BİZE YAPILANLAR VE YAPMAMIZ GEREKENLER

Herkul | . | KIRIK TESTI

İndir:     mp3     

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Günümüzde yaşanan mezalim karşısında çoklarımız itibariyle aynı duyguları yaşıyor, aynı düşüncelerle oturup kalkıyoruz. Uykularımız kaçıyor, elem ve ızdırapla inliyoruz. Fakat şuna inancımız tam ki, maruz kaldığımız bela ve musibetleri sabır ve rıza ile karşılayabildiğimiz takdirde, bu dünyada çektiğimiz bütün sıkıntı ve zorluklar ahirette bizim için önemli birer kazanç vesilesi olacaktır. Mezâlimi işleyenler açısından -İmam Gazzâlî’nin ifadesiyle- mühlikât (insanı helâke sürükleyen şeyler) sayılan kötülükler, mazlum taraf adına münciyât (insanın kurtuluşuna vesile şeyler) olacaktır.

Tarih boyu çekenler ve çektirenler hiç eksik olmamıştır. Çektirenler, burada ya da ötede mutlaka kaybetmeye mahkûm, çekenler ise eğer yürüdükleri yol doğruysa, eninde sonunda muhakkak kazanan taraf olacaklardır. Hadiselerin sıcaklığı içinde ya da dünya hayatının zahirî hükümlerine göre nasıl görünürse görünsün, her zaman için zalim kaybeden taraftır. Öte yandan ve özellikle de yüksek idealler uğrunda mücadele veren, hak ve hakikat adına dimdik duran ve bundan ötürü türlü türlü eziyet ve işkencelere maruz kalan kimselerin yaşadığı mazlûmiyet, mağduriyet ve mahkûmiyetler, onlar adına birer kazanç vesilesidir.

Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamber kıssalarına baktığımızda, her devirde hemen hemen aynı hâdiselerin tekrar ettiğini görürüz. Âdet-i ilâhiye öteden beri hep böyle olagelmiştir. Allah’ın en seçkin kulları peygamberler, türlü hakaret ve eziyetlere maruz kalmışlardır. -Yüz bin defa hâşâ- onlara bazen “sefih”, bazen “kâhin”, bazen “sihirbaz” denmiştir. Kimi vatanından sürülmüş, kimi taşlanmış, kimi ateşe atılmış, kimi testereyle ikiye biçilmiştir. Zamana, şartlara ve konjonktüre göre senaryolar ve figüranlar değişse de yapılan kötülükler ve kötülüğün felsefesi hiç değişmemiştir.

Sadece peygamberler değil, onların sadık temsilcileri de aynı akıbete maruz kalmışlardır. Kur’ân’da anlatılan Ashab-ı Uhdûd’u düşünebilirsiniz. Uhdûd, hendek demektir. Dinlerinden dönmeleri istenen Ashab-ı Uhdûd, buna karşı çıkıp direndikleri için içi ateş dolu hendeklere atılmış ve bundan dolayı onlara böyle denmiştir. Sahabe-i kirama en can yakıcı, yürek dağlayıcı zulümler yapılmıştır. Değişen bir şey yoktur. Sadece farklı dönemlere göre zulmün keyfiyeti değişmiştir. Zalim hep zalimliğini yapmış, mazluma da çekmek düşmüştür. Kim bilir geleceğin tiranları Allah yolunda dimdik duran ve nam-ı celil-i ilâhînin bir bayrak halinde şehbal açması istikametinde her türlü zorluğu göğüsleyen adanmışlara daha neleri reva görecekler!

Kur’ân’da, özellikle şu iki âyette, iman edenlerin yaşamaları muhtemel türlü imtihanlara dikkat çekilmiştir:

أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لاَ يُفْتَنُونَ * وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ “İnsanlar zannediyorlar mı ki, “iman ettik” demeleriyle yetinilecek ve imtihana tâbi tutulmayacaklar. Hiç şüpheleri olmasın, Biz onlardan öncekileri imtihanlara tâbi tuttuğumuz (gibi onları da sınayacağız) da Allah, iman iddiasında sadık olanlarla, sözü haline uymayanları birbirinden muhakkak ayıracaktır.” (Ankebût sûresi, 29/2-3)

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannettiniz? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, peygamber ile yanındaki mü’minler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara sûresi, 2/214)

İmtihanlar Karşısında Duruşumuz

Âyetlerin açık manasına göre Allah, mü’minleri ağır imtihanlara tâbi tutmak suretiyle elmas ve kömürü birbirinden ayırıyor. Kimin zayıf karakterli, kimin güçlü olduğunu.. kimin Allah’la irtibatının sımsıkı olduğunu, kimin de işe kenarından köşesinden sahip çıktığını ortaya çıkarıyor. Her devirde böyle bir ayrışma olmuştur. Dökülenler dökülmüş, elenenler elenmiştir. Ama bazıları da dimdik durmuş, insan olmanın da mü’min olmanın da hakkını vermiştir. Eğer yürüdüğünüz yolun doğru olduğuna inanmışsanız, yapmanız gereken budur.

İmtihanlar, çileler aynı zamanda insanı kuvvetlendirir, mahiyetine dercedilen kuvvelerin, istidatların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Rahatlık durumunda insan bir türlü ve tekdüze düşünüyorsa, zorluk zamanında o zorlukları aşmak için alternatif yollar araştırmaya, bunun için kendini zorlamaya, beynini zonklatmaya mecburdur. Bu da onda meknûz istidatların, mahiyetine yerleştirilmiş potansiyelin inkişaf etmesine, kabiliyetlerinin gelişmesine fırsatlar sunar. Hep söylediğimiz gibi, dertli insan, çoğu zaman dâhilerin aklının köşesinden geçmeyen orijinal fikirler bulur. Zira o, oturup kalkarken, yerken içerken, her halinde ve her zaman, içinde bulunduğu sıkıntılardan nasıl kurtulacağını, mevcut durumu nasıl değiştirip dönüştüreceğini düşünür, zihni bir lahza bu düşüncelerden hâlî kalmaz. Neticede de Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Yani dert, sıkıntı, ızdırap, bir yönüyle insanî potansiyelin inkişaf edip insanın insan-ı kâmil ufkuna ulaşması için çok önemli bir vesiledir.

İmtihanlar, Allah yolunda yürüyenler için değişmez bir realite olduğuna göre, yaşanan can sıkıcı hâdiseler karşısında bize düşen, dağınıklığa düşmemek, yapılan hakaretlere aldırmamak, zulüm ve baskılardan yılmamak ve her şeye rağmen doğru bilinen yolda yürümeye devam etmektir. Eğer bunlara takılıp kalır ve sürekli bunlarla meşgul olursanız enerjinizi boş yere tüketir, güç ve kuvvetinizi dağıtırsınız da asıl mükellefiyetlerinizi yerine getirecek enerjiniz kalmaz; vazife ve sorumluluklarınızı ihmal etmiş olursunuz. Bizler, aciz varlıklarız; gücümüz sınırlı. Aynı anda iki işi bile düzgün yapamayız. Bu sebeple, sahip olduğumuz potansiyeli en önemli işlere tahsis etmeli, onlar üzerinde yoğunlaşmalıyız. Mevcut şartlarda gaye-i hayalimiz ve yüce mefkûremiz için ne yapabileceğimizi düşünmeli, buna göre sağlam plan ve stratejiler üretmeli ve o istikamette yürümeliyiz.

Bu demek değildir ki yapılan zulümleri görmezden gelelim ve bunlar karşısında hiçbir şey yapmayalım. Bilâkis hukukun bize tanıdığı hakları sonuna kadar kullanır; haklarımızı müdafaa adına ne yapılması gerekiyorsa yaparız. Her alanda çalışan insanlar, kendi alanlarıyla ilgili ortaya konması gerekli performansı ortaya koyarlar. Fakat bunun ötesinde herkesin gerekli gereksiz her meseleyle ilgilenmesi, -bağışlayın- her havlayana bir taş atma gibi şeyler bizi dağınıklığa düşürür. Nöronlarımız bu kadar yükü taşıyamaz. Netice itibarıyla, yapacağımız güzel işlerde de üst üste fiyaskolar yaşarız.

Ne zaman ne yapılması gerektiğini tayin edebilmek çok önemlidir. Mü’min, akıllı insandır. Attığı her adımın nasıl geriye döneceğini çok iyi hesap eder. Boş ve gereksiz şeylerle meşgul olmayı zaman israfı sayar. Aleyhine dönecek, zararı faydasından çok olacak işler yapmaz. Ağzından çıkan her sözle, yaptığı her hareketle, sahip olduğu yüce mefkûresine hizmet etmeye çalışır. Allah yolunda yaptığı hiçbir hizmeti küçük görmez. “Bununla ne olacak ki!” demez. Çünkü o bilir ki sonuçları yaratan ve amelleri semeredâr kılan Allah’tır. Allah diledikten sonra birleri bin yapar, damlaları deryaya dönüştürür.

Yola Devam

Bizim en önemli vasfımız ve en önemli dinamiğimiz, adanmışlık mülahazasıdır; yani yaşatma mülahazasıyla, yaşama duygusunu görmezlikten gelmedir. Biz yaşatmak için yaşarız. Başkalarına maddî-manevî el uzatmayı aslî vazifemiz biliriz. Bir taraftan, geçmişten tevarüs ettiğimiz değerler manzumesini muhtaç sinelere duyurmayı, diğer yandan da dünyanın değişik yerlerindeki perişan duruma düşmüş, ihmal edilmiş veya mağduriyet yaşayan insanların imdatlarına koşmayı en mühim vazife biliyoruz. Cehaletle, iftirakla ve fakirlikle dünya çapında mücadele etmenin önemine inanıyoruz. İnsanlık çapında yaşanan çatışma ve kavgaların önüne geçebilme adına barış adacıkları inşa etmeye, dalgakıranlar oluşturmaya çalışıyoruz. İnsanlığın her zamankinden daha çok diyaloğa, barışa, sevgiye muhtaç olduğunu düşünüyor ve bunu gerçekleştirebilme adına farklı vesileler arıyoruz. Bütün bunları hem dinimizin bir emri görüyor hem de insaniyetin bir gereği addediyoruz. Eğer yürüdüğümüz bu yolun doğruluğundan şüphemiz yoksa ne zulümler ne baskılar ne de işkenceler karşısında zerre kadar kendimizi salmamalı, gevşememeli, istikametimizi bozmamalı, inhiraf yaşamamalı, duruşumuzu değiştirmemeli ve ne pahasına olursa olsun yolumuza devam etmeliyiz.

Siz doğru bildiğiniz yolda yürürken birileri yolunuzu kesebilir, önünüze engeller çıkarabilir. Çağlayan ırmaklar gibi mutlaka bu engelleri aşmasını, kendinize yeni yollar bulmayı bilmelisiniz. Irmakların önünü ne taşlar ne kayalar ne de başka engeller kesebilir. Onlar, önlerine çıkan engellerin kiminin üstünden, kiminin altından, kiminin kenarından geçer, bazen o engeli de önüne katar götürür, olmadı kendine yeni yollar bulur ve bir şekilde denizlere kavuşurlar. Siz de önünüze çıkan engellerin sağından solundan, üstünden altından kendinize bir geçit bulmalı ve yolunuza devam etmelisiniz. Eğer yollar bütün bütün yürünmez hâle gelecek olursa, kendinizi rölantiye alır, olduğunuz yerde hareket eder ve Cenâb-ı Hakk’ın sizin için takdir ettiği inayetini beklemeye koyulursunuz. Ama hiçbir şekilde paniklemez, korkuya kapılmaz, vazgeçmez ve gerisin geriye dönmezsiniz.

Eğer bu metafizik geriliminizi koruyabilirseniz, hiçbir fesat şebekesi ve nifak düşüncesinin sizin önünüzü almaya asla gücü yetmeyecektir. Zira şimdiye kadar doğru yolda yürüyen insanları engellemeye hiç kimsenin gücü yetmemiştir. Hz. Musa’yı engellemek isteyenlerin hakkından Kızıldeniz gelmiştir. Hz. Nuh’u engellemek isteyenler tufanda boğulmuştur. Hz. Âdem’den bu yana bu tür hâdiseler hep olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Allah, kendi yolunda yürüyenleri, yürüdükleri yolda sebat edenleri hiçbir zaman yalnız bırakmamıştır.

Tiranların Acı Akıbeti

Öteden beri toplumlara hâkim olan tiranların yapıp ettikleri şeyler birbirleriyle benzerlik arz etmektedir. Evrensel insanî değerlere ve adalet düşüncesine uygun olup olmadığına bakmaksızın keyiflerince çıkardıkları kanunlarla, muhalif ve düşman ilân ettikleri kesimleri en ağır insan hakları ihlâllerine maruz bırakmışlardır. Kendilerine yüce ve kudsî payeler biçen bu sefil ruhlar, halkı esir etmek ve herkesi vesayet altına almak için her yolu denemişlerdir. Kendileri gibi düşünmeyenlerin boyunlarına tasma takmak, ayaklarına zincir vurmak ve onların seslerini kısmak için ne kötülükler ne kötülükler irtikâp etmişlerdir. Fakat neticede yapıp ettikleri şeyler kendi ayaklarına dolanmış ve inkisar üstüne inkisar yaşamışlardır.

Tarihte yaşamış tiranların sonlarına baktığımızda hepsinin nasıl acınacak hâle düştüklerini, kurdukları saltanatın nasıl başlarına yıkıldığını ibretle görürüz. Gücü ele geçirdiklerinde yapmadık zulüm bırakmamışlardır. Fakat gün gelmiş, uydurdukları yalan ve iftiralar, yaptıkları zulümler birer seylap gibi onları da önüne katıp sürükleyip götürmüştür. Hayatları boyunca izzet ve alkış peşinde koşsalar da zillet ve rezalet içinde ölüp gitmişlerdir. Ne kurdukları refah ve saadet sarayları onları kurtarabilmiştir ne güvendikleri adamları ne de kurdukları saltanatları. Çağın firavunlarının, nemrutlarının maruz kalacağı akıbet de bundan farklı olmayacaktır. Çünkü Allah, imhâl eder (mühlet verir) ama asla ihmal etmez. Küfür devam etse de zulüm asla devam etmez.

Bugün mübarek yurdumuzun üzerine bir karabasan gibi çökmüş bulunan zalimlerin akıbetinin de başka türlü olmayacağına sizi temin ederim. Dilerim, ittihatçıların koskocaman bir Devlet-i âliyeyi hislerine mağlup olarak bir maceraya kurban ettikleri gibi, bunlar da şurada burada savaşa girmek veya millet fertlerini birbirine kırdırmak suretiyle ülkeye birinci cihan harbi gibi bir felâket yaşatmasınlar. İttihatçılar, bir zamanlar dünyanın dümeninde oturmuş ve son haliyle bile devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olan bir koca devleti bitirdiler. Allah’tan dileğimiz o ki, bunlar da zaten problemler sarmalı içinde bulunan ülkemizi ayrı bir maceraya kurban etmesinler. Yoksa bu millet bir daha kolay kolay belini doğrultamaz. Rabb-i Rahîmimiz, bu aklı ermezlere böyle bir fırsat vermesin.