Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Sıla-i Rahim

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَائِشَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهَا

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

الرَّحِمُ مُعَلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ

 تَقُولُ: مَنْ وَصَلَنِي وَصَلَهُ اللّهُ

 وَمَنْ قَطَعَنِى قَطَعَهُ اللّهُ

* * *

Müminlerin annesi Hazreti Aişe (radıyallahü anhâ),

Kurbet Sultanı Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın

şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

“Rahim Arş’a asılıdır, der ki: “Kim beni vasleder, bitiştirirse Allah da ona sıla yapsın. Kim beni koparırsa Allah da onu koparsın.”

(Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)

Sıla-i Rahim

Sıla-i rahim; akraba ve yakınlardan başlayarak bütün insanlara karşı şefkat, merhamet, ilgi, alaka, ziyaret ve onların yardımına koşma gibi çok geniş manaları ifade eden bir tabirdir. O, yakınlardan başlayarak bütün insanlara karşı dinimizin bize yüklediği mesuliyetlerden birisidir. Yüce dinimiz İslam, sıla-i rahim’e çok ehemmiyet vermiş ve bunun karşılıklı sevgi, saygı, dayanışma ve yardımlaşmaya vesile olduğunu bildirmiştir.

En yakından başlayarak en uzak daireye kadar insanların dertleriyle dertlenip onlara yardımcı olmak, hasta ziyaretinde bulunmak, bir cenazeyi teşyi etmek, zor zamanlarında insanların yanında olmak, sevinçli anlarında mutluluklarını paylaşmak, mektup yahut telefon gibi vasıtalarla onlara ulaşmak sıla-i rahim olarak kabul edilmiştir.

Hal-hatır sormak, selam vermek, el sıkışmak gibi ameliyeler de sıla-i rahime dâhildir. Bu fiiller insanlar arasındaki kardeşlik ve dayanışma bağlarını güçlendiren ve bu yönüyle Allah katında çok makbul olan davranışlardır.

Sıla-i rahim denildiğinde ilk olarak yakın akraba anlaşılmışsa da aslında sıla-i rahim; komşu ve arkadaş çevresini ve hatta muhtaçlık derecesine göre bütün insanlarla ilgilenmeyi kapsamaktadır. Hatta bazı hadis âlimlerine göre, kim daha çok muhtaç ise, onunla ilgilenmek evlâ yani öncelikli ve daha faziletlidir.

Sıla-i rahim’in zıddı olan kat-ı rahim, insanlarla beşeri münasebetleri koparmak olup dinimizde son derece zemmedilmiştir. Nitekim bir hadiste bildirildiğine göre bir adam Rasülullah (aleyhissalâtu vesselam)’a gelerek: “Ey Allah’ın Resulü! Benim yakınlarım var. Ben onlara sıla-i rahim’de bulunuyor, iyilik yapıyorum. Onlar ise benimle alakayı kesiyor ve bana kötü muamelede bulunuyorlar. Ben onlara yumuşak davranıyorum, onlar ise bana karşı kaba davranıyorlar.” deyince Efendimiz aleyhissalâtu vesselam, “Eğer dediğin gibiyse, onlara sürekli kül atıyor gibisin. (Yani onlar sana ateş atarken sen şefkatinle kül atıp onların elindeki ateşi söndürmeye çalışıyorsun. Bazıları bu ifadeyi “onlara sıcak kül yutturmuş oluyorsun” şeklinde tercüme ederler. O takdirde akrabasını unutup onlarla ilgiyi kesenler sıcak kül yiyen kimseye benzetilmektedir. Kül yiyen kimse çok geçmeden korkunç bir ıstırap çekmeye başlar. Midesi yanar, bağırsakları kavrulur, aşırı derecede susuzluk duyar. Ne kadar su içerse içsin harareti bir türlü sönmez.) Sen, anlattığın şekilde davranmaya devam ettikçe, onlara karşı Allah’ın yardımı seninle olacaktır.” buyurmuştur.

Sıla-i rahim, Efendimiz (aleyhissalatu vesselam)’ın peygamberlikten önce de devam ettiği hayırlı amellerden birisidir. Nitekim Hazreti Hatice annemiz, Allah Rasülü’ne iman edip O’nu teselli ederken, Efendimiz’in sıla-i rahim’de bulunması, muhtaçların yardımına koşması gibi güzel amellerini zikretmiştir.

Mevzumuzu, sıla-i rahim’le ilgili şu önemli hadis-i şeriflerle bitirelim:

 مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَبْسُطَ اللّهَ تَعَالَى لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَأَنْ يَنْسَأ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ

“Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ömrünün uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.” (Buhari, Tirmizi)

تَعَلَّمُوا مِنْ أَنْسَابِكُمْ مَا تَصِلُونَ بِهِ أَرْحَامَكُمْ فَإِنَّ صِلَةَ الرَّحِمِ مَحَبَّةٌ فِي الْاَهْلِ، مَثْرَاةٌ فِي الْمَالِ، مَنْسَأةٌ فِي الْاَثَرِ

Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim ailede sevgi, malda bolluk, ömürde de uzamaya vesiledir.” (Buhari, Tirmizi)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Rahmetten Uzak Üç Kimse

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

ثَلاَثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمُ اللهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ

وَلاَ يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ: شَيْخٌ زَانٍ،

وَمَلِكٌ كَذَّابٌ، وَعَائِلٌ مُسْتَكْبِرٌ

* * *

Hazreti Ebu Hureyre (radıyallahü anh),

Fahr-i âlem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in

şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Üç kimse vardır ki kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz, onları temizlemez ve onlara rahmet nazarıyla bakmaz. Ayrıca onlara elem verici azap da vardır. Bunlar; zina eden ihtiyar, yalan söyleyen devlet başkanı ve kibirli fakirdir.”

(Sahih-i Müslim)
***

Rahmetten Uzak Üç Kimse

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insanlığa ve özellikle de ümmetine olan rahmetiyle zaman zaman onları uyarmış ve Yüce Allah’ın engin rahmet deryasından kendilerini mahrum etmemelerini istemiştir.

Hadiste anlatılan, rahmetten uzak üç zümre, af ve merhamet kapısını kendi yüzlerine kapatan, o kapıdan geçme imkânları olduğu halde geçmeyen kimselerdir.

Yaş ve aklının kemaline, iyi ve kötü, hayırlı ve hayırsız fiilleri ayırabilecek ilim ve tecrübesinin çokluğuna ve vücudunun zayıflığına rağmen zina eden yaşlı, kendi kendini rahmetten uzağa atmıştır.

Güç ve otoritenin yanı sıra dünyevi imkânların pek çoğuna sahip olduğu halde yalan söylemeye devam eden yönetici de kendi elleriyle kendini azaba itmiş ve şefkatten mahrum etmiştir. Onun, artık dünyevi anlamda kendisinden korkacağı bir kimse yahut ulaşmak istediği maddi bir nimet bulunmadığı, yani yalana itici hiçbir sebep olmadığı halde yalan söylemesi, aftan mahrum bırakacak büyük bir vebaldir.

Malı-mülkü olmadığı, makam sahibi bulunmadığı halde mağrurlanan yoksul ve fakir kimse de kendisini çok büyük bir nimetten, Allah’ın af ve merhametinden mahrum bırakmıştır; çünkü dünyevi anlamda onu kibir ve gurura sevk edecek sebepler olmadığı halde bu günahları işlemekle mesuliyetini katlamıştır.

Hâsılı, herhangi bir kimsenin işlemesi haram olan zina, yalan ve kibir gibi günahların özellikle bu üç zümre tarafından irtikâp edilmesi çok daha büyük bir vebal ve affı çok daha zor olan amellerdir.

Hadiste bildirilen bu üç kişi, az bir gayretle ve iradelerinin hakkını vermekle bu günahlardan uzak durabilecek kimseler oldukları halde bunu yapmayarak hatta aksi yönde bir gayret sarf ederek kendi nefislerine zulmetmişlerdir.

Birbiriyle irtibatsız gibi görünen bu üç zümrenin ortak özelliği, bu günahları işlemekten uzak oldukları halde bunları yapmaları ve Allah’ın hakkını hafife almaları sebebiyle kendilerini merhametten mahrum kılmalarıdır.

Allah böyle bir akıbetten muhafaza buyursun. Amin.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Haftanın Hadîs-i Şerifi

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 آفَةُ الدِّينِ ثَلاَثَةٌ

 فَقِيهٌ فَاجِرٌ وَإِمَامٌ جائِرٌ وَمُجْتَهدٌ جَاهِلٌ

***

Amcazâde-i Resul Abdullah ibn-i Abbas (r.anhümâ)

Fahr-i Âlem (salllallahü aleyhi vesellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Dinin afeti üçtür:

1- Fâcir fakih

(dini kuralları çıkarına göre yorumlayan günahkar alim) 

2- Zalim idareci

3- Câhil müctehid

(kendi re’yine göre ibadet eden anlayışsız kimse),

(Bu zümreler din namına yıkımdır).”

(Ali el-Muttaki, Kenzül-Ummâl; Deylemî, Müsned)

Haftanın Hadîs-i Şerîfi

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

 

عَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 

 مَا نَقَصَتْ صَدَقَةٌ مِنْ مَالٍ،

 وَمَا زَادَ اللّهُ عَبْدًا بِعَفْوٍ إِلاَّ عِزًّا،

وَمَا تَوَاضَعَ أَحَدٌ لِلَّهِ إِلَّا رَفَعَهُ اللهُ

***

 

Devsin Arslanı Hazreti Ebu Hüreyre (radıyallahu anh),

Fahr-i Âlem Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın şöyle buyurduğunu bildirmektedir:

 “Sadaka malı eksiltmez.

Allah, insanları affeden bir kulunun ancak izzet ve şerefini artırır.

Allah için mütevazı olan bir kimseyi de Allah yücelttikçe yüceltir.”

  (Sahih-i Müslim, Sünen-i Tirmizi)

 

Haftanın Hadîs-i Şerîfi

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا

قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

 

 إِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبِضُ الْعِلْمَ انْتِزَاعًا يَنْتَزِعُهُ مِنَ الْعِبَادِ وَلَكِنْ يَقْبِضُ الْعِلْمَ بِقَبْضِ الْعُلَمَاءِ حَتَّى إِذَا لَمْ يُبْقِ عَالِمًا اتَّخَذَ النَّاسُ رُءَساَءَ جُهَّالاً فَسُئِلُوا فَأَفْتَوْا بِغَيْرِ عِلْمٍ فَضَلُّوا وَأَضَلُّوا

***

Abdullah b. Amr b. El-Âs (radıyallahu anh),

İki Cihan Serveri Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Allah Teâlâ, ilmi, kullarının akıl ve kalblerinden silmek suretiyle almaz, fakat gerçek âlimlerin vefatı sûretiyle insanlar ilimden mahrum kalır.

Nihayet hiçbir hakiki âlim kalmayınca halk, câhil bir takım kimseleri reis edinirler. Bunlara her şey sorulur; onlar da ilimleri olmadığı halde fetva verirler. Böylece hem kendileri dalâlete düşerler, hem de insanları doğru yoldan saptırırlar.”

 (Sahih-i Buhari)

Haftanın Hadîs-i Şerîfi

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ أَبِى وَاقِدٍ اللَّيْثِىِّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ 

 أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَيْنَمَا هُوَ جَالِسٌ فِى الْمَسْجِدِ وَالنَّاسُ مَعَهُ إِذْ أَقْبَلَ ثَلاَثَةُ نَفَرٍ فَأَقْبَلَ اثْنَانِ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَذَهَبَ وَاحِدٌ قَالَ فَوَقَفَا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَمَّا أَحَدُهُمَا فَرَأَى فُرْجَةً فِى الْحَلْقَةِ فَجَلَسَ فِيهَا وَأَمَّا الآخَرُ فَجَلَسَ خَلْفَهُمْ وَأَمَّا الثَّالِثُ فَأَدْبَرَ ذَاهِبًا فَلَمَّا فَرَغَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ « أَلاَ أُخْبِرُكُمْ عَنِ النَّفَرِ الثَّلاَثَةِ؟ أَمَّا أَحَدُهُمْ فَأَوَى إِلَى اللَّهِ فَآوَاهُ اللَّهُ وَأَمَّا الآخَرُ فَاسْتَحْيَا فَاسْتَحْيَا اللَّهُ مِنْهُ. وَأَمَّا الآخَرُ فَأَعْرَضَ فَأَعْرَضَ اللَّهُ عَنْهُ

***

Ebu Vâkıd el-Leysî (radıyallahu anh) şöyle rivayet ediyor:

Bir gün Rasûlullâh (sallalllahü aleyhi vesellem) Efendimiz, Ashâb-ı Kiram’la Mescid-i Nebevî’de sohbet için otururlarken içeriye üç kişi girdi. İkisi Nebiyy-i Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) doğru yöneldi, bir tanesi ise geri dönüp gitti.

Bu iki kimse huzur-ı Risâlet-Penâhî’de edeple durdu ve bir tanesi halkada bir aralık boş yer bularak oracıkta oturdu. İkincisi ise halkada yer kalmayınca, (insanları sıkıştırmamak için) halkanın hemen arkasında oturuverdi. Üçüncüye gelince, yer kalmadı bahanesiyle arkasını döndü, savuşup gitti.

Rasûlullâh (aleyhi ekmelüttehaya) Efendimiz, sohbetini bitirince buyurdular ki:

“İsterseniz şu üç kişinin hâlini size haber vereyim. İçlerinden biri Allah’a sığındı, Allah da onu himaye buyurdu. İkincisi insanlara (sıkıntı vermekten) utandı, Allah da ona azap etmekten haya buyurdu. Üçüncüsü ise sohbet meclisinden yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çevirdi.”

 (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)

HAFTANIN HADÎSİ

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ حَكِيمِ بْنِ حِزَامٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ:

سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَأَعْطَانِي، ثُمَّ سَأَلْتُهُ، فَأَعْطَانِي،

 ثُمَّ سَأَلْتُهُ، فَأَعْطَانِي ثُمَّ قَالَ:

يَا حَكِيمُ، إِنَّ هَذَا المَالَ خَضِرَةٌ حُلْوَةٌ، فَمَنْ أَخَذَهُ بِسَخَاوَةِ نَفْسٍ بُورِكَ لَهُ فِيهِ، وَمَنْ أَخَذَهُ بِإِشْرَافِ نَفْسٍ لَمْ يُبَارَكْ لَهُ فِيهِ، كَالَّذِي يَأْكُلُ وَلاَ يَشْبَعُ، اليَدُ العُلْيَا خَيْرٌ مِنَ اليَدِ السُّفْلَى، قَالَ حَكِيمٌ: فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالحَقِّ لاَ أَرْزَأُ أَحَدًا بَعْدَكَ شَيْئًا حَتَّى أُفَارِقَ الدُّنْيَا، فَكَانَ أَبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، يَدْعُو حَكِيمًا إِلَى العَطَاءِ، فَيَأْبَى أَنْ يَقْبَلَهُ مِنْهُ، ثُمَّ إِنَّ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ دَعَاهُ لِيُعْطِيَهُ فَأَبَى أَنْ يَقْبَلَ مِنْهُ شَيْئًا، فَقَالَ عُمَرُ: إِنِّي أُشْهِدُكُمْ يَا مَعْشَرَ المُسْلِمِينَ عَلَى حَكِيمٍ، أَنِّي أَعْرِضُ عَلَيْهِ حَقَّهُ مِنْ هَذَا الفَيْءِ فَيَأْبَى أَنْ يَأْخُذَهُ، فَلَمْ يَرْزَأْ حَكِيمٌ أَحَدًا مِنَ النَّاسِ بَعْدَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَتَّى تُوُفِّيَ.

***

Hakim b. Hizam (radıyallahu anh) rivayet ediyor:

Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’den  dünyalık bir şey istedim, bana verdi. Sonra kendisinden bir daha istedim, yine verdi. Ardından üçüncü bir kere daha istedim, bu defa da verdi ve şöyle buyurdu:

“Ey Hakîm! Şu dünya malı yok mu? O, tatlı ve hazır bir lezzettir. Her kim o maldan, ferâgat-i nefs ile, hırs göstermeksizin istifade ederse, o mal kendisi için bereketli olur. Her kim de onun peşinden hırsla koşturarak alırsa, bu mal onun için şerefli ve bereketli olmaz. O hırslı kimse, bir obur gibidir. Daima yer fakat bir türlü doymaz. Veren el ise, alan elden elbetteki hayırlıdır.”

Hakîm İbn-i Hizam, bu nasihat-i nebeviden sonra şöyle demiştir:

 -Ya Rasûlallâh! Seni Hak Peygamber olarak gönderen Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki şu dünyadan ayrılana kadar artık kimseden bir şey istemem.

 Hakîkaten Ebû Bekir (radıyallahu anh) halife seçildiğinde, beytü’l-maldeki hakkını vermek için Hakîm’i davet etmiş, fakat Hakim kendi hakkını bile almamıştır. Sonra Ömer (radıyallahu anh) de hakkını vermek için onu davet etmiş, ondan da almamıştır.

Bundan sonra Hazret-i Ömer:

 – Ey cemaat-i müslimîn! Siz şahit olun ki, ben hakkını vermek için Hakim’i davet ediyorum fakat o hiçbir şey almıyor, demiştir.

Hazreti Hakîm, Rasûlullâh (sallallahu aleyhi ve sellem)’in nasihatından sonra, tâ vefat edene kadar, hiç kimseden bir şey almamıştır.

(Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)

Haftanın Hadisi: Evden Çıkarken

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

 

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

 أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ

إِذَا خَرَجَ الرَّجُلُ مِنْ بَيْتِهِ فَقَالَ بِسْمِ اللَّهِ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ، لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ

قَالَ: يُقَالُ حِينَئِذٍ: هُدِيتَ، وَكُفِيتَ، وَوُقِيتَ، فَتَتَنَحَّى لَهُ الشَّيَاطِينُ، فَيَقُولُ لَهُ شَيْطَانٌ آخَرُ: كَيْفَ لَكَ بِرَجُلٍ قَدْ هُدِيَ وَكُفِيَ وَوُقِيَ؟

***

Hz. Enes b. Malik (r.a) rivayet ediyor:

Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz

şöyle buyurmuşlardır:

 

“Kim evinden çıkarken;

بِسْمِ اللَّهِ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ، لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ

‘Allah’ın adıyla çıkıyor ve yalnız O’na güvenip dayanıyorum. O’ndan başka gerçek güç ve kuvvet sahibi yoktur.’ şeklinde Allah’ı zikrederse, kendisine; ‘Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun.’ şeklinde cevap verilir ve şeytanlar ondan uzaklaşır. Başka bir şeytan da onlara; ‘Allah’ın hidayet ettiği, kefili olup koruma altına aldığı bu insana siz ne kötülük yapabilirsiniz ki?’ der.”

(Sünen-i Ebî Dâvûd, Sünen-i İbn-i Mâce)

İmam Nevevî ve Kişiliği

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

İmam Nevevî, Müslümanların ellerinden düşürmediği “Riyâzüs Sâlihîn” isimli meşhur hadis eserinin müellifidir. Daha pek çok kıymetli kitabı ve hepsi birbirinden kıymetli yetiştirmiş olduğu talebesi bulunmaktadır. Suriye’nin güneyindeki Nevâ köyünde bundan yaklaşık sekiz asır önce, 1233 yılında doğmuştur.

Mütevazi, kanaat sahibi, ömrünü ilme ve irşada nikâhlayan Nevevî Hazretleri hiç evlenmemiştir. Evliliğin kendisini meşgul edeceği, ilimle ve irşadla meşguliyeti dolayısıyla yerine getiremeyeceği muhtelif sorumluluklar yükleyeceği kanaatıyla evlenmeyi hiç düşünmemiş ve hep ilimle, kitap telifi ve talebe yetiştirmekle meşgul olmuştur.

Kendisini daima ölüm ve ahirete hazırlayan İmam Nevevi, ölmeyecek kadar yemek yerdi. Tuvalete gittiği vakitleri israf saydığı için çok az yer ve çok az içerdi. Âhirete duyduğu iştiyak sebebiyle dünya zevklerine, yiyip içmeye, lüks giyim kuşama, kısaca rahat yaşamaya değer vermezdi. Talebeliğinden itibaren kazandığı az uyuma alışkanlığını, vaktini en iyi şekilde değerlendirebilmek için hayatı boyunca devam ettirmiştir.

Onun hayatından bahsedenlerin hemen hepsinin belirttiğine göre, Dımaşk’ta yetişen meyveleri yemezdi. Bunun sebebini soran talebesi İbnü’l-Attâr’a, Dımaşk’ta pek çok vakıf arazi bulunduğunu, bunların titizlikle idare edilmediğini, ortaklığın meşrû bir şekilde yapılmadığını, dolayısıyla bu meyvelere haram karıştığını, bu sebeple yemediğini söylerdi. Zâhid birisi olan babasının getirdiği yiyeceklerle hayatını devam ettirir, sadece onun getirdiği incirleri yerdi. Bütün bu hâller onun takvasını ve iradesinin gücünü göstermektedir.

Nevevi hazretleri, hayatı boyunca kimseden bir kuruş karşılık almamıştır. Görev yaptığı medreselerden kendisine tahsis edilen aylıkları şahsı için kullanmamış, bunlarla kitap alıp sonra da bunları o medreselere vakfetmiştir. O zamana nispetle rektörlük yaptığı meşhur Eşrefiyye dârülhadisinden hiç maaş almamıştır.

Nevevi Hazretleri Hakkında Söylenenler

İmam Nevevî’yi yakından tanıyan âlimler onun bir sahâbî gibi, bazıları ise tâbiînden biri gibi yaşadığını söylemişlerdir.

İmam Zehebi, ashâb-ı kirâmı andıran bu örnek şahsiyeti tanıtırken, zühd ve takvâ bakımından eşsiz, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma hususunda benzersiz bir kimse olarak nitelendirmiştir. Onun azla yetindiğini, basitçe giyindiğini, yeme içmeye değer vermediğini, bununla beraber vakur ve heybetli olduğunu, onun Allah’tan, Allah’ın da ondan memnun bulunduğuna inandığını, bu sebeple kendisini cennetiyle sevindireceğini umduğunu söylemektedir.

İmam Nevevî’nin talebelerinden fakih ve muhaddis İbni Ferah el-İşbîlî, onun üç önemli özelliği bulunduğunu söylemiş ve bir kimsede bu özelliklerden sadece biri bulunsa, insanlar ondan faydalanmak üzere, dünyanın dört bucağından kalkıp gelirler, demiştir. Bu üç özellik şunlardır: İlim ve görev sorumluluğu, dünyaya ve dünya menfaatlerine değer vermemek, emri bil-maruf ve nehyi anil-münker (iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak).

İmam Takiyyüddin es-Sübkî, Nevevî’ye derin hayranlık duyardı. Fıkıh ve hadis sahalarında değerli eserler vermiş, Şam kadılığı ve Eşrefiyye dârülhadisi şeyhliği yapmış olan bu değerli âlim, İmam Nevevî’nin Eşrefiyye dârülhadîsinde ders verdiği yerde geceleri ibadet ederken yanağını yerlere sürer ve “Nevevî’nin ayak bastığı yere belki yüzüm temas eder” diyerek duygulanırdı.

Takiyyüddin es-Sübkî, birgün bineğiyle giderken halktan yaşlı bir adama rastladı. Bu yaşlı zât, bir zamanlar Nevevî’yi gördüğünü söyleyince, Takiyyüddin es-Sübkî bineğinden inerek adamın elini öptü, duasını istedi. Sonra da “Nevevî’yi gören biri benim önümde yürürken ben hayvana binemem” diyerek onu terkisine aldı. Takiyyüddin es-Sübkî, Nevevî’nin evliyâullahdan olduğunu söylerdi.

İmam Nevevî’nin Yöneticileri Uyarması

Nevevî Hazretleri, emri bil-marûf ve nehyi anil-münker görevini yerine getirmede eşi pek az bulunan bir insandı. Haksızlığa boyun eğmez, doğru bildiğini söylemekten, yöneticileri sözlü veya yazılı olarak uyarmaktan çekinmezdi.

Mısır ve Suriye’de Memlûklular Devleti’ni kurarak on yedi yıl saltanat süren Sultan Baybars’a, İmam Nevevî’nin muhtelif mektuplar yazdığı, hatta bu mektupların bir kısmını ileri gelen âlimlere de imzalatarak müşterek bir dilekçe halinde sunduğu bilinmektedir. Sultan bu hususları dikkate almadığı zaman, mektupların dozunun arttığı, hiçbir tehdidin ve hatta ölümün kendisini yıldırmayacağını sultana hatırlattığı müşahade edilmektedir. Fakat bu mektuplarında her zaman kendisine yakışan hikmetli ve saygılı üslubu muhafaza etmiş, çok ciddi uyarı ve tenkitler yanında hiç hakarette bulunmamış, ikazlarını Allah için yaptığını bildirmiştir.

İmam Nevevî’nin asıl hedefi, sultanın halka iyi davranmasını temin etmek olduğu için yumuşak ve yapıcı bir üslûp kullanmayı tercih etmiştir. Bu mektuplarında Cenâb-ı Hakk’ın, sultanı dinine hizmet etmesi, insanların haklarını gözetmesi, halka şefkat göstermesi, onların fakir ve zayıflarına sahip çıkması ve halkı her türlü zarardan koruması için bu makama getirdiğini, bunları yapmayıp halkın hakkını çiğnediği takdirde Allah’ın huzurunda zor durumda kalacağını ihtar etmiştir.

İmam Nevevî’nin sultanı bu tarzda uyarması bazı kimseleri telaşa düşürmüştür. Ona, bu tavrını bırakmadığı takdirde hizmetlerinin engellenebileceğini söylemişler, sultana karşı direnmekten vazgeçmesini istemişlerdir. Hiçbir makam ve mevkide, dünyevi menfaatte gözü olmayan İmam Nevevî, bu kimselere de mektuplar yazarak onları da uyarmış, dinin emir ve yasaklarına harfiyyen uymaya davet etmiştir.

Sultan Baybars, bir mevzuda Suriyeli âlimlerin fetvasına başvurunca bazı âlimler korktukları, bazıları da dünyalık elde etmeyi düşündükleri için sultanın istediği fetvâyı vermişti. Sultan Baybars, İmam Nevevî’den de fetva istemiş, fakat bu uygulamanın haksızlık olduğuna inanan İmam Nevevî fetvâ vermeye yanaşmamıştı. Sultan’ın bu konudaki ısrarları üzerine Nevevî hazretleri ona şunları söylemişti:

-İyi biliyorum ki, sen bir zamanlar Emir Bunduktâr’ın kölesiydin. Hiçbir şeyin yokken Allah lutfuyla seni sultan yaptı. Duyduğuma göre sarayında, eğerlerinin kayışları altından imal edilmiş bin kölen, çeşit çeşit zinet eşyalarına sahip iki yüz câriyen varmış. Bütün bunları onlardan alıp ordunun teçhizatı için kullandıktan sonra devlet hazinesi hala yetersiz kalırsa, o zaman halkın malını alman için sana fetvâ veririm.

İmam Nevevî’nin bu sözlerine ve istediği fetvâyı vermemesine çok kızan sultan, “Şehrimden çık git!” demiş, İmam Nevevî de Dımaşk’ı terk edip Nevâ’ya gitmiştir.

İmam Nevevî gittikten sonra, sultan Baybars onun vazifesine son verilmesini ve maaşının kesilmesini emretmiş, adamları da ona, İmam Nevevî’nin vazifesi dolayısıyla maaş almadığını söylemişlerdir. Bundan bile haberi olmayan Baybars şaşırarak, “Öyleyse ne ile geçiniyor?” diye sorunca, “Babasının gönderdikleriyle” cevabını almıştır.

Bir rivayete göre, İmam Nevevî’yi niçin öldürtmediğini sorduklarında, “Bunu düşünmedim değil. Fakat onu öldürtmeyi her arzu ettiğimde, ikimizin arasında ağzını kocaman açmış bir arslan buna engel oldu. Öldürülmesini emretseydim beni parçalayacaktı!” demiştir. İmam Nevevî ile birkaç defa görüşen sultan, ondan çekindiğini yakınlarına itiraf etmiştir.

İmam Nevevî’nin melik Baybars’a karşı gösterdiği bu yiğit tavrından sonra ünü iyice yayıldı. Eserlerine ve derslerine büyük rağbet gösterildi. Genç yaşında vefatının ardından, yetiştirdiği insanlar ve eserleriyle hizmeti devam etti ve halen de etmektedir.

Cenâb-ı Hak şefâatına nâil eylesin. Amin! (H. K.)

 

* Yazının hazırlanmasında istifade edilen kaynaklar:

Riyazus Salihin Şerhi, Erkam Yayınları

Nüzhetül-Muttakin Mukaddimesi, Darul-Mustafa

Tuhfetüt-Talibin, Alâüddin İbnül-Attâr

Cihadın En Faziletlisi

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

إِنَّ أَفْضَلَ الْجِهَادِ كَلِمَةُ حَقٍّ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ

* * *

Hazreti Ebu Saîd el-Hudrî (radıyallahü anh),

Kâinatın Efendisi Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in

şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hakkı söylemektir.”

(Ahmed b. Hanbel, Müsned; Hâkim, Müstedrek)

 

Cihadın En Faziletlisi

En genel manasıyla cihad veya mücahede; Allah ile kulları arasındaki engellerin kaldırılması, mâniaların bertaraf edilmesi manasına gelmektedir. Zalim, adaletsiz bir yöneticiye karşı hak ve adaletin ortaya konmasının zorluğu ve bu işi yapanların azlığı sebebiyle Allah yolundaki mücahede ve gayretlerin en değerlisinin bu olduğu Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) tarafından bildirilmiştir.

Bu ve daha pek çok hadis-i şeriften anlaşıldığı üzere baskıcı ve adaletsiz bir yönetime rağmen hak ve hakikatlerin meşru yollarla ortaya konması, asla bir isyan ve başkaldırma değil, aksine adaletsizliklerin giderilmesi ve toplumun huzuru için çaba sarfetmektir.

Konuyla ilgili olarak Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُوا اللّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin, sizden olan ülül-emre de. Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilâfa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne (Allah’ın kitabına ve Resulünün sünnetine) arzediniz. Hayırlı ve netice bakımından en güzel olanı budur.” (Nisâ Suresi, 4/59)

Elmalılı Hamdi Yazır Hazretlerinin “Hak Dini Kuran Dili” isimli meşhur tefsirinde bu ayet-i kerime izah edilirken “ülül-emr” ifadesinin ilk olarak sahih din âlimlerine, istinbat-ı ahkâma muktedir olan ehli ilm-ü fıkh’a baktığı belirtilmiştir.

Mezkûr ayette daha sonra her seviyeden yöneticilerin mutlaka adil olmalarının lazım geldiğine vurgu yapılmakta ve şunlar söylenmektedir:

“İsyan mevkileri hukümden hariç bırakılmıştır. Şu halde âmirin her emri memuru mesuliyyetten kurtarmağa kâfi gelmez. Bil’farz bir me’mur, âmirinin emri ile rüşvet alsa veya hırsızlık yapsa mesuliyyetten kurtulamaz. Bu manâ ‘Âmirin kanun hilâfına emri, me’muru mes’uliyyetten kurtarmaz.’ diye de ifade olunur.”

Kezalik Abdullah İbn-i Ömer (r.a) Hazretleri’nden rivayet olunduğu üzere Hazreti Peygamber (aleyhissalatü vesselam) buyurmuştur: “Müslim olan kişinin taat vecibesidir, hoşlandığında da hoşlanmadığında da. Meğer ki masıyet (günah) ile emredilmiş olsun. Masıyet ile emrolunana taat yok.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Nisâ Suresi 59. Ayetin tefsiri)

Mevzumuza yakın diğer hadis-i şerifler de usûlünce hak ve adaleti söylemenin önemine ve bunu terketmenin kötülüğüne işaret etmektedir. Bunlardan bir tanesi şöyledir:

“Halkın içinde Allah’tan en uzak olan iki kimse şunlardır: Birincisi, umerânın (yöneticilerin) meclisinde oturur da zulme ait sözlerinde onları tasdik eder. Diğeri ise çocukların muallimidir. Fakat onların hepsini aynı derecede eşit tutmaz ve yetimin hakkı hususunda Allah’dan korkmaz.” (Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, Râmûzul-Ehâdîs)

Kuran-ı Kerim tefsirleri ve hadis şerhlerinden anlaşıldığı üzere zulüm ve adaletsizliğe düşmenin sebebi; Kuran ve sünnetin göz ardı edilmesi yahut bu iki temel kaynağın yanlış yorumlanmasıdır.

Karşılaşılan her türlü problemin çözümü de iki mübarek kaynağımız Kuran-ı Kerim ve Sünnet-i sahihaya tastamam yönelmek ve bunların samimi temsilcilerine sürekli nazar etmekten geçmektedir.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Allah Rasûlü’ne Salât ü Selam

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ صَلَّى عَلَيَّ صَلَاةً وَاحِدَةً

صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ عَشْرَ صَلَوَاتٍ

وَحُطَّتْ عَنْهُ عَشْرُ خَطِيئَاتٍ

وَرُفِعَتْ لَهُ عَشْرُ دَرَجَاتٍ

* * *

Allah Rasûlü’ne on yıl hizmet eden Hz. Enes(radıyallahü anh),

Allah’ın Habibi Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın

şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Kim bana bir kere salât ü selam getirirse Allah ona on misliyle karşılık verir, onun on hatasını bağışlar ve derecesini de on kat yükseltir.”

(Nesâî, Sünen; Hâkim, Müstedrek)

 

Allah Rasûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) Salât ü Selam

Peygamberlerin sonuncusu ve en büyüğü Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam)’ın viladeti yeryüzünün yeniden doğumu ve insanlığın da en büyük bayramıdır. O (sallallahü aleyhi vesellem), daha dünyaya teşrif etmeden önce kendisine salât ü selamlar getirilmiş kutlu nebi ve dillerdeki müjdedir.

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de Ahzab sure-i celilesinde şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (selam ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab Suresi, 33/56)

Dinimizde Allah Teala’nın, Efendimiz Hz. Muhammed (aleyhi efdalüsslavâti ve etemmütteslimât)’a salatı; Allah’ın rahmet ve bereketinin Efendimiz’in üzerine olması, Efendimiz’in şan ve şerefini yüceltmesi anlamını taşımaktadır. Melekler ve mü’minlerin salat ü selamı ise Allah Rasûlü’nün (aleyhisslatü vesselam) kadr-u kıymetini anma, zaten yüce olan Allah katındaki derecesinin daha da yücelmesi manasına bir dua ve Allah Rasûlü’ne bağlılığımızın bir sembolüdür. Bu yüzden meclislerimizde mutlaka O’nun adını anmalı ve her sohbetimizde O’na ait bir kısım şeyleri mütalaa etmeliyiz. Bu vesileyle büyüklerimiz şu beyti sık sık zikretmişlerdir.

“Muhammed’den muhabbet oldu hasıl,

Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl.”

Ahirette herkesin zor duruma düştüğü hengâmede “ümmetî ümmetî” diyerek fedakârlıkların en büyüğünü yapan Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), kendisine salat ü selam getirenleri ahirette tanıyacağını bildirerek bizlere büyük bir müjde vermiştir. “Adım yanında anıldığında bana salat ü selam getirmeyenin burnu yere sürütülsün.” hadisi de O’na salat ü selamın ehemmiyetini bir başka açıdan anlatmaktadır.

Âlimlerimiz iki salat ü selam arasındaki duaların makbuliyetini bildirip dualarımıza başlarken ve dualarımızı bitirirken mutlaka salât ü selam getirmenin önemine değinmişlerdir. Dualarımızın ortasında salât ü selam getirmek de çok faziletli ve makbul bir ameliyedir. Konuyla ilgili bir hadis şöyledir: “Biriniz duâ edeceği zaman önce Allah’a hamd-ü senâ etsin, sonra bana salât ü selâm getirsin. Daha sonra da dilediği şekilde duâ etsin.” (Ebû Dâvud, Sünen; Nesâî, Sünen)

Dualarımızda salât ü selamın önemine işaret eden şu hadis-i şerif çok önemlidir ve müminlere çok ibretli bir mesaj vermektedir.

Übeyy b. Ka’b (r.a) bir gün Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam)’a gelerek; “Ya Rasûllallah! Ben sana çok salâvat-ı şerife getiriyorum. Acaba bunu ne kadar yapmam gerekir?” diye sorar. O da; “Dilediğin kadar” buyurur. “Duâlarımın dörtte birini salavât-ı şerifeye ayırsam olur mu?” diye sorar. “Dilediğin kadarını ayır. Ama daha fazla ayırırsan senin için daha iyi olur.” buyurur. “Öyleyse duâmın yarısını salavât-ı şeriye ayırayım!” der. “Dilediğin kadar yap. Ama daha fazla ayırman senin için daha hayırlı olur.” buyurur. Hazreti Übeyy yine; “Şu halde üçte ikisi yeter mi?” diye sorar. “İstediğin kadar. Ama artırırsan senin için daha hayırlı olur.” buyururlar. “Öyleyse duâya ayırdığım zamanın hepsinde salavât-ı şerife getirsem nasıl olur?” deyince; “O takdirde Allah bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını bağışlar.” buyururlar. (Tirmizî, Kıyâmet 23) Bu hadis-i şerif hakikaten çok mühimdir ve müminlere çok ibretli bir mesaj verir; o da, ‘salavât-ı şerife okumak sıkıntıları giderir, günahları bağışlatır’ gerçeğidir.

Bahsimizi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin şu güzel beytiyle bitirelim:

Ayinedir bu âlem, her şey hak ile kâim,

Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Sabah ve Yatsı Namazlarının Fazileti

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ صَلَّى الْعِشَاءَ فِي جَمَاعَةٍ فَكَأَنَّمَا قَامَ نِصْفَ اللَّيْلِ

وَمَنْ صَلَّى الصُّبْحَ فِي جَمَاعَةٍ فَكَأَنَّمَا صَلَّى اللَّيْلَ كُلَّهُ

* * *

Raşid halifelerin üçüncüsü Hz. Osman b. Affân (radıyallahü anh),

Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimiz’in

şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

“Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa sanki gecenin yarısını ihyâ etmiş gibidir. Üstüne sabah namazını da cemaatle kılan kimse ise bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibidir.”

(Sahih-i Müslim, Sünen-i Ebî Davud)

 

Sabah ve Yatsı Namazlarının Fazileti

Dinin direği olan namazın İslam’daki yeri bir başkadır. O, Allah Teâlâ’nın imandan sonra en çok sevip razı olduğu ameldir. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) da namaz hakkında titizlikle tahşidâtta bulunmuşlardır.

Namaz, imandan sonra kulun ahirette hesaba çekileceği ilk ameldir. O, mü’min ve müslümanları birbirine bağlayan en önemli unsurdur.

Vaktinde ve cemaatle kılınan beş vakit namaz, zamanımızın genişlemesine ve günlük faaliyetlerimizin bereketle neticelenmesine vesiledir.

Kur’an-ı Kerim’de beş vakit namazın önemi hakkındaki ayet-i kerimelerden bir tanesi şöyledir:

وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ

إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ

“Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Zira böyle güzel iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” (Hûd Suresi, 11/114)

İslam alimlerine göre, gündüzün iki ucundaki namazlar sabah, öğle ve ikindi; gecenin gündüze yakın saatlerindekiler de akşam ve yatsı namazlarıdır. Ayet-i kerimede beş vakit namaza işaret edilmiştir.

Allah Rasülü (aleyhisslatü vesselam) Efendimiz de namaz hakkında: “Ne dersiniz, sizden birisinin kapısı önünde bir ırmak bulunsa, her gün beş defa onda yıkansa kendisinde kir namına bir şey kalır mı? Ashab, “hayır” dediler. Bunun üzerine Allah Rasülü (aleyhisslatü vesselam) buyurdular ki: İşte beş vakit namaz da bunun gibidir ki, Allah o sayede bütün hataları giderir.” buyurmuşlardır.

İhlas ve şuurluca kılınan her bir namaz, Allah katında çok faziletlidir. Sabah ve yatsı namazları ise diğer namazlara göre günün daha zor ve yorgun anlarında kılınmaları itibariyle kıymetleri bir başkadır.

İmanında sadık olan müslümanlar sabah ve yatsı namazlarını hastalık ve yolculuk gibi sıkıntılı durumlarda ve bazen nefislerine zor gelse de büyük bir itina ile eda etmeye çalışırlar.

Münafıklar ve imanın kalplerine tam olarak oturmadığı kimseler ise namaza, özellikle de sabah ve yatsı namazlarına ehemmiyet vermez ve bunları geçiştirirler, bu konuda kendilerince mazeretler üretirler. Halbuki Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) bir hadis-i şeriflerinde bu hususta yürekleri hoplatan bir beyanda bulunmuşlardır:

لَيْسَ صَلاَةٌ أثْقَلَ عَلَى المُنَافِقِينَ مِنْ صَلاَةِ الفَجْرِ وَالعِشَاءِ

وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِيهِمَا لأَتَوْهُمَا وَلَوْ حَبْواً

Münafık kimseye sabah ve yatsı namazlarından daha fazla ağır gelen bir namaz yoktur. Eğer bu iki namazdaki fazileti bilselerdi, sürünerek te olsa mutlaka cemaate gelirlerdi.” (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)

Sabah ve yatsı namazları mü’minlerle münafıklar arasındaki ayırt edici namazlardır. Nitekim Efendimiz (aleyhisslatü vesselam): “Yatsı ve sabah namazlarına münafık devam edemez.” (Suyûtî, Câmius-Sağrîr) buyurmuşlardır.

Sabah namazının önemi hakkındaki bir rivayet ise “Sabah namazını kılan kimse, Allah’ın zimmeti altındadır. Allah’ın zimmeti altında olan birisi hakkında korkun (ona ilişmeyin).” şeklindedir.

Allah Rasülü (sallallahü aleyhi vesellem)’in, sabah namazının sünnetini dahi seferde de, hazarda da (yolculukta da, ikamet halinde de), sağlıkta da, hastalıkta da asla terketmediğine dair rivayetler vardır. (Suyûtî, Câmius-Sağrîr) Nitekim sabah namazının sünneti hakkında Efendimiz (aleyhissalatü vesselam): “Üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlıdır.” demişlerdir.

Ey Rahman ve Rahim Rabbimiz! Bizleri imanda yakîn ve tahkike ulaştır. Namazlarımız ve diğer salih amellerimizi de ihlas ve ihsan şuuruyla eda etmeyi nasip eyle. Amin!

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

İlmin Önemi

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اُغْدُ عَالِمًا أَوْ مُتَعَلِّمًا أَوْ مُسْتَمِعًا وَلَا تَكُنِ الرَّابِعَ فَتَهْلِكَ

* * *

Sahabe-i Kiram’ın alim ve büyüklerinden

Hz. Abdullah b. Mesud (radıyallahü anh),

Sultanul-enbiyâ vel-ulemâ (aleyhissalatü vesselam)

Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Ya âlim, ya ilim öğrenen, ya da ilim dinleyen ol.

Dördüncüsü olma, helak olursun!”

(Dârimî, Sünen, İlim, 254)

 

İlmin Önemi

Allah’ın insanlığa en büyük ferman ve armağanı, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim pek çok yerde ilme vurgu yapıp onu hayır yolunda kullanan ilim sahiplerini yüceltir. Bu husustaki pek çok ayet-i kerimeden bazıları şunlardır:

إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ

“Allah’tan hakkıyla ancak alimler korkarlar.” (Fâtır Suresi, 35/28)

هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer Suresi, 39/9)

 

Allah Rasülü (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimiz de pek çok hadis-i şeriflerinde ilmin önemi ve bu yolla dine ve insanlığa hizmetin faziletinden bahsetmiştir. O’nun bir öğretmen olarak insanların yolunu aydınlatması ve onları cehalet karanlıklarından çıkarması hadis-i şerifte şöyle dile getirilir.

إِنَّمَا بُعِثْتُ مُعَلِّمًا

“Ben ancak muallim olarak gönderildim.” (Sünen-i İbn-i Mâce, Sünen-i Dârimî)

En baştaki hadis-i şerife benzeyen diğer bir rivayette ise Resul-i Ekrem (aleyhissaltü vesselam) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Ya âlim, ya ilim öğrenen, ya ilmi dinleyen, ya da bunları seven kimse ol. Sakın beşincisi olma, yoksa helak olursun!” (Suyûtî, Câmius-Sağîr)

Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde ilim, âlim, ilim öğreten ve öğrenen yahut bunları sevip destek olanlar bu kadar yüceltilirken, cehalet ve cahiller yahut ilme engel olanlar da tam aksi olarak kınanmış ve alçaltılmıştır.

Allah Teâla bizleri hayırlı ilme intisap ederek kurtuluşa eren zümreden eylesin. İlme mani olup cehalet ve kötülüklerin yaygınlaşmasına sebep olmaktan muhafaza buyursun. Âmin!

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Allah’ın Sevdiği Zikir

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ
* * *

Hz.  Ebu Hureyre (radıyallahü anh),
Allah’ın Habibi Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in
şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
“İki söz vardır ki, onlar Rahmân’a sevgili, dile hafîf, mîzanda ise pek ağırdır. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm’ cümleleridir.”
(Sahih-i Buhari, Daavât, 65; Sahih-i Müslim, Zikr, 31)

Allah’ın Sevdiği Zikir


Hadis-i şerifte geçen “Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm” ifadesi kısaca; “Allah’ım! Seni hamd ile tesbih ederim. Sen, her kusurdan münezzeh ve her kemal ile muttasıfsın.” ve “Sübhansın ya Rab! Hamd ü senâ ile Seni tesbîh ederim. Ey yüce Allah’ım, Sen noksan sıfatlardan, eksik ve kusurdan, şerik ve yardımcıdan münezzehsin, çok yücesin.” gibi manlara gelmektedir.
Görüldüğü üzere dilde söylenmesi çok kolay olan bu iki cümle çok derin ve ihtişamlı manalar taşımaktadır. Bu zikir, Allah katında makbul ve kıymetli, mizanda da çok sevaplıdırlar. Gönülden, samimiyetle söylenme derecesine göre ahirette sahibini Allah katında sevimli kılacak ifadelerdir çünkü bu iki kısa kelam Hak katında çok değerli ve sevimlidir.
Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de zikir ve tesbihle ilgili olarak;


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللهَ ذِكْرًا كَثِيرًا
وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلاً

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin, O’nu sık sık anın. Sabah akşam O’nu tesbih ederek takdis ve tenzih edin. (Ahzâb Suresi, 33/41-42) buyurarak biz kullarına tesbih ve zikrin önemini bildirmektedir.
Allah dostları “Zikri ve virdi olmayanın bereket ve vâridâtı olmaz.” diyerek hak katında kıymetli, İslam’a ve insanlara yararlı olmanın yolunu işaretlemişlerdir. Evrâdü ezkârında hassas kimseler, Allah’ın sevdiği ve diğer kullarına da faydalı kıldığı bereketli kimselerdir.
Hak dostlarına göre fikirdeki tıkanıklığın önünü açan iksir Allah’ı zikirdir. Rivayetlerde geçtiğine göre, İmam Ebu Hanife Hazretleri bir hükümde tıkanıp çözüm yolu bulamadığında çok defa namaza durup Kur’an’ı çokça okumak, hatmetmek suretiyle bu tıkanıklıkları Allah’ın izni ve inayetiyle aştığı nakledilmiştir.
Yukarıda geçen hadis-i şerifin bir benzeri de şu rivayettir:


سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ أَسْتَغْفِرُ اللَّهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ

“Allah’ım! Seni hamd ile tesbih ederim. Yüce ve münezzehsin. Senden bağışlanma diliyor, Sana tevbe ile rücu edip kapına yöneliyorum.” (Sahih-i Müslim)
Hz. Âişe annemiz, bunun,  Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam)’ın çokça yaptığı zikir ve dualardan biri olduğunu, özellikle de Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselam)’ın ruhunun ufkuna yürümesinden önce bunu çokça tekrar ettiğini bildirmiştir. Bu zikir, namazlarda secdede de  yapılabilecek gayet kıymettar zikir ve dualardan birisidir.


اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Her Hatanın Başı Dünya Sevgisi

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ جُنْدُبِ بْنِ عَبْدِ اللهِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

حُبُّ الدُّنْيَا رَأْسُ كُلُّ خَطِيئَةٍ

* * *

Hz. Cündüb b. Abdullah (radıyallahü anh),

Alemlere rahmet Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in

şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Dünya sevgisi her hatanın başıdır!”

(İbn-i Receb el-Hanbelî, Câmiul-Ulûm vel-Hıkem; Beyhakî, Şuabül-İman; Ali el-Muttakî, Kenzül-Ummâl)

 

Her Hatanın Başı

Dünya Sevgisi

Dinimizin iki rüknü Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde pek çok yerde geçtiği üzere bir mü’minin gayesi İslam’ı en güzel şekilde taşayarak temsil ve tebliğ edebilmektir. Buradan hareketle hakiki mü’minin dünya ile alakası her yerde izzet-i İslamiye’yi göstermek ve ışıksız kalan ruhlara Kur’ân’ın ebedi nurlarını göstermektir.

Allah Teâlâ Kasas Suresi’nde bizleri dünya sevgisine kapılma tehlikesine karşı şöyle buyurarak uyarmaktadır:

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا

وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللهُ إِلَيْكَ

“Allah’ın sana ihsan ettiği nimetlerle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster! Dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de insanlara iyilik et. (Kasas Suresi, 38/77)

Ayet-i kerimede bütün benliğimizle ahirete yönelmemiz, Allah’ın bize bahşettiği maddi ve manevi nimetleri yine O’nun yolunda kullanıp infak etmemiz,  dünyaya ise yalnızca ihtiyaç ölçüsünde yönelmemiz istenmektedir.

Bu konuda tam bir ikaz mahiyetindeki diğer bir ayet-i kerime ise şöyledir:

قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

“(Ey Habibim!) De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız,  kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesâda, zarara uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden evler, konaklar, size Allah’tan ve O’nun Rasülünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise o halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe Suresi, 9/24)

Hakiki müslüman çok zengin de olabilir fakat dünya sevgisi onun kalbinde yer almaz ve onu Allah yolunda hizmet etmekten alıkoymaz. Aksine hakiki müslüman, sahip olduklarını Allah’a yakınlığa vesile olacak şekilde yani dünya ile ahireti peyleyecek, kazanacak şekilde değerlendirir. Onun gözünde dünya, Esmâ-i Hüsnâ’nın bir yansıması ve ahiretin de bir tarlasıdır. Gerçek mü’min, dünyayı dünyaya bakan cihetiyle terketmiştir.

Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) bir hadis-i şeriflerinde “Benim dünya ile ne alakam olabilir ki! Benim durumum ancak bir süvarinin durumu gibidir ki bir ağacın altında bir müddet dinlenir ve sonra da yoluna devam eder.” (Sünen-i Tirmizî, Sünen-i İbn-i Mâce) diyerek dünya ve onun içindeki mü’minin mahiyetini bizlere mükemmel bir örnekle göstermiştir.

Dünya ve yaşama sevgisi gibi tehlikelere karşı Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz bizleri muhtelif şekillerde defalarca uyarmıştır. Bu, incilerden bazıları şöyledir:

“Himmeti dünya olan kimseyi Allah kendi başına bırakır ve ona geçim darlığı verir. Dünya ona ancak yazıldığı kadarıyla gelir. Allah, niyeti ahiret olan kimsenin ise işlerini derli-toplu kılar ve ona gönül zenginliği verir. Dünya da bu kimseye koşarak gelir.” (Sünen-i Tirmizî, Sünen-i İbn-i Mâce)

İnsan yaşlansa da kalbinde baki kalacak olan iki şey dünya sevgisi ve tul-i emel (bitip tükenmek bilmeyen nefsanî istekler)dir. (Sahih-i Buhari)

“Eğer Allah katında dünyanın sinek kanadı kadar değeri olsaydı, kafirlere bir yudum su dahi içirmezdi.” (Müsnedüş-Şihâb, Kenzül-Ummâl)

Müsned-i Bezzâr’da geçtiğine göre ise dünya sevgisi, müslümanları Allah yolunda mücahede, emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i anil-münkerden alıkoyacak olan şeydir. Dünya sevgisi ve ölümü kerih görme, müslümanları kafirlerin gözünde güçsüz ve değersiz göstereceği de hadislerde bildirilmiştir. (Sünen-i Ebi Davud)

Hz. Ömer (radıyallahü anh) “Eğer isteseydik güzel yemekler yiyebilirdik. Leziz yiyecekli sofralar önümüzde inip kalkardı. Fakat;

أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا

“Dünya hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürdünüz.” (Ahkaf Suresi, 46/20) ayet-i kerimesi bizleri uyardığı için böyle yapmıyoruz.” demiştir. (el-Bahrul-Muhit Tefsiri)

Bizlere düşen de uhrevî saadet ve mutluluğumuz adına böyle davranmaktır. Hatta bazı Allah dostları yapılan hizmetlerden zevk duymayı dahi ahirete ait sevapların burada yenip tüketilmesi olabileceği endişesiyle çok dikkatli olunmasını istemişlerdir.

Allah dostlarının büyüklerinden Kabul edilen Hasan Basri Hazretleri de “Dünyayı seven ve ondan razı olan kimsenin kalbinden ahiret sevgisi çıkar.” demiştir. (Ebu Nuaym, Hilye)

Burada bahsimizi, Yunus Emre’nin mevzuya çok güzel bir örnek teşkil eden şu şiiriyle bitirelim:

Aciz kaldım zalim nefsin elinden,

Şu dünyanın lezzetine doyamaz.

Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleği,

Ömrünün gelip geçtiğini bilemez.

İlahi! Gaflet gömleği giyene,

Müslüman der misin nefse uyana?

Kazanıp kazanıp verir ziyana,

Hak yoluna bir puluna kıyamaz.

İlahî! Gafletten uyar gözümü,

Dergahında kara etme yüzümü.

Yunus eder, gelin tutun sözümü,

Dünya seven, ahireti bulamaz.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Duaların Kabulü Adına Mühim Bir Dua

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

دَعْوَةُ ذِي النُّونِ إِذْ دَعَا وَهُوَ فِي بَطْنِ الْحُوتِ

 “لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنْ الظَّالِمِينَ”

 فَإِنَّهُ لَمْ يَدْعُ بِهَا رَجُلٌ مُسْلِمٌ فِي شَيْءٍ قَطُّ إِلَّا اسْتَجَابَ اللَّهُ لَهُ

* * *

Aşere-i Mübeşşere’den Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas (radıyallahü anh),

İki Cihan Serveri Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in

şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Balığın karnında iken Hz. Zünnûn’un yaptığı dua ile dua eden hiçbir müslüman yoktur ki Allah ona icabet etmiş olmasın. O dua şu idi:

“Ya Rabbî! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh ve yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Merhamet ve affını bekliyorum Rabbim!”.

(Tirmizî, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned; Hâkim, Müstedrek)

 

Duaların Kabulü Adına Mühim Bir Dua

Kur’ân’da Allah Teâlâ’nın bildirdiği ve Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’in bizlere kıymetini öğrettiği bu duanın mahiyeti; insanın acziyetini, iktidarının yetersizliğini hissedip gerçek merciye yönelmesidir.

Bu dua hem bir peygamber duası olması yönüyle, hem de Allah’a gönülden, ciddi bir tevekkülü tazammun etmesi yönleriyle çok değerlidir.

Kur’ân tefsirlerinde bu duayı yapan Zünnûn (balık sahibi, balığın yoldaşı), Hz. Yunus (a.s) olarak açıklanmıştır. Bu hadise Kur’ân’da Enbiyâ Suresi’nde şöyle nakledilmektedir:

وَذَا النُّونِ إِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذَلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ

“Zünnûn’u da an. O, (inkârda direten ve uyarılardan hiç etkilenmeyen halkına) kızarak onlardan ayrılmıştı. Bizim hiçbir zaman kendisini sıkıştırmayacağımıza inanıyordu. Sonra karanlıklar içinde şöyle yakarmıştı: “Ya Rabbî! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh ve yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Merhamet ve affını bekliyorum Rabbim!”.

“Onun da duasını kabul buyurduk ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ Suresi, 21/87-88)

Hazret-i Yunus ibni Metta (alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm)’ın bu duası, en büyük münacâtlardan biri ve duaların kabulüne de mühim bir vesiledir. Her taraftan ümit kesik bir vaziyette iken yaptığı bu dua, onun için bir kurtuluş sebebi olmuştur.

Hz. Yunus (a.s.), sebepleri de yaratan Allah’tan başka bir sığınak olmadığını bilfiil görüp, peygamberâne tevekkülle sadece O’na yönelip O’ndan yardım isteyince nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet inkişaf etmiş ve Hz. Yunus (a.s) kurtuluş sahiline çıkmıştır.

Allah dostlarına göre nefsimiz ve dünya tarafından kuşatılan bizler de Hz. Yunus (a.s) gibi yalnızca Allah’a sığınmak ve bu duayı çokça tekrarlamak suretiyle felah ve necat aramalıyız. Çünkü bir peygambere göre bizim durumumuz çok daha acıklı ve dehşetlidir. O’na sığınmaktan başka bir çaremiz ve O’ndan başka bir güç kaynağımız yoktur.

Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde daha pek çok makbul ve kıymetli duadan bahsedilmiştir. Bunlar için “Dua Mecmuası”na müracaat olunabilir.

Burada dua adına diğer önemli bir örnek olan, Enbiyâ suresinin sonunda Efendimiz Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi vesellem)’e emredilen, Allah dostlarının çok ehemmiyet verip dillerinden düşürmediği, özellikle de kulun Allah’a en yakın olduğu namazda secdede iken okudukları dua ile bitirelim:

رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ

“Ya Rabbi, Sen bizi affeyle, Sen bize merhamet eyle. Zira merhamet edenlerin en hayırlısı (yegane merhamet eden) Sensin Sen!” (Mü’minûn Suresi, 23/118)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Ölüm ve Kabir Hayatı

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

أَكْثِرُوا ذِكْرَ هَاذِمِ اللَّذَّاتِ يَعْنِي الْمَوْتَ

* * *

Hazreti Ebû Hureyre (radıyallahü anh), Kainatın Medar-ı İftiharı Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Lezzetleri acılaştırıp onları mahveden ölümü çokça anın.”

(Tirmizî, Sünen; İbn-i Mâce, Sünen; Nesâî, Sünen)

 

Ölüm ve Kabir Hayatı

İslam akidesine göre ölüm bir yokluk değil, aksine bu dünyanın maddi ve dar kayıtlarından kurtulup daha geniş bir âleme yolculuğun ilk basamağıdır. Bu dünyadan ahiret yurduna geçiş, evimizdeki bir odadan diğerine geçişe benzetilmiştir.

Ölüm, her canlının er ya da geç bir gün mutlaka yüz yüze geleceği kaçınılmaz bir gerçek ve ilahî kanundur. Ölümle başlayan kabir hayatı ise, ahiret âleminin ilk menzilidir. Kabir hayatına berzah âlemi de denmiştir.

Konuyla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet-i kerime mevcuttur. Bunlardan bazıları şunlardır:

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

“Her canlı ölümü tadıcıdır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini kıyamet günü tam bir şekilde alacaksınız. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp cennete yerleştirilirse, işte o muradına ermiştir. Yoksa bu dünya hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir.”  (Âl-i İmrân, 3/185)

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

“Her canlı ölümü tadıcıdır. Biz, sizi hem şerle hem de hayırla imtihan edip sınarız. Sonunda da Bizim huzurumuza getirileceksiniz.” (Enbiyâ, 21/35)

Dünya ve ahiretin mahiyetlerini bildiren bir ayet-i kerimede de Allah (celle celâluhû) şöyle ferman etmiştir:

وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَهْوٌ وَلَعِبٌ

وَإِنَّ الدَّارَ الآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ebedî ahiret yurdu ise işte o, gerçek hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bilselerdi! (Ankebût Sûresi, 29/64)

Allah dostları için ölüm sevgililer diyarına yolculuktur. Ahiret onların burunlarında tütse de ilahî izin gelinceye dek bu dünyada sabır ve rıza ile içi içe yaşarlar, insanları hak ve hakikate davet ederler. Ehlullah, ölüme her an hazırlıklı olunmasını şiddetle tavsiye etmiş ve bunu kendi hayatlarında pratik olarak yaşamışlardır.

Râbıta-i mevt yani ölümü sık sık derinlemesine hatırlama ve buna göre kendimizi muhasebe etme bize hem imanımızda yakîni hem de amellerimizde ihlası kazandırması yönüyle çok mühimdir. İmanda yakîn ve amelde ihlas ise riyâ, süm’â, tûl-i emel, şöhret tutkusu, dünyaya rağbet ve nefsin sonu gelmez istekleri gibi kötü arzuları kırmanın en emin çaresidir.

Allah Rasülü (sallallahü aleyhi vesellem) bir gün Abdullah bin Ömer (radiyallahü anh) hazretlerini tutarak ona şunu söylemiştir:

كُنْ فيِ الدُّنْياَ كَأَنَّكَ غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍٍ وَعُدَّ نَفْسَكَ فِي أَهْلِ الْقُبوُرِ

“Dünyada bir garip yahut geçip gitmekte olan bir yolcu gibi ol. Asıl ve ebedî vatanın ahirete gideceğine öylesine inan ki, ölmeden önce ölmüş ol ve kendini şimdiden kabir ehlinden say!” (Tirmizi, Zühd, 25; İbn Mace, Zühd, 3; Müsned, 2/24, 41, 131)

Berzah âlemi; ölümden sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları yer, kabir hayatı, dünya ve ahiret arasındaki bekleme salonu” olarak kabul edilmiştir. Âlem-i berzah, dünya ile âhiret arasında bir köprüdür.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bir gün kabristana uğradığında mübarek simasında elem izleri belirmiş, bunun sebebi sorulduğunda kabirdeki iki kişinin azap görüyor olduklarını; onların azabının büyük bir şeyden değil, birinin bevl ihtiyacını giderirken temizliğine dikkat etmemesinden, diğerinin de nemîmede (koğuculukta, söz taşımada) bulunmasından dolayı kabir azabı çektiklerini haber vermiştir. Daha sonra yaş bir odun parçası alıp, ikiye ayırmış ve her kabrin başına birer tane dikmiştir. Niye öyle yaptığının sorulması üzerine de “O ağaç parçaları kuruyana kadar kabirdeki o iki kişinin azaplarının hafifletileceğini ümit ettiğini” ifade buyurmuşlardır. Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) bir seferinde de “Kabir, Sa’d b. Muaz’ı da kavrayıp sıkarsa..” diyerek hem kabir azabına hem de meselenin ciddiyetine dikkat çekmiştir.

Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) diğer bir mübarek sözlerinde de;

كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ، أَلَا فَزُورُوهَا

 فَإِنَّهَا تُرِقُّ الْقَلْبَ وَتُدْمِعُ الْعَيْنَ وَتُذَكِّرُ الْآخِرَةَ

“Size kabir ziyaretini yasaklamıştım fakat artık ziyarette bulunabilirsiniz. Çünkü bu, kalbi yumuşatır, gözü yaşartır, ölümü ve ahireti hatırlatır.” (Hâkim, Müstedrek; Beyhakî, es-Sünenül-Kübrâ, -az farkla- Ahmed b. Hanbel, Müsned) buyurmuşlardır. Diğer benzer bir rivayette de zor anlarında ölümü ve ahireti çokça hatırlayanların bu sıkıntılarından kurtulacağı; rahat ve geniş anlarında ölüm ve ahireti unutanların da sıkıntılara uğrayacağı bildirilmiştir. (İbn-i Hibbân, Sahih; Beyhakî, Şuabül-İman)

Ölümle başlayan kabir hayatı -daha geniş manasıyla berzah âlemi- iman ve amellere yönelik ilk ve temel sorgulamanın olacağı yerdir. Bunun neticesinde kişi makamına uygun bir şekilde muamele görüp haşir ve hesap gününe dek bekletilecektir.

Berzah hayatında mü’minler namazlarını, zekatlarını, oruçlarını, haclarını, Kur’ân’larını, Allah (celle celâluhû) yolundaki hizmetlerini ve diğer bütün salih amellerini gönüllerine inşirah ve sürur verici birer enîs, birer dost olarak bulacaklardır. Onlara cennete ait pencereler açılıp güzel manzaralar arz edilir ve cennetteki yerlerini seyredip dururlar. Dünyada çirkin yaşayanlara gelince, onlara gösterilecek manzaralar da çirkin olur ve onlara da cehennemdeki yerleri gösterilir. Mü’minler, kıyâmetin bir an önce kopmasını arzularken inkarcılar ise onun hiç kopmamasını isteyeceklerdir.

Bütün bunlar, Allah Rasülü (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz’in haber verdiği şu uyarıcı hadis-i şerifleri bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır:

اَلْكَيِّسُ مَنْ  دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ

وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا وَتَمَنَّى عَلَى اللهِ

 “Akıllı kimse, sürekli kendi nefsini sorgulayan ve durmadan ölüm ötesi hayat için çabalayandır. Nefsini hevâsının peşinde koşturan ve buna rağmen Allah Teâlâ’dan beklentileri olan  kimseye gelince o zavallının tekidir.” (Tirmizi, Kıyame, 25; İbn Mace, Zühd, 21; Müsned, 4/124)

سُئِلَ رَسُولُ اللّهِ أيُّ الْمُؤْمِنِينَ أفْضَلُ؟ قَالَ: أحْسَنُهُمْ خُلُقاً،

قِيلَ: فأيُّ الْمُؤْمِنِينَ أكْيَسُ؟ قَالَ: أكْثَرُهُمْ لِلْمَوْتِ ذِكْراً، وَأحْسَنُهُمْ لَهُ اِسْتِعْدَاداً قَبْلَ نُزُولِهِ بِهِمْ

Rasülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a soruldu: “Mü’minlerden hangisi en faziletlidir?” O (aleyhi ekmelüttehâyâ): “Ahlakça en güzelleridir!” cevabını verdi. Tekrar soruldu: “Pekiyi, mü’minlerden hangisi en akıllıdır? “Ölümü en çok zikreden ve ölüm gelmezden önce onun için en iyi hazırlığı yapanlardır.” (İbnu Mace, Zühd, 31) buyurdu.

Allah dostu kâmil zâtlara göre dünya rahat ve rehavetine kapılmamak için bu ayet ve hadisleri çokça hatırlamalı ve bu doğrultuda bir birimizi usûlünce ikaz etmeliyiz. Çünkü rahat ve rehavet insandaki ulvî hisleri öldürmekte ve bunun sonucunda insan, sanki her şey güllük-gülistanlık ve Ümmet-i Muhammed’in hiç derdi yok gibi davranmaya başlamaktadır. Halbuki Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem) bir yerden geçerken, gülen bir sahabi efendimizi gördüğünde ona ayağıyla dokunarak ikaz etmiş, “Cennetten müjde mi aldın?” demiştir.

Son olarak, Esved b. Yezid en-Nehaî hazretlerinin sık sık ölüm ve ahireti anarak kendisini muhasebe etmesini, imanla kabre girip giremeyeceği endişesiyle tir tir titremesini ve nihayetinde peygamberlerden sonraki en yüce makamlara ulaşan kimselerden olmasını hatırlayarak, Rabbimizin bizlere de bu yüce ufku ve güzel akıbeti nasip etmesini niyaz edelim.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Hangi Özellik Kimde Daha Güzeldir?

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اَلْعَدْلُ حُسْنٌ وَلَكِنْ فِي الْأُمَرَاءِ أَحْسَنُ

 اَلسَّخَاءُ حُسْنٌ وَلَكِنْ فِي الْأَغْنِيَاءِ أَحْسَنُ

 اَلْوَرَعُ حُسْنٌ وَلَكِنْ فِي العُلَمَاءِ أَحْسَنُ

 اَلصَّبْرُ حُسْنٌ وَلَكِنْ فِي الْفُقَرَاءِ أَحْسَنُ

 اَلتَّوْبَةُ حُسْنٌ وَلَكِنْ فِي الشَّبَابِ أَحْسَنُ

 اَلْحَيَاءُ حُسْنٌ وَلَكِنْ فِي النِّسَاءِ أَحْسَنُ

* * *

Allah’ın aslanı Hz. Ali (radıyallahü anh), Allah Rasülü (sallallâhü aleyhi vesellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Adalet güzeldir. Fakat idarecilerde olursa daha güzeldir.

Cömertlik güzeldir. Fakat zenginlerde olursa daha güzeldir.

Vera (dinde titizlik) güzeldir. Fakat âlimlerde olursa daha güzeldir.

Sabır güzeldir. Fakat fakirlerde olursa daha güzeldir.

Tevbe güzeldir. Fakat gençlerde olursa daha güzeldir.

Hayâ güzeldir. Fakat kadınlarda olursa daha güzeldir.”

(Deylemî, Müsnedül-Firdevs, 3/92)

 

Hangi Özellik Kimde Daha Güzeldir?

Ahlak-ı hasene yani güzel vasıflar sahibi mü’minlerin Allah katında kıymetli olduğunu bildiren pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif bulunmaktadır. Bu güzel vasıflar da sahiplerine göre daha bir kıymet ve fazilet ihtiva etmektedir.

Adalet

Adalet, Allah ahlakı olduğu için adil insanlar Allah katında kıymetlidir. Allah Teâlâ âdil-i mutlaktır. O, hiçbir kuluna asla zulmetmez. Mü’minlere ise fazlından ekstra lütuflarda bulunur. Adaleti en güzel seviyede temsil edebilen bir yönetici, bu vasfı açısından Allah katında en büyük fazilete erişmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de adalet ve daha pek çok vasıfla ilgili bir ayet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى

وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Allah adaleti, ihsanı ve yakın akrabadan başlayarak insanlara yardımı emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir. (Nahl Suresi, 16/90) Selef-i salihin bu ayet-i kerime hakkında “İyilik ve kötülüğü göstermede nasihat ve ikaz olarak yeter.” demişlerdir. Ayetin bu kapsayıcılığı yönüyledir ki her cuma hutbesinin sonunda mü’minlere hatırlatılır olmuştur.

Adaletin önemini ve adil yöneticilerin kıymetini anlatan bir hadis-i şerif ise şöyledir:

سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللهُ تَعَالَى فِي ظِلِّهِ يَوْمَ لَا ظِلَّ إِلَّا ظِلُّهُ إِمَامٌ عَادِلٌ …

Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de geçen bu hadise göre, ahirette herkesin zor durumda olduğu anda, adil yöneticiler korkulardan emin ve rahatlık içinde olacak yedi sınıf insanın ilki olarak sayılmıştır.

Cömertlik

Cömertlik de Allah ahlakı olup sahih rivayetlerde cömert kimselerin Allah’a ve Cennet’e yakın, Cehennem’den de uzak oldukları; cimrilerin ise Allah’tan ve Cennet’ten uzak olup Cehennem’e yakın oldukları bildirilmiştir. Hadislerde zengin kimsenin cimriliği özellikle zemmedilmiştir.

Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de geçtiğine göre zengin olup malını Allah yolunda harcayan mü’min, kendisine gıpta edilecek iki sınıftan birisidir. Çünkü zenginin cömertliği daha çok insana faydaya vesile olur.

Vera

Hadiste bildirilen gıpta edilecek diğer zümre ise öğrendiklerini yaşayıp anlatan âlimlerdir. Âlimlerin dini yaşantılarında, hal ve hareketlerinde hassas ve titiz olmalarına dikkat çekilmiştir çünkü onlar insanlar tarafından örnek alınmaktadır. Onların yapacağı bir yanlışın dine mal edilmesi endişesi vardır.

Kur’an-ı Kerim’de bildiklerini hayata yansıtan vera sahibi rabbanî âlimler hakkında;

إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ

“Kulları içinde ancak âlimler, Allah’tan hakkıyla korkup O’nu gerektiği tarzda tazim ederler.” (Fâtır Suresi, 35/28) buyrulmuştur.

Özellikle âlimlerde bulunması istenilen ‘vera’ Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde “Uygunsuz, yakışıksız ve gereksiz şeylerden sakınma, haram ve yasaklara karşı da, titiz davranma, tetikte olma.. veya memnu şeylere girme endişesiyle, bütün şüpheli hususlara karşı kapanma.. Cenâb-ı Hak’la münasebetlerde de âlî himmet ve temkinli olma.. Göz açıp-kapayıncaya kadar dahi Hak’tan gafil olmama.. Hayat ve davranışlarını gerekli, lüzumlu ve ötelere uzanan şeylere kilitleyip, lüzumsuz, fâni ve zâil şeylerden uzaklaşma..”  gibi şekillerde tarif edilmiştir. (Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1/116)

Sabır

Başlangıcı zehir, sonu ise şeker-şerbet olan sabır bütün insanlar için önemli bir fazilet olsa da o, fakirlerde daha bir kıymet ifade etmektedir. Çünkü sabır, insanı isyandan muhafaza edip ona yüce mertebeler kazandırmaktadır.

Bu meselenin bir benzeri de hasta kimsenin sabır göstermesidir. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere hasta kimse şikayet etmediği takdirde hastalığı onun için bir rahmet vesilesi olup sonbaharda rüzgarların ağaçların yapraklarını döktüğü gibi hastalık da o kimsenin günahlarını döker. Yine ilk gelip çattığı anda bela ve musibetlere sabretmek Allah nezdinde çok değerlidir. (Sahih-i Buhârî, Sahihi-i Müslim)

 Muhtelif rivayetlerde geçtiğine göre Allah Teâlâ bazı kullarının zengin olduklarında itaatten ayrılacağını sonsuz ilmiyle bildiği için onları fakir kılmak suretiyle neticesinde daimi güzellikler yurdu olan Cennet’e kavuşturur. Bunun tam aksi olarak da bazı kullarının fakir olduklarında isyana düşeceklerini ezeli ve ebedi ilmiyle bildiği için onları da zengin kılarak selamete eriştirir.

Kur’an-ı Kerim’de sabrın önemine dikkat çekilen yerlerden birisi de Asr Suresi’dir:

وَالْعَصْرِ إِنَّ الإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ

إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

“Yemin olsun zamana, insanlar hüsranda. Ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” (Asr Suresi, 103/1-3)

Asr Suresi, ihtiva ettiği iman, amel-i salih, hakka uyup onu başkalarına da anlatma, Allah uğrunda sabırlı olup onu herkese tavsiye etme gibi külli prensipler sebebiyle sahabe-i kirâm efendilerimiz tarafından bir meclisten dağılmadan önce okunur ve üzerinde tefekkür edilirdi. Günümüzde unutulan bu sahabi uygulaması da Allah dostları tarafından tavsiye edilmektedir.

Tevbe

Günahlardan sakınıp ömrünü Allah’a itaat ve ibadete hasreden gençler, adil yönetici örneğinde olduğu gibi ahiretin zor anlarında Allah’ın rahmet gölgesinde mutlu ve bahtiyar olacak yedi zümreden birisidir. (Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim)

Hatalardan vazgeçip Allah’a tevbe ile yönelmenin önemi hakkındaki bazı rivayetler şöyledir:

كُلُّ بَنِي آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ

“Her ademoğlu çokça hata işler. Hata işleyenlerin en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” (Sünen-i İbni Mâce, Sünen-i Tirmizî)

للَّهُ أَفْرحُ بتْوبةِ عَبْدِهِ مِنْ أَحَدِكُمْ سقطَ عَلَى بعِيرِهِ وقد أَضلَّهُ في أَرضٍ فَلاةٍ

“Kulunun tevbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu mukaddes memnuniyet, sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden çok çok daha fazladır.” (Sahih-i Buhârî, Deavât, 4; Sahihi-i Müslim, Tevbe, 1)

Güçlü bir kimsenin, kendisine kötülük yapan zayıf bir kimseyi affetmesinin daha faziletli olduğu gibi, bir gencin hatalarından sıyrılıp varlığını Allah’a itaate  hasretmesi de çok zor olup ciddi bir irade ve cehde bağlı olduğundan gencin tevbesi Allah’a daha sevimlidir.

Hayâ

Allah korkusu ve saygısıyla O’nun istemediği şeylerden çekinmek, kulluğumuzu tam yerine getiremediğimiz şuuruyla hacalet duymak gibi manalara gelen hayâ, Allah dostlarının çokça ehemmiyet verip üzerinde durduğu önemli bir husus olmuştur.

İnsanı günahlardan koruması cihetiyle çok önemli olan hayâ Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde “Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki maddî-mânevî nimetlerini idrak etmenin yanında eksiklerimizin ve kusurlarımızın endişesini yaşamak.. Sürekli gönüllerimizde olumsuz davranışların dehşetini duymak, duyup yönümüzü bir kere daha kontrol etmek.. Allah’ın gizli-açık her şeye nigehbân olmasına göre hayatını tanzim etmek..” gibi şekillerde tarif edilmiştir. (Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1/164)

Hayâya bu derece önem verilmesinin sebebi ise Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam)’ın hayânın önemine dair söylediği mübarek sözleridir. Bunlardan bazıları şöyledir:

الْحَيَاءُ مِنْ الْإِيمَانِ وَالْإِيمَانُ فِي الْجَنَّةِ

“Hayâ imandandır. İman ise Cennet’tedir (sahibini Cennet’e götürür).” (Sünen-i İbni Mâce, Sünen-i Tirmizî)

اَلْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ

“İman yetmiş küsur şubeden ibarettir. Hayâ da imandan bir şubedir. (Sahih-i Buhari , Sahih-i Müslim)

إِنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ يُحِبُّ الْحَيَاءَ وَالسِّتْرَ

Şüphesiz Allah, hayâ ve örtünmeyi (hayâ sahiplerini ve tesettüre riayet edenleri) sever. (Deylemî, Müsnedül-Firdevs)

Hayâ sıfatı kadınlarda olduğunda ise Allah katında daha sevimli ve faziletlidir. Çünkü hayâ kadının manevi tesettürüdür.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Ayet ve Hadislerle Ramazan-ı Şerif ve Oruç

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ صَامَ رَمَضَانَ إِيمَاناً واحْتِسَاباً غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ

* * *

Hazreti Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Rasülullah (sallallâhü aleyhi vesellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Kim, faziletine inanarak ve karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”

(Buhârî, Îmân, 28, Savm, 6; Müslim, Sıyâm, 203)

 

Ayet ve Hadislerle

Ramazan-ı Şerif ve Oruç

Mü’minler her türlü ibadet ve salih amelde olduğu gibi Ramazan orucunu da Yüce Allah’ın hakkı ve kulların da vazifesi olarak görür ve edaya çalışırlar. Onlar için bütünüyle Ramazan ayı ve orucu Yüce Yaratan’a yakınlaşmaya en güzel ve bereketli vesilelerden biridir.

Kur’an-ı Kerim’de onbir ayın sultanı Ramazan ve orucu hakkında şöyle buyrulmuştur:

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ

“O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara Suresi, 2/185)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki takva dairesine girer, fenalıklardan sakınırsınız.” (Bakara Suresi, 2/183)

 

Ramazan ve Şeâir-i İslam

Ramazan ayı ve orucu Allah’ın şeâirindendir. Allah’ın şeâiri ise; Allah’a ibadete vesile olan, haklarında saygı göstermeye kulların dâvet edildiği Kur’ân, Kâbe, Peygamber, namaz, oruç, ezan ve mescitler gibi alamet ve eserlerdir. İşte mü’minlerin Ramazan ve oruca saygısı, onlar İslam’ın alametlerinden olduğu için bambaşkadır. Kur’an-ı Kerim’de de;

وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللهِ فَإِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ

“Artık her kim Allah’ın şeâirine hürmet gösterir, onların hukukunu muhafaza ederse şüphe yok ki bu, kalplerin takvâsındandır. (Hac Suresi, 22/32) buyrulmuştur.

 

Ramazan ve Allah Teâla ile İrtibat

Ramazan ayı ve orucu ruh ve beden sağlığına, ferdi ve içtimaî hayata bakan yönleriyle pek çok hikmet ve faydalara sahip olsa da hadis-i şerifte geçtiği üzere mü’minler onu yalnızca Allah’ın emri olduğu ve neticede de o’nun rızasına kavuşturduğu için eda ederler. Nitekim bir kudsî hadiste Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) Ramazan orucuyla ilgili olarak Cenab-ı Hakk’ın şöyle buyurduğunu bildirmektedir:

كُلُّ عَمَلِ ابْنِ آدَمَ لَهُ إِلاَّ الصِّيامَ فَإِنَّهُ لي وأَنَا أَجْزِي بِهِ

“Oruç dışında insanoğlunun her ameli kendisi içindir. Oruç ise benim içindir ve mükâfatını da ben vereceğim.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi vesellem) Efendimiz Ramazan ayı ve orucunun Allah’a yakınlaştırması ve fazileti hakkında ümmetine şöyle seslenmektedir:

للصَّائمِ فَرْحَتَانِ يفْرحُهُما إِذا أَفْطرَ فَرِحَ بفِطْرِهِ وإذَا لَقي ربَّهُ فرِح بِصَوْمِهِ

يتْرُكُ طَعامَهُ وَشَرابَهُ وشَهْوتَهُ مِنْ أَجْلي الصِّيامُ لي وأَنا أَجْزِي بِهِ والحسنَةُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا

“Oruçlu mü’minin ferahlayıp sevineceği iki an vardır: Birisi iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

والَّذِي نَفْسُ محَمَّدٍ بِيدِهِ لَخُلُوفُ فَمِ الصَّائمِ أَطْيبُ عِنْد اللَّهِ مِنْ رِيحِ المِسْكِ

“Muhammed’in (aleyhissalatü vesselam) canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

Muhtelif ayet ve hadislerde geçtiği üzere Ramazan ayı, mü’minlerin ibadetlerinin bire on, bire yediyüz ve Allah dilerse sonsuz sevapla mükafatlandırıldığı bir sürprizler ve lütuflar ayıdır.

Ramazan’ın kurbet vesilesi olmasında ihlasın hassasiyetle korunmasına vurguda bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi şu noktalara dikkat çekmektedir: “oruçta hulûs çok önemlidir. Kul, oruç tutarken hulûs içinde olmalı, yani onu Cenâb-ı Hakk’ın kendisine armağan etmiş olduğu bir hediye gibi telakki etmeli ve katiyen onun içine Rabbin rızasından başka bir şey karıştırmamalıdır. Dahası, sürekli “Orucumu tam tutamadım, onu hakkıyla eda edemedim, Ramazan’ın hakkını veremedim” mülahazası içinde bulunmalıdır.” (Kırık Testi, Ümit Burcu)

 

Ramazan ve Azaların orucu

Bütün bir sene ve hatta ömür adına güzel bir örnek olan Ramazan’da mü’minlerden beklenen şey, başta kalb, ruh ve sâir latifeler olarak maddi-manevi bütün sistem ve roganlarıyla oruç tutulmasıdır.

Eller harama uzanmaktan, ayaklar harama yürümekten, dil yalan, gıybet ve dedi-kodudan, kulaklar haramı dinlemekten, gözler harama bakmaktan, zihin haramı tahayyül etmekten ve bunun gibi bütün azalar haramlardan uzak tutularak orucun hakkı verilmeye çalışılmalıdır. Allah Rasülü ve sahabe-i kiramınki gibi hakiki bir oruç ancak bu şekilde gerçekleşecektir. Bu konudaki örnek bir hadis şöyledir:

مَنْ لَمْ يَدَعْ قَوْلَ الزُّورِ والعَمَلَ بِهِ فلَيْسَ لِلَّهِ حَاجَةٌ في أَنْ يَدَعَ طَعامَهُ وشَرَابهُ

“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terketmezse,  Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.” (Buhârî, Savm, 8, Ebû Dâvûd, Savm, 25)

Ramazan-ı Şerif’ten beklenen neticeyi kazanmak ve “yazıklar olsun” itabına maruz kalmamak için yapılması gereken, insanın yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi aynı zamanda diğer bütün latife ve organlarını da haramlardan ve yakışıksız şeylerden uzak tutması, beden ve ruhunu Kur’an, sohbet-i Cânân, tefekkür ve ibadetle meşgul etmesidir. Böyle bir oruç, insanı tiryakisi olduğu zararlı alışkanlık ve adetleeden de Allah’ın izniyle muhafaza edecektir.

 

Ramazan ve Nefis Terbiyesi

Ramazan orucu inasana sabır ve tahammülü öğretir, nefsinin acziyet ve fakriyetini ihtar eder. Oruç, nefsi disiplin altına alıp  iradeyi kuvvetlendirir. Kalb, ruh ve diğer manevi latifeler oruç vesilesiyle arınıp kuvvetlenir.

Ramazan ayı yeme, içme, uyuma gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleme, nefsanî isteklere karşı, kalb, ruh ve vicdan atmosferine sığınarak sürekli istikamet üzere hareket etmeyi öğretir.

İki Cihan Serveri Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem) orucun kötülüklere karşı muhafazasını ve oruçlu kimseden beklenen tavrı ümmetine şöyle haber verir:

والصِّيامُ جُنَّةٌ فَإِذا كَانَ يوْمُ صوْمِ أَحدِكُمْ فَلَا يرْفُثْ ولا يَصْخَبْ

فَإِنْ سَابَّهُ أَحدٌ أَوْ قاتَلَهُ فَلْيقُلْ إِنِّي صَائمٌ

 “Oruç günahlara karşı bir kalkandır. Sizden biriniz oruç tuttuğu zaman kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da sataşırsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

Orucun nefis terbiyesine yardımcı olmasıyla ilgili olarak Bediüzzaman Hazretleri’nin Mektubat’ındaki bir örnek şöyledir:

“Ramazan-ı Şerifin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Nefis, Rabbini tanımak istemiyor; firavunâne kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir, abd olduğunu bildirir.

Hadis rivayetlerinde vardır ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?” Nefis demiş: “Ben benim, Sen Sen’sin.” Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: “Men ene? Ve mâ ente?” Nefis demiş: “Ente Rabbiye’r-Rahîm., Ve ene abdüke’l-âciz.” Yani, “Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben ise Sen’in âciz bir kulunum.”

 

Ramazan ve Şükür

Oruç, nimetlerin kadrini bilmeye ve onlara şükretmeye sevkeder. Gündüz yemeklere el uzatamayan oruçlu kimse, bu nimetlerin hakiki sahibi olmadığını ve onları kendisne nasip edenin Allah Teâlâ olduğunu yakınen anlar ve bu sayede bir şükr-ü mânevî de bulunmuş olur. Böylece oruçlu kimseye şükür kapıları açılır.

مَا يَفْعَلُ اللهُ بِعَذَابِكُمْ إِنْ شَكَرْتُمْ وَآمَنْتُمْ وَكَانَ اللهُ شَاكِرًا عَلِيمًا

“Siz şükredip iman ettikten sonra Allah ne diye sizi cezalandırsın ki? Gerçekten Allah şükredenlerin mükâfatlarını bol bol verir ve her şeyi hakkıyla bilir.” (Nisa Suresi, 4/147)

 

Ramazan ve Bağışlanma Atmosferi

Ramazan mağfiret ve rahmet ayıdır. “Ramazan’ın başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu da cehennemden kurtuluştur.” (İbn-i Ebid-Dünya) Allah rızası için oruç tutan bahtiyar Müslümanlara Allah Teâlâ ekstra lütuflarda bulunur. Buna işaret eden bazı hadis-i şeriflerde Allah Rasülü (sallallâhü aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyururlar:

إِذا جَاءَ رَمَضَانُ فُتِّحَتْ أَبْوَابُ الجنَّةِ وغُلِّقَتْ أَبْوَابُ النَّارِ وصُفِّدَتِ الشياطِينُ

“Ramazan ayı girdiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincirlere vurulur.” (Buhârî, Savm 5; Müslim, Sıyâm, 1-5)

مَا مِنْ عبْدٍ يصُومُ يَوماً في سَبِيلِ اللَّه إِلاَّ باعَدَ اللَّه بِذلك اليَومِ وَجْهَهُ عَن النَّارِ سَبْعِينَ خَرِيفاً

“Allah, rızası uğrunda bir gün oruç tutan bir kulunu cehennemden yetmiş mevsimlik mesafe uzaklaştırır.” (Buhârî, Cihâd, 36; Müslim, Sıyâm,167-168)

Bu ay öylesine bereketli ve ilahi lütuflara açıktır ki günahlardan kaçınma ve hayırlara yönelme adına harekete geçen ve bu yolda irade cehdi sergileye herkes affolunur. Nitekim bu konudaki çarpıcı bir hadiste bildirildiğine göre Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Cebrâil aleyhisselam geldi ve ‘Ramazana yetişmiş, Ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim.” Bu aya erişip de kendini affettirme gayretine girmeme büyük bir kayıptır.

 

Ramazan ve Kur’an

Ramazan-ı Şerif’i değerler üstü kıymete ulaştıran nokta onda Allah kelamı Kur’an’ın indirlmiş olmasıdır. Ramazan, Kur’an ayıdır. Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem) en çok bu ayda Kuran okumuştur. Öyleyse ümmeti olarak bize düşen de Kur’an- Kerim’i anlamını düşünerek, tefekkürle okumaktır. Allah dostları Kur’an’la iştigal ederken, bizzat Efendimiz (aleyhissalati veselam)’dan alıyormuş ve hatta  ayetler bize o an yeni nazil oluyormuş gibi dikkat ve saygıyla okumaya ve dinlemeye çalışmamızı tavsiye etmişlerdir.

Hadislerde nakledildiğine göre Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hazreti Cibrîl (aleyhisselam) Ramazan’da Kur’an-ı Kerim’i karşılıklı olarak mukabele suretinde okurlardı.

Hazreti Cebrîl (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre de Ramazan ayının her gecesinde, Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâya) Kur’an âyetlerini Cibrîl Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi.

Kur’an’ın Ramazan’da inmesi ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir. Selef-i salihîn efendilerimiz, Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiştir.

 

Ramazan ve Dua Dinamiği

Kur’an-ı Kerim’de Ramazan ayı ve orucunun anlatıldığı yerde dikketmizi çeken husulardan birisi de Ramazan’la ilgili ayetlerin nihayetinde duanın anlatılmasıdır. Burada Allah Teâlâ mü’minlere Ramazan ve orucu bildirdikten sonra şöyle seslenir:

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ

فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

“Kullarım Ben’i senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara Suresi, 2/185)

Öyleyse biz de ellerimizi açıp sürekli O’na dua etmeliyiz. Dua ederken de, himmetimizi âlî tutmalı; yakın çevremizden başlayarak inananların ve bütün insanlığın hayır ve saadetini istemeliyiz. Bu mevzudaki hadis-i şeriflerde şöyle buyurulmuştur: “Allah (azze ve celle) Ramazan’ın her gecesinde üç defa şöyle buyurur: Bir isteği için dua eden yok mu ona isteğini vereyim. Tevbe eden yok mu tevbesini kabul edeyim.” (Beyhakî)

“Allah Teâlâ, Ramazan’ın her gün ve gecesinde cehennemi hak eden bir kısım kimseleri bağışlar. Bir de ramazan’ın her gün ve gecesinde her müslümanın kabul edilecek bir duası vardır.” (Müsned-i Bezzâr)

 

Ramazan ve Teravih İklimi

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatu vesselâm) Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde teravih namazı kılmanın önemini şöyle ifade buyurmuşlardır:

منْ قَامَ رَمَضَانَ إِيماناً واحْتِساباً غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ

“Kim inanarak ve sevabını Allah’tan umarak Ramazan namazını (teravihi) ikâme ederse onun geçmiş günahları bağışlanır.” (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)

Teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır. Gücü ve kuvveti yerinde olan mü’minler teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikâme etmeye çalışmalıdırlar.

İslam alimleri, teravih namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden fazla hatimle ikâme etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Teravih namazı kılınırken, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazda tadil-i erkana riayet edilmesi çok önemlidir.

Çocuklar da teravih namazından mahrum bırakılmamalıdır. Onlar da mutlaka camiye götürülmeli fakat ibadet huzur ve edebini ihlal etmelerine de müsaade edilmemlidir.

 

Ramazan ve Kadir Gecesi

Ramazan’ın bütün geceleri değerli olmakla birlikte son on günün yeri ayrıdır. Hazret-i Âişe annemizin bildirdiğine göre Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâya) Ramazan’ın son on gününe ayrı bir önem verirdi:

كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم إِذَا دَخَلَ العَشْرُ أَحْيَى اللَّيْلَ وَأَيْقَظَ أَهْلَهُ وَشَدَّ المِئْزَرَ 

“Ramazan ayının son on gününde Rasülullah (sallallahu aleyhi ve selem) geceleri  ihyâ eder, ev halkını uyandırır, kendisini tamamen ibadete adardı. (Buhârî, Leyletül-Kadr, 5;  Müslim, İtikaf, 7)

Hadislerde geçtiğine göre Kadir gecesini Ramazan’ın son on gecesinde, bir rivayette de son onun tek gecelerinde aramamız tavsiye edilmiştir. Bin daha hayırlı olan Kadir gecesine nâil olmaya çalışmak, bütün inananların hedefidir.

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ

“Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadr Suresi, 97/3)

Allah dostları da bütün bir Ramazan’ı hatta bütün bir senenin gecelerini Kadir gecesi olabilir diye değerlendirenlerin bu geceye erişeceğini söylemişlerdir.

Hazret-i Âişe annemiz, Allah Rasülü Efendimiz’e “Yâ Rasülallah! Kadis gecesini idrak edersem nasıl dua edeyim” diye sormuş, Efendimiz de (aleyhissalati vesselam) şu cevabı vermişlerdir:

اللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ تُحِبُّ العفْوَ فاعْفُ عنِّي

“Allah’ım! Sen çokça affedicisin, affı seversin, beni de affet.” (Sünen-i Tirmizi)

Biz bu ve benzeri duaları, bütün ümmet-i Muhammed’in ve insanlığın hayır ve hidayetini niyet ederek yapmalıyız.

 

Ramazan ve Reyyân Kapısı

Hadis-i şeriflerde, Cennet’in sekiz kapısından bahsedilmekte ve mü’minlerin farklı farklı kapılardan Cennet’e girecekleri belirtilmektedir.

إِنَّ فِي الجَنَّة باباً يُقَالُ لَهُ الرَّيَّانُ يدْخُلُ مِنْهُ الصَّائمونَ يومَ القِيامةِ لا يَدْخُلُ مِنْهُ أَحَدٌ غَيرهُم

“Cennette reyyân denilen bir kapı vardır ki, kıyamet günü oradan ancak oruçlular girecek, onlardan başka kimse giremeyecektir.” (Buhârî, Savm, 4; Müslim, Sıyâm, 166)

 

Ramazan ve Hayır Faaliyetleri (İçtimai Hayat)

Sosyal hayat adına da Ramazan’ın yeri bambaşkadır. Ramazan vesilesiyle dargınlık ve kırgınlıklara son verilir. Mü’minler birbirlerini ve özellikle de fakirler ve talebeleri iftar ve sahur soflarına davet ederler.

كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم ، أَجْوَدَ النَّاسِ وَكَانَ أَجْوَدُ مَا يَكُونُ في رَمَضَانَ حِينَ يَلْقَاهُ جِبْرِيلُ وَكَانَ جِبْرِيلُ يَلْقَاهُ في كُلِّ لَيْلَةٍ مِنْ رَمَضَانَ فَيُدَارِسُهُ القُرْآنَ فَلَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم حِينَ يَلْقَاهُ جِبْرِيلُ أَجْوَدُ بِالخَيْرِ مِنَ الرِّيحِ المُرْسَلَةِ

“Rasüllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) insanların en cömerdi idi. Onun en cömert olduğu anlar da Ramazan’da Hazret-i Cibrîl’in, onunla buluştuğu zamanlardı. Cibrîl (aleyhisselâm), Ramazan’ın her gecesinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile buluşur, karşılıklı Kur’an okurlardı. Bundan dolayı Rasülullah (aleyhissalatü vesselam) Hazret-i Cibrîl ile buluştuğunda, hayır getiren bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Savm, 7; Müslim, Fezâil, 48, 50)

Mü’minler de çoğunlukla zekatlarını bu ayda verir, Allah yolundaki himmet ve sadakalarında Allah Rasülü’nü örnek alırlar.

 

Ramazan ve Oruçluya İftar Ettirmenin Fazileti

Ramazan’ın hayır vesilesi olmasının ayrı bir ünvanı da iftar davetleridir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) ve shabe-i kiramın sofraları misafirsiz kalmamıştır. Hatta misafirsiz yemek yemeyen hanelerin sayısı hiç de az değildir.

مَنْ فَطَّرَ صَائماً كانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِهِ غَيْرَ أَنَّهُ لا يَنْقُصُ مِنْ أجْر الصَّائمِ شيءٍ

 “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu kadar sevap kazanır. Oruçlunun  sevabından da hiçbir şey eksilmez.” (Tirmizî, Savm, 82. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd, 44; İbni Mâce, Sıyâm, 45)

أَفْطَرَ عِندكُمْ الصَّائمونَ ، وأَكَلَ طَعَامَكُمْ الأَبْرَارُ وَصَلَّتْ عَلَيْكُمُ المَلائِكَةُ

Bir hadiste bildirildiğine göre de Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve selem), bir gün Hz. Sa’d İbni Ubâde’nin yanına geldi. Hz. Sa’d derhal bir parça ekmek ve zeytin çıkarıp Rasülullah’a ikram etti. Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) bunları yedikten sonra ona şöyle dua etti:

“Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi  iyiler yesin, melekler de duacınız olsun.” (Ebû Dâvûd, Et’ime, 54. Ayrıca bk. İbni Mâce, Sıyâm, 45)

 

Ramazan ve Sahur

Ramazan orucunu sahur yaparak tutmak sünnettir. Çocuklar da mutlaka sahur ve iftarlara iştirak ettirilmeli, oruç tutamayacak kadar küçük olsalar bile iftar ve sahurun manevi havasını onlara da teneffüs ettirmelidir.

تَسَحَّرُوا فَإِنَّ في السّحُورِ بَركَةً

“Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 45)

فَضْلُ ما بيْنَ صِيَامِنَا وَصِيامِ أَهْل الكتاب أَكْلَةُ السَّحَرِ

“Bizim orucumuz ile Ehl-i kitabın orucu arasındaki en önemli fark sahur yemeğidir.” Müslim, Sıyâm, 46)

 

Ramazan ve İtikaf

Kendini Allah’a ibadete adamanın ünvanı olan itikaf, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem)’in ömrünün sonuna değin devam ettiği bir sünnetidir. Hadiste şöyle rivayet edilmiştir:

كَانَ رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَعتَكِفُ العَشْرَ الأَوَاخِرَ مِنْ رَمَضَانَ

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ramazanın son on gününde itikâfa çekilirdi.” (Buhârî, İtikâf 1, 6; Müslim, İtikâf, 1-4)

 

Netice olarak

Her şeyiyle tamamen hayır, bereket ve rahmet olan Ramazan ayı ve oruç ibadeti bütün sene için de en güzel bir örnek ve talimdir.  Allah Teâlâ dileseydi oniki ay oruç tutmamızı emir buyururdu ve bu O’nun hakkıdır. Fakat O, diğer ibadetlerde de olduğu gibi kullarına rahmetiyle muamele de bulunmuş ve Ramazan’dan sonra da aynı ruh ve intizamın korunması murad buyurmuştur. Ramazn ayı ve orucunun anlatıldığı ayetlerde şöyle buyrulmuştur:

يُرِيدُ اللهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ

“Allah Teâlâ siz kulları için kolaylık murad eder, zorluk değil.” (Bakara Suresi, 2/185)

Allah’ım! Biz aciz ve Sana muhtaç kullarına Ramazan’ın ruhunu duyur ve bu vesileyle bizlere mağfiret ve merhamet buyur. Amin.

 

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Hicret: Mukaddes Göç

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ مُعَاوِيَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

لَا تَنْقَطِعُ الْهِجْرَةُ حَتَّى تَنْقَطِعَ التَّوْبَةُ

وَلَا تَنْقَطِعُ التَّوْبَةُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا

* * *

Muaviye b. Ebî Süfyân Hazretleri, Allah Rasülü (sallallâhü aleyhi vesellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Hicret, tevbe kapısı kapanmadan son bulmayacaktır. Tevbe fırsatı da Güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir.”

(Ebû Dâvûd, Sünen; Dârimî, Sünen; Beyhakî, Sünen)

 

Hicret: Mukaddes Göç

Hicret; bir yurdu Allah için geride bırakıp yeni bir vatana göç etmek, sevdiği bir diyarı davası uğrunda maddi anlamda terk edip imanı neşretmek için bir diğerine gitmektir.

Hicretin gayesi Allah rızası uğrunda O’nun adını ve mesajını dünyanın dört bir tarafına ulaştırmaktır. Böylece bütün insanların iki cihan saadeti için fiilî bir duada da bulunmuş olunmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde hicrete vurgu yapılmıştır. Bunlardan bir tanesi şu ayet-i kerimedir:

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللهِ وَالَّذِينَ آوَوْا وَنَصَرُوا

أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ

“İman edip hic­ret eden­ler, Al­lah yo­lun­da ci­had eden­ler­le on­la­ra ku­cak açıp yar­dım eden En­sar var ya, İş­te ger­çek mü­min­ler bunlardır. Bun­la­ra bir mağ­fi­ret, pek de­ğer­li bir na­sip var­dır.” (Enfâl Suresi, 8/74)

En yüksek seviyede sahabe-i kiram tarafından temsil edilen hicret, dünya tarihine yön veren en önemli hadiselerden biridir. Bu yüzden Hz. Ömer (radıyallahü anh)’ın hilafeti devrinde İslamî takvimin başlangıcı olarak ashab-ı kiramın Mekke’den Medine’ye hicreti esas alınmıştır.

Kur’an-ı Kerim’de Muhacirler Ensâr’dan daha önce zikredilmiş, onların daima Allah rızasına bağlı hareket ettikleri Allah’ın dini uğrunda O’nun Rasülü’ne yardım ettikleri  vurgulanarak hicretteki temel noktaya dikkat çekilmiştir. (Haşir Suresi, 59/8) Bir rivayette de Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem):

وَلَوْلَا الْهِجْرَةُ لَكُنْتُ امْرَأً مِنْ الْأَنْصَارِ

“Hicret olmasaydı Ensar’dan biri olmayı isterdim.” (Sünen-i Tirmizî; Sünen-i İbn-i Mâce) buyurmuşlardır.

Hicret hayatında çekilen sıkıntılar günahlara kefaret ve ahiret için de yol azığıdır. Hicretin meşakkatlerine katlanmanın fazileti  Zümer Suresi’nde şöyle anlatılır:

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ

وَأَرْضُ اللهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

“(Ey Habibim! Benden naklen kullarıma) De ki: “Ey iman eden kul­la­rım! Takvâ dairesine girerek Rab­bi­ni­ze kar­şı gel­mek­ten sa­kı­nın. Bu dün­ya­da iyi iş­ler ya­pan­lar, mut­la­ka iyi­lik bu­lur­lar. Al­lah’ın arzı ge­niş­tir. (Allah için hicret edin.) Hak yo­lun­da sab­re­den­le­re­ mükafatları sınır­sız bir tarz­da verilir.” (Zümer Suresi, 39/10)

Hicreti derinleştiren niyet, samimiyet ve ihlastır. Baştan çok ciddi bir şuur ile gelinememişse dahi ye’se kapılmamalı, kendimizi ciddi ve kapsamlı bir hicret mülahazası rehabilitesine almalıdır. Bu istikametteki yazı ve eserleri okumak, vaaz ve sohbetleri dinlemek çok faydalı olacaktır.

Her mü’minde Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın sünneti üzere hicret etme iştiyakı olmalı fakat bunun da kararı istişare ile verilmelidir. Nitekim Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi vesellem), Allah Teâlâ’dan emir gelmeden hicret yolculuğuna çıkmamış, sahabe-i kiram da Allah Rasülü’nün işaretiyle yollara koyulmuştur.

Hicret hakkında diğer önemli bir nokta da bir hadis-i şerifte vurgulanan şu husustur:

اَلْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ

“Hakiki muhacir Allah’ın yasakladıklarından uzaklaşıp Allah’ın hoşnut olduğu şeylere hicret edendir.” (Sahih-i Buhari; Sahih-i Müslim; Müsned-i Ahmed b. Hanbel) buyrulmaktadır. Nefsin hevâsından, bedenin arzularından kalb ve rûhun derece-i hayatına hicret de diğer maddi hicret kadar kıymetlidir.

Mevzumuzu Kırık Mızrap’tan hicretle ilgili bir bölümle bitirelim:

Kederi gibi sevinci de boldur hicretin,

Hakk’a götüren yollar arasında en metin;

Büyüklüğe yürüyenler için o bir köprü,

Herkes ona uğramalıydı bundan ötürü.!

***

Şimdi sırada tekmil çağın garipleri var,

“Hicret” deyip dökülmüş yollara O’nu arar.

Dolaşıp dururlar her koyda ayrı bir bahar.

Onların bağına dikenler eken gül toplar.

***

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Fitne Zamanında Mü’min Tavrı

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ الْمِقْدَادِ بْنِ الْأَسْوَدِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

إِنَّ السَّعِيدَ لَمَنْ جُنِّبَ الْفِتَنَ

* * *

Mikdad b. Esved (radıyallahü anh) Hazretleri, İki Cihan Serveri Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Bahtiyar kimse odur ki, fitnelerin kol gezdiği dönemde fitnelerden uzak durur.”

(Ebû Dâvûd, Sünen; Taberânî, el-Mu’cemül-Kebîr)

 

Fitne Zamanında Mü’min Tavrı

Kargaşa, hile, entrika, ayrılık, ihtilaf, fesat, bozgunculuk gibi manalara gelen fitne dinimizde en çok sakındırılan ve uzak durulması için ihtarda bulunulan hususlardan birisidir.

Kur’an-ı Kerim’de sıkı sık fitne ve fesattan uzak durulması tembihlenmiş ve fitneye sebep olanlar kötülenmiştir. Bu konudaki bazı ayetler şöyledir:

كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الأَرْضِ فَسَادًا

وَاللَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ

 “Her ne zaman onlar savaş çıkarmak için bir yangın tutuşturdularsa Allah onu söndürdü. Sırf fesat çıkarmak için dünyanın her tarafında koşup dururlar. Allah ise müfsitleri (bozguncuları) sevmez.” (Mâide Suresi, 5/64)

وَإِذَا تَوَلَّى سَعَى فِي الأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ

وَاللَّهُ لاَ يُحِبُّ الْفَسَادَ

“(O münafık düşman) Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmak için çabalar durur, ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır. Allah ise, fesadı (bozgunculuğu) sevmez. (Bakara Suresi, 2/205)

Fitnenin kötülüğü ve ona karşı nasıl davranılması gerektiğine dair bazı hadisler ise şöyledir: “Fitne uykudadır. Onu uyandırana Allah lanet etsin.” (Suyûtî, el-Câmius-Sağîr), “Fitne ve anarşi döneminde ibadet, sevap bakımından bana hicret etmek gibidir.” (Müslim, Fiten, 130; Timizi, Fiten, 31; İbn- i Mâce, Fiten, 14; Müsned, 525) Bir hadsi-i şerifte de fitne devrinde ayakta duranın, yürüyenden;  oturanın da ayakta durandan hayırlı olduğu bildirilmiştir.

Kargaşa ve fitneye çoğu zaman asılsız haberler, güvenilir bir kaynağı olmayan kulaktan dolma bilgiler sebep olmaktadır. Yine duyduğu her şeyi her yerde söylemek, hele bir de ona ilaveler katarak yönünü değiştirmek fitneye sebep olan hususlardandır. Bütün bunlar ise İslam’da büyük bir günah ve çok ciddi bir vebâldir. Mü’minlerden istenen tavır da her söylenene, fitne ve şâyialara itibar etmemeleri, duydukları sözleri ve karşılaştıkları hadiseleri tahkik etmeleridir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu mevzuda;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ

فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ

“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek bir takım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât Suresi, 49/6)

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ

إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولاً

Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi organların hepsi de sorguya çekilecektir. (İsrâ Suresi, 17/36)

Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) da bu konuda;

كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ

“Her duyduğunu başkalarına söylemesi kişiye günah olarak yeter.” (Sünen-i Ebî Dâvûd; Sahih-i İbn-i Hıbbân) buyurmaktadır.

Bazen güzel, doğru bir sözü bile vakitsiz ve yerinde olmadan söylemek, nakletmek büyük hatalara, fitnelere yol açabilir. Kur’an-ı Kerim’de ise fitne hakkında şöyle buyrulmuştur:

وَالْفِتْنَةُ أَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ

“Fitne, insan öldürmekten bile daha büyük bir kötülüktür.” (Bakara Suresi, 2/217)

Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri: “Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Lâkin hakkın olamaz her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli.” (Lemeât) demektedir. Yutmadan önce çiğnemek ne ise, konuşmadan önce düşünmek de odur.

 Son olarak, mevzumuzu bir hadisi-işerif ile bitirelim:

لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَتَّاتٌ

“Fitne ve fesat için, insanların arasını bozmak için söz taşıyanlar cennete giremez.” (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Namaz: Dinin Direği Mü’minin Miracı

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ جَاِبرٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

بَيْنَ الْعَبْدِ وَ بَيْنَ الْكُفْرِ تَرْكُ الصَّلاَةِ

* * *

Hazreti Câbir (radıyallahü anh), Kainatın Medar-ı İftiharı Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Kul namazı da terketti mi, işte o zaman küfürle arasında hiçbir perde kalmamış demektir.”

(Müslim, İman, 134; Ebû Davud, Sünnet, 15;  Tirmizî, İman, 9; İbn Mace, İkamet, 17)

 

Namaz: Dinin Direği Mü’minin Miracı

Salih amellerin tâcı olan namaz, Kuran-ı Kerim’de imandan sonra en çok zikredilen ve hakkında vurgu yapılan ibadettir. Sünnet-i seniyyede de namazın ayrı bir yeri vardır. İslam’da İbadet ve amel-i salih denince ilk akla gelen namazdır.

Namaz, diğer salih amelleri câmi, kuşatıcı olması yönüyle Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) tarafından üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Hadis-i şeriflerde vârid olduğuna göre ahirette kulun ilk olarak hesaba çekileceği amel namazdır ve bu hususta hesabını kolay veren kimsenin, diğer amelleri hakkında da hesabının kolay olacağı bildirilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de pek çok zikredilen namazla ilgili olarak bir ayet-i kerime şöyledir:

وَأَقِمِ الصَّلاَةَ إِنَّ الصَّلاَةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ

وَلَذِكْرُ اللهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

“Na­ma­zı hak­kıy­la eda et. Mu­hak­kak ki na­maz, in­sa­nı, ah­lâk dı­şı dav­ra­nış­lar­dan, meş­rû ol­ma­yan iş­ler­den alıkor. Al­lah’ı (na­maz­la) an­mak, el­bet­te en bü­yük fa­zi­let­tir. Al­lah bü­tün iş­le­dik­le­ri­ni­zi bilir.” (Ankebût Suresi, 29/45)

Namaz, insanı bir mi’rac gibi Allah huzuruna yükseltmesi ve ona kulluğunu en derin şekilde duyurması yönüyle eşsiz bir ibadettir. O, İnsan nefsinin kibir ve gururunu kıran, onu cennetlere ehil hale getiren muhteşem bir vasıta ve buraktır.

Kıldığımız namazların her bir rek’atinde “Allah’ım, yalnız sana ibadet eder ve yalnız Sen’den yardım dileriz.” ifadesi bize her gün defalarca Allah katında sonsuz kıymeti hâiz ihlası ve Allah’a tevekkülü tembihler.

İnsan namaz ile Allah’a itaati öğrendiği gibi psikolojik ve sosyal açıdan da namazın yeri ayrıdır. Onun vesilesiyle ferd ve toplumlar disiplini ve hayatı tanzim etme meleksini kazanır.

Vaktinde ve cemaatle kılınan beş vakit namaz, zamanın genişleyip bereketlenmesine vesiledir. Namazı vaktinde ve cemaatle kılma alışkanlık ve şuurunu kazanmış bir mü’minin hayatı hep nurlu ve bereketlidir. Günümüzde pek çok insanın şikayet ettiği vakit darlığı ve zamanın hızla geçip gitmesi onlar için söz konusu değildir.

Bütün inananlar, namaz vasıtasıyla tarağın dişleri gibi bir olup ittifak ve kardeşliklerini pekiştirirler. Protokollerin ve adam kayırmaların olmadığı tek yer namaz saflarıdır.

Namazın beden ve çevre temizliğine vesileliği de ayrıca ele alınması gereken muazzam bir konudur çünkü hem namaz kılan kimse hem de namaz kılınan mekanların hep temiz olma şartı vardır. Abdest ve mekan temizliğinin beden ve ruh sağlığına olumlu etkisi de ayrı bir yazı konusu.

Namazın dünyevî faydalarının çok çok ötesinde onun en önemli yanı şüphesiz ki bir ahiret azığı, sermayesi olmasıdır. Din binasının temeli iman, direkleri namaz, kubbesi de mücahededir. Din binasını koruyan fanus, namazdır. Koruyucu fanusu ve direkleri olmayan yahut direkleri zayıf olanın binanın göçme tehlikesi olduğu gibi namazsız imanın korunması da zordur. İman ve namaz ikiz kardeştir.

Kulluk ve şükrü ifadenin en güzel ve Allah katında en makbul yolu namazdır. Bir hadis-i şerifte bildirildiği üzere iman ile küfür arasında namazı terk vardır. Yani namazın terk yahut ihmali küfre kapı aralamaktadır. Bu sebeple Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselam), ümmetini böyle bir kötü akıbete karşı sakındırmıştır:

لَا دَيْنَ لِمَنْ لَا صَلَاةَ لَهُ إِنَّمَا مَوْضِعُ الصَّلَاةِ مِنَ الدِّينِ كَمَوْضِعُ الرَّأْسِ مِنَ الْجَسَدِ

“Namazı olmayanın kamil manada dini yok demektir. Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir.” (Taberanî, el-Mu’cemüs-Sağîr, 1/113; Suyûtî, el-Câmius-Sağîr, 2/387)

Efendimiz (aleyhişssalatü vesselem)’ın ayrıca buyurduğu üzere ahirette bütün insanlar sıkıntılı iken Cenab-ı Hakk’ın gölgesinde rahat ve mutluluk içinde olacak yedi sınıf insandan birisi de namzlarını daima vaktinde ve cemaatle kılmaya çalışan ve mescidden ayrılırken aklı ve kalbi orada kalan insanlardır.

Farzların ve revâtib (farzlara bitişik) sünnetlerin haricinde kıldığımız teheccüd, duhâ ve evvâbîn gibi namazlar bizi Allah’a daha da yaklaştırmaları yönüyle çok önemlidirler. Bu şekilde namaz insanı haline gelenlerin ahirette hesaplarını çok kolay olacağı yahut sorgusuz-sualsiz cennete gideceklerine dair hadisler bulunmaktadır.

Allah Rasülü Efendimiz mescide gidebilecek herkesin namazı mutlaka cemaatle mescitte kılmasını istemiş ve çocukların da küçük yaşlardan itibaren namaza alıştırılmalarını emir ve tavsiye buyurmuşlardır.

Alvarlı Efe Hazretleri de namaz için şöyle demektedir:

Namaz dinin direğidir, nurudur,

Sefine-i dini namaz yürütür,

Cümle ibadetin namaz piridir,

Namazsız niyazsız İslam olur mu!?

Konumuzu İmam Rabbânî Hazretlerinin Mektubat’ından namazla ilgili bir beyitle noktalayalım:

“Kıl namazı, çün saadet tacıdır,

Namazı öyle bil ki, mü’minin miracıdır.”

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

En Hayırlınız ve En Şerliniz

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

أَلاَ أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِكُمْ مِنْ شَرِّكُمْ؟

(ثََلاَثَ مَرَّاتٍ). قَالُوا: بَلَى، قَالَ:

خَيْرُكُمْ مَنْ يُرْجَى خَيْرُهُ وَيُؤْمَنُ شَرُّهُ،

وَشَرُّكُمْ مَنْ لَا يُرْجَى خَيْرُهُ وَلَا يُؤْمَنُ شَرُّهُ.

* * *

Ebu Hureyre hazretleri, Resul-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam)

Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Size en hayırlınız ve en şerlinizin kim olduğunu haber vereyim mi? (Allah Rasülü bu sözü üç kere tekrar etti.)

Cemaat: Evet, haber veriniz! deyince,

Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurdular:

En hayırlınız, kendisinden hayır umulan ve

şerri dokunmayacağı hususunda emin olunandır.

En şerliniz ise, kendisinden hayır ümit edilmeyen ve

şerrinden de emin olunmayan kimsedir.”

(Tirmizî, Fiten, 76; Ahmed b. Hanbel, 2/368)

 

En Hayırlınız ve En Şerliniz

Bütün insanlığa ve özellikle de inananlara rahmet ve rehber olarak gönderilen Allah Rasülü Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), insanların en çok güven duyulanı ve en çok sevilenidir.

Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlakın en mükemmeline sahip olan Allah Rasülü benzer bazı hadis-i şeriflerinde bizlere şunları bildirmişlerdir:

مَنْ أكَلَ طَيِّباً وَعَمِلَ في سُنَّةٍ وَأمِنَ النَّاسُ بَوَائِقَهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ.

قَالَ لَهُ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللّهِ! إنَّ هذَا الْيَوْمَ في النَّاسِ كَثِيرٌ. قَالَ: فَسَيَكُونُ في قَرُونٍ بَعْدِى

“Kim temiz rızık yer ve sünnete uygun amelde bulunur, halk da kendisinden bir kötülük gelmeyeceği hususunda ona güven duyarsa cennete girdi demektir.” Bir adam: “Ey Allah’ın Rasülü! Bugün insanlar arasında böyleleri çoktur.” deyince, Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm): “Benden sonraki zamanlarda da olacaklar.” buyurdu.” (Tirmizî, Kıyamet 61)

أَلاَ أُخْبِرُكُمْ بِالْمُؤْمِنِ؟ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ

وَالْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

“Size gerçek mü’minin kim olduğunu bildireyim mi? O, diğer kimselerin, malları ve canları hususunda kendisinden emin bulunduğu insandır. Hakiki müslüman da insanların, onun dilinden ve elinden gelebilecek zararlar hususunda güvende olduğu kimsedir. Hakikî mücahid ise nefsinin engellemelerine rağmen ömrünü Allah’a itaatla geçiren yiğittir.. ve hâlis muhacir de hata ve günahlardan uzak duran iman eridir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/21)

Başta İki Cihan Serveri Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) olmak üzere bütün peygamberler (aleyhimüssalavâtü vetteslîmât), insanlar tarafından güven duyulmuşlardır. Hatta nübüvvetin beş vasfından birisi ‘emanet’ (güvenilirlik, sözünde durma) olmuştur.

Peygamberlerin diğer bir üstün özelliği de halim, yumuşak huylu ve geçimli olmaları, insanlara yakın olup onları sevmeleri ve onlar tarafından sevilmeleridir. Bu konuya Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) pek çok hadislerinde özellikle vurguda bulunmuştur. Bunlardan bazıları şöyledir:

أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِمَنْ يَحْرُمُ عَلَى النَّارِ وَ مَنْ تَحْرُمُ النَّارُ عَلَيْهِ؟ كُلّ هَيِّنٍ لَيِّنٍ قَرِيبٍ سَهْلٍ

“Kendisi ateşe haram edilen ve kendisine de ateşin haram kılındığı kimseyi size haber vereyim mi? Ateş, kolay geçimli, yumuşak huylu, insanlara yakın olan ve onlara kolaylık gösterenlere haram kılınmıştır.” (Beyhakî, Şuabül-İman, 7/535; Biraz farkla, Tirmizî, Kıyamet 46)

اَلْمُؤْمِنُ إِلْفٌ مَأْلُوفٌ وَلَا خَيْرَ فِي مَنْ لَا يَأْلَفُ وَخَيْرُ النَّاسِ أَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ

“Mü’min; mülayim ve candan bir arkadaştır. İnsanlara yakın olup onları sever ve onlar tarafından sevilir. Böyle olmayan birinde ise hayır yoktur. Sizin en hayırlılarınız, insanlara en fazla fayda ve yararı dokunanlarınızdır.” (el-Kudâî, Müsnedüş-Şihâb, 1/109; Taberânî, el-Mu’cemul-Evsat, 6/58)

Allah dostlarının en fazla dua ettikleri hususlardan birisi de hilm (yumuşak huylu ve geçimli olma) vasfıdır. Nitekim Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in dedesi ve beş büyük peygamberden biri olan Hz. İbrahim, Kur’an-ı Kerim’de sena edilirken;

إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ

“Muhakkak ki İbrâhim çok yu­mu­şak huy­lu, yuf­ka yü­rek­li ve ken­di­si­ni Al­lah’a tes­lim etmiş bir kul­du.” (Hûd Suresi, 11/75)

Asrımızda da en çok ihtiyacını duyduğumuz insan tiplerinden birisi, Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm)’ın bildirdiği bu kutlu insanlardır. O’nun rahmet ve şefkat mesajını sahabe-i kiram gibi dünyanın dört bir tarafına taşıyacak olanlar bu bahtiyarlardır.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Selam, İkram, Sıla ve Gece İbadeti

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَبْدِ اللهِ بنِ سَلاَمٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

يَا أيُّهَا النَّاسُ أَفْشُوا السَّلاَمَ وَأطعِموُا الطَّعَامَ

وَصِلُوا اْلأَرْحَامَ وَصَلُّوا بِاللَّيْلِ وَالنَّاسُ نِيَامٌ

تَدْخُلوُا الجَنَّةَ بِسَلاَمٍ

* * *

Sahabe-i kiramdan Hz. Abdullah bin Selam (radıyallahü anh), İki Cihan Sultanı Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Ey İnsanlar!

Selamı aranızda yaygınlaştırın..

Sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin..

Sıla-ı rahimde de kusur etmeyin..

Bir de insanlar uykuda iken

gecelerin karanlığını namazla delin..

Böylece selametle Cennet’e girin!.”

(İbn-i Mâce, Sünen, Et’ime, 1; Dârimî, Sünen, Salât, 156)

Selam, İkram, Sıla ve Gece İbadeti

İslam’de selamlaşmanın manası kısaca; “Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Benden sana zarar gelmez. Ben, senin mü’min kardeşinim.” gibi manalar ihtiva etmektedir. Böylece mü’minlerin selamı, barış ve kardeşliğin de bir sembolüdür.

Allah Rasulü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz ve O’nun güzide ashabının en bariz vasıflarından biri de selamlaşma ve hal-hatır sorarak birbirlerinin gönlünü hoş tutmalarıydı. Öyle ki iki sahabe yolda yürürken aralarına büyükçe bir taş yahut ağaç girip de kısa bir an dahi birbirlerini görmeseler, ardından yeniden selamlaştıkları rivayet edilmiştir. Onlar böylesine güven ve selamet topluluğu teşkil ederek Allah Rasulü’nün izinde Asr-ı saadet insanları olmuşlardı.

Bu konudaki diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلَا تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا أَوَلَا أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ أَفْشُوا السَّلَامَ بَيْنَكُمْ

“Nefsim yed-i kudretinde olan zâta yemin ederim ki, imân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de imân etmiş olmazsınız! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yaygınlaştırın!” (Müslim, İmân, 93; Ebû Dâvud, Edeb, 142; Tirmizî, İsti’zân, 1) Bu konudaki diğer bir rivayete göre ise yolda karşılaşıp da birbirlerine selam verip el sıkışan, tebessümle hal-hatır soran iki mü’minin oradan ayrılmadan günahları dökülmektedir.

İslam’ın getirdiği güzel ahlakın diğer bir parçası da Efendimiz ((sallallahü aleyhi ve sellem) gibi, evimiz ve soframızın herkese açık olması, Allah’ın bize bahşettiklerini yine O’nun rızasını arayarak O’nun kullarıyla paylaşmaktır. Bu manada olmak üzere Allah Rasulü (aleyhi ekmelüttehâyâ);

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيُكْرِمْ جَارَهُ

وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَه

“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa komşusuna izzet ü ikramda bulunsun! Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa misafirine ikramda kusur etmesin!” (Müslim, İman, 74) buyurmaktadır.

Sıla-i rahim ise; yakın daireden başlayarak en uzağa kadar akraba ve dostları ziyaret, onlarla her zaman irtibat halinde olup onlar hakkında hayırhâh olma, hep onların hayır ve iyiliği için koşturmaktır. Allah Rasulü’nün bildirdiğine göre; sıla-i rahim ve sadaka belâ ve musibetleri defedip ömrün uzamasına vesile olurlar.

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَبْسُطَ اللّهَ تَعَالَى لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَأَنْ يَنْسَأ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ

“Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahimde bulunsun.” (Sahih-i Buharî, Sünen-i Tirmizî)

Sıla-i rahim hakkındaki diğer bir rivayet ise çok manidardır:

الرَّحِمُ مُعَلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ تَقُولُ مَنْ وَصَلَنِي وَصَلَهُ اللَّهُ وَمَنْ قَطَعَنِي قَطَعَهُ اللَّهُ

Rahim, Arş-ı A’lâ’ya asılı olarak şöyle der: Kim beni vaslederse (sıla-i rahimde bulunursa), Allah da onu vasletsin (ömrünü mamur kılsın). Kim de beni koparırsa (sıla-i rahimi ihmal ederse) Allah da onu koparsın.” (Buhari, Edeb, 13; Müslim, Birr, 17)

Yukarıda geçen ana hadisimizdeki son madde ise insanlar uykuda iken Allah rızası ve sevgisine ulaşmak için gece ibadetinde bulunmanın önemini bildirmektedir. Gece ibadeti ise kısaca; sabah namazından bir müddet önce kalkarak teheccüd namazını eda etmek ve sonra da kendisi ve bütün Ümmet-i Muhammed için istiğfar ve dua etmek, Kur’ân okuyup manasını tefekkür etmektir.

Gece ibadetine devam edenlerin ahirette hesaplarının kolay olacağı, hatta sorgusuz-sualsiz cennete gireceklerine dair rivayetler bulunmaktadır. Geceyi ihyâ eden kulları müjdeleyen bir ayet-i kerime ise şöyledir:

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

فَلاَ تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Geceleyin ya­tak­la­rın­dan kal­kar, ce­za­lan­dır­ma­sın­dan en­di­şe içinde, rah­me­tin­den de ümitli ola­rak Rab’bile­ri­ne dua edip yal­va­rır­lar ve ken­di­le­ri­ne na­sib et­ti­ği­miz mal­lar­dan Al­lah yo­lun­da har­car­lar. İş­te on­la­rın dün­ya­da yap­tık­la­rı mak­bul iş­le­re mü­kâ­fat ola­rak göz­le­ri­ni ay­dın ede­cek, gö­nül­le­ri­ni fe­rah­la­ta­cak han­gi sürp­riz­le­rin, han­gi ni­met­le­rin sak­lan­dı­ğı­nı (Allah’tan başka) hiç kim­se bi­le­mez.” (Secde Suresi, 32/16-17)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Tevekkül

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنِ انْقَطَعَ إِلىَ اللهِ كَفَاهُ اللهُ كُلَّ مَؤُونَةٍ

وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ

وَمَنِ انْقَطَعَ إِلىَ الدُّنْياَ وَكَّلَهُ الله ُإِلَيْهاَ

* * *

Hazreti İmran bin Husayn (radıyallahü anh), Resul-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Her kim kendini Allah Teâlâ’ya kulluğa ve O’nun yolunda hizmete adarsa, Cenab-ı Hakk da o kulunun her ihtiyacını karşılar ve onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır. Kim de tamamen dünyaya dalar, Rabbini unutursa, Allah da onu dünyanın mihnet ve meşakkatleriyle başbaşa bırakır.”

(Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 10/303; Taberâni, el-Mu’cemü’s-Sağîr, 1/201)

Tevekkül

Tevekkül; Allah’ın dışındaki bütün farazî güçlerden yüz çevirip yalnızca Cenab-ı Hak’ka güven ve itimat etmek gibi manalara gelmektedir. Tevekkülün başı Allah’a güvenip dayanarak esbâbı yerine getirmek, sonu da neticeyi O’na havale edip işlerimizi hayra erdirmesini içtenlikle niyaz etmektir.

Hz. Enes (radıyallahu anh)’ın naklettiği bir hadiste anlatıldığına göre; bir adam Allah Rasülü (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek: “Hayvanımı bağlayarak mı yoksa serbest bırakarak mı Allah’a tevekkül edeyim?” diye sorunca Rasülüllah ona “Bağla ve tevekkül et!” buyurmuştur. (Sünen-i Tirmizî, Kıyamet 61)

Kur’ân-ı Kerîm’de de tevekkülün önemi ve bir müslümanın yaşantısındaki yeriyle ilgili olarak;

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“Bir kere de azmettin mi, artık yalnız Allah’a tevekkül ol! Muhakkak ki Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân suresi, 3/159)

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

“Allah’a güvenip tevekkül edene Allah yeter.” (Talak suresi, 65/3) şeklinde ferman edilmektedir.

Hak dostu kâmil zâtlara göre başka kapılardan sıyrılıp istediğini Allah’tan isteyen hiçbir zaman mahrum kalmaz ve eli boş döndürülmez. İlahi hikmet gereği er ya da geç hayırlı matlup ve isteklerine yahut daha da güzeline nâil olur. Çünkü Allah’a ehil olana Allah da enîs ve muîn (dost ve yardımcı) olur.

Bu konudaki bir hadis-i şerifte Efendiler Efendisi (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyurmaktadır:

لَوْ أَنَّكُمْ تَتَوَكَّلُونَ عَلَى اللهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزُقُ الطَّيْرَ

تَغْدُو خِمَاصاً وَتَرُوحُ بِطَاناً

“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseniz, O sizi, sabahleyin yuvalarından aç çıkıp akşam tok dönen kuşlar gibi rızıklandırır.” (Tirmizî, zühd 33; İbn Mâce, zühd 14; Ahmed İbn Hanbel, Müsned 1/30, 52)

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy da pek çok şiirinde hem tevekkülün önemine hem de tevekkül ve çalışma birlikteliğine vurgu da bulunmuştur. Bunlardan birinde o;

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hilmete râm ol,
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”

diyerek hayırlı işler yapabilmek için çalışıp gayret etmeye ve derin bir kulluk şuuruyla Allah’a tevekkül etmeye işaret etmektedir.

Tevekkülü ifade sadedinde Erzurumlu İbrahim hakkı Hazretleri’nin ‘Tefviznâme’si de ev ve işyerlerimize asılması tavsiye edilen muhteşem bir örnektir. Burada yalnızca bir kısmını misal olarak zikredeceğiz:

Hak, şerleri hayreyler,
Zannetme ki ğayr eyler,
Ârif onu seyr eyler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler…

*

Sen Hakk’a tevekkül kıl
Tefvîz et ve râhat bul,
Sabreyle ve râzı ol,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler…

*

Bir işi murad etme,
Olduysa inad etme,
Haktandır o, reddetme,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Hakk’ın olacak işler,
Boştur gam-u teşvişler,
O, hikmetini işler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Deme şu niçin şöyle,
Yerincedir ol öyle,
Bak sonuna sabreyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Nâçâr kalacak yerde,
Nagâh açar, ol perde,
Derman eder ol derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Vallahi güzel etmiş,
Billahi güzel etmiş,
Tallahi güzel etmiş,
Allah görelim netmiş,
Netmişse güzel etmiş…

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَكِّلِينَ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Kutlu Doğum ve Güzel Ahlak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
إِنَّمَا بُعِثْتُ لأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الأَخْلاَقِ
* * *
Hazreti Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Ben ancak ve ancak güzel ahlakı tamamlamak, onu kemale erdirmek çin gönderildim.”
(Hâkim, Müstedrek 2/670; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ 10/191)

Kutlu Doğum ve Güzel Ahlak
Pek çok İslam alimi ve Hak dostunun ifade etiği üzere Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve selem)’in doğumuyla yeryüzünü şereflendirmesi ve getirdiği ilahi mesajla topyekün dünyayı aydınlatması insanlığın en büyük bayramıdır.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Rasülü sena edilirken O’nun hakkında;
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Şüphesiz ki sen, pek yüce bir ahlak üzeresin.” buyrulmuştur. (Kalem Suresi, 68/4)

Mekârim-i ahlak ile donanmış olarak dünyaya gönderilen Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhi ekmelüttehâyâ), nura muhtaç insanlığa en değerli armağandır. O, insanlığın yitirdiği güzel ahlakı tekrar ve en mükemmel şekliyle talim etmek, öğretmek üzere aramıza tenezzül buyurmuştur. Nitekim bir rivayette O, “Ben insanlığa muallim (eğitmen ve öğretmen) olarak gönderildim.” buyurmaktadır. (Sünen-i İbn-i Mâce, Sünen-i Dârimî)
Mekârim-i ahlak ve mehâsini ahlak tabirleri, kelime manaları itibariyle güzel, kamil bir ahlak gibi manalara gelmektedir. İslam literatüründe ise bu tabirler çok daha kuşatıcı bir anlam ifade etmektedir.
Allah’a ve O’nun Rasülüne itaat, i’lay-ı kelimetullah uğrunda mücahede, ana-babaya, akrabaya, arkadaşlara saygı ve iyilik, güler yüz, cömertlik, eli açıklık, kolaylaştırıcılık, iyilik, ezaya katlanmak, maruf üzere davranmak, müsbet hareket, kapıyı herkese açık tutmak, geniş gönüllülük, tevazu, tatlı dil, kezm-ı gayz (öfkeyi yutma), hayâ, adil ve merhametli olmak gibi güzel ahlakı oluşturan hususların bütünü mekârim-i ahlaktan sayılmıştır.
Günah, fısk ve bidate giden yolları kapatmak, şerre mani olmak, öfke ve kin beslememek, insanlara eli yahut diliyle eziyet etmemek, yalan söylememek, cimrilik yapmamak gibi husular da mehâsin-i ahlakın diğer bir yanını oluşturmaktadır.
Komşu ve misafire ikram, hayır konuşmak yahut susmak, çocukların terbiyesine ihtimam göstermek de mekârim-i ahlaktandır ki hadis-i şerifte “Hiçbir ana-baba çocuğuna güzel ahlaktan daha güzel bir hediye vermemiştir.” buyrulmuştur. Kısaca mehasin-i ahlak; İslam mesajının özüdür.
Hz. Âişe annemiz kendisine Allah Rasülü’nün ahlakının nasıl olduğunu soran birisine;  
أَتَقْرَأُ الْقُرْآنَ كَانَ خُلُقُهَ الْقُرْآنَ
“Sen Kur’an okumuyor musun?! O’nun ahlakı Kur’an idi.” (Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed b. Hanbel) demiştir. Yani Kur’an hangi âdâbı öğretiyorsa, onları uygulamaktaydı. Kur’an’ın emrettiklerini yapar, yasaklarından kaçınır, onun edep ve nasihat  adına ortaya koyduklarını yerine getirirdi.
Kur’an’ın bildirdiği üzere O, peygamberlerin sonuncusu ve mührüydü. (Ahzab Suresi, 33/40) Yani, bir hadis-i şerifte buyrulduğu üzere O, son ve en yüce peygamber olarak nübüvvet sarayını tamamlamak üzere gönderilmişti.
Resul-i Ekrem (aleyhi ekmelüssalavâti ve etemmütteslîmât), huluk-u ilâhî ile mütehallik yani Allah ahlakı ile ahlaklanmış idi. Onun üstün şahsiyeti Allâh’ı gösteren en nûrâni ve parlak bir aynaydı.
Bir Hak dostunun dediği gibi;
            “Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,
             Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَشْرَفِ الْخَلْقِ
وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Tevazu ve Tekebbür

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَمْروٍ بْنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ تَوَاضَعَ لِلّهِ رَفَعَهُ اللهُ

وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

* * *

Hazreti Abdullah bin Amr bin Âs (radıyallahü anh), İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Yüzü yerde olan mütevazi kimseyi Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine geçirir.”

(Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, 5/139; Beyhakî, Şuabü’l-İman, 6/297; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 1/219; biraz farkla; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/76)

 

Tevazu ve Tekebbür

Alçakgönüllü ve yüzü yerde olma gibi manalara gelen tevazu, büyüklenme ve caka satma gibi manalara gelen tekebbürün zıddıdır. Tevazu, Allah Teâlâ’nın sevip razı olduğu en güzel hasletlerden birisi olduğu için Kur’an-ı Kerim’de;

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ

“Mü’minler için tevazu kanatlarını yerlere kadar indir.” (Hıcr Suresi, 15/88) buyrulmuştur. Yine, Allah’ın (celle celâluhû) sevdiği mü’minlerin özelliği Kur’an-ı Azîm’de şöyle anlatılmıştır:

أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ

Onlar, mü’minlere karşı mütevazi ve alçakgönüllü, kafirlere karşı da izzetli ve onurludurlar.(Mâide Suresi, 5/54)

Hak dostu kâmil zâtlara göre tevazu; Allah’a yakın olabilmenin ilk şartlarından sayılmış, Kur’ân hizmetinin ve sahabe mesleğinin esasları arasında da tevazu, mahviyet ve hacâlet ilk sıralarda kabul edilmiştir. Bu hakikat, bir hadiste şöyle dile getirilmiştir: “Allah bana, tevazu ve mahviyet içinde bulunmanızı.. ve kimsenin kimseye karşı fahirlenmemesini, böbürlenmemsini emretti.” (Müslim, cennet 64; Ebû Dâvûd, edeb 48; İbn Mâce, zühd 16)

Gönül erlerinden Bayezid-i Bistâmî Hazretleri, bütün gücünü kullanarak Allah’a tam otuz yıl ibadet ettikten sonra alem-i gayptan şu nidayı işittiğini söylemiştir: “Ey Bayezid! Cenab-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gayen Allah’a ulaşmaksa, O’nun kapısında kendini küçük gör ve amellerinde ihlaslı ol.”

Kişiyi imana ve kurbiyete götüren tevazuya karşılık kibir ve gurur imana girmeye mâni ve imandan çıkmaya da sebep olarak görülmüşlerdir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (salallahü aleyhi ve sellem) “Kalbinde zerre miktarınca kibir olan cennete giremez.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir) buyurarak tekebbürün kötülüğüne dikkatleri çekmiştir.

Tekebbür, Kur’an-ı Kerim’de şeytanın vasfı olarak anlatılmış ve mü’minler İblis’in kötü akıbetinden ibret almaya çağrılmışlardır:

فَسَجَدُوا إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

“İblis dışındaki bütün melekler secde ettiler. İblis ise bundan kaçındı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara Suresi, 2/34)

Allah Teâlâ bir hadis-i kudsîde ise tekebbürün zararını kullarına şöyle haber vermektedir:

الْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriyâ (büyüklük) benim ridâm, azamet (yücelik) ise benim izârımdır. Kim benimle bunlar hakkında yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse onu cehenneme atarım.” (Sünen-i Ebî Dâvûd; Sünen-i İbn-i Mâce)

Hak aşığı sadık kullarda büyüklüğün alameti tevazu ve mahviyet, küçükler insanlarda küçüklüğün emaresi de tekebbür ve enaniyettir. Bu yüzden, insanlar nazarında büyük görünmek isteyen birisi, Allah katında küçülür. Allah’ın rızasını hedefleyen, O’na karşı edeple kulluk edip O’nun kullarına karşı mütevazi ve mülayim olan birisi de hem Allah katında hem de insanlar nazarında sevimli ve değerli olur.

“Size ateşin kendine ilişmeyeceği kimseyi haber vereyim mi? Ateş; Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve mülayim insanlara dokunmaz.” (Tirmizî, kıyâmet 45; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/272)

Hz. Ömer (radıyallahü anh), bir gün minber üzerinden insanlara şöyle seslenmiştir: “Ey insanlar! Mütevazi kimseler olunuz. Şüphesiz ki ben, Allah Rasülü’nden şunu işittim: ‘Kim alçak gönüllü olursa, Allah onu yükseltir. Aslında o, kendini küçük görmektedir ama halkın gözünde asıl büyük olan da odur. Her kim de kibirlenirse, Allah onu yerin dibine batırır. Kendini büyük zanneden bu kişi, insanlar nazarında çok küçüktür.” (el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/219; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 8/172)

Cenab-ı Hakk’ın halis kulları kendilerini hep sıradan bir insan olarak görmüş ve düz bir insan görünümünde yaşamışlardır. Hatta onlar çok defa kendilerini çukurlar içinde yaşıyor kabul etmişlerdir. Nitekim Hz. Âişe annemize “Bir insan ne zaman kötü birisi olur?” diye sorulduğunda; “Kendisini iyi bir insan zannettiğinde.” diye cevap vermiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir husus ise mütevazi olayım derken, tevazu yapma yanlışlığına düşülmemesidir. Mütevazi kimse fıtrî olarak davranır ve amelinde Allah rızasını takip eder. İnsanlara da Allah’tan ötürü sevgi ve saygı duyar. Tevazu yapma yapmacıklığına girenler ise ihlastan yoksun ve gayr-i tabiidirler. Amellerini insanlara beğendirmek için çalıştıklarından faydasız yere çok yorulurlar.

Bahsimizi Alvarlı Efe Hazretlerinin bir beytiyle noktalayalım:

“Su gibi yerlere yüzler kim sürer, insan olur.

Yerdeki yüz daima şayeste-i ihsan olur.”

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَاضِعِينَ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Cennet ve Cemaat

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
مَنْ أَرَادَ بُحْبوُحَةَ الْجَنَّةِ
 فَلْيَلْزَمِ الْجَمَاعَةَ
* * *

Sahabe efendilerimizin en önde gelenlerinden, insanlığın yüz akı,
adalet timsali Hazreti Ömer (radıyallahü anh),
İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi vesellem)
şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
“Cennetin en güzel yerini isteyen
(cennetin göbeğine taht kurmak isteyen)
kimse
cemaate sımsıkı sarılsın!”
(Tirmizi, Sünen, Fiten, 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/26)

Cennet ve Cemaat

Allah Teâlâ insanoğlunu beşerî ihtiyaçlarında birbirlerine bağlı yarattığı gibi, ahirete bakan meselelerde de onları birbirlerine muhtaç olarak yaratmıştır. İnsanların toptan huzur ve mutluluğa kavuşmaları için Cenab-ı Hak onlara doğru yolu gösteren peygamberler ve kitaplar  göndermiştir.
İlahi Kitapların en mükemmeli Kur’an-ı Kerim, pek çok beyanında gerek şeytanın tuzaklarına düşmememiz, oyunlarına aldanmamamız, gerekse cennete ulaştıran yolda Allah Rasülü (alehissalâtü vesselâm)’ın ardında mü’minlerle birlikte sabit-kadem olmamız için bizlere altın nasihatler vermiştir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

“Ey İman edenler! Allah’tan sakınıp daima takvâ dairesi içinde hareket ediniz ve her zaman sâdık kullarla beraber olunuz.” (Tevbe Suresi, 9/119)

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى
 وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا

“Her kim, hidâyet yolu kendisine belli olduktan sonra Allah’ın Rasülüne karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, Biz onu döndüğü yolda bırakırız ve ahirette onu cehenneme koyarız. Orası ne fena bir varış yeridir!” (Nisâ Suresi, 4/115)
İnsanlığı iki cihan mutluluğuna davet eden en son ve en yüce elçi Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve sellem) de pek çok hadis-i şeriflerinde cemaatin önemine vurguda bulunarak yalnız kalmanın zararlarına karşı bizleri uyarmıştır. Her biri inci tanesi bu kutlu beyanlardan bazıları şöyledir:

يَدُ اللهِ مَعَ الْجَمَاعَةِ

“Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaat ile beraberdir.” (Tirmizî, Fiten, 7; Nesâî, Tahrim, 6)

عَلَيْكُمْ بِالْجَمَاعَةِ وَإِيَّاكُمْ وَالْفُرْقَةَ فَإِنَّ الشَّيْطَانَ مَعَ الْوَاحِدِ

“Mutlaka cemaatle beraber olun ve yalnız kalmaktan kesinlikle kaçının. Unutmayın ki şeytan, tek başına hareket edenleri boş bırakmaz.” (Tirmizî, Fiten, 9)

يَدُ اللهِ عَلَى الْجَمَاعَةِ فَاتَّبَعُوا السَّوَادَ الْأَعْظَمَ فَإِنَّهُ مَنْ شَذَّ شَذَّ فِي النَّارِ

 “Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaatin üzerindedir. Öyleyse siz sevâd-ı azama (doğru yoldaki selîm çoğunluğa) uyun. Çünkü cemaatten ayrılıp uzak duran, kendini ateşe ayırmış olur.” (Hâkim, el-Müstedrek; Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl)
Sahih-i Buhari’de geçen bir rivayette Peygamber Efendimiz’in anlattığına göre; sırat köprüsünü geçip cennete giren salih mü’minler, köprüyü geçemeyip cehenneme düşen mü’min arkadaşları için o derece üzüleceklerdir ki dünyadaki hiç kimse herhangi bir dünyevî isteği için o kadar üzülemez. Daha sonra cennetteki bu bahtiyar mü’minler, ateşteki arkadaşlarının kurtulması için Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakaracak, Cenab’ı Hak ta arkadaşlarını cehennemden çıkarmaları için onlara izin ve yetki verecek, nihayet onlar gidip kalbinde zerre kadar imanı olan arkadaşlarını ateşten çıkaracaklardır.  (Sahih-i Buhari, Tevhid, 24)
Cemaat şuuruyla hareket etmek, cehennemden kurtarıp cennete ulaştırmasının çok çok üstünde rıza-i ilahiye kavuşturması yönüyle pek büyük bir kıymete sahiptir. Böyle hareket eden kimseler her işlerini istişare ile yaptıkları için kararlarındaki isabet oranı artmakta ve hataları da en aza inmektedir. Nitekim bir hadiste; “İktisat eden fakir olmaz. İstişare eden de hüsrana uğramaz, pişmanlık yaşamaz.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 10/108) buyrulmuştur.
İştirak-i âmâl-i uhrevî (ahirete ait hayırlı işlerde ortaklık) düsturuyla hareket eden bu salih kulların her birine, bütün cemaatin kazandığı kadar sevap verilmesi de Allah’ın (celle celâluhû) cemaate bahşettiği ayrı bir lütuftur. İnsanın tek başına yapmaya kalktığı takdirde saatlerini, hatta yerine göre ay ve yıllarını alabilecek pek çok işte sâir insanların yardımına başvurup işlerini kolay ve hızlıca yapabilmesi gibi bir durum, cemaatle yapılan hayırlı amellerde de aynen hatta daha fazlasıyla mevcuttur.
Sahihayn’da anlatıldığına göre Allah Teâlâ, kendisini anıp zikretme amacıyla bir araya gelmiş bir topluluğun hepsini affettiğini meleklerine bildirdiğinde onlar hayretle “Aralarında onlardan olmayan, bir ihtiyacı için oraya gelmiş olan birisi var.” demişler, bunun üzerine Allah (azze ve celle) de, “Onların hepsi hayırlı bir meclisin sâkinleridir. Böyle bir toplulukla beraber olan kimse bedbaht olmaz.” buyurarak onu da affettiğini bildirmiştir. (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim)
Allah dostlarının ifade ettiği üzere, güzel kokular satan ıtriyât çarşısına girenlerin üzerine güzel kokuların sinip, kötü kokulu bir yere gidenlere de kerih koku bulaşması gibi birlikte olduğumuz insanların da manevi ve uhrevi hayatımızda tesirleri vardır. Bu yüzden Hak aşığı insanlar hep “Allah’ım! Beni, salih kullarından ayırma. Ahirette beni onlarla birlikte haşret!” şeklinde Allah’a yalvarmışlardır. Ayrıca vifak ve ittifak, tevfik-i ilahinin ihlastan sonraki en büyük vesilesidir. Buradan hareketle duamız Hz. Süleyman’ın duası gibidir:

وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

(Allah’ım!) Lütfunla beni hayırlı kullarının arasına dahil eyle!” (Neml Suresi, 27/19)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Sıhhat ve Boş Vakit

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ بْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

نِعْمَتَانِ مَغْبوُنٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ

اَلصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ

* * *

Allah Rasülü’nün (sallallahü aleyhi ve selem) amcazâdesi,

habrul-ümme (ümmetin âlimi) Hz. Abdullah b. Abbas (radıyallâhu anh),

Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) şöyle buyurduğunu naklediyor:

“İki nimet vardır ki insanların çoğu bunlar hususunda aldanmıştır, kıymetini takdir edip onları değerlendirmekten mahrumdur. Bu iki önemli nimet; sağlık ve boş vakittir.”

(Buhari, Rikak, 1, 60; Tirmizi, Zühd, 1; İbn Mâce, Zühd, 15; Müsned, 1/344)

 

Sıhhat ve Boş Vakit

Allah Teâlâ’nın insanoğluna bahşettiği dünyevî nimetlerin en büyüklerinden ikisi sağlık ve boş vakittir. İnsan bunları rıza-i ilahi istikametinde kullanmasıyla hem dünya hem de ahiret mutluluğuna ulaşırken, yine bu iki nimeti yanlış yerde kullanmasıyla ahiret cihetiyle büyük bir vebalin altına girdiği gibi, dünya cihetiyle de pek çok sıkıntılara düçar olacaktır.

Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) konuyla ilgili benzer bir hadis-i şeriflerinde “Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendir: İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin, hastalıktan evvel sıhhatin, fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın, meşguliyetten evvel boş zamanın ve ölüm gelmeden evvel hayatın kıymetini bil, bunların hakkını ver!” (Hâkim, Müstedrek) buyurmuşlardır.

Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerini dikkatle incelediğimizde O’nun, hayatının her anını dolu dolu değerlendirdiğine ve sıhhatini Allah yolunda en güzel şekilde kullandığına şahit olmaktayız. Böylece O, hem üzerindeki Allah haklarını, hem de ailesi ve ümmetinin ihtiyaçlarını en güzel şekilde yerine getirmiştir. Günümüzde de müslüman olmadığı halde, vaktini en iyi şekilde değerlendirmek ve sağlığını korumak isteyen pek çok kimse, müslümanların ve özellikle de Allah Rasülü’nün yaşayış şeklini örnek almaktadır.

Sağlığımızın korunmasında en önemli hususların başında yeme-içmenin kontrol altına alınması gelmektedir. Sıhhatin korunup onun hayır yollarında kullanılması adına şu hadis-i şerif ne kadar geniş manalar ifade etmektedir:

“Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana belini doğrultacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.” (Tirmizî, Zühd 47. Ayrıca bkz: İbni Mâce, Et’ıme 50)

Bir mü’minin vaktini ayırması ve yerine getirmesi gereken farklı sorumluluk ve mesuliyetleri bulunmaktadır. Bu sorumluluklar bir hadis-i şerifte şöyle ifade edilmektedir:

إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا

فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ

“Rabbinin senin üzerinde hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” (Buhârî, savm 51, edeb 86; Tirmizî, savm 45, zühd 64; Ebû Dâvûd, savm 57)

Bu hadisten hareketle bir mü’min yirmi dört saatini üçe bölerek her bir parçayı en güzel şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır. Günün üçte biri Allah’a ibadete, Kur’an’a, namaza, zikir ve tefekküre, tebliğ ve irşad gibi hayırlı işlere ayrılmalıdır. Diğer üçte bir ise insan olmanın gerektirdiği bedeni istirahat, yeme-içme, dinlenme, temizlik, ticaret, alış-veriş ve maişet için bir işte çalışma gibi hususlara sarf edilmelidir. Son üçte birlik dilim ise anne-baba, aile fertleri, kardeşler, akrabalar, komşular, yakın ve uzak arkadaşlar ve muhatap olduğumuz insanlarla ilgilenmeye, onları ziyaret edip dinî ve dünyevî ihtiyaçlarını görmeye ayrılmalıdır. Çocukların ve genç nesillerin eğitim ve terbiyesi, kalbî ve ruhî hayatlarının rehberliği de buna dahil olmaktadır.

Aile efradına, dost ve arkadaşlara ayrılan vakit, onlarla sadece yemek yeyip çay içerek hoş vakit geçirmekten ibaret görülmemeli, birlikte geçirilen zamanlar sohbet-i Cânân, sohbet-i Kur’an, sohbet-i Rasül ile değerlendirilmelidir.

Her müslümanın daha baştan günlük, haftalık, aylık, yıllık ve ömürlük genel bir planı olmalı ve bu plan ve program, zamanın şartlarına göre güncellenerek detaylandırılmalı ve hayata geçirilmelidir. Böyle ciddi bir umumî plan dahilinde yaşayan insanlar “Acaba şimdi ne yapsam?” gibi bir kararsızlık ve boşluğa asla düşmeyeceklerdir.

Sıhhat ve boş vaktin hayırlı bir şekilde değerlendirilmesi adına şüphesiz en önemli husus; beş vakit namazın daima vaktinde ve cemaatle kılınması olacaktır. Başta nefse zor gelse de iradenin hakkının verilmesine Cenab-ı Hakk’ın bir armağanı olarak bu mesele gittikçe kolaylaşacak, zamanımız genişleyip bereketlenecek, Allah Teâlâ az zamanda çok işlere muvaffak kılacak ve böylece asrımızın en önemli sorunların da biri olan vaktin hızlıca ve boş olarak geçip gitmesinin önüne geçilmiş olunacaktır.

Bu konuda diğer önemli bir nokta ise genç ve sıhhatli iken, farzların haricinde bol bol nafile ibadetle meşgul olunması, şayet varsa bir an önce kazaya kalmış namaz ve oruçların iade edilmesidir. Çünkü bunların hastalık ve yaşlılık zamanlarında kazası zor olacaktır.

Mevzumuzu Kanunî Sultan Süleyman’ın bir beytiyle bitirelim:

“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

 

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Hayır Konuşmak yahut Susmak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنِ بْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ كَثُرَ سَقَطُهُ

وَمَنْ كَثُرَ سَقَطُهُ كَثُرَتْ ذُنُوبُهُ

وَمَنْ كَثُرَتْ ذُنُوبُهُ كاَنَتِ النَّارُ أَوْلىَ بِهِ،

فَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ

 فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ

* * *

Allah Rasülü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) “O ne güzel insandır!” buyurduğu,

Sahabe-i Kiram’ın Hz. Ömer’e (radıyallahü anh) “Yerine halife olarak onu bırak.” dediği, Hz. Ömer’in mübarek oğlu Hz. Abdullah

(Allah ondan ve bütün Sahabe-i Kiram’dan ebediyen razı olsun)  

Peygamber Efendimiz’in (aleyhi efdalüssalavât) şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Çok konuşanın çok kusuru, çok kusuru olanın da çok günahı olur. Günahları çok olanın da -tevbe ve istiğfarla onları temizlemediği takdirde- hakkı ateştir.

O takdirde kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa

ya hep hayır konuşsun ya da sussun!..”

(Mu’cemü’l-Evsat, 6/328; Müsnedü’ş-Şihâb, 1/236; Mecmeu’z-Zevâid, 10/543)

 

Hayır Konuşmak yahut Susmak

İnsanın yaratılışı ile ondan beklenen ahlak arasında irtibat bulunmaktadır. Bu yüzden çok dinlemesi için insana iki kulak, az konuşması için de bir ağız verilmiştir. “İki düşün, bir söyle.”, “Söz gümüş ise sükût altındır.” ve “Yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan önce düşünmek de odur.” sözleri de bu hakikati veciz olarak anlatmaktadır. Hatta yerine göre insanın mümkünse beş kez düşünüp, on kez düşünüp bir kez konuşması Allah dostları tarafından tavsiye edilmiştir.

Uzun bir rivayetin son kısmında geçtiği üzere Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) bir sefer esnasında yanındaki Hz. Muâz b. Cebel’e “Şuna sahip ol!” demiş ve eliyle diline işaret etmiştir. Hz. Muâz: “Ey Allah’ın Rasülü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu olacak mıyız?” diye sorunca, “İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne dedi- ateşe atan, dillerinin ürünlerinden başka bir şey midir?” buyurdular.” (Tirmizî, İman 8)

İmam Gazali ve daha pek çok Hak dostu, kişinin amellerini münciyât (kurtarıcı, salih ameller) ve mühlikât (mahvedici, kötü ameller) olarak iki grupta ele almışlardır. İşte dil de kullanılma şekline bağlı olarak bu her iki gruba dahil olabilmektedir. Yani onunla hayır konuşulup insanlar iyilik ve güzelliğe sevkedilerek sevap kazanıldığı gibi, onunla boş, faydasız ve gıybet, iftira, söz taşıma, insanların arasını bozma, her duyduğunu konuşma gibi kötü amellerle ciddi bir vebal ve günaha girme tehlikesi de söz konusudur.

Nitekim Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) pek çok beyanlarında dilin bu afetlerine dikkatleri çekerek ümmetini bunlardan korumak istemiştir: “Her duyduğunu söylemesi, kişiye günah olarak yeter.” (Sünen-i Ebî Dâvûd; Sahih-i İbn-i Hıbbân), “Koğuculuk yapan (insanlar arasında kötü niyetle söz taşıyan) cennete giremez.” (Buhari, Edep, 50) rivayetleri dilin afetlerinden bazılarıdır. Konuyla ilgili benzer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmaktadır:

سُئِلَ رَسُولُ اللّهِ عَنْ أكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ؟ قَالَ: الْفَمُ، وَالْفَرْجُ؛

وَسُئِلَ عَنْ أكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: تَقْوَى اللّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ

“Rasülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a insanların ateşe gitmesine en çok sebep olan şey soruldu: “Ağız ve ferc!” buyurdular. En ziyade neyin insanları cennete soktuğundan sordular: “Allah karşısında takvalı olmak ve güzel ahlak!” buyurdular.” (Tirmizî, Birr 62)

Maalesef günümüzün en büyük problemlerinden biri de dil hususundaki yanlışlarımızdır. Tatlı ve meşrû dairede konuşan bir dil, insanları bir araya getirip onları hayra sevkettiği gibi, acı ve haramlarla konuşan ciddiyetsiz ve lâubâlî bir dil de insanların kalbini kırıp onları birbirinden ayırmaktadır.  Çoğu zaman kendi açımızdan küçük olduğunu düşündüğümüz kasıtsız sözlerimiz bile muhatabımızı yaralayabilmektedir. Bu durumda, Allah Teâlâ’dan dua ile yardım istemek ve O’nun hepimize bahşettiği irademizin hakkını vermek suretiyle dilimizi hayır ve salâha yönlendirmeye gayret etmeliyiz. Belki de böyle bir cehd, çok ciddi bir ibadet sevap ve faziletine vesile olacaktır.

Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer bir mübarek beyanlarında da “Kim bana çeneleri ile bacakları arasındaki şeyler hususunda garanti verirse (dil ve namusunu haramlardan muhafaza ederse), ben de ona cennet hususunda garanti veririm.” (Buhari, Rikak 23, Hudud 19; Tirmizi, Zühd) buyurmuşlardır. 

Öyleyse elimizden geldiğince hep hayır ve güzel şeyler konuşmaya çalışmalı, gerekli olan yerde usûl ve erkânına riayet ederek hakkı söylemekten geri durmamalıyız. Böyle bir durum söz konusu olmadığında ve hep hayır ve güzel konuşma esasının hakkını veremediğimiz zaman da susma cehdi sergilemeliyiz ki dilin afet ve zararlarına maruz kalmayalım. Bu vesileyle Allah dostları,

مَنْ صَمَتَ نَجَا

“Dilini tutan, ona hakim olan kurtuldu!” (Sünen-i Tirmizî; Müsned-i Ahmed b. Hanbel) hadis-i şerifine büyük bir önem verip bizlere de bunu hedef göstermişlerdir.

Mevzumuzu kavl-i fasl (söz kesen, nihâî kesin ve doğru hükmü veren) Kur’an-ı Kerim ile noktalayalım:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

“Muhakkak ki in­sa­nı Biz ya­rat­tık. Onun için, nef­si­nin ken­di­si­ne ne­ler fı­sıl­da­dı­ğı­nı, ne­ler tel­kin et­ti­ği­ni pek iyi bi­limekteyiz.  Çün­kü Biz ona şah­da­ma­rın­dan da­ha ya­kı­nız. Za­ten onun sa­ğın­da ve so­lun­da yer­leş­miş iki ka­yıt­çı var­dır. Onun ağ­zın­dan çı­kan tek bir söz ol­maz ki ya­nın­da bu iş için ha­zır­lan­mış bir göz­cü ol­ma­sın, onun söy­le­di­ği­ni ve yap­tı­ğı­nı kay­det­miş ol­ma­sın.” (Kâf Suresi, 50/16-18)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Dünya ve Ahiret Kardeşliği

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اَلْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ

مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللهُ فِي حَاجَتِهِ

وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً

فَرَّجَ اللهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ القِيَامَةِ

وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللهُ يَوْمَ القِيَامَةِ

* * *

Hazreti Abdullah b. Ömer (radiyallahü anhimâ)

Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam)

şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Müslüman, müslümanın kardeşidir.

Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz,

onu düşmana terk ve teslim etmez.

Kim, bir kardeşinin ihtiyacını karşılarsa,

Allah ta onun ihtiyacını karşılar.

Kim, bir kardeşinin sıkıntısını giderirse,

Allah ta onun kıyamet sıkıntılarından mühim birini giderir.

Her kim de bir müslümanın ayıbını örter, onu utandırmazsa

Allah ta kıyamette onun ayıplarını örter.”

(Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58)

 

Dünya ve Ahiret Kardeşliği

Yüce Yaratıcımız Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de mü’minleri dünya ve ahirette kardeş olarak yarattığını beyan buyurup mü’minlerin de buna yaraşır ve yakışır şekilde hareket etmelerini istemektedir. Hucurât Suresinde konuyla ilgili temel ölçü ve prensipler anlatılmıştır. Bunlardan bazıları şu ayet-i kerimelerdir:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ

وَلاَ نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ

وَلاَ تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلاَ تَنَابَزُوا بِالأَلْقَابِ

“Mü­min­ler ancak kar­deş­tir­ler. Öyleyse, kar­deş­le­ri­ni­zin ara­sı­nı ıslah edin, dü­zel­tin. (Küsleri, dargınları barıştırın, dünyanın dört bir tarafında kardeşlik köprüleri ve sulh adacıkları oluşturun.) Ve Al­lah’a kar­şı takvalı olun ki O’nun mer­ha­me­ti­ne na­il ola­sı­nız. Ey iman eden­ler! Siz­den hiç­bir top­lu­luk, diğer bir top­lu­luk­la alay et­me­sin. Ne mâ­lum? Bel­ki alay edi­len­ler, onlardan da­ha ha­yır­lı­dır. Ka­dın­lar da baş­ka ka­dın­lar­la alay et­me­sin­ler. Bel­ki de alay edi­len­ler, alay eden­ler­den da­ha ha­yır­lı­dır. Bir­bi­ri­ni­zi ayıplayıp ka­ra­la­ma­yın. Bir­bi­ri­ni­ze kö­tü la­kap­lar da tak­ma­yın.” (Hucurât Suresi, 10-11) Benzer diğer ayet ve hadislerde de hakiki mü’min ve müslüman ahlakının nasıl olduğu bizlere açıkça anlatılmıştır:

لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتّى يُحِبَّ َلأخيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

“Sizden hiç biriniz, kendisi için istediği hayırlı ve güzel şeyleri mü’min kardeşleri için de istemedikçe hakiki imana erişemez.” (Buhari, Müslim)

لاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَنَاجَشُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَلاَ يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَيْعِ بَعْضٍ

وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا ، الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يَخْذُلُهُ وَلاَ يَحْقِرُهُ ،

اَلتَّقْوَى هَا هُنَا – وَيُشِيرُ إِلَى صَدْرِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ – بِحَسْبِ امْرئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ ، كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ ، دَمُهُ وَمَالُهُ وَعِرْضُهُ

“Birbirinizle hasetleşmeyiniz. Birbirinize kin ve nefret beslemeyiniz. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için artırmayınız. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyiniz. Birinizin satışı üzerine -onunkisi bitmeden- başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, hakkıyla kardeşler olunuz. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, onu asla yardımsız ve desteksiz bırakmaz, hiçbir zaman hor-hakir görmez. -Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam), cümlenin burasında üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takvâ buradadır. Bir kim­se için, müs­lü­man kar­de­şi­ni hor ve hakir görmesi kötülük olarak yeter. Her bir müslümanın canı, malı ve ırzı, diğer müslümanlara haramdır.” (Müslim, Birr 32. Ayrıca bkz: Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvûd, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbni Mâce, Duâ 5)

Sahabe-i kiramdan Ce­rir b. Ab­dul­lah, Pey­gam­be­r Efendimiz’in (sallalahü aleyhi ve sellem), şu üç şe­yi yap­mak üze­re ken­di­sin­den bi­at is­te­di­ği­ni bil­di­rmektedir: “Na­mazı ikame etmek (namazı hakkıyla, iç ve dış erkânını yerine getirerek, tadil-i erkân ve huşû ile kılmak), ze­kât vermek ve bü­tün müs­lü­man­la­rın salâh ve hay­rı­nı is­te­mek (na­si­hat).”

Mü’minlerin, birbirlerine bakışları ve davranışlarını, kalb ve akıllarından geçen his ve düşüncelerini, kısaca  gerçek bir müslüman ahlakını tarif eden daha nice öyle güzel peygamber ifadeleri vardır ki burada hiç olmazsa bir kısmını zikretmeden geçmeyi vefasızlık olarak gördüğümüzden arzetmek istiyoruz:

مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ

إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى

“Mü’minlerin birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet ve şefkatte ve birbirlerini korumaktaki  misali yek vücud gibidir. O vücudun herhangi bir uzvu hasta olduğunda, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve hararete tutulurlar.”  (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)

مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَمَنْ سَتَرَ عَلَى مُسْلِمٍ سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ

“Kim, bir müslümandan dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından mühim birini giderir. Bir kimse, darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir. Her kim de, bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhiretteki ayıplarını örter. Mü’min kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da o kulun yardımındadır.” (Müslim, Zikr 38. Ayrıca bkz: İbni Mâce, Mukaddime 17)

Allah Rasülü (aleyhi ekmelüttehâyâ), insanların en faydalılarının, diğer insanlara en fazla faydası dokunanları olduğunu bildirmiştir. (Beyhaki, Şuabül-İman; Ali el-Muttaki, Kenzül-Ummâl) Allah dostlarına göre de insanların yardımına koşmak, Cenab-ı Hakk’ın inayetine sunulmuş en beliğ davetiyedir. Buradan hareketle, şahsi hayatlarında işlerinin bereketsizlik ve verimsizliğinden yakınan kimseler, diğer insanlar ve özellikle de mü’min kardeşlerinin yardımına ne kadar koştuklarını gözden geçirmelidirler.

Yine Hak dostları büyük zâtlara göre tevfik-i ilahinin ihlastan sonraki en büyük vesileleri uhuvvet, vifak ve ittifaktır. Herhangi bir yerdeki başarısızlığın sebebi de çoğunlukla ya ihlastaki bir arıza veya uhuvvet ve vifaktaki bir eksikliktir. İftirak ise Cenab-ı Hakk’a karşı saygısızlık olarak sayılmıştır. Müslümanların te’lif-i kulûbu adına iradenin hakkının verilmesi ve Allah’a dua dua yalvarılması ise son derece güzel ve gereklidir. Çünkü müslümanların dertleriyle dertlenmeyenler, onlardan değildir. (Taberânî, el-Mu’cemül-Vasît)

Hakiki mü’minler iftiraktan şeytandan kaçar gibi kaçıp mü’min kardeşiliği serasına sığınırlar. Kardeşlerine yaptıkları hizmet ve yardımın ötesinde onların kusur ve ayıplarını da setrederler. Bu konudaki denge adına da Allah dostları şu ölçüyü vermişlerdir: “Ne kardeşimizin hatasını yüzüne vurup perdeyi yırtar ve onu utandırırız, ne de onu hatasıyla baş başa bırakıp kaybetmesine göz yumarız. Çok ince bir denge söz konusudur burada.”

Faslımızı Alvarlı Efe Hazretlerinin kulaklara küpe mısrasıyla noktalayalım:

“Fâriğ ol, aybın gözetme kimsenin,

Tâ ki Hak setreyleye aybın senin.”

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Ahiret İştiyakı ve Dünyayı Terk

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنِ اشْتاَقَ الِىَ الْجَنَّةَ سَارَعَ إِلىَ الْخَيْرَاتِ

وَمَنْ أَشْفَقَ مِنَ النَّارِ لَهَا عَنِ الشَهَوَاتِ

وَمَنْ تَرَقَّبَ الْمَوْتَ لَهَا عَنِ اللَّذَّاتِ

وَمَنْ زَهِدَ فيِ الدُّنْيَا هَانَتْ عَلَيْهِ الْمَصَائِبُ

* * *

Allah Rasülü’nün damadı, velilerin babası Hazreti Ali (radiyallahü anh) Peygamber Efendimiz’in (aleyhi etemmütteslîmât) şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Cennete müştak olan hayr ü hasenâta koşar. Cehenneme yuvarlanmaktan endişe eden şehevî arzulardan yüz çevirir.

Ecel hakikatını vicdanında duyan geçici lezzetlerden uzak durur.

İşin doğrusu, dünyaya karşı kalb kapılarını sürmeleyen kimseye de musibetler çok küçük, pek hafif gelir.”

(Müsnedü’şŞihab, 1/226; Beyhakî, Şuabü’lİman, 7/371)

 

Ahiret İştiyakı ve Dünyayı Terk

Dünya hayatının geçiciliğini ve asıl vatanın ahiret olduğunu kavrayan insan, Allah Teâlâ’ya kavuşmak için iman, amel-i salih ve ihsan şuuru gibi hayırlı işlere olanca gücü ve süratiyle sarılır. Bu salih kul, dünyanın er ya da geç yok olmaya mahkum süslerine aldanmaz ve Allah Teâlâ’nın vaat ettiği ebedi cennet nimetlerini düşünür.

Abdullah b. Mesud (r.a), bir gün Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bir hasır üzerine uzandığını ve mübarek vücutlarında hasırın iz bıraktığını görünce “Ey Allah’ın Rasülü! Ne olur bize müsaade edin de sizin için bir yatak hazırlayalım.” der. Bunun üzerine Allah Rasülü şöyle buyuyurlar:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alakam olabilir ki! Benim dünyadaki durumum ancak bir yolcu misalidir ki, bir ağaç altında gölgelenip azıcık dinlenir sonra da orayı terk edip yoluna devam eder.” (Tirmizi, Sünen; İbn-i Mâce, Sünen)

Cenab-ı Hakk’ın cennette mü’minlere hazırladığı sonsuz nimetleri arzulayan ve cehennemde inkarcılara hazırlanan azaba maruz kalmaktan korkan salih bir kul, nefsin arkası kesilmez şehevâtından yüz çevirir. Çünkü o bilir ki nefs, menfaat ve zararını bilmeyen küçük çocuk gibidir. Verdikçe daha çok ister, onu bundan menetmedikçe arzularının arkası hiç kesilmez. Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle anlatılmaktadır:

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

Ka­dın­lar, oğul­lar, yı­ğın yı­ğın bi­rik­ti­ril­miş al­tın ve gü­müş, gü­zel cins at­lar, da­var­lar ve ekin­ler gi­bi nef­sin ho­şu­na gi­den şey­ler in­san­la­ra süslenmiştir. Bun­lar dün­ya ha­ya­tı­nın ge­çi­ci bir me­ta­ın­dan iba­ret­tir. Asıl va­rı­la­cak gü­zel yer ise, Al­lah’ın ka­tın­da­dır. (Ey Habibim) De ki: “Si­ze, ih­ti­ras­la is­te­di­ği­niz o şey­ler­den çok da­ha iyi­si­ni bil­di­re­yim mi? İş­te Al­lah’a kar­şı gel­mek­ten sa­kı­nan müt­ta­ki­ler için Rab’­le­ri nez­din­de için­den ır­mak­lar akan cen­net­ler olup, ken­di­le­ri ora­da ebe­dî ka­la­cak­lar­dır. Hem ora­da on­la­ra ter­te­miz eş­ler ve hep­si­nin de üs­tün­de Al­lah’ın rı­za­sı var­dır. Al­lah bü­tün kul­la­rı­nı hak­kıy­la gör­mek­te­dir. (Âl-i İmrân, 3/14-15)

Ayet-i kerimede anlatılan nimetlerden meşru dairede istifade caizdir fakat nefsin bunlara aşırı meyli sebebiyle gönlü onlara kaptırma, şeytanın da etkisiyle onları elde etmek için gayr-i meşru yollara başvurma ve neticede ahiretten gafil olma gibi büyük tehlikeleri sebebiyle Kur’an-ı Kerim’de bu hususta aldanılmaması için sık sık ikazlar yapılmaktadır. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) da bu konu da;

حُفَّتْ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتْ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ

“Cennet, nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle; cehennem ise nefsin arzuladığı şeylerle çevrilmiştir.” (Buhari, Sahih; Müslim, Sahih) buyurarak bizleri uyarmıştır. Bu hususta dikkatli olmayıp nefsin arzuladığı şehevât peşinde koşanların çoğunlukla varacakları yer haramlardır. Halbuki nefsin hevâsını tatmin etmek şöyle dursun, Allah dostlarından bazıları dünya nimetlerinden ihtiyaç fazlasını kullanmanın dahi haram olduğuna hükmetmişlerdir.

Hadis-i şerifteki diğer mühim bir husus ise ölümü sıkça hatırlamanın, insanı dünya lezzetlerinden alıkoyduğu hakikatidir. Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) diğer bazı nurlu sözlerinde; “Lezzetleri acılaştırıp onları mahveden ölümü çokça anın.” (Tirmizi, Nesâî, İbni Mâce, Beyhakî) ve “Sizi kabir ziyaretinden nehyetmiştim fakat artık ziyarette bulunabilirsiniz. Çünkü bu, kalbi yumuşatır, gözü yaşartır, ölümü ve ahireti hatırlatır.” (Hâkim, Müstedrek; Beyhakî, es-Sünenül-Kübrâ) buyurmaktadır. Pek çok Allah dostuna göre de ölümü sık sık anmak, riya ve şöhret tutkusu gibi büyük zararlardan kurtulup ihlası kazanmaya bir vesiledir.

Dünyada zühd üzere yaşayıp kalb ibresini hep Allah’ın razı olduğu şeylere çeviren kimselere dünyevî musibetlerin pek hafif geldiği, baştaki hadiste bildirilen diğer bir hakikattir. Çünkü bu salih mü’minin gözünde tüten şey, ahiret saadetidir. O, bu uğurdaki dünyevî bela ve imtihanları sabır ve rıza ile karşılar. Nitekim Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Allah’ım! Musibetimizi, dinimiz hususunda kılma ve dünyayı da en büyük emelimiz eyleme.” (Tirmizi, Sünen) diye dua etmişlerdir. Mevzuyu, serlevha yapılacak bir ayet-i kerime ile tamamlayalım:

وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَهْوٌ وَلَعِبٌ

وَإِنَّ الدَّارَ الآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir.

Ebedî ahiret diyarı ise, işte o, gerçek hayatın ta kendisidir.

Keşke bunu bilselerdi! (Ankebut, 29/64)

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Dünya Nimetlerine Bakış Açımız

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اُنْظُرُوا إِلىَ مَنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ

وَلاَ تَنْظُرُوا إِلىَ مَنْ هُوَ فَوْقَكُمْ

فَهُوَ أَجْدَرُ أَنْ لاَ تَزْدَروُا نِعْمَةَ اللهِ

* * *

Hazreti Ebû Hureyre (radiyallahü anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (aleyhi efdalüssalavâti vetteslîmât) şöyle buyurmaktadır:

“Sahip olduğunuz dünyevî imkanlar açısından, durumu sizden daha iyi olanlara değil, daha fenâ durumda bulunanlara bakın. Zira bu (bakış zaviyesi) Allah’ın nimetlerini hafife almamanız için en uygun yoldur.”

(Müslim, zühd, 9; Tirmizi, kıyame, 58; libas, 38; İbn Mâce, zühd, 9)

 

Dünya Nimetlerine Bakış Açımız

Ahiretin tarlası olan bu dünyada insanoğlu çeşitli imtihanlar yaşamaktadır. O, fakirlikle imtihan edildiği gibi zenginlikle de sınanmaktadır. Hastalıklarla ve değişik musibetlerle imtihan edildiği gibi sağlık-sıhhat ve geniş imkanlarla da sınanmaktadır.

Allah dostlarının bildirdiği üzere fakirlik ve dar imkanlarla imtihana pek çok kişi dayanıp başarılı olsa da, zenginlik ve geniş imkanlarla imtihana daha az sayıda kişi dayanıp başarılı olabilmiştir. Bu, tarih boyunca böyle cereyan etmiştir. Bu durumda her bir mü’min, kendi halini ıslah etmeye ve elindeki imkanları en iyi şekilde değerlendirerek kurtuluşa ermeye gayret etmelidir. Çünkü her bir insana verilen maddi ve manevi imkan ve kabiliyetler farklı olduğundan, herkes kendisine verilenden hesaba çekilecektir.

Şeytan bize dünyevî imkanlar açısından daha üstün olanları gösterip vesvese vermeye, şükürsüzlük ve şikayete sevk etmeye çalıştığında dinimizin bize tavsiyesi hemen bizden daha aşağıdakilere bakarak halimize şükretmektir. Aynı şekilde herhangi bir musibete maruz kalan mü’mine, hemen daha büyük musibetleri düşünerek haline sabır ile rıza göstermesi istenmektedir. Böyle mü’mince bir tavır, insanı bazen ibadetlerle elde edilemeyen derecelere çıkarmaktadır. Yoksa nankörlük ve şikayetlerle insan isyana kalkışsa, hem dünya cihetiyle daha fazla elem çekeceği gibi hem de ahiret hesabına zarar etmektedir.

İslam alimlerine göre bu hadis-i şerif, dünye ve ahiret hayrını kendinde toplamıştır. Çünkü bu hadis-i şerife göre hareket eden bir mü’min, kendinden dünya cihetiyle üstte olanları gördüğünde bir de hemen daha alttakilere bakıp Allah’ın kendisine bahşettiği nimetleri görüp haline şükredecek, böylece üsttekilere karşı hased ve düşmanlığa girmediği gibi kendinden altta olanlara da şefkatle yardım edip Allah’ın razı olduğu bir tavır sergilemiş olacaktır.

Yine bu kimse, dinî yaşayış cihetiyle hep Allah dostlarına, kendisinden daha fazla gayret eden kimselere bakıp Cenab-ı Hak karşısında kendi eksik ve kusurlarını görecek, Allah dostlarına özenip onlar gibi olmaya çalışacak ve salih amellerini artıracaktır. Böyle davranıp, dünyada hep Allah dostlarını örnek alan mü’minler, inşaallah ahrette de onlarla bir haşr edileceklerdir.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ أَجْمَعِي

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِي

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Gerçek Müslüman ve Muhacir

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ

 * * *

Allah Resûlü’nün,

kendisine “Yaz, bu ağızdan doğrudan başkası çıkmaz.” buyurduğu,

Sahîfe-i Sâdıka sahibi Hz. Abdullah b. Amr (radıyallahü anh),

Kainatın Medar-ı Fahri Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Gerçek müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emniyet ve selamette olduğu kimsedir.

Hakiki muhacir de Allah’ın yasakladıklarından uzaklaşıp

Allah’ın hoşnut olduğu şeylere hicret edendir.”

(Sahih-i Buhari; Sahih-i Müslim; Müsned-i Ahmed b. Hanbel)

 

Gerçek Müslüman ve Muhacir

Hakiki müslüman, yeryüzünde güven ve emniyeti temsil eden, en yakın çevresindeki müslümanlardan başlayarak bütün insanlara karşı güzel ahlakla davranan kimsedir. En büyük muhacir de günahları terk edip rıza iklimine, Allah sevgisine yelken açan mü’mindir.

Konuyla ilgili olarak Sünen-i Tirmizi’de geçen bir hadis-i şerif şu meâldedir: “Gerçek mü’min ta’n etmez, incitici sözlerle insanları yaralamaz, lanet okumaz, insanlara kaba ve sert davranmaz, edebe muhalif davranış sergilemez.” Diğer bir hadiste ise meâlen “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse gerçek bir müslüman değildir.” buyrulmuştur. Bu hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere gerçek müslüman din, dil, ırk, vb. ayrımı yapmaksızın diğer bütün insanlara karşı iyilik, mürüvvet ve güzel ahlakla davranan kimsedir.

Allah Rasülü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) daha peygamber olmadan önce Mekkeliler tarafından “Muhammedül-Emin” (güvenilir Muhammed) olarak kabul edilmesi, insanların bir yolculuğa gidecekleri zaman aile efradlarını ve mallarını Efendimiz’e (salallahü aleyhi vesellem) emanet etmeleri konumuza en güzel misallerdir. Yine, Kabe’nin onarımı esnasında sıra Hacerül-Esad’ın yerine konulmasına gelindiğinde bu şerefe ulaşmak isteyen Mekkeliler neredeyse savaşa tutuşacakken, Kabe’ye doğru ilk geleni hakem kabul edip de ilk yaklaşanın Allah Rasülü olduğunu görünce hepsinin sevinip rahatlamaları bu konuda unutulmaz bir örnektir.

 Allah dostlarından Malik b. Dinar gibi büyük zâtlar ve daha pek çok hakiki mü’min de, başka din mensubu bazı komşularından yıllarca eziyet gördükleri halde hep sabreder ve kötülüklere iyilikle karşılık verirler. Yıllar sonra da olsa insafa gelen bu kimseler, müslüman komşularının güzel ahlakından etkilenerek İslam’la tanışırlar.

Hakiki bir müslüman, insanları gıybet etmediği, onların arkasından söz taşımadığı, iftira ve karalamalarda bulunmadığı gibi, bunları yapan kimselere karşı da usulünce muamelede bulunur; gıybet, insanları çekiştirme ve iftira gibi kötü ahlaka yol vermez. Ona herkes rahatlıkla güvenir ve sırtını dönebilir çünkü bilir ki ondan kendisine ulaşacak olan şey sadece iyiliktir. O hatıra geldiğinde insanlar rahatlar ve emniyet içinde derin bir nefes alırlar.

Bugün insanlar İslamiyet’i terörle aynı çizgide görüyorsa bu yalnızca onu kötüye kullanan intihar bombacılarının ve İslamiyet’i olduğundan farklı gösteren art niyetlilerin hatası değil, ayrıca onu hakkıyla temsil edemeyip onun güzelliklerini dünyanın dört bir tarafına ulaştıramayan bizlerin eksikliğidir. Bu problemin çözümü de tek tek her bir müslümanın gerçek İslam ahlakını yani Kur’an ve peygamber ahlakını elinden geldiğince yaşamaya çalışmasıdır.

İslam’ın güzelliklerini dünyanın dört bir yanına duyurma ve insanların onun getirdiği hayır ve güzelliklerden istifade etmesi uğrunda arzın en ücra köşelerine kadar gitmeye hicret ve bu kutlu işi yapanlara da muhacir denmektedir. Allah rızası uğrunda nice zorluklara göğüs gererek sancılı fakat sıkıntısı ölçüsünde de hayırlı ve faziletli bu peygamber sünnetini yerine getirmeye çalışanlara hadis-i şerifte altın bir ölçü sunulmaktadır. Hakiki muhacir yalnızca maddi mesafeleri kat eden kimse değildir. Gerçek hicret eri Allah’ın hoşnut olmadığı sevimsiz sıfatlardan, ahlak-ı zemimeden ve günah zeminlerinden uzaklaşıp Allah’a yakınlık yollarına koyulan ve Kur’an ahlakını en güzel şekilde yaşamaya çalışan emniyet ve selamet kahramanıdır.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُسْلِمِينَ والْمُهَاجِرِينْ

وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Hüsn-ü Zan

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ

 * * *                 

Hafıza dahisi, Rasülullah aşığı Hz. Ebu Hureyre (radıyallahü anh),

İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Hüsn-ü zan, kulluktaki kemalin eseridir.”

(Ebu Davud, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned)

 

Hüsn-ü Zan

Kısaca iyi niyet, olumlu düşünce ve güzel görüş olarak tarif edilebilecek olan hüsn-ü zan, aksine kesin deliller olmadıkça insanlar ve olaylar hakkında hep olumlu düşünmek ve hayır mülahazasına girmektir. Mü’min güzel görüp güzel düşünür, en olumsuz hadiseleri dahi hikmet gözlüğüyle inceleyerek onlardan ibretler ve hayırlı neticeler çıkarır, böylece hayatından hep lezzet alır. Habis bir ruh ise, insanlara ve hadiselere hep kuşkuyla baktığından göğsü daralır, ruhu hep sıkılır ve hayatı kendine adeta zindan eder. Günümüzde gittikçe artan paranoyak düşüncelerin temelinde de bu yanlış ve kötü düşünme sistemi yatmaktadır.

Hüsn-ü zan, bir İslam ahlakıdır ve müslümanın iç saffetiyle doğru orantılıdır. Hadiste geçtiği üzere hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir. Bu yüzden bir mü’min, diğer mü’minler hakkında söylenen olumsuz sözlere hemen inanmaz ve diğer mü’minleri tek taraflı yargılamaz. Hep hüsn-ü zan ve ihtiyatlı olur. İyi niyetli, müsbet düşünceli olmak İslam’ı hazmetmenin ve onda derinleşmenin bir göstergesidir. Hakiki bir mü’min, nefsiyle hesaplaşırken -ye’se düşmemek kaydıyla- kendini yerden yere vururken diğer insanlar söz konusu olduğunda ise hüsn-ü zanla hareket eder. Bir mü’minin nazarında, sû-i zanda isabet etmektense hüsn-ü zanda yanılmak daha hayırlıdır.

İslam alimleri, su-i zannın haram olduğunu belirtmiş ve insanların hikmetini bilemediğimiz, yoruma açık davranışları karşısında su-i zanna girmememizi vurgulamışlardır. Ortada suçu gösteren kesin deliller olmadıkça hüsn-ü zan etmek müslüman ahlakıdır. Dahası, insanların ayıp ve kusurlarını araştırmamaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا

 “Ey iman eden­ler! Zan­dan çok sa­kı­nın. Çün­kü zan­la­rın ciddi bir kıs­mı gü­nah­tır. Bir­bi­ri­ni­zin giz­li hal­le­ri­ni de araş­tır­ma­yın.” (Hucurât Suresi, 49/12) buyrulmaktadır.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) da;

إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا تَحَسَّسُوا وَلَا تَنَافَسُوا

وَلَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا

“Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın, birbirinizin sözlerine kötü niyetle kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı kin gütmeyin ve sırtınızı dönmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeşler olun!” (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed b. Hanbel) buyurarak sû-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmamızı tembihlemiştir.

Hüsn-ü zan dinimizde bir esas olduğu için, nifak emareleri taşıyan insanlara karşı da elden geldiğince hüsn-ü zan edilmeli fakat onlara sırlarımız da açılmamalı ve onlar mühim mevkilere getirilmemelidir. Böylece hem onlar utandırılmamış, uzaklaştırılmamış ve nifak sıfatlarından arınmaları için fırsat verilmiş, hem de onlara karşı tedbirli ve ihtiyatlı davranılarak onlardan gelebilecek tehlikelerin önü alınmış ve samimi mü’minlerin de hakkı yenmemiş olmaktadır.

İnsanlara ve özellikle de mü’minlere karşı hüsn-ü zan etmekle emrolunan  mü’minler, en başta Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zan içerisinde olmalıdır. Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sakın, sizden hiç kimse, Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zan etmediği bir hal üzere ölmesin.” buyurmuştur. Bir hadis-i kudside ise meâlen “Benim kulumla muamelem, onun Benim hakkımdaki zannına bağlıdır.” buyrularak, Allah Teâlâ’nın afv ve ihsanı hakkında hüsn-ü zan beslemenin ehemmiyeti bildirilmiş ve bunun ne büyük bir vesile-i necât olduğunu nazara verilmiştir.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينْ

وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

 

Günaha Nedamet

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ سَاءَتْهُ خَطِيئَتُهُ

غُفِرَ لَهُ وَإِنْ لَمْ يَسْتَغْفِرْ

* * *

Hz. Enes b. Malik’in (radıyallahü anh) naklettiği bir hadis-i şerifte

İki Cihan Serveri Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyurmuştur:

“İçine düştüğü bir hatanın pişmanlığıyla kıvranan

bir insan diliyle istiğfar etmese de affolunur.”

(Müsnedü’ş-Şihâb, 1/264; el-Firdevs, 37/558)

 

Günaha Nedamet

Allah Teâlâ’nın yasak sayıp yapılmasını istemediği küçük-büyük bütün günah ve hatalardan uzak durabilme cehdi, kişinin imanı ile mebsuten mütenasip, diğer bir tabirle doğru orantılıdır. Bir mü’min, imanının kuvveti, marifetinin derinliği ve Cenab-ı Hakk’a saygısının enginliği ölçüsünde hatalardan uzak kalma gayreti içinde olmakta ve düştüğü günahlar karşısında nedamet duyup ızdırap çekmektedir.

Günahlar için pişmanlık duymak ve bu yüzden vicdanın sızlaması, kişinin Allah ile irtibatının da kuvvetini göstermektedir. Evet bir mü’min her şeyden önce yaratıcısı olan Allah (celle celâlulû) istemediği için günahlardan uzak durur, günaha girdiğinde de O’na saygısızlık ettiği için iki büklüm olup içten içe kendini kınar, “Yazıklar olsun sana! Seni Yaratan’a böyle mi kulluk edecektin?” der ve pişmanlıkla gözyaşı döker. En azından seccadesine kapanıp kıvranır ve derin bir pişmanlıkla inler.

Bu sayılan özellikler, mü’min sıfatıdırlar. Çünkü bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi mü’min kimse, günahını bir dağ gibi görüp onu işlediği için hep tedirgin ve rahatsız olur. Bir münafık ise günahını burnunun ucundaki bir sinek kadar hafif görüp ondan rahatsızlık duymaz, pişman da olmaz. Halbuki Allah dostları günaha karşı umursamazlığı en büyük günah olarak görmüşler ve işlenilen günahlar için ömür boyu pişman olunup istiğfar edilmesini kuvvetle tavsiye etmişlerdir. Yine onlar bu konudaki şu veciz ölçünün daima hatırlanmasını istemişlerdir: “Israr edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılmaz. İstiğfar edildiği takdirde de hiçbir günah büyük sayılmaz.

Günahlardan nedametin önemini gösteren bir hadis-i şerif ise şöyledir:

اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ، فَإِذَا أَحَبَّ اللهُ عَبْدًا لَمْ يَضُرَّهُ ذَنْبُهُ

ثُمَّ تَلاَ ﴿إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ﴾

قِيلَ يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا عَلَامَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ اَلنَّدَامَةُ

 

Resûlullah (aleyhissalatü vesselam): “Günahına tevbe edip ondan tam dönen, o günahı hiç işlememiş gibidir; Allah bir kulu sevdiği zaman artık ona günahı zarar vermez.” dedi ve şu mealdeki âyeti okudu: “Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.”(Bakara sûresi, 2/222) “Tevbenin alâmeti nedir?” diye sorulunca da Allah Rasûlü buyurdular ki: “Gönülden nedamet duyup pişman olmaktır.”(el-Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye s.91; İbnü’n-Neccâr, Zeylü Târîhi Bağdâd 18/78. Benzer ifadeler için bkz.: İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/375, 5/387, 439.)

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ التَّوَّابِينَ اْلمُتَطَهِّرِينْ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِي

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِي

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِي

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Allah’a Kavuşma Arzusu

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللَّهِ أَحَبَّ اللَّهُ لِقَاءَهُ

وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللَّهِ كَرِهَ اللَّهُ لِقَاءَهُ

 * * *                 

Hz. Ubade bin Sâmit’in (radıyallahü anh) naklettiği bir hadis-i şerifte

Kainatın Medar-ı İftiharı Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)

şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’a kavuşma arzusu içinde olursa, Allah (azze ve celle) de

 -izzet, azamet ve kudsiyetine yakışır şekilde- ona kavuşmayı ister;

her kim de Allah’a vuslat özlemi içinde bulunmazsa Cenab-ı Allah da onunla karşılaşmayı istemez.”

(Buhari, rikâk, 41; Müslim, zikir, 14,16; Tirmizî, cenâiz, 67, zühd, 6;

Nesâî, cenâiz, 10; Müsned, 2/313)

 

Allah’a Kavuşma Arzusu

Ruhlar aleminden dünyaya, kabirdeki berzah aleminden mahşere, oradan da mü’minler hakkında -Allah’ın inayet, lütuf ve keremiyle- ebedi saadete uzanan yolculukta hakiki bir mü’minin en çok arzuladığı husus, Allah Teâlâ’ya kavuşup O’nun rü’yet ve rızasıyla şereflenmektir.

وَرِضْوَانٌ مِنَ اللَّهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Allah’ın rızası en yüce şeydir. İşte en büyük kazanç ve mutluluk budur.” (Tevbe Suresi, 72) ayetinde de bildirildiği üzere ahirette Allah’a kavuşup O’nun rızasına ermek, mü’minler için tarifi imkansız bir zevk ve mutluluk olacaktır.

Hakiki insan-ı kamil, huluk-u ilâhî ve Kur’an ahlakı ile mütehallik Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) yüce ahlakı ile daima Cenab-ı Hakk’ı hatırlatmış ve mü’minlerin O’na olan arzu ve iştiyakını artırmıştır. Hatta Allah Rasulü’nün yeşil ravzası dahi uzaktan görüldüğünde Allah’a ve ahirete vuslatı hatırlatmaktadır.

Allah’a kavuşma arzusu, Allah’ı sevme ve Allah tarafından sevilme iştiyakıyla da irtibatlıdır. Allah tarafından sevilmeyi arzulayan ve ahirette O’na ulaşacaklarını uman mü’minler benliklerine takılmamış, dünyanın geçici lezzet ve menfaatlerine gönüllerinde yer vermemiş ve böylece cihan onların önünde dize gelmiştir.

فَمَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا

“Artık kim Rabbine kavuşacağını umuyorsa, makbul ve güzel işler işlesin ve sakın Rabbine ibadetinde hiç bir şeyi O’na ortak koşmasın.” (Kehf Suresi, 110) ayetinde anlatıldığı gibi onlar amellerini yalnız Allah için yapmış ve O’na vasıl olacakları günü hasretle beklemişlerdir.

Allah dostu insan-ı kamiller hep Cenab-ı Hakk’a kavuşma (likâ) arzusuyla yanıp tutuşmuş fakat Allah (celle celâluhû) emanetini alıncaya kadar vuslat arzusuna ve dünya sıkıntılarına sabretmişlerdir. Onlar böyle davranmayı, Allah’a saygının bir gereği olarak görmüşlerdir.

اَللّٰهُمَّ لِقَاءَكَ وَرُؤْيَتَكَ وَرِضَاكَ وعِنَايَتَكَ وَرِعَايَتَكَ وَحِفْظَكَ

وَشَفَاعَةَ نَبِيِّكَ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ

وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Sabır ve Şükür

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اَلْإِيمَانُ نِصْفَانِ

نِصْفٌ فِي الصَّبْرِ وَنِصْفٌ فِي الشُّكْرِ

* * *                  

Uzun Yıllar Rasülullah (aleyhissalatü vesselam)’ın

hizmetini gören Hz. Enes b. Malik (radıyallahu anh),

Peygamber Efendimiz

(sallallahu aleyhi ve sellem)’in

şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“İman iki kısımdan müteşekkil bir bütündür;

onun bir yarısını sabır, diğer yarısını da şükür oluşturur.”

(Şuabü’l-İman, 123/7; Feyzu’l-Kadîr, 188/3)

 

Sabır ve Şükür

Yüce dinimiz İslam’ın iki mühim esası olan sabır ve şükür Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde pek çok kez vurgulanmıştır. Sabır ve şükrün önemine işaret eden bazı ayet-i kerimeler şöyledir:

اِسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ

“Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyiniz.” (Bakara Sûresi, 2/45)

وَاللهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ

“Allah sabredenleri sever. (Âl-i İmrân Sûresi, 3/146)

لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزِيدَنَّكُمْ

“Eğer şükrederseniz nimetimi artırırım.” (İbrahim Sûresi, 14/7)

إِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ

“Allah Teâlâ’ya şükrederseniz, O da sizden razı olur.” (Zümer Suresi, 39/7)

 

Diğer yüce evsafta olduğu gibi sabır ve şükürde de Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) ümmetine ve bütün insanlığa en güzel örnek olmuştur. O, mübarek hayatlarında karşılaştığı eziyetlere daima sabretmiş ve davası uğrunda maruz kaldığı sıkıntılar sebebiyle hiçbir zaman şikayette bulunmamıştır. Yine O, mazhar olduğu küçük-büyük bütün nimetlere daima şükretmiş, nankörlüğün en küçüğünden dahi fersah fersah uzak olmuştur.

Malum olduğu üzere Allah Rasülü geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılar, uzun uzun dua ve zikirde bulunurlardı. Bir keresinde O’nun bu hali karşısında Hz. Aişe annemiz “Ey Allah’ın Rasülü! Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı (yani bütün hayatın boyunca günahtan korunup hiç günah işlemediğin) halde bu kadar ibadetin hikmeti nedir?” diye sorduğunda İki Cihan Serveri şu cevabı vermiştir:

أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا

“Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı!” (Buhârî, Teheccüd 6; Müslim, Sıfâtü’l-münâfıkîn 79-81)

Kur’an’da bu manayı ifade eden bir ayette ise mealen şöyle buyrulmuştur: “Ey Davûd hanedanı, sürekli şükür gayreti içinde olun” (Sebe Suresi, 34/13) Yani, şükür sizin sürekli yaptığınız, daima tazeleyerek devam ettiğiniz bir ameliniz, işiniz olsun. Yine bir gün Hz. Davud (aleyhisselâm): “Yâ Rab! Sana nasıl hakkıyla şükredebilirim ki! Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!” deyince, Allah Teâlâ: “İşte şimdi tam şükre erdin.” buyurmuştur.(Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/100-101; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 9/333)

Ayet ve hadislerden anlaşıldığı üzere her mü’min, sahip olduğu şükür hissini daha da geliştirmeye çalışmalı, bunu gerçekleştirmek için alıştırmalarda bulunmalıdır. Nitekim bir hadis bunu teyid eder mahiyettedir:

مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ، وَمَنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللّٰهَ

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr 35; Ebû Dâvûd, Edeb 12; Müsned, 4/278)

Hakiki bir mü’minin en güzel özelliklerinden birisi bela ve musibetlere karşı şikayet etmeden sabır; nimetlere de daima şuurluca şükür ameliyesi içinde olmasıdır. Bu manayı ifade eden bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ؛ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذٰلِكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ

إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ

“Mü’minin her hali şâyân-ı takdir ve güzeldir. Onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için söz konusu değildir. Çünkü o, herhangi bir nimete mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.”(Müslim, zühd 64; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/322) sözü ne mânidardır.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Zekat, Sadaka ve Dua

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
حَصِّنوُا أَمْوَالَكُمْ بِالزَّكَاةِ
وَدَاوَوْا مَرْضَاكُمْ بِالصَّدَقَةِ
وَأَعِدُّوا لِلْبَلاَءِ اَلدُّعَاءَ

* * *

Sâbıkûn-u Evvelûn’dan (Sahabe-i Kiram’ın ilklerinden)
Hz. Abdullah b. Mesud (radıyallahu anh),
İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem)’in
şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Zekatını vermek suretiyle mallarınızı
koruyup takviye edin..
hastalarınızın tedavisinde sadakanın
belaları defediciliğini değerlendirin..
bela ve musibetlere karşı da her zaman
Allah’a duaya yönelin!.”

(Mecmeu`z-Zevâid, 3,63; Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, 10,128)

Zekat, Sadaka ve Dua

Zekat, Arapça’dan geldiği temizlik manasındaki kök itibariyle malın temizleyicisi ve onun kirlerini arındırıcısı olarak nitelendirilmiştir. Yine zekat kişinin malının haramlığını gideren ve onu helal kılan olarak tavsif edilmiştir. Çünkü ayet ve hadislerde, zenginin malından, Allah’ın vermesini istediği zekat, zenginin malı değil fakirin hakkı olarak bildirilmiştir. Belki de Allah Teâlâ, zengin kimse o malı sırf fakire versin ve bu sebeple hem dünyada bereket bulsun hem de ahirette sevap ve karşılığını görsün diye zengine nasip etmiştir.

Zekatın en alt sınırı kırkta bir olmakla birlikte üstü için bir sınır yoktur. İsteyen kimse, aile efradının bakımını ve iş giderlerini ihmal etmeyecek şekilde malının onda birini, beşte birini, yarısını, üçte ikisini ve hatta tamamına yakınını bağışlayabilir. Nitekim peygamberlerden sonra yeryüzünün en büyük iki kişisi; Hz. Ebu Bekir Efendimiz malının tamamını, Hz. Ömer efendimiz de tamamını yakınını, Allah yolunda bağışlamışlardır. Aşere-i Mübeşşere’den Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman b. Avf gibi zatlar ve ashab-ı güzinden daha pek çok kimse Mallarının büyük çoğunluğunu Allah yolunda infak ederek -ayetin ifadesiyle- ahiretlerini satın almışlardır.

إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

“Allah, karşılık olarak cenneti vermek suretiyle müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe Suresi, 111)

Sadaka ise geldiği kaynak itibariyle sadakat manası taşımaktadır. Bu sebeple Allah dostları sadece zekat vermekle yetinmemiş, bunun dışında bol bol sadaka vermişlerdir. Çünkü onlara göre sadaka, Allah’a sadakatin alamet ve nişanesi sayılmıştır. Diğer hadis-i şeirflerde geçtiği üzere sadaka vermek ve sıla-i rahimde bulunmak (akraba ve yakınları ziyaret etmek) bela ve musibetleri defedip ömrü uzatır, insanın malına bereket verir. Hastalık ve kazalara karşı bir paratoner vazifesi görür.

Sadaka sadece maddi bir yardım değildir. İnsanların gelip geçtiği yollarda onlara eziyet veren maddeleri kaldırmak, insanlara dinlenebilecekleri yerler ve su içebilecekleri çeşmeler yaptırmak, insanlara tebessüm edip onların hal ve hatırını sormak, onların dertleriyle dertlenip çareler aramak da dinimizde sadaka olarak kabul edilmiştir. Belki de yerine göre, sadakanın bu türleri sadece maddi infak anlamı taşıyanlardan üstündür. Mesela kırık bir kalbi ferahlandırmak dinimizde çok kıymetlidir. Çünkü Allah, kalbi kırıklarladır ve onların duası kabule yakındır.

Mü’minin hayatındaki diğer önemli bir husus ise duadır. Allah Rasulü (aleyhissalatü veseelam):

اَلدُّعَاءُ مُخُّ اْلعِبَادَةِ

“Dua ibadetin özüdür.” buyurmuşlardır. Dua kulluğun omuriliği mesabesinde kabul edilmiş ve bütün Hak dostları duaya büyük bir ehemmiyet vermiştir. Bir hadis-i şerifte ise daha bela ve musibetler gelmeden, yani kişi bolluk ve rahat halinde iken yapılan duaların Allah katında makbuliyetine işaret edilmiştir çünkü bu kimse zenginlik ve rahat halinde şımarıp gaflete düşmemiş, bilakis Allah’a olan dua ve yakarışlarını artırarak kulluğunu sergilemiştir. Bazen de sıkıntı anlarında yapılan dualar hemen icabet görmüştür. Çünkü her taraftan ümit kesik vaziyette yalnızca Allah’a yönelmiş bir kalb için nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet inkişaf etmekte ve onun duası vasıtası Allah’a yükselmektedir. Netice olarak ister bolluk isterse sıkıntı anında yapılan dualar ahval ve şartlara göre birbirinden kıymetli olabilmekte ve bela ve musibetlere kalkan vazifesi görmektedir.

Sözümüzü, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in lâl-ü güher beyanıyla noktalayıp taçlandıralım: “Sizden kime dua kapısı açılmışsa, ona pek çok hayır kapısı açılmış demektir.”

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 

 

 

Sevgi ve Buğzda Ölçü

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْناً مَا

عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغيِضَكَ يَوْماً مَا،

وَأَبْغِضْ بَغيِضَكَ هَوْناً مَا

عَسَى أَنْ يَكوُنَ حَبيِبَكَ يَوْماً مَا

 * * *                 

Ebu Hureyre Hazretleri, Peygamber Efendimiz

(sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Sevdiğin kişiyi ölçülü sev!

Yoksa, bir gün gelir o insan gözünde sevimsizleşir de

önceki aşırı muhabbetinden dolayı elemin iyice ziyadeleşir.

Kızdığın kimseye karşı da ölçülü ol ve nefret hissinin önünü kes!

Aksi halde, gün döner de o şahıs dostun oluverirse

evvelki öfkeli tavırlarının mahcubiyeti seni çok üzer.”

(Tirmizi, Birr, 59)

 

Sevgi ve Buğzda Ölçü

Hayatın her alanını ümmetine talim edip öğretme vazifesiyle gönderilen ve bunu Kur’an’ın şehadetiyle bihakkın yerine getiren Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) dostluk ve insanlarla sosyal münasebetlerimiz adına da biz ümmetine en güzel ölçüleri bildirmiştir. (O’nun ümmeti kıldığı için Allah’a sonsuz hamdolsun.)

Hadis-i şerife göre dost ve yakınlarımıza karşı olan sevgimizin dahi dengeli ve Allah rızası için olması hatırlatılmaktadır. Yoksa ölçüsüz ve nefis adına olan sevgi daimi ve kalıcı olmayacağı gibi böyle bir sevgi sebebiyle insan farklı imtihan ve musibetlere maruz kalabilecektir. Hatta bu kimse, ölçüsüz ve nefsi hesabına sevdiği kimseler elinden tokat yiyip tarifsiz acılar çekebilecektir. Bunun üstüne bir gün gelip, sevdiği bu insanlar, kızdığı kimseler olursa acısı hepten katlanacaktır.

Meselenin diğer yüzünde ise bir mü’minin kızması dahi Allah rızası için olmalıdır. Böyle muvakkat bir kızma hak hesabına ve yanlış içinde olan kimsenin hatasını önlemeye matuftur. Nefis hesabına ve dengesiz değildir. Nitekim bir gün gelip de kızılan kimse, sevilen birisi oluverirse, önceki kızma sebebiyle mahcup olunmayacaktır. Çünkü alınan tavır şahıslara değil, onların hatalı tavırlarına karşıdır ve onu bu yanlıştan kurtarmak içindir.

Netice olarak bir mü’minin sevmesi ve kızması Allah rızası içindir, dengeli ve ölçülüdür. Sevdiği insanları Allah’tan ötürü sever, onlarla birlikte hep beraber cennet ve Cemalullah’a kavuşmak ister. Kızdığı kimselere Allah hesabına kızar, onların cehenneme yuvarlanıp gitmesini istemediği için hatalarına karşı onları uyarır. Onlar yanlışlarından vazgeçinceye kadar hak hesabına onlara karşı tavır alır ve onların da cennetlik olması için çırpınır, bu uğurda meşru olan her türlü vesileyi değerlendirir.

Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem)’in hayatına bakıldığında onun sevmesi ve kızmasının Allah rızası için olduğu görülecektir. Nitekim Allah Rasulü’nü sevenler, O ruhunun ufkuna yürüyünceye kadar O’na olan sevgileri daha da artmıştır. Başta Allah Rasulü’ne düşman olan kimseler ise, O’nun yüce ahlakını görünce O’nu her şeyden çok sever olmuşlardır.

Allah (celle celâluhû), bizleri rızası uğrunda yaşayan ve cennette Rasulullah (aleyhissatü vesselam) ile beraber olan kullarından eylesin. Amin.

وَصَلِّ وَسَلِّمْ و بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ