًا للغاية.. فلو أن الإنسان حينذاك خصّصَ خمس أو ست ساعات فقط للقراءة خلال اليوم لاستطاع بسهولة أن يقرأ معظمَ ما يصدر في الأسواق من مؤلفات، ولكن اليوم تصدر الكثير من المؤلفات العلمية والفكرية والاقتصادية لدرجة أنه في الواقع باتت من الصعب جدًّا متابعةُ وقراءة جميع هذه المؤلفات.. ناهيك عن أنه قد كثُرت المشاغل التي تُلهي الناس وتُشتّت انتباههم، ومن ثَمّ أصبح من المفيد انتقاء الكتب التي نرغب في قراءتها، فعلينا مثلًا أن نعطي الأولوية للمؤلفات التي تتناول القضايا الخاصة بالإيمان والإسلام، والمرتبطة بجذورنا الروحية والمعنوية، وأن نواصل عملية القراءة، بدءًا من الأعمال الأكثر أهمّية بالنسبة لنا.

وربما لا ضير في قراءة المؤلفات الأخرى بعد أن ترسّخت أقدامنا في عالمنا الفكري وقيمنا الذاتية، وإلا اختل توازننا وعَشِيَت أبصارنا وسقطنا عند مواجهة التيارات الفكرية المختلفة.

   التعبئة والنفير العام من أجل القراءة

إن المعرفة والثقافة هما السبيل إلى الارتباط بقيمنا الدينية وحياتنا الاقتصادية والثقافية، وإقامةِ صرح روحنا في كل المجالات، يقول الأستاذ النورسي رحمه الله رحمة واسعة: “إن كل شيء في الإنسان موجَّه إلى العلم ومتعلقٌ بالمعرفة حسبَ الماهية والاستعدادات”[1]، ويقول في موضع آخر: “إن البشرية في أواخر أيامها على الأرض ستنساب إلى العلوم، وتنصبّ إلى الفنون، وستستمد كل قواها من العلوم والفنون فيتسلم العلم زمامَ الحكم والقوة”[2]، وعلى ذلك فهناك حاجة ماسة إلى البدء في تعبئة عامة من أجل القراءة حتى لا نتخلف عن الركب.

إن وجوبَ القراءة ليس محصورًا على المتخصصين فقط في أحد الفروع العلمية، بل إن الجميع مطالَبٌ حسب مستواه بالقراءة، ولكن علينا بداية أن نعطي الأولوية للكتب التي نحتاج إليها حاجتَنَا للهواء والماء والغذاء، فمثلًا يجب علينا حتمًا أن نتعلم علوم الدين التي تفيدنا في أداء عباداتنا بشكل صحيح، وفي معايشة ديننا على نحو سليم، كما ينبغي أن نتعرف جيّدًا على القضايا الخاصة بالأخلاق والمعاملات، وأن نزيد من معلوماتنا عن القرآن الكريم، وأن نطلع على الأحاديث النورانية لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، وأيًّا كان العمل الذي نشتغل به فإننا ملزمون بمعرفة ديننا بالقدر الذي يسمح لنا أن نحدد ما إذا كانت الأعمال التي نقوم بها موافقة لمحكمات الدين أم لا.

فلو أراد أبطال الإرشاد والتبليغ إلى جانب هذا أن يبلِّغوا الآخرين الحقائق التي يؤمنون بها بشكل صحيح، وأن يقنعوا مخاطبيهم برؤاهم العالمية وفلسفاتهم الحياتية فلا بد أن تكون لديهم معرفة كافية بالقيم التي يؤمنون بها، ودراية وثيقة بالعالم الذي يعيشون فيه، وأن يواكبوا متطلبات زمانهم، ويستجيبوا لاحتياجات عصرهم وضرورياته، وهذا لا يتأتى إلا بتعبئة جادة من أجل القراءة، فكل شيء يبدأ في دائرة ضيقة، ويظهر في صورةِ زاوية صغيرة في المركز، ثم يتسع هذا الشيء ليشمل الدائرة الكبيرة في المحيط.. فقد يبدأ العمل بخمسين شخصًا، ثم تتسع الدائرة فيما بعد شيئًا فشيئًا لِتشملَ ألف شخص…

ومن جانبٍ آخر إذا أهملنا القراءة فإن أبناءنا بلا شك سيصبحون أمثالنا، فالأسرة التي يهمل فيها الأبوان القراءة ولا يوليانها أي اهتمام خاص يصعب جدًّا على أبنائهما الاهتمام بالقراءة إلّا أن تكون هناك عناية إلهية خاصة بهم، فبدهي أننا إذا أمسكنا كتابًا بأيدينا وشرعنا في قراءته فسيقوم أبناؤنا من فورهم بتقليدنا، إذ إن تصرفات الوالدين وسلوكياتهما مثل الشفرة الجينية كثيرًا ما تنعكس على الأبناء.. فللأسف الشديد ينشأ الأبناء في عصرنا نافرين من القراءة؛ لأن الآباء والأمهات لم يهتموا بالقراءة وأصبح الأولاد مثلهم، ولذلك يجب سدّ هذا النقص، وإصلاح ذلك العطب.

ولا يقتصر الأمر على العائلة فقط، بل يجب أن نوصي كلَّ المحيطين بنا بقراءة الكتب، ونحبّبهم فيها، لا سيما الكتب التي تتحدث عن عالمنا الفكري، وترتبط بجذورنا الروحية والمعنوية، فهذا هو السبيل الأمثل للوقوف ضد المسخ والاغتراب.

   معوّقات العالم الرقمي

لقد أصبح العالم الرقمي الآن خيارًا جديدًا لقراءة الكتب، ولكنه كما نجح في ذلك، إلا أنه شكّل عائقًا أمامها أيضًا؛ ومن ثَمّ وجب علينا كمجتمع أن نفكّر مليًّا فيما يلزم لتخطّي هذه الأزمة، وأن نسعى جاهدين لتوجيه الناس إلى القراءة من جديد، وإلى التفكير والمدارسة والمذاكرة.. فرغم سهولة الوصول إلى المعلومات الآن بفضل بعض الأجهزة مثل الحاسوب والهاتف الجوال، وكذلك الإنترنت؛ فقد ازداد بالتوازي صعوبة استقرار هذه المعلومات -التي توصلنا إليها بسهولة- في الأذهان، فتذهب المعلومات بسرعة كما جاءت؛ لذا فإن القراءة من الكتاب نفسه حَرِيّة بأن تكون في المقام الأول.

فإن إمساكَ الإنسانِ بالكتاب، ووضعَه خطًّا تحت المواضع المهمّة التي يراها، وتدوينه الملاحظات على أطراف الكتاب عند اللزوم، وتسجيله آراءه حول الأفكار التي لا يوافق عليها؛ له أهمية بالغة في فهم واستيعاب المقروء بشكل أفضل؛ لأن الغرض من القراءة هو الفهم والثراء الذهني، وهذا لا يتأتى إلا بالجهد والسعي في هذا السبيل.

وهنا أريد أن أنبه مرة أخرى على الأمر التالي: إننا بفضل وسائل الاتصال الحديثة مثل التلفاز والإنترنت نشاهد ونتعلم الكثيرَ من الأشياء، ولكن بعد مدة معينة يصبح الناس -دون وعي منهم- مدمنين لهذه الوسائل، فيستغرقون في اللهو ومتابعة الأحداث اليومية، ويبتعدون عن عوالمهم الذاتية، ولذا يجب توخي الحذر عند استعمال هذه الوسائل، ولا بد من وضع بعض القيود على أنفسنا، حتى نستطيع التصدي للانحرافات الفردية والاجتماعية المحتملة، فمثل هذه الأوساط مواتية لسوء الاستعمال، وأعظم برهان على ذلك هو تلك الجروح والتخريبات التي أصابت عقول الشباب والأسر والحياة الاجتماعية في العصر الراهن.

وكما أن هناك مسؤوليات تقع على عاتق الدولة في هذا الصدد فهناك أيضًا أمور يجب على العائلات الاضطلاع بها؛ مثل توخي المزيد من الحيطة والحذر عند استعمال التلفاز والإنترنت، ومتابعة الأبناء عن قرب، ومعرفة الصفحات والمواقع التي يزورونها، وأن يجعلوا استخدامهم للإنترنت وفق معيار محدد.

   القراءة عن طريق المذاكرة والمدارسة

إن السبيل القويم للاستفادة العظمى من الكتب المقروءة هو مذاكرة ما بها من معلومات ومناقشتها، فإذا كنتم مثلًا تريدون أن تقرؤوا عن مسألة الحشر، فما عليكم إلا أن تتذاكروا معًا المؤلفات التي حررها بديع الزمان سعيد النورسي، وفخر الدين الرازي، والإمام الغزالي، وابن سينا في هذا الموضوع، وبذلك تعالجون القضية بأبعادها المختلفة، ولو أنكم مثلًا ترغبون في قراءة رسالة “الأنا والذرة” لبديع الزمان سعيد النورسي فمن الممكن عند القيام بذلك عقد مقارنة بينها وبين كتاب “رموز نفي الذات” الذي يتكلم فيه محمد إقبال عن أسرار الذات، وبفضل هذه القراءات التقابلية ستدركون تمايز الأفكار، وتستوعبون الموضوع بشكل أوسع وأعمق.

ولقد ربط سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم هذا الأمر بالتدارس والمذاكرة في حديثه الذي ذكر فيه أن الملائكة تضع أجنحتها لطلاب العلم رضا بما يفعلون وتنزل عليهم السكينة وتغشاهم الرحمة[3].

والمذاكرة تأتي من باب المفاعلة، وتعني تقييم المسألة بجميع جوانبها عن طريق تداول المعلومات ومناقشتها، فكما أن المذاكرة ليست قراءة اعتيادية، وكذلك لا تعني أن يقرأ شخص ويغفو آخرون، بل على العكس إنها تعني أن يتناقش عشرة أشخاص مثلًا في موضوع معين، ويُعمِلون أفكارهم فيه، ثم يَعرض كل واحد منهم ما توصل إليه ، حتى تتجلى بارقة الحقيقة من وراء تصادم الأفكار وتلاقحها.

وليس من الضروري اتباع أسلوب واحد في هذا الشأن؛ لأن التزام منهج واحد يدعو أحيانًا للسأم والضجر، وعندها لا تجني المذاكرة ثمرتها المرجوة، ومن ثم لا يستفاد من هذا المنهل العذب المورود كما ينبغي، المهم هو العمل على أن يستفيد الجميع من الأمر، والإحساس بالمتعة عند تعلم أي أمر جديد أو مبتكَر، وتقدير القراءة قدرها؛ وهذا بالطبع منوط بالتغيير المتكرر لصيغة الدرس المقترح، والحرص على استخدام وتطوير مناهج جديدة في العرض.

   تربية أشخاص مجهزين تجهيزًا عاليًا

لقد فهمنا -مع الأسف- فهمًا خاطئًا مقولة بديع الزمان سعيد النورسي لطلابه: “حسبكم رسائل النور”؛ فقد ذكر هذه المقولة حتى يلفت الانتباه إلى أركان الدين الأساسية، وإلى المسائل ذات الأولوية في ذلك الوقت الذي تهدّمت فيه أركان الدين، وانقلبت الأحاسيس والمشاعر القومية رأسًا على عقبٍ، إلا أننا مع الأسف أخذنا هذه العبارة على إطلاقها، ولم نُعِر العلوم الدينية الاهتمام اللازم، ولكن إذا كان لا بد إلى جانب قراءة رسائل النور من دراسة بعض العلوم الطبيعية مثل الطب والكيمياء والفيزياء والأحياء والأنثروبولوجيا وعلم الاجتماع والجيولوجيا؛ فلا أحد يعترض على ذلك، وكذلك يجب على عالم الدين قراءةُ المؤلفات الأصولية في العلوم الإسلامية -وهي مجالات مستقل كل منها بذاته-، والتخصصُ فيها.

بل يجب على عالِم الدين -إلى جانب تحصيله علوم تخصّصه- أن يتعرف إجمالًا على القضايا المتعلقة بالعلوم الطبيعية، أو أن يأخذ طرفًا من كل علم على الأقل، حتى إذا جلس مع فيزيائي أو كيميائي تكلم معه بارتياح في هذا المجال؛ لأننا كما لا نستطيع أن نجرّد الإسلام عن العلوم الطبيعية فكذلك لن نستطيع بث همومنا لمن يعملون في هذه الساحات طالما لم تكن لدينا دراية بها..

 إن الأوامر التشريعية المستقاة من صفة كلام الحق جل وعلا توضح وتشرح الأوامر التكوينية، وكلتاهما أمران متداخلان للغاية في بعضهما البعض، فإن جردنا إحداهما عن الأخرى فلن نستطيع فهم الاثنتين فهمًا صحيحًا.. ومن ثم كما يجب على المتخصصين في العلوم الدينية أن يكون لديهم على الأقل معرفة إجمالية بالعلوم الطبيعية فكذلك ينبغي للمتخصصين في العلوم الطبيعية من اكتساب مزيد من المعرفة بالعلوم الدينية.

فلو أن الدارسين في حقل العلوم الدينية عجزوا عن وضع الحلول المنطقية للمشاكل التي تعترضنا في هذا العصر فلن يُنسب هذا العجز والهزيمة لهم فحسب، بل إلى الإسلام أيضًا، وتُعدّ الآراء والأفكار التي أنتجها علماء الدين العظام من أمثال الإمام الغزالي، وفخر الدين الرازي، والعز بن عبد السلام، وابن حجر العسقلاني، وبديع الزمان سعيد النورسي، وطنطاوي جوهري، ومحمد سعيد رمضان البوطي لِفهم الإسلام فهمًا صحيحًا؛ خطواتٍ متقدمةً في هذا الإطار، فقد استطاعوا بما حرروه من مؤلفات قيمة تفنيدَ الشبهات المثارة حول الدين، ووضعَ تفسيرات جوهرية للمشاكل التي تشغل الأذهان.

فلو أردنا أن نفهم الإسلام ونعيشه بشكل صحيح في عالمنا اليوم فيجب أن يكون لدينا على الأقل نفس القدر من الأدوات والمعلومات مثلهم، وسبيل ذلك هو العمل في إطار منظومة التعليم الحالية على إعداد أناس ماهرين في العلوم التجريبية والشرعية، وتهيئة الأوساط اللازمة للقيام بذلك، وإذا كنا نرغب في إحياء هؤلاء الذين صاروا كالقبور المتحركة من خلال حسن استغلال الإمكانات التي هيأها الحق تعالى، وأن نكون وسيلة لبعثٍ جديد؛ فيجب أن نعلم أن هذا منوط بتنشئة جيل على أعلى مستوى من الاستعداد، وأن نستغل كل فرصة مواتية لنا في هذا السبيل، وأن نوفي مكانتنا حقها.

 ***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، الكلمة الثالثة والعشرون، المبحث الأول، ص 352.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، الكلمة العشرون، المقام الثاني، ص 291.

[3] “مَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللهِ، يَتْلُونَ كِتَابَ اللهِ، وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ، إِلَّا نَزَلَتْ عَلَيْهِمِ السَّكِينَةُ وَغَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ وَحَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ” (صحيح مسلم، الذكر، 38؛ سنن أبي داود، الصلاة، 347).

ثقافة الوفاق والتعايش مع الآخر

Herkul | | العربية

   سؤال: بماذا توصوننا في مسألة تطوير ثقافة الوفاق والتعايش مع الآخر في عالم اليوم الذي تزداد فيه كلّ يوم حدّةُ مشاعرِ القومية والعنصرية والتعصبِ المذهبي والطائفي؟

   الجواب: اعتقد الكثيرون أنه مع العولمة والتعددية ستزول الفروق والخطوط الحمراء التي هي في الأساس منبع الخلافات والصراعات، وسيحتضن جميعُ الناس بعضُهم بعضًا أكثر مما كانوا عليه في الماضي، وسيتلاقون معًا في شتى المجالات؛ بل كان أولئك ينتظرون أن يتلاقى أتباع الديانات المختلفة في مسجدٍ واحد تارةً، أو كنيسةٍ واحدة تارةً، أو كَنِيسٍ واحد تارةً أخرى، أو أن يتقابل أصحاب المذاهب والمشارب المختلفة مع بعضهم في تكية قادرية حينًا أو نقشبندية حينًا أو علوية حينًا آخر.

إلا أن العولمة أثارت مشاعر الهوية الكامنة في الطبائع أكثر فأكثر، وقد أدى هذا بدوره إلى ظهور ردود أفعالٍ متباينة إزاء الآخر، وكما يبدي الجسمُ ردَّ فعلٍ إزاء المادة الغريبة عند حقنه بها، فكذلك راح الناس يبدون ردَّ فعلٍ كبيرًا تجاه من يخالفونهم في مشاعرهم وأفكارهم ورؤاهم الدنيوية؛ لأن الإنسانية لم تكن على استعداد كامل لمواجهة مشاكل العولمة، والتغلب عليها.

والحال أنه كان يجب على أصحاب الرأي ورجال الفكر والمثقفين والفلاسفة تهيئةُ أذهان الناس لمواكبة ظروف العالم المتغير، والتأكيدُ على ثقافة التعايش مع الآخر، والتركيزُ على مبادئ الصلح والسلام.. كان عليهم أن يحذّروا الإنسانية من الصراعات والانشقاقات التي قد تنشأ عن اختلاف الهويات والعرقيات والديانات والمفاهيم الطائفية، وأن يطوِّروا لديهم مفهوم “تقبّلْ كل إنسانٍ في موقعه، واحترمْ كل أحد”.

ولكن لم يحدث هذا مع الأسف، وتم التعامل مع الأمر دون أدنى حرفيّة أو مهنيّة، وكأنهم قالوا: “دعونا نُبحر في هذا البحر المترامي الأطراف، ثم نفكر في كيفية مواجهتنا للأمواج المتلاطمة التي تعترض طريقنا”، ولهذا فمن الصعوبة بمكان التنبُّؤُ بنوعيّة الأخطار التي تنتظر الإنسانية في السنوات المقبلة، ومن ثم ينبغي للأرواح التي نذرت نفسها لخدمة الإنسانية أن تفكر مليًّا في هذه الأمور، وأن تطوّر من آلية وضع الحلول لديها.

فمثلًا يقول بديع الزمان سعيد النورسي رحمه الله رحمة واسعة: “يجب إيثار البقاء في مستوى التابع دون التطلع إلى تسلم المسؤولية التي قلما تسلم من الأخطار”[1]، فمثلُ هذا القول يمثّل معيارًا مهمًّا للحيلولة دون وقوع الخلافات، وهو يعني ترك أمر الإدارة إلى الآخرين نظرًا لما يحيق بها من أخطار.. ولا شك أن الإقدام على مثل هذا التصرف يدل على بطولة وتضحية منقطعة النظير؛ وقد يكون وصفةً علاجيةً للحيلولة دون الانقسامات المحتملة التي قد تنشأ بين أصحاب المذاهب والمشارب والأذواق المختلفة، إلا أنه من الصعب أن يكون هذا حلًّا للمشاكل العرقية.

   الدبلوماسية

إن تقديم العقل والمنطق، والتعاملَ مع الأمور بدبلوماسية حتى النهاية، بدلًا من اللجوء إلى الشدة والعنف من أجل التغلب على الاختلافات القائمة وقمع المشاكل الحادثة؛ يُعدّ من العوامل المهمة لجعل العالم أكثر ملائمة للعيش فيه، ولكن للأسف عندما خرجت القوة عن سيطرة الحق فقد استُخدِمَت في المكان الخاطئ، وتمّ اللجوء إلى القوة الغاشمة والضغط على الناس لقمع المشاكل المطلة برأسها، ولكن حتى وإن أُخمِدت تلك المشاكل مؤقتًا فستبرز مشاعر البغض والكراهية وتزداد يومًا بعد آخر، وستتوارث الأجيال القادمة هذا المرض، وتكبر وهي تتحدث عن الظلم الذي لحق بآبائها وأجدادها، وتسيطر عليها مشاعر الثأر والانتقام؛ وبذلك يكون ضررُ العنف أكبر من نفعه.

ومن ثم يجب على الدول من فورها أن تتحاشى في العلاقات اللجوءَ إلى القوة الغاشمة في سبيل حل المشاكل سواء على الصعيد المحلي أو الدولي؛ لأنه عند استخدام القوة الغاشمة تختل معظم القيم الإنسانية الأساسية، وتُرتكب العديد من المظالم والانتهاكات، فكثير من المشاكل التي تم قمعها بالقهر والسحق والضرب تزايدت وتكررت في الفترات اللاحقة؛ لأن العقدة لا تزال تبقى في الصدور، وتتكون الأمراض الداخلية، ويُجرح الشرف والكبرياء، وتتوارث الأجيال البغضَ والكراهية، وهذا يؤدي إلى أن تظل المشاكل -التي يُعتقد أنها قد حُلّت- تدور في حلقات مفرغة، ورغم اعتقادنا بأننا قد أحرزنا النجاح مؤقتًا فإن المشاكل ستتفاقم أكثر فأكثر، وتنتقل إلى الأجيال القادمة، ويصعب التغلب عليها.

أما الحلول التي تُطرَح بناءً على العقل والمنطق، وتُراعى عند وضعها المشاعرُ الإنسانية فيُكتب لها الدوام والاستمرارية، ولقد كان هذا من أعظم مظاهر الفطنة لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، فلم يكن يخطو خطوة ينشأ عنها أي خطإ، ولقد أظهرت أفعاله وإجراءاته طوال حياته السنية كيف أن التعامل بعقلانية، والتمسكَ بالدبلوماسية، وإبرازَ مشاعر الشفقة والرحمة يفتح القلوب والصدور.

كما أظهرت التجارب التي اكتسبها الهُوَاةُ المنفتحون على العالم بأسره مدى أهمية الإخلاص والمروءة والشفقة وعدم التشوف إلى الأجر؛ في مواجهة المشاكل الحاضرة وكسب قلوب الناس؛ لأن أطوار هؤلاء قد درَأَتْ ردودَ الفعل السلبية الموجودة أو المحتملة، كما أدت هذه الخصال إلى كسب العديد من القلوب وإقامة جسور الصداقة حتى في البيئات التي لم يتم التعرف عليها بقدر الكفاية، ولم تتوفر معلومات بشأن ثقافتها، ولم يتم التحرك فيها بمهارة وحرفية.

   جسور المحبة

فإذا أردنا أن نطوِّر ثقافة التعايش مع الآخر في عالم اليوم الذي تركض فيه العولمة بأقصى سرعتها فلا بد أن نعتمد في حل مشكلاتنا على الدبلوماسية في المقام الأول، وأن نتعلم احترام المفاهيم والثقافات والقيم الأخرى؛ أو بعبارةٍ أخرى كثيرًا ما كرّرناها: لا بد أن نخصّص في صدورنا لكلِّ شخصٍ مقعدًا يتربّع عليه، وبذلك تكون الشفقة والتسامح سدًّا منيعًا ضد الأسلحة الفتاكة المرعبة، وتقوم بوظيفة الحاجز ضد الأمواج المتلاطمة العاتية، وتُبْطِل مفعولها؛ وتصبح جسورُ المحبة والسلام التي أسّسناها في ربوع العالم بدءًا من أقرب المقربين إلينا بمثابة حملاتٍ وصولاتٍ معقولة من شأنها إعاقة أية نزاعات محتملة.

وللأسف ما زال البعض يرى مَن ليس على مذهبه وطريقته أجنبيًّا وغريبًا عنه، ويحكم عليه من منطلق أحكامه المسبقة، ويذكره دائمًا بالعديد من المساوئ والسلبيات، فإذا أردنا أن ننأى بالذين نشؤوا في بيئات لغوية ودينية وعرقية وثقافية مختلفة عن الأحكام المسبقة التي قد يشكّلها البعض عنهم ويبني على أساسها قناعات ومفاهيم خاطئةً فعلينا أن نتيح الفرصة ليجتمع كلا الفريقين في ساحات مختلفة يتعرفان فيها على بعضهما عن قرب وبشكل صحيح. أجل، إن السبيل لمحو الكثير من القناعات الخاطئة هو الاختلاط والتداخل، والاجتماع على مائدة واحدة؛ وبذلك تنزاح الحواجز وتزول العوائق القائمة بين الفريقين.

قد يشعر الإنسان بحكم فطرته وطبيعته بعاطفة معينة إزاء من يشاركونه قوميتَه ومذهبه ومشربه، وقد يتبنى بشكل صادقٍ مفهومًا معيّنًا أو نمطًا فكريًّا خاصًّا أو فلسفةً حياتيّةً مختلفةً، ولكنّ هذا لا يقتضي إطلاقًا معاداة الآخرين، فمثلًا يمكنني أن أقول: “إنني كمسلمٍ أحبّ منهجي وطريقتي، ولو كان لي ألف روح لافتديتُ بها سيدَنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، فيا ليت الآخرين أيضًا يتعرّفون على منبع هذه الحقيقة، ويُدْلُون دَلْوهم في منهل العذب المورود هذا، ويغترفون من ماء هذا الكوثر، ويروون عطشهم، ويذهبون ظمأهم”، ولكن لا يقتضي حبي هذا معاداة اليهود والنصارى أو أيٍّ من أتباع الديانات الأخرى، فما يقع على عاتقي هو التعامل بإنسانية ومروءة مع الجميع.

ولطالما قلتُ من قبل في مناسبات مختلفة: ليتنا ننشئ مساجد وكنائس وكُنُسًا تطلّ على حديقة واحدة! أو نقيم بيوت الجمع في نفس فناء المسجد! يا ليت الخارجين من معابدهم يجتمعون في تلكم الحديقة المشتركة! ويتناولون الطعام معًا! ويرتشفون الشاي معًا! وتتاح لهم فرصة التعرف على بعضهم عن قرب! ويتخلى كل شخص عن أحكامه المسبقة، ويشعر أنه يعيش في طمأنينة وسلام مع الآخر! أجل، ليتنا نوفر هذا المناخ! ويعبر كل شخص عن أفكاره بأريحية! ويبتسم لأخيه ويحتضنه! فإننا في أمسّ الحاجة إلى إظهار مروءتنا وإنسانيتنا لبعضنا البعض.

ولكن مع الأسف لم تُفض هذه الاقتراحات والمبادرات التي قمنا بها منذ سنوات طويلة إلى أي نتيجة، وهذا يعني أن الإنسانية ما زالت غير قادرة على القيام بمثل هذه الخطوة، فلم يكن الجو العام في تركيا، والرؤى العامة للناس وفلسفاتهم الحياتية مهيأةً للقيام بهذا الأمر، ولكن ينبغي ألا نتنازل عنه، وأن نتحين كل فرصة لبلوغ هذا الأفق، ونفتح أبوابنا وموائدنا وقلوبنا على الأقل لكل أصحاب المفاهيم والمشارب المختلفة، ونبحثَ لأنفسنا عن مكان على موائدهم، وكما فتحنا لهم المكان بيننا يجب أن نجد لأنفسنا مكانًا في ساحاتهم وبيئاتهم، وهذا أمرٌ تقتضيه الأخلاق الإلهية؛ لأن الله عز وجل يقول في حديثه القدسي الجليل: “إِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ (عَبْدِي) بِشِبْرٍ تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعًا، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ ذِرَاعًا تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ بَاعًا، وَإِنْ أَتَانِي يَمْشِي أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً[2].

إن المروءة تُقابَل بمثلها، فإذا كنا ننتظر توجُّهًا وإقبالًا فعلينا المبادرة بذلك أولًا، فما ننتظره من الآخرين هو مِثل ما ينتظرونه منا أيضًا، وهذا ما يُطلِقون عليه اليوم المشاركة الوجدانية؛ أي أن يضع الإنسانُ نفسَه مكانَ الآخر، وينظر إلى الأحداث بعينه، وبعبارة أخرى: أن نضع في حسباننا تطلّعات الآخرين ومشاعرَهم وأفكارَهم وانفعالاتهم وقيمَهم التي يقدّرونها، وأعتقد أنه بقدر حَلِّنا لهذه المشكلة على المستوى المحلي سنتمكّن مع مرور الزمن من إظهار مثل هذه الجماليات على مستوى العالم عند توسيع الدائرة أكثر فأكثر.. وربما يمثل هذا خطوة مهمّة في سبيل إنقاذ العالم من العاقبة الوخيمة التي ينجرّ إليها.. فما يقع على عاتقنا هو حسن تمثيل هذه الجماليات، والقدرة على التصدي للفتن المحتملة.

ولقد عاش مولانا جلال الدين الرومي في العهد الأخير للدولة السلجوقية، في ذلك العهد الحرِج الذي سادت فيه الفوضى وانقلب فيه كل شيء رأسًا على عقب، ومع ذلك استطاع مولانا الرومي أن يؤسس جوًّا ومناخًا من المحبة امتدّ تأثيره حتى يومنا هذا، بل وحتى أثَّر بشكل بالغ في العالم الغربي، فقد كان يقول: إن إحدى قدميه راسخة بين قيمه الذاتية، والأخرى تجول بين اثنتين وسبعين أمة.. وهذه في الحقيقة فكرة عميقة للغاية، وهي الروح والمعنى اللذان نحتاج إليهما كثيرًا اليوم، فإن شئتم أطلقوا عليها “روح المسيحية”، واربطوها بنزول المسيح عليه السلام في آخر الزمان، فإن تشكَّل مثلُ هذا المناخ من المحبة فلن يعتدي أحدٌ على الآخر، وسيأمن الجميع في وطنه وعالمه.

المهم هو الشروعُ في مثل هذا التصالح والوفاق والاحتضان، ولو كان على مستوًى محدود، ونشرُه حولنا تدريجيًّا.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة العشرون، ص 211.

[2] صحيح البخاري، التوحيد، 15؛ صحيح مسلم، الذكر، 1.

SİSTEMLİ KİTAP OKUMA

Herkul | | KIRIK TESTI

Ellili, altmışlı yıllarda şöyle böyle bizim düşünce dünyamızı yansıtan, ruh ve mana köklerimize yabancı olmayan mecmuaların, kitapların sayısı bir hayli azdı. İnsan gününün beş altı saatini okumaya ayırsa piyasaya çıkan hemen her eseri okuyabilirdi. Fakat günümüzde -ister ticaret yapmak isterse ilim ve fikir hayatına katkıda bulunmak için olsun- o kadar çok eser neşrediliyor ki bunları takip etmek, okumak gerçekten çok zor. Buna karşılık insanı meşgul edecek, zihni dağıtacak meşgaleler de oldukça fazla. Bu açıdan, okunacak kitaplar konusunda olabildiğince seçici olmakta fayda var. Bizler, iman ve İslâm’la ilgili meseleleri ele alan, ruh ve mana köklerimizle irtibatlı olan eserlere öncelik vermeliyiz. En lüzumlu eserlerden başlayarak okuma faaliyetlerimizi devam ettirmeliyiz.

Kendi değerlerimiz ve düşünce dünyamız itibarıyla ayaklarımızı sağlam bir zemine bastıktan sonra, başka eserler okumada bir mahzur olmayabilir. Aksi takdirde değişik düşünce akımları karşısında başınız dönebilir, bakışınız bulanabilir, şaşırabilir ve devrilebilirsiniz.

   Okuma Seferberliği

Dinî ve millî değerlerimiz veya iktisadî ve kültürel hayatımız itibarıyla kendimiz olmanın, bütün alanlarda kendi ruh abidemizi ikame etmenin yolu, bilgili ve kültürlü olmamıza bağlıdır. Bediüzzaman da bir yerde mahiyet ve istidat itibarıyla her şeyin ilme bağlı olduğunu belirtirken (23. Söz, 1. Mebhas, 4. Nokta), başka bir yerde ise insanlığın ahir zamanda ilim ve fenlere sarılacağını ve bütün kuvvetini oradan alacağını ifade ediyor. (20. Söz, 2. Makam) Bu açıdan, kafilenin gerisinde kalmamak için çok ciddi bir okuma seferberliğinin başlatılmasına ihtiyaç var.

Kitap okuma, sadece herhangi bir ilim dalında ihtisas sahibi olan kimselerin yapması gereken bir iş değildir. Bilakis herkesin seviyesine göre mutlaka kitap okuması, kitap okuma alışkanlığı edinmesi gerekir. Biz öncelikle hava gibi, su gibi, gıda maddeleri gibi ihtiyaç duyduğumuz kitapları okumalıyız. Mesela ibadetlerimizi doğru yapabilme, dinimizi doğru yaşayabilme adına ilmihal bilgilerini çok iyi öğrenmeliyiz. Ayrıca ahlâka ve muamelata dair meseleleri iyi bilmeli, Kur’ân hakkındaki malumatımızı artırmalı, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nurefşan beyanlarına muttali olmalıyız. Hangi işle meşgul olursak olalım, yaptığımız işlerin dinin muhkematına uygun olup olmadığını test edebilecek ölçüde dinimizi bilmek zorundayız.

Bütün bunların yanında şayet tebliğ ve irşat kahramanları inandıkları hak ve hakikatleri doğru bir şekilde başkalarına nakletmek, dünya görüşlerini ve hayat felsefelerini ikna edici bir üslupla muhataplarına şerh etmek istiyorlarsa, inandıkları değerler hakkında çok daha doyurucu bilgiye sahip olmak zorundadırlar. Onlar hem dinleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmalı hem de içinde yaşadıkları dünyayı yakından tanımalıdırlar. İçinde yaşadıkları zamanın rüzgârını arkalarına almasını bilmeli ve çağın ihtiyaçlarına cevap verebilmelidirler. İşte bu da ancak ciddi bir okuma seferberliğiyle mümkün olabilir. Her şey dar bir dairede başlar, merkezde çok küçük bir açı şeklinde kendini hissettirir fakat muhit hattında kocaman bir daireye dönüşür. Siz elli kişiyle bir işe başlarsınız. Bir süre sonra bakarsınız ki o elli kişi bin kişiye ulaşmış.

Öte yandan, şayet biz okumazsak, çocuklarımızın da bizim gibi olması kuvvetle muhtemeldir. Eğer bir ailede anne-baba kitap okumuyorsa, hususi bir inayet olmadığı takdirde çocukların okuması da çok zordur. Eğer biz elimize kitabımızı alır ve okumaya başlarsak onlar da okurlar. Âdeta genetik bir kod gibi anne-babanın tavır ve davranışları, çoğu zaman çocuklara da akseder. Maalesef günümüzde anne-babalar okumaya ehemmiyet vermedikleri için çocuklar da onlar gibi oluyor. Mutlaka bu boşluğun doldurulması, bu arızanın tamir ve telafi edilmesi gerekiyor.

Sadece ailede değil, bulunduğumuz her yerde insanlara kitap okumayı tavsiye etmeli, sevdirmeliyiz. Özellikle kendi düşünce dünyamızdan dem vuran, ruh ve mana köklerimizle irtibatlı eserlerin okunmasını temin etmeliyiz. Yabancılaşma ve başkalaşmanın önüne geçmenin en önemli yolu budur.

   Dijital Dünyanın Handikapları

Dijital dünya kitap okumaya bir alternatif hâline geldiği ve bunda başarılı olduğu gibi, kitap okumanın önünde bir engel de oluşturdu. Toplum olarak bu badirenin nasıl aşılması gerektiğine kafa yormamız ve insanları yeniden okumaya, düşünmeye, müzakere etmeye yönlendirmemiz gerekiyor. Her ne kadar bilgisayar, telefon gibi cihazlar ve internet sayesinde insanlar bilgiye daha kolay ulaşıyor olsalar da, kolay ulaşılan bilgilerin zihinde yer etmesi daha zor oluyor. Bilgi geldiği gibi hızlıca gidiyor. Dolayısıyla kitabın kendisinden okuma hep bir adım önde oluyor.

İnsanın eline kitabını alıp önemli gördüğü yerlerin altını çizmesi, gerektiğinde kenarına notlar alması, tasvip etmediği fikirlerle ilgili mülahazalarını kaydetmesi, okunanların daha iyi anlaşılması ve hazmedilmesi adına çok önemlidir. Zira okumaktan maksat anlamak ve zihin açısından zenginleşmektir. Bu da ancak belirli bir emek ve ceht ortaya koymaya bağlıdır.

Burada bir hususu daha hatırlatmak istiyorum. Günümüzde internet ve televizyon gibi iletişim vasıtaları sayesinde çok şey görüyor, çok şey öğreniyoruz. Fakat insanlar bir süre sonra hiç farkına varmadan bunların bağımlısı hâline geliyorlar. Derken aktüaliteye ve eğlenceye dalıyor, kendi dünyalarından uzaklaşıyorlar. Bu tür araçları kullanırken çok dikkatli olmak zorundayız. Kendimize bazı sınırlar koymalı, yaşanması muhtemel ferdî ve içtimai dejenerasyonların önüne geçmeliyiz. Bu tür ortamlar suiistimale çok açıktır. Nitekim genç dimağlarda, ailelerde ve toplumsal hayatta meydana getirdiği yara ve tahribat da bunu gösteriyor.

Bu konuda devlete düşen sorumluluklar olduğu gibi, ailelerin de yapması gerekli olan şeyler vardır. Televizyon ve interneti kullanırken daha dikkatli ve temkinli olabilirler. Çocuklarını yakından takip ederek onların nerelerde gezindiğini, hangi sayfalara girdiğini kontrol edebilir, internet kullanımını disiplin altına alabilirler.

   Müzakereli Okuma

Okunan kitaplardan daha fazla istifade etmenin önemli bir yolu, meseleleri karşılıklı müzakere etmektir. Diyelim ki haşir mevzuunu okumak istiyorsunuz, Hz. Bediüzzaman’ın, Fahruddin er-Razi’nin, İmam Gazzâlî’nin ve İbn Sina’nın konu etrafında yazmış olduğu eserleri birlikte müzakere edebilir ve konuyu çok boyutlu ele alabilirsiniz. Şayet Ene ve Zerre Risalesini okuyacaksanız bunu Muhammed İkbal’in benliğin sırlarını anlattığı Rumûz-ı bi-Hôdî kitabıyla karşılaştırarak yapabilirsiniz. Mukayeseli okumalar sayesinde hem fikirlerin birbirine faikıyetini görür hem de konuyu daha derinlemesine kavrayabilirsiniz.

Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) meleklerin ilim talebelerini kuşatacakları ve onların üzerine sekine ineceğini anlattığı hadis-i şerifte meseleyi müzakereye bağlıyor. “Mufâale babı”ndan gelen müzakere, birden fazla insanın baş başa vererek bir meseleyi etraflıca değerlendirmeleri demektir. Müzakere, âdet kabilinden kitap okuma olmadığı gibi, birinin okuyup diğerlerinin uyuklaması da değildir. Bilakis on tane insanın kafa kafaya vererek bir konu etrafında imal-i fikir etmesi, ne anladığını ortaya koyması ve tasadüm-i efkârdan barika-i hakikatin tecelli etmesidir.

Burada tek bir usûl takip edilmek zorunda da değildir. Zira bu, zamanla insanlarda ülfet ve bıkkınlık hâsıl edebilir. Dolayısıyla yapılan müzakereden istifade edemez, o menhelü’l-azbü’l-mevruddan gerektiği ölçüde istifade edemezler. Önemli olan, herkesin yapılan işten istifade etmesini, yeni ve orijinal şeyler öğrenmenin hazzını tatmasını sağlamak ve okumayı çok saygın bir iş hâline getirebilmektir. Bu da, yapılan derslerin formatıyla sık sık oynamaya, yeni metotlar geliştirmeye bağlıdır.

   Yüksek Donanımlı İnsanlar Yetiştirme

Maalesef biz, Hz. Pir’in, bir dönem çevresindeki talebelerine hitaben söylediği, “Risaleler size yeter.” ifadesini yanlış anladık. O, din ve diyanetin ciddi tahrip edildiği, millî duygu ve düşüncenin künde künde üstüne devrildiği bir dönemde, dinin temel esaslarına ve o gün için en lüzumlu olan meseleye dikkat çekme adına bunu söylemiştir. Fakat biz, onun bu ifadesini mutlaklaştırdık, dinî ilimlere gereken ehemmiyeti göstermedik. Hâlbuki bir insan nasıl ki Risale-i Nur eserlerini okumanın yanı sıra tıp, kimya, fizik, biyoloji, antropoloji, sosyoloji, jeoloji gibi ilimlerin tahsilini yapıyor ve kimse ona bir şey demiyorsa; aynen öyle de bir ilahiyatçının da başlı başına müstakil birer alan olan İslâmî ilimlere ait temel eserleri okuması ve bu alanlarda uzmanlaşması gerekir.

Hatta bir ilahiyatçının, kendi alanıyla ilgili ilimleri tahsil etmenin yanında pozitif bilimlere ait meseleleri de icmali olarak bilmesi, en azından bu alanda da ansiklopedik bir bilgiye sahip olması gerekir. Öyle ki o, bir kimyacı veya fizikçiyle oturduğunda çok rahat bu alana ait bir meseleyi onlarla konuşabilmelidir. Çünkü hem İslâm’ı pozitif bilimlerden tecrit edemezsiniz hem de bu alanda bilgi sahibi olmadıkça derdinizi bu sahalarla iştigal eden insanlara anlatamazsınız. Cenab-ı Hakk’ın kelâm sıfatından gelen teşriî emirler, tekvinî emirleri şerh ve tavzih eder. Bunlar o kadar iç içedir ki birini diğerinden tecrit ettiğiniz takdirde her ikisinin dilini de doğru anlayamazsınız. Bu açıdan, dinî ilimlerde ihtisas yapan insanların en azından icmali olarak müspet ilimler hakkında bilgi sahibi olması gerektiği gibi, müspet ilimlerde uzmanlaşan kimselerin de dinleri hakkında o ölçüde hatta daha fazla bilgi sahibi olmaları gerekir.

Şayet dinî ilimler sahasında tahsil gören insanlar, çağımızın kucağımıza attığı problemlere makul çözümler getiremezlerse, bu sadece onların acziyet ve mağlubiyeti olarak görülmez; bilakis böyle bir yenilgi İslâm’a mâl edilir. İmam Gazzâlî’den Fahruddin er-Râzî’ye, İzz İbn-i Abdisselâm’dan İbn Hacer el-Askalânî’ye, Hz. Bediüzzaman’dan Said Ramazan el-Bûti’ye, Tantavî Cevherî’ye kadar pek çok âlimin yaşadıkları dönemde İslâm’ın doğru anlaşılması adına ortaya koydukları yorum ve fikirleri de bu istikamette atılmış adımlar olarak görmek gerekir. Onlar kaleme aldıkları çok kıymetli eserlerle din etrafında ortaya atılan şüphelere cevaplar vermiş, zihinleri meşgul eden problemlere tatmin edici izahlar getirmişlerdir.

Eğer biz de günümüz dünyasında İslâm’ın doğru anlaşılmasını ve yaşanmasını arzuluyorsak, en az onlar kadar malumat ve donanıma sahip olmak zorundayız. Bunun yolu da mevcut eğitim sistemi içerisinde hem tecrübî hem de şer’î ilimlerde mahir insanlar yetiştirmek, bunun hâsıl olması adına gerekli ortamları hazırlamaktır. Şayet biz, mezar-ı müteharrik hâline gelmiş insanları, Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği imkânları çok iyi değerlendirmek suretiyle uyandırmak ve yeni bir dirilişe vesile olmak istiyorsak, bunun yüksek donanımlı insanlara bağlı olduğunu çok iyi bilmeli, bu istikamette her fırsatı değerlendirmeli ve konumumuzun hakkını vermeliyiz.

UZLAŞI KÜLTÜRÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Milliyetçilik ve ırkçılık duygularının, mezhep ve meşrep taassubunun her geçen gün daha da şiddetlendiği günümüz dünyasında uzlaşma ve birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi adına neler tavsiye edersiniz?

   Cevap: Çokları, küreselleşme ve çoğulculukla birlikte, ihtilaf ve çatışmaların temel kaynağı olan farklılıkların ve kırmızı çizgilerin de bertaraf edileceğini, insanların geçmiş dönemlere nispetle birbiriyle daha fazla kucaklaşacaklarını, farklı zeminlerde daha çok bir araya geleceklerini zannediyordu. Farklı din mensuplarının bazen bir camide, bazen bir kilisede, bazen de bir havrada bir araya geleceklerini veya farklı meşrep ve mezhep mensuplarının bazen bir Kadirî, bazen bir Nakşî, bazen de bir Alevî tekyesinde buluşacaklarını bekliyorlardı.

Ne var ki küreselleşmeyle birlikte tabiatlarda bulunan kimlik dürtüleri daha çok uyarıldı ve bu da “ötekine” karşı farklı farklı tepkilerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Vücudun, kendisine enjekte edilen yabancı bir maddeye tepki vermesi gibi, insanlar da duygu ve düşünceleri, hayat görüşleri itibarıyla kendilerinden farklı olan insanlara karşı tepki gösterdiler. Çünkü insanlık, küreselleşen dünyanın sorunlarıyla yüzleşmeye ve bunların üstesinden gelmeye hazır değildi.

Hâlbuki kanaat önderleri, fikir insanları, entelektüeller, filozoflar değişen dünya şartlarına ayak uydurabilme adına insanların zihinlerini hazır hâle getirmeli, birlikte yaşama kültürüne vurgu yapmalı, sulh ve barış üzerinde durmalıydılar. İnsanlığı, farklı kimliklerin, etnik ve dinî farklılıkların, mezhep telakkilerinin sebep olabileceği ayrışma ve çatışmalara karşı uyarmalı, onlarda, herkesi kendi konumunda kabul etme anlayışını geliştirmeliydiler.

Maalesef bu yapılmadı. İşin içine amatörce girildi. Âdeta, “Hele bir engin denizlere yelken açalım. Önümüze çıkan dev dalgalara nasıl karşı koyacağımızı daha sonra düşünürüz.” denildi. Bu sebeple önümüzdeki yıllarda insanlığı ne tür tehlikelerin beklediğini kestirmek zor görünüyor. İnsanlık adına yararlı işler yapmaya kendini adamış ruhların mutlaka bu konulara kafa yorması ve çözüm önerileri geliştirmesi gerek.

Mesela Hz. Bediüzzaman’ın, “Tâbiiyeti, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbûiyete tercih etme” şeklinde dile getirdiği husus, ihtilafların önüne geçme adına önemli bir ölçüdür. Bunun anlamı, önde bulunmak çok tehlikeli bir şey olduğu için, idare işini başkalarına bırakma demektir. Bu ciddi bir fedakârlık ve kahramanlıktır. Böyle bir tavır, farklı mezhep, meşrep ve mezaklar arasında ortaya çıkabilecek potansiyel ayrılıkların önüne geçme adına bir reçete olabilir. Fakat bunun, etnik problemlere çare olması zordur.

   Diplomasi

Mevcut ihtilafların giderilmesi ve ortaya çıkan problemlerin bastırılması adına hemen güç ve şiddete sarılma yerine, akıl ve mantığı öne çıkarma ve diplomasiyi sonuna kadar değerlendirme de dünyanın daha yaşanılabilir bir yer olması adına önemli dinamiklerden bir diğeridir. Fakat ne yazık ki güç ve kuvvet hakkın emrine verilmeyince yanlış yerde kullanılıyor. Ortaya çıkan sıkıntıları bastırma adına hemen kaba kuvvete başvuruluyor ve insanların üzerine yürünüyor. Fakat bu, çok tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Muvakkaten sorunlar bastırılsa bile, orada kin ve nefret ödemi oluşuyor. Bu ödem de gelecek nesillere tevarüs ediyor. Gencecik nesiller, babalarına ve dedelerine yapılan haksızlığı konuşarak büyüyor ve intikam duygularıyla oturup kalkıyorlar. Dolayısıyla da uygulanan şiddet faydadan çok zarar getiriyor.

Bu itibarladır ki devletler, gerek ülke içerisinde gerekse uluslararası ilişkilerde ortaya çıkan sorunları çözmek için hemen kaba kuvvete sarılmamalıdır. Kaba kuvvetin olduğu yerde, en temel insanî değerler ihlâl edilir, nice zulüm ve haksızlıklar irtikâp edilir. Balyoz gibi insanların tepesine inerek, ezerek, kelle alarak bastırılan nice problem daha sonraki dönemlerde daha da büyüyerek nükseder. Çünkü içlerde ukde kalır, ödemler oluşur. Onur ve gururlar yaralanır. Kin ve nefretler arkadan gelen nesillere intikal eder. Bu da, çözüldü zannedilen problemlerin fasit daireler şeklinde devam edip gitmesine sebep olur. Geçici olarak başarı elde edildi zannedilse de problemler daha da büyümüş olarak gelecek nesillere intikal eder ve altından kalkılmaz hâle gelir.

Akıl ve mantık kullanılarak, insanî duygular gözetilerek getirilen çözümler ise kalıcı olur. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) fetanet-i uzmâsının en önemli tezahürlerinden biri budur. O, atacağı adımları hiçbir falsoya sebep olmayacak şekilde atmıştır. Hayat-ı seniyyeleri boyunca ortaya koyduğu tavır ve davranışlarıyla bizlere akıllı davranmanın, diplomasiye sarılmanın, şefkat ve merhametle muamele etmenin gönülleri nasıl fethedeceğini göstermiştir.

Dünyanın dört bir yanına açılan amatör ruhların yaşadıkları tecrübeler de samimiyetin, beklentisizliğin, insanlığın ve şefkatin mevcut problemlerle baş etmede ve gönülleri kazanmada nasıl önemli birer iksir olduğunu gösterdi. Çünkü onların bu tavırları, mevcut veya muhtemel olumsuz tepkileri kırdı, reaksiyon gösterme hislerini tadil etti. Yeterince tanınmayan, kültürü hakkında bilgi sahibi olunmayan, profesyonelce hareket edilemeyen zeminlerde dahi nice gönüller kazanıldı, nice dostluk köprüleri kuruldu.

   Sevgi Köprüleri

Eğer küreselleşmenin tüm hızıyla sürdüğü günümüz dünyasında birlikte yaşama kültürü geliştirmek istiyorsak, bir taraftan problemlerin çözümü adına diplomasiyi öne çıkarmalı, diğer yandan da farklı anlayışlara, kültürlere, irfanlara, değerlere saygılı olmayı öğrenmeliyiz. Sıkça dile getirdiğimiz bir ifadeyle, herkese, sinemizde oturacağı bir sandalye tahsis edebilmeliyiz ki hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmasın. İşte bu müsamaha ve şefkattir ki çok endişe duyulan korkunç öldürücü silahların önüne geçecek, birbiriyle çarpışan dev dalgaların önünde dalgakıran vazifesi görerek onları tesirsiz hale getirecektir. İşte en yakın çevreden başlayarak bütün dünyada tesis ettiğimiz bu sevgi köprüleri, sulh adacıkları, yaşanması muhtemel çatışmaları önleme adına yapılmış makul birer hamle ve hareket olacaktır.

Maalesef bugüne kadar her zaman birileri, kendinden olmayan kimseleri “öteki” olarak gördü, onlar hakkında önyargılarıyla hüküm verdi ve onları pek çok olumsuzluğun adresi gibi gösterdi. Eğer farklı dil, din, ırk ve kültür ortamlarında neş’et eden insanları, birbirleri hakkında sahip oldukları önyargılardan, yanlış algı ve kanaatlerden kurtarmak istiyorsak, onların farklı ortamlarda bir araya gelmelerini ve böylece birbirlerini daha yakından ve doğru bir şekilde tanımalarını sağlamalıyız. Evet, pek çok yanlış kanaati zihinlerden izale etmenin yolu, beraber oturup kalkmak, beraber yiyip içmek suretiyle insanlar arasındaki perdeleri, duvarları ortadan kaldırabilmektir.

Herkes fıtrî olarak kendi milletinden, mezhebinden, meşrebinden olan insanlara karşı farklı bir alaka duyabilir. Belirli bir anlayışa, hayat felsefesine, düşünce tarzına samimi bir şekilde bağlı olabilir. Fakat bu, başkalarına düşmanlık yapmayı gerektirmez. Mesela ben bir Müslüman olarak kendi yolumu yöntemimi delice severim. Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) bin canım olsa kurban ederim. “Keşke, başkaları da bu hakikat membaını tanısa, bu tatlı su kaynağına kovalarını salsa, bu kevserden kana kana içse ve susuzluklarını onunla giderse!” diyebilirim. Fakat benim bu sevgim, arzu ve isteğim, ne Hıristiyanlara ne Yahudilere ne de başka din mensuplarına düşmanlık yapmamı gerektirmez. Bilakis bana düşen, herkese karşı insanca davranmaktır.

Daha önce farklı münasebetlerle bir düşüncemi dile getirmiş ve şöyle demiştim: Keşke müşterek bahçesi olan cami, kilise ve havralar inşa edebilsek. Veya aynı avlu içerisinde camiyle cemevleri yapabilsek. Mabetlerinden çıkan insanlar aynı bahçede bir araya gelebilse, beraber çay içseler, yemek yeseler ve böylece birbirlerini daha yakından tanıma imkânı bulsalar. Önyargılarından sıyrılsa ve birbirlerini yemediklerini görseler. Öyle bir atmosfer oluştursalar ki, herkes çok rahatlıkla kendi düşüncelerini dile getirebilse, birbirine tebessüm edebilse, birbiriyle kucaklaşabilse. Birbirimize karşı bu şekilde insanca tavırlar ortaya koymaya şiddetle ihtiyaç var.

Maalesef uzun yıllar önce yaptığımız bu teklif ve girişimler havada kaldı. Demek ki insanlık henüz böyle bir seyahate muktedir değilmiş. Türkiye’nin genel atmosferi, insanların dünya görüşleri ve hayat felsefeleri böyle bir şeyi yapmaya müsait değilmiş. Fakat bundan vazgeçmemeliyiz. Böyle bir ufku yakalama adına her fırsatı değerlendirmeliyiz. En azından biz kapımızı, soframızı, gönlümüzü her meşrepten, her anlayıştan insana açık tutmalıyız. Kendimize de onların sofralarında yer aramalıyız. Onları aramıza aldığımız gibi biz de onların zeminlerinde, ortamlarında bulunmalıyız. İlahî ahlâk da bunu gerektirir. Zira Allah, “Kulum Bana doğru bir adım atarsa, Ben ikim adım atarım. O bana yürüyerek gelirse Ben koşarak gelirim.” buyuruyor.

Civanmertlik bekliyorsak önce biz civanmertlikte bulunmalıyız. Teveccüh bekliyorsak önce biz teveccüh göstermeliyiz. Âlemin bizden beklediği, bizim âlemden beklediğimizdir. Günümüzde buna empati diyorlar. İnsanın kendini başka birinin yerine koyarak olaylara onun gözüyle de bakabilmesi. Farklı bir ifadeyle, muhatap olduğu insanların beklentilerini, duygu ve düşüncelerini, heyecanlarını ve saygı duyduğu değerleri göz önünde bulundurabilmesi. Zannediyorum lokal olarak bu meseleyi hallettiğimiz ölçüde, zamanla daireyi genişleterek dünya çapında da benzer güzelliklerin ortaya çıkmasına vesile olabiliriz. Belki de bu, dünyayı sürüklendiği su-i akıbetten kurtarma adına önemli bir adım olur. Bize düşen de iyiliklerin temsilcisi olmak ve ortaya çıkması muhtemel fitneleri göğüsleyebilmektir.

Selçuklu devletinin son zamanlarında, hercümercin hâkim olduğu, her şeyin künde künde üstüne devrildiği kritik bir dönemde yaşamış olan Hz. Mevlâna, öyle bir sevgi atmosferi oluşturmuş ki etkisi günümüze kadar gelmiş; hatta Batı’ya bile ciddi tesir etmiştir. O, bir ayağının kendi değerlerinin göbeğinde, diğerinin ise yetmiş iki milletle beraber olduğunu söylüyor. Bu, gerçekten derince bir mülahazadır. Günümüzde ihtiyacımız olan şey de bu ruh ve manadır. İsterseniz buna “Mesihiyet ruhu” diyebilir ve bunu ahir zamanda Hz. Mesih’in nüzulüyle da irtibatlandırabilirsiniz. Şayet böyle bir sevgi atmosferi, böyle bir uzlaşı kültürü oluşturulabilirse herkes kendi yuvasına, kendi dünyasına çekilir.

Önemli olan, dar alanlı da olsa böyle bir kucaklaşma başlatıp yavaş yavaş çevreye yayabilmektir.

***

Not: Bu yazı, 31 Ekim 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

أربعة أنواع من البلايا يُستعاذ بالله منها

Herkul | | العربية

   سؤال: هل لكم أن تشرحوا وتوضحوا الأمور التي وردت في دعاء سيدنا الرسول الأكرم صلى الله عليه وسلم: “اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لَا يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لَا يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا[1]؟

   الجواب: يُعَدّ دعاء رسول الله صلى الله عليه وسلم هذا من الأوراد الدائمة، وبإمعان النظر في هذه العبارات النبوية يتبين أنها جميعًا تحتوي على معانٍ عميقة، وقد اختزل سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم هنا معانيَ واسعةً في عباراتٍ وجيزةٍ كما هو الحال في كثير من بياناته التي هي من جوامع الكلم.

والواقع أنه يمكن النظر بهذه النظرة إلى كل كلمة تخرج من فيه المبارك، وربما تكون هذه الدقائق مفقودةً في بعض الأحاديث المروية بمعناها لا بلفظها، والحقيقة أن الصحابة رضوان الله عليهم أثناء روايتهم للحديث أَوْلوْا عناية كبيرة وفائقة بروايتها بالألفاظ التي صدرت من فم رسول الله صلى الله عليه وسلم، وكانوا يتوجّسون خيفةً من أن ينسبوا إليه كلمة لم يقلها، وإن المطابقة أو التشابهَ في رواية العديد من الأحاديث التي وردت بأسانيد مختلفة لتكشفُ عن مدى حساسية الصحابة واهتمامهم في هذا الموضوع، ورغم كل شيء يجب ألا نغفل إمكانية وجود بعض الفروق اللفظية في الأحاديث المروية بمعناها.

وفي الحديث الوارد هنا يستعيذ الرسول صلّى الله عليه وسلم من أربعة أشياء، تمامًا مثلما استعاذ في أحاديث أخرى من الشيطان وعذاب جهنم وشر النفس والمصائب الجسام التي يتعذر الثبات أمامها، أي إن كلَّ أمرٍ من الأمور المذكورة في الحديث آفةٌ ومصيبةٌ عظيمةٌ تتطلّب من المؤمن الاستعاذة بالله منها.

   أولًا: علم لا ينفع

وعندما ننظر إلى الآفات المذكورة في الحديث نجد أوَّلَها العلمَ غيرَ النافع، فأيُّ إنسانٍ يمكنه أن يتحصّل على مجموعة من المعلومات النظرية بالتفكر في الأنفس وفي الآفاق، وبما يجريه من دراسات وبحوث حول الكون، وبالجلوس إلى معلم، وباستماع المواعظ والنصائح… إلخ. ولكن الأمر المهم أصلًا هو تحويلُ هذه المعلومات إلى واقع عملي والعملُ على أن تُؤتي ثمارها، فإذا ما اعتبرنا المعلومات المتوفرة لدينا بذرةً فإنَّ تحوُّل تلك البذورِ إلى شجرةٍ مثمرةٍ أمرٌ مرهونٌ بالعمل، وهكذا فإن الحكمة الحقيقية أيضًا تتولد من هنا، وبالمثل فإن معرفة الإنسان للذات الإلهية أمر مرهون بإدراكه النقطة الجامعة لما هو نظري وما هو عملي، واستثمار كليهما في وقتٍ واحد.

وأرجو ألا يُفهم من كلامي هذا أن المعلومات النظرية غير مهمة؛ فبها تُعرَف ماهية التطبيق وكيفيته، فعلينا امتلاك العِلمِ أولًا، ثم يجب الوقوف على الطريقة التي يمكن أن نحوّل بها هذا العلم إلى عمل في حياتنا الشخصية والأسرية والاجتماعية على حد سواء، ونجعله مفيدة ونقدّمه لإفادة الإنسانية.

وإن فهم المقصود من العلم هنا على أنه العلم الديني تضييقٌ للمسألة، فمن يشتغلون بالعلوم التطبيقية -أي من يبذلون جهدًا من أجل فهم الأوامر التكوينية- يجب عليهم أن يركزوا على جعل العلوم التي يتحصّلون عليها علومًا مفيدةً لأنفسهم وللإنسانية جمعاء؛ لأن المعلومات التي تظل عبارة عن نظريات مجردة لن تعود بالنفع على أي أحد.

بالإضافة إلى ذلك فإن النفع المذكور في الحديث يشمل المنافع الدنيوية والأخروية على حد سواء، وعليه فإنه ينبغي ألا تظل المعلومات التي تحصلنا عليها حبيسة النظرية، فبينما نسعى لإعمار الدنيا بواسطتها من ناحية، علينا من ناحية أخرى أن نسعى إلى إحياء آخرتنا بها أيضًا، والحقيقة أنكم إن قدمتم علمكم لنفع الإنسانية، ولإقامة صرح روحكم؛ عادت عليكم ثمار ذلك في الآخرة.

والحاصل أن الأصل في العلم هو تطبيقُه وجعلُه مفيدًا نافعًا، وقد استعاذ رسول الله صلى الله عليه وسلم من العلم إن لم يكن على هذا النحو.

   ثانيًا: قلبٌ لا يخشع

الأمر الثاني الذي استعاذ منه رسول الله صلى الله عليه وسلم هو القلب الذي لا يخشع، والخشوع يعني تلوي الإنسان بين يدي الله وارتجاف قلبه عند ذكر الله وإصابته برعشة تضربه من مفرق رأسه إلى أخمص قدميه، وبناءً على ما صرحت به الآية الكريمة: ﴿إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ﴾ (سورة فَاطِرٍ: 35/28) فإن العلم يقتضي خشية الله، ولكنه وكما أن العلم المراد هنا ليس العلم النظري المجرد، فإن العالم أيضًا ليس ذلك الإنسان الذي يحمل معلومات نظريةً فحسب، فالإنسان الذي لا يعيش بحسب متطلبات علمه ولا يعمل بعلمه لا يختلف عن الإنسان الجاهل في شيء.

المهم هو تحويل المعلومات النظرية المتوفرة إلى معرفة، أي جعلها ثقافة وجدان وخلية عرفان، وهذا أيضًا من شأنه أن يُنمي المحبة في الصدر؛ وحينها يشعر العبد بربه ويُحبه أكثر؛ لأن الإنسان يحب ما يعرفه بقدرِ معرفته له، فإن لم يكن لدى البعض حبٌّ وشوقٌ إلى الله فما ذلك إلا لأنهم لم يعرفوه ولم يخبروه بما فيه الكفاية، ولا يمكن لقلب مشغول بمعرفة الله ومحبته ألا يشعر بالخشوع بين يديه، فمثل هذا الشخص دائمًا ما يكون حذرًا ويقظًا، ويصاب بالقشعريرة حالما يسمع الاسم الجليل لله سبحانه وتعالى، وهذا أيضًا يثير الشعور بالشوق إلى لقاء الله، أي إن المرء ينتظر دائمًا اليوم الذي سيصل فيه إلى الله ويلتقيه، ولكن لأنه يعلم أنه أُرسِل إلى الدنيا كجندي وأن أمر تسريحه ليس في يده فإنه يظل ينتظر بصبرٍ ورضًا تلك اللحظة التي سيُسرَّح فيها، فمن ناحية يشتعل ويلتهب كالمواقد بالشوق إليه تعالى، ومن ناحية أخرى لا يشتكي ولا يبدي أي غمٍّ وحزنٍ، ويظلّ طوال حياته يعيش في هذا الإطار الثنائي، وهكذا فكل هذه الأمور قضايا تتعلق بالحكمة من جهة وبالخشوع من جهة أخرى، ذلك أنه يمكننا النظر إلى الخشوع على أنه إصلاح وإعمار وإحياء للقلب، بل والأكثر من ذلك، صيرورةُ اللطيفة الربانية والسر والخفي والأخفى في نشاط وحيوية.. وكل هذه آفاق يمكن الوصول إليها عبر استخدام العلوم النظرية التي تم الحصول عليها ابتداءً استخدامًا جيّدًا للغاية.

   ثالثًا: نفس لا تشبع

ويستعيذ رسول الله صلى الله عليه وسلم بالله ثالثًا من النفس النهمة التي لا تشبع؛ فلقد خُلقت النفس مولعة بالأكل والشرب والتجوال واللهو واللعب، فالنفس التي تأكل بنهم وشره، ومهما أعطيتَها تقول دائمًا: “هل من مزيد؟”، ولا تتخلى عن جشعها هي بلاء يُستعاذ منها، فلم يُخلَق الإنسانُ لإشباع رغبات النفس ونزواتها، وإنما للعبادة والعبودية، وفي الكون مخلوقات متعددة وكثيرة تأكل وتشرب وتنام وتستريح، وألا يمكن لكائنٍ ملكاتُه على أعلى مستوى مثل الإنسان؛ ألّا يكون له همٌّ سوى الأكل والشرب فقط.

إن الإنسان الذي جعله الله مظهرًا لأحسن تقويم ينبغي أن تكون عليه بعض المسؤوليات والتكاليف التي يتطلبها هذا الخلْق المثالي.. ويصف القرآن الكريم مَن لا يقومون بهذه المسؤوليات بقوله: ﴿أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/179)؛ لأن فساد الشيء الثمين ليس كفساد الشيء العادي، وأيًّا كان مقدار النعمة التي أنتم فيها، فإنكم إن لم تقدروها حق قدرها، ستدفعون لذلك غرامةً بقدر النعم التي حظيتم بها، وإذا استُضفتم في الجناح الخاص ولم تراعوا آدابه فلن يتركوكم في الردهة فحسب، بل يطردونكم إلى الخارج.. والأمر كذلك تمامًا بالنسبة للإنسان أيضًا فإنه إذا تخلّى عن ماهيته وتفسّخ وتعفّن فلن يمكنه الثبات على سطح مستوٍ؛ بل سيسقط ويتردّى في حفرة عميقة.

   رابعًا: دعوة لا يُستجاب لها

ويستعيذ رسولنا صلى الله عليه وسلم أخيرًا من الدعاء غير المستجاب، يقول الله تعالى :﴿وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/186)، ففي هذه الآية يخبرنا ربنا سبحانه وتعالى بأنه سيجيب الدعاء، وفي آية أخرى يحثُّ الله عباده على الدعاء فيقول: ﴿ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ﴾ (سورة غَافِرٍ: 40/60).

وثمة فائدة من التذكير هنا بأن: استجابة الله لدعوات عباده لا تعني أن يعطيهم دائمًا الأشياء التي طلبوها بعينها؛ لأن الأشياء التي يريدها العبد قد تكون ضدَّ مصلحتِه أحيانًا، لذا يستجيب الله لدعاء عبده بأن يعطيه أجمل مما يطلب، وهذا يشبه تمامًا قولَ المريض للطبيب “أعطني هذا الدواء”، فالطبيب لا يصف الدواء الذي يريده المريض إن كان لا يراه مفيدًا له، وإنما يعطيه دواءً آخر ناجعًا له.

ومن ناحية أخرى فقد ورد في حديث نبوي شريف: “إِنَّ اللَّهَ لَا يَسْتَجِيبُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ[2]، ولهذا السبب فإن واجب المؤمن هو أن يرفع دعاءه إلى الله تعالى بتركيز وخشوع شديدين، ويعمل على إزالة جميع العقبات التي بينه وبين الله عز وجل، ثم يتوجه بقلبه إلى الله تعالى مباشرة.. وعليه أن يفكر في المعنى الذي تشير إليه كل كلمة تخرج من فمه، وأن تخرج كلمات الدعاء من فمِه بطريقة تؤثّر على إيقاع قلبه.

لذلك يمكننا القول إن نبينا صلى الله عليه وسلم قد استعاذ بالله من الدعاء في غفلة ودون وعي وشعور، رغم أنه لم يدعُ ربه على هذا المنوال قط، ولكنه يقول ذلك كإحدى مقتضيات رسالته وإرشاداته مثلما هو الحال في الأمور الأخرى، إنه يرشد أولئك الذين تقطعت بهم السبل وسقطوا وزلّوا أمثالنا.. فواجبُنا نحن في المقابل أن نضرع إلى الله بالدعاء دائمًا دون كلل ولا ملل، مراعين تمامًا كلَّ آداب الدعاء وأركانه.

***

[1] صحيح مسلم، الذكر، 73؛ سنن أبي داود، الوتر، 32؛ سنن الترمذي، الدعوات، 68.

[2] سنن الترمذي، الدعوات، 66.

ALLAH’A SIĞINILACAK DÖRT BELA

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا “Allahım, fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalbden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.” (Müslim, zikr 73; Ebû Dâvûd, vitr 32; Tirmizî, daavât 68) şeklindeki duasında yer alan maddeleri izah eder misiniz?

   Cevap: Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duası, belirli bir vakte bağlı olmadan her zaman okunabilecek dualardandır. Kullanılan ifadeler üzerinde düşünülecek olursa, hepsinin derin manalar ihtiva ettiği görülür. Peygamber Efendimiz, cevâmiü’l-kelim olan pek çok beyanında olduğu gibi burada da oldukça veciz ifadelerin içine engin manalar sıkıştırmıştır.

Aslında O’nun mübarek ağzından çıkan her söze bu gözle bakılabilir. Ne var ki manen rivayet edilen hadislerin bazılarında bu incelikler kaybolmuş olabilir. Gerçi sahabe, hadisleri rivayet ederken Allah Resûlü’nün ağzından çıktığı lafızlarla rivayet etmeye ciddi önem göstermiş ve söylemediği bir sözü O’na nispet etmekten çok endişe duymuşlardır. Farklı senetlerle gelen pek çok hadisin aynı veya benzer lafızlarla rivayet edilmesi de sahabenin bu hassasiyetini gösterir. Her şeye rağmen manen rivayet edilen hadislerde bazı lafız farklılıklarının olabileceğini de göz ardı etmemek gerekir.

Buradaki hadiste Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), dört şeyden Allah’a sığınıyor. Tıpkı başka hadislerinde şeytandan, Cehennem azabından, nefsin şerrinden, altından kalkılamaz musibetlerden Allah’a sığındığı gibi. Demek ki hadiste zikredilen hususların her biri, mü’min açısından Allah’a sığınmayı gerektirecek kadar büyük birer afettir.

   Fayda Vermeyen İlim

Hadiste zikredilen hususlara baktığımızda ilk olarak faydasız ilmin geldiğini görüyoruz. Bir insan enfüsî ve âfâkî tefekkürle, varlık üzerinde yapacağı araştırmalarla, bir hocanın rahle-i tedrisinde diz çökerek, vaaz u nasihat dinleyerek vs. bir kısım nazarî bilgiler elde edebilir. Fakat asıl önemli olan, bu bilgilerin amele dökülmesi ve semere vermesinin sağlanmasıdır. Şayet elde edilen bilgileri bir tohum olarak düşünecek olursak, bu tohumların bir ağaç hâline gelmesi ve meyve vermesi amele bağlıdır. İşte gerçek hikmet de buradan doğar. Aynı şekilde bir insanın Zat-ı Ulûhiyet’i bilmesi de nazarî ile amelînin birleşik noktasını yakalamasına ve her ikisini de aynı anda değerlendirmesine bağlıdır.

Bu sözlerimden, nazarî bilginin önemsiz olduğunu düşündüğüm zannedilmesin. Zira o olmasa neyi nasıl amele dökeceksiniz? Bu açıdan evvelâ ilim sahibi olunması gerekir. Sonrasında da bu ilmi, ister şahsî hayatımız ister aile hayatımız isterse toplum hayatı açısından nasıl amele dökeceğimiz, faydalı hâle getireceğimiz ve insanlığın istifadesine nasıl sunacağımız üzerinde durulmalıdır.

Buradaki ilmi sadece dinî ilimler olarak anlamak, meseleyi daraltmak demektir. Müspet ilimlerle meşgul olanlar, yani tekvinî emirleri anlama istikametinde bir gayret ortaya koyanlar da elde ettikleri ilimleri kendileri ve insanlık adına nasıl faydalı hâle getireceklerinin üzerinde durmalıdırlar. Zira mücerret nazariyelerden ibaret kalan bilgilerin kimseye bir faydası olmayacaktır.

Ayrıca hadiste zikredilen fayda, hem dünyevî hem de uhrevî menfaatleri içine alır. Bu itibarladır ki, elde ettiğimiz bilgileri nazarîde bırakmamalı, onlarla bir taraftan dünyamızı imar peşinde koşarken, diğer yandan da ahiretimizi ihya etmeye çalışmalıyız. Zaten sahip olduğunuz ilminizi insanlığın istifadesine sunar, onunla ruhunuzun abidesini ikame etme peşinde koşarsanız, ortaya koyduğunuz bu ceht ve gayretlerin semeresi ahirette size dönecektir.

Netice itibarıyla ilimde asıl olan, pratiğe dökülerek onun faydalanılır hâle getirilmesidir. Allah Resûlü, böyle olmayan ilimden Allah’a sığınmıştır.

   Ürpermeyen Kalb

O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’a sığındığı ikinci şey, huşûu olmayan kalbdir. Huşû, insanın, Allah karşısında iki büklüm olması, Allah’ı andığı zaman kalbinin ürpermesi ve tepeden tırnağa onda bir ihtizaz hâsıl olması demektir. Esasında, إِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَۤاءُ “Ancak âlimler Allah’tan hakkıyla haşyet duyarlar.” (Fâtır sûresi, 35/28) âyetinin de açıkça bildirdiği üzere, ilim, Allah’a karşı haşyeti gerektirir. Fakat buradaki ilim salt nazarî bir ilim olmadığı gibi, âlim de sadece nazarî bilgilere sahip olan kişi değildir. Bilgisinin gereğine göre bir hayat yaşamayan, bildikleriyle amel etmeyen kimsenin bir yönüyle cahilden bir farkı yoktur.

Önemli olan, elde edilen teorik bilgilerin marifete çevrilmesi, yani bir vicdan kültürü ve irfan peteği hâline getirilmesidir. Bu da bağrında muhabbeti geliştirecektir. Kul bu sayede Rabbini daha derince duyacak ve daha çok sevecektir. Çünkü insan çok iyi tanıyıp bildiğini sevginin gerçek manasıyla sever. Eğer bazı kimselerin Allah’a karşı muhabbetleri, aşk u iştiyakları yoksa, Allah’ı yeterince bilmediklerinden, tanımadıklarındandır. Marifetullah ve muhabbetullahla meşbu bir kalbin Allah’a karşı haşyet duymaması mümkün değildir. Böyle bir insan sürekli temkin ve teyakkuz içinde bulunur, nam-ı celîl-i sübhaniyi duyduğu zaman haşyetten tüyleri diken diken olur. Bu da likaullah’a iştiyak duygusunu tetikler. Yani kişi sürekli Allah’a kavuşacağı günü bekler. Fakat bir asker olarak dünyaya gönderildiğinin ve terhisin de kendi elinde olmadığının şuurunda olduğu için, terhis edileceği âna kadar sabırla, rızayla beklemeye devam eder. Bir taraftan iştiyakla ocaklar gibi cayır cayır yanıp kavrulurken, diğer taraftan şikâyet etmez, gam izhar eylemez. Ömrünü böyle bir ikilem içinde geçirir. İşte bütün bunlar bir yönüyle hikmetle, diğer yönüyle de huşûyla alakalı meselelerdir. Zira haşyete, kalbin onarımı, imar ve ihyası gözüyle bakabiliriz. Dahası o, latife-i rabbaniyenin, sırrın, hafînin ve ahfânın canlı olması demektir. Bütün bunlar da mebde’de elde edilen nazarî ilimle, onun çok iyi değerlendirilmesiyle varılabilecek ufuklardır.

   Doymayan Nefis

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) üçüncü olarak, doyma bilmeyen nefisten Allah’a sığınıyor. Nefis, yeme içmeye, gezip eğlenmeye düşkün yaratılmıştır. Obur insanlar gibi doyma bilmeyen bir iştahla yiyen, sürekli “hel min mezîd” diyen ve ne verirseniz verin yine de açgözlülüğünü sürdüren bir nefis, kendisinden Allah’a sığınılacak bir beladır. İnsan, nefsin heva ve heveslerini tatmin etmek için yaratılmamıştır. Onun aslî vazifesi ibadettir, kulluktur. Kainatta, yiyip içen, yan gelip kulağı üzerine yatan o kadar çok mahlûk vardır ki, bu alanda insan gibi donanımı en yüksek seviyedeki bir varlığa  lüzum yoktur.

Allah’ın, ahsen-i takvime mazhar ettiği insanın, bu mükemmel yaratılışla beraberinde getirdiği bir kısım sorumlulukları olmalıdır. Kur’ân, bu sorumlulukları yerine getirmeyen insanların hayvan gibi, hatta ondan da aşağı bir derekeye düşeceklerini haber verir. (A’raf sûresi, 7/179) Çünkü kıymetli bir şeyin bozulması, alelade bir şeyin bozulması gibi değildir. Ne kadar lütufla serfiraz iseniz, bunların kadrini bilmediğiniz takdirde, mazhar olduğunuz lütuflar ölçüsünde ceremeye maruz bırakılırsınız. Harem odasına alınmışsanız, oranın erkânına riayet etmediğiniz takdirde sizi lobide de bırakmaz kapı dışarı ederler. Aynen öyle de insan, tefessüh ettiği vakit düz bir zeminde kalamaz, derin bir çukura düşer.

   İcabet Edilmeyen Dua

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), son olarak, icabet edilmeyen duadan da Allah’a sığınıyor. Allah (celle celâluhu) bir âyette, وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ “Kullarım Sana Beni soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim.” (Bakara sûresi, 2/186) beyanıyla dualara cevap vereceğini haber verirken, başka bir âyette ise kullarını duaya çağırıyor: وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِۤي أَسْتَجِبْ لَكُمْ “Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin ki size icabet edeyim.” (Mü’min sûresi, 40/60)

Burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var: Allah’ın, kullarının duasına icabet etmesi demek, istenilenleri her zaman aynıyla vermesi demek değildir. Çünkü bazen kulun istemiş olduğu şeyler, maslahatına aykırı olabilir. Dolayısıyla Allah, istediğinin daha güzelini vermek suretiyle kulunun duasına icabet eder. Bu, tıpkı bir hastanın doktora, “Bana şu ilacı ver.” demesi gibidir. Doktor eğer hastanın istediği ilacı onun hakkında yararlı görmüyorsa onu vermez, başkasını verir.

Öte yandan Tirmizî’de geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah (celle celâluhu) gafletle ve şuursuzca yapılan (ne dediğinin farkında olmayan) kalbin duasını kabul etmez.” (Tirmizî, daavât 65) Bu sebeple mü’mine düşen vazife, dualarını çok ciddi bir konsantrasyon içinde yapmasıdır. Öyle ki o, Allah’la arasındaki bütün engelleri bertaraf ederek kalbi ile doğrudan O’na yönelmelidir. Ağzından çıkan her bir sözü, taalluk ettiği mana itibarıyla mülâhazaya almalıdır. Söylediği her kelimeyi, kalbinin ritmine tesir edecek şekilde söylemelidir.

Dolayısıyla Efendimiz, aslında gafletle ve şuursuzca dua etmekten Allah’a sığınmıştır diyebiliriz. Biz biliyoruz ki, O hiç böyle dua etmemiştir. Fakat diğer hususlarda olduğu gibi burada da rehberliğinin muktezası olarak bunları söylüyor. Bizim gibi yolda kalmışlara, düşmüşlere, sürçmüşlere yol gösteriyor. Bize düşen de hiç bıkmadan, usanmadan, durmadan âdâb u erkânına riayet ederek dua dua Allah’a yalvarmaktır.

***

Not: Bu yazı, 26 Ekim 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الكذب الضمني

Herkul | | العربية

   سؤال: تحدثتم في أحد دروسكم عن الكذب الضمني مثل المبالغة والتماس الأعذار والتعريض، وأكّدتم على ضرورة تجنُّب المؤمن لهذه الأمور.. فهل تتفضلون بتفصيل الموضوع قليلًا؟

   الجواب: تسجل الملائكة الكرام كلَّ كلمة تخرج من أفواهنا في سجلِّ أعمالنا، ربما لا تعرف الملائكة ما يقابل هذه الأقوال من قصد، فلا يعلمون بما يخطر على قلوبنا من نوايا وعزائم وقرارات وحسابات وخطط ما لم يأذن الله تعالى، وقد لا يعرفون أيضًا قدر ما يُستهدف منها رضا الله تعالى، وما يُقصَد به إبرازُ النفس، لكن الله جل جلاله مطّلعٌ على كل هذا، فإذا لم يكن هناك توافق تام بين الظاهر والباطن؛ كأن لا تعكس السلوكياتُ والأفعالُ الحسنةُ النوايَا والأفكارَ السيئةَ فإن الله تعالى يحاسب صاحبها على هذا، فلا فرق عنده سبحانه بين الكذب الضمني والكذب الصريح من حيث كونهما كذبًا.

فقد يقع المرء في الكذب الضمني حتى عند ذكره “اسم الجلالة”.. وعلى سبيل المثال فإن الشخص الذي يستمع إلى تلاوة القرآن أو الوعظ، ويصيح قائلًا “الله” دون أن ينفعل من داخله؛ يُعَدُّ فعلُه هذا كذبًا، وعليه أن يرجع من فوره عند إدراكه ذلك، ويعيد النظر في تصرفه، ويتوجه إلى الله عز وجل بالاستغفار.

فيجب أن ينتبه المؤمن إلى صوت وجدانه في جميع الأعمال التي يقوم بها كتلاوة القرآن والإقامة وأداء الصلاء.. ويجب ألا يسعى إلى إبراز نفسه في الأعمال التي يفعلها لله سبحانه وتعالى، وألا يربط النتائج بشخصه، وألا يحاول التعبير عن نفسه؛ وإلا عُدّ هذا كذبًا ضمنيًّا..

 كذلك فإن محاولة المرء التظاهرَ بالرقة والظُّرف واللطافة في حين أنه ليس كذلك؛ أي يتظاهر باللطافة أو يذرف الدموع في حين أن هذا لا ينبع من داخله، فإن هذه نماذج مختلفة من عدم الإخلاص، وجميعها بلا شك يندرج تحت عنوان الكذب الضمني.. ومن المعلوم أن المنافقين يتبوؤون مركز الصدارة في هذا الجانب؛ حيث إنهم يُظهِرون بأقوالهم وأفعالهم ما ليس في قلوبهم، وعلى الرغم من أنه ليس من الصواب وصف جميع من يعيشون تغايرًا بين الظاهر والباطن بالنفاق؛ إلا أنهم جميعًا يحملون شيئًا من النفاق بلا ريب.

 وقد استعاذ رسول الله صلى الله عليه وسلم من العين التي لا تدمع استعاذتَهُ من النار والشيطان.. فإن العين التي لا تدمع ستؤول إلى الخسران.. ومن جانب آخر فإن من يبكي ويذرف الدموع رياءً وسمعةً، وليس من انفعاله الداخلي وإحساسه ومشاعره، فهو أيضًا قد يكون من الخاسرين، إن الدموع هي إكسير يُخمد لهيب جهنم في الظروف العادية، إلا أنها تفقد كل تأثيرها في اللحظة التي تُرهن فيها برأي الناس وتقديرهم، فلا يمكنها عندئذ إطفاء ولو شرارة واحدة ناهيك عن جهنم.

هل الدموع فحسب؟ في الحقيقة إن كل الأعمال التي يضطلع بها الإنسان في سبيل الله تعالى هي إكسير حياة أيضًا من أجل إحياء وإعمار حياته الأخروية أو الفوز برضا الحق تعالى، المهم أن تُؤدَّى بإخلاص وصدق، وأن تكون بعيدة عن كل أنواع الرياء، من هذه الزاوية يجب على الإنسان أن يقف على الدوام عند كل كلمة تخرج من فمه أو كل عمل يصدر من أعضائه، ويقول: “هل أستطيع يا تُرى أن أعكس بأقوالي وأفعالي هذه صوتَ وجداني؟! هل أنا يا تُرى رجل النوايا؟!”، إذا لم يشعر المرء بصدق حيال هذا الأمر، فيجب أن يتراجع خطوة إلى الوراء، ويقف حيث يجب أن يقف في الأساس.

لنفترض أنكم تخرجون أمام الجماهير وتحاولون أن تكونوا مترجمين لبعض الحقائق سواء بالوعظ أو الخطبة أو بأي وسيلة أخرى، فإن لم ينعكس ولو واحد من عشرة من صوت وجدانكم على الكلام الذي يخرج من أفواهكم، ولم تشعروا بكيانكم باختلاجة الكلمات الصادرة من قلوبكم؛ فإن هذا يعني أنكم تكذبون ضمنيًّا بأسلوبكم وأفعالكم، وإذا كنتم تقصدون إبراز أنفسكم وأنتم تذكرون اسم “الله”، فأنتم أيضًا تكذبون ضمنيًّا.. ولو أن الملائكة الكرام لا يعلمون ذلك ولا يكتبونه فإن الله يعلمه، لأنه تعالى أقرب إلينا من حبل الوريد، فإذا أردتم الانسلاخ عن هذا النوع من الأكاذيب الضمنية، فيجب عليكم تحقيق التكامل بين الظاهر والباطن، وأن تتركوا المسألة تجري وفقًا لمجراها الطبيعي.

إلى جانب ذلك قد يرغب المرء من خلال آرائه أن يُظهر نفسه بأنه مفكِّرٌ ومتعمِّق، وقد يحاول من خلال أطواره وأفعاله أن يومئ إلى أنه إنسان قلب وروح منفتح على الروحانيات واللدنّيات، ومن خلال نبرة صوته وتوكيداته يريد أن يُبرز نفسه ويعبر عنها.. بيد أن كل هذه الأفعال مجرد كذب ضمني على الله جل جلاله طالما لم تكن انعكاسًا للقلب والروح.. فالواجب على المؤمن التزام الصدق والإخلاص.

   اختلاق المعاذير للأخطاء كذب ضمني

ومن الأخطاء التي يقع فيها المرء أيضًا اختلاق المعاذير لأخطائه، فقد نرتكب كلنا بعض الأخطاء في أزمنة متفاوتة؛ لأنه على حد تعبير رسول الله صلى الله عليه وسلم كل ابن آدم خطَّاءٌ، بل إن ارتكاب الخطإ كامن في طبيعة جيناته، وإلا فكيف لكم تفسير الحديث الذي يقول: “وَنُسِّيَ آدَمُ فَنُسِّيَتْ ذُرِّيَّتُهُ، وَخَطِئَ آدَمُ فَخَطِئَتْ ذُرِّيَّتُهُ[1]، فإذا همّ الإنسان بسيئة دون قصد ربما لا تكتب سيئةً في صحيفة سيئاته، لأن نبينا صلى الله عليه وسلم قد بيَّن أن القلم قد رُفع عن الناسي والنائم والمُكره، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “إِنَّ اللَّهَ قَدْ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِي الْخَطَأَ وَالنِّسْيَانَ وَمَا اسْتُكْرِهُوا عَلَيْهِ[2]، وكذلك فإن الآية الكريمة ﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/286) تدعو المؤمنين إلى الاستغفار حتى عما يبدر منهم من خطإ أو نسيان، مشيرةً إلى ضرورة أن نتحلى بالحيطة والحذر في هذا الأمر.. فإذا كنا مدعوِّين إلى الاستغفار حتى من الزلات والهفوات غير المقصودة، فمن الواجب علينا الإسراع إلى التطهر بالتوبة والاستغفار من الذنوب المرتكبة عمدًا وبسابقِ قصد.

قد يخطئ الإنسان بأقواله أحيانًا وسلوكياته وأفعاله أحيانًا أخرى.. وعليه إذا ما ذكَّره أحدهم بهذا أن يستدرك خطأه، ويتوجه إلى الله تعالى بالتوبة والاستغفار، أما إذا لم يفعل ذلك وأخذ يبرِّئ ساحتَه بالمعاذير المختلَقة، والتلاعب بالكلمات، دخل هذا أيضًا في خضم الكذب الضمني، وهذا أمرٌ يقع فيه الكثيرون مع الأسف!

أجل، إن إخبار المرء وتحذيره من خطئه في وجهه يمسّ من كرامته ويثقل عليه، حتى إن الشخص قد يرتجف أحيانًا وكأنه قد صُفع أمام هذا التحذير والتذكير، لكن إذا ما كان التنبيه في محلّه، فالواجب شُكر المخاطب وتصحيح الخطإ، ومحاولة منع النفس من الامتعاض والتذمّر، يقول الأستاذ بديع الزمان مشيرًا إلى أهمية هذا السلوك: “إن نبهني أحدٌ على وجود عقرب في أي جزء من جسمي، عليّ أن أرضى عنه، لا أمتعض منه”[3].

وعلى حد قول الأستاذ بديع الزمان، إن الكذب هو صفة من صفات الكفر.. ومن ثم لا يليق أن يصدر عن فَمِ المؤمن، فكما لا يستطيع من يؤمن بالله أن يضع في فمه المسكرات أو الأطعمة المحرمة، فلا يجوز أن يصدر من فمه أي نوع من الكذب كبيره وصغيره، سره وعلانيته، لا شك في أأن الكاذب لا يمكن وصفه بالكفر لمجرد هذا الذنب، إلا أن هذا يعني أن ذلك الشخص قد بات يخطو أولى خطواته نحو الكفر، وأصبح يحمل إحدى صفاته، وإن ارتكاب الإنسان أيَّ سلوكٍ يخالف الواقع سواء قوليًّا أو فعليًّا أو حاليًّا أو حسيًّا؛ فهو كذب وخداع وخطوة يخطوها نحو الكفر، فإن من يبحر لمرة واحدة في بحر الكفر والذنوب -حفظنا الله- قد لا يقدر على العودة مرة أخرى، لذا فعلينا ألا نحوم حول هذه المياه الخطرة، وألا نخرج أبدًا عن دائرة الحلال..

وكما أن صدق الأنبياء هو أكبر شاهد على صدق نبوتهم، فإن صدق السائرين في درب الخدمة الإيمانية والقرآنية هو بالمثل أكبر ضمان لصدق دعوتهم.. فيجب على الإنسان أن يعيش ما يقول حتى يُحدِثَ التأثير في مخاطبيه.. والقرآن الكريم يعاتب من يكذِّب فعلُه قولَه، فيقول: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ﴾ (سورة الصَّفِّ: 61/2-3)، وهذا في الحقيقة أحد العوامل المهمة الكامنة وراء عدم فعالية وتأثير أقوال الأئمة والناصحين في يومنا الحاضر.

ينبغي للمؤمنين أن يعبروا عن أصوات وجدانهم بأحوالهم وحركاتهم، وقيامهم وقعودهم، وإيماءاتهم وقسمات وجوههم، وأن يكونوا دائمًا ممثلين للصدق والحقيقة، فكما أن للصدق اعتبارًا كبيرًا في نظر الناس؛ فإن له مقامًا في غاية الرفعة والأهمّية عند الله عز وجل، وإن الألطاف والنعم التي يحظى بها ممثلو الصدق عظيمةٌ جدًّا لدرجة أنها تتجاوز إدراكنا.

***

[1] سنن الترمذي، تفسير القرآن، 8.

[2] سنن ابن ماجه، الطلاق، 16.

[3] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، المكتوب السادس عشر، ص 82.

ÖRTÜLÜ YALANLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir sohbetinizde mübalağa, mazeret döktürme ve tariz gibi örtülü yalanlardan bahsetmiş, mü’minlerin bunlardan da kaçınmaları gerektiğini belirtmiştiniz. Konuyu biraz daha açabilir misiniz?

   Cevap: Melekler ağzımızdan çıkan her sözü amel defterimize kaydeder. Belki onlar bu amellerin neye tekabül ettiğini bilmezler. Allah’ın izni olmadığı sürece, kalbimizden geçen niyetleri, azimleri, kararları, hesapları ve plânları da bilemezler. Bunların ne kadarının Allah rızası hedefli, ne kadarının kendini nazara vermeye matuf olduğunu da bilemeyebilirler. Fakat Allah bunların hepsine muttalidir. Eğer iç-dış bütünlüğü yoksa; tavır ve davranışlar, niyet ve düşünceleri yansıtmıyorsa Allah bunların hesabını sorar. O’nun nezdinde zımnî yalanla sarih yalan arasında, yalan olmaları açısından bir fark yoktur.

İnsan, “Allah” derken bile zımnî yalan söylüyor olabilir. Mesela Kur’an tilaveti veya vaaz u nasihat dinleyen bir insanın içinden gelmediği halde “Allah” diye bağırması bir tavır yalanıdır. Bunu fark ettiği an hemen geri dönmesini bilmeli, tavrını yeniden gözden geçirmeli ve istiğfara yönelmelidir.

Mü’min, Kur’an okuma, kamet getirme, namaz kıldırma gibi yaptığı bütün amellerin içinin sesi olmasına dikkat etmelidir. Allah için yaptığı işlerde kendisini mülahazaya almamalı, neticeleri kendine bağlamamalı, kendini ifade etmeye çalışmamalıdır. Aksi takdirde zımnî bir yalanın içinde bulunuyor demektir. Keza gerçekte ince, kibar ve centilmen olmayan birinin böyle görünmeye çalışması, yani centilmenlik taslaması veya içinden gelmediği halde göz yaşı dökmesi de ayrı birer samimiyetsizlik örneğidir ki, bunların hepsinin üstü örtülü birer yalan olduğunda şüphe yoktur. Bilindiği üzere bu konuda zirveyi tutanlar, münafıklardır. Zira onlar, söz ve davranışlarıyla içlerindeki mülahazaların zıddını izhar ederler. İç-dış farklılaşması yaşayan herkese münafık denilmesi doğru olmasa da, nifaktan bir parça taşıdığından şüphe edilmez.

Bu sebepledir ki İmam Gazzâlî, “Ağlayan da kaybeder, ağlamayan da!” der. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) tıpkı şeytandan ve Cehennem’den Allah’a sığındığı gibi ağlamayan gözden de Allah’a sığınmıştır. Dolayısıyla ağlamayan göz, kayıp yolunda demektir. Öte yandan, ağlayan bir insanın gözyaşları; iç heyecanlarının, ihsas ve ihtisaslarının değil, riya ve süm’anın ifadesiyse o da kaybedebilir. Normal şartlarda Cehennem’in alevlerini söndürecek bir iksir olan gözyaşları, insanların görüş ve takdirine bağlandığı andan itibaren bütün tesirini kaybeder. Bırakın Cehennem’i, ondaki bir kıvılcımı bile söndüremez.

Sadece gözyaşları mı? Esasında insanın Allah için yapmış olduğu bütün ameller, uhrevi hayatını ihya ve imar etme veya Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanma adına böyle bir iksirdir. Yeter ki ihlas ve samimiyetle eda edilsin ve her tür riyadan uzak tutulsun. Bu açıdan insanın, ağzından çıkan her bir söz veya uzuvlarından sadır olan her amel karşısında sürekli kendini test etmesi ve “Acaba ben bu söz ve tavırlarımla içimi seslendirebiliyor muyum? Acaba niyetlerimin adamı mıyım?” demesi gerekir. Eğer bu konuda kendini samimi bulmuyorsa, bir adım geriye atmasını ve asıl durması gerekli olan yere çekilmesini bilmelidir.

Diyelim ki siz, ister vaaz u nasihat, ister hutbe, isterse daha başka vesilelerle kitlelerin önüne geçiyor ve bir kısım hakikatlere tercüman olmaya çalışıyorsunuz. Eğer ağzınızdan çıkan sözlerin onda biri içinizin sesi değilse, kalbinizden çıkan sözlerin ihtizazını vücudunuzda duymuyorsanız, tavır ve davranışlarınızla zımnî bir yalan içindesiniz demektir. Şayet “Allah” derken kendinizi öne çıkarıyorsanız yine zımni bir şekilde yalan söylüyorsunuzdur. Melaike-i kiram bunları bilmese ve yazmasa bile Allah bilir. Çünkü O, bize şahdamarımızdan daha yakındır. Eğer bu tür zımni yalanlardan sıyrılmak istiyorsanız, iç-dış bütünlüğüne ulaşmalı ve meseleyi tabii akışına bırakmalısınız.

Bunların da berisinde insan, bakışlarıyla kendini derin göstermek isteyebilir. Hâl ve hareketleriyle ledünniyat ve maneviyata açık bir kalb ve ruh insanı olduğunu ihsas ettirmeye çalışabilir. Ses tonuyla, vurgularıyla kendini ifade edebilir. Ne var ki bütün bunlar, gönlünün ve ruhunun sesi olmadığı sürece Allah’a karşı uydurulmuş örtülü birer yalandan ibarettir. Allah’a inanmış bir insana düşen, ihlâs ve samimiyetten ayrılmamaktır.

Düşülen bir başka hata da, yapılan hatalara mazeret uydurmaktır. Hepimiz farklı zamanlarda bir kısım hatalar yapabiliriz. Çünkü Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tabiriyle insanoğlu çok hata işleyebilecek bir fıtratta yaratılmıştır. Hata işleme, potansiyel olarak onun genlerinde vardır. Aksi takdirde, “Âdem hata etti, evlâtları da hata etti. Âdem unuttu, evlatları da unuttu.” (Tirmizî, tefsîru sûre (7) 3) hadisini izah edemezsiniz. İnsan eğer elinde olmadan hataya düşüyorsa bunlar günah olarak yazılmayabilir. Zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), unutan, uyuyan ve mecbur bırakılan kimselerden kalemin kaldırıldığını ifade etmiştir. (Taberânî, el-Mu’cemü’s-sağîr 2/52; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 10/60) Fakat رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا “Ey Rabbimiz! Unutur ya da hata edersek bizi muaheze etme!” (Bakara sûresi, 2/286) âyet-i kerimesi, mü’minleri yapmış oldukları hatalar karşısında dahi istiğfara çağırmakla bu konuda temkinli olunması gerektiğini hatırlatır. Kasıtlı olmayan sürçme ve düşmelerimiz karşısında dahi istiğfar etmemiz isteniyorsa, irade, şuur ve kararlılık içerisinde yapılan günahlardan ötürü haydi haydi tevbe ve istiğfarla arınmaya çalışmamız gerekir.

İnsan, bazen sözleriyle, bazen tavır ve davranışlarıyla hata yapabilir. Ona birileri bunu hatırlattığında yapması gereken, hatasını telafi etmek, tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmektir. Eğer böyle yapmayıp kendisini aklayıp paklama adına hemen mazeretler uyduruyor ve laf oyunlarına sığınıyorsa, bu da zımni yalan kategorisi içine girer. Maalesef çokları bu konuda da aldanıyor. Evet, yüzüne karşı hatasının söylenmesi, ikaz edilmesi insana dokunur, ağır gelir. Hatta bazen olur ki kişi, böyle bir uyarı ve hatırlatma karşısında tokat yemiş gibi sarsılabilir. Fakat denilen şey doğru ise yapılması gereken, nefsin hoşnutsuzluğuna bakmadan muhataba teşekkür edilmesi ve hatanın tashih edilmesidir. Bediüzzaman Hazretleri bu tavrın önemine işaret etme adına, “Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ondan darılmak değil, belki memnun olmak lazım gelir.” (Bediüzzaman, Mektubat, 66-67) diyor.

Hz. Pir’in ifadesiyle yalan, bir küfür sıfatıdır. Dolayısıyla mü’minin ağzına yakışmaz. Allah’a inanan bir insan nasıl ki sarhoş edici meşrubatı veya haram kılınan gıdaları ağzına alamıyorsa, küçüğüyle büyüğüyle, gizlisiyle açığıyla yalanın da hiçbir çeşidini ağzına almamalıdır. Elbette yalan söyleyen bir kimse sırf bu günahı sebebiyle küfür damgası yemez. Fakat böyle bir kişi küfre doğru bir adım atıyor ve ona ait sıfatlardan birini üzerinde taşıyor demektir. İnsanın ister kavlî, ister fiilî, ister hâlî, isterse hissî olsun, olduğunun dışında bir tavır sergilemesi yalan ve aldatmadır ve küfre doğru atılmış bir adımdır. Allah muhafaza küfür ve günah deryasına bir kere yelken açan kimse bir daha geriye dönemeyebilir. Bu açıdan insan, bu tür tehlikeli sularda gezinmemeli, asla meşru dairenin dışına çıkmamalıdır.

Peygamberlerin sadakati onların nübüvvetine en büyük bir şahit olduğu gibi, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yolunda olanların sadakatleri de aynı şekilde onların davaları adına en büyük bir kredidir. İnsanın söylediği şeyleri yaşaması lazım ki muhataplarına tesir etsin. Kur’ân, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ ۝ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz. Yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah nezdinde en çirkin kabul edilen şeylerdendir.” (Saff sûresi, 61/2-3) beyanıyla sözleriyle fiilleri birbirini tekzip eden insanları azarlar. Esasen günümüzde vaiz ve nasihlerin sözlerinin tesir etmemesinin arkasında yatan önemli faktörlerden biri de budur.

Mü’minler, hâl ve hareketleriyle, oturuş ve kalkışlarıyla, jest ve mimikleriyle içlerinin sesini soluklamalı ve her zaman doğruluğun temsilcisi olmalıdırlar. Doğruluk, insanlar nazarında önemli bir kredi olduğu gibi, Allah katında da çok önemli bir referanstır. Doğruluğun temsilcisi olan kimselerin mazhar olacakları lütuf ve nimetler ise bizim idraklerimizi aşacak kadar büyüktür.

***

Not: Bu yazı, 22 Ekim 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ضوابط التأويل الصحيح للدين

Herkul | | العربية

إن العملَ على نقلِ نمطِ الناسِ في الحياة أثناء عصر السعادة (عصر النبوة) إلى يومنا الحاضر حرفيًّا بالضبط، ومحاولةَ تطبيقه بعينه دون أدنى تغيير أو تعديل قد لا يتناسب مع روح الدين، كما أنه ربما يُفضي إلى نزاع وخلاف أيضًا، فما يجب القيام به هو استيعاب الفلسفة الأساسية للسنة استيعابًا جيدًا، ووضعُ الحلول للمشاكل اليومية بما يتناسب مع ظروف الزمان الذي نعيشه انطلاقًا من النقاط التي سكت عنها الشرع ولم يقطع فيها بحكم، وعند النظر إلى السيرة بهذه النظرة يمكن حينئذ أن تُستنبط المبادئ والقواعد المهمة بالنسبة ليومنا الحاضر من إستراتيجية الرسول صلى الله عليه وسلم في الحرب والسلم، ومن منهجه في الإرشاد والتبليغ، ومن مفهومه للحكم والإدارة، أو من إجراءاته الخاصة بالفتوى والقضاء.

لا جرم أننا نمتلك قيمًا عالميةً، ولكن المهم هو القدرة على تفسيرها وفقًا للظروف الراهنة، قد تكون الحياة التي نرغب أن نعيشها موجودةً في الماضي وإن كانت على نحوٍ ومسارٍ مختلف، ولكنكم إن لم تميزوا بين مسار الماضي ومسار الحاضر تمييزًا جيدًا، وتجاهلتم الفروق التي بينهما؛ فيستحيل أن تحققوا الرغبات والأهداف، فعلينا ألا ننسى الحاجة الملحّة لتنوّع الصيغ والأساليب، وضرورة إعادة النظر في بعض الحلول الجاهزة التي أمامنا.

ومع هذا فليُعلَمْ جيدًا أنه ليس من السهل تفسير الأحكام الأساسية والقيم التي توارثناها وفقًا للأوضاع الحالية والظروف الراهنة، وأنه كثيرًا ما وقعت أخطاء جسيمة للغاية في هذا الشأن، ولا سيما أنه كثيرًا ما تحدث سقطات وأخطاء عند السعي إلى حل المشاكل بإبراز القناعات الذاتية، والتمسك بزمام الآراء الشخصية.. أما السبيل لتقليل هذه الأخطاء المحتملة إلى أقل قدرٍ ممكن فهو إحالة هذا الأمر إلى هيئةٍ تتولى مطالعته ومذاكرته؛ لأن بوارق الحقائق تسطع من تداول وتبادل الأفكار.

إننا وإن كنا على علم جيّد ببعض القضايا فمن غير الممكن أن نعرف عنها كلَّ شيء لا سيما في عالم اليوم الذي تعقدت فيه الحياة كثيرًا، فقد تقصر رؤانا أحيانًا؛ وبالتالي ربما لا نستطيع النظر إلى الأحداث نظرة شمولية كاملة.. وربما لا نمتلك معلومات كافيةً بشأن كل المجالات المتعلقة بالموضوع الذي نشتغل به، والأدهى من ذلك أننا قد ننساق أحيانًا وراء أنفسنا ورغباتنا وأهوائنا، وربما لا نستطيع معالجة الأحداث في إطار منطقية القرآن الكريم، ولا تقويم كل مسألة نتناولها وفقًا للمعايير السليمة التي وضعها القرآن والسنة، فما نراه مصلحةً ونفعًا ومعقولًا بالنسبة لنا قد يدخل في باب المصلحة المردودة (أي التي لا تشهد النصوص الشرعية لنوعها ولا لجنسها بالاعتبار)، وبالتالي ربما نصدر أحكامًا تتعارض مع روح الدين.

وهكذا فإن السبيل إلى الانسلاخ من كل هذه المحاذير هو الاستعانة بالوعي الجمعي، وعليه فلا يُقطَعُ في أمرٍ ما إلا انطلاقًا من مبدإ الشورى، فلو أنكم تمررون قراراتكم وآراءكم من مصفاة الشورى، وتضبطون أفكاركم الشخصية بوجهات نظر الآخرين فقد يتسنى لكم حينئذ العثور على الرأي السديد والقرار السوي الصحيح، فقد بيّنَ سلطان الكَلِمِ صلى الله عليه وسلم أنه: “مَا خَابَ مَنِ اسْتَخَارَ، وَلَا نَدِمَ مَنِ اسْتَشَارَ[1].

من جانب آخر فعندما نتناول القضايا الدينية لا بدّ لنا من الوقوف حيث وقف الصحابة رضوان الله عليهم والسلف الصالح، إلى جانب الحرص على عدم انتهاك أحكام الدين المحكمة الثابتة عند تقديم آرائنا في القضايا الصالحة للتفسير والتأويل، أو عند الإتيان بتفسيرات تتناسب مع ظروف الزمان.. فلا ينبغي أن تسوقنا إلى إساءة الأدب مع علماء السلف، ولا سيما الصحابة الكرام رضوان الله عليهم، لأن هذه الأنشطةَ الذهنية والعقلية التي نبغي من ورائها إيجاد حلول للمشاكل اليومية؛ إذا انفلتت فيها الأمور من أيدينا فلا ندري إِلَامَ تصير العاقبة، فلو أنكم شرعتم في الأمر اليوم بمساءلة الصحابة ومحاكمتهم فسيأتي يوم تتطاولون فيه -لا قدّر الله- على مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، وتنظرون إليه -حاشاه- على أنه “ساع للبريد”.. بل قد لا يقتصر الأمر على ذلك، ويمتد إلى القرآن الكريم، وليس بقليل عدد أولئك الذين ينظرون اليوم إلى القرآن على أنه نصٌّ تاريخي، ويرونه مجرد كتابٍ يخاطب أفهام الناس الذين كانوا يعيشون قبل أربعة عشر قرنًا من الزمان، وبالتالي يحاولون تبديل الكثير من محكماته.

وإن السعي إلى إبراز الذات اعتمادًا على العادات والكماليات والآراء المختلفة قد يقود إلى بعض الآراء الهامشية المنافية لروح القرآن الكريم، وكذلك فإن اعتبارَ نمط الحياة الذي يفرضه العالم الحديث أمرٌ لا يمكن التخلص منه أو لا يمكن تعديله وتغييره، أو الاعتقاد باستحالة إعادة بعض الممارسات التي ابتعدت عن أصلها إلى مدارها الصحيح مرة أخرى، أو الاعتقاد بأنه يستحيل أن تُغرس في المجتمع من جديد بعض القيم المنسية المهملة؛ كلُّ ذلك قد يبدو من المبررات الأخرى لما يحدث في هذا الشأن من انحرافات وانزلاقات.

ومن الأسباب التي تكمن وراء هذه الفكرة عدمُ الإيمان كما يجب بعناية الله ورعايته، وعدمُ الثقة بقدر كافٍ بالقيم المتبناة والحقائق المسلّم بها، في حين أن قدوتنا ومثلنا الأعلى في هذا المجالِ هو رسول الله صلى الله عليه وسلم؛ فقد أنشأ صلى الله عليه وسلم من مجتمعٍ جاهليٍّ يسود فيه كل أنواع الظلم والوحشية أمّةً تربّي العقول والقلوب، ورفعَ هؤلاء الجاهليين الغلاظ المفتقرين إلى قواعد السلوك إلى مرتبة معلمي الحضارات.

ومن الخطإ الجسيم الاعتقاد بأن المشاكل لن تُحلّ إلا بجهودنا ومساعينا أنفسنا، أو أن نعدّ الطريق إلى بعثٍ جديدٍ بعد الموت محصورًا بقوتنا وقدراتنا، وما يقع على عاتقنا هو القيام بواجبنا ومسؤوليتنا وعدم التدخل فيما يقتضيه شأن الربوبية، ثم الاعتماد فيما بعد على قوة الحقيقة، والإيمان الكامل بمزيد عناية الله تعالى ورحمته.. ومن المؤكد أن الله تعالى القوي القدير ذي العزة والجبروت سيبارك جهودَنا الضئيلة، وسيمدنا بمدده عند عجزنا وتقصيرنا؛ ومن ثم فإنه ينبغي لنا ألا نتلاعب بالحقائق بالنظر إلى عجزنا وضعفنا، وألا نبتعد عن القيم التي نتبناها بحجة مواكبة الحياة المعاصرة.. لا بد من الإيمان بقوة القرآن، والاستناد إليه، وعدم تحريف أحكامه ظانين أننا بذلك سنجد الحل للمشاكل التي تواجهنا.

ولا ننسَ أنه كما لا يُستَصْغَرُ شيءٌ من البرّ والثواب، فكذلك لا يستصغر شيء من الخطإ والذنوب.. وكما أن هناك أمورًا صغيرةً -مثلما ورد في الحديث الشريف- يمكنها أن تكون سبيلًا لخلاصِنا ونجاتِنا مثل تبسُّم الإنسان في وجه أخيه، وإماطة الأذى عن الطريق؛ فكذلك هناك أخطاء صغيرة لا نأبه بها ونستصغرها قد تُلقي بنا إلى أسفل سافلين، وعلى ذلك يجب قياس كون الشيء هينًا أو عظيمًا بالنظر إلى نتيجته، وأحيانًا ما تنتج الزاوية الصغيرة التي في المركز زاوية كبيرة على الخط المحيط، والقرار الخاطئ من الرماة حين تركوا مواقعهم على الجبل رغم تحذير رسول الله صلى الله عليه وسلم إياهم من فِعْلِ ذلك كلّفَ الكثير من الصحابة حياتهم، وقد تتسبّب أخطاءُ المغامرين في مشاكل كبيرة للأمة قد يصعب التغلب عليها، وبالمثل فإن الأخطاء التي قد يرتكبها من يتبوّؤون مقامًا يسمح لهم بفهم الدين وتفسيره، قد تؤدي إلى انحرافات كبيرة يصعب تلافيها في المستقبل.

ثمّ إنّ مواقف وسلوكيات الأشخاص الذين يوجِّهون المجتمع بصفة خاصة ويأخذون زمام المبادرة في مثل هذه الأمور مهمةٌ للغاية؛ لأن الخلف يكونون على إثرهم، فإن أحسنوا السيرَ قصَّ هؤلاء الخلفُ إثرهم، ولكن لو اقترف السلف بعض الأخطاء فلن تقتصر هذه الأخطاء عليهم، بل ستعمّ وتتفاقم، فمن المؤسف أنه من بين الأسباب المهمة الكامنة وراء مشاكلنا الحاضرة هو عدمُ استيفاءِ البعضِ ممن هم في الطليعة بحقوق المقام الذي يتبوؤونه، وعدم قدرتهم على التفكير فيما يتطلبه هذا المقام، ولذلك فإن انحرافاتهم الفكرية قد تؤدي إلى انهيارات كبيرة عندما تتلقّفها القاعدة الشعبية، فإذا كانت استقامة التفكير والتصرفات مهمة بالنسبة للجميع، فهي أكثر أهمية بالنسبة لمن هم في الطليعة.

***

[1] الطبراني: المعجم الأوسط، 6/365؛ المعجم الصغير، 2/175؛ القضاعي: مسند الشهاب، 2/7.

DİNİN MÜSTAKİM YORUMU ADINA ÖLÇÜLER

Herkul | | KIRIK TESTI

Asr-ı Saadet’te yaşanan hayatın kelimesi kelimesine, milimi milimine günümüze aktarılması ve hiç değiştirilmeksizin aynen uygulanmaya çalışılması, çatışmaya sebep olabileceği gibi dinin ruhuna da uygun olmayabilir. Yapılması gereken, sünnetin temel felsefesinin iyi kavranması ve dinin açık bıraktığı uçlardan hareketle içinde yaşadığımız zaman ve şartlara uygun olarak günümüz problemlerine çözümler bulunmasıdır. Siyere bu gözle bakılacak olursa, Allah Resûlü’nün savaş ve barış stratejisinden, irşat ve tebliğ usulünden, idare ve yönetim anlayışından veya fetva ve kazaya dair uygulamalarından günümüz için çok önemli ilke ve prensipler çıkarılabilir.

Elimizde âlemşümul değerlerin bulunduğunda şüphe yoktur. Fakat önemli olan, bunları mevcut konjonktüre uygun olarak yorumlayabilmektir. Bugün yaşamak istediğimiz hayat, farklı bir çizgide de olsa geçmişte yaşanmış olabilir. Ama o günkü çizgiyle bugünkü çizgiyi çok iyi belirlemez ve bunlar arasındaki farkları göz ardı ederseniz, arzu ettiğiniz şeyleri gerçekleştiremezsiniz. Format farklılığına ihtiyaç olduğunu, önümüzde duran bir kısım hazır çözümlerin yeniden ele alınması gerektiğini unutmamalıyız.

Bununla birlikte, tevarüs ettiğimiz değerleri ve temel disiplinleri mevcut şartlara ve konjonktüre göre yorumlamanın kolay bir iş olmadığını, bu konuda çok büyük hatalar yapıldığını da unutmamak gerekir. Özellikle şahsî inisiyatiflerle problemlerin halledilmeye çalışıldığı ve indî mülahazaların öne çıktığı yerlerde yanılmalar çok olur. Muhtemel yanılmaları en aza indirmenin yolu ise bu işin bir heyetin mütalaa ve müzakeresine havale edilmesidir. Zira tedavül-ü efkarla hakikatler tebellür eder, yani fikir alış-verişi sayesinde hakikatler ortaya çıkar.

İyi bildiğimiz bazı meseleler olsa bile, hayatın oldukça kompleks hâle geldiği günümüz dünyasında her şeyi bilmemiz mümkün değildir. Bazen nazarlarımız sınırlı kalabilir. Hâdiselere mahrutî bir nazarla bakamayabiliriz. Meşgul olduğumuz mevzuun alâkalı olduğu bütün alanlar hakkında yeterli bilgimiz bulunmayabilir. Dahası bazen kendimize, nefsimize, arzularımıza takılabiliriz. Olaylara Kur’an mantıkîliği içinde yaklaşamayabiliriz. Ele aldığımız her meseleyi Kur’ân ve Sünnet’in yanıltmaz kıstaslarına göre değerlendiremeyebiliriz. Bize makul gelen, maslahat gördüğümüz şeyler, maslahat-ı merdude (din tarafından reddedilen maslahatlar, bir kısım kimselerce maslahat kabul edilse de İslam’ın maslahat görmediği hususlar) olabilir. Bu sebeple de dinin ruhuna aykırı hükümler verebiliriz.

İşte bütün bu mahzurlardan sıyrılmanın yolu, kolektif şuuru devreye sokmaktan geçer. İnsan, tek başına halledeceğini düşündüğü meselelerde bile mutlaka başkalarıyla görüşerek karar vermelidir. Şayet karar ve görüşlerinizi meşveret filtresinden geçirir, şahsî mülahazalarınızı başkalarının bakış açılarıyla kalibre ederseniz işte o zaman doğru ses ve soluğu bulabilirsiniz. Nitekim Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü ve’s-selâm), istişare yapan kimsenin haybet ve hüsran yaşamayacağını ifade buyurmuştur.

Öte yandan, dine ait meseleleri ele alırken, sahabenin ve selef-i salihînin durduğu yerde durmasını bilmek gerekir. Yoruma açık alanlarda kendi mütalaalarımızı arz etsek, zamana uygun yorumlar getirsek de, dinin muhkem (değişmez) hükümlerini çiğnememeye dikkat etmeliyiz. Güncel problemlere çözüm bulma adına ortaya koyacağımız zihnî ve fikrî aktiviteler, bizi başta sahabe-i kiram olmak üzere selef âlimlerine karşı saygısızlığa sevk etmemeli. Zira bir kere ipin ucunu kaçırdığınız zaman işin nerede duracağı belli olmaz. Bugün sahabeyi sorgulamakla işe başlarsanız, Allah muhafaza yarın İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) bir “postacı” nazarıyla bakma küstahlığına girersiniz. Hatta iş burada da kalmayarak Kur’ân’a da uzanabilir. Nitekim günümüzde Kur’ân’a tarihsel bir metin nazarıyla bakan, onu yalnızca on dört asır evvel yaşamış insanların idrakine hitap eden bir kitap olarak gören ve bu sebeple de pek çok muhkem hükmü değiştirmeye çalışanların sayısı az değildir.

Alışkanlıklar, lüks ve fanteziler, farklı görüşlerle kendini ifade etme mülahazaları, insanları Kur’ân’ın ruhuna aykırı bir kısım marjinal görüşlere sevk edebiliyor. Keza modern dünyanın dayattığı hayat tarzını altından kalkılamaz ve değiştirilemez görme, aslından uzaklaşan bir kısım uygulamaları yeniden yörüngesine oturtmanın mümkün olmadığını düşünme veya terkedilmiş ve unutulmuş bir kısım değerleri yeniden topluma benimsetmenin artık imkânsız olduğu kanaatine sahip olma da bu konudaki kayma ve savrulmaların diğer gerekçeleri olarak görülebilir.

Böyle bir düşüncenin altında hem Allah’ın inayet ve riayetine gerektiği gibi inanmama hem de sahip olunan değerlere ve inanılan hakikatlere yeterince güvenmeme gibi sebepler vardır. Oysaki bu konuda Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) örnekliği bize yeter. Zira O, her türlü zulüm ve vahşetin kol gezdiği cahiliye toplumundan, akıl ve kalbleri terbiye edecek bir ümmet yetiştirmiş; cahil ve görgüsüz insanları medeniyet muallimliğine yükseltmişti.

Eğer problemlerin sadece kendi ceht ve çabalarımızla çözüleceğini zannediyor, yeni bir ba’sü ba’de’l-mevte giden yolu kendi güç ve iktidarımızla sınırlı görüyorsak büyük bir yanılgı içindeyiz demektir. Bize düşen, vazifemizi yapıp şe’n-i rububiyetin gereğine karışmamaktır. Biz, kendi sorumluluklarımızı yerine getirdikten sonra hakikatin gücüne dayanmalı, Allah’ın ekstradan inayetlerine inanmalıyız. Kâinattaki baş döndürücü tasarruf ve icraatlarıyla kuvvet ve kudretini ortaya koyan Cenab-ı Hak, bizim minik gayretlerimize de bereket lütfedecek, yetersiz kaldığımız yerlerde elimizden tutacaktır. Bu açıdan kendi acziyet ve zafiyetimize bakarak hakikatlerle oynamamalı, modern hayata ayak uyduracağız diye sahip olduğumuz değerlerden uzaklaşmamalıyız. Kur’ân’ın gücüne inanmalı, ona itimat etmeli ve yüz yüze geldiğimiz problemlere çözüm bulma zannıyla onun hükümlerini tahrif etmemeliyiz.

Şunu unutmamak gerekir ki iyilik ve sevabın küçüğü olmadığı gibi, hata ve günahın da küçüğü yoktur. Hadisin ifadesiyle bir insanın yüzüne tebessüm etme veya yoldan, insanlara eziyet verecek bir şeyi kaldırıp kenara koyma gibi bizim küçük gördüğümüz şeyler kurtuluşumuza vesile olabileceği gibi, önemsemediğimiz nice küçük hatalar da bizi baş aşağı getirebilir. Bir şeyin küçük mü büyük mü olduğunu biraz da neticesiyle ölçmek gerekir. Bazen merkezdeki küçük bir açı, muhit hattında kocaman bir açı meydana getirebilir. Okçular tepesinin terk edilmesi şeklindeki yanlış bir karar, nicelerinin canına mâl olabilir. Üç beş maceraperestin yapmış olduğu hatalar, bir millet adına altından kalkılmaz problemlere sebep olabilir. Aynen bunlar gibi dini anlama ve yorumlama konumunda olan insanların yapacakları hatalar da ileride telafisi çok zor olacak sapmalara yol açabilir.

Bu tür konularda özellikle topluma rehberlik yapan, öncü konumunda bulunan insanların yaklaşımları, tavır ve davranışları çok önemlidir. Çünkü arkadan gelenler onları takip eder. Eğer onlar doğru yürürlerse, arkadan gelenler de aynen o doğru çizgiyi takip eder. Fakat önden gidenler bir kısım yanlışlar yaparlarsa, yapılan yanlışlar onlarla sınırlı kalmaz, umumileşir ve büyür. Maalesef günümüzdeki problemlerin altında yatan önemli sebeplerden biri de, önde gözüken bazı insanların durdukları yerin hakkını verememeleri, durdukları yere uygun düşünememeleridir. Onların yaşadıkları düşünce kaymaları, tabana indiği zaman büyük yıkımlara sebebiyet verebilmektedir. Bu itibarla herkes için önemli olsa da, özellikle önde bulunan kimselerin müstakim düşünmeleri ve müstakim davranmaları çok önemlidir.

***

Not: Bu yazı, 2 Şubat 2008 ve 8 Ağustos 2010 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

الإنسان وخلافة الأرض

Herkul | | العربية

   سؤال: لقد جعل الحق تعالى الإنسان خليفة في الأرض، فما المسؤوليات التي تقع على عاتق الإنسان بموجب هذه الخلافة؟ وكيف تستشعر  روح الإنسان هذه الحقيقة؟

   الجواب: ثمة آيةٌ كريمة تشير إلى حقيقة خلافة الله للإنسان في الأرض، يقول فيها ربنا تبارك وتعالى: ﴿وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/30).

وخلافة الله للإنسان في الأرض -أو لو جاز التعبير: وكالتُه له سبحانه وتعالى- تعني: أن يتصرف الإنسان في الكون باسم الله ونيابة عنه.

ويتوقّف فهمُ الإنسان لهذه الحقيقة على صلته بربه جل وعلا، وتختلف هذه الصلة اختلافًا بيّنًا من شخص إلى آخر، فيتفاوت الناس في هذا الأمر من أعلى عليين إلى أسفل سافلين، فكل شخص يستشعر ما ينبغي له، وينفتح على الحقائق السامية بقدر ما تسمح له جاهزيته المعنوية وبنيته الداخلية ومستواه التعليمي.. فمثلًا من المتعذر علينا أن نخمِّن أو نحسب قدر استشعار سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم لحقيقة الألوهية، فقد كان الصحابة رضوان الله عليهم يقولون: كان النبي صلى الله عليه وسلم وهو واقف للصلاة يُسمَع له أزيز كأزيز المِرْجَل[1].. فلا أحد يدرك ماهية وكمّية العوالم التي ينفتح عليها عند اتصاله بربه جل وعلا!

وكذلك فقد كانت علاقةُ سادتِنا أبي بكر وعمر وعثمان وعلي رضي الله عنهم جميعًا بالله سبحانه وتعالى قويةً وعميقةً إلى أقصى درجة؛ فمثلًا كان سيدنا أبو بكر رضي الله عنه يُسمع له صوت ونشيج أثناء الصلاة يأخذ بالألباب ويؤثر حتى في رؤوس الشرك، حتى إن الواحد منهم كان يأتي متخفيًا عن الآخر ليسمع أبا بكر رضي الله عنه وهو قائم يصلي، وكذلك كان نحيبُ سيدنا عمر رضي الله عنه يُسمع من آخر الصفوف، وهكذا فإن استشعار الإنسان بحقيقة الخلافة بروحه، وتصرفَه لما تقتضيه هذه الحقيقة منوطٌ بصلته القوية بالله سبحانه وتعالى.

وكما ذكرنا آنفًا فإن الخلافة تعني تصرف الإنسان في الكون باسم الله وبالنيابة عنه، وهذا لا يعني حتمًا القيام بالشؤون الإلهية، إن الخلافة تعطي الإنسان حقّ التدخل في الكون الذي خلقه الله وسخره له، وهو ما يشبه تشجير مساحة معينة من الأرض في إطار المقاييس والمعايير التي وضعها الحق سبحانه وتعالى، فما أعظمه من فضل أن يخص اللهُ الإنسانَ بمثل هذه الوظيفة التي لم يوكّل بها لا الملائكة ولا المخلوقات الروحانية الأخرى.. إن الإنسان كائن مادي، نشأ في حضن الطبيعة، وزوِّد بقدرات تفهم لغة الطبيعة؛ ولذا أعطِي له حق التصرف في الكون بأكمله.

فما يقع على عاتق الإنسان هو أن يقرأ كتاب الكون بتفحّصٍ وتمعُّن، وأن يجري الأبحاث والدراسات حول الكائنات الحية وغير الحية، ليزيد -من جهةٍ- معرفتَه بالله تعالى، ويقدم -من جهة أخرى- خدمات وأبحاثًا تصبّ في صالح الإنسانية، بل والمخلوقات كلها.. وحدود سلطة التصرف لدى الإنسان تتوقف على هذا؛ أي على صيانته للكون على النحو الذي خلقه الله، وقيامِه بأعمال تصب في مصلحة هذا الكون.. أما تغيير الفطرة التي وضعها الله فهذا أمر يتجاوز حدود سلطته.. ولذلك إذا تجاوزت تصرفات الإنسان حدود الفطرة، وتسببت في الضرر والفساد؛ فهذا يعني أن الإنسان قد أساء استعمال السلطة التي أوكلت إليه.. فمثلًا تقدمت العلوم تقدُّمًا ملحوظًا مثل البيولوجيا الجزيئية والهندسة الوراثية في عصرنا الحاضر، فلو أن التجارب والاختبارات والدراسات التي تُجرى في هذه الميادين تصبّ في مصلحة الإنسانية كعلاج بعض الأمراض، ووضع الحلول للمشاكل الإنسانية المستعصية، وتحقيق السكينة للمجتمع؛ فلا حرج شرعًا في القيام بها، بل وحتى إن الدين يحض ويشجع عليها.. وهذا يعني الاستفادةَ من نِعَمِ الحق سبحانه وتعالى، واستعمالَها بما يخدم هذا الكون أيضًا، بل وحتى إن بعض معجزات الأنبياء الواردة في القرآن الكريم تشير إلى هذا وتحض عليه؛ ولكن إن لم يتوقف الباحثون عند الحد المسموح لهم، فذهبوا يتدخّلون تدخّلًا خاطئًا في الهرمونات والجينات فأفسدوا الطبيعة، وأضروا بصحة الإنسان، وتسببوا في تشوه الأجسام الحية؛ وهذا يعني أنهم خرجوا عن الإطار المشروع.

ولا يغبْ عن بالنا أن خلافة الإنسان في الأرض أي إعطاءه الحق والقدرة على التدخل في الأشياء، تكشف عن طاقة كبيرة كامنة فيه، وكي يتسنى للإنسان تفعيل هذه الطاقة على أرض الواقع فعليه -من ناحيةٍ- أن يُمعن التأمل والتنقيب في الحوادث والأشياء  ومن ناحية أخرى يمضي قدمًا بأفكاره ودراساته، ولا يقف عند حدود الطبيعة، ويتجاوز المادة، ويصل إلى ربه الكبير المتعال.

إن العلوم التجريبية التي يكتسبها الإنسان بعقله وحواسه لها أهمية بالغة، ولكن حدود الإنسان الذي خلقه الله في أحسن تقويم هي أرقى من ذلك وأشمل، فما على الإنسان إلا أن يقهر المستحيلات ويصل إلى ربه القدير سبحانه وتعالى، أما إذا حصر الإنسان نفسه في دائرة المادة، وظل عاكفًا على مختبراته، ولم يتجاوز المعطيات التي حصل عليها عن طريق الملاحظة والتجربة؛ فلن يعي أنه خليفة الله؛ لأن المنُتظَر من الإنسان انطلاقًا من الطاقة الكامنة التي أودعها الله فيه هو أن يصل إلى ربه سبحانه متجاوزًا كل هذه الحدود والعقبات.

والإنسان الذي يعي أنه خليفة الله يمكنه أن يفتح المنافذ التي توصله إلى الله في كل مكان يطل منه، ويمهد السبل، وهذا هو معنى قولهم: “الطُّرُقُ الموصّلة إلى اللهِ بِعَدَدِ أنفاس المخلوقات”، وكما يقول الشاعر “رجائي زاده أكرم”:

الكون كُلُّه كتابُ الله الأعظمُ

فإذا تصفَّحْتَ أيَّ حرفٍ منه وجدتَ الله الأكرم

فمتى وعى الإنسان هذا أدرك أن النظام الرائع الذي يهيمن على هذا الكون يدل على وجود الله تعالى، فحتى وإن لم يتعرف الإنسان على الذات الأحدية ويدركها فقد زادت معرفته بالأسماء الحسنى الإلهية والصفات السبحانية.

وإن معرفة الإنسان بخصائصِ الخلافة والنيابةِ، ومرادِ هذا المقام السامي منه، وكيفيةِ أدائه لحقّه؛ يتوقف على وجود مرشد ودليل، ولا جرم أن المرشدين على مستوى الأصلية هم الأنبياء، ومن بينهم سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، وكي يتسنى للإنسان أن يتعرف بحق على الذات الأجلّ الأعلى، وأن يتفهّم المهام والوظائف المنتظَرة منه؛ فعليه التعلق بأذيال هؤلاء المرشدين، ومواصلة رحلة الحياة تحت هدايتهم ومراقبتهم.

فإذا كان الله تعالى -كما ورد في قوله تعالى: ﴿إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/30)- هو الذي عهد للإنسان بوظيفة الخلافة، وأمدّه بالقدرة والجاهزية والإمكانات التي تمكّنه من أداء هذه الوظيفة، وسخر له الأرض، فهذا يعني أنه سبحانه وتعالى يعلم مقدار ما سينجز الإنسان من مهام، وما يتمخض عن هذا من نتائج.. ولكن نظرًا لأن طبيعة صفة العلم لا تقتضي وجود المعلوم فإن علم الله لا يحول دون اختيارات الإنسان بمحض إرادته؛ بمعنى أن الله تعالى يخلق النتائج غالبًا وفقًا لميول الإنسان واختياراته.. وهذه مسألة أخرى.

ما أريد قوله هنا هو: إذا كان الله تعالى هو الذي أرسل الإنسان إلى الدنيا بهذه الجاهزية العالية، وأوكل إليه هذه الوظيفة السامية، وأتاح له الإمكانات اللازمة لمباشرة هذه الوظيفة؛ فهذا يستلزم عدم الوقوع في اليأس بأي حال من الأحوال، فحتى وإن تعثرنا وسقطنا أو لم تسِر الأمور كما يحلو لنا، أو لو ظهرت بعض العقبات في طريقنا فلا ينبغي لنا أن نيأس ألبتة، وبما أن الله ساقَنا إلى هذه الرحلة الصعبة فمن المؤكد أن له مرادًا في ذلك، وبناءً عليه فلا محل إذًا لليأس مهما كان الوضع، ولكن تفكير الإنسان في هذا الأمر بشكل سليم وتحديده لموقفه على أساس صحيح يعتمد على التربية والتعليم الجادّين.. أما الإنسان الذي لم ينل قسطًا كافيًا من التعليم فلا يعلم أين وكيف يتصرف! وما الأفكار والمشاعر التي ينبغي له أن يتبنّاها!

قد يبدو لنا أحيانًا وكأننا لا نستطيع مواصلة السير في طريقنا، ولكن يجب ألا ننسى أن رحمة الله وسعت كل شيء، فلو عَلِقنا ومللنا وتعثّرْنا وانقطعت أنفاسُنا في مكان ما فلا شك أن الله سيغيثنا ويمد يد العون لنا، فلا ينبغي لنا أن نقطع رجاءنا وأملنا فيه أبدًا، يشير إلى ذلك قول الله تعالى: ﴿وَلَا تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/87)، وقوله تعالى: ﴿قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ﴾ (سورة الزُّمَرِ: 39/53).

وإذا كنا قد استودعنا الله تعالى كل ما لدينا فعلينا ألّا نقع في اليأس أبدًا، فاليأسُ كما يقول فضيلة الأستاذ النورسي رحمه الله تعالى مانعٌ لكل كمال؛ بمعنى أنه أكبر عائقٍ يحول دون رقي الإنسان.. ويعبر شاعر الإسلام محمد عاكف عن أضرار اليأس بالأبيات الشعرية التالية:

اليأس مستنقع عميق الغور، إذا وقعتَ فيه فأنت غريقُ

فعانِق الأملَ بقوة، وانظر ما ستؤول إليه حالك يا صديقُ

إن من يحيا يحيا بعزيمته وبأمله المنشودِ

واليائس يغلّل روحه وضميره بقيد حديديٍّ منضودِ

لذا فعلى المؤمن المدرك لكونه خليفة الله في الأرض ألّا يقع في اليأس أبدًا.. وحتى وإن ظل وحده وانفضّ عنه كل جنوده فعليه أن يتعلق بالأمل ويقول: “طالما كانت ذخيرتي لا حول ولا قوة إلا بالله فسأتمكن من دحر كل الجيوش بعون الله وتوفيقه”؛ لأن اليأس يعني -من جهةٍ ما- تجاهلَ الإنسانِ لقدرة الله التي لا حد لها، والتغافل عن عنايته ورعايته التي لا منتهى لها، وتقييم كل شيء بقوته وقدرته المحدودة.

من جانبٍ آخر لا بد للإنسان أن يتجنب الوقوع في العُجْبِ والكبرياء والغطرسةِ عند وصولِه إلى نعم الله وخلودِه إلى السكون والراحة، ويجب ألا يعزو النجاح والانتصارات إلى نفسه.. فاليأس في الشدة والغطرسةُ في الرخاء؛ هي سلوكياتٌ لا تليق بخليفة الله في الأرض.

 ***

[1] يعني لصدره أزيز، والأزيز هو صوت بكائه ﷺ، كأزيز المرجل، يعني: كالصوت الذي يصدر من القِدر إذا استجمعت غليانًا، وصارت تغلي، يكون لها صوت، فهذا الصوت يصدر من جوفه عليه الصلاة والسلام من البكاء، وهذا بكاءٌ في غاية الأدب دون رفعٍ للصوت.

Bamteli: SABIR, İMAN, MARİFET VE MUHABBET

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Fethullah Gülen Hocaefendi, Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Bize düşün de sabr-ı cemildir!..

Hazreti Yâkub (aleyhisselam), فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!” (Yusuf, 12/18) sözüyle kapıyı aralıyor; “Sabır!” diyor. Evet, dediği oluyor. Allah (celle celâluhu), arzu ve isteklerinin çok ötesinde eltâf-ı Sübhâniye ile sevindiriyor onu.

Evet, her zaman, Hakk’a müteveccih insanlar, değişik şeylere maruz kalmışlardır; fakat sabredenler, kurtuluşa ermişlerdir, her defasında. Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya, diğer peygamberân-ı ızâma ve sonra Enbiyâ-ı Izâmın Sultanı’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar hep aynı şeyler söz konusu olmuştur. Allah’ın izni-inayeti ile…

Ne var ki bazen işin âkıbetini kestiremediğimizden dolayı, hâdisenin şoku çok meşgul ediyor, eder, etmiştir. Kendini bilmeyenler, Allah’a karşı şikâyet tavrına girmişlerdir. Haddini bilmeyenler, kâmet-i kıymetini bilmeyenler, bir şeymişler gibi, kalkıp Allah’a karşı iddiada bulunurlar. Böylece dünyayı kaybettikleri gibi âhireti de kaybederler.

Akıllı insanlar, âhireti kazanmışlık mülahazasıyla, “Nasıl olsa neticede kazanılması gerekli olan şeyi kazandık! Onun berisinde her şeyi kaybetsek, ne önemi olur ki?!.” derler. İşte, hakikatin ifadesi, budur. Yoksa Hz. Pîr’in de ifade buyurduğu gibi, “Dünya lezzetleri, zehirli bala benzer, lezzeti nispetinde elemi de vardır”; acısı, insanı yiyip bitirmesi vardır, hafizanallah.

Kendi sabrınız, sabırdaki ikdâmınız, (ondaki kararlılığınız) açısından mülahazalarınızı kalibrasyona tâbi tutup ona göre hüküm vermeniz lazım? “Ne olursa olsun!..” Sâhib’inin (celle celâluhu) her şeyden haberdar olduğunu düşünerek… “Ben ne diye kendimi müdafaa etme gibi küçük işlere kalkışacağım. Benim her hâlimi bilen, Allah’ım var.” Büyük zatların, عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي dedikleri gibi, “O’nun (celle celâluhu) ilmi, beni, bir kısım şeyler istemekten alıkoyuyor!” Çoğul yaparak, عِلْمُكَ بِأَحْوَالِنَا يُغْنِينَا عَنْ سُؤَالِنَا diyoruz burada.

   Sen bilin, Allah’ım!..

Hatta deyip edeceğimiz şeylerin çoğunu, böyle bir mülahaza ile kafiyelendirmeyince, zannediyorum, Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlık yapıyoruz. Ne diyorsanız deyiniz, mutlaka meseleyi getirip “Allah’ım, Sen zaten biliyorsun. Bunları benim söylemem, hani söylememeyi Kendine karşı Sen, küstahlık, terbiyesizlik saydığından dolayı!..” “Dua etmeyen bir insana Allah gazaplanır.” deniyor hadis-i şerifte: مَنْ لَمْ يَسْأَلِ اللَّهَ يَغْضَبْ عَلَيْهِ Tam bunun zıddı da, سَلْ تُعْطَى، سَلْ تُعْطَى “İste! İstediğin mutlaka verilecek.” buyuruluyor. Bu açıdan, meseleleri evirip çevirip hep getirip o “Kudret-i Nâmütenâhî”ye (celle celâluhu) dayandırmak, O’na emanet etmek lazım.

Çok defa Kıtmîr, bir insan olarak, aczimi, fakrımı, zaafımı ifade sadedinde, hakikaten sükûtu tercih ediyorum. Böyle Anadolu’da bazı kimselerin kullandığı ağızla, “Sen bilin!” diyorum. Bazı yerlerde kullanırlar bu tabiri “Sen bilirsin!” yerinde, “Sen bilin!”. Şöyle düşünüyorsun: “Ee ben, Sen’in bildiğin şeyi ne diye dillendireyim burada Sana karşı? İsraf-ı kelâm olmaz mı Sana karşı? Söz Sahibi, Sen’sin. Bu türlü şeyler, Sen’de nasıl dillendiriliyor, onları bilmiyorum, ezbere konuşuyorum ben bu mevzuda. Sana karşı saygısızlık ediyorum!” Onun için bazen sükûtu tercih ediyorsun. Başını sallıyorsun, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” diyorsun. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ “Hakiki güç ve kuvvet sahibi sadece Allah’tır; olup biten her şey, ancak O’nun izni ve iradesi dahilinde gerçekleşir.” قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ فَمَالِ هَؤُلاَءِ الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا “Hepsi Allah’tandır, de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” (Nisâ, 4/78) Kur’an-ı Kerim, anlayışsız, acele güft ü gû eden insanları ta’n u teşnî sadedinde böyle buyuruyor. O duruma düşmemek için, temkinli olmak lazım.

Problemi halledecek şey, acı ânda da, tatlı ânda da hep doğrunun, hakkın/hakikatin tercümanı olmaktır, onu dillendirmektir esasen. Bugün olmasa yarın, o insafsız insanlara da bunlar aynı zamanda bir ders olacaktır; “Yahu işin doğrusu böyle demekmiş!” falan, diyecekler onlar da. Bunun için israf-ı kelâma gitmeden, düşmeden, oturup kalktığımız her yerde Cenâb-ı Hakk nasıl istiyorsa, öyle düşünmek, öyle konuşmak, hâl ve tavrımızı o şekilde ortaya koymak gerekiyor.

   Fil Hadisesi, Kureyş Suresi ve Salgın’da Bazı Vazifelerimiz

İşi getirelim şimdi salgına… Cenâb-ı Hak bir belâ verdi insanlığa, topyekûn. Bir yerde yapılan aşırı zulümden mi, yoksa dünyanın değişik yerlerinde birbirine yakın yapılan zulümlerden dolayı mı, umumî bir belâ, bir “Duhân”, bir “Tayr-ı Ebâbîl” geldi, insanlığın başına musallat oldu. Virüs attı veyahut da taş attı, çakıl taşı attı, kırdı-geçirdi onları. Belli bir dönem için esasen emniyet adına Allah yaptı onu; Kâbe’sini yıktırmadı, emniyet adına yaptı.

Antrparantez, bakın, ondan sonra güven atmosferi oldu. Nitekim “Elemtera”den (Fil Suresi) sonra “Li-îlâfî” (Kureyş Suresi) geliyor. Esasen Habeşler oradan koptular. Belki -İranlıların tesiri deniyor- onlar da o gün İranlıların tesirindeydi, Perslerin tesirindeydiler. O güzergâh bir yönüyle emîn hâle geldi. لإِيلاَفِ قُرَيْشٍ * إِيلاَفِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ * فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ * الَّذِي أَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَآمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ “Kureyş’in emniyetini sağladığı, yaz ve kış yolculuğunda onları ısındırıp yakınlaştırdığı için onlar, bu evin (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsinler. Ki O (Allah) kendilerini açlıktan (kurtarıp) doyuran ve her çeşit korkudan güvenliğe kavuşturandır.” (Kureyş Suresi) Onlar, Ebâbil kuşları ile kırılıp geçirildiğinden dolayı, esasen o yol, bir güven yolu haline geldi. Onun için kışın bir tarafa, yazın da bir tarafa gelip-gidiyorlardı. Bikâ’î Tefsiri zaviyesinden, sureler arasındaki münasebetler içinde meseleye bakacak olursanız, böyle. Böyle bir şey oldu o zaman…

Şimdi dünyanın her yerine, böyle çok yerinde işlenen, irtikâp edilen zulüm, mesâvî, me’âsî, mûbikât, mühlikât -bu son iki tabir İmam Gazzâlî’ye ait- dolayısıyla, Cenab-ı Hak, Ebâbil kuşu mu, yoksa virüs mü saçtı? Yoksa bir yerde bir havuz içinde ürüyordu da “Çıkın artık siz meydana, yürüyün! Bu insanlar, yeryüzünde doğru-dürüst, huzur içinde yaşama hakkını kaybettiler! Cezalandırın bunları!” mı dendi?!. Allah’ın emriyle oldu!..

Ee bize düşen şey, bizim günahlarımızdan dolayı olmuş ise, oturup kendi günahlarımıza istiğfar etmektir. Hem de -böyle- bir kere “Estağfirullah!” demekle değil, أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ، مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ، وَمِنْ كُلِّ خَطَإٍ، وَمِنْ كُلِّ مَعْصِيَةٍ، وَمِنْ كُلِّ مَا لاَ يُحِبُّ رَبُّنَا وَلاَ يَرْضَى * أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ، مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ أَذْنَبْتُهُ عَمْدًا أَوْ سَهْوًا، سِرًّا أَوْ عَلاَنِيَةً، لَيْلاً أَوْ نَهَارًا، قَدِيمًا أَوْ حَدِيثًا Bütün günah ihtimallerini nazar-ı itibara alarak, olmuş-olmamış, “Allah’ım, ben hepsinden istiğfar ediyorum. Hem de bin defa, yüz bin defa, milyon defa ediyorum. İsterseniz بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا diyebilirsiniz. “Zât-ı Ulûhiyetin ilmiyle salât u selamlar!” demişler de bunu dememişler: “Cenab-ı Hakk’ın ilmi ve malumâtı adedince estağfirullah!” diyorum. Selef dememişler; ben de çekiniyorum o mevzuda böyle demeye ama yani ille de denecekse, belki nâmütenâhî rakamlarla söylemek lazım; بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا onu, pekâlâ ifade ediyor. Evet, demeliyiz…

İkincisi de bu belâların def u ref’i için umumî dua… “Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umûmîyi cezbeder.” Hazreti Üstad buyuruyor. Evet, el ele, omuz omuza vererek, aynı zamanda dil birliği, ifade birliği içinde Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek, “Allah’ım! Bu belâ ve musibetleri sav üzerimizden. Bize ibâdet u tâat aşkını, neşesini tekrar lütfeyle. Sana teveccüh-i tâm içinde teveccüh edelim!”

İnşaallah, şimdi onu yapıyoruz. Onu yapıyorduk değil mi? el-Kulûbu’d-Dâria, burada elden geldiğince okunuyor; iki günde bir bitiriliyordu o kitap. Kur’an-ı Kerim’in ikisi kadar vardır, bitiriliyordu. Daha önce de zaten daha kalabalıklar içinde dağıtılarak, belki bir günde de bitiriliyordu ama iki günde de bitiriliyor böyle. Daha başka şeyleri de okuyabilirsiniz. Mesela ben öyle arkadaşlar biliyorum ki -birisi onun aleyhinde konuşmuştu, önemli değil- salât-ı tefriciyeyi, dört bin dört yüz kırk dört defa taksim etmişler aralarında, her gün okuyorlar. İştirâk-i a’mâl-i uhreviye… Evet, dolayısıyla bunların hepsi bir günde okunmuş gibi oluyor ve herkesin defter-i hasenâtına dört bin dört yüz kırk dört defa geçiyor. Ee kimisi Nasr Suresi’ni okuyor; kimisi Fetih Sûresi’ni okuyor, belli bir miktarda Fetih Sûresi’ni okuyor; kimisi belli salât u selâmları okuyor, normal اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ de olduğu gibi… İbn Beşîş’in (veya İbn Meşîş, ikisi de söylüyorlar) salât ü selamı çok hoşuna gider benim, o salat u selam çok câmî, çok içten. Belki içtenliği esasen onun Zât-ı Ulûhiyet karşısındaki kemâl-i taziminden; onun saygısı, öyle ruhlarda büyük tesir icrâ ediyor. İlle okurken, onu okumayı düşünürüm şahsen. Zâten çok rahat ezberlenecek bir şey, ezberler, okur insan onu, Allah’ın izni-inayeti ile. Evet, bunun gibi hep belâlara karşı böyle bir sera oluşturma, onların içimize nüfuz etmesine meydan vermeme…

   Dua ederken bütün insanlık için yakarmalı!..

Bir de böyle umumî bir tavır sergilerken, aynı zamanda kendimizi başkalarından ayrı görme, başkalarından ayrı koruma mülahazasına girme değil!.. Yekün icabında insanlık!.. “Allah’ım, bunları cezalandıracaksan, Sen cezalandır; ee dünyada bunların cezalandırılmasına tahammül edemiyoruz!”. Kaht (kıtlık) olduğu zaman, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) aynı zamanda onlar için bile dua etmedi mi?!. Kuraklık oldu esasen, insanlar âh u vâh ediyorlardı; aynı şey bir de Hz. Ömer efendimiz devrinde yaşandı. Onun o münacatına bakılınca, bir-iki cümle içinde hemen ona işaret vardır, Münâcaatı içinde… O dönemde Efendimiz yine insanlık için dua etti orada. Bunun gibi biz de Hint’ten Yemen’e, nerede bu türlü bela ve musibete maruz kalan insan var ise, “Allah’ım, hepsi için…” demeliyiz.

Fakat bazıları, bizim için daha önemlidir; “ehl-i iman” bunlar. Hele kendilerini Kur’an’a adamışlardır; bunlar, hizmet için gitmişler, dünya adına hiçbir şey elde etmemişler, dünyanın değişik yerlerinde. Bunların bir tanesinin vefat etmesi, öbür tarafa gitmesi, kıyametin kopması gibi bir şeydir. Evet, bunu ifade eder bir hadis-i şerif de var. Böyle bir hakiki mü’minin öbür tarafa göç etmesi, ruhunun ufkuna yürümesi mevzuu, bence bütün insanlığın ölümü gibi bir şeydir. Bu açıdan da onlar için hususî bir teveccüh, hususî bir dua, el açma, yalvarma, içini Allah’a dökme; böyle bir hususiyet mâzur görülebilir değil de arzu edilen bir şeydir, olması lazım gelen bir şeydir.

Ama bunun dışında bütün insanlık için, ister hidayetleri adına, “Allah’ım, hidayet eyle Allah’ım! Seni bilmeme talihsizliğinden kurtar onları. Seni bilme talihliliğine irşad buyur onları!” dersiniz. “İsterseniz bu belaları, musibetleri def’ eyle!” dersiniz. Sonra onlara da öğreteceksiniz esasen dua etmelerini… “Gelin Allah’a yalvarın! Ne türlü bir tarz-ı telakkiniz var ise, ona kimse bir şey demiyor, Allah’a yalvarın, beraber yalvaralım; Cenâb-ı Hak, bu bela ve musibeti def’ u ref’ eylesin!” falan dersiniz. Genel ahlak da, bu…

   İmanını marifetle bezemeyen, yol yorgunluğundan kurtulamaz. Marifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyen de formalitelerin ağında kıvranmaktan halâs bulamaz.

“İmanını marifet ile bezemeyen bir insan, yol yorgunluğundan kurtulamaz veya sürekli yol yorgunluğu yaşar” diyorsunuz. İbadet ü tâat, Allah’a kulluk, insanlarda yorgunluk yapabilecek şey değildir. Fakat ne zaman değildir? İnsan, imanını “marifet” ile bezemiş ise. Marifet, “Kalbin Zümrüt Tepeleri”ndeki çerçevesi ile ele aldığınız zaman, Allah’ı bilme” demektir ki herkes onu istiyor. “İrfan” kelimesi ile ifade ediliyor, “Ârif” kelimesi ile ifade ediliyor, sonra müktesebat olarak “Mâruf” kelimesi ile ifade ediliyor. Değişik ifadeler ile hep aynı nokta vurgulanıyor. Zât-ı Ulûhiyet hakkında tam, sağlam bir bilgiye sahip olma… Tâbir-i diğerle, esasen, Allah hakkındaki bilgisini içtenleştirme… Tâbir-i diğerle, hayvaniyetten çıkma, cismâniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme… Bu son tarif, belki en câmî olanı, Üstadımıza ait bir ifade. Evet, “hayvaniyetten çıkma, cismâniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme” deniyor, buna.

Efendim, riyâzî kat’iyetle, aksine zerre kadar ihtimal vermeyecek şekilde Allah var; evsâf-ı Sübhaniyesi ile var, Esmâ-i Hüsnâsıyla var, İsm-i Âzâmı ile var, Azameti ile var, Kibriyası ile var, Rububiyeti ile vâr, Şuûnatıyla var, -İmam Rabbani hazretlerinin yeni bir şey ilave etmesi ile- İ’tibârâtı ile var. Bunlar, Zât-ı Ulûhiyet ile ilgili hakikatler. Ama o meselenin mesuliyeti bir miktar da bize râcî. İslamiyeti doğru-dürüst temsil edemediğimizden dolayı, örnek Müslümanlık olmadı; onlar da (muhataplarımız da) inanmadılar. Evet, bize ait kusur da söz konusu…

Devr-i Risâletpenâhi’de, atın-katırın sırtında… Eğer bugünün teknolojik imkânları, muhabere, muvâsala imkânları olsaydı, bugün yeryüzünde tek inanmamış insan kalmayacaktı. Evet, öyle bir şey… Neden? O işin dertlisi insanlar… “Benim derdim bu: Rabbimi anlatmak. İnandığım, sevdiğim, âşık olduğum o Zât u Ecell u A’lâ’yı anlatıp sevdirmek.” حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ، يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ emrine uyarak, O’nu mahlûkata sevdirmek ki, Allah da (celle celâluhu) bizi sevsin. Bu mülahaza… Cenâb-ı Hak, kalblerimizi öyle eylesin inşaallah u teâlâ.

Marifet diyoruz. İşte böyle bir marifet ile insan, şayet imanını bezememiş ise, yol yorgunluğu yaşayabilir. Namaz kılarken, hakikaten yorulur. Birini sordum da ben, “Ara sıra kaçırıyor” falan dediler. Evet, ara sıra kaçırma ne demek? Ben, öyle insan biliyorum ki, teheccüdü kılamadığından dolayı, ağlayarak sabah kaza ediyor onu. Kaldı ki hani bunlar, bir yönüyle ihtiyarî şeyler ki sizler de kılarsınız bunu. Yatsı namazının vitr-i vâcibini geceye bırakırsanız, zannediyorum, vitr-i vâcib, davul tokmağı gibi sizi kaldırır, siz de o zaman, bir zurna gibi, teheccüdü dillendirmeye çalışırsınız.

Fakat riyazî kat’iyetin üstünde, esas Zât-ı Ulûhiyet bilgisi… Evet, görüyorsunuz o el-Kulubu’d-Dâria’da: “Delâilden (delillerden) bahsetmek, Seni delâil ile tanımak… O da ne demek?!” Senin delâil dediğin şeyler, Senin yarattığın şeyler… Yarattığın şeyler… Sen yaratmışsın onları. Ee onlar yok olduğu dönemde, Sen yok muydun?! Hâşâ ve kellâ! Yüz bin defa hâşâ…” Evet, delâil sadece kör adama asâ gibi bir şeydir; kör adama asâ… Bir şeye takılmasın, düşmesin, sendelemesin diye; onunla şuraya dokunarak, buraya dokunarak yolunu alsın diye. Bunun gibidir delâil.

Delâilin ifadesinin çok üstünde bir kat’iyet ile Allah’a inanma… “Marifet” dersiniz ona. Ona aynı zamanda “Yakîn” demişler, “İlme’l-yakîn” demişler, “Ayne’l-yakîn” demişler, ondan sonra da “Hakka’l-yakîn”. Bazıları, İmam Rabbânî gibi kimseler, “Dünyada müyesserdir!” demişler, bazıları da “Müyesser değil gibi!” demişler, dünyada insana müyesser değil. Fakat isterken biz de onu isteyelim: اَللَّهُمَّ حَقَّ الْيَقِينِ، اَللَّهُمَّ حَقَّ الْيَقِينِ، اَللَّهُمَّ حَقَّ الْيَقِينِ Böyle… Evet, marifet o ölçüde olunca, insanın nazarı da ona göre olur. Nazar… Nazar ve niyet, çok önemlidir. Hazreti Üstad, onun da üzerinde duruyor.

   Mevcudiyetlerini başkalarının yok olmasına bağlamış kimseler, iki de bir “Falan öldü!” şayiası çıkarıyorlar; “El elden üzülmüş yâr elden gitmiş / Humekâ-yı zamân nanay oynarlar!”

Bir de sık sık “Öldü!” şayiası çıkarıyorlar. Bunu söylemeye gerek var mı? İnanmayın, yalan!.. O idi, ne diyorlardı? Ben ölmüşüm de, bilmem neyimi (Hologram), yapmış arkadaşlar! Öyle bir şey yapmışlar, bir iskelet, o konuşuyormuş. Zannediyorum mevcudiyetlerini, yürüdükleri yolda güvenlerini, emniyetlerini başkalarının yok olmasına bağlamış, humekâ-i zaman bunlar. “Humekâ-yı zaman nanay oynarlar!”

Diyor ya, Alvarlı Efe Hazretleri: “El elden üzülmüş yâr elden gitmiş / Humekâ-yı zamân nanay oynarlar // Kurb-i kıyâmetdir târih de bitmiş / Humekâ-yı zamân nanay oynarlar.” Her şeyleri bitmiş, onunla teselli oluyorlar, humekâ-yı zaman… Akıllarını sadece dünyada kalmaya, yaşamaya kaptırmış, hayatını zırhlı arabalarla, tuhaf tuhaf uçaklarla sürdüren kimseler, bu türlü ciddî şeyleri, -”derin” demiyorum, çünkü herkesin anlayabileceği şeyler- düşünmeye fırsat bulamadıklarından dolayı, ahmaklıkları ile kalıyorlar; ahmaklıklarıyla… Kur’an-ı Kerim’de, çok yerde, belki yüzlerce yerde, “tefekkür”, “tedebbür”, “akıl” hep nazara veriliyor. Oysaki burada mesele, olup-biten mesele, Hizmet meselesi…

Evet, bir yönüyle, hani “devlet, millet” falan diyorlar; “Hakir olduysa millet şanına noksan gelir sanma / Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten.” Vezin bozulmuyor, iki tane kapalı hece. “Hizmet” diyeceksiniz. “Hakir düştüyse Hizmet, şânına noksan gelir sanma / Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten!” Hakir olduysa millet şânına noksan gelir sanma; yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten. Varsın desinler onlar; o mevzuda onu öyle görmeye çalışsınlar. Cevher… “Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse / Ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse.” diyor büyükler. Söylemişler her şeyi…

Ama sadece yeryüzünde kalma mücadelesi verdiklerinden, bütün kalbî, ruhî, dimağî faaliyetlerini ona teksif ettiklerinden dolayı, sizin için öyle çok basit görünen meseleleri bile kavramada zorlanıyorlar onlar.

   Gâfir Suresi ve Mümin-i Âl-i Firavun’da da Hizmet gönüllüleri için büyük ibretler var!..

Fakat sizin yapacağınız şeyler, pozitif olsun, müspet olsun. Üstadımızın buyurduğu gibi, “Müsbet hareket etmek lazım!” Pozitif hareket, günümüzün imkân ve vesileleri ile… Evet, onlar öyle dediler… Tabii orada üslup mevzuunda belki istişare ederek, Şimdi bunlara nasıl yaklaşalım! Neyi diyelim, ne ile diyelim?”

Bugün yine aklıma geldi, namazda okudum; Mü’min/Gâfir Sûresi’ni okudum da… O zâtın, Mü’min-i Âl-i Firavun’un söze nasıl başladığı, nasıl geliştirdiği, nasıl devam ettiği, nasıl sonunu bağladığı…

Hani orada diyor: وَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجَاةِ وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ – تَدْعُونَنِي لأَكْفُرَ بِاللهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ “Ey kavmim! Nedir bu hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz! Siz bana Allah’ı inkâr etmem, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım şeyleri O’na ortak koşmam için çağrıda bulunuyorsunuz; ben ise sizi izzet sahibi, çok bağışlayıcı olan Allah’a davet ediyorum.” (Gâfir, 40/41-41) Önce orada kapalı, dikkatleri çekiyor, insanca; çok, çok akıllıca bir şey. Hatta diyorum ki ben, arkadaşlarımız bizim, başkalarına bir şey anlatmak için onu alsın ve kendilerine rehber yapsınlar. Efendim, neye, nasıl başlamak lazım? Sonra ne ile noktalamak lazım? فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ إِنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Size söylediklerimi yakında hatırlayıp anlayacaksınız. Ben hal ve işimi Allah’a havale ediyorum; kuşkusuz Allah kullarını çok iyi görmektedir.” (Gâfir, 40/41-44) Büyükler hep böyle. Habîb-i Neccâr hazretleri de öyle diyor; malum Yâsîn Sûresi’nin ikinci sayfasının son ayetleri; öyle bitiriyor o da.

Evet, bunun gibi, o üslup mevzuunda da esasen istişare ederek, buna uygun bir şey ile söylemek, bir daha söylemek, bir daha söylemek… Onun için Hazreti Ebu Bekir efendimiz de o kıvamda olduğundan, Mü’min-i Âl-i Firavun’un vazifesini yapıyordu, öyleydi. O filmlerdekine, dizilerdekine bakmayın! Hazreti Ebu Bekir, insanlık adına -esasen- “cins” bir insandır. Hazreti Ömer de öyle… Onları sevmek, onlara saygı duymak, onların kıymet-i harbiyelerini kabul etmek, dindendir. Din…

   Tahiyyât’taki selamlaşmanın manasını duymaya çalışın; bir de teheccüdü kaçırmayın!..

Bazı şeyleri söylemek doğru değil ama ben bu kadarını söylemekte beis görmüyorum: Bazen Tahiyyâtı okurken, Zât-ı Ulûhiyet’in, Efendimiz’e اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ demesini düşününce, sanki benim nazarımda o esnada gökler ihtizaza geliyor; Melâike-i kiram ve ruhânîlerin kalbleri tir tir titremeye başlıyor. Hani siz meseleyi bu mülahazaya bağlayınca, sizde de öyle bir titreme oluyor. Bakıyorsunuz bütün arz u sema, O’nun için selam duruyor.

O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’a karşı tâzimâtını ifade edişini, اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ el-Hüccetü’z-Zehra’da Üstadımızın onu izah şekliyle, o derinlik içinde ele almak lazım. اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ Orada da aynı ihtizâzâtı duyuyor gibi olma… Bu, sizde de aynı şeyleri meydana getirecek. Aynı zamanda öyle bir karşılıklı selamlaşma, mukabil selam alma… Bu, bence bizde de ciddî bir saygı duygusu oluşturur. Bütün kâinatı alakadar eden bir şey, ümmete emanet edilecek bir şey oluşuyor. اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ Bunlar… Bunun gibi, insanı hafife almamak lazım. İnsanlığının idrakinde, insanlığının anlayışında olan insanlar, bu türlü şeyleri söyledikleri zaman, ellerine bir manivela verseniz, küre-i arzın yörüngesini değiştirirler.

Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim, çok yerde işaret ediyor; bazı insanlar, bela ve musibet geldiği zaman, öyle bir hassaslaşıyor, öyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyorlar ki!.. Fakat sahile çıktıklarında kendilerini salıveriyorlar.

Öyle olmaması lazım!.. O deryada dalgalara maruz kaldığınız zaman, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh-i tâm ile teveccüh ettiğiniz gibi, aynı zamanda sahile çıktığınız zaman da yine Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeniz lazım.

Teheccüdü kaçırmayın!.. Gecenin sülüs-i âhirinde… O da akla geliyor; hep o, kalkıyorsun, bir kunût okuyorsun orada, namaz kılıyorsun. Aklına geliyor: “Yâ Rabbi! Sülüs-i âhir… Sen, öyle buyurmuştun, teveccüh edecektin!..” Sülüs-i âhir; yani, son üçte bir.

“Ey tâlib-i feyz-i Hudâ / Gel halkaya, gir halkaya! // Ey âşık-ı nûr-i Hudâ / Gel halkaya, gir halkaya!” Halka… اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ، أَبَدًا دَائِمًا

   Sohbetin Öncesi ve Sonrasından Bazı Kareler…

Sohbetin sonundaki klipte muhterem Hocaefendi’nin okuduğu yazı; “Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar“ kitabından, “Kehf, 18/13-14” ile ilgili bölümün sonu:

Evet, insanın bazı ledünnî hitaplara mazhar olabilmesi, ilhamlarla şahlanabilmesi ve semavî vâridâta açık hâle gelebilmesi için bir mağara dönemine ihtiyacı vardır.

Meselenin böyle önemli mesaj yönü alındıktan sonra, Kitap ve Sünnet-i sahihada söz konusu edilmeyen hususlara dalarak رَجْمًا بِالْغَيْبِ vadilerinde dolaşmak; Ashâb-ı Kehf’e mağara tayin etmek, bölge belirlemek, onları ve kavimlerini tazyik eden zalim hükümdarların isminden söz etmek nefse çerez birer bilgi kırıntısından ibarettir ve ruha, iman, mârifet, muhabbet ve zevk-i ruhanî adına bir şey vermemektedir.

رَبَّنَا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أمْرِنَا رَشَداً وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَبَداً

İNSANIN HİLAFET SORUMLULUĞU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Cenâb-ı Hakk’ın insanı yeryüzünün halifesi kılması, ona hangi sorumlulukları yüklemektedir? İnsan bu hakikati ruhunda nasıl duyabilir?

   Cevap: İnsanın, yeryüzünün halifesi kılınması hakikati şu ayete dayanmaktadır: وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً “Rabbin meleklere şöyle demişti: ‘Ben yeryüzüne bir halife nasbedeceğim.’” (Bakara suresi, 2/30) Yeryüzünde Allah’ın halifesi olması, insanın, yeryüzünde -tabiri caizse- Allah’ın vekili olması, O’nun namına varlık üzerinde tasarrufta bulunması demektir.

İnsanın bu hakikati anlaması, Cenab-ı Hak’la münasebetiyle ilgili bir meseledir. Herkesin Allah’la münasebeti farklı farklıdır; bu konuda insanlar arasında seradan süreyyaya kadar fark vardır. Herkes manevî donanımının, iç yapısının ve eğitim seviyesinin müsaadesi ölçüsünde duyulması gerekenleri duyar, yüce hakikatlere açılır. Mesela İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ulûhiyet hakikatini nasıl duyup değerlendirdiğini kestiremiyoruz. Sahabe diyor ki O, namaza durduğu zaman içinden güveç kaynaması gibi bir ses gelirdi. Kim bilir Rabbiyle irtibat açısından hangi derin mülâhazalara açılıyordu.

Aynı şekilde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin de Allah’la çok derin münasebetleri vardı. Mesela Hz. Ebu Bekir’in, evinin cumbasında namaz kılarken ortaya koyduğu tavırları, ses ve soluğu, Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinin bile dikkatini çekiyor, onları derinden etkiliyor, birbirlerinden gizli gelip onun namazını izliyorlardı. Keza Hz. Ömer’in namazdaki hıçkırıkları arka saflardan duyuluyordu. İşte insanın hilafet hakikatini ruhunda duyması ve onun gereklerine göre bir tavır alması, Allah’la güçlü bir irtibatının olmasına bağlıdır.

Yukarıda da dediğimiz gibi hilafet, insanın niyabeten Allah adına varlık üzerinde tasarrufta bulunabilmesi demektir. Bunun manası, icraat-ı sübhaniyenin aynıyla ifa edilmesi demek değildir. Hilafet, Allah tarafından yaratılıp insanlığın emrine musahhar kılınan varlığa müdahale hakkıdır. Bunu, Cenab-ı Hakk’ın koyduğu kıstas ve kriterler çerçevesinde belirli bir zeminde peyzaj yapmaya benzetebiliriz. Hiç şüphesiz insanın böyle bir imkânla serfiraz kılınması önemli bir payedir. Zira ne meleklerin ne de daha başka ruhani varlıkların böyle bir vazifesi yoktur. İnsan, maddî bir varlık olduğundan, tabiatın bağrında neş’et ettiğinden ve tabiatın dilini anlayacak kabiliyetlerle donatıldığından dolayı tasarruf hakkı ona verilmiştir.

İnsana düşen vazife, kâinat kitabını çok iyi okuyarak, canlı-cansız varlıklar üzerinde araştırmalar yaparak bir taraftan Allah hakkındaki marifetini artırmak, diğer yandan da insanlığın ve tüm varlığın hayır ve salahına hizmet edecek çalışmalar yapmaktır. İnsanın tasarruf yetkisinin sınırı da bununla çizilmiştir. Yani Allah’ın yarattığı şekliyle kâinatı muhafaza etmek, onun maslahatına olacak çalışmalar yapmak. Aksine, Allah’ın vaz ettiği “fıtrat”ı değiştirmek, onun yetki sınırlarını aşar. Dolayısıyla onun tasarrufları, fıtrata müdahale kapsamına girer, zarar ve ifsada sebebiyet verirse, o, kendisine verilen yetkiyi suiistimal ediyor demektir. Mesela günümüzde moleküler biyoloji, genetik mühendisliği gibi bilimler olabildiğince ilerledi. Bu alanlarda yapılan deneyler, testler, çalışmalar şayet insanlığın yararına olacak şekilde kullanılırsa; sözgelimi bir kısım hastalıkları tedavi etme, insanlığın onulmaz bazı problemlerine çözümler üretme, toplum huzurunu temin etme istikametinde yapılacak çalışmalarda dinen bir mahzur olmadığı gibi dinin bunları teşvik ettiği söylenebilir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerinden istifade etme, Cenab-ı Hakk’ın kainata koyduğu hususiyetlerin, yine kainatın maslahatına kullanılması manasına gelir. Hatta Kur’ân-ı Kerim’de geçen bir kısım peygamber mucizelerinden bunlara işaret ve teşvikler de bulunabilir. Fakat araştırmacılar, durmaları gerekli olan sınırda durmaz, mesela hormonlar veya genler üzerinde yapacakları yanlış müdahalelerle çevreyi bozar, insan sağlığına zarar verir, canlı bünyelerde deformasyona sebep olurlarsa meşru çerçevenin dışına çıkmış olurlar.

Şunun hatırda tutulması gerekir ki, insanın Allah’ın halifesi olması, yani eşyaya müdahale hak ve imkânına sahip olması, büyük bir potansiyeldir. İnsanın bunu fiiliyata geçirebilmesi için bir taraftan eşya ve hâdiseleri didik didik etmesi, diğer yandan da tefekkür ve çalışmalarını natüralizm sınırlarında bırakmayarak daha ileriye götürebilmesi, maddeyi aşarak Hz. Müteal’e ulaşması gerekir.

Akıl ve duyularla elde edilen tecrübî bilgiler çok önemlidir. Fakat “ahsen-i takvim” sırrına mazhar olan insanın sınırları bundan çok ileri, çok daha şümullüdür. Ona düşen, aşılmazları aşarak Cenab-ı Hakk’a ulaşabilmektir. Şayet o hep madde dairesinde kalıyor, kafasını laboratuvardan dışarı çıkaramıyor, deney ve gözlem yoluyla elde ettiği bilgileri aşamıyorsa, Allah’ın halifesi olduğunun şuuruna varamaz. Donanımına yerleştirilen yüksek potansiyelle ondan beklenen, bütün bu serhatleri aşarak O’na ulaşabilmektir.

Allah’a halife olduğunun şuuruna varan bir insan, baktığı her yerden kendisini Allah’a ulaştıracak menfezler açar, şehrahlar oluşturur. Allah’a götüren yolların mahlukatın nefesleri sayısınca çok olmasının anlamı da budur. Recaizade Ekrem’in dediği gibi kâinat, büyük bir kitaptır. Hangi harfi kaldırılsa arkasından Allah çıkar. Bunu idrak eden insan, kâinatta işleyen mükemmel düzenin Allah’ın mevcudiyetine delâlet ettiğini anlar. Aklıyla Zat-ı Baht’ı bilip kavrayamasa da, O’nun esma-i hüsnası ve sıfat-ı sübhaniyesi hakkında marifetini artırır.

Hilafet ve niyabetin hususiyetlerini, bu yüksek makamın insandan ne beklediğini ve hakkının nasıl verileceğini öğrenebilme ise bir rehbere bağlıdır. Asliyet planında o rehberler peygamberlerdir. Peygamberler içinde de Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Hem Zat-ı Ecell ü Âlâ’nın hakkıyla tanınabilmesi hem de insandan beklenen misyon ve vazifelerin anlaşılabilmesi için yapılması gereken, bu rehberlerin eteklerine tutunarak, hayat yolculuğunu onların rehberliğinde sürdürebilmektir.

 إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً  “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara sûresi, 2/30) âyetinde de ifade edildiği üzere, insanı hilafet vazifesiyle tavzif buyuran, onun bu vazifeyi yapmasını mümkün kılacak güç, kudret ve donanımı veren ve zemini onun için müsait hâle getiren Allah, insanın ne ölçüde bir performans sergileyeceğini de, bu performansın neyi hâsıl edeceğini de bilir. Ancak ilim sıfatının tabiatı, malumun vücudunu gerektirmediği için Allah’ın bilmesi, insanların tercihlerini hür iradeleriyle yapmalarına mâni değildir. Başka bir ifadeyle Allah çoğu zaman, insanların eğilim ve tercihlerine göre neticeleri yaratır. Bu ayrı bir meseledir.

Burada asıl demek istediğim şey şudur: Şayet bizi bu yüksek donanımla dünyaya gönderip böyle yüce bir vazife ile vazifelendiren ve bu vazifeyi deruhte etmemiz adına gerekli imkânları da hazırlayan Allah ise hiçbir durumda ümitsizliğe düşmemek gerekir. Sürçtüğümüz, düştüğümüz veya işlerin istediğimiz gibi gitmediği ya da yürüdüğümüz yollarda önümüze bir kısım gailelerin çıktığı durumlarda dahi asla ümitsizliğe düşmemeliyiz. Madem bizi böyle zorlu bir yolculuğa salmıştır, elbette bunda bir murad-ı sübhanisi vardır. Şayet bizim hareketlerimizin varlık sahasına çıkmasının arkasında O varsa, hal ne olursa olsun ye’se mahal yoktur. Fakat insanın bu konuda müstakim düşünebilmesi ve doğru tavrı belirleyebilmesi de ciddi bir talim ve terbiyeye bağlıdır. İyi yetişmemiş biri, nerede nasıl hareket edeceğini, hangi duygu ve düşüncelere sahip olması gerektiğini bilemez.

Bazen yollar yürünmez gibi görünebilir. Fakat unutmamak gerekir ki Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Bir yerde sıkışsak, sıkılsak, daralsak, nefesimiz kesilse de, sonrasında Allah mutlaka nefes aldıracaktır, bundan asla ümidimizi kesmemeliyiz. Yusuf suresinde yer alan, وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ “Allah’ın rahmetinden (sizi rahatlatıp soluklandıracağından) ümit kesmeyin!” (Yusuf sûresi, 12/87) âyeti de bunu ifade eder. Diğer bir âyet-i kerimede ise şöyle buyrulur: يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ “Ey kendilerine haksızlık edip ölçüyü aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!” (Zümer sûresi, 39/53)

Eğer biz her şeyimizle Cenâb-ı Hakk’a emanet isek asla ye’se düşmemeliyiz. Hz. Pir’in ifadesiyle yeis, mâni-i her kemâldir. Yani insanın terakkisinin önünde duran büyük bir engeldir. Akif de ye’sin zararını şu mısralarıyla dile getirir:

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın ruhunu, vicdanını bağlar.

Bu itibarladır ki Allah’a inanan, O’nun yeryüzündeki halifesi olduğunun şuurunda olan bir insan katiyen ümitsizliğe düşmemelidir. Bütün orduları dağılıp tek başına kalsa dahi, “Benim ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billah’ gibi bir cephaneliğim olduktan sonra Allah’ın izniyle bütün orduları darmadağın edebilirim.” diyerek ümidini korumasını bilmelidir. Çünkü yeis bir yönüyle Allah’ın sınırsız kudret ve kuvvetini, namütenahi inayet ve riayetini görmezlikten gelme, her şeyi kendi güç ve kuvvetiyle değerlendirme demektir.

Öte yandan, Allah’ın lütfettiği nimetlere eriştiğinde ve rahatlığa erdiğinde de şımarıp küstahlaşmamalıdır. Ortaya çıkan başarı ve zaferleri kendinden bilmemelidir. Zor ve sıkıntılı zamanlarda ye’se düşme de, bolluk ve genişlik zamanlarında küstahlaşıp şımarma da Allah’ın yeryüzü halifesine yakışmayan tavırlardır.

***

Not: Bu yazı 3 Ağustos 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الشوق إلى لقاء الله

Herkul | | العربية

   سؤال: كيف يجب فهمُ المقصود بالشوق إلى لقاء الله الوارد في الحديث النبوي الشريف: “مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللهِ أَحَبَّ اللهُ لِقَاءَهُ وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللهِ كَرِهَ اللهُ لِقَاءَهُ”[1]؟

   الجواب: هذا الحديث الشريف يفيد بلازم معناه أن وجه الموت ليس باردًا كما يبدو لنا، ولا يمكن اعتباره مجرد تردٍّ في حفرة ما، وأن الموت لا يعني العدم والفناء، بالعكس إن الموت اسم وعنوان للقاء الله وإدراك معيّته.

يتحدّث أهلُ الحقّ عن الوصال مع الله تعالى وعن إدراك معيته في هذه الدنيا أيضًا، ومن أجل نيل مثل هذه المعية وضعوا طرقًا وأساليب مختلفة وفقًا لمشاربهم وتذوّقهم، إنهم يذكرون أنّ منْ يتفانى في بذل الجهد والسعي بإتقان ويقطع كل العلائق بما سوى الله، ويولي وجهه شطر الله تعالى مباشرة يمكنه أن يرتقي إلى مقامات “الفناء في الله، والبقاء بالله، ومع الله”.. ويمكن تسمية ذلك بـ”الوصول إلى المعية”، وبوسعكم أيضًا أن تطلبوا في دعواتكم “ولاية الله”، والظفرَ بحضرته الجليلة، وليس ولاية فلان، ولا مجالسة علّان.

ومع ذلك، فإن تحقُّقَ اللقاء وفقًا لجوهره وماهيته الحقيقية، وتحقُّقَ الرغبة في المعية على نحو يوافق حقيقتها أمورٌ خاصة بالآخرة، هذه حقائق ستتجلّى تجلّيًا أسمى من أن تُرى بالعين أو تُسمَعُ بالأذن أو تخطر على قلب بشر، ولذلك فإنها لا تكون في هذا العالم؛ إذ يتحقق للمرء شرف اللقاء بالله تعالى ورؤيته بعد دخوله القبر والخروج منه، والمحاسبة، واجتياز الصراط، والوقوف على سفوح الفردوس في الجنة، والمثول بين يديه سبحانه.

   الجماليات الكامنة وراء الموت

نعم، لما كان طريق الوصال إلى الله واللقاء به يمرّ بالموت؛ فربما لا يُسَرُّ البعض من هذا، وقد يبدو وجه الموت البارد منفّرًا لهم، لكن الوصول إلى المحبوب الحقيقي أمر غالٍ وثمين، حتى وإن استلزم اجتياز أنهار من الدماء والصديد، وليس العبور من الموت والقبر والبرزخ فحسب؛ لأن هذا حظوة عظيمة للغاية، ومنْ يهابون الموت أو يكرهونه تعساء لا علم لهم بما يكمن وراءه من جماليات؛ فكراهية الموت تعني في الأساس كراهية الارتقاء إلى حضرة الله عز وجل.

كلُّ ما في الكون من جمال إنما هو ظلُّ ظلِّ… ظلِّ الذات الجليلة، وإن الرغبة في الوصول إلى الذات الجليلة هي في الواقع إحدى لوازم الإيمان.. دعونا نَرَ ماذا يقول بديع الزمان حتى عن لقاء نبينا صلى الله عليه وسلم، وليس عن لقاء الله: “لو قيل لك مثلًا: “إن “الإمام الرباني أحمد الفاروقي” قُدّس سرُّه ساكنٌ الآن في الهند، لاقتحمتَ المهالك وتركتَ الأوطان لزيارته، مع أن الإمام الرباني ما هو إلا نجمٌ واحدٌ من بين آلاف النجوم المحيطة بشمس النبوة المسمّى في الإنجيل “أحمد”، وفي التوراة “أحيد”، وفي القرآن محمدًا.. إنهم مجتمعون جميعًا بجوار الحق سبحانه، وما يفصلك عن اللحاق بهم سوى الموت والقبر، فلا بد أن تضعَ هذا نصبَ عينيك دائمًا”[2]، إن لقاء بارئنا الذي خلقنا جميعًا، وزود الكون بالعديد من مظاهر الجمال، وخلق الكون بترتيب ونظام بديع، هو أعمق من أن يقارن بهؤلاء، ولا يُتَصوّرُ خلوّ قلب المؤمن من مشاعر الشوق إلى لقاء ربه عز وجل.

والواقع، أن من يدرك المحاسن المختبئة وراء الموت لا يمكن أن يكرهه، ومع ذلك، فإن منْ يسيء تفسير الوجود، ويرى كل شيء عبارة عن هذا العالم فحسب، ولا يستطيع أن يرى ما وراء العالم المادي، ويعتقد أن الدنيا هي الهدف المقصود بعينه ويلقي بنفسه إلى حضنها تمامًا، فسيجد صعوبةً بالغة في التخلي عنها؛ لذلك يكره الموت، وكما أنه لا يدرك الجمال الذي يمكن الوصول إليه بالموت، فكذلك لا يملك العزم والنية للوصول إلى المصدر الحقيقي لما يراه ويتذوّقه من جمال في الدنيا.

إننا نفهم من الحديث السابق المتعلق بمن يكرهون لقاء الله أن الله عز وجل أيضًا يقابل كرههم لقاءه بالمثلِ فيكرَه لقاءهم، لذا فإنه لن يأخذهم إلى حضرته، ولن يُشرفهم بمعيته، ولن يكرمهم بتجلياته.. ولأننا لا نعرف معنى “الكره” المنسوب إلى الله تعالى؛ فإننا نتناول الأمر على أمن باب “المقابلة” كما في علم البلاغة ليس إلا، ونرجح أسلوبًا كهذا، ولأنهم يكرهون الجسور الموصلة إلى الله مثل الموت والمحشر والصراط، فالله أيضًا يقابل كرههم هذا بالمثل، ويردّ عليهم بالمثل من باب المقابلة.

   إن تُحِبُّوا تُحَبُّوا

ومن ناحية أخرى، فإن أهل الحقيقة يرون أن ما في قلوب الناس من محبة الله أو رغبة في لقائه تعني في الأساس انعكاسًا -لو جاز التعبير- للشعور الذي يحمله الله تجاههم فيظهر في صورة إحساس يشعرون به في أفئدتهم، فإذا كان الله لا يحبنا، فلا يمكننا أن نحبه نحن أيضًا، إن الله يشتاق إلى عباده شوقًا مقدسًا ومنزهًا عن التمثيل، وبطريقة تليق بكماله سبحانه؛ فكما قال الأستاذ بديع الزمان، كل فنان يحب فنه، وبما أن الإنسان هو أثر كامل انبثق من فرشاة قدرة الله وإرادته ومشيئته، وخُلق في أحسن تقويم، فإن هناك حبًّا خاصًّا يشعر به الله تعالى إزاء الإنسان، وحب الله عباده وشوقه إليهم أعلى بكثير مما يشعر به عباده تجاهه عز وجل.

حسنًا، فكيف يمكن للإنسان أن يقيس ويعرف مكانته عند الله؟ طبعًا بقدر شدة حبه إياه تعالى.. أي إنه يجب عليه أن ينظر إلى مدى اهتمامه بالله ومحبته إياه ومدى ما به من شوق وعشق للوصول إليه.. ما مدى صدق حبنا لله؟ كم نتحرق وننشغل بحلم لقائه؟ إلى أي مدى تنساب وتلوح هضاب الجنة في أعيننا؟ ذلك أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال في حديثٍ له: “مَنْ اَحَبَّ أَنْ يَعْلَمَ مَنْزِلَتَهُ عِنْدَ اللهِ فَلْيَنْطُرْ كَيْفَ مَنْزِلَةُ الله عِنْدَهُ[3].

إذًا فإن الشوق إلى لقاء الله هو في الأصل أمر مرتبط بالإيمان الصحيح بالله، وبحبه، والشعور في الوجدان بمتعة الوصول إليه، وهذه أيضًا أشياء تتحقق بجهد الإنسان وسعيه، وبصورة أدق، إنها أشياء مرهونة بإرادته وتصميمه وفكره.. بالطبع يمكن أن يغرس الله -إلى جانب هذا- توجّهًا في قلب عبده، فقد يُنعم على بعض ذوي الفطر السليمة بألطاف زائدة.. إنه يهب ما يشاء إلى من يشاء، ولا يجرؤ أحد -حاشا وكلا- أن يقول: ” لمَ أعطيت هذا فلانًا!”، بيد أن واجب الإنسان هو أن يعطي إرادته حقها، ويسعى إلى إحسان الإيمان بالله، وتعميق ذلك بالأعمال الصالحة، وإيصال تلك الأعمال بشعور الإحسان إلى عمق يتجاوز كل عمق.. فإذا أعطى الإنسان إرادته حقَّها في هذا الأمر، فإن الله تعالى يخلق في داخله محبة وشوقًا إلى لقائه.

   معرفة الله

إن معرفة الله لَمِنَ العوامل المهمة في زيادة الشوق إلى لقاء الله؛ فالإنسان يحب ما يعرفه، ولا يهتم بما لا يعرفه.. ويمكننا أن نوضح الأمر بمثال على النحو التالي: إذا كان أتباع الديانات الأخرى يعرضون اليوم عن نبينا صلى الله عليه وسلم أو لا يحبونه، فذلك لأنهم لا يملكون معلومات كافية عنه عليه الصلاة والسلام، ولو أن مفخرة الإنسانية عُرِّف إليهم بشكل صحيح وعلى الوجه اللائق به، ولم يشوِّه المسلمون وجهَ الحقائق بمواقفهم وسلوكياتهم القبيحة لتكونت لدى أولئك البشر مشاعر مختلفة تجاه نبينا ولأحبوه يقينًا.. ذلك لأن الإنسان خُلق كريمًا باعتبار فطرته، وهو مخلوق منصف، يستحيل ألا يهتمّ بالجمال والكمال.. لكن ولأننا -نحن المسلمين- لم نستطع التعريف بنبيّنا تعريفًا صحيحًا فإننا لا نرى المودة والحب اللَّذَين نرغب أن يحظى بهما رسول الله.. ولو أننا استطعنا أن نبين بكل عمق ودقة مدى الفطنة التي يتمتع بها، وكيف أنه كان رمزًا للعصمة والعفّة، وكيف كرس نفسه لتبليغ الرسالة ورهن حياته بها؛ فلن يبقى إنسان على وجه البسيطة إلا وأحبه وتحرّق شوقًا إليه.

ولا ننسَ أن معرفة الله بشكلٍ صحيحٍ لا تتحقّق إلا في ظل رسالة نبينا صلى الله عليه وسلم.. فيمكن للإنسان أن يصل بعقله إلى وجود خالق، ولكنَّ معرفتَه إياه بصفاته وأسمائه يعتمد على الرسالة التي قدّمها نبينا صلى الله عليه وسلم.. فلو لم يرشدنا إلى الاستقامة، ويكشف لنا الحقيقة لما تسنى لنا الحصول على المعلومات التي نمتلكها اليوم حول معرفة الله عز وجل.

وإن معرفة الذات الإلهية من هذا الجانب أيضًا تتحقّق من خلال معرفة سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، والدخول في محيطه النوراني والانفتاح على شمولية رسالته، ومن لا يعبر من ذلك الجسر يستحيل عليه أن يعرف الله عز وجل، وحين لا يستطيع معرفته، يتعذر عليه أن يحبه، وحين يتعذر عليه أن يحبّه يستحيل عليه الوصول إلى الذوق الروحاني، وعندما لا يستطيع الوصول إليه، لا يمكنه أن يشعر بالرغبة في لقائه جل وعلا.. وعليه فإن المهمة الأساسية الواقعة على عاتق جميع المؤمنين هي تعريف الله تعالى ونبيه صلى الله عليه وسلم للإنسانية وتحبيبهما إليها مع مراعاة الأسلوب والطريقة المناسبة ومشاعر الجميع.

إن مطالعة الأوامر التكوينية من الديناميكيات المهمة من أجل الوصول إلى أفق المعرفة، وتعتبر “رسائل النور” من المصادر المهمة سُطِرت في هذا الاتجاه، وإن قراءة كتاب الوجود بشكل صحيح وتحليله تحليلًا صحيحًا والوصول إلى نتائج صحيحة يزيد من معرفتنا بالله تعالى، وكلما تعمقنا في معرفة الله أحببناه ورغبنا في وصاله ولقائه أكثر، ومن هذه الجهة، ينبغي ألا نقصّر في تحليل الأوامر التكوينية تحليلًا سليمًا، وأن نطلع على تراكيبها وتفاصيلها.

بالإضافة إلى كل هذا، فعلينا أن نداوم في دعائنا على طلب الإيمان الكامل، والإخلاص الأتم، واليقين التام، والمعرفة التامة، والعشق والشوق إلى لقاء الله، وأن نُلِحَّ كثيرًا في طلبنا هذا.. ويحكي الجنيد البغدادي أنه تمنى على الله أمنيةً ولم يحصل عليها إلا بعد ستين سنة،  ونحن بدورنا فإن لم نستطع أن نداوم على الطلب ستين عامًا فلنجرب المداومة بإخلاص تامّ لمدة ستة أشهر على الأقل، ولنرَ أي نوع من النعم سيمنحها الله تعالى لنا، وأعوذ بالله أن أرتكب بكلماتي هذه أي وقاحة أو سوء أدب مع الله جل جلاله وكأنني أختبره -حاشا وكلّا- ولكن ينبغي ألا ننسى أن أحد الأسباب المهمة وراء صحوة الرغبة في لقاء الله داخل الإنسان هو نية الإنسان وطلبه وإصراره في هذا الشأن.

***

[1] صحيح البخاري، الرقاق، 41؛ صحيح مسلم، الذكر والدعاء، 14، 15.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: المثنوي النوري، ص 235.

[3] الطبراني: المعجم الأوسط، 67/3؛ البيهقي: شعب الإيمان، 65/2.

LİKAULLAH İŞTİYAKI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللهِ أَحَبَّ اللهُ لِقَاءَهُ وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللهِ كَرِهَ اللهُ لِقَاءَهُ “Her kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse, Allah da ona kavuşmayı diler. Her kim de O’na kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” (Buhârî, îmân 24; Müslim, îmân 107-110) hadisinde geçen likaullah iştiyakı nasıl anlaşılmalıdır?

   Cevap: Bu hadis-i şerif lazımî manasıyla bizlere ölümün yüzünün göründüğü gibi soğuk olmadığını, onun sadece bir çukura yuvarlanma olarak görülemeyeceğini, insanı ölümden sonra bir yokluk ve hiçliğin beklemediğini ifade ediyor. Bilakis ölüm, Cenab-ı Hak’la mülaki olmanın, O’nun maiyyetine ermenin ad ve ünvanıdır.

Esasında Hak dostları dünyada da Allah’a kavuşmaktan ve O’nun maiyyetine ermekten bahsederler. Böyle bir maiyyete ermek için kendi meşrep ve mezaklarına göre farklı yol ve yöntemler ortaya koyarlar. Ciddi bir ceht ve gayret göstererek bütün bütün masivadan kat-ı alaka eden ve yüzünü Allah’a dönen bir kişinin fenafillah, bekabillah ve maallah makamlarına yükselebileceğini ifade ederler. İsterseniz siz buna “maiyyete erme” diyebilirsiniz. Dualarınızda da falanın filanın dostluğunu, onun haremgâhında bulunmayı, ona yakın olmayı değil; Allah’ın dostluğunu ve O’nun haremgâh-ı sübhanîsinde yer almayı dileyebilirsiniz.

Ne var ki likanın mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun vuku bulması, maiyyet arzusunun kendi hakikatine uygun olarak gerçekleşmesi ahirete ait işlerdir. Bunlar, gözlerin görmesinin ve kulakların duymasının ötesinde olan, tasavvurları aşkın şekilde tecelli edecek olan hakikatlerdir. Dolayısıyla bu dünyada olmaz. Kabre girip çıktıktan, hesabı verdikten, sıratı geçtikten, Cennetin Cuma tepelerinde bulunduktan, O’nun huzuruna çıktıktan sonra O’nun likasıyla ve rü’yetiyle müşerref olunur.

   Ölümün Arkasına Saklanan Güzellikler

Evet, Allah’a ulaşma ve kavuşma bir anlamda ölüme bağlı olduğu için bazıları bundan hoşlanmayabilir. Ölümün soğuk yüzü onlara itici gelebilir. Hâlbuki Mahbûb-u Hakiki’ye ulaşmak için, değil ölümden, kabirden, berzahtan; kandan irinden deryalardan geçilse, çok sarp yokuşlar tırmanılsa yine de değer. Çünkü bu, çok büyük bir mazhariyettir. Ölümden korkan veya nefret edenler, onun arkasında yatan güzelliklerden habersiz tali’sizlerdir. Zira ölümden nefret etme demek, aslında Allah’ın huzuruna çıkmayı kerih görme demektir.

Kâinattaki bütün güzellikler cilve-i cemalinin gölgesinin gölgesinin… gölgesi olan bir Zât-ı Zülcelal’e kavuşmayı arzulama, aslında mü’min olmanın bir gereğidir. Hz. Bediüzzaman, bırakalım Allah’a mülâki olmayı, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kavuşma hakkında bile şöyle der: “Eğer ‘İmam Rabbânî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır.’ diye ziyaretine bir davet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binâenaleyh İncil’de ‘Ahmed’, Tevrat’ta ‘Ahyed’ Kur’ân’da ‘Muhammed’ ismiyle müsemma, iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhât olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 117) Hepimizi yaratan, kâinatı bunca güzelliklerle donatan, varlığı müthiş bir nizam ve intizam içinde var eden Hâlıkımıza kavuşma ise bunlarla ölçülemeyecek kadar derindir. Allah’a inanan bir insanın, O’na ulaşmayı, kavuşmayı arzu etmemesi düşünülemez.

Aslında ölümün arkasına saklanan güzelliklerin farkında olan bir kimsenin ölümü kerih görmesi mümkün değildir. Ne var ki varlığı yanlış yorumlayan, her şeyi bu dünyadan ibaret gören, fizikî âlemin ötesini müşahede edemeyen, dünyayı maksud-u bizzat zannederek kendini bütünüyle onun kucağına atan bir insana ondan ayrılma da çok zor gelecektir. Bundan ötürü ölümü kerih görecektir. Çünkü o, ölümle ulaşılabilecek güzelliklerin farkında olmadığı gibi, onun, dünyada görüp tattığı güzelliklerin asıl kaynağına ulaşma gibi bir azim ve niyeti de yoktur.

Allah’a kavuşmayı kerih gören kimselerle ilgili yukarıdaki hadisten anlıyoruz ki Allah da onların kerahetlerine kerahetle mukabelede bulunacaktır. Dolayısıyla da onları huzuruna almayacak, maiyyetiyle şereflendirmeyecek, tecellileriyle serfiraz kılmayacaktır. Biz, Allah’ın kendisine “kerahet” nispet etmesinin ne manaya geldiğini bilemediğimiz için, meseleyi belagat ilmindeki “mukabele” kategorisine irca ediyor ve böyle bir üslubu tercih ediyoruz. Onlar, ölüm, mahşer, sırat gibi Allah’a ulaştıracak köprülerden nefret ettikleri için Allah da onların nefretlerine mukabelede bulunuyor ve aynısını onlara iade ediyor.

   Severseniz, Sevilirsiniz

Öte yandan, ehl-i hakikate göre insanların kalbinde yer alan Allah sevgisi veya O’na kavuşma arzusu, aslında Allah’ın -tabir-i caizse- onlara karşı duyduğu alakanın bir his halinde onların kalbine yansıması demektir. Allah bizi sevmezse biz de O’nu sevemeyiz. Allah, Kendisine yaraşır ve yakışır bir şekilde münezzeh ve mukaddes bir iştiyakla kullarına karşı iştiyak duyar. Çünkü Hz. Pir’in dediği gibi, her sanat sahibi, sanatını sever. İnsan da Allah’ın kudret, irade ve meşiet fırçasından çıkmış ve ahsen-i takvim üzere yaratılmış mükemmel bir abide olduğuna göre, Allah’ın ona karşı duyduğu Kendine mahsus bir alakası vardır. Allah’ın kullarına karşı duyduğu alaka ve iştiyak, kullarının O’na karşı duyduğunun çok üzerindedir.

Peki, insan, kendisinin Allah nezdindeki yerini nasıl ölçebilir? Elbette içinde O’na karşı duyduğu alakanın şiddetiyle. Yani o, Allah’a ne kadar alaka duyduğuna, O’na ulaşma adına nasıl bir aşk u iştiyak içinde yaşadığına bakmalıdır. Allah’a karşı ne kadar içten alaka duyuyoruz? Ne kadar O’na kavuşma hülyasıyla oturup kalkıyoruz? Cennet yamaçları gözümüzde ne kadar tülleniyor? Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: مَنْ اَحَبَّ أَنْ يَعْلَمَ مَنْزِلَتَهُ عِنْدَ اللهِ فَلْيَنْطُرْ كَيْفَ مَنْزِلَةُ الله عِنْدَهُ “Allah nezdinde konum ve yerinin ne olduğunu bilmeyi arzu eden kimse, kendi nezdinde (his ve düşünce dünyasında) Allah’a nasıl bir yer verdiğine baksın!” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 3/67; Beyhakî, Şuabü’l-îman, 2/65)

Demek ki likaullah iştiyakı en temelde Allah’a sağlam inanmaya, O’nu sevmeye ve vicdanda O’na ulaşmış olmanın zevkini duymaya bağlı bir meseledir. Bunlar da insanın sa’y ve gayretiyle hâsıl olacak, daha doğrusu onun iradesine, azmine ve düşüncesine emanet edilmiş şeylerdir. Elbette bunlarında yanında Cenâb-ı Hak, kulunun kalbinde bir teveccüh hâsıl edebilir. O’nun bazı temiz fıtratlara ekstradan lütufları olabilir. O, dilediğine dilediğini ihsan eder ve kimse de O’na -haşa- “Sen, falana niye şunları verdin!” diyemez. Fakat insana düşen vazife, iradesinin hakkını vermesi, iman-ı billah peşinde olması, salih amelle bunu derinleştirmesi, ihsan şuuruyla da salih amellerini derinlikler ötesi bir enginliğe ulaştırmasıdır. İnsan bu konuda iradesinin hakkını verirse, Allah da onun içinde likaullaha karşı bir aşk u iştiyak yaratacaktır.

   Marifetullah Bilgisi

Likaullaha iştiyakı artıran önemli faktörlerden biri de marifetullahtır, yani Allah’ı bilme ve tanımadır. Çünkü insan bildiği şeyi sever; bilmediği şeye karşı alakasız durur. Şöyle bir misalle meseleyi izah edebiliriz: Şayet günümüzde diğer din mensupları Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı alakasız duruyor veya O’nu sevmiyorlarsa bunun sebebi, onların Allah Resûlü hakkında yeterli bilgiye sahip olmamalarıdır. Eğer İnsanlığın İftihar Tablosu, layıkı veçhiyle onlara anlatılmış ve doğru tanıtılmış olsaydı, bunun yanında Müslümanlar da çirkin tavır ve davranışlarıyla hakikatlerin yüzünü kirletmeselerdi, onlarda Efendimiz’e karşı ayrı bir alaka oluşacak ve O’nu seveceklerdi. Çünkü insan, fıtratı itibarıyla kerim yaratılmıştır ve insaf sahibi bir varlıktır. Cemal ve kemale karşı bütün bütün alakasız kalamaz. Fakat Müslümanlar olarak biz, Efendimiz’i doğru anlatamadığımızdan, O’na karşı arzu ettiğimiz alaka ve sevgiyi göremiyoruz. Şayet O’nun nasıl bir fetanete sahip olduğunu, nasıl bir ismet ve iffet abidesi olduğunu, kendini nasıl tebliğe bağladığını bütün derinlikleriyle anlatabilseydik, yeryüzünde O’nu sevmeyen, O’nun iştiyakıyla oturup kalkmayan insan kalmayacaktı.

Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilmenin, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği mesaj sayesinde mümkün olacağı da unutulmamalıdır. İnsan, aklıyla bir Yaratıcı’nın varlığına ulaşabilir. Fakat O’nu sıfat ve isimleriyle bilme, Efendimiz’in sunduğu mesaja bağlıdır. Biz, Allah’ı da O’nunla tanıdık. O bize doğruyu bildirmeseydi, hakikati göstermeseydi, marifetullah adına bugün sahip olduğumuz bilgilere sahip olamazdık.

Bu yönüyle Zat-ı Ulûhiyeti tanımak da bir yönüyle Efendimiz’i tanımaktan, O’nun nurlu atmosferine girmekten ve O’nun mesajının enginliklerine açılmaktan geçiyor. O köprüden geçmeyen Allah’ı tanıyamaz. Tanıyamayınca sevemez. Sevmeyince zevk-i ruhaniye eremez. Eremeyince de O’na kavuşma adına bir aşk u iştiyak içerisinde olamaz. Bu açıdan bütün mü’minlere düşen öncelikli vazife, usul ve üslûba riayet ederek ve herkesin hissiyatını göz önünde bulundurarak insanlığa Efendimiz’i ve Allah’ı tanıtmak ve sevdirmektir.

Tekvinî emirleri mütalaa etmek de marifet ufkuna ulaşma adına önemli dinamiklerden biridir. Risale-i Nur eserleri bu istikamette yazılmış önemli birer kaynaktır. Varlık kitabını doğru okumak, doğru analiz etmek ve doğru neticelere ulaşmak, Allah hakkındaki bilgimizi artıracaktır. Marifetullahta derinleştikçe, Allah’ı daha çok sevecek ve O’na kavuşmayı daha çok arzulayacağız. Bu açıdan tekvinî emirleri sıhhatli tahlil etme ve anatomisine muttali olma mevzuunda da kusur etmemeliyiz.

Bütün bunların yanında bir de dualarımızda sürekli iman-ı kâmil, ihlas-ı etem, yakin-i tam, marifet-i tâmme ve likaullaha aşk u iştiyak istemeli ve bu talebimizde çok ısrarcı olmalıyız. Cüneyd-i Bağdadî, Allah’tan talep ettiği bir arzusuna altmış sene sonra nail olduğunu ifade eder. Altmış sene olmasa bile, bir altı ay samimi olarak bunları sürekli tekrar edelim, bakalım Cenâb-ı Hak bizleri ne gibi lütuflara mazhar kılacak. İnşallah bu sözlerimizle Allah’ı imtihan etme gibi bir saygısızlık ve terbiyesizliğe düşmüyoruzdur. Fakat şunu unutmamak gerekir ki Allah’a kavuşma iştiyakının insanın içinde uyanmasının önemli sebeplerinden birisi de insanın bu konudaki niyet, talep ve ısrarıdır.

***

Not: Bu yazı 2 Temmuz 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الوفاء

Herkul | | العربية

الوفاء هو وردةُ ربوعِنا وزهرتُها، والوفاء مع الناس يعني ألا ننسى معروفهم أبدًا، فكما لا يجوز أن ينسى المرءُ ذنوبَه فكذلك لا يليق به أن ينسى المعروفَ الذي أُسدِي إليه، أما ما صنعه هو من معروفٍ فلا ينشغل به وينساه على الفور.

   الوفاء مع الله عز وجل

وهناك أيضًا الوفاء مع الله، وعلينا جميعًا أن نكون مفعمين بالوفاء لربنا سبحانه وتعالى من رأسنا حتى أخمص أقدامنا، فهو الذي خصّنا بالعديد من النعم؛ أخرجَنا إلى عالم الوجود، وبثّ فينا الحياة، ورفعَنا إلى أفق البشرية، وشرّفنا بالإيمان، وعرّفنا بالخدمة الإيمانية والقرآنية، وألهمَنَا الشعورَ والتفكيرَ في المعاني المستوحاة من هذه البيئة، والانشغالَ بها في حلّنا وترحالنا، فيجب علينا إزاء كل هذه الألطاف التي أحسن الله بها إلينا أن نتذكرها على الدوام، وأن ننحني بالذل والخضوع له سبحانه وتعالى انطلاقًا من شعور الوفاء لصاحبها.

   الوفاء مع سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم

وبالمثل يجب أن ينتاب المؤمنَ شعورٌ غامر بالوفاء والتقدير لمفخرة الإنسانية سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، فلا ينبغي أن يغيب صلى الله عليه وسلم عن بالنا مطلقًا؛ فبفضله سمعنا ما كنا في حاجة إلى سماعه، ولولاه لما تشكّل لدينا تصورٌ صحيح عن الله تعالى، ولا علمنا شيئًا عن الحشر والنبوة، ولولاه لما نظرنا بأمل إلى المستقبل، ولا اعتبرنا الآخرة خريطةً ترشدنا إلى سواء السبيل، ولا علمنا ماهية الطريق الذي سنسير فيه، صحيحٌ أن الله هو الذي علَّمَنا كلَّ هذا، ولكن جعل سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم سببًا ووسيلة وواسطة، وهدانا على يديه.

إنّ الله تعالى وضع في ثنايا العبادات بعضَ الأدعية المرشدة إلى السبيل الذي يمكّننا من التعبير عن مشاعر الوفاء لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، فمثلًا بعد ترديد الأذان نرفع أكف الضراعة إلى الله تعالى ونصلي ونسلم على سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، سائلين المولى عز وجل أن يُؤْتيه الوسيلة والفضيلة والدرجة العالية الرفيعة وأن يبعثه المقام المحمود الذي وعده، وكذلك في التشهد نصلي ونسلم على سيدنا محمد وفي كل موضع نذكر فيه اسمه صلى الله عليه وسلم، وبذلك نكون قد قمنا باستثمار مهمّ في الدنيا من أجل نيل شفاعته صلى الله عليه وسلم في الآخرة، وفي الوقت ذاته نكون قد عبّرنا عن وفائنا له صلى الله عليه وسلم.

   الوفاء مع الدِّين

وثمة جانب آخر من وفائنا له صلى الله عليه وسلم وهو رفع راية الدين الذي أتانا به واستودعنا إياه، فإن لم يكن لهذا الدين ثقلٌ في التوازن بين الأديان على وجه البسيطة؛ فهذا يعني أننا لسنا أوفياء له صلى الله عليه وسلم رغم أننا من أمته، ولو لم يتَلوَّ المؤمنون كمدًا وأسًى وانكسارًا عندما يرون الراية التي يمثّلها مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم قد صارت ترفرف تحت الرايات الأخرى؛ فهذا يعني أنهم لم يتعاملوا بشعور الوفاء معه صلى الله عليه وسلم.

وكذلك لو أن المسلم أمضى عمره دون أن يفعل شيئًا من أجل الدين، ولم يبذل جهده ومساعيه في سبيل توسيع دائرة الإرشاد؛ فهذا يعني أنه لا يحمل مشاعر الوفاء لسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم ولا لحقيقة الإسلام التي بلغها صلى الله عليه وسلم لنا، أفلا يقتضي الوفاء من المؤمنين الذين يسيرون على نهج نبيهم أن يعرّفوا الآخرين به قدرَ ما يستطيعون، وهو الذي ترك الجنان كي يأخذ بِيَدِ أمّته ويدلّها على طريق الفلاح؟!

   الوفاء مع الناس

وفي الوقت ذاته فإن كل هذا سيساعد في تكوّن وتوطّن خُلُق الوفاء عندنا؛ لأن من يحمل شعور الوفاء لله عز وجل ولرسوله صلى الله عليه وسلم لا يغدر أبدًا بمن حوله، ومن لم تنمُ مشاعر الوفاء عنده تجاه الناس لا يُنتظر منه أن يحمل الوفاء لله عز وجل ولا لرسوله صلى الله عليه وسلم، ففي الحديث الشريف قال صلى الله عليه وسلم: “مَنْ لمْ يشْكُر النَّاسَ لَمْ يشْكُر الله[1].

أجل، المهم هو أن نجعل الوفاء جزءًا من طبيعتنا، فالإنسان المبرمج على الوفاء يرى أن فنجانَ القهوة له خاطِرٌ يُشكَرُ عليه الشخص أربعين سنة، فلا ينسى الإحسان أبدًا، وكلما رأى صانعي المعروف -حتى ولو كان معروفُهم فنجانًا من القهوة- أظهر امتنانه وشكره لهم، ولا يقصر في مقابلة إحسانهم بالإحسان؛ لأن السلوكيات التي تغدو جزءًا من طبيعة الإنسان تأخذ طابع الديمومة، فلا يجد المرء صعوبة في الإتيان بها؛ إذ إنه لا يصطدم مع طبيعته، ولا يحيد عنها.

أجل، إن الشيء الذي يُضفي جمالًا خاصًّا إلى الخصال والسلوكيات الحميدة ويعمّق من أبعادها هو المداومة؛ بمعنى جعلها جزءًا لا يتجزأ من الطبيعة، يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “أَحَبُّ الأَعْمَالِ إِلَى اللَّهِ أَدْوَمُهَا وَإِنْ قَلَّ[2]، وإلا فإن الإنسان قد يقوم بأعمال جميلة وحميدة للغاية فترةً من الزمن، ولكن سرعان ما ينصرف عنها حيث إنْ لم يجعلها جزءًا من طبيعته.

واكتسابُ العادات والخصال والسلوكيات الحميدة والمداومة عليها يتوقّف على التربية والتعليم؛ أي يلزم -منذ البداية- بذلُ الجهود والمساعي واستيفاء الإرادة حقّها حتى تغدو هذه الخصال الحميدة جزءًا من طبيعة الإنسان، فإذا كان الوالدان يريدان أن يتحلى أبناؤهما بالقيم الأخلاقية الرفيعة مثل الوفاء والصدق؛ فعليهما متابعتهم عن قرب، وتوجيههم على الدوام، وإظهار القدوة الحسنة لهم بأفعالهم وتصرفاتهم؛ وعندها ستترسخ كلُّ هذه القيم في فطرتهم، فإذا كانا يتعاملان بوفاء فيما بينهما ومع أبنائهما، ولا يفرطان في أدنى إحسان أُسدِي إليهما، وَجَدّا بالفعل في مسألة إكساب الأخلاق لأبنائهما؛ فسينجحان في تنشئة أبنائهما على المستوى الذي يرتضيانه لهم.

ومن الأهمية بمكان أن يكون الوفاء موجودًا بين الأصدقاء المقربين، وبين أفراد الأسرة، وبين الذين يحملون هَمّ الدعوة معًا، وحتى يجد المرء ما يأمله من وفاء ينبغي له أولًا أن يكون وفيًّا، فلو أنكم تعاملتم بوفاء مع مَن حولكم فستلقون المعاملة نفسها منهم؛ يعني على قدر العمل يكون الجزاء، فمثلًا يجب على الزوج أن يكون وفيًّا مع زوجته وشريكة حياته، بحيث إنه لو وقعت عيناه سهوًا على امرأة لا تحل له عدّ ذلك خيانة كبيرة لزوجته واستغفر ربه عليها؛ لأن دوام السكينة والمودة في الأسرة يرتبط بحرص الزوجين على الوفاء لبعضهما.

   الوفاء مع القضية التي نذر نفسه لها

وإن الحفاظ على قوام أي حركة منتشرة في كل أنحاء العالم يرتبط بعامل الوفاء، فإذا أراد رجال الخدمة الذين يعيشون بين أصحاب الثقافات المختلفة أن يواصلوا خدماتهم دون أن يصيبهم تشوُّهٌ أو يتعرّضوا لأي ذبول وضمور وتبدّل فعليهم أن يكونوا أوفياء مع فكرة الدعوة التي ارتبطت بها أفئدتهم، وأن يكونوا أوفياء مع رفاق دربهم الذين يسلكون معهم نفس السبيل، الأهم من كل هذا هو أن يكونوا أوفياء مع مسألة الدعوة والإرشاد، ولا ينساقوا وراء الدنيا الفاتنة، ولا يقولوا: “دعونا نعتنِ بأنفسنا قليلًا”، إن فدائيي المحبة لا ينبغي أن يغيب عن بالهم: أنهم دلّالون على القرآن شهداء لله، وبِفهم الصحابة رضوان الله عليهم: لا ينبغي لهم أن يلقوا بأيديهم إلى التهلكة[3]، فإنهم إذا خلدوا إلى المال والراحة وتركوا فكرةَ الدعوة ورفاقَ دربهم وخدماتهم ولو قليلًا فقد ينزلقون ويهلكون معاذ الله!

فمن أراد أن يُعامَل بوفاء في حضرة الله فعليه في البداية أن يتحلى بالوفاء مع ربه عز وجل ومع نبيه صلى الله عليه وسلم ثم مع من حوله، فلا يجد منه أفراد أسرته ولا أصدقاؤه ولا رفاق دربه ما يدل على الخيانة وعدم الوفاء، ولا جرم أن هذا منوطٌ -كما ذكرنا آنفًا- بأن يجعل الإنسانُ الوفاء بعدًا من طبيعته، وأن يجري شعورُ الوفاء مجرى النفَس على الدوام، وأن يحرص الإنسان على الوفاء في حله وترحاله، وكما لا يمكن الحفاظ على لمّ شمل الأسرة التي لم يترسخ شعورُ الوفاء داخلها فمن المتعذر كذلك على الذين اتحدوا حول غاية واحدة أن يقوموا بخدماتهم على النحو المرجو؛ لأن شعور الصدق والوفاء إن لم يترسخ لدى هؤلاء فقد ينفصلون عنكم ويخذلونكم في أي موضع بالطريق إذا رنت أعينهم إلى أي منفعة أو مصلحة، وتسببوا في خذلانكم، ولا شك أن انفصال أي فرد عن القافلة يسعد مخالفيكم، ويُحدث نوعًا من الانكسار والخذلان فيكم.

فيجب ألا تذهب المكتسبات التي حصّلناها حتى الآن ضحيةَ عدم الوفاء، فالله هو أوفى الأوفياء، ﴿وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/111)، وكان الرسول صلى الله عليه وسلم عظيم الوفاء؛ حتى إنه تعامل بوفاء مع المشركين وهم الذين لم يتورعوا عن كل أنواع الإساءة إليه، فسامحهم جميعًا عند فتح مكة، والصحابة الكرام رضوان الله عليهم كانوا يتعاملون بوفاءٍ منقطعِ النظير مع مفخرة الإنسانية سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم ومع القيم التي استأمنهم عليها، بل حرصوا على الحفاظ عليها حتى وإن كلّفَهم ذلك أرواحهم، ثم جاء من بعدهم السائرون على نهج النبي صلى الله عليه وسلم، وجعلوا شعور الوفاء دأبَهم وحديثَهم في حلِّهم وترحالهم.

وعلى السائرين في طريق هؤلاء الأوفياء أن يتعاملوا بالوفاء مع الجميع، وألا يقصِّروا في وفائهم مع الأوفياء العظام الذين تعرضوا للإهانات والطرد من أمام الأبواب، ومع ذلك لم يتخلوا عن سعيهم وبذلوا كلّ جهدهم في سبيل تسليم الراية لهم.. لا ينبغي لهم أن ينسوا الذين فتحوا الطريق أمامهم، ومهدوا لهم السبل للانتشار في كل بقاع العالم، ودعموهم وساندوهم، ولم يضنّوا عليهم بأي دعم مادي أو معنوي، بل لا بد أن يُتوِّجوا بهم رؤوسهم، ولا يجعلوا أحدًا يقول عنهم كما قال الشاعر:

بينما كنت آمل الوفاء من الحبيب والخلانِ

فاضت عيناي بالدموع بسبب الهجرانِ

ويئِستُ من العثور على الدواءِ

فهل ينتهي الأمر الآن بالخذلانِ؟!

ليس ذلك فقط بل يجب أن يتحلوا بالوفاء مع عديمي الوفاء، وأن يعلّموهم ما معنى الوفاء، وحتى وإن غدروا بهم مرات ومرات فلا يقصروا -بسبب غدرهم- من مشاعر الوفاء.

فهذا هو نهجُ سيد الأنبياء وصرح الوفاءِ عليه الصلاة والسلام، فالخير كل الخير فيما نبذله من جهد وما نقطعه من مسافات في طريقه صلى الله عليه وسلم! فإن أدينا الوفاء حقه وفَّانا الله حقَّنا، وما تخلى عنا ولا ترَكَنا وشأنَنَا.

***

[1] سنن الترمذي، البر والصلة، 35؛ مسند الإمام أحمد، 12/472.

[2] صحيح البخاري، الرقاق، 18؛ صحيح مسلم، صلاة المسافرين، 218.

[3] عن أَسْلَمَ أَبِي عِمْرَانَ التُّجِيبِيِّ قَالَ: كُنَّا بِمَدِينَةِ الرُّومِ القسطنطينية، فَأَخْرَجُوا إِلَيْنَا صَفًّا عَظِيمًا مِنَ الرُّومِ، فَخَرَجَ إِلَيْهِمْ مِنَ المُسْلِمِينَ مِثْلُهُمْ أَوْ أَكْثَرُ، فَحَمَلَ رَجُلٌ مِنَ المُسْلِمِينَ عَلَى صَفِّ الرُّومِ حَتَّى دَخَلَ فِيهِمْ، فَصَاحَ النَّاسُ وَقَالُوا: سُبْحَانَ اللهِ يُلْقِي بِيَدَيْهِ إِلَى التَّهْلُكَةِ! فَقَامَ أَبُو أَيُّوبَ الأَنْصَارِيُّ رضي الله عنه فَقَالَ: “يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّكُمْ لَتُؤَوِّلُونَ هَذِهِ الْآيَةَ هَذَا التَّأْوِيلَ، وَإِنَّمَا أُنْزِلَتْ هَذِهِ الآيَةُ فِينَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ لَمَّا أَعَزَّ الله الْإِسْلَامَ وَكَثُرَ نَاصِرُوهُ، فَقَالَ بَعْضُنَا لِبَعْضٍ سِرًّا دُونَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ أَمْوَالَنَا قَدْ ضَاعَتْ، وَإِنَّ اللهَ قَدْ أَعَزَّ الإِسْلَامَ وَكَثُرَ نَاصِرُوهُ، فَلَوْ أَقَمْنَا فِي أَمْوَالِنَا، فَأَصْلَحْنَا مَا ضَاعَ مِنْهَا! فَأَنْزَلَ الله تَعَالَى عَلَى نَبِيِّهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَرُدُّ عَلَيْنَا مَا قُلْنَا: ﴿وَأَنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللهِ وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ وَأَحْسِنُوا إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/195)، فَكَانَتِ التَّهْلُكَةُ الإِقَامَةَ عَلَى الأَمْوَالِ وَإِصْلَاحَهَا، وَتَرْكَنَا الغَزْوَ”، فَمَا زَالَ أَبُو أَيُّوبَ شَاخِصًا يُجاهِدُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ حَتَّى دُفِنَ بِأَرْضِ الرُّومِ. (سنن الترمذي، التفسير، 3؛ سنن أبي داود، الجهاد، 23)

VEFA

Herkul | | KIRIK TESTI

Vefa, bizim yamaçların gülü, çiçeğidir. İnsanlara karşı vefa, onlardan gelen en küçük iyiliklerin dahi bir ömür boyu unutulmaması demektir. İnsan, günahlarını unutmadığı gibi, kendisine yapılan iyilikleri de unutmamalıdır. Kendi yaptığı iyiliklerin ise üzerinde durmamalı ve bunları unutmasını bilmelidir.

   Allah’a Karşı Vefa

Bir de Allah’a karşı vefa vardır. Hepimiz Cenab-ı Hakk’a karşı tepeden tırnağa vefa hissiyle dolu olma mecburiyetindeyiz. O, bizi türlü nimetlerle serfiraz kılmıştır. Bizi varlık âlemine çıkarmış, hayat lütfetmiş, insan olma ufkuna yükseltmiş, imanla şereflendirmiş, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye ile tanıştırmış, bize, hep bu ortamın ilham ettiği manaları duyup düşünmeyi, onlarla oturup kalkmayı nasip etmiştir. Allah’ın ihsan ettiği bütün bu lütuflar karşısında bize düşen vazife, çok ciddi bir vefa hissiyle sürekli bunları hatırda tutmak ve her hatırlayışımızda da iki büklüm olmaktır.

   Peygamber Efendimiz’e Karşı Vefa

Aynı şekilde bir mü’min, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı da vefa hissiyle meşbû olmalı, O’nu da hiç hatırından çıkarmamalıdır. Duymamız gerekli olan şeyleri O’nunla duyduk. O olmasaydı ne doğru bir Allah tasavvuruna ne haşir telakkisine ne de nübüvvet düşüncesine sahip olabilirdik. Geleceğe ümitle bakamazdık. Ahireti bir harita gibi göremezdik. Nasıl bir yolda yürüyeceğimizi bilemezdik. Gerçi bütün bunları bize öğreten Allah’tır. Fakat Allah, O’nu vesile etmiş, O’nun eliyle bizi hidayete ulaştırmıştır.

Aslında Allah Teâlâ, ibadetleri teşri kılarken onların içine koyduğu belirli dualarla bizlere Efendiler Efendisi’ne karşı vefa hislerimizi ifade etme yolunu göstermiştir. Mesela ezan okunduktan sonra ellerimizi açıyor, Allah Resûlü’ne salât u selâm ediyor ve Allah’tan O’nun için “şefaat-i uzma” ve “Makam-ı Mahmud” talebinde bulunuyoruz. Aynı şekilde bütün namazların tahiyyatında ve O’nun nam-ı celilinin geçtiği yerde Efendimiz’e salât u selâm getiriyoruz. Böylece bir taraftan ahirette O’nun şefaatinden istifade edebilme adına önemli bir yatırım yapmış, diğer taraftan da O’na karşı vefa hislerimizi ortaya koymuş oluyoruz.

   Dine Karşı Vefa

Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı vefalı olmanın diğer bir yanı, O’nun bize emanet etmiş olduğu dine sahip çıkmaktır. Şayet O’nun getirip bize emanet ettiği dinin, yeryüzündeki dinler arası muvazenede bir ağırlığı yoksa, ümmeti olarak O’na karşı vefasız davranmışız demektir. Eğer mü’minler, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun temsil ettiği bayrağın, başka bayrakların altında dalgalanması karşısında iki büklüm olmuyor, ızdırapla inlemiyorlarsa topyekûn O’na karşı vefasız davranıyorlar demektir.

Yine bir Müslüman, şayet hayatını, dini adına bir şey yapmadan geçiriyor, irşat dairesinin genişletilmesi istikametinde ciddi bir gayret ortaya koymuyorsa hem Efendimiz’e hem de onun bize tebliğ etmiş olduğu İslâm hakikatine karşı vefasız davranıyor demektir. Ümmetinin elinden tutup onlara kurtuluşa giden yolu gösterebilmek için Cennetleri terk edip gelen bir Nebi’nin arkasından giden mü’minlerin de, oturup kalktıkları her yerde ortam ve şartların müsaadesi ölçüsünde O’nu anlatmaları vefanın gereği değil midir?

   İnsanlara Karşı Vefa

Bütün bunlar aynı zamanda bizde vefa ahlâkının yerleşmesini de sağlayacaktır. Zira Allah’a ve Resûlü’ne karşı vefalı olan bir kişinin, çevresine karşı vefasız olması mümkün değildir. İnsanlara karşı vefa hisleri gelişmeyen bir kişi, Allah ve Resûlü’ne de vefasız davranacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte insanlara teşekkür etmeyenin, Allah’a da şükretmeyeceği ifade edilir.

Evet, önemli olan, vefayı bir ahlâk hâline getirebilmektir. Tamamen vefaya programlanan bir insanın nazarında bir bardak çayın kırk yıl hatırı olur. O, yapılan hiçbir iyiliği unutmaz. Kendisinden iyilik gördüğü kişileri her gördüğünde saygısını ifade eder. Hiçbir iyilik ve güzelliği karşılıksız bırakmaz. Çünkü ahlâk hâline gelen davranışlar, süreklilik arz eder. İnsan, bunları yapmakta çok zorlanmaz, tabiatıyla karşı karşıya gelmez, zikzaklar çizmez.

Evet, güzel davranışlara ayrı bir güzellik katan ve onları derinleştiren şey, onların mütemadi olmasıdır. Yani tabiatın bir yanı hâline getirilmesidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, خَيْرُ الْاَعْمَالِ أَدْوَمُهَا وَاِنْ قَلَّ “Amellerin en hayırlısı, az da olsa sürekli olanıdır.” buyurur. Yoksa insan bir dönem çok güzel ameller yapabilir. Fakat bunları karakter hâline getirmemişse, bir süre sonra terk eder.

Güzel huy ve alışkanlıklar edinme ve bunları sürekli hâle getirme, eğitim ve terbiyeye bağlıdır.  İşin başında yani bunlar ahlâk hâline gelinceye kadar ciddi bir gayret göstermek ve iradenin hakkını vermek gerekir. Eğer anne-babalar, çocuklarının vefa ve sadakat gibi yüce ahlâkî değerlerle bezenmesini istiyorlarsa, onları yakın takibe alarak, sürekli telkinde bulunarak, tavır ve davranışlarıyla güzel bir örnek sergileyerek bu değerlerin onların fıtratında oturaklaşmasını sağlamalıdırlar. Şayet onlar, hem kendi aralarında hem de çocuklarına karşı vefalı davranır, onların en küçük iyiliklerini dahi karşılıksız bırakmaz ve onlara bu ahlakı kazandırma meselesini ciddiyetle ele alırlarsa, arzu ettikleri kıvamda çocuklar yetiştirmeye muvaffak olurlar.

Özellikle yakın arkadaşların, aile fertlerinin veya aynı davaya gönül vermiş insanların birbirlerine karşı vefalı olmaları çok önemlidir. Vefa görmek de vefalı olmaya bağlıdır. Şayet siz, çevrenizdeki insanlara karşı yüksek bir vefa duygusu ortaya koyarsanız, onlardan da aynı muameleyi görürsünüz. Yani verdiğinizi alır, koyduğunuzu bulursunuz. Mesela evin erkeği eşine karşı öyle bir vefa ortaya koymalıdır ki, dışarıda gezerken gözü ezkaza bir harama ilişecek olsa, bunu eşine karşı işlenmiş büyük bir ihanet gibi görmeli ve hemen istiğfara yönelmelidir. Zira ailedeki huzur ve sükûnun devam etmesi, eşlerin birbirine karşı vefa hissiyle oturup kalkmalarına bağlıdır.

   Gönül Verilen Davaya Karşı Vefa

Dünyanın dört bir tarafına yayılmış bir hareketin kıvamını koruyabilmesi de vefa dinamiğine bağlıdır. Şayet çok farklı kültürlerle yetişmiş insanlar içinde hizmet eden adanmışlar, herhangi bir deformasyona maruz kalmadan, renk atmadan ve başkalaşmadan mevcudiyetlerini devam ettirmek istiyorlarsa, gönül verdikleri dava düşüncesine, hizmete ve birlikte yol yürüdükleri dostlarına karşı çok vefalı olmak zorundadırlar. Hepsinden önemlisi, irşat ve tebliğ meselesine sadık kalmalı ve kendilerini dünyaya salmamalıdırlar. “Biraz da başımızın çaresine bakalım!” dememelidirler. Muhabbet fedaileri, Kur’ân dellalları ve Allah şahitleri olduklarını hatırdan çıkarmamalıdırlar. Sahabenin yaklaşımıyla, kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamalıdırlar. Allah muhafaza, azıcık ellerini gevşetirlerse kayıp gidebilirler.

Allah huzurunda “vefasız” muamelesi görmek istemeyen, başta Rabbine ve Peygamberine, sonra da çevresine karşı fevkalâde vefalı davranmalıdır. Ne aile fertleri ne dostları ne de dava arkadaşları ondan bir vefasızlık görmemelidir. Hiç şüphesiz bu da -daha önce de belirttiğimiz üzere- vefayı tabiatın bir gereği hâline getirmeye, sürekli vefa soluklamaya, hep vefayla oturup kalkmaya bağlıdır. Vefa duygusunun oturmadığı aile fertlerini bir arada tutmak mümkün olmadığı gibi, bir mefkûre etrafında bir araya gelen insanların verimli bir şekilde hizmet edebilmeleri de mümkün değildir. Eğer bunların vefa ve sadakat duyguları yoksa yolun bir yerinde farklı beklenti ve mülahazalarla ayrılıp gider ve sizi yüz üstü bırakırlar. Her bir ferdin ayrılması, size muhalif olan kimseleri sevindirirken, sizde ayrı bir sarsıntı ve inkisar hâsıl eder.

Bugüne kadar elde edilmiş önemli kazanımları bir vefasızlığa kurban etmemeli. Allah, kullarına karşı çok vefalı olduğunu ifade ediyor. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine karşı her tür kötülüğü yapmaktan geri durmayan Mekke müşriklerine karşı dahi vefalı davranıyor, Mekke fethinde onların tamamını affediyor. Sahabe-i kiram, hem İnsanlığın İftihar Tablosu’na hem de O’ndan emanet aldıkları değerlere karşı olağanüstü bir vefa hissiyle yaklaşıyor, canları pahasına onlara sahip çıkıyorlar. Daha sonra gelen peygamber yolunun yolcuları da hep aynı vefa hissiyle oturup kalkıyorlar.

Bu vefalıların yolundan gidenler, hiç kimseye karşı vefasız davranmamalı; bayrağı kendilerine teslim edebilme adına soluk soluğa koşmuş, ter dökmüş, kapı kapı kovulmuş, itilmiş, hakaret görmüş büyük insanların vefalarını karşılıksız bırakmamalıdırlar. Hep kazanma yolunda olmalıdırlar. Özellikle kendilerine bu çığırı açan, dünyanın dört bir yanına açılma mevzuunda imkân hazırlayan, arka çıkan, maddî-mânevî desteğini esirgemeyen insanları unutmamalı, onları baş tacı yapmasını bilmelidirler. Kimseye,

Vefa umarken candan,

Doldu gözüm hicrandan,

Kaldım yaya dermandan,

Hizlanla mı bitsin bu an?

dedirtmemelidirler.

Vefasızlığa karşı dahi vefayla mukabele etmesini bilmeli, vefasızlara vefanın ne demek olduğunu öğretmelidirler. Elli defa vefasızlık görseler dahi, vefa ile mukabelede bulunmayı ihmal etmemelidirler.

Vefa Abidesi Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yolu budur. O İnsan-ı Kâmil’in yolunda ne kadar mesafe alabilirsek, nereye varabilirsek kârdır.

Biz vefada kusur etmezsek, Allah da bize karşı vefayla muamele edecek ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.

***

Not: Bu yazı 18 Haziran 2013 ve 29 Temmuz 2005 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ابن الوقت

Herkul | | العربية

   سؤال: اعتمادًا على ثراء الماضي المجيد تضعُ أجيال اليوم خططًا ومشاريع للمستقبل المجهول، فما هي المسؤوليات التي يجب عليهم الانتباه إليها حتى يتمكنوا من التحرك بشكل يتناسب مع ظروف عصرهم؛ أي يصبحوا “أبناء الوقت”؟

   الجواب: “ابن الوقت”، هو مصطلح يطلقه الصوفية خاصة على أولئك الذين استوعبوا زمانهم جيّدًا، واستطاعوا قراءةَ الأوامر التكوينية بحق، وسبروا أغوار الأشياء والحوادث، فضلًا عن وقوفهم وفهمهم الجيد للقرآن الكريم والسنة النبوية المطهرة.. وبتعبير آخر: ابن الوقت هو من ينظر إلى الأشياء والحوادث نظرة شمولية، ويدرك جيدًا أبعاد العلاقة فيما بين الثلاثي: “الإنسان والكون والله تعالى”.

وإن من لا يُتقِنُ فهمَ الأوامر التكوينية جيدًا إلى جانب الأوامر التشريعية، ولا يدري شيئًا عن الأحداث والتطورات الواقعة في زمانه، لا يتأتى له فهمُ القرآن الكريم وتفسيرُه وفقًا لظروف عصره، بينما الشخص الذي يفهم عصره، ويدرك جيّدًا أحداث زمانه يمكنه أن يكشف عن تفسيرات تناسب زمانه الذي يعيش فيه، مستفيدًا من النهايات المفتوحة التي سكت عنها القرآن الكريم؛ أي الجوانب الصالحة للاجتهاد والاستنباط، وهذا في الحقيقة من الواجبات المهمة الملقاة على عاتق “أبناء الوقت”.

وإذا أردنا مزيدًا من التوضيح نقول: إن المعنى الأول الذي يمكن فهمه من مصطلح “ابن الوقت”، هو وقوف المرء على علوم عصره وتقنياته؛ بأن يحصل على خبرات عصره في العلوم التجريبية مثل الفيزياء والكيمياء والأحياء والفلك والرياضيات، ويتوصل إلى ما يتوافق بينها وبين الكلام الإلهي، ويبحرَ -خاصة- في تفسير الآيات الدالة على الحقائق العلمية من خلال الإمكانات التي تتيحها العلوم الحديثة.

أما المعنى الثاني الذي يُفهم من “ابن الوقت”، فهو اطلاعُ المرء على ثقافة عصره وحضارته، وقراءتُه الحوادث الاجتماعية قراءة صحيحة، وتعرفُه على الأيديولوجيات والتيارات المختلفة، وإلمامُه بما يشيع حوله من مفاهيم وأفكار.

فيجب على المسلمين اليوم أن يعملوا على اكتساب خبرات العصر، سواء في العلوم التجريبية أو العلوم الاجتماعية، إلى أن يتبوّؤوا المكانة التي يجب عليهم إحرازها.. وإلا تسلّط عليهم الآخرون، وقيَّدوا أرجلَهم بالسلاسل وأعناقهم بالأغلال، فيُجبَرون على العيش تحت وصايتهم.. فلِزامًا علينا أن نستثمر علوم وتكنولوجيا العصر على أفضل وجه بما يخدم غايتنا المثالية.. وهذا بالطبع ليس هدفًا يتحقّق فجأة من تلقاء نفسه، لكن إذا قرأنا عالم اليوم جيدًا، وتوصلنا إلى النتائج الصحيحة، وقمنا من فورنا بتنشئة الخبراء في مختلف المجالات، وإنشاء المعامل والمختبرات، فستصل المسألة إلى بُعدٍ مختلف تمامًا بعد خمسين عامًا.

   عمليات العنف والإرهاب

ولا يمكن لمن يعجز عن قراءة عصره قراءة صحيحة أن يحل مشاكل العصر، بل على العكس، فإن كل محاولة يقوم بها في سبيل الحل ستتسبب في اضطرابات ومشكلات جديدة، بل وربما تُلحِق به ضررًا بالغًا رغم اعتقاده بأنه يخدم الإسلام بفعله هذا.

ومن الضروري أن يكافح الإنسان ويجاهد من أجل دينه ووطنه وبلده ونسله ومستقبله، وإذا تطلَّبَ الأمرُ فإنه يواجه الأعداء من أجل حماية هذه القيم المقدسة والذود عنها، ولا يتردد في التضحية بماله وحياته في هذا السبيل.. ولكنكم الآن في زمن تُصنع فيه الأسلحة القوية المدمرة، فإذا استفززتم الآخرين أو تجاوزْتم الحدود بدعوى السعي لتحقيق العدالة أو لأسباب تافهة واهية، فسوف توقِّعون صحيفةَ إعدامكم بأيديكم.

وإن الذين يمارسون اليوم أعمال العنف والإرهاب، ويحصدون أرواح الأبرياء بالعمليات الانتحارية دون أن يأبهوا بأهليهم وذراريهم، ويعتدون على معابد أصحاب الديانات الأخرى، وينتهكون حرمة مقدساتهم؛ لا يمتّون بصلةٍ إلى القيم الأساسية للإسلام لا من قريب ولا من بعيد.. فكما أن هذه الأعمال تتنافى جذريًّا مع روح الإسلام، كذلك فإنها تقوّض القيم الديمقراطية والمبادئ الإنسانية التي تتصدر الساحة اليوم.. فإذا كان أحد أسباب هذه الاضطرابات عدم فهم الإسلام فهمًا سليمًا؛ فإن السبب الآخر يكمن في العجز عن النظر بشكل شمولي إلى التطورات الجارية في العالم.

أجل، لا مكان للعمليات الإرهابية والعنف لا في القرآن الكريم ولا في السنة النبوية المطهرة، وإن من يتورطون في مثل هذه المخالفات والمناقضات يعيشون بمنأى عن الإسلام حتى ولو أتموا تعليمهم الديني أو زعموا أنهم يتبنّوْن قضية ما.. فهذا مخالف للنهج والدرب الذي سار عليه رسول الله صلى الله عليه وسلم ومن تبعه من سادتنا الخلفاء الراشدين الممثلين المخلصين له.. فحتى في الفترات التي شاع فيها الظلم والقمع من بعض الشخصيات أمثال يزيد والحجاج والسفاح؛ إلا أيَّ أحدٍ لم يكن يقرّ بأعمال العنف التي لا تعترف بقاعدة أو قانون ولا تميز بين النساء والصغار والشيوخ.

وبالمثل أيضًا، فهل ذُكر أن أُحرقت أي كنيسة خلال ستة قرون من التاريخ العثماني؟ وهل دُمِّرت المعابد؟ وهل هوجمت القيم التي يقدسها أتباع الديانات الأخرى؟ تذكر الروايات أن السلطان محمدًا الفاتح قد اشترى كنيسة آيا صوفيا من ماله الخاص وحوّلها فيما بعد إلى مسجد، رغم أنه كان يمتلك القوة والسلطة الكبيرة لاغتصابها رغم أنوفهم.. وفي العهود اللاحقة تم تحويل بعض الكنائس التي لم يكن يؤدى بها صلوات إلى مساجد.. لكننا لا نعرف كنيسة تم إحراقها أو تدميرها.. وإن بقاء العديد من الكنائس قائمةً بطقوسها وأجراسها حتى يومنا هذا لهو خيرُ دليل على ذلك.

   احترام مقدسات الآخرين

وإن ما وقع بين سيدنا عمر بن الخطاب رضي الله عنه والأساقفة عند فتح بيت المقدس ليُغني اللبيب في هذا المجال:

لما فتح المسلمون “القدس” وطلبوا من الأساقفة مفاتيح المسجد الأقصى، أبَوا أن يسلموها إلا إلى خليفة المسلمين.. فخرج أمير المؤمنين عمر بن الخطاب مع خادمه من المدينة على دابة واحدة -خشية الإسراف- يتناوبانها.. فلما اقتربا من المسجد الأقصى جاء دور الخادم في الركوب.. وكانت ملابس سيدنا عمر مرقَّعة وغير مهندمة من أثر السفر الطويل.. فلما رآه الأساقفة، قالوا: “هذا الذي نجد صفاته في كتبنا”، وسلّموه المفاتيح، ولما حانت الصلاة قال للبطريرك: أريد الصلاة، فقال له: “صلّ في موضعك”، فامتنع قائلًا: “لو صليتُ داخل الكنيسة لاتخذها المسلمون بعدي مسجدًا ولقالوا هنا صلى عمر، فتُحرمون من التعبّد في كنيستكم”، رافضًا عرض البطريرك وراح يصلي في موضع خارجها.

أيُّ فَهمٍ هذا؟! هل يمكن القول: إن البشرية استطاعت -على الأقل- أن تُحافظ على مثل هذا الأفق رغم مرور ألف وأربعمائة عام على هذه الحادثة؟

 إن هؤلاء هم الذين فهموا الإسلام حقًّا، وقرؤوا العالم والمجتمعات والتغيرات المجتمعية قراءة سليمة.. وبفضل هذا استطاعوا أن يُحققوا للإنسانية فترةَ سلام حقيقية.

أجل، إن من يلجأ إلى الإرهاب وأعمال العنف لأي مبرر كان، هو على خطإ عظيم.. فالأعمالُ الإرهابية والإجرامية لا يمكن أن تبررَها ادعاءاتُ التنظيمات الإرهابية الراديكالية بالنضالِ من أجل الحرية، ولا أفكارهم باسترداد الحقوق المسلوبة، ولا نواياهم بمعاقبة المجرمين والظالمين على ظلمهم.. فالنضالُ الذي يُشَنُّ بطريق غير شرعي من أجل الحرية، يعني تعدّيًا على الحرية ودحرًا لها.. ولا شك أن الممارسات الوقحة والدنيئة التي تقع باسم إقامة العدل تُعَدُّ تعدّيًا على العدل.. ولا ينبغي أن ننسى أن مثل هذه الأفعال المخالفة للإسلام والقيم الإنسانية والعالمية سوف تستغلها بعض البؤر التي تنضح بالكراهية والعداء.. هذا هو ما يريدونه؛ فالأعمال المتطرفة غير المتزنة تسهِّل عملهم، وتمهد السبيل أمامهم للتدخل والاحتلال.

   دوامة العنف والوحشية

من ناحية أخرى، لا ينبغي التغافل عن أن الأعمال القائمة على العنف مثل الهدم والحرق وقتل الأبرياء والإخلال بنظام المجتمع؛ سوف تورّث أجيال المستقبل مشاعر الكراهية والنفور والانتقام.. وإن واجب مسلمي اليوم لا يكمن فقط في نزع فتيل مزيد من النزاعات الجديدة، بل يكمن في دفن الشحناء والبغضاء والأحقاد الموجودة في باطن الأرض، ووضع الصخور الضخمة عليها حتى لا تعود مرة أخرى، فليست هناك طريقة أخرى غير هذه للمّ شمل الإنسانية حول مشاعر الحب، وخلق جوٍّ من السلام العام.

إن الذين يبحثون عن حلول لمشكلاتهم عبر اللجوء إلى التطرف والعنف؛ كما لم يستطيعوا -مع الأسف- فهمَ حقيقة الإسلام فهمًا صحيحًا، كذلك لم يتمكنوا من قراءة عصرهم قراءة صحيحة، فهم إنما يعطون بأعمالهم الشنيعة والدنيئة هذه صورةً سيئةً للغاية عن الإسلام، وهذا يؤدي بدوره إلى زيادة مشاعر العداء للإسلام، وتعميق الفكرة السلبية عن المسلمين، وتقوية التصورات والمفاهيم الخاطئة عن العالم الإسلامي.. فالوحشية لا تولِّد إلا وحشية، والعنف لا يولِّد إلا عنفًا.

ويجب أن نعلم جيدًا أن كل عمل يتنافى مع عقلانية القرآن وفقه السيرة سينقلب بالسلب علينا، فإذا أردنا أن نكون “أبناء الوقت” و”أبناء الزمان”، فعلينا بالاتّزان والتحلّي بالصبر الجميل، وأن نتصرّف بحلمٍ وأناة.. وبغضّ النظر عن المشكلات التي تنشأ حديثًا عن المواقف غير المتّزنة؛ فلا ننسَ أن إصلاح وترميمَ الخروق والشقوق التي تسبب فيها بعض المجرمين المحسوبين علينا؛ واجبٌ يقع على كاهلنا جميعًا، وعلينا أن نوضح أينما ذهبْنا ولكل شخص نلتقي به أن الإسلام ليس دين عنف ولا هو بالذي يعطي أي قيمة أو قدرٍ للإرهاب.

هل نحن مخلصون للأمانة أوفياء لها؟

Herkul | | العربية

   سؤال: ذكرتم فيما مضى: “أن الحق الأول شيء، والحق المكتسب بالتمثيل شيء آخر، فالحق إن لم يُمَثّل حسب مقاييس قيَمه الذاتية يمكن أن يُسْتَرَدَّ، ويُسَلَّم إلى من يكونون نسبيًّا أسبق وأفضل في استحقاقهم لهذا الحق، إلى أن ينشأ الممثّلون الحقيقيّون”، فما الرسائل التي تنطوي عليها هذه العبارة؟

   الجواب: الأصلُ أن الحقوق كلها لله تعالى؛ فمن أسمائه “الحق”، وليس للإنسان أية حقوق ذاتية، وتجلّيًا من تجليات عظمته سبحانه وتعالى استودع بعضَ الحقوق الناسَ، وزودهم بأنواع مختلفة من النعم؛ إذ يأتي الإنسان إلى الدنيا وهو يمتلك مجموعة من الحقوق والامتيازات دون أي جهد أو تعب منه.. وهذه يمكن تسميتها بـــ”الحقوق الموهوبة”؛ لأن الإنسان لا يكتسبها باستخدام إرادته، ويمكن النظر من هذا المنظور إلى العديد من الحقوق والامتيازات؛ بدءًا من خلق الإنسان بشرًا إلى ولادته في بلدة مسلمة، ومن تزوده بمهارات وقدرات عالية إلى نشأته في بيئة مناسبة..

وعلى الإنسان أن يسعى إلى أن يكون أهلًا لهذه الحقوق التي منحها الله تعالى له على سبيل اللطف الجبري، وذلك بأن يستوفي إرادته حقها ويعمل على تنمية مواهبه وقدراته حتى النهاية، ومما لا شك فيه أن كل نبي من الأنبياء عليهم السلام بمنزلة مرشدٍ وهادٍ لنا في هذا الصدد.

وللتعبير عن هذه الحقيقة فكما يمكن القول إن الله تعالى منح عباده هذه الحقوق دون مقابل، كذلك أنعم عليهم بها بناءً على علمه الأزلي بالنشاط والجهد الذي سيحقّقونه طوال حياتهم، فمثلًا إنه لنعمة عظمى وفضيلة كبرى أن يتشرّف أي إنسان بالنبوة، فهو سبحانه يشرّف بهذه النعمة من شاء من عباده، وقد يمكن القول أيضًا: إن الله جل جلاله كرَّم بعض عبيده بمثل هذه الرتبة العالية؛ لعلمه الأزليّ بما سيبذلونه من جهد وسعي طوال حياتهم بدءًا من طفولتهم.

ومن ينظر إلى حياة مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم يوقن تمامًا أنه صلى الله عليه وسلم كان أهلًا للنِّعَم التي يمتلكها، مثل نعمة العفة والعصمة والفطنة، فضلًا عن النبوة! فلقد استطاع صلوات ربي وسلامه عليه من خلال استخدام إرادته إلى أقصى حد، أن يستفيد بشكل مثمِرٍ ونافع للغاية من الحقوق الأولى التي مُنِحت له، وظل طوال حياته السنية يتخذ القرارات الصائبة، ويختار الاختيارات الصحيحة المناسبة بحيث لا يمكن لأيِّ عقل سليم أن يعارضها أو يعترض عليها؛ فرغم أنه بشر يتكون من لحم ودم فإنه أنجز أشياء تتجاوز أعمال الملائكة.

   إعطاء المرء موقعه حقّه

الإنسان الذي يعيش متفحصًا الحياة يرى أن ما أنعم الله تعالى عليه من حقوقٍ ونِعَمٍ منذ ولادته تستمر أيضًا في المراحل اللاحقة من حياته، فمثلًا كم شخصًا منا ارتبط بالخدمة الإيمانية والقرآنية فكرًا وتدبّرًا واستيعابًا لفلسفة الأمر؟! لقد وجد معظمنا نفسه فجأة في خضم الأمر، حدث ذلك كما لو أننا كنا نسير في الشارع مع خمسين شخصًا، وإذا ببابٍ يُفتح فيؤخذ منا ثلاثة أو خمسة إلى الداخل.. وعليه فإنه من الصعب للغاية أن يقول الإنسان في هذا الصدد: “فكرتُ وخططتُ ونفذتُ”.. لقد مرّ أذكياء كثيرون من نفس الجادة، لكنهم لم يفكروا في أن يدلفوا إلى الداخل من ذلك الباب الموارب، حتى إن بعضهم مرّ من جانب الباب، ولم يره ولم يسمع الصوت الذي يناديه.

وهكذا فإن القضية الرئيسة تتمثل في النظر إلى هذه الحقوق والنعم الموهوبة كلها على أنها أمانة مهمّة جدًّا والسعيِ إلى إعطائها حقها والوفاء بها.. فلا ينبغي للإنسان أن ينزلق إلى كفر النعمة بتجاهل النعم التي يمتلكها، ولا أن يتردّى في الغرور والكِبر تفاخرًا وتباهيًا بها، يجب عليه بالدرجة الأولى أن يعزوَ كل هذه النعم والأفضال إلى مالكها الحقيقي، أي إلى الله تعالى، ثم يسعى لأن يكون مستحقًّا لها وجديرًا بها.

أجل، يجب علينا أن نعي ونفهم نِعَمَ الله وألطافه بالدرجة الأولى، وألا نهوي في الغرور والكبر بنسبتها إلى أنفسنا، ثم يجب علينا أن نوفِّي حق الموقع والمكانة والمرتبة التي وضعنا الله تعالى فيها، يجب علينا أن نضبط جميع مواقفنا وسلوكياتنا وفقًا للمكانة التي نحن فيها، وإن اطّلَعْنا على شيءٍ من الحقائق السامية؛ فيجب علينا أن نعتبرها نعمة مهمة جدًّا، ونهرول لتعريف جميع القلوب المحتاجة بها؛ لأن العلاج الوحيد لعدم الوقوع في دوامة الأنا هو ربطُ القلب بغاية مثالية رفيعة، وإذا كنا لا نريد الغرق أو الاختناق، فيجب علينا أن نتشبّث بمقبض قوي أو بحبل متين.

يجب علينا أن نحاول الاستفادة من جميع الحقوق والنعم والعطايا التي وهبها الله تعالى لنا على سبيل الأمانة ونعمل على رعايتها وتنميتها تمامًا مثل البذرة التي تُلقى في باطن أرض خصبة.. يجب علينا أن نقول باستمرار: “ترى ما الذي يجب عليَّ فعله حتى تُخرِج الحبة الواحدة التي بيدي سنبلتين، ويخرج من السنبلتين خمسون حبة من القمح؟”، يجب علينا أن نبحث عن طرق كي تُنْبِتَ الحبّةُ الواحدة سبعَ سنابل وفي كل سنبلة مائة حبة كما عبر القرآن الكريم[1]، وينبغي لنا أن نسعى بكل استطاعتنا إلى الاستفادة العظمى من كل المواهب والقدرات التي نمتلكها؛ بالنظر إليها بهذا المنطق وتلك الفلسفة.

إن السبيل إلى الوفاء بحقِّ الموقعِ أو الوقوف حيث ينبغي؛ يتمثل في القدرة على النظر إلى المسألة من خلال المنطق التالي: يجب على الإنسان أن يفحص بشكل متكرّرٍ المسافةَ ما بين المكان الذي يتواجد فيه والمكان الذي يجب أن يتواجد فيه، وعليه أن يتساءل دائمًا: “بما أن الله منحني تلك النعم وأعطاني فرصة العيش في مثل هذا المناخ الجميل، فما هي الأشياء التي يريدها مني؟”، وأن يؤدي شكر النعم التي يمتلكها.

إن العطية والمنحة والهبة الأولى نعمة وفضل من الله تعالى، لا دخل لنا فيها، لقد وضعنا الله عز وجل في موقف ومقام معين، غير أنه يجب علينا أن نحقق عبوديتنا لربنا سبحانه وتعالى بما سنبذله لاحقًا من نشاط وجهد وجدية، حتى الملائكة ليقولون: “ربَّاه! ما أعظمها من حكمة كانت في إدخالك هذا الشخص من ذلك الباب المفتوح!”.

إن سادتنا الصحابة الكرام رضوان الله عليهم يمثلون نماذج مهمة جدًّا بالنسبة لنا في هذا الصدد، لقد خلقهم الله في نفس العصر الذي عاش فيه نبينا صلى الله عليه وسلم، ومهّد لهم السبيل ليكونوا صحابته، فوفّوا بحق ذلك، ولقد بلغ أولئك الأشخاص الذين كانوا يئدون بناتهم في ظلمات الجاهلية، ويعبدون الأصنام التي صنعوها بأيديهم، ويتخبطون في غياهب أنواع شتى من الوحشية، ولا يعترفون بحقوق النساء؛ بلغوا مستوى ومنزلة مكنتهم من أن يحكموا العالم كمعجزة من معجزات القرآن ويثقفوا عقل البشرية ويصقلوه، أي إنهم أعطوا المكانة والمرتبة التي منحهم الله تعالى إياها حقها، وخلال وقت قصير أعطوا الإنسانية درسًا في الحضارة، وملؤوا البسيطة علمًا وعدلًا وإنصافًا ورحمةً.

   سمات حملة الدعوة

إن لم تُستغَلّ الألطاف التي منحها الله للناس كحق أولي كما ينبغي فإن الله تعالى يسلبها ممن ليسوا أهلًا لها، ويُسلّمها إلى من هم أكثر أهلية لها؛ إذ يقول الله عز وجل في القرآن الكريم: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ﴾ (سورة الْمَائِدَةِ: 5/54).

وهنا يصرح الله تعالى بأنه سيأتي بطائفة أخرى تحل محل من ارتدوا عن دينه، أو من لم يقوموا بواجباتهم على النحو الأمثل، وتاريخ الإسلام مليء بأمثلة من هؤلاء، فمثلًا عندما بدأ الأمويون في الاضطهاد والوحشية وسفك الدماء استبدلهم الله بالعباسيين، وعندما بدأ العباسيون يضطربون ويضعفون استقر الأمر للسلاجقة، فوقعت على عاتقهم مقاومة الحملات الصليبية والمغولية، وعندما صاروا هم أيضًا عاجزين عن أداء هذه المهمة العظيمة استبدلهم الله هذه المرة بالعثمانيين..

أي إنه حين تعجز طائفة عن بلوغ المستوى الذي يريده الله جل وعلا، ولا تستطيع أداء حقِّ مكانتها، وتبدأ في التراجع بحيث لا تقف حيث يجب فإن الله تعالى يسلب منهم هذا الأمر، ويكله إلى غيرهم، فيجعلهم يمثلون دعوته.

حسنًا، ماذا يجب أن تكون صفات مَنْ يتمسكون بدين الله وينشرونه في أرجاء العالم؟

أولًا: أن يحبّهم الله ويحبونه، والحقيقة أن هذا الحبَّ متبادَلٌ، فإذا اشتاقت نفوسكم حنينًا إلى الله عندما تذكرونه فلكم أن تعلموا أن الله يحبكم، فإذا كنتم تريدون معرفة مكانتكم عند الله فعليكم أن تنظروا إلى مكانة الله ومقامه عندكم، فبقدر علاقتكم بالله، تكون علاقة الله بكم، ولذا يرد ذكر هذين النوعين من الحب الواحد تلو الآخر.

ثانيًا: يذكر القرآن الكريم أن هذه الطائفة التي تبدأ حركة إنشاء جديدة وتسعى إلى إحداث انبعاث عام؛ تخفض أجنحة التواضع والذل من الرحمة للمؤمنين، أي إنهم يرون أنفسهم دون الجميع وأقل منهم.. وعلى حد قول سيدنا عليٍّ رضي الله عنه يعيشون بين الناس كواحدٍ من الناس..

ثالثًا: إنهم يتخذون موقفًا صارمًا للغاية من الصفات الكفرية، وبعبارة أخرى: إنهم يحاولون إزالة سمات الكفر كي يعيش الجميع حياة إنسانية، ويفكروا تفكيرًا سليمًا ويتخذوا القرارات بشكل صحيح، ويبذلون قصارى جهدهم حتى يتخلص الناس من دوامة الكفر، أي إنهم يحاولون تمكين القلوب من الاتصال بالله تعالى من جديد عبر إزالة ما بين الناس وما بين الله من حواجز.

رابعًا: يناضل هؤلاء باستمرارٍ في الطريق الحق الذي يؤمنون به، ويسعون لتخليص البشر وتطهيرهم من الصفات السلبية، ولإيصالهم إلى الله عز وجل..

 خامسًا: إنهم لا يخافون ولا يذعرون ولا يعيشون جنون العظمة أمام حملات الإهانة والتحقير والأذى والافتراءات التي يتعرضون لها في هذا السبيل، فلا يستطيع كلام الناس غير اللائق ومواقفهم الفظة وسلوكياتهم العدوانية أن تُثنيهم عن الطريق الذي هم مصممون عازمون على المسير فيه، ولا شك أن كلَّ واحد من هذه الأمور فضلٌ وإحسان من الله يهبهما لمن يشاء.

   من أجل القدرة على حمل الأمانة دائمًا

يستطيع أي شخص من خلال النظر إلى الأمر بعقلانية أن يزن نفسه من ناحية هذه الصفات السامية التي وضعها الله تعالى، ويمكنه أن يراجع ويفتش هل دعوة الحق قد مُثِّلت من قبل الناس الجديرين بها أم لا؟! بيد أنه ينبغي له أن يحرص على عدم إساءة الظن بأحد أثناء قيامه بذلك.

أما بالنسبة لمسألة أن “الحق سيظل يتنقّل بين من يكونون الأسبق والأفضل نسبيًّا في استحقاقهم لهذا الحق، إلى أن ينشأ الممثلون الحقيقيون” كما ورد في السؤال؛ فإننا لو قلنا إنه لا يوجد ممثلون حقيقيون لدعوة الحق في يومنا هذا لكنّا قد أسأنا الظن بالجميع، لكن بإمكان كل شخص أن ينظر إلى نفسه بهذه الطريقة، ويقول: “إنني في أحسن الأحوال مجرد مؤتَمَنٍ ومستودَع، ولست جديرًا لتمثيل هذه الأعمال حقَّ التمثيل”، ويمكنه التفكير على النحو التالي: “إنني أسعى لمساندة هذه الدعوة حتى لا تسقط رايتها على الأرض، ولا تُنسى القيم تمامًا، ولا نعيش تحت وصايات مختلفة”.

لكن الأمر الأهم هو أن يحاول كل مؤمن أن يكون أمينًا على الدوام، وليس مؤقتًا، وثمرة هذا ومردوده كبير لدرجة أنه لا يمكن مقارنته بأي شيء آخر، فإذا كان هناك مثل هذا الهدف السامي فإن التعلق بأشياء سواه من فتور العزيمة ودناءة الهمة، يجب على الإنسان من ناحية أن يُعليَ من همته دائمًا، ويرفع من مستواه باستمرار، ويسعى إلى تحقيق جدارة تليق بذلك، ومن ناحية أخرى يجب عليه أن يتضرع ويدعو الله دائمًا: “اللهم اجعلني أمينًا صادقًا مخلصًا في الأمانة حتى ذلك اليوم الذي ستسترد فيه أمانتك!”. آمين..

***

[1] انظر: سورة البقرة: 2/261.

İBNÜ’L-VAKT

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Zengin geçmişten istifade ederek meçhul geleceğe dair plan ve projeler yapan günümüz nesillerinin, içinde yaşadıkları zamanın şartlarına uygun adımlar atabilmeleri, yani “ibnü’l-vakt” olabilmeleri adına dikkat etmeleri gereken sorumluluklar nelerdir?

   Cevap: Özellikle sofilerin kullandığı bir tabir olan ibnü’l-vakt, sözlük anlamı itibarıyla “zamanın çocuğu” demektir. Sofiye ıstılahında ise, Kur’ân ve Sünnet’e vukufunun yanında kendi dönemini de çok iyi kavramış, tekvinî emirleri çok iyi okumuş, eşya ve hâdiseleri hallaç etmiş insanlar için kullanılır. Farklı bir ifadeyle ibnü’l-vakt, eşya ve hâdiselere bütüncül bir nazarla bakan, insan, varlık ve Allah arasındaki münasebeti çok iyi kavrayan kimse demektir.

Teşriî emirlerin yanında tekvinî emirleri de çok iyi bilmeyen, kendi döneminde yaşanan olaylardan, meydana gelen gelişmelerden habersiz olan bir kimsenin, Kur’ân’ı yaşadığı dönemin şartlarına uygun anlaması ve yorumlaması mümkün değildir. Kendi dönemini, kendi zamanında olup biten hâdiseleri iyi anlayan bir kimse, Kur’ân’ın bıraktığı açık uçları, yani içtihat ve istinbata açık alanları değerlendirerek içinde yaşadığı çağa uygun yorumlar ortaya koyabilir. Esasında ibnü’l-vakt olan kimselere düşen önemli vazifelerden biri de budur.

Biraz daha açacak olursak, ibnü’l-vakt olmaktan anlaşılan birinci mana, insanın, kendi çağının bilim ve teknolojisine vâkıf olmasıdır. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, matematik gibi pozitif bilimlerde çağının birikimini elde etmesidir. Onlarla İlâhî Kelam arasındaki mutabakatı yakalaması, özellikle onun ilmî hakikatlere bakan âyetlerini modern bilimlerin imkânlarıyla yorumlayabilmesidir.

İkinci anlamı ise, insanın içinde yaşadığı dönemin kültür ve medeniyetine muttali olması, sosyal hâdiseleri doğru okuması, farklı ideoloji ve akımları yakından tanıması, mevcut algı ve fikirler hakkında bilgi sahibi olmasıdır.

Günümüz Müslümanları ister fen bilimlerinde isterse sosyal bilimlerde olsun mutlaka çağın birikimini elde etmeli ve tutmaları gerekli olan yeri tutmalıdırlar. Aksi takdirde başkaları onları tutarak ayaklarına bir pranga, boyunlarına da bir tasma takarlar. Dolayısıyla onlar da vesayet altında yaşamak zorunda kalırlar. Bu yüzden çağın bilim ve teknolojisini kendi mefkûremiz adına çok rantabl kullanma mecburiyetindeyiz. Bu, elbette birden gerçekleşecek bir hedef değildir. Fakat günümüz dünyasını iyi okur, doğru tespitlerde bulunur, şimdiden değişik alanlarla alakalı uzmanlar yetiştirir, laboratuvarlar kurarsak elli sene sonra mesele çok farklı bir yere varabilir.

   Terör ve Şiddet Eylemleri

Kendi çağını doğru okumayı başaramayanların, çağın problemlerini çözebilmesi mümkün değildir. Bilakis onun çözüm adına ortaya koyacağı her teşebbüs daha farklı dengesizlik ve problemlere sebep olacaktır. Belki de yapmış olduğu işlerle İslâm’a hizmet edeyim derken ona en büyük zararı verecektir.

İnsanın dini, vatanı, ülkesi, nesli, geleceği adına mücadele etmesi bir esastır. Hatta düşman kapıya dayandığında gerekirse sahip olduğu bu mukaddes değerleri koruma adına düşmanla yaka paça olur ve bu uğurda malını da canını da vermekten kaçınmaz. Fakat çok güçlü ve çok tahripkâr silahların üretildiği bir dönemde siz kalkar da hak arama iddiasıyla veya bir kısım eften püften sebeplerle ona buna kafa tutar, başkalarını tahrik eder veya sınır ihlâllerinde bulunursanız kendi idam fermanınızı imzalamış olursunuz.

Şiddet ve terör eylemlerine teşebbüs edenlerin, canlı bombalarla çoluk çocuk demeden masum insanların canına kıyanların, başka din mensuplarının ibadethanelerine saldırıp kutsallarına saygısızlık yapanların İslam’ın ortaya koyduğu temel değerlerle bir alakalarının olduğu söylenemez. Bu tür eylemler İslâm’ın ruhuyla taban tabana zıt olduğu gibi, günümüzde öne çıkan demokratik değerleri ve insanî oluşumları da baltalama demektir. Bu tür dengesizliklerin bir sebebi İslâm’ı doğru anlayamamaysa diğer bir sebebi de dünyadaki gelişmelere bütüncül bakamamadır.

Evet, bu tür terör ve şiddet eylemlerinin ne Kur’ân’da ne de Sünnet’te yeri yoktur. Bu tür densizlikler içine girenler, mektep bitirseler de, bir davaya sahip çıktıklarını iddia etseler de İslâm’dan habersiz yaşıyorlar demektir. Bunlar hem Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hem de O’nun sadık temsilcileri olan Hulefa-i Raşidin efendilerimizin takip ettikleri yol ve yönteme terstir. Yezid, Haccac ve Seffah gibi kimselerce pek çok zulüm ve haksızlıkların yapıldığı dönemlerde dahi hiçbir kural kaide tanımayan, kadın, çoluk çocuk ayırt etmeyen şiddet eylemlerine onay veren olmamıştır.

Aynı şekilde mesela altı asırlık Osmanlı tarihinde acaba bir kilise yakma olayı olmuş mudur? Onlar ne zaman havraları yerle bir etmişlerdir? Ne zaman diğer din mensuplarının kutsal kabul ettikleri değerlere saldırmışlardır? Fatih Sultan Mehmet’in elinde güç ve kuvvet olduğu halde, Ayasofya kilisesini kendi hazine-i hâssasından satın aldığı ve sonrasında camiye çevirdiği rivayet edilir. Daha sonraki dönemlerde de cemaati kalmayan bazı kiliseler camiye çevrilmiştir. Fakat biz yakılan, yıkılan bir kilise bilmiyoruz. Birçok kilisenin o günlerden günümüze ulaşması da bunun delilidir.

   Başkalarının Kutsallarına Saygı

Kudüs’ün fethi esnasında Hz. Ömer’le kilise babaları arasında yaşanan şu hâdise başka din mensuplarının ibadethanelerine saygılı olma konusunda başka söze hacet bırakmaz:

Kudüs’ün fethinden sonra kilise babaları Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını ancak halifeye teslim edeceklerini söyleyince, Hz. Ömer hizmetçisiyle birlikte onları teslim almak üzere Medine-i Münevvere’den yola çıkar. İki bineğin israf olacağını düşünerek tek bir binek alır ve buna sırayla binerler. Mescid-i Aksa’ya yaklaştıkları zaman bineğe binme sırası hizmetçiye gelir. Uzun yolculuktan dolayı Hz. Ömer’in elbiseleri de yırtık ve yamalı vaziyettedir. Kilise babaları onun bu halini görünce, “İşte bizim kitaplarımızda vasıflarını okuduğumuz şahıs budur.” diyerek anahtarları ona teslim ederler. Namaz vakti girdiğinde Patrik, Hz. Ömer’e namazını mescidin içinde kılabileceğini söyler. Fakat o, “Şayet ben burada namaz kılarsam, benden sonra gelen Müslümanlar halife namaz kıldı diye burayı mescit yaparlar ve siz kilisenizde ibadet edemezsiniz.” diyerek bu teklifi reddeder, dışarıda bir yerde namazını eda eder.

Bu nasıl bir anlayıştır! Aradan bin dört yüz sene geçmiş olmasına rağmen bugün insanlığın böyle bir ufka sahip olduğu söylenebilir mi? İşte Müslümanlığı gerçek derinliğiyle anlayanlar, dünyayı, sosyal yapıları, toplumsal değişimleri doğru okuyanlar onlardır. Bu sayededir ki insanlığa gerçek bir huzur dönemi yaşatmışlardır.

Evet, kim hangi gerekçeyle terör ve şiddet eylemlerine tevessül ederse etsin, büyük bir yanlış içindedir. Radikal terör örgütlerinin, ne istiklal mücadelesi verme iddiaları, ne ellerinden alınan hakları geri alma düşünceleri, ne de kendilerine yapılan zulüm ve haksızlıkları cezalandırma niyetleri terör ve şiddet olaylarını meşru gösteremez. Gayrimeşru yollarla verilen bir istiklal mücadelesi, istiklali ayaklar altına alma demektir. Hakkı ikame adına yapılan kaba saba hareketlerin hakkı çiğneme olduğunda şüphe yoktur. İslâm’a, insanlığa ve evrensel değerlere aykırı bu tür hareketlerin düşmanlığa kilitli bir kısım odakların ekmeğine yağ süreceğini de unutmamak gerekir. Onların istediği de budur. Aşırı ve dengesizce tavırlar onların işini kolaylaştıracak; işgal ve müdahalelerinin önünü açacaktır.

   Vahşet ve Şiddet Sarmalı

Öte yandan bir yerleri yakma yıkma, masum insanların canına kıyma, toplum düzenini alt-üst etme gibi şiddete dayalı eylemlerin gelecek nesillere kin, nefret ve intikam hisleri miras bırakacağı da göz ardı edilmemelidir. Bugünün Müslümanlarına düşen vazife, yeni yeni kavgaların fitilini ateşlemek değil, var olan kin ve nefretleri toprağa gömme ve bir daha dışarı çıkmaması için üzerine kocaman kayalar yerleştirmedir. İnsanlığı sevgi etrafında bir araya getirmenin, umumî bir sulh atmosferi oluşturmanın bundan başka çıkar yolu yoktur.

Radikalizm ve şiddete başvurmak suretiyle problemlerine çözüm arayan Müslümanlar, maalesef İslâm hakikatini doğru anlayamadıkları gibi çağlarını da doğru okuyamıyorlar. Yapmış oldukları şenaat ve denaetlerle Müslümanlık adına çok kötü bir imaj oluşturuyorlar. Var olan İslâm düşmanlığını daha da büyütüyor, Müslümanlar hakkında yaşanan paranoyaları daha da derinleştiriyor, İslâm dünyası hakkındaki negatif algıları daha da güçlendiriyorlar. Vahşet, vahşet doğuruyor, şiddet, şiddete sebep oluyor.

Kur’ân aklîliği ve siyer felsefesi ile telif edilmesi mümkün olmayan her hareketin, aleyhimize döneceğini çok iyi bilmeliyiz. Eğer ibnü’l-vakt, ibnü’z-zaman olmak istiyorsak çok dengeli ve çok sabırlı olmak, hilm ile hareket etmek zorundayız. Dengesizce tavırlarla yeni bir kısım problemlere sebebiyet verme bir yana; bugüne kadar gözü dönmüş bir kısım canilerin sebep oldukları yırtık ve gedikleri tamir etmenin de bize düşen bir sorumluluk olduğunu unutmamalıyız. Gittiğimiz her yerde, karşılaştığımız her insana Müslümanlığın şiddet dini olmadığını, hiçbir şekilde teröre prim vermediğini anlatmak zorundayız.

***

Not: Bu yazı 26 Kasım 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ماذا نفضّل؟

Herkul | | العربية

   سؤال: كيف يجب أن نفهم الآية الكريمة الرابعة والعشرين من سورة التوبة؟

   الجواب: يشير السؤال هنا إلى قول الله تعالى: ﴿قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/24).

يبدأ الحق تعالى الآية الكريمة بلفظ “قُل” في إشارة إلى أنّ سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم واسطةٌ بين الله تعالى وبين عباده، ويشير هذا الأسلوب بشكل عام إلى أهمية التكاليف والمسؤوليات وثقلها، كما يُشعر هذا الأسلوب بأن الأوامر التي يرِدُ ذكرها قد نزلت من عند الذات الإلهية، وهذا في الوقت ذاته يمنع بعض المتحاملين والمتحيزين أو المتمردين من إساءة الظن بنبينا محمد صلى الله عليه وسلم؛ مذكّرًا إياهم بأنه عليه الصلاة والسلام لا يتحدث من تلقاء نفسه.

ثم تلفت الآية الانتباه إلى المصير المؤلم الذي قد يحيق بالمرء في حال تقديمه شيئًا من الأمور الدنيوية على محبة الله ورسوله أو على الكفاح والجهاد في سبيله تعالى، وكذلك تأمر الآية من تعلّقوا بمفاتن الدنيا تعلقًا يُنسيهم الله تعالى بأن: “تَرَبَّصُوا!” أي “انتظروا”، فماذا سينتظرون؟! أمرَ الله، والمعنى المراد هنا هو ما سيقع لهم من عقاب وعذاب وما سيحل بهم من بلايا ومصائب؛ لأن مثل هؤلاء الأشخاص لم يحسنوا اختيارهم أو أنهم لم ينتبهوا إلى ما يجب أن تُعطى له الأولوية.

وفي ختام الآية يقول الحق تعالى: ﴿لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ﴾؛ وهذا يعني أن التعلُّق القلبي بالأشياء المذكورة في الآية قد يُضِلُّ الإنسان ويُوقعه في الفسق إن تقدم على حب الله تعالى.

ولكن ما هو الفسقُ؟ الفسقُ: هو تجاوزُ الإطار الذي حدده الله في الإسلام؛ أي عدم مراعاة أوامر الدين ونواهيه.. فقد وضعَ الإسلام لكلٍّ من العقيدة والأعمال والأخلاق والمشاعر والأفكار والصلة بالله والحياة القلبية والروحية إطارًا خاصًّا بها، وكما يُفهم من الآية، فإن الشرط الأساسي والأوّلي للالتزام بهذا الإطار هو تقديم محبة الله تعالى ورسوله صلى الله عليه وسلم، وتفضيل الجهاد والنضال في سبيل الله عز وجل على كل شيء.. فإن لم يحسن المرء اختياره في هذه المسألة، فيستحق أن يوصم بـ”الفسق”.

   الحبّ المتّزن واللائق

والحقيقة أن كل ما ورد في الآية الكريمة مهمٌّ للغاية بالنسبة للإنسان؛ فبالطبع يجب على الإنسان أن يُحب والديه، وألا يُقصِّر في احترامهما، وعليه أن يحتضن أولاده وينشغل بتربيتهم، وعليه كذلك أن يُحب إخوانه، وأن يكون مستعدًّا لمساعدتهم في أية لحظة، ويجب أن يحب زوجته، ويحتفي بأقاربه؛ فهذه كلها أشياء مطلوبة.

نعم، يجب على المرء أن يهتم بكلِّ هؤلاء ويعاملهم دائمًا بلطف وإحسان.. ذلك أن ثمة تأكيدًا وتوجيهًا ورَدَ في العديد من الآيات والأحاديث على ضرورة هذا النوع من الرعاية، وعلى أهمية الواجبات والمسؤوليات التي يجب عليه الوفاء بها، فلا يصح أن يُهمِل الإنسان والديه وأبناءَه وأقاربه وذويه، وإلا حاسبه الله عز وجل على ذلك.

وبالمثل، فلا حرجَ أن يعمل الإنسان ويكسب ويتاجر ويربح المال.. بالطبع، على الإنسان أن يُعِدُّ دراسة جدوى جيدة قبل البدء في العمل، ويخطو خطوات معقولة وواقعية حتى يتسنى له تحقيقُ الأرباح واتقاءُ الأضرار المحتملة.. لا حرج في هذه الأمور طالما أنها لا تتقدم على حب الله ورسوله، ولا تُبعد الإنسان عن إعلاء كلمة الله، بل على العكس، إنها من جملة واجبات المؤمن بحسب درجته ومكانته.. لكن المذموم في الآية هو أن يعتني الإنسان ويشغل وقته بهذه الأمور دائمًا، ويضعها في مقدمة القضايا الأكثر أهمية عند ترتيبه لأولوياته.

ومن المهم عدم الخلط بين هذين الأمرين، أي إن للإنسان بعض الاهتمامات الدنيوية، ولا يوجد مانع مطلقًا من انشغاله بها، بل على العكس، إنها من مطالب الطبيعة البشرية، كما أن عليه بعض الالتزامات الدنيوية، ولا يمكن التفكير في إهمالها.. إلا أنه لا ينبغي أن تقف الدنيا حائلًا بين العبد وبين الله عز وجل، ولا أن تتقدم على أكثر الأشياء تقديرًا عند الله، وإذا كان هناك شيء يفصل في هذا الأمر فهو ضمير الإنسان.

قد يفتتن الإنسان أحيانًا بأبنائه وأمواله وثرواته وقصوره التي يعيش فيها وينسى ما يجب ألا ينساه أبدًا إزاء المتع الدنيوية.. وقد تمنعه أمواله وأولاده من الخدمات في سبيل الله جل وعلا؛ ذلك لأن عناقيد الفاكهة التي تتدلى من الأغصان، والظلال التي تنعش الإنسان، والمياه الباردة التي يجِدّ الإنسان في البحث عنها عند اشتداد حرارة الصيف، هي التي جعلت حتى صحابيًّا جليلًا مثل كعب بن مالك يتخلف عن غزوة تبوك، لكنه نجا من الهلاك بفضل إخلاصه في توبته وصدقه.

أجل، أحيانًا ما يحدث -حفظنا الله- أن ينسى الإنسانُ اللهَ ورسولَه بسبب بساتينه ورِياضه ومكاسبه وأماكن لهوه وتسليته، وتحل هذه الأشياء محل حبه لله ورسوله، وقد تمنع هذه الأشياءُ الإنسانَ من السعي والجد في سبيل الله، وفي هذه الحالة يصبح الإنسان عُرضةً للمصائب والابتلاءات، وتخلصًا من هذه العاقبة السيئة تُذَكِّرُ الآية الكريمة المؤمنين بضرورة أن يرجح حبُّ الله ورسوله على كلِّ أنواع الحب الأخرى، وأن يتقدم الشوق والرغبة في أن يرفرف اسم الله الجليل والاسم المحمدي الكريم في كل أرجاء العالم؛ على كل شيء.

إذا كان المؤمن يحب الله ورسوله أكثر من كل شيء، وكان همه وشغله الشاغل هو إعلاء كلمة الله دائمًا، وكان يضع هذه الأمور على رأس أولوياته فإن علاقته بالأغيار لن تضره شيئًا.. لكن إذا لم يكن هؤلاء في المقدمة فهذا يعني أن الإنسان لم يحسن اختياراته، وسيضطر -حفظنا الله- إلى دفع ثمن اختياره.

   لا يجتمع حبان في قلب واحد

جاء في منقبة عن إبراهيم بن أدهم قدس الله سره: لا يجتمع حُبَّان في قلب واحد؛ فيجب على المؤمن أن يحدد بداية، وبشكل صحيح، من سيحب، وبمن سيهتم، وبمن سيرتبط قلبيًّا، وهذا هو ما تبيّنه لنا الآية الكريمة.. إنها تُعلّمنا أنه لا ينبغي أن يتقدم أيُّ حبٍّ على محبة الله عز وجل ورسوله صلى الله عليه وسلم، ومهما شعر الإنسان بمقتضى طبيعته، من اهتمام ومحبة تجاه بعض الكائنات الفانية الضعيفة، فيجب أن يأتي هذا الحب في الدرجة الثانية، ولا ينبغي بأي حال من الأحوال أن تحل محبةُ الأولاد أو الأموال محلَّ محبة الله عز وجل، وإلا فإنه يخشى من سوء العاقبة.

ولقد وجِّه للأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي سؤالٌ يتعلق بالحرب العالمية الأولى مفاده: إن المصيبة نتيجةُ جنايةٍ، ومقدمةُ ثوابٍ؛ فما الذي اقترفتم حتى حَكم عليكم القدر الإلهي بهذه المصيبة، إذ المصائب العامة تنزل لأخطاء الأكثرية؟ وما ثوابكم العاجل؟

فأجاب قائلًا: مقدمتها إهمالنا لثلاثة أركان من أركان الإسلام؛ الصلاة، الصوم، الزكاة، إذ طَلب منا الخالقُ سبحانه ساعة واحدة فقط من أربع وعشرين ساعة لأداء الصلوات الخمس فتقاعسْنا عنها، فجازانا بتدريب شاق دائم لأربع وعشرين ساعة طوال خمس سنوات متواليات، أي أَرْغَمَنَا على نوع من الصلاة.. وإنه سبحانه طلب منا شهرًا من السنة أن نصوم فيه رحمة بنفوسنا، فعزّت علينا نفوسنا فأرغَمَنا على صومٍ طوالَ خمس سنوات، كفّارة لذنوبنا، وإنه سبحانه طلب منا الزكاة عُشرًا أو واحدًا من أربعين جزءًا من ماله الذي أنعم به علينا، فَبَخِلنَا وظلمنا، فأرغَمَنَا على دفع زكاة متراكمة، فـ” الجزاء من جنس العمل ”[1].

وإذا نظرنا إلى المسألة من وجهة نظر بديع الزمان فسنرى أن الله تعالى قد عاقبَنا بأشكال مختلفة على ما وقع منا من تقصير وإهمال في معايشة دين الإسلام المبين، وهذا هو المعنى المراد إيصاله من قوله تعالى: ﴿فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللهُ بِأَمْرِهِ﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/24).

بل إنه يمكن النظر من هذه الزاوية أيضًا إلى المشاكل والأزمات التي يتعرض لها المسلمون حاليًّا، فلا حاجة للبحث عن مجرم في الخارج، وبدلًا من التسلي بسَبِّ ولعن الظالمين والطغاة القساة الذين يحيطون بنا ويتحكمون فينا ويحرموننا من القدرة على فعل ما نريد، يجب علينا أولًا أن نعود إلى أنفسنا ونحاسبها قائلين: “تُرى ماذا فعلنا حتى يحلّ بنا كل هذا؟!” فلو أن المسلمين فضلوا الأمورَ الواردة في الآية على ربهم ونبيهم وإعلاء الدين، فسيعاقبهم الله بصنوف وأشكال مختلفة من الجزاء، وعليه يجب علينا أولًا أن نفعل مثلما فعل بديع الزمان؛ فنفتّش عن عيوبنا وتقصيراتنا في البداية، ثم نهتم بجبرها وإصلاحها.

ومن المؤسف في يومنا هذا أننا لا نفكّر في الله كما ينبغي ، ولا نحب مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم كما يلزم، ولا نبذُل الجهود والمساعي اللازمة للتعريف باسمه في جميع أنحاء العالم، ربما تُحمَل عباراتي هذه على إساءة الظن، إلا أنَّ هذه هي القناعة التي تتكون بداخلي عندما أنظر إلى الوضع العام للأمة المحمدية.

فمن المعروف محبة سيدنا عمر رضي الله عنه لرسول الله صلى الله عليه وسلم وارتباطه به من صميم قلبه.. لقد كان يحبه لدرجة أن نبينا صلى الله عليه وسلم عندما انتقل إلى أفق روحه، سلّ عمر سيفه قائلًا: “من قال إن محمدًا قد مات ضربتُ عنقه”، فقد كان رضي الله عنه مرتبطًا به قلبيًّا ومحبًّا له بإخلاص، لكنه عندما التقى النبي ذات يوم وقال له: يَا رَسُولَ اللَّهِ، لَأَنْتَ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ إِلَّا مِنْ نَفْسِي، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “لَا، وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْكَ مِنْ نَفْسِكَ، فَقَالَ لَهُ عُمَرُ: فَإِنَّهُ الآنَ، وَاللَّهِ لَأَنْتَ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ نَفْسِي، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “الآنَ يَا عُمَرُ[2].

إنني أحيل هذا الأمر إلى ضمائركم.. فزنوا أنفسكم بموازين ضمائركم الحساسة وقوِّموها، وحاولوا أن تحددوا أين أنتم من الإسلام؟ هل تقفون حقًّا حيث يجب أن تكونوا؟ أم أنكم خرجتم من الدائرة التي يجب عليكم الوقوف فيها، وانتهكتم المجال المباح، ودخلتم في عداد الفاسقين الذين أكّد الحق تعالى على عدم هدايته لهم في ختام الآية؟!

فيا ليتنا ننشغل دائمًا بحب الله تعالى ومحبة رسوله صلى الله عليه وسلم، وأن نتحرق شوقًا وعشقًا لتعريف كل الكون بهما والحديث عنهما! ليتنا نحاسب أنفسنا باستمرار ونحاول تصحيح أوجه القصور لدينا! ليتنا نهتمّ أكثر فأكثر بما يمكننا فعله من أجل القيم التي نؤمن بها! ليتنا نبحث باستمرار عن طرق بديلة للدخول إلى القلوب! ليتنا نتمكن من وضع إستراتيجيات جديدة تكون أكثر نفعًا للناس عندما نقابلهم! وذلك حتى لا نندم يوم لا ينفع الندم.

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، اللوامع، ص 840.

[2] صحيح البخاري، الأيمان، 2.

EMANETTE EMİN MİYİZ?

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: “İlk hak başka, temsil ile gelen hak başkadır. Eğer hak, kendi değerleri ölçüsünde temsil edilmiyorsa her zaman geriye alınabilir.. alınır ve hakikî temsilciler yetişeceği âna kadar da nisbî iyiliği önde olanlar arasında dolaşır durur.” ifadesi ne gibi mesajlar içermektedir?

   Cevap: Esasında bütün haklar, bir ismi de “Hak” olan Cenab-ı Hakk’a aittir. Zatî olarak insanın hiçbir hakkı yoktur. Allah, büyüklüğünün ayrı bir tecelli dalga boyu olarak insanlara emaneten bazı haklar vermiş, onları çeşit çeşit nimetlerle donatmıştır. İnsan, hiçbir ceht ve gayret göstermeksizin bir kısım hak ve imtiyazlara sahip olarak dünyaya gelir. Bunlara “bahşedilmiş haklar” diyebilirsiniz. Çünkü bunlar insanın kendi iradesini kullanarak elde ettiği haklar değildir. İnsan olarak yaratılmadan Müslüman beldesinde hayata gözlerini açmaya, yüksek istidat ve kabiliyetlerle donatılmadan münasip bir ortamda neş’et etmeye kadar sahip olunan pek çok hak ve imtiyaza bu gözle bakılabilir.

İnsana düşen vazife, iradesinin hakkını vererek ve sahip olduğu istidat ve kabiliyetleri sonuna kadar inkişaf ettirerek Allah’ın cebr-i lütfî olarak ihsan etmiş olduğu bu haklara layık olmaya çalışmasıdır. Hiç şüphesiz bu konuda peygamberlerin her birisi bizim için önemli birer rehberdir.

Bu hakikati ifade sadedinde, Allah Teâlâ, bu hakları kullarına karşılıksız olarak vermiştir denebileceği gibi, onların hayatları boyunca ortaya koyacakları yüksek performansa binaen bunları ihsan etmiştir de denebilir. Mesela bir insanın nübüvvetle serfiraz kılınması çok büyük bir ayrıcalıktır. Allah, dilediği kulunu böyle bir nimetle şereflendirebilir. Fakat O (celle celâluhu), çocukluklarından itibaren hayatları boyunca ortaya koyacakları ceht ve gayreti ezelî ilmiyle bildiği bazı kullarını böyle yüksek bir payeyle şereflendirmiş de denebilir.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatına bakan hangi insan, başta nübüvvet olmak üzere O’nun sahip olduğu iffet, ismet ve fetanet gibi nimetleri hak etmediğini düşünebilir! Zira O, iradesini son haddine kadar kullanmak suretiyle kendisine bahşedilen ilk hakları çok verimli şekilde değerlendirmesini bilmiştir. Hayat-ı seniyyeleri boyunca öyle isabetli kararlar vermiş, öyle yerinde tercihler ortaya koymuştur ki, akl-ı selim sahibi hiçbir ferdin bunlara karşı çıkması, itiraz etmesi mümkün değildir. Beden ve cisimden ibaret olan bir insan, meleklerin yaptığı amellerin ötesinde şeyler yapmıştır.

   Konumun Hakkını Verme

Hayatı süzerek yaşayan bir insan, Allah’ın doğuştan bahşetmiş olduğu hak ve nimetlerin, hayatının daha sonraki safhalarında da devam ettiğini görür. Mesela kaçımız düşünerek, taşınarak, işin felsefesini kavrayarak hizmet-i imaniye ve Kur’aniye davasına gönül vermişizdir? Çoğumuz kendisini bir anda işin içinde bulmuştur. Sanki elli kişiyle birlikte sokakta yürürken bir kapı aralanmış ve içlerinden üç beş tanesi içeriye alınmıştır. Bu yönüyle insanın, “Ben düşündüm, ben planladım, ben ortaya koydum.” demesi çok zordur. Bizden daha akıllı nice insanlar aynı caddeden gelip geçmişler fakat aralanan kapıdan içeriye girmeyi düşünmemişlerdir. Hatta bunların bir kısmı, kapının yanından geçmesine rağmen onu görmemiş, kendisini çağıran sesi dahi duymamıştır.

İşte asıl mesele de bahşedilen bütün bu hak ve nimetlerin çok önemli birer emanet olarak görülmesi ve hakkının verilmeye çalışılmasıdır. İnsan, ne sahip olduğu nimetleri görmezden gelerek küfran-ı nimete (nankörlüğe) girmeli ne de bunlar ile övünmek suretiyle gurura düşmelidir. Öncelikle nimet ve mazhariyetleri asıl sahibine yani Cenab-ı Hakk’a vermesini bilmeli, sonrasında da bunlara lâyık olmaya çalışmalıdır.

Evet, bizler öncelikle Allah’ın lütuf ve ihsanlarının farkına varmalıyız, bunları kendimizden bilmek suretiyle gurur ve kibre kapılmamalıyız. Sonrasında da Cenab-ı Hakk’ın bizi koymuş olduğu yerin, makamın ve statünün hakkını vermeliyiz. Bütün tavır ve davranışlarımızı bulunduğumuz yere göre ayarlamalıyız. Eğer yüce hakikatlere karşı belli ölçüde ufkumuz açılmışsa, bunları çok önemli birer nimet olarak görmeli ve bütün muhtaç sinelere duyurabilme istikametinde koşmalıyız. Zira benlik girdabına düşmemenin yegâne çaresi, yüksek bir mefkûreye dilbeste olmaktır. Şayet batmamak ve boğulmamak istiyorsak, çok sağlam bir kulpa veya kopmayan bir urgana yapışmalıyız.

Allah’ın bize emanet olarak verdiği bütün hakları, nimetleri, ihsanları âdeta verimli bir toprağın bağrına atılmış tohum gibi değerlendirip nemalandırmaya çalışmalıyız. Sürekli “Acaba ne yapmalıyım ki elimdeki tek bir tohumdan iki tane başak, iki başaktan elli tane buğday çıksın?” demeliyiz. Kur’ân-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi tek bir habbeyi yetmişlere, yedi yüzlere ulaştırmanın yollarını aramalıyız. (Bakara sûresi, 2/261) Sahip olduğumuz bütün istidat ve kabiliyetlere bu mantık ve felsefe ile bakarak onları son milimine kadar değerlendirmeye gayret etmeliyiz.

Konumun hakkını verebilmenin veya durulması gerekli olan yerde durabilmenin yolu, meseleye bu mantıkla bakabilmektir. İnsan, durduğu yer ile durması gerekli olan yer arasındaki mesafeyi sık sık kontrol etmelidir. “Allah bana şu lütuflarda bulunduğuna, bana böyle güzel bir atmosferde yaşama imkânı bahşettiğine göre, acaba benden istediği şeyler nelerdir?” demeli ve sahip olduğu nimetlerin şükrünü eda etmeye bakmalıdır.

İlk bahşiş, avans ve mevhibe Allah’ın bir lütfudur. Onda bizim dahlimiz yoktur. Allah bizi getirip belli bir makama koymuştur. Fakat daha sonra ortaya koyacağımız performansla, gayret ve ciddiyetle Allah’a karşı öyle bir kulluk ortaya koymalıyız ki melekler bile şunu demeli: “Ya Rabbi, Senin bu zatı açılan kapıdan içeri almanda ne büyük hikmet varmış!”

Bu konuda sahabe-i kiram efendilerimiz bizim için çok önemli birer örnektir. Allah, onları Peygamber Efendimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) aynı çağda dünyaya getirmiş, onlara sahabe olma yollarını açmış ve onlar da bunun hakkını vermişlerdir. Cahiliyenin karanlıklarında diri diri çocuklarını toprağa gömen, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapan, elli tür vahşet içinde bocalayan, kadınlara hak tanımayan insanlar, Kur’ân’ın bir mucizesi olarak cihanı idare edebilecek, beşerin aklını terbiye edebilecek bir kıvam kazanmışlardır. Yani onlar, Allah’ın kendilerine bahşettiği konum ve makamın hakkını vermiş, kısa süre içerisinde insanlığa medeniyet dersi vermiş, yeryüzünü ilim, adalet, hakkaniyet ve merhametle doldurmuşlardır.

   Dava İnsanlarının Özellikleri

Şayet Allah’ın ilk hak olarak vermiş olduğu lütuflar gereği gibi değerlendirilmezse, Allah bunları ehil olmayanlardan alır ve ehillere teslim eder. Zira O, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir, Allah onları sever, onlar da Allah’ı. Onlar, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta hiç kimsenin ayıplamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki dilediğine verir. Allah vâsi ve alîmdir (ihsanı boldur, her şeyi bilir).” (Mâide suresi, 5/54)

Allah, burada dininden geri dönen, yani irtidat eden veya yapması gerekli olan mükellefiyetleri gereği gibi yapmayan kimselerin yerine başka bir topluluk getireceğini ifade buyuruyor. İslâm tarihi bunun örnekleriyle doludur. Mesela Emeviler, zulmetmeye, gaddarlığa, kan dökmeye başlayınca Allah onların yerine Abbasileri getirmiştir. Abbasiler sarsıntı yaşamaya başlayınca Selçuklular işe vaziyet etmiştir. Haçlı ve Moğol istilalarına karşı koymak onlara kalmıştır. Onlar da bu büyük misyonu eda edemez hale gelince, bu sefer Allah, onların yerine Osmanlıları getirmiş ve onlar sayesinde İslam dünyası dört asır huzur içinde yaşamıştır.

Demek ki bir topluluk Allah’ın istediği kıvamı ortaya koyamaz, konumunun hakkını veremez, durması gerekli olan yerde durmayarak gerisin geriye gitmeye başlarsa, Allah da bu işi onlardan alıyor, başkalarına tevdi ediyor ve davasını onlara temsil ettiriyor.

Peki, Allah’ın dinine sahip çıkacak, onu etraf-ı âlemde neşredecek insanların özellikleri neler olmalı? İlk olarak Allah’ın onları, onların da Allah’ı sevdikleri ifade ediliyor. Esasında bu sevgi karşılıklıdır. Şayet siz Allah’ı andığınız zaman burunlarınızın kemiği sızlıyorsa, Allah tarafından sevildiğinize inanabilirsiniz. Allah nezdindeki konumunuzu öğrenmek istiyorsanız, Allah’ın sizin nezdinizdeki yer ve konumuna bakmalısınız. Allah’a karşı ne kadar alakanız varsa, Allah’ın size karşı alakası da o kadardır. Bu sebeple bu iki sevgi peş peşe zikrediliyor.

Âyetin devamında yeni bir inşa hareketi başlatacak, umumî bir diriliş peşinde koşacak bu topluluğun mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirecekleri ifade ediliyor. Yani onlar kendilerini herkesten dûn görürler. Hz. Ali’nin ifadesiyle insanlar içinde sıradan ve sade bir insan gibi yaşarlar. Buna karşılık küfür sıfatlarına karşı çok aziz bir duruş ortaya koyarlar. Yani yeryüzünde herkesin insanca yaşaması, doğru düşünüp doğru karar vermesi adına küfür sıfatlarını izale etmeye çalışır, insanların küfür girdabından kurtulması adına ellerinden geleni yaparlar. Farklı bir ifadeyle, Allah’la insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek kalbleri yeniden Allah’la buluşturmaya çalışırlar.

Ayrıca bunlar, hak bildikleri yolda sürekli mücahede ederler. İnsanların olumsuz sıfatlardan sıyrılmalarını ve arınmalarını temin etmeye, onları Allah’a ulaştırmaya çalışırlar. Bu yolda karşılaşacakları hakaretler, ayıplamalar, iftiralar ve eziyetler karşısında da korkuya kapılmaz, paniklemez ve paranoya yaşamazlar. Âlemin uygunsuz sözleri, kaba tavırları, saldırgan davranışları onları yürümeye azmettikleri yoldan alıkoyamaz. Hiç şüphesiz bunların her biri Allah’ın birer fazlı ve ihsanıdır ki O, bunları dilediğine lütfeder.

   Daimi Emanetçiler Olabilmek

Herkes meseleye rasyonelce bakarak kendisini Cenab-ı Hak tarafından ortaya konulan bu yüce vasıflar zaviyesinden tartabilir. Hak davanın, kıvamında insanlar tarafından temsil edilip edilmediğini gözden geçirebilir. Fakat bunu yaparken kimse hakkında suizanna girmemeye dikkat edilmelidir.

Soruda zikredilen, hakikî temsilcilerin bulunmadığı zamanlarda, hakkın, nisbî iyiliği önde olanlar arasında dolaşıp duracağı konusuna gelince, günümüzde hak davasının hakiki temsilcilerinin bulunmadığını söyleyecek olursak, herkes hakkında suizanna girmiş oluruz. Fakat herkes kendisine bakarken böyle bakabilir. “Biz, olsa olsa birer emanetçiyiz. Bu işin hakiki temsilciliği bize düşmez.” diyebilir. “Ben, bu bayrak yere düşmesin, değerler bütün bütün unutulmasın, çeşit çeşit vesayetler yaşanmasın diye bu işe sahip çıkmaya çalışıyorum.” şeklinde düşünebilir.

Fakat asıl önemli olan, her bir mü’minin muvakkat değil, daimi emanetçi olmaya çalışmasıdır. Bunun getirisi başka şeylerle mukayese edilemeyecek kadar büyüktür. Böyle yüksek bir hedef varken daha berisindeki şeylere dilbeste olmak dûnhimmetliktir. İnsan her zaman himmetini âli tutmalı, sürekli çıtayı yükseltmeli ve buna göre bir liyakat ortaya koymaya gayret etmelidir. Diğer yandan da sürekli, “Allah’ım, emanetini alacağın güne kadar bizi emanette emin kıl!” diye dua dua yalvarmalıdır.

***

Not: Bu yazı 21 Mayıs 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

NEYİ TERCİH EDİYORUZ?

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Tevbe suresinin yirmi dördüncü âyet-i kerimesini nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Soruda ifade edilen âyet-i kerime şu şekildedir: قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ De ki: Eğer ana-babalarınızı, çocuklarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, akrabalarınızı (veya mensup olduğunuz topluluğu), bin bir emek ve zahmetle kazandığınız malları, kesada uğramasından korktuğunuz ticaretinizi, ferah feza meskenlerinizi Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihat etmekten daha çok seviyorsanız, Allah’ın buyruğunu (azabını) bekleyin. Allah, yoldan çıkmış fasıklara hidayet nasip etmez.” (Tevbe sûresi, 9/24)

Cenab-ı Hak, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), Kendisiyle kulları arasında bir vasıta olduğunu ifade etme sadedinde ayet-i kerimeye قُلْ “De ki” lafzıyla başlıyor. Bu üslup, genel itibarıyla daha sonra ifade buyrulacak mükellefiyet ve sorumlulukların önemine ve ağırlığına işaret eder. İfade buyrulan emirlerin bizatihi Allah’tan geldiğini ihsas eder. Aynı zamanda bu, bir kısım şartlanmış, önyargılı veya mütemerrit insanların, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında yanlış mülahazalara girmesine mâni olur; O’nun kendi hesabına konuşmadığını hatırlatır.

Daha sonra bir kısım dünyalık şeylerin Allah ve Resûlü’nün sevgisinin veya O’nun yolunda mücahede etmenin önüne geçmesi durumunda maruz kalınabilecek acı akıbete dikkat çekilir. Âyet, Allah’ı unutturacak ölçüde dünyanın cazibedar güzelliklerine bağlanan kimselere “Bekleyin!” der. Neyi bekleyecekler? Allah’ın emrini. Bundan kastedilen mana, gelecek olan ceza ve azap, belâ ve musibetlerdir. Çünkü bu tür insanlar yanlış bir tercihte bulunmuş ya da neye öncelik hakkının verileceğini kestirememişlerdir.

Âyetin sonunda ise Allah’ın fasıkları sevmeyeceği ifade edilir. Demek ki âyette sayılanlara duyulan alaka Allah sevgisinin önüne geçtiği takdirde insanı yoldan çıkarıp fasık hâline getirebilir.

Ne demektir fasık? Allah’ın, Müslümanlık adına belirlediği çerçevenin dışına çıkan, yani dinin emir ve yasaklarına riayet etmeyen insan demektir. İslâm’da; itikada, amele, ahlâka, duygu ve düşünceye, Allah’la irtibata, kalbî ve ruhî hayata ait bir çerçeve belirlenmiştir. Âyetten anlaşıldığına göre bu çerçeveye uymanın öncelikli şartı, Allah ve Peygamber sevgisinin, Allah yolunda mücadele ve mücahede etme aşkının her şeyin önünde tutulmasıdır. Şayet insan bu konuda yanlış bir tercihte bulunursa “fısk” damgası yiyebilir.

   Dengeli ve Yerinde Sevgi

Aslında âyette sayılanların her birisi insan açısından çok önemlidir. Elbette bir insan ana-babasını sevmeli ve onlara karşı saygıda kusur etmemelidir. Çocuklarını bağrına basmalı ve onların terbiyeleri ile meşgul olmalıdır. Kardeşlerine karşı muhabbet beslemeli ve her an onlara yardım etmeye hazır olmalıdır. Eşini sevmeli,  akrabalarına karşı alâka duymalıdır; bunlar matlup şeylerdir.

Evet, insan bunların üzerine titremeli, sürekli onlara karşı iyilik ve ihsanla muamele etmelidir. Nitekim birçok âyet ve hadiste, insanın yakınlarına karşı göstermesi gereken ilgi, alâka ve yerine getirmesi gereken görev ve sorumluluklar üzerinde durulur. İnsan ne anne babasına ne çoluk çocuğuna ne de yakınlarına ve akrabalarına karşı alâkasız kalamaz. Aksi takdirde yapması gerekli olan vazifelerde kusur ettiğinden dolayı Allah’a hesap verir.

Aynı şekilde insanın çalışması, kazanması, ticaretle iştigal etmesi, para kazanması da kötü şeyler değildir. Elbette insan, bir işe başlamadan evvel iyi bir fizibilite çalışması yaparak, sebeplere riayet ederek, makul ve realist adımlar atarak kazanç elde etmeye, muhtemel zararlardan korunmaya çalışacaktır. Allah ve Peygamber sevgisinin önüne geçmedikleri, insanı i’lâ-i kelimetullah yolundan alıkoymadıkları sürece bunlarda bir mahzur yoktur, bilakis yerine ve derecesine göre mü’minin vazifeleri cümlesindendir. Âyette kötülenen, insanın sadece bunlara im’ân-ı nazar etmesi, sürekli bunlarla oturup kalkması ve bunları, ehemmiyet sıralamasında en başta gelen hususların önüne geçirmesidir.

Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak gerektir. Yani insanın bazı dünyevi alakaları vardır, bunlarla irtibatında mutlak bir sakınca yoktur, bilakis insan tabiatının bir gereğidir. Yine onun dünyaya bakan bir kısım mükellefiyetleri vardır ve bunları ihmal etmesi düşünülemez. Ancak dünya onunla Allah arasına girmemeli, Allah’ın en çok kıymet atfettiği şeylerin önüne geçmemelidir. Bu konuda hakem olacak bir şey varsa o da insanın vicdanıdır.  

Bazen sahip olduğu evlâtlar, mal ve servetler, oturduğu yalı ve saraylar insanı büyüleyebilir, dünyalık zevkler karşısında asla unutmaması gerekli olan şeyleri ona unutturabilir. Sahip olduğu mal ve evlâtlar onu Allah yolunda yapılacak hizmetlerden alıkoyabilir. Nitekim dallardan sarkan salkım salkım meyveler, insanı ferahlatan gölgelikler, yaz sıcağında insanın en çok aradığı soğuk sular, Sahabeden o büyük insan Kâb İbn-i Mâlik’i bile Tebük seferinden geri bırakmıştı da ancak samimi tevbesi ve doğruluğuyla helâk olmaktan kurtulmuştu.

Evet -Allah muhafaza buyursun- bazen bağ ve bahçeler, keyif yapmaya müsait meskenler, elde edilen kazançlar insana Allah’ı ve Resûlü’nü unutturabilir. Gelip onların sevgisinin yerine oturabilir. İnsanı, Allah yolunda çalışıp çabalamaktan alıkoyabilir. İşte bu durumda insan bela ve musibetlere açık hale gelir. Bu kötü akıbetten kurtulma adına âyet-i kerime, mü’minlere, Allah ve Peygamber sevgisinin ve Nam-ı Celil-i İlâhî ve ruh-u revan-ı Muhammedînin dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde duyulan şevk ve arzunun diğer bütün sevgilere ağır basması gerektiğini hatırlatıyor.

Şayet mü’min, Allah’ı ve Resulünü herkesten ve her şeyden daha fazla seviyor, sürekli i’lâ-i kelimetullah aşkıyla oturup kalkıyor ve bunları birinci plana koyuyorsa, diğerleri ile alâkasının ona zararı olmaz. Fakat bunlar birinci planda değilse insan yanlış tercihlerde bulunuyor demektir ve -hafizanallah- tercihinin bedelini ödemek zorunda kalır.

   Bir Kalbde İki Sevgi Olmaz

İbrahim Ethem Hazretleri’yle ilgili menkıbede anlatıldığı gibi bir kalbde iki sevgi olmaz. Mü’min, evvelen ve bizzat kimi seveceğini kime alâka duyacağını, kime yürekten bağlanacağını doğru tayin etmelidir. İşte âyet-i kerime bize bunu gösterir. Hiçbir sevginin Allah ve Peygamber sevgisinin önüne geçmemesi gerektiğini ders verir. Her ne kadar insan, tabiatı gereği fani ve zail bir kısım varlıklara karşı alâka duysa da, bu ikinci derecede bir sevgi olmalıdır. Katiyen evlâd u ıyal veya mal u menal sevgisi Allah sevgisinin yerini almamalıdır. Aksi takdirde kötü akıbetten korkulur.

Nitekim Hz. Pir, birinci dünya savaşıyla ilgili kendisine yöneltilen, “Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti?” sorusuna, Müslümanların erkân-ı İslâmiyedeki kusurları açısından cevap vermiştir: “Yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş vakit namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; keffâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterâkim zekâtı aldı.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 126-127)

Bediüzzaman’ın bu açıklamaları zaviyesinden meseleye bakacak olursak, Allah’ın, Din-i Mübin-i İslâm’ın yaşanmasında kusur gösterilmesini farklı şekillerde cezalandırdığını görürüz. Âyette yer alan “O hâlde Allah’ın emrini bekleyin.” beyanıyla anlatılmak istenen mana da budur.

Hatta Müslümanların halihazırda maruz kaldıkları sıkıntı ve zorluklara da bu açıdan bakılabilir. Dışarıda suçlu aramaya gerek yok. Bizi çepeçevre kuşatan, vesayeti altına alan ve yapmak istediğimiz şeyleri istediğimiz gibi yapma imkânından bizi mahrum bırakan zalim ve mütecavizlere sövüp saymakla müteselli olmak yerine, öncelikle dönüp kendimizle yüzleşmeliyiz. “Acaba ne yaptık ki bunlar başımıza geldi?” demeliyiz. Şayet Müslümanlar âyette sayılan hususları Rablerine, Peygamberlerine ve Allah’ın dininin ilâ edilmesine tercih etmişlerse, Allah da onları farklı şekillerde cezalandıracaktır. Bu açıdan Hz. Pir’in yaptığı gibi öncelikle eksik ve kusurlarımızı görmeli ve bunların telafisine bakmalıyız.

Maalesef günümüzde Allah düşünülmesi gerektiği ölçüde düşünülmüyor. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) sevilmesi gerektiği ölçüde sevilmiyor. O’nun adını dünyanın dört bir tarafına duyurma yolunda gerekli ceht ve gayret gösterilmiyor. Bu ifadelerim suizan olarak görülebilir. Fakat ümmet-i Muhammed’in genel ahvaline baktığımda bende hâsıl olan kanaat budur.

Hz. Ömer Efendimiz’in, Allah Resûlü’ne karşı nasıl delice bağlı olduğunu bilmeyen yoktur. Öyle ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde kılıcını çeker ve “Kim Muhammed öldü derse kellesini alırım!” der. Böyle derinden bir bağlılığı, muhabbeti vardır. Fakat bir gün Efendimiz’in karşısına çıkıp, “Ya Resûlallah seni eşimden çocuklarımdan, herkesten çok seviyorum” dediğinde, Efendimiz memnuniyet izhar etmez ve “Ya Ömer, Beni nefsinden de çok sevmedikçe imanın kemale ermiş olmaz.” buyurur.

Bu mülahazayı vicdanlarınıza havale ediyorum. Vicdanınızın hassas ölçüleriyle kendinizi tartın, değerlendirin ve İslâm açısından nerede durduğunuzu tayin etmeye çalışın. Hakikaten durmanız gerekli olan yerde duruyor musunuz? Yoksa durmanız gereken çerçevenin dışına çıkarak alan ihlali yapıyor ve fıska mı giriyorsunuz? Allah, âyetin sonunda bu tür insanları hidayete erdirmeyeceğini ifade buyuruyor.

Keşke hep Allah sevgisi, Peygamber muhabbeti ve onları tüm kainata duyurma, tanıtma aşk u şevkiyle oturup kalkabilsek! Keşke sürekli kendimizi muhasebeye çekerek eksik ve kusurlarımızı gidermeye çalışsak! Keşke inandığımız değerler uğruna daha fazla neler yapabileceğimizin derdiyle dertlenebilsek! Keşke kalblere girme adına sürekli alternatif yollar araştırsak! Keşke bir araya geldiğimizde insanlığa daha faydalı olma adına stratejiler üretebilsek! Zira ahirette “keşke” dememenin yolu bunlardan geçer.

***

Not: Bu yazı 2010 senesinde yapılan bir sohbetten hazırlanmıştır.

التواضع والإخلاص

Herkul | | العربية

التواضع حال وشعور قلبي، ويعني التذلل واستحقار النفس، وهذا عظيم جدًّا عند الله تعالى، ويُطلق على صاحب هذه الصفة العظيمة “متواضع”، وعلى الرغم من أن التواضع ينعكس في الغالب على الأفعال والسلوكيات، إلا أنه لا يمكننا الجزم بتواضع المرء من عدمه بمجرد النظر إلى سلوكه الظاهري.. فالنية هي التي تحدد المتواضعَ من غيره سواءً كان المتواضعُ يصلي في الصف الأوّل خلف الإمام أو في الصف الأخير. المهم هنا هو الشعور الداخلي الذي دفعه إلى هذا الفعل، ومن ثم يكون من الواجب على المرء أن يراجع نفسه دائمًا وأن ينتبه إلى إحساسه ومشاعره ويقِوّم حياته وفقًا لذلك، فالإنسان المتواضع يتجنَّب دائمًا المواضع التي تستدعي تبجيله وتعظيمه أمام الآخرين؛ إذ يشعر بالضيق والحرج عندما يضعه الآخرون في مكانة كبيرة لشيء فعله.

وفي كثيرٍ من الأحاديث النبوية يرد التذكير بفضل التبكير إلى الصلاة والوقوف في الصف الأول خلف الإمام، هذا هو الجانب الموضوعي من المسألة.. أما ما نحاول الحديث عنه هنا فهو الجانب المتعلق من المسألة بالتواضع والكبر، وبالتالي فهو أمر ذاتي، ومع ذلك فإن الشخص ربما ينال الثواب أيضًا نتيجة صدق هذه الاعتبارات، فمثلًا قد نجد شخصًا يأتي إلى المسجد مبكرًا ولكنه يقف في الصف الخلفي ليس إلا إيثارًا منه لينال أخٌ آخر تلك الفضيلة، فهذا نوع من الجود وعملٌ مقبول عند الله، ولكن قد لا يكون من الصواب أن يفعل الشخص الشيء نفسه دائمًا حتى ولو كان سخاء ومروءة من هذا القبيل؛ فقد يتحول هذا بعد مدة ما إلى محاولة التعريف به وإشهار نفسِه أمام الناس.

ومهما قام المؤمن بأعمالٍ جليلة فعليه أن يعرف كيف يتخلّص على الفور من الوقوع في فخِّ إشهار نفسِه أمام الناس، يجب عليه أن يكون عازمًا كل العزم على أن يقضي حياته في تواضع تام، ومحو تام، وخجل تام.. بيد أنه ينبغي له ألَا يقيِّد هذه الأمور بالشكليات؛ لأن مفهوم التواضع المرهون بأشكالِ وأنماطِ سلوكيةٍ محددة من الممكن أن يدفع الإنسان إلى عقدة التصنع وإبراز النفس دون وعي منه، لذا فعلى المرءِ أن يكون مرِنًا وأن يتخذ القرار وفقًا لحالته الروحية؛ فليس للسلوكيات والأفعال قيمة في حد ذاتها؛ ولكن ما يُكسبها القيمة والتقدير هو نية المرء وقراراته الداخلية.

   الأحكام التي يصدرها الضمير

إن مَن يستطيع قراءة الإنسان وفهمه جيدًا هو الإنسان نفسه.. أي مرآة الضمير؛ فالضمير يشبه حجر الزاوية والميزان الذي لا يضلّل ألبتة، لذا فعلينا أن نجعله معيارًا وميزانًا في كل أفعالنا وتصرفاتنا، وأن نتحرّك وفقًا له.

وإذا تناولنا مثال الصلاة مرة أخرى، نجد شخصًا يقول في ضميره “لستُ جديرًا بالوقوف في الصف الأول”، ويتراجع إلى الصف الخلفي اعتمادًا على هذه الملاحظة؛ أي إن شعور التواضع بداخله هو الذي يدفعه إلى فعل ذلك، فيتجلى تواضعه على هذا النحو، بينما شخص آخر يقف في الصف الخلفي ليجعل الآخرين يقولون عليه: “كم أن فلانًا متواضع! يقف في الخلف على الرغم من أنه يأتي إلى الصلاة باكرًا!”، حتى وإن لم يفكر المرء في هذا صراحة فإن فكرة خبيثة جدًّا ربما تنتابه وتستقرّ في ذهنه دون وعي منه، ومن ثم تأتي الخسارة بسبب إبراز النفس وتعظيمها.

ويجب العلم بأن الإنسان إنما هو إنسان نياته وعوالمه الباطنية وانفعالاته الداخلية، هذا هو ما يصبغ الأفعال وينسجها ويشكلها، وبه تكتسب الأفعال قيمة وعمقًا أو تفقد ذلك تمامًا، وكما ورد في الحديث النبوي فإن الرجل يقاتل بكل بسالة وشجاعة في ساحة الوغى؛ إلا أن عمله هذا إذا لم يكن مرصَّعًا بالإخلاص فإنه لا يساوي شيئًا على الإطلاق عند الله تعالى؛ كما أنه لن يقرِّبه من الجنة ولو قيد أنملة؛ بل على العكس يقرِّبه من النار.

ورجل آخر ثريّ مثل قارون، قد أنفق ما لديه من كنوز حتى آخرها، لكنه إنْ خطرت بذهنه واستقرت فيه أفكار من قبيل أن يقول الناس له: “كم أنت جواد! هكذا يكون الجود والكرم!”، فهذا يعني أن أعماله صارت هباءً منثورًا[1]، ويمكنكم أن تقيسوا على هذا سائر الأعمال والمزايا الأخرى من الرفعة في العلم وحسن الخطابة وعذوبة الكتابة أو البراعة في إلقاء الشعر.. إن فكرةَ الشهرةِ والصيت ونسبةَ العمل إلى النفسِ -ولو بقدر يسير- تقضي تمامًا على العمل الصالح والخدمات المبذولة حتى وإن كانت مذهلةً تأخذ بالألباب، وعلى هذا يجب أن يكون رضا الله عز وجل هو المقصد الأول والأخير في جميع الأعمال، ويجب العمل على نيل رضاه تعالى فحسب.

إن منْ لا يمرّر أحواله وأفعاله من مصفاة الوجدان ولا يحاسب نفسه من وقت لآخر يندم أيَّما ندم أمام المولى تعالى.. والواجب علينا هو أن ندقّق حتى في أكثر تصرّفاتنا براءةً وعصمةً وأن نتحقّق دائمًا من سلامتها.

يمكنكم القيام بأعمال طيبة للغاية لصالح الإنسانية؛ فمثلًا لقد قمتم بإصدار الصحف والمجلات وبث القنوات التلفزيونية، والنجاح في هذا الصدد.. إلا أنكم إذا أقحمتم أنانيَّتكم في ذلك، فإن هذه الأعمال الطيبة تُردُّ في وجوهكم يوم القيامة، وتَحبَط جميعها؛ فلا يمكن لأي عمل لا يُعتمد فيه على الله أن يحقِّق النجاح، كما أن الأعمال التي تفوح رياءً وسمعةً هي ضدكم وضد دينكم وضد أمتكم، وإن نجحت الأعمال التي لا تقوم في الأساس على الصدق والإخلاص نجاحًا مؤقتًا، فاعلموا جيدًا أن ذلك إنما هو استدراج.

   الكذب صفة الكفار

إذا أردنا ألا نتعرض للخسران الدنيوي والأخروي، فعلينا أن نؤدي جميع أعمالنا وكأننا نراه تعالى فإن لم نكن نراه فإنه يرانا، وهذا يقتضي أعلى درجات الإخلاص والصدق، يجب ألا نتفوه بقول أو نكتب كلمة أو نقوم بعمل دون ربطه بفكرة الإحسان، وعلينا دائمًا أن نتحرى رضاه تعالى في كل شؤوننا وتصرفاتنا صغيرِها وكبيرِها، لأن ما لا يستند إليه جل جلاله من أعمال إنما هو كذب.. إنها كذبٌ حتى ولو فتحنا إسطنبول، وانتصَرْنا في موقعة “جالديران”، وغلَبْنا في “مرج دابق” و”الريدانية”.. إياكم أن تفهموا من كلامي هذا أنني أرى ما قام به السلطان الفاتح والسلطان ياووز كذبًا وبهتانًا، فلا يليق الكذب ألبتة بهذه القامات الجليلة، وإنما أحاول أن أقدم مشهدًا ورؤية مناسبة فيما يتعلق بالتحكم في عالمنا الداخلي والسيطرة عليه.

وتجدر الإشارة هنا إلى أن “الكذب” هو العلَامة الأبرز في شبكة البلاء التي ستتسلط على أمة نبينا محمد صلى الله عليه وسلم في آخر الزمان، وكلمة “الدجال” أيضًا تعني المخادع الكذاب، ولما كانت هذه الكلمة قد وردت في اللغة العربية بصيغة المبالغة فإنها لا تُستخدم لكذاب عادي؛ وإنما تعني الكذاب البارع بحيث صار يصدِّق الأكاذيب التي اختلقها هو.. وإنَّ أفعالَه وإن بدت وكأنها وقعَت لصالح الإيمان والإسلام وتنبع من شعور الإحسان ومن أجل خير الأمة ومصلحتها، إلا أنها كذبٌ وبهتانٌ بيِّن لا صلة له بالصدق والإخلاص، كما أن الوعود التي يعِد بها مستقبلًا هي محضُ كذب وافتراء أيضًا، والكذب كما يصفه الأستاذ بديع الزمان هو لفظٌ كافر، ولا تليق بالمؤمن.

ومع الأسف فالشيطان يخدع الكثيرين اليوم بشراك الكذب سواء أكان فعليًّا أو قوليًّا أو حاليًّا أو تخيليًّا، ويضلهم عن السبيل، والواجب على المؤمن الحقيقي هو أن يلتزم الصدق دائمًا؛ ويفر من الكذب فراره من الأسد.

***

[1] انظر: صحيح مسلم، الإمارة، 152. (إِنَّ أَوَّلَ النَّاسِ يُقْضَى يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَيْهِ رَجُلٌ اسْتُشْهِدَ، فَأُتِيَ بِهِ فَعَرَّفَهُ نِعَمَهُ فَعَرَفَهَا، قَالَ: فَمَا عَمِلْتَ فِيهَا؟ قَالَ: قَاتَلْتُ فِيكَ حَتَّى اسْتُشْهِدْتُ، قَالَ: كَذَبْتَ، وَلَكِنَّكَ قَاتَلْتَ لِأَنْ يُقَالَ: جَرِيءٌ، فَقَدْ قِيلَ، ثُمَّ أُمِرَ بِهِ فَسُحِبَ عَلَى وَجْهِهِ حَتَّى أُلْقِيَ فِي النَّارِ، وَرَجُلٌ تَعَلَّمَ الْعِلْمَ، وَعَلَّمَهُ وَقَرَأَ الْقُرْآنَ، فَأُتِيَ بِهِ فَعَرَّفَهُ نِعَمَهُ فَعَرَفَهَا، قَالَ: فَمَا عَمِلْتَ فِيهَا؟ قَالَ: تَعَلَّمْتُ الْعِلْمَ، وَعَلَّمْتُهُ وَقَرَأْتُ فِيكَ الْقُرْآنَ، قَالَ: كَذَبْتَ، وَلَكِنَّكَ تَعَلَّمْتَ الْعِلْمَ لِيُقَالَ: عَالِمٌ، وَقَرَأْتَ الْقُرْآنَ لِيُقَالَ: هُوَ قَارِئٌ، فَقَدْ قِيلَ، ثُمَّ أُمِرَ بِهِ فَسُحِبَ عَلَى وَجْهِهِ حَتَّى أُلْقِيَ فِي النَّارِ، وَرَجُلٌ وَسَّعَ اللهُ عَلَيْهِ، وَأَعْطَاهُ مِنْ أَصْنَافِ الْمَالِ كُلِّهِ، فَأُتِيَ بِهِ فَعَرَّفَهُ نِعَمَهُ فَعَرَفَهَا، قَالَ: فَمَا عَمِلْتَ فِيهَا؟ قَالَ: مَا تَرَكْتُ مِنْ سَبِيلٍ تُحِبُّ أَنْ يُنْفَقَ فِيهَا إِلَّا أَنْفَقْتُ فِيهَا لَكَ، قَالَ: كَذَبْتَ، وَلَكِنَّكَ فَعَلْتَ لِيُقَالَ: هُوَ جَوَادٌ، فَقَدْ قِيلَ، ثُمَّ أُمِرَ بِهِ فَسُحِبَ عَلَى وَجْهِهِ، ثُمَّ أُلْقِيَ فِي النَّارِ).

Bamteli: EBEDÎ SAADET YOLUNDA

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 28 Ekim 2020, Mevlîd Gecesi yaptığı özel sohbette şunları söyledi:

   “Uhrevî amellerde ortaklık” mülahazasına bağlı dua halkaları, kalbî ve rûhî hayata sıçrama fasılları gibidir; herhangi bir halkada kendisini tazarru ve niyaza salmış zâkirler, hasıl olan bütün sevap kadar hisse alacaklardır!..

Bizim oralarda vardı, büyük insanlar hep onu okurlardı: (el-Cezûlî’nin) “Delâilü’l-Hayrât”ı. Üstadımız da değişik yerlerde hep ondan salât u selamları almış. Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) “mizana konacak şeylerden” buyuruyor, “salât u selam” hakkında. O, bir yönüyle kendi şefaatine mazhariyetin, şefaatine nâiliyetin bir vesilesi gibi görüyor onu. Herkesin okuması suretiyle, Cenâb-ı Hak o şefaat kapılarını kale kapıları gibi ardına kadar açar ve okuyan ondan istifade eder, varacağı yere varır, Allah’ın izni-inayetiyle.

El-Kulûbu’d-Dâria’da, bunlar muhtelif yerlerde hep ifade edildiğinden dolayı, o taksim edilerek okunduğunda, her gün insan o kadar salât u selamı okumuş sayılır. “İştirâk-i a’mâl-i uhreviye” tabiriyle Hazreti Üstad ifade buyuruyor bunu. Yani, her gün siz, el-Kulûbu’d-Dâria’dan on sayfa okusanız, altmış-yetmiş insana taksim edilse, her gün bütün el-Kulûbu’d-Dâria’yı okumuş sayılırsınız. Ve aynı zamanda her gün o kadar salât u selamı da terdâd etmiş olursunuz. O kadar mizana sermaye -evet, mizana sermaye- göndermiş olursunuz, Allah’ın izni-inâyeti ile.

Şimdi, Cenâb-ı Hakk’a hamd olsun, arkadaşlarımız zaten bölüşmüşler, el-Kulûbu’d-Dâria’yı da okuyorlar; Cevşen taksimi vardı arkadaşlarla, aksatmadan zannediyorum okunuyor; Evrâd-ı Kudsiye öyle okunuyor; Salât-ı Tefriciyeler öyle okunuyor. Yani, arkadaşlarımızın her gün duaya ayırdıkları vakit -zannediyorum- bir-iki saat sürer.

Bunlar ile aidiyet mülahazasına meseleyi bağlayıp fahirlenmemek lazım. Cenâb-ı Hak, belki çok ihtiyacımıza binaen o hâle sevk etmiş bizi. Ama “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa / Lütfu da hoş, kahrı da hoş!”

Doğru yolda olunca, esasen, bu yolda bulunanlar, değişik musibetlere maruz kalmışlar. Kat’iyyen bunu yanlış bir şey yaptıklarına vermemeliler. Allah’a hamd etmeliler ve demeliler ki: “Allah’ım, Sana binlerce hamd u senâ olsun, ya burada olmayıp da orada olsaydık! Allah’ım! Sana binlerce hamd u senâ olsun, ya burada olmayıp da orada olsaydık!”

Evet, burada olmak, peygamberlerin yolu… Enbiyâ-i ızâmdan hangi nebi var ki, ehl-i delâletten, ehl-i küfürden, ehl-i nifaktan çekmemiş?!. Hazreti Âdem’den (aleyhisselam) -ki, oğullarında başlamış çekmeye- Hazreti Nuh’a (aleyhisselam)… Hazreti Nuh’tan (aleyhisselam) Hûd (aleyhisselam)’a, Sâlih (aleyhisselam)’a, İbrahim (aleyhisselam)’a kadar. Bunlar bilinenler… Bilinenler söylenmek suretiyle, bilinmeyenlere işarette bulunuluyor burada. Ve şayet bunların hepsine vâkıf değilseniz, tarihin ve Siyer’in kaydettiğine göre, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çektiği şeylere bakın!..

Evet, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Belanın en çetini, en zorlusu, en aşılmazı, enbiyâ-i ızâma; ondan sonra da derecesine göre, herkesin mertebesine göre… 

O açıdan da din-i mübîn-i İslam yolunda olup da bir belaya maruz kalmayan insan, onu kendi talihsizliğine vermeli! “Din-i mübîn-i İslam’a hizmet ediyorum, ben onu ikâme etmeye çalışıyorum!” deyip de Enbiyâ-ı ızâmın, Hazreti Ebu Bekir’in, Ammâr b. Yâsir’in, Yâsir’in, Sümeyye’nin maruz kaldıkları şeylere maruz kalmamış ise, Bilal’in maruz kaldığı şeye maruz kalmamış ise, esasen, kendi talihsizliğini yaşıyor demektir. Esasen bu dünyevî debdebe, ihtişam, âlâyiş… Bunları görünce, benim yazılmamış romanımın adı: “…Ve insan aldandı!” Evet, aldanıyorlar. Dünya, her şey imiş gibi yarınsız yaşayanlar, öbür günsüz yaşayanlar, zırhlı arabalar içinde yaşayanlar, aldanıyorlar.

   “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi.”

Habbâb b. Erett’in, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) iç döküşünü hatırlayın: Demek ki şiddetin zirve yaptığı bir dönemde, tahammül edilemez hâle geldiği bir zamanda gelip halini arz ediyor. Daha işin başındalar orada ve O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle inanıyorlar ki!.. -O’na öyle inanmayı Allah hepimize lütfetsin!..- O’na öyle inanıyorlar ki, ellerini kaldırsa, “Ya Rabbi! Bu küre-i arzın yerini değiştir, yörüngesini değiştir!” dese, anında değişir. Ee canım yapmamış mı? Parmağı ile işaret edince, Kamer şâk olmamış mı? Daha neler neler?!. O “Mucizât”ta Hazreti Pîr’in seçtiği şeyler… Sadece onlara bakınca, bütün tabiat kanunları, O’nun bir işareti ile alt-üst oluyor, hepsi değişiyor. Şimdi onlar, O’na öyle inanıyorlar.

O da “Ben gidip diyeceğim, halimi arz edeceğim; artık dayanamıyorum, tahammül-fersâ bir hal aldı bu!..” diye düşünüyor ihtimal. Nihayet birinin kapısında hizmetçi, mevâlîden; o çalışıyor, efendisi ona işkence ediyor, başkaları ona işkence ediyor. Mü’minlere işkence etme, onlar için âdetâ bir ibadet neşvesi içinde irtikâp ediliyor; “Kemâ kâne el-yevm!” (كَمَا كَانَ الْيَوْم – Tıpkı bugün olduğu gibi.) Evet, “Yâ Rasûlallah! Dua etmez misin Cenâb-ı Hakk’a?!.”

İşin başındalar daha… On tane sûre belki nâzil olmuş; onun ile Müslüman olmuşlar. Ama öyle kenetlenmişler, öyle bağlanmışlar ki!.. Seyyidinâ Hazreti Ebu Bekir gibi… Daha bir ayeti görünce, “Kime?!.” “Bana yâ Rasûlallah!” diyecek kadar o mevzuda ön yargısız, ön şartsız; denen her şeye hemen “Baş-göz üstüne!”

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ben dua edeyim de sizden bu belâlar, musibetler savulsun!” demiyor da Ashâb-ı Uhdûd’u anlatıyor: İnsanlar, sizden evvel alınırlardı; böyle etleri kemikleri birbirinden ayrılırdı… Keser, biçer, doğrarlardı; insanlara karşı kasaplar gibi davranırlardı. Fakat onlar yine de dinlerinden dönmezlerdi. İşte, وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ beyanı ile başlayan Burûc Sûresi’nde, Ashâb-ı Uhdûd’u resmeden ayetlere bakın; sonra tefsirlerde, o bahsin ifade edildiği bölümlere bakın!.. Çocukları bile yapıyorlar; aynen çocukları bile yapıyorlar. Efendim, çocuk ağlıyor orada, anasını çukura atıyorlar… Böyle bunlar resmediliyor. Allah Rasûlü bunu anlatmak suretiyle, “Bu yol, uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var!” diyor, esasen.

Peygamberler yolunda olanlar hep böyle çekecek… O zaman, çekmeyen bahtsızlar, talihsizler, şatafat ve debdebe içinde hayatlarını sürdüren bahtsız insanlar, كَاْلأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Hâsılı onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkın.” (A’râf, 7/179) olanlar… Bence onlar, hallerine ağlasınlar!.. Siz de sevinin hâlinize!..

Bir iki gün evvel, o mağdurlardan, muhacirlerden, dünyada her şeyi elinden alınmış, zirvede vazifeler yapıyorken her şeyi elinden alınmış insanlardan birkaçı ile görüştüm. Telefonda konuşurken, öyle bir inşirah içinde konuştular ki, işin doğrusu ben kendimden utandım. Üzülüyorum ben onlar adına; bütün kardeşlerim adına üzülüyorum, uykularım kaçıyor. Biz insanız nihayet… “Ben usanmam gözümün nuru cefadan / Ama ne de olmasa usanır, candır bu!” diyor İzzet Molla. Elde değil; üzülmemek elde değil.

İnsanlığın İftihar Tablosu da (sallallâhu aleyhi ve sellem) mutlaka üzülüyordu. Ama kadere karşı itiraz mahiyetinde sözler söylemek ve sabırsızlık yapmaktan -hafizanallah- fersah fersah uzaktı. Her şeyi sineye çekiyor ve katlanıyordu, Allah’ın izni-inayetiyle. Zira O, buyuruyor ki: إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلاءِ كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ “Bir sarrafın altını potada eritip saflaştırması gibi, Allah da sizi belalarla imtihan edip bir kıvama getirir.” Ben eksiden gördüğümde, bu hadis-i şerifte إِنَّ اللَّهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلاءِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِهِ kaydını görmemiştim. Fakat sonra bir yerde gördüm وَهُوَ أَعْلَمُ بِهِ de var. Bu, bir yönüyle tavzih, kayd-ı ittifâkî; yani, “Allah bilir zaten”. İşte o kayd-ı ittifâkîyi ifade ediyor. Yani, zannetmeyin ki, Cenâb-ı Hak bunu imtihan ediyor tâ nedir ne değildir, onu bilsin! “Nedir, ne değildir?” olduğunu biliyor Allah (celle celâluhu) ama senin gibi insanlara göstermek için… إِنَّ اللَّهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلاءِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِهِ، كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ Sizin herhangi biriniz, bir sarraf, potada altını, gümüşü erittiği gibi, ateşin içinde erittiği gibi, mahiyet değiştirdiği gibi, Allah (celle celâluhu) sizi böyle imtihan eder; mahiyetinizi, gerçek mahiyetinizi bulmanız için, gerçek şeklinizi elde etmeniz için, gerçek yapınızı elde etmeniz için…

Demek ki, hani bu türlü şeylere maruz kalmayan kimseler, yapı bozukluğu içinde öbür tarafa gidiyorlar. Ee kabirde görecekleri şey bellidir bunların; yapı bozukluğu… Berzah’ta görecekleri şey bellidir bunların; Mahşer’de görecekleri şeyler bellidir bunların… Ee neye ağlıyorsun, neye sızlıyorsun sen?!.

Dolayısıyla o arkadaşlarımız, o meselenin esprisini kavradıklarından dolayı, sevinç içinde anlatıyorlar; diyorlar ki: “Allah’a hamd u senâ olsun, kendimizi burada bulduk!” Evet, bütün hayatı boyunca çalışmış, okumuş, bir yere gelmiş; sonra elinden tutulmuş, bir tohum gibi saçılmış. Ama gittiği yerde, ye’sin ve ümitsizliğin kuraklığına kendini teslim etmemiş, toprağın bağrına düşen bir tohum gibi, on tane başağa, yirmi tane başağa yürümenin yollarını araştırmış. Ve gün gelmiş, o, yetmiş, hatta yedi yüz başak halinde dışarıya çıkmış. Kur’an-ı Kerim’in buyurduğu gibi: مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) Evet, o hesap…

Meseleye, belâ ve musibetlere bu şekilde bakarsanız, Allah’ın izni-inayetiyle, Cenâb-ı Hak, burada sizi siz yapıyor esasen; yontuyor, şekillendiriyor, böyle öbür tarafa ehil, öbür tarafa lâyık, öbür tarafın bütün görünümlerine uygun hale getiriyor. Ötede her şey Kudret dairesi içinde fevkaladeden zuhur edecek. Ee siz öyle olmazsanız, orada, mekân ile mekân sahibi arasında, hâl ile mahall arasında bir uygunluk olmayacak. Hal-mahall uygunluğu, eğer bunlar ile olacaksa, Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, Allah (celle celâluhu) bizi imtihan dairesinde kılmış; öbürlerini de şatafat, debdebe, ihtişam, baş döndürücü dünyevî güzellikler içinde… Sarhoş yaşıyorlar, sarhoş yürüyorlar, sarhoş olarak kabre girecekler, Münker-Nekir’in suallerine de sarhoş gibi cevap verecekler. Dolayısıyla halimize binlerce şükretmek, hamd ü senâda bulunmak ve bu mevzuda dağınıklığa düşmemek lazım

   “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir.”

Bir de, buna bağlı olarak, esasen, onların yaptıkları şeyleri, çok müzakere mevzuu yapmak suretiyle, bence, kuvvet ve enerjimizi dağıtmamamız lazım. Hazreti Pîr diyor ki: “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir.” Demek ki daha kaç elimiz olsa, ancak bu işe yeter. Ama Allah (celle celâluhu) insanı, iki eliyle yaratmış ama bin tane eli varmış gibi çok önemli şeyleri, Allah’ın izniyle, becermeye muktedir; evet, öyle bir donanımda yaratmış. “Ahsen-i Takvîm” diyor, öyle bir donanımda yaratmış.

Evet, kendi meselelerimiz ile meşgul olalım, onları düşünmeyelim. Hatta onlar aklımıza geldiği zaman… Bir şey diyeyim ben: Kalkar birisi, onlardan bir kendini bilmez, bir zavallı, cahil, zilzurna cahil, echell, kalkıp hani “terörist” diyebilir size. “İlle mukabele-i bi’l-misil yapalım biz! ‘Terörist sensin!’ falan diyelim!..” Ne diye ağzını kirletiyorsun yahu! O, zaten kirli adam; kirliliğin gereğini yapıyor. Başka türlü olamaz ki; o, onu diyecek. Sen ne diye dilini, ağzını, gözünü kirletiyorsun; öyle diyorsun ona?!. Bırak; ille de bir şey yapacaksa, Cenâb-ı Hak, yapar. Allah, “Allâmu’l-guyûb”tur, Allah, “Âdil-i Mutlak”tır. Küfür devam eder, zulüm devam etmez. Allah (celle celâluhu) bir gün onları tepetaklak getirir. Ne diye sen meseleyi büyütüyorsun; onlar hakkında da öyle diyorsun. Sonra bir gün onları tepetaklak gördüğün zaman, “Keşke demeseydim bunu!” diyeceksin, yüreğin yanacak senin orada.

Çok defa birisi öyle diyor, sizin bildiğiniz arkadaşlardan birisi: “Mahşerde gözümün önünde bazıları goril gibi, bazıları maymun gibi, bazıları bilmem ne gibi, tepetaklak Cehennem’e atıldıklarında yüreğim yanıyor.” Demek hayalinde görüyor; hayalde görüyor, yüreği yanıyor. Ne diye yüreğini yakacak şeyler istiyorsun sen Allah’tan! Allah, hidayete de kâdirdir: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet.” El-Kulûbu’d-Dâria’da okuyorsunuz, hep demiyor mu orada: اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا وَلِجَمِيعِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ، وَالْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ “Allah’ım bizi, kadın erkek bütün mü’minleri ve kadın erkek bütün Müslümanları mağfiret eyle!” Ama bir hususiyet arıyorsanız ille خُصُوصًا/لاَسِيَمَا إِخْوَانِي وَأَخَوَاتِي، وَأَصْدِقَائِي وَصَدَائِقِي، وَأَحْبَابِي وَأَحِبَّائِي “Özellikle kadın erkek kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı…” diyebilirsiniz. Ama niye Müslümanları istisnâ ediyorsunuz?!.

   Hiç tereddüdünüz olmasın, Allah (celle celâluhu) başlattığı bu hayırlı işi başkalarının zâlim eliyle yıkıp harap etmez!..

Evet, o kötülük peşinde olanlar o kadar meşguliyete, üzerlerinde durmaya değmez. Evet, boş şey… Bırakın onları, kendi halleriyle kıvranıp dursunlar, sürüklenip dursunlar. Kendi meselelerimizle meşgul olalım. Dün, öyle meşgul olmak suretiyle, koskocaman devletlerin yapamadığını, Allah, bir avuç insana, hem de devletlerinden hiç destek görmedikleri halde, bir arpa kadar destek görmedikleri halde, yaptırdı. Dünyanın yüz yetmiş ülkesinde okullar açtılar, irfan yuvaları kurdular, insanları aydınlattılar, dünya kardeşliğine giden güzergâhlar oluşturdular, Allah’ın izni-inâyeti ile. Hiç tereddüdünüz olmasın, Allah (celle celâluhu) başlattığı bir şeyi başkalarının zâlim eliyle yıkıp harap etmez!.. إِنَّ اللهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ “Allah asla insanlara zulmetmez.” Size zulmetmez Allah, celle celâluhu.

Bu açıdan da biz, kendi işlerimize konsantre olalım. Allah’ın izni-inayetiyle, dün olduğu gibi yarın da yine yüz yetmiş ülkede hizmet edilir. Bakarsınız Hizmet erleri Mars’a çıkarlar, Venüs’e çıkarlar, Güneş sisteminin dışında başka bir sisteme giderler… Bütün oralarda da o insanlara mesajlarını ulaştırırlar. Oralarda da insan var ise, canlı var ise… Kur’an-ı Kerim’de bir ayet işaret ediyor; biraz, Kıtmîr de ona inanıyor. Evet, bakarsınız oralarda da Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmiş varlıklar var, fikir katkısında bulunursunuz onlara. Onlardan alacağınız olur sizin de… Ve çok farklı bir şey olur, Allah’ın izni-inâyetiyle.

Evet, meseleyi alır tâ oraya kadar götürürsünüz. Güneşin merkezine kadar, güneşlerin merkezine kadar götürürsünüz, Allah’ın izni-inayetiyle. Öyle ise, “Gel Hakk’a tevekkül kıl / Tefvîz eyle ve rahat bul / Sen hakkına razı ol / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler! // Hak, şerleri hayreyler / Sen sanma ki gayr eyler / Ârif, ânı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler!” Bildiğiniz şeyleri söylüyorum, zaten fazla bir şey söyleyecek hâlim de yok benim. “Deme bu niçin böyle / Yerindedir ol öyle / Var sonunu seyreyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler!” İbrahim Hakkı hazretleri, Tefviznâme. Vesselam. Baş ağrıttım. عَفْوًا مِنْكُمْ، عُذْرًا مِنْكُمْ “Affınızı isterim, özür dilerim.”

   Gecelerimizi Teheccüd ile taçlandıralım; zira “Teheccüdü olmayanın, tecehhüdü olmaz!”

Evet, salât u selâma devam, duaya devam. Her gün bir saat kadar duamız var idiyse, elimizden geliyorsa, iki saate yükseltelim. Teheccüd’ü kaçırmayalım. Müslümanlıkta Teheccüd’ü kaçırma, tembel insanların işidir. Evet, sizin bir arkadaşınızı duydum ben; bir gün teheccüdü kaçırmış, sonra kalkmış, galiba onu kaza etmiş fakat diyor ki: “Hâlâ kafamdan çıkmıyor, ben o terbiyesizliği nasıl yaptım?!” “Teheccüd”süz, dolayısıyla da “tecehhüd”süz! Teheccüd’ü olmayanın tecehhüdü de olmaz; o kendisini cân ü gönülden, ölesiye hizmete veremez. Tembel tembel, yan gelir yatar kulağı üzerine.

Gecelerimizi Teheccüd ile taçlandıralım. Bu da yine İbrahim Hakk’ı hazretlerinindir: “Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde / Kevkeplerin et seyrini, seyrân gecelerde / Bak hey’et-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Sâni’ini, ol âna mihman gecelerde!..” -Hazreti Pîr de dağın başında, yıldızları sayarcasına hususiyetleriyle anlatmıyor mu?!.- “Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil / Ko gafleti, Dildârdan bari utan gecelerde!..” Az ye, az uyu, az iç, hayrete var, fâni ol; bul beka, ol O’na mihman gecelerde!.. O’na misafir olmak istemez misiniz, geceleri?!. Uyuyan insanlar, O’na (celle celâluhu) misafir olamaz; Keremkâni’nin keremine misafir olamaz.

Cenâb-ı Hak, öyle eylesin; zamanımızın bir zerresini bile israf ettirmesin! Biz âhiret içiniz, âhirete namzediz. Dünya, bizim neyimize? Efendimiz’in ifadesiyle, مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا “Ne alakam var benim dünya ile?!. Benim durumum, tıpkı bir yolda giderken bir ağacın altında muvakkaten ârâm eden bir insana benzer. Sonra o kalkar, bineğine biner, göçer gider.” Dünya, altında muvakkaten dinlenilen, istirahat edilen bir ağaç gibi bir şeydir. Esas gideceğimiz yer, öbür âlemdir, bütün ihtişam ve debdebesi ile. Allah, orayla sevindirsin, memnun ve mesrur eylesin!..

“Talim ve Müteallim” diye bir kitap vardı. Biz medresedeyken bu kitabı verirlerdi herkese, okusun diye. Onun başındaydı bu, zannediyorum: تَعَلَّمْ يَا فَتَى فَالْجَهْلُ عَارٌ، وَلاَ يَرْضَى بِهِ إِلاَّ حِمَارٌ “Ey delikanlı, oku! Cehalet, ârdır, ayıptır. Ona, eşekten başkası da razı olmaz!”

Evet, bu kadar kem-küm ettim, hakkınızı helal edin! Allah da seyyiâtımı affeylesin! Yanlış bir şey söyledimse, Cenâb-ı Hak, mağfiretine mazhar eylesin!..

يَا غَفَّارُ، يَا سَتَّارُ، اِغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا  كُلَّهَا، وَاسْتُرْ عُيُوبَنَا كُلَّهَا * يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ، يَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ، اِقْضِ حَوَائِجَنَا كُلَّهَا، وَادْفَعْ عَنَّا الْبَلاَيَا كُلَّهَا، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ.

“Ey Gaffâr, ey Settâr, günahlarımızın tamamını mağfiret buyur; bütün ayıplarımızı setreyle. Ey ihtiyaç ve hâcetleri gideren Rabbimiz, ey belâları def’ u ref’ eden Sultanımız! Bizim bütün ihtiyaçlarımızı gider; başımıza gelmesi muhtemel bütün belâları def’ eyle, dünyanın her yanında ve hayatın her biriminde.”

Müsaade ediyor musunuz?!.