SADAKAT

Herkul | . | KIRIK TESTI

Sadakat, peygamberliğin en birinci vasfı, peygamberlerden sonra gelen insanların da büyüklüklerinin önemli bir şiarıdır. En büyük halife olan Hz. Ebu Bekir’e, sahip olduğu sadakatten ötürü “Sıddık-ı Ekber” denilmiştir. Sadakatin açmayacağı bir kapı yoktur. Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) a’lây-ı illiyyin-i kemalâta çıkaran sadakat olduğu gibi, Müseylimetü’l-Kezzab’ı esfel-i sâfiline iten de kizbdir. Bu ikisi arasında sera ile süreyya kadar fark vardır.

   Allah’a Karşı Sadakat

Hiç şüphesiz bir mü’min, öncelikli olarak Allah’a karşı sadık olmaya çalışmalıdır. Allah’a karşı sadakat, O’nun üzerimizdeki emanetlerini gözetme konusunda çok vefalı olunması, inhirafın her türlüsünden uzak durulması ve en küçük bir hıyanet mülahazasına dahi girilmemesi demektir.

Biraz daha açacak olursak, Allah’a karşı sadık olma, İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi her zaman şöyle diyebilmedir:

Gelse celâlinden cefa

Yahut cemalinden vefa

İkisi de cana safa

Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

Allah’a karşı sadakat içerisinde olan bir mü’min, sadece O’ndan gelen lütuf ve nimetler karşısında değil, her tür cefa karşısında da rıza ve hoşnutluktan ayrılmaz, hamd ve şükrünü devam ettirir. Zira o bilir ki Allah’a Mabud-u Mutlak ve Maksud-u Bi’l-İstihkak olduğu için kulluk yapılır; nimetlere gark olmak, hatta Cennet’e girmek için değil. İşte bir insanın O’nun hoşnutluğu dışında hiçbir şeye bağlamadan Zat-ı Ecell ü Âlâ’ya karşı kulluk vazifesini yerine getirmesi sadakatin gereğidir. Çünkü O’nun rıza ve hoşnutluğu, bırakalım dünyevî lezzetleri, Cennet nimetlerinin de, rü’yetullahın da üzerinde bir mazhariyettir.

Hak kapısının sadık bir bendesi olabilmiş bir mü’min, bir kere gözünün ağyara kayması karşısında ızdırapla iki büklüm olur. O, hayal dünyasına gelip çarpan, “Benim de güzel bir dünyam olsun, önünden ırmakların aktığı bahçeli evlerde yaşayayım, villalarda rahat bir hayat süreyim…” şeklindeki mülahazalardan fevkalâde rahatsız olur, bunları sadakatle telif edemez ve hayalini kirletmiş olmanın sancısıyla yeniden Allah’a yönelir; tevbe, evbe ve inabe ile arınmaya çalışır. Zira düşmek insan için mukadder olduğu gibi, dönüp yeniden sadakat ufkunu ihraz etmek de mukadderdir. Allah çok gafur ve çok rahimdir. Yeter ki biz himmetimizi âli tutabilelim, sadakatten ayrılmama azmiyle yaşayalım.

   Allah Resûlü’ne Karşı Sadakat

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı sadık olabilme ise tıpkı Hz. Ebu Bekir gibi hiçbir tavır ve davranışını sorgulamadan O’nun peşinden gidebilmeye, O’nun sadık bendesi olabilmeye bağlıdır. Miraç olayından sonra müşrikler Hz. Ebu Bekir’e gelerek, “Senin arkadaşın dün gece Mescid-i Aksa’ya gittiğinden bahsediyor.” dediklerinde, o sorgulamadan ve hiç tereddüt etmeden, “Ben her gün onun gökler ötesi âlemlerden mesaj alıp bize sunduğuna inanıyorum. (O da ne oluyor ki!)” şeklinde cevap verir. İşte sadakat budur. Hz. Ebu Bekir, -haşa- saf bir insan değildi. Halifeliği döneminde üstesinden geldiği devasa problemlere bakılacak olursa, onun nasıl üstün bir dehaya sahip olduğu görülür. Fakat o, aklını, kalbini ve hislerini nerede kullanacağını çok iyi biliyordu. Efendimiz’e öyle inanmıştı ki, canını istese tereddüt etmeden verirdi.

   Dava Arkadaşlarına Karşı Sadakat

Allah’a ve Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) sadakatin yanında, dine karşı sadakat, gönül verilen yüce mefkureye karşı sadakat, beraber yol yürünen dostlara karşı sadakat, kendi milletine karşı sadakat gibi daha farklı sadakat çeşitlerinden bahsedilebilir. Bunların her biri farklı sorumluluklar ister. Mesela dava arkadaşlarına karşı sadakatin ölçüsü, onlara yüksek paye, mansıp ve makamlar vermek değildir. İnsan, sevdiği insanlara gavslık, kutupluk gibi haddi aşan ve mübalağa içeren payeler vereceğine her zaman onların yanında olmasını ve destek vermesini bilmelidir.

Kardeşinin düşmesi ve devrilmesi karşısında elinden tutup onu kaldırabiliyor, üzerine bulaşmış lekeleri temizleyebiliyor ve sonrasında da, “Aslında sen bunları yapacak insan değildin; demek ki Allah’ın ağır bir imtihanına maruz kaldın.” diyerek onun için Allah’tan af dileyebiliyorsa işte bu sadık bir dosttur. Yoksa tek bir kusurundan ötürü kardeşini kenara iten, kapıyı yüzüne kapatan ve bir de arkasına sürgüler süren kimsenin vefasından da sadakatinden de bahsedilemez. Bilakis sadakate yaraşan tavır, arkadaşının en olumsuz hâlinde bile kapıyı arkasına kadar açık tutmak, geldiğinde de, “Niye geç kaldın, ne zamandır seni bekliyorum!” diyerek ona sarılmasını, bağrına basmasını bilmek ve böylece kardeşliğin hakkını verebilmektir.

Sadakat ve vefanın gereği odur ki, insan öbür tarafta da “kardeşim” dediği insanı yalnız bırakmasın ve şayet Allah kendisine müsaade ederse onun elinden tutabilsin. Burada birbirleri hakkında negatif düşünceler içerisine giren, bir kısım takıntılarla ahirete yürüyen insanların birbirinin elinden tutabilmesi çok zordur. Bu sebeple hiç kimseyi herhangi bir kusurundan ötürü ademe mahkûm etmemeliyiz. Hiçbir kardeşimizin bataklık içine düşmesine meydan vermemeli, bir şekilde düşenlerin de orada çırpınmasına göz yummamalıyız. Aynı mefkûreyi paylaşan ve aynı yolun yolcuları olan adanmışlar birbirlerine karşı sürekli affedici olmalı, bağrını açmalı ve vefalı davranmalıdırlar.

Görüldüğü üzere sadakatin çok yönü vardır. İnsanın, şahsî günahlarından ötürü arkadaşıyla münasebetini bozmaması sadakat olduğu gibi, gördüğü hata ve yanlışlar karşısında usulünce ikaz ederek onu vazgeçirmeye çalışması da yine sadakatin gereğidir. İstikametten sapacağı ve inhiraf edeceği anda elinden tutarak buna mani olması veya kendisine ne vaad edilirse edilsin onun aleyhine olacak bir adım atmaması gibi tutumlar da ayrı birer sadakat örneğidir. Hatta daha önce de ifade edildiği üzere sadakat sadece bu dünyayla da sınırlı değildir. İnsanın, gücü yettiği ve kendisine fırsat verildiği takdirde mahşerde, mizanda, sıratta dahi kardeşlerinin yanında olmayı düşünmesi de yine sadık olmanın göstergesidir.

Bildiğiniz bir menkıbeye göre bir şeyhe bağlı müritler, misal aleminde şeyhlerinin “şaki” olarak kaydedildiğini görürler. Bunun üzerine biri dışında hepsi onu terk eder. Şeyh, “Herkes gitti, sen niye duruyorsun.” dediğinde müridin cevabı şu olur: “Madem sizin sayenizde bizim gözlerimiz açıldı, şu anki seviyemizi ihraz ettik. Bence asıl mesele bundan sonra sizden ayrılmamaktır!” İşte sadakat budur! Bizim mesleğimiz de sadakat mesleğidir. Birbirimize yüce payeler, mansıplar, makamlar vereceğimize fevkalade sadık olmalıyız. Hepimiz Allah’ın kullarıyız; ayaklarımız yerde sıradan insanlarız. En büyük gaye-i hayalimiz de insanlar arasında bir insan olabilmektir. Bu sebeple kimse hakkında mübalağalı ifadeler kullanmamalı, kimseye yüce payeler vermemeli, öte yandan birbirimize karşı vefa ve sadakatte de kusur göstermemeliyiz.

   Milletine Karşı Sadakat

Kişinin, milletine karşı sadakatinin ölçüsü ise onun devletler muvazenesinde hâkim bir unsur hâline gelebilmesi, gözünün içine bakılır bir devlet olabilmesi adına dur durak bilmeden bir küheylan gibi koşması, karşılık olarak da hiçbir beklentiye girmemesidir. Milletine, devletine, toplumuna sadık olan bir insan, ona hizmet yolunda büyük fedakarlıkları göğüslese bile kendine bundan bir hisse ayırmayı, sahip olduğu imkânları şahsî hesabına değerlendirmeyi asla düşünmez. Yoksa popülizme girenler, konum ve makamlarını şahsi kredileri adına değerlendirenler, millî mefkureden ziyade kendi hiziplerinin çıkarlarını düşünenler, millete hizmet ettiklerini iddia etseler de büyük bir ihanet içerisindedirler. Bunların yapmış oldukları iş ve amellerde ihlas ve samimiyet bulunmadığı için, başarılı olmaları da çok zordur. Bunlar, dışarıdan çalımlı yürüyor gibi görünseler de işlerinin neticesi çok defa falso ve fiyaskoyla neticelenir. Zira asıl önemli olan, yapılan işin kutsiyeti, niyetin yüceliği ve Allah’ın bu işe bakışıdır.

Aynı şekilde gönül verilen davaya karşı sadakatin ölçüsü de adanmışlık ve beklentisizlik duygusuyla dur durak bilmeden koşturabilmektir. Hizmet-i imaniye ve Kur’aniyeye gönül vermiş sadıklar, ücret ve mükafat peşinde koşmazlar. Onlar, Allah için başlar, Allah için işlerler. Yaptıkları hizmetler karşısında kimseye el açmaz, kimseden bir şey beklemez, itibarlarını zedelemezler. Esasen insanların gönül verdikleri hizmet-i imaniye içerisindeki yer ve konumları da sadakatleri ölçüsündedir.

***

Not: Bu yazı, 28 Mart 2008 ve 6 Haziran 2010 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

Tags: , , ,