Kendini İfade Etme Zaafı

Herkul | | KIRIK TESTI

İndir:     mp3     

Soru: Sohbetlerde sık sık üzerinde durulan “kendini ifade etme” konusunu biraz açabilir misiniz?

Cevap: Öncelikle, kendini ifade etmeyle neyi kastettiğimizi belirleyelim. Kendini ifade etme derken, insanın kendini göstermesini, kendini öne çıkarmasını, sözü döndürüp dolaştırıp kendine getirmesini, sadece sözle değil, hal ve tavırlarıyla da kendini insanların gözünde görünür kılmaya çalışmasını kastediyoruz ve bunu bir ahlâkî zaaf olarak görüyoruz. Bizim insanları uyarmaya çalıştığımız problem budur. Yoksa kendini ifade tabirinin kullanıldığı her durum ya da her kendini ifade etme mahzurlu değildir.

Mesela insanın Allah Teâlâ karşısında kendini ibadet ve ubudiyetiyle ifade etmesi makbul bir tavırdır. Şöyle ki, iç ve dış donanımı itibarıyla her insan, üzerinde sanatkârına ait çizgi ve desenler taşıyan harikulâde bir sanat eseridir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle insana varlığın fihristi, özü nazarıyla bakılabilir. Dikkat edilirse insanın, aklıyla, mantığıyla, ruhuyla, kalbiyle, iradesiyle, vicdanıyla, şuuruyla mükemmel bir yaratılışa sahip olduğu görülür. Cenab-ı Allah onu âdeta canlı ve şuurlu bir abide şeklinde ikame etmiştir. İnsan, duyan, hisseden ve duyup hissettiğinin de farkında olan bir varlıktır. İşte bu muhteşem donanıma mazhar olan insanın, sahip olduğu bütün bu güzellik ve derinliklerin Allah’tan geldiğini bilmesi, mahiyetine dercedilen bütün bu ayrıcalıkları düşündükçe “elhamdülillah” deyip şükretmesi, Allah’ın azamet ve mehabeti karşısında “Sübhanallah”, “Allahuekber” deyip gürlemesi ve O’na karşı ubudiyet tavrı içinde kendini ifade etmesi, onun kulluğunun gereğidir. Aslında böyle bir tavır, insanın konumunun farkında olmasının, sahip olduğu her şeyi gerçek sahibine verebilmesinin bir ifadesidir ve Zat-ı Rububiyet ile arasındaki münasebeti dile getirmesi anlamına gelir.

Nefsî Hastalık

Bizim mahzurlu telakki ettiğimiz ve her fırsatta kendimizi uzak tutmaya, başkalarını da uyarmaya çalıştığımız kendini ifade etmeye gelince o, insanın eda ve endamıyla, hâl ve hareketleriyle, fikir ve düşünceleriyle, hatta ibadet ü taatiyle önde görünmeye, başkalarının takdir ve beğenisini kazanmaya çalışması manasınadır. Sahip olduğu fazilet ve meziyetleri başkalarına göstermeye çalışan ve bunlarla övünen biri, aslında o mazhariyetlerin asıl kaynağını unutarak bunları kendine mâl ediyor demektir. Böyle birinin, bilerek ya da bilmeyerek Cenab-ı Hakk’a ait olanı gasp ettiği söylenebilir.

Kendilerinde büyüklük vehmeden, takdir ve alkış peşinde koşan kimseler, farklı yollarla kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Böyleleri, kendilerini göstermek ve duyurmak için her yola başvurur, her fırsatta kendilerinden bahisler açarlar. Konuştuklarında da, kalemi ellerine aldıklarında da bir şekilde kendilerini anlatmak için girizgâh arar ve bulurlar. Doğrudan olmasa bile ima ve işaretler ile kendi meziyetlerine dikkat çekerler. Bir resim yapacak olsalar mülahazaları şu olur: “Bir resim yapayım da millet nasıl resim yapılırmış görsün.” Bir yazı yazsalar aynı şekilde, “Bu çok güzel oldu, mutlaka görülmeli, okunmalı, takdir edilmeli” düşüncesine kapılırlar. Hatta yazı hakkında olumsuz kritikte bulunanlara hoş bakmazlar. Zat-ı Uluhiyet’in mübarek ve müteal ismini yazarken bile kendilerine bir hisse çıkarmaya çalışırlar. Kürsüye çıkıp Allah’ı anlatacak olsalar, asıl dertleri, O’nu ne kadar güzel anlattıklarını cemaate göstermek olur. Hatta bağırmaları, ellerini kürsüye vurmaları bile kendilerini ifadeye matuf olur. Sözle, yazıyla kendilerini ifade etmenin yanı sıra hayat tarzlarıyla, bindikleri arabalarla, yaşadıkları evlerle, kullandıkları eşyalarla da kendilerini ifade edebilirler. Bunları yaparken kibirlerine ve riyakârlıklarına kılıf bulmayı da ihmal etmezler. Bazen sun’î tevazu gösterir, bazen de bu iç hastalıklarını estağfirullahlarla gizlemeye çalışırlar.

Bu ruh illetine maruz hastalar, söz, tavır ve davranışlarıyla, yaşam tarzlarıyla sürekli kendilerini anlattıkları gibi, başkalarının da hep kendilerinden bahsetmesini isterler. Kendi kendilerini ifade etmeyi yeterli bulmayan bu hasta ruhlar, sürekli kendilerinin borazanlığını yapacak, sürekli onlardan bahsedecek birilerini yanlarında isterler, konumları el veriyorsa bunun için müesseseler bile tesis ederler. Konuşulan bir sözde, yazılan bir yazıda, telif edilen bir kitapta onlardan söz edilmiyorsa, bunların hiçbiri onlarca bir önem arz etmez.

Bu illetle malul zavallılar aynı zamanda hasetçi ve kıskanç tiplerdir. Başkalarının faziletlerinin konuşulmasından, öne çıkarılmasından fevkalâde rahatsız olurlar. Birileriyle yan yana geldiklerinde riyakârlık yapıp onları övseler de arkadan onların kuyusunu kazar, onları devirmek için ellerinden geleni yaparlar. Bu tipler kendi büyüklüklerini ifade adına sürekli başkalarının ayıp ve kusurlarıyla meşgul olurlar. Çevrelerinde devamlı çukur kazarlar ki kendileri yüksekte görünsün. Bütün bunlar, insana kaybettiren, onu helaket ve felaketlere götüren tavırlardır. Bu tür kimselerde mesâvî-i ahlak (ahlakî kötülük) adına ne arasanız bulabilirsiniz.

Kendini Sıfırlama ve Temrinatla Ruh-İrade Terbiyesi

Oysaki insanın övündüğü, kendini anlatma istikametinde kullandığı her ne varsa hepsi Allah’tandır. İnsan kariyer de yapsa, ilim irfan sahibi de olsa, mal mülk de edinse, farklı maharetlere de sahip olsa, bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği kabiliyetlerin değerlendirilmesiyle ve Allah’ın insanın önünü açması neticesinde elde edilen şeylerdir. Kaldı ki bunların da ne ölçüde yerinde kullanıldığı, ne ölçüde değerlendirilebildiği sorgudan muaf değildir. Evet, üstüne basa basa söylemek gerekirse insanın Allah’tan gelen mevhibeleri, O’nu unutarak kendine mâl etmesi ve bunlarla kendini ifade etmesi bir yönüyle hak gaspıdır. 

Bu durumda insana düşen vazife, Rabbinin kendisine ihsan ettiği bütün istidat ve kabiliyetleri -kendini değil- Allah’ı anlatma yolunda kullanmak olmalıdır. Onun sesinden, sözünden, bakışından, duruşundan hep Zat-ı Ulûhiyet’e ait mânâlar dökülmelidir. Sözlerinden damla damla marifetullah ve muhabbetullah akmalıdır. Onu dinleyenlerin Allah’la münasebetleri güçlenmeli, aşk u iştiyakları artmalı, heyecanları tetiklenmelidir. Her konuşması âdeta bir münacat, bir tevhit, bir yakarış olmalıdır.

İnsanın kendini ifade etme zaafından kurtulması, genel anlamda ahlâk-ı âliye-yi İslamiyeyi, daha özelde ise tevazu ve mahviyeti tabiatına mâl etmesine, sık sık tekrar ettiğimiz ifadeyle ‘kendini sıfırlamasına’ bağlıdır. Bu da uzun süreli bir nefis terbiyesiyle elde edilebilecek bir seviyedir. Tevazu ve mahviyeti tabiatına mâl edemese bile insan bu konuda kendini zorlamalıdır. Kendini ifade etme iradî bir tavır olduğu gibi, bunu engelleme de yine iradeye bağlıdır. İradî olan şeyler yine iradeyle önlenebilir. Temrinat (alıştırmalar) yapa yapa bir süre sonra bunlar insan karakterinin bir parçası hâline gelir. Fakat o ana kadar insanın sürekli iradesini bu istikamette kullanması gerekir.

Allah’a inanan bir mü’min, ‘kendini ifade’ sayılabilecek her tavrı bir daha hortlamamak üzere toprağa gömmeli ve üzerine de ağır kayalar koymalıdır. Esasında tasavvuf geleneğinin gayesinin bu olduğu söylenebilir. Tekke ve zaviyelerde insanlara böyle bir nefis eğitimi veriliyordu. Çilelerle, riyazetlerle, seyr u sülûk-i ruhanîler ile hedeflenen şey, insanların benlik ve enaniyet kokan tavırlardan sıyrılarak güzel ahlâk ile bezenmeleriydi. Marifetullahın delillerini takip etmek suretiyle Allah’ı çok iyi tanımaları, bunun neticesinde de muhabbetullaha açılmalarıydı. Bu sayede her şeyin O’ndan olduğunun farkına varmaları, O’nun büyüklüğünü, O’nun karşısında da kendi küçüklüklerini görmeleriydi.

Hastalığın Megaloman Hali

Maalesef günümüzde insanlara böyle bir ruh terbiyesi verilemediği, nefisler ciddi bir tezkiyeye tâbi tutulamadığı, kalbler tasfiye edilemediği için enaniyetler daha çok ön plana çıkıyor. Çokları kendini ifade etme, kendinden bahisler açma adına fırsat kolluyor. Hatta bazılarında bu, tabiat hâline gelmiş durumda. Nefislerini, ağzına gem, sırtına eyer vurmak suretiyle dizginleyemeyen ve onu itaatkâr bir binek haline getiremeyen kimseler, sürekli onun sözcülüğünü yapıyor. Nefisler serazat (serbest) bırakıldığından rahatlıkla şahlanabiliyor, keyfince hareket edebiliyor. Çokları da nefislerine binek haline geliyor ve onun altında kalıp eziliyor.

Hele bir de insanın neş’et ettiği ortam buna açıksa; yani o ortamda insanlar kendilerini “kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadı” olarak görüyor, sürekli mensup oldukları millete hamasi destanlar kesiyor ve başkalarına da tepeden bakıyorlarsa, böyle bir zeminde kendini ifade etme zaafı herkese sirayet edebiliyor demektir. İnsanlar farkına varmasalar da bu olumsuz atmosferden etkileniyorlar. Hatta daha dar dairede bir mezhebe, bir cemaate, bir müesseseye, bir mesleğe, bir üniversiteye mensup olma bile insanların kendilerini farklı ve üstün görmelerine yol açabiliyor, onların egolarını şişirebiliyor. Böylece her fırsatta kendi üstünlüklerini ve meziyetlerini anlatıyorlar. Bazen bu gurur ve bencillik o kadar büyüyor ki, topyekûn bir devletin, bir heyetin, bir camianın fertleri megaloman hâle gelebiliyor. Fakat herkes aynı hastalığa müptela olduğundan kimse durumun farkına da varamıyor.

İnsanın kendini başkalarından üstün görmesi, her fırsatta kendini öne çıkarması aslında nefiste bir illete işaret eder. Tıpkı beden gibi nefis de hastalanabilir. Maalesef günümüz insanlarının önemli bir kısmı nefsî hastalıklara müpteladır. Bedenî hastalıklara nispetle nefse ait hastalıkların tedavisi daha zordur, daha uzun zaman ve büyük gayret ister. Bunları tedavi etme adına psikologlara başvurulması gerektiği gibi, insan fıtratını iyi tanıyan mürşid-i kâmillere de başvurulmalıdır. Aynı hastalığa müptela kişiler birbirlerindeki problemi göremeseler de Allah’ın nuru ile bakabilen feraset sahibi müminler onların tavır ve davranışlarındaki sun’îlikleri, tekellüfleri, riya ve süm’aları fark edebilirler.

Aslında her insan; içinde riya, süm’a, gurur, fahir, kendini ifade etme gibi duyguların gelişmesine açık olarak yaratılmıştır. Bu bir yönden onun için imtihan unsurudur. Diğer yönden, bu duygulara kaynaklık eden hisler, aslında hayra da şerre de açıktır. İnsandan istenen, içinde oluşabilecek kötü duygulara karşı hep tetikte olmak, oluşanları iradesiyle baskı altına alabilmek ve mahiyetine yerleştirilen her şeyi hayra kanalize etmektir. İradesinin hakkını veren, nefsini ciddi bir tezkiyeye tâbi tutarak kendini sıfırlayabilen kişi, Nesimî ve Hallac gibi kendi varlığı üzerinde raks edebilir.