Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Nebi Vesayeti

Herkul | . | KIRIK TESTI

Peygamber vesayeti varlığa tedelli usulü ile bakmayı gerektirir. Kainatta müşahede edilen delillerden yola çıkarak Cenab-ı Hakk’a ulaşmaya bedel tedelli, baştan Yaradan’ın kabul edilmesi demektir. Bunun aksi olan yaklaşım tarzında ise, mün’amün ileyhten (kendisine nimet verilenden) Mün’im’e (nimeti veren Cenab-ı Hakk’a) ya da nimetten Mün’im’e gidilir ki bu tavır insanın yollarda takılmasına sebep olabilir. Natüralist ve materyalist mülâhazalar söz konusu yollarda kalmanın örnekleridir.

Evet, baştan Hazreti Zât-ı Vacibu’l-vücud’u kabullenen insan baktığı her şeyde O’nu görür: ağaçta, dalda, meyvede, yaprakta, çekirdekte… Küçükten büyüğe veya büyükten küçüğe her şeyde ama her şeyde sadece O’nu temaşâ eder. Bu, tıpkı harfleri veya kelimeleri bütün karakterleri ve özellikleri ile tanıma gibidir. Özellikle Osmanlıca’da geçerli olan bir husustur bu. Mesela “mektup” kelimesini Osmanlıca’ya hakkıyla vakıf birisi gördüğünde, onu miktûb veya müktûb gibi değişik şekillerde okumaz. Çünkü Osmanlıca’da kelimeler, hecelere bölme usulüyle değil, kalıplar şeklinde görülür ve okunur. Steno’da olduğu gibi kalıplar vardır, o kalıpları beller ve gördüğünüzde doğru okursunuz.

Aynen bunun gibi varlığı bütünüyle O’na bağlayan, bağlandığına baştan inanan bir insan hep O’nu görür, O’nu bilir ve O’nu duyar. Peygamberane bir bakış, görüş, duyuş ve seziştir bu, varlığı doğru okumaktır. Varlığı bu şekilde okuyanın ise marifeti artar. Marifet arttıkça düşünce ufku gelişir, terkipçi nazar derinleşir ve gün gelir O’nun kudretinin, iradesinin, meşietinin, hayatının, sem’inin, basarının kendisini kuşattığını görür; görür ve bu nimetleri ihsan eden Rabbine şevk ve şükürle yaklaşır.

Varlığa bu gözle bakamayanlara gelince; onlar üzerlerine sağanak sağanak dökülen nimetler karşısında küstahlaşır, lâubalileşir ve şımarır. Üstad’ın misalleri içinde memer (nimetlerin üzerinde tecelli ettiği, gelip geçtiği bir varlık) olduğu halde mazhar olduğunu (o nimetlerin mazharı olduğunu, onları hakettiğini) zanneder. Halbuki Allah’a karşı saygılı olmak, temkin içinde O’na şükür hisleriyle dolmak, bizleri şımartacak ölçüde başımızdan sağanak sağanak yağsa da nimet karşısında şımarmamak, o nimetleri ihsan eden Rabbimize ciddiyet içinde mukabelede bulunmak gerekir. Allah insanı bir ayna yaptıysa, insan ayna olmasını bilmelidir. Her tavrında, her davranışında, her sözünde, her düşüncesinde, her mülahazasında O’nu göstermelidir. Bu peygamberane bir tavırdır. Evet, peygamberlerin hepsi böyle hareket etmiş ve bununla bütün insanlara ışık tutmuş, rehber olmuşlardır. Vesayet çağrısıdır bu aynı zamanda ve bu çağrıya icabet edilmelidir. Tarih şahittir ki buna icabet edenler aldanmamıştır.

Hasılı; hem peygamberî bir bakışa, insibağa, nazar ve teveccühe ulaşmak, evirip-çevirip her şeyi ubudiyet sırrına bağlamak, mişkat-ı Sünnetin ışığı altında meseleleri çözmek, hem de bunlara mazhar olduktan sonra kendimizi rahat ve rehavete salmamak, şatahata girmemek için Nebi vesayetine ihtiyacımız var.

Adanmışlar

Adanmışlar, peygamber-i izamın davrandığı gibi davranmalı ve iktidara talip olmamalıdırlar. Zira iktidar peşinde olmak onları gaye-i hayallerinden saptırabilir. Adanmışların yegane vazifesi vatana, millete, devlete, dine ve topyekün bütün insanlığa faydalı olacak hayırlı insanlar yetiştirmektir. Evet, servet ve iktidar kötü bir silah gibidir: mekkardır, gaddardır, gerisin geriye tepebilir. Mekkar ve gaddar olan bu şeylerden kendini koruyabilen mesela bir Ömer b. Abdülaziz gibiler ise çok az sayıdadır. Yaklaşık yüz sene süren Emeviler döneminde bir tane Ömer b. Abdülaziz vardır ve başka da olmamıştır.

Bizler bugün içinde bulunduğumuz dairenin kıymetini bilmeliyiz. O bizim varlığımıza değil, aslında biz ona muhtacız, onun bereketiyle yaşıyoruz. Bu sebeple sürekli onunla irtibatımızı korumak zorundayız. Aksi halde insan farkına varmadan dünyaya bulaşıverir. Halbuki asıl hedef ahirettir ve bizler şu kısa hayatımızda ebediyetleri peyleme peşindeyiz. Sonsuz bir saadeti kazanmak için az dişimizi sıkıp sabretsek değmez mi? Evet ömür süratle geçiyor ve bitiyor. Aynaya bakınca yolun neresinde bulunduğumuzu görüyoruz.

Burada bir şeyler yapıyormuş gibi görünmekle yakın durduğumuzu zannediyoruz ama uzaktayız. Müslümanlığımızı içimizde her an taptaze duyamıyoruz. Duymak için ibadetlerimizde derinleşmemiz lazım. İbadetlerdeki kıvamla ancak, irtibatımız artar. Evet, bizim halimiz, ibadetlerimizle mülk aleminden melekut alemine, bu dünyadan manâ alemine berzahi levhalar, resimler halinde akseder. Her bir ibadetin orada bir taayyünü, kendine ait bir görüntüsü vardır ve hepsi birer mahlûktur. Hadislerde ifade buyrulduğu üzere namazın kabirde gökçek yüzlü biri olarak yanında durup sana refakat etmesi gibi. Abdestin duyularak alınması, namazın kalbte edası, onun her rüknünün şeker şerbet gibi yudumlanması.. Kur’an ayetlerinin süzülerek sağılmasıyla bu ibadet ufkuna ulaşılır. Herkes hâlen ve zevken bir şeyler hisseder ama hissediş dereceleri seradan süreyyaya kadar farklıdır. Allah’la derin münasebet içinde olanlar kendilerini namaza salabilirler, istendiği gibi namaz kılma ufkunu yakalayabilirler. Bu noktaya varmak herkese açıktır. El verir ki insan bunu yürekten istesin. Cenab-ı Hak Kur’an’da pek çok yerde namazı “ikame edin” diyor. Bir abide, bir heykel gibi onu dikebilme namazın bütün esaslarının hakkını tam vermekle olur. Genel olarak sahabenin namazı da işte böyleydi. Allah’a karşı duruşlarında ve durumlarında insanın içine oturaklaşmış bir derinliğin ve bir insibağın alameti vardı. Onları besleyen insibağ kaynağı Efendimiz’in, gözünün bir yanı hep yukarılardaydı. O hep yukarılara bakarak tavırlarına o insibağı taşıyordu. Sahabe-i kiram da Efendimiz’in huzurunda işte bu insibağı duyuyor ve doyuyorlardı. En bedevi bile o insibağı o huzurda tadabiliyordu.

Sözün kısası, adanmışlar bahsettiğimiz bu üç özellikten kat’iyen sarf-ı nazar edemezler: sürekli vatana, millete ve Din-i Mübin-i İslam’a hizmet içinde olma; ibadetlerde derinliğe ulaşma; hem hizmette hem de ibadetlerinde ihlas ve Allah rızası peşinden ayrılmama.